Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 104

Türkünün En Çok Yakıştığı İsim Ali Kınık

Dinleyenlerin vazgeçemediği bir ses sanatçısı Ali Kınık. Şarkıları içimize işlemeyi iyi başarıyor. Türkünün en çok yakıştığı isimlerden. Onu dinlerken başka yerlere gidebiliyor, eski anılarınıza kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Dinleyenler iyi bilir…

Çok güçlü bir hayran kitlesi var, bizde onlar için bu röportajı gerçekleştirmek istedik. Röportaj teklifimiz sıcak karşılandı ve çok samimi cevaplar aldık.

Ali Bey gerçekten çok mütevazi. Sorduğum bir soruda lütfen mütevazi olmayın desem de o yine de mütevaziliği elden bırakmadı. Çok keyifli bir röportaj oldu, gelin hep beraber okuyalım…

Şarkı Söylemeye Nasıl Başladınız?
Klasik olacak ama küçükken şarkı söyleme başladım. 5 yaşımda saz çalıyordum. Şarkı söylemeye başlamamın başlangıcı budur. Saz çalmak çocukluktan gelen bir durum benim için. Profesyonel olarak ilk albüm çalışmam 1996 yılında oldu.
 Peki, aileniz sizi nasıl destekledi?
Ailemde benden başka müzisyen yoktu. Ama manevi olarak desteklediler.
Kimden Etkilenerek Şarkı Söylemeye Başladınız
İnanarak söylüyorum Türk kültürü güçlü bir kültür.Müziğin her türünü dinlerdim. Türk halk müziği, Türk sanat müziği başta olmak üzere her türlü müziği hala da takip etmeye çalışıyorum. Çocukluktan ilk gençlik yıllarıma geçtiğim zaman yorumcu olarak çok beğendiğim sanatçılar vardır, müziğini çok beğendiğim sanatçılar vardır, onun için farklı farklı şeyler söyleyebilirim ama bir sıralama yapmak zor. Örnek olarak şunu söyleyebilirim, o dönemler Müslüm Gürses’in çok iyi bir yorumcu olduğunu düşünürdüm hala da öyle düşünüyorum. Türk halk müziğinin Aşık Veysel’i gibi şairler vardır. Bunları takip ederdim. Çok fazla böyle sayamayacağım sanatçı var.

Türk edebiyatı okumanın sanatınıza katkısı nasıl oldu?

Türk edebiyatı okumanın birçok katkısı oldu. Birinci katkısı şiirdir, ikincisi çocukluğumdan beri kitap okurdum kitap bu anlamda katkıları oldu. Okumanın da Edebiyata ayrıca yönlendiren bir tarafı vardır çünkü yazdığınız şeyleri sadece duygularınızla yazmaya çalışırsanız tekrara düşer . Kelime sınırlarınız belli olduğu için belli kalıpların dışına çıkma imkânınız olmaz. Ama Edebiyat okumanın bana bu avantajları oldu. Üretmeyi kaynak olarak düşünürsek, kendinizi beslemezseniz, bir süre sonra özgünlük bitecektir. Bu sebeple yazdığınız şeyi bir üst seviyeye çıkarma şansınız oluyor.

Bu şarkı gerçek bir Ayşe’ye yazdım.

Ali Ayşeyi Seviyor şarkısının bu kadar etkileşimli olacağını tahmin etmiş miydiniz ve bunun hikâyesi nedir?
Hikâyesi için çok farklı yorumlar yapılıyor, burada bir sembol mü var, başka şeyleri mi kastediyorsunuz gibi ama burada bir sembolik anlatım yok. Bu şarkıyı gerçek bir Ayşe’ye yazdım…Hayal mahsulü değildir. Yaşanmış bir aşk şarkısıdır.  Anlatıldığı gibi algılamak lazım.
Bu kadar ilgi göreceğini beklemiyordum. İnsan şarkılarını yazarken, söylerken güzel olduğunu düşünür ama özellikle bu şarkının bu kadar öne çıkacağını açıkçası bende tahmin etmiyordum.

Hissetmediğim bir şeyi yazmıyorum.

İnsanları derinden etkilemeyi nasıl başarıyorsunuz?
Bunu benim söylemem doğru olmaz ama böyle bir şey var ise şunu samimiyetimle söyleyebilirim; bunun bir tekniği vardır, şöyle örneklendireyim bir sanatçı işin tekniğini biliyorsa istediği her şeyi yazabilir. Bunu bazı hesaplar güderekte yazar, bunu teknik olarak iyi bir sanatçı yapabilir.

Allah bir yetenek vermişse eğer bunun emanat olduğunu düşünüyorum, hissetmediğim bir şeyi yazmıyorum. Yazamıyorum değil yazmıyorum. Şöyle bir yol izlemeye çalışıyorum, kendimle dertleşmek için ve kendi hissettiklerim doğrultusunda yazıyorum. İnsanlar işin teknik kısımlarına hakim olmasalar ,adını koyamasalar bile bunu hissederler. Nasıl ki bir insanla karşılaşınca size bakış açısını anlarsınız, adını tam koyamazsınız bile bir hissiyat oluşur ya bu da böyle birşey. Dinleyici de samimiyeti gerçek olanla kurgu olanı ayırdığını düşünüyorum. Böyle birşey varsa hissetiklerimi yazmam diğerlerinden kaçınmaya çalışmamdır.

Şarkılarınızda ki yaşanmışlık oranı nedir? Yazmanız için âşık olmanız mı gerekir?

Hissetmediğim bir şeyi yazmıyorum. Bir nevi bir işaret ile bir yerden başlarım, içime farklı duygular oluşur, yetim bir çocuk görürsünüz, çok farklı bir ruh haline gelirsiniz bu da böyle bir şey. Yazmak için bir sebep oluyor elbette. Somuttan başlayan bir sebebi olması gerekiyor. Belki yazmaya başladıktan sonra sonucu sizin bile tahmin etmediğiniz noktalara geliyor ama bu durumu bir anahtar olarak nitelendirebilirim.

Türkülerinizi bir dinleyen bir daha vazgeçemiyor, sizce nedeni nedir?

Bir insanın samimiyetine inanırsanız o insanı sorgulamadan seversiniz, yani işin duygu tarafı bu. Tekniği de doğru uyguluyor, samimi, içinizden gelenleri de uyguluyorsanız bunu başarıyorsunuz. Bir insan şunu söyleyebilir benim için seviyorum dinliyorum da diyebilir, sevmiyorum dinlemiyorum da diyebilir, ama genellikle benim gördüğüm ortası pek olmaz
Nasıl bize bu kadar tercüman oluyorsunuz gibi cümlelerle karşılaşıyorum kimi zaman, herkesle aynı hayatı yaşıyorum, herkesle aynı şeylere üzülüyorum bunu da bir sanata dönüştürüyorum. İnsanlar burada çok şey buluyorlar. Aynı düşünüldüğünü fark ediyorlar. Bu yüzden içselleştiriyorlar.

İnsanlar farkında olmadan 24 saat duygusal olduğumu zannedebiliyor.
Sizi bugüne kadar hep şarkılarınızla tanıdık, gerçek hayatta nasıl birisiniz?
Gerçek hayatta da çok farklı değilim ama çok küçük bir fark olabilir. Çok değişik bir hayatım yok. Gündelik hayattan bahsedecek olursak, kitap okurum, film seyrederim, saz çalarım, müzik yapmaya çalışırım, bunlarla vakit geçiririm.

Mizah olarak duygusal ağırlıklı şarkılar yazıyorum, ama tabi duygusallık insan hayatının bir parçasıdır. Günlük hayatta üzüldüğüm zaman olur, kızdığım zaman olur, hüzünlendiğim, neşelendiğim zamanlar olur.  Hayata bakış açım elbette duygusallık ama
insanlar farkında olmadan 24 saat duygusal olduğumu zannedebiliyor.

Duygusallık ne derece önemli?

Çok önemli. İnsanı olarak da baksam, dini açıdan da baksam, Türklük açısından da baksam, materyalist bir dünya görüşüne, hayatın tamamen maddileşmesine insanların somut şeylerle algılanmasına, değerlendirilmesine karşıyım. Bizim duygularımız ve aklımız var tek farkımız bu. Bu duygusallık aynı zamanda insanı iyi insan olmaya sevk eden bir etken.

Üzüldüğümde yazarım.

Yazmak için üzülmeniz gerekir mi?
Üzüldüğümde yazarım. Duygulara önem veren biriyim. Yazmanın peşinden koşmam, alın yazımı takip ederim. Oturupta bir şarkı yazayım, güzel olsun diye yazmıyorum. Duygularım beni yönlendirdiği zaman yazıyorum, bu arada buna ilham derler başka bir şeyler derler ama ben duygu yoğunluğu olduğuna inanıyorum. Samimi, içten yazabilmek için duygu yoğunlu olması gerekiyor.

 Başka tarzda şarkı söylemeyi hiç düşündünüz mü?

Zaten başta tarzda şarkılarda söylemeye çalışıyorum, kayıt yapıp söylediğimde oluyor zaman zaman paylaştığımda oluyor. Daha doğrusu tamamını paylaşmadım ama bundan sonra paylaşmayı düşünüyorum. Güzel şarkıları da, başkalarına ait şarkıları da yorumlamayı seviyorum. Albümlerde çok kullanmamış olsam da bundan sonra ki albümlerde deneyeceğim.
 Piyasayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaptığım müziğin sadece türkü olduğu konusunda insanlar yanılıyor. Türk halk müziği de yapıyorum. Hayata bakış açım şu; şikâyet çok sevdiğim bir üslup değil. Müzisyen olmayanlar bundan şikâyet edebilir. Müzisyen olanlar içinse kendi eksikliğimizden kaynaklanır.
Şöyle bir durum var, popüler kültür medya desteği ile kendini ifade etme imkânına sahip olunuyor. Ben tarzımla ilgili kısımlara şahit olabiliyorum, benim yaptığım müzikle alakası olmayanların, şarkılarımı dinlediğine şahit oldum, çok sayıda böyle kişi ile karşılaştım. Biz kendimizi yeteri kadar ifade etmemiş gibi bir öz eleştiri getirtilirim sadece. İnsanları sıkıp, tekrar düşüp, sürekli aynı şeyleri yaparlarsa insanlar başka şeylere yönelebilirler.

Favori Şarkınız Hangisi?
Benim için farklı bir yeri olan Bildiğin Gibi Değil şarkısı diyebilirim.
 Heyecanla bekleyenler için soralım, yeni bir albüm gelecek mi?
Kasım ayı olarak planlıyoruz ama aksamalar olabilir. İçimize sinmeyen bir durum olursa bu tarih biraz ertelenebilir.

 Yakın zamanda nerelerde konser vereceksiniz?
29 Ekin’de Maraş’ta, 31 Ekim’de Malatya’da, 2 Kasım’da Bolu, 6 Kasım’da Tokat’ta, 8 Kasım’da Aydın’da.
Bu yoğun tempoda kendinize vakit ayırabiliyor musunuz?
Yeterince vakit ayıramasam da kendime vakit ayırmaya çalışıyorum. Bu işlerde ilerleyebilmek için okumak, yazmak ve çalışmak gerektiğini düşündüğüm için ilerleyenler zamanlarda konserleri azaltmayı düşünüyorum.
Konserden önce neler yaparsınız?
Dua ediyorum. Bildiğim bütün duaları okuyorum.

Son olarak, konserlerde hiç aksilik yaşadınız mı?
Bir keresinde sahnede sazım kırıldı. Ezan okunurken sazı sandalyenin üzerine koydum, ara verdik, beklerken sandayenin üzerinden düşüp ortadan ikiye ayrıldı, normalde öyle bir yükseklikten düşüp kırılmaması gerekiyordu. Ama yaşandı.

Hilal İpekçi

TOPUKLUHABER

Gülşen Gazel ile Yeniliğin Gerdanına Tarih Kokan Düşünceler Ekmek

Sayın Gülşen Gazel, sizin karınca misali yerinde durmayan, toplumsal rüzgâra hizmet eden yanınızı biliyoruz. Edebiyat topraklarında sosyal projelere kendi şahsi edebî bereketi ile de eşlik eden zengin bir duruşunuz var. Bize biraz, sizden bahseder misiniz?

Ben küçükken çok durgun bir çocukmuşum. Enerjik olduğumu söyleyenlere, o zamanlarda çok enerji depolamışım, diyorum.

Henüz küçükken kitaplarla tanıştım. Kitap su gibiydi benim için; vazgeçilmezdi. Akabinde yazıyla da tanıştım. Yazmak ise kıyıdan seyrettiğim denize dalmak gibiydi. İrkilten ve insanı kendine getiren garip bir yanı vardı. Sonra yazmanın, sırtında bir küfe taşımaya benzediğini de öğrendim. Yazmakla yaşamak arasında bir kader biçilmiş kalem sahiplerine. Yazar, iddia ettiğini pratikte de uygulamak zorundaymış gibi geldi bana. O nedenle sosyal hayatta da çok aktif görevler üstlendim. Sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptım, dergi çıkardım, yayınevi yönettim. Yurt dışı da dâhil olmak üzere birçok konferans ve seminer verdim. Bu arada yeni eserler yazdım. Radyo programcılığını da denediğim şehrimde şuan bir televizyon kanalında küçük çaplı bir kültür sanat programı sunuyorum.

Bu kadar aktif olmama şaşıranlar olabiliyor bazen. Onlara, dünya bu kadar acıyla cebelleşirken insanlığa bir tutam huzur dağıtmak için de olsa çalışmalıyız, diyorum.

Umudun kuyusuna, inancın gök renkli kanatları değdiği zaman açılır kapanan kapıların bütün kilitleri. “Yazgı” adlı romanınız ilk sayfadan son sayfaya kadar insanın yaratılışındaki tek şifreyi işlemiş. Adından da anlaşıldığı gibi; yazgı… Sayfalarında ney sesi ve tarih işlemeleri ile zenginleştirilen bu romanınızın oluşum sürecini merak ettim. Nerelerden beslendiniz?

Tarihe pek merakım olmasa da sanata ilgim yoğun. Beni bu konuya çeken 3. Selim’in müzik ve edebiyat sevgisi oldu. En çok etkileyen de katillerine karşı kendini neyi ile korumaya çalışmasıydı. O an yanında silah yokmuş, sadece neyi varmış. Bir padişahın, odasında silah bulundurmaması çok ilginç gelmişti bana. Belki vardı da görünürde değildi. Bana göre, odasında elini attığında eline ilk ne geliyorsa insanın dünyası odur. Sonra yaşadıkları da yazgıydı tabi.

Onunla girift bir hikâye daha var romanda. Tarih hocası Ömer’le Doktor Sevda’nın maceraları… Çok alakalı değil aslında. Ama hepimizin hikâyesi alakasız olmakla birlikte çok benzer… Benim hikâyemle 3. Selim’in hikâyesi arasında pek bir fark yok. Ömer’le Sevda arasında; ikisiyle Padişah Selim arasında fark yok. Hepimiz kendi yazgımızı yaşarken, yaşadıklarımıza benzer tepkiler veriyoruz. O nedenle Yazgı kelimesi çok sıcak geldi bana. Aynı zamanda romandaki herkesin gizli bir yarası var. Yazgının aynı düzlemde birleştirdiği bu kahramanların hepsi de o yaralarını iyileştirmek için çareler arıyor. Tıkanma noktası dediğimiz yer, inanç dünyasında yeni bir kapının açıldığı yerdir. Kendi kalbini sonsuza kapatmadıkça insanı hiçbir tazyik yıkamaz. Bu yüzden “Umutsuzluğun en yoğun olduğu yerde umut başlıyor” deniyordu.

Bu kitapta tamamen yaşamın kendisinden ve günlük hayattan beslendim.

Yazgı kitabınız, ilk bakışta biraz aşk biraz macera türü gibi görünse de tarihimizden şu günümüze dek süregelen sancılı bir dönemin sesini sürmüş sayfalara. Geleneksel duruşa eleştirel bir bakış, Sultan 3. Selim’in yenilik hareketini yöneten değerli insanların katledilişi ile Osmanlı’nın çöküş sürecindeki anlara yapılan vurgu; okuyucunun dimağında metaforlar oluşturuyor. Sayın Gazel tarihi olayların edebiyat üzerindeki etkisini sormak istiyorum?

Klasik bir şeyin zıddını söyleyeceğim: Tarih tekerrürden ibarettir. İnsanlar doğar, büyür, âşık olur veya olmaz, evlenir, çoğalır, ölür. Benim yazgımla her kadının yazgısı da benzer aslında. 3. Selim’le her padişahın yazgısı. Sizinle her edebiyatçının yazgısı… Devletler de böyledir. Sadece isimler değişir. O nedenle tarihi olayları iyi okumak ve yorumlamak lazım.

3. Selim mustarip bir padişah. Osmanlı’nın en sancılı dönemlerine denk gelmiş. Öte yanda sanata dokunmak insanı inceltiyor. Ruhunu şeffaflaştırıyor. Hem müzikle, hüsnü hatla, edebiyatla iştigal edeceksiniz, şiir yazacaksınız; hem kanun yapıcı olacaksınız, ülke yöneteceksiniz, bazen ölüm kararları vereceksiniz. İşte böyle bir paradoksun ortasında yaşayan bir Sultan benim çok ilgimi çekmişti. Nizam-ı Cedit ordusu kurulmuş, eğitimleri çok iyi gidiyor. Kabakçı İsyanı çıkınca devlet adamları, Sultana, isyancılara karşı bu orduyu kullanmasını, böylece isyanın kısa sürede bastırılabileceğini söylüyorlar. 3. Selim’in cevabı çok ince: “Ben kendi halkımın kanını dökmem!”

Ancak iş çığırından çıkıyor. İsyancılar -eskiden olduğu gibi yine- aydın devlet adamlarının başını istiyor. Devlet sağ kalacaksa bir baş gitsin düşüncesiyle Sultan, istenilen kişileri veriyor. Ancak bu da yetmiyor. “Sultan Selim’i istemezük” diye sokaklar inliyor. Sultan Selim sonunda: “Beni istemeyen reayaya padişah olmam” deyip tahtı bırakıyor. Tahttan indirilmiyor, tahttan iniyor! İnceliğe bakar mısınız?

Bence müthiş metaforlar var onun yaşamında, sözlerinde, mutluluğunda, hüznünde bile. Bana sadece yazmak kalmıştı. Yazdım. Ama onunla ilgili bölümlere çok fazla kurgu katmadım. Ruhunu incitmek, Sultanı kırmak istemedim.

Yenilik demişken, yeniliğe açık olmayan insanoğlu geçmişine mıhladığı ezberletilmiş mırıldanmalardan neden kolay vazgeçemiyor?

Çünkü ezbere yaşıyoruz dünyayı. Ezberimizin dışındaki şeyler acayip korkutuyor bizi. Bu yüzden farklı şeyler yapan insanlardan da korkuyoruz. İçimizdeki kuytularda saklanıyoruz. Oradan çıkarsak yara almaktan ürküyoruz. Konumumuzu kaybetmekten, döndüğümüzde bıraktıklarımızı yerinde bulamamaktan, hali hazırdaki durumumuzdan daha fazla yorulmaktan, daha fazla kafa yormaktan, düşünmekten, bedel ödemekten korkuyoruz. Oysa durağan bir yaşam bize daha büyük bedeller ödetiyor, farkında olamıyoruz. Tarihe ve günümüze bir bakın; yeknesak çizgiler üzerinde yaşayan insanlardan geriye ne kalmış? Üzerinde “Merhuma El-Fatiha yazan bir mezar taşı! Oysa şuan sahip olduğumuz ve savunduğumuz fikirler, nizamlar, dinler, mezhepler, meşrepler, hep sıra dışı, yenilikçi, protest insanların eseri; rutine râm olanların değil.

Bu yüzden ezbere yaşanan bir hayatı birçok fikir insanı gibi ben de yaşanmamış sayıyorum. Akaid ilminde, inancını, başkasında gördüğü gibi yaşayanların imanına “taklidi iman” deniyor ve makbul bulunmuyor. Bahsettiğimiz şey de “”taklidi yaşam” Bence yaşama karşı biraz daha cesur olmak gerekiyor.

“Karayılan” adlı kitabınızdan bahsedelim biraz. Türk ve Kürt kardeşliğinin milli mücadelede nasıl hayat bulduğuna dair anlatımlar var kitapta. Birliğin o büyülü kucaklayışını; bilgi ve kurgunun aynası ile birleştirmişsiniz. Ve ortaya çok güçlü bir eser çıkmış. Sayın Gazel, o dönemde olan ve şimdi gerçekleştiremediğimiz neydi ki herkes birbirinden kopuk yaşamanın ve talan etmenin derdinde şimdi?

 

O zaman ikilik yoktu. Tek ekmek vardı, paylaşıyorlardı. Tek battaniye vardı altında ısınıyorlardı. Tek ateş vardı etrafında oturuyorlardı. Yüreklerinden iman fışkırıyordu. Tek dertleri evlatlarına özgür bir vatan bırakmaktı. Ama şimdi onlarca çeşit ekmek, yemek var. Yüzlerce çeşit hırka, palto, battaniye var. İnsanlar hepsine bir anda sahip olmak için çabalıyor. O yolda ne yazık ki başkalarının ayaklarını kaydırmaya kadar varıyor iş. Menfaatperestlik çok tehlikeli bir hastalık!.. İnsanın gözünün önünden vatan sevgisini bile siliyor. Günümüzde yaşanan bu ikiliklerin hepsinin temel nedeninin hırs ve menfaatperestlik olduğunu düşünüyorum. Daha çok şeye sahip olma hırsı. Bakınız, terör belasının altından silah ve uyuşturucu kaçakçılığından insan kaçakçılığına kadar bir sürü kirli şey çıkıyor. Toplum olma erdemini kaybettiğinizde yaşanır ikilemler. Memleketimizde büyük dedelerimiz Ermenilerle birlikte yaşarlarmış. Komşuluğu geçtim, aile gibilermiş. Şimdi aynı dindeki insanlar bile bir araya gelemiyor. Galiba insanlığımızın kalitesi düştü.

Kitaplarınızın her birinde manevi duyguların bahçesine bilgiyi iğne oyası gibi işlemiş yüreğiniz. Hani insanların olmazsa olmazları vardır. Sizin olmazsa olmazınız, hakikatin kıyısında dolaştırdığınız manevi renkleriniz diye düşünüyorum. O vakit maneviyat ve edebiyat demek istiyorum. Neler söylemek istersiniz?

“Güçlü eserler güçlü inançlardan doğar” diyordu ismini hatırlamadığım bir Fransız yazarı. Din ve ideolojiler insanın duygu dünyasını mütemadiyen besler. En iyi eserler dinlere ve ideolojilere baskı uygulandığında ortaya çıkıyor bu yüzden. Cervantes’in, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Balzac’ın, Stendhal’ın, Dante’nin eserleri hep bu gerçeğin ürünü. Bizde de böyle bu. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Leyla Erbil’in Kalan’ı, Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin, Adalet Ağaoğlu’nun eserleri, sonra Necip Fazıl, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç… Birbirlerine zıt fikirlere sahip olsalar da içlerindeki dünyadan, inanç ve ideolojilerinden beslenmişler. En kötü inanç bile inançsızlıktan iyidir, diyen bir Hintli düşünürü de anımsıyorum. RabindranathTagor’un “Gora” romanı da bir inancın ürünü mesela. Daha çoğaltabiliriz bunu.

Bence maneviyatla edebiyat arasında çok ciddi bir bağ var. İnançsız yazarlar bile “inanmamak üzere olan inançlarının” ürünü olan eserler veriyor. Ben de eserlerime kendi inancımın renklerinden desenler katıyorum. Kimse benim inandığım gibi inanmak zorunda değil, ama bana göre bu değerler eserlerimin kalitesini belirliyor.

Katıldığınız programlarda özellikle kadına yönelik konuşmalar yapıyorsunuz. Genç kesimin geleceğe hazırlık aşamasına naif ama cesur telkinlerde bulunan bir duruşunuz var. Sanki oluşacak bir yaraya peşin peşin merhem hazırlayan bir şifacı gibi!.. Rastladığım birkaç programınızda da bu anlamda çizginizi gördüm. Sanki bunu bir amaç edinmişsiniz gibi. Yanılıyor muyum?

Evet. Ben kadınların toplumda çok daha iyi işler yapabileceğine inanıyorum. Çünkü kadınlar işlerini önemsiyorlar ve problemlere pratik çözümler üretebiliyorlar. Sürekli şikâyet ettiğimiz ahlaki, sosyal ve bireysel yaralarımızı ancak kadınları eğitmek suretiyle iyileştirebiliriz. Her anne donanımlı olsa donanımsız birey yetişmez. Her kadın bilgili olsa, bütün evlerde bilgi hüküm sürer. Bu böyle. Bunu ta 14 asır önce keşfeden Peygamber Efendimiz kadınların eğitimlerine öncelik vermiş. Hz. Ömer kendi devrinde kadın öğretmenler yetiştiren eğitim kurumları açmış, oradan mezun olanları ülkenin farklı bölgelerine atamış.

Şuan ülkemizde çeşitli kurumlarda kadın istihdamının artması -yetersiz de olsa- güzel bence. Mesela onların olduğu ortamda erkekler daha dikkatli konuşuyor, kavga bile etmiyor. Çünkü kadınların dengeleyici bir gücü var. Bu gücün, daha geniş çevreler tarafından fark edilmesi duasındayım. Bütün çabam da o yönde.

Sayın Gazel, şehrine âşık, şehrine edebî anlamda gönüllü hizmet edip kanat olan tanıdığım birkaç kadından birisiniz. Özellikle vurguladım “kadın” diye. Zira edebiyat ortamında eskiye nazaran daha çok olsak da kadın yazar, kadın şair görmek zor. Neden demek istiyorum? Bu şartların oluşmasında asıl suçlu olan kim?

Toplumda kadınların iyi şeyler yapamayacağına yönelik sosyolojik bir algı var. Edebiyat dünyasında da böyledir. Birkaç yıl önce çok ünlü bir yazarla sohbet ederken, yine çok ünlü bir kadın yazarın ismi geçince, “kadınsanız ve fazladan sarı saçlara, renkli gözlere sahipseniz edebiyat dünyasında tutunursunuz” dediğini hatırlıyorum. Tamamen cinsiyetçi bir bakışın edebiyat dünyasında da var olduğunu öğrenmek bende biraz hayal kırıklığına yol açmıştı. Kadın başarılı olsa bile bu başarı ona kondurulamıyorsa bu bir algı sorunudur. Açıkçası bu algı, zamanla benim edebiyat dünyasının niteliğine olan inancımı sarsıp o çevrelerden uzaklaşmamı sağladı. Serencam Yayınlarının da bu ötekileşme duygusuyla ortaya çıktığını söylersem fazla abartmış olmam.

Üstelik yazın alanında Türkiye’de edebiyatın atılım yapmasında kadınların rolü çok büyüktür. Henüz edebiyatta İslami roman kültürünün emeklediği dönemlerde romanlar kaleme alan Şule Yüksel Şenler’in çalışmaları bir çığır açtı adeta.  Daha öncesinde Fatma Aliye, Halide Edip, Münevver Ayaşlı, Nezihe Araz, Halide Nusret Zorlutuna, Safiye Erol, Samiha Ayverdi gibi yazarlarımızın enerjisi diğer kadınlara ilham kaynağı oldu. Adalet Ağaoğlu ciddi bir duruş sergiledi. Şuan edebiyat sektörünü (sektör demek zorundayım!) ayakta tutanlar yine büyük ölçüde kadınlar. Çok okunan eserlere bir göz attığımızda bu savın doğruluğunu görmüş oluruz.

Bence edebiyat dünyasında az kadın görmemizin birinci sebebi toplum, ikinci sebebi ise kadınların toplumun onlar için öngördüğü sınırları kabullenmeleri…

Şu günlerde Serencam Dergisi/Yayınları’nın ve bir alışveriş merkezinin katkılarıyla ”1.Gaziantep Edebiyat Buluşması” gerçekleşecek. Hâlâ kitap fuarlarıyla tanışmamış şehirlerimiz var. Bu tür edebiyat etkinlikleri bir şehrin hangi rengine hizmet eder? Kaldırımlarında cehaletin izleri olan şehirlerde kaç düşler mezarlığı vardır bilinmez! Bu anlamda attığınız her adım kaç kişinin ufkuna bilgi/kültür sancağı olacak. Ne dersiniz?

Her şehrin kendince bir talihi veya talihsizliği var. Gaziantep kültür sanat konusunda çok talihsizdir. Ancak bu söylediklerim bizim ezberimiz de olabilir. Çünkü bazı insanlar sanatlarına takdir edici bulamayınca kendi kuytularına çekiliyor. Biz Serencam Dergisini çıkarmaya başladıktan sonra daha iyi fark ettik bunu. Aslında ortalıkta pek görünmeyen çok yetenek varmış. Etkinliklerimizde tanıştığım insanlar bana farklı ufuklar kazandırdı/kazandırıyor. İnandığım bir gerçek de cehaletin bir şehrin kaderi olamayacağı… Olmamalı da. Edebiyatla iştigal edenlerin, şehirlerin bu kara talihini değiştirmek için daha fazla uğraş vermeleri gerekiyor. Bu tarz organizasyonların ve kitap fuarlarının daha farklı şehirlere yayılması ve sayılarının artması için uğraşmaları gerekiyor. Hem de çok…

Sayın Gazel, Serencam Dergisinin Genel Yayın Yönetmenisiniz. Ülkemizde edebiyat dergileri ciddi sorunlar yaşıyor. Bazıları kapanıyor, bazıları okur kaybediyor. İçlerinde elbette istikrarı yüksek olan, her geçen zaman daha da çizgisini yükselten dergiler var. Genele bakarsak, dergiciliğin ciddi sıkıntı yaşadığı bu dönemde Serencam nasıl bir yol çizdi kendisine?

