Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 118

Sanayici Ramazan Ulu ile Dobra Dobra !

0

Dernekçilik yapmak kolay bir iş değildir. Hele ki dernekçilik yaparken bir yandan da başarılı ve saygın bir iş adamı olmak hiç kolay değildir. Ramazan Ulu ikisini birden başarılı ile yapan bir işadamımız. Türkiye’nin perakendecilikde en ön sıralarında yer alan Snowy Marketler Zinciri Yönetim Kurulu Başkanı Ramazan Ulu ile bakkal dükkanından başlayarak bugün marketler zincirine uzanan iş yaşantısı, sektörel sorunları, dernekçilik geçmişi ve Sinoplular’ın durumu hakkında konuştuk. Biz sorduk, Ramazan Ulu açık yüreklilikle bizleri cevaplandırdı.

Ercan Küçük (EK) : İlk olarak soralım. Ramazan Ulu kimdir?
Ramazan Ulu (RU) : Öncelikle yeni çıkacak sayınızda benimle röportaj yapıp bana yer ayırdığınız için, şahsınızda size ve İmtiyaz sahibi Nermin Hanım’a teşekkür ediyorum. 1956 Sinop Boyabat doğumluyum. İlk orta ve lise öğrenimimi Boyabat’ta, üniversite öğrenimimi de İstanbul’da yaptım. 1979-1984 yılları arasında öğretmenlik yaptım. 1985’ten beri de gıda sektöründe ticari hayatıma devam ediyorum.
EK : Öğretmenliği neden bıraktınız?

RU : Aslında öğretmenliği çok seviyordum. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan da çok sayıda takdir ve teşekkür belgeleri aldım. Eşim de benim gibi öğretmendi. Ancak 11 yaşındayken babamı, öğretmenliğimin 3. Yılında da annemi kaybettim. Kardeşlerin en büyüğüydüm. Kardeşlerime eşim annelik, ben babalık yapmak zorunda olduğum için çok sevdiğim öğretmenlik mesleğinden feragat ettim. İstanbul’a beş parasız geldik. Evimizin altındaki bir bakkalı borçla satın aldık. Öylelikle 1986’da ticaret hayatına atılmış olduk.
EK : Bakkaldan sonra perakende sektöründeki atılım sürecinizi anlatır mısınız?

RU : 1986 yıllarında Türkiye’de perakende daha yeni yeni oluşuyordu. O yıllarda bölgenin biraz daha büyük bakkalları daha revaçtaydı. Perakende sektörünün yarınlarını inceleyebilmek için ben şahsen defalarca Avrupa’nın birçok ülkesine giderek incelemelerde bulundum. Tabi 26 yıldan bahsediyoruz. Zikzaklı ve sıkıntılı geçen yıllarımız oldu. Bu süreçte Nestle, Mis Süt, Vatan Yağları gibi ürünlerin distribitörlüğünü, bayiliğini yaptık. Arzuladığımız işi toptancılıkta bulamadık. Bir dönem perakendeciliğe ara verip üreticiliğe de soyunduk. Sonra kardeşlerimizle beraber tekrar perakendeciliğe geri döndük. Perakende Türkiye’de zor bir sektör. Ürün gamınız çok yüksek. Biz şuan 15 bine yakın ürün satıyoruz. Bu kadar ürünün temini, merkez depoya çekimi, lojistiği, dağıtım ve tüketiciye sunumu çok da kolay olmasa gerek. Çok şükür 26 yıldır alnımızın akıyla, dürüst kimliğimizle ekmeğimizi arıyoruz.
EK : İSMAR geçmişinizden bahseder misiniz?

RU : İstanbul Marketçiler Birliğinin kısa adıdır. 90’lı yıllarda özellikle İstanbul’da birazcık daha perakende de söz sahibi olan marketlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir gruptur. Bu birliktelik başta çok da iyi gidiyordu. Ancak yanlış yönetimden, yanlış işler yapılmasından ötürü çok da uzun sürmedi. Biz de o grubun içerisinden yarınlarda zararlı çıkacağımıza inandığımızdan ayrıldık. Sonra da dağıldı. Bir arkadaşımız şirketi aldı, İstanbul çapında devam ettiriyor.
EK : Şuanda kaç mağazanız var? İstanbul Anadolu yakasında pek mağaza açma taraftarı olmamanızın nedeni nedir?

RU : Çok mağaza açmak çok kolay. Ama mağazayı işletmek, yarınlara taşımak zor. Bir dönem çok mağazamız vardı. Mevcut mağazalarımızın gerçek potansiyeline kavuşmasını sağlamak yeni mağaza açmaktan daha doğrudur. Bizim Anadolu yakasında 6, Avrupa yakasında 9 olmak üzere 15 mağazamız var. 6000 m2 lik lojistik merkezimiz, 1000m2lik merkez ofisimiz, 600’e yakın çalışanımız var. Bu işi Türkiye’nin ekonomik koşullarında çok kolay değil. Biz şuan altyapımız, ekonomik gücümüz, piyasada olan kredimizle her ay bir mağaza açabiliriz. Ancak eğer ben eşimle dostumla merhaba diyecek zamanı ayıramayacak, akrabalarımın cenazesinde, düğününde olamayacaksam çok mağazanın bana getirisi olmaz. Her yıl 3 mağaza açma hedefimiz var. 2012’de 2 mağazamızı açtık. Merkez ofisimizi eski yerinden daha büyük bir yere taşıdık.
EK : Peki yurtdışına açılmayı düşünüyor musunuz?

RU : Şuan için değil. Ama il dışına açılacağız. Sinop merkez ve Boyabat’ta 2 alışveriş merkezini hayata geçirmeyi planlıyoruz. Hatta şuan birisinin inşaatına başladık. Ama Boyabat bize yeterli değil. Eğer orada bir lojistik merkezi kuracaksak, bölge müdürlüğü oluşturacaksak bir tane de Sinop’a açmamız gerekir. Sinop’taki arayışlarımız sürüyor. Biz önce ülke için tamamlayıp sonra yurt dışına açılmayı doğru buluyoruz.

AVM’ler şehir dışına taşınmalı

EK : AVMlerin şehir dışına taşınması çok tartışılıyor. Sizce AVMler şehir dışına taşınmalı mı?

RU : Biz taşınsın istiyoruz. Hatta bununla alakalı İstanbul Perakendeciler Derneği (PERDER) miz var. Taşınmasını öteden beri istiyoruz. Çünkü İstanbul’daki karmaşayı hep birlikte görüyoruz. Bunlar ulusal güçler. Yerli yatırımcının, yerli sermayenin bunlarla rekabet etme gücü yok. Bunların bir an evvel yasası çıkartılarak şehir dışına taşınması gerektiğine inanıyoruz. Bunun dışında bizim gibi yerel firmaların da yasal düzenleme yapılarak kendi içlerinde bir mesafesinin olması gerekiyor. Düşünün benim Kağıthane’de bir şubem var. Hemen yanı başına gelip birileri daha açabiliyor. Bunun bir yasaya bağlı olarak 500 m den daha yakın bir mesafeye açılamaz gibi belli düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Zaten bizim PERDER olarak kurulmaktaki amacımız buydu. Aksi taktirde yıllardır verdiğimiz emeklerimi, yatırımlarımız boşa gidecek. Bir gün iflas bayrağını çekmek zorunda kalacağız. Yılda en az 20-25 şubeli çok marketin battığını görüyoruz.

EK : Halkımız kalitesine bakmadan nerde ucuz varsa onu alıyor. Bu da merdiven altı diye tabir ettiğimiz üretimi yükseltiyor. PERDER olarak bu merdiven altı üreticiler yönelik meclise bir yasa tasarısı önerisinde bulundunuz mu?

RU : Bulunduk tabi. Türkiye’de gıdayı ilgilendiren bir bakanlık yoktu. Bizim bu tür çalışmalarımız sayesinde Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kuruldu. Biz her gün bu konuyu konuşuyoruz. Öyle marketler, öyle büfeler var ki ne idiğü belirsiz ürünler satıyorlar. Bu insan sağlığına zarar veriyor. Biz denetimlerin sıklaşmasını istiyoruz.

EK : Ürünlerinizin lojistik taşınımında tarladan müşteriye kadarki sürede yaşadığınız sıkıntılar var mı?

RU : Var tabi olmaz mı? Dışarıdan davulun sesi hoş geliyor. Bize çok para kazanıyorlar diyorlar. Dışarıdan göründüğü gibi çok da düzgün gitmiyor, sıkıntılarımız var. Birgün Bayrampaşa sebze ve meyve halini gezmenizi rica ederim. Antalya’dan Mersinden, Adana’dan malı yüklüyorlar. Yazın temmuz ağustos sıcağında 10-12 saatte buraya geliyor. Onu burada buzhaneye atıyorlar. Satın almacılarımız gece 4te 5te bu malları alıyor. Getiriyoruz, mağazalarda teşhire açıyoruz. %30 fireyle satıyoruz. Sonra medya bas bas bağırıyor. Domates Antalya’da 1 TL, İstanbul’da neden 3 TL diye. Biz %30-%25 in altına fire oranlarımızı indiremedik. Son yasayla artık perakendeciler de gidip hale ürünü sokmadan tarladan alıp, satışa sunabilecek.

EK : Peki bunu yaparken lojistiğe ait araçlarınızda büyümeye gidecek misiniz?

RU : Zorunlusunuz. Yatırım yapacaksınız. Soğuk zincirler kuracaksınız. İstanbul’daki semt pazarlarının durumu ortada. Kokudan giremezsiniz.
YMK : Bu çıkacak yasayla fiyatlarda indirim görülecek mi? RU : Nispeten katkısı olacaktır. Düşünün kabzımala kar payı veriyordum. Tarladan alıyor, getiriyordu. Bunlar hep maliyetti. Şimdi ben alıp tüketiciye sunacağım. Maliyetlerim azaldı. Zaten bu yıl fiyatlara bu azalma yansıdı.

Siyaseti sevmiyorum
EK : Ramazan Ulu olarak geçmişte bir siyasi deneyiminiz oldu mu? İleri de siyasete atılmayı düşünüyor musunuz?

RU : Hayır, böyle bir girişimim de olmadı, beklentim de yok. Siyasetçilere saygı duyuyorum mama siyaseti sevmiyorum. Bir dönem Sinoplular camiası beni siyasetin içinde görmek istediler. Ama bu rica beni hiç hoşnut etmedi. Geçmiş yıllarda bir siyasi parti genel başkanının ricasıyla milletvekilliği için adaylığım söz konusuydu. ancak sözünde durmadıkları için adayların basına duyurulacağı gece adaylıktan vazgeçtim. Dolayısıyla ilk denemem orada bitmiş oldu. Dernekçiliğin içinde olduğum için bir çok siyasi parti genel başkanını ağırladım. Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Baykal, Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Cem Uzan, Erkan Mumcu davetlerimize icabet ettiler. Ama bizim bünyemizdeki bazı arkadaşlar bize siyasi damgayı vurdular. Ramazan Ulu Ak Parti,CHP’li, DYP’li, Genç Partili dediler. Biz bunları toplumu siyasetin içine katmak için yaptık. Bu da Ramazan Ulu siyasetle ilgilendi diyenlere cevap olsun.

