Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 103

MHP’de siyaset yapmak ayrıcalıktır

0

Kamuoyunun yakından tanıdığı başarılı oyuncu, işadamı ve MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Mehmet Aslan, gazetemiz ORTADOĞU’ya önemli açıklamalar yaptı:

Yazıişleri Müdürü Mehmet Müftüoğlu ile sohbet eden  Aslan,”MHP’de siyaset yapmak bir ayrıcalıktır. MHP’de olmak bir aile mensubiyetini hissetmektir. O aileyi sahiplendiğinizde mutlaka onun kurallarına uymak zorundasınız” dedi. 

”Önceden bir adım atarken kendimi düşünürdüm. Şimdi ise “Ülkemi, milletimi ve partimi” düşünüyorum” diyen Aslan, ”Yaşananlara şahit oldukça kendimi düşünecek zaman bile bulamıyorum. 

 Tıpkı Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği gibi; “Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben.” Ne kadar doğru bir hedef. Keşke bu ilkeyi herkes benimsese. O zaman Türkiye’de çok şey değişir”  açıklaması yaptı.

Başarılı oyuncu, işadamı ve MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Mehmet Aslan, gazetemiz Ortadoğu’ya önemli açıklamalar yaptı. Yazıişleri Müdürü Mehmet Müftüoğlu ile sohbet eden  Aslan, oyunculuktan siyasete giden yolu ve yapmak istediği projeleri anlattı.

Kamuoyunun televizyonlardan tanıdığı başarılı, genç ve yakışıklı oyuncu Mehmet Aslan, siyasi duruşuyla da farkındalığını ortaya koydu. Milliyetçi Hareket Partisi’nde siyaset yapmaya başlayan Aslan, MHP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyor. Çiçeği burnunda politikacı Mehmet Aslan, özellikle gençlere yönelik projeler üzerinde çalışmalar yapıyor.

GENÇLİK ÇOK ÖNEMLİ

Aslan, sorularımızı şöyle cevapladı:

-Özellikle gençlerin beğendiği bir oyuncusunuz. Gençlere yönelik projeleriniz nelerdir?

MEHMET ASLAN: Terör, Türkiye için ne kadar tehlikeli ise uyuşturucu da gençlerimiz için o kadar tehlikelidir. Milliyetçi Hareket Partisi, devletini ve miletini düşünen, gençlere önem veren  köklü bir partinin mensubu olarak, uyuşturucuyla mücadele konusunda gençleri bilinçlendirmeye yönelik projelerde aktif görev üstlendim. Gençler bizim geleceğimizdir. Gençlere sahip çıkarak aynı zamanda geleceğimize de sahip çıkmış oluyoruz. Bu anlayışla hareket ediyorum ve ülkem için faydalı olacağımı düşünüyorum.

MİLLİYETÇİ OYUNCU

-Sanat camiasının farklı ve özgür bir yaşam tarzı var. Siyasete girmekle birlikte hayatınızda bir değişiklik oldu mu?

MEHMET ASLAN: Bir oyuncu milliyetçi olur mu demeyin. Çünkü Amerikan filmlerine bakın, bütün filmler ve dizilerde milliyetçilik teması işleniyor. Ve sonunda kazanan hep ABD oluyor. Böyle bir anlayışı Türkiye’de de hakim kılmalıyız. Ben milliyetçiyim ve MHP’de siyaset yapıyorum. Böyle olmaktan da gurur duyuyorum. Kimin ne düşündüğü önemli değil. Siyasetin zorlukları elbette vardır. Ama önemli olan bu zorlukları aşmaktır. Siyasete girmeden önce sadece kendinizle ilgili  sorumluluk taşıdığınıza inanıyorsunuz. Bunun için de özgürce dilediğinizi yaparken hiç bir kaygı taşımıyorsunuz.

Ama MHP’de siyaset yapmak bir ayrıcalıktır. MHP’de olmak bir aile mensubiyetini hissetmektir. O aileyi sahiplendiğinizde mutlaka onun kurallarına uymak zorundasınız. Önceden bir adım atarken kendimi düşünürdüm. Şimdi ise “Ülkemi, milletimi ve partimi” düşünüyorum. Yaşananlara şahit oldukça da kendimi düşünecek zaman bile bulamıyorum. Tıpkı Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği gibi; “Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben…”

Ne kadar doğru bir hedef. Keşke bu ilkeyi herkes benimsese. O zaman Türkiye’de çok şey değişir.

NEDEN MHP?

-Sevilen ve beğenilen bir aktör olarak “neden MHP de; başka parti değil? 

MEHMET ASLAN: Ben ülkemi ve milletimi seviyorum. Partiye de yabancı biri değilim. Çocukluğumuzda Caddebostan Maksim’de MHP’nin kongreleri, toplantıları olurdu. O dönemden başlayan bir sevgi ve sempatim var. Ama en önemlisi Türkiye’nin kurtuluşunun MHP’de olduğunu görüyorum. Oyunculuğumda başarılı olduğum kadar, işadamı olarak da başarılı olduğumu düşünüyorum. Oyunculuk ve işadamlığından kazandığım tecrübeyi siyasetle yoğurup, ülkeme, milletime ve partime katkı sunmayı hedefliyorum.

SANAT CAMİASINDA BİZ DE VARIZ

-Bir oyuncu olarak MHP’de siyaset yaptığın için eleştirildiniz mi?

MEHMET ASLAN: Eleştirenler oldu. Sanat camiasında bizim gibi düşünen insan pek az. Olan da bizim gibi kendini ortaya koyamıyor, korkuyor. “İşimden, ekmeğimden olurum” diye. Etrafımda “Senin orada ne işin var” diyen çok insan oldu. Bizim alemde MHP’yi farklı yerlere koyanların algıları değişti. Neden bir sanatçı veya oyuncu MHP’li olmasın ki. İşte ben oyuncuyum… Ama oyunculuğumun yanısıra MHP İstanbul İl Başkan Yardımcılığı görevini yapıyorum. Bundan da gurur duyuyorum. Halkın bana duyduğu sevgiyi, siyasi kazanıma dönüştürmek istiyorum.

LİDER DEDİĞİN BÖYLE OLUR

-Siz liderliği nasıl tarif ediyorsunuz?

MEHMET ASLAN: Benim anlayışıma göre hatipten, çok konuşandan lider olmaz. Doğru konuşandan, konuştuğunu yapandan lider olur. Bugün Türkiye’de hatip gibi konuşarak kendini lider göstermeye çalışan, adeta liderlik oyunu oynayan siyasetçiler var. Ülkemizi kaos, kargaşa ve bataklığa çevirenlerden lider olmaz. Lider; öngörüsü olan, ülkenin birliği ve bütünlüğünü koruyan, bin yıllık kardeşlik hukukunu herşeyin üstünde tutan, doğruları konuşan, ilkelerinden asla taviz vermeyen “Önce ülkem ve milletim” diyen, cehalete değil bilgiye ve eğitime önem veren, gençliği sokak çatışmalarından uzak tutan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli gibi şahsiyettir.

TÜRK OLDUĞUM İÇİN DAYAK YEDİM

-Milliyetçiliğe ne zaman merak sardınız?

MEHMET ASLAN: Eğitimime Fransa’da devam ederken, Türk olduğumdan dolayı dışlandım, horlandım. Hatta Ermeni diasporasının Türkler’e karşı nefret ve kinle doldurulmuş öğrencilerin saldırısına uğradım. Ben 10 yaşında dayak yediğim gün  “Milliyetçi” oldum. Yaşayarak, öğrenerek MHP’li oldum.”

BAHÇELİ İLE ÖZÇEKİM

Sosyal medyada çok ilgi gören ve MHP Lideri Devlet Bahçeli ile çektirdiği özçekimle ilgili de konuşan Mehmet Aslan, “Genel Başkanımla makam odasında özçekim çekmeyi ben istedim. Sağolsun ricamı geri çevirmedi. Çok büyük yankı buldu. Bir çok insanın benim yerimde olmak istediğini tahmin edebiliyorum. Tahminden öte sosyal medyadaki yorumlar ve beğeniler zaten her şeyi anlatıyor. Doğru bir iş, güzel bir anı oldu. Ses getirdi. Bundan sonra da hep beraber ses getirecek daha çok güzel şeyler yapacağız inşallah” dedi.

ORTADOĞU GAZETESİ

Aktör dediğin nedir ki?

“Önce Devlet Tiyatrolarını, Şehir Tiyatrolarını ve ‘sanatçı memur’ barındıran tüm kurumlarını (opera, bale, orkestralar) kapatırdım! Devletin heykeltraşı, sinemacısı, ressamı ya da şairi olamayacağı gibi tiyatrocusu, balerini, operacısı ya da kemancısı da o-la-maz.”

Aktörlük, insanoğlunun yüzyıllardır devam ettirdiği bir sanat dalıdır. Kimileri başarılı olup adını sanat tarihine yazdırdı kimileri yaşam denilen sahnede rollerini tamamlayıp gitti… Bazen hüzünlü bazen mutlu bazen de hayret uyandırıcı hikâyelere tanık olduk bu sahnede. Bu röportajımızda yaşamı ve yaşamını sahneye taşıyan, hayattaki rolünü aktör olarak ifa eden, bildiklerini paylaşmak için üniversiteler ve sanat kurumlarında uzun saatler harcayan, aktör, akademisyen, yönetmen ve yazdıklarıyla yüreklerimize seslenen bir yazar Sayın Mehmet Önder ile birlikteyiz, kendisiyle bir röportaj için bir araya geldik ve keyifli bir gün geçirdik…

Zahrettin ÇELİK: Öncelikle değerli zamanınızı ayırdığınız için Haber Kıta ve İstanbul Gelişim Sanat adına şükranlarımızı sunarız.

Mehmet ÖNDER: Ben de teşekkür ederim Zahrettinciğim sağolasın.

Zahrettin ÇELİK: Size “Hocam” diyebilirim sanırım (gülüşmeler) esasında sizin sanat aşkıyla neler yaptığınızı tanık olanlar bilir ama bilmeyenler için Mehmet Önder sanat yolculuğuna nasıl ve ne zaman başladı, ne gibi serüvenler yaşadı anlatabilir misiniz?

Mehmet ÖNDER: Tabi ki hocam diyebilirsin. Hocalık üstümüze yapıştı kaldı, herhalde yakıştı da (tebessüm) Sanatın pek çok dalında hocalığa devam ediyorum. Şimdi nasıl başladığıma gelirsek, bunu genel olarak değerlendirmek istiyorum. Sanata nasıl başladım? Çocukluğumda önemli kişilerin hayat hikâyelerini okurdum ve beni onların, fiziksel olarak ölmelerine karşın eserleriyle yaşamaları çok etkilerdi. Çocukluğumdan beri ölüm gerçeğiyle ilgili uzun uzun düşünürüm. İnsanların bu gerçek karşısında kayıtsızlığı beni hep şaşırtmıştır, sadece gerçekten bir dini inancı olanların ve iyi sanatçıların ölümü hiç unutmayarak yaşadıklarını fark ettim ve bu beni çok etkiledi. Ve belki de bu nedenle sanatçı olmaya karar verdim ama hangi sanat dalında eserler vereceğimi bilemiyordum, “ne olacaksın” diye sorduklarında sadece “herkes gibi ölüp yok olmak istemiyorum” diyebiliyordum ve bu nedenle “sanatçı olacağım” diyordum. Sonra üniversite tercihi yapma zamanım geldi ben de konservatuvara karar kıldım. Öyle yıllarca sınava girip kaybetme korkusu ya da üzüntüsü yaşamadım, özel yetenek sınavına girdiğim ilk yıl kazandım ve ailemin yanında Çukurova Üniversitesi’nde başladım, bir yıl okuduktan sonra yeniden sınava girip Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Tiyatro bölümüne başladım ve mezun oldum. Eğitim hayatım boyunca adı kitaplara geçmiş son derece iyi ustalardan eğitim aldım. Ardından akademik kariyere sıra geldi. Mezuniyet sonrası Eskişehir’de beş yıl daha yaşadım bu arada bir sanat merkezi işlettim ve eş zamanlı olarak dersler vermeye başladım. Ona yakın alanda dersler verir hale geldim kâh üniversitelerde kâh sanat merkezlerinde zaman zaman da şirketlere dersler vermeye başladım. Özelikle Türkiye’deki sanatın genç nesil tarafından daha iyi algılanıp daha doğru icra edilmesi üzerine kafa yordum. Bu konuda insanları aydınlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Edebiyat meraklıları yazdıklarıma ve seslendirdiklerime internetten ulaşabilirler, özellikle yaşamı en iyi biçimde aktarma sanatı diye tanımladığım şiire büyük önem veriyorum, öğrencilerimin ve ülke gençliğinin bu sanata ilgi ve alakasını arttırmak için önemli şairlerimizin önemli şiirlerini seslendirip internette yayınlamayı bir görev edindim. Bunun dışında katıldığım televizyon programlarındaki sanat toplum ilişkisi üzerine sohbetlerimi seyredebilirler.

Zahrettin ÇELİK: Bu aralar sinema, dizi ve tiyatro çok popüler, neredeyse herkes bu alanlarda eğitim alma telaşında bunu neye bağlıyorsunuz?

Mehmet ÖNDER: Evet pek çok insan oyunculuk eğitimi almaya başladı. Tabi popüler diziler ve bu dizilerde oynayan oyuncuların magazin dünyasına yansıyan lüks hayatları, son model arabaları çok etkiledi gençleri ama burada karıştırılamaması gereken bir şey var; sanat başka bir şey o dizilerde oynamak, o hayatı yaşamak başka bir şey. Ben bu durumu hep bir örnekle açıklıyorum; düşünün herkes hayatının bir döneminde mutlaka koşuyor belki bir yere geç kaldığımız için koşuyoruz belki spor olsun diye koşuyoruz. Bizler sadece koştuğumuz için atlet sayılmıyoruz, atlet olmak başka bir şey, atlet olmak için koşmak yetmiyor yani, ha birileri de hasbelkader kamera karşısına geçiyor bu da onların aktör olduğu ya da sanatçı olduğu anlamına gelmiyor. Yani özetle her kamera karşısına geçeni, her eline mikrofon alanı sanatçı diye nitelendirmeyelim diyorum. Bu işin eğitimi veriliyor pek çok yerde, çok yüksek ücretlerle hem de talep eden de çok, satan memnun ama alan memnun mu bilemiyorum? Pasta küçük ama pastadan pay talep edenler her geçen gün artıyor. Bu oyunculuk eğitimi alma telaşının dizilerde oynayan insanların magazin basını tarafından insanların gözüne sokulması, insanların kolay yoldan para kazanıp yaşadığı monoton hayattan kurtulma isteği olarak değerlendiriyorum durumu. Ben her fırsatta dizi ve diğer televizyon işlerinin sanat olarak algılanmaması gerektiğini söylüyorum. Televizyona ara eleman yetiştirmek için verilen eğitimlerin de sanat eğitimi olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Piyasada en çok kazanan oyuncuların bu işin eğitimini almamış insanlar olduğuna dikkat edersek söylediğimin gerçekliği daha iyi anlaşılır. Bence herkes hayatının bir döneminde -kişisel gelişimine katkı olması- için tiyatro eğitimi almalı ama herkes oyuncu olmamalı.

Zahrettin ÇELİK: Sanat tarihi konusundaki sizin engin bilginize istinaden soruyorum; tiyatro elbette ki çok uzun bir süreçten geçmiş köklü bir sanat ama dizi sektörü ülkemizde neredeyse yeni doğmuş bir bebek sayılır, hala oturmamış pek çok şey var muhakkak, peki sizce bunlar nelerdir?

Mehmet ÖNDER: Senin de sorunda belirttiğin gibi dizi sektörü çok yeni. Yaklaşık ülkemizde otuz yıldır dizi çekiliyor, özel kanalların yayın hayatına başlamasıyla yaygınlaştı. Şöyle böyle 8-10 yıldır seyirci tarafından rağbet görüyor ve bu sayede bir sektör haline geldi diziler, dolayısıyla insanlar çok para kazanmaya başladı. Son dönemlerde yurtdışına ihraç etmeye bile başladık. Bu da dizi sektörünü ve dizi ticaretini geliştirdi. Bu noktada nitelikli eleman açığı oluştu, bu açık çok hızlı kapatılmaya çalışıldığı için niteliksiz insanlar türedi, önüne gelen herkes bu sektöre girdiği için çok sayıda dolandırıcı çıktı. Ticari anlamda, ahlaki anlamda sektörü ve insanları sömüren çok sayıda kötü niyetli insanlar var. Sektörde çok büyük boşluklar var. Dizi sektörünün hukuki zemininin de hazır olmamasıyla birlikte, bu sömürünün sistem tarafından öyle ya da böyle desteklediğini gördük dolayısıyla pek çok insan maddi manevi zarar gördü ve görmeye de devam ediyor, onun için herkes dikkatli olmalı.

