Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 102

Levent Üzümcü: Sanatçıları açlıkla terbiye ediyorlar

Muhalif tavrı ve sert açıklamalarıyla öne çıkan Levent Üzümcü, “Kitleler tarafından din düşmanı gibi tanıtılarak hedef gösteriliyorum. ‘Bakara Makara…’ lafını eden ben olsaydım, çoktan linç edilmiştim” diyor.

Muhalif tavrı ve sert açıklamalarıyla öne çıkan Levent Üzümcü, rejim partisi tarafından sansür ve otosansüre uğradığını, medya yöneticilerine ‘Bu oyunda Levent’i oynatırsam beni denetlemeye gelirler’ korkusunun aşılandığını belirtiyor. Üzümcü, “Kitleler tarafından din düşmanı gibi tanıtılarak hedef gösteriliyorum. ‘Bakara Makara…’ lafını eden ben olsaydım, çoktan linç edilmiştim” diyor.

İşte Levent Üzümcü’nün yaptığı o özel açıklamalar:

Gezi Parkı eylemlerinde fazlasıyla ön plana çıkmıştınız. Muhalif tavrınız ve sert açıklamalarınızla devamı da geldi. Sizinle birlikte direnişe katılan birçok sanatçı arkadaşınızı ise ortalarda göremiyoruz. Sesi soluğu kesilen arkadaşlarınıza içten içe hiç kızdınız mı?

Gezi direnişine benim camiamdan katılmayan bir tane bile sanatçı arkadaşım yok. Ancak içinde bulunduğunuz sistem sizi açlıkla, işsiz bırakma korkusuyla terbiye etmeye çalışıyor. Arkadaşlarımızı çok zor günler bekliyordu. Ya konuşmayacaklardı, ya önde durmamak zorunda kalacaklardı ya da para kazanacaklardı! Sistem böyle işliyor ve bunu meşrulaştırıyor.

SESSİZ KALANI TARAF GÖRÜRÜM

Ama sizin de işsiz bırakılma ve aç kalma tehlikeniz vardı. Susmamayı tercih ettiniz. Bu her bakımdan bir cesaret meselesi değil midir?

Bernordo Bertolocci’nin 1900 diye bir filmi vardır. Hikaye, İtalya’da 1900 yılında doğmuş bir toprak ağasının torunuyla, orada rençber olarak çalışan bir işçinin torunu arasında geçer. Zengin ve fakir ikileminden o yüzyıla bakar. Filmin sloganı şudur: ‘Senin olaylar karşısında sessiz kalman, aslında durumu desteklemendir!’ Ben insanların sessiz kalmasını taraf olarak görürüm. Sessiz kalmanın bedeli konuşmaktan daha ağırdır. Konuşmanın bedeli herkesin önünde ödenir. Susmanın bedelini yastığa başını koyduğunda, gece vicdanına ödersin. İnsanın kendi kendine ettiği kötülük daha başkadır.

Ben bütün olup bitenleri gördüğü halde hâlâ rejimi dayatan partiyi destekleyen insanları hayatımdan çıkardım. Ne dersen de bunları bir komplo gibi gören, duvara anlatıyormuşsun gibi davranan, montaj olarak algılayan ya da ‘E ne yapalım? Elinin kiridir’ diyen insanların hayatımda yeri yok.

YOLSUZLUK YAPANLAR DAHA MAHKEME YÜZÜ GÖRMEDİ

Peki açlıkla terbiye eden sistem nasıl işliyor? Hükümete karşı yaptığınız sert açıklamalar ana akım medyada size sansür olarak mı geri dönüyor?

Medya kuruluşlarının sahiplerinin sadece gazeteleri yok. İnşaat şirketleri, gaz şirketleri de var. Devletle aralarında müthiş bir vergi ve denetleme ilişkisi var. Bugün her seçimden sonra dikkat edersen, gazetelerde rejimi dayatan parti aleyhine yazan gazetecilerden birkaçı seçimden sonra mutlaka iş bırakmak zorunda kaldı.

RÜŞVETİN ADI HEDİYE OLDU

Bir arkadaşım, ‘Attığım bir tweet yüzünden 5. kez hâkim karşısına çıkıyorum’ diyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunu yapanlar ise daha mahkeme yüzü görmedi! O davalar da düştü. Bunların hepsi olmamış oldu. Hem de adalet eliyle. Rüşvetin tanımı bile değişti. ‘Hediyedir bunlar’ dendi. Bunun bir bedeli olmayacak mı?

DENETLENME KORKUSUNDAN BANA İŞ VEREMİYORLAR

Ne çeşit sansürlerle karşılaşıyorsunuz? Mesela ‘Seni şu rol için düşünmüştük ama malum sebeplerden dolayı bundan vazgeçtik’ tarzı bir durum yaşadınız mı?

Evet, yaşadım. Zaten bir değil, birkaç durum var ortada. Ama şunu söyleyebilirim ki; bu işlerin başındaki isimlerde ‘Eğer ben Levent’i oynatırsam beni denetlemeye gelirler’ korkusu var. Hiç kimse açıktan açığa emir vermiyor artık. ‘Sen ne yapacağını bilirsin’ diyorlar. Yani ‘Oto sansürü’ meşrulaştırdılar.

SİSTEM SENDEN OTOSANSÜR YAPMANI BEKLİYOR

Altın Portakal’a da Reyan Tuvi’nin uğradığı sansür damgasını vurdu. Ardından da sanatçılar festivale katılan  ve katılmayanlar diye iki gruba ayrıştı. Medya ve siyasetteki kutuplaşmanın Portakal’a da yansıdığını söyleyebilir miyiz?

-Bence söyleyemeyiz. Zaten bu sistem, sanatla ya da sanatçıyla bir arada yürünebilecek bir siyasi mekanizma değil ki. Sanatla uğraşan bütün birimlerin bunu bilmesi lazım. Sistem senden otosansür yapmanı bekliyor. Yani ‘Sen bu filmde nereyi keseceğini benden daha iyi bilirsin’ diyor. Kısacası kişiye ‘Ben bu filmi çekersem ve Altın Portakal’a giderse geri döner mi acaba’ korkusunu aşılıyorlar.
Bir sanat eserinin değeri seyircinin ilgisiyle ölçülür. Seyirci ona giderse yaşar, gitmezse ölür. Yani ticari bir bağlantı da vardır.

Ancak şu açıdan bakacak olursak, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini bugüne kadar maksimum kaç kişi izledi? Bu da bir ikilemdir. Çünkü ne olursa olsun o film çok önemli bir ödül aldı. Demek ki sen, bütün sanat eserlerini korumak kollamak zorundasın. Nuri Bilge Ceylan Cannes’da devlet eliyle öldürülmüş çocukları andı. Düşünsenize! Dönüp bir bakacaksın kendine; ben nerede hata yapıyorum, bu insanları neden mutsuz ediyorum diye düşüneceksin. Olayın temel sorunu şu; biz zamanın ucunda yaşıyoruz. Bütün canlılar, bütün evren aynı tanımlanan zamanı yaşıyor. Zamanı biz anlamlandırdık, bizim için bir şey ifade ediyor, bitkiler için değil. Ama zaten Tanrı da bir tek insan için anlamlı. Zamanın adını koyan, gördüğümüz her şeyin değerini zamanla ölçen yine biziz. Ama bizim yaşadığımız zamanda bizimle aynı zamanı yaşamayan insanlar var. Biz şu anda 2014 yılının ekim ayının son günlerini yaşıyor olsak da 1100 yıl öncesinde yaşayan insanlar var. Günümüzde Amazon topraklarında milattan öncesinin tekniğiyle yaşayan insanlar var. Kısacası herkes kendi zamanını yaşıyor.

HEDEFLERİ BENİ DİN DÜŞMANI GÖSTEREREK LİNÇ ETTİRMEK

Aranızda 1600 yıl fark olan bir adamla aynı zaman diliminde yaşamanın zorluğuna ilaç olur mu demokrasi’ sözü de bu zaman algısına bir atıf mıydı? Oysa kitleler tarafından Hz. Muhammed’e hakaret olarak algılanmıştı…

Evet bu söz çok konuşuldu. Hz. Muhammed’i kastettiğim söylendi. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanların inançlarına böyle bir saygısızlık yapılabilir mi? Ben bunu lafın gelişi söyledim. Aynı zamanda yaşadığımız ama yüzyıllar öncesinin kafa yapısına sahip adamla aramda 1600 yıl mesafe var dedim. 1700 de diyebilirdim. Bir tane provokatör milletvekili çıkıp, ‘Peygamber efendimize küfür etti’ diyor. “Aramızda bu kadar mesafe olan insanlarla bir arada yaşamaya ilaç olur mu demokrasi” dedim. Yani ben bugün yaşayan insanlarla aramızdaki zaman ve algı farkından bahsederken beyefendiler benim başıma bir şey gelsin, devlet eliyle birileri bir şey yapsın diye bu sözümü çarpıttılar.

HERKES KENDİ MEKKE’SİNİ PARİS’İNİ YAŞADI

Katıldığınız bir programdan iktidar olduğu gece önemli sanayici ve iş adamlarını toplayıp ‘Bu saatten sonra ben size karışmayacağım siz de bana karışmayın’ diyen Putin’i Erdoğan’a benzetmiştiniz. Onun da çevresindekilerle böyle bir biat anlaşmasına girmiş olabileceğini mi düşünüyorsunuz?

Bunu kendine sormak lazım. Biz hep algılanan üzerinden konuşmaya çalışıyoruz. Çünkü Türkiye’de, halkın isteğine dayalı bir durum varmış gibi algılanıyor. Yani, “Benim yaptıklarımı eğer millet istemezse zaten beni seçmez” durumu var. Ama Türkiye’de aynı zamanda bütün bu olup bitenlerden haberi olmayan yüz binlerce seçmen var. Devlet bir mekanizmadır. Hükümet onu yönetmek için oraya getirilir. Ancak Türkiye’de devlet kalmadı. Yalnızca rejimini dayatan bir parti var. Başka da hiçbir şey yok. Konuşan, derdini anlatmaya çalışan insanlar olsa da ölümle, parasız ve işsiz bırakılmayla tehdit ediliyorlar.

Peki doğru olduğuna inandığım şeyi söylemek sadece bana mı düştü?

Bu kadar mı kendi dünyanızda yaşayacaksınız? Herkes kendi küçük Mekke’sini Medine’sini, Paris’ini yaşadı ve saflarına çekildi. Peki nasıl bir arada yaşayacağız? Bu sazlar, davullar, zurnalar piyanolar, ne zaman ortak bir orkestrada güzel bir parça çıkaracaklar? Bu adamlar bu parçayı çıkaran adamı, Fazıl Say’ı yasakladılar. Sen böyle bir değeri nasıl yok sayarsın?

TÜSAK DEVLETİN MİLYON DOLARLIK RANT KAPISI OLACAK

Sanat camiasında TÜSAK depreminin yaşandığı dönemdeyiz. Ankara Devlet Tiyatroları müdürlüğünden gelen son istifalarla ‘TÜSAK’ı beğenmeyen gitsin’ durumuna gelmiş gibi görünüyoruz. Sizin duruma bakış açınız nasıl?

Kesinlikle ‘Beğenmeyen gitsin’ algısı yerleştiriliyor. Yıllardır bu durumu yürütebilmek için yetiştirilmiş, kıyıda köşede duran insanlar vardı zaten. Onlar da Türkiye sanatının sonunu getirecek olan birimleri, kişileri arayacaklar bulacaklar ve başa getirecekler. Bu sanat buldozerini üzerimizden geçirecekler. Devlet bizzat bu işe el atacak. İstemediği projeyi kabul etmeyecek, istediğini kabul edecek. Nasıl ki basın başta olmak üzere her alanda kendi yandaşını getiriyor. Sanat da buna benzeyecek. Devletin kendisiyle ilgili bütün sanat dallarını zapturapt altına almasının bir yoludur TÜSAK.

Bir röportajınızda ‘Muhafazakar sanat olmaz, muhafazakar sanatçı olur’ demiştiniz. Devlet sizinle aynı görüşte değil galiba. TÜSAK’tan bu sonuç çıkabilir mi?

Elbette. TÜSAK’la birlikte sanatsal yönden son derece niteliksiz eserleri sahnelemeye çalışacaklar. Gidişat bunu gösteriyor. Bununla ilgili çok büyük paralar alacaklar. Kimse denetleyemediği için de o paralar yok olacak.

Maddi bir ranttan mı bahsediyorsunuz?

Kesinlikle! Benim TÜSAK’tan anladığım devletin onay vermediği hiçbir şey olmayacak. TÜSAK’tan sonra Kafkas Tebeşir Dairesi oyununu oynayabilecek miyiz? Haktan adaletten bahseden, Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oyununu oynayabilecek miyiz? Haksız yere içeri atılan insanların dramını anlatan oyunlar sahnelenebilecek mi?
Bu insanlar tarih okumadıkları ve bilmedikleri için bilmiyorlar ama bu dönemler her zaman çok verimli dönemlerdir. Para tatlı gelecek ve insanlar gidip TÜSAK’a hoş gelen oyunları yapacak ama kazandıkları paralarla gidip yine bu sistemi eleştiren oyunları yapacaklar. İşte farkında olmadıkları bu. Para korkudan insanı susturabilir ama kişi yine bildiğini okur.

Tüm bu kargaşa arasında hiç çuvaldızı kendinize batırdınız mı? Bir sanatçı olarak çoğunluğun zihnini aydınlatmak için üzerinize düşen her şeyi yaptığınıza inanıyor musunuz? Belki diliniz ağır geliyor, belki de her kesim sizi anlamıyor…

Hayır, benim her kesim tarafından anlaşılmak gibi bir derdim yok. Ben doğru bildiğimi söylüyorum. En basit yoluyla anlatmaya çalışıyorum ve bunu da kendi çocuklarıma bırakacağım bir görev olarak görüyorum. Ne bırakacağım onlara? Hanlar, hamamlar bırakırsın da kapıyı açtığında böyle bir ülkede mi olsunlar. Anlayabilmelerinin yolu demek ki bizim konuşmamız değilmiş. Artık tek umudum umarım kötü bir şekilde, canları pahasına anlamazlar. Söylüyorsun anlamıyorlar, anlatıyorsun anlamıyorlar. Bu senin yaptığın meslekle alakalı değil. Vicdanınla ilgili bir şey. Bana ‘Sen siyaset yapma’ diyor. Vicdansız mı olayım yani, gördüğümü söylemeyeyim mi? Terk et git bu ülkeyi beğenmiyorsan diyor. Ne münasebet? Babanın malı mı? Kimin vatanından kimi kovuyorsun?

TÜSAK NEDİR?

Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK), üyelerini Bakanlar Kurulu’nun belirleyeceği ve kurumun onay vereceği oyunlara maddi destek sağlanacak olması maddesi başta olmak üzere, getirdiği yeniliklerle tartışma yaratan bir yasa tasarısı. TÜSAK’la ilgili sert açıklamalarının ardından Devlet Opera ve Müdürü Rengim Gökmen’in görevinden alınması ve Ankara Devlet Tiyatroları’ndan gelen istifalar yasa tasarısının sanat çevrelerinde uzun zamandır eleştirilmesine yol yol açıyor.

