Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 101

Canan Ergüder: Hiçbir zaman keşke demedim

0

Yine bir randevum var ve yine kız tarafı gibi erkenden buluşma yerinde dikilmek üzereyim. Galata’nın eski kokan sokaklarında hızlı adımlarla yürüyorum. Yağmur yağacak. Hatta başladı bile! Kahretsin.. Ayakkabılarım yağmur lekesi olacak. Canan Ergüder ile buluşacağım ve ona tatlı görünmek için oldukça özendim üstüme başıma. Zannedersin iş toplantısına gidiyorum. Buluşmamızı istediği Kafe’nin müdavimi olduğunu daha sonra öğreneceğim. Galata’da yaşadığını da…

Karnım aç. Deli bir yağmur var. Ortalık gri. Çay ve kek söylüyorum bir de salata. Çayım masaya gelmeden hızlı adımlarla köşeyi dönüyor. Işıl ışıl.. Adımlarında tatlı bir telai var. Küçücük bir kadın. Göz göze geliyoruz, kısa bir an.  Henüz ‘beni’ görmeyi ummadığı kadar erken bir saat ve beklediği muhtemelen daha genç biri olduğu için kondurmuyor. Ancak aceleci bir hamleyle baş selamı vermiş ve ayağa kalkmış bulundum. Bir yengeç telaşıyla yanıma geliyor. Daha yarım saatimiz var ve bir küçük görüşmesi daha var. Tek repo gününü, bir aydır görmediği ve aniden İstanbul’a gelen anneciğine ayırmak yerine bana verdiğini öğreniyorum. Alt tarafı bir blogger röportajı, iptal ederdik? Edemezdik. Böylesi bir iş terbiyesi var. Bağımsız ya da konvansiyonel olmanız fark etmiyor. Söz verdiyse tutuyor.

Daha yarım saat var ve çok açım, diyerek ikna ediyorum, işleriyle ilgilenmesi için. Yan masaya oturuyor. İşini yapmak, annesiyle sohbet etmek için. Gözümü alamıyorum. Ah.. Ne kadar narin görünüyor. Tıpkı Ming bir vazo gibi. Zarar görmesin diye pamuklara sarıp, sandıklara saklayamak isteyeceğiniz kadar nadir ve asla göz mesafenizden çıkmasına izin vermeyeceğiniz kadar değerli… Üstelik yılları fersah fersah uzak olsa da aynı gün doğmuşuz: 15 Temmuz! Muhtemel bir yengeç kardeşliğinin eşiğindeyiz. Çayımı ve salatamı bitirdiğimde o da işini bitirip yanıma geliyor. Sohbete başlıyoruz.

İnternetten araştırdım, Actor Studio’nun ömür boyu üyesisiniz nerden çıktı Türkiye’de oyunculuk yapmak?
Çok erken yaşta Amerika’ya gittim. Uzun zaman New York’ta oyunculuk yaptım. Aynı zamanda da garsonluk yapıyordum. Zaman zaman da buraya geliyordum. O gelişlerimden birinde TMC’nin Bıçak Sırtı diye bir projesi için görüşmüştüm ama olmadı. O zaman Türkiye’deki işlerimle ilgilenen menajer, yapımcının başka tür bir kadın istediğini söyledi, fikir değiştirmişler yani.. New York’a döndüm. Çok kısa bir süre sonra yapımcının tekrar beni istediği haberi geldi. Geldim. Neden geldim? Artık New York’ta yapabileceğim her şeyi yapmıştım ve oynamak istiyordum. Daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum.

Dizi kısa sürdü..
Evet.Aslında 30 bölümdü. Çok keyifli bir projeydi ama.. Orada aldığım keyfi asla unutamam. Dizi çekmeye çok iyi oyuncularla, hikayecilerle, yönetmenle başlamak büyük bir zevk.

Sonra neler oldu?
Dizi bitince Erol Avcı, “Yürüyen bir proje var ona bir karakter girecek, ister misin?” dedi. İsterim dedim. Binbir Gece başladı.

Neden dönmediniz New York’a?
Türkiye’de kalmak için dönmekten daha fazla sebebim vardı. Bunların en başında da yapmak istediğim işten para kazanmak vardı. Kaldım.

Evlilik?
Bu karar evliliğimin bitişini de hızlandırdı tabii..

Pişman mısınız?
Hayatta hiçbir zaman keşke demedim çünkü bir karar vermeden önce çok etraflıca düşünürüm. Zor karar veririm ama her açıdan bakıp adım attığım için sonradan oluşacakların artısına eksisine bakmam. Bu durum hayatta da, işimde de böyledir.

Anlattığı kadını o kadar iyi tanıyorum ki.. Yengeç kadınından bahsediyor. Hiç düşünmemiş gibi karar alan ama o adımı atana kadar eldeki tüm şartları zorlayan, kalmak için direnen sonunda gittiğinde de, “Ama hiç sorun yoktu?” dedirten Yengeç kadını halleri bunlar.

Binbir Gece fenomen diziydi. Sizin karakteriniz de oldukça konuşuldu. Eda neler getirdi götürdü?
Eda benim fark edilmemi sağladı o yüzden bende yeri ayrıdır. Ama Eda yüzünden “Kötü sarışın” rolleri gelmeye başladı tahmin edeceğiniz gibi.. O esnada tiyatro yapmaya başlamıştım zaten. Oyunculuk öyle bir meslek ki rol dişlerinizi kamaştırmıyorsa zevk alamıyorsunuz. Uzun süre bekledim. Benzer rolleri giymek istemedim. Çok iyi bir ekiple tiyatro yapıyordum keyfim de yerindeydi ta ki.. 2010 yılında Behzat Ç. gelene kadar..
Evet. Behzat Ç.’ye ve Savcı Esra’ya kağıt üzerinde vuruldum. Okuduğum zaman aldığım hazzı anlatamam. Ben bunu mutlaka oynamalıyım dedim. Müthiş bir dönem geçirdim. Yazılan her bir diyaloğu, sahneyi adeta içtim bir daha bu kadar dört dörtlük bir proje kısmet olur mu bilmiyorum ama Behzat Ç. benim televizyon projelerine bakışım konusunda miladım oldu. Perdeymiş, cammış, sahneymiş fark etmiyor gerçekten bir karaktere can veriyorsanız o her yerde karşılığını buluyor. Oyuncuya keyif olarak dönüyor, eşsiz bir durum.

Behzat Ç. projelere bakışınızı değiştirdi ama sonra Atlılar’ı kabul ettiniz..

Aynı yapım şirketinin işiydi bir kere bunu kenara koyalım. Atlılar ben senaryoyu okuduğumda gerçekten bambaşka bir projeydi. Düşünsenize ata biniyorum, dövüşüyorum, üstelik dönem işi, plastik malzememle oynamam gerekecek… Amazon gibi bir kadın oynuyorum. Her oyuncu bunu ister. Ben de istedim. Zaten Behzat ve Esra evlendiğinde Esra’nın hikayedeki ömrünün dolduğunu da biliyordum. Atlılar Bulgaristan’da çekilecek. At binmeyi, dövüşmeyi öğreneceğim.. Oyuncu refleksi gösterdim ama pişman değilim çok büyük dersler aldım o denemeden..● Bu gün olsa yine aynı kararı verir misiniz?
Veririm.

Atlılar ekrana çıkmadı ama şahsen nasıl bir iş olduğunu biliyorum çünkü ilk bölümü izledim. Öncelikle geçmiş olsun. Atlılar yayına çıkmayınca biz Canan Ergüder’i en son Savcı Esra diye gördük. AB’ye oynayan, reytingi düşük ama arkasında çok büyük kitle taşıyan şık bir işin parçası olarak gördük. Şimdi Güllerin Savaşı gibi total bir iş nerden çıktı? Seyirci ile aranızdaki mesafeyi mi kapatmak istiyorsunuz?
İlk gerekçem elbette yine Gülfem Sipahi.. Gülfem benim penceremden bakıldığında oynamak isteyeceğim türden bir karakter. Çok boyutlu, arızalarını bulmak canlandırmak çok keyifli.. Öncelikle karaktere vuruldum. Med Yapım ve Kanal D olması da tabii önemli bir kriterdi. Ayrıca da rölü kabul etmeden önce uzun süre Sercan’la (Badur) dizideki karakteri üzerine çalıştığımız için zaten hikayeye çok hakimdim. Ama açık söyleyeyim önce çekindim ve kabul etmedim. Farklı bir işte oynamak istiyordum. Alıştığımız klişelerle süslü bir projede değil. “Güllerin Savaşı”nda bu klişeler var mı? Var. Ama aynı zamanda hiç alışmadığımız bir psikolojik savaşı iki kadın üzerinden anlatıyor. Beni en cok ceken de bu oldu. Ve Gülfem Sipahi’nin bukalemun halleri; o hallerin birbirlerine geçişleri. Karar sürecim uzun oldu ama sonunda doğru karar verdiğime inanıyorum. Bu sonuca varmamda Damla ve Sercan’ın payı büyüktür. Sercan’la calışırken zaten garip bir şekilde role yeniden ısınmıştım sonunda projeyi de rolü de kabul ettim.
İyi ki tamam demişsiniz çünkü Gülfem Sipahi izlemesi çok zevkli bir karakter size de şahane yakışıyor.
Öyle görünüyorsa ne mutlu..
Çalışkan oyuncu türüymüş gibi görünüyorsunuz, doğru mu görüyorum?
Evet çok çalışırım. Rolün en ince detaylarına kadar inerim. Sahneye girdiğim andan itibaren benim için Gülfem vardır. Her şeyi onun gözüyle görürüm. Mesela Gülfem yüzünden  birçok psikoloji kitabını hatmettim, bütün psikoloji bilgilerimi tazeledim. Devamlılık tutarım. Bir defterim var ona notlar alırım. Seviyorum işimi ve çok çalışıyorum.
Sinema ve Russell Crowe konusuna gelelim. The Water Diviner’da rolünüz var.
Evet. Küçük ama kilit bir karakter bir Kızıl Haç hemşiresini oynuyorum. Müthiş heyecanlıydı. Bu rol için gerçek bir Amerikalı seçmek istediğini söylemiş Russell. Birçok oyuncu denenmis, hem yabancı hem Türk. Zaten çekimler başlamış, basından takip ediyorum. Konu kapanmış sanıyordum ki, sağ olsunlar Anka Film ve menajerim bana bu firsatı yarattılar resmen. Ben tam o sıralarda kısa bir süre icin New York’a gitmistim. New York’ta gecirdigim ilk gündü, menajerimden bir email geldi. Bir audition şansı çıkmış. Kimseyi bulamıyorlarmış o rol için. “Çabuk sana sahneyi atıyorum çek yolla” dedi. Sabaha karşı yeğenimin tuttuğu ipad’e karakteri oynayıp, kaydettim. Bu deneyim çok güzeldi çünkü işimin gerektirdiği ve unuttuğumuz amatör ruhu hatırlattı bana. New York’ta yaşarken yarım saat içinde neler neler yapardım. İki auditiona katıldığım olurdu. Bu tarz deneyimler insana yaşadığını hissettiriyor. Hayata heyecan katıyor. Dört gün sonra Türkiye’ye döndüğümde tekrar audition istediler. Bu sefer kostümlü yaptım. Akşamına rolü kaptığımı öğrendim. Çok tatmin edici bir deneyimdi.
Set halleri nasıldı? Gerçi siz zaten uluslararası set gördünüz ama adam da Hollywood starı.
Tek bir sahnem vardı ama o da bire bir Russell ile.. Çok müthiş bir yönetmen, oyuncu ve insan her şeyden önce.. Bana çok iyi davrandı. Sahnemi çektikten sonra monitörün başına çağırdı ve sahnemi izletti. Iki take izletti. “Bak bu da oyunculuk adına benim için tamamdır ama diğerini kullanacağım bil bakalım neden?” dedi.
Neden?
Çünkü ilkinde ışığımı yakalayamamışım. Çok öğretici bir çalışmaydı. Günlerce anlatsam bitiremem.. Şimdi heyecanla bekliyorum vizyona çıkacağı günü..
İnşallah sahne kesilmez.
Onu da garantiye almaya calıştım ama bilmiyorum tabii. Bu sahne montajda gidebilir ne yapsam da sahneyi kilit ve kalıcı hale getirsem diye düşündüm. Çalıştım. Kızıl Haç, Dünya Savaşı, Anzaklar deli gibi okudum.
Ne buldunuz peki?
Şimdi onu anlatırsam filmle ilgili ipucu vermiş olurum ki bunu yapmam doğru olmaz etik açıdan.. Aslında tam olan şu. Ben karakteri çok araştırdım ve aklıma yatmayan yerini defalarca ikinci yönetmene anlattım ama onlar geri adım atmadılar. Sonra sete gittiğimde o konunun çözüldüğünü ve karakterin sağlam bir yere bağlandığını gördüm diyeyim ama bu kadarını söyleyebilirim. Inşallah filmde kendimi izleyebileceğim. Bakalım… Yoksam da müthiş bir deneyim olarak haneme yazılır.
Yaklaşık bir aydır neredeyse her gün setteymişsiniz ve bugün anneniz sürpriz yapıp İstanbul’a gelmiş. Kısıtlı zamanınız var, tek repo gününüz ve bu randevuyu ertelememiş olmanızdan dolayı çok teşekkür ederim.
Asıl ben teşekkür ederim. Çok tanışmak istiyordum sizinle zaten. Üstelik bir söz verdim bunu hiçbir şart altında yani bir sağlık sorunu aniden set koyulması gibi gerekçeler dışında asla değiştirmem söz konusu olmaz.

Röportajı bitirip biraz daha sohbet ediyoruz. O anlatırken ben, yüzünün her milimine, gözlerinin ışıltısına bakıyorum, ellerinin devinişini izliyorum. İçten, sıcak, yeteri kadar yakın ama hep bir kol boyu mesafe bırakacak.. Kendini korumayı öğrenmiş ilk iş olarak. Dizlerinde yaralar var elbet belki çoğu ortak. Düştüğü yerden hemen kalkacak ama “acımadı ki!” arsızlığına yapışmayacak. Acıdı lan, diyecek. Acıdı ama olsun. Alimi zalimden ayıran can acısı değil mi? Yarasını sarıp devam edecek.

Anlayacağın “Hep arkadaşım olsan ya!” diyeceğin türden biri Canan Ergüder. O kalıyor, mahallesinde ben kalkıp yola dökülüyorum. Neşeli sesi kulaklarımda çınlıyor. Annesine sarılışını hatırlıyorum. Kendi kendime gülümsüyorum. İyi ki bu işi yapıyorum yoksa varlığından haberdar bile olamayacağım, ‘Canan’ı tanıyamayacaktım. Keyfi daim olsun..

Öyle işte..
R.

Kaynak: http://www.ranini.tv/roportaj/1211/1/canan-erguder-hicbir-zaman-keske-demedim#

Türkiye’nin Miranda Kerr’i

0

Ayrıldığı sevgilisi Özcan Deniz’in yönettiği “Sevimli Tehlikeli” filminde başrol oynayan ve aynı zamanda Miranda Kerr’e benzerliğiyle kendinden söz ettiren Ayça Ayşin Turan, amatör olarak ilgilendiği oyunculuğa profesyonel olarak emin adımlarla ilerlediğini, fark edilmenin ve sevilmenin çok hoşuna gittiğini ve şöhretin değer yargılarımızı değiştirmemesi gerektiğini söylüyor.

Oyunculuğa nasıl başladınız, eğitim almaya devam ediyor musunuz? İstanbul üniversitesinde sinema televizyon üzerine eğitim alıyorum. Oyunculuk Tümay Özokur ile tanıştıktan sonra, başlangıçta “amatör olarak ilgilenebileceğim keyifli bir uğraş” derken bir anda profesyonel işim olmaya baŞladı. Aslında kamera arkası düŞünüyordum ama bir anda kendimi kamera önünde buldum her an bir sürpriz yapıp arka jenerikte de adımı yazdırabilirim.

Karagül dizisine nasıl dahil oldunuz?

Menajerim birçok proje ile ilgili görüşmeler organize ediyordu, Karagül bu projelerden biriydi. Olması gerektiği gibi görüşmeye gittim, deneme çekimine aldılar ve hayatımın en büyük fırsatını bana verdiler. Şükrü Avşar, Murat Saraçoğlu ve tüm ekip arkadaşlarımın hayatımda daima özel bir yeri olacak. İlkler asla unutulmaz.

Ada birçok kişinin bastırdığı duyguları dile getiriyor

Ada nasıl bir karakter benzeyen taraflarınız var mı?

Asi, hırçın, haksızlığa karşı düşünmeden tepki gösteren aslında çok duygusal bir karakter. Benzeyen taraflarım hem var hem yok diyelim. Herkesin içinde sakladığı bir Ada var aslında. Birçok kişinin bastırdığı duyguları dile getiriyor Ada bu yüzden bu kadar sahiplenildi galiba, bu yüzden Ada’yı canlandırırken büyük keyif duyuyorum…

Dizi çekimleri Gaziantep’te oluyor zor mu geçiyor? Aileni özlüyor musun?

Tabii ki özlem ve uzaklık en büyük problem çok özlüyorum ama burada da bir aile olduk ve o kadar keyifli çalışıyoruz ki çok sıkıntı olmuyor.

İstanbul da yapmayı özlediğin üç şey nedir?

Ailem ve dostlarımla istediğim zaman yan yana olabilmek, İstanbul’da Boğaz’a karşı oturmak.

Ailen destek oluyor mu yoksa bu uzaklıktan şikayetçi mi?

Ailem benim her zaman destekçimdir, her ne yaşarsam yaşayım hep yanımda olmuşlardır ve olacaklardır da… Gerek annemle gerekse kardeşlerimle paylaşabildiğimiz, birbirimizi anlayabildiğimiz bir ilişki içerisindeyiz. Bu konuda kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum.

Bu yaşta bu kadar ilgi hoşuna gidiyor mu?