Meselenin üç ayağı var. Bir, bu sektörün içinde oyuncu ya da set çalışanı olarak yer alan insanlar yani emekçiler. İki, kanal sahipleri ve dizi yapımcıları yani patronlar. Üç, denetleyici olarak devlet. Şimdi burada üç ayaktan bahsediyorsak herkesin üzerine düşenin en doğru ve iyisini yapması lazım. Bir boşluk varsa ki boşluk değil boşluklar var, herkes bu sorunların giderilmesi için elinden geleni yapmalı, set ortamında insanların haklarının gasp edildiğini söylüyorum. Başlarına gelen olumsuzluklar karşısında yalnız kaldıklarını biliyoruz ve örgütlenmemiş dizi çalışanlarının da haklarını arayamadıklarını görüyoruz nihayetinde yeni bir sektör. Bu durumdan istifade eden insanlar var. Çok sevdiğim bir söz var “Bir işi en çok seven görevini en iyi yapandır” bu konuda söyleyeceğim son söz budur.

Zahrettin ÇELİK: Tiyatronun televizyon uyarlamaları var. Komedi Dükkânı gibi bu programları faydalı görüyor musunuz?

Mehmet ÖNDER: Bu güzel bir soru çünkü bu çok merak edilen bir konu. Şimdi bana değil de başka insanlara sorsan iki grup oluşacak, bir grup diyecek ki “bunlar çok faydalı iyi programlar, gençlere tiyatroyu sevdirdiler, daha çok insan tiyatro eğitimi almaya başladı.” Bir grup da diyecek ki “iyi değil, çünkü tiyatro sanatı yanlış tanıtılıyor, insanlar bu programlar nedeniyle tiyatronun salt ’komedi’den ibaret olduğunu düşünüyor, sadece para kazanmak için yapılan ve gülmek için gidilen bir eylem olarak algılanıyor” diyebilirler her iki görüşün de haklı olduğu yerler var. Bana kalırsa bu haklı düşüncelerin yanında, her sanat kendi mecrasında icra edilmelidir. Tiyatro televizyonda yapılmamalıdır ya da bu yapılanlara tiyatro denilmemelidir, çünkü tiyatronun en önemli özelliği seyircinin huzurunda o anda gerçekleştirilen bir sanat olmasıdır, bu özelliği göz ardı edilemez. Dvd de seyredilen de tiyatro değil, konfora alışmış hatta konfor bağımlısı olmuş bir insanlık var günümüzde ama insanların en azından tiyatro seyretmek için hapsoldukları evlerinden çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. İnsanların tiyatronun sadece güldürmediğini görmeleri ve bilmeleri gerektiğine inanıyorum. Tiyatro tıpkı simgesinde olduğu gibi ağlatabilir de güldürebilir de.

Zahrettin ÇELİK: Bir kişinin ben oyunculuk yapabilirim diyebilmesinin şartları nelerdir?

Mehmet ÖNDER: Ünlü bir düşünür bir mesleğin adayı olan insanlara şunu söylüyor; “Bir işin efendisi olmak için önce o işin kölesi olmak gerekir.” Katılmamak mümkün değil, dolayısıyla ben oyuncu adaylarına çok iyi eğitim almalarını ve çok çalışmalarını tavsiye ediyorum, diziler ve oralarda sunulan ihtişamlı yaşamlara kanmasınlar. Emin olun, dizi oyuncusu olmak için eğitim almaya bile gerek yok, dizi görüşmelerine gidenler bilirler pek çok ajansta eğitim sorulmuyor bile… Eğer sadece dizilerde oynamak istiyorlarsa kendilerini çok fazla yormalarına gerek yok, eğer güzel ya da yakışıklılarsa kolaylıkla iş alırlar. Yok değillerse kilo vermeleri ve estetik ameliyat olmaları yeterli. (gülüşmeler) Yok gerçekten sanat içinse iyi bir eğitim, çok okumak ve seyretmek şart. Çünkü güzellik ve yakışıklılığın ömrü takriben on yıl sonra sıradaki gençler geliyor, o kadar çok insan var ki, sürekli yeni gelenler. Eğitim almadıysan ve başka meziyetlerin yoksa ömrün on yıl, hepsi bu kadar.

Şimdi detaya gireyim, eğer çalışacaklarsa önce iyi bir usta bulmalarını tavsiye ediyorum. Ustanın özelikleri hem entelektüel anlamda büyük bir hazineye sahip olmalı hem de disiplinli örnek bir insan olmalıdır. Çünkü yaptığımız iş insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır. İçinde insandan bu kadar bahsedilen başka bir meslek tanımı yok. Benim sanat noktasında bütün tavsiyem budur.

Zahrettin ÇELİK: Ben de sizden çok şey öğreniyorum (gülüşmeler) öğrencilerinize slogan gibi sürekli söylediğiniz sözler var mı, varsa bize de söyler misiniz?

Mehmet ÖNDER: Evet provalarımda ve derslerimde slogan gibi pek çok söz söylerim. Hatta bunların bir kısmı Anadolu deyimleri ve atasözleri olur. Yeri gelir sansürlerim yeri gelir sansürlemem söylerim (gülüşmeler) sık sık söylediğim bir söz var “emek olmadan yemek olmaz” Çehov’un da bir sözü vardır; “Bizi çok çalışmak kurtaracak” bir de Sayın Cumhurbaşkanımızın bir sözü var “Durmak yok yola devam.”

Zahrettin ÇELİK: Siz konservatuvar okudunuz. Dönem dönem tartışılan bir konu hakkında bir soru sormak istiyorum, aktör ya da aktrist kesinlikle mektepli mi olmalıdır?

Mehmet ÖNDER: Sanatın bütün dallarında usta çırak ilişkisi şarttır. Az önce söylediğim düşünceyi tekrarlıyorum, sanat icra edecek kişi iyi bir ustadan eğitim almalı. İşin disiplinini ve ahlakını iyi bilen ve uygulayan bir usta bulmak gerekiyor. Bu usta bir hamur şekillendirir gibi şekillendirmelidir çırağını. Diploma piyasada birçok yerde sorulmaz hatta akla bile gelmez. Kişinin özgüveni için gerekli olabilir. Örneğin benim için büyük bir öneme sahip değildir. Sanat eğitimi bir kâğıt parçasıyla değil kişinin kendini geliştirmesiyle ilintilidir. Bu nokta çok önemlidir.

Sanatı, sosyoloji bağlamında değerlendirdiğimizde başarısını toplumun gelişme oranıyla doğru bir şekilde sürdürdüğünü görürüz. Ülkemizin ve toplumuzun son on yılda çok büyük değişimler ve gelişmeler kat ettiği tartışılmaz bir gerçek. Bu gelişimin tiyatromuza ve tüm sanat dallarına olumlu katkısı olmuştur. Dolayısıyla sanat eğitim imkânları da arttı, bu nedenle ister alıcı olarak bilinçlenmek için, isterse de icracı olarak eser vermek için olsun her yaştan insanı sanatın herhangi bir dalında eğitim almaya davet ediyorum.

Zahrettin ÇELİK: Dünya sanatına baktığımızda ülkemiz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmet ÖNDER: Ülkemizin son on yıldaki gelişiminden az önce bahsetmiştim, bu gelişim ülkemizi dışa açık bir ülke haline de getirdi. Bu açılım evrensel sanat değerlerini ülkemize taşıdığı gibi ülkemiz sanatını da dünya ölçülerine yaklaştırdı. Bu ilerlemeyi en net sinemamızda görebilirsiniz. Tabi dünya sanatında var olan kısırlaşmanın ülke sanatına etkisini göz ardı edemeyiz. Ben bu kısır döngüyü popüler kültürün, sanatsal işlerin üzerinde çok etkili olmasına bağlıyorum. Bu kısırlaşmanın tedavisi her toplumun geleneksel olan değerlerine sahip çıkmasıdır. Bizim sanatın tüm dallarında dünyaya örnek olacak büyük bir birikimimiz var. Batının köhnemiş ve bize uzak işlerini taklit edeceğimize kesinlikle bize ait olan değerlerimizi parlatmalı ve tanıtmalıyız. Geçmişiyle bağlarını koparmış bir toplumun doksan yıllık kültürüyle evrensel değerlere ulaşan sanat yapması mümkün değil. Biz her konuda dünyaya baş olabilecekken kuyruk olmayı marifet bilen bir toplumuz ne yazık ki, Üstad bu durumu DESTAN şiirinde “Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap; Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap” diye özetliyor, sanırım zeki insanlar ne demek istediğimizi anlamıştır. Günümüz eserlerin en büyük özelliği kısa süreli etkiye sahip olmasıdır. İnsanlar günü kurtarma derdine düşerlerse oluşturdukları eserlerin ömrü de bu kadar oluyor, bu bakış açısından bir Yahya Kemal bir Tolstoy bir Dede Efendi çıkmıyor, beş yüz yıllık Mimar Sinan eserleri yüz yıl ömür biçilen gökdelenlerin gölgesinde kalıyor.

Zahrettin ÇELİK: Bu ülkenin sanatında söz sahibi olsanız, mesela Kültür Bakanı olsanız önce ne yapardınız?

Mehmet ÖNDER: Önce Devlet Tiyatrolarını, Şehir Tiyatrolarını ve ‘sanatçı memur’ barındıran tüm kurumlarını (opera, bale, orkestralar) kapatırdım! Devletin heykeltraşı, sinemacısı, ressamı ya da şairi olamayacağı gibi tiyatrocusu, balerini, operacısı ya da kemancısı da o-la-maz. Devlet, sanatçı istihdam eden değil, sanatı teşvik eden olmalıdır. Devlet, bu nedenle talep eden ve belirli şartları yerine getiren sanatçılara kendi alanlarının isterleri ölçüsünde maddi destek verir ama memur yapamaz ve yapmamalıdır. Siz bakmayın bazı ‘sanatçı memurların’ özgür değiliz demelerine, “hangi memur özgür” diye sorarlar adama, hem devletten maaş alacaksın hem de özgür olmayı isteyeceksin, gerçekten özgür olmayı isteyen istifasını verir tiyatrosunu açar ve dilediği kadar özgür olur ama bankamatikten maaşını çekip slogan atmak daha kolay geliyor bazılarına, onlara “aldatmayın” topluma ise “aldanmayın” diyorum.

Bugün Devlet Tiyatroları’nda ya da Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen bir oyunun maliyetine emin olun bir özel tiyatro yüz oyun çıkarır. Devletin malı deniz değil kardeşim hepimizin, bu nedenle teşvike evet ama tecrite hayır diyorum. Ayrıca memuriyetin olduğu yerde rekabet olmaz, rekabetin olmadığı yerde yarış olmaz, yarışın olmadığı yerde çaba, çabanın olmadığı yerde de başarı olmaz. Devletin tiyatrosu olmalıdır diyenlere soruyorum; “devletin hangi sanat kurumu evrensel bir başarıya imza attı?”

Zahrettin ÇELİK: Çok şaşırtıcı ve ezber bozan bir röportaj oluyor. Peki tarih boyunca çok sayıda sanat emekçileri oldu. Bugün insanlığın en önemli mirası olarak gördüğümüz sanat birikimimizi onlara borçluyuz. Peki günümüzde insanlığın bu sanatsal emanetlerini bir dava olarak görüp savunan ve omuzlayarak yükselten sanat emekçileri görebiliyor musunuz?

Mehmet ÖNDER: Güzel bir soru. Bu soruna bir soru ile cevap vermeye başlayacağım; Tolstoy bugün yaşasaydı malum birkaç popüler yazar dışında yazar tanımayan okuyucuların haberi olur muydu ya da Bertolt Brecht oyun mu yazardı yoksa dizi mi? Günümüzde çok önemli sanatçılar yok diyenlere soruyorum, acaba var da sizin haberiniz mi yok? (gülüşmeler) Eyvallah sanat ve sanatçı kavramlarının içi boşaltılırken sanatseverler ya da icracılar olarak bizim hiç mi hatamız yok. Şimdi soruna direkt olarak cevap veriyorum. Evet sanatçılar ve çok güzel sanat eserleri var çok şükür ama günümüzde bir sanatçı olarak tanınabilmeniz için eskiden olduğu gibi başarılı olmanız değil vasatın üstüne çıkmamanız gerekiyor. (gülüşmeler) Yine sinemadan örnek vereceğim, dünya çapında ödüller alan yönetmenlerimizin kendi ülkesinde tanınmıyor olması önemli bir göstergedir.

Zahrettin ÇELİK: Röportajımızı okuyanlar sizi nereden takip edebilirler?

Mehmet ÖNDER: Pek yakında sinemada ve sahnede takip edebilirler ama detay vermeyeyim çünkü proje aşamasında olanlar ve sürpriz kalmasını istediklerim var ama çok yakında inşallah çok güzel işlerle karşılarına çıkacağım. İsteyenler seminerlerime ve düzenlediğim etkinliklere gelsinler ayrıca herkesi internette yazılarımın, seslendirmelerimin ve videolarımın olduğu mecralara beklerim…

Zahrettin ÇELİK: Keyifli bir röportaj oldu son olarak eklemek istedikleriniz?

Mehmet ÖNDER: Evet benim için de çok keyifli bir röportaj oldu teşekkür ederim. Zahrettinciğim canım kardeşim, çalışmanın önemini hatırlatmak istiyorum. Kolay ulaşılan yerden düşmesi de kolay olur. “Kolaysa vardır hilesi, zorsa vardır hikmeti” diyorum. O nedenle genç meslektaşlarıma kolay olanı değil, kaliteli olanı seçmelerini tavsiye ediyorum. Ustalarına, meslektaşların ve tüm canlılara saygı duysunlar çünkü saygının olmadığı yerde sevgi de olmuyor, sevginin olmadığı yerde muhabbet ve muhabbetin olmadığı yerde başarı da olmuyor. Çok okusunlar çünkü “mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.” Karamsar olmasınlar, Üstadın buyurduğu gibi “güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” Zararlı alışkanlıklar edinmesinler, spor yapsınlar çünkü spor hem zihni hem de bedeni dinç tutar. En az bir yabancı dil ve mümkünse bir enstürman öğrensinler. Dünyevi gelişimlerini mutlaka manevi gelişim ile desteklesinler. Son olarak her yerde ve her zaman olduğu gibi “Sanatın ışığıyla aydınlanmış, hak ve hakikatten nasibini almış, emekle yoğrulmuş, onurlu bir hayat diliyor, hepinizi her zaman olduğu gibi Allah’a emanet ediyorum.” sevgiyle…

Zahrettin ÇELİK: Bizlerde çok teşekkür ediyoruz. Bir başka değerli emektar üstatlarımızla sohbet etmek dileğiyle…

Zahrettin Çelik

HABERKITA

Aktör dediğin nedir ki?

“Önce Devlet Tiyatrolarını, Şehir Tiyatrolarını ve ‘sanatçı memur’ barındıran tüm kurumlarını (opera, bale, orkestralar) kapatırdım! Devletin heykeltraşı, sinemacısı, ressamı ya da şairi olamayacağı gibi tiyatrocusu, balerini, operacısı ya da kemancısı da o-la-maz.”

Aktörlük, insanoğlunun yüzyıllardır devam ettirdiği bir sanat dalıdır. Kimileri başarılı olup adını sanat tarihine yazdırdı kimileri yaşam denilen sahnede rollerini tamamlayıp gitti… Bazen hüzünlü bazen mutlu bazen de hayret uyandırıcı hikâyelere tanık olduk bu sahnede. Bu röportajımızda yaşamı ve yaşamını sahneye taşıyan, hayattaki rolünü aktör olarak ifa eden, bildiklerini paylaşmak için üniversiteler ve sanat kurumlarında uzun saatler harcayan, aktör, akademisyen, yönetmen ve yazdıklarıyla yüreklerimize seslenen bir yazar Sayın Mehmet Önder ile birlikteyiz, kendisiyle bir röportaj için bir araya geldik ve keyifli bir gün geçirdik…

Zahrettin ÇELİK: Öncelikle değerli zamanınızı ayırdığınız için Haber Kıta ve İstanbul Gelişim Sanat adına şükranlarımızı sunarız.

Mehmet ÖNDER: Ben de teşekkür ederim Zahrettinciğim sağolasın.

Zahrettin ÇELİK: Size “Hocam” diyebilirim sanırım (gülüşmeler) esasında sizin sanat aşkıyla neler yaptığınızı tanık olanlar bilir ama bilmeyenler için Mehmet Önder sanat yolculuğuna nasıl ve ne zaman başladı, ne gibi serüvenler yaşadı anlatabilir misiniz?