İSLAM’A SAYGISIZLIK HADDİM DEĞİL

Peki siz İslam dinine ve Müslümanlara saygı duyuyorsunuz öyle değil mi? Burada saygı duymadığınız hükümetin dini algılayış ve rejim üzerinden yansıtış biçimi mi?

İslam’a saygı tartışılacak bir şey mi? Ben kimim ki İslam’a saygı duymayacağım. Bütün dinlere saygı duyuyorum. Ben Müslümanlığa, Hıristiyanlığa, Yahudiliğe karşıyım der miyim? Ama Müslümanlar Yahudiliğe karşı. Çıkıp bangır bangır bütün Yahudiler ölsün, Hitler’in eline sağlık diyorlar. Bunu söyleyenler semavi bir dinin mensupları. Ben hiçbir dine inanan insana bunu söylemem.

Din düşmanı gibi anılmanızda ve hedef gösterilmenizde ‘Karımdan boşanmamın tek nedeni türban takması olur’ sözünüzün etkisi olabilir mi?

Orasını bilemiyorum ama burada bambaşka bir durumdan bahsediyordum ben. Aynı evin içinde yaşadığım insanla dünyanın ayrılmasından bahsediyoruz. Benim sizin dininize saygı duyuyor olmam, kendi hayatımda da böyle bir şey yaşayacağım anlamına gelmez ki. İnsanların kendi inanışları ve kendi dünyalarıyla ilgili bu kadar müdahaleci olmayalım. Bu benim hayatım. İstediğim gibi, inandığım gibi yaşarım.

Saygı gösterip, görmediğinizi mi düşünüyorsunuz?

Tabii ki. Senin dinin sana benim dinim bana. Ama ülkemizde bu durum yok. Bunun yerine senin inanışını ben kontrol ederim. Benden değilsen öl durumu var.

ÖZÜR BEKLİYORUM

Bu süreçte kime kızgınsınız, hükümet olur, gruplar olur… Hangi konuda özür beklerdiniz?

Mustafa Kemal’in ölümünden sonra tarihteki çok önemli şahısların adını kullanarak ve onların yolundan gidiyorum diyerek korkunç şeyler yapan herkesten özür bekliyorum. Hz. Muhammed’in adını kullanarak kötülük yapandan özür bekliyorum.

Spesifik olarak örnek vermenizi istesem?

Gezi’de öldürülmüş, linç edilmiş, yaralanmış herkesten devletin resmi yollarla özür dilemesini bekliyorum. Bunlara neden olmuş herkesin yargılanmasını bekliyorum.

Taşla sopayla saldırmamış, elinde hiçbir şeyi olmayan çoluktan çocuktan özür dilenmesini bekliyorum. Eğer bir gün bu ülkede yine devlet olursa, resmi yollarla özür dilenmesini ve o parkın 4 bir ucuna bu çocukların heykellerinin dikilmesini istiyorum.

ASKER YILLARCA ‘DEMOKRASİYE AYAR VERECEĞİZ’ DİYEREK BİZİ BU GÜNLERE GETİRDİ

Türk halkının kimlik değiştirdiğini düşünüyor musunuz? Eskiden laik, Batı’ya dönük ve askerine güvenen bir halk tanımı vardı. Ve o dönem Türkiye’nin tanımında yer almayan kitleler şu an çok ön planda. Yeni Türkiye’de onlar var…

Bunların en büyük sorumlusunu asker olarak görüyorum. Yıllarca Türkiye demokrasisine ayar vereceğiz diyerek bugünlere getirdiler bizi. Kendisinden asla devlet adamı olmayacak kişileri çok büyük yerlere koydular. Gencecik fidanlarını astılar bu ülkenin. Bir kişinin bir yerini kanatmamış insanları astılar bu ülkede. Kan davasına dönüştü her şey. Avrupa’da eskiden düelloyla çözerlerdi sorunları. Gözlerin içine bakarak kılıçla savaşarak. Bizim çok övündüğümüz Anadolu’da ise pusu kültürü vardır. Benim çocuğumu öldürenin ben de çocuğunu öldürürüm durumu yani. Siyasette de bu var. Bu ülkede koskoca TBMM’de ‘Sizler Adnan Menderes ve arkadaşlarını astınız. Öyleyse 3 sizden 3 bizden!’ diyerek intikam aldılar. Düşünebiliyor musunuz?

BAKARA MAKARAYI BEN SÖYLESEM ÖLDÜRÜLMÜŞTÜM

Sizce demokrasi Türkiye’de her an kaybedilebilecek bir sistem mi?

Türkiye’de demokrasi yok ki. Demokrasi herkesin hakkının eşit derecede, yarınlarının korunmasıyla olur. Ve kendini kötülere karşı savunmaktan en aciz yönetim biçimidir. Çünkü kötüler fazlalaşırsa demokrasi ölür. Bu bir kavram karmaşası aynı şunun gibi: Biri İslam’ın şartı olduğu için kurban kesiyor, adam orada İslam’ın şartı olarak kelle kesiyor. IŞİD bugün köle pazarlarında insan satıyor. İslamiyet’te bunun yeri var mı?

BATI İSLAM’I IŞİD’DEN BİLİYOR

Onu İslamiyet’le bağdaştırmamak lazım, bir çeşit psikopatlık…

Ama İslamiyet’te de bu var. Olmasa yapmazlar. Kafirlerin öldürülmesi var mı yok mu? Cihad yaptığını zannediyor çünkü. Sen Batı’da yaşayanların eline bu kozu veriyorsun. Batı’da yaşayanların hiçbiri İslamiyet’i Hz. Muhammed’den bilmiyorlar. Usame Bin Ladin’den, IŞİD’den biliyorlar.

Türkiye’de de bu yanlış anlayışla yıllarca İsmet İnönü’ye saldırdılar, paralardan Atatürk’ü kaldırdı diye. Oysa bunu yapmasının tek nedeni onu tabulaştırmamaktı. Çocuklarına din dersini imamdan aldıran birinden bahsediyoruz. Şu devletin bir lirasının hesabını yapan insandan bahsediyoruz. Bu kadar kendini bilmezlik olmaz. Cehaleti alıp örgütlü faşizme çevirdiler. Bakın  eşimle ben Londra’ya gittiğimizde özel bir araca bindik. Türk şoföre rast geldik. Konu nereden geldiyse adam bize ‘Hükümet sağlık konusunda çok önemli işler yaptı’ dedi. Eşim de buna karşılık ‘Öyle deme kardeşim adam bakımsızlıktan ölen çocuğunu çuvalda taşıdı’ deyince şöfor bize ‘O onu şov yapmak için yapıyordur’ cevabını verdi. Algıya, bakar mısınız? Böyle insanla ne konuşulur?

Bu ülkede ben etmediğim laf yüzünden linç edildim, adama ettiği laf yüzünden hiçbir şey olmadı. Yenişafak gazetesi yazarı ben Egemen Bağış’ın o partide olmasını hazmedemiyorum dedi. Bu ne demek? ‘Bakara Makara’ cümlesini kabul ediyorum’ demek. O sözü ben söylesem çoktan öldürülmüştüm!

Dilara Tahmaz

BUGÜN GAZETESİ

Somalı Maden İşçileri: Madenler Kamulaştırılsın Arkadaş

0

Gerçek gazetesi olarak ödenmeyen maaşları ve verilmeyen kömür yardımları için 28 Ekim günü yollara düşen maden işçileri ile bir röportaj yaptık. Soma’daki maden işçilerinin mevcut durumu, eylem yapma nedenleri ve talepleri hakkında konuştuğumuz işçilere, yürüyüşleri ile ilgili iddiaları da sorma fırsatımız oldu.

Gerçek: Öncelikle 301 işçi arkadaşınızın ölümünden sonra hükümetin de çıkarttığı torba yasayla birlikte Soma’daki maden işçilerinin çalışma şartlarında, ekonomik ve sosyal durumlarında olumlu bir gelişme oldu mu?

Bilal Aydın: Çıkarılan torba yasa ile birlikte biz de birtakım olumlu değişiklikler olacağını düşündük. Ancak aksine her şey altüst oldu. Maden patronları kârlarından taviz vermemek için işçilere yüklendikçe yüklendi. Ne maaşımız yatıyor ne almamız gereken yardımları alabiliyoruz. Patron, mal varlıklarına el konulduğunu, bu nedenle düzenli ödeme yapamayacağını söylüyor. Bizi patronun durumu ilgilendirmiyor. Biz alnımızın terini istiyoruz.

Turan Çelik: Şu an Soma’da üç çeşit işçi var. Birinci kısım devlet işçileri. Onların keyfi yerinde, hiçbir sorunları yok. İkinci kesim az sayıda özel sektör işçisi. Bu işçiler ücretleri yetersiz olsa da çalışma şartları zor olsa da en azından maaşlarını zamanında alıyor. Üçüncü kesimse bizim de içinde olduğumuz özelde çalışan çoğunluk işçi. Ne maaşımızı alabiliriz ne de adam gibi çalışma şartlarımız vardır. Torba yasadan sonra bizim için hiçbir şey değişmedi anlayacağınız. Bunun bir göstergesi de Ermenek’te yaşananlar. İşler iyiye gitse Ermenek’te yaşananlar olur muydu?

Gerçek: Peki bu yürüyüşe neden başladınız. Talepleriniz neydi?

Muharrem Ertaş: Uzun süredir maaşlarımızı ve yardımlarımızı alamıyoruz. Bu nedenle günlerdir kaymakamlık önünde eylem yapıyorduk. Kaymakamın dili yumuşak; her seferinde sabredin hallederiz deyip bizi gerisin geri gönderiyordu. Bugün en sonunda canımıza tak etti, dedik ki sesimizi Ankara’ya duyuralım. Bir tepki ile o an alanda karar verdik ve yürüdük.

Yunus İstekli: Maden işçilerine verilen sözlerin tutulmasını istiyoruz. 6 aydır her maaşımızı eylemle alıyoruz. Artık geleceğimizi görmek istiyoruz. Birçok kişi diyor ki başka iş yapın. Biz yıllardır bu madenlerde çalışıyoruz. Başka iş mi var? İş bulmak kolay mı? Başka işte çalışmak kolay mı? Bu şartlar altında yer altına girmek ölüm, yer üstünde yaşamak zulüm.

Bilal Aydın: Burada gördüğün tüm işçilerin kredi borcu var. Herkesin kredi kartı borcu aldığı maaşın üstünde. Bizim bir ay maaş alamamamız her şeyin altüst olması demek. Canımıza tak etti artık. Bizde bu şartlarda çalışmak istemiyoruz; ama yaşamak için mecburuz. Madenciye verilen sözler tutulsun. Yeni iş sahaları açılsın.

Gerçek: Bugün yapılan yürüyüşün maden patronları ve Maden İş sendikası tarafından organize edildiği söyleniyor. Siz ne diyorsunuz, patronlar için mi yürünüyor?

Turan Çelik: Bizimle hükümet de oynuyor, patronlar da oynuyor, sendika da oynuyor. Ne patron bilirim ne sendika. Ben hakkım için buradayım. Hükümet 301 arkadaşımızın katillerine hala maden işlettiriyorsa, sendika açık açık yanımızda duramıyorsa suç bizim mi?

Bilal Aydın: Madenler kamulaştırılsın arkadaş! Ben de birçok arkadaş da bunu söylüyoruz. Bunu söyleyen işçileri patron yürütse ne sendika yürütse ne… Biz ne patrona ne de sendikaya güvenerek yola çıktık. Canımıza tak etti, sesimizi duyurmak için yola çıktık. Bakın etrafınıza hiç sendikacı ya da patron var mı?

Gerçek: Yürüyüşümüz tepkimizi dile getirmek için birden başladı dediniz. Sizi yönlendiren bir komite ya da öncü işçiler var mı?

Turan Çelik: Biz hepimiz birlikte karar vermeye çalışıyoruz. Ama bir birliğimiz yok. Birlik olabilseydik bir kısmımız Kırkağaç’ta geride kalmazdı. Her kafadan bir ses çıkıyor. Vekil geliyor, parti yöneticileri geliyor bir kısmı onları dinliyor duruyor bir kısmı yürüyor. Böyle ileri gitmek zor görünüyor. Ama kararlıyız gidebileceğimiz kadar gideceğiz.

Gerçek: Sendikanıza güvenmiyorsunuz, aranızda da bir birlik yok. Böyle zor olmayacak mı?

Bilal Aydın: Ses getirebilmek için organize olmak, birlik olmak gerekir. Bunun farkındayız. Sendikadan bir şey beklemiyoruz. Bu yürüyüş nereye varır bilemiyoruz. Ama geri döndüğümüzde bu yaşadıklarımızdan dersler çıkartıp daha düzenli işler yapmamız gerekiyor. Yoksa işimiz zor.

Muharrem Ertaş: Sendikadan haber geldi, bir otobüsü biz tutacağız diğer iki otobüs için işçi başına 60 TL toplansın. Bizimle dalga geçiyorlar resmen. Bizden yıllardır her ay milyonlarca lira topladılar şimdi bir otobüsü tutmuyorlar. Tepkiler üzerine geri adım attılar diğer iki otobüs de parasız olacak dediler. Tepkimizi ölçüyorlar. Bizi geri çevirmeye çalışıyorlar. Önce Ankara’ya gitmeyin dediler, Kırkağaç’a gelecek otobüsleri durdurdular şimdi de Karaman’a gidin diyorlar. Gideriz oraya da gideriz ama Ankara’ya gideceğiz. Lakin şunu söyleyeyim sendika bu yaptıklarının hesabını verecek. Soma’ya dönünce bu yapılanların hesabı sorulacak.

GERÇEK GAZETESİ 31.10.2014

 

Somalı Maden İşçileri: Madenler Kamulaştırılsın Arkadaş

0

Gerçek gazetesi olarak ödenmeyen maaşları ve verilmeyen kömür yardımları için 28 Ekim günü yollara düşen maden işçileri ile bir röportaj yaptık. Soma’daki maden işçilerinin mevcut durumu, eylem yapma nedenleri ve talepleri hakkında konuştuğumuz işçilere, yürüyüşleri ile ilgili iddiaları da sorma fırsatımız oldu.

Gerçek: Öncelikle 301 işçi arkadaşınızın ölümünden sonra hükümetin de çıkarttığı torba yasayla birlikte Soma’daki maden işçilerinin çalışma şartlarında, ekonomik ve sosyal durumlarında olumlu bir gelişme oldu mu?

Bilal Aydın: Çıkarılan torba yasa ile birlikte biz de birtakım olumlu değişiklikler olacağını düşündük. Ancak aksine her şey altüst oldu. Maden patronları kârlarından taviz vermemek için işçilere yüklendikçe yüklendi. Ne maaşımız yatıyor ne almamız gereken yardımları alabiliyoruz. Patron, mal varlıklarına el konulduğunu, bu nedenle düzenli ödeme yapamayacağını söylüyor. Bizi patronun durumu ilgilendirmiyor. Biz alnımızın terini istiyoruz.