Yaş kaç olursa olsun fark edilmek, sevilmek, takdir edilmek herkesin hoşuna gider. Bu farklılık çok özel bir durum farkında olmamız gereken durum ise şöhretin değiştirebileceği değer yargılarımız. Bu konuda doğru bir duruş sergilememiz gerektiğini düşünüyorum. Egomuz önümüze geçmemeli.

Oyuncu rolü ne gerektiriyorsa onu yerine getirmek zorundadır

Özcan Deniz ‘dişlerini yaptır rolü kap’ demiş Özcan Deniz’in isteği üzerine mi dişlerinizi yaptırdınız?

Bir oyuncu rolü ne gerektirirse onu yerine getirmek zorundadır, saçını kestirmek, kilo almak ya da vermek her ne gerekiyorsa… Tabii ki her proje için yönetmen, oyuncuya taleplerini dile getiriyor, ama bu “dişlerini yaptır, rolü kap” şeklinde olmuyor.

Ortada kapılacak bir durum yok, bir rol var ve yapımcı ile yönetmen uygun bulursa o rolü oynarsınız o kadar… Oyuncu da projede yer almak istiyorsa koşullara uyum gösterir.

Karagül dizisinden sonra film çekimlerine başladın ikisi bir zor olmuyor mu?

Hazırlık aşaması zor oldu ama o kadar heyecanlı ve tutkuyla çalıştım ki yorulduğumu hiç hissetmedim. Film bittikten sonra yorgunluğumun farkına vardım. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor, tembeller yorulmaz sadece. Hangi mesleği yaparsam yapayım tutkuyla ve yorularak yapacağım hayatta en anlamlı duygu, alın teri…

Oyunculukta kendinizi yeterli buluyor musunuz?

Henüz kendimi yeterli bulamama imkan yok. Oyunculuk büyük bir okyanus binlerce teknikleri, binlerce farkındalıkları var.

Hiçbir zaman yeterliyim de demeyeceğim. Kendimi gelişmeye ve o koca okyanusun dalgalarını kucaklamaya hazır hissediyorum.

Kendini geliştirmek için neler yapıyorsun?

Şan ve diksiyon dersleri alıyorum, drama dersleri ile oyunculuğumu geliştiriyorum. Atları çok seviyorum bu sebeple de ayrıca binicilik eğitimi alıyorum. Müzik de benim oyunculuk hariç eğitimini aldığım yan branşım.

Oyunculuğunuzda ilgili tepkiler sizi ne yönde etkiliyor?

Tepki olarak değerlendirmiyorum, tüm yorumlar benim için çok kıymetli. Bana nerelerde başarılı olduğumu ve nerelerde yanlış yaptığımı gösteriyor, sağlamasını yapmış oluyorum oyunculuğumun.

En büyük destekçin kim oldu?

Ailem ve menajerim Tümay Özokur en büyük destekçim oldu.

Ekin Gücük 01.11.2014

GAZETEVATAN-BİZİM KAHVE

Türkiye’nin Miranda Kerr’i

0

Ayrıldığı sevgilisi Özcan Deniz’in yönettiği “Sevimli Tehlikeli” filminde başrol oynayan ve aynı zamanda Miranda Kerr’e benzerliğiyle kendinden söz ettiren Ayça Ayşin Turan, amatör olarak ilgilendiği oyunculuğa profesyonel olarak emin adımlarla ilerlediğini, fark edilmenin ve sevilmenin çok hoşuna gittiğini ve şöhretin değer yargılarımızı değiştirmemesi gerektiğini söylüyor.

Oyunculuğa nasıl başladınız, eğitim almaya devam ediyor musunuz? İstanbul üniversitesinde sinema televizyon üzerine eğitim alıyorum. Oyunculuk Tümay Özokur ile tanıştıktan sonra, başlangıçta “amatör olarak ilgilenebileceğim keyifli bir uğraş” derken bir anda profesyonel işim olmaya baŞladı. Aslında kamera arkası düŞünüyordum ama bir anda kendimi kamera önünde buldum her an bir sürpriz yapıp arka jenerikte de adımı yazdırabilirim.

Karagül dizisine nasıl dahil oldunuz?

Menajerim birçok proje ile ilgili görüşmeler organize ediyordu, Karagül bu projelerden biriydi. Olması gerektiği gibi görüşmeye gittim, deneme çekimine aldılar ve hayatımın en büyük fırsatını bana verdiler. Şükrü Avşar, Murat Saraçoğlu ve tüm ekip arkadaşlarımın hayatımda daima özel bir yeri olacak. İlkler asla unutulmaz.

Ada birçok kişinin bastırdığı duyguları dile getiriyor

Ada nasıl bir karakter benzeyen taraflarınız var mı?

Asi, hırçın, haksızlığa karşı düşünmeden tepki gösteren aslında çok duygusal bir karakter. Benzeyen taraflarım hem var hem yok diyelim. Herkesin içinde sakladığı bir Ada var aslında. Birçok kişinin bastırdığı duyguları dile getiriyor Ada bu yüzden bu kadar sahiplenildi galiba, bu yüzden Ada’yı canlandırırken büyük keyif duyuyorum…

Dizi çekimleri Gaziantep’te oluyor zor mu geçiyor? Aileni özlüyor musun?

Tabii ki özlem ve uzaklık en büyük problem çok özlüyorum ama burada da bir aile olduk ve o kadar keyifli çalışıyoruz ki çok sıkıntı olmuyor.

İstanbul da yapmayı özlediğin üç şey nedir?

Ailem ve dostlarımla istediğim zaman yan yana olabilmek, İstanbul’da Boğaz’a karşı oturmak.

Ailen destek oluyor mu yoksa bu uzaklıktan şikayetçi mi?

Ailem benim her zaman destekçimdir, her ne yaşarsam yaşayım hep yanımda olmuşlardır ve olacaklardır da… Gerek annemle gerekse kardeşlerimle paylaşabildiğimiz, birbirimizi anlayabildiğimiz bir ilişki içerisindeyiz. Bu konuda kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum.

Bu yaşta bu kadar ilgi hoşuna gidiyor mu?

Yaş kaç olursa olsun fark edilmek, sevilmek, takdir edilmek herkesin hoşuna gider. Bu farklılık çok özel bir durum farkında olmamız gereken durum ise şöhretin değiştirebileceği değer yargılarımız. Bu konuda doğru bir duruş sergilememiz gerektiğini düşünüyorum. Egomuz önümüze geçmemeli.

Oyuncu rolü ne gerektiriyorsa onu yerine getirmek zorundadır

Özcan Deniz ‘dişlerini yaptır rolü kap’ demiş Özcan Deniz’in isteği üzerine mi dişlerinizi yaptırdınız?

Bir oyuncu rolü ne gerektirirse onu yerine getirmek zorundadır, saçını kestirmek, kilo almak ya da vermek her ne gerekiyorsa… Tabii ki her proje için yönetmen, oyuncuya taleplerini dile getiriyor, ama bu “dişlerini yaptır, rolü kap” şeklinde olmuyor.

Ortada kapılacak bir durum yok, bir rol var ve yapımcı ile yönetmen uygun bulursa o rolü oynarsınız o kadar… Oyuncu da projede yer almak istiyorsa koşullara uyum gösterir.

Karagül dizisinden sonra film çekimlerine başladın ikisi bir zor olmuyor mu?

Hazırlık aşaması zor oldu ama o kadar heyecanlı ve tutkuyla çalıştım ki yorulduğumu hiç hissetmedim. Film bittikten sonra yorgunluğumun farkına vardım. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor, tembeller yorulmaz sadece. Hangi mesleği yaparsam yapayım tutkuyla ve yorularak yapacağım hayatta en anlamlı duygu, alın teri…

Oyunculukta kendinizi yeterli buluyor musunuz?

Henüz kendimi yeterli bulamama imkan yok. Oyunculuk büyük bir okyanus binlerce teknikleri, binlerce farkındalıkları var.

Hiçbir zaman yeterliyim de demeyeceğim. Kendimi gelişmeye ve o koca okyanusun dalgalarını kucaklamaya hazır hissediyorum.

Kendini geliştirmek için neler yapıyorsun?

Şan ve diksiyon dersleri alıyorum, drama dersleri ile oyunculuğumu geliştiriyorum. Atları çok seviyorum bu sebeple de ayrıca binicilik eğitimi alıyorum. Müzik de benim oyunculuk hariç eğitimini aldığım yan branşım.

Oyunculuğunuzda ilgili tepkiler sizi ne yönde etkiliyor?

Tepki olarak değerlendirmiyorum, tüm yorumlar benim için çok kıymetli. Bana nerelerde başarılı olduğumu ve nerelerde yanlış yaptığımı gösteriyor, sağlamasını yapmış oluyorum oyunculuğumun.

En büyük destekçin kim oldu?

Ailem ve menajerim Tümay Özokur en büyük destekçim oldu.

Ekin Gücük 01.11.2014

GAZETEVATAN-BİZİM KAHVE

“Asıl baskı ve sansür kültür sanat mahallesinde var”

0

Bakan Ömer Çelik sessizliğini bozdu, o iddialara ilk kez yanıt verdi! Fazıl Say ve Atatürkçüler için ne dedi?

Kültür Bakanlığı’nın adı son dönemde sık sık sansür iddialarıyla gündeme geliyor. Geçtiğimiz hafta Fazıl Say’ın bir eserinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası programından çıkarıldığı öne sürülünce ortalık karıştı.Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Gezi belgeseliyle ilgili yaşanan kriz de ister istemez Bakanlık’la ve iktidarın kültür politikalarıyla ilişkilendirildi. Geçmişte tiyatrolara verilen destekler ile ilgili polemikleri de hatırlayacaksınız… Tüm bu tartışmalar yapılırken Kültür Bakanı Ömer Çelik sessiz kalmayı tercih etti, resmi açıklamalar dışında özel demeç vermedi. Bu röportaj bu anlamda bir ilk…

Ömer Çelik AK Parti’nin kuruluşundan bu yana partide yer alan ve hareketin entelektüel öncülüğünü yapan isimlerden biri. Yeni Türkiye kavramının kafa karışıklığına, hatta bazı kesimlerde endişeye yol açtığı şu günlerde bu kavramın tam olarak ne ifade ettiğini de sordum. Kadrolaşma, hayat tarzlarına müdahale, muhafazakârlaşma, Atatürk ve laik cumhuriyet değerlerinden uzaklaşma eleştirilerini yanıtlamasını istedim.

Kültür Bakanlığı’nın sansür uyguladığı iddialarına cevabınız ne?

Bu bir propaganda… Az sayıda ama sesi çok çıkan bir kesimin iddiası. “Şu özelliklere sahip olduğumuz için kaynaklarımız kesiliyor” diyorlar. Peki niçin kaynaklar yıllar boyunca hep aynı insanlara aktarılmış? 10 yıl boyunca devletten destek almış bir tiyatro sahibi sistemini hala oturtamamışsa desteği çektik diye kızmaya hakkı yok, çünkü genç insanların da bu kaynaklardan faydalanmaya hakkı var. Bakan olarak genç sanatçılara alan açmaya çalıştığım zaman ya da kaynakların çoğulcu bir anlayışla aktarılmasını öne çıkardığım zaman “baskı ve sansür var” deniyor. Tam tersine, baskı ve sansür kültür sanat mahallesinin kendi dinamikleri içerisinde var. Belli bir ideolojik yaklaşıma sahip olmayanlara mahalle baskısı yapıyorlar.
Bu iktidar kendi dünya görüşüne uymayan sanatsal eylemleri desteklemiyor ve mümkünse engelliyor eleştirisinin haklılık payı yok mu?

Aslında gerçeğin ne olduğunu herkes biliyor ama kimse sesini çıkarmıyor. Biz çoğulculuk istiyoruz. Hiç ayırt etmeksizin kültür sanat insanlarının bu ülkenin en büyük değerleri olduğunu düşünüyorum. Büyük hizmetler yapıyorlar ama kültüre ve sanata harcaması gereken enerjiyi ideolojik kavgalara ayıran bazılarının herhalde kültür sanat mücadelesi verdiğini söyleyemeyiz.
Fazıl Say’ın eserlerinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrası programından çıkarıldığı doğru mu?

Kişilerle ilgili konuşmayayım ama o haberler baştan sona yanlış. Çıkarılmış bir şey yok. Eserin icra edileceği tarih ve yer belli. Bakanlık buna çok net cevap verdiği halde, bazıları sansür iddiasını bir propaganda zemini olarak gördükleri için, bazıları da mağdur sanatçı rolünü çok sevdiği için bu iddiayı sürdürdüler. “Bakanlık sansür yaptı” demek kolaycılık. İddia ediyorum, kültür sanat mahallesinin ideolojik muhtarlarının yaptıkları baskılarkarşısında en özgürlükçü pozisyon bakanlığa aittir!
Programdan çıkarılıp tepkiler üzerine tekrar koyulduğu da iddia edildi…

Öyle bir şey mümkün değil çünkü program 1 Ekim’den itibaren internet sitesinde yayınlanıyor. İddialar baştan aşağı yalan…

Devlet tiyatrolarının oyun metinlerinin Bakanlık bünyesindeki bir kurul tarafından genel ahlaka uygunluk açısından denetlendiği söyleniyor. Böyle bir şey var mı?

Bu iddiaların hiçbiri doğru değil. Sansür heyeti gibi bir şeyin olması söz konusu değil. Ama buraya aktarılan kaynağın nasıl kullanılacağına dair toplumun genelinin söz söyleme hakkı vardır. Bunun hesabını da siyaset kurumuna sorar. Kaynağı kullanırken belli hassasiyetlerimiz olmayacak mı? Devlet Tiyatroları bünyesinde “Edebi Kurul” vardır, “Sanat ve Yönetim Kurulu” vardır. Devlet Tiyatrolarında oynanacak eserler Edebi Kurul tarafından seçilir. Dünyanın her yerinde bu kararlar verilirken de kamu kurumları toplumun genel ve ortalama hassasiyetlerini gözetirler. Son zamanlarda Fransa’da yapılan tartışmalar buna en iyi örnek…

Ne tür hassasiyetler? 

Çalışma biçimini belirleyen kurallarda şunlar yazılı: Yerli ve yabancı eserlerle halkın genel eğitimini, dil ve kültürünü yükseltmek, Türk Sahne Sanatlarının yurtiçinde ve yurt dışında gelişmesini ve yayılmasını, tanıtılmasını sağlamak, Türk dilini yerleştirmek…  ‘Temel değerler üzerinde doğru yargılara varılmasını sağlamak’ ve ‘sanat estetik duygusunu geliştirmek’ şeklindeki cümlelere dikkatinizi çekerim. Dolayısıyla seçilecek ve sahnelenecek eserlerin bu amaçlara hizmet etmesini aramak kadar doğal bir şey olamaz. Bu faaliyetlerin amacı budur zaten…

Antalya Altın Portakal’da Gezi belgeselinin sansürlenmesi de çok tartışıldı…

Ön jüri “bu konu değerlendirilsin, hukukçulardan görüş alınsın” demiş. Dünyanın neresinde olursa olsun kamu kurumlarının şemsiyesi altında yapılan faaliyetlerde hakaret, nefret suçu, şiddet teşviki gibi şeylere izin verilmez. Zannediyor musunuz ki nefret suçuna Fransız Kültür Bakanlığı destek verir?

Festival yönetiminin bu konudaki tutumunu tasvip ediyor musunuz?

Festival yönetiminde sektörü çok iyi tanıyan, bu alanda markalaşmış isimler var. Onlar dünyayı çok iyi tanıyan isimler, bu çerçevede karar verdiklerini düşünüyorum. Bu konuda dünyayı biraz takip etmek gerekir.
Özhan Eren’in ‘Çanakkale Geçilmez’ filmine 1 milyon 750 bin TL destek verilmesi de iktidarın siyasal tutumuyla ilişkilendirilmişti. Açık sorayım, Bakanlık sanat eserlerini desteklerken kendi taraftarlarını kollamak gibi bir politika mı izliyor?

Aynı dönemde aynı miktarda Semih Kaplanoğlu da destek almıştı. Kişi odaklı değil prensip odaklı bakıyoruz. Bu kararları da meslek örgütlerinden gelen sinemacılar alıyor. Desteklediğimiz filmlerin çoğu ödül aldı. Yelpazemiz çok geniş. Herhangi birine destek verdiğimizde “bu destek ideolojiktir” diyenler aslında “Başkalarına değil bana verin” demek istiyor. Bu konuda bir ideolojik yaklaşım üretmem, çoğulcu ve sivil olması gereken bir alan bu. Sadece genç insanların önünü açmak ve dezavantajlıların sesini duyurmak için pozitif ayrımcılık yaparım. İstanbul’daki biri sesini duyurma imkânına ne kadar sahipse, Diyarbakır’dakinin, Van’dakinin, Adana’dakinin de sesini duyurmasını gözetmek zorundayım. Mesela Kaan Müjdeci’nin Sivas filmine verdiğimiz destekle gurur duyuyorum.

MUHAFAZAKÂRLAR KÜLTÜR, SANAT VE ÇEVREDE GERİ KALDI ELEŞTİRİSİNE CEVAP

Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Ahmet Haluk Dursun’un “İmar ve inşaat işinde, yollarda, köprülerde kimse söz söyleyemiyor ama muhafazakârlar üç şeyi yapamadı; kültür, sanat ve çevre” eleştirisine ne diyorsunuz?

Kültür adamlarının bunu kendi içinde tartışması lazım.

Ama siz Kültür Bakanısınız…

Evet, Kültür Bakanıyım ama kültür sanat hayatının kalite standardını ölçecek yetkiyi kendimde görmem.  Ben siyasetçiyim. Entelektüel hayatımız hakkında kişisel pek çok değerlendirmem olabilir, ama siyasetçi olarak bunları ifade etmem doğru olmaz. Kültür sanat alanına karşı demokratik politikalar üretmekle mükellefim. Bu hizmetlerin toplumun her kesimine ulaşmasını sağlamak ve gençlerin önünü açmak için  politika üretirim.