Mehmet ÖNDER: Tabi ki hocam diyebilirsin. Hocalık üstümüze yapıştı kaldı, herhalde yakıştı da (tebessüm) Sanatın pek çok dalında hocalığa devam ediyorum. Şimdi nasıl başladığıma gelirsek, bunu genel olarak değerlendirmek istiyorum. Sanata nasıl başladım? Çocukluğumda önemli kişilerin hayat hikâyelerini okurdum ve beni onların, fiziksel olarak ölmelerine karşın eserleriyle yaşamaları çok etkilerdi. Çocukluğumdan beri ölüm gerçeğiyle ilgili uzun uzun düşünürüm. İnsanların bu gerçek karşısında kayıtsızlığı beni hep şaşırtmıştır, sadece gerçekten bir dini inancı olanların ve iyi sanatçıların ölümü hiç unutmayarak yaşadıklarını fark ettim ve bu beni çok etkiledi. Ve belki de bu nedenle sanatçı olmaya karar verdim ama hangi sanat dalında eserler vereceğimi bilemiyordum, “ne olacaksın” diye sorduklarında sadece “herkes gibi ölüp yok olmak istemiyorum” diyebiliyordum ve bu nedenle “sanatçı olacağım” diyordum. Sonra üniversite tercihi yapma zamanım geldi ben de konservatuvara karar kıldım. Öyle yıllarca sınava girip kaybetme korkusu ya da üzüntüsü yaşamadım, özel yetenek sınavına girdiğim ilk yıl kazandım ve ailemin yanında Çukurova Üniversitesi’nde başladım, bir yıl okuduktan sonra yeniden sınava girip Eskişehir Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Tiyatro bölümüne başladım ve mezun oldum. Eğitim hayatım boyunca adı kitaplara geçmiş son derece iyi ustalardan eğitim aldım. Ardından akademik kariyere sıra geldi. Mezuniyet sonrası Eskişehir’de beş yıl daha yaşadım bu arada bir sanat merkezi işlettim ve eş zamanlı olarak dersler vermeye başladım. Ona yakın alanda dersler verir hale geldim kâh üniversitelerde kâh sanat merkezlerinde zaman zaman da şirketlere dersler vermeye başladım. Özelikle Türkiye’deki sanatın genç nesil tarafından daha iyi algılanıp daha doğru icra edilmesi üzerine kafa yordum. Bu konuda insanları aydınlatmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Edebiyat meraklıları yazdıklarıma ve seslendirdiklerime internetten ulaşabilirler, özellikle yaşamı en iyi biçimde aktarma sanatı diye tanımladığım şiire büyük önem veriyorum, öğrencilerimin ve ülke gençliğinin bu sanata ilgi ve alakasını arttırmak için önemli şairlerimizin önemli şiirlerini seslendirip internette yayınlamayı bir görev edindim. Bunun dışında katıldığım televizyon programlarındaki sanat toplum ilişkisi üzerine sohbetlerimi seyredebilirler.

Zahrettin ÇELİK: Bu aralar sinema, dizi ve tiyatro çok popüler, neredeyse herkes bu alanlarda eğitim alma telaşında bunu neye bağlıyorsunuz?

Mehmet ÖNDER: Evet pek çok insan oyunculuk eğitimi almaya başladı. Tabi popüler diziler ve bu dizilerde oynayan oyuncuların magazin dünyasına yansıyan lüks hayatları, son model arabaları çok etkiledi gençleri ama burada karıştırılamaması gereken bir şey var; sanat başka bir şey o dizilerde oynamak, o hayatı yaşamak başka bir şey. Ben bu durumu hep bir örnekle açıklıyorum; düşünün herkes hayatının bir döneminde mutlaka koşuyor belki bir yere geç kaldığımız için koşuyoruz belki spor olsun diye koşuyoruz. Bizler sadece koştuğumuz için atlet sayılmıyoruz, atlet olmak başka bir şey, atlet olmak için koşmak yetmiyor yani, ha birileri de hasbelkader kamera karşısına geçiyor bu da onların aktör olduğu ya da sanatçı olduğu anlamına gelmiyor. Yani özetle her kamera karşısına geçeni, her eline mikrofon alanı sanatçı diye nitelendirmeyelim diyorum. Bu işin eğitimi veriliyor pek çok yerde, çok yüksek ücretlerle hem de talep eden de çok, satan memnun ama alan memnun mu bilemiyorum? Pasta küçük ama pastadan pay talep edenler her geçen gün artıyor. Bu oyunculuk eğitimi alma telaşının dizilerde oynayan insanların magazin basını tarafından insanların gözüne sokulması, insanların kolay yoldan para kazanıp yaşadığı monoton hayattan kurtulma isteği olarak değerlendiriyorum durumu. Ben her fırsatta dizi ve diğer televizyon işlerinin sanat olarak algılanmaması gerektiğini söylüyorum. Televizyona ara eleman yetiştirmek için verilen eğitimlerin de sanat eğitimi olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Piyasada en çok kazanan oyuncuların bu işin eğitimini almamış insanlar olduğuna dikkat edersek söylediğimin gerçekliği daha iyi anlaşılır. Bence herkes hayatının bir döneminde -kişisel gelişimine katkı olması- için tiyatro eğitimi almalı ama herkes oyuncu olmamalı.

Zahrettin ÇELİK: Sanat tarihi konusundaki sizin engin bilginize istinaden soruyorum; tiyatro elbette ki çok uzun bir süreçten geçmiş köklü bir sanat ama dizi sektörü ülkemizde neredeyse yeni doğmuş bir bebek sayılır, hala oturmamış pek çok şey var muhakkak, peki sizce bunlar nelerdir?

Mehmet ÖNDER: Senin de sorunda belirttiğin gibi dizi sektörü çok yeni. Yaklaşık ülkemizde otuz yıldır dizi çekiliyor, özel kanalların yayın hayatına başlamasıyla yaygınlaştı. Şöyle böyle 8-10 yıldır seyirci tarafından rağbet görüyor ve bu sayede bir sektör haline geldi diziler, dolayısıyla insanlar çok para kazanmaya başladı. Son dönemlerde yurtdışına ihraç etmeye bile başladık. Bu da dizi sektörünü ve dizi ticaretini geliştirdi. Bu noktada nitelikli eleman açığı oluştu, bu açık çok hızlı kapatılmaya çalışıldığı için niteliksiz insanlar türedi, önüne gelen herkes bu sektöre girdiği için çok sayıda dolandırıcı çıktı. Ticari anlamda, ahlaki anlamda sektörü ve insanları sömüren çok sayıda kötü niyetli insanlar var. Sektörde çok büyük boşluklar var. Dizi sektörünün hukuki zemininin de hazır olmamasıyla birlikte, bu sömürünün sistem tarafından öyle ya da böyle desteklediğini gördük dolayısıyla pek çok insan maddi manevi zarar gördü ve görmeye de devam ediyor, onun için herkes dikkatli olmalı.

Meselenin üç ayağı var. Bir, bu sektörün içinde oyuncu ya da set çalışanı olarak yer alan insanlar yani emekçiler. İki, kanal sahipleri ve dizi yapımcıları yani patronlar. Üç, denetleyici olarak devlet. Şimdi burada üç ayaktan bahsediyorsak herkesin üzerine düşenin en doğru ve iyisini yapması lazım. Bir boşluk varsa ki boşluk değil boşluklar var, herkes bu sorunların giderilmesi için elinden geleni yapmalı, set ortamında insanların haklarının gasp edildiğini söylüyorum. Başlarına gelen olumsuzluklar karşısında yalnız kaldıklarını biliyoruz ve örgütlenmemiş dizi çalışanlarının da haklarını arayamadıklarını görüyoruz nihayetinde yeni bir sektör. Bu durumdan istifade eden insanlar var. Çok sevdiğim bir söz var “Bir işi en çok seven görevini en iyi yapandır” bu konuda söyleyeceğim son söz budur.

Zahrettin ÇELİK: Tiyatronun televizyon uyarlamaları var. Komedi Dükkânı gibi bu programları faydalı görüyor musunuz?

Mehmet ÖNDER: Bu güzel bir soru çünkü bu çok merak edilen bir konu. Şimdi bana değil de başka insanlara sorsan iki grup oluşacak, bir grup diyecek ki “bunlar çok faydalı iyi programlar, gençlere tiyatroyu sevdirdiler, daha çok insan tiyatro eğitimi almaya başladı.” Bir grup da diyecek ki “iyi değil, çünkü tiyatro sanatı yanlış tanıtılıyor, insanlar bu programlar nedeniyle tiyatronun salt ’komedi’den ibaret olduğunu düşünüyor, sadece para kazanmak için yapılan ve gülmek için gidilen bir eylem olarak algılanıyor” diyebilirler her iki görüşün de haklı olduğu yerler var. Bana kalırsa bu haklı düşüncelerin yanında, her sanat kendi mecrasında icra edilmelidir. Tiyatro televizyonda yapılmamalıdır ya da bu yapılanlara tiyatro denilmemelidir, çünkü tiyatronun en önemli özelliği seyircinin huzurunda o anda gerçekleştirilen bir sanat olmasıdır, bu özelliği göz ardı edilemez. Dvd de seyredilen de tiyatro değil, konfora alışmış hatta konfor bağımlısı olmuş bir insanlık var günümüzde ama insanların en azından tiyatro seyretmek için hapsoldukları evlerinden çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. İnsanların tiyatronun sadece güldürmediğini görmeleri ve bilmeleri gerektiğine inanıyorum. Tiyatro tıpkı simgesinde olduğu gibi ağlatabilir de güldürebilir de.

Zahrettin ÇELİK: Bir kişinin ben oyunculuk yapabilirim diyebilmesinin şartları nelerdir?

Mehmet ÖNDER: Ünlü bir düşünür bir mesleğin adayı olan insanlara şunu söylüyor; “Bir işin efendisi olmak için önce o işin kölesi olmak gerekir.” Katılmamak mümkün değil, dolayısıyla ben oyuncu adaylarına çok iyi eğitim almalarını ve çok çalışmalarını tavsiye ediyorum, diziler ve oralarda sunulan ihtişamlı yaşamlara kanmasınlar. Emin olun, dizi oyuncusu olmak için eğitim almaya bile gerek yok, dizi görüşmelerine gidenler bilirler pek çok ajansta eğitim sorulmuyor bile… Eğer sadece dizilerde oynamak istiyorlarsa kendilerini çok fazla yormalarına gerek yok, eğer güzel ya da yakışıklılarsa kolaylıkla iş alırlar. Yok değillerse kilo vermeleri ve estetik ameliyat olmaları yeterli. (gülüşmeler) Yok gerçekten sanat içinse iyi bir eğitim, çok okumak ve seyretmek şart. Çünkü güzellik ve yakışıklılığın ömrü takriben on yıl sonra sıradaki gençler geliyor, o kadar çok insan var ki, sürekli yeni gelenler. Eğitim almadıysan ve başka meziyetlerin yoksa ömrün on yıl, hepsi bu kadar.

Şimdi detaya gireyim, eğer çalışacaklarsa önce iyi bir usta bulmalarını tavsiye ediyorum. Ustanın özelikleri hem entelektüel anlamda büyük bir hazineye sahip olmalı hem de disiplinli örnek bir insan olmalıdır. Çünkü yaptığımız iş insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatıdır. İçinde insandan bu kadar bahsedilen başka bir meslek tanımı yok. Benim sanat noktasında bütün tavsiyem budur.

Zahrettin ÇELİK: Ben de sizden çok şey öğreniyorum (gülüşmeler) öğrencilerinize slogan gibi sürekli söylediğiniz sözler var mı, varsa bize de söyler misiniz?

Mehmet ÖNDER: Evet provalarımda ve derslerimde slogan gibi pek çok söz söylerim. Hatta bunların bir kısmı Anadolu deyimleri ve atasözleri olur. Yeri gelir sansürlerim yeri gelir sansürlemem söylerim (gülüşmeler) sık sık söylediğim bir söz var “emek olmadan yemek olmaz” Çehov’un da bir sözü vardır; “Bizi çok çalışmak kurtaracak” bir de Sayın Cumhurbaşkanımızın bir sözü var “Durmak yok yola devam.”

Zahrettin ÇELİK: Siz konservatuvar okudunuz. Dönem dönem tartışılan bir konu hakkında bir soru sormak istiyorum, aktör ya da aktrist kesinlikle mektepli mi olmalıdır?

Mehmet ÖNDER: Sanatın bütün dallarında usta çırak ilişkisi şarttır. Az önce söylediğim düşünceyi tekrarlıyorum, sanat icra edecek kişi iyi bir ustadan eğitim almalı. İşin disiplinini ve ahlakını iyi bilen ve uygulayan bir usta bulmak gerekiyor. Bu usta bir hamur şekillendirir gibi şekillendirmelidir çırağını. Diploma piyasada birçok yerde sorulmaz hatta akla bile gelmez. Kişinin özgüveni için gerekli olabilir. Örneğin benim için büyük bir öneme sahip değildir. Sanat eğitimi bir kâğıt parçasıyla değil kişinin kendini geliştirmesiyle ilintilidir. Bu nokta çok önemlidir.

Sanatı, sosyoloji bağlamında değerlendirdiğimizde başarısını toplumun gelişme oranıyla doğru bir şekilde sürdürdüğünü görürüz. Ülkemizin ve toplumuzun son on yılda çok büyük değişimler ve gelişmeler kat ettiği tartışılmaz bir gerçek. Bu gelişimin tiyatromuza ve tüm sanat dallarına olumlu katkısı olmuştur. Dolayısıyla sanat eğitim imkânları da arttı, bu nedenle ister alıcı olarak bilinçlenmek için, isterse de icracı olarak eser vermek için olsun her yaştan insanı sanatın herhangi bir dalında eğitim almaya davet ediyorum.

Zahrettin ÇELİK: Dünya sanatına baktığımızda ülkemiz sanatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmet ÖNDER: Ülkemizin son on yıldaki gelişiminden az önce bahsetmiştim, bu gelişim ülkemizi dışa açık bir ülke haline de getirdi. Bu açılım evrensel sanat değerlerini ülkemize taşıdığı gibi ülkemiz sanatını da dünya ölçülerine yaklaştırdı. Bu ilerlemeyi en net sinemamızda görebilirsiniz. Tabi dünya sanatında var olan kısırlaşmanın ülke sanatına etkisini göz ardı edemeyiz. Ben bu kısır döngüyü popüler kültürün, sanatsal işlerin üzerinde çok etkili olmasına bağlıyorum. Bu kısırlaşmanın tedavisi her toplumun geleneksel olan değerlerine sahip çıkmasıdır. Bizim sanatın tüm dallarında dünyaya örnek olacak büyük bir birikimimiz var. Batının köhnemiş ve bize uzak işlerini taklit edeceğimize kesinlikle bize ait olan değerlerimizi parlatmalı ve tanıtmalıyız. Geçmişiyle bağlarını koparmış bir toplumun doksan yıllık kültürüyle evrensel değerlere ulaşan sanat yapması mümkün değil. Biz her konuda dünyaya baş olabilecekken kuyruk olmayı marifet bilen bir toplumuz ne yazık ki, Üstad bu durumu DESTAN şiirinde “Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap; Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap” diye özetliyor, sanırım zeki insanlar ne demek istediğimizi anlamıştır. Günümüz eserlerin en büyük özelliği kısa süreli etkiye sahip olmasıdır. İnsanlar günü kurtarma derdine düşerlerse oluşturdukları eserlerin ömrü de bu kadar oluyor, bu bakış açısından bir Yahya Kemal bir Tolstoy bir Dede Efendi çıkmıyor, beş yüz yıllık Mimar Sinan eserleri yüz yıl ömür biçilen gökdelenlerin gölgesinde kalıyor.

Zahrettin ÇELİK: Bu ülkenin sanatında söz sahibi olsanız, mesela Kültür Bakanı olsanız önce ne yapardınız?

Mehmet ÖNDER: Önce Devlet Tiyatrolarını, Şehir Tiyatrolarını ve ‘sanatçı memur’ barındıran tüm kurumlarını (opera, bale, orkestralar) kapatırdım! Devletin heykeltraşı, sinemacısı, ressamı ya da şairi olamayacağı gibi tiyatrocusu, balerini, operacısı ya da kemancısı da o-la-maz. Devlet, sanatçı istihdam eden değil, sanatı teşvik eden olmalıdır. Devlet, bu nedenle talep eden ve belirli şartları yerine getiren sanatçılara kendi alanlarının isterleri ölçüsünde maddi destek verir ama memur yapamaz ve yapmamalıdır. Siz bakmayın bazı ‘sanatçı memurların’ özgür değiliz demelerine, “hangi memur özgür” diye sorarlar adama, hem devletten maaş alacaksın hem de özgür olmayı isteyeceksin, gerçekten özgür olmayı isteyen istifasını verir tiyatrosunu açar ve dilediği kadar özgür olur ama bankamatikten maaşını çekip slogan atmak daha kolay geliyor bazılarına, onlara “aldatmayın” topluma ise “aldanmayın” diyorum.