Turan Çelik: Şu an Soma’da üç çeşit işçi var. Birinci kısım devlet işçileri. Onların keyfi yerinde, hiçbir sorunları yok. İkinci kesim az sayıda özel sektör işçisi. Bu işçiler ücretleri yetersiz olsa da çalışma şartları zor olsa da en azından maaşlarını zamanında alıyor. Üçüncü kesimse bizim de içinde olduğumuz özelde çalışan çoğunluk işçi. Ne maaşımızı alabiliriz ne de adam gibi çalışma şartlarımız vardır. Torba yasadan sonra bizim için hiçbir şey değişmedi anlayacağınız. Bunun bir göstergesi de Ermenek’te yaşananlar. İşler iyiye gitse Ermenek’te yaşananlar olur muydu?

Gerçek: Peki bu yürüyüşe neden başladınız. Talepleriniz neydi?

Muharrem Ertaş: Uzun süredir maaşlarımızı ve yardımlarımızı alamıyoruz. Bu nedenle günlerdir kaymakamlık önünde eylem yapıyorduk. Kaymakamın dili yumuşak; her seferinde sabredin hallederiz deyip bizi gerisin geri gönderiyordu. Bugün en sonunda canımıza tak etti, dedik ki sesimizi Ankara’ya duyuralım. Bir tepki ile o an alanda karar verdik ve yürüdük.

Yunus İstekli: Maden işçilerine verilen sözlerin tutulmasını istiyoruz. 6 aydır her maaşımızı eylemle alıyoruz. Artık geleceğimizi görmek istiyoruz. Birçok kişi diyor ki başka iş yapın. Biz yıllardır bu madenlerde çalışıyoruz. Başka iş mi var? İş bulmak kolay mı? Başka işte çalışmak kolay mı? Bu şartlar altında yer altına girmek ölüm, yer üstünde yaşamak zulüm.

Bilal Aydın: Burada gördüğün tüm işçilerin kredi borcu var. Herkesin kredi kartı borcu aldığı maaşın üstünde. Bizim bir ay maaş alamamamız her şeyin altüst olması demek. Canımıza tak etti artık. Bizde bu şartlarda çalışmak istemiyoruz; ama yaşamak için mecburuz. Madenciye verilen sözler tutulsun. Yeni iş sahaları açılsın.

Gerçek: Bugün yapılan yürüyüşün maden patronları ve Maden İş sendikası tarafından organize edildiği söyleniyor. Siz ne diyorsunuz, patronlar için mi yürünüyor?

Turan Çelik: Bizimle hükümet de oynuyor, patronlar da oynuyor, sendika da oynuyor. Ne patron bilirim ne sendika. Ben hakkım için buradayım. Hükümet 301 arkadaşımızın katillerine hala maden işlettiriyorsa, sendika açık açık yanımızda duramıyorsa suç bizim mi?

Bilal Aydın: Madenler kamulaştırılsın arkadaş! Ben de birçok arkadaş da bunu söylüyoruz. Bunu söyleyen işçileri patron yürütse ne sendika yürütse ne… Biz ne patrona ne de sendikaya güvenerek yola çıktık. Canımıza tak etti, sesimizi duyurmak için yola çıktık. Bakın etrafınıza hiç sendikacı ya da patron var mı?

Gerçek: Yürüyüşümüz tepkimizi dile getirmek için birden başladı dediniz. Sizi yönlendiren bir komite ya da öncü işçiler var mı?

Turan Çelik: Biz hepimiz birlikte karar vermeye çalışıyoruz. Ama bir birliğimiz yok. Birlik olabilseydik bir kısmımız Kırkağaç’ta geride kalmazdı. Her kafadan bir ses çıkıyor. Vekil geliyor, parti yöneticileri geliyor bir kısmı onları dinliyor duruyor bir kısmı yürüyor. Böyle ileri gitmek zor görünüyor. Ama kararlıyız gidebileceğimiz kadar gideceğiz.

Gerçek: Sendikanıza güvenmiyorsunuz, aranızda da bir birlik yok. Böyle zor olmayacak mı?

Bilal Aydın: Ses getirebilmek için organize olmak, birlik olmak gerekir. Bunun farkındayız. Sendikadan bir şey beklemiyoruz. Bu yürüyüş nereye varır bilemiyoruz. Ama geri döndüğümüzde bu yaşadıklarımızdan dersler çıkartıp daha düzenli işler yapmamız gerekiyor. Yoksa işimiz zor.

Muharrem Ertaş: Sendikadan haber geldi, bir otobüsü biz tutacağız diğer iki otobüs için işçi başına 60 TL toplansın. Bizimle dalga geçiyorlar resmen. Bizden yıllardır her ay milyonlarca lira topladılar şimdi bir otobüsü tutmuyorlar. Tepkiler üzerine geri adım attılar diğer iki otobüs de parasız olacak dediler. Tepkimizi ölçüyorlar. Bizi geri çevirmeye çalışıyorlar. Önce Ankara’ya gitmeyin dediler, Kırkağaç’a gelecek otobüsleri durdurdular şimdi de Karaman’a gidin diyorlar. Gideriz oraya da gideriz ama Ankara’ya gideceğiz. Lakin şunu söyleyeyim sendika bu yaptıklarının hesabını verecek. Soma’ya dönünce bu yapılanların hesabı sorulacak.

GERÇEK GAZETESİ 31.10.2014

 

Erdal İnönü’nün Son Röportajı

Son kitabı için bu yıl şubattan hazirana 10 hafta buluşup konuştuk Erdal İnönü’yle… Bitirdiğimiz gün yaş günüydü. Lafı ölüme getirdi. “Ölmek korkunç bir şey” dedi. “Düşündükçe insanı ter basıyor. Yenemezseniz, aklınızı kaçırırsınız. Ama ölüm korkusu gençken ruhun kuvvetiyle, yaşlıyken de vücudun yorgunluğuyla yenilebiliyor”

Bu yıl başında İş Bankası Yayınları Nehir Söyleşiler editörü Levent Cinemre “Bir Erdal İnönü kitabı hazırlamak istiyoruz. Bu söyleşiyi sen yapar mısın?” diye sorunca gururla kabul etmiştim.
Bu, ortak hazırlayacağımız bir kitap olacaktı.
Erdal Bey de memnun olacağını söyleyince söyleşilere başladık. Şubat-haziran arasında 10 kez buluştuk. Her çarşamba öğleden sonra, Rasathane’deki Feza Gürsey Enstitüsü’ndeki odasının kapısını çalıyordum. Çalışıyor oluyordu.
Kütüphanedeki geniş salona kuruluyor ve sohbete koyuluyorduk. NTV’nin kameramanı Oktay Taşkın da söyleşiyi kameraya alıyordu.
Çocukluğundan günümüze kadar yaşamını baştan sona kat ettik. Her buluşmada en az üç saat konuşuyorduk. Büyük bir disiplinle ve çoğu zaman hazırlanarak geliyor ve anlattıkça keyifleniyordu.
Söyleşi maratonunu bitirdiğimiz gün, doğum günüydü. Enstitü çıkışında birlikte fotoğraf çektirdik. Hastalığı atlatmış gibiydi ama enfeksiyon kapmaktan ürküyordu.
Bir ara “İyi ki bu söyleşiyi yaptık” dedi bana. Sesinde huzur ve hüzün bir aradaydı.
Yaz sonu deşifreleri tamamladık.
Sıra ondaydı. Okuyup düzeltecekti. Sonra yayınevine verecektik.
Ama o dönem rahatsızlanıp Amerika’ya gitti. Oradan telefonlaştık.
Geçen ay Özden Toker telefon edip “Amerika’ya ağabeyimin yanına gidiyorum. Göndereceğin bir şey var mı?” diye sordu.
“Deşifreler var ama yormaktan korkarım” dedim.
“Götüreyim, belki de iyi gelir” dedi. 500 sayfayı bulan anılar, böylece Amerika’ya uçtu.
Sonrasını dönüşte Özden hanım şöyle anlattı: “Okuyacak hali yoktu. Ama merak da ediyordu. Bunun üzerine ben ona okumaya karar verdim. Bütün kitabı baştan sona okudum. Yanıma oturup omzuma dayanıyordu. Gözleriyle de takip ediyordu. Günde üç saat kadar okuyordum. Bazı yerlerde kesip düzeltmeler yapıyordu. Onları sayfaların üzerine işaretledik. 10 günde bitirdik. Kitabı çok beğenmişti.”
Üzerinde son el yazıları olan taslak bana ulaştığında heyecan içindeydim. Lakin iki hafta sonra Erdal beyin vefat haberi geldi.
Onunla derinlemesine söyleşebildiğim 10 buluşmanın ayrıcalığını ve gururunu onurla saklarken, artık bir vasiyete dönüşen “son röportaj”dan bazı bölümleri, onu ebediyete uğurlayacağımız bugün, ilk kez burada sizlerle paylaşmak istiyorum.
Anısı önünde hayranlık ve saygıyla eğiliyorum.

ÇOCUKLUĞU
“Erkek dal”
1926 Haziran doğumluyum. Ben doğduğumda babam başbakandı. İsim bulmayı severdi. Ömer ismini kendisi bulmamış ama benim ve kız kardeşimin ismini babam buldu. Daha doğrusu yarattı. “Erdal” adını, “erkek dal” anlamında o uydurmuştu.
Pembe Köşk’te yedi kişiydik: Babam, annem, abim, ben, kız kardeşim, babaannem Cevriye hanım ve kız kardeşimin Fransızca öğretmeni…
Küçükken iyi huylu değildim. İnatçıydım. Sık sık ağlardım.
Genellikle bizi görenler “İsmet Paşa’nın çocukları geçiyor” diye fısıldaşırdı. O hep duya duya artık bende marazi bir şey haline gelmişti. Ne zaman iki kişiyi fısıldaşırken görsem “‘İsmet Paşa’nın çocukları’ diyorlar” diye içimden geçirirdim.
Okulda öğretmenler bana ters bir şey söylememeye dikkat ederdi. Ben de onları kızdıracak bir şey yapmamaya dikkat ederdim. Yaramaz değildim ama bazen arkadaşlarımla gülüştüğümüz olurdu. Eğer bir arkadaşımla gülüyorsak, öğretmen onu paylardı, ben de güldüğüm halde beni paylamazdı.

“Ben 80 yaşıma geldiğimde…”
Okulda hesap öğrenmiştik. Bir gün babam kontrol için sordu:
“Ben 52 yaşındayım, sen 8 yaşındasın. 10 sene sonra sen kaç yaşında olacaksın, ben kaç yaşında olacağım?”
“Ben18 olacağım, siz 62” dedim.
“Peki, 20 sene sonra?”
“Siz 72, ben 28…”
“Peki sen 80’e geldiğinde ben kaç yaşında olacağım?”
“O zamana sen ölürsün” dedim.
Annem “Sus, ağzından yel alsın, böyle şey söylenir mi?” diye çok kızmıştı ama babam çok gülmüştü.

“Erken kalkar ders çalışırdım”
Ortaokula 1937’de başladım. Gazi Lisesi, Hergele Meydanı’nda yeni yapılmıştı. Karnelerim genellikle iyiydi. Hiç kırık not almadım.
Derslere akşamdan çalışırdım ama bu yetmezdi; onun için sabah iki saat erken kalkar, kimseler uyanmadan yine çalışırdım. Annemler de şaşardı buna… Tabii taze bilgiyle sınava girince daha iyi sonuç alırdım. Bazı akşamlar film gösterirlerdi Çankaya Köşkü’nde; ertesi gün sınav varsa filmi seyretmez, dersime çalışırdım. İyi bir öğrenciydim yani…

“İnönü Savaşı’nı anlattırdılar”
Tarih öğretmenimiz Enver Şapolyo’ydu. Bir gün İnönü savaşlarını benim hazırlamamı istedi. Eve gittim, askeri kitaplardan yararlanarak epey uzun bir şey yazdım, derste okudum. Zannettim ki çok hoşuna gidecek… “İyi olmuş ama benim beklediğim bu değildi”dedi:
“Ben, babana gidip savaşı anlattıracaksın, sonra bize anlatacaksın sanmıştım.”

“Babamın Cumhurbaşkanı olduğu gün”
Babamın giyinip Meclis’e gittiğini hatırlıyorum. Biz radyodan hem seçim sonucunu hem de babamın yeminini dinledik. Kısa bir konuşma yaptı. “Uyumlu bir yönetimimiz olacak” demişti.
Sonra bekledik, geldi. Karşıladık.
Öyle büyük coşku yaşandığını hatırlamıyorum. Başbakanken de öyle karşılardık. O gün yemekte misafirler vardı. Orada milletvekillerinden bir misafir “Kürsüye çok çabuk çıktınız Paşam.
Yavaş yavaş çıkmak daha iyi olurdu” dedi.
Babam da gülmüştü.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
“Fizikçi olmaya nasıl karar verdim?”
Savaşta okullar mayısta erken tatil edildi. Serbest kaldık. Ben o bahar hep tenis oynadım.
Lisenin son sınıfına kadar abimin mühendis olacağı, benim de Dışişleri’ne gireceğim düşünülüyordu. Yabancı dile, edebiyat okumaya hevesim vardı. Konuğumuz Numan Menemencioğlu’nun konuşmalarını hayranlıkla dinliyordum. Dışişleri bana cazip bir uğraş gibi görünüyordu.
Ancak son sınıfta fiziğin o dönemde çok önemli gelişmeler yaşadığını öğrendim. O zaman Teknik Üniversite’nin doçentleri Fen Teknik diye bir dergi çıkarırlardı. Orada kuantum fiziğinde, atom fiziğinde, kuantum mekaniğinde yeni yaklaşımlar çıktığını, felsefede gördüğümüz “zaman” gibi, “uzay” gibi, “nedensellik ilkesi” gibi bazı kavramların fizikte ele alındığını öğrendim ve fiziği sevdim. Lise sonda, “Teorik fizikçi olayım” diye kendi kendime karar verdim.

“Paşa oğluna okul açmış”
Fizikçi olmak için İstanbul’daki Fen Fakültesi’ne gitmek gerekirdi. Fizik fakültesi yalnız orada vardı. Daha önce abim İstanbul’a, Teknik Üniversite’ye gitmişti. Annem de buna çok üzülüyordu. Bir gün babam “Ne okumaya karar verdin?” diye sorunca, “Fizikçi olabilirim ama İstanbul’a gidersem üzüleceksiniz. Felsefeci olayım” dedim.
Felsefe, Ankara’da okunabiliyordu.
O zaman babam “Felsefeye ömür verilmez, sen gene fizikçi ol” dedi. Ama İstanbul konusu onu da düşündürüyordu.
Galiba annemin aklına geldi, “Acaba Ankara’da Fen Fakültesi açılamaz mı?” diye… Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e söylediler.
Tabii sonra eleştirenler oldu, “Bu ne despotizmdir; Paşa oğlu için okul açmış” diye… Ama pek öyle değildi. Bana özel bir kolaylık göstermedi. Fen Fakültesi vatandaşa hitap eden çok önemli bir okul oldu. Türkiye’de ve dünyada önemli buluşlar yapan insanlar yetiştirdi.