İktidar inşaatlara ve diğer ekonomik yatırımlara odaklandı. Aynı çabayı kültür alanında görmedik…

Kültür alanındaki sonuçlar orta ve uzun vadede alınır. AK Parti hükümetleri döneminde kültürel hayat olağanüstü bir şekilde desteklendi. Bu konuda bütün AK Parti hükümetleri çok hassastı. Türkiye’yi demokratikleştiririz, özgürlüklerin önünü açarız, kimlikler üzerindeki asimilasyon politikalarını kaldırırız, bir alan yaratırız, kültür sanat alanında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bütçeler koyarız ama oradaki devinimin ortaya çıkması entelektüel hayatın işidir. Kültür sanat alanına olabildiğince kaynak ayırıyoruz. Ayrıca şu anki Bakanlar Kurulu’nun hemen hepsi entelektüel hayatın içinden gelen isimler. O yüzden kültürel hayatın güçlenmesi konusunda hükümet çok duyarlı.


“ATATÜRK’E SAYGI DUYUYORUZ AMA TARİHİ KAVRAYIŞLA DEĞERLENDİRİLMELİ”

Yeni Türkiye kavramının altını nasıl dolduracağımızı bilemiyoruz. Bu kavramdan siz ne anlıyorsunuz?

Temel ayrım halkın özneleşmesiyle ilgili. Eski Türkiye’de halk kimi seçerse seçsin hükümetin üstünde askeri ve sivil bürokrasiden oluşan bir devlet vardı. Demokrasiden bahsettiğinizde önümüze ‘Türkiye’nin kendine özgü şartları var’ diye karanlık bir tablo çizerlerdi. ‘Dış politika devlet meselesidir, hükümetler buna karışamaz’ anlayışı hâkimdi.  Yabancı sermaye tehdit olarak görülürdü.  Kültürel dayatmacılık vardı; halktan farklı bir kültüre bir anda adapte olması istenmişti. Oysa Yeni Türkiye kavramı halkın özne olduğu bürokratik değil demokratik cumhuriyete dönüşmüş bir siyasal sistemi, dünyayla entegre şeffaf bir ekonomi yönetimini, milli çıkarları gözeten ve medeniyet havzasına hitap eden ilkeli bir dış politika anlayışını ve evrensel kültürle iletişime açık bir kültürel hayatı kapsıyor.

Ama Yeni Türkiye söylemi halkın belli bir kesiminde endişe yarattı. Bu kavram daha muhafazakâr bir Türkiye’ye mi işaret ediyor? Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine uzak mı?

Askeri darbeler, Atatürk’ün bir subay ve bir devlet adamı olarak bu ülkeye katkılarının nasıl değerlendirileceği konusundaki tartışmanın önünü tıkadı. Bugün Atatürk’ten uzaklaşılıyor diye bazı kesimlerin yaptıkları propagandanın esasında kendi siyasal imtiyazlarının, halkın özne olduğu bir düzende imtiyaz olmaktan çıkmasına karşı tepki yatıyor.

Kavramsallaştırmadan konuşalım. Yeni Türkiye kavramının Atatürk’e bakışı tam olarak nasıl?

Bu, devletin ya da hükümetin resmi görüş üreterek vereceği bir karar değildir. Atatürk bu ülkenin kuruluşuna öncülük etti, büyük saygı duyuyoruz. Hele de Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılında devlet adamlarının o günkü şartlar içinde neden öyle hareket etmeyi tercih ettiğini anlamamız bizim için çok yol gösterici… Siyasetçiler olarak bundan tabii ki dersler çıkarıyoruz.  Ama problem şurada… Atatürkçülük diye bir fetişleştirme, tabulaştırma ideolojisi üretiliyor. Onun karşısında da Atatürk karşıtlığı diye bir yok sayma, düşmanlaştırma ideolojisi üretiliyor. Bu ikisi de sağlıksız. Nihayetinde devletimizin kuruluş döneminden ve buna önderlik etmiş bir aktörden bahsediyoruz. Soğukkanlılıkla, akılla, tarihi kavrayışla yaklaşarak değerlendirilmesi gerekir.
“SON GELİŞMELER LAİKLİĞİN KIYMETİNİ GÖSTERDİ”

Peki Yeni Türkiye kavramının laiklikle bir problemi var mı?

Laiklik herhangi bir ideolojinin ya da dini görüşün devlet yönetimine hâkim olmamasıdır. Laiklik bir toplumsal barış projesidir, sorunumuz laikçilikledir. Dinin kamusal ve toplumsal alandan uzaklaştırılmasına, dinin üzerinde baskı kurulmasına ya da devletin resmi ideolojisine dinsel nitelik kazandırılmasına karşı çıkıyoruz. Bir toplumsal barış projesi olarak laikliğin kıymetini bugün daha çok anlamak durumundayız. Etrafımızdaki 9 ülke yönetilemez durumda. En vahşi eylemlerin yapıldığı yerlerde din ve mezhep kavgaları var. Bütün bunlar aslında Cumhuriyet’i kurarken benimsenen yaklaşımın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Ayrıca paralel devlet yapılanmasının milli güvenliğimiz için tehdit oluşturması laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu bir başka açıdan daha gösterdi.

 

Peki, Orta Doğu’daki son gelişmeler ve paralel devlet tartışmalarından sonra hükümetin laikliğin kıymetini daha fazla idrak ettiğini söyleyebilir miyiz?

Daha hiç bu olaylar yokken Arap Baharı’nın başlangıç safhasında Cumhurbaşkanımız Başbakan olarak Mısır’a gittiğinde laiklik mesajı verdi. Bu Cumhurbaşkanımızın öngörüsünü gösteriyor ve laiklik meselesiyle ilgili çok sağlıklı bir duruş sergilendiğini ortaya koyuyor. Bazılarının laiklik konusunda tereddüt oluşturduğunu söyledikleri şeyler aslında Türkiye’nin normalleşmesidir.

“HAYAT TARZINA MÜDAHALE OLDUĞUNU SÖYLEYEN VARSA BUNU ANLAMAK VE GİDERMEK ZORUNDAYIZ”

Bürokrasi ve siyasette muhafazakâr isimlerin öne çıkarılması, muhafazakâr bir toplum ve kültür politikasının benimsenmesi AK Parti’nin anti-laik olduğu algısını güçlendirmiyor mu?

AK Partiyi anti-laik olarak görenler laikçilik perspektifinden bakıyor. Geçmişte tekil bir Türkiye vardı. Demokratlar, liberaller, muhafazakârlar, Aleviler, Kürtler dışlanıyordu. Türkiye çoğulculaştıkça bu kesimlerin görünürlüğü arttı. Bunu kadrolaşma ya da Türkiye’nin muhafazakârlaşması gibi sunuyorlar.
Böyle bir kadrolaşma yok mu yani? Bugün de laikler ve Cumhuriyetçiler dışlanmıyor mu?

Biz en çok demokratikleşme paketi çıkaran partiyiz. Hem toplumsal hayatta hem devlet hayatında çoğulculuk istiyoruz. Toplumun herhangi bir kesimi kendisini dışlanmış hissediyorsa bu konuda hakikaten empati kurmak, niye dışlanmış hissediyor diye bakmak lazım.

Bürokrasi ve ticarette hep muhafazakâr insanların öne çıkarıldığı algısı yersiz mi yani?

Bu çoğullaşma ve sivilleşme geldikçe imtiyazlarını kaybedenlerin yaydığı bir algı. Tabii ki bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Yeni Türkiye’nin inşa süreci devam ediyor.Dışlanan kesimler toplumsal ve kamusal hayatta daha görünür oluyor. İnsanların hayat tarzına müdahale edecek düzenlemeler yapmama konusunda hassasız. Ama eğer vatandaşlarımızın bir kısmı kendi hayat tarzlarına müdahale olduğunu söylüyorsa ve bu ideolojik ön yargılardan kaynaklanmıyorsa bunu anlamak ve gidermek zorundayız. Nihayetinde siyasetçi ne kadar çok insana ulaşırsa kendisini o kadar çok başarılı görür. Yüzde 50’yle sınırla kalamayız, toplumun yüzde yüzüne ulaşmak zorundayız.

Hayat tarzlarına müdahale ettiğiniz algısının altında içki düzenlemesi, kürtaj yasası, kızlı erkekli öğrenci evleri gibi tartışmalar yatmıyor mu?

Bunların tartışılması sağlıklıdır. Batı’da da bu meseleler sürekli tartışılır ve sonuçta toplum kendisine bir denge bulur. Geçmişte tek bir yaşam tarzı makbul kabul edilip diğer yaşam tarzları dışlanıyordu. Şimdi o seçkinci yaşam tarzı diğer yaşam tarzlarıyla eşit görülmeye tahammül edemiyor. İstiyor ki hiyerarşik olarak o daha üstte olsun… Bizim için çoğulculuk esastır.

Yine de bazı talihsiz açıklamalar toplumun kutuplaşmasına neden olmadı mı?

Herhangi bir demokratik ülkeye gidip üç ay boyunca gazeteleri inceleyin. O ülkede siyasetçiler, aydınlar, entelektüeller pek çok şey konuşur ama o tartışma yüzünden ülke o tarafa ya da bu tarafa kayıyor diye endişe duyulmaz. Pratik hayata baktığımızda işleyen bir demokrasimiz var. Toplumsal yaşamda farklı yaşam tarzları arasında denge var.  Açık yüreklilikle söylüyorum. Herhangi bir vatandaşımız kendi hayat tarzıyla ilgili kendini dışlanmış hissediyorsa samimiyetle bunu gidermemiz ve empati kurmamız gerektiğini düşünürüm.

“EN BEĞENDİĞİM DERGİ NEW YORKER”

Muhafazakâr entelektüellerin son dönemde verimliliklerini yitirdikleri düşünülüyor. İktidar yaramadı, ışıkları söndü eleştirisine ne diyorsunuz?

Entelektüel hayatı, muhafazakarlar, solcular ya da liberaller olarak ayırmamak gerekir. Topyekün bakmak gerekir. Siyasetçiler entelektüellerin verimliliğini ölçemez. Öyle bir hakları yoktur. Herhangi bir entelektüel grubun verimliliğini ölçmek benim işim değil. En azından üstümde siyasetçi gömleği olduğu sürece bu konuya girmem ama şunu söyleyebilirim. Bir ülkede entelektüel verimliliği gösteren şeylerin başında kaç çeşit tartışma yapıldığı gelir. Entelektüel hayatın omurgasını dergilerde yapılan tartışmalar oluşturur.

Dergilerin sayısı neden giderek azalıyor o halde?

Bu başlı başına bir tartışma konusu. Hepimiz kafa yormalıyız.

Düzenli olarak takip ettiğiniz dergiler var mı?

Pek çok dergiyi takip ediyorum.

Hangi dergileri beğeniyorsunuz?

Kültür Bakanı olarak yerli dergilerden isim vermem doğru olmaz. Siyasetten ekonomiye, dış politikadan kültür hayatına entelektüel hayatın çeşitliliğini göstermesi açısından en beğendiğim yabancı dergi New Yorker.

“SİNEMA İLGİ ALANIM”

Göreviniz dışında kültür sanatla ilişkiniz nasıl? Ne izliyor ne dinliyorsunuz?

En çok ilgilendiğim alan sinema. İzlemenin ötesinde sinema felsefesi üzerine okumayı da severim. Örneğin Tarkovski öğrenciliğimizden beri tartışmalarımızın merkezinde yer alan bir isimdir.

Sevdiğiniz yönetmenler kimler?

Kültür Bakanı olarak görüş belirtemeyeyim.


“POP ART VE DİJİTAL SANATLARI DESTEKLEYECEĞİZ”

Yeni alanlara destek verecek misiniz?

Esas dinamizm salondan değil sokaktan çıkar. Sokağın diyalektiğinde büyük bir enerji vardır. Ben pop-art’a çok ilgi duyarım. Devlet resim ve fotoğraf yarışması var. Bunun yanı sıra pop art ve dijital sanatlarla ile ilgili bir yarışma açılması talimatını verdim. Kültür sanat dünyasında salonun hegemonyasına karşı sokak özne olmalı.

Kübra Par 02.11.2014

HABERTÜRK

“Asıl baskı ve sansür kültür sanat mahallesinde var”

0

Bakan Ömer Çelik sessizliğini bozdu, o iddialara ilk kez yanıt verdi! Fazıl Say ve Atatürkçüler için ne dedi?

Kültür Bakanlığı’nın adı son dönemde sık sık sansür iddialarıyla gündeme geliyor. Geçtiğimiz hafta Fazıl Say’ın bir eserinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası programından çıkarıldığı öne sürülünce ortalık karıştı.Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Gezi belgeseliyle ilgili yaşanan kriz de ister istemez Bakanlık’la ve iktidarın kültür politikalarıyla ilişkilendirildi. Geçmişte tiyatrolara verilen destekler ile ilgili polemikleri de hatırlayacaksınız… Tüm bu tartışmalar yapılırken Kültür Bakanı Ömer Çelik sessiz kalmayı tercih etti, resmi açıklamalar dışında özel demeç vermedi. Bu röportaj bu anlamda bir ilk…

Ömer Çelik AK Parti’nin kuruluşundan bu yana partide yer alan ve hareketin entelektüel öncülüğünü yapan isimlerden biri. Yeni Türkiye kavramının kafa karışıklığına, hatta bazı kesimlerde endişeye yol açtığı şu günlerde bu kavramın tam olarak ne ifade ettiğini de sordum. Kadrolaşma, hayat tarzlarına müdahale, muhafazakârlaşma, Atatürk ve laik cumhuriyet değerlerinden uzaklaşma eleştirilerini yanıtlamasını istedim.

Kültür Bakanlığı’nın sansür uyguladığı iddialarına cevabınız ne?

Bu bir propaganda… Az sayıda ama sesi çok çıkan bir kesimin iddiası. “Şu özelliklere sahip olduğumuz için kaynaklarımız kesiliyor” diyorlar. Peki niçin kaynaklar yıllar boyunca hep aynı insanlara aktarılmış? 10 yıl boyunca devletten destek almış bir tiyatro sahibi sistemini hala oturtamamışsa desteği çektik diye kızmaya hakkı yok, çünkü genç insanların da bu kaynaklardan faydalanmaya hakkı var. Bakan olarak genç sanatçılara alan açmaya çalıştığım zaman ya da kaynakların çoğulcu bir anlayışla aktarılmasını öne çıkardığım zaman “baskı ve sansür var” deniyor. Tam tersine, baskı ve sansür kültür sanat mahallesinin kendi dinamikleri içerisinde var. Belli bir ideolojik yaklaşıma sahip olmayanlara mahalle baskısı yapıyorlar.
Bu iktidar kendi dünya görüşüne uymayan sanatsal eylemleri desteklemiyor ve mümkünse engelliyor eleştirisinin haklılık payı yok mu?

Aslında gerçeğin ne olduğunu herkes biliyor ama kimse sesini çıkarmıyor. Biz çoğulculuk istiyoruz. Hiç ayırt etmeksizin kültür sanat insanlarının bu ülkenin en büyük değerleri olduğunu düşünüyorum. Büyük hizmetler yapıyorlar ama kültüre ve sanata harcaması gereken enerjiyi ideolojik kavgalara ayıran bazılarının herhalde kültür sanat mücadelesi verdiğini söyleyemeyiz.
Fazıl Say’ın eserlerinin Cumhurbaşkanlığı Senfoni orkestrası programından çıkarıldığı doğru mu?

Kişilerle ilgili konuşmayayım ama o haberler baştan sona yanlış. Çıkarılmış bir şey yok. Eserin icra edileceği tarih ve yer belli. Bakanlık buna çok net cevap verdiği halde, bazıları sansür iddiasını bir propaganda zemini olarak gördükleri için, bazıları da mağdur sanatçı rolünü çok sevdiği için bu iddiayı sürdürdüler. “Bakanlık sansür yaptı” demek kolaycılık. İddia ediyorum, kültür sanat mahallesinin ideolojik muhtarlarının yaptıkları baskılarkarşısında en özgürlükçü pozisyon bakanlığa aittir!
Programdan çıkarılıp tepkiler üzerine tekrar koyulduğu da iddia edildi…

Öyle bir şey mümkün değil çünkü program 1 Ekim’den itibaren internet sitesinde yayınlanıyor. İddialar baştan aşağı yalan…

Devlet tiyatrolarının oyun metinlerinin Bakanlık bünyesindeki bir kurul tarafından genel ahlaka uygunluk açısından denetlendiği söyleniyor. Böyle bir şey var mı?

Bu iddiaların hiçbiri doğru değil. Sansür heyeti gibi bir şeyin olması söz konusu değil. Ama buraya aktarılan kaynağın nasıl kullanılacağına dair toplumun genelinin söz söyleme hakkı vardır. Bunun hesabını da siyaset kurumuna sorar. Kaynağı kullanırken belli hassasiyetlerimiz olmayacak mı? Devlet Tiyatroları bünyesinde “Edebi Kurul” vardır, “Sanat ve Yönetim Kurulu” vardır. Devlet Tiyatrolarında oynanacak eserler Edebi Kurul tarafından seçilir. Dünyanın her yerinde bu kararlar verilirken de kamu kurumları toplumun genel ve ortalama hassasiyetlerini gözetirler. Son zamanlarda Fransa’da yapılan tartışmalar buna en iyi örnek…

Ne tür hassasiyetler? 

Çalışma biçimini belirleyen kurallarda şunlar yazılı: Yerli ve yabancı eserlerle halkın genel eğitimini, dil ve kültürünü yükseltmek, Türk Sahne Sanatlarının yurtiçinde ve yurt dışında gelişmesini ve yayılmasını, tanıtılmasını sağlamak, Türk dilini yerleştirmek…  ‘Temel değerler üzerinde doğru yargılara varılmasını sağlamak’ ve ‘sanat estetik duygusunu geliştirmek’ şeklindeki cümlelere dikkatinizi çekerim. Dolayısıyla seçilecek ve sahnelenecek eserlerin bu amaçlara hizmet etmesini aramak kadar doğal bir şey olamaz. Bu faaliyetlerin amacı budur zaten…

Antalya Altın Portakal’da Gezi belgeselinin sansürlenmesi de çok tartışıldı…

Ön jüri “bu konu değerlendirilsin, hukukçulardan görüş alınsın” demiş. Dünyanın neresinde olursa olsun kamu kurumlarının şemsiyesi altında yapılan faaliyetlerde hakaret, nefret suçu, şiddet teşviki gibi şeylere izin verilmez. Zannediyor musunuz ki nefret suçuna Fransız Kültür Bakanlığı destek verir?