Bugün Devlet Tiyatroları’nda ya da Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen bir oyunun maliyetine emin olun bir özel tiyatro yüz oyun çıkarır. Devletin malı deniz değil kardeşim hepimizin, bu nedenle teşvike evet ama tecrite hayır diyorum. Ayrıca memuriyetin olduğu yerde rekabet olmaz, rekabetin olmadığı yerde yarış olmaz, yarışın olmadığı yerde çaba, çabanın olmadığı yerde de başarı olmaz. Devletin tiyatrosu olmalıdır diyenlere soruyorum; “devletin hangi sanat kurumu evrensel bir başarıya imza attı?”

Zahrettin ÇELİK: Çok şaşırtıcı ve ezber bozan bir röportaj oluyor. Peki tarih boyunca çok sayıda sanat emekçileri oldu. Bugün insanlığın en önemli mirası olarak gördüğümüz sanat birikimimizi onlara borçluyuz. Peki günümüzde insanlığın bu sanatsal emanetlerini bir dava olarak görüp savunan ve omuzlayarak yükselten sanat emekçileri görebiliyor musunuz?

Mehmet ÖNDER: Güzel bir soru. Bu soruna bir soru ile cevap vermeye başlayacağım; Tolstoy bugün yaşasaydı malum birkaç popüler yazar dışında yazar tanımayan okuyucuların haberi olur muydu ya da Bertolt Brecht oyun mu yazardı yoksa dizi mi? Günümüzde çok önemli sanatçılar yok diyenlere soruyorum, acaba var da sizin haberiniz mi yok? (gülüşmeler) Eyvallah sanat ve sanatçı kavramlarının içi boşaltılırken sanatseverler ya da icracılar olarak bizim hiç mi hatamız yok. Şimdi soruna direkt olarak cevap veriyorum. Evet sanatçılar ve çok güzel sanat eserleri var çok şükür ama günümüzde bir sanatçı olarak tanınabilmeniz için eskiden olduğu gibi başarılı olmanız değil vasatın üstüne çıkmamanız gerekiyor. (gülüşmeler) Yine sinemadan örnek vereceğim, dünya çapında ödüller alan yönetmenlerimizin kendi ülkesinde tanınmıyor olması önemli bir göstergedir.

Zahrettin ÇELİK: Röportajımızı okuyanlar sizi nereden takip edebilirler?

Mehmet ÖNDER: Pek yakında sinemada ve sahnede takip edebilirler ama detay vermeyeyim çünkü proje aşamasında olanlar ve sürpriz kalmasını istediklerim var ama çok yakında inşallah çok güzel işlerle karşılarına çıkacağım. İsteyenler seminerlerime ve düzenlediğim etkinliklere gelsinler ayrıca herkesi internette yazılarımın, seslendirmelerimin ve videolarımın olduğu mecralara beklerim…

Zahrettin ÇELİK: Keyifli bir röportaj oldu son olarak eklemek istedikleriniz?

Mehmet ÖNDER: Evet benim için de çok keyifli bir röportaj oldu teşekkür ederim. Zahrettinciğim canım kardeşim, çalışmanın önemini hatırlatmak istiyorum. Kolay ulaşılan yerden düşmesi de kolay olur. “Kolaysa vardır hilesi, zorsa vardır hikmeti” diyorum. O nedenle genç meslektaşlarıma kolay olanı değil, kaliteli olanı seçmelerini tavsiye ediyorum. Ustalarına, meslektaşların ve tüm canlılara saygı duysunlar çünkü saygının olmadığı yerde sevgi de olmuyor, sevginin olmadığı yerde muhabbet ve muhabbetin olmadığı yerde başarı da olmuyor. Çok okusunlar çünkü “mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.” Karamsar olmasınlar, Üstadın buyurduğu gibi “güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” Zararlı alışkanlıklar edinmesinler, spor yapsınlar çünkü spor hem zihni hem de bedeni dinç tutar. En az bir yabancı dil ve mümkünse bir enstürman öğrensinler. Dünyevi gelişimlerini mutlaka manevi gelişim ile desteklesinler. Son olarak her yerde ve her zaman olduğu gibi “Sanatın ışığıyla aydınlanmış, hak ve hakikatten nasibini almış, emekle yoğrulmuş, onurlu bir hayat diliyor, hepinizi her zaman olduğu gibi Allah’a emanet ediyorum.” sevgiyle…

Zahrettin ÇELİK: Bizlerde çok teşekkür ediyoruz. Bir başka değerli emektar üstatlarımızla sohbet etmek dileğiyle…

Zahrettin Çelik

HABERKITA

Sinan Engin: Hakan Şükür’le anlaşmıştım

0

2002 Dünya Kupası’nda Senegal maçı sonrası Hakan Şükür’le anlaşmıştım. Ama o dönemki BeşiktaşYönetimi istemedi

3 Temmuz sürecinin Fenerbahçe’ye yapılan bir operasyon olduğunu söyledim. Bugün geldiğimiz noktada haklı olduğum ortada

Yüzde 1’lik hakem hataları, günlük değişkenler etki edebilir maç sonuçlarına. Ama Beşiktaş şampiyon olacaksa söke söke olur

Türk Futbolu’nda; daha önceden futbolculuk, menacerlik yapan ve son olarak TV ekranlarında yorumcu olarak yıldızını parlatan Sinan Engin, Ömer Şenay’a konuştu. Beşiktaş Yönetimi’ndeki var olduğu iddia edilen kargaşadan, 3 Temmuz sürecinde yaşanan gelişmelere kadar birçok konuda yorum yapan Engin, gündem yaratacak ifadeler kullandı. İşte o açıklamalar:

‘Yorumculardan çok çektim’

Futbolculuk ve ardından bir dönem menacerlik sonrasında ise yorumculuk. Bu geçiş nasıl oldu?

“Bu geçiş teklifle oldu. Bu iş, ayrıca becerdiğim ve severek yaptığım bir iş. Bundan sonra futbolun içinde sadece yorumcu olarak kalacağım. Zaman zaman teklifler geldi, hatta kabul etmeye niyetlendiklerim de oldu; ama artık kararımı verdim. Sadece yorumculuk yapacağım. Ben yıllarca yorumculardan çok çektim. Şimdilerde ben yapıcı olmaya, doğru gördüğümü kimseyi kırmadan söylemeye çalışıyorum.”

‘İçimde kalan sadece o oldu’

Menacerlik döneminde başarısız olduğun transfer ya da almak isteyip de alamadığın futbolcu var mıydı?

“Başarısız olduğum transferim yok. 2002 Dünya Kupası sonrası İlhan Mansız ile Hakan Şükür’ü çift forvet oynatmak istiyordum. Hakan’ın da Galatasaray ile problemleri vardı. Senegal maçı sonrası anlaşmıştım Hakan’la da… Ama o dönem ki Beşiktaş Yönetimi istemedi diye transfer gerçekleşmedi. İçimde kalan bir transfer oldu.”

‘Oğlum yönetici olmak istiyor’

2007’de Beşiktaş başkanlığı için adın geçmişti. Var mı hâlâ böyle bir isteğin?

“Pasaport olayını bana uydurmasalardı o dönem Beşiktaş’a başkan olacaktım doğru. Belki bugün hâlâ başkandım. Artık sadece yorumcu olarak bulunacağım futbolda. Ama oğlum Oğulcan ileride idarecilik yapmak istiyor ben de destekliyorum. Benim yüzümden futbolcu olamadı çocuk. Gol atıp 2 asist yaptığı maçta bile torpilli diyorlardı çocuğa… O da sinirlendi bıraktı. Şimdi İtalya‘da üniversite eğitimini tamamlıyor. Sonrasında gelip inşallah yöneticilik yapacak.”

‘Ulusoy çalışmalara başladı’

Fatih Terim ve milli takımın son durumunu başarılı buluyor musun?

Fatih Terim’in işi çok zor. Kendisine şans vermek lazım. Sabretmek lazım hemen olacak şey değil bu. Bizim artık bireysel yeteneklerle bir şey yapmaya çalışan bir takım olmaktan çıkıp; bir sistem takımı olmamız lazım. Artık pas takımı mı olacağız, uzun toplarla mı oynayacağız veya pres takımımı olacağız bilemem ama bir sistem takımı olmamız lazım. Bunu da yapacak kişi Fatih Terim’dir. Önümüzde TFF için bir seçim var orada işi çok zor Yıldırım Demirören’in. Çünkü biliyorum ki Haluk Ulusoy çok ciddi bir biçimde seçime hazırlanıyor ve  kulüplerden de epey bir de destekleyeni var.”

‘Melo’ya kanmasın tribünler’

Galatasaray’ın son durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Galatasaray’a ve Ünal Aysal’a bir operasyon yapıldı. Bu operasyon Fatih Terim’in takımdan ayrılmak zorunda bırakılması ile başlamıştır ve bugüne kadar gelmiştir. Bu operasyon iyi giden belki senelerce Fatih hoca ile çalışacak Galatasaray’ı o gün bozmuştur. Ve Fatih hocayı milli takıma gitmek zorunda bırakmıştır. ‘Kim yaptı?’ dersen hocayı milli takıma alanlar yapmıştır!

Bunun haricinde büyük bir transfer kaosu yaşanıyor. Fatih Terim’den sonra Mancini yanlış isimdi. Galatasaray takımı yerliler, yabancılar diye bölünmüş durumda. Abdurrahim Albayrak tek başına çözüm olamaz bugünkü duruma. Bak her takımda var ama Melo diye bir futbolcu var; Galatasaray acilen kurtulmalı ondan. Net bilgimi söylüyorum. Takım içinde hiçbir arkadaşı sevmiyor Melo’yu. Yaptığı açıklamalar her fırsatta ortamı germesi ile sadece taraftara oynuyor bu Melo. Yalandan yaptığı 3-5 pres hareketine kanmasın tribünler.”

‘Teşvik görmedim diyen yalancıdır’

Önceden, ‘Sinan Engin konuşursa yer yerinden oynar. Bir gün bir kitap yazıp yurt dışına yerleşeceğim’ demiştiniz. Nedir bu olay?

“Doğru, çok şey biliyorum. Benim kadar Rıdvan Dilmen de, Fatih Terim de, Mustafa Denizli de bilir. Ama bunlar konuşulacak anlatılacak şeyler değil. Türkiye’de kulüp başkanlığı yapıp da, uzun dönem hocalık yapıp da, teşvik primi görmedim diyen yalan söylüyordur. Bunları bilen çok insan var. Kitap yazamam. Bu konular ikili ilişkiler, bunları anlatamam.”

‘Alt liglerde neler oluyor’

Daha önceden, ‘Şampiyonluğa giden her yol mübahtır’ demiştiniz. Bu lafınızı açar mısınız?

“Doğru, söyledim. İş hayatında da böyle değil mi? Birbirlerine kazık atmıyor mu koca koca insanlar. Bu da öyle bir şey. Maç 0-0 iken hakem haksız bir penaltı veriyor, atmayacak mısın golü? 3 Temmuz’dan önce bunları yapan iyi idareciydi. Bazı eski arkadaşlarımızı görüyorum TV’de ben hiç teşvik falan görmedim diyorlar. 20 senedir futbolun içinde bunu söyleyen! Daha önce de söyledim yalan söylüyorlar. Sadece Süper Lig olarak düşünmeyin; alt liglerde neler neler oluyor. Ama şunu kabul etmek gerekir 3 Temmuz operasyonu Türk futboluna bir korku getirdi. Şimdi böyle işlere girecek adam bir daha düşünüyor.”

‘E-Bilet sayesinde bedavacılık bitti’

Passolig hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Şimdi Türkiye’de seyirci azaldı bunu kabul etmek lazım. Ama bunun sebebi sadece Passolig değil. 3 Temmuz sürecinden sonra seyirci yavaş yavaş azaldı. Ben Passolig sayesinde bedavacılığın bittiğini düşünüyorum. Görüyor musunuz ne kadar bedavacı varmış!”

‘Teknik adamdan menacer olmaz’

Beşiktaş’ta Önder Özen dönemi geride kaldı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

“Önder Özen sevdiğim başarılı bir arkadaşımız. İlla Fenerbahçeli birisi aranıyorsa işte ilk günden beri gizlemeyen biri. Ayrıca da Beşiktaş’ta gayet başarılı bir şekilde çalıştı. Futbolun başında Ahmet Nur Çebi var; Mete Vardar var. Bir dönem olmuş duyuyoruz, Önder Özen ve Bilic’in selamlaşmadığı iddia ediliyor. Böyle bir şey olabilir mi? Yetkililer de gereğini yapmış. Şu an herhalde Bilic daha rahat karar veriyor bazı şeylere. Bence Önder Özen kabul etmemesi gereken bir görevi kabul etti gelirken. Çünkü kendisi teknik direktör. Bence teknik adamdan menacer olmaz. Çünkü iki teknik adam oluyor bir takımda bu da sorun yaratıyor.”

‘Beşiktaş söke söke şampiyon olur’

Süleyman Seba Sezonu adı altında sizin de içinde bulunduğunuz bir grup, Beşiktaş’ın şampiyonluğu için düğmeye bastı deniliyor. Ne diyeceksiniz?

“Haksızlık yapılıyor. Yok öyle bir güç. Başarılı kadro şampiyon olur. Mesela 2003 yılı o kadrosu, Serdar Bilgili sağ olsun işime hiç karışmadı; ben kurdum. Lucescu’yu ben getirdim. Daum konusu kapanmıştı bizim için. Galatasaray’da mutsuz olduğunu bildiğimden ben aldım. İlhan Mansız ile Tümer Metin‘i ben transfer ettim. O dönem bonservis bedelleri artmasın diye Aziz Yıldırım’la konuştum ben alıyorum diye. O da, ‘Al istersen Ali Akdeniz’i de al’ dedi. Galatasaray, İlhan ile ön mukavele yapmıştı. İkili ilişkilerimi kullanarak ben hallettim o transferi. Mehmet Cansun ‘Buyur al’ dedi. Sergen‘i Beşiktaş’a geri getirirken mırın kırın eden çok olmuştu. Çapraz bağlarından ameliyat olmuştu. Herkes tatil yaparken ben Ümraniye‘de Sergen’i çalıştırdım. Bu çocuklarla da 6 derbi maçı kazanıp şampiyon olduk. Demek istediğim yok öyle bir güç! Ama tabii yüzde 1’lik hakem hataları, günlük değişkenler etki edebilir maç sonuçlarına. Bugün de Beşiktaş şampiyon olacaksa söke söke olur.”

‘Yönetimde tartışma yok’

Beşiktaş’ta Fikret Orman-Ahmet Nur Çebi çekişmesi olduğu söyleniyor var mı böyle bir şey?

“Ben böyle çekişme bilmiyorum. Fikret Orman başarılı bir başkan. Kimse görevi istemezken başkanlığa geldi. Çok güzel bir stat yapıyor. Türkiye’de başkan ne derse o olur. Ahmet Nur Çebi’yi futbolun başına getiren kendisi. Söylendiği gibi bir çekişme olsa görevden alır. Yetki onda. Sıcak parayı Ahmet Nur Çebi’nin verdiği, bu yüzdende başkanın ses çıkarmadığı söylentileri de var? Yok, öyle büyük paralar vermiyor Ahmet Nur Çebi. Evet kısa vadeli borçları pozisyonu gereği karşılıyor ama öyle sıkıntılı bir durum olsa fark etmez bunlar. Başkan ne derse o olur. Bence uyum içerisinde çalışıyorlar.”

Ömer Şenay

FANATİK

Sinan Engin: Hakan Şükür’le anlaşmıştım

0

2002 Dünya Kupası’nda Senegal maçı sonrası Hakan Şükür’le anlaşmıştım. Ama o dönemki BeşiktaşYönetimi istemedi

3 Temmuz sürecinin Fenerbahçe’ye yapılan bir operasyon olduğunu söyledim. Bugün geldiğimiz noktada haklı olduğum ortada

Yüzde 1’lik hakem hataları, günlük değişkenler etki edebilir maç sonuçlarına. Ama Beşiktaş şampiyon olacaksa söke söke olur

Türk Futbolu’nda; daha önceden futbolculuk, menacerlik yapan ve son olarak TV ekranlarında yorumcu olarak yıldızını parlatan Sinan Engin, Ömer Şenay’a konuştu. Beşiktaş Yönetimi’ndeki var olduğu iddia edilen kargaşadan, 3 Temmuz sürecinde yaşanan gelişmelere kadar birçok konuda yorum yapan Engin, gündem yaratacak ifadeler kullandı. İşte o açıklamalar:

‘Yorumculardan çok çektim’

Futbolculuk ve ardından bir dönem menacerlik sonrasında ise yorumculuk. Bu geçiş nasıl oldu?