EK : Dernekçilik geçmişinizden bahsedelim birazda. SİNDEF Genel Başkanlığı yaptınız. Halen Onursal Başkanısınız. Bir dönem daha aday gösterildiniz, sonra vazgeçtiniz. Bir kırgınlık mı oluştu?

RU : Dernekçilik hayatıma Sinop İli ve İlçeleri Seyit Bilal Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanlığı ile başladım. Sonra İstanbul Sinoplular Birliği Genel Başkanlığı yaptım. Avrupa Birliği uyum yasalarıyla değişen medeni kanunda köy derneklerinin de federasyonlaşması yasalaştı. SİNDEF te Türkiye’de bu kapsamda kurulan 2.federasyon. Sonrasında SİNDEF Genel Başkanlığı yaptım. Ama hiçbir zaman hiçbir göreve aday olmadım, hep aday gösterildim, göreve itildim. Benim genel başkanlığım döneminde genel sekreterliğimi yapan Av. Timuçin Oğuz’u kendi adayım olarak gösterdim ve seçilmesini sağladım. O günden beri bu işi yürütmeye çalışıyor. Bence yanlış yürütüyor. En çok eleştirenlerin başında da ben geliyorum. SİNDEF çok kötü durumda, bizim bıraktığımızın %1 i gibi bile değil. Ama bu yarınlarda tekrar bu işin başına geçeceğim diye bir şey yok. Ben dernekler içindeki güzel projelere dışarıdan maddi manevi yardım ederek dernekçiliğe devam ediyorum. Dernekçiliği bıraktıktan sonra işimde büyük bir hareketlilik oluştu.
EK : SİNDEF varken şimdi Anadolu yakasında Tüm Sinop Dernekler Federasyonu (TÜSİDEF) kuruldu. Sinoplular arasında çift başlılık mı oluştu? Siz neler düşünüyorsunuz?

RU : Sinoplular bütünleşeceğine bölünüyorlar. Bölünmeye neden olan da SİNDEF’tir. SİNDEF’in bu durumuna çok üzülüyorum. SİNDEF mevcut genel başkanın ilk dönemi haricinde tamamen Sinop camiasına zarar vermiş, Sinoplular’ın bölünmesine neden olmuştur. Bunu da mevcut başkan ve yanındaki birkaç adamı yapmışlardır. Bugün benim bıraktığım federasyon yoktur. Bu boşluktan faydalanıp Avrupa yakasında bir platform çalışması yapılması, Anadolu yakasında bir federasyon kurulması ve onun başına farklı bir partiden birinin geçmesi, SİYAD’ın bu çalışmalar karşısında zayıf duruşu Sinoplular’ı neler oluyor diye düşündürmektedir. Uzun zamandır ben bu işlerin dışında duruyordum. Ama bundan sonra benimle beraber hareket eden arkadaşlarımın emeklerine sahip çıkmak için, kendi menfaatleri için çalışma yapan arkadaşlara dur demek için bu çalışmaların içinde olacağımızı da sizin vasıtanızla bildirelim. Ben dernekçiliği çok seviyorum ancak dernekler siyasete alet edilmemelidir. Derneklerde siyasetçiler olmalı ama başlarında olmamalıdırlar. Bugün SİNDEF’in başında AK Partili, TÜSİDEF’in başında CHP’li bir başkan var. Bu arkadaşlarımız siyaset yapsınlar ama kurumların başında olmamalıdırlar. Bizim dönemimizde federasyona kazandırılan edinimler nerede? İnsan kaynağımız yok, bir elin parmağını geçmez işadamlarımız ama 2 tane işadamları derneğimiz var. Buradan her 2 federasyonumuz, SİYAD yöneticilerimiz ve platformdaki arkadaşlarımıza sesleniyorum. Akıllarını başlarına alsınlar, otursun düşünsünler biz ne yapıyoruz diye. Yeniden birbirimize sarılalım desinler.

Termik santrale karşıyım
EK : Sinop’ta termik santral, nükleer santral kurulacak. Halkın buna büyük tepkisi var. Siz ne düşünüyorsunuz?

RU : Sinop’a termik santral yapılmamalıdır. Sinop tamamen eğitim ve turizm kenti olmalıdır. Biz nükleeri savunan, savunmayan 2 bilim adamıyla binlerce Sinoplu’nun katıldığı bir tartışma programı düzenledik. Federasyon meclisimizde toplandık ve oyladık. Herkes Sinop’a nükleer santral yapılmamalı dedi. İstanbul’dan 15-20 otobüs üyemizle Sinop’ta düzenlenen mitinge katıldık. Ama Sinop’ta yaşayan halkımız nükleere duyarsız kaldı. Bugün Sinop’ta nükleer santral yapılacak, kaçışı yok. Ben nükleere eveti termik santrale hayır diyorum. Şuanda SİNDEF’in bu konuda çalışması yok, yapamazlar. Çünkü cesaretleri yok. SİNDEF Genel Başkanı Ak Parti İstanbul İl yöneticisidir, yetkileri var. Yerel yönetimlerde hemşehrilerimiz var. Alsınlar her belediyeden 2 otobüs, Sinop’a gidelim hayır diyelim. En önde ben olurum. Hodri meydan! Bunların amaçları kişisel çıkarlarıdır. Açık konuşuyorum yalan söylüyorlar! Şuan Sinoplular birbirlerine kırgınlar. Hergün bir federasyon söylentisi çıkıyor. Çok mu işadamımız var da sanki 2 işadamı derneğimiz var. Bu neyin kavgası anlamıyorum? Birine gitsek diğeri kırılıyor, diğerine gitsek öbürü. En iyisi hiç birine gitmemek.

Emeklere yazık ediliyor
EK : Benimle beraber yürüyen yol arkadaşımla bu sorunları çözeceğiz dediniz. Bunu nasıl yapacaksınız? Yeni bir oluşum mu geliyor?

RU : Bu arkadaşlarımızın emeklerine yazık oldu. Bu arkadaşlarımız birliktelik için çaba sarf etti ve hiçbir siyasi ve ekonomik beklentileri yoktu. Samimi ve dürüsttüler. Bu işi Allah rızası için yaptılar, zaman ve para harcadılar. O grup gitti, yerine başka bir grup geldi. Dinlemedikleri gibi siz bir kenara çıkın biz kafamızdakileri yapalım dediler. Sinoplu’yu birbirine küstürmek için ellerinden geleni yaptılar. Eskiden susuyorduk ama artık basın yoluyla bağıracağız. Şuanki kurumlarımızın hepsi milletvekillerimizle küsler. Eğer beni parlamentoya gönderin diyorlarsa gelsinler biz gereken desteği verelim. Ama Sinoplu’yu birbirine küstürmesinler. Sinoplular buna layık değiller.
EK : Bize değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Kürt Yurttaşlarımız Devlete Bağlıdır ! – Mehmet FARAÇ Röportajı

0

Ülkemizde çok tartışılan, bazı kesimlerin   “Kürt Sorunu”,  bazı kesimlerin de “Terör Sorunu” diye adlandırdığı konuda,  görüşlerine başvurulacak ender sayıda aydınımız vardır. Bunların başında da Mehmet Faraç gelmektedir. Geçmişte Cumhuriyet Gazetesi’nden muhalif olduğu için gönderilen Mehmet Faraç,  yazılarına Aydınlık Gazetesi’nde devam etmektedir. Biz de Kürt kökenli yurttaşlarımızın devlete bakışını öğrenmek ve yıllardır kanayan bu yaramız hakkındaki görüşlerini almak için Mehmet Faraç ile samimi ve derin bir sohbete daldık…

(Bu röportaj CHP Genel Kurulu’ndan önce yapılmıştır.)

Ercan Küçük (E.K.) :  Köşenizde ağırlıklı olarak güneydoğu konusunu yazıyorsunuz. Güneydoğu ile ilgili çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Mehmet Faraç (M.F.) :  PKK’nın 1984’teki Eruh baskınından beri örgütü izliyorum. Yaklaşık 28 yıldır bu ülkede Güneydoğu’yu sürekli takip eden, bu konuda haberler, yorumlar yapan, kitaplar yazan az sayıda yazardan biriyim. O bölgeden olmam o bölgenin sorunlarını çok yakından gözlemlememe yardımcı oldu. Bu gözlemler gazeteciliğin bana verdiği olanakla birlikte beni bir süre sonra uzmanlaşmaya kadar götürdü. Gazetecilik dışında,  o bölgeyle ilgili yazdığım 2 tane de kitap var. Bunlar PKK’yı, Hizbullah’ı, GAP’ı,  kadına şiddeti, töreleri, aşiretleri anlatan kitaplardır. Kısacası; Güneydoğu bölgesini, kaotik bölge haline getiren bütün sorunlarla ilgili kitaplar yazdım. Bunun dışında bu bölgeyle ilgili çekilen dizilere, sinema filmlerine danışmanlık da yapıyorum. Ama zamanımın büyük bölümünü Aydınlık Gazetesi’ne bölgeyle ilgili yazılar yazmaya harcıyorum. Bu arada kitap yazmaya da devam ediyorum.

“O bölgedeki insanların hepsi devlete tepkili” demek yanlış olur.

E.K. : Doğu ve güneydoğu halkının devlete bakışı, tepkisi nedir? Devletten ne istiyorlar?

M.F. :  Devletin o bölgeye yatırımı 1990’dan sonra çok büyük seviyelere ulaştı. Altyapı açısından sorunların önemli ölçüde giderildiğini düşünüyorum. Özellikle de eğitim, sağlık, ulaşım, havaalanı konularında hükümetler önemli yatırım yapmışlardır. Ama o bölgedeki insanlar arasında PKK’nın şiddeti arttırması ve örgütün siyasallaşmasıyla devletle arası iyi olan ve devlete tepkili insanlar oluşmuştur. “O bölgedeki insanların hepsi devlete tepkili” demek yanlış olur. Örgütün aldığı oy belli. Aslında o bölgedeki insanların çoğunluğu devlete, millete bağlı. Bölgede sorunlar tabii ki var. Kültürel, siyasal, eğitim, altyapı, geri kalmışlık sorunları var. Ama batıdaki insanlar kadar o bölgedeki vatandaşlarımızın da devlete bağlı olduğuna inanıyorum. Devletle çatışan kesimin büyük bölümü BDP’nin etkisindedir. Ben onların da devlete çok düşman olduğuna inanmıyorum.

E.K. :  Siz PKK’nın 1 milyon kişilik milis gücü olduğunu söylüyorsunuz. Bu, PKK’nın yaptığı şiddetten dolayı mı bu kadar büyük rakamlara ulaştı? Başka bir nedeni var mı?

M.F. :  PKK’nın siyasallaşma faaliyeti içinde milis yapısı son dönemde güçlendi. 1 milyon rakamı abartı değildir. Son dönemde yapılan KCK Operasyonları da aslında bu milis güçleri koordine eden kesime yönelik operasyonlardır. KCK Operasyonları’yla birlikte PKK’nın sokak eylemlerindeki azalma çok dikkat çekicidir. Zaten BDP bir siyasal, legal uzantısıdır. Ona oy veren kesimlerin içerisinde Kürt hareketine bir milis gibi katkı sunan yüz binlerce insan var. Sadece Doğu ve Güneydoğu’da değil, Batı’da da çok önemli bir kitle var. PKK’nın intifada adını verdiği eylemlerde de başı çekiyorlar.