Festival yönetiminin bu konudaki tutumunu tasvip ediyor musunuz?

Festival yönetiminde sektörü çok iyi tanıyan, bu alanda markalaşmış isimler var. Onlar dünyayı çok iyi tanıyan isimler, bu çerçevede karar verdiklerini düşünüyorum. Bu konuda dünyayı biraz takip etmek gerekir.
Özhan Eren’in ‘Çanakkale Geçilmez’ filmine 1 milyon 750 bin TL destek verilmesi de iktidarın siyasal tutumuyla ilişkilendirilmişti. Açık sorayım, Bakanlık sanat eserlerini desteklerken kendi taraftarlarını kollamak gibi bir politika mı izliyor?

Aynı dönemde aynı miktarda Semih Kaplanoğlu da destek almıştı. Kişi odaklı değil prensip odaklı bakıyoruz. Bu kararları da meslek örgütlerinden gelen sinemacılar alıyor. Desteklediğimiz filmlerin çoğu ödül aldı. Yelpazemiz çok geniş. Herhangi birine destek verdiğimizde “bu destek ideolojiktir” diyenler aslında “Başkalarına değil bana verin” demek istiyor. Bu konuda bir ideolojik yaklaşım üretmem, çoğulcu ve sivil olması gereken bir alan bu. Sadece genç insanların önünü açmak ve dezavantajlıların sesini duyurmak için pozitif ayrımcılık yaparım. İstanbul’daki biri sesini duyurma imkânına ne kadar sahipse, Diyarbakır’dakinin, Van’dakinin, Adana’dakinin de sesini duyurmasını gözetmek zorundayım. Mesela Kaan Müjdeci’nin Sivas filmine verdiğimiz destekle gurur duyuyorum.

MUHAFAZAKÂRLAR KÜLTÜR, SANAT VE ÇEVREDE GERİ KALDI ELEŞTİRİSİNE CEVAP

Kültür Bakanlığı Müsteşarı Prof. Ahmet Haluk Dursun’un “İmar ve inşaat işinde, yollarda, köprülerde kimse söz söyleyemiyor ama muhafazakârlar üç şeyi yapamadı; kültür, sanat ve çevre” eleştirisine ne diyorsunuz?

Kültür adamlarının bunu kendi içinde tartışması lazım.

Ama siz Kültür Bakanısınız…

Evet, Kültür Bakanıyım ama kültür sanat hayatının kalite standardını ölçecek yetkiyi kendimde görmem.  Ben siyasetçiyim. Entelektüel hayatımız hakkında kişisel pek çok değerlendirmem olabilir, ama siyasetçi olarak bunları ifade etmem doğru olmaz. Kültür sanat alanına karşı demokratik politikalar üretmekle mükellefim. Bu hizmetlerin toplumun her kesimine ulaşmasını sağlamak ve gençlerin önünü açmak için  politika üretirim.

İktidar inşaatlara ve diğer ekonomik yatırımlara odaklandı. Aynı çabayı kültür alanında görmedik…

Kültür alanındaki sonuçlar orta ve uzun vadede alınır. AK Parti hükümetleri döneminde kültürel hayat olağanüstü bir şekilde desteklendi. Bu konuda bütün AK Parti hükümetleri çok hassastı. Türkiye’yi demokratikleştiririz, özgürlüklerin önünü açarız, kimlikler üzerindeki asimilasyon politikalarını kaldırırız, bir alan yaratırız, kültür sanat alanında Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bütçeler koyarız ama oradaki devinimin ortaya çıkması entelektüel hayatın işidir. Kültür sanat alanına olabildiğince kaynak ayırıyoruz. Ayrıca şu anki Bakanlar Kurulu’nun hemen hepsi entelektüel hayatın içinden gelen isimler. O yüzden kültürel hayatın güçlenmesi konusunda hükümet çok duyarlı.


“ATATÜRK’E SAYGI DUYUYORUZ AMA TARİHİ KAVRAYIŞLA DEĞERLENDİRİLMELİ”

Yeni Türkiye kavramının altını nasıl dolduracağımızı bilemiyoruz. Bu kavramdan siz ne anlıyorsunuz?

Temel ayrım halkın özneleşmesiyle ilgili. Eski Türkiye’de halk kimi seçerse seçsin hükümetin üstünde askeri ve sivil bürokrasiden oluşan bir devlet vardı. Demokrasiden bahsettiğinizde önümüze ‘Türkiye’nin kendine özgü şartları var’ diye karanlık bir tablo çizerlerdi. ‘Dış politika devlet meselesidir, hükümetler buna karışamaz’ anlayışı hâkimdi.  Yabancı sermaye tehdit olarak görülürdü.  Kültürel dayatmacılık vardı; halktan farklı bir kültüre bir anda adapte olması istenmişti. Oysa Yeni Türkiye kavramı halkın özne olduğu bürokratik değil demokratik cumhuriyete dönüşmüş bir siyasal sistemi, dünyayla entegre şeffaf bir ekonomi yönetimini, milli çıkarları gözeten ve medeniyet havzasına hitap eden ilkeli bir dış politika anlayışını ve evrensel kültürle iletişime açık bir kültürel hayatı kapsıyor.

Ama Yeni Türkiye söylemi halkın belli bir kesiminde endişe yarattı. Bu kavram daha muhafazakâr bir Türkiye’ye mi işaret ediyor? Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine uzak mı?

Askeri darbeler, Atatürk’ün bir subay ve bir devlet adamı olarak bu ülkeye katkılarının nasıl değerlendirileceği konusundaki tartışmanın önünü tıkadı. Bugün Atatürk’ten uzaklaşılıyor diye bazı kesimlerin yaptıkları propagandanın esasında kendi siyasal imtiyazlarının, halkın özne olduğu bir düzende imtiyaz olmaktan çıkmasına karşı tepki yatıyor.

Kavramsallaştırmadan konuşalım. Yeni Türkiye kavramının Atatürk’e bakışı tam olarak nasıl?

Bu, devletin ya da hükümetin resmi görüş üreterek vereceği bir karar değildir. Atatürk bu ülkenin kuruluşuna öncülük etti, büyük saygı duyuyoruz. Hele de Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılında devlet adamlarının o günkü şartlar içinde neden öyle hareket etmeyi tercih ettiğini anlamamız bizim için çok yol gösterici… Siyasetçiler olarak bundan tabii ki dersler çıkarıyoruz.  Ama problem şurada… Atatürkçülük diye bir fetişleştirme, tabulaştırma ideolojisi üretiliyor. Onun karşısında da Atatürk karşıtlığı diye bir yok sayma, düşmanlaştırma ideolojisi üretiliyor. Bu ikisi de sağlıksız. Nihayetinde devletimizin kuruluş döneminden ve buna önderlik etmiş bir aktörden bahsediyoruz. Soğukkanlılıkla, akılla, tarihi kavrayışla yaklaşarak değerlendirilmesi gerekir.
“SON GELİŞMELER LAİKLİĞİN KIYMETİNİ GÖSTERDİ”

Peki Yeni Türkiye kavramının laiklikle bir problemi var mı?

Laiklik herhangi bir ideolojinin ya da dini görüşün devlet yönetimine hâkim olmamasıdır. Laiklik bir toplumsal barış projesidir, sorunumuz laikçilikledir. Dinin kamusal ve toplumsal alandan uzaklaştırılmasına, dinin üzerinde baskı kurulmasına ya da devletin resmi ideolojisine dinsel nitelik kazandırılmasına karşı çıkıyoruz. Bir toplumsal barış projesi olarak laikliğin kıymetini bugün daha çok anlamak durumundayız. Etrafımızdaki 9 ülke yönetilemez durumda. En vahşi eylemlerin yapıldığı yerlerde din ve mezhep kavgaları var. Bütün bunlar aslında Cumhuriyet’i kurarken benimsenen yaklaşımın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Ayrıca paralel devlet yapılanmasının milli güvenliğimiz için tehdit oluşturması laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu bir başka açıdan daha gösterdi.

 

Peki, Orta Doğu’daki son gelişmeler ve paralel devlet tartışmalarından sonra hükümetin laikliğin kıymetini daha fazla idrak ettiğini söyleyebilir miyiz?

Daha hiç bu olaylar yokken Arap Baharı’nın başlangıç safhasında Cumhurbaşkanımız Başbakan olarak Mısır’a gittiğinde laiklik mesajı verdi. Bu Cumhurbaşkanımızın öngörüsünü gösteriyor ve laiklik meselesiyle ilgili çok sağlıklı bir duruş sergilendiğini ortaya koyuyor. Bazılarının laiklik konusunda tereddüt oluşturduğunu söyledikleri şeyler aslında Türkiye’nin normalleşmesidir.

“HAYAT TARZINA MÜDAHALE OLDUĞUNU SÖYLEYEN VARSA BUNU ANLAMAK VE GİDERMEK ZORUNDAYIZ”

Bürokrasi ve siyasette muhafazakâr isimlerin öne çıkarılması, muhafazakâr bir toplum ve kültür politikasının benimsenmesi AK Parti’nin anti-laik olduğu algısını güçlendirmiyor mu?

AK Partiyi anti-laik olarak görenler laikçilik perspektifinden bakıyor. Geçmişte tekil bir Türkiye vardı. Demokratlar, liberaller, muhafazakârlar, Aleviler, Kürtler dışlanıyordu. Türkiye çoğulculaştıkça bu kesimlerin görünürlüğü arttı. Bunu kadrolaşma ya da Türkiye’nin muhafazakârlaşması gibi sunuyorlar.
Böyle bir kadrolaşma yok mu yani? Bugün de laikler ve Cumhuriyetçiler dışlanmıyor mu?

Biz en çok demokratikleşme paketi çıkaran partiyiz. Hem toplumsal hayatta hem devlet hayatında çoğulculuk istiyoruz. Toplumun herhangi bir kesimi kendisini dışlanmış hissediyorsa bu konuda hakikaten empati kurmak, niye dışlanmış hissediyor diye bakmak lazım.

Bürokrasi ve ticarette hep muhafazakâr insanların öne çıkarıldığı algısı yersiz mi yani?

Bu çoğullaşma ve sivilleşme geldikçe imtiyazlarını kaybedenlerin yaydığı bir algı. Tabii ki bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Yeni Türkiye’nin inşa süreci devam ediyor.Dışlanan kesimler toplumsal ve kamusal hayatta daha görünür oluyor. İnsanların hayat tarzına müdahale edecek düzenlemeler yapmama konusunda hassasız. Ama eğer vatandaşlarımızın bir kısmı kendi hayat tarzlarına müdahale olduğunu söylüyorsa ve bu ideolojik ön yargılardan kaynaklanmıyorsa bunu anlamak ve gidermek zorundayız. Nihayetinde siyasetçi ne kadar çok insana ulaşırsa kendisini o kadar çok başarılı görür. Yüzde 50’yle sınırla kalamayız, toplumun yüzde yüzüne ulaşmak zorundayız.

Hayat tarzlarına müdahale ettiğiniz algısının altında içki düzenlemesi, kürtaj yasası, kızlı erkekli öğrenci evleri gibi tartışmalar yatmıyor mu?

Bunların tartışılması sağlıklıdır. Batı’da da bu meseleler sürekli tartışılır ve sonuçta toplum kendisine bir denge bulur. Geçmişte tek bir yaşam tarzı makbul kabul edilip diğer yaşam tarzları dışlanıyordu. Şimdi o seçkinci yaşam tarzı diğer yaşam tarzlarıyla eşit görülmeye tahammül edemiyor. İstiyor ki hiyerarşik olarak o daha üstte olsun… Bizim için çoğulculuk esastır.

Yine de bazı talihsiz açıklamalar toplumun kutuplaşmasına neden olmadı mı?

Herhangi bir demokratik ülkeye gidip üç ay boyunca gazeteleri inceleyin. O ülkede siyasetçiler, aydınlar, entelektüeller pek çok şey konuşur ama o tartışma yüzünden ülke o tarafa ya da bu tarafa kayıyor diye endişe duyulmaz. Pratik hayata baktığımızda işleyen bir demokrasimiz var. Toplumsal yaşamda farklı yaşam tarzları arasında denge var.  Açık yüreklilikle söylüyorum. Herhangi bir vatandaşımız kendi hayat tarzıyla ilgili kendini dışlanmış hissediyorsa samimiyetle bunu gidermemiz ve empati kurmamız gerektiğini düşünürüm.

“EN BEĞENDİĞİM DERGİ NEW YORKER”

Muhafazakâr entelektüellerin son dönemde verimliliklerini yitirdikleri düşünülüyor. İktidar yaramadı, ışıkları söndü eleştirisine ne diyorsunuz?

Entelektüel hayatı, muhafazakarlar, solcular ya da liberaller olarak ayırmamak gerekir. Topyekün bakmak gerekir. Siyasetçiler entelektüellerin verimliliğini ölçemez. Öyle bir hakları yoktur. Herhangi bir entelektüel grubun verimliliğini ölçmek benim işim değil. En azından üstümde siyasetçi gömleği olduğu sürece bu konuya girmem ama şunu söyleyebilirim. Bir ülkede entelektüel verimliliği gösteren şeylerin başında kaç çeşit tartışma yapıldığı gelir. Entelektüel hayatın omurgasını dergilerde yapılan tartışmalar oluşturur.

Dergilerin sayısı neden giderek azalıyor o halde?

Bu başlı başına bir tartışma konusu. Hepimiz kafa yormalıyız.

Düzenli olarak takip ettiğiniz dergiler var mı?

Pek çok dergiyi takip ediyorum.

Hangi dergileri beğeniyorsunuz?

Kültür Bakanı olarak yerli dergilerden isim vermem doğru olmaz. Siyasetten ekonomiye, dış politikadan kültür hayatına entelektüel hayatın çeşitliliğini göstermesi açısından en beğendiğim yabancı dergi New Yorker.

“SİNEMA İLGİ ALANIM”

Göreviniz dışında kültür sanatla ilişkiniz nasıl? Ne izliyor ne dinliyorsunuz?

En çok ilgilendiğim alan sinema. İzlemenin ötesinde sinema felsefesi üzerine okumayı da severim. Örneğin Tarkovski öğrenciliğimizden beri tartışmalarımızın merkezinde yer alan bir isimdir.

Sevdiğiniz yönetmenler kimler?

Kültür Bakanı olarak görüş belirtemeyeyim.


“POP ART VE DİJİTAL SANATLARI DESTEKLEYECEĞİZ”

Yeni alanlara destek verecek misiniz?

Esas dinamizm salondan değil sokaktan çıkar. Sokağın diyalektiğinde büyük bir enerji vardır. Ben pop-art’a çok ilgi duyarım. Devlet resim ve fotoğraf yarışması var. Bunun yanı sıra pop art ve dijital sanatlarla ile ilgili bir yarışma açılması talimatını verdim. Kültür sanat dünyasında salonun hegemonyasına karşı sokak özne olmalı.

Kübra Par 02.11.2014

HABERTÜRK

“Cemaat, devleti ele geçirmek istedi”

0

Ne oldu da Hizmet’i bırakma noktasına geldiniz?

İlk sarsıntıyı ‘7 Şubat Krizi’nde geçirdim. Savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağırması olayı… Savcıların ifadeye çağırması sarsmadı beni. Devletin savcıları, millet adına bir şey görmüşlerdir, ifadeye çağırmışlardır. Burada bir şey yok. Sarsıntıyı ertesi gün Zaman gazetesini alınca geçirdim. Gazete bu haberi “Savcılar bugüne kadar hep haklı çıktı” diye veriyordu. Bu haber, bu şekilde Hocaefendi’den habersiz verilemez. İşleyişi biliyorum. Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin nabzını kılcal damarlarına kadar tutan bir insan. Bu başlığı mutlaka görmüştür ya da haberdar edilmiştir.

O haberin o şekilde verilmesinin anlamı neydi? Neden sizde sarsıntıya yol açtı?

Hocaefendi’nin çizgisi belliydi. Hangi hükümet olursa olsun hep destek olmuş, saygılı davranmıştır. Oysa MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasına destek vermek, “Savcılar hep haklı çıktı” diye haber yaptırmak, hükümete resmen savaş ilan etmekti.

Bu konuyu konuşmadınız mı Cemaat’ten arkadaşlarınızla?

Üç gün sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda bir toplantıdaydık. Zaman gazetesinden Abdülhamit Bilici Bey de vardı toplantıda. Ben orada “Savcılar daima haklı çıkıyor” diye başlık atmanın yanlış olduğunu söyledim. Gerekçelerimi anlattım. “Bu başlık Hizmet’e zarar veriyor” dedim. İkna edici bir şey söylemediler. Savunma bile yapmadılar. Ben o zaman o haberin arkasında Hocaefendi’nin olduğunu anladım.

Ama buna rağmen Cemaat’ten kopmadınız.

Kopmadım ama sarsıntı geçirdim. İkinci sarsıntım Gezi’den sonra Zaman’da Başbakan Erdoğan’a yönelik hakaretlerin başlamasıyla gerçekleşti. İhsan Dağı, Mümtaz’er Türköne, Ahmet Turan Alkan gibi Hizmet’in içinden yetişmemiş arkadaşlar, eleştirinin de ötesine geçen yazılar yazmaya başladı. Bunların da Hocaefendi’den habersiz bir şekilde yayınlanması mümkün değildi.

Sizin açınızdan kopuş nerede başladı?

25 Aralık’taki olayı görünce “Hizmet Hareketi, hükümete topyekûn savaş açmış” dedim.

Nasıl yorumladınız bu “topyekûn harekete geçme” olayını?

Bir savaşa girerken dost kuvvetler, düşman kuvvetler analizi yapılır. Gücünüz yeter mi böyle bir şeye? Buna bakılır. Baktılar ve güçlerinin yeteceğini düşündüler. Kendilerine güvendiler. “Erdoğan gitsin, AK Parti kalsın” planı çerçevesinde hareket ettiler. Erdoğan gittikten sonra AK Parti Meclis Grubu’ndan “Hizmet tandanslı” bir hükümetin çıkabileceğini umdular. Siyaseti bilen bir insan olarak bana bunu sorsalardı, asla böyle bir şeyin olmayacağını söylerdim.

