Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 105

Bir Zamanlar Lubunistan

0

AJANSTABLOİD

Geriye dönüp baktığımızda Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri “garsoniyer” denilen özel buluşma evleri için kullanılan Cihangir, 80’den sonra travesti ve transseksüelleri de içine almasıyla marjinallerin ve onlarla birlikte yaşamaktan rahatsız olmayan bekarların, entellektüellerin, sanatçıların mekanı olur. Translar her defasında polis operasyonları sonucu yerlerinden edilirler; Abanoz Sokak, Pürtelaş, Sormagir derken en son Ülker Sokak’ı mesken edinirler kendilerine. Burası adeta “kurtarılmış bölge”dir; translar bu mekanda kendi kimlikleri etrafında örgütlenmeyi başarırlar. Ancak Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Ekipler Amiri Süleyman Ulusoy’un başkanlığında kolluk güçleri bu sokağa sürekli operasyonlar düzenleyerek transların yaşam haklarını gasp eder. “Güngör abla” olarak bilinen bir mahalle sakininin transseksüellerin anlatılarına göre kendilerine karşı polisle işbirliği yapması, diğer mahallelinin de translara yönelik saldırıda kendisine katılmalarını sağlamak için namus, din, vatan söylemini kullanması ile Beyoğlu’nda bir sokak daha; dolayısıyla transların sahip olduğu kimlik, kültür, yaşam tarzı ve hatta canları bir kez daha hedef haline gelmiş; semtin bir bölgesi daha translardan böylece “temizlenmiştir”.

Bir sokağın yaratılma biçimi ve yokoluş hikayesi, trans bireylerin Beyoğlu sokaklarında nasıl örgütlendikleri ve her şeye rağmen buralarda transseksüel, travesti kimliği ile var olabilmek/olamamak üzerine İstanbul LGBTT üyelerinden aktivist Demet Demir ve yine LGBTT üyelerinden, aynı zamanda Kadınkapısı’nda çalışan Şevval Kılıç’la konuştuk.

-Travestiler ve transeksüeller neden yaşam mekanı olarak Beyoğlu’nu seçtiler kendilerine?

Demet: Beyoğlu ötekilerin yaşayabileceği bir yer. Sanatçıların, ötekilerin mekanıydı başından beri. Cihangir ve Tarlabaşı şimdiki gibi TTleri kabullenebiliyordu 30 sene önce de. Tarlabaşı’nın farkı; ilk yerleşenler evlerine müşteri götürmüyorlardı, mahalleli izin vermiyordu.

Şevval: Pürtelaş, Sormagir (Başbuğ Sokak oldu sonra), Ülker Sokak bizlerin mekanıydı. Beyoğlu Güzelleştirme Derneği’nin, Cihangir Güzelleştirme Derneği’nin bize uyguladıkları faşist tavrı atlamamak gerek bu sokaklardaki hayatı konuşurken. Hortum Süleymanı da bunlar getirdi, hepsi devletle işbirliği yaptı o zaman.

Demet: Cihangir 89’da dağıldı. 90’da kimse kalmadı orda. 5-6 sokak bize aitti. Cihangir bizim imparatorluğumuzdu.

Şevval: Lubunistan ya da İbneistan derdik oralara.

Demet: İmparatorluk dağılınca küçük bir bölümünün kaldığını düşün; Ülker sokak imparatorluktan geriye kalan tek parçaydı. Sonra E5’e çıkmalar, ölümler, diğer kesimlere yerleşmeler başladı. Tehcir edildik. Sonra Ülker Sokak ile de ikinci dağılımı yaşadık.

Şevval: Ben bu sokakları getto olarak adlandırıyorum. Gettoların dağılmasının hem artıları hem eksileri oldu. Cihagir ilk LGBTT gettosuydu, tek gerçek gettoydu belki de. Grup dinamiği açısından mükemmeldi ama topluma entegre olma konusunda bizi geriletti çünkü arkadaşlarımız da translardı, rol modellerimiz de. Çok içimize kapalı kaldık. Nefret cinayetlerine daha açık hale geldik. Hortum geldi kapılarımızı kırdı, evlerimizi yaktı. Kurtuluş’un, Pangaltı’nın kazanımını sağladık ama yine de.

    -Ülker Sokak’a ilk yerleştiğiniz zamanlar… Mahalleli Hortum Süleyman döneminde olduğu gibi ilk yerleştiğiniz zamanlarda da tepkili miydi sizlere karşı?

Demet: 91’de yerleştiğimde 16 kişi yaşıyordu orada.Mahalleliyle aramız gayet iyiydi, selamaşıyorduk ilk başlarda. Sonraları çoğaldık, 85 kişi olduk. Çoğalmayla birlikte sokak iktidarı değişti, TT iktidarı oldu

Şevval: 85 kişi olunca Ülker Sokak “kerhane sokak”a döndü. Komşuluk ettiğimiz kadınlar birden düşmanımız oldular

Demet: Eskisinden farklı olarak müşterileri camlardan sarkarak, bağırarak çağırmaya başladık. Bu işi sokağa taşıdı bazılarımız. Fuhuş sektörü haline getirdik orayı.

Şevval: Yani aslında ilk başlarda mahallenin tolere edebildiği sınırlarda yaşıyorduk ama sonra o sınırı aştık.

-Bunun asıl sorumluları kimler?

Şevval: Özellikle yeni trans olup sokağa sonradan gelenler bu sınırı aşanlardı. Şunu da göz ardı etmemek lazım: Bu insanlar geldikleri yerde kendi aileleri, toplum tarafından dışlanmış insanlardı, o sokakta bir şekilde kendilerini türlü yollarla göstermeye, var etmeye çalışıyorlardı.

-Güngör “abla”nın translara nefretinin,size karşı polisle işbirliğine girmesinin nedeni neydi?

Şevval: Kadın bize yalakalık yapıyordu ilk başta. Bir apartmanı vardı, evlerini tutalım diye kızlarım, canlarım diyordu sürekli bize. Bizden apartmanının hem ön tarafını hem arka tarafını tutmamızı istedi, biz de kabul etmedik, napalım apartmanın hepsini tutup! Bu olaydan sonra kadın mahalleliyi bize karşı yanına aldı. Hortum 96’da gelince, kadının ekmeğine yağ sürüldü. Hatta Ülker Sokak dağıldıktan sonra bir tabelaya “Bu sokakta fuhuş bitmiştir” diye yazmış.

– Ülker Sokak’taki yapı nasıl değişti Hortum’un oraya gelmesiyle?

Demet: Hortum geldiğinin üçüncü günü başladı kapı baca kırmaya. İki ay olmadı herkes kaçtı sokaktan.30 evden 10 ev kaldık geriye. 6 ay sonra orada bir tek benim evim kaldı.

Şevval: Ben o zamanlar 20 yaşlarındaydım, henüz yeni ameliyat olmuştum. Anneannemin evinden ayrılıp Demet’in yanına, Ülker Sokak’a taşınmıştım. Bir gün dışarıya Demet’in köpeğini gezdirmeye çıktım, hava böyle günlük güneşlikti,ortalık sakindi. Birkaç saat sonra dönüp bizim sokağın başına geldim, bir baktım etraf kaynıyor; operasyon var. Demet’in evinin hizasına geldim, hemen apartmana daldım polislere görünmeyeyim diye ama anında arkamdan ordu girdi binaya! Evin olduğu kata çıktığımda bir baktım evin kapısı duruyor sadece.Çelik kapı olduğundan yıkamamışlar da etrafındaki duvarı yıkıp girmişler içeri. O gün yirmi kişiyle karakolda kaldım. Hortum Beyoğlu için kabustu yani. Şu an çoğu transın polis arabasının sesine karşı sendromu var.

Filiz:Hortum halka dönüp bunları taşlayın diyordu bizim için. 18 yaşımdaydım bizi nezarete koydular. Bir polisin şapkasının önünde demiri vardı, alnıma vurdu onunla. Amirine gidip şikayet ettim, o da bunu yapan polise kızdı; “memurun şapkasıyla halka vurulmaz” dedi. Travesti olduğum için vurdu, kıskandı beni. Beyoğlu Karakolu’nda yapıldı bu şiddet ama hep altı yedi karakol birden gezdirirlerdi bizi; Kulaksız, Kasımpaşa, Kadıköy, Aksaray, Fatih Karakolları’na götürülürdük zorla.

Şevval: Habitat döneminde Hortum en son bizim kapıyı kırıp sokağa sermiş. “Kale işgal edildi” demiş sonra.

Demet: Hortum’la en çok ben uğraştım. Nerdeyse bir yıl evde ışık yakmadan oturdum görmesin polisler beni diye. Hortum bir seferinde evlerde kalan transların hepsini dayak atmak için sokak ortasına dizdi. Sıra bana gelince itiraz ettim, “sen bana vuramazsın” dedim. Sonra Gayrettepe 2. Şube’de dayak attılar; güya Atatürk’e hakaret etmişim. Bir de iki ay cezaevinde kaldım. Mahkemeye çıktım, beraat ettim.

Şevval: Para cezası kesiyorladı bize, etrafı rahatsız etmekten ya da trafiği engellemekten. Dava açsan da son birkaç aydır mahkemelerde dönme ve kadın olmayan şahit istiyorlar! Polisler o zamanlar ceza yazıp tutanağı sana vermiyorladı, haberin olmuyordu yani ceza kesildiğinden. Cezalarımız bu şekilde bizim haberimiz olmadan birikyordu, sonra da hapse gönderiliyorduk bu yüzden.

-LGBTT için mekan olarak neden Beyoğlu’nu tercih ettiniz?

Demet:Nerdeyse hepimiz Beyoğlu civarındayız, toplanmamız buraya ulaşmamız daha kolay. İlk başta mekan bulmak için sorduğumuzda Eşçinsel Derneği’ne hayır dediler daire sahipleri. Beyoğlu’nda böyle sorun yaşıyorsak Şişli’de, mesela, hayli hayli yaşardık .

: -Oradaki polise ve onlarla işbirliği halinde olan mahalleliye karşı tepkinizi nasıl örgütlediniz?

Demet: Güngör kapısının önüne hat çekmişti, böylece o ve mahalleli polisle sürekli iletişim halindeydiler bu şekilde. Ben dışardan evin merdivenlerini çıkıp kapıyı açıncaya kadar polis arkamda bitiyordu çünkü. Güngör hemen arayıp haber veriyordu onlara. Güngör polisi arayamasın diye biz Güngör’ü arayıp telefonunu kitliyorduk. Sabaha kadar polise bizi jurnalleyen mahallelileri uyutmuyorduk. Bizim kaldığımız apartmanın önünde iki polis beklerdi hep, evden çıkamıyorduk bu yüzden. Biz de 155’i arayıp iki sokak ilerdeki bir apartmanın ismini verip, ordan arıyormuş gibi yaparak “memur bey çabuk yetişin sarhoş var, rahatsız oluyoruz” diyorduk telefonda. Aşağıdaki polisler oraya gönderiliyordu sonra, öyle rahatlıyorduk bir süre.

-Transların üzerinden yeniden üretilen milliyetçilik ve din söyleminin ne gibi örnekleri yaşandı Ülker Sokak’ta?

Demet:Güngör ikide bir “Fatih’in çocukları ibne mi olur?” diye bağırıyordu sokak ortasında. 95 yılbaşında propogandaya başladı kadın bize karşı. 95’i 96′ ya bağlayan yılbaşında dışarıda, evlerin içinde herkes coşup eğleniyordu. Birden Güngör belirdi sokakta, baktık kadın yeşillere bürünmüş, Allahuekber diyerek yaklaştı oradaki polise; “biz dini bütün insanız rahatsız oluyoruz ” diye şikayet etti bizi.

Yeri geldi milliyetçi, yeri geldi dinci oldular. Kaçakcılık yapanlar, uyuşturucu satanlar namuslu aile insanına döndüler birdenbire. Beyoğlu Refah’ın elindeydi o dönem, 95 seçimlerinde Refah’tan Nusret Bayraktar seçilmişti. Bir yandan belediye bir yandan polis baskı uyguluyordu. Belediye “travestilere mal satarsanız kapatırım dükkanlarınızı” diyordu esnafa.

Şevval: “Bu ibnelere ekmek ve su vermeyeceksiniz!” diyorlardı belediyedekiler.

Demet: 96’dan 97’ye kadar ülkücü mafya oradaydı. Bana gelip, bir ay içinde terk ediyorsun burayı dediler. Doğan Karakaplan her gün ev basıyordu 89’larda. Kalan son kırıntıları da Hortum temizledi. Kendi topraklarımda köle olmuş oldum yani.

-Ülker Sokak oradaki transların güçlü birlikteliğine rağmen nasıl dağıldı?

Demet:Yeni gelenler işi abartınca eskiler de cıvıtmaya başladı. Zaten ‘öteki’sin transeksüel kimliğinle, bir de üstüne abartınca herşeyi… yani oradaki bir kişinin bile yaptığı hepimize mal oldu. Bir yeri elinde tutmak çok önemli. Direnselerdi diğer translar da, uzun süre kalabilirdik orada. Ben hala orada yaşıyorum, bir tek ben kaldım.

-Ne hissediyorsun oranın geçmişini yaşamış biri olarak şimdiki haliyle her gün yüz yüze geldikçe?

Demet: Pencereden kafamı sağa çevirsem sağdaki anılarımı görüyorum, sola çevirsem soldakileri. Duygusal yapıda olduğumdan dolunaya bile baksam eski anılarım canlanıyor.

-Kadınkapısı neler yapıyor seks işçileri için?

    Şevval: Cinsel yolla bulaşan hastalıkları önleme derneği Kadın kapısı.Mesela gece saat 5’te çevreyi rahatsız etmeden ötürü ceza yazıyor polis bir seks işçisine. Ben bir ara arzuhalci gibi dilekçe yazıyordum sürekli. İlk başta sonuç veriyordu bu dilekçeler; ceza düşüyordu mahkemede. Son zamanlardaki uygulamaya göre mahkemede şahit olacak kişinin erkek olması ya da homoseksüel olmaması gerekiyor! Tüm bunlar devletin suçu organize eden kurum olduğuna dair inancımı maalesef bir kez daha körüklüyor.

Elçin Turan

“Yurttaşlarımızı CHP Çatısı Altında Birleşmeye Davet Ediyorum”

0

Mehtap Altınkeser 27.10.2014

mucadele.com.tr

Olağanüstü Genel Kurul’la CHP İl Başkanı seçilen Hikmet Saatçı’ya; önümüzde ki  aylarda yapılacak olan milletvekili seçimleri, sandıklar bazında örgütlenme, CHP’nin 6 ilkesinden Halkçılık ve yerel basınla olan ilişkileri gibi ko-nularda  sorular yöneltip, görüşlerini aldık.
Sayın Hikmet Saatçı’ya, yoğun programı arasında bize zaman ayırıp, sorularımızı yanıtladığı için teşekkür ediyoruz.

Aydın’da CHP’nin  önümüzdeki milletvekili seçimlerinden beklentisi nedir?
Yapılan Olağanüstü İl Kongresi’nde biz bir mesaj vermiştik. Bu örgütleri çalıştırmasını ben bilirim ve örgütleri ben çalıştırırım, demiştim. Bu sözümün hala arkasındayım ve ben örgütleri çalıştırırım. Çünkü ben İlçe başkanlığın-dan geliyorum, o insanların arasından geliyorum.  Nasıl çalıştırılacaklarını bilirim. Örgütte bulunan arkadaşlarıma güveniyorum. Ayrıca, Genel Kurul’da eğer ki genel seçimlerden başarılı çıkmak istiyor-sak, örgütlerimizin isteklerini yerine getirmemiz gerek. Eğer ki yerine getiremezsek arkadaşlarımızda bir burukluk olur.  Öncelikle ön seçim yapmalıyız. Arkadaşlar ön seçimin mücadelesini verirler, bu ivme ile birlikte genel seçimler için daha güzel bir çalışma ya-parlar. Kasım’ın 2. Haftasın-dan sonra ilçe bazında çalışmalarımız, il örgütü olmamıza rağmen de köy çalışmalarımız başlayacak. Bu çalışmaların başında bizzat da biz buluna-cağız. Kasım’da biz sahalara iniyoruz.

CHP Önceki Genel Başkanı rahmetli Bülent Ecevit’in en önem verdiği konuların başında sandıklar bazında örgütlenme gelirdi. Siz bu konuda ne gibi çalışmalar yapacaksınız?
Sandıklar bazında örgütlenme Aydın’da çok güzel bir şekilde yerleşmiş ve vardır.  Ama bunların takipleri il bazında yapılıyor muydu, yapılmıyor muydu bilemem.  Ben kendi ilçemde Bozdoğan’da yapıyordum.  Bunların il bazında denetlenip, denetlenmediği bilmiyorum. Biz bu konuda var olanı aktif hale getireceğiz. Ben yeni il başkanıyım ama bu işi bilen birisiyim. Ben bu işi bildiğimi iddia ediyorum.
Bilindiği üzere CHP’nin  6 temel ilkesi vardır.  (Cumhuriyetçilik, Devrimcilik, Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, Laiklik)  Bunların içinde yer a-lan Halkçılık ilkesine CHP’nin bugün ki koşullarda hala bağlı olduğunu, halkla bütünleştiğini söyleyebilir misiniz? Örnek vermek gerekirse ismi bizde saklı önceki CHP Aydın İl başkanlarından birisi köyde oturduğu halde bir kez dahi köy kahvesine gitmemiş, halkla bütünleşmemişti.