“Bu geçiş teklifle oldu. Bu iş, ayrıca becerdiğim ve severek yaptığım bir iş. Bundan sonra futbolun içinde sadece yorumcu olarak kalacağım. Zaman zaman teklifler geldi, hatta kabul etmeye niyetlendiklerim de oldu; ama artık kararımı verdim. Sadece yorumculuk yapacağım. Ben yıllarca yorumculardan çok çektim. Şimdilerde ben yapıcı olmaya, doğru gördüğümü kimseyi kırmadan söylemeye çalışıyorum.”

‘İçimde kalan sadece o oldu’

Menacerlik döneminde başarısız olduğun transfer ya da almak isteyip de alamadığın futbolcu var mıydı?

“Başarısız olduğum transferim yok. 2002 Dünya Kupası sonrası İlhan Mansız ile Hakan Şükür’ü çift forvet oynatmak istiyordum. Hakan’ın da Galatasaray ile problemleri vardı. Senegal maçı sonrası anlaşmıştım Hakan’la da… Ama o dönem ki Beşiktaş Yönetimi istemedi diye transfer gerçekleşmedi. İçimde kalan bir transfer oldu.”

‘Oğlum yönetici olmak istiyor’

2007’de Beşiktaş başkanlığı için adın geçmişti. Var mı hâlâ böyle bir isteğin?

“Pasaport olayını bana uydurmasalardı o dönem Beşiktaş’a başkan olacaktım doğru. Belki bugün hâlâ başkandım. Artık sadece yorumcu olarak bulunacağım futbolda. Ama oğlum Oğulcan ileride idarecilik yapmak istiyor ben de destekliyorum. Benim yüzümden futbolcu olamadı çocuk. Gol atıp 2 asist yaptığı maçta bile torpilli diyorlardı çocuğa… O da sinirlendi bıraktı. Şimdi İtalya‘da üniversite eğitimini tamamlıyor. Sonrasında gelip inşallah yöneticilik yapacak.”

‘Ulusoy çalışmalara başladı’

Fatih Terim ve milli takımın son durumunu başarılı buluyor musun?

Fatih Terim’in işi çok zor. Kendisine şans vermek lazım. Sabretmek lazım hemen olacak şey değil bu. Bizim artık bireysel yeteneklerle bir şey yapmaya çalışan bir takım olmaktan çıkıp; bir sistem takımı olmamız lazım. Artık pas takımı mı olacağız, uzun toplarla mı oynayacağız veya pres takımımı olacağız bilemem ama bir sistem takımı olmamız lazım. Bunu da yapacak kişi Fatih Terim’dir. Önümüzde TFF için bir seçim var orada işi çok zor Yıldırım Demirören’in. Çünkü biliyorum ki Haluk Ulusoy çok ciddi bir biçimde seçime hazırlanıyor ve  kulüplerden de epey bir de destekleyeni var.”

‘Melo’ya kanmasın tribünler’

Galatasaray’ın son durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Galatasaray’a ve Ünal Aysal’a bir operasyon yapıldı. Bu operasyon Fatih Terim’in takımdan ayrılmak zorunda bırakılması ile başlamıştır ve bugüne kadar gelmiştir. Bu operasyon iyi giden belki senelerce Fatih hoca ile çalışacak Galatasaray’ı o gün bozmuştur. Ve Fatih hocayı milli takıma gitmek zorunda bırakmıştır. ‘Kim yaptı?’ dersen hocayı milli takıma alanlar yapmıştır!

Bunun haricinde büyük bir transfer kaosu yaşanıyor. Fatih Terim’den sonra Mancini yanlış isimdi. Galatasaray takımı yerliler, yabancılar diye bölünmüş durumda. Abdurrahim Albayrak tek başına çözüm olamaz bugünkü duruma. Bak her takımda var ama Melo diye bir futbolcu var; Galatasaray acilen kurtulmalı ondan. Net bilgimi söylüyorum. Takım içinde hiçbir arkadaşı sevmiyor Melo’yu. Yaptığı açıklamalar her fırsatta ortamı germesi ile sadece taraftara oynuyor bu Melo. Yalandan yaptığı 3-5 pres hareketine kanmasın tribünler.”

‘Teşvik görmedim diyen yalancıdır’

Önceden, ‘Sinan Engin konuşursa yer yerinden oynar. Bir gün bir kitap yazıp yurt dışına yerleşeceğim’ demiştiniz. Nedir bu olay?

“Doğru, çok şey biliyorum. Benim kadar Rıdvan Dilmen de, Fatih Terim de, Mustafa Denizli de bilir. Ama bunlar konuşulacak anlatılacak şeyler değil. Türkiye’de kulüp başkanlığı yapıp da, uzun dönem hocalık yapıp da, teşvik primi görmedim diyen yalan söylüyordur. Bunları bilen çok insan var. Kitap yazamam. Bu konular ikili ilişkiler, bunları anlatamam.”

‘Alt liglerde neler oluyor’

Daha önceden, ‘Şampiyonluğa giden her yol mübahtır’ demiştiniz. Bu lafınızı açar mısınız?

“Doğru, söyledim. İş hayatında da böyle değil mi? Birbirlerine kazık atmıyor mu koca koca insanlar. Bu da öyle bir şey. Maç 0-0 iken hakem haksız bir penaltı veriyor, atmayacak mısın golü? 3 Temmuz’dan önce bunları yapan iyi idareciydi. Bazı eski arkadaşlarımızı görüyorum TV’de ben hiç teşvik falan görmedim diyorlar. 20 senedir futbolun içinde bunu söyleyen! Daha önce de söyledim yalan söylüyorlar. Sadece Süper Lig olarak düşünmeyin; alt liglerde neler neler oluyor. Ama şunu kabul etmek gerekir 3 Temmuz operasyonu Türk futboluna bir korku getirdi. Şimdi böyle işlere girecek adam bir daha düşünüyor.”

‘E-Bilet sayesinde bedavacılık bitti’

Passolig hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Şimdi Türkiye’de seyirci azaldı bunu kabul etmek lazım. Ama bunun sebebi sadece Passolig değil. 3 Temmuz sürecinden sonra seyirci yavaş yavaş azaldı. Ben Passolig sayesinde bedavacılığın bittiğini düşünüyorum. Görüyor musunuz ne kadar bedavacı varmış!”

‘Teknik adamdan menacer olmaz’

Beşiktaş’ta Önder Özen dönemi geride kaldı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

“Önder Özen sevdiğim başarılı bir arkadaşımız. İlla Fenerbahçeli birisi aranıyorsa işte ilk günden beri gizlemeyen biri. Ayrıca da Beşiktaş’ta gayet başarılı bir şekilde çalıştı. Futbolun başında Ahmet Nur Çebi var; Mete Vardar var. Bir dönem olmuş duyuyoruz, Önder Özen ve Bilic’in selamlaşmadığı iddia ediliyor. Böyle bir şey olabilir mi? Yetkililer de gereğini yapmış. Şu an herhalde Bilic daha rahat karar veriyor bazı şeylere. Bence Önder Özen kabul etmemesi gereken bir görevi kabul etti gelirken. Çünkü kendisi teknik direktör. Bence teknik adamdan menacer olmaz. Çünkü iki teknik adam oluyor bir takımda bu da sorun yaratıyor.”

‘Beşiktaş söke söke şampiyon olur’

Süleyman Seba Sezonu adı altında sizin de içinde bulunduğunuz bir grup, Beşiktaş’ın şampiyonluğu için düğmeye bastı deniliyor. Ne diyeceksiniz?

“Haksızlık yapılıyor. Yok öyle bir güç. Başarılı kadro şampiyon olur. Mesela 2003 yılı o kadrosu, Serdar Bilgili sağ olsun işime hiç karışmadı; ben kurdum. Lucescu’yu ben getirdim. Daum konusu kapanmıştı bizim için. Galatasaray’da mutsuz olduğunu bildiğimden ben aldım. İlhan Mansız ile Tümer Metin‘i ben transfer ettim. O dönem bonservis bedelleri artmasın diye Aziz Yıldırım’la konuştum ben alıyorum diye. O da, ‘Al istersen Ali Akdeniz’i de al’ dedi. Galatasaray, İlhan ile ön mukavele yapmıştı. İkili ilişkilerimi kullanarak ben hallettim o transferi. Mehmet Cansun ‘Buyur al’ dedi. Sergen‘i Beşiktaş’a geri getirirken mırın kırın eden çok olmuştu. Çapraz bağlarından ameliyat olmuştu. Herkes tatil yaparken ben Ümraniye‘de Sergen’i çalıştırdım. Bu çocuklarla da 6 derbi maçı kazanıp şampiyon olduk. Demek istediğim yok öyle bir güç! Ama tabii yüzde 1’lik hakem hataları, günlük değişkenler etki edebilir maç sonuçlarına. Bugün de Beşiktaş şampiyon olacaksa söke söke olur.”

‘Yönetimde tartışma yok’

Beşiktaş’ta Fikret Orman-Ahmet Nur Çebi çekişmesi olduğu söyleniyor var mı böyle bir şey?

“Ben böyle çekişme bilmiyorum. Fikret Orman başarılı bir başkan. Kimse görevi istemezken başkanlığa geldi. Çok güzel bir stat yapıyor. Türkiye’de başkan ne derse o olur. Ahmet Nur Çebi’yi futbolun başına getiren kendisi. Söylendiği gibi bir çekişme olsa görevden alır. Yetki onda. Sıcak parayı Ahmet Nur Çebi’nin verdiği, bu yüzdende başkanın ses çıkarmadığı söylentileri de var? Yok, öyle büyük paralar vermiyor Ahmet Nur Çebi. Evet kısa vadeli borçları pozisyonu gereği karşılıyor ama öyle sıkıntılı bir durum olsa fark etmez bunlar. Başkan ne derse o olur. Bence uyum içerisinde çalışıyorlar.”

Ömer Şenay

FANATİK

AKP sürece ihanet ediyor

0

HDK Eşsözcüsü Sebahat Tuncel, “AKP müzakere sürecine ihanet ediyor. Çünkü görüşmelerde başka şeyler söylüyor ama pratikte başka adımlar atıyor. Baskı ve şantaj politikasını örtmek içinse HDP’yi hedef haline getiriyor”dedi.

21. yüzyılın en büyük özgürlük direnişi haline gelen Kobanê direnişi, Kürdistan’ın dört parçasını, Türkiye ve dünyayı derinden etkilemiştir. Halklar ise özgür yaşam referansı haline gelen Kobanê’ye yüzünü döndü. IŞİD barbarlığı, Kobanê’de ülkesini savunmak isteyen halka ve YPG/YPJ savaşçılarına karşı saldırırken, AKP de Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da demokrasi güçlerinin ve halkların direnişle dayanışma içinde olmasına tahammül edememiştir. Hatta yargısız infazlar planını devreye koymuştur. AKP, bütün suçlarını HDP’nin üstüne yığarak HDP bütün bu saldırıların odağı haline getirilmek istenmiştir. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcü Sebahat Tuncel, halkların direnişle dayanışma içinde oluşunu ve AKP’nin HDP’ye yönelik saldırılarını gazetemize değerlendirdi.
– Kobanê serhildanlarından sonra HDP’ye yönelik saldırılar başlatıldı? Bu saldırı konseptini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyanın gözü kulağı şimdi Kobanê’dedir. Dünyanın en barbar çetesine karşı sadece Kürtler büyük bir savaş yürütmektedir. Kobanê’deki geleceğin aynı zamanda Türkiye’deki çözüm sürecini de etkileyeceği çok net ortadadır. Kürtler sınırda nöbet tutarlarken AKP hükümeti IŞİD’e destek sunuyor. Dünya AKP’nin IŞİD’e açık desteğini gördü. Sınırın diğer tarafında IŞİD saldırıyor, bu tarafında ise AKP saldırıyor. Halkı “Kobani düştü düşecek” diye tahrik eden Erdoğan’ın kendisidir. Antep’teki konuşmasının ardından herkes müthiş öfkelenmiş, tepki büyüyerek sokağa yansımıştır. HDP’nin bu tutum karşısında tavırsız kalması beklenemez. HDP şimdiye kadar defalarca sokağa çıkma çağrısı yapmıştı bundan sonra da yapacak. AKP hükümeti aslında sokağa çıkan, demokratik tepkisini ortaya koyan halkın karşısına paramiliter güçleri çıkartarak bir katliam yapmak istemiştir. Kürtlerin demokratik taleplerini bastıran ve  bunu olağanüstü hali ilan etmek için kendine gerekçe yapmıştır. Biz bu senaryoyu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta gördük. Halkın AKP’ye tepkisi ve öfkesi o kadar büyüktü ki AKP bunun karşısında çaresiz kalmıştır. Bunu engelleyebilmek için paramiliter güçleri devreye koymuştur. Mesela dikkat ederseniz sadece Hüda-Par üyelerinin ölümleri egemen medyada işleniyor. Oysa 40’tan fazla insanımız katledildi. Burada ölümleri yarıştırmamak gerekir. Her ölüm üzücüdür. Ama bunu bütünlüklü görmek gerekir.

– Erdoğan serhildan sürecini bastırmak için neden paramiliter güçleri tekrar devreye koydu?

AKP hükümeti Ortadoğu yeniden dizayn edilirken Kürtlere ortak bir gelecek vadetmiyor. Vadettiği gelecek kendi himayesi altında olan, kendisinin denetleyebileceği bir Kürt istiyor. Üçüncü dünya savaşıyla Ortadoğu’da yeniden bir paylaşım savaşı yürütülüyor. Kürtler de yaşanan bu krizli ve kaotik ortamda kendine yeni bir yer edinme ve kendi kendini yönetebilecek koşulları oluşturmaya çalışıyor. Buradan gerçek anlamıyla demokratik bir devrim inşa etmeye çalışıyor. Rojava Devrimi o açıdan çok önemli bir devrimdir. Demokratik Ekolojik kadın özgürlükçü paradigmasının yaşam bulmasıdır aynı zamanda. Kobanê’deki bu devrim sürecinin başarıya ulaşması ve orada kalıcı bir yönetimin oluşması bunları rahatsız ediyor. Rojava’daki bu deneyimin Türkiye sınırı olan Kuzey Kürdistan’da Nusaybin’den Kilis’e kadar yansımaları elbetteki olacak. Türkiye bu yansımaları engellemeye çalışıyor.

HDP haklar arası köprüdür

– HDP şahsında Rojava’daki devrim değerlerine mi saldırı yapılıyor?

Esasında saldırılar Kürt Özgürlük Hareketi’nin topyekün kazanımlarına yöneliktir. AKP hükümetinin saldırısı Kobanê direnişiyle boşa düştüğü aşikardır. Şimdi aslında direnişin etkisini kırmaya çalışıyor. HDP’ye yönelik saldırılara gelince Kürt Özgürlük Hareketi deneyimleriyle ve Türkiye demokrasi güçlerinin deneyimlerinin ortaklaştığı bir partidir. Kürdistan’da ortaya çıkan bu devrim süreci eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebinin Türkiye demokrasi güçlerinin buluşması, Türkiye’nin giderek faşizme kayan, otoriter ve baskıcı rejiminin de değişmesi anlamına geliyor. HDP Kürdistan ve Türkiye arasındaki köprüdür. O yüzden HDP çok tehlikeli olarak görülüyor. HDP’nin çağrısıyla Karadeniz’den Ege’ye, İçanadolu’da, her yerde yurttaşlar sokağa çıktı. Asıl ürküten budur. Türkiye cehpesindeki her gelişme iktidarı da devleti de korkutuyor. Kobanê’deki direnişle Alevilerin ve emekçilerinin yüzü Kürdistan’a döndü. Kobanê direnişinde Türkiyeli devrimciler gidip şehit düşüyor. Kobanê enternasyonalist mücadelenin zemini haline geldi. Bu durum AKP devletini korkuttu. Dolayısıyla devletin inkar-imha ve asimilasyon politikasına karşı halk öfkelendi ve sokağa çıktı.

AKP sürece ihanet ediyor

– Antep’teki ırkçı saldırılar ve orada 5 yurttaşın katledilmesi ile ilgili olaylar AKP’liler tarafından size yığmaya çalışmalarının sebebi neydi?

AKP’nin yandaş medyası üzerinden HDP eşbaşkanları ve yöneticilerine yönelik saldırıları çok bilinçlidir. Benim için ‘Antep’e geldi karşıtırdı’ dediler. Olayın benim üzerime atılmasıyla gerçeklerin üstüne bir perde çekmek istediler. Bazen Kürtler, bazen Aleviler ve bazen Ermeniler bir gerekçeyle saldırıların odağı haline getiriliyor. İktidar kendileridir ve bütün bu yaşananlardan kendileri sorumludur. Üstelik HDP’nin çözüm çabalarına ve uyarılarına rağmen AKP oyalamayı sürdürmüştür. Bir kez daha AKP hükümetini uyarıyoruz. Bu politikalar devam ettiği sürece Türkiye’yi de çok daha kaoslu ve çatışmalı bir ortamın içine sürükleyecektir. Kürt halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın çabalarıyla süreç tek taraflı gidiyor. Kürt hareketi sonuçta halkların geleceğinin çözümden, barıştan ve müzakerede olduğunu biliyor. AKP müzakere sürecine ihanet ediyor. Çünkü görüşmelerde başka şeyler söyleniyor. Ama pratikte başka adımlar atılıyor. Güvenlik adı altında yeni yasalar çıkartılıyor. Dikkat ederseniz AKP iktidarda olduğundan beri hep olumlu ve olumsuz yasalar aynı torbaya konuluyor. Toplum bu yasaları ayrıştıramıyor.