Türkiye’de dergicilik bir maceraya yelken açmaktır. Cemal Süreya, Necip Fazıl, Sezai Karakoç hep aynı maceranın peşinden gitmişler. İyi dergilerin okuyucusu azdır, ama niteliklidir. Onlar için de olsa bu maceraya başlamaya değer. Ama bir süre sonra dergiler, sahipleri veya çıkaranları için maddi bir külfet oluşturmaya başlar. Eğer talep görmezse yeni sayılar çıkamaz. Ülkemizde dergi okurunun azlığı dergilerin büyük bir çoğunluğunun maddi sıkıntılardan dolayı kapanmasına yol açmaktadır. Bu da yaptığımız işin en acıklı tarafı elbette.

Serencam’a gelince, belirli bir sürede çıkmıyor. İyice pişip kendini hazır hissettiğinde okurla buluşuyor. Rutin bir çizgisi yok o yüzden. 3 sayı çıkardık, ama edebiyat çevresinde umduğumuzdan daha kısa bir sürede kabul gördü, sevildi.

Ben de şahsen dergiyle ilgilenmekten keyif alıyorum. Onlarca yazarın yazısını okumak, farklı bakış açılarıyla tanışmak, birbirinden renkli hayal dünyalarını keşfetmek keyif veriyor. Okurlarımızın da bu enerjimizi hissettiğini düşünüyorum. Çünkü bize gelen geri dönüşler bu yönde. Dergi biraz gecikince “ne zaman çıkacak” diye çok sayıda mesaj geliyor. Bu da bizim için itici bir güç oluyor. Aynı çizgide yolumuza devam edeceğiz.

Sayın Gazel, yaptığınız programlar, katıldığınız konferanslar, yayıncılık, dergicilik, edebiyat derken; bunların toplamında ortaya çıkan sağlama nedir desem?

Yorgunlukla karışık, demli bir çay tadında kocaman bir huzur…

Kitap Haber “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Önceliği kitap olan bu güzel oluşum edebiyat dünyamız adına önemli bir kazançtır. Kitaphaber’in, daha iyiyi sunabilmesi için okurların desteklerini esirgememeleri gerektiğini düşünüyorum.

 Şehrine âşık, edebiyata meftun, gül sancılı renklere manevi yağmurlar eken yanınız ile sohbet etmek çok güzeldi Sayın Gazel. Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Mehtap Altan 28.10.2014

KİTAPHABER

Gülşen Gazel ile Yeniliğin Gerdanına Tarih Kokan Düşünceler Ekmek

Sayın Gülşen Gazel, sizin karınca misali yerinde durmayan, toplumsal rüzgâra hizmet eden yanınızı biliyoruz. Edebiyat topraklarında sosyal projelere kendi şahsi edebî bereketi ile de eşlik eden zengin bir duruşunuz var. Bize biraz, sizden bahseder misiniz?

Ben küçükken çok durgun bir çocukmuşum. Enerjik olduğumu söyleyenlere, o zamanlarda çok enerji depolamışım, diyorum.

Henüz küçükken kitaplarla tanıştım. Kitap su gibiydi benim için; vazgeçilmezdi. Akabinde yazıyla da tanıştım. Yazmak ise kıyıdan seyrettiğim denize dalmak gibiydi. İrkilten ve insanı kendine getiren garip bir yanı vardı. Sonra yazmanın, sırtında bir küfe taşımaya benzediğini de öğrendim. Yazmakla yaşamak arasında bir kader biçilmiş kalem sahiplerine. Yazar, iddia ettiğini pratikte de uygulamak zorundaymış gibi geldi bana. O nedenle sosyal hayatta da çok aktif görevler üstlendim. Sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptım, dergi çıkardım, yayınevi yönettim. Yurt dışı da dâhil olmak üzere birçok konferans ve seminer verdim. Bu arada yeni eserler yazdım. Radyo programcılığını da denediğim şehrimde şuan bir televizyon kanalında küçük çaplı bir kültür sanat programı sunuyorum.

Bu kadar aktif olmama şaşıranlar olabiliyor bazen. Onlara, dünya bu kadar acıyla cebelleşirken insanlığa bir tutam huzur dağıtmak için de olsa çalışmalıyız, diyorum.

Umudun kuyusuna, inancın gök renkli kanatları değdiği zaman açılır kapanan kapıların bütün kilitleri. “Yazgı” adlı romanınız ilk sayfadan son sayfaya kadar insanın yaratılışındaki tek şifreyi işlemiş. Adından da anlaşıldığı gibi; yazgı… Sayfalarında ney sesi ve tarih işlemeleri ile zenginleştirilen bu romanınızın oluşum sürecini merak ettim. Nerelerden beslendiniz?

Tarihe pek merakım olmasa da sanata ilgim yoğun. Beni bu konuya çeken 3. Selim’in müzik ve edebiyat sevgisi oldu. En çok etkileyen de katillerine karşı kendini neyi ile korumaya çalışmasıydı. O an yanında silah yokmuş, sadece neyi varmış. Bir padişahın, odasında silah bulundurmaması çok ilginç gelmişti bana. Belki vardı da görünürde değildi. Bana göre, odasında elini attığında eline ilk ne geliyorsa insanın dünyası odur. Sonra yaşadıkları da yazgıydı tabi.

Onunla girift bir hikâye daha var romanda. Tarih hocası Ömer’le Doktor Sevda’nın maceraları… Çok alakalı değil aslında. Ama hepimizin hikâyesi alakasız olmakla birlikte çok benzer… Benim hikâyemle 3. Selim’in hikâyesi arasında pek bir fark yok. Ömer’le Sevda arasında; ikisiyle Padişah Selim arasında fark yok. Hepimiz kendi yazgımızı yaşarken, yaşadıklarımıza benzer tepkiler veriyoruz. O nedenle Yazgı kelimesi çok sıcak geldi bana. Aynı zamanda romandaki herkesin gizli bir yarası var. Yazgının aynı düzlemde birleştirdiği bu kahramanların hepsi de o yaralarını iyileştirmek için çareler arıyor. Tıkanma noktası dediğimiz yer, inanç dünyasında yeni bir kapının açıldığı yerdir. Kendi kalbini sonsuza kapatmadıkça insanı hiçbir tazyik yıkamaz. Bu yüzden “Umutsuzluğun en yoğun olduğu yerde umut başlıyor” deniyordu.

Bu kitapta tamamen yaşamın kendisinden ve günlük hayattan beslendim.

Yazgı kitabınız, ilk bakışta biraz aşk biraz macera türü gibi görünse de tarihimizden şu günümüze dek süregelen sancılı bir dönemin sesini sürmüş sayfalara. Geleneksel duruşa eleştirel bir bakış, Sultan 3. Selim’in yenilik hareketini yöneten değerli insanların katledilişi ile Osmanlı’nın çöküş sürecindeki anlara yapılan vurgu; okuyucunun dimağında metaforlar oluşturuyor. Sayın Gazel tarihi olayların edebiyat üzerindeki etkisini sormak istiyorum?

Klasik bir şeyin zıddını söyleyeceğim: Tarih tekerrürden ibarettir. İnsanlar doğar, büyür, âşık olur veya olmaz, evlenir, çoğalır, ölür. Benim yazgımla her kadının yazgısı da benzer aslında. 3. Selim’le her padişahın yazgısı. Sizinle her edebiyatçının yazgısı… Devletler de böyledir. Sadece isimler değişir. O nedenle tarihi olayları iyi okumak ve yorumlamak lazım.

3. Selim mustarip bir padişah. Osmanlı’nın en sancılı dönemlerine denk gelmiş. Öte yanda sanata dokunmak insanı inceltiyor. Ruhunu şeffaflaştırıyor. Hem müzikle, hüsnü hatla, edebiyatla iştigal edeceksiniz, şiir yazacaksınız; hem kanun yapıcı olacaksınız, ülke yöneteceksiniz, bazen ölüm kararları vereceksiniz. İşte böyle bir paradoksun ortasında yaşayan bir Sultan benim çok ilgimi çekmişti. Nizam-ı Cedit ordusu kurulmuş, eğitimleri çok iyi gidiyor. Kabakçı İsyanı çıkınca devlet adamları, Sultana, isyancılara karşı bu orduyu kullanmasını, böylece isyanın kısa sürede bastırılabileceğini söylüyorlar. 3. Selim’in cevabı çok ince: “Ben kendi halkımın kanını dökmem!”

Ancak iş çığırından çıkıyor. İsyancılar -eskiden olduğu gibi yine- aydın devlet adamlarının başını istiyor. Devlet sağ kalacaksa bir baş gitsin düşüncesiyle Sultan, istenilen kişileri veriyor. Ancak bu da yetmiyor. “Sultan Selim’i istemezük” diye sokaklar inliyor. Sultan Selim sonunda: “Beni istemeyen reayaya padişah olmam” deyip tahtı bırakıyor. Tahttan indirilmiyor, tahttan iniyor! İnceliğe bakar mısınız?

Bence müthiş metaforlar var onun yaşamında, sözlerinde, mutluluğunda, hüznünde bile. Bana sadece yazmak kalmıştı. Yazdım. Ama onunla ilgili bölümlere çok fazla kurgu katmadım. Ruhunu incitmek, Sultanı kırmak istemedim.

Yenilik demişken, yeniliğe açık olmayan insanoğlu geçmişine mıhladığı ezberletilmiş mırıldanmalardan neden kolay vazgeçemiyor?

Çünkü ezbere yaşıyoruz dünyayı. Ezberimizin dışındaki şeyler acayip korkutuyor bizi. Bu yüzden farklı şeyler yapan insanlardan da korkuyoruz. İçimizdeki kuytularda saklanıyoruz. Oradan çıkarsak yara almaktan ürküyoruz. Konumumuzu kaybetmekten, döndüğümüzde bıraktıklarımızı yerinde bulamamaktan, hali hazırdaki durumumuzdan daha fazla yorulmaktan, daha fazla kafa yormaktan, düşünmekten, bedel ödemekten korkuyoruz. Oysa durağan bir yaşam bize daha büyük bedeller ödetiyor, farkında olamıyoruz. Tarihe ve günümüze bir bakın; yeknesak çizgiler üzerinde yaşayan insanlardan geriye ne kalmış? Üzerinde “Merhuma El-Fatiha yazan bir mezar taşı! Oysa şuan sahip olduğumuz ve savunduğumuz fikirler, nizamlar, dinler, mezhepler, meşrepler, hep sıra dışı, yenilikçi, protest insanların eseri; rutine râm olanların değil.

Bu yüzden ezbere yaşanan bir hayatı birçok fikir insanı gibi ben de yaşanmamış sayıyorum. Akaid ilminde, inancını, başkasında gördüğü gibi yaşayanların imanına “taklidi iman” deniyor ve makbul bulunmuyor. Bahsettiğimiz şey de “”taklidi yaşam” Bence yaşama karşı biraz daha cesur olmak gerekiyor.

“Karayılan” adlı kitabınızdan bahsedelim biraz. Türk ve Kürt kardeşliğinin milli mücadelede nasıl hayat bulduğuna dair anlatımlar var kitapta. Birliğin o büyülü kucaklayışını; bilgi ve kurgunun aynası ile birleştirmişsiniz. Ve ortaya çok güçlü bir eser çıkmış. Sayın Gazel, o dönemde olan ve şimdi gerçekleştiremediğimiz neydi ki herkes birbirinden kopuk yaşamanın ve talan etmenin derdinde şimdi?

 

O zaman ikilik yoktu. Tek ekmek vardı, paylaşıyorlardı. Tek battaniye vardı altında ısınıyorlardı. Tek ateş vardı etrafında oturuyorlardı. Yüreklerinden iman fışkırıyordu. Tek dertleri evlatlarına özgür bir vatan bırakmaktı. Ama şimdi onlarca çeşit ekmek, yemek var. Yüzlerce çeşit hırka, palto, battaniye var. İnsanlar hepsine bir anda sahip olmak için çabalıyor. O yolda ne yazık ki başkalarının ayaklarını kaydırmaya kadar varıyor iş. Menfaatperestlik çok tehlikeli bir hastalık!.. İnsanın gözünün önünden vatan sevgisini bile siliyor. Günümüzde yaşanan bu ikiliklerin hepsinin temel nedeninin hırs ve menfaatperestlik olduğunu düşünüyorum. Daha çok şeye sahip olma hırsı. Bakınız, terör belasının altından silah ve uyuşturucu kaçakçılığından insan kaçakçılığına kadar bir sürü kirli şey çıkıyor. Toplum olma erdemini kaybettiğinizde yaşanır ikilemler. Memleketimizde büyük dedelerimiz Ermenilerle birlikte yaşarlarmış. Komşuluğu geçtim, aile gibilermiş. Şimdi aynı dindeki insanlar bile bir araya gelemiyor. Galiba insanlığımızın kalitesi düştü.

Kitaplarınızın her birinde manevi duyguların bahçesine bilgiyi iğne oyası gibi işlemiş yüreğiniz. Hani insanların olmazsa olmazları vardır. Sizin olmazsa olmazınız, hakikatin kıyısında dolaştırdığınız manevi renkleriniz diye düşünüyorum. O vakit maneviyat ve edebiyat demek istiyorum. Neler söylemek istersiniz?

“Güçlü eserler güçlü inançlardan doğar” diyordu ismini hatırlamadığım bir Fransız yazarı. Din ve ideolojiler insanın duygu dünyasını mütemadiyen besler. En iyi eserler dinlere ve ideolojilere baskı uygulandığında ortaya çıkıyor bu yüzden. Cervantes’in, Tolstoy’un, Dostoyevski’nin, Balzac’ın, Stendhal’ın, Dante’nin eserleri hep bu gerçeğin ürünü. Bizde de böyle bu. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, Leyla Erbil’in Kalan’ı, Nazım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin, Adalet Ağaoğlu’nun eserleri, sonra Necip Fazıl, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç… Birbirlerine zıt fikirlere sahip olsalar da içlerindeki dünyadan, inanç ve ideolojilerinden beslenmişler. En kötü inanç bile inançsızlıktan iyidir, diyen bir Hintli düşünürü de anımsıyorum. RabindranathTagor’un “Gora” romanı da bir inancın ürünü mesela. Daha çoğaltabiliriz bunu.

Bence maneviyatla edebiyat arasında çok ciddi bir bağ var. İnançsız yazarlar bile “inanmamak üzere olan inançlarının” ürünü olan eserler veriyor. Ben de eserlerime kendi inancımın renklerinden desenler katıyorum. Kimse benim inandığım gibi inanmak zorunda değil, ama bana göre bu değerler eserlerimin kalitesini belirliyor.

Katıldığınız programlarda özellikle kadına yönelik konuşmalar yapıyorsunuz. Genç kesimin geleceğe hazırlık aşamasına naif ama cesur telkinlerde bulunan bir duruşunuz var. Sanki oluşacak bir yaraya peşin peşin merhem hazırlayan bir şifacı gibi!.. Rastladığım birkaç programınızda da bu anlamda çizginizi gördüm. Sanki bunu bir amaç edinmişsiniz gibi. Yanılıyor muyum?

Evet. Ben kadınların toplumda çok daha iyi işler yapabileceğine inanıyorum. Çünkü kadınlar işlerini önemsiyorlar ve problemlere pratik çözümler üretebiliyorlar. Sürekli şikâyet ettiğimiz ahlaki, sosyal ve bireysel yaralarımızı ancak kadınları eğitmek suretiyle iyileştirebiliriz. Her anne donanımlı olsa donanımsız birey yetişmez. Her kadın bilgili olsa, bütün evlerde bilgi hüküm sürer. Bu böyle. Bunu ta 14 asır önce keşfeden Peygamber Efendimiz kadınların eğitimlerine öncelik vermiş. Hz. Ömer kendi devrinde kadın öğretmenler yetiştiren eğitim kurumları açmış, oradan mezun olanları ülkenin farklı bölgelerine atamış.

Şuan ülkemizde çeşitli kurumlarda kadın istihdamının artması -yetersiz de olsa- güzel bence. Mesela onların olduğu ortamda erkekler daha dikkatli konuşuyor, kavga bile etmiyor. Çünkü kadınların dengeleyici bir gücü var. Bu gücün, daha geniş çevreler tarafından fark edilmesi duasındayım. Bütün çabam da o yönde.

Sayın Gazel, şehrine âşık, şehrine edebî anlamda gönüllü hizmet edip kanat olan tanıdığım birkaç kadından birisiniz. Özellikle vurguladım “kadın” diye. Zira edebiyat ortamında eskiye nazaran daha çok olsak da kadın yazar, kadın şair görmek zor. Neden demek istiyorum? Bu şartların oluşmasında asıl suçlu olan kim?

Toplumda kadınların iyi şeyler yapamayacağına yönelik sosyolojik bir algı var. Edebiyat dünyasında da böyledir. Birkaç yıl önce çok ünlü bir yazarla sohbet ederken, yine çok ünlü bir kadın yazarın ismi geçince, “kadınsanız ve fazladan sarı saçlara, renkli gözlere sahipseniz edebiyat dünyasında tutunursunuz” dediğini hatırlıyorum. Tamamen cinsiyetçi bir bakışın edebiyat dünyasında da var olduğunu öğrenmek bende biraz hayal kırıklığına yol açmıştı. Kadın başarılı olsa bile bu başarı ona kondurulamıyorsa bu bir algı sorunudur. Açıkçası bu algı, zamanla benim edebiyat dünyasının niteliğine olan inancımı sarsıp o çevrelerden uzaklaşmamı sağladı. Serencam Yayınlarının da bu ötekileşme duygusuyla ortaya çıktığını söylersem fazla abartmış olmam.

Üstelik yazın alanında Türkiye’de edebiyatın atılım yapmasında kadınların rolü çok büyüktür. Henüz edebiyatta İslami roman kültürünün emeklediği dönemlerde romanlar kaleme alan Şule Yüksel Şenler’in çalışmaları bir çığır açtı adeta.  Daha öncesinde Fatma Aliye, Halide Edip, Münevver Ayaşlı, Nezihe Araz, Halide Nusret Zorlutuna, Safiye Erol, Samiha Ayverdi gibi yazarlarımızın enerjisi diğer kadınlara ilham kaynağı oldu. Adalet Ağaoğlu ciddi bir duruş sergiledi. Şuan edebiyat sektörünü (sektör demek zorundayım!) ayakta tutanlar yine büyük ölçüde kadınlar. Çok okunan eserlere bir göz attığımızda bu savın doğruluğunu görmüş oluruz.

Bence edebiyat dünyasında az kadın görmemizin birinci sebebi toplum, ikinci sebebi ise kadınların toplumun onlar için öngördüğü sınırları kabullenmeleri…

Şu günlerde Serencam Dergisi/Yayınları’nın ve bir alışveriş merkezinin katkılarıyla ”1.Gaziantep Edebiyat Buluşması” gerçekleşecek. Hâlâ kitap fuarlarıyla tanışmamış şehirlerimiz var. Bu tür edebiyat etkinlikleri bir şehrin hangi rengine hizmet eder? Kaldırımlarında cehaletin izleri olan şehirlerde kaç düşler mezarlığı vardır bilinmez! Bu anlamda attığınız her adım kaç kişinin ufkuna bilgi/kültür sancağı olacak. Ne dersiniz?

Her şehrin kendince bir talihi veya talihsizliği var. Gaziantep kültür sanat konusunda çok talihsizdir. Ancak bu söylediklerim bizim ezberimiz de olabilir. Çünkü bazı insanlar sanatlarına takdir edici bulamayınca kendi kuytularına çekiliyor. Biz Serencam Dergisini çıkarmaya başladıktan sonra daha iyi fark ettik bunu. Aslında ortalıkta pek görünmeyen çok yetenek varmış. Etkinliklerimizde tanıştığım insanlar bana farklı ufuklar kazandırdı/kazandırıyor. İnandığım bir gerçek de cehaletin bir şehrin kaderi olamayacağı… Olmamalı da. Edebiyatla iştigal edenlerin, şehirlerin bu kara talihini değiştirmek için daha fazla uğraş vermeleri gerekiyor. Bu tarz organizasyonların ve kitap fuarlarının daha farklı şehirlere yayılması ve sayılarının artması için uğraşmaları gerekiyor. Hem de çok…

Sayın Gazel, Serencam Dergisinin Genel Yayın Yönetmenisiniz. Ülkemizde edebiyat dergileri ciddi sorunlar yaşıyor. Bazıları kapanıyor, bazıları okur kaybediyor. İçlerinde elbette istikrarı yüksek olan, her geçen zaman daha da çizgisini yükselten dergiler var. Genele bakarsak, dergiciliğin ciddi sıkıntı yaşadığı bu dönemde Serencam nasıl bir yol çizdi kendisine?

Türkiye’de dergicilik bir maceraya yelken açmaktır. Cemal Süreya, Necip Fazıl, Sezai Karakoç hep aynı maceranın peşinden gitmişler. İyi dergilerin okuyucusu azdır, ama niteliklidir. Onlar için de olsa bu maceraya başlamaya değer. Ama bir süre sonra dergiler, sahipleri veya çıkaranları için maddi bir külfet oluşturmaya başlar. Eğer talep görmezse yeni sayılar çıkamaz. Ülkemizde dergi okurunun azlığı dergilerin büyük bir çoğunluğunun maddi sıkıntılardan dolayı kapanmasına yol açmaktadır. Bu da yaptığımız işin en acıklı tarafı elbette.

Serencam’a gelince, belirli bir sürede çıkmıyor. İyice pişip kendini hazır hissettiğinde okurla buluşuyor. Rutin bir çizgisi yok o yüzden. 3 sayı çıkardık, ama edebiyat çevresinde umduğumuzdan daha kısa bir sürede kabul gördü, sevildi.

Ben de şahsen dergiyle ilgilenmekten keyif alıyorum. Onlarca yazarın yazısını okumak, farklı bakış açılarıyla tanışmak, birbirinden renkli hayal dünyalarını keşfetmek keyif veriyor. Okurlarımızın da bu enerjimizi hissettiğini düşünüyorum. Çünkü bize gelen geri dönüşler bu yönde. Dergi biraz gecikince “ne zaman çıkacak” diye çok sayıda mesaj geliyor. Bu da bizim için itici bir güç oluyor. Aynı çizgide yolumuza devam edeceğiz.

Sayın Gazel, yaptığınız programlar, katıldığınız konferanslar, yayıncılık, dergicilik, edebiyat derken; bunların toplamında ortaya çıkan sağlama nedir desem?

Yorgunlukla karışık, demli bir çay tadında kocaman bir huzur…

Kitap Haber “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutsal birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

Önceliği kitap olan bu güzel oluşum edebiyat dünyamız adına önemli bir kazançtır. Kitaphaber’in, daha iyiyi sunabilmesi için okurların desteklerini esirgememeleri gerektiğini düşünüyorum.

 Şehrine âşık, edebiyata meftun, gül sancılı renklere manevi yağmurlar eken yanınız ile sohbet etmek çok güzeldi Sayın Gazel. Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Mehtap Altan 28.10.2014

KİTAPHABER

‘Demirören ayrı dünyada yaşıyor’

0

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Sertoğlu, uluslararası alanda tanınma yolunda Türkiye Futbol Federasyonu’ndan hiçbir destek görmediklerini söyledi.

1955 yılında kurulan Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nda son üç yıldır başkanlık görevini yürüten Hasan Sertoğlu, Al Jazeera’nin sorularını yanıtladı. Sertoğlu, tüm çalışmalarının, uluslararası alanda tanınma yönünde olduğunu ancak bu yolda Türkiye’den hiç kimsenin kendilerine destek vermediğini söyledi.

Sertoğlu ayrıca, başka ülke milli takımlarıyla stat, tribün ve formalarda bayrak, arma gibi ulusal sembollere yer verilmemesi kaydıyla özel maç yapabilen Kosova’nın bu statüsünün ilk etapta kendileri için de bir hedef olduğunu belirtti.

Değirmenlikspor, Kıbrıs Rum Kesimi’nden iki Rum futbolcu transfer etti. Bu transferin, uluslararası tanınma anlamında federasyona bir katkısı olacak mı?

Biliyorsunuz ki, çok uzun yıllardır her iki toplumun liderleri, Kıbrıs sorununu çözebilmek için görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde de Birleşmiş Milletler’in genel sekreterleri hep öğütte bulunur: “Tamam görüşmeler devam etsin ama, iki toplum güven artırıcı önlemler konusunda bir şeyler yapsın.” Güven artırıcı önlem olarak ben hiçbir şey görmedim bu zamana kadar. Biz federasyona geldikten sonra üç yılımızı geride bıraktık. Güney Kıbrıs Federasyonu’yla bazı görüşmeler başlattık. Biz kendi içimizde kendi kendimizle futbol oynamaktan artık usandık. Uluslararası arenada, kendi futbolcularımız, kendi sporcularımız, kendi takımlarımızın boy gösterebilmesi için formül arıyoruz. Tabii ki formülün de çıkışın da ne olduğunu çok iyi biliyorduk. Bunun üzerinde çalışmalar başlattık. Sonunda FIFA bizi davet etti. 5 Kasım’da Zürih’e gittik ve bir taslak metin imzaladık. O taslak metinden sonra biz kendi kendimize güven artırıcı olarak neler yapabiliriz diye düşündük. Liderlerin bir şey yaptığı yok. Benim aklıma böyle bir fikir geldi. Kendi yönetimimizle bunu paylaştık. Tabii ki siyasilerin bazıları destekledi, bazıları kesinlikle böyle bir şey olmaz dedi. Her zaman olduğu gibi siyasileri hiç bu işe karıştırmadan, böyle bir karar aldık, Ve dedik ki; liglerimizde Kıbrıs doğumlu futbolcular oynayabilir ve hatta yerli statüsünde oynayabilir. Onlar da Kıbrıslı, biz de Kıbrıslıyız. Tabii ki bunun akabinde birçok futbolcu girişim başlattı. Buraya gelip gitmek için. En sonunda, kimisi korktu, çekindi ve gelmedi. Son bir kardeşimiz gelmeye karar verdi. Toplumlar başka türlü nasıl kaynaşacak? Herkes birbirini tanısın. Bu şekilde liderler görüşme yaparken, toplumları biz kaynaştıralım. Fikir bundan çıktı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası ilk maçını oynayacağı günler yakın mı size göre?

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu 1955 yılında kuruldu, şimdi 2015’e geliyoruz. Biz bu girişimleri son bir yılda başlattık ve ne kadar yol aldığımızı gördük. Daha önce adanın güneyinde kimsenin, adanın kuzeyinde bu şekilde ligler düzenlendiğinden, UEFA ve FIFA kurallarının harfiyen uygulandığından haberi yoktu. Ama bugün sadece Güney değil dünya da adanın kuzeyinde de böyle bir kurumsal organizasyon olduğunu ve futbola aşık olduğumuzu gördü. Bir şeyler yapmamız lazım fikrini artık herkes yavaş yavaş benimsedi. Bunun süresi ne olur? Olabildiğince kısa olması için uğraşıyoruz. Artık Kuzey Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nu hiç kimse yok sayamaz.

Türkiye’den ve Türk futboluna yönetenlerden destek görüyor musunuz?

Tabii ki bu yolda en büyük destekçimizin Türkiye Futbol Federasyonu olması lazım. Haluk Ulusoy’u ayrı tutuyorum ama bugüne kadar kimse bize ne yaptınız diye gelmedi. Bırakın geleni soran da yok. Bu bizi gerçekten üzüyor ve yaralıyor. Federasyon başkanının bir ilgisi alakası olması lazım bu işlerle. Hepimiz Türküz. Bu kadar ilgisiz ve alakasız olmaması lazım.

Yıldırım Demirören ile ilişkileriniz nasıl? Görüşmeleriniz oluyor mu?

Yıldırım Demirören bizimle hiç görüşmedi. Biz bir kez ziyaretine gittik, yarım saat bir şeyler konuştuk. Ondan sonra da bir girişim olmadı. Yıldırım Demirören’in zaten kendine göre bir dünyası var ve o dünyada yaşamaya devam ediyor. Türkiye futbolunun geldiği nokta da belli zaten. Yeni gelecek başkan Haziran ayında, inşallah bizimle iyi ilişkiler kurar ve bize destek verir. Çünkü bu desteğe ihtiyacımız var. Açık ve net. Uluslararası tanınmışlığı olan Türkiye gibi bir ülkenin kesinlikle destek vermesi lazım. Ama yapacak bir şey yok. Haziranı bekleyeceğiz çünkü Yıldırım Başkan’ın bu konulara bakış açısını biliyorum.

UEFA ve FIFA ile ilişkileriniz hangi düzeyde?