Cemaat sizce devleti ele geçirmek mi istiyordu?

Yönetime hâkim olmak istediler. Neden? Çünkü Türkiye için en iyisini, en güzelini kendilerinin yaptıklarına inanıyorlar. Diyorlar ki: Bizim yöntemimiz tek yöntem, dünyaya açılıyoruz, her şeyin en iyisi burada ve bunu engellemek ihanet… “Böyle güzel ve yararlı bir şeyi engellemeye çalışıyor AK Parti, bu nedenle ihanet ediyor” diye düşünüyorlar.

Hizmet’in kazanma şansı yok bitecek

Cemaat’i bitirecek mi hükümet?

Böyle söyleyince Hizmet’in içindekiler “Hizmet bitmez” diyorlar. Çoğu şu anda ne olup bittiğini bilmiyorlar tabii.

Peki, ne olup bitiyor?

Hükümet şu anda Hizmet Hareketi’ni bitirmek için tüm cephelerde çok ciddi savaş veriyor.

Kazanma şansı yok mu Cemaat’in?

Bana göre yok. Ama Cemaat’teki arkadaşlar, kendi davalarının en doğru olduğunu düşünüyorlar. “Peygamberlerin yolundan gidiyoruz” diyorlar. “Hz. İbrahim ateşe atılınca pes etti mi” diyorlar. “Hz. Musa firavuna pes etti mi” diyorlar. Mesela Zaman yazarı Ali Ünal Bey, Bülent Arınç’a cevap verirken “Müminler münafıklardan özür dilemez” diye yazdı. İnanç planında Hizmet’e bir şey olmayacağını düşünüyorlar. Oysa Hizmet Hareketi’nin karşısına kocaman bir dağ çıktı. Onlar hâlâ küçücük bir tümsekle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar. “Bizim otobüsümüzün altı bile değmez, devam edelim, bu tümseği geçeceğiz” diyorlar.

Sizce ne olur? Dağılır mı Cemaat?

Bana göre dağılır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu… Hepsi çok ciddi iddialarda bulunuyorlar. Bunları yok saymanız mümkün değil. Bu iddialardan herhangi biri doğru çıkarsa “Hizmet Hareketi” çok büyük yara alır.

Hangi iddia doğru çıkabilir? Mesela Fethullah Gülen’in “dinleme emri” verdiği iddiası mı?

Evet… Bazı polisler itirafçı oldu deniliyor. Ne derece doğru bilmiyoruz. Bazı polislerin Pensilvanya’ya gittikleri, talimatı bizzat oradan aldıkları söyleniyor. Bunlar kanıtlanırsa… Cemaat biter.

Ben diğerleri gibi değilim

Cemaat yapısı içinde yıllarca önemli görevlerde bulunmuş bazı isimler, Cemaat’ten ayrılınca aleyhte konuşmalar yaptılar. Siz de onlar gibi mi oldunuz?

Bir-iki isim söyler misiniz?

Mesela Nurettin Veren adlı bir adam çıktı, sonra Latif Erdoğan… Siz de onlar gibi misiniz?

Bu bana büyük hakaret olur. Onların her birinin özel bir durumu var. Bünye içerisindeki çekişmelerin sonucunda ortaya çıkan durumlar. Benim için böyle bir şey söz konusu değil. Ben kimseyle çekişmedim ki.

‘Abiler düşünür’ diyorlar

Hüseyin Gülerce’den çok keskin bir Cemaat eleştirisi…

Şöyle diyor Gülerce:

“Hizmet’ten bir arkadaşımız… Okumuş, mühendis olmuş… Soruyorum kendisine: “Ne düşünüyorsun” diye…  “Bizim düşünmemize gerek yok, abiler ilettiler zaten bu konuyu” diyor…

Hizmet Hareketi’ni zaafa uğratan şeydir insanların düşünmemesi, eleştirmemesi ve sorgulamaması. Düşünmeyeceksin, sorgulamayacaksın ve eleştirmeyeceksin. Yukarıdan bir şey geliyorsa bu kesin doğrudur.

Bu beni çok ürkütüyor. Bu yapı, bu zihniyet, Türkiye’nin yönetimine hâkim olsa ne olur? Allah korusun diyorum.”

Hocaefendi’yle ilgili duygularım çok karışık

Hüseyin Gülerce’ye “Açık soracağım: Şu anda Fethullah Gülen hakkında ne düşünüyorsunuz” dedim.

Başlattı anlatmaya:

“Ben Hocaefendi’yi çok seviyorum.

Dünyada dostluğundan şeref duyduğumu açıkladığım tek insandır Hocaefendi.

Ben böyle samimi, ihlaslı, Sahabe Efendilerimizi hatırlatan başka bir kişi tanımadım.

Şimdi geldiğim noktada aynı bedende iki insan olduğunu düşünüyorum.

Birisi benim çok sevdiğim, saydığım, kendisine nokta kadar zarar gelmesini istemediğim, ona yapılan hakaretlerin, saldırıların vicdanıma bıçak gibi saplandığı bir insan. Hâlâ öyle.

Bir de bu insanla aynı bedende yer alan, sadece ve sadece kendi kafasındaki Türkiye’ye ulaşabilmek için ne lazım geliyorsa yapabilen, ölçü tanımayan bir insan.

Birisi için canınızı verebilirsiniz. Diğeriyse sizi ürkütüyor.

Ona toz kondurmak istemiyorum. Ama vicdanıma sığdıramadığım, ilkelerime sığdıramadığım, Müslümanlık anlayışıma sığdıramadığım yanlışlar var. Onları da görüyorum.

Duygularım çok karışık.”

Cemaatçiler Cemaat’ten kurtulacak, iyi olacak

Sizce bu işin sonu ne olacak? Bu kavgadan ne çıkacak?

Bir tarafta hükümet var… Kamuda başörtüsünü serbest kılan, okullara siyer dersi koyduran, “Menderes’ten beri beklediğimiz hükümet buydu” dedirten, yüzde 50 oy alan bir hükümet… Diğer tarafta ise dünya çapında güzel işler yapan, gönüllere giren bir “Hizmet Hareketi” var… Şu anda bu ikisi birbirini “hain” ilan etmiş, savaş başlatmış… Kılıç şakırtılarından başka bir ses duyulmuyor. Şimdi bir mümin olarak bunun benim dünyamda bir izahı olması lazım.

Nedir izahınız?

Şöyle izah ediyorum: Güzel işler yapılıyorsa, Allah bu güzel işleri heba ettirmez. Bunlar boşa gitmez. Ben eskiden “Mücadele Birliği” içindeydim. 1968–1972 arasında faaliyet gösteren bir hareketti bu… Ayrıldım o hareketten… Dağıldı “Mücadele Birliği”. Düşünün: “Bu iş için ölürüm” dediğimiz bir hareketten ayrıldık. Ayrılınca çok üzüldük. Ama ne oldu? Herkes kendisi oldu ve Allah’ın kendilerine verdiği kabiliyetle Türkiye için bir şey yaptı. Oradan Cemil Çiçek çıktı, Melih Gökçek çıktı, Ahmet Taşgetiren çıktı…

Benzer bir durum Cemaat için de mi geçerli olacak?

Evet… Bu olaylar durulduktan sonra “Hizmet Hareketi” içindeki insanlar, kendileri olacaklar. Yani düşünmeyen, sorgulamayan ve eleştirmeyen insanlar bu insanlar, biat kültüründen kurtulacaklar. “Gassalın önündeki meyyit” gibi olmaktan çıkacaklar. (Cenaze yıkayıcısının önündeki cenaze gibi olmaktan çıkacaklar).

Bütün bağlarımı kopardım

Cemaat’ten ayrıldınız mı?

Evet… İki somut adım attım. İlk olarak Zaman gazetesinden ayrıldım. İkinci olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın mütevelli heyet üyeliğinden istifa ettim. Böylece beni “Hizmet Hareketi”nin içinde gösteren iki somut bağı koparmış oldum.

Cemaat’e ne zaman girdiniz siz?

1978 yılında Hocaefendi’yi tanıyan arkadaşlar benimle ilgilenmeye başladılar. Hocaefendi’yle ilk yüz yüze gelişimiz 1980 yılında oldu.

Ne zaman bağlandınız?

Hocaefendi’yle ilk görüştüğümde oluştu o bağlanma duygusu. 1980’de. 35 yıl olmuş. Sonra çok çabuk ilerleme oldu. 1989’da Zaman gazetesinde yazmaya başladım. 1993’te Samanyolu televizyonunda yorumcu oldum. 1994’te Zaman’da yönetici oldum. O dönemlerde Hocaefendi ile doğrudan görüşmeye, oturup kalkmaya başladım. Çok seviyorum, sayıyorum ve çok önemsiyorum. Eğitime önem veren bir insandım. Karşımda eğitimle ilgili çok kaliteli ve orijinal fikirleri olan bir insan vardı. Böylece kendimi Hizmet’e adamış oldum. Hatta espri yapıyordum, diyordum ki “Beni Hizmet’in namlusuna sürün, bir atımlık mermiyim, nereye atıyorsanız atın”. Bu ruh haliyle artık etle tırnak olmuştum.

Hüseyin Gülerce kimdir?

Trakyalı… Keşan’dan…

Yalova’da yaşıyor. Asıl alanı: Matematik…

Eğitimci… Köşe yazarı.

Gençliğinde Aykut Edibali’nin “Mücadele Birliği”nde yer almış. 1980’den beri de Cemaat’in içinde.

Cemaat’le o kadar iç içeydi ki… Bir ara onun için “Cemaat’in Sözcüsü” bile dendi.

Zaman gazetesinde genel müdürlük yaptı.

Yazılar yazdı, konferanslar verdi, temaslarda bulundu. Hepsini “Hocaefendi” dediği

Fethullah Gülen için yaptı, “Hizmet Hareketi” dediği Cemaat için yaptı.

Gülerce, 35 yıllık Cemaat macerasına son verdi.

“Cemaat, devleti ele geçirmek istedi”

0

Ne oldu da Hizmet’i bırakma noktasına geldiniz?

İlk sarsıntıyı ‘7 Şubat Krizi’nde geçirdim. Savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağırması olayı… Savcıların ifadeye çağırması sarsmadı beni. Devletin savcıları, millet adına bir şey görmüşlerdir, ifadeye çağırmışlardır. Burada bir şey yok. Sarsıntıyı ertesi gün Zaman gazetesini alınca geçirdim. Gazete bu haberi “Savcılar bugüne kadar hep haklı çıktı” diye veriyordu. Bu haber, bu şekilde Hocaefendi’den habersiz verilemez. İşleyişi biliyorum. Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin nabzını kılcal damarlarına kadar tutan bir insan. Bu başlığı mutlaka görmüştür ya da haberdar edilmiştir.

O haberin o şekilde verilmesinin anlamı neydi? Neden sizde sarsıntıya yol açtı?

Hocaefendi’nin çizgisi belliydi. Hangi hükümet olursa olsun hep destek olmuş, saygılı davranmıştır. Oysa MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasına destek vermek, “Savcılar hep haklı çıktı” diye haber yaptırmak, hükümete resmen savaş ilan etmekti.

Bu konuyu konuşmadınız mı Cemaat’ten arkadaşlarınızla?

Üç gün sonra Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda bir toplantıdaydık. Zaman gazetesinden Abdülhamit Bilici Bey de vardı toplantıda. Ben orada “Savcılar daima haklı çıkıyor” diye başlık atmanın yanlış olduğunu söyledim. Gerekçelerimi anlattım. “Bu başlık Hizmet’e zarar veriyor” dedim. İkna edici bir şey söylemediler. Savunma bile yapmadılar. Ben o zaman o haberin arkasında Hocaefendi’nin olduğunu anladım.

Ama buna rağmen Cemaat’ten kopmadınız.

Kopmadım ama sarsıntı geçirdim. İkinci sarsıntım Gezi’den sonra Zaman’da Başbakan Erdoğan’a yönelik hakaretlerin başlamasıyla gerçekleşti. İhsan Dağı, Mümtaz’er Türköne, Ahmet Turan Alkan gibi Hizmet’in içinden yetişmemiş arkadaşlar, eleştirinin de ötesine geçen yazılar yazmaya başladı. Bunların da Hocaefendi’den habersiz bir şekilde yayınlanması mümkün değildi.

Sizin açınızdan kopuş nerede başladı?

25 Aralık’taki olayı görünce “Hizmet Hareketi, hükümete topyekûn savaş açmış” dedim.

Nasıl yorumladınız bu “topyekûn harekete geçme” olayını?

Bir savaşa girerken dost kuvvetler, düşman kuvvetler analizi yapılır. Gücünüz yeter mi böyle bir şeye? Buna bakılır. Baktılar ve güçlerinin yeteceğini düşündüler. Kendilerine güvendiler. “Erdoğan gitsin, AK Parti kalsın” planı çerçevesinde hareket ettiler. Erdoğan gittikten sonra AK Parti Meclis Grubu’ndan “Hizmet tandanslı” bir hükümetin çıkabileceğini umdular. Siyaseti bilen bir insan olarak bana bunu sorsalardı, asla böyle bir şeyin olmayacağını söylerdim.

Cemaat sizce devleti ele geçirmek mi istiyordu?

Yönetime hâkim olmak istediler. Neden? Çünkü Türkiye için en iyisini, en güzelini kendilerinin yaptıklarına inanıyorlar. Diyorlar ki: Bizim yöntemimiz tek yöntem, dünyaya açılıyoruz, her şeyin en iyisi burada ve bunu engellemek ihanet… “Böyle güzel ve yararlı bir şeyi engellemeye çalışıyor AK Parti, bu nedenle ihanet ediyor” diye düşünüyorlar.

Hizmet’in kazanma şansı yok bitecek

Cemaat’i bitirecek mi hükümet?

Böyle söyleyince Hizmet’in içindekiler “Hizmet bitmez” diyorlar. Çoğu şu anda ne olup bittiğini bilmiyorlar tabii.

Peki, ne olup bitiyor?

Hükümet şu anda Hizmet Hareketi’ni bitirmek için tüm cephelerde çok ciddi savaş veriyor.

Kazanma şansı yok mu Cemaat’in?

Bana göre yok. Ama Cemaat’teki arkadaşlar, kendi davalarının en doğru olduğunu düşünüyorlar. “Peygamberlerin yolundan gidiyoruz” diyorlar. “Hz. İbrahim ateşe atılınca pes etti mi” diyorlar. “Hz. Musa firavuna pes etti mi” diyorlar. Mesela Zaman yazarı Ali Ünal Bey, Bülent Arınç’a cevap verirken “Müminler münafıklardan özür dilemez” diye yazdı. İnanç planında Hizmet’e bir şey olmayacağını düşünüyorlar. Oysa Hizmet Hareketi’nin karşısına kocaman bir dağ çıktı. Onlar hâlâ küçücük bir tümsekle karşı karşıya olduklarını düşünüyorlar. “Bizim otobüsümüzün altı bile değmez, devam edelim, bu tümseği geçeceğiz” diyorlar.

Sizce ne olur? Dağılır mı Cemaat?

Bana göre dağılır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu… Hepsi çok ciddi iddialarda bulunuyorlar. Bunları yok saymanız mümkün değil. Bu iddialardan herhangi biri doğru çıkarsa “Hizmet Hareketi” çok büyük yara alır.

Hangi iddia doğru çıkabilir? Mesela Fethullah Gülen’in “dinleme emri” verdiği iddiası mı?

Evet… Bazı polisler itirafçı oldu deniliyor. Ne derece doğru bilmiyoruz. Bazı polislerin Pensilvanya’ya gittikleri, talimatı bizzat oradan aldıkları söyleniyor. Bunlar kanıtlanırsa… Cemaat biter.

Ben diğerleri gibi değilim

Cemaat yapısı içinde yıllarca önemli görevlerde bulunmuş bazı isimler, Cemaat’ten ayrılınca aleyhte konuşmalar yaptılar. Siz de onlar gibi mi oldunuz?

Bir-iki isim söyler misiniz?

Mesela Nurettin Veren adlı bir adam çıktı, sonra Latif Erdoğan… Siz de onlar gibi misiniz?

Bu bana büyük hakaret olur. Onların her birinin özel bir durumu var. Bünye içerisindeki çekişmelerin sonucunda ortaya çıkan durumlar. Benim için böyle bir şey söz konusu değil. Ben kimseyle çekişmedim ki.

‘Abiler düşünür’ diyorlar

Hüseyin Gülerce’den çok keskin bir Cemaat eleştirisi…

Şöyle diyor Gülerce:

“Hizmet’ten bir arkadaşımız… Okumuş, mühendis olmuş… Soruyorum kendisine: “Ne düşünüyorsun” diye…  “Bizim düşünmemize gerek yok, abiler ilettiler zaten bu konuyu” diyor…

Hizmet Hareketi’ni zaafa uğratan şeydir insanların düşünmemesi, eleştirmemesi ve sorgulamaması. Düşünmeyeceksin, sorgulamayacaksın ve eleştirmeyeceksin. Yukarıdan bir şey geliyorsa bu kesin doğrudur.

Bu beni çok ürkütüyor. Bu yapı, bu zihniyet, Türkiye’nin yönetimine hâkim olsa ne olur? Allah korusun diyorum.”

Hocaefendi’yle ilgili duygularım çok karışık

Hüseyin Gülerce’ye “Açık soracağım: Şu anda Fethullah Gülen hakkında ne düşünüyorsunuz” dedim.

Başlattı anlatmaya:

“Ben Hocaefendi’yi çok seviyorum.

Dünyada dostluğundan şeref duyduğumu açıkladığım tek insandır Hocaefendi.

Ben böyle samimi, ihlaslı, Sahabe Efendilerimizi hatırlatan başka bir kişi tanımadım.

Şimdi geldiğim noktada aynı bedende iki insan olduğunu düşünüyorum.