– AKP neden böyle bir yöntem izliyor?

AKP’nin elinde her zaman gerçeğin üstünü örtme konusunda bir perde var. Üçüncü köprü meselesinde hatırlarsanız, herkes ismine taktı oysa farkında olmadan karşı durulan üçüncü köprünün yapılmasını onaylanmasına alet oldu. Aynı yöntemi yasalar içinde uyguladılar. Tam da bu güvenlikçi politikaların yanına Alevilere açılım yapacağız dediler. Niye Aleviler bu toplumda bu kadar zarar görmüş, devlete karşı güvensizlikleri var, en son IŞİD saldırıları karşısında kendilerini iyice güvenliksiz hissetmiş hale getirildiler. Bunun üzerine Aleviler kullanılarak güvenlikçi politikalar kullanılır hale gelmiş. Ama artık kimse bunları yutmuyor. AKP’nin hayal ettiği Türkiye ile bizim hayal ettiğimiz Türkiye aynı olmadığı çok net. Dolayısıyla demokratik cumhuriyet inşası ve demokratik özerk Kürdistan inşası hiç olmadığı kadar geniş çevrelerle bu mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor.

– Güvenlik pareketiyle polise bu kadar yetki vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP hükümeti Türkiye’de yaşanan toplumsal olaylarda, devleti daha da otoriterleştiren baskıcı uygulamaya gidiyor. Bu son güvenlik paketi de öyledir. Oysa Türkiye’de PVSK diye bir kanun çıkartılmıştı. Polisin bu kanunla yetkisi zaten çok genişletilmişti. Biz bu yasanın iptali konusunda kanun teklifi vermiştik. Türkiye’de insan hakları kurumları Türkiye’nin özgürlüklerini kısıtlayan baskıcı politikasını polise yetki veren politikasını engellemelidir. Gezi direnişinde de gördük, asker devletinden polis devletine diye bir uygulama gördük. Kobanê direnişinde ortaya çıkan durumu kendine fırsat yaratarak polis devletini güçlendirmek istiyor. AKP her toplumsal olayı ve direnişleri kendine bahane yaptı. Biz 1990’lı yıllardan bugüne devletin tüm olağanüstü koşulları ve güvenlik konseptiyle mücadele ettik. Tehditler, baskı altına alma ve HDP’nin sesini kısma veya baskıcı yasalarla kimsenin gözünü korkutamazlar. Halkımız hükümetin bu politikalarını teşhir etmek için bulunduğu tüm alanlarda örgütlü mücadelesini ortaya çıkarması gerekir.

– Kobanê serhildanı sürecinde bizzat devlet ve devletin paramiliter güçleri tarafından 40’tan fazla yurttaş katledildi. Bu yönelimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP hükümeti insanların yaşam hakkını ihlal etmiştir. Demokratik ülkelerde olsaydı hükümet istifa ederdi. Bırakalım hükümeti İçişleri Bakanı hiçbir sorumluluk dahi üstlenmemektedir. Türkiye’de cezasızlık bir gelenek haline gelmiştir. Roboski, Maraş, Sivas katliamları oldu ancak devletin yaptığı hiçbir katliamda yargılama çıkmıyor veya araştırılmıyor. Burada ortaya çıkan şey devletin sorumluluğudur. Bunu HDP’nin üzerine atmak aymazlıktan başka bir şey değildir. Sorumsuzluktur. HDP’yi bundan sorumlu tutmak, baskı ve linçleri geliştirmek, yeni ölümlere zemin sunmaktır. Çünkü bu linçlerle HDP üyelerine ve yöneticilerine saldırı olduğunda AKP sorumlu olacaktır. Yaşamını yitiren yurttaşların ailelerine başsağlığı diliyoruz. Ama faillerin açığa çıkması için bütün yurttaşlarımız gerekli hukuki mücadeleye de başvurmalıdır. Bu konuda suç duyurusunda bulunmak, devletin bunda rol oynadığını ve görevini yapmadığını açığa çıkarmalıdır. Halkımızla beraber adalet yerini buluncaya kadar da peşini bırakmayacağız. Katledilenler faili meçhuller arasında kaybolmamalıdır.

AKP darbeye zemin hazırlıyor

– Yargısız infazların yeniden başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir olayda devlet işin içinde ise devlet yargılanamıyor. Halk sokaklarda “Katil devlet hesap verecek” diye hesap soruyor. Ancak bırakın hesap vermeyi, paramiliter güçlerini temize çıkarıyor ve yargılamıyor. Belediye başkanının yakınlarının halka saldırması ve 5 yurttaşımızın bu olayda katledilmesi, yine korucuların ve karanlık odakların halka saldırması tüm bu kişiler devleten gücünü alıyor. Bingöl’deki olayın araştırılması için meclise araştırma önergesi verdik. Ancak AKP ve MHP reddetiler. Bingöl’ü bahane ederek Genç’te infazlar yapıldı. Kağızman’da infazlar yapıldı. AKP yargısız infaz dönemi başlattı. 90’lı yıllarda da böyle yapıyordu. Şimdi de benzer bir süreci devreye koydular. Bir yandan çözümden bahsedeceksiniz, insanların gelip yaşama katılmasından bahsedeceksiniz, diğer yandan onları katletmeye devam edeceksiniz. Tüm bunların yaşandığı bir süreçte Sayın Öcalan’ın HDP Eşbaşkanlarına ve heyetimize gönderdiği mektupta bir şeyin altını çok net çizmişti. Diyordu ki: Bu ortamda bazı odaklar harekete geçirilerek bir darbe sürecini başlatabilirler. Bu darbe süreci müzakere sürecine darbedir. Bunun doğru algılanması gerekiyor. Ve bugün AKP hükümeti buna zemin sunuyor.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yaşananlarda payı nedir?

Cumhurbaşkanı Kürtleri açık açık tehdit ediyor. Hüda-Par’ın ölümlerinden de AKP sorumludur. Hüda-Par bunun hesabını Erdoğan ve AKP’den sormalıdır. Dolayısıyla Hüda-Par’ın gerçekten Kürt halkıyla bir sorunu yoksa AKP’den hesap sormalıdır. Buna rağmen Sayın Öcalan’ın çözüm sürecindeki ısrarı ve çözüm sürecini geliştirmesindeki çabası, müzakereler konusunda olumsuzluklara rağmen, topluma umut veren açıklamalarının olmasını çok olumlu olduğunu düşünüyorum. Türkiye demokrasi güçleri bu barış umuduna sahip çıkmalıdır.

Kadınlar dayanışmada sınır tanımamalıdır

– Kadın vekillerin hedef gösterilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP hükümeti Kobanê direnişine karşı tutumuyla kadının özgürlük mücadelesindeki tutumu aynıdır. Rojava Devrimi’nin bir kadın devrimi olduğu çok net ifade edildi. Aslında bu kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesine yönelik bir saldırıdır da. Bunu burada da yapıyor. Özellikle HDP’li kadın vekillerin üzerinden AKP’li kalemşörlerinin yazdığı yazılar ve toplum üzerindeki baskıları bunun net göstergesidir. Dolayısıyla bu saldırıları erkek egemen ideolojinin AKP şahsında kadına saldırısı olarak değerlendirmemiz yanlış olmaz. AKP’nin kadınlara biçtiği rol ve modelle, Özgürlük Hareketi’nin kadınlara biçtiği rol ve model arasında çok fark var. Birisi köleleştiren ve eve kapatan diğeri ise özgürleştiren bir model geliştiriyor. IŞİD de ilk fetvalarını kadınlar üzerinden verdi. Kadını eve kapatan ve sünnet eden fetvalardı. Kürt hareketinin özgürlükçü bir paradigması var. Buna yönelik de bir saldırıdır. Kadınların Kobanê direnişinde en ön saflarda yer alması ve dayanışmayı güçlendirmeleri önemlidir. Kadınlar dayanışmada sınır tanımamalıdırlar. Kobanê direnişinin başarısı kadınların da yaşamını doğrudan etkileyecek.

Günay Aksoy

ÖZGÜR GÜNDEM

AKP sürece ihanet ediyor

0

HDK Eşsözcüsü Sebahat Tuncel, “AKP müzakere sürecine ihanet ediyor. Çünkü görüşmelerde başka şeyler söylüyor ama pratikte başka adımlar atıyor. Baskı ve şantaj politikasını örtmek içinse HDP’yi hedef haline getiriyor”dedi.

21. yüzyılın en büyük özgürlük direnişi haline gelen Kobanê direnişi, Kürdistan’ın dört parçasını, Türkiye ve dünyayı derinden etkilemiştir. Halklar ise özgür yaşam referansı haline gelen Kobanê’ye yüzünü döndü. IŞİD barbarlığı, Kobanê’de ülkesini savunmak isteyen halka ve YPG/YPJ savaşçılarına karşı saldırırken, AKP de Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da demokrasi güçlerinin ve halkların direnişle dayanışma içinde olmasına tahammül edememiştir. Hatta yargısız infazlar planını devreye koymuştur. AKP, bütün suçlarını HDP’nin üstüne yığarak HDP bütün bu saldırıların odağı haline getirilmek istenmiştir. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcü Sebahat Tuncel, halkların direnişle dayanışma içinde oluşunu ve AKP’nin HDP’ye yönelik saldırılarını gazetemize değerlendirdi.
– Kobanê serhildanlarından sonra HDP’ye yönelik saldırılar başlatıldı? Bu saldırı konseptini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyanın gözü kulağı şimdi Kobanê’dedir. Dünyanın en barbar çetesine karşı sadece Kürtler büyük bir savaş yürütmektedir. Kobanê’deki geleceğin aynı zamanda Türkiye’deki çözüm sürecini de etkileyeceği çok net ortadadır. Kürtler sınırda nöbet tutarlarken AKP hükümeti IŞİD’e destek sunuyor. Dünya AKP’nin IŞİD’e açık desteğini gördü. Sınırın diğer tarafında IŞİD saldırıyor, bu tarafında ise AKP saldırıyor. Halkı “Kobani düştü düşecek” diye tahrik eden Erdoğan’ın kendisidir. Antep’teki konuşmasının ardından herkes müthiş öfkelenmiş, tepki büyüyerek sokağa yansımıştır. HDP’nin bu tutum karşısında tavırsız kalması beklenemez. HDP şimdiye kadar defalarca sokağa çıkma çağrısı yapmıştı bundan sonra da yapacak. AKP hükümeti aslında sokağa çıkan, demokratik tepkisini ortaya koyan halkın karşısına paramiliter güçleri çıkartarak bir katliam yapmak istemiştir. Kürtlerin demokratik taleplerini bastıran ve  bunu olağanüstü hali ilan etmek için kendine gerekçe yapmıştır. Biz bu senaryoyu Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta gördük. Halkın AKP’ye tepkisi ve öfkesi o kadar büyüktü ki AKP bunun karşısında çaresiz kalmıştır. Bunu engelleyebilmek için paramiliter güçleri devreye koymuştur. Mesela dikkat ederseniz sadece Hüda-Par üyelerinin ölümleri egemen medyada işleniyor. Oysa 40’tan fazla insanımız katledildi. Burada ölümleri yarıştırmamak gerekir. Her ölüm üzücüdür. Ama bunu bütünlüklü görmek gerekir.

– Erdoğan serhildan sürecini bastırmak için neden paramiliter güçleri tekrar devreye koydu?

AKP hükümeti Ortadoğu yeniden dizayn edilirken Kürtlere ortak bir gelecek vadetmiyor. Vadettiği gelecek kendi himayesi altında olan, kendisinin denetleyebileceği bir Kürt istiyor. Üçüncü dünya savaşıyla Ortadoğu’da yeniden bir paylaşım savaşı yürütülüyor. Kürtler de yaşanan bu krizli ve kaotik ortamda kendine yeni bir yer edinme ve kendi kendini yönetebilecek koşulları oluşturmaya çalışıyor. Buradan gerçek anlamıyla demokratik bir devrim inşa etmeye çalışıyor. Rojava Devrimi o açıdan çok önemli bir devrimdir. Demokratik Ekolojik kadın özgürlükçü paradigmasının yaşam bulmasıdır aynı zamanda. Kobanê’deki bu devrim sürecinin başarıya ulaşması ve orada kalıcı bir yönetimin oluşması bunları rahatsız ediyor. Rojava’daki bu deneyimin Türkiye sınırı olan Kuzey Kürdistan’da Nusaybin’den Kilis’e kadar yansımaları elbetteki olacak. Türkiye bu yansımaları engellemeye çalışıyor.

HDP haklar arası köprüdür

– HDP şahsında Rojava’daki devrim değerlerine mi saldırı yapılıyor?

Esasında saldırılar Kürt Özgürlük Hareketi’nin topyekün kazanımlarına yöneliktir. AKP hükümetinin saldırısı Kobanê direnişiyle boşa düştüğü aşikardır. Şimdi aslında direnişin etkisini kırmaya çalışıyor. HDP’ye yönelik saldırılara gelince Kürt Özgürlük Hareketi deneyimleriyle ve Türkiye demokrasi güçlerinin deneyimlerinin ortaklaştığı bir partidir. Kürdistan’da ortaya çıkan bu devrim süreci eşitlik, özgürlük ve demokrasi talebinin Türkiye demokrasi güçlerinin buluşması, Türkiye’nin giderek faşizme kayan, otoriter ve baskıcı rejiminin de değişmesi anlamına geliyor. HDP Kürdistan ve Türkiye arasındaki köprüdür. O yüzden HDP çok tehlikeli olarak görülüyor. HDP’nin çağrısıyla Karadeniz’den Ege’ye, İçanadolu’da, her yerde yurttaşlar sokağa çıktı. Asıl ürküten budur. Türkiye cehpesindeki her gelişme iktidarı da devleti de korkutuyor. Kobanê’deki direnişle Alevilerin ve emekçilerinin yüzü Kürdistan’a döndü. Kobanê direnişinde Türkiyeli devrimciler gidip şehit düşüyor. Kobanê enternasyonalist mücadelenin zemini haline geldi. Bu durum AKP devletini korkuttu. Dolayısıyla devletin inkar-imha ve asimilasyon politikasına karşı halk öfkelendi ve sokağa çıktı.

AKP sürece ihanet ediyor

– Antep’teki ırkçı saldırılar ve orada 5 yurttaşın katledilmesi ile ilgili olaylar AKP’liler tarafından size yığmaya çalışmalarının sebebi neydi?

AKP’nin yandaş medyası üzerinden HDP eşbaşkanları ve yöneticilerine yönelik saldırıları çok bilinçlidir. Benim için ‘Antep’e geldi karşıtırdı’ dediler. Olayın benim üzerime atılmasıyla gerçeklerin üstüne bir perde çekmek istediler. Bazen Kürtler, bazen Aleviler ve bazen Ermeniler bir gerekçeyle saldırıların odağı haline getiriliyor. İktidar kendileridir ve bütün bu yaşananlardan kendileri sorumludur. Üstelik HDP’nin çözüm çabalarına ve uyarılarına rağmen AKP oyalamayı sürdürmüştür. Bir kez daha AKP hükümetini uyarıyoruz. Bu politikalar devam ettiği sürece Türkiye’yi de çok daha kaoslu ve çatışmalı bir ortamın içine sürükleyecektir. Kürt halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın çabalarıyla süreç tek taraflı gidiyor. Kürt hareketi sonuçta halkların geleceğinin çözümden, barıştan ve müzakerede olduğunu biliyor. AKP müzakere sürecine ihanet ediyor. Çünkü görüşmelerde başka şeyler söyleniyor. Ama pratikte başka adımlar atılıyor. Güvenlik adı altında yeni yasalar çıkartılıyor. Dikkat ederseniz AKP iktidarda olduğundan beri hep olumlu ve olumsuz yasalar aynı torbaya konuluyor. Toplum bu yasaları ayrıştıramıyor.

– AKP neden böyle bir yöntem izliyor?