UEFA ve FIFA’nın bizim varlığımızdan haberleri bile yoktu. Biz tarihte ilk defa 2012 yılında, burada bir toplantı düzenledik. Rum tarafı, biz ve UEFA’dan bir temsilci. Geldiklerinde gördüler ve dediler ki “Biz hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Biz dünyanın birçok federasyonundan daha ileridesiniz ve daha iyi durumdasınız. Biz böyle bir şey hayal etmemiştik.” Tabii ki FIFA’da başka bir takım durumlarımız var. Bizim danışmanlığımızı yapan Jerome Champagne, FIFA başkan adayıdır. Sayın Blatter’in karşısında rakiptir, başka da biri yok. Onun için oralarda da bir şeyimiz var artık. Yine 2015 yılına geliyoruz. 2015’te FIFA başkanlık seçimi var, UEFA başkanlık seçimi var. TFF başkanlık seçimi var. Biz 2015’ten felaket derece umutluyuz. İnşallah 2O15 bizin için çok farklı bir yıl olacak.

Jerome Champagne’in başkan olması sizin durumunuzu nasıl etkileyecek?

Her şeyin gerçeğini bilen o. İki buçuk yıl birlikte yaşadık bu memlekette. Birçok kez geldi gitti. Günlerce gezdik, günlerce görüşme yaptık. Bizim durumumuzu en fazla anlayan odur ve şu anda bizden daha çok uğraşan, bazı konularda da üzüntü halinde olan gene odur. Rum Federasyonu’yla ilişkimiz bir buçuk aydır hiç yok. Özellikle futbolcu geldikten sonra, o yandaki tepkiler yüzünden bir bocalama var.

Kosova’nın durumuyla sizin durumunuz arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

Kosova’yı 103-104 ülke tanıyor. Kosova bazı şeyleri aştı da bunu aldı. Kosova’nın danışmanı da Jerome Champagne’dir, bunu da söyleyeyim. Çok iyi biliyoruz ne olduğunu. Onun için bizim, karşı tarafla bu görüşmeleri bitirmemiz lazım. Rum Federasyonu da bundan çekiniyor. Kulüplerini uyarıyor. Kosova modelini hatırlatarak bizimle maç yapmamaları için uyarıyor. Ama Kosova modeli için biraz daha var. Görüşmelerin devam etmesi lazım. Her şeyi planladık programladık.

“Kosova Modeli” olursa bu size göre bir başarı mıdır?

İlk etapta başarıdır. Kosova modeli olduktan sonra girişimlerin devam etmesi lazım. Şu anda sıfıra sıfır elde var sıfır. İlk önce bazı şeyleri elde edelim ve devam edelim. Şu anda birçok takım benim ülkeme gelip kamp yapmak ve hazırlık maçı oynamak istiyor ama UEFA ve FIFA izin vermiyor.

Türkiye’deki büyük ve köklü kulüplerle ilişkileriniz nasıl. Gerek başkanlarıyla gerek yöneticileriyle görüşmeleriniz oluyor mu?

En son Aziz Yıldırım geldi, ona büyük bir tepki koydum. Cumhurbaşkanlığı Sarayı buradan 200 metre uzaklıkta. Benim oradaki tepkim, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’a değildi. Benim oradaki tepkim şundandı: Eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin takımları da bizi yok sayacaksa, o zaman biz kapatalım, kilit vuralım, vazgeçelim spordan da. Hiç yapmayalım bu işleri. Benim tepkim oydu. Burada bir Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu var. Geçerken bir seslenelim. Bu kadar basittir.

Enver Hasanoğlu 28.10.2014

AL JAZEERA

‘Demirören ayrı dünyada yaşıyor’

0

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Sertoğlu, uluslararası alanda tanınma yolunda Türkiye Futbol Federasyonu’ndan hiçbir destek görmediklerini söyledi.

1955 yılında kurulan Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nda son üç yıldır başkanlık görevini yürüten Hasan Sertoğlu, Al Jazeera’nin sorularını yanıtladı. Sertoğlu, tüm çalışmalarının, uluslararası alanda tanınma yönünde olduğunu ancak bu yolda Türkiye’den hiç kimsenin kendilerine destek vermediğini söyledi.

Sertoğlu ayrıca, başka ülke milli takımlarıyla stat, tribün ve formalarda bayrak, arma gibi ulusal sembollere yer verilmemesi kaydıyla özel maç yapabilen Kosova’nın bu statüsünün ilk etapta kendileri için de bir hedef olduğunu belirtti.

Değirmenlikspor, Kıbrıs Rum Kesimi’nden iki Rum futbolcu transfer etti. Bu transferin, uluslararası tanınma anlamında federasyona bir katkısı olacak mı?

Biliyorsunuz ki, çok uzun yıllardır her iki toplumun liderleri, Kıbrıs sorununu çözebilmek için görüşmeler yapıyor. Görüşmelerde de Birleşmiş Milletler’in genel sekreterleri hep öğütte bulunur: “Tamam görüşmeler devam etsin ama, iki toplum güven artırıcı önlemler konusunda bir şeyler yapsın.” Güven artırıcı önlem olarak ben hiçbir şey görmedim bu zamana kadar. Biz federasyona geldikten sonra üç yılımızı geride bıraktık. Güney Kıbrıs Federasyonu’yla bazı görüşmeler başlattık. Biz kendi içimizde kendi kendimizle futbol oynamaktan artık usandık. Uluslararası arenada, kendi futbolcularımız, kendi sporcularımız, kendi takımlarımızın boy gösterebilmesi için formül arıyoruz. Tabii ki formülün de çıkışın da ne olduğunu çok iyi biliyorduk. Bunun üzerinde çalışmalar başlattık. Sonunda FIFA bizi davet etti. 5 Kasım’da Zürih’e gittik ve bir taslak metin imzaladık. O taslak metinden sonra biz kendi kendimize güven artırıcı olarak neler yapabiliriz diye düşündük. Liderlerin bir şey yaptığı yok. Benim aklıma böyle bir fikir geldi. Kendi yönetimimizle bunu paylaştık. Tabii ki siyasilerin bazıları destekledi, bazıları kesinlikle böyle bir şey olmaz dedi. Her zaman olduğu gibi siyasileri hiç bu işe karıştırmadan, böyle bir karar aldık, Ve dedik ki; liglerimizde Kıbrıs doğumlu futbolcular oynayabilir ve hatta yerli statüsünde oynayabilir. Onlar da Kıbrıslı, biz de Kıbrıslıyız. Tabii ki bunun akabinde birçok futbolcu girişim başlattı. Buraya gelip gitmek için. En sonunda, kimisi korktu, çekindi ve gelmedi. Son bir kardeşimiz gelmeye karar verdi. Toplumlar başka türlü nasıl kaynaşacak? Herkes birbirini tanısın. Bu şekilde liderler görüşme yaparken, toplumları biz kaynaştıralım. Fikir bundan çıktı.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin uluslararası ilk maçını oynayacağı günler yakın mı size göre?

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu 1955 yılında kuruldu, şimdi 2015’e geliyoruz. Biz bu girişimleri son bir yılda başlattık ve ne kadar yol aldığımızı gördük. Daha önce adanın güneyinde kimsenin, adanın kuzeyinde bu şekilde ligler düzenlendiğinden, UEFA ve FIFA kurallarının harfiyen uygulandığından haberi yoktu. Ama bugün sadece Güney değil dünya da adanın kuzeyinde de böyle bir kurumsal organizasyon olduğunu ve futbola aşık olduğumuzu gördü. Bir şeyler yapmamız lazım fikrini artık herkes yavaş yavaş benimsedi. Bunun süresi ne olur? Olabildiğince kısa olması için uğraşıyoruz. Artık Kuzey Kıbrıs’ı ve Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nu hiç kimse yok sayamaz.

Türkiye’den ve Türk futboluna yönetenlerden destek görüyor musunuz?

Tabii ki bu yolda en büyük destekçimizin Türkiye Futbol Federasyonu olması lazım. Haluk Ulusoy’u ayrı tutuyorum ama bugüne kadar kimse bize ne yaptınız diye gelmedi. Bırakın geleni soran da yok. Bu bizi gerçekten üzüyor ve yaralıyor. Federasyon başkanının bir ilgisi alakası olması lazım bu işlerle. Hepimiz Türküz. Bu kadar ilgisiz ve alakasız olmaması lazım.

Yıldırım Demirören ile ilişkileriniz nasıl? Görüşmeleriniz oluyor mu?

Yıldırım Demirören bizimle hiç görüşmedi. Biz bir kez ziyaretine gittik, yarım saat bir şeyler konuştuk. Ondan sonra da bir girişim olmadı. Yıldırım Demirören’in zaten kendine göre bir dünyası var ve o dünyada yaşamaya devam ediyor. Türkiye futbolunun geldiği nokta da belli zaten. Yeni gelecek başkan Haziran ayında, inşallah bizimle iyi ilişkiler kurar ve bize destek verir. Çünkü bu desteğe ihtiyacımız var. Açık ve net. Uluslararası tanınmışlığı olan Türkiye gibi bir ülkenin kesinlikle destek vermesi lazım. Ama yapacak bir şey yok. Haziranı bekleyeceğiz çünkü Yıldırım Başkan’ın bu konulara bakış açısını biliyorum.

UEFA ve FIFA ile ilişkileriniz hangi düzeyde?

UEFA ve FIFA’nın bizim varlığımızdan haberleri bile yoktu. Biz tarihte ilk defa 2012 yılında, burada bir toplantı düzenledik. Rum tarafı, biz ve UEFA’dan bir temsilci. Geldiklerinde gördüler ve dediler ki “Biz hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Biz dünyanın birçok federasyonundan daha ileridesiniz ve daha iyi durumdasınız. Biz böyle bir şey hayal etmemiştik.” Tabii ki FIFA’da başka bir takım durumlarımız var. Bizim danışmanlığımızı yapan Jerome Champagne, FIFA başkan adayıdır. Sayın Blatter’in karşısında rakiptir, başka da biri yok. Onun için oralarda da bir şeyimiz var artık. Yine 2015 yılına geliyoruz. 2015’te FIFA başkanlık seçimi var, UEFA başkanlık seçimi var. TFF başkanlık seçimi var. Biz 2015’ten felaket derece umutluyuz. İnşallah 2O15 bizin için çok farklı bir yıl olacak.

Jerome Champagne’in başkan olması sizin durumunuzu nasıl etkileyecek?

Her şeyin gerçeğini bilen o. İki buçuk yıl birlikte yaşadık bu memlekette. Birçok kez geldi gitti. Günlerce gezdik, günlerce görüşme yaptık. Bizim durumumuzu en fazla anlayan odur ve şu anda bizden daha çok uğraşan, bazı konularda da üzüntü halinde olan gene odur. Rum Federasyonu’yla ilişkimiz bir buçuk aydır hiç yok. Özellikle futbolcu geldikten sonra, o yandaki tepkiler yüzünden bir bocalama var.

Kosova’nın durumuyla sizin durumunuz arasında bir benzerlik görüyor musunuz?

Kosova’yı 103-104 ülke tanıyor. Kosova bazı şeyleri aştı da bunu aldı. Kosova’nın danışmanı da Jerome Champagne’dir, bunu da söyleyeyim. Çok iyi biliyoruz ne olduğunu. Onun için bizim, karşı tarafla bu görüşmeleri bitirmemiz lazım. Rum Federasyonu da bundan çekiniyor. Kulüplerini uyarıyor. Kosova modelini hatırlatarak bizimle maç yapmamaları için uyarıyor. Ama Kosova modeli için biraz daha var. Görüşmelerin devam etmesi lazım. Her şeyi planladık programladık.

“Kosova Modeli” olursa bu size göre bir başarı mıdır?

İlk etapta başarıdır. Kosova modeli olduktan sonra girişimlerin devam etmesi lazım. Şu anda sıfıra sıfır elde var sıfır. İlk önce bazı şeyleri elde edelim ve devam edelim. Şu anda birçok takım benim ülkeme gelip kamp yapmak ve hazırlık maçı oynamak istiyor ama UEFA ve FIFA izin vermiyor.

Türkiye’deki büyük ve köklü kulüplerle ilişkileriniz nasıl. Gerek başkanlarıyla gerek yöneticileriyle görüşmeleriniz oluyor mu?

En son Aziz Yıldırım geldi, ona büyük bir tepki koydum. Cumhurbaşkanlığı Sarayı buradan 200 metre uzaklıkta. Benim oradaki tepkim, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’a değildi. Benim oradaki tepkim şundandı: Eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin takımları da bizi yok sayacaksa, o zaman biz kapatalım, kilit vuralım, vazgeçelim spordan da. Hiç yapmayalım bu işleri. Benim tepkim oydu. Burada bir Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu var. Geçerken bir seslenelim. Bu kadar basittir.

Enver Hasanoğlu 28.10.2014

AL JAZEERA

Yalan haberler Makyevalizmin Türkiye versiyonu

0
Yaşananları ‘endişe verici’ olarak tanımlayan Mustafa Akyol’a göre, iktidarın kendisine hata kondurmaması en temel problem. “Hükümete yakın bir gazeteci yalan haberler için ‘kavgada yumruk sayılmaz’ demişti. Bu ayet, hadis değil, kabadayı örfü, Makyavelizminin Türkiye versiyonu.” diyor.

Türkiye’nin siyaseten en uzun yıllarından biri olmaya aday 2014’te medyada büyük değişiklikler yaşandı. Hükümeti destekleyen Star’daki yazılarına geçen haziranda Sedat Laçiner ile birlikte son verilen ikinci isim Mustafa Akyol oldu. Avusturya Savunma Akademisi’nin 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı vesilesiyle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile ortaklaşa organize ettiği sempozyum için konuşmacı olarak Viyana’ya gelen Akyol, yaşanan baş döndürücü gündemle ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

-Türkiye’de bunaltıcı bir gündem var. Avusturya ziyaretiniz sonrası kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Şu sıralar Türkiye’den sonra her yer huzurlu geliyor. Irak ve Suriye’nin yanında Türkiye cennet gibi kalır tabii. Ama Türkiye’den sonra Avrupa’ya, liberal demokrat bir ülkeye gelmek iyi geldi. Özellikle Viyana huzurlu bir yer. Türkiye ise yeniden kavga-dövüş ülkesi oldu. Bir ara, artık toplumsal barışı bulacağını ummuştuk ama eski Türkiye geri geldi.

-Sosyal medya üzerinden ‘‘millî güvenlik devleti olmaya gidiyoruz’’ içerikli bir mesaj paylaştınız. Herkesin ‘makul şüpheli’ olabileceği bir zaman dilimine ilerliyoruz sanki.

Tam olarak nereye varacağımızı kestiremiyorum. Sanırım kimse de kestiremiyor. Ama en hafif ifadeyle gidişat ‘endişe verici’. Türkiye, kendisinden kurtulduğunu zannettiğimiz dinamiklere geri döndü.

-O dinamikler neler?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Kemalizmi çok eleştirmiş insanlardan biriyim. Atatürk’ün şahsıyla bir derdimiz yoktu elbette. Fakat Kemalist ideolojinin Türkiye’ye giydirdiği bir gömlek vardı. Biz buna karşıydık. Bunun özündeki en büyük problem, Türkiye’nin belli toplumsal kesimlerini iç düşman olarak tanımlamasıydı. 2010’da bununla ilgili “Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’si kalksın” diye bir yazı yazmıştım. Zamanında çok kavga gürültü çıkmıştı. Gençliğe Hitabe’nin en büyük sorunu, “dâhili ve harici bedhah”lardan, yani şer odaklarından bahsetmesi demiştim. Her Türk çocuğu iç ve dış düşmanlar konseptiyle büyüyordu. Bu konseptin kalkması lazım demiştim. AK Parti’ye de çok destek verdim. Bu desteğimin sebeblerinden biri, iç ve dış düşmanlar konseptine karşı çıkmasıydı. Kendi tabanı da bizzat Kemalizmin iç düşmanları arasında olduğu için buna karşıydı. Erdoğan’ın 2009’da birçok önemli konuşması var. Demişti ki “Biz artık dört tarafı düşmanlarla çevrilmiş bir ülke değiliz.” Ben de “Tebrikler Erdoğan, beklediğimiz buydu.” dedim. Bu, merhum Turgut Özal’ın başlattığı bir konseptin devamıydı aslında . Dünyaya açılma, içeride barış… Fakat son 2 yıl içinde, özellikle Gezi ve 17 Aralık süreci, iktidarı tekrar iç ve dış düşmanlar konseptine döndürdü. Sayın Erdoğan, her konuşmasında bize iç ve dış düşmanları anlatıyor. “Türkiye’nin dışarıda düşmanları var. Onlar, Türkiye’ye karşı komplo kuruyorlar. İçeride bunlarla işbirliği yapan hainler var. Türkiye’deki tüm problemler de bu yüzden çıkıyor.” O yüzden, Gezi’den beri “Eskiden de Kemalistler böyle yapıyordu, şimdi siz yapmayın” diyerek bu durumu dostça anlattım. Hâlâ da kendimi bir AK Parti muhalifi olarak tanımlamıyorum. Ama giderek ben de “Yazıklar olsun!” dedim. Bunun için mi bu kadar uğraştık, değişimi destekledik?

-Bir yandan ‘ABD, AB kuyumuzu kazıyor’ deniyor, öte taraftan Batı’daki en küçük olumlu sayılabilecek bir gelişme hükümete yakın medya tarafından manşetlere çekiliyor.

Aslında bu da Kemalizmi andırıyor. Kemalizmin ‘dünyanın saydığı başkumandan’ söylemi vardır. Atatürk’ü öven uluslararası yayınlar falan… Ama aleyhte en ufak bir şey geçtiğinde ise ‘Atatürk Cumhuriyetine emperyalist saldırı’ derlerdi. Dünyaya bakışta böyle bir paranoyak durum var. Aslında temel problem, iktidara sahip olan kadronun kendisine hata veya yanılgı kondurmaması. Siz eğer ‘Bir şeyi yanlış yapıyor olabiliriz’ diye bir ihtimali kenara atıyorsanız, ikinci aşamada şu geliyor: ‘Biz her şeyi iyi yapıyoruz, bu adamlar bize neden karşı çıkıyor? Bu adamlarda bir kötü niyet olması lazım. Biri bunları ceplerine para koyup satın alıyor, yani bunlar vatan haini. Yoksa neden karşı çıksın ki.’

Bu bizim millî bir problemimiz. Biz çoğulculuğa hâlâ alışamadık. Biri ülkenin menfaatlerini burada, diğeri de samimi olarak çok farklı bir yerde görüyor.

-Türkiye’de ayrışmayan kesim kalmadı gibi son süreçte.

Liberaller diye anılan insanlarda bile bir ayrışma görüyorsunuz. AK Parti’yi giderek daha fazla eleştiren liberallerin yanında halen güçlü bir şekilde destekleyenler var. Destekleyenler, ‘Hükümetin hataları ve otoriterleşme var ama bu durduk yere olmuyor. Hükümet tehditlerle karşı karşıya ve buna karşı meşru müdafada’ diyorlar. Bu, Gezi’de ve ardından 17 Aralık’ta başladı. Onlara göre iki darbe girişimi oldu. Ben, ‘darbe girişimi’ lafını bu süreçlerin hiçbiri için kullanmıyorum. En son parti kapatma davasında “Bu, hukuk kılıfı altında yargısal bir darbe girişimidir” demiştim. Bir partiyi, sadece başörtüsünü serbest bırakmak, yani din özgürlüğünü genişletmek için adım attı diye kapatmak demokraside yeri olmayan bir şeydir çünkü. Ama demokraside, sokakta gösteri yapmanın da, yolsuzluk soruşturmasının da yeri var. Sokak gösterisini ‘aşırılığı’ yönüyle eleştirebiliriz ama buna ‘darbe girişimi’ denmez. Yolsuzluk soruşturmasının arkasında ‘siyasi niyet’ vardı diye eleştirebiliriz ama buna da ‘darbe girişimi’ denmez.

-Liberallerin fark etmediği nokta ne oldu?

Sanırım söz konusu liberallerin fark etmediği nokta şu ki Kemalizm de böyle meşrulaştırıyordu kendini. ‘Olağanüstü şartlar olduğu için olağanüstü tedbirler almamız gerekiyor’ diyorlardı. Oysa aldığınız olağanüstü tedbir, olağanüstü şartı daha çok şiddetlendiriyor. Kemalizmin hikâyesine bakarsanız, o da çok güzel bir “Yeni Türkiye” kurmuştu. Durduk yere Şeyh Said isyanı çıktı sonra. ‘Mecburen’ onu bastırdılar. Acaba ‘isyanı çıkaran insanla ben bir diyalog kurdum mu, demokratik bir çerçeve oluşturmaya çalıştık mı’ diye düşünmediler. Arkasından Takrir-i Sükun ve diğer otoriterlikler geldi.

Bakın şunu da belirteyim: Bence tutarlı bir liberal, aksi yöne de savrulmamalıdır. Yani AK Parti iktidarına her konuda karşı çıkmak gibi bir ezbere düşmemelidir. Ben, bu iki uçtan da ayrı durmaya, doğru gördüğüm şeye doğru, yanlış gördüğüm şeye yanlış demeye çalışıyorum. Ama hükümetin otoriterleşme dinamiğine onay vermek veya bahane üretmek tarihsel bir hata. Otoriterleşmeye bahane üretmeye başladıkça, bu durum Dersim katliamındaki gibi silah kullanmaya kadar gider.

-Yaşanan gelişmelerin ardında planlı bir siyasi akıl görüyor musunuz?

Bu konuda hükümetin çok düşünülmüş planları var mı bilmiyorum. Bana, pek çok konuda günlük reaksiyonlar veriyorlar gibi geliyor. Fakat o günlük reaksiyonların altında oturmuş bir zihniyet var, o pek değişmiyor. Siyaset biliminde ‘büyük anlatı’ denen bir kavram vardır. Yani siz o kadar büyük bir kurtuluş hareketisiniz ki, sizin zaferiniz tüm dünyayı kurtaracak… Bu, en çok Marksizmde vardır. Marksistler derler ki biz harika bir toplum kuracağız, o toplumda herkes eşit ve özgür olacak. Ama oraya varana kadar çok mücadele etmeniz lazım. Burjuvaziyi tepelemeniz lazım. Bazen şiddet gerekebilir. Ama ideal o kadar büyüktür ki, varsın olsun…

-AK Parti’nin yaptığı da aynı mı?

AK Parti de son iki-üç yılda kendine has bir “büyük anlatı” oluşturdu: “AK Parti, 2053’e kadar iktidarda kalacak. 2071’e kadar dünya lideri olacak. İslam dünyasını, Filistin’i kurtaracak. Bütün küresel sistemi değiştirecek.” Bu kadar büyük ve harika bir hikâyeye kim karşı olabilir ki, eğer bu hikâyenin taşıyıcısı olan milletin içine sızmış bir hain değilse… Böyle kurduğunuz zaman zihniyeti, bu şekilde işliyor zaten. Her sabah kalkıyorsunuz ve ben harika bir şey yapıyorum, 100 yıllık parantezi kapatıyorum diye düşünüyorsunuz. Gerisi teferruat. Bu büyük mücadele sırasında kurunun yanında yaş da yanıyor, olağan karşılıyorsunuz. Varılması gereken büyük siyasi hedef için hukuku göz ardı ediyorsunuz. Bence bu mantığı temel görüş haline getirdikten sonra bu reaksiyon sürekli veriliyor. Dolayısıyla sürekli yeni otoriterlikler de meydana geliyor. Yüzde 51’in oyuyla belirlenen “millî irade” de artık neredeyse ilahî bir kudret gibi sorgulanamaz hale geliyor .

-Hiç umut var mı içinizde?

Bu bir kriz dönemidir, sakinleşir diyerek umudumuzu koruyoruz. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı belki bir rahatlamaya vesile olur diye halen umuyorum. Bir taraftan da Erdoğan’ın müdahaleleriyle otoriter ve çatışmacı paradigma devam ediyor, yeni adımlar atılıyor. Son kanun ise bu açıdan fecaat.

-Bu yaşananlar döndürülemez bir süreç mi?

Sanırım daha ziyade bir öğrenme süreci. Hepimiz için. Bakın ben Erdoğan ve kurmaylarının 12 yıl önce “demokrasiyi kullanacağız, sonra kaldıracağız” diye bir plan kurduklarını düşünmüyorum. Olayların akışı içerisinde onlar da sürekli değişiyorlar, dönüşüyorlar. Fakat demokrasi seçimlerden ibaret değil. İbaretse de matah bir şey değil. Hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, sivil toplumun özerkliği, birey hakları gibi liberal demokrasiyi oluşturan, Avrupa Birliği içinde oturmuş temel kriterler var. Erdoğan ilk başta Avrupa kriterleri diyerek bunların hepsine talip oldu. Fakat giderek seçimden gerisi mühim değil gibi bir noktaya geldi. Oysa ki ‘millî irade’den ibaret bir demokrasi muhtemelen çoğunluk diktatörlüğüne dönüşür. Yüzde 51’i alan her şeyi yapabiliyorsa, diğerlerinin hakkını kolayca çiğneyebilir. Bu ilkel bir demokrasi tanımı ve ne yazık ki toplumun önemli bir bölümü bunu böyle algılıyor.

-Mesela…

AK Parti, genel ekonomik ve istikrar başarısının yanında muhafazakârları laik bir baskıdan kurtardı. Başörtüsü yeni yeni özgürleşiyor. Aynı muhafazakâr kitlenin ‘Bize yapılanları başkasına yapmayalım’ demesi gerekiyor. Ama ‘Oh, iyi olsun!’ diye düşünen bir kitle de var. Bundan ileride çok pişman olacağız.

-Hükümet, giderek artan taban desteğine rağmen tercihini ‘yasaklarla mücadele etmek’ yerine neden ‘sürekli yeni düşman üretmekten’ yana kullandı?

AK Parti içindeki bazı etkin zihinlerin, ‘Bizim toplumumuza biraz yön vermek gerekir, topluma manevi değerleri aşılamak için zorunlu din dersi gerekir’ diyerek devlet eliyle dindar nesil yetiştirme gibi bir misyon biçtiklerine ve Kemalizmin zıddı bir sosyal mühendislik istediklerine artık kani oldum. Bu, Türkiye’yi şeriat devleti yapacaklar basitliğinde bir durum değil. Ama AK Parti, hem kendisinin siyasi ihtiyaçları hem de kendi gelecek toplum projesi açısından liberal demokrasinin ‘devletin tarafsızlığı, dinin sivil toplumun elinde olması, birey hayatına müdahale edilmemesi’ ilkelerini lüks gibi görme eğiliminde. Onun için, AK Parti’yi destekleyen liberallerle de yol ayrımı olacaktır diye düşünüyorum.

-Dinî hassasiyetleri olan muhafazakâr bir taban, nasıl ‘hakaret eden, ötekileştirici’ bir kitleye dönüştü?

Muhafazakâr tabanda bu üslup her zaman vardı, fakat giderek hâkim bir hale geldi. Levent Gültekin’in “Akit gazetesi bir anda muhafazakâr camianın sesi oldu’ gibi bir tespiti var. Muhafazakâr camia, 28 Şubat’tan sonra liberalizm kaynaklı empati, hoşgörü, tolerans ve ötekileştirmeme gibi kavramları benimsedi. Fakat bir süre sonra bu kavramlara ihtiyaç kalmadı. Güç yozlaştıran bir şeydir ve muhafazakârlar bu gücün etkisine girdi. Bunu sadece AK Parti için değil, Hizmet Hareketi için de söylüyorum. Hizmet şu an farklı bir yerde, ama Ergenekon Davası döneminde o agresif dil iki tarafta da vardı. Ve ben iki tarafa da, “yapmayın, etmeyin dostlar” diyordum. Ne yazık ki Türkiye’nin genelinde dindarlık bir kimlik haline geldi. Halbuki dindarlığın bir ahlaki derinliği olması lazım. Bugün karşımızda bir tür Müslüman milliyetçiliği, siyasal İslam ve çok yoğun bir hamaset ile örülü bir söylem var. Erdoğan, bu söylemin merkezinde ve bu söylemi sürekli yeniden üretiyor. Hükümete yakın medyada artık Yahudi düşmanlığı sıradanlaştı. Öyle bir hale geldi ki bunu eleştirdiğinizde ‘Yahudi ajanı’ diye nitelendirilir hale geldiniz. Gerçekte Türkiye dahil olmak üzere Müslüman dünyadan Batı’ya getirilebilecek çok önemli eleştiriler var. Batı’nın çifte standartlarını ortaya koymak, oradaki özeleştirel dinamiklere katkı sağlar. Fakat Batı hakkında çocukça yalanlar söyleyip durursanız bir faydası olmadığı gibi komik duruma düşüyorsunuz.

-Hükümete yakın bir kısım medyada alenen yalan haberler yapılıyor. Müslüman olduğunu iddia eden insanlar bu kadar yalana nasıl müsaade ediyor?

Bunu AK Parti’yi destekleyen medyadaki önemli bir isme sormuştum. Bana ‘Kavgada yumruk sayılmaz’ demişti. Bu bir ayet veya hadis, yahut fıkıh kitaplarında yazılı  ilke değil, aksine kabadayı kültüründen bir örf. Makyavelizmin Türkiye versiyonu belki de. Oysa AK Partililerin şunu görmesi lazım. İktidarda kalma hedefi, değerlerin önüne geçmemeli. Oysa geçti. İslam dünyasını kurtaracak düşüncesiyle AK Parti’nin iktidarda kalması için yolsuzluklar da, iftiralar da görmezden gelinebiliyor.