CHP adının içinde halk var. Aydın içinde baktığımda biz halka yakınız. İlçelerde de çok yakınız. Ben Bozdoğan gibi bir ilçede 3. Dönem Belediye Başkanlığı’nı kazanamazdık. Sağın kalesi olan bir ilçe Bozdoğan ve çok partili sistemde hiç kazanılmamış bir ilçe. Halka yakın olduğumuz için kazandık. Örneğin, Koçarlı’da öyle örgüt halkla iç içe ve orada da kazandık. Büyükşehir eğer ki halka yakın olmasa  % 44’le kazanabilir miydi?  Ben inanıyorum CHP halka yakın. AKP iktidarının halkı siyaset-ten uzaklaştırmış olması, sanki  CHP’nin halktan kopuk olduğu izlenimi yaratılıyor. Halk ekonomik olarak fakirleştirildi, hükümete muhtaç hale getirildi. Bunlardan dolayı bakıldığında halka ulaşamıyoruz görüntüsü veriliyor.  Hayır biz halka ulaşıyoruz. Ama insanlar muhalefetten değil iktidardan bir şeyler bekliyorlar.

Kişilerin yaptığı şeyler, kişileri bağlar. Ben gidip bir yer-lerde nutuk atmaktansa oturup insanlarla çay içip sohbet etmeyi daha çok önemsiyorum.  Benim nutuk atmama gerek yok TV’den zaten her gün görüyor, biliyor vatandaş olanı biteni. Ama yanlarında olmak, halini, hatırını sormak vatandaş için daha önemli.  Her yiğidin kendine göre yoğurt yiyişi vardır. O’nun yoğurt yiyişi öyle, benim de böyle.

Aydın’da 500’e yakın köy var, bu süre zarfında bu köyleri ziyaret etme olanağına sahip misiniz, bu konuda ne söylemek istersiniz?
Ben il başkanı olarak her köyü kendim ziyaret etmek is-terim.  Ama başarabileceğimi zannetmiyorum. Benim 24 ki-şilik bir yönetim kurulum ve yaklaşık 40 kişiden oluşan komisyonlarım var. Aramızda görev paylaşımıyla her köyü ziyaret edeceğimizden emin olabilirsiniz.

Yerel basınla ilişkilerinizi artıracak mısınız?
Ben basını önemseyen birisiyim. İster basın beni desteklesin, isterse eleştirsin hiç fark etmez. Ben bütün basın camiasını önemserim. Ama beni eleştirirken olmadık yalanlarla değil, belden aşağı değil, benim çalışmalarımla ilgili beni eleştirirlerse bana yol gösterirler ve ben saygı duyarım.  Ben çalışmak için görev başındayım, iyi yaptıklarım kadar, yapamadıklarımı da eleştirmeleri en doğal haklarıdır. İleriki günlerde, basınla daha yakın ilişkiler kurmak için bazı planlarımız var.

Son olarak Aydınlı hemşehrilerinize, CHP’lilere vermek istediğiniz mesaj var mı?
Aydınlılara öncelikle şunu söylemek istiyorum. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızı kutluyorum.  Bu Cumhuriyet çok değerli, Cumhuriyetimizi yıkmak isteyenler var. Çok kötü günler yaşıyoruz. Bu kötü günleri birlikte aşabilmek i-çin, birlik, beraberlik, bütünlük içinde olmalıyız.  Birlikte hareket etmemiz gerekir, bireysel hareketler maalesef ki sonuç vermez. Örgütlü olmak gerekiyor, birleşmek için yurt-taşlarımızı CHP çatısı altına davet ediyorum.

“Yurttaşlarımızı CHP Çatısı Altında Birleşmeye Davet Ediyorum”

0

Mehtap Altınkeser 27.10.2014

mucadele.com.tr

Olağanüstü Genel Kurul’la CHP İl Başkanı seçilen Hikmet Saatçı’ya; önümüzde ki  aylarda yapılacak olan milletvekili seçimleri, sandıklar bazında örgütlenme, CHP’nin 6 ilkesinden Halkçılık ve yerel basınla olan ilişkileri gibi ko-nularda  sorular yöneltip, görüşlerini aldık.
Sayın Hikmet Saatçı’ya, yoğun programı arasında bize zaman ayırıp, sorularımızı yanıtladığı için teşekkür ediyoruz.

Aydın’da CHP’nin  önümüzdeki milletvekili seçimlerinden beklentisi nedir?
Yapılan Olağanüstü İl Kongresi’nde biz bir mesaj vermiştik. Bu örgütleri çalıştırmasını ben bilirim ve örgütleri ben çalıştırırım, demiştim. Bu sözümün hala arkasındayım ve ben örgütleri çalıştırırım. Çünkü ben İlçe başkanlığın-dan geliyorum, o insanların arasından geliyorum.  Nasıl çalıştırılacaklarını bilirim. Örgütte bulunan arkadaşlarıma güveniyorum. Ayrıca, Genel Kurul’da eğer ki genel seçimlerden başarılı çıkmak istiyor-sak, örgütlerimizin isteklerini yerine getirmemiz gerek. Eğer ki yerine getiremezsek arkadaşlarımızda bir burukluk olur.  Öncelikle ön seçim yapmalıyız. Arkadaşlar ön seçimin mücadelesini verirler, bu ivme ile birlikte genel seçimler için daha güzel bir çalışma ya-parlar. Kasım’ın 2. Haftasın-dan sonra ilçe bazında çalışmalarımız, il örgütü olmamıza rağmen de köy çalışmalarımız başlayacak. Bu çalışmaların başında bizzat da biz buluna-cağız. Kasım’da biz sahalara iniyoruz.

CHP Önceki Genel Başkanı rahmetli Bülent Ecevit’in en önem verdiği konuların başında sandıklar bazında örgütlenme gelirdi. Siz bu konuda ne gibi çalışmalar yapacaksınız?
Sandıklar bazında örgütlenme Aydın’da çok güzel bir şekilde yerleşmiş ve vardır.  Ama bunların takipleri il bazında yapılıyor muydu, yapılmıyor muydu bilemem.  Ben kendi ilçemde Bozdoğan’da yapıyordum.  Bunların il bazında denetlenip, denetlenmediği bilmiyorum. Biz bu konuda var olanı aktif hale getireceğiz. Ben yeni il başkanıyım ama bu işi bilen birisiyim. Ben bu işi bildiğimi iddia ediyorum.
Bilindiği üzere CHP’nin  6 temel ilkesi vardır.  (Cumhuriyetçilik, Devrimcilik, Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, Laiklik)  Bunların içinde yer a-lan Halkçılık ilkesine CHP’nin bugün ki koşullarda hala bağlı olduğunu, halkla bütünleştiğini söyleyebilir misiniz? Örnek vermek gerekirse ismi bizde saklı önceki CHP Aydın İl başkanlarından birisi köyde oturduğu halde bir kez dahi köy kahvesine gitmemiş, halkla bütünleşmemişti.

CHP adının içinde halk var. Aydın içinde baktığımda biz halka yakınız. İlçelerde de çok yakınız. Ben Bozdoğan gibi bir ilçede 3. Dönem Belediye Başkanlığı’nı kazanamazdık. Sağın kalesi olan bir ilçe Bozdoğan ve çok partili sistemde hiç kazanılmamış bir ilçe. Halka yakın olduğumuz için kazandık. Örneğin, Koçarlı’da öyle örgüt halkla iç içe ve orada da kazandık. Büyükşehir eğer ki halka yakın olmasa  % 44’le kazanabilir miydi?  Ben inanıyorum CHP halka yakın. AKP iktidarının halkı siyaset-ten uzaklaştırmış olması, sanki  CHP’nin halktan kopuk olduğu izlenimi yaratılıyor. Halk ekonomik olarak fakirleştirildi, hükümete muhtaç hale getirildi. Bunlardan dolayı bakıldığında halka ulaşamıyoruz görüntüsü veriliyor.  Hayır biz halka ulaşıyoruz. Ama insanlar muhalefetten değil iktidardan bir şeyler bekliyorlar.

Kişilerin yaptığı şeyler, kişileri bağlar. Ben gidip bir yer-lerde nutuk atmaktansa oturup insanlarla çay içip sohbet etmeyi daha çok önemsiyorum.  Benim nutuk atmama gerek yok TV’den zaten her gün görüyor, biliyor vatandaş olanı biteni. Ama yanlarında olmak, halini, hatırını sormak vatandaş için daha önemli.  Her yiğidin kendine göre yoğurt yiyişi vardır. O’nun yoğurt yiyişi öyle, benim de böyle.

Aydın’da 500’e yakın köy var, bu süre zarfında bu köyleri ziyaret etme olanağına sahip misiniz, bu konuda ne söylemek istersiniz?
Ben il başkanı olarak her köyü kendim ziyaret etmek is-terim.  Ama başarabileceğimi zannetmiyorum. Benim 24 ki-şilik bir yönetim kurulum ve yaklaşık 40 kişiden oluşan komisyonlarım var. Aramızda görev paylaşımıyla her köyü ziyaret edeceğimizden emin olabilirsiniz.

Yerel basınla ilişkilerinizi artıracak mısınız?
Ben basını önemseyen birisiyim. İster basın beni desteklesin, isterse eleştirsin hiç fark etmez. Ben bütün basın camiasını önemserim. Ama beni eleştirirken olmadık yalanlarla değil, belden aşağı değil, benim çalışmalarımla ilgili beni eleştirirlerse bana yol gösterirler ve ben saygı duyarım.  Ben çalışmak için görev başındayım, iyi yaptıklarım kadar, yapamadıklarımı da eleştirmeleri en doğal haklarıdır. İleriki günlerde, basınla daha yakın ilişkiler kurmak için bazı planlarımız var.

Son olarak Aydınlı hemşehrilerinize, CHP’lilere vermek istediğiniz mesaj var mı?
Aydınlılara öncelikle şunu söylemek istiyorum. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızı kutluyorum.  Bu Cumhuriyet çok değerli, Cumhuriyetimizi yıkmak isteyenler var. Çok kötü günler yaşıyoruz. Bu kötü günleri birlikte aşabilmek i-çin, birlik, beraberlik, bütünlük içinde olmalıyız.  Birlikte hareket etmemiz gerekir, bireysel hareketler maalesef ki sonuç vermez. Örgütlü olmak gerekiyor, birleşmek için yurt-taşlarımızı CHP çatısı altına davet ediyorum.

Aydın USALP ile röportaj

0

kokludegisim.net

Köklü Değişim Dergisi yazarı ve Diyarbakır temsilcisi Aydın USALP ile gündemdeki konular ve Hizb-ut Tahrir yargılamalarına yönelik gerçekleştirilen kampanya hakkında bir röportaj gerçekleştirdik.

– Öncelikle röportaja şu soru ile başlamak istiyorum. Arap baharı ve özellikle Suriye devrimine ilişkin bugüne kadar birçok şey yazıldı ve konuşuldu. Sizin bu süreç ve Suriye devrimi ile ilgili düşünceniz nedir?

Medyanın “Arap baharı” olarak tanımladığı ve Tunus ile başlayıp diğer ülkelere de sirayet eden ayaklanmaların, özünde Müslüman halkların diktatör ve gayri İslami yönetimlere karşı başlattıkları ayaklanmalar olduğunu düşünüyoruz. Osmanlı devletinin dağılmasından sonra İngiltere öncülüğündeki Batılı devletlerin, Müslümanların yaşadığı coğrafyayı parsellediğini ve her parçada, Müslümanlar üzerinde küfür hükümlerini tatbik edecek ve kendilerine hizmet edecek otoriteler tesis ettiklerini biliyoruz. Bu bağlamda söz konusu yönetimlerin had tanımayan zulümleri, Müslümanlarda öfke birikmesi oluşturdu. Her ne kadar Batı ve emrindeki medya, söz konusu ayaklanmaların demokrasi için olduğunu kamuoyuna lanse etti ise de biz bu ayaklanmaların organize bir şekilde olmasa da İslami talepler ve İslami hassasiyet ile yapıldığını biliyoruz. Ancak, Müslüman halkın genelinin sahih İslami anlayış ve ferasetinden uzaklaşması ve egemen Batı devletlerinin ayaklanmalara müdahale etmesi sonucu söz konusu devrimlerin saptırıldığını görüyoruz. Sonuçta egemen emperyalist devletlerin istekleri doğrultusunda, sistemler değişmeyip sadece yöneticilerin değişimi ile halklar susturuldu.

Suriye’ye gelince, malumunuz Suriye’deki ayaklanmalar, bazı çocukların duvarlara rejim aleyhine yazılar yazması ve rejimin buna sert bir şekilde karşılık vermesi sonucunda başladı. Rejimin katliamlar yapması akabinde ayaklanmalar ülke geneline yayıldı. Rejimin geri adım atmaması, ABD öncülüğündeki Batı devletlerinin de muhalefeti güdümüne alamaması sonucunda ayaklanmanın seyri, gruplar halinde rejimle çatışmaya dönüştü. Suriye’deki ayaklanmayı diğerlerinden farklı kılan, daha fazla İslami yoğunluklu olmasıdır. Sonuç olarak, Müslümanların zulme razı olmayıp bunu dillendirmesi ve zulümlerin son bulması için yaptığı yürüyüşlere, rejim şiddet ve katliam ile karşılık vermiştir. Dolayısı ile İslam şeriatı, cana ve mala kast edildiğinde, Müslümana karşılık verme hakkını vermiştir ki bundan dolayı Suriye halkının kıyamı haklı ve meşru bir kıyamdır. Eğer haklı ve meşru bir kıyam olmamış olsaydı, bu halklar ve devrimciler 4 yıl boyunca zulme direnme azmini gösteremezlerdi. Eğer Suriye devrimi birilerinin dediği gibi Batı ve ABD’nin arkasında olduğu bir devrim olsaydı, Müslüman halkları bu kadar zulme ve acıya rağmen hala meydanlarda ve direniş cephelerinde göremezdik. Suriye kıyamı her şeyi ile İslami bir ayaklanma ve devrimdir. Bu kıyamın sahih İslami bir devlet ile sonuçlanmasını murad ediyoruz.

Sizin ifadelerinizden de hareketle Suriye devriminin bu kadar uzamasının sebebi nedir? Suriye neden bu kadar önemli?

ABD öncülüğündeki Batı devletlerinin, diğer beldelerde başardığı devrimi çalma girişimini Suriye’de de uygulamaya çalıştılar. Öncelikle, laik veya “ılımlı” olarak tanınan bazı şahsiyetleri bir araya getirerek, rejime karşı oluşan Muhalefeti temsil etmesi için kendi güdümünde bir takım oluşumlar kurdular. Önce Suriye Ulusal Konseyi’ni (SUK) ve sonra Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu ’nu (SMDK) kurdular. Suriye’nin Dostları adı altında toplantılar yaptılar. Oluşturdukları koalisyonların başına birçok kişiyi getirdiler, olmayınca birçok kişiyi götürdüler. Ama bir türlü Suriye’de kıyama kalkmış halkın desteğini ve temsil yetkisini alamadılar. Şer güçlerin her hamlesine karşın Suriye halkı, düzenledikleri Cuma gösterilerinde ferasetli bir şekilde pankartlarla, sloganlarla karşılık verdiler ve şer güçlerin oyunlarına gelmediler. Bu sayede Suriye halkı, şer güçlerin devrimlerini çalmalarına ve emellerine ulaşmalarını engelledi. Şu anda bile birbirinden farklı İslami yorum ve anlayışlara sahip olmasına rağmen, Suriye’de mücadele eden grupların ağırlıklı kısmının nihai hedeflerinin İslami bir yönetim olduğunu görebiliyoruz. Ancak bu talebin bedeli çok ağır olmaktadır.