CHP’nin açılımının içi boştu

E.K. :  İlk önce Kürt sorunu dendi, sonra terör sorununa dönüştürüldü. Mehmet Faraç’a göre Kürt sorunu mudur, terör sorunu mudur?

M.F. :  O bölgede yaşadığım tarihlerde de bunu gördüm. Çocukluğumda da bunu gözlemledim. O bölgede bir sorun var. PKK bunu Kürt sorunu olarak nitelendirdi. Devlette terör sorunu olarak nitelendiriyor. O bölgede kültürel, siyasal, ekonomik ve eğitim sorunları var. Tüm bunları şiddetle, terörle yenmeye çalışan, bunu yaparken de şiddeti dayatma yöntemini kullanarak kazanım elde etmeye çalışan bir örgüt var. PKK’nın sorunuyla,  o bölgedeki sorun çatışıyor. Ama bana kalırsa o bölgede terör sorunu da var. Kürtlerin bazı beklentilerini dayatan sorunlar da var. O bölgedeki sorunlar çözülebilirse PKK gibi olayı Kürt sorununa indirgeyen güçler de gerekçelerini çok ciddi biçimde kaybederler. Ama bu olayı sadece Kürt sorunu ya da terör sorunu olarak yorumlamamak gerekir. Kardeşliği bozmaya, Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e düşürmeye çalışan emperyalistlerin kışkırtması da var. Silah tüccarı da, askeri araç gereç satanlar da kışkırtır. O bölgede huzursuzluk yaratarak Türkiye’yi kaosa sokmak isteyen “emperyalist ülkeler” de vardır bunun içinde. Niye o bölgede böyle sorunlar çıkıyor? Dikkat edin;  PKK da, El Kaide de, Hizbullah da hatta İbda-C  nin bir kanadı da o bölgeden türemiş örgütlerdir. O bölgede sorun var. O sorunu kullanan bazı kesimler var. Devlet bu konuda akıllı bir yöntem uygulamalı. O yöntemi uygularken Kürt yurttaşlarımızı kaybetmemeli. Bugün ne yazık ki PKK sorunu devletle Kürt yurttaşlarımız arasında bir kan davasına dönüştürürken de o bölgede çok sayıda insanın ölmesi kan davasının büyümesini tetikliyor. Öyle evler var ki 3-4 çocuğunu PKK faaliyetleri sırasında kaybetmiş. Onlar ölüyor, kardeşleri dağa çıkıyor. Bu davayı bitirmek lazım. Bunun için PKK’yı bilerek adımlar atmak lazım. “CHP’nin son açılımının içi boştu.” Bu yüzden, birkaç gün sonra PKK Dağlıca’da 8 askerimizi şehit etti. Bu sorunun bitirilmesi için adımlar atılırken karşıdaki muhatabın kim olduğu iyi bilinmeli. PKK’ya göre, o muhatap Öcalan’dır. Öcalan’ı muhatap kılmak için şiddeti arttırır. PKK’nın beklentilerini bilmeden atılan tüm adımlar ne yazık ki geri dönüyor.

E.K. :  Bu kanın durdurulması için devlet sizce PKK’yla masaya mı oturmalı?

M.F. :  Devlet Oslo’da PKK’yla masaya oturdu zaten. Bunun bir çözüm olmadığı anlaşıldı. Atılan adımlar boş şuanda. PKK’nın beklentileri farklı. Seçmeli Kürtçe ders istemiyor, Öcalan’ı bırakacaksınız, ilkokuldan itibaren Kürtçe eğitim vereceksiniz, Kürt kimliği anayasada olacak, operasyonlar duracak diyor. Devletin en kritik birimi MİT,  gitti PKK’nın üst düzey yöneticileriyle oturdu, konuştu. Öcalan’la devletin yıllardır yürüttüğü diyaloglar da var. Sorun çözülmüyor. Ortada kan ve şiddet varken, şiddeti dayatma varken devletin masaya oturmasının da bir çözüm getireceğine inanmıyorum. Ne yazık ki haklı çıkıyorum. Bu sorunu çözecek olan o coğrafyada yaşayan insanlardır. PKK’ya silah bıraktırmak zorundalar. Bunun acısını en çok Kürt yurttaşlar çekiyor. Doğu’daki Kürt yurttaşlar köylerinden çıkıyorlar. Sokaklarda faili meçhullerle karşılaşıyorlar. PKK’nın şiddeti yüzünden orada operasyonlar sürüyor. İnsanların sosyal yaşamlarını da, ekonomiyi de olumsuz etkiliyor. Şiddetten arınmayan topraklar içinde barış olmaz. Benim yaklaşımım bu.

E.K. :  Leyla Zana’nın son çıkışları sürece olumlu katkı yapabilir mi?

M.F. :  Leyla Zana’nın çıkışı ne kadar samimi ben onu sorgularım. Yani Leyla Zana iyi polis,  kötü polisi mi oynuyor? Leyla Zana,  BDP hareketi içinde bağımsız hareket edemez. Kürt hareketi sırtını PKK’ya, PKK Öcalan’a dayamıştır. Burada tek karar verici mekanizma Öcalan’dır. Bu yüzden Öcalan’a rağmen atılan adımlar hiçbir anlam ifade etmez. Leyla Zana’nın bu çıkışı, dışarıdan gazel okumak gibi anlaşılabilir. Şu anda PKK;  BDP’ye siz konuşmayacaksınız, Öcalan konuşacak diyor. İşi AKP çözer derse birisi, bu PKK’nın da Öcalan’ın da tepkisini çeker. “Şu anda PKK’nın bir numaralı hedefi AKP.”

E.K. :  Geçen sene Zeytinburnu’nda çatışmalar yaşandı. Orada;  PKKlıların tepkisi,  MHPlilere oldu. Halkın tepkisi de BDPye oldu. Ama hiç kimse AKP’ye sataşmadı. Kurban Bayramı arefesinde PKKlılar yine olay çıkardı. AKP’ye 1 molotof kokteyli atılırken CHP’nin arabasını bile yaktılar. Tepki AKP’ye ama saldırılar hiç AKP’ye olmuyor?

M.F. :  Burada çok dikkat edilmesi gereken bir şey var. PKK,  Güneydoğu’da çıkarttığı kaosu batıda da çıkarırsa hiç unutulmasın ki doğudaki şiddetten kötü olaylar olur. O yüzden, özellikle buralardaki yurttaşlarımız, oralara göç etmiş Kürt yurttaşlarımızla kardeş gibi ilişkiler kurmak zorundadırlar. Bu dönemde her türlü kışkırtıcı tepki gelebilir. O yüzden çok dikkatli olunması gerekiyor. Biz batıda Kürt yurttaşlarımızla ne kadar barış içinde yaşarsak PKK’nın eli o kadar yavaşlar. Çünkü batıda bir Kürt yurttaşımızın dövülmesi, arabasının yakılması doğuda PKK’nın ekmeğine yağ sürecektir. PKK tabanı,  AKP ile CHP’ye bakışı açısından ciddi çelişkiler içerisinde. Mesela Güneydoğu’da,  AKP’nin hatta MHP’nin seçim araçları çok rahat dolaşırken CHP bir düşman gibi algılanıyor. Devleti CHP kurdu, CHP Kemalist bir partidir. Sorunu CHP yarattı, CHP çözmüyor diye yanlış bir yaklaşım var. Bugün bütün şehitliklerde Diyarbakırlısıyla Afyonlusu beraber yatıyorlar. Benim bir Urfalı, bir Güneydoğulu olarak topluma mesajım şudur; toplum içerisinde etnik bir yaklaşımla kimse bir şiddeti hortlatmasın, şiddetlendirmesin. Türkiye bütünlüğünü allak bullak eder. PKK teröründen çok daha kötü şeyler olur.

E.K. :  Anadilde eğitim tartışmaları devam ediyor. Öcalan yıllar önce Doğu Perinçek’e verdiği röportajda, bir Kürt devleti kurulsa dahi resmi dili en az 50 sene Türkçe olacaktır, ben rüyalarımı bile Türkçe görüyorum demişti. Bugün ise anadilde eğitim isteniyor. Burada bir çelişki yok mu? Süreç neden böyle gelişti?

M.F. :  PKK’nın 10. kongresinde alınmış kararlar içerisinde anadilde eğitim de var. Bugün PKK şiddetinin dayatılmasındaki en önemli etken budur. AKP buna seçmeli ders önerisiyle gitti. PKK bunu istemiyor, hakaret olarak nitelendiriyor. Ben dil ve eğitim üzerindeki tartışmaların toplum üzerinde çok ciddi sıkıntılara yol açacağını düşünüyorum. Devletin bir dili olmalı ve tek olmalı;  ama devlet aynı zamanda dillerin yaşaması konusunda da çaba içerisinde olmalı; fakat dilin eğitim içerisinde bir kavga unsuru olarak kullanırsanız Türkiye’de ciddi sıkıntılar yaşanır. Nitekim başka etnik yapıdan gelen insanlar da bu tür beklentiler içerisine girer ki bu devletin içerisinde büyük bir keşmekeş yaratır.

Uludere Devletin Bir Kazası

E.K. :  Peki Uludere olayını nasıl değerlendirmeliyiz?

M.F. :  Uludere olayını ben devletin bir kazası olarak değerlendiriyorum. Bu kazanın nerede yapıldığına bakmak gerekir. Bir bölgeden PKK’lılar ve ekmeğini sınır kaçakçılığıyla kazananlar aynı yoldan geçmeye çalışıyorsa burada çok önemli bir sorun var demektir. Burada ben bir kasıt olduğunu düşünmüyorum. Ama geçen günlerde Genelkurmay Başkanı’nın medya tarafından görmezden geldiği bir açıklaması oldu. “O kaçakçılar içinde teröristler de vardı, çok yakında ortaya çıkacaktır” dedi. O yüzden bu olayın netleşmesinden sonra değerlendirme yapmak çok doğru olur. Devlet önce kendi insanımız niye mayınlı arazileri geçerek başka ülke topraklarında ekmeğini kazanmaya çalışıyor bunu çözmeli.

E.K. :  Bir çok yazınızda CHP hakkında da görüş belirtiyorsunuz. Sizce CHP kuruluş amaçlarına ve ilkelerine aykırı hareket ediyor görüşü ne kadar doğru?