__________________________

ÇÖZÜM SÜRECİ ERDOĞAN’IN BAŞKANLIK HESAPLARI İÇİN FEDA EDİLMEMELİ  

-Türkiye’nin çözüm bekleyen en önemli meselelerinden biri de Kürt sorunu. Çözüm sürecinden umutlu musunuz?

Her şeyden önce bu süreci destekleyen biriyim. Türkiye’de terör, silahlı mücadeleyle değil, müzakereyle sona erecek. Fakat bunu ilke olarak savunmak demek, süreç her yönüyle iyi gidiyor demek değil. Burada Öcalan’la yürütülen bir süreç var. Öcalan yapıcı konuşuyor. Bu artı bir durum. Fakat hükümetin kafasındaki çözümle PKK’nın kafasındaki çözüm farklı. AK Parti, “Kürtçeye biraz serbestiyet verelim, HDP’nin önünü açalım, PKK’lıların bazıları aftan yararlanır, ileride Öcalan belki çıkar” diye düşünüyor sanırım. Fakat PKK, çözüm sürecinden Kuzey Irak’taki gibi kendi yöneteceği bir bölge istiyor. Dolayısıyla çok zor bir süreç bu. Suriye ve Irak’taki durum bu süreci daha da zorlaştırdı. İktidarın, süreci iyi planlayıp hesaplaması ve koordineli götürmesi, muhalefete ve diğer insanlara anlatması gerekiyor. Kürt siyasetçilerin de “Gösteri, miting yaparız ama teröre, molotofkokteyline hayır” demeleri lazım. Altan Tan’ın söylediklerini bu açıdan önemsedim. Öte yandan iktidarın da süreci eleştirenleri “kan istemekle” suçlamayı bırakıp gelen makul eleştirileri dinlemesi gerek. Dahası bu kritik süreç Erdoğan’ın başkanlık hesaplarına endekslenmemeli, onun için feda edilmemeli.

_____________

HİZMET HAREKETİ, TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK BİR DEĞER

-Hizmet Hareketi ile ilgili eleştirileriniz nedir?

Evvela belirteyim ki ben tüm muhafazakâr camiayı, Hizmet Hareketi de dâhil olmak üzere, dostça eleştirmeye çalışıyorum. Harekete yönelik en büyük eleştirim, son 6-7 yılda fazla siyasallaştığı yönündedir. Hizmet Hareketi poliste veya yargıda etkisi var diye anılmamalı ve sivil alanda olmalı. Ki sivil alandaki faaliyetleri de Türkiye için büyük bir değer. Polis ve yargıya dair algı ise, Türkiye için de Hizmet için de iyi bir durum değil. Hizmet Hareketi’nin iktidarı rahatsız eden yönünün de asıl bürokrasideki kadrolaşması olduğu aşikâr. Ama kanımca iktidar bunu üç-beş kat artırıyor. Kobani yüzünden olaylar çıkıyor, iktidar bunu da Hizmet’e bağlıyor.. İktidarı destekleyen bazı gazetelerde gördüğümüz trajikomik iftiralar, örneğin Fethullah Gülen Hocaefendi’nin annesinin adının aslında Rabin olduğu gibi safsatalar da cabası.. Bugün gelinen noktada Hizmet Hareketi iktidar için en büyük iç düşman hâline gelmiş durumda. Buna ikna olan geniş kesimler, söz konusu “her yere sızan iç düşman” algısının ne gibi siyasi sonuçlar üretebileceğini bir düşünmeli. 30’lar Avrupa’sındaki otoriter rejimler böyle kurulmuştur. Hainlerin her yere sızdığını söylerseniz bir süre sonra bunu bitirmek için demir yumruk lazım. Türkiye bir hukuk devleti ve bu noktaya henüz gelmedik ama bir süre sonra insanlar ‘sen paralelsin’ diye evlerinden alınabilir mi? Bunun olmayacağını umuyorum ama Türkiye’de ‘Hiç olur mu!’ dediğimiz birçok şey oldu son zamanlarda.

Seyit Arslan 27.10.2014

AKSİYON

Yalan haberler Makyevalizmin Türkiye versiyonu

0
Yaşananları ‘endişe verici’ olarak tanımlayan Mustafa Akyol’a göre, iktidarın kendisine hata kondurmaması en temel problem. “Hükümete yakın bir gazeteci yalan haberler için ‘kavgada yumruk sayılmaz’ demişti. Bu ayet, hadis değil, kabadayı örfü, Makyavelizminin Türkiye versiyonu.” diyor.

Türkiye’nin siyaseten en uzun yıllarından biri olmaya aday 2014’te medyada büyük değişiklikler yaşandı. Hükümeti destekleyen Star’daki yazılarına geçen haziranda Sedat Laçiner ile birlikte son verilen ikinci isim Mustafa Akyol oldu. Avusturya Savunma Akademisi’nin 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı vesilesiyle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ile ortaklaşa organize ettiği sempozyum için konuşmacı olarak Viyana’ya gelen Akyol, yaşanan baş döndürücü gündemle ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

-Türkiye’de bunaltıcı bir gündem var. Avusturya ziyaretiniz sonrası kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Şu sıralar Türkiye’den sonra her yer huzurlu geliyor. Irak ve Suriye’nin yanında Türkiye cennet gibi kalır tabii. Ama Türkiye’den sonra Avrupa’ya, liberal demokrat bir ülkeye gelmek iyi geldi. Özellikle Viyana huzurlu bir yer. Türkiye ise yeniden kavga-dövüş ülkesi oldu. Bir ara, artık toplumsal barışı bulacağını ummuştuk ama eski Türkiye geri geldi.

-Sosyal medya üzerinden ‘‘millî güvenlik devleti olmaya gidiyoruz’’ içerikli bir mesaj paylaştınız. Herkesin ‘makul şüpheli’ olabileceği bir zaman dilimine ilerliyoruz sanki.

Tam olarak nereye varacağımızı kestiremiyorum. Sanırım kimse de kestiremiyor. Ama en hafif ifadeyle gidişat ‘endişe verici’. Türkiye, kendisinden kurtulduğunu zannettiğimiz dinamiklere geri döndü.

-O dinamikler neler?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Kemalizmi çok eleştirmiş insanlardan biriyim. Atatürk’ün şahsıyla bir derdimiz yoktu elbette. Fakat Kemalist ideolojinin Türkiye’ye giydirdiği bir gömlek vardı. Biz buna karşıydık. Bunun özündeki en büyük problem, Türkiye’nin belli toplumsal kesimlerini iç düşman olarak tanımlamasıydı. 2010’da bununla ilgili “Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’si kalksın” diye bir yazı yazmıştım. Zamanında çok kavga gürültü çıkmıştı. Gençliğe Hitabe’nin en büyük sorunu, “dâhili ve harici bedhah”lardan, yani şer odaklarından bahsetmesi demiştim. Her Türk çocuğu iç ve dış düşmanlar konseptiyle büyüyordu. Bu konseptin kalkması lazım demiştim. AK Parti’ye de çok destek verdim. Bu desteğimin sebeblerinden biri, iç ve dış düşmanlar konseptine karşı çıkmasıydı. Kendi tabanı da bizzat Kemalizmin iç düşmanları arasında olduğu için buna karşıydı. Erdoğan’ın 2009’da birçok önemli konuşması var. Demişti ki “Biz artık dört tarafı düşmanlarla çevrilmiş bir ülke değiliz.” Ben de “Tebrikler Erdoğan, beklediğimiz buydu.” dedim. Bu, merhum Turgut Özal’ın başlattığı bir konseptin devamıydı aslında . Dünyaya açılma, içeride barış… Fakat son 2 yıl içinde, özellikle Gezi ve 17 Aralık süreci, iktidarı tekrar iç ve dış düşmanlar konseptine döndürdü. Sayın Erdoğan, her konuşmasında bize iç ve dış düşmanları anlatıyor. “Türkiye’nin dışarıda düşmanları var. Onlar, Türkiye’ye karşı komplo kuruyorlar. İçeride bunlarla işbirliği yapan hainler var. Türkiye’deki tüm problemler de bu yüzden çıkıyor.” O yüzden, Gezi’den beri “Eskiden de Kemalistler böyle yapıyordu, şimdi siz yapmayın” diyerek bu durumu dostça anlattım. Hâlâ da kendimi bir AK Parti muhalifi olarak tanımlamıyorum. Ama giderek ben de “Yazıklar olsun!” dedim. Bunun için mi bu kadar uğraştık, değişimi destekledik?

-Bir yandan ‘ABD, AB kuyumuzu kazıyor’ deniyor, öte taraftan Batı’daki en küçük olumlu sayılabilecek bir gelişme hükümete yakın medya tarafından manşetlere çekiliyor.

Aslında bu da Kemalizmi andırıyor. Kemalizmin ‘dünyanın saydığı başkumandan’ söylemi vardır. Atatürk’ü öven uluslararası yayınlar falan… Ama aleyhte en ufak bir şey geçtiğinde ise ‘Atatürk Cumhuriyetine emperyalist saldırı’ derlerdi. Dünyaya bakışta böyle bir paranoyak durum var. Aslında temel problem, iktidara sahip olan kadronun kendisine hata veya yanılgı kondurmaması. Siz eğer ‘Bir şeyi yanlış yapıyor olabiliriz’ diye bir ihtimali kenara atıyorsanız, ikinci aşamada şu geliyor: ‘Biz her şeyi iyi yapıyoruz, bu adamlar bize neden karşı çıkıyor? Bu adamlarda bir kötü niyet olması lazım. Biri bunları ceplerine para koyup satın alıyor, yani bunlar vatan haini. Yoksa neden karşı çıksın ki.’

Bu bizim millî bir problemimiz. Biz çoğulculuğa hâlâ alışamadık. Biri ülkenin menfaatlerini burada, diğeri de samimi olarak çok farklı bir yerde görüyor.

-Türkiye’de ayrışmayan kesim kalmadı gibi son süreçte.

Liberaller diye anılan insanlarda bile bir ayrışma görüyorsunuz. AK Parti’yi giderek daha fazla eleştiren liberallerin yanında halen güçlü bir şekilde destekleyenler var. Destekleyenler, ‘Hükümetin hataları ve otoriterleşme var ama bu durduk yere olmuyor. Hükümet tehditlerle karşı karşıya ve buna karşı meşru müdafada’ diyorlar. Bu, Gezi’de ve ardından 17 Aralık’ta başladı. Onlara göre iki darbe girişimi oldu. Ben, ‘darbe girişimi’ lafını bu süreçlerin hiçbiri için kullanmıyorum. En son parti kapatma davasında “Bu, hukuk kılıfı altında yargısal bir darbe girişimidir” demiştim. Bir partiyi, sadece başörtüsünü serbest bırakmak, yani din özgürlüğünü genişletmek için adım attı diye kapatmak demokraside yeri olmayan bir şeydir çünkü. Ama demokraside, sokakta gösteri yapmanın da, yolsuzluk soruşturmasının da yeri var. Sokak gösterisini ‘aşırılığı’ yönüyle eleştirebiliriz ama buna ‘darbe girişimi’ denmez. Yolsuzluk soruşturmasının arkasında ‘siyasi niyet’ vardı diye eleştirebiliriz ama buna da ‘darbe girişimi’ denmez.

-Liberallerin fark etmediği nokta ne oldu?

Sanırım söz konusu liberallerin fark etmediği nokta şu ki Kemalizm de böyle meşrulaştırıyordu kendini. ‘Olağanüstü şartlar olduğu için olağanüstü tedbirler almamız gerekiyor’ diyorlardı. Oysa aldığınız olağanüstü tedbir, olağanüstü şartı daha çok şiddetlendiriyor. Kemalizmin hikâyesine bakarsanız, o da çok güzel bir “Yeni Türkiye” kurmuştu. Durduk yere Şeyh Said isyanı çıktı sonra. ‘Mecburen’ onu bastırdılar. Acaba ‘isyanı çıkaran insanla ben bir diyalog kurdum mu, demokratik bir çerçeve oluşturmaya çalıştık mı’ diye düşünmediler. Arkasından Takrir-i Sükun ve diğer otoriterlikler geldi.

Bakın şunu da belirteyim: Bence tutarlı bir liberal, aksi yöne de savrulmamalıdır. Yani AK Parti iktidarına her konuda karşı çıkmak gibi bir ezbere düşmemelidir. Ben, bu iki uçtan da ayrı durmaya, doğru gördüğüm şeye doğru, yanlış gördüğüm şeye yanlış demeye çalışıyorum. Ama hükümetin otoriterleşme dinamiğine onay vermek veya bahane üretmek tarihsel bir hata. Otoriterleşmeye bahane üretmeye başladıkça, bu durum Dersim katliamındaki gibi silah kullanmaya kadar gider.

-Yaşanan gelişmelerin ardında planlı bir siyasi akıl görüyor musunuz?

Bu konuda hükümetin çok düşünülmüş planları var mı bilmiyorum. Bana, pek çok konuda günlük reaksiyonlar veriyorlar gibi geliyor. Fakat o günlük reaksiyonların altında oturmuş bir zihniyet var, o pek değişmiyor. Siyaset biliminde ‘büyük anlatı’ denen bir kavram vardır. Yani siz o kadar büyük bir kurtuluş hareketisiniz ki, sizin zaferiniz tüm dünyayı kurtaracak… Bu, en çok Marksizmde vardır. Marksistler derler ki biz harika bir toplum kuracağız, o toplumda herkes eşit ve özgür olacak. Ama oraya varana kadar çok mücadele etmeniz lazım. Burjuvaziyi tepelemeniz lazım. Bazen şiddet gerekebilir. Ama ideal o kadar büyüktür ki, varsın olsun…

-AK Parti’nin yaptığı da aynı mı?

AK Parti de son iki-üç yılda kendine has bir “büyük anlatı” oluşturdu: “AK Parti, 2053’e kadar iktidarda kalacak. 2071’e kadar dünya lideri olacak. İslam dünyasını, Filistin’i kurtaracak. Bütün küresel sistemi değiştirecek.” Bu kadar büyük ve harika bir hikâyeye kim karşı olabilir ki, eğer bu hikâyenin taşıyıcısı olan milletin içine sızmış bir hain değilse… Böyle kurduğunuz zaman zihniyeti, bu şekilde işliyor zaten. Her sabah kalkıyorsunuz ve ben harika bir şey yapıyorum, 100 yıllık parantezi kapatıyorum diye düşünüyorsunuz. Gerisi teferruat. Bu büyük mücadele sırasında kurunun yanında yaş da yanıyor, olağan karşılıyorsunuz. Varılması gereken büyük siyasi hedef için hukuku göz ardı ediyorsunuz. Bence bu mantığı temel görüş haline getirdikten sonra bu reaksiyon sürekli veriliyor. Dolayısıyla sürekli yeni otoriterlikler de meydana geliyor. Yüzde 51’in oyuyla belirlenen “millî irade” de artık neredeyse ilahî bir kudret gibi sorgulanamaz hale geliyor .

-Hiç umut var mı içinizde?

Bu bir kriz dönemidir, sakinleşir diyerek umudumuzu koruyoruz. Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı belki bir rahatlamaya vesile olur diye halen umuyorum. Bir taraftan da Erdoğan’ın müdahaleleriyle otoriter ve çatışmacı paradigma devam ediyor, yeni adımlar atılıyor. Son kanun ise bu açıdan fecaat.

-Bu yaşananlar döndürülemez bir süreç mi?

Sanırım daha ziyade bir öğrenme süreci. Hepimiz için. Bakın ben Erdoğan ve kurmaylarının 12 yıl önce “demokrasiyi kullanacağız, sonra kaldıracağız” diye bir plan kurduklarını düşünmüyorum. Olayların akışı içerisinde onlar da sürekli değişiyorlar, dönüşüyorlar. Fakat demokrasi seçimlerden ibaret değil. İbaretse de matah bir şey değil. Hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, sivil toplumun özerkliği, birey hakları gibi liberal demokrasiyi oluşturan, Avrupa Birliği içinde oturmuş temel kriterler var. Erdoğan ilk başta Avrupa kriterleri diyerek bunların hepsine talip oldu. Fakat giderek seçimden gerisi mühim değil gibi bir noktaya geldi. Oysa ki ‘millî irade’den ibaret bir demokrasi muhtemelen çoğunluk diktatörlüğüne dönüşür. Yüzde 51’i alan her şeyi yapabiliyorsa, diğerlerinin hakkını kolayca çiğneyebilir. Bu ilkel bir demokrasi tanımı ve ne yazık ki toplumun önemli bir bölümü bunu böyle algılıyor.

-Mesela…

AK Parti, genel ekonomik ve istikrar başarısının yanında muhafazakârları laik bir baskıdan kurtardı. Başörtüsü yeni yeni özgürleşiyor. Aynı muhafazakâr kitlenin ‘Bize yapılanları başkasına yapmayalım’ demesi gerekiyor. Ama ‘Oh, iyi olsun!’ diye düşünen bir kitle de var. Bundan ileride çok pişman olacağız.

-Hükümet, giderek artan taban desteğine rağmen tercihini ‘yasaklarla mücadele etmek’ yerine neden ‘sürekli yeni düşman üretmekten’ yana kullandı?

AK Parti içindeki bazı etkin zihinlerin, ‘Bizim toplumumuza biraz yön vermek gerekir, topluma manevi değerleri aşılamak için zorunlu din dersi gerekir’ diyerek devlet eliyle dindar nesil yetiştirme gibi bir misyon biçtiklerine ve Kemalizmin zıddı bir sosyal mühendislik istediklerine artık kani oldum. Bu, Türkiye’yi şeriat devleti yapacaklar basitliğinde bir durum değil. Ama AK Parti, hem kendisinin siyasi ihtiyaçları hem de kendi gelecek toplum projesi açısından liberal demokrasinin ‘devletin tarafsızlığı, dinin sivil toplumun elinde olması, birey hayatına müdahale edilmemesi’ ilkelerini lüks gibi görme eğiliminde. Onun için, AK Parti’yi destekleyen liberallerle de yol ayrımı olacaktır diye düşünüyorum.

-Dinî hassasiyetleri olan muhafazakâr bir taban, nasıl ‘hakaret eden, ötekileştirici’ bir kitleye dönüştü?

Muhafazakâr tabanda bu üslup her zaman vardı, fakat giderek hâkim bir hale geldi. Levent Gültekin’in “Akit gazetesi bir anda muhafazakâr camianın sesi oldu’ gibi bir tespiti var. Muhafazakâr camia, 28 Şubat’tan sonra liberalizm kaynaklı empati, hoşgörü, tolerans ve ötekileştirmeme gibi kavramları benimsedi. Fakat bir süre sonra bu kavramlara ihtiyaç kalmadı. Güç yozlaştıran bir şeydir ve muhafazakârlar bu gücün etkisine girdi. Bunu sadece AK Parti için değil, Hizmet Hareketi için de söylüyorum. Hizmet şu an farklı bir yerde, ama Ergenekon Davası döneminde o agresif dil iki tarafta da vardı. Ve ben iki tarafa da, “yapmayın, etmeyin dostlar” diyordum. Ne yazık ki Türkiye’nin genelinde dindarlık bir kimlik haline geldi. Halbuki dindarlığın bir ahlaki derinliği olması lazım. Bugün karşımızda bir tür Müslüman milliyetçiliği, siyasal İslam ve çok yoğun bir hamaset ile örülü bir söylem var. Erdoğan, bu söylemin merkezinde ve bu söylemi sürekli yeniden üretiyor. Hükümete yakın medyada artık Yahudi düşmanlığı sıradanlaştı. Öyle bir hale geldi ki bunu eleştirdiğinizde ‘Yahudi ajanı’ diye nitelendirilir hale geldiniz. Gerçekte Türkiye dahil olmak üzere Müslüman dünyadan Batı’ya getirilebilecek çok önemli eleştiriler var. Batı’nın çifte standartlarını ortaya koymak, oradaki özeleştirel dinamiklere katkı sağlar. Fakat Batı hakkında çocukça yalanlar söyleyip durursanız bir faydası olmadığı gibi komik duruma düşüyorsunuz.

-Hükümete yakın bir kısım medyada alenen yalan haberler yapılıyor. Müslüman olduğunu iddia eden insanlar bu kadar yalana nasıl müsaade ediyor?

Bunu AK Parti’yi destekleyen medyadaki önemli bir isme sormuştum. Bana ‘Kavgada yumruk sayılmaz’ demişti. Bu bir ayet veya hadis, yahut fıkıh kitaplarında yazılı  ilke değil, aksine kabadayı kültüründen bir örf. Makyavelizmin Türkiye versiyonu belki de. Oysa AK Partililerin şunu görmesi lazım. İktidarda kalma hedefi, değerlerin önüne geçmemeli. Oysa geçti. İslam dünyasını kurtaracak düşüncesiyle AK Parti’nin iktidarda kalması için yolsuzluklar da, iftiralar da görmezden gelinebiliyor.

__________________________

ÇÖZÜM SÜRECİ ERDOĞAN’IN BAŞKANLIK HESAPLARI İÇİN FEDA EDİLMEMELİ  

-Türkiye’nin çözüm bekleyen en önemli meselelerinden biri de Kürt sorunu. Çözüm sürecinden umutlu musunuz?

Her şeyden önce bu süreci destekleyen biriyim. Türkiye’de terör, silahlı mücadeleyle değil, müzakereyle sona erecek. Fakat bunu ilke olarak savunmak demek, süreç her yönüyle iyi gidiyor demek değil. Burada Öcalan’la yürütülen bir süreç var. Öcalan yapıcı konuşuyor. Bu artı bir durum. Fakat hükümetin kafasındaki çözümle PKK’nın kafasındaki çözüm farklı. AK Parti, “Kürtçeye biraz serbestiyet verelim, HDP’nin önünü açalım, PKK’lıların bazıları aftan yararlanır, ileride Öcalan belki çıkar” diye düşünüyor sanırım. Fakat PKK, çözüm sürecinden Kuzey Irak’taki gibi kendi yöneteceği bir bölge istiyor. Dolayısıyla çok zor bir süreç bu. Suriye ve Irak’taki durum bu süreci daha da zorlaştırdı. İktidarın, süreci iyi planlayıp hesaplaması ve koordineli götürmesi, muhalefete ve diğer insanlara anlatması gerekiyor. Kürt siyasetçilerin de “Gösteri, miting yaparız ama teröre, molotofkokteyline hayır” demeleri lazım. Altan Tan’ın söylediklerini bu açıdan önemsedim. Öte yandan iktidarın da süreci eleştirenleri “kan istemekle” suçlamayı bırakıp gelen makul eleştirileri dinlemesi gerek. Dahası bu kritik süreç Erdoğan’ın başkanlık hesaplarına endekslenmemeli, onun için feda edilmemeli.

_____________

HİZMET HAREKETİ, TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK BİR DEĞER

-Hizmet Hareketi ile ilgili eleştirileriniz nedir?

Evvela belirteyim ki ben tüm muhafazakâr camiayı, Hizmet Hareketi de dâhil olmak üzere, dostça eleştirmeye çalışıyorum. Harekete yönelik en büyük eleştirim, son 6-7 yılda fazla siyasallaştığı yönündedir. Hizmet Hareketi poliste veya yargıda etkisi var diye anılmamalı ve sivil alanda olmalı. Ki sivil alandaki faaliyetleri de Türkiye için büyük bir değer. Polis ve yargıya dair algı ise, Türkiye için de Hizmet için de iyi bir durum değil. Hizmet Hareketi’nin iktidarı rahatsız eden yönünün de asıl bürokrasideki kadrolaşması olduğu aşikâr. Ama kanımca iktidar bunu üç-beş kat artırıyor. Kobani yüzünden olaylar çıkıyor, iktidar bunu da Hizmet’e bağlıyor.. İktidarı destekleyen bazı gazetelerde gördüğümüz trajikomik iftiralar, örneğin Fethullah Gülen Hocaefendi’nin annesinin adının aslında Rabin olduğu gibi safsatalar da cabası.. Bugün gelinen noktada Hizmet Hareketi iktidar için en büyük iç düşman hâline gelmiş durumda. Buna ikna olan geniş kesimler, söz konusu “her yere sızan iç düşman” algısının ne gibi siyasi sonuçlar üretebileceğini bir düşünmeli. 30’lar Avrupa’sındaki otoriter rejimler böyle kurulmuştur. Hainlerin her yere sızdığını söylerseniz bir süre sonra bunu bitirmek için demir yumruk lazım. Türkiye bir hukuk devleti ve bu noktaya henüz gelmedik ama bir süre sonra insanlar ‘sen paralelsin’ diye evlerinden alınabilir mi? Bunun olmayacağını umuyorum ama Türkiye’de ‘Hiç olur mu!’ dediğimiz birçok şey oldu son zamanlarda.

Seyit Arslan 27.10.2014

AKSİYON

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya İle 1989 Yılında Yaptığı Röportaj

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya ile yaptığı röportaj 1989 yılına ait. Cemal Süreya röportajdan 1 yıl sonra yani 1990’da hayata veda etti. Ahmet Kaya ise bu söyleşiden yaklaşık on yıl sonra, 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde “Yılın Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşma sonrası linç girişimine uğradı. Daha sonra ülkede yaratılan atmosfer ve hakkındaki ceza davaları nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 16 Kasım 2000 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.

Cemal Süreya – Ahmet Kaya Röportajı

Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona ilk tepki müzik alanında doğdu, diyebiliriz. Mahkumdan da mektup alıyor Ahmet Kaya, infaz memurundan da; esnaftan da, işçiden de, terzi kızdan da. Mektuplarda, bir müzisyene gönderilenin çok çok ötesinde mesajlar var.

Kendisiyle görüşmek için önce Kadıköy’deki Olimpiyat Lokantası’nı seçmiştik. Ancak oradaki müzik yayını ve uğultu elimizdeki ses alma aygıtını sağır duruma getirince, sil baştan yapıp röportajı başka bir yerde gerçekleştirdik.

Ahmet Kaya kendine sonsuz güven duyan biri. Kendisiyle gönenen biri. Sözünü de sakınmıyor. Ayrıca kendi dalındaki başka sanatçılardan daha derin, daha mürekkep yalamış olduğunu her haliyle, her sözüyle ortaya koyuyor.

Sosyal mücadeleyi her şeyin önünde görüyor, aşkın da, ünün de, dostluğun da. Çelişkilerden korkmuyor. İçinden geldiği gibi konuşursa zaten çelişkiye düşmeyeceği kanısında sanki. “Devrimci müzik”i hayatının ve kişiselliğinin kendisi haline getirmiş.

Hüznünde alarm yok. Denebilirse, bir sevinç çığlığı saklı hüznünde.

Sevgili Ahmet Kaya, sana gönderilmiş son mektupların bir bölüğünü okudum. Bu senin gerçekten büyük ün yaptığının kanıtıdır. Ne mektuplar ama! Ne kadar güzel! Düşüncelerinizden ötürü kasetlerinizi dinlediklerini söylerlerken sorular yöneltiyorlar. Sözgelimi şöyle diyorlar: “Kendinizi bugünkü müzik içinde nereye oturtuyorsunuz?”

Bugüne kadar yaptığım müziğin bir altyapıdan hareketle oluştuğunu düşünüyorum. Benim, sınıfsal ilişkilerimin, sınıfsal yapımın, ideolojik anlamda geçmiş dönemde yaşadıklarımla beslenmesiyle öğrendiklerim ve yaşadıklarım müziğim için anahtar oldu. Her şeyden önce bir devrimciyim ben; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi anlamında sanat alanında mücadele veren insanlardan biriyim.

Size mektup yazanlardan biri de şöyle demiş: “Müzikle demokrasinin ne olduğunu anladım”. Bu ne demek sizce?

Biraz önce dediğim gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir neferiyim ben. Kendimle yansıttığım şeyler insan haklarını, yitirdiğimiz demokratik haklarımızı ezgilerle sunmak, insanlara sorular sormak… Cevaplarımı zaten halktan alıyorum. Ben sadece soru soruyorum. Yaptığım müzik şu anda bir çözüm müziği değil. Somut durum müziği değil. “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını vermiyorum. Soruyorum; yaşadıklarımız gördüklerimiz bu; neler yapmak lazım… Sanıyorum arkadaşlar da bana yazdıkları mektuplarda veriyorlar cevaplarını. “Demokratın, demokrat olmanın ne olduğunu senin müziğinde gördük.” Elbet, bu benim için bir ölçü değil. Herhangi bir insanın gerçekten demokrat olması için Ahmet Kaya’nın şarkıları yetmez. Ama böyle bir sinyal gönderebildiysem ne mutlu bana!

Türkiye’nin bugünkü ortamında gerçek demokrat olmak size göre daha neleri içermelidir?

Yaşadığının bilincinde olmak. Türkiye’yi ve dünyayı iyi tanımak. Ayaklarını Türkiye toprağına basarak Türkiye’yi tahlil etmek.