Durum böyle olunca, yani ABD devrimi çalamayınca Suriye’deki Müslümanları Esed ve arkasındaki güçlerin insafsız ellerine bıraktı. Suriye’deki sürecin uzamasının başka bir boyutu da Müslümanların tutumu ile ilgilidir. Malumunuz, Suriye kıyamının başından itibaren, Esed’e karşı ve Esed’e taraf olan iki blok oluştu. Esed’e karşı olduğu ileri sürülen ABD, Avrupa, Türkiye ve Katar gibi bir blok, Esed’in arkasında olduğunu ifade eden diğer blok ise İran, Rusya ve Çin’den oluşuyordu. Aslında işin can alıcı noktası burasıydı ve oyunun büyüğü burada sergileniyordu. Çünkü her iki bloğun istekleri birdi ve korkuları da aynı idi. Neydi bu ortak korkuları? Suriye’de bağımsız bir İslam Devleti’nin kurulması korkusuydu. Ancak, bu iki şer bloğun danışıklı sürtüşmeleri Müslüman toplumlarda Suriye muhalefetinin arkasında ABD’nin olduğu algısını oluşturdu. Diğer taraftan, çoğu Müslümanın İslam devleti gözü ile baktığı İran’ın, zulümde ve küfürde zirve yapan Esed’in yanında saf tutması, hatta ordusu ile ve Lübnan’daki örgütü ile Esed’in önünde savaşması, çoğu Müslümanın kafalarının karışmasına sebep oldu. Böylece Müslümanların büyük bir kısmının Suriye’de yaşanan drama, hunharca katledilen yüzbinlerce Müslüman’a sessiz kalmasını sağladılar. Medya üzerinden öyle bir algı oluşturdular ki hemen herkes orada bir fitne, bir iç savaş olduğuna ve taraf olunmaması gerektiğine inandı. Evet, Suriye’yi çok önemli kılan husus;  yaklaşık yüz yıl sonra, Suriye’de bir İslam devleti kurulması yönünde güçlü emarelerin ortaya çıkması idi ve bu emareler halen ortadan kalkmış değil. İşte sürecin bu kadar uzamasının asıl sebebi kurulacak bu İslami devleti tehdit olarak gören ABD ve Batı’nın Baas rejiminin devrilmesini istememesidir. Çünkü eğer rejim devrilirse bir yönetim boşluğu oluşur ve bu yönetim boşluğu İslam devleti ile doldurulur. Ama rejim devrilmeden önce ılımlı bir muhalefet oluşturulursa boşluk onlar üzerinden doldurulur. İşte ABD’nin Türkiye ve bölge ülkeleri üzerinden deneyip başarı elde edemediği şey bu ılımlı muhalefetin oluşturulamamasıydı. Süreç bunun için uzatıldı.

Suriye devriminde günümüze geldiğimizde Kuzey Suriye olarak bildiğimiz Rojova’nın, Suriye devrimindeki önemini ne ile izah edebilirsiniz? Rojova’nın Suriye devriminde tüm ülkeler için bu kadar önemli bir hale gelmesinin sebebi nedir?

Bilindiği özere Suriye’de ayaklanmalar ciddi bir hal almaya başladığı andan itibaren Esed, Kürtlerin yaşadığı ve bugün artık yaygın bir şekilde kullanılan “Rojava” bölgesinden askerlerini çekti. Bölgeyi tabiri caiz ise tamamen serbest bıraktı. Bunu yaparken Kürtleri sevdiğinden yapmadı. Bilakis bu günleri ve hatta daha sonraki zamanlarda Müslümanların aleyhine gerçekleşmesi muhtemel olayların vukuu bulması için yaptı veya yaptırıldı. Gelişen olaylara baktığımızda birincisi; Esed, bu strateji ile Kürtlere özerk yapılar kurma fırsatı verilmesi sonucunda düşman bir cephe değil, işbirliği yapacağı bir yapıyı kazanmış oldu. İkincisi, Türkiye’nin rejim olarak değil, şahsi olarak Esed’e karşı bir tutum içinde olduğunu görüyoruz. İçerde PKK ile bir süreç başlatmışken, PKK’nin bölgedeki kolu durumunda olan DYP’nin bölgede başat rol oynaması, Öcalan’ın en son yönetim modelini bilfiil yürürlüğe koyması, Türkiye için sıkıntılı bir bölge olmasını sağladı. Diğer bir husus ise Türkiye üzerinden Suriye devrimine katkının sağlanması güçleştirilmiş oldu. Çünkü Türkiye’nin Suriye ile sınırı neredeyse sadece Hatay ile sınırlandırılmış oldu. Kısacası Rojova’nın PKK zihniyetine terk edilmiş olması Suriye devrimine olumsuz yönde etkilemiştir. Diğer taraftan tüm dünyanın Rojava’yı gündem yapmaları, içerde yaşananları perdelemek için olduğunu düşünüyorum.

Kobani ’de yaşanan gelişmeler ve Türkiye’deki yansımaları hakkında sizin siyasi analiziniz nedir? Bu gelişmelerin Çözüm süreci ile bir ilgisi var mı?

Kobani’yi gündeme getiren üç esasi aktör vardır. Birincisi,  Kobani yönetimindeki PYD dir ki DYP’yi PKK den ayrı düşünmek mümkün değildir. İkinci aktör IŞİD ve üçüncüsü Türkiye’nin de içinde olduğu Batı Koalisyonu. Yaklaşık 35 senedir devletle mücadele eden PKK’nin geldiği nokta bellidir. Düşe kalka yürüyen ve adına çözüm dedikleri bu sürecin geleceği ise kapalı ve meçhul. Sürecin PKK lehine getirebileceği en iyi sonuç dahi bugün Rojova’nın sahip olduğu konuma gelebilmesi için daha on yıllar gerekli. Dolayısı ile ilan edilen bu üç özerk kanton PKK’nin şimdiye kadar elde ettiği veya kendisine verildiği en büyük başarıdır. Ki Rojava ’da tesis edilen bu tarz yönetim aynı zamanda Öcalan’ın bütün Kürtler için düşündüğü bir yönetim modelidir. Dolayısı ile bu özerk yönetimin ayakta kalması, PKK yetkililerince de defalarca ifade edildiği gibi kendileri için bir ölüm kalım meselesidir. İkinci aktör IŞİD’e gelince, IŞİD’in, Irak’taki kuruluşundan, 2013’te Suriye ye gelip şimdiki ismini alması, sonra Musul’u alıp devletini ilan etme süreci herkesçe malumdur. Yine IŞİD’in düşünce ve eylemleri de dünyadaki bütün İslami akımlardan ayrışmaktadır. IŞİD’in gelişme sürecine bakıldığında hep zayıf halkalara saldırdığını görmekteyiz. Kobani’yi saldırması hem stratejik hem de yine zayıf halka olarak gördüğü anlaşılıyor. Ve üçüncüsü, Kobani’yi IŞİD’in saldırısından korumak için oluştuğu iddia edilen batı koalisyonu ve bu koalisyon ile hareket eden Türkiye var. Türkiye, bir yandan Mülteci kabul ederken diğer yandan kime nasıl yardım edeceği konusunda kafası oldukça karışık. Şimdiye kadar IŞİD’e yardım etmek ile suçlanırken şimdi IŞİD ile havadan yetmez karadan da savaşmak gerektiğini ifade ediyor. Bir yandan PYD’yi terör örgütü olarak değerlendirirken diğer taraftan PYD militanlarını ağırlayan, tedavi eden ve nasıl yardım edeceği konusunda çare arayan bir ülke. Erdoğan bir şey söylüyor, ABD kalkıp Onu yalanlıyor. Bir yandan bize rağmen yaptı diyor, diğer taraftan ben önerdim diyor. “Müttefik” ine göbekten bağlı olunca böyle arada kalıyor.

Uzun bir yorum gerektiren bu sorunuzu şu hususları hatırlatmadan geçmek istemiyorum. İslam’ın hayattan uzaklaştırılması ile egemen kâfir devletler tarafından hayat, gayri İslami fikir ve nizamlar ile dizayn edildi.  Müslümanlarda vatancılık ve milliyetçilik duyguları oluşturuldu. Böylece ulus devlet anlayışı ve her milletin kendi geleceğini belirleme hakkı anlamında self determinasyon anlayışını Müslümanlara aşıladılar. Ancak İslam, kendisine inananları tek bir ümmet olarak vasıflandırıp, bu ümmetin de tek çatı altında toplanmasını emrediyor. Bu bağlamda İslam toprakları -ki İslam ile bir gün dahi hükmedilen topraklar Müslümanların toprağıdır- arasında çizilen sınırlar İslam’a göre meşru değildir. Dolayısı ile mevcut sınırlar ve bu sınırlar üzerindeki yönetimler İslam’a göre meşru değilken yeni sınırların oluşması ve gayri İslami yeni yönetimlerin tesis edilmesi caiz olamaz. Diğer taraftan, zihniyet ve fiiliyatı ile tarihteki hariciler ile paralellik arz eden IŞİD, devlet olmadığı halde devlet gibi davranması kabul edilebilir bir şey değildir. Ayrıca Esed ve arkasındaki şer güçler halen her gün onlarca Müslüman katlederken, diğer direniş grupları ile birlikte Esed’i devirmek ve zulümlerine engel olmak varken, kendilerine saldırmayan bölgelere ve sivillere saldırmanın doğru ve kabul edilebilir bir yanı yoktur. Ayrıca İslam ve Müslümanların her daim düşmanı ve hali hazırda İslam coğrafyasında meydana gelen bütün zulüm ve katliamların müsebbibi bu kafir devletler ile onlara uşaklık eden yerel yönetimler iken onlardan müdahale etmesini istemek İslam’a ve Müslümanlara ihanettir. Bir Müslüman nasıl olur da kâfirlerin İslam beldelerine saldırmasını isteyebilir ve onlara yardım edebilir? Maalesef Batı ve işbirlikçileri IŞİD özerinden İslam ve Müslümanlar aleyhine olumsuz bir kamuoyu meydana getirmeyi başardılar.

Kobani’nin çözüm adı verilen süreç ile doğrudan bir ilişkisinden ziyade, PKK tarafından çözüm sürecinin Kobani ile ilişkisini kurduğunu görüyoruz. Demin ifade ettiğim gibi, PKK’nin başaramadığı ve Suriye’de gelişen olaylardan sonra altın tepsi içinde sunulan bu fırsatı kaybetmek istemiyor. Güney Kürdistan olarak da ifade edilen Irak Kürdistan yönetimi var ama PKK’nin bu özerk yapı üzerinde bir etkisi veya yetkisi bulunmamaktadır. Bunun için Türkiye’deki geleceği ve elde etmek istedikleri biraz da Rojava’nın ayakta kalması ile ilgilidir. Ortalığı böylesine velveleye vermesi yıkıp yakması bundandır.

Türkiye’nin PKK’yi muhatap alarak çözüm sürecini yürütmesini ve Kobani üzerinden PKK ve PYD ye yardım etmesini nasıl yorumluyorsunuz?

İdeolojik ve bağımsız olmayan devletlerin siyasetleri egemen devletlerin siyasetlerinden bağımsız değildir. Öncelikle PKK’yi meydana getiren şartlar mevcuttu. Demin de kısmen değindiğim gibi, İslam devletinin yıkılması ile birlikte, İngiltere tarafından tayin edilen sınırlar ve tesis edilen yönetimler içinde Kürtlere bir devlet verilmedi. Kürtlerin yaşadığı topraklar dört devletin sınırları içinde bırakıldı ve her devlet kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlere diğer Müslümanlardan daha çok zulmetti. Türkiye’deki duruma baktığımızda, özellikle Şeyh Said Efendi’nin, Hilafet’in ilga edilip yerine Cumhuriyetin kurulması üzerine kıyama kalkmasının akabinde, Türkiye devleti Kürt halkına karşı çok daha zalimane bir siyaset içine girmiştir. Dolayısı ile PKK’nin ortaya çıkışı ve gelişimi herkesin malumudur. Ancak yaşanan süreçte örgütün bağımsız olmadığı, egemen güçlerin kendi çıkar siyasetleri gereğince kullandıkları da ortaya çıkmıştır. ABD’nin, İngiltere’nin kurup dizayn ettiği Türkiye’yi tamamen kendi nüfuzuna almak için çalıştığını biliyoruz. Daha önce Menderes ve Özal ile siyasette belli bir yol almasına rağmen, orduya nüfuz edememesi, ABD’yi başka çareler aramaya itmiştir. İşte ABD bu noktada örgütten istifade etmiştir. Neticede ABD, AKP ile amacına ulaştıktan sonra, artık bu sorunun da kendi istediği usuller ile çözülmesi gerektiğinden böylesi bir sürecin başlamasına gerek duyulmuştur. Dikkat edildiğinde,  bu sürecin başlaması ile AKP oylarını artırmıştır. Çünkü hem Kürtler hem de Türkler artık bu savaştan bıkmış ve barış ortamını istemektedirler.   AKP’nin güçlenmesi, ABD’nin de Türkiye’de güçlenmesi demektir. Ve yine dikkat edildiğinde süreç ile ilgili adımlar AKP’nin sıkıştığı bir takım olaylar sonrası ve seçimler öncesinde hızlanmaktadır. Bu sürecin ilk adımları 2009 yılında “Demokratik çözüm”, “milli berberlik ve kardeşlik projesi” gibi isimler ile atıldığını biliyoruz. Ancak ne zaman ki AKP sıkışırsa süreci gündeme getirmektedir. Silvan’da öldürülen askerlerden sonra, Suriye’de ayaklanmalar güçlendikten sonra, Kobani meselesi ve akabinde ülkede meydana gelen hadiseler sonrası adımlar hızlanmaktadır. Diğer taraftan AKP aynı zamanda bu süreci seçim malzemesi haline getirerek iktidardaki ömrünü uzatmakta ve devletin bütün kademelerine iyice yerleşmeye çalışmaktadır.

Dolayısı ile bu günlerde hükümetin bu sürece hız vermesi, PKK/PYD ye yardım etmesi koşulların dayatması sebebi iledir. Bir yandan genel seçimler yaklaşmakta diğer yandan, IŞİD’e yardım etme ithamı ile karşı karşıyadır. Ayrıca PKK’nin 6-7 Ekim’de yaptıkları ile ülkeyi kaosa çevirme potansiyeli görmesi diğer taraftan uluslararası baskılar devleti buna mecbur bırakmaktadır. Yoksa deminde ifade ettiğim gibi şartların dayatması olmasaydı yöneticilerin söylemlerinde bu kadar tutarsızlık görülmezdi.

PKK ile çözüm süreci müzakerelerini değerlendirirken terör tanımı, terör örgütü, terör suçları ve cezaları konuları gündeme geliyor. Siz bu süreçte “Hizb-ut Tahrir’e Yönelik Yargı Zulmüne Dur De” başlıklı bir kampanya başlattınız. Bu kampanyadan biraz bahseder misiniz?

Rasulullah (sav) bir hadisinde “İmam (Halife) kalkandır, ümmet onun arkasında savaşır ve Onunla korunur” der. Biz de biliyoruz ki Hilafet devleti yıkıldıktan sonra İslam ümmeti, kâfirlerin bütün saldırılarına karşı kalkansız kaldı darbe üstüne darbe yedi. Hizb-ut Tahrir de İslam ümmetinin içine düştüğü bu durumdan kurtulması için ve İslami hayatı yeniden başlatmak için ümmet içinde çalışan bir partidir. Dünyanın elliden fazla ülkesinde faaliyet gösteren, fikri ve siyasi olarak İslami çalışmalarda bulunmasına rağmen bazı ülkelerde çalışmasına izin verilmemektedir. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türkiye ceza yasalarında daha önceleri muğlak bırakılan terör tanımı en son Avrupa yasalarına uyum paketi kapsamında çıkan yasalarla netleşti. Buna göre bir örgütün terör örgütü olabilmesi için cebir ve şiddeti benimseyip gerçekleştirmesi gerekmektedir. Hizb-ut Tahrir’in fikir ve eylemleri bu tanım kapsamına girmediği halde, kendisine terör örgütü muamelesi yapılmaktadır. Şimdiye kadar Türkiye’de 500 civarında Hizb-ut Tahrir’li hakkında dava açılmış ve 1828 yıl ceza verilmiştir. Aslında sadece Hizb-ut Tahrir müntesipleri değil, bütün İslami camialar yargı zulmüne maruz kalmıştır. Biz bu kampanyayı özelde Hizb-ut Tahrir için yapmakla birlikte yaptığımız bütün faaliyetlerde diğer Müslümanların mağduriyetinden bahsettik.

Aslında son dönemde doğu ve güney doğu bölgesinde Kobani direnişi adı altında başlayan eylemler ve kaos bir şeyi ortaya koydu. Terör nedir ve terörist kimdir bu konu devlet ve yetkililer tarafından yeniden tanımlanmalı ve hukuksuzca zulme uğrayanlardan af dilenmeli. Zira hiçbir maddi eyle karışmamış grup ve kitlelerin mensupları ağır cezalara çarptırılırken ülkeyi cehenneme çevirenler ile masaya oturuluyor.