M.F. :  Türkiye’de bunu açıkça yazan neredeyse tek kişiyim. Zaten adının değiştirilmesi bile ideolojisinin değiştirildiğini gösteriyor. YCHP nedir? Siz bu partiyi değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bunu yapamazsınız. Bunun ilk sinyalini 12 Haziran seçimlerinde aldınız. %40 alamazsam istifa ederim diyen Genel başkan ve yönetim yerinde duruyor. CHP’yi kimse değiştiremez. Bunu yapmak için yeni bir parti kurmak zorundasınız. “Atatürk’ün partisi içinde Atatürk’ü katliamcı ilan edenler varken, ben Atatürk ilkelerinin bekçisi olmak zorunda değilim diyenler milletvekili yapılmıştır.” Tekke ve zaviyeler açılmalı diyenler milletvekili yapılmıştır. Daha düne kadar Atatürk’e ve CHP’ye çok sert eleştiri yapanlar bugün CHP’yi yönetiyorsa CHP kesinlikle ideolojisinden çıkmıştır. Zaten Sn. Kılıçdaroğlu da,  “kendimi 1940’lı yılların CHP’siyle mücadele ediyor gibi hissediyorum” demesi bile çok tehlikeli bir çıkıştır. Ben CHP’yi gerçek CHP’lilerin yönetmediğini görüyorum. Son olarak, bir genel başkan yardımcısının zihninizden ve CHP’den de Kemalizm’i sileceğiz demesi, CHP’nin hangi ellerde, hangi ideolojisinin kıskacında olduğunu göstermektedir.  CHP’ye yazık ediliyor. AKP, MHP, BDP nasıl kendi ideolojilerinde başarıya ulaşmaya çalışıyorsa, CHP’de ancak doğuş, varoluş gerekçelerine bağlı olarak yürüyebilir. “Tarikatlardan, cemaatlerden, etnik siyasetçilerden oy alarak iktidar olabileceğini düşünenler gaflet içindedir.” 12 Haziran’da bunun yanıtları verilmiştir. Çünkü CHP’li olmayan 60 kişi milletvekili yapıldı. Şu anda CHP yok YCHP var. Cumhuriyeti, Kemalizm’i dışlayarak CHP yönetilemez. SN. Kılıçdaroğlu 5 kez MYKsını değiştirdi. 3 kez Gençlik kolları, 4 kez kadın kolları, 5 kez İstanbul Başkanı değişti. İşçi kent Zonguldak’ta,  Genel başkan 2 bin kişiyle miting yaptı.  Sn. Kılıçdaroğlu’nın 2 kez genel başkan ve 70 il başkanı yok şu anda. Yüzlerce ilçe başkanı tasfiye edilmiş. Vefakar gençlik ve kadın örgütleri ne için, kim için bir tarafa atıldılar?

Benim CHP’ye bağlılığım, Atatürk’e olan saygım ve hayranlığımla başlamıştır.

EK :  Son dönemde bazı söylentiler ortaya çıktı. Birincisi;  CHP’den bir ismin “beğenmeyen İşçi Partisi’ne gitsin” çıkışı, ikincisi de İsa Gök’ün önderliğinde yeni bir parti kurulması. İsa Gök veya başka bir ismin önderliğinde bir parti kurulursa ve Mehmet Faraç’a teklif gelirse tavrı ne olur?

M.F. :  Ben CHP’nin 22 Mayıs 2010’da yapılan kurultayında en yüksek oylardan birisini alarak Parti Meclisi’ne giren biriyim. Benim CHP’ye bağlılığım, Atatürk’e olan saygım ve hayranlığımla başlamıştır. O yüzden ben CHP’den koparak başka parti kurulmasını beklentisindekilere şunu söylüyorum:  “CHP’yi kurtarmak daha etkili olur.” Sonunda bu iş bir yıkım sürecine giderse, yeni bir parti ya da yeni bir anlayışla, cumhuriyetin gerçek direncini gösterecek bir siyasal anlayış olursa ben o insanlara uzak durmam. CHP Soros-Tesev kıskacından kurtarılmalı, cumhuriyete inanan bireyler tarafından yönetilmeli. Sn. Kılıçdaroğlu’nun önüne tarihin en önemli koltuğu geldi. Kendisi bu koltuğu ona verenlerin hepsini tasviye etti.; ama kazananlar gerçek CHP’liler olacak, bunlar gelip geçici.

E.K. :  AKP Suriye konusunda hızlı bir çıkış yaptı. “Gerekirse vururuz” dedi ancak NATO toplantısında sadece kınama kararı çıktı?

M.F. :  “Birileri Türkiye’yi BOP’da taşeron olarak kullanıyor.” Bizim Suriye’de ne işimiz var? Komşu devletlerin rejimlerine müdahale etme görevi nereden geldi, kim verdi? Daha düne kadar sınır ticaretiyle oradaki kazancına muhtaç olduğumuz bir ülkeydi Suriye. Suriye’nin o bölgede turizme çok büyük katkısı var. Kaldı ki, bize en yakın, kardeş ülkedir. Ben o topraklara girilmesini onaylamam. Bu bize yakışmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin görevi kendi ulusunu müreffeh bir ulus yapmaktır. Bu ülkenin sorunları varken köylerimizin sırt sırta olduğu ülkeleri hedef almak Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kurucusu Atatürk’ün“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine yakışmaz. Suriye’nin kazanılmasında bölgesel açıdan yararlı çıkacağımıza inanıyorum

K.G. :  Son olarak Kemalist Gençlik okurlarına neler söylemek istersiniz?

M.F. :  “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olmasının tek direnç noktası gençlerdir.”Burada özellikle Türkiye Gençlik Birliği’nin 19 Mayıs’taki 200 binden fazla insanı bir araya getirdiği eylemi bana güven verdi. Yarın, bu gençlerin elinde şekillenecektir. Gençlik cumhuriyeti kuran ve onlara teslim eden Atatürk’e ne kadar bağlıysa onun felsefesine ne kadar bağlıysa, onun felsefesini ne kadar özümserse Türkiye Cumhuriyeti o kadar büyür, o kadar uzun yaşar. O yüzden Kemalist Gençliği de buradan selamlıyorum. Hepinizi gözlerinizden öpüyorum. Bu direnciniz durmasın. Nefesiniz tükenmesin. Türkiye’nin geleceği sizlerin elinizde.

E.K. :  Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

M.F. :  Ben teşekkür ederim.

Yayınlandığı adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/06/25/kurt-yurttaslarimiz-devlete-baglidir/

Kürt Yurttaşlarımız Devlete Bağlıdır ! – Mehmet FARAÇ Röportajı

0

Ülkemizde çok tartışılan, bazı kesimlerin   “Kürt Sorunu”,  bazı kesimlerin de “Terör Sorunu” diye adlandırdığı konuda,  görüşlerine başvurulacak ender sayıda aydınımız vardır. Bunların başında da Mehmet Faraç gelmektedir. Geçmişte Cumhuriyet Gazetesi’nden muhalif olduğu için gönderilen Mehmet Faraç,  yazılarına Aydınlık Gazetesi’nde devam etmektedir. Biz de Kürt kökenli yurttaşlarımızın devlete bakışını öğrenmek ve yıllardır kanayan bu yaramız hakkındaki görüşlerini almak için Mehmet Faraç ile samimi ve derin bir sohbete daldık…

(Bu röportaj CHP Genel Kurulu’ndan önce yapılmıştır.)

Ercan Küçük (E.K.) :  Köşenizde ağırlıklı olarak güneydoğu konusunu yazıyorsunuz. Güneydoğu ile ilgili çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Mehmet Faraç (M.F.) :  PKK’nın 1984’teki Eruh baskınından beri örgütü izliyorum. Yaklaşık 28 yıldır bu ülkede Güneydoğu’yu sürekli takip eden, bu konuda haberler, yorumlar yapan, kitaplar yazan az sayıda yazardan biriyim. O bölgeden olmam o bölgenin sorunlarını çok yakından gözlemlememe yardımcı oldu. Bu gözlemler gazeteciliğin bana verdiği olanakla birlikte beni bir süre sonra uzmanlaşmaya kadar götürdü. Gazetecilik dışında,  o bölgeyle ilgili yazdığım 2 tane de kitap var. Bunlar PKK’yı, Hizbullah’ı, GAP’ı,  kadına şiddeti, töreleri, aşiretleri anlatan kitaplardır. Kısacası; Güneydoğu bölgesini, kaotik bölge haline getiren bütün sorunlarla ilgili kitaplar yazdım. Bunun dışında bu bölgeyle ilgili çekilen dizilere, sinema filmlerine danışmanlık da yapıyorum. Ama zamanımın büyük bölümünü Aydınlık Gazetesi’ne bölgeyle ilgili yazılar yazmaya harcıyorum. Bu arada kitap yazmaya da devam ediyorum.

“O bölgedeki insanların hepsi devlete tepkili” demek yanlış olur.

E.K. : Doğu ve güneydoğu halkının devlete bakışı, tepkisi nedir? Devletten ne istiyorlar?

M.F. :  Devletin o bölgeye yatırımı 1990’dan sonra çok büyük seviyelere ulaştı. Altyapı açısından sorunların önemli ölçüde giderildiğini düşünüyorum. Özellikle de eğitim, sağlık, ulaşım, havaalanı konularında hükümetler önemli yatırım yapmışlardır. Ama o bölgedeki insanlar arasında PKK’nın şiddeti arttırması ve örgütün siyasallaşmasıyla devletle arası iyi olan ve devlete tepkili insanlar oluşmuştur. “O bölgedeki insanların hepsi devlete tepkili” demek yanlış olur. Örgütün aldığı oy belli. Aslında o bölgedeki insanların çoğunluğu devlete, millete bağlı. Bölgede sorunlar tabii ki var. Kültürel, siyasal, eğitim, altyapı, geri kalmışlık sorunları var. Ama batıdaki insanlar kadar o bölgedeki vatandaşlarımızın da devlete bağlı olduğuna inanıyorum. Devletle çatışan kesimin büyük bölümü BDP’nin etkisindedir. Ben onların da devlete çok düşman olduğuna inanmıyorum.

E.K. :  Siz PKK’nın 1 milyon kişilik milis gücü olduğunu söylüyorsunuz. Bu, PKK’nın yaptığı şiddetten dolayı mı bu kadar büyük rakamlara ulaştı? Başka bir nedeni var mı?

M.F. :  PKK’nın siyasallaşma faaliyeti içinde milis yapısı son dönemde güçlendi. 1 milyon rakamı abartı değildir. Son dönemde yapılan KCK Operasyonları da aslında bu milis güçleri koordine eden kesime yönelik operasyonlardır. KCK Operasyonları’yla birlikte PKK’nın sokak eylemlerindeki azalma çok dikkat çekicidir. Zaten BDP bir siyasal, legal uzantısıdır. Ona oy veren kesimlerin içerisinde Kürt hareketine bir milis gibi katkı sunan yüz binlerce insan var. Sadece Doğu ve Güneydoğu’da değil, Batı’da da çok önemli bir kitle var. PKK’nın intifada adını verdiği eylemlerde de başı çekiyorlar.

CHP’nin açılımının içi boştu

E.K. :  İlk önce Kürt sorunu dendi, sonra terör sorununa dönüştürüldü. Mehmet Faraç’a göre Kürt sorunu mudur, terör sorunu mudur?