Müzik sence bir yöneltme midir, yoksa bir yansıma mı? Araç mı, yoksa sonuçta elde edilen bir ürün mü? Daha açayım; bugün Türkiye’nin yansısı, Türkiye’nin izdüşümü müzikle de ifade edilir, resimle de, başka sanatlarla da? Müzik bunların en güçlüsü ve en yaygını. Türkiye’nin sesi, yansısı bugün hangi müzik türünde sizce?

Çağdaşlık ve ilericilik adına gerçekten evrensellik boyutlarına ulaşacak bir tür, bence uluslararası alanda bir anlam kazanacaktır. Türkiye’yi tanıtmak anlamında. 15 kişilik bir yurttan sesler korusu düşünün, diğer yandan 70 kişilik 7 sesli müzik yapan bir arabesk orkestrasını düşünün (Orhan Gencebay’ın yaptığı gibi). 15 tane otantik halk çalgısının bir araya gelip çıkarttığı tek sesli müzik mi, yoksa 70 kişilik orkestranın yaptığı arabesk müzik mi daha ileri. Geçmişte bize öğretilen burjuvazinin sunduğu tüm ileri olanaklardan yararlanmaktı. Şimdi, bunların hangisi Türkiye’yi daha iyi anlatır. Yalnız arabesk olarak bakmıyorum. Bir de politik yanı var olayın. Türkiye’nin gerçeğini, yaşanan olayları, Türkiye’nin doğrularını kaderci anlayışla anlatmak mümkün değil. Ve halk müziği dediğiniz zaman, uluslararası anlamda, “İşte bizim müziğimiz budur, Türkiye budur.” diyebiliyor muyuz? “Türkiye Köroğlu’dur, Pir Sultan’dır, Aşık Veysel’dir. Bizim gerçeğimiz budur” diyerek geçiştiriyorlar. Sinemadaki gibi, eski kilim göstermek gerekiyor ödül almak için. Türkiye’deki işçi sınıfının mücadelesini, emekçi yığınlarının gerçek anlamda verdikleri mücadeleyi sinemaya aktarmanızı Avrupalı istemiyor. Türkiye’yi gerçek anlamda anlatan müzik türlerine gelince, bu da işte bizim yaptığımız: İşkenceyi, insan haklarının hiçlenmesini, baskıları, demokratik haklarımızın alınmasını Türkiye dışındakilere doğru olarak anlatacak olan bizleriz. Halk müziği değil yani.

Bu müziğe ad düşünülürken “sol arabesk” dendi, “devrimci arabesk” dendi. Siz bir ad verebiliyor musunuz? Verilmiş adlardan birini kabul ediyor musunuz?

Verilmiş adlardan hiçbirini kabul etmiyorum. Protest müzik değil. Başkaldırı da denilen protest müzik türü yalnız sosyalist camiada değil, radikallerde de var, yeşillerde de var. Feministlerde bile var. Onlar kendi kavrayışları dışındaki anlayışlara tabii ki müzikle karşı çıkacaklardır. Öte yandan, benim yaptığım müziğe “özgün müzik” de diyemiyorum. Her sanatçının yaptığı özgün müzik. Orhan Gencebay’ın da… Varolan müziklerin karışımıyla özgün müzik olur. Ancak doğu-batı sentezi denilen yanlış ve sakat anlayışın bir ürünü değil.

Böyle bir sentez yok Türkiye’de. Doğu ritmlerini alıp üstteki melodik yapıyı Batı temasıyla işleyin, işte size, saçma sapan bir arabesk… Altı kaval üstü şişhane bir şey. Bizim yaptığımız müziğin özünde gerçekten Doğu kültürü yok. Yalnız diksiyonumuzda var bu. Ben Malatyalı’yım. Konuşmamda var. Kullandığımız bütün enstrümanlar Batı’nın. Hatta Türk halk çalgılarından bağlamayı bile şarkılarımda renk sazı olarak kullanıyorum. Aslında buna da karşıyım. Kısır ve çaresiz bir alet bağlama. Dar oktavlı bağlamayı temele koymak yetersizliğin bir göstergesi. Bir anlamda, “Türk olduğumuz için bizim sazımızdır” gibi fanatik anlayışa katılmıyorum ben.

Renk saz ne demek?

Diyelim, bir kasette 80 enstrüman var. Senfonik çalışmalarda. Bunları sınıflara ayırdığımızda (yaylılar, vurmalılar, nefesliler diye), aralarında dört, bilemediniz sekiz bağlama çalınır biter gider.

Daha çok aydın kesimde size yönelik eleştiriler var…

Aydınlar Ahmet Kaya olayına karşı yanlış taktik izlediler. Beni içlerinde eritmeyi düşünselerdi, Ahmet Kaya’yı yok edebilirlerdi. Zaten Türk halkı proleter aydınları bağrına basıyor. Burjuva aydınını sevmiyor. Burjuva aydınları çözümleme yeteneğinden yoksun. Bu yetenekleri olsaydı beni yaralamaya çalışmazlardı. Onların bende açtığı yaraları halk sarıyor. Bana çok saldıran o burjuva aydınları, geceleri karıları “ı-ıhh” dediğinde Mozart değil Ahmet Kaya dinlerler.

Feminist Mübeccel, kedileri çok seviyor. Sokaklarda gezen aç insanlardan değil de köşe başlarında yalnız kalmış kedilerden etkileniyor. Entel Hulki, son zamanlarda tüketimi hızla artan, Vakko ve Mudo patentli entel elbiselerden giyer. Ortaköy kahvelerinde küçük burjuva entel polemiklerine bayılırdı. Sonra nasıl ve neden olmuş bilmiyorum bir proleter entel Hulki’yi Ortaköy sahilinden denize atmış. O gün bu gündür Ortaköy sahilinde artık dalgalar vurup şarkı söylemiyor. Denizi bile küstürmüş bu Allahsız. Çıkarma hazırlığında olduğum kasette yer alan bir parçanın teması bu. Yani entel Hulki ve feminist Mübeccel.

“Türkiye’nin sesi, yansısı bizim müziğimizdir” dediniz. Alaturka ne zaman kaybetmiş işlevini?

Alaturka hiçbir zaman Türkiye’nin sesi olmamış ki! Alaturka, salt duyguya hitap eder. Saray kültürü ürünü. Oysa Türkiye’nin ve dünyanın sorunu bu değil; aşkı, meşki, sevdayı anlatmak değil. Alaturka müzik Dede Efendi’lerin ve diğerlerinin sevdaları, aşk ilişkilerinin kısır döngüsü içinde kalmış, bunların ötesine taşamamıştır.

Onlar da kendi özgün koşulları içindeydiler ama. Ben bugün için soruyorum. Hafif müzik için ne dersiniz?

Türkiye’de Hafif Müzik yok. Alt yapısında Batı müziği var.

Olması için ne gerekirdi?

Sınıf bilinci gerekiyor sanatçılar arasında. İlle de Türk Hafif Müziği denecekse, bizim yaptığımıza denebilir. Genel boyutlarıyla düşünürsek, böyle denebilir.

Peki, arabeskle ilişkiniz?

Arabesk müzikte vurmalı sazlar var. Yani tef, darbuka esas alınır. Özünde çok seslilik yoktur. Çok seslilik şu: Bir sürü enstrümanın bir araya gelip tek bir melodiyi tek bir seste değil de, farklı seslerde gerçekleştirmesidir.

Bir konuşmanızda “çeyrek sesten” söz etmişsiniz. Bunu açar mısınız?

Batı enstrümanlarında genellikle natürel sesler olduğu için komalı (yarım) sesler yok. Örneğin mi bemol 2′ye rastlayamazsınız. Çeyrek sesler bunlar. Çeyrek ses derken Türk müziğinde var olan bazı makamların (Hüseyni, uşşak, rast, hicaz vb.) oluşumunda icra edilen melodinin başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki (örneğin, la sesiyle başlayıp bir oktav yukarı la sesi arasında var olan) si bemol, mi bemol, fa diye iki, do diye iki gibi perdelere çeyrek ses diyoruz.

Caz müziği hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir ilişkiniz oldu mu?

Caz ciddi anlamda sözsüz bir başkaldırı müziğidir. Caz daha önceden bestelenmiş ve bestenin icrası anında zaman zaman değişik enstrümanların tek başına, doğaçlama dediğimiz tavırla kendi kalıpları içerisinde gezinmesini de içeren Amerikan kültürünün ürünü bir müzik türüdür.

Tangolar? Arjantin’de genelev müziği imiş tango. Borges’ten öğrendim. Tango sendeki duyarlığı etkiledi mi?

Tango bana göre çok militan bir tavırdır. Lakaytlığa yer yoktur. Cinselliği ve romantizmi özünde taşır.

Fransa’nın cumhurbaşkanlarından biri tango için “Niçin ayakta?” demiş. Yani dans olarak…

Adam doğru söylemiş… Bence de…

Türkiye’nin çeşitli coğrafi bölgelerinde türkülere yansıyan insani özleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani Karadeniz’de başka, Doğu Anadolu’da başka, İç Anadolu’da başka şeyler ön plana çıkıyor türkülerde.

Bu konuda uzman değilim. Anlattıklarımın hepsi benim subjektif yargılarım. Genel ve doğru kalıplardan uzak. Ben böyle düşünüyorum. Aykırı bir tip olmam da buradan geliyor.

Siz aykırı tip değilsiniz ki.

Bir tangoya bakış açım özünde çok farklı olabilir. Bunu felsefi anlamda temellendirebiliriz. Bir vals ile bir tangoyu karşı karşıya getirelim. Bir yanda tango çalsın, öte yanda romantizmi içinde barındıran ve insanların dans ederken saçma sapan şeyleri düşündüğü valsi alalım. Düşünebiliyor musunuz, insanların tango yaparken birbirlerine saçma mesajlar iletebildiklerini? Bu bir içgüdüdür. Herkes tango yapamaz.

Ben de yalnız tango yaparım.

O zaman sizde de biraz militanlık var.

Hızlı danslarda cinsellik var mıdır sence? Artık birbirimize sen diyelim istersen… Yeterince içtenlik kurduk.

Biçimde değil de özde vardır. Tangoda erkekle kadın arasındaki farklılık açık biçimde ortadadır. Aktif olan erkektir, pasif olan kadındır. Valste ise mümkün değil bu. Kadın da, erkek de iki adım ileri bir adım geri yapar.

Daha hızlı dansları düşünelim. Örneğin rock’n roll?

Onlarda da erkek aktiftir. Hiçbir zaman kadın erkeği fırlatmaz. Erkek kadını fırlatır.

Feodaliteyi seven bir adam izlenimi edindim seninle yapılan röportajları okuduğumda. Ama şu ana kadarki sözlerinle feodaliteye o kadar sarılmıyorsun. Öbür yayın organları abartmışlar. Yine de var bir feodal yan sende. Feodal olabilirsin. Sence bir erdem mi feodal olmak? Özlemin mi? Şaka mı?

Feodaliteye sarılıp sarılmadığımı karıma sorarak öğrenebilirsiniz. Şu anda her şeye rağmen kendimi en frenlediğim noktadayım. Bildiğin gibi insanların muhabbet anlarında, nabza göre şerbet vermek durumu vardır. Ben, şu an, başka insanlarla birlikte olsaydım tavrım ve davranışlarım tabii ki farklı olacaktı. Feodal yanlarımı gerçekten onur anlamında savunuyorum. İnsanlar istiyorlar diye, salt biçim ve gösteriş adına insanın feodal yanları bir anda yok olmaz. Bu bir süreç meselesi. Ben yarı feodal, yarı sömürge bir ülkede yaşayan insanım; tabii ki bu yanlarımı bir anda çöpe atmama imkan yok.

Michelet, ortaçağ ya da feodalite için şöyle diyordu: “Ortaçağ bir kerede bitmedi, bin kerede bitti.” Onun için söylediğin doğru bir bakıma. Ama feministler hakkında biraz alaylı konuşuyorsun gibi geldi bana.

Tabii, doğru. Sen yine beni kapıştıracaksın onlarla. Paçamı zor kurtardım zaten. Böyle yenik süreçlerden sonra bizim gibi ülkelerde yan anlayışlar, yan akımlar devrimci mücadeleyi; ilerlemeye kendini aşmaya yüz tutmuş mücadeleyi, geriletmek adına sivriliyorlar. 12 Eylül öncesinde radikaller, yeşiller, feministler yoktu. Hatta entelektüeller bile yoktu. 12 Eylül sonrası gerçekten yenik bir süreç yaşadık. Bu sürecin fırsatçıları ve faydacıları daha doğrusu devrimci mücadele kaçkınları kendi aralarında hiçbir şey yapmamak adına yan akımların başını çekmeye başladılar. Bunların geçmişte yaptıklarıyla şimdi yaptıkları arasında hiçbir fark yok. Geçmişte de bunlar teslimiyete düşmüştü, bugün de feminizm adına teslimiyeti sürdürüyorlarsa hesabını ben değil, tarih soracaktır. Doğru ya da yanlış olduğunu da zaman belirleyecektir.

Ben kadın haklarına, feminizme bakışımı bazı dergilerde ve gazetelerde gündelik konuşmalarımla anlatmaya çalışmıştım. Fakat bazı ifadelerim gene bazı hatunlar tarafından yanlış anlaşılmış olacak ki, beni yanlış bir çerçevede ele alıp bazı basın organlarında veryansın ettiler…

Sana göre feminizm nedir?

Bana göresi, sana göresi mi var kardeşim. Ne yani, bu her kelleye bir takke mi ki, sen başka tarif et ben başka… Efendim, şöyle söylesem. Feminist kuramla uzaktan yakından uğraşmadığı halde kendini feminst olarak gören bir sürü kadın var. Birçok kadın feminizmi kısaca “kadın sorunları çerçevesinde savaşçı bağlanma” olarak anlıyor. Kimileri içinse kadınların kurtuluşu için her teorik ve pratik uğraşı feminizmdir.

Belirli üretim araçları özel mülkiyette oldukça ve egemen sınıf, işçi sınıfının ve kadın kitlesinin baskı altında olmasından çıkar sağlama gücünü elinde tuttukça kadın üstündeki baskının etkililiğinde ve sürekli olarak yeniden üretilmesinde köklü hiçbir değişiklik olmayacaktır. O yüzden de kadının kurtuluşunun maddi temeli, bu ekonomik ve pratik gücün alt edilmesidir.

Feministler için çağdaş kapitalist dünyanın çizdiği çerçeve içinde erkeklerle eşit haklara kavuşmak son hedeftir. Proleter kadınlar ise, bu eşit haklar için, sınıfının ekonomik köleliğine son vermek için sürüp gidecek savaşımda yeni bir silahtır sadece. Feministler için bütün hakları alan baş düşman erkek cinsidir. Akıllı kadınlar, yani proleter kadınlar ise tümüyle farklı bir yaklaşım içindedirler. Onların gözünde erkekler, bir düşman, bir baskı unsuru değil, tersine bu mutsuz dizgeyi kendileriyle paylaşan bir ortak ve daha aydınlık gelecek için savaşımda yoldaştırlar. Kadın işçi en az erkek kardeşi kadar acı çekerken, erkek-kadın tüm işçi sınıfı aynı oburlukla yiyip tüketen ve milyonlarca insanın yaşamı pahasına semiren canavardan nefret etmektedir.

Feminizme neden bu kadar karşısın?

Bir kere feministlerin birlik çağrısı bundan 70 yıl önce, Lenin’in “işçi kitlelerinden kopuk, küçük güçsüz grupların birlik yaygarası halis bir ikiyüzlülüktür. Çünkü birliği bozan, bölücü taktikleriyle çoğunluğun isteğine karşı gelen onlardır” diye nitelediği işçi sınıfının uzağında üretilen birtakım “aydın” akımlardan biridir sadece.

Kadın-erkek arasında da, erkekle erkek arasında da sömürü var; bunlar insanların gerçek devrimi yaptığı zaman bitecektir. Asıl o tabii. Erkeğin kadını sömürmesini özel olarak öne almayalım mı demek istiyorsun? Bunu mu?

Hayır. Öyle de denebilir ama, ben tümüyle toplumsal kurtuluştan yana bir insanım. Kadınların erkeklere karşı ya da dayağa karşı kendi aralarında örgütlenmelerine hiçbir anlam veremiyorum. Türkiye’de bütün çiçekçiler kadınlar için kurulmuştur. Şarkılar, şiirler kadınlar için yazılmıştır. Bunlar daha ne istiyorlar?

İleri gitmiş olmadın mı? Bütün çiçekler kadınlar için mi?

Ya hastalar için, ya kadınlar için.

Çok şakacısın. Başka ne diyebilirim ki… Ben 18 yaşındaki Ahmet Kaya ile bugünkü Ahmet Kaya arasında ne gibi farklar var? Değişmeler olmuş mu?

18 yaş ile 32 yaş Ahmet Kaya’sı arasındaki fark, geçen süre içinde Türkiye’de yaşanan, kazanılan ve kaybedilen şeylerle eşdeğerdedir. Biz neler kazandıysak, ne kadar doğru şey yaptıysak Ahmet Kaya gerçekten doğru bir olgunluğa erişmiştir. Yanlış şeyler yaptıysak Ahmet Kaya’nın yaptığı şeyler de yanlıştır. Ama ben bu süre içinde doğru şeyler yaptığımıza, bugün bitse bile, insanlara onurlu bir geçmiş bıraktığımıza inanıyorum. Ama şairin dediği gibi elbette “sığ yanlarım vardır” benim de, işlemeye vakit bulamadığım zamanın yetmediği ya da başka şeyler…

Peki yanlış bulduğun yanların neler?

Tabii yanlışlarım çok. Fakat doğrularımın daha çok olduğuna inanıyorum.

Aşk hakkında ne düşünüyorsun?

Evrensel bir duygu.

Evrenseli değil, sendekini soruyorum. Sendeki aşk nasıl? Cezalandırır mı, kıskanç mıdır?

Ben bir kere en başta kendime aşığım. Kendimi çok seviyorum. Narsizmin somut bir örneği. Kendimden başka kimseyi fazla sevmiyorum. Eğer ben gerçekten cezalandırma duygusunu taşıyorsam en fazla cezayı da kendime veririm. O konuda hiç kimse rahatsız olmasın.

Kıskanç mısın?

Evet, ikinci plana düştüğüm anda bütün damarlarım havaya kalkar. Kıskançlığın özünde ikinci planda kalmak vardır. Başka bir altyapısı yok. Bana başka bir örnek verebilirseniz helal olsun size.

Aşağılık duygusuyla ilişkisi var mı?

Tabii bütün insanlarda aşağılık duygusu vardır. “En büyük benim” diyenler bile böyle bir zaafa düşebilir.

Bu kadar ad yaptın. “Ben bunu yapıyorum, şu da dünyanın neresindeyse bunu duysun” gibi bir eğilimin var mı?

Tabii, eski arkadaşlarımın beni dinlemesini, benimle gurur duymasını çok istemişimdir. Yani Ahmet Kaya hiçbir şey olmayabilirdi de. Sıradan, bugün bir yerde, bir lastik imalathanesinde çalışan bir devrimci de olabilirdi. Hapishanede yatan bir insan da olabilirdi.

Samimi değilsen söyleme; ün yapınca ilk duyguların nelerdi? Ortaokuldaki sevgilim de duysun gibi bir şey mi?

Bende öyle değildi. Birlikte oluşturduğumuz hareket vardı. Bu, zamanla insanların önüne bir görev koymuştu. Ben geçmişte de sanatçıydım. Bana, hep ‘müzik yap’ diyorlardı. ‘Üç kişiyle başlayıp 100 kişi olacağız’ diyorduk. Onlarla birlikte olamadım ama, 100 kişilik orkestrayı tek başıma oluşturabildim. Bu bende olağanüstü bir coşku yaratıyor. Konserlerimde yüzlerce insan ayakta kalıyor. Geçmişte bana öğretilenlerin doğru şeyler olduğuna inanıyorum. Geçmişim vardı ve geleceğimin de olacağına inanıyorum.

Bir kişi aynı anda birden çok kişiye aşık olabilir mi? Sende olmuş mudur?

Bu biraz siyahla beyaz, doğru ile yanlış gibi bir şey. Yani esas ve tali meselesi. Yuvarlak bir şeyi ortadan ikiye böldüğünüz de onun yarısıdır. Ama yarının yarısı olmaz. İnsan bir anda iki kişiyi sevemez. Sadece annesine ya da kızkardeşine duyduğu sevgi olabilir o iki sevginin birisi. Bende hiç olmadı. İki kişiyi birden sevmek olmaz. Annemi de severim, kızkardeşimi de. Bu nasıl sevgi? Karşı cinsten birisine sevgi diyorsanız, bunun özünde cinsellik, arzu etmek vardır. Ama aynı anda iki kişiyi birden arzu edemez insan. Mümkün değil.

Rüyaya inanıyor musun? Çıkan rüyan oldu mu?

İnanmıyorum. Çıkan rüyam olmadı. Hep uyanık olduğum için rüya da görmem zaten. Ne şeytan gör, ne de kulhuvallah’ı oku.

İlk sevdiğin kız, herhalde bu coğrafyanın bir yerinde. Onunla hiç karşılaştın mı? Mektuplaştınız mı?

Hayır, karşılaşmadım. Herkesin bir çocukluk aşkı vardır. Benimki ilkokul beşteydi. O da biliyordu. Bisikletle peşine düşüyordum. Bir daha da göremedim.

Evlilik hakkında neler düşünüyorsun?

Evliliği karşı cinsten iki insanın birlikte bir hayatı çözümlemek, olumlulukları, olumsuzlukları birlikte göğüslemek, üretmek ve düşünsel anlamda daha da çoğalmak, gerilimleri, sıkıntıları dinamik ve yaratıcı bir hayata dönüştürmek olarak düşünüyorum. Yoksa iki insanın dolmalık biber gibi bir tencerenin içine yerleşip yangınlar üzerinde pişip dağılıp pilav durumuna gelmesi olarak değil…

Toplumda çok şey değişti. Değişmeyen tek bir şey evliliğin kuralları. Ortalama bir insan, vapurda karşılaştığı birini evde karısına ya da kocasına anlatamayabiliyor. Öyleyse, neden? Evlilik yalan mı demek sence?

Feodalite efendim, feodalite. Kronik video kültürünün etkisi.

Resmi olmayan birliktelikleri de evllilik sayıyor musun?

İkili ilişkilerin sonsuza kadar süreceğine inanmıyorum. İnsanlar birbirlerini üretmeli, çoğaltmalı. Şu anda birlikte olduğum insana alternatif birini görürsem gözümü kapamadan onunla birlikte olurum. Engellemek mümkün değil. Eşim için de geçerli bunlar.

Bugünkü yaşadığımız hayat nasıl bir hayat?

Bu soru tam bir alaturka şarkı gibi oldu? Cevap vermek mümkün değil. Zaten görünüyor. İşte böyle bir hayat.

Peki, eskisine göre, mesela on yıl öncesine göre nasıl bir hayat bugün yaşadığımız?

Bence iyi deneyimlerden ve süzgeçlerden geçtik. Bir sürü şey gördük. 70′li yılların başında kafamızı duvara vurduk. Ben onu görmedim. 80′li yıllarda bir sürü şeylerin ciddi anlamda sentezine vardık. Yapılması gereken şeylerin ne olduğunu, geçmişteki hataları tekrarlamamayı, doğru şeyler yapmayı ilke edindik. Çok daha olumlu bir seyir içindeyiz.

İnsanın uzayı fethedebileceğine inanıyor musun?

Bilimin de bir sonu olduğuna inanıyorum. Ben buradan dümdüz yürüdüğüm zaman belki, üç metre giderim sapmadan. Bunu yıllara da vurabiliriz. Mars olayını gündeme getiriyorlar. Onun şu anki durumu belli. İnsanlar gitmek adına gidebilirler, ama yaşamazlar. Güneşe gitmek zaten mümkün değil. Dünyanın damı delindi. Bu kadar akıllı insanlar zamanında bunun önüne geçebilirlerdi. Ozon tabakasının delinmesine çare bulabilirlerdi.

Senin hayatında görmeyeceğin bir şeyin gerçekleşmesi için çalışır mısın?

Kesinlikle çalışırım.

Peki, torununun, torununun torunlarının görebileceği bir şey için çalışır mısın?

Çalışmak değil, ayağımı bile kıpırdatmam.

Glasnost ve perestroyka için ne düşünüyorsun?

Sonunda buraya geleceğimizi, bunu soracağınızı biliyordum. Bu konudaki görüşlerimi şimdi söylemek istemiyorum.

Dünyadaki perestroykadan söz edelim. Dünyada bir deli düğmeye basacak, hepimizi yok edecek. Buna inanıyor musun?

İnanmıyorum. Bu delilerin olayı olmaktan çıktı artık.

Ahmet Kaya diye bir gerçek var. Öncesi ve sonrasıyla şöyle demişsin. ‘Ruhi Su, benim çıkış noktam olmadı. Livaneli’den çıkış yaptım.’ Oysa, Livaneli, Ruhi Su’dan çıkış yapmıştır. Bunu biraz açar mısın?

Livaneli’nin Ruhi Su’dan etkilendiğini bilmiyorum. Beni de ilgilendirmiyor. Bu birikim bende var. Ben Livaneli’yi tanımadan da bağlama çalıyordum. Ancak Livaneli’yle bir şekillenme oldu, bir kalıba oturtabildim anlayışımı. Oysa ben Livaneli’yi tanıdığımda olağanüstü bir şey yapmıyordu. Aynı zincirin birer halkası olarak kendimizi düşünebiliriz.

Zincirin ilk halkası kim?

Bilmiyorum.

Arabeskle ilişkin? Yeniden oraya geldik…

İnsanlar artık sakız çiğner gibi arabeski eleştirmekten vazgeçsin. Arabeski eleştirecek insan, ilk önce aynaya bakmalı, ‘Arabesk nere, ben nere?’ diye. Geçmişte bir yazarın verdiği bir örnek vardı: Kapalı odalarında, kalorifer sıcağında, ellerinde viski bardakları ve pipolarıyla oturup kendilerini bir kır gerillasıyla özdeşleştiren insanlar yaşıyordu. Arabesk müziği çözümlemek için, o insanların arasına girmek ve o kültürü iyi yaşamak gerekir. Kendini o kültürden arındırmış gibi görünenler, ne yazık ki, gittikleri yerde İbrahim Tatlıses’i alkışlamaktan geri kalmıyorlar. Bu ayıptır. İnsanlar arabeske karşı bir tavır alıyorlarsa, alternatif bir müzik geliştirmek zorundalar. Bunu bilmiyorlarsa, efendi gibi yerlerinde oturacaklar. Arabeski tartışacak çapta bir insan yok Türkiye’de. Arabesk tartışılmaz, vardır zaten. Müzik tartışılmaz, sen bunu neden besteliyorsun diye soramazlar. Gerçekten Türkiye’deki devrimci harekete, özgürlük ve demokrasi mücadelesine engel olduğunu söyleyebilirler mi? Böyle söyleyen bir insan varsa, kendinden haberi yoktur bu insanın. Çünkü hakim olan kültür bu zaten Türkiye’de. Biz bunu yeni yeni irdelemeye başladık. Orhan Gencebay 1960′lı yıllarda “Bir Teselli Ver”i söylemeye başladığı zaman o plak en çok satan plaktı. Orhan Gencebay furyası o zaman özgürlük ve demokrasi mücadelesine engel değildi de, 1980 sonrası İbrahim Tatlıses ve diğerlerinin söylediği şeyler mi engel oldu? Oysa İbrahim Tatlıses bugün hâlâ Orhan Gencebay’ın rekoruna erişebilmiş değil. Niye o zaman değil de, bugün gündeme geldi bunlar? İnsanların yapacak başka işi yok mu? Oturdukları yerde ahkam kesmeyi bıraksınlar. Alternatif anlayışlar üretsinler. Slogan mı atmak gerekiyor müzikte. Bence Marx’ı çizgi-roman yöntemiyle yayımlasak, daha yaygınlaştırabilir, hatta daha iyi anlatabiliriz.

Eşcinsellik konusunun da öne geldiği görülüyor… Eşcinsellerde bir yükselme dönemi başlamış…

Ben buna inanmıyorum. Onlar kimliklerini açığa vurdular. Geçmişte sayıları daha çoktu, şimdi azaldı. Çoğu AIDS’ten öldü. O zaman gizliydi savunamıyorlardı. Bugün onlar için barlar açıldı, partiler kuruldu.

Yeşiller için ne diyorsun?

Sadece doğayı kirleten etkenlerle değil de, insanları kirleten etkenlerle de uğraşsalar daha iyi olacak. İnsanlarımızın etrafını saran pisliğin temizlenmesi gerek. Mesele otların toplanması, kaplumbağaların kurtarılması değil.

Diyelim sen Ahmed Arif’ten, Enver Gökçe’den beste yaptın. Daha sonra yine aynı metinleri mi kullanmak istersin?

Dünya her gün değişiyor. Ben geçmişte Ahmed Arif’ten yapıyordum, şimdi yapmıyorum. Nazım’dan yapmıyorum. Açıkça söyleyeyim, Nazım’ı bestelemek zor. Şiirlerini müzikleştirmekte zorluk çekiyorum. Nazım bestelemek biraz da ustalık işi. Ben kendimi hâlâ çırak olarak görüyorum.

Sen kendi kendine yetiyor musun?