Malumunuz, haber sitenizde de yayınlandığı gibi “yargı zulmüne dur de” kampanyamız, 18 Eylül’de İstanbul’da yapılan basın bilgilendirme toplantısı ile başladı. Kampanyamızın birinci aşaması 30 Eylül’e kadar sürdü. Bu kampanya çerçevesinde Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayetinin Medya Bürosu üyeleri, Merkezi Temas Heyeti üyeleri ve Nakıplıkları bünyesinde oluşturulan Temas Heyetleri ile Anayasa Mahkemesinden Adalet Bakanlığına, Barolar Birliğinden Meclis Adalet Komisyonuna, Milletvekillerinden siyasi parti genel merkezlerine,  gazetecilerden televizyonculara, STK’lardan iş ve işveren temsilcilerine kadar yüzlerce kişi ve kuruluş ziyaret edildi. Bu ziyaretler kapsamında 80 siyasi kurum, 175 sivil toplum kuruluşu, 95 medya kuruluşu, 51 yargı ve hukuk temsilcisi, 32 devlet kurumu olmak üzere toplam 433 ayrı kurum, kuruluş ve kişiye kampanya hakkında bilgilendirme yapılmış ve hazırlanan Hukuk Dosyası kendilerine teslim edildi.

Yine bu süre zarfında kampanyanın tanıtımı için açılan “Yargı Zulmüne Dur De” isimli facebook sayfası, yaklaşık 195 bin kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Hem kampanyaya destek olmak, hem de yaşadıkları mağduriyetleri dile getirmek için yüzlerce kişi bu facebook sayfasına video mesajlar ve resimler göndermiştir. Kampanyaya yurt dışından Endonezya, Afganistan, Rusya, Kırım, Mısır, Sudan, Lübnan, Filistin, Danimarka, Hollanda ve daha birçok ülkeden destek mesajları gelmiş, Türkiye’deki Hizb-ut Tahrir üyelerine yapılan hukuksuz yargılamalara son verilmesi çağrısı yapılmıştır.

20 Eylül 2014 tarihinde ise kampanya hakkında Twitter’da açılan “HizbutTahrir TürkiyeVilayeti” etiketi, kısa bir süre sonra Türkiye gündeminde birinci, dünya gündeminde ise ikinci sıraya yerleşmiştir. Açılan bu etikete 44.341 adet twit atılmış ve birçok kesimden gelen destek mesajları yayınlanmıştır.

Kampanyanın ikinci aşaması olarak 20 Ekim’de başlattığımız ve 20 Kasım’a kadar sürecek imza kampanyası gerçekleştiriyoruz. Söz konusu imza kampanyası  http://yargizulmunedurde.com/üzerinden gerçekleştiriyoruz.

Hizb-ut Tahrir’in Türkiye’deki çalışma serüvenini ve bugüne kadar ki hukuki durumunu kısaca özetleyebilir misiniz?

Hizb-ut Tahrir Türkiye’ye 1960’lı yılların sonlarına doğru, Ürdün’den üniversite eğitimi için gelen gençler aracılığı ile fikirlerini Türkiyeli Müslümanlara ulaştırmışlar. Gençlerine yönelik ilk tutuklama 1967 tarihinde gerçekleşmiş. “Devletin Sosyal, Ekonomik, Siyasi ve Hukuki temel nizamlarını dini esas ve inançlara uydurmak amacı ile cemiyet tesis, teşkil, sevk ve idare etmek” suçlamasıyla Türk Ceza Kanununun 163/1 maddesine göre haklarında dava açılıp beşer yıl hapis ile mahkûm edilmişler. 1980 askeri darbesinden sonra yeni bir tutuklama dalgası gerçekleşmiş ve aralarında üniversite öğrencilerinin de bulunduğu çok sayıda Müslüman, Hizb-ut Tahrir üyesi veya yöneticisi olma suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanmış ve bu tutuklama sonucunda gençlerine altışar ay hapis cezası verilmiş.  Bu davada ise suç delili olarak Hizb-ut Tahrir kaynaklı fikri ve siyasi içerikli kitap ve beyannameler gösterilmiş. 2000 yılındaki tutuklamalar neticesinde Hizb-ut Tahrir üyeleri ilk kez Terörle Mücadele Kanunu ile tanıştılar. Bu yıllarda yüzlerce Hizb-ut Tahrir üyesi TMK çerçevesinde “Silahsız Terör Örgütüne üye ve yönetici olmak” suçlamasıyla yargılanmışlar ve yöneticilerine 5 yıl, üyelerine 3 yıl ceza verilmiş. Bu yargılanmalarda kesilen cezalara uydurulan gerekçe ise “Manevi Cebir”dir. 2002 yılında iktidara gelen AK Parti, Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde bir dizi değişikliğe gitmiştir. 30 Temmuz 2003 tarihinde Terörle Mücadele Kanunundaki terör tanımı değiştirilmiş ve bir örgütün terör örgütü olabilmesi için cebir ve şiddete başvurması ön şart olarak koşulmuştur.

Terör tanımında ve TMK’da yapılan değişiklikler neticesinde Hizb-ut Tahrir yargılanmalarında bir belirsizlik ile karşı karşıya kalınmıştır. Zira cebir ve şiddeti benimsemeyen ve bu hakikati Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırlamış olduğu raporlarda da teyit edilen Hizb-ut Tahrir üyelerini yargılayacak ceza maddesi ortadan kalkmıştır. Nitekim Ankara 1 Nolu DGM’sinin 2003/60 esas numaralı dava dosyasında şu şekilde bir karar verilmiştir. 2003 yılında terör tanımının silahlı terör-silahsız terör olarak ayrılması ve silahlı terör için cebir ve şiddetin ön şart olarak gerekli görülmesi sonrasında Hizb-ut Tahrir yargılamalarındaki tüm davalarda berat kararları verildi. Ancak bu uygulamanın ömrü uzun sürmemiş, devleti koruma refleksi devreye girerek bu boşluk kanunla olmasa bile Yargıtay kararıyla doldurulmuştur. Kanunen suç kabul edilmeyen faaliyetler, Yargıtay kararıyla suç kapsamına alınmıştır. 2003 yılında Adana 2 Nolu DGM’sinde açılan bir dava sonucunda da beraat kararı verilmiş, savcılık itirazı sonucunda Yargıtay’a giden dosya Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yaptığı bir içtihatla savcının itirazı kabul edilmiş ve mahkemenin verdiği berat kararı kanuna aykırı olarak 19 Nisan 2004 tarihinde bozulmuştur.

Yine “İleri Demokrasi” şiarı çerçevesinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış ve bunların yerine Özel Yetkili Mahkemeler kurulmuştur. Ankara 1 Nolu DGM yerine kurulan 11. Ağır Ceza Mahkemesi 2003 yılındaki kararıyla çelişen şok bir karara imza atmış ve Hizb-ut Tahrir davasında ceza yağdırmıştır.

29.06.2006 tarihinde Terörle Mücadele Kanununda yeni bir değişikliğe gidilmiş Hizb-ut Tahrir üyelerinin yargılandığı 7. Madde değiştirilmiştir. Silahsız terör örgütü olmaz denilerek terör tanımında cebir ve şiddet şartı ön şart olarak özellikle vurgulanmış ve terör tanımı silahlı terör olarak yeniden belirlenmiştir.

Bu değişiklikten sonra Hizb-ut Tahrir’in faaliyetlerin terör kapsamında değerlendirilmemesi gerekirken mahkemelerin ve Yargıtay’ın kanaat ve ictihat kararları yine Hizb-ut Tahrir mensupları ağır cezalara çarptırmıştır.

Buna örneklik teşkil edecek en bariz karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24.04.2008 tarihinde aldığı karardır. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinde Hizb-ut Tahrir’e üye olmak ve propagandasını yapmak suçu 8 kişi hakkında yürütülen bir dosyada mahkeme ceza kararı veriyor. Sanıkların hükmün bozulması için Yargıtay’a yaptıkları temyiz talebi üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesi hukuksuzluk tarihine geçecek şu resmi ifadeler ile hüküm cezasını onaylıyor.

“Cumhuriyet savcısının, örgütün silahsız olup sanıkların eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nın 220/2 maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğuna ilişkin itirazında “Raşid-i Hilafet devletinin ihdasından sonra, Hıristiyan devletlere cihat yolu ile kurulan Hilafet devletine dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı” amaç edinildiği anlaşılmakla, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASI Talep ve dosya tebliğ olunur.”

Hizb-ut Tahrir silah ve şiddet eylemlerini metod olarak benimsemiyorsa O’nun buna rağmen hedef alınması ve üyelerinin cezalandırılmasının sebebi nedir?

Bir önceki sorunuzun cevabında değindiğim gibi, Türkiye’nin mevcut yürürlükteki yasalarına göre Hizb-ut Tahrir bırakın bir terör örgütü olması, yasadışı bir örgüt bile değildir. Ancak biz biliyoruz ki İslam dışındaki bütün hayat nizamlarının adil ve sabit ilkeleri yoktur. Özellikle bugün dünyaya ve yaşadığımız ülkeye de egemen olan Kapitalist ideoloji, bütün davranışlarında fayda – zarar ilkesi ile hareket etmektedir. Bu bağlamda kendi bekaları için kendi putlarını yemekten geri durmazlar. Hizb-ut Tahrir’e yönelik bu tutumları, Hizb-ut Tahrir’in fikirlerini ve çalışmasını kendileri için ciddi bir tehlike görmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü Hizb-ut Tahrir, İslam’ın belli bir cüzü ile amel etmiyor. İslami hayatı yeniden başlatma metodu olan Raşidi Hilafet Devletini kurma hedefine sahip ve bunu gerçekleştirmek için ameller gerçekleştirmektedir.

Hilafet demişken Hizb-ut Tahrir’in kurmak için çalıştığı Hilafet ile IŞİD’in ilan ettiği Hilafet arasında nasıl bir fark var. Hizb-ut Tahrir IŞİD’in Hilafeti hakkında ne diyor?

Hilafet, şer’i ahkamdan olup, bununla ilgili hükümlerin tamamını şer’i naslardan almak zorundayız. Her şer’i vecibenin nasıl ki rükünleri varsa, şart, sebep, sıhhat-butlan, mani gibi vazi hükümleri varsa Hilafet için de vardır. Sahih bir Hilafet için, Namaz, Oruç, Hac gibi diğer şer’i vecibelerde riayet edilen hükümlere bağlanıldığı gibi bağlı kalınması gerekir. Bununla ilgili Hizb-ut Tahrir, “Hilafet” ve “İslam’da Yönetim Nizamı” isimli neşriyatlarında Hilafet’i detaylı bir şekilde ele almıştır. Hilafet’in kendisine has bir ahkamı olmakla birlikte Hilafet’in kurulması ile ilgili metot da yine İslam’dan alınmalıdır. Bunun için Hizb-ut Tahrir Hilafet Devleti modelini, Rasulullah (sav)’in nübüvvet devletini ve bu devletin minhacı (yolu) üzere devam eden Raşidi Hilafet dönemini inceleyerek şer’i naslarda belirtildiği gibi teorisini oluşturmuştur. Aynı şekilde Rasulullah (SAV)’in, Medine’de İslam devletini kurmak için Mekke’de izlemiş olduğu fikri ve siyasi mücadelesini benimseyerek çalışma yapmaktadır. Hilafet, dünyadaki bütün Müslümanların başkanlığı/imameti olduğu için ümmetin iştiraki ile kurulmalıdır. Ümmetin biat etmediği kişinin halife olması söz konusu değildir. Şüphesiz Hilafet, bütün İslam beldelerinde aynı anda kurulmaz ve bir bölgede kurulması kaçınılmazdır. Ancak yine İslam ahkâmından, bir yerin İslam devleti olmasının iki esas şartının olduğunu görüyoruz. Birincisi, yönetimin içerde İslam ahkâmı ile hükmetmesi ikincisi, Müslümanların güvenliğinin yine Müslümanlarca sağlanmasıdır. IŞİD’in ilan ettiği Hilafet’in şer’i esasların hiç birine dayanmamaktadır. Hilafet, bir kabile ya da bir örgütün, ümmettin içindeki ehli hal vel akd’in rızasını almadan, derme çatma oluşturduğu bir şehir devleti değildir. İslam ile hükmetme sadece hadleri uygulamak da değildir. İslam devleti iddiası bütün kurum ve kuruluşları ile zahir olmayı, hayatın her alanına yönelik İslam’ın ahkamını tatbik etmeyi gerektirir. IŞİD’in zihniyet itibari ile daha devlet ilan edilmeden kendisine tabi olmayan bütün Müslümanları küfür ve münafıklık ile itham ettiğini, tabiiyet oluşturmak için zor kullandığı biliyoruz. Bunun için, birçok hatırı sayılır İslam ulemasının da belirttiği gibi IŞİD’in hilafet ilanı şer’i değildir. IŞİD, belli bölgeleri kontrol altında tutuyorsa da bir örgüttür. Diğer taraftan, Hilafet devleti projesi bütün batı ülkeleri ve onların kontrol ettikleri İslam coğrafyasındaki yönetimlerin korkulu rüyasıdır. Bu korku ile Esed’in gitmesini engelleyip, Suriye’deki muhaliflere baskı kurmuyorlar mı? Ve yine Irak’ın işgalinden bu yana ABD’nin Irak’ı üçe bölme isteği olup bunu da Irak için düzenlediği anayasasında belirttiğini biliyoruz. Irak’ın kuzeyinde Kürt yönetimi mevcuttur. Güney kısmı tamamen Şiilerin kontrolündedir. Ancak orta kesimde Sünniler bir iktidar oluşturamayıp, Şii yönetimin zulmü altında kalmışlardı. Bunun için bu bölgeyi IŞİD’in kontrol edilmesinde bir sakınca görülmemiştir. Daha önce ABD’nin en yetkili ağızlarından Hilafet ile ilgili korku ve düşmanlık dile getirilmişti. Ancak IŞİD’in Musul’u ve çevresini ele geçirmesi karşısında ABD ve Batı bunu kaygı verici olarak görmediğini ifade etmişti. Bu sessizlik ve müdahale gereği duyulmamasını diğer önemli bir sebebi de, IŞİD’in, Müslümanların sahih anlamda İslam Devleti/Hilafet devleti taleplerine perdeleme görevi görmesi idi.

Son olarak, IŞİD’in Hilafet ilanı gerçekten ABD ve Batı’yı çok tehdit etmiyorsa, ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri top yekûn niçin bu bölgeyi tehdit olarak görüyor ve hedef gösteriyor?  

ABD ve Batı IŞİD’in Irak’taki sınırları belirtilmiş Sünni bölgeler içinde kalması halinde tehdit olarak görmediler. Ancak ne zaman ki gerek Kürt bölgesel yönetimin ve Suriye’nin kuzeyine yani Rojava bölgesine saldırdı, ADB ve Batı’nın o zaman harekete geçtiğini görüyoruz. Ayrıca bölgenin sükûnete ermediğini ve halen sahih anlamda bir Hilafet devletinin kurulması riskine karşı ABD ve öncülük ettiği koalisyon, bir taraftan Müslümanları katledip korku salmakta diğer taraftan IŞİD şahsında İslam’ı ve ‘hilafet’, ‘cihad’, ‘şeriat’ gibi İslami kavramları Müslümanların zihninde karalamaktadır.

ISLAH HABER / Burhan ERCAN

Aydın USALP ile röportaj

0

kokludegisim.net

Köklü Değişim Dergisi yazarı ve Diyarbakır temsilcisi Aydın USALP ile gündemdeki konular ve Hizb-ut Tahrir yargılamalarına yönelik gerçekleştirilen kampanya hakkında bir röportaj gerçekleştirdik.

– Öncelikle röportaja şu soru ile başlamak istiyorum. Arap baharı ve özellikle Suriye devrimine ilişkin bugüne kadar birçok şey yazıldı ve konuşuldu. Sizin bu süreç ve Suriye devrimi ile ilgili düşünceniz nedir?

Medyanın “Arap baharı” olarak tanımladığı ve Tunus ile başlayıp diğer ülkelere de sirayet eden ayaklanmaların, özünde Müslüman halkların diktatör ve gayri İslami yönetimlere karşı başlattıkları ayaklanmalar olduğunu düşünüyoruz. Osmanlı devletinin dağılmasından sonra İngiltere öncülüğündeki Batılı devletlerin, Müslümanların yaşadığı coğrafyayı parsellediğini ve her parçada, Müslümanlar üzerinde küfür hükümlerini tatbik edecek ve kendilerine hizmet edecek otoriteler tesis ettiklerini biliyoruz. Bu bağlamda söz konusu yönetimlerin had tanımayan zulümleri, Müslümanlarda öfke birikmesi oluşturdu. Her ne kadar Batı ve emrindeki medya, söz konusu ayaklanmaların demokrasi için olduğunu kamuoyuna lanse etti ise de biz bu ayaklanmaların organize bir şekilde olmasa da İslami talepler ve İslami hassasiyet ile yapıldığını biliyoruz. Ancak, Müslüman halkın genelinin sahih İslami anlayış ve ferasetinden uzaklaşması ve egemen Batı devletlerinin ayaklanmalara müdahale etmesi sonucu söz konusu devrimlerin saptırıldığını görüyoruz. Sonuçta egemen emperyalist devletlerin istekleri doğrultusunda, sistemler değişmeyip sadece yöneticilerin değişimi ile halklar susturuldu.