AMERİKA’DA
“Very good!”
Fen Fakültesi’nden fizik lisansı alarak mezun olduktan sonra, yüksek lisans için vapurla Amerika’ya California Teknoloji Enstitüsü’ne gittim.
1947 sonbaharıydı
Yolculuk beş-altı gün sürdü. Vapur New York’a yanaştığında Amerikalı gazeteciler bekliyordu. Bana, Truman Doktrini hakkındaki fikrimi sordular.
Ben de “Very good” (Çok güzel) dedim. Başka bir şey demedim.
Abimle birlikte oturuyorduk.
O günlerde Amerikan televizyonunda popüler bir yorumcu “Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Amerika’da okuyan oğlu, bir Amerikalı kızla evlenmek üzere” diye haber yapmış. O haber de Cumhuriyet’te yayınlanmış. Babam da çok üzülmüş. Hemen telgraf çektim, “Bu, tamamen uydurma bir haberdir, hiç aslı yoktur” diye. Babam çok sevinmişti o zaman…

“Babam kaybetmeyi sevmezdi”
CHP 1950’de seçimi kaybedince babama mektup yazıp “Geçmiş olsun” dedim:
“Üzülmeyin, seçimi kimin kazandığını ilerde unuturlar ama ilk defa, tam manasıyla dürüst bir seçimle demokrasiye yol açan partinin ve insanın kim olduğunu unutmayacaklar. O, sizin en büyük başarınız olarak hatırlanacak” diye yazmıştım.
Babam da sonra cevaben “Ne kadar filozofik bir tavırla almışsın seçim sonucunu, bundan çok kıvanç duydum” demişti.
Muhalefetteyken tabii daha yalnız kalmışlardı. Her akşam yemekten sonra babam, annemle bezik oynardı. Başka bir karakteristiği, (mesela o da bana geçmemiş, abimde daha çok vardı) kaybetmeyi hiç sevmezdi. Kimle oynarsa oynasın… Mesela anneme büyük sevgisi vardı ama gene de annemle oynarken kaybederse hoşlanmadığını belli eder, “Yahu bu akşam çok şanslısın. O kartları nasıl çekiyorsun?” derdi.

ASKERLİK VE EVLİLİK
“Sevinç’le evlenebilirim”
1952’de Türkiye’ye döndüm ve Ankara Fen Fakültesi’ne fizik asistanı olarak girdim. Tabii Amerika’da gördüğüm araştırma ortamı burada yoktu.
Askerde, yedek subay olarak Mamak’taki Muharebe Okulu’nda tercümanlık yaptım. Orada vaktim vardı, 1,5 senede doçentlik tezimi yazdım, sınavımı verdim. Hem yedek subaylık görevimi yaptım hem doçent oldum.
1957 yazında Heybeliada’daydık. Babamın evinin yanında Sohtorik’lerin evi vardı. Ali Sohtorik, CHP İl Başkanlığı yapıyordu. O münasebetle aileyle tanıştım. Büyük kızları Sevinç’le uzaktan bir-iki görüşmemiz oldu, onu gözüme kestirmiştim. Artık evlenmek istiyordum. Evden de evlenmemi istiyorlardı; “Sevinç’le evlenebilirim” dedim.

“Aşkı yaşadım”
Eşimi sevdim; yani aşk denen şey, işte durmadan eşinizi, sevgilinizi düşünürsünüz; o durumları yaşadım ben de… Eşim de büyük iyi niyetle beni kabul etti. Ben çok mutluydum ve eşim de mutluydu sanırım.
Resimlerde mutluluğum çok belli oluyordu. Hatta bir arkadaşım alay etti, “Yahu bu kadar istiyordun niye şimdiye kadar bekledin?” diye…
Düğün oldu, gece Divan’da yattık. Sabahleyin uçakla Amerika’ya gittik. Orada “nükleer reaktör teorisi” ve bunun matematiksel teorisi “nötron transport teorisi” konularında araştırma yaptım ve yayınladım. Türkiye’ye geldikten sonra da o konuda çalışmaya devam ettim.

ODTÜ’DE
“Evimize bomba koydular”
ODTÜ yeni kurulmuş, iddialı bir üniversiteydi. Henüz barakada eğitim veriyordu. Oraya geçtim. Teorik Fizik bölümü kuruldu, beni onun başına geçirdiler.
Ardından dekan oldum. Üniversite Amerikan yardımıyla kurulduğu için, ona tepkili solcu gençlerde Amerikan aleyhtarı bir hava oluştu.
Dekan olarak bütün gün çalışıyordum, ayrıca ders veriyordum. 1967’de bir gün kolum ağrıdı. Bir rahatsızlık hissettim, doktora gittim. Meğer spazm geçirmişim. “Aman yat” dediler, bir ay istirahat ettim.
4 Eylül’de yeni Mütevelli Heyeti sürpriz şekilde, beni rektör atadı.
Mebus Evleri’nde oturuyorduk o zaman eşimle. 16 Ocak gecesi yatmıştık, telefon çaldı. Açtım, birisi bana “Ben Deniz Gezmiş’im” dedi.
“Ne istiyorsun?” dedim, kapattı telefonu… Arkasından büyük bir gürültüyle bizim evin kapısı havaya uçtu. Biz yukarıdaydık. Sanıyorum o telefonu, sahte adla, bizim evde olduğumuzu kontrol için etmişlerdi.
Aşağı indik baktık, kapı uçmuştu. Kapıya dinamit koymuşlar.
Çankaya’ya babamın evine gittik, orada kaldık o gece…
5 Mart’ta sabaha karşı “Jandarma birlikleri üniversiteye geldi” diye haber geldi. O zaman ben lojmanda oturuyordum. Çıktım baktım. Yurttaki öğrenciler de çıktılar.
Karşılıklı bir-iki ateş oldu. Ben yürüyüp öğrencilere “Yapmayın” filan demek istedim ama “Ateş ediliyor” diye mani oldular.
Sonunda jandarma yurtları işgal etti. O çatışma esnasında bir öğrenci öldü maalesef; diğeri de ağır yaralandı, sonra o da öldü.
O ölüm, bizi çok üzdü. Akşam Mütevelli Heyeti toplandı. Üniversiteyi süresiz kapattılar. “Akademik Konsey öğrencileri tahrik ediyor, lağvedelim” dediler. Ben kabul etmedim “Onu yaparsanız istifa ederim” dedim. Biraz düşündüler, “Lağvediyoruz” dediler. “Öyleyse ben de istifa ediyorum” dedim. Ayrıldım.
12 Mart’tan sonra benim de “öğrenci isyanlarında rolüm varmış” diye dedikodu çıkardılar. Bir gün üniversiteden dönerken jandarma durdurdu, sonra bıraktı. Ertesi günü Sıkıyönetim Savcılığı beni çağırdı. Genç bir savcıyla birkaç saat konuştuk. Üniversitede ne olduğunu sordu. Anlattım yaptıklarımı, tatmin oldu, tutuklamadı; bıraktı beni.

SİYASETE GİRİŞ
“Erdal yapma!”
12 Eylül müdahalesinde yurtdışındaydım. Demokrasiye aykırı bir hareketti. Üniversitelerden bazı öğretim üyeleri atıldı o dönemde… Bazıları da kendileri istifa etti, çok değerli insanlar vardı aralarında… Ona üzülüyordum. Yanlış olduğunu söylemek istiyordum ama bu, yönetime muhalefet etmek olurdu ve o zaman üniversitede kalamazdım.
Sonra bir gün, üniversitede odamda çalışırken, İbrahim Cevahir diye biri telefon etti. Beni görmek istediğini söyledi, “önemli bir konu görüşeceğim” dedi.
“Buyurun” dedim.
Geldi. İki saat anlattı:
“Demokrasinin tekrar canlanması için halkın inandığı bir ismin başa geçmesi lazım. Bunu da ancak siz yaparsınız” dedi.
Ben şaştım; “Ben üniversitedeyim. Siyasetle ilgim yok, bilmem de siyaseti” dedim.
“Siz bu işi ciddi düşünün. Tekrar görüşürüz” dedi, gitti.
Başta ciddiye almadım, eşime de söyledim. O tamamen karşıydı. Ama sonra düşündüm. “Galiba girsem iyi olacak” diye karar verdim ve 15 gün sonra Ankara’ya gittiğimde ona söyledim. Ankara’da uzun müzakerelerden sonra Pembe Köşk’teki bir basın toplantısıyla siyasete girdiğimi açıkladım. Eşimin haberi yoktu.
Telefon ettim ona, “Kusura bakma” dedim, “Ben siyasete giriyorum ve basın toplantısı yaptım.”
“Erdal yapma” diye bağırdı, kapattı telefonu. Çok üzüldüm tabii ama yapacak bir şey yoktu.
Çıktım, para çekmeye bankaya gittim. Baktım arkamda gazeteciler… Hep beraber bankaya gittik. Anladım ki bundan sonra hep beraberiz basınla…

İNÖNÜ MECLİS’TE
“Rakamlarla eğleniyordum”
O günlerde arkadaşım Nimet Özdaş bir kitap getirmişti bana… NATO’da yapılan bir toplantıda bilim insanları, zamanın bilimsel problemlerini yayınlamışlar. O kitapta bir matematikçi eski bir problemden bahsediyordu. Meclis’te bunu çözmeye uğraşmak geldi aklıma.. Tabii zor bir problem… Çarpıyor, topluyor, birtakım çözümler buluyordum. Vakit alan konulardı. Seçim otobüsünde, Meclis’te ya da makam arabasında bir yerden bir yere giderken onlarla eğleniyordum.

“Ölüm korkusunu nasıl yendim?”
Küçükken kendi kendime derdim ki; “Ölümden korkmaya gerek yok. Her insan sonsuza kadar yaşar. Çünkü öldüğünü fark etmez. Ancak yaşadığını bilir. Bir gün ölecek gerçi ama öldükten sonra onu anlamayacak. O yüzden, onun bakımından yaşam sonsuzdur.”
Bu, beni tatmin etmişti.
Ama yaş ilerledikçe gençlikteki bu muhasebe insanı tatmin etmiyor.
“Evet, öldüğümü fark etmeyeceğim ama öldüm.”
O, hoş bir şey değil. Düşündükçe insanı ter basıyor. Yenemezsiniz, aklınızı kaçırırsınız. Korkunç bir şey ölmek. Bir şey yapamamak…
Ama zamanla insan başka türlü kabul ediyor. Çünkü vücut yoruluyor, “Ölmek de dinlenmektir. Artık biraz da başkaları uğraşsın” diyorsunuz.
Gençken ölüm korkusu ruhun kuvvetiyle, yaşlıyken de vücudun yorgunluğuyla yenilebiliyor.

HASTALIĞI
“Şimdilik hayattayım. Çabucak ölmezsem bitirecek işlerim var”
Abimin ölümünden bir sene sonra ben kan kanserine yakalandım.
Geçen sene nisanda tesadüfen ortaya çıktı.
Babamda şeker hastalığı vardı. Doktorum Temel Yılmaz, bende var mı diye düzenli kanımı kontrol ediyordu. Bir sefer kan aldığında “Başka bir şey gördüm” dedi. Önce inanmadık. Bir daha başkasına kan verdik. Eşimle beni hastaneye çağırdılar. Gittik, orada kanser uzmanı bir doktor, “Kan tahlilinizde akyuvarlar çok düşük çıktı. Böyle olunca mikroplara karşı bağışıklığınız kalmıyor. Kemoterapi gerekir” dedi.
“Nasıl yapılacak?” dedik.
“Kuvvetli ilaçlar veriliyor, bu ilaçlar zararlı hücreleri öldürüyor, onları öldürürken yararlı hücreleri de öldürüyor. Onun için çok mukavemetsiz kalıyorsunuz. Dolayısıyla sizi izole etmek gerekiyor.”
Bunu daha iyi yapanlar Amerika’da varmış. “Amerika’ya gitsek” dedik. “İsterseniz gidin. Orada daha iyi ilaçlar olabilir” dediler.
Üç-dört gün içinde gittik. Ve orada hemen ilaç vermeye başladılar. Üç defa tedavi uyguladılar. Tedavi başarılı oldu. normal hale geldi akyuvarlar… Bir buçuk sene oldu neredeyse… Şimdilik hayattayım. İyiyim. Bundan sonra ne olacağı belli değil. Tekrarlayabilir, tekrar tedavi edebilirler. Böyle bir durum. Kurtulma şansı yüzde elli…

“Çabucak ölmezsem…”
Moralim bozuk değil ama ilaçlar yoruyor insanı… Ayda bir, bir yerlere konferansa gidiyorum. Kitap yazmaya devam ediyorum. İstiyorum ki cumhuriyet döneminde temel bilimlerdeki araştırmaları tanıtayım. Büyük bir keşif olursa onu herkes biliyor ama çok önemli olmayan birtakım buluşları ancak uzmanları duyuyor. Cumhuriyet döneminde temel bilimlerdeki, kimyadaki, astronomideki, fizik, matematikteki, jeoloji, biyolojideki araştırmaları tanıtan, altı temel bilimin her biri için bir kitap olacak… Araştırmaların isimleri elimde ama birtakım gözlemler yapmak gerekiyor. Onları yapmaya çalışıyorum. Eğer çabucak ölmezsem onları bitirmek istiyorum.

“Pişmanlığım yok”
Az yazdım belki. Onun dışında bana verilen görevleri yaptım hep… Babamızın bize verdiği eğitim oydu; “İnsan görevini yapar ve sonuna kadar yapar.” Küçükken bana “Sonuna kadar görevimi yapacağım” dedirtmişti.
Okulda görevimi yaptım.
Üniversitede görev yaptım.
Ondan sonra siyasetten çağırdılar orada görev yaptım. O açıdan pişman olduğum bir şey yok.
Bilimle yaşadım ve bilimle uğraşmaktan zevk aldım. Yazmaktan da zevk aldım.
İşin doğrusu hiçbirinde büyük bir şey yapmadım ama hepsinde azar azar bir şey yaptım. Öyle olunca tabii insan hiçbir yere sığdırılmıyor; birçok yerde iz bırakıyor ama hiçbirinde çok büyük bir şey yapmıyor.