M.F. :  O bölgede yaşadığım tarihlerde de bunu gördüm. Çocukluğumda da bunu gözlemledim. O bölgede bir sorun var. PKK bunu Kürt sorunu olarak nitelendirdi. Devlette terör sorunu olarak nitelendiriyor. O bölgede kültürel, siyasal, ekonomik ve eğitim sorunları var. Tüm bunları şiddetle, terörle yenmeye çalışan, bunu yaparken de şiddeti dayatma yöntemini kullanarak kazanım elde etmeye çalışan bir örgüt var. PKK’nın sorunuyla,  o bölgedeki sorun çatışıyor. Ama bana kalırsa o bölgede terör sorunu da var. Kürtlerin bazı beklentilerini dayatan sorunlar da var. O bölgedeki sorunlar çözülebilirse PKK gibi olayı Kürt sorununa indirgeyen güçler de gerekçelerini çok ciddi biçimde kaybederler. Ama bu olayı sadece Kürt sorunu ya da terör sorunu olarak yorumlamamak gerekir. Kardeşliği bozmaya, Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e düşürmeye çalışan emperyalistlerin kışkırtması da var. Silah tüccarı da, askeri araç gereç satanlar da kışkırtır. O bölgede huzursuzluk yaratarak Türkiye’yi kaosa sokmak isteyen “emperyalist ülkeler” de vardır bunun içinde. Niye o bölgede böyle sorunlar çıkıyor? Dikkat edin;  PKK da, El Kaide de, Hizbullah da hatta İbda-C  nin bir kanadı da o bölgeden türemiş örgütlerdir. O bölgede sorun var. O sorunu kullanan bazı kesimler var. Devlet bu konuda akıllı bir yöntem uygulamalı. O yöntemi uygularken Kürt yurttaşlarımızı kaybetmemeli. Bugün ne yazık ki PKK sorunu devletle Kürt yurttaşlarımız arasında bir kan davasına dönüştürürken de o bölgede çok sayıda insanın ölmesi kan davasının büyümesini tetikliyor. Öyle evler var ki 3-4 çocuğunu PKK faaliyetleri sırasında kaybetmiş. Onlar ölüyor, kardeşleri dağa çıkıyor. Bu davayı bitirmek lazım. Bunun için PKK’yı bilerek adımlar atmak lazım. “CHP’nin son açılımının içi boştu.” Bu yüzden, birkaç gün sonra PKK Dağlıca’da 8 askerimizi şehit etti. Bu sorunun bitirilmesi için adımlar atılırken karşıdaki muhatabın kim olduğu iyi bilinmeli. PKK’ya göre, o muhatap Öcalan’dır. Öcalan’ı muhatap kılmak için şiddeti arttırır. PKK’nın beklentilerini bilmeden atılan tüm adımlar ne yazık ki geri dönüyor.

E.K. :  Bu kanın durdurulması için devlet sizce PKK’yla masaya mı oturmalı?

M.F. :  Devlet Oslo’da PKK’yla masaya oturdu zaten. Bunun bir çözüm olmadığı anlaşıldı. Atılan adımlar boş şuanda. PKK’nın beklentileri farklı. Seçmeli Kürtçe ders istemiyor, Öcalan’ı bırakacaksınız, ilkokuldan itibaren Kürtçe eğitim vereceksiniz, Kürt kimliği anayasada olacak, operasyonlar duracak diyor. Devletin en kritik birimi MİT,  gitti PKK’nın üst düzey yöneticileriyle oturdu, konuştu. Öcalan’la devletin yıllardır yürüttüğü diyaloglar da var. Sorun çözülmüyor. Ortada kan ve şiddet varken, şiddeti dayatma varken devletin masaya oturmasının da bir çözüm getireceğine inanmıyorum. Ne yazık ki haklı çıkıyorum. Bu sorunu çözecek olan o coğrafyada yaşayan insanlardır. PKK’ya silah bıraktırmak zorundalar. Bunun acısını en çok Kürt yurttaşlar çekiyor. Doğu’daki Kürt yurttaşlar köylerinden çıkıyorlar. Sokaklarda faili meçhullerle karşılaşıyorlar. PKK’nın şiddeti yüzünden orada operasyonlar sürüyor. İnsanların sosyal yaşamlarını da, ekonomiyi de olumsuz etkiliyor. Şiddetten arınmayan topraklar içinde barış olmaz. Benim yaklaşımım bu.

E.K. :  Leyla Zana’nın son çıkışları sürece olumlu katkı yapabilir mi?

M.F. :  Leyla Zana’nın çıkışı ne kadar samimi ben onu sorgularım. Yani Leyla Zana iyi polis,  kötü polisi mi oynuyor? Leyla Zana,  BDP hareketi içinde bağımsız hareket edemez. Kürt hareketi sırtını PKK’ya, PKK Öcalan’a dayamıştır. Burada tek karar verici mekanizma Öcalan’dır. Bu yüzden Öcalan’a rağmen atılan adımlar hiçbir anlam ifade etmez. Leyla Zana’nın bu çıkışı, dışarıdan gazel okumak gibi anlaşılabilir. Şu anda PKK;  BDP’ye siz konuşmayacaksınız, Öcalan konuşacak diyor. İşi AKP çözer derse birisi, bu PKK’nın da Öcalan’ın da tepkisini çeker. “Şu anda PKK’nın bir numaralı hedefi AKP.”

E.K. :  Geçen sene Zeytinburnu’nda çatışmalar yaşandı. Orada;  PKKlıların tepkisi,  MHPlilere oldu. Halkın tepkisi de BDPye oldu. Ama hiç kimse AKP’ye sataşmadı. Kurban Bayramı arefesinde PKKlılar yine olay çıkardı. AKP’ye 1 molotof kokteyli atılırken CHP’nin arabasını bile yaktılar. Tepki AKP’ye ama saldırılar hiç AKP’ye olmuyor?

M.F. :  Burada çok dikkat edilmesi gereken bir şey var. PKK,  Güneydoğu’da çıkarttığı kaosu batıda da çıkarırsa hiç unutulmasın ki doğudaki şiddetten kötü olaylar olur. O yüzden, özellikle buralardaki yurttaşlarımız, oralara göç etmiş Kürt yurttaşlarımızla kardeş gibi ilişkiler kurmak zorundadırlar. Bu dönemde her türlü kışkırtıcı tepki gelebilir. O yüzden çok dikkatli olunması gerekiyor. Biz batıda Kürt yurttaşlarımızla ne kadar barış içinde yaşarsak PKK’nın eli o kadar yavaşlar. Çünkü batıda bir Kürt yurttaşımızın dövülmesi, arabasının yakılması doğuda PKK’nın ekmeğine yağ sürecektir. PKK tabanı,  AKP ile CHP’ye bakışı açısından ciddi çelişkiler içerisinde. Mesela Güneydoğu’da,  AKP’nin hatta MHP’nin seçim araçları çok rahat dolaşırken CHP bir düşman gibi algılanıyor. Devleti CHP kurdu, CHP Kemalist bir partidir. Sorunu CHP yarattı, CHP çözmüyor diye yanlış bir yaklaşım var. Bugün bütün şehitliklerde Diyarbakırlısıyla Afyonlusu beraber yatıyorlar. Benim bir Urfalı, bir Güneydoğulu olarak topluma mesajım şudur; toplum içerisinde etnik bir yaklaşımla kimse bir şiddeti hortlatmasın, şiddetlendirmesin. Türkiye bütünlüğünü allak bullak eder. PKK teröründen çok daha kötü şeyler olur.

E.K. :  Anadilde eğitim tartışmaları devam ediyor. Öcalan yıllar önce Doğu Perinçek’e verdiği röportajda, bir Kürt devleti kurulsa dahi resmi dili en az 50 sene Türkçe olacaktır, ben rüyalarımı bile Türkçe görüyorum demişti. Bugün ise anadilde eğitim isteniyor. Burada bir çelişki yok mu? Süreç neden böyle gelişti?

M.F. :  PKK’nın 10. kongresinde alınmış kararlar içerisinde anadilde eğitim de var. Bugün PKK şiddetinin dayatılmasındaki en önemli etken budur. AKP buna seçmeli ders önerisiyle gitti. PKK bunu istemiyor, hakaret olarak nitelendiriyor. Ben dil ve eğitim üzerindeki tartışmaların toplum üzerinde çok ciddi sıkıntılara yol açacağını düşünüyorum. Devletin bir dili olmalı ve tek olmalı;  ama devlet aynı zamanda dillerin yaşaması konusunda da çaba içerisinde olmalı; fakat dilin eğitim içerisinde bir kavga unsuru olarak kullanırsanız Türkiye’de ciddi sıkıntılar yaşanır. Nitekim başka etnik yapıdan gelen insanlar da bu tür beklentiler içerisine girer ki bu devletin içerisinde büyük bir keşmekeş yaratır.

Uludere Devletin Bir Kazası

E.K. :  Peki Uludere olayını nasıl değerlendirmeliyiz?

M.F. :  Uludere olayını ben devletin bir kazası olarak değerlendiriyorum. Bu kazanın nerede yapıldığına bakmak gerekir. Bir bölgeden PKK’lılar ve ekmeğini sınır kaçakçılığıyla kazananlar aynı yoldan geçmeye çalışıyorsa burada çok önemli bir sorun var demektir. Burada ben bir kasıt olduğunu düşünmüyorum. Ama geçen günlerde Genelkurmay Başkanı’nın medya tarafından görmezden geldiği bir açıklaması oldu. “O kaçakçılar içinde teröristler de vardı, çok yakında ortaya çıkacaktır” dedi. O yüzden bu olayın netleşmesinden sonra değerlendirme yapmak çok doğru olur. Devlet önce kendi insanımız niye mayınlı arazileri geçerek başka ülke topraklarında ekmeğini kazanmaya çalışıyor bunu çözmeli.

E.K. :  Bir çok yazınızda CHP hakkında da görüş belirtiyorsunuz. Sizce CHP kuruluş amaçlarına ve ilkelerine aykırı hareket ediyor görüşü ne kadar doğru?

M.F. :  Türkiye’de bunu açıkça yazan neredeyse tek kişiyim. Zaten adının değiştirilmesi bile ideolojisinin değiştirildiğini gösteriyor. YCHP nedir? Siz bu partiyi değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bunu yapamazsınız. Bunun ilk sinyalini 12 Haziran seçimlerinde aldınız. %40 alamazsam istifa ederim diyen Genel başkan ve yönetim yerinde duruyor. CHP’yi kimse değiştiremez. Bunu yapmak için yeni bir parti kurmak zorundasınız. “Atatürk’ün partisi içinde Atatürk’ü katliamcı ilan edenler varken, ben Atatürk ilkelerinin bekçisi olmak zorunda değilim diyenler milletvekili yapılmıştır.” Tekke ve zaviyeler açılmalı diyenler milletvekili yapılmıştır. Daha düne kadar Atatürk’e ve CHP’ye çok sert eleştiri yapanlar bugün CHP’yi yönetiyorsa CHP kesinlikle ideolojisinden çıkmıştır. Zaten Sn. Kılıçdaroğlu da,  “kendimi 1940’lı yılların CHP’siyle mücadele ediyor gibi hissediyorum” demesi bile çok tehlikeli bir çıkıştır. Ben CHP’yi gerçek CHP’lilerin yönetmediğini görüyorum. Son olarak, bir genel başkan yardımcısının zihninizden ve CHP’den de Kemalizm’i sileceğiz demesi, CHP’nin hangi ellerde, hangi ideolojisinin kıskacında olduğunu göstermektedir.  CHP’ye yazık ediliyor. AKP, MHP, BDP nasıl kendi ideolojilerinde başarıya ulaşmaya çalışıyorsa, CHP’de ancak doğuş, varoluş gerekçelerine bağlı olarak yürüyebilir. “Tarikatlardan, cemaatlerden, etnik siyasetçilerden oy alarak iktidar olabileceğini düşünenler gaflet içindedir.” 12 Haziran’da bunun yanıtları verilmiştir. Çünkü CHP’li olmayan 60 kişi milletvekili yapıldı. Şu anda CHP yok YCHP var. Cumhuriyeti, Kemalizm’i dışlayarak CHP yönetilemez. SN. Kılıçdaroğlu 5 kez MYKsını değiştirdi. 3 kez Gençlik kolları, 4 kez kadın kolları, 5 kez İstanbul Başkanı değişti. İşçi kent Zonguldak’ta,  Genel başkan 2 bin kişiyle miting yaptı.  Sn. Kılıçdaroğlu’nın 2 kez genel başkan ve 70 il başkanı yok şu anda. Yüzlerce ilçe başkanı tasfiye edilmiş. Vefakar gençlik ve kadın örgütleri ne için, kim için bir tarafa atıldılar?