Suriye’ye gelince, malumunuz Suriye’deki ayaklanmalar, bazı çocukların duvarlara rejim aleyhine yazılar yazması ve rejimin buna sert bir şekilde karşılık vermesi sonucunda başladı. Rejimin katliamlar yapması akabinde ayaklanmalar ülke geneline yayıldı. Rejimin geri adım atmaması, ABD öncülüğündeki Batı devletlerinin de muhalefeti güdümüne alamaması sonucunda ayaklanmanın seyri, gruplar halinde rejimle çatışmaya dönüştü. Suriye’deki ayaklanmayı diğerlerinden farklı kılan, daha fazla İslami yoğunluklu olmasıdır. Sonuç olarak, Müslümanların zulme razı olmayıp bunu dillendirmesi ve zulümlerin son bulması için yaptığı yürüyüşlere, rejim şiddet ve katliam ile karşılık vermiştir. Dolayısı ile İslam şeriatı, cana ve mala kast edildiğinde, Müslümana karşılık verme hakkını vermiştir ki bundan dolayı Suriye halkının kıyamı haklı ve meşru bir kıyamdır. Eğer haklı ve meşru bir kıyam olmamış olsaydı, bu halklar ve devrimciler 4 yıl boyunca zulme direnme azmini gösteremezlerdi. Eğer Suriye devrimi birilerinin dediği gibi Batı ve ABD’nin arkasında olduğu bir devrim olsaydı, Müslüman halkları bu kadar zulme ve acıya rağmen hala meydanlarda ve direniş cephelerinde göremezdik. Suriye kıyamı her şeyi ile İslami bir ayaklanma ve devrimdir. Bu kıyamın sahih İslami bir devlet ile sonuçlanmasını murad ediyoruz.

Sizin ifadelerinizden de hareketle Suriye devriminin bu kadar uzamasının sebebi nedir? Suriye neden bu kadar önemli?

ABD öncülüğündeki Batı devletlerinin, diğer beldelerde başardığı devrimi çalma girişimini Suriye’de de uygulamaya çalıştılar. Öncelikle, laik veya “ılımlı” olarak tanınan bazı şahsiyetleri bir araya getirerek, rejime karşı oluşan Muhalefeti temsil etmesi için kendi güdümünde bir takım oluşumlar kurdular. Önce Suriye Ulusal Konseyi’ni (SUK) ve sonra Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu ’nu (SMDK) kurdular. Suriye’nin Dostları adı altında toplantılar yaptılar. Oluşturdukları koalisyonların başına birçok kişiyi getirdiler, olmayınca birçok kişiyi götürdüler. Ama bir türlü Suriye’de kıyama kalkmış halkın desteğini ve temsil yetkisini alamadılar. Şer güçlerin her hamlesine karşın Suriye halkı, düzenledikleri Cuma gösterilerinde ferasetli bir şekilde pankartlarla, sloganlarla karşılık verdiler ve şer güçlerin oyunlarına gelmediler. Bu sayede Suriye halkı, şer güçlerin devrimlerini çalmalarına ve emellerine ulaşmalarını engelledi. Şu anda bile birbirinden farklı İslami yorum ve anlayışlara sahip olmasına rağmen, Suriye’de mücadele eden grupların ağırlıklı kısmının nihai hedeflerinin İslami bir yönetim olduğunu görebiliyoruz. Ancak bu talebin bedeli çok ağır olmaktadır.

Durum böyle olunca, yani ABD devrimi çalamayınca Suriye’deki Müslümanları Esed ve arkasındaki güçlerin insafsız ellerine bıraktı. Suriye’deki sürecin uzamasının başka bir boyutu da Müslümanların tutumu ile ilgilidir. Malumunuz, Suriye kıyamının başından itibaren, Esed’e karşı ve Esed’e taraf olan iki blok oluştu. Esed’e karşı olduğu ileri sürülen ABD, Avrupa, Türkiye ve Katar gibi bir blok, Esed’in arkasında olduğunu ifade eden diğer blok ise İran, Rusya ve Çin’den oluşuyordu. Aslında işin can alıcı noktası burasıydı ve oyunun büyüğü burada sergileniyordu. Çünkü her iki bloğun istekleri birdi ve korkuları da aynı idi. Neydi bu ortak korkuları? Suriye’de bağımsız bir İslam Devleti’nin kurulması korkusuydu. Ancak, bu iki şer bloğun danışıklı sürtüşmeleri Müslüman toplumlarda Suriye muhalefetinin arkasında ABD’nin olduğu algısını oluşturdu. Diğer taraftan, çoğu Müslümanın İslam devleti gözü ile baktığı İran’ın, zulümde ve küfürde zirve yapan Esed’in yanında saf tutması, hatta ordusu ile ve Lübnan’daki örgütü ile Esed’in önünde savaşması, çoğu Müslümanın kafalarının karışmasına sebep oldu. Böylece Müslümanların büyük bir kısmının Suriye’de yaşanan drama, hunharca katledilen yüzbinlerce Müslüman’a sessiz kalmasını sağladılar. Medya üzerinden öyle bir algı oluşturdular ki hemen herkes orada bir fitne, bir iç savaş olduğuna ve taraf olunmaması gerektiğine inandı. Evet, Suriye’yi çok önemli kılan husus;  yaklaşık yüz yıl sonra, Suriye’de bir İslam devleti kurulması yönünde güçlü emarelerin ortaya çıkması idi ve bu emareler halen ortadan kalkmış değil. İşte sürecin bu kadar uzamasının asıl sebebi kurulacak bu İslami devleti tehdit olarak gören ABD ve Batı’nın Baas rejiminin devrilmesini istememesidir. Çünkü eğer rejim devrilirse bir yönetim boşluğu oluşur ve bu yönetim boşluğu İslam devleti ile doldurulur. Ama rejim devrilmeden önce ılımlı bir muhalefet oluşturulursa boşluk onlar üzerinden doldurulur. İşte ABD’nin Türkiye ve bölge ülkeleri üzerinden deneyip başarı elde edemediği şey bu ılımlı muhalefetin oluşturulamamasıydı. Süreç bunun için uzatıldı.

Suriye devriminde günümüze geldiğimizde Kuzey Suriye olarak bildiğimiz Rojova’nın, Suriye devrimindeki önemini ne ile izah edebilirsiniz? Rojova’nın Suriye devriminde tüm ülkeler için bu kadar önemli bir hale gelmesinin sebebi nedir?

Bilindiği özere Suriye’de ayaklanmalar ciddi bir hal almaya başladığı andan itibaren Esed, Kürtlerin yaşadığı ve bugün artık yaygın bir şekilde kullanılan “Rojava” bölgesinden askerlerini çekti. Bölgeyi tabiri caiz ise tamamen serbest bıraktı. Bunu yaparken Kürtleri sevdiğinden yapmadı. Bilakis bu günleri ve hatta daha sonraki zamanlarda Müslümanların aleyhine gerçekleşmesi muhtemel olayların vukuu bulması için yaptı veya yaptırıldı. Gelişen olaylara baktığımızda birincisi; Esed, bu strateji ile Kürtlere özerk yapılar kurma fırsatı verilmesi sonucunda düşman bir cephe değil, işbirliği yapacağı bir yapıyı kazanmış oldu. İkincisi, Türkiye’nin rejim olarak değil, şahsi olarak Esed’e karşı bir tutum içinde olduğunu görüyoruz. İçerde PKK ile bir süreç başlatmışken, PKK’nin bölgedeki kolu durumunda olan DYP’nin bölgede başat rol oynaması, Öcalan’ın en son yönetim modelini bilfiil yürürlüğe koyması, Türkiye için sıkıntılı bir bölge olmasını sağladı. Diğer bir husus ise Türkiye üzerinden Suriye devrimine katkının sağlanması güçleştirilmiş oldu. Çünkü Türkiye’nin Suriye ile sınırı neredeyse sadece Hatay ile sınırlandırılmış oldu. Kısacası Rojova’nın PKK zihniyetine terk edilmiş olması Suriye devrimine olumsuz yönde etkilemiştir. Diğer taraftan tüm dünyanın Rojava’yı gündem yapmaları, içerde yaşananları perdelemek için olduğunu düşünüyorum.

Kobani ’de yaşanan gelişmeler ve Türkiye’deki yansımaları hakkında sizin siyasi analiziniz nedir? Bu gelişmelerin Çözüm süreci ile bir ilgisi var mı?

Kobani’yi gündeme getiren üç esasi aktör vardır. Birincisi,  Kobani yönetimindeki PYD dir ki DYP’yi PKK den ayrı düşünmek mümkün değildir. İkinci aktör IŞİD ve üçüncüsü Türkiye’nin de içinde olduğu Batı Koalisyonu. Yaklaşık 35 senedir devletle mücadele eden PKK’nin geldiği nokta bellidir. Düşe kalka yürüyen ve adına çözüm dedikleri bu sürecin geleceği ise kapalı ve meçhul. Sürecin PKK lehine getirebileceği en iyi sonuç dahi bugün Rojova’nın sahip olduğu konuma gelebilmesi için daha on yıllar gerekli. Dolayısı ile ilan edilen bu üç özerk kanton PKK’nin şimdiye kadar elde ettiği veya kendisine verildiği en büyük başarıdır. Ki Rojava ’da tesis edilen bu tarz yönetim aynı zamanda Öcalan’ın bütün Kürtler için düşündüğü bir yönetim modelidir. Dolayısı ile bu özerk yönetimin ayakta kalması, PKK yetkililerince de defalarca ifade edildiği gibi kendileri için bir ölüm kalım meselesidir. İkinci aktör IŞİD’e gelince, IŞİD’in, Irak’taki kuruluşundan, 2013’te Suriye ye gelip şimdiki ismini alması, sonra Musul’u alıp devletini ilan etme süreci herkesçe malumdur. Yine IŞİD’in düşünce ve eylemleri de dünyadaki bütün İslami akımlardan ayrışmaktadır. IŞİD’in gelişme sürecine bakıldığında hep zayıf halkalara saldırdığını görmekteyiz. Kobani’yi saldırması hem stratejik hem de yine zayıf halka olarak gördüğü anlaşılıyor. Ve üçüncüsü, Kobani’yi IŞİD’in saldırısından korumak için oluştuğu iddia edilen batı koalisyonu ve bu koalisyon ile hareket eden Türkiye var. Türkiye, bir yandan Mülteci kabul ederken diğer yandan kime nasıl yardım edeceği konusunda kafası oldukça karışık. Şimdiye kadar IŞİD’e yardım etmek ile suçlanırken şimdi IŞİD ile havadan yetmez karadan da savaşmak gerektiğini ifade ediyor. Bir yandan PYD’yi terör örgütü olarak değerlendirirken diğer taraftan PYD militanlarını ağırlayan, tedavi eden ve nasıl yardım edeceği konusunda çare arayan bir ülke. Erdoğan bir şey söylüyor, ABD kalkıp Onu yalanlıyor. Bir yandan bize rağmen yaptı diyor, diğer taraftan ben önerdim diyor. “Müttefik” ine göbekten bağlı olunca böyle arada kalıyor.

Uzun bir yorum gerektiren bu sorunuzu şu hususları hatırlatmadan geçmek istemiyorum. İslam’ın hayattan uzaklaştırılması ile egemen kâfir devletler tarafından hayat, gayri İslami fikir ve nizamlar ile dizayn edildi.  Müslümanlarda vatancılık ve milliyetçilik duyguları oluşturuldu. Böylece ulus devlet anlayışı ve her milletin kendi geleceğini belirleme hakkı anlamında self determinasyon anlayışını Müslümanlara aşıladılar. Ancak İslam, kendisine inananları tek bir ümmet olarak vasıflandırıp, bu ümmetin de tek çatı altında toplanmasını emrediyor. Bu bağlamda İslam toprakları -ki İslam ile bir gün dahi hükmedilen topraklar Müslümanların toprağıdır- arasında çizilen sınırlar İslam’a göre meşru değildir. Dolayısı ile mevcut sınırlar ve bu sınırlar üzerindeki yönetimler İslam’a göre meşru değilken yeni sınırların oluşması ve gayri İslami yeni yönetimlerin tesis edilmesi caiz olamaz. Diğer taraftan, zihniyet ve fiiliyatı ile tarihteki hariciler ile paralellik arz eden IŞİD, devlet olmadığı halde devlet gibi davranması kabul edilebilir bir şey değildir. Ayrıca Esed ve arkasındaki şer güçler halen her gün onlarca Müslüman katlederken, diğer direniş grupları ile birlikte Esed’i devirmek ve zulümlerine engel olmak varken, kendilerine saldırmayan bölgelere ve sivillere saldırmanın doğru ve kabul edilebilir bir yanı yoktur. Ayrıca İslam ve Müslümanların her daim düşmanı ve hali hazırda İslam coğrafyasında meydana gelen bütün zulüm ve katliamların müsebbibi bu kafir devletler ile onlara uşaklık eden yerel yönetimler iken onlardan müdahale etmesini istemek İslam’a ve Müslümanlara ihanettir. Bir Müslüman nasıl olur da kâfirlerin İslam beldelerine saldırmasını isteyebilir ve onlara yardım edebilir? Maalesef Batı ve işbirlikçileri IŞİD özerinden İslam ve Müslümanlar aleyhine olumsuz bir kamuoyu meydana getirmeyi başardılar.

Kobani’nin çözüm adı verilen süreç ile doğrudan bir ilişkisinden ziyade, PKK tarafından çözüm sürecinin Kobani ile ilişkisini kurduğunu görüyoruz. Demin ifade ettiğim gibi, PKK’nin başaramadığı ve Suriye’de gelişen olaylardan sonra altın tepsi içinde sunulan bu fırsatı kaybetmek istemiyor. Güney Kürdistan olarak da ifade edilen Irak Kürdistan yönetimi var ama PKK’nin bu özerk yapı üzerinde bir etkisi veya yetkisi bulunmamaktadır. Bunun için Türkiye’deki geleceği ve elde etmek istedikleri biraz da Rojava’nın ayakta kalması ile ilgilidir. Ortalığı böylesine velveleye vermesi yıkıp yakması bundandır.

Türkiye’nin PKK’yi muhatap alarak çözüm sürecini yürütmesini ve Kobani üzerinden PKK ve PYD ye yardım etmesini nasıl yorumluyorsunuz?

İdeolojik ve bağımsız olmayan devletlerin siyasetleri egemen devletlerin siyasetlerinden bağımsız değildir. Öncelikle PKK’yi meydana getiren şartlar mevcuttu. Demin de kısmen değindiğim gibi, İslam devletinin yıkılması ile birlikte, İngiltere tarafından tayin edilen sınırlar ve tesis edilen yönetimler içinde Kürtlere bir devlet verilmedi. Kürtlerin yaşadığı topraklar dört devletin sınırları içinde bırakıldı ve her devlet kendi sınırları içinde yaşayan Kürtlere diğer Müslümanlardan daha çok zulmetti. Türkiye’deki duruma baktığımızda, özellikle Şeyh Said Efendi’nin, Hilafet’in ilga edilip yerine Cumhuriyetin kurulması üzerine kıyama kalkmasının akabinde, Türkiye devleti Kürt halkına karşı çok daha zalimane bir siyaset içine girmiştir. Dolayısı ile PKK’nin ortaya çıkışı ve gelişimi herkesin malumudur. Ancak yaşanan süreçte örgütün bağımsız olmadığı, egemen güçlerin kendi çıkar siyasetleri gereğince kullandıkları da ortaya çıkmıştır. ABD’nin, İngiltere’nin kurup dizayn ettiği Türkiye’yi tamamen kendi nüfuzuna almak için çalıştığını biliyoruz. Daha önce Menderes ve Özal ile siyasette belli bir yol almasına rağmen, orduya nüfuz edememesi, ABD’yi başka çareler aramaya itmiştir. İşte ABD bu noktada örgütten istifade etmiştir. Neticede ABD, AKP ile amacına ulaştıktan sonra, artık bu sorunun da kendi istediği usuller ile çözülmesi gerektiğinden böylesi bir sürecin başlamasına gerek duyulmuştur. Dikkat edildiğinde,  bu sürecin başlaması ile AKP oylarını artırmıştır. Çünkü hem Kürtler hem de Türkler artık bu savaştan bıkmış ve barış ortamını istemektedirler.   AKP’nin güçlenmesi, ABD’nin de Türkiye’de güçlenmesi demektir. Ve yine dikkat edildiğinde süreç ile ilgili adımlar AKP’nin sıkıştığı bir takım olaylar sonrası ve seçimler öncesinde hızlanmaktadır. Bu sürecin ilk adımları 2009 yılında “Demokratik çözüm”, “milli berberlik ve kardeşlik projesi” gibi isimler ile atıldığını biliyoruz. Ancak ne zaman ki AKP sıkışırsa süreci gündeme getirmektedir. Silvan’da öldürülen askerlerden sonra, Suriye’de ayaklanmalar güçlendikten sonra, Kobani meselesi ve akabinde ülkede meydana gelen hadiseler sonrası adımlar hızlanmaktadır. Diğer taraftan AKP aynı zamanda bu süreci seçim malzemesi haline getirerek iktidardaki ömrünü uzatmakta ve devletin bütün kademelerine iyice yerleşmeye çalışmaktadır.