Can Dündar 04.11.2007

MİLLİYET

Erdal İnönü’nün Son Röportajı

Son kitabı için bu yıl şubattan hazirana 10 hafta buluşup konuştuk Erdal İnönü’yle… Bitirdiğimiz gün yaş günüydü. Lafı ölüme getirdi. “Ölmek korkunç bir şey” dedi. “Düşündükçe insanı ter basıyor. Yenemezseniz, aklınızı kaçırırsınız. Ama ölüm korkusu gençken ruhun kuvvetiyle, yaşlıyken de vücudun yorgunluğuyla yenilebiliyor”

Bu yıl başında İş Bankası Yayınları Nehir Söyleşiler editörü Levent Cinemre “Bir Erdal İnönü kitabı hazırlamak istiyoruz. Bu söyleşiyi sen yapar mısın?” diye sorunca gururla kabul etmiştim.
Bu, ortak hazırlayacağımız bir kitap olacaktı.
Erdal Bey de memnun olacağını söyleyince söyleşilere başladık. Şubat-haziran arasında 10 kez buluştuk. Her çarşamba öğleden sonra, Rasathane’deki Feza Gürsey Enstitüsü’ndeki odasının kapısını çalıyordum. Çalışıyor oluyordu.
Kütüphanedeki geniş salona kuruluyor ve sohbete koyuluyorduk. NTV’nin kameramanı Oktay Taşkın da söyleşiyi kameraya alıyordu.
Çocukluğundan günümüze kadar yaşamını baştan sona kat ettik. Her buluşmada en az üç saat konuşuyorduk. Büyük bir disiplinle ve çoğu zaman hazırlanarak geliyor ve anlattıkça keyifleniyordu.
Söyleşi maratonunu bitirdiğimiz gün, doğum günüydü. Enstitü çıkışında birlikte fotoğraf çektirdik. Hastalığı atlatmış gibiydi ama enfeksiyon kapmaktan ürküyordu.
Bir ara “İyi ki bu söyleşiyi yaptık” dedi bana. Sesinde huzur ve hüzün bir aradaydı.
Yaz sonu deşifreleri tamamladık.
Sıra ondaydı. Okuyup düzeltecekti. Sonra yayınevine verecektik.
Ama o dönem rahatsızlanıp Amerika’ya gitti. Oradan telefonlaştık.
Geçen ay Özden Toker telefon edip “Amerika’ya ağabeyimin yanına gidiyorum. Göndereceğin bir şey var mı?” diye sordu.
“Deşifreler var ama yormaktan korkarım” dedim.
“Götüreyim, belki de iyi gelir” dedi. 500 sayfayı bulan anılar, böylece Amerika’ya uçtu.
Sonrasını dönüşte Özden hanım şöyle anlattı: “Okuyacak hali yoktu. Ama merak da ediyordu. Bunun üzerine ben ona okumaya karar verdim. Bütün kitabı baştan sona okudum. Yanıma oturup omzuma dayanıyordu. Gözleriyle de takip ediyordu. Günde üç saat kadar okuyordum. Bazı yerlerde kesip düzeltmeler yapıyordu. Onları sayfaların üzerine işaretledik. 10 günde bitirdik. Kitabı çok beğenmişti.”
Üzerinde son el yazıları olan taslak bana ulaştığında heyecan içindeydim. Lakin iki hafta sonra Erdal beyin vefat haberi geldi.
Onunla derinlemesine söyleşebildiğim 10 buluşmanın ayrıcalığını ve gururunu onurla saklarken, artık bir vasiyete dönüşen “son röportaj”dan bazı bölümleri, onu ebediyete uğurlayacağımız bugün, ilk kez burada sizlerle paylaşmak istiyorum.
Anısı önünde hayranlık ve saygıyla eğiliyorum.

ÇOCUKLUĞU
“Erkek dal”
1926 Haziran doğumluyum. Ben doğduğumda babam başbakandı. İsim bulmayı severdi. Ömer ismini kendisi bulmamış ama benim ve kız kardeşimin ismini babam buldu. Daha doğrusu yarattı. “Erdal” adını, “erkek dal” anlamında o uydurmuştu.
Pembe Köşk’te yedi kişiydik: Babam, annem, abim, ben, kız kardeşim, babaannem Cevriye hanım ve kız kardeşimin Fransızca öğretmeni…
Küçükken iyi huylu değildim. İnatçıydım. Sık sık ağlardım.
Genellikle bizi görenler “İsmet Paşa’nın çocukları geçiyor” diye fısıldaşırdı. O hep duya duya artık bende marazi bir şey haline gelmişti. Ne zaman iki kişiyi fısıldaşırken görsem “‘İsmet Paşa’nın çocukları’ diyorlar” diye içimden geçirirdim.
Okulda öğretmenler bana ters bir şey söylememeye dikkat ederdi. Ben de onları kızdıracak bir şey yapmamaya dikkat ederdim. Yaramaz değildim ama bazen arkadaşlarımla gülüştüğümüz olurdu. Eğer bir arkadaşımla gülüyorsak, öğretmen onu paylardı, ben de güldüğüm halde beni paylamazdı.

“Ben 80 yaşıma geldiğimde…”
Okulda hesap öğrenmiştik. Bir gün babam kontrol için sordu:
“Ben 52 yaşındayım, sen 8 yaşındasın. 10 sene sonra sen kaç yaşında olacaksın, ben kaç yaşında olacağım?”
“Ben18 olacağım, siz 62” dedim.
“Peki, 20 sene sonra?”
“Siz 72, ben 28…”
“Peki sen 80’e geldiğinde ben kaç yaşında olacağım?”
“O zamana sen ölürsün” dedim.
Annem “Sus, ağzından yel alsın, böyle şey söylenir mi?” diye çok kızmıştı ama babam çok gülmüştü.

“Erken kalkar ders çalışırdım”
Ortaokula 1937’de başladım. Gazi Lisesi, Hergele Meydanı’nda yeni yapılmıştı. Karnelerim genellikle iyiydi. Hiç kırık not almadım.
Derslere akşamdan çalışırdım ama bu yetmezdi; onun için sabah iki saat erken kalkar, kimseler uyanmadan yine çalışırdım. Annemler de şaşardı buna… Tabii taze bilgiyle sınava girince daha iyi sonuç alırdım. Bazı akşamlar film gösterirlerdi Çankaya Köşkü’nde; ertesi gün sınav varsa filmi seyretmez, dersime çalışırdım. İyi bir öğrenciydim yani…

“İnönü Savaşı’nı anlattırdılar”
Tarih öğretmenimiz Enver Şapolyo’ydu. Bir gün İnönü savaşlarını benim hazırlamamı istedi. Eve gittim, askeri kitaplardan yararlanarak epey uzun bir şey yazdım, derste okudum. Zannettim ki çok hoşuna gidecek… “İyi olmuş ama benim beklediğim bu değildi”dedi:
“Ben, babana gidip savaşı anlattıracaksın, sonra bize anlatacaksın sanmıştım.”

“Babamın Cumhurbaşkanı olduğu gün”
Babamın giyinip Meclis’e gittiğini hatırlıyorum. Biz radyodan hem seçim sonucunu hem de babamın yeminini dinledik. Kısa bir konuşma yaptı. “Uyumlu bir yönetimimiz olacak” demişti.
Sonra bekledik, geldi. Karşıladık.
Öyle büyük coşku yaşandığını hatırlamıyorum. Başbakanken de öyle karşılardık. O gün yemekte misafirler vardı. Orada milletvekillerinden bir misafir “Kürsüye çok çabuk çıktınız Paşam.
Yavaş yavaş çıkmak daha iyi olurdu” dedi.
Babam da gülmüştü.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
“Fizikçi olmaya nasıl karar verdim?”
Savaşta okullar mayısta erken tatil edildi. Serbest kaldık. Ben o bahar hep tenis oynadım.
Lisenin son sınıfına kadar abimin mühendis olacağı, benim de Dışişleri’ne gireceğim düşünülüyordu. Yabancı dile, edebiyat okumaya hevesim vardı. Konuğumuz Numan Menemencioğlu’nun konuşmalarını hayranlıkla dinliyordum. Dışişleri bana cazip bir uğraş gibi görünüyordu.
Ancak son sınıfta fiziğin o dönemde çok önemli gelişmeler yaşadığını öğrendim. O zaman Teknik Üniversite’nin doçentleri Fen Teknik diye bir dergi çıkarırlardı. Orada kuantum fiziğinde, atom fiziğinde, kuantum mekaniğinde yeni yaklaşımlar çıktığını, felsefede gördüğümüz “zaman” gibi, “uzay” gibi, “nedensellik ilkesi” gibi bazı kavramların fizikte ele alındığını öğrendim ve fiziği sevdim. Lise sonda, “Teorik fizikçi olayım” diye kendi kendime karar verdim.

“Paşa oğluna okul açmış”
Fizikçi olmak için İstanbul’daki Fen Fakültesi’ne gitmek gerekirdi. Fizik fakültesi yalnız orada vardı. Daha önce abim İstanbul’a, Teknik Üniversite’ye gitmişti. Annem de buna çok üzülüyordu. Bir gün babam “Ne okumaya karar verdin?” diye sorunca, “Fizikçi olabilirim ama İstanbul’a gidersem üzüleceksiniz. Felsefeci olayım” dedim.
Felsefe, Ankara’da okunabiliyordu.
O zaman babam “Felsefeye ömür verilmez, sen gene fizikçi ol” dedi. Ama İstanbul konusu onu da düşündürüyordu.
Galiba annemin aklına geldi, “Acaba Ankara’da Fen Fakültesi açılamaz mı?” diye… Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e söylediler.
Tabii sonra eleştirenler oldu, “Bu ne despotizmdir; Paşa oğlu için okul açmış” diye… Ama pek öyle değildi. Bana özel bir kolaylık göstermedi. Fen Fakültesi vatandaşa hitap eden çok önemli bir okul oldu. Türkiye’de ve dünyada önemli buluşlar yapan insanlar yetiştirdi.

AMERİKA’DA
“Very good!”
Fen Fakültesi’nden fizik lisansı alarak mezun olduktan sonra, yüksek lisans için vapurla Amerika’ya California Teknoloji Enstitüsü’ne gittim.
1947 sonbaharıydı
Yolculuk beş-altı gün sürdü. Vapur New York’a yanaştığında Amerikalı gazeteciler bekliyordu. Bana, Truman Doktrini hakkındaki fikrimi sordular.
Ben de “Very good” (Çok güzel) dedim. Başka bir şey demedim.
Abimle birlikte oturuyorduk.
O günlerde Amerikan televizyonunda popüler bir yorumcu “Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Amerika’da okuyan oğlu, bir Amerikalı kızla evlenmek üzere” diye haber yapmış. O haber de Cumhuriyet’te yayınlanmış. Babam da çok üzülmüş. Hemen telgraf çektim, “Bu, tamamen uydurma bir haberdir, hiç aslı yoktur” diye. Babam çok sevinmişti o zaman…

“Babam kaybetmeyi sevmezdi”
CHP 1950’de seçimi kaybedince babama mektup yazıp “Geçmiş olsun” dedim:
“Üzülmeyin, seçimi kimin kazandığını ilerde unuturlar ama ilk defa, tam manasıyla dürüst bir seçimle demokrasiye yol açan partinin ve insanın kim olduğunu unutmayacaklar. O, sizin en büyük başarınız olarak hatırlanacak” diye yazmıştım.
Babam da sonra cevaben “Ne kadar filozofik bir tavırla almışsın seçim sonucunu, bundan çok kıvanç duydum” demişti.
Muhalefetteyken tabii daha yalnız kalmışlardı. Her akşam yemekten sonra babam, annemle bezik oynardı. Başka bir karakteristiği, (mesela o da bana geçmemiş, abimde daha çok vardı) kaybetmeyi hiç sevmezdi. Kimle oynarsa oynasın… Mesela anneme büyük sevgisi vardı ama gene de annemle oynarken kaybederse hoşlanmadığını belli eder, “Yahu bu akşam çok şanslısın. O kartları nasıl çekiyorsun?” derdi.

ASKERLİK VE EVLİLİK
“Sevinç’le evlenebilirim”
1952’de Türkiye’ye döndüm ve Ankara Fen Fakültesi’ne fizik asistanı olarak girdim. Tabii Amerika’da gördüğüm araştırma ortamı burada yoktu.
Askerde, yedek subay olarak Mamak’taki Muharebe Okulu’nda tercümanlık yaptım. Orada vaktim vardı, 1,5 senede doçentlik tezimi yazdım, sınavımı verdim. Hem yedek subaylık görevimi yaptım hem doçent oldum.
1957 yazında Heybeliada’daydık. Babamın evinin yanında Sohtorik’lerin evi vardı. Ali Sohtorik, CHP İl Başkanlığı yapıyordu. O münasebetle aileyle tanıştım. Büyük kızları Sevinç’le uzaktan bir-iki görüşmemiz oldu, onu gözüme kestirmiştim. Artık evlenmek istiyordum. Evden de evlenmemi istiyorlardı; “Sevinç’le evlenebilirim” dedim.

“Aşkı yaşadım”
Eşimi sevdim; yani aşk denen şey, işte durmadan eşinizi, sevgilinizi düşünürsünüz; o durumları yaşadım ben de… Eşim de büyük iyi niyetle beni kabul etti. Ben çok mutluydum ve eşim de mutluydu sanırım.
Resimlerde mutluluğum çok belli oluyordu. Hatta bir arkadaşım alay etti, “Yahu bu kadar istiyordun niye şimdiye kadar bekledin?” diye…
Düğün oldu, gece Divan’da yattık. Sabahleyin uçakla Amerika’ya gittik. Orada “nükleer reaktör teorisi” ve bunun matematiksel teorisi “nötron transport teorisi” konularında araştırma yaptım ve yayınladım. Türkiye’ye geldikten sonra da o konuda çalışmaya devam ettim.

ODTÜ’DE
“Evimize bomba koydular”
ODTÜ yeni kurulmuş, iddialı bir üniversiteydi. Henüz barakada eğitim veriyordu. Oraya geçtim. Teorik Fizik bölümü kuruldu, beni onun başına geçirdiler.
Ardından dekan oldum. Üniversite Amerikan yardımıyla kurulduğu için, ona tepkili solcu gençlerde Amerikan aleyhtarı bir hava oluştu.
Dekan olarak bütün gün çalışıyordum, ayrıca ders veriyordum. 1967’de bir gün kolum ağrıdı. Bir rahatsızlık hissettim, doktora gittim. Meğer spazm geçirmişim. “Aman yat” dediler, bir ay istirahat ettim.
4 Eylül’de yeni Mütevelli Heyeti sürpriz şekilde, beni rektör atadı.
Mebus Evleri’nde oturuyorduk o zaman eşimle. 16 Ocak gecesi yatmıştık, telefon çaldı. Açtım, birisi bana “Ben Deniz Gezmiş’im” dedi.
“Ne istiyorsun?” dedim, kapattı telefonu… Arkasından büyük bir gürültüyle bizim evin kapısı havaya uçtu. Biz yukarıdaydık. Sanıyorum o telefonu, sahte adla, bizim evde olduğumuzu kontrol için etmişlerdi.
Aşağı indik baktık, kapı uçmuştu. Kapıya dinamit koymuşlar.
Çankaya’ya babamın evine gittik, orada kaldık o gece…
5 Mart’ta sabaha karşı “Jandarma birlikleri üniversiteye geldi” diye haber geldi. O zaman ben lojmanda oturuyordum. Çıktım baktım. Yurttaki öğrenciler de çıktılar.
Karşılıklı bir-iki ateş oldu. Ben yürüyüp öğrencilere “Yapmayın” filan demek istedim ama “Ateş ediliyor” diye mani oldular.
Sonunda jandarma yurtları işgal etti. O çatışma esnasında bir öğrenci öldü maalesef; diğeri de ağır yaralandı, sonra o da öldü.
O ölüm, bizi çok üzdü. Akşam Mütevelli Heyeti toplandı. Üniversiteyi süresiz kapattılar. “Akademik Konsey öğrencileri tahrik ediyor, lağvedelim” dediler. Ben kabul etmedim “Onu yaparsanız istifa ederim” dedim. Biraz düşündüler, “Lağvediyoruz” dediler. “Öyleyse ben de istifa ediyorum” dedim. Ayrıldım.
12 Mart’tan sonra benim de “öğrenci isyanlarında rolüm varmış” diye dedikodu çıkardılar. Bir gün üniversiteden dönerken jandarma durdurdu, sonra bıraktı. Ertesi günü Sıkıyönetim Savcılığı beni çağırdı. Genç bir savcıyla birkaç saat konuştuk. Üniversitede ne olduğunu sordu. Anlattım yaptıklarımı, tatmin oldu, tutuklamadı; bıraktı beni.