Tabii yetiyorum. Söz olarak değil, beste olarak. Ben besteciyim, güfteci değilim.

Bir insan hem en büyük besteci, en büyük söz yazarı ve hem de en büyük şarkıcı olabilir mi?

Mümkün değil. İnsan bir alanda uzmanlaşabilir. Diğerleri talidir. Ben söz yazabilecek kültürel birikime sahip olduğumu zannetmiyorum. Ama besteciliğime inanıyorum ve “ben varım” diyorum.

Yaptığın besteyi kullanan başka şarkıcılar oldu mu?

Oldu.

Nilüfer için ne düşünüyorsun?

İyi bir sanatçı, güçlü ve akıllı. İyi bir şarkıcı. Alaturka müziği sevmememe rağmen, onun çok sağlam bir dille ve sağlam bir diksiyonla müzik icra ettiği kanısındayım.

Peki Muazzez Abacı’yı neden daha öne çıkarıyorsun?

Her şeyden önce delikanlı bir tavır var Muazzez Abacı’da.

Delikanlı ne demek?

Muazzez Abacı’da oturmuş bir yorum var. Doyuruyor insanı. Şarkının içeriğini mimikleriyle, tavırlarıyla ve yaşam biçimiyle çok iyi veren bir sanatçı. Sanatçıyı sahnedeki şovuyla dinlemem. Altyapısıyla beni etkilemesi lazım, yaşamıyla. Muazzez Abacı, fiziğinin ötesinde, ses duyarlılığı yüksek bir sanatçı.

Gönül Yazar için ne diyeceksin?

Şarkılarını da, kendisini de, hiçbir şeyini sevmiyorum Gönül Yazar’ın. Bana hitap etmiyor.

Hitap etmeyen iki ad daha söyle.

Söylemeyeyim daha iyi.

Sezen Aksu da başka bir söylem içinde size göre?

Beğeniyorum, kendi alanında değişik bir üslup kullanıyor. Tabii burada Onno Tunç’un da etkisi var. Sezen’in meselesi değil bu. O icra ediyor, yaratanlar başka.

Yıldırım Gürses…

Allah onun layığını versin. Alanımdan kaybolsun.

Şu an okuduğun kitap, dergi ya da gazeteden sende kalan izlenimler.

En son Cönk’ü okudum. Doğu Perinçek’in yazdıkları hoşuma gitti. “İthal anlayışların ötesinde, kendi ayaklarımızı kendi topraklarımıza basalım” diyor.

Kitaplığın nasıl bir kitaplık?

7000 kadar kitabım var.

Aradığın şeyi hemen bulabiliyor musun?

Tabii, hemen bulabiliyorum.

Kuşluk vakti nedir?

Sabah kuşların zikre çıktığı vakte derler ya.

Kuşluk vakti sanırım saat 10 sularıdır. Sabahla öğle arası.

Benim bildiğim, sabah, insanlar işe giderken, o saatlerde kuşlar çok fazla öterler. Babama sormuştum; demişti ki “kuşlar çikir etmeye çıktı.” İşte kuşluk vakti o. Malatya sessiz bir şehirdi, her tarafından kuş sesleri duyulurdu. İşte o zamanda doğmuşum. 6-7 yaşıma kadarki zamanı hatırlamıyorum. Babam Sümerbank Mensucat fabrikasında işçiydi. Babama fabrikadan helva verirlerdi. Ekmeklerin arasına koyar getirirlerdi helvaları. Babam eline bir İstanbul resmi alır, bize İstanbul’u anlatırdı.

Nasıl anlatırdı İstanbul’u?

Saatlerce dinlerdik. “İstanbul’da deniz bildiğiniz gibi değil” derdi. İstanbul denince aklıma deniz ve Kızkulesi gelirdi.

Denizi nasıl algılardın?

Sinemada görmüştüm denizi. Ama algılama yeteneğim yok henüz. Aklımda Kızkulesi ve kızın hikayesi. Babam bunu belki 150 sefer anlatmıştır. Gece 11′de işe gider sabah 7′de gelirdi. 7′de ben karşılardım. Ekmeğin içinde helvalarla gelir, uykusuz uykusuz bize iki saat İstanbul’u anlatırdı. “Biz İstanbul’a gideceğiz, hepiniz orada okuyacaksınız, hepiniz orada çalışacaksınız” derdi ve bir şarkı vardı hep onu söylerdi. Çok severdim. “Dilo azbımrım, dilo hayran levi bahare mırın pır xoşe dilo hayran lı mülke bove.” (Biz babamızın topraklarında büyüdük. Bir gün babamızın topraklarında öleceğiz.) İstanbul’a gidiyoruz. Fakat mutlaka ve mutlaka bir gün buralara geleceğiz, evimiz, arsamız, yerimiz hep burada olacak diyordu babam. Sonra her sabah geldiğinde babam bütün bir gece boyu vardiyada çalıştığı için, ben onunla birlikte yatağa girip yatıyordum. O zamanlar altı yaşlarındayım; ailenin en küçüğü olduğum için olağanüstü düşkünlük gösterilirdi. Sokağa çıkarır, herkese küfrettirirdi, onur duyardı yani.

O dönemde fabrikada pazartesileri salıları işçi gecesi yapılırdı. O zamanlar memur evlerinin yanına biz gidemezdik, mümkün değildi, memur çocukları vardı. Onların evleri, mahalleleri ayrıydı. Biz, işçi çocukları, onların eğlence gecelerine de gidemezdik. Salı günleri gırla giderdi. Çoluk-çocuk, anneler, babalar, işçiler, yaşlılar… Buradaki gruplar vardı, bağlama çalınırdı. Benim bağlamaya sempatim o zamanlardan başlıyor. Bir gün eve geldiğim zaman, “Sana bir süprizimiz var,” dediler, “baban sana bir şey aldı.” Baktım duvarda bir cura, üstüne de benim vesikalık resmim yapıştırılmış. Küçük bir cura. O an bir ağlama tuttu bende. Kümeste, nasıl oldu da bir sazım oldu diye 2-3 saat ağladım. Bağlama çalmaya o zaman başladım. Ve, çok enterasandır, söylemek biraz güç ama, samimi olarak söylüyorum, 15 günde öğrendim bağlama çalmayı.

15 günde nasıl?

Dayımın daha önce bağlaması vardı. Gizli gizli, o olmadığı zamanlar fabrikadan aşırırdım. 12 saat uyumadan çalardım.

İlkokula gittiğim yıllar… Canım sıkılıyordu. Sınıftan kaçıp gidiyor, tarlanın ortasına oturup bağlama çalıyordum. Yani okula çok az gidiyordum. Öğretmen ise çok gurur duyuyordu öğrencisinin bağlama çalmasından. Diğer öğretmenlere karşı “benim öğrencim çok yaramaz, ama işte bağlama çalıyor” diyordu. Müziğe karşı sıradan bir sevgi değil, büyük bir tutkuydu bu. İlle de müzik yapacağım diyordum. Daha sonra, 24 Temmuz İşçi bayramlarında başladım işçi gecelerinde ortaya çıkmaya. 8-9 yaşlarında. Sonra Devlet Demiryolları geldi, beni aldı. Sümerbank’tan gelip aldılar. Jeeplerle Elazığ’a, Gaziantep’e gidiyorduk. Çeşitli gecelerde bağlama çalıp, türkü söylüyordum. Babam hep “Benim oğlum çok zengin bir sanatçı olacak” diyordu. Onun için iyi bir sanatçı olmak yerine zengin bir sanatçı olmak önemliydi. Yıllar geçti, ilkokulu bitirdiğimde bayağı bağlama çalıyordum. Sonra sazlar değişti, boyutlar büyüdü. İlkin curaydı, sonra tambura, ardından normal bağlama. İstanbul’a geldiğimde divan çalmaya başladım. Ortaokula Malatya’da başladım, ama İstanbul’a gelince yarım kaldı.

Sonra Almanya’ya gittim, sanat okulu okumak için. Dokuz ay okuyamadım. Okula girdim, ama gittiğim her yerde bütün bir gün, bütün bir gece boyunca torna temizlettiriyorlardı, başka hiçbir şey yapmıyordum. Eğitim yoktu, okuma yoktu. Bir Yunanlı arkadaşım vardı. İkimiz adamlar tarafından resmen aşağılanan iki yaratıktık. Gün boyu bize torna temizlettiriyorlardı. Çapaklar batıyordu. Eve gelir gelmez de uyuyordum. Dayanamadım, dokuz ay sonra İstanbul’a döndüm, ortaokulu bitirdim. Mısır Çarşısı’nın arka tarafından da Sabuncuhan Caddesi’nde, korse işine başladım. O zamanlar Yugoslavlar gelir, korse alırlardı. Derken bir arkadaşla tanıştım. O arkadaşta Livaneli’nin ve Rahmi Saltuk’un kasetleri vardı. Bir de longplay gelmişti, ortası kırmızı, adını bilmediğim bir longplay. Onları dinlemek hoşuma gitti, evde de dinlemeye başladım, derken derneğe gitmeye başladım. Süreç böyle başladı. Bir afişleme olayı nedeniyle tutuklandım. 16 yaşında cezaevine girdim.

Giderek bazı şeyler değişiyordu. O zamanlar Site Öğrenci Yurdu vardı. Bazı konularda uzmanlaşıyordum artık. Ailemle ilişkilerim koptu. Babam bağlama çalma biçimimi beğenmemeye başladı. “Sen, diyordu, çok zengin bir insan olacaktın niye böyle oldun? Bunları değil, eski parçalarını çalmalısın.”

Baban yaşıyor mu?

’80 yılında öldü. O zamanlar Abuzer Karakoç’la rekabet halindeydim. En uçta, zirvede olan oydu. Türkiye koşullarında Zülfü vardı, ama star değildi. Zülfü yurtdışında yaşayan bir adamdı. Türkiye’de Abuzer vardı. Cem vardı. Ben kendi ilişkilerim içinde Abuzer’le rekabet ediyorum. Ondan daha iyi çalmalıyım, daha iyi şeyler yapmalıyım diye. Derken 1977 yılında askere gittim. Askere gitmekle birlikte bende ideolojik anlamda köklü değişiklikler başladı. 2 Eylül 1977, gecekondu mahallesinde çalışmalar, daha önce Van depremi, o yoğun gidiş gelişler… Kasım 77′de askerdeydim.

1984′te Hasan Hüseyin Demirel’le bir mangal başı muhabbetinde Ahmet Kaya olmaya karar verdik. Olay böyle yani.

Sonra ben kararımı verdim. 12′ye yakın bestem vardı. Bağlama çalmayı da bırakmadım. Tabii ilk eşimden ayrılmam falan var arada. Sonra bir akşam konser vermeye karar verdik. Yahu nasıl olur, şudur budur, olur mu diye. Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde bir konser yaptık. 450 kişilik salonda. Baktık herkes geldi. Bütün eski arkadaşlar da geldi. Baktım reaksiyon farklı, biz bu işi yaparız dedim. Bizim öbür insanlardan eksik yanımız yok, fazlamız var. Mart ’85′te ilk Hodri Meydan konserinin ardından 8 Nisan’da Bilsak’ta “Bağlama Böyle de Çalınır” dinletisi geldi. Mayıs’ın 12′sinde Şan sinemasında Şan konseri yaptık. Ve o arada benim kaset çıktı. Annem 100 bin lira verdi, Hasan Hüseyin fotoğraf makinesini sattı. Kaseti çıkardığımızda Unkapanı’nda herkese verdik. Dinleyip dinleyip atıyorlardı, “Yok kardeşim, bu ne arabesk, ne halk müziği, ne Türk müziği. Bu acayip bir şey. Ben bunu nereye çıkarayım?” diyorlardı. Kimse almıyor kaseti. Dedim, tamam usta bizden buraya kadar, her şey bitti. Bir gün bir söz yazarı geldi. “Bunu bir Taç Plak’a götürelim” dedi, orada Siirtli arkadaşlar var. Bunlar macerayı da rizikoyu da seviyorlar. Gel götürelim.” Gittik Taç Plak’a. “Biz bu kaseti çıkarırız, fakat masraflarınızın dışında hiçbir şey vermeyiz.” Derken 600 bin liraya anlaştık. Zaten masraf 350 bin liraydı. Gene ortada kaldım. Acılara Tutunmak kaseti için çalgıcılara para ödeyecek prodüktör ortada yok. Ben para bulamayınca mecburen Taç Plak’tan para alıp çalgıcıların parasını ödedim. Hâlâ para yok bende. Bir lira para almadım o kasetten.

Derken Nevzat’ın kitabı gündeme geldi. Kimse tanımıyor Nevzat’ı. ’85′in sonları. Onu besteledim. Ailesine haber gönderdim, geldik dinlediler. Ağladılar, duygulandılar, sevindiler. Çok güzel, dediler. O zamanlar Taç Plak’tan para almıyorum ki! Telif ücreti o zamanlar 50 bin lira falan. Nevzat Çelik için 35 bin lira verdi adam. Bunlar sevindiler, Nevzat tanınacak diye. Gerçekten de Şafak Türküsü bomba gibi patladı. On binlerce mektup gelmeye başladı. Gazeteler yazdı. Türkiye çapında konserlerde Nevzat’ı tanıttım. Ondan sonra Türkiye çapında bir Nevzat Çelik tantanası başladı. Emirhan Oğuz gelip gidiyor bize. Benimle ilişkileri yok, Gülten’in arkadaşları. Bir atmosfer oluşmadı aramızda. Gülten’e “bize soğuk davranıyor” diye şikayet etmişler. “Gelmeyeceğiz” demişler. Ben o zaman ancak 400 bin lira almışım, kasetten. Nevzat’a ne vereyim kardeşim, kazandığım bir şey yok ki. Annemin evinde oturuyorum. Gülten’in aldığı parayla geçiniyoruz. Derken Gülten de baktı iş asalaklığa gidiyor, o da tavır koydu. Bunlar tamamen bizden koptular.

An Gelir’i yaptım. 1,5 milyon lira aldım. Rakamları kafanız net olsun diye söylüyorum. Bu parayı alınca Bakırköy’den Galatasaray’a taşındık. 80 bin lira kira ile. Oradan taşınana kadar perdemiz yoktu. Gardrobu divan yapmıştık. Yorgun Demokrat’la birlikte Ahmet Kaya’nın fiyatı 25 milyon lira çıktı. Başkaldırıyorum’la 100 milyona, sonra 150 milyona. Olay bu. Eğer ben şimdi aldığım parayı o zaman alsaydım, elbette ki Nevzat’a vereceğim para bu kadar az olmayacaktı. Bir gün “Nevzat’ın avukatı aradı, şu telif ücretini yeniden konuşalım” dedi. Adama bak, ya.. Sanatçı ödemez ki telifi, şirketle görüş dedim. Taç Plak’la da ilgim kalmamış o zaman. Derken geldik bugüne. Olay bu. Yaşadığım başka bir şey yok. Ama bir gün herkes ne yaptığını ortaya koymak zorunda kalır nasıl olsa… Meydanlarda özgürlük ve demokrasi mücadelesi uğruna ahkam kesenlerin, bir lira için parmaklarını kıpırdatmadıklarını biliyorum. DGM’de Ahmet Kaya’dan başka kimse yoktu. Kim neyin mücadelesini veriyor? Hangi sisteme başkaldırıyor?

Peki, bir soru: Bulgurla irmik arasında ne fark vardır? Hani, bir tarım ülkesinde yaşıyoruz. Ne fark var aralarında?

Bulgurdan helva, irmikten pilav yapılmaz.

Bu da bir fark elbet… Ama asıl fark ne? Bir yapım farkı yok mu? Bulguru bilmeyen Türkiyeli olur mu?

Buğdayı alırsın, öğütürsün, hedik yaparsın kaynatırsın…

Hayatın kısa olması seni hayatı daha çok sevmeye mi yöneltiyor, sevmemeye mi?

Belki de insanların birbirinden nefret etmesinin altyapısında bu kısa yaşam yatıyor. İnsanların sevgisi ve nefreti iç içedir. 100 yıl yaşansa da hayatın kısa olduğuna inanıyorum. Madem öleceksek, niye sana karşı çıkmıyorum yahu…

Tersini düşün. Neden karşı çıkarsın?

Her şeye rağmen öleceksek niye beni üzüyorsun, ben de seni üzüyorum?

Öteki hayata inandığın oldu mu?

Hiçbir zaman.

Sen artık Ahmet olmayacaksın ki zaten. Kaktüs olacaksın, kaplumbağa olacaksın. Solucan.

Bu anlamda soğan olmayı bile düşünmüyorum. Konuyu kavradığım sanısındayım. Yaşadığımız tek hayat bu olacak. Ama ölümün insana acı ve üzüntü vermeyeceğine inanıyorum.

Yani doğum yapması gibi mi kadının?

Yooo. Ölmek bitmek, tükenmektir benim için.

Ölmek bu kadar yakın ve güncelse insanlar ne yapmalı?

Güzel yaşamalı. Güzel yaşamıyorsa, gelecekte insanlara güzel yaşamaları için zemin hazırlamalı.

Güzel yaşamalı ne demek?

Her şeyden önce onurlu yaşamak. Gelecekteki insanlara bir şey bırakmak. Ben kendi adıma yaşamıyorum. Demirel’in dediği gibi “kendim için yapıyorsam namerdim” anlamında değil ama.

Senin için güzel nedir?

Paylaşmak, kavgasız bölüşmek.

O anlamda değil. Sözgelimi güzel kadın?

Beni düşündüren, etkileyen titreten kadın güzeldir.

Fizik?

150 kilo da olabilir. Fiziki güzellik benim için önemli değil. 300 kilo, çok zayıf, çok çirkin olabilir.

Şişmana çirkin demedin de, zayıfa dedin.

Hayır, şişman çirkin de olabilir, gözlerimi kapattığımda bana yeni bir dünya sunabiliyorsa.

Niye gözlerini kapatıyorsun güzel karşısında?

Benim için güzel olan insanın beyni, iletişimim. Görmem önemli değil.

Yüzyıl sonra dünyada güzel nasıl olacak sana göre?

Şimdiki gibi. Güzel ve çirkin vardır. Güzel her zaman güzel olarak kalacaktır.

Kadın-erkek ilişkisinde sevmenin içinde cinsellik çok mu önemli?

Tabii ki çok önemli. Her ne kadar ’80′e kadar bunu kabul etmiyorsam da, açık yüreklilikle savunuyorum şimdi. Kadın beni zangır zangır titretmeli. İstediği kadar akıllı olsun bana bir şey yaşatmıyorsa, benim için hiç önemi yoktur o kadının. Ben de onu titretmeliyim yani…

Müziği de her şeyiyle bildiğimi iddia etmiyorum. Ama varım ben. Bir Ahmet Kaya müziği var. Gelişerek geldim. İnsanları sanatçıyı düşünsel anlamdaki boyutları üretir. Ne ekersen onu biçersin.

Peki Ahmet Kaya, müziğinin devrimci mücadelede bir araç olduğunu söylüyorsun, bu mücadelenin başarıya ulaşması üzerine görüşlerini de öğrenebilir miyim?

Öncelikle ayaklar Türkiye toprağına basılmalı, geniş ufuklu ülke çapında politikalar üretilmeli. Bu, sosyalistlerin kendi kafasıyla düşünmesi demektir. Artık haklı bir gerekçe bulunamayacak olan gruplaşmaların, küçük topluluk tavırlarının aşılması zorunlu. Birlik perspektifinin karartılmasına izin vermemek gerekiyor. Sosyalistlerin yaşadıkları dönemin değerlendirmesini yapmaları, gelecekte işlenebilecek hatalara karşı panzehir olacak. İşçileri ve köylüleri, en geniş güçleri, olabildiğince daraltılmış bir hedefe karşı, bir çatı altında örgütlemek çok önemli bugün.

Son soru: Sol arabesk olabilir mi?

Sol ve arabeskin bir araya gelmesi mümkün değil.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Cemal Süreya (2000′e Doğru Dergisi – 1989)

BASKAHABER.ORG

*edebiyathaber.net adresinden alınmıştır.

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya İle 1989 Yılında Yaptığı Röportaj

Cemal Süreya’nın Ahmet Kaya ile yaptığı röportaj 1989 yılına ait. Cemal Süreya röportajdan 1 yıl sonra yani 1990’da hayata veda etti. Ahmet Kaya ise bu söyleşiden yaklaşık on yıl sonra, 10 Şubat 1999 gecesi Magazin Gazetecileri Derneğinin ödül töreninde “Yılın Sanatçısı” ödülünü alırken yaptığı konuşma sonrası linç girişimine uğradı. Daha sonra ülkede yaratılan atmosfer ve hakkındaki ceza davaları nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 16 Kasım 2000 tarihinde Paris’te yaşama veda etti.

Cemal Süreya – Ahmet Kaya Röportajı

Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona ilk tepki müzik alanında doğdu, diyebiliriz. Mahkumdan da mektup alıyor Ahmet Kaya, infaz memurundan da; esnaftan da, işçiden de, terzi kızdan da. Mektuplarda, bir müzisyene gönderilenin çok çok ötesinde mesajlar var.

Kendisiyle görüşmek için önce Kadıköy’deki Olimpiyat Lokantası’nı seçmiştik. Ancak oradaki müzik yayını ve uğultu elimizdeki ses alma aygıtını sağır duruma getirince, sil baştan yapıp röportajı başka bir yerde gerçekleştirdik.

Ahmet Kaya kendine sonsuz güven duyan biri. Kendisiyle gönenen biri. Sözünü de sakınmıyor. Ayrıca kendi dalındaki başka sanatçılardan daha derin, daha mürekkep yalamış olduğunu her haliyle, her sözüyle ortaya koyuyor.

Sosyal mücadeleyi her şeyin önünde görüyor, aşkın da, ünün de, dostluğun da. Çelişkilerden korkmuyor. İçinden geldiği gibi konuşursa zaten çelişkiye düşmeyeceği kanısında sanki. “Devrimci müzik”i hayatının ve kişiselliğinin kendisi haline getirmiş.

Hüznünde alarm yok. Denebilirse, bir sevinç çığlığı saklı hüznünde.

Sevgili Ahmet Kaya, sana gönderilmiş son mektupların bir bölüğünü okudum. Bu senin gerçekten büyük ün yaptığının kanıtıdır. Ne mektuplar ama! Ne kadar güzel! Düşüncelerinizden ötürü kasetlerinizi dinlediklerini söylerlerken sorular yöneltiyorlar. Sözgelimi şöyle diyorlar: “Kendinizi bugünkü müzik içinde nereye oturtuyorsunuz?”

Bugüne kadar yaptığım müziğin bir altyapıdan hareketle oluştuğunu düşünüyorum. Benim, sınıfsal ilişkilerimin, sınıfsal yapımın, ideolojik anlamda geçmiş dönemde yaşadıklarımla beslenmesiyle öğrendiklerim ve yaşadıklarım müziğim için anahtar oldu. Her şeyden önce bir devrimciyim ben; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi mücadelesi anlamında sanat alanında mücadele veren insanlardan biriyim.

Size mektup yazanlardan biri de şöyle demiş: “Müzikle demokrasinin ne olduğunu anladım”. Bu ne demek sizce?

Biraz önce dediğim gibi, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin bir neferiyim ben. Kendimle yansıttığım şeyler insan haklarını, yitirdiğimiz demokratik haklarımızı ezgilerle sunmak, insanlara sorular sormak… Cevaplarımı zaten halktan alıyorum. Ben sadece soru soruyorum. Yaptığım müzik şu anda bir çözüm müziği değil. Somut durum müziği değil. “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını vermiyorum. Soruyorum; yaşadıklarımız gördüklerimiz bu; neler yapmak lazım… Sanıyorum arkadaşlar da bana yazdıkları mektuplarda veriyorlar cevaplarını. “Demokratın, demokrat olmanın ne olduğunu senin müziğinde gördük.” Elbet, bu benim için bir ölçü değil. Herhangi bir insanın gerçekten demokrat olması için Ahmet Kaya’nın şarkıları yetmez. Ama böyle bir sinyal gönderebildiysem ne mutlu bana!

Türkiye’nin bugünkü ortamında gerçek demokrat olmak size göre daha neleri içermelidir?

Yaşadığının bilincinde olmak. Türkiye’yi ve dünyayı iyi tanımak. Ayaklarını Türkiye toprağına basarak Türkiye’yi tahlil etmek.

Müzik sence bir yöneltme midir, yoksa bir yansıma mı? Araç mı, yoksa sonuçta elde edilen bir ürün mü? Daha açayım; bugün Türkiye’nin yansısı, Türkiye’nin izdüşümü müzikle de ifade edilir, resimle de, başka sanatlarla da? Müzik bunların en güçlüsü ve en yaygını. Türkiye’nin sesi, yansısı bugün hangi müzik türünde sizce?

Çağdaşlık ve ilericilik adına gerçekten evrensellik boyutlarına ulaşacak bir tür, bence uluslararası alanda bir anlam kazanacaktır. Türkiye’yi tanıtmak anlamında. 15 kişilik bir yurttan sesler korusu düşünün, diğer yandan 70 kişilik 7 sesli müzik yapan bir arabesk orkestrasını düşünün (Orhan Gencebay’ın yaptığı gibi). 15 tane otantik halk çalgısının bir araya gelip çıkarttığı tek sesli müzik mi, yoksa 70 kişilik orkestranın yaptığı arabesk müzik mi daha ileri. Geçmişte bize öğretilen burjuvazinin sunduğu tüm ileri olanaklardan yararlanmaktı. Şimdi, bunların hangisi Türkiye’yi daha iyi anlatır. Yalnız arabesk olarak bakmıyorum. Bir de politik yanı var olayın. Türkiye’nin gerçeğini, yaşanan olayları, Türkiye’nin doğrularını kaderci anlayışla anlatmak mümkün değil. Ve halk müziği dediğiniz zaman, uluslararası anlamda, “İşte bizim müziğimiz budur, Türkiye budur.” diyebiliyor muyuz? “Türkiye Köroğlu’dur, Pir Sultan’dır, Aşık Veysel’dir. Bizim gerçeğimiz budur” diyerek geçiştiriyorlar. Sinemadaki gibi, eski kilim göstermek gerekiyor ödül almak için. Türkiye’deki işçi sınıfının mücadelesini, emekçi yığınlarının gerçek anlamda verdikleri mücadeleyi sinemaya aktarmanızı Avrupalı istemiyor. Türkiye’yi gerçek anlamda anlatan müzik türlerine gelince, bu da işte bizim yaptığımız: İşkenceyi, insan haklarının hiçlenmesini, baskıları, demokratik haklarımızın alınmasını Türkiye dışındakilere doğru olarak anlatacak olan bizleriz. Halk müziği değil yani.

Bu müziğe ad düşünülürken “sol arabesk” dendi, “devrimci arabesk” dendi. Siz bir ad verebiliyor musunuz? Verilmiş adlardan birini kabul ediyor musunuz?

Verilmiş adlardan hiçbirini kabul etmiyorum. Protest müzik değil. Başkaldırı da denilen protest müzik türü yalnız sosyalist camiada değil, radikallerde de var, yeşillerde de var. Feministlerde bile var. Onlar kendi kavrayışları dışındaki anlayışlara tabii ki müzikle karşı çıkacaklardır. Öte yandan, benim yaptığım müziğe “özgün müzik” de diyemiyorum. Her sanatçının yaptığı özgün müzik. Orhan Gencebay’ın da… Varolan müziklerin karışımıyla özgün müzik olur. Ancak doğu-batı sentezi denilen yanlış ve sakat anlayışın bir ürünü değil.

Böyle bir sentez yok Türkiye’de. Doğu ritmlerini alıp üstteki melodik yapıyı Batı temasıyla işleyin, işte size, saçma sapan bir arabesk… Altı kaval üstü şişhane bir şey. Bizim yaptığımız müziğin özünde gerçekten Doğu kültürü yok. Yalnız diksiyonumuzda var bu. Ben Malatyalı’yım. Konuşmamda var. Kullandığımız bütün enstrümanlar Batı’nın. Hatta Türk halk çalgılarından bağlamayı bile şarkılarımda renk sazı olarak kullanıyorum. Aslında buna da karşıyım. Kısır ve çaresiz bir alet bağlama. Dar oktavlı bağlamayı temele koymak yetersizliğin bir göstergesi. Bir anlamda, “Türk olduğumuz için bizim sazımızdır” gibi fanatik anlayışa katılmıyorum ben.

Renk saz ne demek?

Diyelim, bir kasette 80 enstrüman var. Senfonik çalışmalarda. Bunları sınıflara ayırdığımızda (yaylılar, vurmalılar, nefesliler diye), aralarında dört, bilemediniz sekiz bağlama çalınır biter gider.

Daha çok aydın kesimde size yönelik eleştiriler var…

Aydınlar Ahmet Kaya olayına karşı yanlış taktik izlediler. Beni içlerinde eritmeyi düşünselerdi, Ahmet Kaya’yı yok edebilirlerdi. Zaten Türk halkı proleter aydınları bağrına basıyor. Burjuva aydınını sevmiyor. Burjuva aydınları çözümleme yeteneğinden yoksun. Bu yetenekleri olsaydı beni yaralamaya çalışmazlardı. Onların bende açtığı yaraları halk sarıyor. Bana çok saldıran o burjuva aydınları, geceleri karıları “ı-ıhh” dediğinde Mozart değil Ahmet Kaya dinlerler.