Dolayısı ile bu günlerde hükümetin bu sürece hız vermesi, PKK/PYD ye yardım etmesi koşulların dayatması sebebi iledir. Bir yandan genel seçimler yaklaşmakta diğer yandan, IŞİD’e yardım etme ithamı ile karşı karşıyadır. Ayrıca PKK’nin 6-7 Ekim’de yaptıkları ile ülkeyi kaosa çevirme potansiyeli görmesi diğer taraftan uluslararası baskılar devleti buna mecbur bırakmaktadır. Yoksa deminde ifade ettiğim gibi şartların dayatması olmasaydı yöneticilerin söylemlerinde bu kadar tutarsızlık görülmezdi.

PKK ile çözüm süreci müzakerelerini değerlendirirken terör tanımı, terör örgütü, terör suçları ve cezaları konuları gündeme geliyor. Siz bu süreçte “Hizb-ut Tahrir’e Yönelik Yargı Zulmüne Dur De” başlıklı bir kampanya başlattınız. Bu kampanyadan biraz bahseder misiniz?

Rasulullah (sav) bir hadisinde “İmam (Halife) kalkandır, ümmet onun arkasında savaşır ve Onunla korunur” der. Biz de biliyoruz ki Hilafet devleti yıkıldıktan sonra İslam ümmeti, kâfirlerin bütün saldırılarına karşı kalkansız kaldı darbe üstüne darbe yedi. Hizb-ut Tahrir de İslam ümmetinin içine düştüğü bu durumdan kurtulması için ve İslami hayatı yeniden başlatmak için ümmet içinde çalışan bir partidir. Dünyanın elliden fazla ülkesinde faaliyet gösteren, fikri ve siyasi olarak İslami çalışmalarda bulunmasına rağmen bazı ülkelerde çalışmasına izin verilmemektedir. Bu ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türkiye ceza yasalarında daha önceleri muğlak bırakılan terör tanımı en son Avrupa yasalarına uyum paketi kapsamında çıkan yasalarla netleşti. Buna göre bir örgütün terör örgütü olabilmesi için cebir ve şiddeti benimseyip gerçekleştirmesi gerekmektedir. Hizb-ut Tahrir’in fikir ve eylemleri bu tanım kapsamına girmediği halde, kendisine terör örgütü muamelesi yapılmaktadır. Şimdiye kadar Türkiye’de 500 civarında Hizb-ut Tahrir’li hakkında dava açılmış ve 1828 yıl ceza verilmiştir. Aslında sadece Hizb-ut Tahrir müntesipleri değil, bütün İslami camialar yargı zulmüne maruz kalmıştır. Biz bu kampanyayı özelde Hizb-ut Tahrir için yapmakla birlikte yaptığımız bütün faaliyetlerde diğer Müslümanların mağduriyetinden bahsettik.

Aslında son dönemde doğu ve güney doğu bölgesinde Kobani direnişi adı altında başlayan eylemler ve kaos bir şeyi ortaya koydu. Terör nedir ve terörist kimdir bu konu devlet ve yetkililer tarafından yeniden tanımlanmalı ve hukuksuzca zulme uğrayanlardan af dilenmeli. Zira hiçbir maddi eyle karışmamış grup ve kitlelerin mensupları ağır cezalara çarptırılırken ülkeyi cehenneme çevirenler ile masaya oturuluyor.

Malumunuz, haber sitenizde de yayınlandığı gibi “yargı zulmüne dur de” kampanyamız, 18 Eylül’de İstanbul’da yapılan basın bilgilendirme toplantısı ile başladı. Kampanyamızın birinci aşaması 30 Eylül’e kadar sürdü. Bu kampanya çerçevesinde Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayetinin Medya Bürosu üyeleri, Merkezi Temas Heyeti üyeleri ve Nakıplıkları bünyesinde oluşturulan Temas Heyetleri ile Anayasa Mahkemesinden Adalet Bakanlığına, Barolar Birliğinden Meclis Adalet Komisyonuna, Milletvekillerinden siyasi parti genel merkezlerine,  gazetecilerden televizyonculara, STK’lardan iş ve işveren temsilcilerine kadar yüzlerce kişi ve kuruluş ziyaret edildi. Bu ziyaretler kapsamında 80 siyasi kurum, 175 sivil toplum kuruluşu, 95 medya kuruluşu, 51 yargı ve hukuk temsilcisi, 32 devlet kurumu olmak üzere toplam 433 ayrı kurum, kuruluş ve kişiye kampanya hakkında bilgilendirme yapılmış ve hazırlanan Hukuk Dosyası kendilerine teslim edildi.

Yine bu süre zarfında kampanyanın tanıtımı için açılan “Yargı Zulmüne Dur De” isimli facebook sayfası, yaklaşık 195 bin kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Hem kampanyaya destek olmak, hem de yaşadıkları mağduriyetleri dile getirmek için yüzlerce kişi bu facebook sayfasına video mesajlar ve resimler göndermiştir. Kampanyaya yurt dışından Endonezya, Afganistan, Rusya, Kırım, Mısır, Sudan, Lübnan, Filistin, Danimarka, Hollanda ve daha birçok ülkeden destek mesajları gelmiş, Türkiye’deki Hizb-ut Tahrir üyelerine yapılan hukuksuz yargılamalara son verilmesi çağrısı yapılmıştır.

20 Eylül 2014 tarihinde ise kampanya hakkında Twitter’da açılan “HizbutTahrir TürkiyeVilayeti” etiketi, kısa bir süre sonra Türkiye gündeminde birinci, dünya gündeminde ise ikinci sıraya yerleşmiştir. Açılan bu etikete 44.341 adet twit atılmış ve birçok kesimden gelen destek mesajları yayınlanmıştır.

Kampanyanın ikinci aşaması olarak 20 Ekim’de başlattığımız ve 20 Kasım’a kadar sürecek imza kampanyası gerçekleştiriyoruz. Söz konusu imza kampanyası  http://yargizulmunedurde.com/üzerinden gerçekleştiriyoruz.

Hizb-ut Tahrir’in Türkiye’deki çalışma serüvenini ve bugüne kadar ki hukuki durumunu kısaca özetleyebilir misiniz?

Hizb-ut Tahrir Türkiye’ye 1960’lı yılların sonlarına doğru, Ürdün’den üniversite eğitimi için gelen gençler aracılığı ile fikirlerini Türkiyeli Müslümanlara ulaştırmışlar. Gençlerine yönelik ilk tutuklama 1967 tarihinde gerçekleşmiş. “Devletin Sosyal, Ekonomik, Siyasi ve Hukuki temel nizamlarını dini esas ve inançlara uydurmak amacı ile cemiyet tesis, teşkil, sevk ve idare etmek” suçlamasıyla Türk Ceza Kanununun 163/1 maddesine göre haklarında dava açılıp beşer yıl hapis ile mahkûm edilmişler. 1980 askeri darbesinden sonra yeni bir tutuklama dalgası gerçekleşmiş ve aralarında üniversite öğrencilerinin de bulunduğu çok sayıda Müslüman, Hizb-ut Tahrir üyesi veya yöneticisi olma suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklanmış ve bu tutuklama sonucunda gençlerine altışar ay hapis cezası verilmiş.  Bu davada ise suç delili olarak Hizb-ut Tahrir kaynaklı fikri ve siyasi içerikli kitap ve beyannameler gösterilmiş. 2000 yılındaki tutuklamalar neticesinde Hizb-ut Tahrir üyeleri ilk kez Terörle Mücadele Kanunu ile tanıştılar. Bu yıllarda yüzlerce Hizb-ut Tahrir üyesi TMK çerçevesinde “Silahsız Terör Örgütüne üye ve yönetici olmak” suçlamasıyla yargılanmışlar ve yöneticilerine 5 yıl, üyelerine 3 yıl ceza verilmiş. Bu yargılanmalarda kesilen cezalara uydurulan gerekçe ise “Manevi Cebir”dir. 2002 yılında iktidara gelen AK Parti, Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde bir dizi değişikliğe gitmiştir. 30 Temmuz 2003 tarihinde Terörle Mücadele Kanunundaki terör tanımı değiştirilmiş ve bir örgütün terör örgütü olabilmesi için cebir ve şiddete başvurması ön şart olarak koşulmuştur.

Terör tanımında ve TMK’da yapılan değişiklikler neticesinde Hizb-ut Tahrir yargılanmalarında bir belirsizlik ile karşı karşıya kalınmıştır. Zira cebir ve şiddeti benimsemeyen ve bu hakikati Emniyet Genel Müdürlüğü’nün hazırlamış olduğu raporlarda da teyit edilen Hizb-ut Tahrir üyelerini yargılayacak ceza maddesi ortadan kalkmıştır. Nitekim Ankara 1 Nolu DGM’sinin 2003/60 esas numaralı dava dosyasında şu şekilde bir karar verilmiştir. 2003 yılında terör tanımının silahlı terör-silahsız terör olarak ayrılması ve silahlı terör için cebir ve şiddetin ön şart olarak gerekli görülmesi sonrasında Hizb-ut Tahrir yargılamalarındaki tüm davalarda berat kararları verildi. Ancak bu uygulamanın ömrü uzun sürmemiş, devleti koruma refleksi devreye girerek bu boşluk kanunla olmasa bile Yargıtay kararıyla doldurulmuştur. Kanunen suç kabul edilmeyen faaliyetler, Yargıtay kararıyla suç kapsamına alınmıştır. 2003 yılında Adana 2 Nolu DGM’sinde açılan bir dava sonucunda da beraat kararı verilmiş, savcılık itirazı sonucunda Yargıtay’a giden dosya Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yaptığı bir içtihatla savcının itirazı kabul edilmiş ve mahkemenin verdiği berat kararı kanuna aykırı olarak 19 Nisan 2004 tarihinde bozulmuştur.

Yine “İleri Demokrasi” şiarı çerçevesinde Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmış ve bunların yerine Özel Yetkili Mahkemeler kurulmuştur. Ankara 1 Nolu DGM yerine kurulan 11. Ağır Ceza Mahkemesi 2003 yılındaki kararıyla çelişen şok bir karara imza atmış ve Hizb-ut Tahrir davasında ceza yağdırmıştır.

29.06.2006 tarihinde Terörle Mücadele Kanununda yeni bir değişikliğe gidilmiş Hizb-ut Tahrir üyelerinin yargılandığı 7. Madde değiştirilmiştir. Silahsız terör örgütü olmaz denilerek terör tanımında cebir ve şiddet şartı ön şart olarak özellikle vurgulanmış ve terör tanımı silahlı terör olarak yeniden belirlenmiştir.

Bu değişiklikten sonra Hizb-ut Tahrir’in faaliyetlerin terör kapsamında değerlendirilmemesi gerekirken mahkemelerin ve Yargıtay’ın kanaat ve ictihat kararları yine Hizb-ut Tahrir mensupları ağır cezalara çarptırmıştır.

Buna örneklik teşkil edecek en bariz karar Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24.04.2008 tarihinde aldığı karardır. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinde Hizb-ut Tahrir’e üye olmak ve propagandasını yapmak suçu 8 kişi hakkında yürütülen bir dosyada mahkeme ceza kararı veriyor. Sanıkların hükmün bozulması için Yargıtay’a yaptıkları temyiz talebi üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesi hukuksuzluk tarihine geçecek şu resmi ifadeler ile hüküm cezasını onaylıyor.

“Cumhuriyet savcısının, örgütün silahsız olup sanıkların eylemlerinin 5237 sayılı TCK’nın 220/2 maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğuna ilişkin itirazında “Raşid-i Hilafet devletinin ihdasından sonra, Hıristiyan devletlere cihat yolu ile kurulan Hilafet devletine dâhil etmek amacıyla silahlı mücadelenin başlayacağı” amaç edinildiği anlaşılmakla, yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASI Talep ve dosya tebliğ olunur.”

Hizb-ut Tahrir silah ve şiddet eylemlerini metod olarak benimsemiyorsa O’nun buna rağmen hedef alınması ve üyelerinin cezalandırılmasının sebebi nedir?

Bir önceki sorunuzun cevabında değindiğim gibi, Türkiye’nin mevcut yürürlükteki yasalarına göre Hizb-ut Tahrir bırakın bir terör örgütü olması, yasadışı bir örgüt bile değildir. Ancak biz biliyoruz ki İslam dışındaki bütün hayat nizamlarının adil ve sabit ilkeleri yoktur. Özellikle bugün dünyaya ve yaşadığımız ülkeye de egemen olan Kapitalist ideoloji, bütün davranışlarında fayda – zarar ilkesi ile hareket etmektedir. Bu bağlamda kendi bekaları için kendi putlarını yemekten geri durmazlar. Hizb-ut Tahrir’e yönelik bu tutumları, Hizb-ut Tahrir’in fikirlerini ve çalışmasını kendileri için ciddi bir tehlike görmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü Hizb-ut Tahrir, İslam’ın belli bir cüzü ile amel etmiyor. İslami hayatı yeniden başlatma metodu olan Raşidi Hilafet Devletini kurma hedefine sahip ve bunu gerçekleştirmek için ameller gerçekleştirmektedir.

Hilafet demişken Hizb-ut Tahrir’in kurmak için çalıştığı Hilafet ile IŞİD’in ilan ettiği Hilafet arasında nasıl bir fark var. Hizb-ut Tahrir IŞİD’in Hilafeti hakkında ne diyor?

Hilafet, şer’i ahkamdan olup, bununla ilgili hükümlerin tamamını şer’i naslardan almak zorundayız. Her şer’i vecibenin nasıl ki rükünleri varsa, şart, sebep, sıhhat-butlan, mani gibi vazi hükümleri varsa Hilafet için de vardır. Sahih bir Hilafet için, Namaz, Oruç, Hac gibi diğer şer’i vecibelerde riayet edilen hükümlere bağlanıldığı gibi bağlı kalınması gerekir. Bununla ilgili Hizb-ut Tahrir, “Hilafet” ve “İslam’da Yönetim Nizamı” isimli neşriyatlarında Hilafet’i detaylı bir şekilde ele almıştır. Hilafet’in kendisine has bir ahkamı olmakla birlikte Hilafet’in kurulması ile ilgili metot da yine İslam’dan alınmalıdır. Bunun için Hizb-ut Tahrir Hilafet Devleti modelini, Rasulullah (sav)’in nübüvvet devletini ve bu devletin minhacı (yolu) üzere devam eden Raşidi Hilafet dönemini inceleyerek şer’i naslarda belirtildiği gibi teorisini oluşturmuştur. Aynı şekilde Rasulullah (SAV)’in, Medine’de İslam devletini kurmak için Mekke’de izlemiş olduğu fikri ve siyasi mücadelesini benimseyerek çalışma yapmaktadır. Hilafet, dünyadaki bütün Müslümanların başkanlığı/imameti olduğu için ümmetin iştiraki ile kurulmalıdır. Ümmetin biat etmediği kişinin halife olması söz konusu değildir. Şüphesiz Hilafet, bütün İslam beldelerinde aynı anda kurulmaz ve bir bölgede kurulması kaçınılmazdır. Ancak yine İslam ahkâmından, bir yerin İslam devleti olmasının iki esas şartının olduğunu görüyoruz. Birincisi, yönetimin içerde İslam ahkâmı ile hükmetmesi ikincisi, Müslümanların güvenliğinin yine Müslümanlarca sağlanmasıdır. IŞİD’in ilan ettiği Hilafet’in şer’i esasların hiç birine dayanmamaktadır. Hilafet, bir kabile ya da bir örgütün, ümmettin içindeki ehli hal vel akd’in rızasını almadan, derme çatma oluşturduğu bir şehir devleti değildir. İslam ile hükmetme sadece hadleri uygulamak da değildir. İslam devleti iddiası bütün kurum ve kuruluşları ile zahir olmayı, hayatın her alanına yönelik İslam’ın ahkamını tatbik etmeyi gerektirir. IŞİD’in zihniyet itibari ile daha devlet ilan edilmeden kendisine tabi olmayan bütün Müslümanları küfür ve münafıklık ile itham ettiğini, tabiiyet oluşturmak için zor kullandığı biliyoruz. Bunun için, birçok hatırı sayılır İslam ulemasının da belirttiği gibi IŞİD’in hilafet ilanı şer’i değildir. IŞİD, belli bölgeleri kontrol altında tutuyorsa da bir örgüttür. Diğer taraftan, Hilafet devleti projesi bütün batı ülkeleri ve onların kontrol ettikleri İslam coğrafyasındaki yönetimlerin korkulu rüyasıdır. Bu korku ile Esed’in gitmesini engelleyip, Suriye’deki muhaliflere baskı kurmuyorlar mı? Ve yine Irak’ın işgalinden bu yana ABD’nin Irak’ı üçe bölme isteği olup bunu da Irak için düzenlediği anayasasında belirttiğini biliyoruz. Irak’ın kuzeyinde Kürt yönetimi mevcuttur. Güney kısmı tamamen Şiilerin kontrolündedir. Ancak orta kesimde Sünniler bir iktidar oluşturamayıp, Şii yönetimin zulmü altında kalmışlardı. Bunun için bu bölgeyi IŞİD’in kontrol edilmesinde bir sakınca görülmemiştir. Daha önce ABD’nin en yetkili ağızlarından Hilafet ile ilgili korku ve düşmanlık dile getirilmişti. Ancak IŞİD’in Musul’u ve çevresini ele geçirmesi karşısında ABD ve Batı bunu kaygı verici olarak görmediğini ifade etmişti. Bu sessizlik ve müdahale gereği duyulmamasını diğer önemli bir sebebi de, IŞİD’in, Müslümanların sahih anlamda İslam Devleti/Hilafet devleti taleplerine perdeleme görevi görmesi idi.