SİYASETE GİRİŞ
“Erdal yapma!”
12 Eylül müdahalesinde yurtdışındaydım. Demokrasiye aykırı bir hareketti. Üniversitelerden bazı öğretim üyeleri atıldı o dönemde… Bazıları da kendileri istifa etti, çok değerli insanlar vardı aralarında… Ona üzülüyordum. Yanlış olduğunu söylemek istiyordum ama bu, yönetime muhalefet etmek olurdu ve o zaman üniversitede kalamazdım.
Sonra bir gün, üniversitede odamda çalışırken, İbrahim Cevahir diye biri telefon etti. Beni görmek istediğini söyledi, “önemli bir konu görüşeceğim” dedi.
“Buyurun” dedim.
Geldi. İki saat anlattı:
“Demokrasinin tekrar canlanması için halkın inandığı bir ismin başa geçmesi lazım. Bunu da ancak siz yaparsınız” dedi.
Ben şaştım; “Ben üniversitedeyim. Siyasetle ilgim yok, bilmem de siyaseti” dedim.
“Siz bu işi ciddi düşünün. Tekrar görüşürüz” dedi, gitti.
Başta ciddiye almadım, eşime de söyledim. O tamamen karşıydı. Ama sonra düşündüm. “Galiba girsem iyi olacak” diye karar verdim ve 15 gün sonra Ankara’ya gittiğimde ona söyledim. Ankara’da uzun müzakerelerden sonra Pembe Köşk’teki bir basın toplantısıyla siyasete girdiğimi açıkladım. Eşimin haberi yoktu.
Telefon ettim ona, “Kusura bakma” dedim, “Ben siyasete giriyorum ve basın toplantısı yaptım.”
“Erdal yapma” diye bağırdı, kapattı telefonu. Çok üzüldüm tabii ama yapacak bir şey yoktu.
Çıktım, para çekmeye bankaya gittim. Baktım arkamda gazeteciler… Hep beraber bankaya gittik. Anladım ki bundan sonra hep beraberiz basınla…

İNÖNÜ MECLİS’TE
“Rakamlarla eğleniyordum”
O günlerde arkadaşım Nimet Özdaş bir kitap getirmişti bana… NATO’da yapılan bir toplantıda bilim insanları, zamanın bilimsel problemlerini yayınlamışlar. O kitapta bir matematikçi eski bir problemden bahsediyordu. Meclis’te bunu çözmeye uğraşmak geldi aklıma.. Tabii zor bir problem… Çarpıyor, topluyor, birtakım çözümler buluyordum. Vakit alan konulardı. Seçim otobüsünde, Meclis’te ya da makam arabasında bir yerden bir yere giderken onlarla eğleniyordum.

“Ölüm korkusunu nasıl yendim?”
Küçükken kendi kendime derdim ki; “Ölümden korkmaya gerek yok. Her insan sonsuza kadar yaşar. Çünkü öldüğünü fark etmez. Ancak yaşadığını bilir. Bir gün ölecek gerçi ama öldükten sonra onu anlamayacak. O yüzden, onun bakımından yaşam sonsuzdur.”
Bu, beni tatmin etmişti.
Ama yaş ilerledikçe gençlikteki bu muhasebe insanı tatmin etmiyor.
“Evet, öldüğümü fark etmeyeceğim ama öldüm.”
O, hoş bir şey değil. Düşündükçe insanı ter basıyor. Yenemezsiniz, aklınızı kaçırırsınız. Korkunç bir şey ölmek. Bir şey yapamamak…
Ama zamanla insan başka türlü kabul ediyor. Çünkü vücut yoruluyor, “Ölmek de dinlenmektir. Artık biraz da başkaları uğraşsın” diyorsunuz.
Gençken ölüm korkusu ruhun kuvvetiyle, yaşlıyken de vücudun yorgunluğuyla yenilebiliyor.

HASTALIĞI
“Şimdilik hayattayım. Çabucak ölmezsem bitirecek işlerim var”
Abimin ölümünden bir sene sonra ben kan kanserine yakalandım.
Geçen sene nisanda tesadüfen ortaya çıktı.
Babamda şeker hastalığı vardı. Doktorum Temel Yılmaz, bende var mı diye düzenli kanımı kontrol ediyordu. Bir sefer kan aldığında “Başka bir şey gördüm” dedi. Önce inanmadık. Bir daha başkasına kan verdik. Eşimle beni hastaneye çağırdılar. Gittik, orada kanser uzmanı bir doktor, “Kan tahlilinizde akyuvarlar çok düşük çıktı. Böyle olunca mikroplara karşı bağışıklığınız kalmıyor. Kemoterapi gerekir” dedi.
“Nasıl yapılacak?” dedik.
“Kuvvetli ilaçlar veriliyor, bu ilaçlar zararlı hücreleri öldürüyor, onları öldürürken yararlı hücreleri de öldürüyor. Onun için çok mukavemetsiz kalıyorsunuz. Dolayısıyla sizi izole etmek gerekiyor.”
Bunu daha iyi yapanlar Amerika’da varmış. “Amerika’ya gitsek” dedik. “İsterseniz gidin. Orada daha iyi ilaçlar olabilir” dediler.
Üç-dört gün içinde gittik. Ve orada hemen ilaç vermeye başladılar. Üç defa tedavi uyguladılar. Tedavi başarılı oldu. normal hale geldi akyuvarlar… Bir buçuk sene oldu neredeyse… Şimdilik hayattayım. İyiyim. Bundan sonra ne olacağı belli değil. Tekrarlayabilir, tekrar tedavi edebilirler. Böyle bir durum. Kurtulma şansı yüzde elli…

“Çabucak ölmezsem…”
Moralim bozuk değil ama ilaçlar yoruyor insanı… Ayda bir, bir yerlere konferansa gidiyorum. Kitap yazmaya devam ediyorum. İstiyorum ki cumhuriyet döneminde temel bilimlerdeki araştırmaları tanıtayım. Büyük bir keşif olursa onu herkes biliyor ama çok önemli olmayan birtakım buluşları ancak uzmanları duyuyor. Cumhuriyet döneminde temel bilimlerdeki, kimyadaki, astronomideki, fizik, matematikteki, jeoloji, biyolojideki araştırmaları tanıtan, altı temel bilimin her biri için bir kitap olacak… Araştırmaların isimleri elimde ama birtakım gözlemler yapmak gerekiyor. Onları yapmaya çalışıyorum. Eğer çabucak ölmezsem onları bitirmek istiyorum.

“Pişmanlığım yok”
Az yazdım belki. Onun dışında bana verilen görevleri yaptım hep… Babamızın bize verdiği eğitim oydu; “İnsan görevini yapar ve sonuna kadar yapar.” Küçükken bana “Sonuna kadar görevimi yapacağım” dedirtmişti.
Okulda görevimi yaptım.
Üniversitede görev yaptım.
Ondan sonra siyasetten çağırdılar orada görev yaptım. O açıdan pişman olduğum bir şey yok.
Bilimle yaşadım ve bilimle uğraşmaktan zevk aldım. Yazmaktan da zevk aldım.
İşin doğrusu hiçbirinde büyük bir şey yapmadım ama hepsinde azar azar bir şey yaptım. Öyle olunca tabii insan hiçbir yere sığdırılmıyor; birçok yerde iz bırakıyor ama hiçbirinde çok büyük bir şey yapmıyor.

Can Dündar 04.11.2007

MİLLİYET

Sema Şahingöz Röportajı

0

Sema Şahingöz kimdir? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Hümanistim. Doğayı, insanları, tüm canlıları ve tabi ki kendimi çok seviyorum J Mutlu ve iç huzuru olan bir insanım ve hayatımda hep önce bu ikisinin peşinden gittim. Bir de bilmeye ve öğrenmeye doyamayanlardanım. Her şeyi okumak, izlemek, her yeri görmek ve her insanı tanımak isteğim var. İşte bu nedenlerle uzun bir öğrenim hayatım oldu; önce Marmara Üniversitesi iktisat bölümünü bitirdim, sonra Beykent Üniversitesi Oyunculuk bölümünde okudum ve oyunculuk okurken de Sinema TV bölümünde çift anadal yaptım. Okumayı ve gezmeyi çok seviyorum. Herkesin tek bir yaşamı var bu hayatta ve ben de benimkinin keyfini çıkartıyorum

Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı?

Marmara Üniversitesi’nde iktisat okuyordum ve son sınıfa gelmiştim ancak mezun olunca ne iş yapacağımı bilemiyordum. Sonra hayatımı değiştiren bir cümle okudum; “ömür boyu çalışmamak için sevdiğin işi yap”. Hayatımı değiştiren ve dönüştüren bu cümle oldu. Her zaman iyi bir izleyiciydim ve tiyatroya meraklıydım, hayalimdi ancak gerçek olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bir yandan okulumu bitirirken diğer yandan da yetenek sınavlarına hazırlandım ve Beykent Üniversitesi oyunculuk bölümünü burslu olarak birincilikle kazandım ve öyle de mezun oldum. Tabi zor bir yoldu seçtiğim ve zorluklarını da sonuna kadar yaşadım ve yaşıyorum. Hayalimdi gerçeğim oldu.
Yedi Güzel Adam’da Hatice karakterini canlandırıyorsunuz nasıl biri Hatice?

Melek mi desem ne desem Annelerinden sonra babalarını da kaybedince kardeşi Zehra’ya adıyor hayatını, evlenmiyor ve onun okulunu bitirip öğretmen olması için elinden geleni yapıyor. Fedakâr, içinde akında hiç kötülük olmayan biri Hatice…

Yeni sezon’da Hatice’yi neler bekliyor olacak?

Hatice’yi gerçekten sürprizler bekliyor yeni sezonda. Hayatı değişecek diyebilirim. Geri kalanı sürpriz olsun izleyenlere de…

Asla oynamam diyeceğiniz bir karakter var mı?
“Asla” demem. Ancak oynamaktan keyif alacağım rolleri seçmeye çalışıyorum bir işi kabul ederken… Kendime soruyorum bu karakteri ben canlandırırsam mutlu olur muyum, keyif alır mıyım diye… Beni heyecanlandıran her karakteri oynarım.

Favori parfümünüz?

Coco Chanel Mademoiselle,

Sizi Şebnem Ferah’a çok benzetiyorum bunun hakkında ne söyleyeceksiniz?

Bugüne kadar çok farklı insanlara benzetildim ancak bu bir ilk… Gerçekten mi? 🙂

Üç kelime ile Sema Şahingöz

Tanı, pişman olmazsın…

Arkadaşlıktan aşk doğar mı?

Her şeyden aşk doğabilir bence…

İstemem hakkımı helal ettim dediğin kişiler oldu mu?

Tabi ki oldu. Kimseye kırgınlığımı, kızgınlığımı, öfkemi  uzun süre içimde tutmam. Hayatımdan

çıkartsam da kendi içimde affederim bir süre sonra, onun yükünü taşımam üzerimde…Dolayısıyla hemen olmasa da yeter zaman geçince kendi içimde helalleşir ve hakkımı helal ederim.

Bizi kırmayıp röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim 🙂

Değerli paylaşımlarından ve verdiği içten yanıtlarından dolayı Sema Şahingöz’e çok teşekkür ederiz.

Eren Akkaş

http://bidoluroportaj.blogspot.com.tr/2014/09/sema-sahingoz-roportaj.html

Sema Şahingöz Röportajı

0

Sema Şahingöz kimdir? Kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Hümanistim. Doğayı, insanları, tüm canlıları ve tabi ki kendimi çok seviyorum J Mutlu ve iç huzuru olan bir insanım ve hayatımda hep önce bu ikisinin peşinden gittim. Bir de bilmeye ve öğrenmeye doyamayanlardanım. Her şeyi okumak, izlemek, her yeri görmek ve her insanı tanımak isteğim var. İşte bu nedenlerle uzun bir öğrenim hayatım oldu; önce Marmara Üniversitesi iktisat bölümünü bitirdim, sonra Beykent Üniversitesi Oyunculuk bölümünde okudum ve oyunculuk okurken de Sinema TV bölümünde çift anadal yaptım. Okumayı ve gezmeyi çok seviyorum. Herkesin tek bir yaşamı var bu hayatta ve ben de benimkinin keyfini çıkartıyorum

Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı?

Marmara Üniversitesi’nde iktisat okuyordum ve son sınıfa gelmiştim ancak mezun olunca ne iş yapacağımı bilemiyordum. Sonra hayatımı değiştiren bir cümle okudum; “ömür boyu çalışmamak için sevdiğin işi yap”. Hayatımı değiştiren ve dönüştüren bu cümle oldu. Her zaman iyi bir izleyiciydim ve tiyatroya meraklıydım, hayalimdi ancak gerçek olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bir yandan okulumu bitirirken diğer yandan da yetenek sınavlarına hazırlandım ve Beykent Üniversitesi oyunculuk bölümünü burslu olarak birincilikle kazandım ve öyle de mezun oldum. Tabi zor bir yoldu seçtiğim ve zorluklarını da sonuna kadar yaşadım ve yaşıyorum. Hayalimdi gerçeğim oldu.
Yedi Güzel Adam’da Hatice karakterini canlandırıyorsunuz nasıl biri Hatice?

Melek mi desem ne desem Annelerinden sonra babalarını da kaybedince kardeşi Zehra’ya adıyor hayatını, evlenmiyor ve onun okulunu bitirip öğretmen olması için elinden geleni yapıyor. Fedakâr, içinde akında hiç kötülük olmayan biri Hatice…

Yeni sezon’da Hatice’yi neler bekliyor olacak?