Benim CHP’ye bağlılığım, Atatürk’e olan saygım ve hayranlığımla başlamıştır.

EK :  Son dönemde bazı söylentiler ortaya çıktı. Birincisi;  CHP’den bir ismin “beğenmeyen İşçi Partisi’ne gitsin” çıkışı, ikincisi de İsa Gök’ün önderliğinde yeni bir parti kurulması. İsa Gök veya başka bir ismin önderliğinde bir parti kurulursa ve Mehmet Faraç’a teklif gelirse tavrı ne olur?

M.F. :  Ben CHP’nin 22 Mayıs 2010’da yapılan kurultayında en yüksek oylardan birisini alarak Parti Meclisi’ne giren biriyim. Benim CHP’ye bağlılığım, Atatürk’e olan saygım ve hayranlığımla başlamıştır. O yüzden ben CHP’den koparak başka parti kurulmasını beklentisindekilere şunu söylüyorum:  “CHP’yi kurtarmak daha etkili olur.” Sonunda bu iş bir yıkım sürecine giderse, yeni bir parti ya da yeni bir anlayışla, cumhuriyetin gerçek direncini gösterecek bir siyasal anlayış olursa ben o insanlara uzak durmam. CHP Soros-Tesev kıskacından kurtarılmalı, cumhuriyete inanan bireyler tarafından yönetilmeli. Sn. Kılıçdaroğlu’nun önüne tarihin en önemli koltuğu geldi. Kendisi bu koltuğu ona verenlerin hepsini tasviye etti.; ama kazananlar gerçek CHP’liler olacak, bunlar gelip geçici.

E.K. :  AKP Suriye konusunda hızlı bir çıkış yaptı. “Gerekirse vururuz” dedi ancak NATO toplantısında sadece kınama kararı çıktı?

M.F. :  “Birileri Türkiye’yi BOP’da taşeron olarak kullanıyor.” Bizim Suriye’de ne işimiz var? Komşu devletlerin rejimlerine müdahale etme görevi nereden geldi, kim verdi? Daha düne kadar sınır ticaretiyle oradaki kazancına muhtaç olduğumuz bir ülkeydi Suriye. Suriye’nin o bölgede turizme çok büyük katkısı var. Kaldı ki, bize en yakın, kardeş ülkedir. Ben o topraklara girilmesini onaylamam. Bu bize yakışmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin görevi kendi ulusunu müreffeh bir ulus yapmaktır. Bu ülkenin sorunları varken köylerimizin sırt sırta olduğu ülkeleri hedef almak Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kurucusu Atatürk’ün“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine yakışmaz. Suriye’nin kazanılmasında bölgesel açıdan yararlı çıkacağımıza inanıyorum

K.G. :  Son olarak Kemalist Gençlik okurlarına neler söylemek istersiniz?

M.F. :  “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar olmasının tek direnç noktası gençlerdir.”Burada özellikle Türkiye Gençlik Birliği’nin 19 Mayıs’taki 200 binden fazla insanı bir araya getirdiği eylemi bana güven verdi. Yarın, bu gençlerin elinde şekillenecektir. Gençlik cumhuriyeti kuran ve onlara teslim eden Atatürk’e ne kadar bağlıysa onun felsefesine ne kadar bağlıysa, onun felsefesini ne kadar özümserse Türkiye Cumhuriyeti o kadar büyür, o kadar uzun yaşar. O yüzden Kemalist Gençliği de buradan selamlıyorum. Hepinizi gözlerinizden öpüyorum. Bu direnciniz durmasın. Nefesiniz tükenmesin. Türkiye’nin geleceği sizlerin elinizde.

E.K. :  Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

M.F. :  Ben teşekkür ederim.

Yayınlandığı adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/06/25/kurt-yurttaslarimiz-devlete-baglidir/

”Hükümet ABD Ne Derse Yapmak Zorunda!” – Ümit Zileli Röportajı

0

Cumhuriyet Gazetesi’nin cesur kalemi, Atatürk ilkelerinin yılmaz savunucusu, ünlü gazeteci Ümit Zileli’ye en çok merak edilenleri sorduk, cesur cevaplar aldık…

“Amaçları Başkanlık Sistemine Geçebilmek”

ERCAN KÜÇÜK (EK):  Günümüzün en önemli gündem maddelerinden biri,  anayasa tartışmaları. Özellikle ABD dayatmasıyla olduğu söylenen “özerklik ve anadil” taleplerinin anayasaya konulması ve Türklük tanımının anayasadan çıkartılması konuşuluyor. Sizin bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz? zileli

ÜMİT ZİLELİ (Ü.Z) :  Ben bunların anayasa yapabileceklerine inanmıyorum. Sözde uzlaşma komisyonları kuruldu, toplumun tüm kesimlerine soruluyormuş denildi. Bunlar yalan. Ayrıca bence AKP’nin yeni anayasa yapmak gibi bir niyeti de yok. Onun istediği başkanlık sistemine geçebilecek maddeleri eklemek ve muhalifleri daha çok elimine edebilecek maddeleri eklemek. Türkiye’nin Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan başlayarak,  günümüze kadar gelen çok büyük bir anayasa birikimi var. (Kanun-i Esasi, İkinci Meşrutiyet anayasası, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları)” Hadi gelin hep beraber anayasa değiştirelim” diyemezsiniz. Anayasalar çok önemli değişimlerdir. 1921 anayasası savaş içinde hazırlanmıştı. 1924 anayasası cumhuriyetin ilk anayasasıydı. 1961 de Kurucu Meclis,  üç erkin birbirini denetlemesine ve özgürlüklerin artmasına olanak sağladı. 1982’de ise tam tersiydi. Bugün gelinen noktada 1982 anayasasının neredeyse yarısından çoğu değiştirilmiş durumda zaten. Halkı ön plana almadığı ve 1961 anayasasına tepki amaçlı olduğu için kötü bir anayasa oldu. Bunlar yeni anayasa derken senin de söylediğin gibi bir Kürt devletinin oluşumuna, devletin en az ikiye ayrılmasına sebep olacak bir anayasa istiyorlar.

EK. :  Yeni anayasada 1982’nin ürünleri olan YÖK ve seçim barajı yasası hiç tartışılmıyor.  Sizce ülkenin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı?

Ü.Z. :  Çünkü Türkiye’de özerklik gibi tartışmaları dayatıyorlar. Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor. Türkiye’de 1 haftada olan olaylar İngiltere’de herhalde en az beş senede oluyordur. Ben beş yıl İngiltere’de yaşadım; iki seçim dışında beni heyecanlandıran bir şey görmedim. Zaten 1982 anayasasının bir çok maddesi değiştirilmiş. Şu anda çok önemli, birinci sırada, acil değil.

“2003’te ABD Irak’a girince PKK çok korkmuştu”

EK. :  Oslo görüşmeleri ortaya çıktı. CHP’nin hükümete sunduğu görüş ve önerileri oldu. Bu kapsamda PKK’nın son dönemdeki saldırılarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Ü.Z. :  PKK kendi başına hareket eden bir örgüt değil, tamamen ABD tarafından kullanılan, korunan taşeron bir örgüt. 2003’de ABD Irak’a girince PKK çok korkmuştu. Ama 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra iyice ABD taşeronu oldular. Eşref Bitlis’in öldürülme nedeni de  Çevik Güç’ün PKK’ya nasıl yardım ettiğini ortaya çıkarmış olmasıydı.

EK. :  Suriye’de uçağımızın düşürülmesi konusunda NATO’dan sadece kınama kararı çıktı?  Suriye’ye yapılması düşünülen operasyon hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ü.Z. :  Neden acaba?  Birincisi; Rusya ve Çin, Libya’da düştükleri hatayı anladılar ve aynı hataya düşmediler. İkincisi; Suriye, Sovyetler Birliği’nden beri Rusya’nın Akdeniz’deki en önemli müttefiki. Suriye’de Ruslar’ın üsleri var. Bizim uçak düşürüldüğünde Rusya’nın orada üç tane gemisi vardı.  Birisinde dünyanın en ileri radar sistemi vardı. Hatta uçağı Suriye’nin değil Rusların bulduğu bile söyleniyor. Suriye Türkiye hükümetinin ne kadar bağımlı, ne kadar ahlaksız olduğunu, Osmanlı hayalleriyle nasıl dolu olduğunu ve nasıl ortada kaldığını gösteriyor. NATO’da 5. Maddeyi konuşmadılar bile. Halbuki 11 Eylülden sonra, ABD, 5. Maddeye dayanarak Afganistan’ı işgal etti. Türkiye’nin başına geldiği zaman gaz verenlerin hiç biri yok ortalıklarda. Ortada Rusya-Çin var. Onların peşinde BRICS ülkeleri ve Şanghay İş Birliği Örgütü var.

“O zart zurt yapmalar, van münitler hepsi yalan.”

EK. :  Bu noktada Şanghay İşbirliği Örgütünü de konuşsak. Türkiye’yi de çağırdılar bir toplantıya. Türkiye’yi yanlarına çekmek için bizi de alabilirler mi içlerine?

Ü.Z. :  “Olmazsa olmaz, iyi ki var” derim. Türkiye’yi almazlar, güvenmiyorlar. Türkiye’yi ABD’nin adamı olarak görüyorlar. “Bu iktidar ABD ne derse onu yapmak zorundadır.” Ne demişti Cüneyt Zapsu; “Aman deliğe süpürmeyin, kullanın.” Şimdi kullanılan adamın söz söylemeye hakkı olur mu? O zart zurt yapmalar, van münitler hepsi yalan. Arap halklarının gözünde kahraman yaratmaya çalıştılar. Şimdi gidin bakın kahramana.