AKP’nin elinde her zaman gerçeğin üstünü örtme konusunda bir perde var. Üçüncü köprü meselesinde hatırlarsanız, herkes ismine taktı oysa farkında olmadan karşı durulan üçüncü köprünün yapılmasını onaylanmasına alet oldu. Aynı yöntemi yasalar içinde uyguladılar. Tam da bu güvenlikçi politikaların yanına Alevilere açılım yapacağız dediler. Niye Aleviler bu toplumda bu kadar zarar görmüş, devlete karşı güvensizlikleri var, en son IŞİD saldırıları karşısında kendilerini iyice güvenliksiz hissetmiş hale getirildiler. Bunun üzerine Aleviler kullanılarak güvenlikçi politikalar kullanılır hale gelmiş. Ama artık kimse bunları yutmuyor. AKP’nin hayal ettiği Türkiye ile bizim hayal ettiğimiz Türkiye aynı olmadığı çok net. Dolayısıyla demokratik cumhuriyet inşası ve demokratik özerk Kürdistan inşası hiç olmadığı kadar geniş çevrelerle bu mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor.

– Güvenlik pareketiyle polise bu kadar yetki vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP hükümeti Türkiye’de yaşanan toplumsal olaylarda, devleti daha da otoriterleştiren baskıcı uygulamaya gidiyor. Bu son güvenlik paketi de öyledir. Oysa Türkiye’de PVSK diye bir kanun çıkartılmıştı. Polisin bu kanunla yetkisi zaten çok genişletilmişti. Biz bu yasanın iptali konusunda kanun teklifi vermiştik. Türkiye’de insan hakları kurumları Türkiye’nin özgürlüklerini kısıtlayan baskıcı politikasını polise yetki veren politikasını engellemelidir. Gezi direnişinde de gördük, asker devletinden polis devletine diye bir uygulama gördük. Kobanê direnişinde ortaya çıkan durumu kendine fırsat yaratarak polis devletini güçlendirmek istiyor. AKP her toplumsal olayı ve direnişleri kendine bahane yaptı. Biz 1990’lı yıllardan bugüne devletin tüm olağanüstü koşulları ve güvenlik konseptiyle mücadele ettik. Tehditler, baskı altına alma ve HDP’nin sesini kısma veya baskıcı yasalarla kimsenin gözünü korkutamazlar. Halkımız hükümetin bu politikalarını teşhir etmek için bulunduğu tüm alanlarda örgütlü mücadelesini ortaya çıkarması gerekir.

– Kobanê serhildanı sürecinde bizzat devlet ve devletin paramiliter güçleri tarafından 40’tan fazla yurttaş katledildi. Bu yönelimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP hükümeti insanların yaşam hakkını ihlal etmiştir. Demokratik ülkelerde olsaydı hükümet istifa ederdi. Bırakalım hükümeti İçişleri Bakanı hiçbir sorumluluk dahi üstlenmemektedir. Türkiye’de cezasızlık bir gelenek haline gelmiştir. Roboski, Maraş, Sivas katliamları oldu ancak devletin yaptığı hiçbir katliamda yargılama çıkmıyor veya araştırılmıyor. Burada ortaya çıkan şey devletin sorumluluğudur. Bunu HDP’nin üzerine atmak aymazlıktan başka bir şey değildir. Sorumsuzluktur. HDP’yi bundan sorumlu tutmak, baskı ve linçleri geliştirmek, yeni ölümlere zemin sunmaktır. Çünkü bu linçlerle HDP üyelerine ve yöneticilerine saldırı olduğunda AKP sorumlu olacaktır. Yaşamını yitiren yurttaşların ailelerine başsağlığı diliyoruz. Ama faillerin açığa çıkması için bütün yurttaşlarımız gerekli hukuki mücadeleye de başvurmalıdır. Bu konuda suç duyurusunda bulunmak, devletin bunda rol oynadığını ve görevini yapmadığını açığa çıkarmalıdır. Halkımızla beraber adalet yerini buluncaya kadar da peşini bırakmayacağız. Katledilenler faili meçhuller arasında kaybolmamalıdır.

AKP darbeye zemin hazırlıyor

– Yargısız infazların yeniden başlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir olayda devlet işin içinde ise devlet yargılanamıyor. Halk sokaklarda “Katil devlet hesap verecek” diye hesap soruyor. Ancak bırakın hesap vermeyi, paramiliter güçlerini temize çıkarıyor ve yargılamıyor. Belediye başkanının yakınlarının halka saldırması ve 5 yurttaşımızın bu olayda katledilmesi, yine korucuların ve karanlık odakların halka saldırması tüm bu kişiler devleten gücünü alıyor. Bingöl’deki olayın araştırılması için meclise araştırma önergesi verdik. Ancak AKP ve MHP reddetiler. Bingöl’ü bahane ederek Genç’te infazlar yapıldı. Kağızman’da infazlar yapıldı. AKP yargısız infaz dönemi başlattı. 90’lı yıllarda da böyle yapıyordu. Şimdi de benzer bir süreci devreye koydular. Bir yandan çözümden bahsedeceksiniz, insanların gelip yaşama katılmasından bahsedeceksiniz, diğer yandan onları katletmeye devam edeceksiniz. Tüm bunların yaşandığı bir süreçte Sayın Öcalan’ın HDP Eşbaşkanlarına ve heyetimize gönderdiği mektupta bir şeyin altını çok net çizmişti. Diyordu ki: Bu ortamda bazı odaklar harekete geçirilerek bir darbe sürecini başlatabilirler. Bu darbe süreci müzakere sürecine darbedir. Bunun doğru algılanması gerekiyor. Ve bugün AKP hükümeti buna zemin sunuyor.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yaşananlarda payı nedir?

Cumhurbaşkanı Kürtleri açık açık tehdit ediyor. Hüda-Par’ın ölümlerinden de AKP sorumludur. Hüda-Par bunun hesabını Erdoğan ve AKP’den sormalıdır. Dolayısıyla Hüda-Par’ın gerçekten Kürt halkıyla bir sorunu yoksa AKP’den hesap sormalıdır. Buna rağmen Sayın Öcalan’ın çözüm sürecindeki ısrarı ve çözüm sürecini geliştirmesindeki çabası, müzakereler konusunda olumsuzluklara rağmen, topluma umut veren açıklamalarının olmasını çok olumlu olduğunu düşünüyorum. Türkiye demokrasi güçleri bu barış umuduna sahip çıkmalıdır.

Kadınlar dayanışmada sınır tanımamalıdır

– Kadın vekillerin hedef gösterilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP hükümeti Kobanê direnişine karşı tutumuyla kadının özgürlük mücadelesindeki tutumu aynıdır. Rojava Devrimi’nin bir kadın devrimi olduğu çok net ifade edildi. Aslında bu kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesine yönelik bir saldırıdır da. Bunu burada da yapıyor. Özellikle HDP’li kadın vekillerin üzerinden AKP’li kalemşörlerinin yazdığı yazılar ve toplum üzerindeki baskıları bunun net göstergesidir. Dolayısıyla bu saldırıları erkek egemen ideolojinin AKP şahsında kadına saldırısı olarak değerlendirmemiz yanlış olmaz. AKP’nin kadınlara biçtiği rol ve modelle, Özgürlük Hareketi’nin kadınlara biçtiği rol ve model arasında çok fark var. Birisi köleleştiren ve eve kapatan diğeri ise özgürleştiren bir model geliştiriyor. IŞİD de ilk fetvalarını kadınlar üzerinden verdi. Kadını eve kapatan ve sünnet eden fetvalardı. Kürt hareketinin özgürlükçü bir paradigması var. Buna yönelik de bir saldırıdır. Kadınların Kobanê direnişinde en ön saflarda yer alması ve dayanışmayı güçlendirmeleri önemlidir. Kadınlar dayanışmada sınır tanımamalıdırlar. Kobanê direnişinin başarısı kadınların da yaşamını doğrudan etkileyecek.

Günay Aksoy

ÖZGÜR GÜNDEM

‘Sözüm nereye giderse gitsin, bu madenler kapatılmalı’

0

Çalışma Bakanı Çelik, VATAN’a konuştu: Türkiye’de Karaman’daki gibi çok sayıda küçük maden var. Bunlar efektif değil. İşveren, daha fazla kar için yatırım yapmıyor. İşte bu tür madenler kapatılmalı…

Dün saat 21.13…

Gergin bekleyişin sürdüğü Ermenek’te bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ile 12 dakikalık telefon görüşmesi yaptık. Bir telefon röportajı…

Bakan Faruk Çelik, hiç eğip bükmeden, açık açık, tabiri caiz ise dobra dobra yanıtladı sorularımızı.

– Sayın Bakan, öncelikle geçmiş olsun. Pek umut yok ama umarım iyi haberler alırız oradan…

Teşekkür ederim, sağolun. İnşallah, inşallah…

– Sizin Ermenek’teki ilk temaslarınızın ardından, CHP milletvekillerinin de bulunduğu ortamda bu madenin kapatılması gerektiğini söylediğinize dair haberler var internette. Bu mu düşünceniz?

Bakın benim söylediğim şudur. Açıkça söylüyorum. Kim alınıyorsa, sözlerim kime gidiyorsa gitsin. İçim yanıyor benim. Gerçekleri konuşmayacak mıyız? Şunu söylüyorum… Soma’da 301 kişi öldü. Daha birkaç gün sonra ‘İlla ki maden tekrar açılsın’ dendi. Bunu oradaki işçi de istedi, işveren de istedi, esnaf, yöre halkı, herkes istedi. Bölge halkından gelen bu talep doğrultusunda, yaşanan sosyal sorunlar üzerine, yetkililer, mülki amirler, bölge milletvekillerine kadar herkes açılması için talepte bulundu, baskılar yaptı.

– Bakan arkadaşlarınızdan da geldi mi ‘açılsın’ talebi?

Yok canım, bakanlar biziz zaten. Ama dediğim gibi herkesten geldi. Hatta bizlere, eş, dost, tanıdıklarımızı araya sokup ulaşmaya çalışanlar bile oldu. Biz bu duruma rağmen önce açmadık. Ne zaman ki bir galeri sağlıklı hale getirildi, yalnız o galeriyi açtık. Işıklar Ocağı… Onu da her gün başına müfettiş koyarak açtık. 2 gün sonra o galeride yangın çıktı. 50 olması gereken gaz seviyesi 150’ye çıktı. Hemen tahliye edildi, duvar örüldü ve oksijensiz bırakılıp yangın söndürüldü. Allah’tan böyle tedbirli davranmışız ve hemen yine kapatmışız.

Bu kaza değil aslında

– Ermenek’teki durum nedir peki? Yine ihmal mi var?

Bakın buradaki kazada… Gerçi bilemiyorum kaza demek ne kadar doğru. Bu kaza değil aslında. Yer altından buraya bir su patlaması var. Altını çizerek söylüyorum, kesin değil ama ilk incelemelere ve tespitlere göre, daha önce kullanılan ama şu anda metruk halde duran galeriler var, oralarda su birikintileri var. Belli ki çok su birikti o terk edilmiş olan, kullanılmayan galerilerde. Tekrar ediyorum kesin değil, ilk tahminler bu yönde, buralarda biriken suyun aşağıya deşarj olması gibi bir durum var. Böyle görünüyor.

– Siz de indiniz madene. Nedir izlenimleriniz?

Murat bey bakın, çok açık söylüyorum. Benim gördüğüm, bu madene ruhsat verilmemeliydi. Madene Sayın Başbakan ile indik. Ondan önce, 3 bakan indik. Çıkarken hepimizin ceketleri sırılsıklam oldu. Düşünün içerideki durumu. Yüzde 35 eğimli, 350 – 400 metre aşağı iniyor işçi. Raylı sistem yok, asansör yok. Yaya olarak… ‘Geri çıkmamız 45 dakika alıyor’ diyor işçiler. Biz 200 metre indik, çıkıncaya kadar hiç birimizde takat kalmadı. Bu işçi nasıl çalışacak?

Herkesle konuşmaya varım

– Siz böyle söyleyince, insanlar da haklı olarak, “İyi ama icra makamında olan sizlersiniz, neden gereği yapılmıyor” diyor.

Tamam, tabii ki biz yapacağız. Sorunların bir çoğunu çözüyoruz ama çözülemeyenleri de konuşmamız gerekiyor. Bakın bu madencilik işinde, biliyorsunuz, önce yer projelendiriliyor ve arama ruhsatı veriliyor. Ara kardeşim burada. Ne kadar bir rezerv var bak. Bölgenin 3 boyutlu görüntülerine kadar çekiliyor. Sonra da, 3 yıllık dönem içinde işletme ruhsatı veriliyor. Bizim görevimiz bu aşamadan sonra başlıyor. Yani aslında tali görev bizimki. Denetimleri yapmak bizim görevimiz. Ama bakın açıkça söylüyorum, Türk madenciliğinin yapısal sorunları var. Hodri meydan, bunları her yerde, herkesle konuşmaya varım ben. Bakın mesela Zonguldak’taki düzen… Orada basıyorsunuz asansörün düğmesine, iniyorsunuz yüzlerce metre aşağıya. Keza raylı sistem… Yatırım ortada. Burada ise yatırım yok. Burası ve burası gibi küçük işletmelerde, adam para harcamıyor, yatırım yapmıyor. Bu küçük işletmeler, güvenlik açısından yatırıma engel işletmeler.

– Ve bu yüzden, bu tür küçük madenlerin kapatılmasından yanasınız öyle mi?

Aynen öyle. Türkiye’de yüksek rezervli büyük madenlerin yanı sıra çok sayıda küçük maden var. Bunlar efektif değil. Buradaki, Karaman’daki maden gibi… İş sağlığı güvenliği hükümlerine uygun olmayan… İşveren, böyle küçük madenler olunca, az sayıda işçinin çalıştığı, rezervi tükenmek üzere olan bu tip ocaklara gereken yatırımı yapmıyor. Daha fazla kar elde etmek için maliyeti minimumda tutmaya çalışıyor ve bu sebeple mevzuatın gereği olan tedbirlerin yarattığı masraftan kaçınıyor. Ben işte bu tür madenlerin kapatılması gerekir diyorum. Bunların kapatılması ve bunların yerine, daha büyük ve iş sağlığı güvenliği koşullarının sağlanabileceği madenlere ağırlık verilmesi gerekir. Söylediğim budur.

Bakan’dan acı itiraf

– Sayın Bakan, tüm bu anlattıklarınız, en yetkili ağızdan gelen bir ‘acı itiraf’ değil mi?

İtiraf tabii ki. Bakın ben geçenlerde İstanbul’daki asansör olayında da söyledim bunu. Acı gerçekler var. İmar rantı yok mu bu memlekette? Ben bunları söyleyince bazıları tepki gösteriyor ama kimse kusura bakmasın. Sözlerim nereye gidiyorsa gitsin. Belediyeye ise belediyeye, bakanlığa ise bakanlığa, kendi bakanlığıma ise kendi bakanlığıma. Bu kadar da açık konuşuyorum. İnsanlar ölüyor, içimiz yanıyor. Bazı şeylerin açık açık konuşulması gerekmiyor mu?

Murat Çelik

GAZETEVATAN

‘Sözüm nereye giderse gitsin, bu madenler kapatılmalı’

0

Çalışma Bakanı Çelik, VATAN’a konuştu: Türkiye’de Karaman’daki gibi çok sayıda küçük maden var. Bunlar efektif değil. İşveren, daha fazla kar için yatırım yapmıyor. İşte bu tür madenler kapatılmalı…

Dün saat 21.13…

Gergin bekleyişin sürdüğü Ermenek’te bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ile 12 dakikalık telefon görüşmesi yaptık. Bir telefon röportajı…

Bakan Faruk Çelik, hiç eğip bükmeden, açık açık, tabiri caiz ise dobra dobra yanıtladı sorularımızı.

– Sayın Bakan, öncelikle geçmiş olsun. Pek umut yok ama umarım iyi haberler alırız oradan…

Teşekkür ederim, sağolun. İnşallah, inşallah…

– Sizin Ermenek’teki ilk temaslarınızın ardından, CHP milletvekillerinin de bulunduğu ortamda bu madenin kapatılması gerektiğini söylediğinize dair haberler var internette. Bu mu düşünceniz?

Bakın benim söylediğim şudur. Açıkça söylüyorum. Kim alınıyorsa, sözlerim kime gidiyorsa gitsin. İçim yanıyor benim. Gerçekleri konuşmayacak mıyız? Şunu söylüyorum… Soma’da 301 kişi öldü. Daha birkaç gün sonra ‘İlla ki maden tekrar açılsın’ dendi. Bunu oradaki işçi de istedi, işveren de istedi, esnaf, yöre halkı, herkes istedi. Bölge halkından gelen bu talep doğrultusunda, yaşanan sosyal sorunlar üzerine, yetkililer, mülki amirler, bölge milletvekillerine kadar herkes açılması için talepte bulundu, baskılar yaptı.

– Bakan arkadaşlarınızdan da geldi mi ‘açılsın’ talebi?