Birisi benim çok sevdiğim, saydığım, kendisine nokta kadar zarar gelmesini istemediğim, ona yapılan hakaretlerin, saldırıların vicdanıma bıçak gibi saplandığı bir insan. Hâlâ öyle.

Bir de bu insanla aynı bedende yer alan, sadece ve sadece kendi kafasındaki Türkiye’ye ulaşabilmek için ne lazım geliyorsa yapabilen, ölçü tanımayan bir insan.

Birisi için canınızı verebilirsiniz. Diğeriyse sizi ürkütüyor.

Ona toz kondurmak istemiyorum. Ama vicdanıma sığdıramadığım, ilkelerime sığdıramadığım, Müslümanlık anlayışıma sığdıramadığım yanlışlar var. Onları da görüyorum.

Duygularım çok karışık.”

Cemaatçiler Cemaat’ten kurtulacak, iyi olacak

Sizce bu işin sonu ne olacak? Bu kavgadan ne çıkacak?

Bir tarafta hükümet var… Kamuda başörtüsünü serbest kılan, okullara siyer dersi koyduran, “Menderes’ten beri beklediğimiz hükümet buydu” dedirten, yüzde 50 oy alan bir hükümet… Diğer tarafta ise dünya çapında güzel işler yapan, gönüllere giren bir “Hizmet Hareketi” var… Şu anda bu ikisi birbirini “hain” ilan etmiş, savaş başlatmış… Kılıç şakırtılarından başka bir ses duyulmuyor. Şimdi bir mümin olarak bunun benim dünyamda bir izahı olması lazım.

Nedir izahınız?

Şöyle izah ediyorum: Güzel işler yapılıyorsa, Allah bu güzel işleri heba ettirmez. Bunlar boşa gitmez. Ben eskiden “Mücadele Birliği” içindeydim. 1968–1972 arasında faaliyet gösteren bir hareketti bu… Ayrıldım o hareketten… Dağıldı “Mücadele Birliği”. Düşünün: “Bu iş için ölürüm” dediğimiz bir hareketten ayrıldık. Ayrılınca çok üzüldük. Ama ne oldu? Herkes kendisi oldu ve Allah’ın kendilerine verdiği kabiliyetle Türkiye için bir şey yaptı. Oradan Cemil Çiçek çıktı, Melih Gökçek çıktı, Ahmet Taşgetiren çıktı…

Benzer bir durum Cemaat için de mi geçerli olacak?

Evet… Bu olaylar durulduktan sonra “Hizmet Hareketi” içindeki insanlar, kendileri olacaklar. Yani düşünmeyen, sorgulamayan ve eleştirmeyen insanlar bu insanlar, biat kültüründen kurtulacaklar. “Gassalın önündeki meyyit” gibi olmaktan çıkacaklar. (Cenaze yıkayıcısının önündeki cenaze gibi olmaktan çıkacaklar).

Bütün bağlarımı kopardım

Cemaat’ten ayrıldınız mı?

Evet… İki somut adım attım. İlk olarak Zaman gazetesinden ayrıldım. İkinci olarak Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın mütevelli heyet üyeliğinden istifa ettim. Böylece beni “Hizmet Hareketi”nin içinde gösteren iki somut bağı koparmış oldum.

Cemaat’e ne zaman girdiniz siz?

1978 yılında Hocaefendi’yi tanıyan arkadaşlar benimle ilgilenmeye başladılar. Hocaefendi’yle ilk yüz yüze gelişimiz 1980 yılında oldu.

Ne zaman bağlandınız?

Hocaefendi’yle ilk görüştüğümde oluştu o bağlanma duygusu. 1980’de. 35 yıl olmuş. Sonra çok çabuk ilerleme oldu. 1989’da Zaman gazetesinde yazmaya başladım. 1993’te Samanyolu televizyonunda yorumcu oldum. 1994’te Zaman’da yönetici oldum. O dönemlerde Hocaefendi ile doğrudan görüşmeye, oturup kalkmaya başladım. Çok seviyorum, sayıyorum ve çok önemsiyorum. Eğitime önem veren bir insandım. Karşımda eğitimle ilgili çok kaliteli ve orijinal fikirleri olan bir insan vardı. Böylece kendimi Hizmet’e adamış oldum. Hatta espri yapıyordum, diyordum ki “Beni Hizmet’in namlusuna sürün, bir atımlık mermiyim, nereye atıyorsanız atın”. Bu ruh haliyle artık etle tırnak olmuştum.

Hüseyin Gülerce kimdir?

Trakyalı… Keşan’dan…

Yalova’da yaşıyor. Asıl alanı: Matematik…

Eğitimci… Köşe yazarı.

Gençliğinde Aykut Edibali’nin “Mücadele Birliği”nde yer almış. 1980’den beri de Cemaat’in içinde.

Cemaat’le o kadar iç içeydi ki… Bir ara onun için “Cemaat’in Sözcüsü” bile dendi.

Zaman gazetesinde genel müdürlük yaptı.

Yazılar yazdı, konferanslar verdi, temaslarda bulundu. Hepsini “Hocaefendi” dediği

Fethullah Gülen için yaptı, “Hizmet Hareketi” dediği Cemaat için yaptı.

Gülerce, 35 yıllık Cemaat macerasına son verdi.

Kıvanç & Burak: Acun Medya’dan önce emekliyorduk şimdi koşuyoruz!

0

Biri eknomi diğeri Alman edebiyatı mezunu ama görün bakın ki hobileri meslekleri olmuş. Oldukça espirili iki genç delikanlı… Hedefleri tüm Türkiye’de illüzyon gösterileri düzenlemek. Gözlerinden adeta enerji fışkırıyor. O şehirden bu şehre mekik dokuyorlar, çok yoğun bir takvimleri var ama bu durumdan şikâyetçi değiller. Acun Ilıcalı’nın sunduğu imkânların da farkındalar. “Yürü ya kulum dedikleri bu olsa gerek,  Acun Medya ile çalışmadan önce emekliyorduk şimdi koşuyoruz” diyor Kıvanç.  David Copperfield ‘i feyz aldıklarını söyleyen bu başarılı ikiliyi sahnede de canlı canlı izlemek istiyorsanız gösteri tarihlerini şimdiden bir yere not alın kaçırmayın derim…

BAŞARIMIZIN SIRRI YAKIN ARKADAŞ OLMAMIZ…

İlk ne zaman ve neden illüzyona merak saldınız?

Burak: 7 yaşındayken bir sihirbazı izlemiştim, onun büyüsüne kapıldım. Sihirbazlık ürünlerinin satıldığı bir dükkânının önünden geçerken içeride ki kuşlar, şapkalar ilgimi çekti içeri daldım. Adam bana bir oyun sergiledi ama öğretmedi sırrını. Ben meraktan iki hafta adamın kapısında yattım. En sonunda öğretti. O şekilde başladım illüzyona. Neden illüzyon sorusunun cevabı benim için tek kelime ile açıklanır; “aşk”.

Kıvanç:  Gördüğüm bir rüya sonrası başladım illüzyona. Sanırım ben lise çağlarındaydım. David Copperfield o zamanlar Türkiye’ye gelmişti. Herhalde onun etkisinde kaldım bilinçaltında. Önce hobi olarak başladı merakım sonradan profesyonel hayata geçirdim.

Peki, illüzyon siz de nasıl bir heyecan uyandırıyor? İnsanların şaşırması mı sizi etkiliyor?

Kıvanç:  En büyük etki insanların yüzündeki şaşırma ifadesi tabii ki… İnsanların verdiği tepkiler, oyunu izlerken ki keyif almaları bizi ekstra besliyor, keyif veriyor.

Burak:  Bizim gösterilerimizin bir özelliği var, sol gösterirken sağ vuruyoruz. Oyunumuz ters gidecekken bir anda her şey finalde güzel oluyor. Mesela Acun beyin telefonu kırıldı sanılırken, süt şişesinin içinden çıkınca, yüzlerdeki mutluluk ve şaşkınlık bize çok büyük haz verdi.

Ama ekran başında izlerken Acun Beyin telefonunun parçalanmayacağını, bir yerlerden çıkacağını tahmin ettik…

Burak: İnsanlar biraz alıştı bizim tarzımıza. Ekran başında izleyenler biraz tahmin edebiliyor ama canlı yayında oyunu izleyen herkes telefonun parçalandığına inandı.

Kıvanç: Bir tek Acun Bey tahmin edemedi telefonun nereden çıkacağına… Oyunu canlı izlemek o ortamda bulunmak çok daha farklı.

Birbirinizi rakip olarak görüyor musunuz?

Burak: Olur mu öyle şey asla. Öyle olsa başarılı olamazdık ki. Başarımızın en büyük sırrı çok yakın arkadaş olmamız.

Ne kadar zamandan beri arkadaşsınız?

Burak: 2005 yıllından beri arkadaşız. Yurtdışında ikimizde uluslararası bir yarışmaya katılmıştık. İki Türk birbirimizi hiç tanımamamıza rağmen tesadüfen aynı oyunu yaptık. Daha sonra tanıştık ve çok yakın arkadaş olduk. 2010 yılında da “Kıvanç & Burak” adıyla bu markayı kurmalıyız dedik, Türkiye’de stand-up magic temasını yarattık.

Karakterleriniz birbirinize uymayabilirdi de…  Biraz şans faktörü de var sanki sizin arkadaşlığınızda…

Burak: Evet şans olabilir.

Kıvanç: Profesyonel hayata geçince eğer sınırlarınızı doğru çizerseniz, hiç sıkıntı çekmezsiniz. İş zamanı iş arkadaşıyız, dışarıda da normal arkadaşız. İkisini birbirine karıştırmıyoruz.

Şu an oldukça başarılısınız. Ancak ilk bu işe başlamak istediğinizde aileniz ne tepki verdi? Sonuçta doktor, avukat, öğretmen olmak istiyorum demek gibi bir şey değil bu iş…

Kıvanç: Bu işin seyri düşündüğünüz gibi ilerlemiyor. Önce hobi olarak yapıyorsunuz sizi izlemek istiyorlar, ufak tefek oyunlar yapmaya başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki ciddi anlamda büyük bir ilgi görüyorsunuz. Haftanın 5 günü normal işinize, 2 gününü de illüzyona zaman ayırmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki illüzyon artık hayatınız olmuş o işle geçiniyorsunuz.

O süreçte ne dedi aileler?

Kıvanç: Önce hobi olarak sevdiği şeyi yapıyor diye baktılar, sonra işin seyri değişince ciddi boyut kazanınca memnunsan bu işi yap o zaman dediler ve desteklediler.

Burak: Benim de aynı şekilde oldu. Sonuçta başka mesleklerimiz de var, üniversite mezunuyuz.

Nereden mezunsunuz?

Burak: Girne Amerikan Üniversitesi ekonomi bölümü mezunuyum. Ben öğrenciyken bile illüzyondan para kazanıyordum.

Kıvanç:  Anadolu Üniversitesi Alman dili ve edebiyatı bir de işletme çift dal yani. Netice de illüzyonla birlikte kolumuzda iki tane bileziğimiz var.

Peki, neden hep aynı model takım elbise giymeyi tercih ediyorsunuz?

Burak: Çok güzel bir soru sordunuz. İlk defa geldi bu soru bize.

Kıvanç:  Çünkü üzerimizdeki sahne kıyafeti olduğu için sokakta herkesin giydiği kıyafetten farklı olması gerekiyor, o yüzden takım elbiseleri yelekli takım seçtik. Bir de yaptığımız işe çok fazla saygı duyuyoruz, takım elbisenin bir ağırlığı olduğunu düşünüyoruz.

Ama takım elbisenin oyunla alakalı da bir artısı da var sanki?

Kıvanç: Tabii artısı var ama inanın çok büyük dezavantajları da oluyor. Bazı oyunlarda çok rahat olmanız gerekiyor sahnede ama siz takım elbise giyince ne kadar rahat olabilirsiniz ki.

Burak: Bir artısı da göbeğimi çok rahat bir şekilde yeleğin içine salkıyabiliyorum. (gülüşmeler) Ceketi kullanmak iyi tabii ki, kolları cepleri açısından.

KADIN PARTNERLER ÇOK ÇIT KIRILDIM OLUYOR DERTLERİ BİTMİYOR

Biz illüzyonda hep kadın mankenlerin oyuna dahil olmasına alıştık. Sizin ekipte neden kadın manken yok sadece iki erkeksiniz sahnede?

Kıvanç: Kadın manken olmasın diye işe başlamadık, sadece yaptığımız oyunlarda insanların dikkatini belli bir yere odaklamak için farklı bir unsura gerek duymadık. Kadınlar çok çıt kırıldım oluyor dertleri, sorunları bitmiyor. Bir iki kere kadın partnerimiz oldu ama…

Ama derken? Diliniz yandı sanırım bir kere…

Kıvanç: Evet dilimiz bir kere yandı. Bizim malzemelerin ebatları çok büyük ve ağır, kadın asistanların bu konuda bize yardımcı olması çok zor. Bir de kapris istemiyoruz açıkça söylemek gerekirse.

Burak: Bizim provalarımız sabah 09.00’da başlayıp gece 03.00’e kadar sürüyor. Kadın asistanlar buna dayanıksız oluyor.

3 ADAMLA BİRLİKTE YURTDIŞINA TURNELERİMİZ BAŞLAYACAK

Kaç kişilik bir ekipsiniz?

Burak: Kıvanç ve ben haricinde arkamızda altı kişilik bir ekip var. Tabi herkesin görevi farklı müzik, ışık, ses, sahne arkası, malzeme kurumu vs.

Kariyerinizde neyi hedefliyorsunuz? Ömür boyu bu işi yapmak istiyor musunuz?

Burak: İlk hedefimiz 81 ili gezmek. En büyük hayalimiz Türkiye’deki herkesi illüzyonla buluşturmak. Mayıs ayında Avrupa turnelerimiz başlıyor.

Yurtdışına da açılıyorsunuz yani…

Burak: 3 Adam ile beraber yapıyoruz hatta bunu…

3 Adam ile beraber yurtdışı turnesi… Arkanızda Acun Medya desteği var o zaman…

Burak: Tabi tabi Acun Medya’ya çok teşekkür ediyoruz. Acun Medya olmasaydı Türkiye’de bizi tanıyan sayısı elli kat daha azdı şimdi.

Kıvanç: Acun Medya desteği olmadan devam etseydik eğer basamakları teker teker çıkıyor olurduk, belki on sene sonra ancak tanınırdık. Ama “Yetenek Sizsiniz” sayesinde şu an tüm Türkiye bizi tanıdı.

Burak: Sonuçta reytinglerde birinci olan bir yarışmada birinci olduk. Çok zor aslında illüzyon dalında birinci olmak.

Aref vardı bir de, yine illüzyon dalında aynı yarışmada ikinci olmuştu.

Kıvanç:  Aref’in tarzı farklı ve kendi kitlesi var.

Aref’in yaptığı illüzyon değil mi?

Kıvanç: O illüzyonun farklı bir dalıyla ilgileniyor diyebiliriz. Bizim yaptığımız onun yaptığından çok farklı. Arabesk ile pop müzik farkı gibi düşünün. İllüzyonun çok farklı türleri var.

Peki, sizin yaptığınız illüzyonun hangi dalı, ne olarak adlandırılıyor?

Kıvanç: Bizim türün adı “komedi magic” ya da “stand-up magic” olarak geçiyor.

YÜRÜ YA KULUM DEDİKLERİ BU OLSA GEREK

Acun Ilıcalı’dan önce ve sonra hayatınız da neler değişti?

Burak: Şu an mesela sizin röportajınızdan hemen sonra televizyonda bir programa konuk oluyoruz. Hemen ardından Samsun’a uçuyoruz gösterimiz var, sonra Ordu ve Ünye’deyiz. Acun Ilıcalı olmasaydı bu yoğunluk olmazdı. Mayıs ayının sonuna kadar hiç boş günümüz yok.

Kıvanç:  Acun medyadan önce emekliyorduk şu an koşuyoruz! Yürü ya kulum dedikleri bu olsa gerek.

Burak: Hatta yolda gelirken Kıvanç’la iki yıl önceki halimizle şu anki halimizi konuştuk. Yetenek Sizsiniz yarışmasında farklı oyunlar hazırlamak için çok zorladık kendimizi, çok emek verdik ve final gösterimizde izleyicilerin dışında Türk sihirbazları bile “yok artık” dediler.

Kıvanç:  Biz eğlendiğimiz, keyif aldığımız şeyleri yapıyoruz ama olabildiğince sıra dışı oyunlar yapmaya çalışıyoruz. İllüzyon kendi içinde bir sanat, şaşırtma, kandırma sanatı.

Günlük hayatınızda neler yapıyorsunuz?

Kıvanç: Şu an günlük bir hayatımız yok diyebiliriz. Çünkü devamlı bir yerden bir yere gidiyoruz, sadece takvime göre yaşıyoruz. Eğer boş gün bulursak, sosyal medyadan gelen soruları cevaplamaya gayret ediyoruz, etkileşimi öldürmek istemiyoruz. Televizyon programları için özel gösteriler hazırlıyoruz.

Burak: Yoğunluktan arta kalan zamanlarda ofisimizdeyiz, üç katlı bir atölyemiz var orada 3-4 saat yeni oyun projeleriyle ilgili çalışmalar yapıyoruz. Ayrıca kafa dağıtmak için Playstation oynuyoruz ekibimizle birlikte.

Acun Ilıcalı ile çalışan herkes Playstation oynamayı seviyor anlaşılan…

Kıvanç: Playstation oynayanları buluyor sanırım. (Gülüşmeler)

Bundan sonra sizi hangi projelerde izleyeceğiz? Biraz tüyo alalım sizi bulmuşken…

Burak: Acun Medya ile yolumuza devam edeceğiz.  Daha sonrası için Kıvanç ile kafamızda bir televizyon programı projesi var.

Bahsettiğiniz proje stand-up tarzı bir program mı, yoksa sadece illüzyonla mı ilgili?

Burak: Hem illüzyon hem stand-up olacak, çok farklı bir format, daha fazla tüyo vermeyelim.