Son olarak, IŞİD’in Hilafet ilanı gerçekten ABD ve Batı’yı çok tehdit etmiyorsa, ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri top yekûn niçin bu bölgeyi tehdit olarak görüyor ve hedef gösteriyor?  

ABD ve Batı IŞİD’in Irak’taki sınırları belirtilmiş Sünni bölgeler içinde kalması halinde tehdit olarak görmediler. Ancak ne zaman ki gerek Kürt bölgesel yönetimin ve Suriye’nin kuzeyine yani Rojava bölgesine saldırdı, ADB ve Batı’nın o zaman harekete geçtiğini görüyoruz. Ayrıca bölgenin sükûnete ermediğini ve halen sahih anlamda bir Hilafet devletinin kurulması riskine karşı ABD ve öncülük ettiği koalisyon, bir taraftan Müslümanları katledip korku salmakta diğer taraftan IŞİD şahsında İslam’ı ve ‘hilafet’, ‘cihad’, ‘şeriat’ gibi İslami kavramları Müslümanların zihninde karalamaktadır.

ISLAH HABER / Burhan ERCAN

‘57. saniyedeki polise dava açacağım’

0

Çağdaş Ulus – VATAN

İzmir Askeri Casusluk Davasında evine bir polis tarafından siyah poşet konulduğu ortaya çıkan sanık Narin Korkmaz ve aynı davada iki yıl tutuklu kalıp tahliye olan Safiye Köten’in Muğla Vali Yardımcısı olan babası Kamil Köten, Vatan Gazetesi’nden Çağdaş Ulus’a konuştu

“Dava boyunca poşetteki parmak izlerini araştırmadılar”

İzmir Askeri Casusluk Davasında evine bir polis tarafından siyah poşet konulduğu ortaya çıkan sanık Narin Korkmaz VATAN’a konuştu. Dava boyunca poşetteki parmak izlerini araştırılmadığını belirten Korkmaz,”O eve 5 aydır hiç gitmeme rağmen üzerinde toz bile olmayan poşeti bana ait olduğu iddiasıyla dosyaya koydular. Babama da kör olduğu halde tutanağı imzalatmışlar. O polis hakkında dava açacağım. Hayatımla oynadılar, iki yıl okuldan ayrı kaldım” dedi.  Aynı davada iki yıl tutuklu kalıp tahliye olan Safiye Köten’in Muğla Vali Yardımcısı olan babası Kamil Köten kendi evlerinde bulunan siyah poşetin üzerindeki parmak izlerinin araştırılmasını istedi.

İzmir’de aralarında muvazzaf askerlerin de olduğu 357 sanığın yargılandığı ’Gizli bilgi ve belge bulundurma’ davasında iki numaralı sanık Narin Korkmaz’ın, Pamukkale Üniversitesi öğrencisi olarak Denizli’de bulunduğu sırada İzmir’deki baba evinde yapılan aramalara ilişkin kamera görüntüleri önceki gün Mahkeme Başkanı Orhan Kızıltaş, tarafından duruşma salonunda izletildi. Görüntülerin 57. saniyesinde evin üst katındaki kişiler aşağıya çağrıldıktan sonra bir polisin ‘siyah poşetle’ merdivenlerden çıktığı ve bir süre sonra poşet olmadan indiği görüldü. Yeni mahkeme heyetinin dikkatinden kaçmayan bu görüntülerdeki ayrıntı ise davadaki kumpas iddilarını güçlendirdi.

Babasının evinde yapılan aramalara ait bu görüntülerdeki ayrıntıyı ise davanın iki numaralı sanığı Narin Korkmaz VATAN’a değerlendirdi. Dava boyunca poşetteki parmak izlerini araştırılmadığını belirten Korkmaz,”Denizli’de  öğrenci olarak bulunduğum o gün babamın İzmir’deki evini aradılar. Mutfak dolabının üstünde davada delil olan siyah bir poşet bulundu. O eve 5 aydır hiç gitmeme rağmen üzerinde toz bile olmayan poşeti bana ait olduğu iddiasıyla dosyaya koydular. Zaten o poşetin ‘bulunmasıyla’ da aramalar sona erdirilmiş. Ardından babama da kör olduğu halde tutanağı imzalatmışlar. Sizce de bu yaşananlar garip değil mi? Gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkıyor” dedi.

Dava açacağım

50 yaşındaki komutanların 20 yaşındaki bir kızın emrinde olduğu iddiasının inandırıcı olmadığını da söyleyen Korkmaz şöyle,”  Askerleri çok sevdiğim için bir arkadaşım üniforma giydirmişti. Bana esprisine yalancı taktir belgesi bile verdi. Bütün bunları da delil diye iddianameye koydular. İddianameye göre bana bağlı, 38 Karacı, 22 Havacı, 3 Jandarma olmak üzere 63 subay olduğu iddiası şaşırtıcı. Aylar sonra gerçeğin ortaya çıkması nedeniyle mutluyum. Ama hem normal hayatımı hem de eğitim hayatımı sekteye uğrattılar şimdi yeniden eğitimime devam ediyorum.  O polis hakkında dava açacağım”

Baba Korkmaz: Kumpas var 

Narin Korkmaz’ın babası Atilla Korkmaz da şunları söylemişti: “Eve girdikten kısa süre sonra, polisler mutfakta bir şeyler bulduklarını söyleyip, benim yanıma geldiler. Sonra da bunun tutanağını bana imzalattılar. O zaman dikkatimi çekti, kızım eve aylarca gelmedi nasıl olur da bu malzemelerde toz yoktu? O anın şaşkınlığıyla bunu söyleyemedim. Bu olayda bir kumpas var. Ya kızımla ilişkisi olup ayrıldığı bir asker, içeriden polislere yardım edip böyle bir tuzak kurdu. Ya da polisler o belgeleri getirip bizim evde bulmuş gibi yaptı. Düşünsenize soruşturmanın önemli bir ismi kızım ile en önemli sanıklardan işadamı neden birbirlerini hiç görmemiş ve tanışmıyorlar? Kızımın erkeklerle yaptığı görüşmeler de ahlaki görüşmelerdir. Bu sebeple bu davada yargılanması mümkün değil.” 

Vali Yardımcı: Bizim evdeki siyah poşeti de birileri koydu

Aynı davada iki yıl tutuklu kalıp tahliye olan Safiye Köten’in Muğla Vali Yardımcısı olan babası Kamil Köten de VATAN’a konuştu.  Kendi evlerinde bulunduğu iddia edilen siyah poşetin de oraya birileri tarafından konulduğunu söyleyen Köten,”Kızıma bağlı 16 subayın olduğunu iddia ettiler. Hiçbiriyle irtibatı yok. Kızım koskoca albayları nasıl koordinatörü olur? Bir numaralı sanık Bilgin Özkaynak’ı kızım ömrümde görmedi. Evimiz aranırken ne avukat vardı, ne de başka biri. İki polis, buzdolabının üzerinden bulduğunu söylediği siyah bir poşet getirdi. İçinden hard disk, boş askeri kimlikler, 9 tane kan tüpü flash bellekler çıktı. Evin başka yerine bakmadılar.  Elleriyle koymuş gibi buldular. Savcıya da yalvardım. Parmak izi bile araştırmadılar. Kızım 1200 TL maaş alıyordu. Evinin elektrik, su ve kira parasını bile ben ödüyordum. Kızım bu örgütte hiçbir maddi karşılık beklemeden mi çalışmış? Daha öncede söylemiştim 25 yaşındaki kızım YAŞ kararlarında dahi etkili olacak güce sahipse babasını neden vali yapmamış bugüne kadar.  Kızımın öğrenci evine atılan siyah poşeti elleriyle koymuş gibi buldular. Kızımın gün boyu boş kalan evi sadece akşamları kızım okuldan eve gelince kullanıyordu.  Bu evi de eşim 15 günde bir temizliyordu. Annesinin bu poşeti fark etmemesi garip değil mi?  Başbakan’ın konutuna böcek yerleştiren yapılar, hiçbir güvenlik önlemi olmayan evlere bu poşetleri koyamaz mı? Kızımın hayatından 2 yıl çaldılar.”

‘57. saniyedeki polise dava açacağım’

0

Çağdaş Ulus – VATAN

İzmir Askeri Casusluk Davasında evine bir polis tarafından siyah poşet konulduğu ortaya çıkan sanık Narin Korkmaz ve aynı davada iki yıl tutuklu kalıp tahliye olan Safiye Köten’in Muğla Vali Yardımcısı olan babası Kamil Köten, Vatan Gazetesi’nden Çağdaş Ulus’a konuştu

“Dava boyunca poşetteki parmak izlerini araştırmadılar”

İzmir Askeri Casusluk Davasında evine bir polis tarafından siyah poşet konulduğu ortaya çıkan sanık Narin Korkmaz VATAN’a konuştu. Dava boyunca poşetteki parmak izlerini araştırılmadığını belirten Korkmaz,”O eve 5 aydır hiç gitmeme rağmen üzerinde toz bile olmayan poşeti bana ait olduğu iddiasıyla dosyaya koydular. Babama da kör olduğu halde tutanağı imzalatmışlar. O polis hakkında dava açacağım. Hayatımla oynadılar, iki yıl okuldan ayrı kaldım” dedi.  Aynı davada iki yıl tutuklu kalıp tahliye olan Safiye Köten’in Muğla Vali Yardımcısı olan babası Kamil Köten kendi evlerinde bulunan siyah poşetin üzerindeki parmak izlerinin araştırılmasını istedi.

İzmir’de aralarında muvazzaf askerlerin de olduğu 357 sanığın yargılandığı ’Gizli bilgi ve belge bulundurma’ davasında iki numaralı sanık Narin Korkmaz’ın, Pamukkale Üniversitesi öğrencisi olarak Denizli’de bulunduğu sırada İzmir’deki baba evinde yapılan aramalara ilişkin kamera görüntüleri önceki gün Mahkeme Başkanı Orhan Kızıltaş, tarafından duruşma salonunda izletildi. Görüntülerin 57. saniyesinde evin üst katındaki kişiler aşağıya çağrıldıktan sonra bir polisin ‘siyah poşetle’ merdivenlerden çıktığı ve bir süre sonra poşet olmadan indiği görüldü. Yeni mahkeme heyetinin dikkatinden kaçmayan bu görüntülerdeki ayrıntı ise davadaki kumpas iddilarını güçlendirdi.

Babasının evinde yapılan aramalara ait bu görüntülerdeki ayrıntıyı ise davanın iki numaralı sanığı Narin Korkmaz VATAN’a değerlendirdi. Dava boyunca poşetteki parmak izlerini araştırılmadığını belirten Korkmaz,”Denizli’de  öğrenci olarak bulunduğum o gün babamın İzmir’deki evini aradılar. Mutfak dolabının üstünde davada delil olan siyah bir poşet bulundu. O eve 5 aydır hiç gitmeme rağmen üzerinde toz bile olmayan poşeti bana ait olduğu iddiasıyla dosyaya koydular. Zaten o poşetin ‘bulunmasıyla’ da aramalar sona erdirilmiş. Ardından babama da kör olduğu halde tutanağı imzalatmışlar. Sizce de bu yaşananlar garip değil mi? Gerçekler yavaş yavaş ortaya çıkıyor” dedi.

Dava açacağım

50 yaşındaki komutanların 20 yaşındaki bir kızın emrinde olduğu iddiasının inandırıcı olmadığını da söyleyen Korkmaz şöyle,”  Askerleri çok sevdiğim için bir arkadaşım üniforma giydirmişti. Bana esprisine yalancı taktir belgesi bile verdi. Bütün bunları da delil diye iddianameye koydular. İddianameye göre bana bağlı, 38 Karacı, 22 Havacı, 3 Jandarma olmak üzere 63 subay olduğu iddiası şaşırtıcı. Aylar sonra gerçeğin ortaya çıkması nedeniyle mutluyum. Ama hem normal hayatımı hem de eğitim hayatımı sekteye uğrattılar şimdi yeniden eğitimime devam ediyorum.  O polis hakkında dava açacağım”

Baba Korkmaz: Kumpas var 

Narin Korkmaz’ın babası Atilla Korkmaz da şunları söylemişti: “Eve girdikten kısa süre sonra, polisler mutfakta bir şeyler bulduklarını söyleyip, benim yanıma geldiler. Sonra da bunun tutanağını bana imzalattılar. O zaman dikkatimi çekti, kızım eve aylarca gelmedi nasıl olur da bu malzemelerde toz yoktu? O anın şaşkınlığıyla bunu söyleyemedim. Bu olayda bir kumpas var. Ya kızımla ilişkisi olup ayrıldığı bir asker, içeriden polislere yardım edip böyle bir tuzak kurdu. Ya da polisler o belgeleri getirip bizim evde bulmuş gibi yaptı. Düşünsenize soruşturmanın önemli bir ismi kızım ile en önemli sanıklardan işadamı neden birbirlerini hiç görmemiş ve tanışmıyorlar? Kızımın erkeklerle yaptığı görüşmeler de ahlaki görüşmelerdir. Bu sebeple bu davada yargılanması mümkün değil.” 

Vali Yardımcı: Bizim evdeki siyah poşeti de birileri koydu

Aynı davada iki yıl tutuklu kalıp tahliye olan Safiye Köten’in Muğla Vali Yardımcısı olan babası Kamil Köten de VATAN’a konuştu.  Kendi evlerinde bulunduğu iddia edilen siyah poşetin de oraya birileri tarafından konulduğunu söyleyen Köten,”Kızıma bağlı 16 subayın olduğunu iddia ettiler. Hiçbiriyle irtibatı yok. Kızım koskoca albayları nasıl koordinatörü olur? Bir numaralı sanık Bilgin Özkaynak’ı kızım ömrümde görmedi. Evimiz aranırken ne avukat vardı, ne de başka biri. İki polis, buzdolabının üzerinden bulduğunu söylediği siyah bir poşet getirdi. İçinden hard disk, boş askeri kimlikler, 9 tane kan tüpü flash bellekler çıktı. Evin başka yerine bakmadılar.  Elleriyle koymuş gibi buldular. Savcıya da yalvardım. Parmak izi bile araştırmadılar. Kızım 1200 TL maaş alıyordu. Evinin elektrik, su ve kira parasını bile ben ödüyordum. Kızım bu örgütte hiçbir maddi karşılık beklemeden mi çalışmış? Daha öncede söylemiştim 25 yaşındaki kızım YAŞ kararlarında dahi etkili olacak güce sahipse babasını neden vali yapmamış bugüne kadar.  Kızımın öğrenci evine atılan siyah poşeti elleriyle koymuş gibi buldular. Kızımın gün boyu boş kalan evi sadece akşamları kızım okuldan eve gelince kullanıyordu.  Bu evi de eşim 15 günde bir temizliyordu. Annesinin bu poşeti fark etmemesi garip değil mi?  Başbakan’ın konutuna böcek yerleştiren yapılar, hiçbir güvenlik önlemi olmayan evlere bu poşetleri koyamaz mı? Kızımın hayatından 2 yıl çaldılar.”

Hastane koridorlarından olimpiyatlara

0

Emrullah ECER 24.10.2014

Yenimedyahaber

“Zayıf bir bünyeye sahipti. Bu nedenle gelişimi çok zayıftı. Tanrıkulu ailesi bunu görünce tedirgin olmuş, soluğu hastanede almıştı. Doktor muayene sonucunda “ Bu çocuk spor yapsın, gelişir” demişti. Bu süreçten sonra sporla yaşama tutunan küçük Bahri yıllar sonra Türkiye’ye tekvandoyu sevdiren bir sporcu haline gelmişti ve Türkiye’de en fazla lisanslı sporcu sayısı tekvandodan çıkmıştı.”