“Abdullah Gül Seçim Gezileri Yapıyor”

EK. :  AKP’yle cemaat arasındaki ittifakın koptuğu söyleniyor. Bunu Fetullah Gülen’e yapılan yurda dön çağrısıyla birleştirdiğimizde nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Ü.Z. :  Fetullahçılar iktidarın koruması altında çok büyüdüler. Emniyettekiler zaten tek başına yeterli. Artık Recep Tayyip Erdoğan rahatsız olmaya başladı. Bunu ilk şike olayında gördük. Devlet içinde 2 başlı yönetim olmaz dedi Tayyip Erdoğan. Zaten Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün de arası da çok iyi değil. Ama birbirlerini kollayarak götürmek mecburiyetindeler. Çünkü çatladıkları an düşeceklerinin bilincindeler. Birbirlerinden kopmaları hemen gerçekleşecek bir şey değil. Zaman ve Taraf’a baktığınız zaman bunu görüyorsunuz zaten.   Çağrı konusuna gelince bakmayın öyle ağlayıp sızladıklarına. Çağrı aslında çok hakaret dolu bir çağrı. “Gel otur koltuğumun altında ol” demekti mesaj aslında. Gelmeyeceğini zaten biliyordu. Gelmesi için ABD’nin izin vermesi lazım. Varsay ki geldi, o gizemli adam gidecek, dini lider olarak silinme tehlikesi doğacak, büyük güç yerle yeksan olacak. Gülen bunu hemen anladı ve Tayyip Erdoğan’a cevabını da çok ağır verdi. Fetullah Gülen sayın başbakan falan demedi. “O” dedi. İşte ben gelirsem her şey bozulur falan hepsi yalan. Bu süreç başka bir konu çıkana kadar böyle devam edecek. Yakaladıkları an birbirlerini silkeleyebilirler. Bu son günlerde Numan Kurtulmuş AKP’ye geçecek haberi var. Sabahattin Önkibar’ın Aydınlık’ta çok güzel bir yazısı var; diyor ki: “Kurtulmuş başbakan olmaya geliyor. Tayyip Bey aslında Ahmet Davutoğlu’nu düşünüyordu; ama Davutoğlu kendisini çok rezil etti.” Ben de bunu çok mantıklı buluyorum.  Eğer 2014’e kadar herhangi bir şey olmazsa,  2014’te bayrak açarlar birbirlerine. Abdullah Gül bugün seçim gezileri yapıyor;  tamam Kayseri memleketin diyelim,  Aydın’da ne işin var? Tamamen ileriye yönelik seçim gezisi bunlar.

EK. :  TSK tarafından yandaş basına uygulanan yasakların kaldırılması, ordu evlerine cübbe ve sarıklıların girebilmesinin serbest olmasını gördük. Bunlar ne anlama geliyor?

Ü.Z. :  Karşı devrimin adım adım gelişidir.

EK. :  TSK’da da mı?

Ü.Z. :  TSK’nın tümüne mal edilemez;  ama görüntü bize öyle bir izlenim veriyor. Nasıl kaldırırsın o yasağı? İş artık İmam Hatip mezunlarının da orduya girmesine geldi. 4+4+4ü göz önüne aldığınızda görüyorsunuz bunu.

EK. :  Ergenekon davasında yüzlerce aydınımız kötü koşullarda kalıyor; ama 12 Eylül cuntacılarına saygıda kusur edilmiyor.

Ü.Z. :  Onların sayesinde buralara geldiler; tabii ki saygıda kusur etmezler. 12 Eylül solcuları, ilericileri, çağdaş olanları ezdi. Rabıta örgütünü Uğur Mumcu çıkartmıştı ortaya. Yeşil Kuşak teorisini hayata geçirmek, İran Türkiye, Pakistan üzerinden Rusya’yı sarmak içindi. Sonra buna gerek kalmadı. Bu arada içeride müthiş bir sağcılaşma, gericileşme yaşandı o dönemlerde.

EK. :  Tek bir cümleyle Türkiye’de gazeteci olmak nedir diye sorsam?

Ü.Z. :  Cehennemde kurban olmak gibi bir şey. (Gülüyor) Türkiye’de gerçekten gazeteci olmak, hele ki şimdi çok zor. Yalaka olabilirsin, tetikçi olabilirsin, kurgulanmış bir alçak olabilirsin ama gerçek gazeteci olmak çok zor. Bunu başarabilenler ileride kahraman olarak anılacak insanlardır. En başta Silivri’de yatan arkadaşlarımız geliyor. Gazetecilik çok zor, yapanlar ellerinden öpülecek adamlardır.

“Ortalığın en karanlık olduğu zaman aslında aydınlığa en yakın olan zamandır.”

EK. :  Son olarak Kemalist Gençlik okurlarına söylemek istedikleriniz?

Ü.Z. :  Ben insanların gelecek ve çocukları adına çok korktuklarını, çok endişelendiklerini görüyorum. Gençlerin de çok öfkeli olduklarını biliyorum. Beş yüzü aşkın genç saçma sapan nedenlerle hapishanedeler. Otuz ay sonra bırakılanlar var; ama bunlar hiç kimsenin şevkini kırmasın. Ortalığın en karanlık olduğu zaman aslında aydınlığa en yakın olan zamandır. Bizim tarihimiz bize şunu gösteriyor ki; biz maalesef geç uyanan bir toplumuz. Bıçağı kemiğe dayanması sözü Türkler için geçerli değildir. Bıçak kemiği kıtır kıtır kesmeli. Ama ayağa kalktı mı durdurulamaz. Ve bir gün bu cehennemi yaşatanlar mutlaka hesap verecekler. Bundan hiçbir kuşkum yok. O yüzden gençler umutlarını kesmesinler.

EK. :  Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ü.Z. :  Rica ederim.

Yayınlanan adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/07/20/hukumet-abd-ne-derse-yapmak-zorunda/

”Hükümet ABD Ne Derse Yapmak Zorunda!” – Ümit Zileli Röportajı

0

Cumhuriyet Gazetesi’nin cesur kalemi, Atatürk ilkelerinin yılmaz savunucusu, ünlü gazeteci Ümit Zileli’ye en çok merak edilenleri sorduk, cesur cevaplar aldık…

“Amaçları Başkanlık Sistemine Geçebilmek”

ERCAN KÜÇÜK (EK):  Günümüzün en önemli gündem maddelerinden biri,  anayasa tartışmaları. Özellikle ABD dayatmasıyla olduğu söylenen “özerklik ve anadil” taleplerinin anayasaya konulması ve Türklük tanımının anayasadan çıkartılması konuşuluyor. Sizin bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz? zileli

ÜMİT ZİLELİ (Ü.Z) :  Ben bunların anayasa yapabileceklerine inanmıyorum. Sözde uzlaşma komisyonları kuruldu, toplumun tüm kesimlerine soruluyormuş denildi. Bunlar yalan. Ayrıca bence AKP’nin yeni anayasa yapmak gibi bir niyeti de yok. Onun istediği başkanlık sistemine geçebilecek maddeleri eklemek ve muhalifleri daha çok elimine edebilecek maddeleri eklemek. Türkiye’nin Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan başlayarak,  günümüze kadar gelen çok büyük bir anayasa birikimi var. (Kanun-i Esasi, İkinci Meşrutiyet anayasası, 1921, 1924, 1961 ve 1982 anayasaları)” Hadi gelin hep beraber anayasa değiştirelim” diyemezsiniz. Anayasalar çok önemli değişimlerdir. 1921 anayasası savaş içinde hazırlanmıştı. 1924 anayasası cumhuriyetin ilk anayasasıydı. 1961 de Kurucu Meclis,  üç erkin birbirini denetlemesine ve özgürlüklerin artmasına olanak sağladı. 1982’de ise tam tersiydi. Bugün gelinen noktada 1982 anayasasının neredeyse yarısından çoğu değiştirilmiş durumda zaten. Halkı ön plana almadığı ve 1961 anayasasına tepki amaçlı olduğu için kötü bir anayasa oldu. Bunlar yeni anayasa derken senin de söylediğin gibi bir Kürt devletinin oluşumuna, devletin en az ikiye ayrılmasına sebep olacak bir anayasa istiyorlar.

EK. :  Yeni anayasada 1982’nin ürünleri olan YÖK ve seçim barajı yasası hiç tartışılmıyor.  Sizce ülkenin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı?

Ü.Z. :  Çünkü Türkiye’de özerklik gibi tartışmaları dayatıyorlar. Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor. Türkiye’de 1 haftada olan olaylar İngiltere’de herhalde en az beş senede oluyordur. Ben beş yıl İngiltere’de yaşadım; iki seçim dışında beni heyecanlandıran bir şey görmedim. Zaten 1982 anayasasının bir çok maddesi değiştirilmiş. Şu anda çok önemli, birinci sırada, acil değil.

“2003’te ABD Irak’a girince PKK çok korkmuştu”

EK. :  Oslo görüşmeleri ortaya çıktı. CHP’nin hükümete sunduğu görüş ve önerileri oldu. Bu kapsamda PKK’nın son dönemdeki saldırılarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Ü.Z. :  PKK kendi başına hareket eden bir örgüt değil, tamamen ABD tarafından kullanılan, korunan taşeron bir örgüt. 2003’de ABD Irak’a girince PKK çok korkmuştu. Ama 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra iyice ABD taşeronu oldular. Eşref Bitlis’in öldürülme nedeni de  Çevik Güç’ün PKK’ya nasıl yardım ettiğini ortaya çıkarmış olmasıydı.

EK. :  Suriye’de uçağımızın düşürülmesi konusunda NATO’dan sadece kınama kararı çıktı?  Suriye’ye yapılması düşünülen operasyon hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ü.Z. :  Neden acaba?  Birincisi; Rusya ve Çin, Libya’da düştükleri hatayı anladılar ve aynı hataya düşmediler. İkincisi; Suriye, Sovyetler Birliği’nden beri Rusya’nın Akdeniz’deki en önemli müttefiki. Suriye’de Ruslar’ın üsleri var. Bizim uçak düşürüldüğünde Rusya’nın orada üç tane gemisi vardı.  Birisinde dünyanın en ileri radar sistemi vardı. Hatta uçağı Suriye’nin değil Rusların bulduğu bile söyleniyor. Suriye Türkiye hükümetinin ne kadar bağımlı, ne kadar ahlaksız olduğunu, Osmanlı hayalleriyle nasıl dolu olduğunu ve nasıl ortada kaldığını gösteriyor. NATO’da 5. Maddeyi konuşmadılar bile. Halbuki 11 Eylülden sonra, ABD, 5. Maddeye dayanarak Afganistan’ı işgal etti. Türkiye’nin başına geldiği zaman gaz verenlerin hiç biri yok ortalıklarda. Ortada Rusya-Çin var. Onların peşinde BRICS ülkeleri ve Şanghay İş Birliği Örgütü var.

“O zart zurt yapmalar, van münitler hepsi yalan.”

EK. :  Bu noktada Şanghay İşbirliği Örgütünü de konuşsak. Türkiye’yi de çağırdılar bir toplantıya. Türkiye’yi yanlarına çekmek için bizi de alabilirler mi içlerine?

Ü.Z. :  “Olmazsa olmaz, iyi ki var” derim. Türkiye’yi almazlar, güvenmiyorlar. Türkiye’yi ABD’nin adamı olarak görüyorlar. “Bu iktidar ABD ne derse onu yapmak zorundadır.” Ne demişti Cüneyt Zapsu; “Aman deliğe süpürmeyin, kullanın.” Şimdi kullanılan adamın söz söylemeye hakkı olur mu? O zart zurt yapmalar, van münitler hepsi yalan. Arap halklarının gözünde kahraman yaratmaya çalıştılar. Şimdi gidin bakın kahramana.