Feminist Mübeccel, kedileri çok seviyor. Sokaklarda gezen aç insanlardan değil de köşe başlarında yalnız kalmış kedilerden etkileniyor. Entel Hulki, son zamanlarda tüketimi hızla artan, Vakko ve Mudo patentli entel elbiselerden giyer. Ortaköy kahvelerinde küçük burjuva entel polemiklerine bayılırdı. Sonra nasıl ve neden olmuş bilmiyorum bir proleter entel Hulki’yi Ortaköy sahilinden denize atmış. O gün bu gündür Ortaköy sahilinde artık dalgalar vurup şarkı söylemiyor. Denizi bile küstürmüş bu Allahsız. Çıkarma hazırlığında olduğum kasette yer alan bir parçanın teması bu. Yani entel Hulki ve feminist Mübeccel.

“Türkiye’nin sesi, yansısı bizim müziğimizdir” dediniz. Alaturka ne zaman kaybetmiş işlevini?

Alaturka hiçbir zaman Türkiye’nin sesi olmamış ki! Alaturka, salt duyguya hitap eder. Saray kültürü ürünü. Oysa Türkiye’nin ve dünyanın sorunu bu değil; aşkı, meşki, sevdayı anlatmak değil. Alaturka müzik Dede Efendi’lerin ve diğerlerinin sevdaları, aşk ilişkilerinin kısır döngüsü içinde kalmış, bunların ötesine taşamamıştır.

Onlar da kendi özgün koşulları içindeydiler ama. Ben bugün için soruyorum. Hafif müzik için ne dersiniz?

Türkiye’de Hafif Müzik yok. Alt yapısında Batı müziği var.

Olması için ne gerekirdi?

Sınıf bilinci gerekiyor sanatçılar arasında. İlle de Türk Hafif Müziği denecekse, bizim yaptığımıza denebilir. Genel boyutlarıyla düşünürsek, böyle denebilir.

Peki, arabeskle ilişkiniz?

Arabesk müzikte vurmalı sazlar var. Yani tef, darbuka esas alınır. Özünde çok seslilik yoktur. Çok seslilik şu: Bir sürü enstrümanın bir araya gelip tek bir melodiyi tek bir seste değil de, farklı seslerde gerçekleştirmesidir.

Bir konuşmanızda “çeyrek sesten” söz etmişsiniz. Bunu açar mısınız?

Batı enstrümanlarında genellikle natürel sesler olduğu için komalı (yarım) sesler yok. Örneğin mi bemol 2′ye rastlayamazsınız. Çeyrek sesler bunlar. Çeyrek ses derken Türk müziğinde var olan bazı makamların (Hüseyni, uşşak, rast, hicaz vb.) oluşumunda icra edilen melodinin başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki (örneğin, la sesiyle başlayıp bir oktav yukarı la sesi arasında var olan) si bemol, mi bemol, fa diye iki, do diye iki gibi perdelere çeyrek ses diyoruz.

Caz müziği hakkında ne düşünüyorsunuz? Bir ilişkiniz oldu mu?

Caz ciddi anlamda sözsüz bir başkaldırı müziğidir. Caz daha önceden bestelenmiş ve bestenin icrası anında zaman zaman değişik enstrümanların tek başına, doğaçlama dediğimiz tavırla kendi kalıpları içerisinde gezinmesini de içeren Amerikan kültürünün ürünü bir müzik türüdür.

Tangolar? Arjantin’de genelev müziği imiş tango. Borges’ten öğrendim. Tango sendeki duyarlığı etkiledi mi?

Tango bana göre çok militan bir tavırdır. Lakaytlığa yer yoktur. Cinselliği ve romantizmi özünde taşır.

Fransa’nın cumhurbaşkanlarından biri tango için “Niçin ayakta?” demiş. Yani dans olarak…

Adam doğru söylemiş… Bence de…

Türkiye’nin çeşitli coğrafi bölgelerinde türkülere yansıyan insani özleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani Karadeniz’de başka, Doğu Anadolu’da başka, İç Anadolu’da başka şeyler ön plana çıkıyor türkülerde.

Bu konuda uzman değilim. Anlattıklarımın hepsi benim subjektif yargılarım. Genel ve doğru kalıplardan uzak. Ben böyle düşünüyorum. Aykırı bir tip olmam da buradan geliyor.

Siz aykırı tip değilsiniz ki.

Bir tangoya bakış açım özünde çok farklı olabilir. Bunu felsefi anlamda temellendirebiliriz. Bir vals ile bir tangoyu karşı karşıya getirelim. Bir yanda tango çalsın, öte yanda romantizmi içinde barındıran ve insanların dans ederken saçma sapan şeyleri düşündüğü valsi alalım. Düşünebiliyor musunuz, insanların tango yaparken birbirlerine saçma mesajlar iletebildiklerini? Bu bir içgüdüdür. Herkes tango yapamaz.

Ben de yalnız tango yaparım.

O zaman sizde de biraz militanlık var.

Hızlı danslarda cinsellik var mıdır sence? Artık birbirimize sen diyelim istersen… Yeterince içtenlik kurduk.

Biçimde değil de özde vardır. Tangoda erkekle kadın arasındaki farklılık açık biçimde ortadadır. Aktif olan erkektir, pasif olan kadındır. Valste ise mümkün değil bu. Kadın da, erkek de iki adım ileri bir adım geri yapar.

Daha hızlı dansları düşünelim. Örneğin rock’n roll?

Onlarda da erkek aktiftir. Hiçbir zaman kadın erkeği fırlatmaz. Erkek kadını fırlatır.

Feodaliteyi seven bir adam izlenimi edindim seninle yapılan röportajları okuduğumda. Ama şu ana kadarki sözlerinle feodaliteye o kadar sarılmıyorsun. Öbür yayın organları abartmışlar. Yine de var bir feodal yan sende. Feodal olabilirsin. Sence bir erdem mi feodal olmak? Özlemin mi? Şaka mı?

Feodaliteye sarılıp sarılmadığımı karıma sorarak öğrenebilirsiniz. Şu anda her şeye rağmen kendimi en frenlediğim noktadayım. Bildiğin gibi insanların muhabbet anlarında, nabza göre şerbet vermek durumu vardır. Ben, şu an, başka insanlarla birlikte olsaydım tavrım ve davranışlarım tabii ki farklı olacaktı. Feodal yanlarımı gerçekten onur anlamında savunuyorum. İnsanlar istiyorlar diye, salt biçim ve gösteriş adına insanın feodal yanları bir anda yok olmaz. Bu bir süreç meselesi. Ben yarı feodal, yarı sömürge bir ülkede yaşayan insanım; tabii ki bu yanlarımı bir anda çöpe atmama imkan yok.

Michelet, ortaçağ ya da feodalite için şöyle diyordu: “Ortaçağ bir kerede bitmedi, bin kerede bitti.” Onun için söylediğin doğru bir bakıma. Ama feministler hakkında biraz alaylı konuşuyorsun gibi geldi bana.

Tabii, doğru. Sen yine beni kapıştıracaksın onlarla. Paçamı zor kurtardım zaten. Böyle yenik süreçlerden sonra bizim gibi ülkelerde yan anlayışlar, yan akımlar devrimci mücadeleyi; ilerlemeye kendini aşmaya yüz tutmuş mücadeleyi, geriletmek adına sivriliyorlar. 12 Eylül öncesinde radikaller, yeşiller, feministler yoktu. Hatta entelektüeller bile yoktu. 12 Eylül sonrası gerçekten yenik bir süreç yaşadık. Bu sürecin fırsatçıları ve faydacıları daha doğrusu devrimci mücadele kaçkınları kendi aralarında hiçbir şey yapmamak adına yan akımların başını çekmeye başladılar. Bunların geçmişte yaptıklarıyla şimdi yaptıkları arasında hiçbir fark yok. Geçmişte de bunlar teslimiyete düşmüştü, bugün de feminizm adına teslimiyeti sürdürüyorlarsa hesabını ben değil, tarih soracaktır. Doğru ya da yanlış olduğunu da zaman belirleyecektir.

Ben kadın haklarına, feminizme bakışımı bazı dergilerde ve gazetelerde gündelik konuşmalarımla anlatmaya çalışmıştım. Fakat bazı ifadelerim gene bazı hatunlar tarafından yanlış anlaşılmış olacak ki, beni yanlış bir çerçevede ele alıp bazı basın organlarında veryansın ettiler…

Sana göre feminizm nedir?

Bana göresi, sana göresi mi var kardeşim. Ne yani, bu her kelleye bir takke mi ki, sen başka tarif et ben başka… Efendim, şöyle söylesem. Feminist kuramla uzaktan yakından uğraşmadığı halde kendini feminst olarak gören bir sürü kadın var. Birçok kadın feminizmi kısaca “kadın sorunları çerçevesinde savaşçı bağlanma” olarak anlıyor. Kimileri içinse kadınların kurtuluşu için her teorik ve pratik uğraşı feminizmdir.

Belirli üretim araçları özel mülkiyette oldukça ve egemen sınıf, işçi sınıfının ve kadın kitlesinin baskı altında olmasından çıkar sağlama gücünü elinde tuttukça kadın üstündeki baskının etkililiğinde ve sürekli olarak yeniden üretilmesinde köklü hiçbir değişiklik olmayacaktır. O yüzden de kadının kurtuluşunun maddi temeli, bu ekonomik ve pratik gücün alt edilmesidir.

Feministler için çağdaş kapitalist dünyanın çizdiği çerçeve içinde erkeklerle eşit haklara kavuşmak son hedeftir. Proleter kadınlar ise, bu eşit haklar için, sınıfının ekonomik köleliğine son vermek için sürüp gidecek savaşımda yeni bir silahtır sadece. Feministler için bütün hakları alan baş düşman erkek cinsidir. Akıllı kadınlar, yani proleter kadınlar ise tümüyle farklı bir yaklaşım içindedirler. Onların gözünde erkekler, bir düşman, bir baskı unsuru değil, tersine bu mutsuz dizgeyi kendileriyle paylaşan bir ortak ve daha aydınlık gelecek için savaşımda yoldaştırlar. Kadın işçi en az erkek kardeşi kadar acı çekerken, erkek-kadın tüm işçi sınıfı aynı oburlukla yiyip tüketen ve milyonlarca insanın yaşamı pahasına semiren canavardan nefret etmektedir.

Feminizme neden bu kadar karşısın?

Bir kere feministlerin birlik çağrısı bundan 70 yıl önce, Lenin’in “işçi kitlelerinden kopuk, küçük güçsüz grupların birlik yaygarası halis bir ikiyüzlülüktür. Çünkü birliği bozan, bölücü taktikleriyle çoğunluğun isteğine karşı gelen onlardır” diye nitelediği işçi sınıfının uzağında üretilen birtakım “aydın” akımlardan biridir sadece.

Kadın-erkek arasında da, erkekle erkek arasında da sömürü var; bunlar insanların gerçek devrimi yaptığı zaman bitecektir. Asıl o tabii. Erkeğin kadını sömürmesini özel olarak öne almayalım mı demek istiyorsun? Bunu mu?

Hayır. Öyle de denebilir ama, ben tümüyle toplumsal kurtuluştan yana bir insanım. Kadınların erkeklere karşı ya da dayağa karşı kendi aralarında örgütlenmelerine hiçbir anlam veremiyorum. Türkiye’de bütün çiçekçiler kadınlar için kurulmuştur. Şarkılar, şiirler kadınlar için yazılmıştır. Bunlar daha ne istiyorlar?

İleri gitmiş olmadın mı? Bütün çiçekler kadınlar için mi?

Ya hastalar için, ya kadınlar için.

Çok şakacısın. Başka ne diyebilirim ki… Ben 18 yaşındaki Ahmet Kaya ile bugünkü Ahmet Kaya arasında ne gibi farklar var? Değişmeler olmuş mu?

18 yaş ile 32 yaş Ahmet Kaya’sı arasındaki fark, geçen süre içinde Türkiye’de yaşanan, kazanılan ve kaybedilen şeylerle eşdeğerdedir. Biz neler kazandıysak, ne kadar doğru şey yaptıysak Ahmet Kaya gerçekten doğru bir olgunluğa erişmiştir. Yanlış şeyler yaptıysak Ahmet Kaya’nın yaptığı şeyler de yanlıştır. Ama ben bu süre içinde doğru şeyler yaptığımıza, bugün bitse bile, insanlara onurlu bir geçmiş bıraktığımıza inanıyorum. Ama şairin dediği gibi elbette “sığ yanlarım vardır” benim de, işlemeye vakit bulamadığım zamanın yetmediği ya da başka şeyler…

Peki yanlış bulduğun yanların neler?

Tabii yanlışlarım çok. Fakat doğrularımın daha çok olduğuna inanıyorum.

Aşk hakkında ne düşünüyorsun?

Evrensel bir duygu.

Evrenseli değil, sendekini soruyorum. Sendeki aşk nasıl? Cezalandırır mı, kıskanç mıdır?

Ben bir kere en başta kendime aşığım. Kendimi çok seviyorum. Narsizmin somut bir örneği. Kendimden başka kimseyi fazla sevmiyorum. Eğer ben gerçekten cezalandırma duygusunu taşıyorsam en fazla cezayı da kendime veririm. O konuda hiç kimse rahatsız olmasın.

Kıskanç mısın?

Evet, ikinci plana düştüğüm anda bütün damarlarım havaya kalkar. Kıskançlığın özünde ikinci planda kalmak vardır. Başka bir altyapısı yok. Bana başka bir örnek verebilirseniz helal olsun size.

Aşağılık duygusuyla ilişkisi var mı?

Tabii bütün insanlarda aşağılık duygusu vardır. “En büyük benim” diyenler bile böyle bir zaafa düşebilir.

Bu kadar ad yaptın. “Ben bunu yapıyorum, şu da dünyanın neresindeyse bunu duysun” gibi bir eğilimin var mı?

Tabii, eski arkadaşlarımın beni dinlemesini, benimle gurur duymasını çok istemişimdir. Yani Ahmet Kaya hiçbir şey olmayabilirdi de. Sıradan, bugün bir yerde, bir lastik imalathanesinde çalışan bir devrimci de olabilirdi. Hapishanede yatan bir insan da olabilirdi.

Samimi değilsen söyleme; ün yapınca ilk duyguların nelerdi? Ortaokuldaki sevgilim de duysun gibi bir şey mi?

Bende öyle değildi. Birlikte oluşturduğumuz hareket vardı. Bu, zamanla insanların önüne bir görev koymuştu. Ben geçmişte de sanatçıydım. Bana, hep ‘müzik yap’ diyorlardı. ‘Üç kişiyle başlayıp 100 kişi olacağız’ diyorduk. Onlarla birlikte olamadım ama, 100 kişilik orkestrayı tek başıma oluşturabildim. Bu bende olağanüstü bir coşku yaratıyor. Konserlerimde yüzlerce insan ayakta kalıyor. Geçmişte bana öğretilenlerin doğru şeyler olduğuna inanıyorum. Geçmişim vardı ve geleceğimin de olacağına inanıyorum.

Bir kişi aynı anda birden çok kişiye aşık olabilir mi? Sende olmuş mudur?

Bu biraz siyahla beyaz, doğru ile yanlış gibi bir şey. Yani esas ve tali meselesi. Yuvarlak bir şeyi ortadan ikiye böldüğünüz de onun yarısıdır. Ama yarının yarısı olmaz. İnsan bir anda iki kişiyi sevemez. Sadece annesine ya da kızkardeşine duyduğu sevgi olabilir o iki sevginin birisi. Bende hiç olmadı. İki kişiyi birden sevmek olmaz. Annemi de severim, kızkardeşimi de. Bu nasıl sevgi? Karşı cinsten birisine sevgi diyorsanız, bunun özünde cinsellik, arzu etmek vardır. Ama aynı anda iki kişiyi birden arzu edemez insan. Mümkün değil.

Rüyaya inanıyor musun? Çıkan rüyan oldu mu?

İnanmıyorum. Çıkan rüyam olmadı. Hep uyanık olduğum için rüya da görmem zaten. Ne şeytan gör, ne de kulhuvallah’ı oku.

İlk sevdiğin kız, herhalde bu coğrafyanın bir yerinde. Onunla hiç karşılaştın mı? Mektuplaştınız mı?

Hayır, karşılaşmadım. Herkesin bir çocukluk aşkı vardır. Benimki ilkokul beşteydi. O da biliyordu. Bisikletle peşine düşüyordum. Bir daha da göremedim.

Evlilik hakkında neler düşünüyorsun?

Evliliği karşı cinsten iki insanın birlikte bir hayatı çözümlemek, olumlulukları, olumsuzlukları birlikte göğüslemek, üretmek ve düşünsel anlamda daha da çoğalmak, gerilimleri, sıkıntıları dinamik ve yaratıcı bir hayata dönüştürmek olarak düşünüyorum. Yoksa iki insanın dolmalık biber gibi bir tencerenin içine yerleşip yangınlar üzerinde pişip dağılıp pilav durumuna gelmesi olarak değil…

Toplumda çok şey değişti. Değişmeyen tek bir şey evliliğin kuralları. Ortalama bir insan, vapurda karşılaştığı birini evde karısına ya da kocasına anlatamayabiliyor. Öyleyse, neden? Evlilik yalan mı demek sence?

Feodalite efendim, feodalite. Kronik video kültürünün etkisi.

Resmi olmayan birliktelikleri de evllilik sayıyor musun?

İkili ilişkilerin sonsuza kadar süreceğine inanmıyorum. İnsanlar birbirlerini üretmeli, çoğaltmalı. Şu anda birlikte olduğum insana alternatif birini görürsem gözümü kapamadan onunla birlikte olurum. Engellemek mümkün değil. Eşim için de geçerli bunlar.

Bugünkü yaşadığımız hayat nasıl bir hayat?

Bu soru tam bir alaturka şarkı gibi oldu? Cevap vermek mümkün değil. Zaten görünüyor. İşte böyle bir hayat.

Peki, eskisine göre, mesela on yıl öncesine göre nasıl bir hayat bugün yaşadığımız?

Bence iyi deneyimlerden ve süzgeçlerden geçtik. Bir sürü şey gördük. 70′li yılların başında kafamızı duvara vurduk. Ben onu görmedim. 80′li yıllarda bir sürü şeylerin ciddi anlamda sentezine vardık. Yapılması gereken şeylerin ne olduğunu, geçmişteki hataları tekrarlamamayı, doğru şeyler yapmayı ilke edindik. Çok daha olumlu bir seyir içindeyiz.

İnsanın uzayı fethedebileceğine inanıyor musun?

Bilimin de bir sonu olduğuna inanıyorum. Ben buradan dümdüz yürüdüğüm zaman belki, üç metre giderim sapmadan. Bunu yıllara da vurabiliriz. Mars olayını gündeme getiriyorlar. Onun şu anki durumu belli. İnsanlar gitmek adına gidebilirler, ama yaşamazlar. Güneşe gitmek zaten mümkün değil. Dünyanın damı delindi. Bu kadar akıllı insanlar zamanında bunun önüne geçebilirlerdi. Ozon tabakasının delinmesine çare bulabilirlerdi.

Senin hayatında görmeyeceğin bir şeyin gerçekleşmesi için çalışır mısın?

Kesinlikle çalışırım.

Peki, torununun, torununun torunlarının görebileceği bir şey için çalışır mısın?

Çalışmak değil, ayağımı bile kıpırdatmam.

Glasnost ve perestroyka için ne düşünüyorsun?

Sonunda buraya geleceğimizi, bunu soracağınızı biliyordum. Bu konudaki görüşlerimi şimdi söylemek istemiyorum.

Dünyadaki perestroykadan söz edelim. Dünyada bir deli düğmeye basacak, hepimizi yok edecek. Buna inanıyor musun?

İnanmıyorum. Bu delilerin olayı olmaktan çıktı artık.

Ahmet Kaya diye bir gerçek var. Öncesi ve sonrasıyla şöyle demişsin. ‘Ruhi Su, benim çıkış noktam olmadı. Livaneli’den çıkış yaptım.’ Oysa, Livaneli, Ruhi Su’dan çıkış yapmıştır. Bunu biraz açar mısın?

Livaneli’nin Ruhi Su’dan etkilendiğini bilmiyorum. Beni de ilgilendirmiyor. Bu birikim bende var. Ben Livaneli’yi tanımadan da bağlama çalıyordum. Ancak Livaneli’yle bir şekillenme oldu, bir kalıba oturtabildim anlayışımı. Oysa ben Livaneli’yi tanıdığımda olağanüstü bir şey yapmıyordu. Aynı zincirin birer halkası olarak kendimizi düşünebiliriz.

Zincirin ilk halkası kim?

Bilmiyorum.

Arabeskle ilişkin? Yeniden oraya geldik…

İnsanlar artık sakız çiğner gibi arabeski eleştirmekten vazgeçsin. Arabeski eleştirecek insan, ilk önce aynaya bakmalı, ‘Arabesk nere, ben nere?’ diye. Geçmişte bir yazarın verdiği bir örnek vardı: Kapalı odalarında, kalorifer sıcağında, ellerinde viski bardakları ve pipolarıyla oturup kendilerini bir kır gerillasıyla özdeşleştiren insanlar yaşıyordu. Arabesk müziği çözümlemek için, o insanların arasına girmek ve o kültürü iyi yaşamak gerekir. Kendini o kültürden arındırmış gibi görünenler, ne yazık ki, gittikleri yerde İbrahim Tatlıses’i alkışlamaktan geri kalmıyorlar. Bu ayıptır. İnsanlar arabeske karşı bir tavır alıyorlarsa, alternatif bir müzik geliştirmek zorundalar. Bunu bilmiyorlarsa, efendi gibi yerlerinde oturacaklar. Arabeski tartışacak çapta bir insan yok Türkiye’de. Arabesk tartışılmaz, vardır zaten. Müzik tartışılmaz, sen bunu neden besteliyorsun diye soramazlar. Gerçekten Türkiye’deki devrimci harekete, özgürlük ve demokrasi mücadelesine engel olduğunu söyleyebilirler mi? Böyle söyleyen bir insan varsa, kendinden haberi yoktur bu insanın. Çünkü hakim olan kültür bu zaten Türkiye’de. Biz bunu yeni yeni irdelemeye başladık. Orhan Gencebay 1960′lı yıllarda “Bir Teselli Ver”i söylemeye başladığı zaman o plak en çok satan plaktı. Orhan Gencebay furyası o zaman özgürlük ve demokrasi mücadelesine engel değildi de, 1980 sonrası İbrahim Tatlıses ve diğerlerinin söylediği şeyler mi engel oldu? Oysa İbrahim Tatlıses bugün hâlâ Orhan Gencebay’ın rekoruna erişebilmiş değil. Niye o zaman değil de, bugün gündeme geldi bunlar? İnsanların yapacak başka işi yok mu? Oturdukları yerde ahkam kesmeyi bıraksınlar. Alternatif anlayışlar üretsinler. Slogan mı atmak gerekiyor müzikte. Bence Marx’ı çizgi-roman yöntemiyle yayımlasak, daha yaygınlaştırabilir, hatta daha iyi anlatabiliriz.

Eşcinsellik konusunun da öne geldiği görülüyor… Eşcinsellerde bir yükselme dönemi başlamış…

Ben buna inanmıyorum. Onlar kimliklerini açığa vurdular. Geçmişte sayıları daha çoktu, şimdi azaldı. Çoğu AIDS’ten öldü. O zaman gizliydi savunamıyorlardı. Bugün onlar için barlar açıldı, partiler kuruldu.

Yeşiller için ne diyorsun?

Sadece doğayı kirleten etkenlerle değil de, insanları kirleten etkenlerle de uğraşsalar daha iyi olacak. İnsanlarımızın etrafını saran pisliğin temizlenmesi gerek. Mesele otların toplanması, kaplumbağaların kurtarılması değil.

Diyelim sen Ahmed Arif’ten, Enver Gökçe’den beste yaptın. Daha sonra yine aynı metinleri mi kullanmak istersin?

Dünya her gün değişiyor. Ben geçmişte Ahmed Arif’ten yapıyordum, şimdi yapmıyorum. Nazım’dan yapmıyorum. Açıkça söyleyeyim, Nazım’ı bestelemek zor. Şiirlerini müzikleştirmekte zorluk çekiyorum. Nazım bestelemek biraz da ustalık işi. Ben kendimi hâlâ çırak olarak görüyorum.

Sen kendi kendine yetiyor musun?

Tabii yetiyorum. Söz olarak değil, beste olarak. Ben besteciyim, güfteci değilim.

Bir insan hem en büyük besteci, en büyük söz yazarı ve hem de en büyük şarkıcı olabilir mi?

Mümkün değil. İnsan bir alanda uzmanlaşabilir. Diğerleri talidir. Ben söz yazabilecek kültürel birikime sahip olduğumu zannetmiyorum. Ama besteciliğime inanıyorum ve “ben varım” diyorum.

Yaptığın besteyi kullanan başka şarkıcılar oldu mu?

Oldu.

Nilüfer için ne düşünüyorsun?

İyi bir sanatçı, güçlü ve akıllı. İyi bir şarkıcı. Alaturka müziği sevmememe rağmen, onun çok sağlam bir dille ve sağlam bir diksiyonla müzik icra ettiği kanısındayım.

Peki Muazzez Abacı’yı neden daha öne çıkarıyorsun?

Her şeyden önce delikanlı bir tavır var Muazzez Abacı’da.

Delikanlı ne demek?

Muazzez Abacı’da oturmuş bir yorum var. Doyuruyor insanı. Şarkının içeriğini mimikleriyle, tavırlarıyla ve yaşam biçimiyle çok iyi veren bir sanatçı. Sanatçıyı sahnedeki şovuyla dinlemem. Altyapısıyla beni etkilemesi lazım, yaşamıyla. Muazzez Abacı, fiziğinin ötesinde, ses duyarlılığı yüksek bir sanatçı.

Gönül Yazar için ne diyeceksin?

Şarkılarını da, kendisini de, hiçbir şeyini sevmiyorum Gönül Yazar’ın. Bana hitap etmiyor.

Hitap etmeyen iki ad daha söyle.

Söylemeyeyim daha iyi.

Sezen Aksu da başka bir söylem içinde size göre?

Beğeniyorum, kendi alanında değişik bir üslup kullanıyor. Tabii burada Onno Tunç’un da etkisi var. Sezen’in meselesi değil bu. O icra ediyor, yaratanlar başka.

Yıldırım Gürses…

Allah onun layığını versin. Alanımdan kaybolsun.

Şu an okuduğun kitap, dergi ya da gazeteden sende kalan izlenimler.

En son Cönk’ü okudum. Doğu Perinçek’in yazdıkları hoşuma gitti. “İthal anlayışların ötesinde, kendi ayaklarımızı kendi topraklarımıza basalım” diyor.

Kitaplığın nasıl bir kitaplık?

7000 kadar kitabım var.

Aradığın şeyi hemen bulabiliyor musun?

Tabii, hemen bulabiliyorum.

Kuşluk vakti nedir?

Sabah kuşların zikre çıktığı vakte derler ya.

Kuşluk vakti sanırım saat 10 sularıdır. Sabahla öğle arası.

Benim bildiğim, sabah, insanlar işe giderken, o saatlerde kuşlar çok fazla öterler. Babama sormuştum; demişti ki “kuşlar çikir etmeye çıktı.” İşte kuşluk vakti o. Malatya sessiz bir şehirdi, her tarafından kuş sesleri duyulurdu. İşte o zamanda doğmuşum. 6-7 yaşıma kadarki zamanı hatırlamıyorum. Babam Sümerbank Mensucat fabrikasında işçiydi. Babama fabrikadan helva verirlerdi. Ekmeklerin arasına koyar getirirlerdi helvaları. Babam eline bir İstanbul resmi alır, bize İstanbul’u anlatırdı.

Nasıl anlatırdı İstanbul’u?

Saatlerce dinlerdik. “İstanbul’da deniz bildiğiniz gibi değil” derdi. İstanbul denince aklıma deniz ve Kızkulesi gelirdi.

Denizi nasıl algılardın?

Sinemada görmüştüm denizi. Ama algılama yeteneğim yok henüz. Aklımda Kızkulesi ve kızın hikayesi. Babam bunu belki 150 sefer anlatmıştır. Gece 11′de işe gider sabah 7′de gelirdi. 7′de ben karşılardım. Ekmeğin içinde helvalarla gelir, uykusuz uykusuz bize iki saat İstanbul’u anlatırdı. “Biz İstanbul’a gideceğiz, hepiniz orada okuyacaksınız, hepiniz orada çalışacaksınız” derdi ve bir şarkı vardı hep onu söylerdi. Çok severdim. “Dilo azbımrım, dilo hayran levi bahare mırın pır xoşe dilo hayran lı mülke bove.” (Biz babamızın topraklarında büyüdük. Bir gün babamızın topraklarında öleceğiz.) İstanbul’a gidiyoruz. Fakat mutlaka ve mutlaka bir gün buralara geleceğiz, evimiz, arsamız, yerimiz hep burada olacak diyordu babam. Sonra her sabah geldiğinde babam bütün bir gece boyu vardiyada çalıştığı için, ben onunla birlikte yatağa girip yatıyordum. O zamanlar altı yaşlarındayım; ailenin en küçüğü olduğum için olağanüstü düşkünlük gösterilirdi. Sokağa çıkarır, herkese küfrettirirdi, onur duyardı yani.