1980 senesiydi. Türkiye’nin karışık olduğu dönemlerdi. Değil spor yapmak, futbol oynamak bile imkansızdı. Bu şartlar altında Ankara’da dünyaya merhaba demişti Tanrıkulu ailesinin Bahri’si. 5 yaşına gelmişti ama yavaş yavaş büyüyordu. Bu, ailenin telaşa kapılmasına sebebiyet vermişti. Aile hastaneye götürmüş, doktoru spor yapmasını önermişti. Babası ve annesi bu tavsiyeye olumlu yaklaşmıştı. Böylelikle Bahri Tanrıkulu’nun spor hayatı bir doktor tavsiyesiyle gerçekleşmişti.

EĞİTİM VE SPOR BİR ARADA

Evet, bu onun hayatının dönüm noktasıydı. Spora başlamış ve gelişimi hızlanmıştı. Aile bunu fark etmiş, Tanrıkulu’nun spora devam etmesini istemişlerdi. “ Spor, aile desteğiyle yapılacak bir iş. İlk ve lise öğrenimimi Ankara’da tamamladım. Ara ara okulu yada sporu tercih etmem gerektiği anlar oldu. Ama mümkün olduğunca ikisini bir arada götürmeye çalıştım. Ne zamanki sporda başarılı olabileceğime inandım, o dem spora daha çok vakit ayırdım. Eğitim hayatımı ve sporu bir arada götürmekte zaman zaman zorlansam da yılmadım. Ve önce Akdeniz Üniversitesi BESYO Bölümünü bitirdim. Daha sonra 2 yıl öğretmenlik yaptım” diyen Bahri Tanrıkulu sporun hem eğitimini hem de hayatını anlamlandırdığını anlatıyor ve ailelerin, çocuklarına spor yaptırmalarının öneminden bahsediyordu.

Tekvando zor bir spor. Sakatlanma riski fazla. Maç içinde sürekli konsantre olmak gerek. Çünkü bir anlık dalgınlıkta, rakibin yaptığı ya da yapacağı bir hamle maçın kaderini etkiliyor. Bu nedenle tekvando sporunun nasıl bir spor olduğunu sorduğumda Bahri Tanrıkulu, şöyle cevap veriyordu. “ Tekvando Güney Kore’nin ata sporu. 2000 yılında olimpik oldu. Türkiye’de ise yaklaşık olarak 36 yıldır federasyonu var. Zor yanı mücadele sporu olduğu için yoğun antrenman, güçlü fizik yapısı ve yüksek konsantrasyon gerektiriyor olması. Keyifli yanı ise tekvandoyu yaptığınızda ruhsal gelişiminiz olumlu etkileniyor ve içinde felsefe ile saygıyı barındırdığı için yaşama farklı pencereden bakma olanağı sağlıyor.”

KIRIK PARMAKLA BRONZA MADALYA MÜCADELESİ

Bahri Tanrıkulu tekvandoyu Türkiye’ye sevdiren sporcuydu. Kadınlarda Hamide Bıçkın nasıl ilk olimpiyat madalyasına ulaştıysa o da erkeklerde aynı başarıyı göstermişti. Hatta en iyi tekvandocuların yer aldığı dünya sıralamasında 4’üncü sıraya kadar yükselmişti. Bu yönden Türk tekvandosunun bayrak adamı ve simgesiydi. Kariyeri başarılarla doluydu. Böyle bir sporcu en önemli turnuvasını 2012 Londra Olimpiyatında yaşamıştı. Orada parmağı kırılmıştı ama yılmamıştı. Terinin son damlasına kadar mücadele etmişti. Bahri Tanrıkulu Londra Olimpiyatında yaşadıklarını şu kelimelerle anlatıyordu.

“ 4 yıl boyunca olimpiyatlar için çalışmıştım. Maç esnasında birçok sorunla karşılaşabiliyorsunuz ama bunları aşarsanız zaten başarılı sporcu oluyorsunuz. Maalesef benim de parmağım kırıldı. Bu benim için büyük engel teşkil ediyordu. Fakat hem rakiplerimi hem de sakatlığı yenmek zorundaydım. Bu kez madalya kazanamadım. Ama kırık parmakla bronz madalya mücadelesine kadar geldim. Bu nedenle başarılı olduğuma inanıyorum.”

“JÜBİLE YAPMAK İSTİYORUM”

Kardeşi de tekvandocuydu. Maçlardan önce kardeşiyle beraber rakiplerini izliyorlar, rakiplerinin zayıf noktaları üzerinde çalışıyorlar, beraber taktik antrenmanı yapıyorlardı. Yaptıkları taktik sonucunda kardeşine birçok maç kazandırmıştı. Bunları anlatırken konu Türkiye’de sporun ne durumda olduğuna gelmişti. “Maalesef, ülkemizdeki insanlar sporun faydasını bilmiyorlar. Bence herkes hayat boyu spor yapmalı. Profesyonelce yapanlar da öncelikle kendilerine bir hedef koymalılar. Hedeflerine ulaşabilmek için de ellerinden gelenin en iyisini yapmalılar. Çünkü spor yaparken karşılarına çok engel çıkacak ama bunları aşmak için hırsla ve azimle antrenman programlarını uygulamalılar.”

Röportaj yaptığım esnada kariyerindeki hedefini teknik adam olarak ya da gerekirse de yönetici olarak sürdürmek istediğinden bahsediyordu. Ve sessiz ve sakin bir şekilde kariyerini sonlandırıyordu. Dün çıkan haberde ise bir isteğini şöyle açıklıyordu. ” 30 yıldır ülkeme emek verdim. Ülkemi birçok kez Olimpiyatlar ’da Avrupa ve Dünya Şampiyonların ’da başarı ile temsil ettim. En azından bir jübileyi hak ettiğimi düşünüyorum.”

Hastane koridorlarından olimpiyatlara

0

Emrullah ECER 24.10.2014

Yenimedyahaber

“Zayıf bir bünyeye sahipti. Bu nedenle gelişimi çok zayıftı. Tanrıkulu ailesi bunu görünce tedirgin olmuş, soluğu hastanede almıştı. Doktor muayene sonucunda “ Bu çocuk spor yapsın, gelişir” demişti. Bu süreçten sonra sporla yaşama tutunan küçük Bahri yıllar sonra Türkiye’ye tekvandoyu sevdiren bir sporcu haline gelmişti ve Türkiye’de en fazla lisanslı sporcu sayısı tekvandodan çıkmıştı.”

1980 senesiydi. Türkiye’nin karışık olduğu dönemlerdi. Değil spor yapmak, futbol oynamak bile imkansızdı. Bu şartlar altında Ankara’da dünyaya merhaba demişti Tanrıkulu ailesinin Bahri’si. 5 yaşına gelmişti ama yavaş yavaş büyüyordu. Bu, ailenin telaşa kapılmasına sebebiyet vermişti. Aile hastaneye götürmüş, doktoru spor yapmasını önermişti. Babası ve annesi bu tavsiyeye olumlu yaklaşmıştı. Böylelikle Bahri Tanrıkulu’nun spor hayatı bir doktor tavsiyesiyle gerçekleşmişti.

EĞİTİM VE SPOR BİR ARADA

Evet, bu onun hayatının dönüm noktasıydı. Spora başlamış ve gelişimi hızlanmıştı. Aile bunu fark etmiş, Tanrıkulu’nun spora devam etmesini istemişlerdi. “ Spor, aile desteğiyle yapılacak bir iş. İlk ve lise öğrenimimi Ankara’da tamamladım. Ara ara okulu yada sporu tercih etmem gerektiği anlar oldu. Ama mümkün olduğunca ikisini bir arada götürmeye çalıştım. Ne zamanki sporda başarılı olabileceğime inandım, o dem spora daha çok vakit ayırdım. Eğitim hayatımı ve sporu bir arada götürmekte zaman zaman zorlansam da yılmadım. Ve önce Akdeniz Üniversitesi BESYO Bölümünü bitirdim. Daha sonra 2 yıl öğretmenlik yaptım” diyen Bahri Tanrıkulu sporun hem eğitimini hem de hayatını anlamlandırdığını anlatıyor ve ailelerin, çocuklarına spor yaptırmalarının öneminden bahsediyordu.

Tekvando zor bir spor. Sakatlanma riski fazla. Maç içinde sürekli konsantre olmak gerek. Çünkü bir anlık dalgınlıkta, rakibin yaptığı ya da yapacağı bir hamle maçın kaderini etkiliyor. Bu nedenle tekvando sporunun nasıl bir spor olduğunu sorduğumda Bahri Tanrıkulu, şöyle cevap veriyordu. “ Tekvando Güney Kore’nin ata sporu. 2000 yılında olimpik oldu. Türkiye’de ise yaklaşık olarak 36 yıldır federasyonu var. Zor yanı mücadele sporu olduğu için yoğun antrenman, güçlü fizik yapısı ve yüksek konsantrasyon gerektiriyor olması. Keyifli yanı ise tekvandoyu yaptığınızda ruhsal gelişiminiz olumlu etkileniyor ve içinde felsefe ile saygıyı barındırdığı için yaşama farklı pencereden bakma olanağı sağlıyor.”

KIRIK PARMAKLA BRONZA MADALYA MÜCADELESİ

Bahri Tanrıkulu tekvandoyu Türkiye’ye sevdiren sporcuydu. Kadınlarda Hamide Bıçkın nasıl ilk olimpiyat madalyasına ulaştıysa o da erkeklerde aynı başarıyı göstermişti. Hatta en iyi tekvandocuların yer aldığı dünya sıralamasında 4’üncü sıraya kadar yükselmişti. Bu yönden Türk tekvandosunun bayrak adamı ve simgesiydi. Kariyeri başarılarla doluydu. Böyle bir sporcu en önemli turnuvasını 2012 Londra Olimpiyatında yaşamıştı. Orada parmağı kırılmıştı ama yılmamıştı. Terinin son damlasına kadar mücadele etmişti. Bahri Tanrıkulu Londra Olimpiyatında yaşadıklarını şu kelimelerle anlatıyordu.

“ 4 yıl boyunca olimpiyatlar için çalışmıştım. Maç esnasında birçok sorunla karşılaşabiliyorsunuz ama bunları aşarsanız zaten başarılı sporcu oluyorsunuz. Maalesef benim de parmağım kırıldı. Bu benim için büyük engel teşkil ediyordu. Fakat hem rakiplerimi hem de sakatlığı yenmek zorundaydım. Bu kez madalya kazanamadım. Ama kırık parmakla bronz madalya mücadelesine kadar geldim. Bu nedenle başarılı olduğuma inanıyorum.”

“JÜBİLE YAPMAK İSTİYORUM”

Kardeşi de tekvandocuydu. Maçlardan önce kardeşiyle beraber rakiplerini izliyorlar, rakiplerinin zayıf noktaları üzerinde çalışıyorlar, beraber taktik antrenmanı yapıyorlardı. Yaptıkları taktik sonucunda kardeşine birçok maç kazandırmıştı. Bunları anlatırken konu Türkiye’de sporun ne durumda olduğuna gelmişti. “Maalesef, ülkemizdeki insanlar sporun faydasını bilmiyorlar. Bence herkes hayat boyu spor yapmalı. Profesyonelce yapanlar da öncelikle kendilerine bir hedef koymalılar. Hedeflerine ulaşabilmek için de ellerinden gelenin en iyisini yapmalılar. Çünkü spor yaparken karşılarına çok engel çıkacak ama bunları aşmak için hırsla ve azimle antrenman programlarını uygulamalılar.”

Röportaj yaptığım esnada kariyerindeki hedefini teknik adam olarak ya da gerekirse de yönetici olarak sürdürmek istediğinden bahsediyordu. Ve sessiz ve sakin bir şekilde kariyerini sonlandırıyordu. Dün çıkan haberde ise bir isteğini şöyle açıklıyordu. ” 30 yıldır ülkeme emek verdim. Ülkemi birçok kez Olimpiyatlar ’da Avrupa ve Dünya Şampiyonların ’da başarı ile temsil ettim. En azından bir jübileyi hak ettiğimi düşünüyorum.”

Oynadığım Diziyi Sahipleniyorum !

0

“ OYUNCULUK ÇOK BÜYÜK VEFA İSTEYEN BİR MESLEK”

Havadis Türk – 9 yıldır Arka Sokaklar dizisinde Zeliha Karakterini canlandıran Yüsra Geyik dizi ve sinema sektörü üzerine samimi açıklamalar yaptı. 14 yaşından beri oyunculuk yapan Geyik “Oyunculuk çok büyük vefa isteyen bir meslek” diyor.

Oyunculuğa nasıl başladınız?
14 yaşında Tümay Özokur Ajans’a kayıt oldum. Kaydolduğum gün bir televizyon filmi çekiliyordu. O gün görüşüp anlaştık ve o gün bu gündür oyunculuk yapıyorum. Yabancı Damat, Yumurcak TV ve Hayat Bilgisi gibi pek çok dizide rol aldım. 9 sezondur da Arka Sokaklar dizisinde severek oynuyorum.

Arka Sokaklar dizisindeki rolünüzden biraz bahseder misiniz?
Beş çocuklu bir polis memurunun en büyük kızını canlandırıyorum. Dört kardeş olarak başladık. Küçük bir kardeşimiz daha dünyaya geldi dizi süresince. Birbirinden farklı karakterlere sahip beş kardeşten, babasının başına sürekli bela açan ve sorun yaratan, gönül meseleleriyle fazla ilgili olan Zeliha karakterini oynuyorum. Bu sezon, yine polis olan Arda karakteri ile aralarında bir ilişki başlıyor gibi Zeliha’nın. Babasıyla iş arkadaşı olmasından dolayı oldukça karışık ama heyecanlı bir hikaye başlıyor.

OYNADIĞIM DİZİYİ SAHİPLENİYORUM

Dizi boyunca birçok oyuncunun girip çıktığını izledik Arka Sokaklar’a. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Polislik mesleğinin gerçeğinde de olan bir durum bu. Oradan oraya sürüklenip, tayinleri çıkan insanlar polisler. Oyuncuların girip çıkması dizide çok güzel işleniyor. Hoş bir doku yaratıyor bence. Oynadığım diziyi çok seviyorum ve sahipleniyorum.

Oyunculukta hedefleriniz neler?
Oyuncu olarak belli bir yere gelmek istiyorum tabii ki. Sinema ya da televizyon çok fark etmiyor. Önemli olan benim tatmin olmam. Kurduğum hayaller var elbet. Oyunculuk, tek başına çabalayarak bir yerlere gelmesi zor bir meslek. Umarım bundan sonra da şansım yaver gider ve iyi yönetmenler ve oyuncular ile yine iyi bir ekiple çalışırım.

TÜRK FİLMİ SEYRETMEYİ ÇOK SEVERİM

Hobileriniz nelerdir?
Türk filmi seyretmeyi çok severim. Televizyonda bir Türk filmi varsa, başka hiçbir şey izlemem. Yeşil Çam oyuncularına hayranım. Çünkü şartların çok zor olduğu bir zamanda çok güzel işler yapılmış. Biz şuanda, her şeyin geliştiği, şartların kolay olduğu dönemde bile zorlanıyoruz. Demek ki o zamanda yapılan güzel işler çok büyük bir başarı. Çok büyük vefa isteyen bir meslek oyunculuk.

9’DAN SONRA OYNAMAM DİYEN OYUNCULARDA VAR!

Türkan Şoray kanunlarınız var mı? Öpüşmem, sevişmem diyor musunuz?
Kural diye adlandırmak istemiyorum. İlkeleri olan insanlar , ilkelerine ters düşen hareketler yapmak istemeye bilirler. Sadece öpüşmek veya sevişmekle sınırlı değil. Ben saat 9’dan sonra çalışmam diyen oyuncular da var. Rolümün gereği sahneleri, kendi ilkelerime göre tartarak oyarım tabii ki.

Farklı bir mesleği yapan insanların çoğu işine maddi yönden bağımlıdırlar. Ama oyuncu öyle değil. Oyuncu hem kendini tatmin ediyor, hem de etrafındaki insanlarla bir alış verişi oluyor. Oyunculuğu sadece bir meslek olarak görmüyorum.Oyunculuk, oyuncunun hayatı oluyor!

Yüsra Geyik kimdir?
21 haziran 1990 Samsun doğumlu.
Sanat Tasarım Fakültesi mezunu.
9 sezondur Arka Sokaklar dizisinde rol alıyor.
14 yaşından beri oyunculuk yapan Yüsra Geyik bugüne kadar Yabancı Damat, Yumurcak TV, Hayat Bilgisi gibi dizilerde yer aldı.

HAVADİSTURK