Yok canım, bakanlar biziz zaten. Ama dediğim gibi herkesten geldi. Hatta bizlere, eş, dost, tanıdıklarımızı araya sokup ulaşmaya çalışanlar bile oldu. Biz bu duruma rağmen önce açmadık. Ne zaman ki bir galeri sağlıklı hale getirildi, yalnız o galeriyi açtık. Işıklar Ocağı… Onu da her gün başına müfettiş koyarak açtık. 2 gün sonra o galeride yangın çıktı. 50 olması gereken gaz seviyesi 150’ye çıktı. Hemen tahliye edildi, duvar örüldü ve oksijensiz bırakılıp yangın söndürüldü. Allah’tan böyle tedbirli davranmışız ve hemen yine kapatmışız.

Bu kaza değil aslında

– Ermenek’teki durum nedir peki? Yine ihmal mi var?

Bakın buradaki kazada… Gerçi bilemiyorum kaza demek ne kadar doğru. Bu kaza değil aslında. Yer altından buraya bir su patlaması var. Altını çizerek söylüyorum, kesin değil ama ilk incelemelere ve tespitlere göre, daha önce kullanılan ama şu anda metruk halde duran galeriler var, oralarda su birikintileri var. Belli ki çok su birikti o terk edilmiş olan, kullanılmayan galerilerde. Tekrar ediyorum kesin değil, ilk tahminler bu yönde, buralarda biriken suyun aşağıya deşarj olması gibi bir durum var. Böyle görünüyor.

– Siz de indiniz madene. Nedir izlenimleriniz?

Murat bey bakın, çok açık söylüyorum. Benim gördüğüm, bu madene ruhsat verilmemeliydi. Madene Sayın Başbakan ile indik. Ondan önce, 3 bakan indik. Çıkarken hepimizin ceketleri sırılsıklam oldu. Düşünün içerideki durumu. Yüzde 35 eğimli, 350 – 400 metre aşağı iniyor işçi. Raylı sistem yok, asansör yok. Yaya olarak… ‘Geri çıkmamız 45 dakika alıyor’ diyor işçiler. Biz 200 metre indik, çıkıncaya kadar hiç birimizde takat kalmadı. Bu işçi nasıl çalışacak?

Herkesle konuşmaya varım

– Siz böyle söyleyince, insanlar da haklı olarak, “İyi ama icra makamında olan sizlersiniz, neden gereği yapılmıyor” diyor.

Tamam, tabii ki biz yapacağız. Sorunların bir çoğunu çözüyoruz ama çözülemeyenleri de konuşmamız gerekiyor. Bakın bu madencilik işinde, biliyorsunuz, önce yer projelendiriliyor ve arama ruhsatı veriliyor. Ara kardeşim burada. Ne kadar bir rezerv var bak. Bölgenin 3 boyutlu görüntülerine kadar çekiliyor. Sonra da, 3 yıllık dönem içinde işletme ruhsatı veriliyor. Bizim görevimiz bu aşamadan sonra başlıyor. Yani aslında tali görev bizimki. Denetimleri yapmak bizim görevimiz. Ama bakın açıkça söylüyorum, Türk madenciliğinin yapısal sorunları var. Hodri meydan, bunları her yerde, herkesle konuşmaya varım ben. Bakın mesela Zonguldak’taki düzen… Orada basıyorsunuz asansörün düğmesine, iniyorsunuz yüzlerce metre aşağıya. Keza raylı sistem… Yatırım ortada. Burada ise yatırım yok. Burası ve burası gibi küçük işletmelerde, adam para harcamıyor, yatırım yapmıyor. Bu küçük işletmeler, güvenlik açısından yatırıma engel işletmeler.

– Ve bu yüzden, bu tür küçük madenlerin kapatılmasından yanasınız öyle mi?

Aynen öyle. Türkiye’de yüksek rezervli büyük madenlerin yanı sıra çok sayıda küçük maden var. Bunlar efektif değil. Buradaki, Karaman’daki maden gibi… İş sağlığı güvenliği hükümlerine uygun olmayan… İşveren, böyle küçük madenler olunca, az sayıda işçinin çalıştığı, rezervi tükenmek üzere olan bu tip ocaklara gereken yatırımı yapmıyor. Daha fazla kar elde etmek için maliyeti minimumda tutmaya çalışıyor ve bu sebeple mevzuatın gereği olan tedbirlerin yarattığı masraftan kaçınıyor. Ben işte bu tür madenlerin kapatılması gerekir diyorum. Bunların kapatılması ve bunların yerine, daha büyük ve iş sağlığı güvenliği koşullarının sağlanabileceği madenlere ağırlık verilmesi gerekir. Söylediğim budur.

Bakan’dan acı itiraf

– Sayın Bakan, tüm bu anlattıklarınız, en yetkili ağızdan gelen bir ‘acı itiraf’ değil mi?

İtiraf tabii ki. Bakın ben geçenlerde İstanbul’daki asansör olayında da söyledim bunu. Acı gerçekler var. İmar rantı yok mu bu memlekette? Ben bunları söyleyince bazıları tepki gösteriyor ama kimse kusura bakmasın. Sözlerim nereye gidiyorsa gitsin. Belediyeye ise belediyeye, bakanlığa ise bakanlığa, kendi bakanlığıma ise kendi bakanlığıma. Bu kadar da açık konuşuyorum. İnsanlar ölüyor, içimiz yanıyor. Bazı şeylerin açık açık konuşulması gerekmiyor mu?

Murat Çelik

GAZETEVATAN

Türkünün En Çok Yakıştığı İsim Ali Kınık

Dinleyenlerin vazgeçemediği bir ses sanatçısı Ali Kınık. Şarkıları içimize işlemeyi iyi başarıyor. Türkünün en çok yakıştığı isimlerden. Onu dinlerken başka yerlere gidebiliyor, eski anılarınıza kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Dinleyenler iyi bilir…

Çok güçlü bir hayran kitlesi var, bizde onlar için bu röportajı gerçekleştirmek istedik. Röportaj teklifimiz sıcak karşılandı ve çok samimi cevaplar aldık.

Ali Bey gerçekten çok mütevazi. Sorduğum bir soruda lütfen mütevazi olmayın desem de o yine de mütevaziliği elden bırakmadı. Çok keyifli bir röportaj oldu, gelin hep beraber okuyalım…

Şarkı Söylemeye Nasıl Başladınız?
Klasik olacak ama küçükken şarkı söyleme başladım. 5 yaşımda saz çalıyordum. Şarkı söylemeye başlamamın başlangıcı budur. Saz çalmak çocukluktan gelen bir durum benim için. Profesyonel olarak ilk albüm çalışmam 1996 yılında oldu.
 Peki, aileniz sizi nasıl destekledi?
Ailemde benden başka müzisyen yoktu. Ama manevi olarak desteklediler.
Kimden Etkilenerek Şarkı Söylemeye Başladınız
İnanarak söylüyorum Türk kültürü güçlü bir kültür.Müziğin her türünü dinlerdim. Türk halk müziği, Türk sanat müziği başta olmak üzere her türlü müziği hala da takip etmeye çalışıyorum. Çocukluktan ilk gençlik yıllarıma geçtiğim zaman yorumcu olarak çok beğendiğim sanatçılar vardır, müziğini çok beğendiğim sanatçılar vardır, onun için farklı farklı şeyler söyleyebilirim ama bir sıralama yapmak zor. Örnek olarak şunu söyleyebilirim, o dönemler Müslüm Gürses’in çok iyi bir yorumcu olduğunu düşünürdüm hala da öyle düşünüyorum. Türk halk müziğinin Aşık Veysel’i gibi şairler vardır. Bunları takip ederdim. Çok fazla böyle sayamayacağım sanatçı var.

Türk edebiyatı okumanın sanatınıza katkısı nasıl oldu?

Türk edebiyatı okumanın birçok katkısı oldu. Birinci katkısı şiirdir, ikincisi çocukluğumdan beri kitap okurdum kitap bu anlamda katkıları oldu. Okumanın da Edebiyata ayrıca yönlendiren bir tarafı vardır çünkü yazdığınız şeyleri sadece duygularınızla yazmaya çalışırsanız tekrara düşer . Kelime sınırlarınız belli olduğu için belli kalıpların dışına çıkma imkânınız olmaz. Ama Edebiyat okumanın bana bu avantajları oldu. Üretmeyi kaynak olarak düşünürsek, kendinizi beslemezseniz, bir süre sonra özgünlük bitecektir. Bu sebeple yazdığınız şeyi bir üst seviyeye çıkarma şansınız oluyor.

Bu şarkı gerçek bir Ayşe’ye yazdım.

Ali Ayşeyi Seviyor şarkısının bu kadar etkileşimli olacağını tahmin etmiş miydiniz ve bunun hikâyesi nedir?
Hikâyesi için çok farklı yorumlar yapılıyor, burada bir sembol mü var, başka şeyleri mi kastediyorsunuz gibi ama burada bir sembolik anlatım yok. Bu şarkıyı gerçek bir Ayşe’ye yazdım…Hayal mahsulü değildir. Yaşanmış bir aşk şarkısıdır.  Anlatıldığı gibi algılamak lazım.
Bu kadar ilgi göreceğini beklemiyordum. İnsan şarkılarını yazarken, söylerken güzel olduğunu düşünür ama özellikle bu şarkının bu kadar öne çıkacağını açıkçası bende tahmin etmiyordum.

Hissetmediğim bir şeyi yazmıyorum.

İnsanları derinden etkilemeyi nasıl başarıyorsunuz?
Bunu benim söylemem doğru olmaz ama böyle bir şey var ise şunu samimiyetimle söyleyebilirim; bunun bir tekniği vardır, şöyle örneklendireyim bir sanatçı işin tekniğini biliyorsa istediği her şeyi yazabilir. Bunu bazı hesaplar güderekte yazar, bunu teknik olarak iyi bir sanatçı yapabilir.

Allah bir yetenek vermişse eğer bunun emanat olduğunu düşünüyorum, hissetmediğim bir şeyi yazmıyorum. Yazamıyorum değil yazmıyorum. Şöyle bir yol izlemeye çalışıyorum, kendimle dertleşmek için ve kendi hissettiklerim doğrultusunda yazıyorum. İnsanlar işin teknik kısımlarına hakim olmasalar ,adını koyamasalar bile bunu hissederler. Nasıl ki bir insanla karşılaşınca size bakış açısını anlarsınız, adını tam koyamazsınız bile bir hissiyat oluşur ya bu da böyle birşey. Dinleyici de samimiyeti gerçek olanla kurgu olanı ayırdığını düşünüyorum. Böyle birşey varsa hissetiklerimi yazmam diğerlerinden kaçınmaya çalışmamdır.

Şarkılarınızda ki yaşanmışlık oranı nedir? Yazmanız için âşık olmanız mı gerekir?

Hissetmediğim bir şeyi yazmıyorum. Bir nevi bir işaret ile bir yerden başlarım, içime farklı duygular oluşur, yetim bir çocuk görürsünüz, çok farklı bir ruh haline gelirsiniz bu da böyle bir şey. Yazmak için bir sebep oluyor elbette. Somuttan başlayan bir sebebi olması gerekiyor. Belki yazmaya başladıktan sonra sonucu sizin bile tahmin etmediğiniz noktalara geliyor ama bu durumu bir anahtar olarak nitelendirebilirim.

Türkülerinizi bir dinleyen bir daha vazgeçemiyor, sizce nedeni nedir?

Bir insanın samimiyetine inanırsanız o insanı sorgulamadan seversiniz, yani işin duygu tarafı bu. Tekniği de doğru uyguluyor, samimi, içinizden gelenleri de uyguluyorsanız bunu başarıyorsunuz. Bir insan şunu söyleyebilir benim için seviyorum dinliyorum da diyebilir, sevmiyorum dinlemiyorum da diyebilir, ama genellikle benim gördüğüm ortası pek olmaz
Nasıl bize bu kadar tercüman oluyorsunuz gibi cümlelerle karşılaşıyorum kimi zaman, herkesle aynı hayatı yaşıyorum, herkesle aynı şeylere üzülüyorum bunu da bir sanata dönüştürüyorum. İnsanlar burada çok şey buluyorlar. Aynı düşünüldüğünü fark ediyorlar. Bu yüzden içselleştiriyorlar.

İnsanlar farkında olmadan 24 saat duygusal olduğumu zannedebiliyor.
Sizi bugüne kadar hep şarkılarınızla tanıdık, gerçek hayatta nasıl birisiniz?
Gerçek hayatta da çok farklı değilim ama çok küçük bir fark olabilir. Çok değişik bir hayatım yok. Gündelik hayattan bahsedecek olursak, kitap okurum, film seyrederim, saz çalarım, müzik yapmaya çalışırım, bunlarla vakit geçiririm.

Mizah olarak duygusal ağırlıklı şarkılar yazıyorum, ama tabi duygusallık insan hayatının bir parçasıdır. Günlük hayatta üzüldüğüm zaman olur, kızdığım zaman olur, hüzünlendiğim, neşelendiğim zamanlar olur.  Hayata bakış açım elbette duygusallık ama
insanlar farkında olmadan 24 saat duygusal olduğumu zannedebiliyor.

Duygusallık ne derece önemli?

Çok önemli. İnsanı olarak da baksam, dini açıdan da baksam, Türklük açısından da baksam, materyalist bir dünya görüşüne, hayatın tamamen maddileşmesine insanların somut şeylerle algılanmasına, değerlendirilmesine karşıyım. Bizim duygularımız ve aklımız var tek farkımız bu. Bu duygusallık aynı zamanda insanı iyi insan olmaya sevk eden bir etken.

Üzüldüğümde yazarım.

Yazmak için üzülmeniz gerekir mi?
Üzüldüğümde yazarım. Duygulara önem veren biriyim. Yazmanın peşinden koşmam, alın yazımı takip ederim. Oturupta bir şarkı yazayım, güzel olsun diye yazmıyorum. Duygularım beni yönlendirdiği zaman yazıyorum, bu arada buna ilham derler başka bir şeyler derler ama ben duygu yoğunluğu olduğuna inanıyorum. Samimi, içten yazabilmek için duygu yoğunlu olması gerekiyor.

 Başka tarzda şarkı söylemeyi hiç düşündünüz mü?

Zaten başta tarzda şarkılarda söylemeye çalışıyorum, kayıt yapıp söylediğimde oluyor zaman zaman paylaştığımda oluyor. Daha doğrusu tamamını paylaşmadım ama bundan sonra paylaşmayı düşünüyorum. Güzel şarkıları da, başkalarına ait şarkıları da yorumlamayı seviyorum. Albümlerde çok kullanmamış olsam da bundan sonra ki albümlerde deneyeceğim.
 Piyasayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaptığım müziğin sadece türkü olduğu konusunda insanlar yanılıyor. Türk halk müziği de yapıyorum. Hayata bakış açım şu; şikâyet çok sevdiğim bir üslup değil. Müzisyen olmayanlar bundan şikâyet edebilir. Müzisyen olanlar içinse kendi eksikliğimizden kaynaklanır.
Şöyle bir durum var, popüler kültür medya desteği ile kendini ifade etme imkânına sahip olunuyor. Ben tarzımla ilgili kısımlara şahit olabiliyorum, benim yaptığım müzikle alakası olmayanların, şarkılarımı dinlediğine şahit oldum, çok sayıda böyle kişi ile karşılaştım. Biz kendimizi yeteri kadar ifade etmemiş gibi bir öz eleştiri getirtilirim sadece. İnsanları sıkıp, tekrar düşüp, sürekli aynı şeyleri yaparlarsa insanlar başka şeylere yönelebilirler.

Favori Şarkınız Hangisi?
Benim için farklı bir yeri olan Bildiğin Gibi Değil şarkısı diyebilirim.
 Heyecanla bekleyenler için soralım, yeni bir albüm gelecek mi?
Kasım ayı olarak planlıyoruz ama aksamalar olabilir. İçimize sinmeyen bir durum olursa bu tarih biraz ertelenebilir.

 Yakın zamanda nerelerde konser vereceksiniz?
29 Ekin’de Maraş’ta, 31 Ekim’de Malatya’da, 2 Kasım’da Bolu, 6 Kasım’da Tokat’ta, 8 Kasım’da Aydın’da.
Bu yoğun tempoda kendinize vakit ayırabiliyor musunuz?
Yeterince vakit ayıramasam da kendime vakit ayırmaya çalışıyorum. Bu işlerde ilerleyebilmek için okumak, yazmak ve çalışmak gerektiğini düşündüğüm için ilerleyenler zamanlarda konserleri azaltmayı düşünüyorum.
Konserden önce neler yaparsınız?
Dua ediyorum. Bildiğim bütün duaları okuyorum.

Son olarak, konserlerde hiç aksilik yaşadınız mı?
Bir keresinde sahnede sazım kırıldı. Ezan okunurken sazı sandalyenin üzerine koydum, ara verdik, beklerken sandayenin üzerinden düşüp ortadan ikiye ayrıldı, normalde öyle bir yükseklikten düşüp kırılmaması gerekiyordu. Ama yaşandı.

Hilal İpekçi

TOPUKLUHABER