Hatice’yi gerçekten sürprizler bekliyor yeni sezonda. Hayatı değişecek diyebilirim. Geri kalanı sürpriz olsun izleyenlere de…

Asla oynamam diyeceğiniz bir karakter var mı?
“Asla” demem. Ancak oynamaktan keyif alacağım rolleri seçmeye çalışıyorum bir işi kabul ederken… Kendime soruyorum bu karakteri ben canlandırırsam mutlu olur muyum, keyif alır mıyım diye… Beni heyecanlandıran her karakteri oynarım.

Favori parfümünüz?

Coco Chanel Mademoiselle,

Sizi Şebnem Ferah’a çok benzetiyorum bunun hakkında ne söyleyeceksiniz?

Bugüne kadar çok farklı insanlara benzetildim ancak bu bir ilk… Gerçekten mi? 🙂

Üç kelime ile Sema Şahingöz

Tanı, pişman olmazsın…

Arkadaşlıktan aşk doğar mı?

Her şeyden aşk doğabilir bence…

İstemem hakkımı helal ettim dediğin kişiler oldu mu?

Tabi ki oldu. Kimseye kırgınlığımı, kızgınlığımı, öfkemi  uzun süre içimde tutmam. Hayatımdan

çıkartsam da kendi içimde affederim bir süre sonra, onun yükünü taşımam üzerimde…Dolayısıyla hemen olmasa da yeter zaman geçince kendi içimde helalleşir ve hakkımı helal ederim.

Bizi kırmayıp röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim 🙂

Değerli paylaşımlarından ve verdiği içten yanıtlarından dolayı Sema Şahingöz’e çok teşekkür ederiz.

Eren Akkaş

http://bidoluroportaj.blogspot.com.tr/2014/09/sema-sahingoz-roportaj.html

Salih Memecan: Vicdanları kanatmadım vicdanların sesi oldum!

0
Ermenek’te 18 işçinin madende kaldığı kazanın ardından çizdiği karikatür ile büyük tepkiler alan Sabah Gazetesi karikatüristi Salih Memecan Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu.

Türkiye, Karaman’ın Ermenek ilçesinde madende mahsur kalan ve kurtulmaları mucizelere bağlı 18 işçiye ağlarken, Sabah gazetesi çizeri Salih Memecan’ın konuya ilişkin karikatürü sosyal medyada büyük tepkiyle karşılandı. Sosyal medya kullanıcıları, karikatürün, maden kazasına yönelik tepkiler ve halkın yaşadığı üzüntüye yönelik bir küçümseme ve çarpıtma içerdiğini öne sürerek Memecan’a tepki gösterdi. Ben de Sayın Memecan’ın çizdiği o karikatürü saatlerce inceledim ama ne anlatmak istediğini anlayamayınca kendisini aradım. Sayın Memecan, tepkilere tepkiyle karşılık veriyor. “Ben orada bir acıya vurgu yaptım, acıdan gözyaşları sel oldu” demek istedim ama sosyal medyadaki bazı art niyetli kişiler yine bu konuyu kötü emellerine alet etti”diyor. İktidar yalakası olduğu yönündeki eleştirileri ise “ben sadece işimi yapıyorum. İktidarlar geçici ama bizler kalıcıyız” şeklinde cevaplandırıyor… İşte Memecan’ın tepkilere verdiği çarpıcı yanıtlar…

Salih Bey, Karaman’daki maden faciasını çizdiniz ama duymadığınız söz, almadığınız tepki kalmadı, aslında siz o karikatürde ne anlatmak istediniz de anlaşılamadınız?

Biliyor musunuz “o kadar üzüldük ki gözyaşlarımız sel oldu, kurtarmaya gidenler bile gözyaşları içerisinde, böyle bir acı yok.” demek istedim. Anlatmak istediğim çok basitti ama demek ki anlamak işlerine gelmedi. Ben o karikatürleri çizerken kafama göre direkt yayınlamıyorum gazetedeki kişilerle de paylaşıyorum. Sosyal medyada beni eleştiren kişilerin niyetleri farklı, durduk yere bir insanı linç etmek istiyorlar. O karikatürün tartışılacak hiçbir konusu yok. Adamlar o kadar üzülüyor ki gözyaşları sele karışıyor, daha nasıl anlatılır bu büyük acı.

“ÇİZDİĞİM KARİKATÜRDE BİR TUHAFLIK YOK”

Yani bu tepkileri hak etmiyorum mu demek istiyorsunuz?

Hak etmiyorum tabii. Bu kadar açık ve net bir karikatürü bile anlamıyorlarsa ben hiç çizmeyeyim daha iyi.  Madendeki mahsur işçileri kurtarmaya gidenlerin bile gözyaşları sel olmuş, üzerine de yazı yazmışım daha bunu ne kadar açık anlatayım ki?

Peki, burada bir kinaye var mıydı?

Hayır, hiçbir kinaye yok. Madencileri kurtarmaya giden ekiplerin de ağlaması kadar doğal bir şey olamaz. Karikatürde öndeki şefleri “arkadaşlar işi zorlaştırıyorsunuz” diyor. O da onların ağladığını ve işlerinin daha da zorlaştığını anlatmak istiyor. Ağlamaları sel olmuş orada kurtarma ekiplerinin. Daha ne yapayım bilmiyorum.

“KARİKATÜRİST OLARAK AZ ANLAYANA GÖRE ÇİZERSEM KALİTE DÜŞER, ESPRİ BİTER”

Salih Bey, size olan bu tepki ilk değil daha öncede Ali İsmail Korkmaz ile ilgili çizdiğiniz “Sen de öleceksin” karikatürü vardı ve o da büyük tepkiler almıştı. Sizde de bir kusur yok mu?

O da yanlış anlaşıldı. Orada “Sen de öleceksin” diyen adam ben değilim ki, ben diyeni eleştiriyorum. Bu çocukların ölümlerini göz göre göre siyasete alet ediyorlar. Bu hep yapılan bir şey. 70’li yıllarda benim neslim bundan çok çekti. Aynı silahı bir ona verdiler, bir ona verdiler ve çocuklar öldü. Bunlar da siyasi prim yaptı, darbe yaptılar. Ölen askerler için bağırıp çağırdılar prim yaptılar, dağdaki ölen çocuklar için birileri bağırdı pirim yaptılar. Bu çocuklar kullanılıyor, ölümleri kullanılıyor. Birileri bekliyor ki olay yaratalım çocuklar ölsün biz de prim buradan yapalım; bu çok aşağılık bir şey. Bunu da eleştirmem kadar doğal bir şey olamaz. Ama birileri gocunduğu için güya oradaki kişinin Ali İsmail Korkmaz olduğunu söylüyor. Kaldı ki ben o karikatürü bir çocuk çatıdan atıldıktan sonra yaptım ve Ali İsmail’e benzetmemek için de özel çaba harcadım. Eskiden karikatürü belli bir kesim okuyup zevk alıyordu şimdi bu sosyal medya ile anlayan anlamayan herkes yorum yapıyor ve karikatürü farklı anlatıyor. Ama şimdi ben karikatürist olarak en az anlayan düzeye göre karikatür yaparsam kalite düşer, espri biter. O zaman ben hiç çizmeyeyim daha iyi.

“İŞİMİZ GİDEREK ZORLAŞIYOR”

İktidara yakın bir gazetede çiziyorsunuz peki bu tarz olaylarda iktidar cephesinden ya da gazeteden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Hiç çekindiğiniz anlar oluyor mu neticede sizin işiniz de zor.

Hem de çok zor ve daha da giderek zorlaşacağa benziyor. Gazeteler gittikçe taraftar olmaya başladı. Bu da yazarlar için yorumcular için çok zor bir şey. Her gazete bir yeri destekliyor, bu böyleyken gazetede çalışanlar nasıl iş planlaması yapar onu düşünün ya da işini nasıl kolay yapar?

“KİMSE BANA İKTİDAR KARİKATÜRİSTİ DİYEMEZ”

Eskiden gülümsetirken düşündüren bir Salih Memecan vardı ama şimdi baktığımızda daha çok tepki alan, eleştirilen bir Memecan görüyoruz.

Eskiden de inanın çok tepki alıyordum şimdide alıyorum. Bunun iktidarla hiçbir ilgisi yok. Benim karikatürlerime bakın iktidar karikatüristi diyemez kimse. Sadece bazı şeylerde farklı düşünüyorum ben. Mesela başörtüsü konusunda ben 80’li yıllardan bu yana hep çiziyorum. Bu kadınların, kızların mağdur edildiğini düşünüyorum. Bunu söylüyorum diye de kıyamet koptu. Hakkımda söylenmeyen kalmadı. Karikatüristlerin aldığı tepkilere bakıyorum bir de kendime, haksızlığa uğradığımı düşünüyorum.

İyi çizdiğinizi düşünüyor musunuz?

Elbette. Ben sadece çizmiyorum toplumun kanayan yaralarına el basıyorum, duyarlılık içinde mesaj veriyorum. İnsanların konuları farklı bir yerden düşünmesini sağlamaya çalışıyorum.

“İKTİDARIN KARİKATÜRİSTİ DEĞİLİM”

Karikatür deyince akla hemen mizah geliyor ama bu ülkede sanırım mizah da git gide zorlaşıyor.

Evet, zorlaşıyor ama sadece mizah değil, her şey zorlaşıyor. Medyanın dünyadaki durumundan dolayı mizah dünyada çok zor hale geldi sadece Türkiye’de değil.

“ÇİZDİĞİM TÜM KARİKATÜRLERİN ARKASINDAYIM”

İktidara yakın bir karikatürist olarak anılmayı nasıl karşılıyorsunuz?

İktidara yakın bir karikatürist olarak anılmak saçma. Ben algılara göre hareket etmiyorum. Ben neyi doğru biliyorsam onu yapıyorum, neyi düşünüyorsam onu çiziyorum. İktidarla hiçbir ilgisi yok benim çizdiklerimin. İktidar bugün var yarın yok. İktidarın her şeyini de tasvip ettiğimi söyleyemem. Ben dün neysem bugün oyum ve şimdiye dek çizdiğim tüm karikatürlerimin arkasındayım. Tüm karikatürlerimin sorumluluğu da bana ait.

“VİCDANLARI KANATMADIM VİCDANLARIN SESİ OLDUM”

Bu karikatürle vicdanları kanattığınız söyleniyordu ama siz bunu kabul etmiyorsunuz değil mi?

Hiç düşünmediğim gibi ben bilakis vicdanları kanatmak yerine vicdanların sesi olduğumu düşünüyorum. Bu son karikatürde de öyle. Yanlış anlaşılmasını anlamıyorum, kabul de etmiyorum. Art niyetli insanlar olarak değerlendiriyorum bu eleştirileri yapanları. O karikatürlerimi anlayan anladı ya da anlaması gerekenler.

Madem bu kadar eleştiri alıyorsunuz size medyayı da sorayım çünkü medya da çok eleştiriliyor. Tabii sizin bulunduğunuz gazete de… 

Medyanın durumu sadece Türkiye değil dünyada da tartışılır hale geldi. Medyanın kurtulmak için yaptığı şeylerden biri çok fazla taraftar olmak. Ülke olarak bu çok fazla taraftarlığa çözüm olarak çeşitliliği görüyorum. Medyada çeşitlilik artmalı. Her fikir de kendine göre bir medya organı bulmalı. 30 yıl önce sadece bir kesimin sesi olan medya vardı şimdi durum farklılaştı. Herkes kendine ve kendi düşüncesine uygun çalışacak medya kurumlarını bulabilmeli bu da çeşitliliğin artması ile olacak.

İktidar yalakası diyenlere cevabınız ne olur?

Saçmalıyorlar ve karikatürlerimi iyi anlayamıyorlar. Hiçbir zaman olmadım, ben 25 yıl öncede vardım ve çiziyordum ve hala nerde duruyorsam yine aynı yerdeyim. Hiçbir yere savrulmadım

Alev Gürsoy Cimin

MEDYARADAR

 

Salih Memecan: Vicdanları kanatmadım vicdanların sesi oldum!

0
Ermenek’te 18 işçinin madende kaldığı kazanın ardından çizdiği karikatür ile büyük tepkiler alan Sabah Gazetesi karikatüristi Salih Memecan Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu.

Türkiye, Karaman’ın Ermenek ilçesinde madende mahsur kalan ve kurtulmaları mucizelere bağlı 18 işçiye ağlarken, Sabah gazetesi çizeri Salih Memecan’ın konuya ilişkin karikatürü sosyal medyada büyük tepkiyle karşılandı. Sosyal medya kullanıcıları, karikatürün, maden kazasına yönelik tepkiler ve halkın yaşadığı üzüntüye yönelik bir küçümseme ve çarpıtma içerdiğini öne sürerek Memecan’a tepki gösterdi. Ben de Sayın Memecan’ın çizdiği o karikatürü saatlerce inceledim ama ne anlatmak istediğini anlayamayınca kendisini aradım. Sayın Memecan, tepkilere tepkiyle karşılık veriyor. “Ben orada bir acıya vurgu yaptım, acıdan gözyaşları sel oldu” demek istedim ama sosyal medyadaki bazı art niyetli kişiler yine bu konuyu kötü emellerine alet etti”diyor. İktidar yalakası olduğu yönündeki eleştirileri ise “ben sadece işimi yapıyorum. İktidarlar geçici ama bizler kalıcıyız” şeklinde cevaplandırıyor… İşte Memecan’ın tepkilere verdiği çarpıcı yanıtlar…

Salih Bey, Karaman’daki maden faciasını çizdiniz ama duymadığınız söz, almadığınız tepki kalmadı, aslında siz o karikatürde ne anlatmak istediniz de anlaşılamadınız?

Biliyor musunuz “o kadar üzüldük ki gözyaşlarımız sel oldu, kurtarmaya gidenler bile gözyaşları içerisinde, böyle bir acı yok.” demek istedim. Anlatmak istediğim çok basitti ama demek ki anlamak işlerine gelmedi. Ben o karikatürleri çizerken kafama göre direkt yayınlamıyorum gazetedeki kişilerle de paylaşıyorum. Sosyal medyada beni eleştiren kişilerin niyetleri farklı, durduk yere bir insanı linç etmek istiyorlar. O karikatürün tartışılacak hiçbir konusu yok. Adamlar o kadar üzülüyor ki gözyaşları sele karışıyor, daha nasıl anlatılır bu büyük acı.

“ÇİZDİĞİM KARİKATÜRDE BİR TUHAFLIK YOK”

Yani bu tepkileri hak etmiyorum mu demek istiyorsunuz?

Hak etmiyorum tabii. Bu kadar açık ve net bir karikatürü bile anlamıyorlarsa ben hiç çizmeyeyim daha iyi.  Madendeki mahsur işçileri kurtarmaya gidenlerin bile gözyaşları sel olmuş, üzerine de yazı yazmışım daha bunu ne kadar açık anlatayım ki?

Peki, burada bir kinaye var mıydı?

Hayır, hiçbir kinaye yok. Madencileri kurtarmaya giden ekiplerin de ağlaması kadar doğal bir şey olamaz. Karikatürde öndeki şefleri “arkadaşlar işi zorlaştırıyorsunuz” diyor. O da onların ağladığını ve işlerinin daha da zorlaştığını anlatmak istiyor. Ağlamaları sel olmuş orada kurtarma ekiplerinin. Daha ne yapayım bilmiyorum.