O dönemde fabrikada pazartesileri salıları işçi gecesi yapılırdı. O zamanlar memur evlerinin yanına biz gidemezdik, mümkün değildi, memur çocukları vardı. Onların evleri, mahalleleri ayrıydı. Biz, işçi çocukları, onların eğlence gecelerine de gidemezdik. Salı günleri gırla giderdi. Çoluk-çocuk, anneler, babalar, işçiler, yaşlılar… Buradaki gruplar vardı, bağlama çalınırdı. Benim bağlamaya sempatim o zamanlardan başlıyor. Bir gün eve geldiğim zaman, “Sana bir süprizimiz var,” dediler, “baban sana bir şey aldı.” Baktım duvarda bir cura, üstüne de benim vesikalık resmim yapıştırılmış. Küçük bir cura. O an bir ağlama tuttu bende. Kümeste, nasıl oldu da bir sazım oldu diye 2-3 saat ağladım. Bağlama çalmaya o zaman başladım. Ve, çok enterasandır, söylemek biraz güç ama, samimi olarak söylüyorum, 15 günde öğrendim bağlama çalmayı.

15 günde nasıl?

Dayımın daha önce bağlaması vardı. Gizli gizli, o olmadığı zamanlar fabrikadan aşırırdım. 12 saat uyumadan çalardım.

İlkokula gittiğim yıllar… Canım sıkılıyordu. Sınıftan kaçıp gidiyor, tarlanın ortasına oturup bağlama çalıyordum. Yani okula çok az gidiyordum. Öğretmen ise çok gurur duyuyordu öğrencisinin bağlama çalmasından. Diğer öğretmenlere karşı “benim öğrencim çok yaramaz, ama işte bağlama çalıyor” diyordu. Müziğe karşı sıradan bir sevgi değil, büyük bir tutkuydu bu. İlle de müzik yapacağım diyordum. Daha sonra, 24 Temmuz İşçi bayramlarında başladım işçi gecelerinde ortaya çıkmaya. 8-9 yaşlarında. Sonra Devlet Demiryolları geldi, beni aldı. Sümerbank’tan gelip aldılar. Jeeplerle Elazığ’a, Gaziantep’e gidiyorduk. Çeşitli gecelerde bağlama çalıp, türkü söylüyordum. Babam hep “Benim oğlum çok zengin bir sanatçı olacak” diyordu. Onun için iyi bir sanatçı olmak yerine zengin bir sanatçı olmak önemliydi. Yıllar geçti, ilkokulu bitirdiğimde bayağı bağlama çalıyordum. Sonra sazlar değişti, boyutlar büyüdü. İlkin curaydı, sonra tambura, ardından normal bağlama. İstanbul’a geldiğimde divan çalmaya başladım. Ortaokula Malatya’da başladım, ama İstanbul’a gelince yarım kaldı.

Sonra Almanya’ya gittim, sanat okulu okumak için. Dokuz ay okuyamadım. Okula girdim, ama gittiğim her yerde bütün bir gün, bütün bir gece boyunca torna temizlettiriyorlardı, başka hiçbir şey yapmıyordum. Eğitim yoktu, okuma yoktu. Bir Yunanlı arkadaşım vardı. İkimiz adamlar tarafından resmen aşağılanan iki yaratıktık. Gün boyu bize torna temizlettiriyorlardı. Çapaklar batıyordu. Eve gelir gelmez de uyuyordum. Dayanamadım, dokuz ay sonra İstanbul’a döndüm, ortaokulu bitirdim. Mısır Çarşısı’nın arka tarafından da Sabuncuhan Caddesi’nde, korse işine başladım. O zamanlar Yugoslavlar gelir, korse alırlardı. Derken bir arkadaşla tanıştım. O arkadaşta Livaneli’nin ve Rahmi Saltuk’un kasetleri vardı. Bir de longplay gelmişti, ortası kırmızı, adını bilmediğim bir longplay. Onları dinlemek hoşuma gitti, evde de dinlemeye başladım, derken derneğe gitmeye başladım. Süreç böyle başladı. Bir afişleme olayı nedeniyle tutuklandım. 16 yaşında cezaevine girdim.

Giderek bazı şeyler değişiyordu. O zamanlar Site Öğrenci Yurdu vardı. Bazı konularda uzmanlaşıyordum artık. Ailemle ilişkilerim koptu. Babam bağlama çalma biçimimi beğenmemeye başladı. “Sen, diyordu, çok zengin bir insan olacaktın niye böyle oldun? Bunları değil, eski parçalarını çalmalısın.”

Baban yaşıyor mu?

’80 yılında öldü. O zamanlar Abuzer Karakoç’la rekabet halindeydim. En uçta, zirvede olan oydu. Türkiye koşullarında Zülfü vardı, ama star değildi. Zülfü yurtdışında yaşayan bir adamdı. Türkiye’de Abuzer vardı. Cem vardı. Ben kendi ilişkilerim içinde Abuzer’le rekabet ediyorum. Ondan daha iyi çalmalıyım, daha iyi şeyler yapmalıyım diye. Derken 1977 yılında askere gittim. Askere gitmekle birlikte bende ideolojik anlamda köklü değişiklikler başladı. 2 Eylül 1977, gecekondu mahallesinde çalışmalar, daha önce Van depremi, o yoğun gidiş gelişler… Kasım 77′de askerdeydim.

1984′te Hasan Hüseyin Demirel’le bir mangal başı muhabbetinde Ahmet Kaya olmaya karar verdik. Olay böyle yani.

Sonra ben kararımı verdim. 12′ye yakın bestem vardı. Bağlama çalmayı da bırakmadım. Tabii ilk eşimden ayrılmam falan var arada. Sonra bir akşam konser vermeye karar verdik. Yahu nasıl olur, şudur budur, olur mu diye. Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde bir konser yaptık. 450 kişilik salonda. Baktık herkes geldi. Bütün eski arkadaşlar da geldi. Baktım reaksiyon farklı, biz bu işi yaparız dedim. Bizim öbür insanlardan eksik yanımız yok, fazlamız var. Mart ’85′te ilk Hodri Meydan konserinin ardından 8 Nisan’da Bilsak’ta “Bağlama Böyle de Çalınır” dinletisi geldi. Mayıs’ın 12′sinde Şan sinemasında Şan konseri yaptık. Ve o arada benim kaset çıktı. Annem 100 bin lira verdi, Hasan Hüseyin fotoğraf makinesini sattı. Kaseti çıkardığımızda Unkapanı’nda herkese verdik. Dinleyip dinleyip atıyorlardı, “Yok kardeşim, bu ne arabesk, ne halk müziği, ne Türk müziği. Bu acayip bir şey. Ben bunu nereye çıkarayım?” diyorlardı. Kimse almıyor kaseti. Dedim, tamam usta bizden buraya kadar, her şey bitti. Bir gün bir söz yazarı geldi. “Bunu bir Taç Plak’a götürelim” dedi, orada Siirtli arkadaşlar var. Bunlar macerayı da rizikoyu da seviyorlar. Gel götürelim.” Gittik Taç Plak’a. “Biz bu kaseti çıkarırız, fakat masraflarınızın dışında hiçbir şey vermeyiz.” Derken 600 bin liraya anlaştık. Zaten masraf 350 bin liraydı. Gene ortada kaldım. Acılara Tutunmak kaseti için çalgıcılara para ödeyecek prodüktör ortada yok. Ben para bulamayınca mecburen Taç Plak’tan para alıp çalgıcıların parasını ödedim. Hâlâ para yok bende. Bir lira para almadım o kasetten.

Derken Nevzat’ın kitabı gündeme geldi. Kimse tanımıyor Nevzat’ı. ’85′in sonları. Onu besteledim. Ailesine haber gönderdim, geldik dinlediler. Ağladılar, duygulandılar, sevindiler. Çok güzel, dediler. O zamanlar Taç Plak’tan para almıyorum ki! Telif ücreti o zamanlar 50 bin lira falan. Nevzat Çelik için 35 bin lira verdi adam. Bunlar sevindiler, Nevzat tanınacak diye. Gerçekten de Şafak Türküsü bomba gibi patladı. On binlerce mektup gelmeye başladı. Gazeteler yazdı. Türkiye çapında konserlerde Nevzat’ı tanıttım. Ondan sonra Türkiye çapında bir Nevzat Çelik tantanası başladı. Emirhan Oğuz gelip gidiyor bize. Benimle ilişkileri yok, Gülten’in arkadaşları. Bir atmosfer oluşmadı aramızda. Gülten’e “bize soğuk davranıyor” diye şikayet etmişler. “Gelmeyeceğiz” demişler. Ben o zaman ancak 400 bin lira almışım, kasetten. Nevzat’a ne vereyim kardeşim, kazandığım bir şey yok ki. Annemin evinde oturuyorum. Gülten’in aldığı parayla geçiniyoruz. Derken Gülten de baktı iş asalaklığa gidiyor, o da tavır koydu. Bunlar tamamen bizden koptular.

An Gelir’i yaptım. 1,5 milyon lira aldım. Rakamları kafanız net olsun diye söylüyorum. Bu parayı alınca Bakırköy’den Galatasaray’a taşındık. 80 bin lira kira ile. Oradan taşınana kadar perdemiz yoktu. Gardrobu divan yapmıştık. Yorgun Demokrat’la birlikte Ahmet Kaya’nın fiyatı 25 milyon lira çıktı. Başkaldırıyorum’la 100 milyona, sonra 150 milyona. Olay bu. Eğer ben şimdi aldığım parayı o zaman alsaydım, elbette ki Nevzat’a vereceğim para bu kadar az olmayacaktı. Bir gün “Nevzat’ın avukatı aradı, şu telif ücretini yeniden konuşalım” dedi. Adama bak, ya.. Sanatçı ödemez ki telifi, şirketle görüş dedim. Taç Plak’la da ilgim kalmamış o zaman. Derken geldik bugüne. Olay bu. Yaşadığım başka bir şey yok. Ama bir gün herkes ne yaptığını ortaya koymak zorunda kalır nasıl olsa… Meydanlarda özgürlük ve demokrasi mücadelesi uğruna ahkam kesenlerin, bir lira için parmaklarını kıpırdatmadıklarını biliyorum. DGM’de Ahmet Kaya’dan başka kimse yoktu. Kim neyin mücadelesini veriyor? Hangi sisteme başkaldırıyor?

Peki, bir soru: Bulgurla irmik arasında ne fark vardır? Hani, bir tarım ülkesinde yaşıyoruz. Ne fark var aralarında?

Bulgurdan helva, irmikten pilav yapılmaz.

Bu da bir fark elbet… Ama asıl fark ne? Bir yapım farkı yok mu? Bulguru bilmeyen Türkiyeli olur mu?

Buğdayı alırsın, öğütürsün, hedik yaparsın kaynatırsın…

Hayatın kısa olması seni hayatı daha çok sevmeye mi yöneltiyor, sevmemeye mi?

Belki de insanların birbirinden nefret etmesinin altyapısında bu kısa yaşam yatıyor. İnsanların sevgisi ve nefreti iç içedir. 100 yıl yaşansa da hayatın kısa olduğuna inanıyorum. Madem öleceksek, niye sana karşı çıkmıyorum yahu…

Tersini düşün. Neden karşı çıkarsın?

Her şeye rağmen öleceksek niye beni üzüyorsun, ben de seni üzüyorum?

Öteki hayata inandığın oldu mu?

Hiçbir zaman.

Sen artık Ahmet olmayacaksın ki zaten. Kaktüs olacaksın, kaplumbağa olacaksın. Solucan.

Bu anlamda soğan olmayı bile düşünmüyorum. Konuyu kavradığım sanısındayım. Yaşadığımız tek hayat bu olacak. Ama ölümün insana acı ve üzüntü vermeyeceğine inanıyorum.

Yani doğum yapması gibi mi kadının?

Yooo. Ölmek bitmek, tükenmektir benim için.

Ölmek bu kadar yakın ve güncelse insanlar ne yapmalı?

Güzel yaşamalı. Güzel yaşamıyorsa, gelecekte insanlara güzel yaşamaları için zemin hazırlamalı.

Güzel yaşamalı ne demek?

Her şeyden önce onurlu yaşamak. Gelecekteki insanlara bir şey bırakmak. Ben kendi adıma yaşamıyorum. Demirel’in dediği gibi “kendim için yapıyorsam namerdim” anlamında değil ama.

Senin için güzel nedir?

Paylaşmak, kavgasız bölüşmek.

O anlamda değil. Sözgelimi güzel kadın?

Beni düşündüren, etkileyen titreten kadın güzeldir.

Fizik?

150 kilo da olabilir. Fiziki güzellik benim için önemli değil. 300 kilo, çok zayıf, çok çirkin olabilir.

Şişmana çirkin demedin de, zayıfa dedin.

Hayır, şişman çirkin de olabilir, gözlerimi kapattığımda bana yeni bir dünya sunabiliyorsa.

Niye gözlerini kapatıyorsun güzel karşısında?

Benim için güzel olan insanın beyni, iletişimim. Görmem önemli değil.

Yüzyıl sonra dünyada güzel nasıl olacak sana göre?

Şimdiki gibi. Güzel ve çirkin vardır. Güzel her zaman güzel olarak kalacaktır.

Kadın-erkek ilişkisinde sevmenin içinde cinsellik çok mu önemli?

Tabii ki çok önemli. Her ne kadar ’80′e kadar bunu kabul etmiyorsam da, açık yüreklilikle savunuyorum şimdi. Kadın beni zangır zangır titretmeli. İstediği kadar akıllı olsun bana bir şey yaşatmıyorsa, benim için hiç önemi yoktur o kadının. Ben de onu titretmeliyim yani…

Müziği de her şeyiyle bildiğimi iddia etmiyorum. Ama varım ben. Bir Ahmet Kaya müziği var. Gelişerek geldim. İnsanları sanatçıyı düşünsel anlamdaki boyutları üretir. Ne ekersen onu biçersin.

Peki Ahmet Kaya, müziğinin devrimci mücadelede bir araç olduğunu söylüyorsun, bu mücadelenin başarıya ulaşması üzerine görüşlerini de öğrenebilir miyim?

Öncelikle ayaklar Türkiye toprağına basılmalı, geniş ufuklu ülke çapında politikalar üretilmeli. Bu, sosyalistlerin kendi kafasıyla düşünmesi demektir. Artık haklı bir gerekçe bulunamayacak olan gruplaşmaların, küçük topluluk tavırlarının aşılması zorunlu. Birlik perspektifinin karartılmasına izin vermemek gerekiyor. Sosyalistlerin yaşadıkları dönemin değerlendirmesini yapmaları, gelecekte işlenebilecek hatalara karşı panzehir olacak. İşçileri ve köylüleri, en geniş güçleri, olabildiğince daraltılmış bir hedefe karşı, bir çatı altında örgütlemek çok önemli bugün.

Son soru: Sol arabesk olabilir mi?

Sol ve arabeskin bir araya gelmesi mümkün değil.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Cemal Süreya (2000′e Doğru Dergisi – 1989)

BASKAHABER.ORG

*edebiyathaber.net adresinden alınmıştır.

Bir Zamanlar Lubunistan

0

AJANSTABLOİD

Geriye dönüp baktığımızda Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri “garsoniyer” denilen özel buluşma evleri için kullanılan Cihangir, 80’den sonra travesti ve transseksüelleri de içine almasıyla marjinallerin ve onlarla birlikte yaşamaktan rahatsız olmayan bekarların, entellektüellerin, sanatçıların mekanı olur. Translar her defasında polis operasyonları sonucu yerlerinden edilirler; Abanoz Sokak, Pürtelaş, Sormagir derken en son Ülker Sokak’ı mesken edinirler kendilerine. Burası adeta “kurtarılmış bölge”dir; translar bu mekanda kendi kimlikleri etrafında örgütlenmeyi başarırlar. Ancak Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Ekipler Amiri Süleyman Ulusoy’un başkanlığında kolluk güçleri bu sokağa sürekli operasyonlar düzenleyerek transların yaşam haklarını gasp eder. “Güngör abla” olarak bilinen bir mahalle sakininin transseksüellerin anlatılarına göre kendilerine karşı polisle işbirliği yapması, diğer mahallelinin de translara yönelik saldırıda kendisine katılmalarını sağlamak için namus, din, vatan söylemini kullanması ile Beyoğlu’nda bir sokak daha; dolayısıyla transların sahip olduğu kimlik, kültür, yaşam tarzı ve hatta canları bir kez daha hedef haline gelmiş; semtin bir bölgesi daha translardan böylece “temizlenmiştir”.

Bir sokağın yaratılma biçimi ve yokoluş hikayesi, trans bireylerin Beyoğlu sokaklarında nasıl örgütlendikleri ve her şeye rağmen buralarda transseksüel, travesti kimliği ile var olabilmek/olamamak üzerine İstanbul LGBTT üyelerinden aktivist Demet Demir ve yine LGBTT üyelerinden, aynı zamanda Kadınkapısı’nda çalışan Şevval Kılıç’la konuştuk.

-Travestiler ve transeksüeller neden yaşam mekanı olarak Beyoğlu’nu seçtiler kendilerine?

Demet: Beyoğlu ötekilerin yaşayabileceği bir yer. Sanatçıların, ötekilerin mekanıydı başından beri. Cihangir ve Tarlabaşı şimdiki gibi TTleri kabullenebiliyordu 30 sene önce de. Tarlabaşı’nın farkı; ilk yerleşenler evlerine müşteri götürmüyorlardı, mahalleli izin vermiyordu.

Şevval: Pürtelaş, Sormagir (Başbuğ Sokak oldu sonra), Ülker Sokak bizlerin mekanıydı. Beyoğlu Güzelleştirme Derneği’nin, Cihangir Güzelleştirme Derneği’nin bize uyguladıkları faşist tavrı atlamamak gerek bu sokaklardaki hayatı konuşurken. Hortum Süleymanı da bunlar getirdi, hepsi devletle işbirliği yaptı o zaman.

Demet: Cihangir 89’da dağıldı. 90’da kimse kalmadı orda. 5-6 sokak bize aitti. Cihangir bizim imparatorluğumuzdu.

Şevval: Lubunistan ya da İbneistan derdik oralara.

Demet: İmparatorluk dağılınca küçük bir bölümünün kaldığını düşün; Ülker sokak imparatorluktan geriye kalan tek parçaydı. Sonra E5’e çıkmalar, ölümler, diğer kesimlere yerleşmeler başladı. Tehcir edildik. Sonra Ülker Sokak ile de ikinci dağılımı yaşadık.

Şevval: Ben bu sokakları getto olarak adlandırıyorum. Gettoların dağılmasının hem artıları hem eksileri oldu. Cihagir ilk LGBTT gettosuydu, tek gerçek gettoydu belki de. Grup dinamiği açısından mükemmeldi ama topluma entegre olma konusunda bizi geriletti çünkü arkadaşlarımız da translardı, rol modellerimiz de. Çok içimize kapalı kaldık. Nefret cinayetlerine daha açık hale geldik. Hortum geldi kapılarımızı kırdı, evlerimizi yaktı. Kurtuluş’un, Pangaltı’nın kazanımını sağladık ama yine de.

    -Ülker Sokak’a ilk yerleştiğiniz zamanlar… Mahalleli Hortum Süleyman döneminde olduğu gibi ilk yerleştiğiniz zamanlarda da tepkili miydi sizlere karşı?

Demet: 91’de yerleştiğimde 16 kişi yaşıyordu orada.Mahalleliyle aramız gayet iyiydi, selamaşıyorduk ilk başlarda. Sonraları çoğaldık, 85 kişi olduk. Çoğalmayla birlikte sokak iktidarı değişti, TT iktidarı oldu

Şevval: 85 kişi olunca Ülker Sokak “kerhane sokak”a döndü. Komşuluk ettiğimiz kadınlar birden düşmanımız oldular

Demet: Eskisinden farklı olarak müşterileri camlardan sarkarak, bağırarak çağırmaya başladık. Bu işi sokağa taşıdı bazılarımız. Fuhuş sektörü haline getirdik orayı.

Şevval: Yani aslında ilk başlarda mahallenin tolere edebildiği sınırlarda yaşıyorduk ama sonra o sınırı aştık.

-Bunun asıl sorumluları kimler?

Şevval: Özellikle yeni trans olup sokağa sonradan gelenler bu sınırı aşanlardı. Şunu da göz ardı etmemek lazım: Bu insanlar geldikleri yerde kendi aileleri, toplum tarafından dışlanmış insanlardı, o sokakta bir şekilde kendilerini türlü yollarla göstermeye, var etmeye çalışıyorlardı.

-Güngör “abla”nın translara nefretinin,size karşı polisle işbirliğine girmesinin nedeni neydi?

Şevval: Kadın bize yalakalık yapıyordu ilk başta. Bir apartmanı vardı, evlerini tutalım diye kızlarım, canlarım diyordu sürekli bize. Bizden apartmanının hem ön tarafını hem arka tarafını tutmamızı istedi, biz de kabul etmedik, napalım apartmanın hepsini tutup! Bu olaydan sonra kadın mahalleliyi bize karşı yanına aldı. Hortum 96’da gelince, kadının ekmeğine yağ sürüldü. Hatta Ülker Sokak dağıldıktan sonra bir tabelaya “Bu sokakta fuhuş bitmiştir” diye yazmış.

– Ülker Sokak’taki yapı nasıl değişti Hortum’un oraya gelmesiyle?

Demet: Hortum geldiğinin üçüncü günü başladı kapı baca kırmaya. İki ay olmadı herkes kaçtı sokaktan.30 evden 10 ev kaldık geriye. 6 ay sonra orada bir tek benim evim kaldı.

Şevval: Ben o zamanlar 20 yaşlarındaydım, henüz yeni ameliyat olmuştum. Anneannemin evinden ayrılıp Demet’in yanına, Ülker Sokak’a taşınmıştım. Bir gün dışarıya Demet’in köpeğini gezdirmeye çıktım, hava böyle günlük güneşlikti,ortalık sakindi. Birkaç saat sonra dönüp bizim sokağın başına geldim, bir baktım etraf kaynıyor; operasyon var. Demet’in evinin hizasına geldim, hemen apartmana daldım polislere görünmeyeyim diye ama anında arkamdan ordu girdi binaya! Evin olduğu kata çıktığımda bir baktım evin kapısı duruyor sadece.Çelik kapı olduğundan yıkamamışlar da etrafındaki duvarı yıkıp girmişler içeri. O gün yirmi kişiyle karakolda kaldım. Hortum Beyoğlu için kabustu yani. Şu an çoğu transın polis arabasının sesine karşı sendromu var.

Filiz:Hortum halka dönüp bunları taşlayın diyordu bizim için. 18 yaşımdaydım bizi nezarete koydular. Bir polisin şapkasının önünde demiri vardı, alnıma vurdu onunla. Amirine gidip şikayet ettim, o da bunu yapan polise kızdı; “memurun şapkasıyla halka vurulmaz” dedi. Travesti olduğum için vurdu, kıskandı beni. Beyoğlu Karakolu’nda yapıldı bu şiddet ama hep altı yedi karakol birden gezdirirlerdi bizi; Kulaksız, Kasımpaşa, Kadıköy, Aksaray, Fatih Karakolları’na götürülürdük zorla.

Şevval: Habitat döneminde Hortum en son bizim kapıyı kırıp sokağa sermiş. “Kale işgal edildi” demiş sonra.

Demet: Hortum’la en çok ben uğraştım. Nerdeyse bir yıl evde ışık yakmadan oturdum görmesin polisler beni diye. Hortum bir seferinde evlerde kalan transların hepsini dayak atmak için sokak ortasına dizdi. Sıra bana gelince itiraz ettim, “sen bana vuramazsın” dedim. Sonra Gayrettepe 2. Şube’de dayak attılar; güya Atatürk’e hakaret etmişim. Bir de iki ay cezaevinde kaldım. Mahkemeye çıktım, beraat ettim.

Şevval: Para cezası kesiyorladı bize, etrafı rahatsız etmekten ya da trafiği engellemekten. Dava açsan da son birkaç aydır mahkemelerde dönme ve kadın olmayan şahit istiyorlar! Polisler o zamanlar ceza yazıp tutanağı sana vermiyorladı, haberin olmuyordu yani ceza kesildiğinden. Cezalarımız bu şekilde bizim haberimiz olmadan birikyordu, sonra da hapse gönderiliyorduk bu yüzden.

-LGBTT için mekan olarak neden Beyoğlu’nu tercih ettiniz?

Demet:Nerdeyse hepimiz Beyoğlu civarındayız, toplanmamız buraya ulaşmamız daha kolay. İlk başta mekan bulmak için sorduğumuzda Eşçinsel Derneği’ne hayır dediler daire sahipleri. Beyoğlu’nda böyle sorun yaşıyorsak Şişli’de, mesela, hayli hayli yaşardık .

: -Oradaki polise ve onlarla işbirliği halinde olan mahalleliye karşı tepkinizi nasıl örgütlediniz?

Demet: Güngör kapısının önüne hat çekmişti, böylece o ve mahalleli polisle sürekli iletişim halindeydiler bu şekilde. Ben dışardan evin merdivenlerini çıkıp kapıyı açıncaya kadar polis arkamda bitiyordu çünkü. Güngör hemen arayıp haber veriyordu onlara. Güngör polisi arayamasın diye biz Güngör’ü arayıp telefonunu kitliyorduk. Sabaha kadar polise bizi jurnalleyen mahallelileri uyutmuyorduk. Bizim kaldığımız apartmanın önünde iki polis beklerdi hep, evden çıkamıyorduk bu yüzden. Biz de 155’i arayıp iki sokak ilerdeki bir apartmanın ismini verip, ordan arıyormuş gibi yaparak “memur bey çabuk yetişin sarhoş var, rahatsız oluyoruz” diyorduk telefonda. Aşağıdaki polisler oraya gönderiliyordu sonra, öyle rahatlıyorduk bir süre.

-Transların üzerinden yeniden üretilen milliyetçilik ve din söyleminin ne gibi örnekleri yaşandı Ülker Sokak’ta?

Demet:Güngör ikide bir “Fatih’in çocukları ibne mi olur?” diye bağırıyordu sokak ortasında. 95 yılbaşında propogandaya başladı kadın bize karşı. 95’i 96′ ya bağlayan yılbaşında dışarıda, evlerin içinde herkes coşup eğleniyordu. Birden Güngör belirdi sokakta, baktık kadın yeşillere bürünmüş, Allahuekber diyerek yaklaştı oradaki polise; “biz dini bütün insanız rahatsız oluyoruz ” diye şikayet etti bizi.

Yeri geldi milliyetçi, yeri geldi dinci oldular. Kaçakcılık yapanlar, uyuşturucu satanlar namuslu aile insanına döndüler birdenbire. Beyoğlu Refah’ın elindeydi o dönem, 95 seçimlerinde Refah’tan Nusret Bayraktar seçilmişti. Bir yandan belediye bir yandan polis baskı uyguluyordu. Belediye “travestilere mal satarsanız kapatırım dükkanlarınızı” diyordu esnafa.

Şevval: “Bu ibnelere ekmek ve su vermeyeceksiniz!” diyorlardı belediyedekiler.

Demet: 96’dan 97’ye kadar ülkücü mafya oradaydı. Bana gelip, bir ay içinde terk ediyorsun burayı dediler. Doğan Karakaplan her gün ev basıyordu 89’larda. Kalan son kırıntıları da Hortum temizledi. Kendi topraklarımda köle olmuş oldum yani.

-Ülker Sokak oradaki transların güçlü birlikteliğine rağmen nasıl dağıldı?

Demet:Yeni gelenler işi abartınca eskiler de cıvıtmaya başladı. Zaten ‘öteki’sin transeksüel kimliğinle, bir de üstüne abartınca herşeyi… yani oradaki bir kişinin bile yaptığı hepimize mal oldu. Bir yeri elinde tutmak çok önemli. Direnselerdi diğer translar da, uzun süre kalabilirdik orada. Ben hala orada yaşıyorum, bir tek ben kaldım.

-Ne hissediyorsun oranın geçmişini yaşamış biri olarak şimdiki haliyle her gün yüz yüze geldikçe?

Demet: Pencereden kafamı sağa çevirsem sağdaki anılarımı görüyorum, sola çevirsem soldakileri. Duygusal yapıda olduğumdan dolunaya bile baksam eski anılarım canlanıyor.

-Kadınkapısı neler yapıyor seks işçileri için?

    Şevval: Cinsel yolla bulaşan hastalıkları önleme derneği Kadın kapısı.Mesela gece saat 5’te çevreyi rahatsız etmeden ötürü ceza yazıyor polis bir seks işçisine. Ben bir ara arzuhalci gibi dilekçe yazıyordum sürekli. İlk başta sonuç veriyordu bu dilekçeler; ceza düşüyordu mahkemede. Son zamanlardaki uygulamaya göre mahkemede şahit olacak kişinin erkek olması ya da homoseksüel olmaması gerekiyor! Tüm bunlar devletin suçu organize eden kurum olduğuna dair inancımı maalesef bir kez daha körüklüyor.

Elçin Turan