Kıvanç:  İçinde ünlülerinde olduğu bir format düşünüyoruz. İllüzyon olunca hazırlıklar daha uzun sürüyor. Önümüzde 6-7 aylık bir süreç var.

Bu yoğunluğun içinde bana zaman ayırdığınız için ikinize teşekkür ederim…

 

Burak: Biz teşekkür ederiz, sorularınız farklıydı güzeldi.

Gökçe Bayraktar Yıldırım 15.04.2014

STARGAZETE

Kıvanç & Burak: Acun Medya’dan önce emekliyorduk şimdi koşuyoruz!

0

Biri eknomi diğeri Alman edebiyatı mezunu ama görün bakın ki hobileri meslekleri olmuş. Oldukça espirili iki genç delikanlı… Hedefleri tüm Türkiye’de illüzyon gösterileri düzenlemek. Gözlerinden adeta enerji fışkırıyor. O şehirden bu şehre mekik dokuyorlar, çok yoğun bir takvimleri var ama bu durumdan şikâyetçi değiller. Acun Ilıcalı’nın sunduğu imkânların da farkındalar. “Yürü ya kulum dedikleri bu olsa gerek,  Acun Medya ile çalışmadan önce emekliyorduk şimdi koşuyoruz” diyor Kıvanç.  David Copperfield ‘i feyz aldıklarını söyleyen bu başarılı ikiliyi sahnede de canlı canlı izlemek istiyorsanız gösteri tarihlerini şimdiden bir yere not alın kaçırmayın derim…

BAŞARIMIZIN SIRRI YAKIN ARKADAŞ OLMAMIZ…

İlk ne zaman ve neden illüzyona merak saldınız?

Burak: 7 yaşındayken bir sihirbazı izlemiştim, onun büyüsüne kapıldım. Sihirbazlık ürünlerinin satıldığı bir dükkânının önünden geçerken içeride ki kuşlar, şapkalar ilgimi çekti içeri daldım. Adam bana bir oyun sergiledi ama öğretmedi sırrını. Ben meraktan iki hafta adamın kapısında yattım. En sonunda öğretti. O şekilde başladım illüzyona. Neden illüzyon sorusunun cevabı benim için tek kelime ile açıklanır; “aşk”.

Kıvanç:  Gördüğüm bir rüya sonrası başladım illüzyona. Sanırım ben lise çağlarındaydım. David Copperfield o zamanlar Türkiye’ye gelmişti. Herhalde onun etkisinde kaldım bilinçaltında. Önce hobi olarak başladı merakım sonradan profesyonel hayata geçirdim.

Peki, illüzyon siz de nasıl bir heyecan uyandırıyor? İnsanların şaşırması mı sizi etkiliyor?

Kıvanç:  En büyük etki insanların yüzündeki şaşırma ifadesi tabii ki… İnsanların verdiği tepkiler, oyunu izlerken ki keyif almaları bizi ekstra besliyor, keyif veriyor.

Burak:  Bizim gösterilerimizin bir özelliği var, sol gösterirken sağ vuruyoruz. Oyunumuz ters gidecekken bir anda her şey finalde güzel oluyor. Mesela Acun beyin telefonu kırıldı sanılırken, süt şişesinin içinden çıkınca, yüzlerdeki mutluluk ve şaşkınlık bize çok büyük haz verdi.

Ama ekran başında izlerken Acun Beyin telefonunun parçalanmayacağını, bir yerlerden çıkacağını tahmin ettik…

Burak: İnsanlar biraz alıştı bizim tarzımıza. Ekran başında izleyenler biraz tahmin edebiliyor ama canlı yayında oyunu izleyen herkes telefonun parçalandığına inandı.

Kıvanç: Bir tek Acun Bey tahmin edemedi telefonun nereden çıkacağına… Oyunu canlı izlemek o ortamda bulunmak çok daha farklı.

Birbirinizi rakip olarak görüyor musunuz?

Burak: Olur mu öyle şey asla. Öyle olsa başarılı olamazdık ki. Başarımızın en büyük sırrı çok yakın arkadaş olmamız.

Ne kadar zamandan beri arkadaşsınız?

Burak: 2005 yıllından beri arkadaşız. Yurtdışında ikimizde uluslararası bir yarışmaya katılmıştık. İki Türk birbirimizi hiç tanımamamıza rağmen tesadüfen aynı oyunu yaptık. Daha sonra tanıştık ve çok yakın arkadaş olduk. 2010 yılında da “Kıvanç & Burak” adıyla bu markayı kurmalıyız dedik, Türkiye’de stand-up magic temasını yarattık.

Karakterleriniz birbirinize uymayabilirdi de…  Biraz şans faktörü de var sanki sizin arkadaşlığınızda…

Burak: Evet şans olabilir.

Kıvanç: Profesyonel hayata geçince eğer sınırlarınızı doğru çizerseniz, hiç sıkıntı çekmezsiniz. İş zamanı iş arkadaşıyız, dışarıda da normal arkadaşız. İkisini birbirine karıştırmıyoruz.

Şu an oldukça başarılısınız. Ancak ilk bu işe başlamak istediğinizde aileniz ne tepki verdi? Sonuçta doktor, avukat, öğretmen olmak istiyorum demek gibi bir şey değil bu iş…

Kıvanç: Bu işin seyri düşündüğünüz gibi ilerlemiyor. Önce hobi olarak yapıyorsunuz sizi izlemek istiyorlar, ufak tefek oyunlar yapmaya başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki ciddi anlamda büyük bir ilgi görüyorsunuz. Haftanın 5 günü normal işinize, 2 gününü de illüzyona zaman ayırmaya başlıyorsunuz. Bir süre sonra anlıyorsunuz ki illüzyon artık hayatınız olmuş o işle geçiniyorsunuz.

O süreçte ne dedi aileler?

Kıvanç: Önce hobi olarak sevdiği şeyi yapıyor diye baktılar, sonra işin seyri değişince ciddi boyut kazanınca memnunsan bu işi yap o zaman dediler ve desteklediler.

Burak: Benim de aynı şekilde oldu. Sonuçta başka mesleklerimiz de var, üniversite mezunuyuz.

Nereden mezunsunuz?

Burak: Girne Amerikan Üniversitesi ekonomi bölümü mezunuyum. Ben öğrenciyken bile illüzyondan para kazanıyordum.

Kıvanç:  Anadolu Üniversitesi Alman dili ve edebiyatı bir de işletme çift dal yani. Netice de illüzyonla birlikte kolumuzda iki tane bileziğimiz var.

Peki, neden hep aynı model takım elbise giymeyi tercih ediyorsunuz?

Burak: Çok güzel bir soru sordunuz. İlk defa geldi bu soru bize.

Kıvanç:  Çünkü üzerimizdeki sahne kıyafeti olduğu için sokakta herkesin giydiği kıyafetten farklı olması gerekiyor, o yüzden takım elbiseleri yelekli takım seçtik. Bir de yaptığımız işe çok fazla saygı duyuyoruz, takım elbisenin bir ağırlığı olduğunu düşünüyoruz.

Ama takım elbisenin oyunla alakalı da bir artısı da var sanki?

Kıvanç: Tabii artısı var ama inanın çok büyük dezavantajları da oluyor. Bazı oyunlarda çok rahat olmanız gerekiyor sahnede ama siz takım elbise giyince ne kadar rahat olabilirsiniz ki.

Burak: Bir artısı da göbeğimi çok rahat bir şekilde yeleğin içine salkıyabiliyorum. (gülüşmeler) Ceketi kullanmak iyi tabii ki, kolları cepleri açısından.

KADIN PARTNERLER ÇOK ÇIT KIRILDIM OLUYOR DERTLERİ BİTMİYOR

Biz illüzyonda hep kadın mankenlerin oyuna dahil olmasına alıştık. Sizin ekipte neden kadın manken yok sadece iki erkeksiniz sahnede?

Kıvanç: Kadın manken olmasın diye işe başlamadık, sadece yaptığımız oyunlarda insanların dikkatini belli bir yere odaklamak için farklı bir unsura gerek duymadık. Kadınlar çok çıt kırıldım oluyor dertleri, sorunları bitmiyor. Bir iki kere kadın partnerimiz oldu ama…

Ama derken? Diliniz yandı sanırım bir kere…

Kıvanç: Evet dilimiz bir kere yandı. Bizim malzemelerin ebatları çok büyük ve ağır, kadın asistanların bu konuda bize yardımcı olması çok zor. Bir de kapris istemiyoruz açıkça söylemek gerekirse.

Burak: Bizim provalarımız sabah 09.00’da başlayıp gece 03.00’e kadar sürüyor. Kadın asistanlar buna dayanıksız oluyor.

3 ADAMLA BİRLİKTE YURTDIŞINA TURNELERİMİZ BAŞLAYACAK

Kaç kişilik bir ekipsiniz?

Burak: Kıvanç ve ben haricinde arkamızda altı kişilik bir ekip var. Tabi herkesin görevi farklı müzik, ışık, ses, sahne arkası, malzeme kurumu vs.

Kariyerinizde neyi hedefliyorsunuz? Ömür boyu bu işi yapmak istiyor musunuz?

Burak: İlk hedefimiz 81 ili gezmek. En büyük hayalimiz Türkiye’deki herkesi illüzyonla buluşturmak. Mayıs ayında Avrupa turnelerimiz başlıyor.

Yurtdışına da açılıyorsunuz yani…

Burak: 3 Adam ile beraber yapıyoruz hatta bunu…

3 Adam ile beraber yurtdışı turnesi… Arkanızda Acun Medya desteği var o zaman…

Burak: Tabi tabi Acun Medya’ya çok teşekkür ediyoruz. Acun Medya olmasaydı Türkiye’de bizi tanıyan sayısı elli kat daha azdı şimdi.

Kıvanç: Acun Medya desteği olmadan devam etseydik eğer basamakları teker teker çıkıyor olurduk, belki on sene sonra ancak tanınırdık. Ama “Yetenek Sizsiniz” sayesinde şu an tüm Türkiye bizi tanıdı.

Burak: Sonuçta reytinglerde birinci olan bir yarışmada birinci olduk. Çok zor aslında illüzyon dalında birinci olmak.

Aref vardı bir de, yine illüzyon dalında aynı yarışmada ikinci olmuştu.

Kıvanç:  Aref’in tarzı farklı ve kendi kitlesi var.

Aref’in yaptığı illüzyon değil mi?

Kıvanç: O illüzyonun farklı bir dalıyla ilgileniyor diyebiliriz. Bizim yaptığımız onun yaptığından çok farklı. Arabesk ile pop müzik farkı gibi düşünün. İllüzyonun çok farklı türleri var.

Peki, sizin yaptığınız illüzyonun hangi dalı, ne olarak adlandırılıyor?

Kıvanç: Bizim türün adı “komedi magic” ya da “stand-up magic” olarak geçiyor.

YÜRÜ YA KULUM DEDİKLERİ BU OLSA GEREK

Acun Ilıcalı’dan önce ve sonra hayatınız da neler değişti?

Burak: Şu an mesela sizin röportajınızdan hemen sonra televizyonda bir programa konuk oluyoruz. Hemen ardından Samsun’a uçuyoruz gösterimiz var, sonra Ordu ve Ünye’deyiz. Acun Ilıcalı olmasaydı bu yoğunluk olmazdı. Mayıs ayının sonuna kadar hiç boş günümüz yok.

Kıvanç:  Acun medyadan önce emekliyorduk şu an koşuyoruz! Yürü ya kulum dedikleri bu olsa gerek.

Burak: Hatta yolda gelirken Kıvanç’la iki yıl önceki halimizle şu anki halimizi konuştuk. Yetenek Sizsiniz yarışmasında farklı oyunlar hazırlamak için çok zorladık kendimizi, çok emek verdik ve final gösterimizde izleyicilerin dışında Türk sihirbazları bile “yok artık” dediler.

Kıvanç:  Biz eğlendiğimiz, keyif aldığımız şeyleri yapıyoruz ama olabildiğince sıra dışı oyunlar yapmaya çalışıyoruz. İllüzyon kendi içinde bir sanat, şaşırtma, kandırma sanatı.

Günlük hayatınızda neler yapıyorsunuz?

Kıvanç: Şu an günlük bir hayatımız yok diyebiliriz. Çünkü devamlı bir yerden bir yere gidiyoruz, sadece takvime göre yaşıyoruz. Eğer boş gün bulursak, sosyal medyadan gelen soruları cevaplamaya gayret ediyoruz, etkileşimi öldürmek istemiyoruz. Televizyon programları için özel gösteriler hazırlıyoruz.

Burak: Yoğunluktan arta kalan zamanlarda ofisimizdeyiz, üç katlı bir atölyemiz var orada 3-4 saat yeni oyun projeleriyle ilgili çalışmalar yapıyoruz. Ayrıca kafa dağıtmak için Playstation oynuyoruz ekibimizle birlikte.

Acun Ilıcalı ile çalışan herkes Playstation oynamayı seviyor anlaşılan…

Kıvanç: Playstation oynayanları buluyor sanırım. (Gülüşmeler)

Bundan sonra sizi hangi projelerde izleyeceğiz? Biraz tüyo alalım sizi bulmuşken…

Burak: Acun Medya ile yolumuza devam edeceğiz.  Daha sonrası için Kıvanç ile kafamızda bir televizyon programı projesi var.

Bahsettiğiniz proje stand-up tarzı bir program mı, yoksa sadece illüzyonla mı ilgili?

Burak: Hem illüzyon hem stand-up olacak, çok farklı bir format, daha fazla tüyo vermeyelim.

Kıvanç:  İçinde ünlülerinde olduğu bir format düşünüyoruz. İllüzyon olunca hazırlıklar daha uzun sürüyor. Önümüzde 6-7 aylık bir süreç var.

Bu yoğunluğun içinde bana zaman ayırdığınız için ikinize teşekkür ederim…

 

Burak: Biz teşekkür ederiz, sorularınız farklıydı güzeldi.

Gökçe Bayraktar Yıldırım 15.04.2014

STARGAZETE

Levent Üzümcü: Sanatçıları açlıkla terbiye ediyorlar

Muhalif tavrı ve sert açıklamalarıyla öne çıkan Levent Üzümcü, “Kitleler tarafından din düşmanı gibi tanıtılarak hedef gösteriliyorum. ‘Bakara Makara…’ lafını eden ben olsaydım, çoktan linç edilmiştim” diyor.

Muhalif tavrı ve sert açıklamalarıyla öne çıkan Levent Üzümcü, rejim partisi tarafından sansür ve otosansüre uğradığını, medya yöneticilerine ‘Bu oyunda Levent’i oynatırsam beni denetlemeye gelirler’ korkusunun aşılandığını belirtiyor. Üzümcü, “Kitleler tarafından din düşmanı gibi tanıtılarak hedef gösteriliyorum. ‘Bakara Makara…’ lafını eden ben olsaydım, çoktan linç edilmiştim” diyor.

İşte Levent Üzümcü’nün yaptığı o özel açıklamalar:

Gezi Parkı eylemlerinde fazlasıyla ön plana çıkmıştınız. Muhalif tavrınız ve sert açıklamalarınızla devamı da geldi. Sizinle birlikte direnişe katılan birçok sanatçı arkadaşınızı ise ortalarda göremiyoruz. Sesi soluğu kesilen arkadaşlarınıza içten içe hiç kızdınız mı?

Gezi direnişine benim camiamdan katılmayan bir tane bile sanatçı arkadaşım yok. Ancak içinde bulunduğunuz sistem sizi açlıkla, işsiz bırakma korkusuyla terbiye etmeye çalışıyor. Arkadaşlarımızı çok zor günler bekliyordu. Ya konuşmayacaklardı, ya önde durmamak zorunda kalacaklardı ya da para kazanacaklardı! Sistem böyle işliyor ve bunu meşrulaştırıyor.

SESSİZ KALANI TARAF GÖRÜRÜM

Ama sizin de işsiz bırakılma ve aç kalma tehlikeniz vardı. Susmamayı tercih ettiniz. Bu her bakımdan bir cesaret meselesi değil midir?

Bernordo Bertolocci’nin 1900 diye bir filmi vardır. Hikaye, İtalya’da 1900 yılında doğmuş bir toprak ağasının torunuyla, orada rençber olarak çalışan bir işçinin torunu arasında geçer. Zengin ve fakir ikileminden o yüzyıla bakar. Filmin sloganı şudur: ‘Senin olaylar karşısında sessiz kalman, aslında durumu desteklemendir!’ Ben insanların sessiz kalmasını taraf olarak görürüm. Sessiz kalmanın bedeli konuşmaktan daha ağırdır. Konuşmanın bedeli herkesin önünde ödenir. Susmanın bedelini yastığa başını koyduğunda, gece vicdanına ödersin. İnsanın kendi kendine ettiği kötülük daha başkadır.

Ben bütün olup bitenleri gördüğü halde hâlâ rejimi dayatan partiyi destekleyen insanları hayatımdan çıkardım. Ne dersen de bunları bir komplo gibi gören, duvara anlatıyormuşsun gibi davranan, montaj olarak algılayan ya da ‘E ne yapalım? Elinin kiridir’ diyen insanların hayatımda yeri yok.

YOLSUZLUK YAPANLAR DAHA MAHKEME YÜZÜ GÖRMEDİ

Peki açlıkla terbiye eden sistem nasıl işliyor? Hükümete karşı yaptığınız sert açıklamalar ana akım medyada size sansür olarak mı geri dönüyor?

Medya kuruluşlarının sahiplerinin sadece gazeteleri yok. İnşaat şirketleri, gaz şirketleri de var. Devletle aralarında müthiş bir vergi ve denetleme ilişkisi var. Bugün her seçimden sonra dikkat edersen, gazetelerde rejimi dayatan parti aleyhine yazan gazetecilerden birkaçı seçimden sonra mutlaka iş bırakmak zorunda kaldı.

RÜŞVETİN ADI HEDİYE OLDU

Bir arkadaşım, ‘Attığım bir tweet yüzünden 5. kez hâkim karşısına çıkıyorum’ diyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunu yapanlar ise daha mahkeme yüzü görmedi! O davalar da düştü. Bunların hepsi olmamış oldu. Hem de adalet eliyle. Rüşvetin tanımı bile değişti. ‘Hediyedir bunlar’ dendi. Bunun bir bedeli olmayacak mı?