“KARİKATÜRİST OLARAK AZ ANLAYANA GÖRE ÇİZERSEM KALİTE DÜŞER, ESPRİ BİTER”

Salih Bey, size olan bu tepki ilk değil daha öncede Ali İsmail Korkmaz ile ilgili çizdiğiniz “Sen de öleceksin” karikatürü vardı ve o da büyük tepkiler almıştı. Sizde de bir kusur yok mu?

O da yanlış anlaşıldı. Orada “Sen de öleceksin” diyen adam ben değilim ki, ben diyeni eleştiriyorum. Bu çocukların ölümlerini göz göre göre siyasete alet ediyorlar. Bu hep yapılan bir şey. 70’li yıllarda benim neslim bundan çok çekti. Aynı silahı bir ona verdiler, bir ona verdiler ve çocuklar öldü. Bunlar da siyasi prim yaptı, darbe yaptılar. Ölen askerler için bağırıp çağırdılar prim yaptılar, dağdaki ölen çocuklar için birileri bağırdı pirim yaptılar. Bu çocuklar kullanılıyor, ölümleri kullanılıyor. Birileri bekliyor ki olay yaratalım çocuklar ölsün biz de prim buradan yapalım; bu çok aşağılık bir şey. Bunu da eleştirmem kadar doğal bir şey olamaz. Ama birileri gocunduğu için güya oradaki kişinin Ali İsmail Korkmaz olduğunu söylüyor. Kaldı ki ben o karikatürü bir çocuk çatıdan atıldıktan sonra yaptım ve Ali İsmail’e benzetmemek için de özel çaba harcadım. Eskiden karikatürü belli bir kesim okuyup zevk alıyordu şimdi bu sosyal medya ile anlayan anlamayan herkes yorum yapıyor ve karikatürü farklı anlatıyor. Ama şimdi ben karikatürist olarak en az anlayan düzeye göre karikatür yaparsam kalite düşer, espri biter. O zaman ben hiç çizmeyeyim daha iyi.

“İŞİMİZ GİDEREK ZORLAŞIYOR”

İktidara yakın bir gazetede çiziyorsunuz peki bu tarz olaylarda iktidar cephesinden ya da gazeteden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Hiç çekindiğiniz anlar oluyor mu neticede sizin işiniz de zor.

Hem de çok zor ve daha da giderek zorlaşacağa benziyor. Gazeteler gittikçe taraftar olmaya başladı. Bu da yazarlar için yorumcular için çok zor bir şey. Her gazete bir yeri destekliyor, bu böyleyken gazetede çalışanlar nasıl iş planlaması yapar onu düşünün ya da işini nasıl kolay yapar?

“KİMSE BANA İKTİDAR KARİKATÜRİSTİ DİYEMEZ”

Eskiden gülümsetirken düşündüren bir Salih Memecan vardı ama şimdi baktığımızda daha çok tepki alan, eleştirilen bir Memecan görüyoruz.

Eskiden de inanın çok tepki alıyordum şimdide alıyorum. Bunun iktidarla hiçbir ilgisi yok. Benim karikatürlerime bakın iktidar karikatüristi diyemez kimse. Sadece bazı şeylerde farklı düşünüyorum ben. Mesela başörtüsü konusunda ben 80’li yıllardan bu yana hep çiziyorum. Bu kadınların, kızların mağdur edildiğini düşünüyorum. Bunu söylüyorum diye de kıyamet koptu. Hakkımda söylenmeyen kalmadı. Karikatüristlerin aldığı tepkilere bakıyorum bir de kendime, haksızlığa uğradığımı düşünüyorum.

İyi çizdiğinizi düşünüyor musunuz?

Elbette. Ben sadece çizmiyorum toplumun kanayan yaralarına el basıyorum, duyarlılık içinde mesaj veriyorum. İnsanların konuları farklı bir yerden düşünmesini sağlamaya çalışıyorum.

“İKTİDARIN KARİKATÜRİSTİ DEĞİLİM”

Karikatür deyince akla hemen mizah geliyor ama bu ülkede sanırım mizah da git gide zorlaşıyor.

Evet, zorlaşıyor ama sadece mizah değil, her şey zorlaşıyor. Medyanın dünyadaki durumundan dolayı mizah dünyada çok zor hale geldi sadece Türkiye’de değil.

“ÇİZDİĞİM TÜM KARİKATÜRLERİN ARKASINDAYIM”

İktidara yakın bir karikatürist olarak anılmayı nasıl karşılıyorsunuz?

İktidara yakın bir karikatürist olarak anılmak saçma. Ben algılara göre hareket etmiyorum. Ben neyi doğru biliyorsam onu yapıyorum, neyi düşünüyorsam onu çiziyorum. İktidarla hiçbir ilgisi yok benim çizdiklerimin. İktidar bugün var yarın yok. İktidarın her şeyini de tasvip ettiğimi söyleyemem. Ben dün neysem bugün oyum ve şimdiye dek çizdiğim tüm karikatürlerimin arkasındayım. Tüm karikatürlerimin sorumluluğu da bana ait.

“VİCDANLARI KANATMADIM VİCDANLARIN SESİ OLDUM”

Bu karikatürle vicdanları kanattığınız söyleniyordu ama siz bunu kabul etmiyorsunuz değil mi?

Hiç düşünmediğim gibi ben bilakis vicdanları kanatmak yerine vicdanların sesi olduğumu düşünüyorum. Bu son karikatürde de öyle. Yanlış anlaşılmasını anlamıyorum, kabul de etmiyorum. Art niyetli insanlar olarak değerlendiriyorum bu eleştirileri yapanları. O karikatürlerimi anlayan anladı ya da anlaması gerekenler.

Madem bu kadar eleştiri alıyorsunuz size medyayı da sorayım çünkü medya da çok eleştiriliyor. Tabii sizin bulunduğunuz gazete de… 

Medyanın durumu sadece Türkiye değil dünyada da tartışılır hale geldi. Medyanın kurtulmak için yaptığı şeylerden biri çok fazla taraftar olmak. Ülke olarak bu çok fazla taraftarlığa çözüm olarak çeşitliliği görüyorum. Medyada çeşitlilik artmalı. Her fikir de kendine göre bir medya organı bulmalı. 30 yıl önce sadece bir kesimin sesi olan medya vardı şimdi durum farklılaştı. Herkes kendine ve kendi düşüncesine uygun çalışacak medya kurumlarını bulabilmeli bu da çeşitliliğin artması ile olacak.

İktidar yalakası diyenlere cevabınız ne olur?

Saçmalıyorlar ve karikatürlerimi iyi anlayamıyorlar. Hiçbir zaman olmadım, ben 25 yıl öncede vardım ve çiziyordum ve hala nerde duruyorsam yine aynı yerdeyim. Hiçbir yere savrulmadım

Alev Gürsoy Cimin

MEDYARADAR

 

MHP’de siyaset yapmak ayrıcalıktır

0

Kamuoyunun yakından tanıdığı başarılı oyuncu, işadamı ve MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Mehmet Aslan, gazetemiz ORTADOĞU’ya önemli açıklamalar yaptı:

Yazıişleri Müdürü Mehmet Müftüoğlu ile sohbet eden  Aslan,”MHP’de siyaset yapmak bir ayrıcalıktır. MHP’de olmak bir aile mensubiyetini hissetmektir. O aileyi sahiplendiğinizde mutlaka onun kurallarına uymak zorundasınız” dedi. 

”Önceden bir adım atarken kendimi düşünürdüm. Şimdi ise “Ülkemi, milletimi ve partimi” düşünüyorum” diyen Aslan, ”Yaşananlara şahit oldukça kendimi düşünecek zaman bile bulamıyorum. 

 Tıpkı Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği gibi; “Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben.” Ne kadar doğru bir hedef. Keşke bu ilkeyi herkes benimsese. O zaman Türkiye’de çok şey değişir”  açıklaması yaptı.

Başarılı oyuncu, işadamı ve MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Mehmet Aslan, gazetemiz Ortadoğu’ya önemli açıklamalar yaptı. Yazıişleri Müdürü Mehmet Müftüoğlu ile sohbet eden  Aslan, oyunculuktan siyasete giden yolu ve yapmak istediği projeleri anlattı.

Kamuoyunun televizyonlardan tanıdığı başarılı, genç ve yakışıklı oyuncu Mehmet Aslan, siyasi duruşuyla da farkındalığını ortaya koydu. Milliyetçi Hareket Partisi’nde siyaset yapmaya başlayan Aslan, MHP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyor. Çiçeği burnunda politikacı Mehmet Aslan, özellikle gençlere yönelik projeler üzerinde çalışmalar yapıyor.

GENÇLİK ÇOK ÖNEMLİ

Aslan, sorularımızı şöyle cevapladı:

-Özellikle gençlerin beğendiği bir oyuncusunuz. Gençlere yönelik projeleriniz nelerdir?

MEHMET ASLAN: Terör, Türkiye için ne kadar tehlikeli ise uyuşturucu da gençlerimiz için o kadar tehlikelidir. Milliyetçi Hareket Partisi, devletini ve miletini düşünen, gençlere önem veren  köklü bir partinin mensubu olarak, uyuşturucuyla mücadele konusunda gençleri bilinçlendirmeye yönelik projelerde aktif görev üstlendim. Gençler bizim geleceğimizdir. Gençlere sahip çıkarak aynı zamanda geleceğimize de sahip çıkmış oluyoruz. Bu anlayışla hareket ediyorum ve ülkem için faydalı olacağımı düşünüyorum.

MİLLİYETÇİ OYUNCU

-Sanat camiasının farklı ve özgür bir yaşam tarzı var. Siyasete girmekle birlikte hayatınızda bir değişiklik oldu mu?

MEHMET ASLAN: Bir oyuncu milliyetçi olur mu demeyin. Çünkü Amerikan filmlerine bakın, bütün filmler ve dizilerde milliyetçilik teması işleniyor. Ve sonunda kazanan hep ABD oluyor. Böyle bir anlayışı Türkiye’de de hakim kılmalıyız. Ben milliyetçiyim ve MHP’de siyaset yapıyorum. Böyle olmaktan da gurur duyuyorum. Kimin ne düşündüğü önemli değil. Siyasetin zorlukları elbette vardır. Ama önemli olan bu zorlukları aşmaktır. Siyasete girmeden önce sadece kendinizle ilgili  sorumluluk taşıdığınıza inanıyorsunuz. Bunun için de özgürce dilediğinizi yaparken hiç bir kaygı taşımıyorsunuz.

Ama MHP’de siyaset yapmak bir ayrıcalıktır. MHP’de olmak bir aile mensubiyetini hissetmektir. O aileyi sahiplendiğinizde mutlaka onun kurallarına uymak zorundasınız. Önceden bir adım atarken kendimi düşünürdüm. Şimdi ise “Ülkemi, milletimi ve partimi” düşünüyorum. Yaşananlara şahit oldukça da kendimi düşünecek zaman bile bulamıyorum. Tıpkı Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği gibi; “Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben…”

Ne kadar doğru bir hedef. Keşke bu ilkeyi herkes benimsese. O zaman Türkiye’de çok şey değişir.

NEDEN MHP?

-Sevilen ve beğenilen bir aktör olarak “neden MHP de; başka parti değil? 

MEHMET ASLAN: Ben ülkemi ve milletimi seviyorum. Partiye de yabancı biri değilim. Çocukluğumuzda Caddebostan Maksim’de MHP’nin kongreleri, toplantıları olurdu. O dönemden başlayan bir sevgi ve sempatim var. Ama en önemlisi Türkiye’nin kurtuluşunun MHP’de olduğunu görüyorum. Oyunculuğumda başarılı olduğum kadar, işadamı olarak da başarılı olduğumu düşünüyorum. Oyunculuk ve işadamlığından kazandığım tecrübeyi siyasetle yoğurup, ülkeme, milletime ve partime katkı sunmayı hedefliyorum.

SANAT CAMİASINDA BİZ DE VARIZ

-Bir oyuncu olarak MHP’de siyaset yaptığın için eleştirildiniz mi?

MEHMET ASLAN: Eleştirenler oldu. Sanat camiasında bizim gibi düşünen insan pek az. Olan da bizim gibi kendini ortaya koyamıyor, korkuyor. “İşimden, ekmeğimden olurum” diye. Etrafımda “Senin orada ne işin var” diyen çok insan oldu. Bizim alemde MHP’yi farklı yerlere koyanların algıları değişti. Neden bir sanatçı veya oyuncu MHP’li olmasın ki. İşte ben oyuncuyum… Ama oyunculuğumun yanısıra MHP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevini yapıyorum. Bundan da gurur duyuyorum. Halkın bana duyduğu sevgiyi, siyasi kazanıma dönüştürmek istiyorum.

LİDER DEDİĞİN BÖYLE OLUR

-Siz liderliği nasıl tarif ediyorsunuz?

MEHMET ASLAN: Benim anlayışıma göre hatipten, çok konuşandan lider olmaz. Doğru konuşandan, konuştuğunu yapandan lider olur. Bugün Türkiye’de hatip gibi konuşarak kendini lider göstermeye çalışan, adeta liderlik oyunu oynayan siyasetçiler var. Ülkemizi kaos, kargaşa ve bataklığa çevirenlerden lider olmaz. Lider; öngörüsü olan, ülkenin birliği ve bütünlüğünü koruyan, bin yıllık kardeşlik hukukunu herşeyin üstünde tutan, doğruları konuşan, ilkelerinden asla taviz vermeyen “Önce ülkem ve milletim” diyen, cehalete değil bilgiye ve eğitime önem veren, gençliği sokak çatışmalarından uzak tutan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gibi şahsiyettir.

TÜRK OLDUĞUM İÇİN DAYAK YEDİM

-Milliyetçiliğe ne zaman merak sardınız?

MEHMET ASLAN: Eğitimime Fransa’da devam ederken, Türk olduğumdan dolayı dışlandım, horlandım. Hatta Ermeni diasporasının Türkler’e karşı nefret ve kinle doldurulmuş öğrencilerin saldırısına uğradım. Ben 10 yaşında dayak yediğim gün  “Milliyetçi” oldum. Yaşayarak, öğrenerek MHP’li oldum.”

BAHÇELİ İLE ÖZÇEKİM

Sosyal medyada çok ilgi gören ve MHP Lideri Devlet Bahçeli ile çektirdiği özçekimle ilgili de konuşan Mehmet Aslan, “Genel Başkanımla makam odasında özçekim çekmeyi ben istedim. Sağolsun ricamı geri çevirmedi. Çok büyük yankı buldu. Bir çok insanın benim yerimde olmak istediğini tahmin edebiliyorum. Tahminden öte sosyal medyadaki yorumlar ve beğeniler zaten her şeyi anlatıyor. Doğru bir iş, güzel bir anı oldu. Ses getirdi. Bundan sonra da hep beraber ses getirecek daha çok güzel şeyler yapacağız inşallah” dedi.

ORTADOĞU GAZETESİ