DENETLENME KORKUSUNDAN BANA İŞ VEREMİYORLAR

Ne çeşit sansürlerle karşılaşıyorsunuz? Mesela ‘Seni şu rol için düşünmüştük ama malum sebeplerden dolayı bundan vazgeçtik’ tarzı bir durum yaşadınız mı?

Evet, yaşadım. Zaten bir değil, birkaç durum var ortada. Ama şunu söyleyebilirim ki; bu işlerin başındaki isimlerde ‘Eğer ben Levent’i oynatırsam beni denetlemeye gelirler’ korkusu var. Hiç kimse açıktan açığa emir vermiyor artık. ‘Sen ne yapacağını bilirsin’ diyorlar. Yani ‘Oto sansürü’ meşrulaştırdılar.

SİSTEM SENDEN OTOSANSÜR YAPMANI BEKLİYOR

Altın Portakal’a da Reyan Tuvi’nin uğradığı sansür damgasını vurdu. Ardından da sanatçılar festivale katılan  ve katılmayanlar diye iki gruba ayrıştı. Medya ve siyasetteki kutuplaşmanın Portakal’a da yansıdığını söyleyebilir miyiz?

-Bence söyleyemeyiz. Zaten bu sistem, sanatla ya da sanatçıyla bir arada yürünebilecek bir siyasi mekanizma değil ki. Sanatla uğraşan bütün birimlerin bunu bilmesi lazım. Sistem senden otosansür yapmanı bekliyor. Yani ‘Sen bu filmde nereyi keseceğini benden daha iyi bilirsin’ diyor. Kısacası kişiye ‘Ben bu filmi çekersem ve Altın Portakal’a giderse geri döner mi acaba’ korkusunu aşılıyorlar.
Bir sanat eserinin değeri seyircinin ilgisiyle ölçülür. Seyirci ona giderse yaşar, gitmezse ölür. Yani ticari bir bağlantı da vardır.

Ancak şu açıdan bakacak olursak, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini bugüne kadar maksimum kaç kişi izledi? Bu da bir ikilemdir. Çünkü ne olursa olsun o film çok önemli bir ödül aldı. Demek ki sen, bütün sanat eserlerini korumak kollamak zorundasın. Nuri Bilge Ceylan Cannes’da devlet eliyle öldürülmüş çocukları andı. Düşünsenize! Dönüp bir bakacaksın kendine; ben nerede hata yapıyorum, bu insanları neden mutsuz ediyorum diye düşüneceksin. Olayın temel sorunu şu; biz zamanın ucunda yaşıyoruz. Bütün canlılar, bütün evren aynı tanımlanan zamanı yaşıyor. Zamanı biz anlamlandırdık, bizim için bir şey ifade ediyor, bitkiler için değil. Ama zaten Tanrı da bir tek insan için anlamlı. Zamanın adını koyan, gördüğümüz her şeyin değerini zamanla ölçen yine biziz. Ama bizim yaşadığımız zamanda bizimle aynı zamanı yaşamayan insanlar var. Biz şu anda 2014 yılının ekim ayının son günlerini yaşıyor olsak da 1100 yıl öncesinde yaşayan insanlar var. Günümüzde Amazon topraklarında milattan öncesinin tekniğiyle yaşayan insanlar var. Kısacası herkes kendi zamanını yaşıyor.

HEDEFLERİ BENİ DİN DÜŞMANI GÖSTEREREK LİNÇ ETTİRMEK

Aranızda 1600 yıl fark olan bir adamla aynı zaman diliminde yaşamanın zorluğuna ilaç olur mu demokrasi’ sözü de bu zaman algısına bir atıf mıydı? Oysa kitleler tarafından Hz. Muhammed’e hakaret olarak algılanmıştı…

Evet bu söz çok konuşuldu. Hz. Muhammed’i kastettiğim söylendi. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanların inançlarına böyle bir saygısızlık yapılabilir mi? Ben bunu lafın gelişi söyledim. Aynı zamanda yaşadığımız ama yüzyıllar öncesinin kafa yapısına sahip adamla aramda 1600 yıl mesafe var dedim. 1700 de diyebilirdim. Bir tane provokatör milletvekili çıkıp, ‘Peygamber efendimize küfür etti’ diyor. “Aramızda bu kadar mesafe olan insanlarla bir arada yaşamaya ilaç olur mu demokrasi” dedim. Yani ben bugün yaşayan insanlarla aramızdaki zaman ve algı farkından bahsederken beyefendiler benim başıma bir şey gelsin, devlet eliyle birileri bir şey yapsın diye bu sözümü çarpıttılar.

HERKES KENDİ MEKKE’SİNİ PARİS’İNİ YAŞADI

Katıldığınız bir programdan iktidar olduğu gece önemli sanayici ve iş adamlarını toplayıp ‘Bu saatten sonra ben size karışmayacağım siz de bana karışmayın’ diyen Putin’i Erdoğan’a benzetmiştiniz. Onun da çevresindekilerle böyle bir biat anlaşmasına girmiş olabileceğini mi düşünüyorsunuz?

Bunu kendine sormak lazım. Biz hep algılanan üzerinden konuşmaya çalışıyoruz. Çünkü Türkiye’de, halkın isteğine dayalı bir durum varmış gibi algılanıyor. Yani, “Benim yaptıklarımı eğer millet istemezse zaten beni seçmez” durumu var. Ama Türkiye’de aynı zamanda bütün bu olup bitenlerden haberi olmayan yüz binlerce seçmen var. Devlet bir mekanizmadır. Hükümet onu yönetmek için oraya getirilir. Ancak Türkiye’de devlet kalmadı. Yalnızca rejimini dayatan bir parti var. Başka da hiçbir şey yok. Konuşan, derdini anlatmaya çalışan insanlar olsa da ölümle, parasız ve işsiz bırakılmayla tehdit ediliyorlar.

Peki doğru olduğuna inandığım şeyi söylemek sadece bana mı düştü?

Bu kadar mı kendi dünyanızda yaşayacaksınız? Herkes kendi küçük Mekke’sini Medine’sini, Paris’ini yaşadı ve saflarına çekildi. Peki nasıl bir arada yaşayacağız? Bu sazlar, davullar, zurnalar piyanolar, ne zaman ortak bir orkestrada güzel bir parça çıkaracaklar? Bu adamlar bu parçayı çıkaran adamı, Fazıl Say’ı yasakladılar. Sen böyle bir değeri nasıl yok sayarsın?

TÜSAK DEVLETİN MİLYON DOLARLIK RANT KAPISI OLACAK

Sanat camiasında TÜSAK depreminin yaşandığı dönemdeyiz. Ankara Devlet Tiyatroları müdürlüğünden gelen son istifalarla ‘TÜSAK’ı beğenmeyen gitsin’ durumuna gelmiş gibi görünüyoruz. Sizin duruma bakış açınız nasıl?

Kesinlikle ‘Beğenmeyen gitsin’ algısı yerleştiriliyor. Yıllardır bu durumu yürütebilmek için yetiştirilmiş, kıyıda köşede duran insanlar vardı zaten. Onlar da Türkiye sanatının sonunu getirecek olan birimleri, kişileri arayacaklar bulacaklar ve başa getirecekler. Bu sanat buldozerini üzerimizden geçirecekler. Devlet bizzat bu işe el atacak. İstemediği projeyi kabul etmeyecek, istediğini kabul edecek. Nasıl ki basın başta olmak üzere her alanda kendi yandaşını getiriyor. Sanat da buna benzeyecek. Devletin kendisiyle ilgili bütün sanat dallarını zapturapt altına almasının bir yoludur TÜSAK.

Bir röportajınızda ‘Muhafazakar sanat olmaz, muhafazakar sanatçı olur’ demiştiniz. Devlet sizinle aynı görüşte değil galiba. TÜSAK’tan bu sonuç çıkabilir mi?

Elbette. TÜSAK’la birlikte sanatsal yönden son derece niteliksiz eserleri sahnelemeye çalışacaklar. Gidişat bunu gösteriyor. Bununla ilgili çok büyük paralar alacaklar. Kimse denetleyemediği için de o paralar yok olacak.

Maddi bir ranttan mı bahsediyorsunuz?

Kesinlikle! Benim TÜSAK’tan anladığım devletin onay vermediği hiçbir şey olmayacak. TÜSAK’tan sonra Kafkas Tebeşir Dairesi oyununu oynayabilecek miyiz? Haktan adaletten bahseden, Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oyununu oynayabilecek miyiz? Haksız yere içeri atılan insanların dramını anlatan oyunlar sahnelenebilecek mi?
Bu insanlar tarih okumadıkları ve bilmedikleri için bilmiyorlar ama bu dönemler her zaman çok verimli dönemlerdir. Para tatlı gelecek ve insanlar gidip TÜSAK’a hoş gelen oyunları yapacak ama kazandıkları paralarla gidip yine bu sistemi eleştiren oyunları yapacaklar. İşte farkında olmadıkları bu. Para korkudan insanı susturabilir ama kişi yine bildiğini okur.

Tüm bu kargaşa arasında hiç çuvaldızı kendinize batırdınız mı? Bir sanatçı olarak çoğunluğun zihnini aydınlatmak için üzerinize düşen her şeyi yaptığınıza inanıyor musunuz? Belki diliniz ağır geliyor, belki de her kesim sizi anlamıyor…

Hayır, benim her kesim tarafından anlaşılmak gibi bir derdim yok. Ben doğru bildiğimi söylüyorum. En basit yoluyla anlatmaya çalışıyorum ve bunu da kendi çocuklarıma bırakacağım bir görev olarak görüyorum. Ne bırakacağım onlara? Hanlar, hamamlar bırakırsın da kapıyı açtığında böyle bir ülkede mi olsunlar. Anlayabilmelerinin yolu demek ki bizim konuşmamız değilmiş. Artık tek umudum umarım kötü bir şekilde, canları pahasına anlamazlar. Söylüyorsun anlamıyorlar, anlatıyorsun anlamıyorlar. Bu senin yaptığın meslekle alakalı değil. Vicdanınla ilgili bir şey. Bana ‘Sen siyaset yapma’ diyor. Vicdansız mı olayım yani, gördüğümü söylemeyeyim mi? Terk et git bu ülkeyi beğenmiyorsan diyor. Ne münasebet? Babanın malı mı? Kimin vatanından kimi kovuyorsun?

TÜSAK NEDİR?

Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK), üyelerini Bakanlar Kurulu’nun belirleyeceği ve kurumun onay vereceği oyunlara maddi destek sağlanacak olması maddesi başta olmak üzere, getirdiği yeniliklerle tartışma yaratan bir yasa tasarısı. TÜSAK’la ilgili sert açıklamalarının ardından Devlet Opera ve Müdürü Rengim Gökmen’in görevinden alınması ve Ankara Devlet Tiyatroları’ndan gelen istifalar yasa tasarısının sanat çevrelerinde uzun zamandır eleştirilmesine yol yol açıyor.

İSLAM’A SAYGISIZLIK HADDİM DEĞİL

Peki siz İslam dinine ve Müslümanlara saygı duyuyorsunuz öyle değil mi? Burada saygı duymadığınız hükümetin dini algılayış ve rejim üzerinden yansıtış biçimi mi?

İslam’a saygı tartışılacak bir şey mi? Ben kimim ki İslam’a saygı duymayacağım. Bütün dinlere saygı duyuyorum. Ben Müslümanlığa, Hıristiyanlığa, Yahudiliğe karşıyım der miyim? Ama Müslümanlar Yahudiliğe karşı. Çıkıp bangır bangır bütün Yahudiler ölsün, Hitler’in eline sağlık diyorlar. Bunu söyleyenler semavi bir dinin mensupları. Ben hiçbir dine inanan insana bunu söylemem.

Din düşmanı gibi anılmanızda ve hedef gösterilmenizde ‘Karımdan boşanmamın tek nedeni türban takması olur’ sözünüzün etkisi olabilir mi?

Orasını bilemiyorum ama burada bambaşka bir durumdan bahsediyordum ben. Aynı evin içinde yaşadığım insanla dünyanın ayrılmasından bahsediyoruz. Benim sizin dininize saygı duyuyor olmam, kendi hayatımda da böyle bir şey yaşayacağım anlamına gelmez ki. İnsanların kendi inanışları ve kendi dünyalarıyla ilgili bu kadar müdahaleci olmayalım. Bu benim hayatım. İstediğim gibi, inandığım gibi yaşarım.

Saygı gösterip, görmediğinizi mi düşünüyorsunuz?

Tabii ki. Senin dinin sana benim dinim bana. Ama ülkemizde bu durum yok. Bunun yerine senin inanışını ben kontrol ederim. Benden değilsen öl durumu var.

ÖZÜR BEKLİYORUM

Bu süreçte kime kızgınsınız, hükümet olur, gruplar olur… Hangi konuda özür beklerdiniz?

Mustafa Kemal’in ölümünden sonra tarihteki çok önemli şahısların adını kullanarak ve onların yolundan gidiyorum diyerek korkunç şeyler yapan herkesten özür bekliyorum. Hz. Muhammed’in adını kullanarak kötülük yapandan özür bekliyorum.

Spesifik olarak örnek vermenizi istesem?

Gezi’de öldürülmüş, linç edilmiş, yaralanmış herkesten devletin resmi yollarla özür dilemesini bekliyorum. Bunlara neden olmuş herkesin yargılanmasını bekliyorum.

Taşla sopayla saldırmamış, elinde hiçbir şeyi olmayan çoluktan çocuktan özür dilenmesini bekliyorum. Eğer bir gün bu ülkede yine devlet olursa, resmi yollarla özür dilenmesini ve o parkın 4 bir ucuna bu çocukların heykellerinin dikilmesini istiyorum.

ASKER YILLARCA ‘DEMOKRASİYE AYAR VERECEĞİZ’ DİYEREK BİZİ BU GÜNLERE GETİRDİ

Türk halkının kimlik değiştirdiğini düşünüyor musunuz? Eskiden laik, Batı’ya dönük ve askerine güvenen bir halk tanımı vardı. Ve o dönem Türkiye’nin tanımında yer almayan kitleler şu an çok ön planda. Yeni Türkiye’de onlar var…

Bunların en büyük sorumlusunu asker olarak görüyorum. Yıllarca Türkiye demokrasisine ayar vereceğiz diyerek bugünlere getirdiler bizi. Kendisinden asla devlet adamı olmayacak kişileri çok büyük yerlere koydular. Gencecik fidanlarını astılar bu ülkenin. Bir kişinin bir yerini kanatmamış insanları astılar bu ülkede. Kan davasına dönüştü her şey. Avrupa’da eskiden düelloyla çözerlerdi sorunları. Gözlerin içine bakarak kılıçla savaşarak. Bizim çok övündüğümüz Anadolu’da ise pusu kültürü vardır. Benim çocuğumu öldürenin ben de çocuğunu öldürürüm durumu yani. Siyasette de bu var. Bu ülkede koskoca TBMM’de ‘Sizler Adnan Menderes ve arkadaşlarını astınız. Öyleyse 3 sizden 3 bizden!’ diyerek intikam aldılar. Düşünebiliyor musunuz?

BAKARA MAKARAYI BEN SÖYLESEM ÖLDÜRÜLMÜŞTÜM

Sizce demokrasi Türkiye’de her an kaybedilebilecek bir sistem mi?

Türkiye’de demokrasi yok ki. Demokrasi herkesin hakkının eşit derecede, yarınlarının korunmasıyla olur. Ve kendini kötülere karşı savunmaktan en aciz yönetim biçimidir. Çünkü kötüler fazlalaşırsa demokrasi ölür. Bu bir kavram karmaşası aynı şunun gibi: Biri İslam’ın şartı olduğu için kurban kesiyor, adam orada İslam’ın şartı olarak kelle kesiyor. IŞİD bugün köle pazarlarında insan satıyor. İslamiyet’te bunun yeri var mı?

BATI İSLAM’I IŞİD’DEN BİLİYOR

Onu İslamiyet’le bağdaştırmamak lazım, bir çeşit psikopatlık…

Ama İslamiyet’te de bu var. Olmasa yapmazlar. Kafirlerin öldürülmesi var mı yok mu? Cihad yaptığını zannediyor çünkü. Sen Batı’da yaşayanların eline bu kozu veriyorsun. Batı’da yaşayanların hiçbiri İslamiyet’i Hz. Muhammed’den bilmiyorlar. Usame Bin Ladin’den, IŞİD’den biliyorlar.

Türkiye’de de bu yanlış anlayışla yıllarca İsmet İnönü’ye saldırdılar, paralardan Atatürk’ü kaldırdı diye. Oysa bunu yapmasının tek nedeni onu tabulaştırmamaktı. Çocuklarına din dersini imamdan aldıran birinden bahsediyoruz. Şu devletin bir lirasının hesabını yapan insandan bahsediyoruz. Bu kadar kendini bilmezlik olmaz. Cehaleti alıp örgütlü faşizme çevirdiler. Bakın  eşimle ben Londra’ya gittiğimizde özel bir araca bindik. Türk şoföre rast geldik. Konu nereden geldiyse adam bize ‘Hükümet sağlık konusunda çok önemli işler yaptı’ dedi. Eşim de buna karşılık ‘Öyle deme kardeşim adam bakımsızlıktan ölen çocuğunu çuvalda taşıdı’ deyince şöfor bize ‘O onu şov yapmak için yapıyordur’ cevabını verdi. Algıya, bakar mısınız? Böyle insanla ne konuşulur?

Bu ülkede ben etmediğim laf yüzünden linç edildim, adama ettiği laf yüzünden hiçbir şey olmadı. Yenişafak gazetesi yazarı ben Egemen Bağış’ın o partide olmasını hazmedemiyorum dedi. Bu ne demek? ‘Bakara Makara’ cümlesini kabul ediyorum’ demek. O sözü ben söylesem çoktan öldürülmüştüm!

Dilara Tahmaz

BUGÜN GAZETESİ