“Abdullah Gül Seçim Gezileri Yapıyor”

EK. :  AKP’yle cemaat arasındaki ittifakın koptuğu söyleniyor. Bunu Fetullah Gülen’e yapılan yurda dön çağrısıyla birleştirdiğimizde nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Ü.Z. :  Fetullahçılar iktidarın koruması altında çok büyüdüler. Emniyettekiler zaten tek başına yeterli. Artık Recep Tayyip Erdoğan rahatsız olmaya başladı. Bunu ilk şike olayında gördük. Devlet içinde 2 başlı yönetim olmaz dedi Tayyip Erdoğan. Zaten Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül’ün de arası da çok iyi değil. Ama birbirlerini kollayarak götürmek mecburiyetindeler. Çünkü çatladıkları an düşeceklerinin bilincindeler. Birbirlerinden kopmaları hemen gerçekleşecek bir şey değil. Zaman ve Taraf’a baktığınız zaman bunu görüyorsunuz zaten.   Çağrı konusuna gelince bakmayın öyle ağlayıp sızladıklarına. Çağrı aslında çok hakaret dolu bir çağrı. “Gel otur koltuğumun altında ol” demekti mesaj aslında. Gelmeyeceğini zaten biliyordu. Gelmesi için ABD’nin izin vermesi lazım. Varsay ki geldi, o gizemli adam gidecek, dini lider olarak silinme tehlikesi doğacak, büyük güç yerle yeksan olacak. Gülen bunu hemen anladı ve Tayyip Erdoğan’a cevabını da çok ağır verdi. Fetullah Gülen sayın başbakan falan demedi. “O” dedi. İşte ben gelirsem her şey bozulur falan hepsi yalan. Bu süreç başka bir konu çıkana kadar böyle devam edecek. Yakaladıkları an birbirlerini silkeleyebilirler. Bu son günlerde Numan Kurtulmuş AKP’ye geçecek haberi var. Sabahattin Önkibar’ın Aydınlık’ta çok güzel bir yazısı var; diyor ki: “Kurtulmuş başbakan olmaya geliyor. Tayyip Bey aslında Ahmet Davutoğlu’nu düşünüyordu; ama Davutoğlu kendisini çok rezil etti.” Ben de bunu çok mantıklı buluyorum.  Eğer 2014’e kadar herhangi bir şey olmazsa,  2014’te bayrak açarlar birbirlerine. Abdullah Gül bugün seçim gezileri yapıyor;  tamam Kayseri memleketin diyelim,  Aydın’da ne işin var? Tamamen ileriye yönelik seçim gezisi bunlar.

EK. :  TSK tarafından yandaş basına uygulanan yasakların kaldırılması, ordu evlerine cübbe ve sarıklıların girebilmesinin serbest olmasını gördük. Bunlar ne anlama geliyor?

Ü.Z. :  Karşı devrimin adım adım gelişidir.

EK. :  TSK’da da mı?

Ü.Z. :  TSK’nın tümüne mal edilemez;  ama görüntü bize öyle bir izlenim veriyor. Nasıl kaldırırsın o yasağı? İş artık İmam Hatip mezunlarının da orduya girmesine geldi. 4+4+4ü göz önüne aldığınızda görüyorsunuz bunu.

EK. :  Ergenekon davasında yüzlerce aydınımız kötü koşullarda kalıyor; ama 12 Eylül cuntacılarına saygıda kusur edilmiyor.

Ü.Z. :  Onların sayesinde buralara geldiler; tabii ki saygıda kusur etmezler. 12 Eylül solcuları, ilericileri, çağdaş olanları ezdi. Rabıta örgütünü Uğur Mumcu çıkartmıştı ortaya. Yeşil Kuşak teorisini hayata geçirmek, İran Türkiye, Pakistan üzerinden Rusya’yı sarmak içindi. Sonra buna gerek kalmadı. Bu arada içeride müthiş bir sağcılaşma, gericileşme yaşandı o dönemlerde.

EK. :  Tek bir cümleyle Türkiye’de gazeteci olmak nedir diye sorsam?

Ü.Z. :  Cehennemde kurban olmak gibi bir şey. (Gülüyor) Türkiye’de gerçekten gazeteci olmak, hele ki şimdi çok zor. Yalaka olabilirsin, tetikçi olabilirsin, kurgulanmış bir alçak olabilirsin ama gerçek gazeteci olmak çok zor. Bunu başarabilenler ileride kahraman olarak anılacak insanlardır. En başta Silivri’de yatan arkadaşlarımız geliyor. Gazetecilik çok zor, yapanlar ellerinden öpülecek adamlardır.

“Ortalığın en karanlık olduğu zaman aslında aydınlığa en yakın olan zamandır.”

EK. :  Son olarak Kemalist Gençlik okurlarına söylemek istedikleriniz?

Ü.Z. :  Ben insanların gelecek ve çocukları adına çok korktuklarını, çok endişelendiklerini görüyorum. Gençlerin de çok öfkeli olduklarını biliyorum. Beş yüzü aşkın genç saçma sapan nedenlerle hapishanedeler. Otuz ay sonra bırakılanlar var; ama bunlar hiç kimsenin şevkini kırmasın. Ortalığın en karanlık olduğu zaman aslında aydınlığa en yakın olan zamandır. Bizim tarihimiz bize şunu gösteriyor ki; biz maalesef geç uyanan bir toplumuz. Bıçağı kemiğe dayanması sözü Türkler için geçerli değildir. Bıçak kemiği kıtır kıtır kesmeli. Ama ayağa kalktı mı durdurulamaz. Ve bir gün bu cehennemi yaşatanlar mutlaka hesap verecekler. Bundan hiçbir kuşkum yok. O yüzden gençler umutlarını kesmesinler.

EK. :  Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ü.Z. :  Rica ederim.

Yayınlanan adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/07/20/hukumet-abd-ne-derse-yapmak-zorunda/

“Olacak O Kadar’ı Kaldırtan Tayyip ERDOĞAN’dır” – Levent Kırca Röportajı

O’nun hakkında aslında söylenebilecek çok şey var. Levent KIRCA’yı kimi zaman tiyatro sahnelerinde, kimi zaman televizyonda yaptığı programlarda, çektiği ve oynadığı filmlerde,  kimi zaman Silivri’de tutsak aydınlarımıza destek çıkarken görebilirsiz. Hep halk için mücadele etti, baskılara boyun eğmedi. Şimdi bir de mücadelesine Aydınlık Gazetesi’nde yazarlık yaparak bir cephe daha açtı. Usta sanatçı Levent Kırca yoğun programına rağmen sorularımızı kendine has yorumları ile cevaplandırdı.

Hamlet’i Bütünüyle Kaldırmak İstiyorlar!

Ercan Küçük (E.K.):  Günümüzde en çok tartışılan konulardan birisi Şehir tiyatrolarının özelleştirilmesi ve özellikle cemaatin kadrosu haline getirilmek istenmesi. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Sizce de Hamlet’e tespih mi çektirilmek isteniyor? kırca

Levent Kırca (L.K.):  Ülkeyi götürdükleri yolun çalışmaları doğrultusunda nasıl heykelleri yıktılar tiyatroları da kaldırıyorlar, tiyatroları yasaklıyorlar. Bu demektir ki bir süre sonra bütün güzel sanatları yasaklayacaklar. Bu sadece tiyatroya yönelik bir şey değil. Heykel, resim, sinema, televizyon gibi bütün güzel sanatları kapsıyor. Mesele Hamlet’e tespih çektirmek değil, Hamlet’i bütünüyle istemiyorlar. Ama sanatçıları karşılarında bulacaklar. Bu kadar kolay değil.

E.K.:  Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın ucube denilerek yıkılması, Can Yücel’in mezarına saldırılması, Tayyip ERDOĞAN’ın “Sanat sizin tekelinizde değil” ve “Sanatı toplum için değil sanat için yapıyorlar”söylemlerinde olduğu gibi sürekli sanata ve sanatçıya saldırı görüyoruz. Devlet Sanatçısı ünvanı alan yılların usta sanatçısı olarak sizin görüşleriniz nelerdir?
L.K. :  2012 Yılının çağdaş Türkiye’sinde bir heykelin ucube denilerek yıkılması esef edilecek, üzücü bir şeydir. Heykel nasıl yıkılabilir, kim yıkabilir? Buna kimsenin gücü yetmez. Ama burada ne var? Burada dayatma var. Bu devletin gücünün sanatın üstünde kullanmak demektir! Bunu da protesto ettik. Zaten heykel yıkıldığı zaman sıranın devlet tiyatrolarına geleceğini biliyorduk. Tiyatrolar yıkıldı. Televizyona, sinemaya geliyor sıra. Bunların bütün hamleleri güzel sanatlara yönelik.  Atatürk’e , Cumhuriyete yönelik saldırılar bunlar. Atatürk’ü, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti sevmiyorlar, değiştirmek istiyorlar. Zaten çabaları bu.

E.K.:  Yaklaşık 20 yıl boyunca yayınlanan Olacak O Kadar programınız var. Tam bir klasik oldu ve ben de Olacak O Kadar ile büyüdüm. Peki neden kaldırıldı ve ne zaman yeniden ekranlara dönecek?
L.K.:  Herkes Olacak O Kadar ile büyüdü. Ama yeniden başlama imkanı yok. Olacak O Kadar programını televizyondan Tayyip ERDOĞAN kaldırttı ! Kanalı ya bu programı kaldırırsın ya da lisansınızı iptal ederiz diye tehdit ettiler. Onun için yeniden başlama ihtimali yok. Çağdaş, eleştirel hiçbir şeye, karikatürlere bile tahammülleri yok.

E.K. 19 Mayıs’ı kaldırmak, kutlanmasını yasaklamak istiyorlar. Sizce başarabilirler mi?
L.K.:  İnsanlarımız tepkisiz. Bir futbol maçı için kıyamet koptu. Bir maç yüzünden bütün Türkiye ayağa kalktı. Bir maç için gösterilen bu heyecanın %5’i Türkiye Cumhuriyeti için gösterilse ne 19 Mayıs’ı ne de Atatürk’ün herhangi bir şeyini kaldırabilirler. Ben gereken mücadeleyi kendi adıma veriyorum. Bunun dışında üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimden.

E.K.:  Peki ya yeni anayasayı sorsak?
L.K.:  Bu yaptıklarını perçinleyecek doğrultuda bir anayasa olacaktır. Yasası da, anayasası da, hukukun fonksiyonu da bugün Türkiye’de tartışılır. Hukukun ne kadar bağımsız olduğu da konuşulur. Onun için anayasa bütünüyle tartışılır. Kendi istedikleri anayasayı yapmaya çalışıyorlar.

Bazı Filmler Devlet Tarafından Destekleniyor!

E.K. :  Sanata geri döndüğümüzde Türk sinemasında son dönemlerde bir hareketlilik yaşandığını görüyoruz. Türk filmleri, Türk yönetmenler ve oyuncular yurtdışında da ödüller alıyor. Sizce Yeşilçam Efsanesi geri mi dönüyor?
L.K.:  Yok hayır. Ben aynı fikirde değilim. Bu gidişle bu hükümet sanata bu gözle bakmaya devam ederse bu ülkede sinema da olmaz. Sinemada da farklı filmler vizyona giriyor. Ve bu filmler devlet tarafından destekleniyor. İş yapmadığı halde biletler birileri tarafından satın alınıyor. Salonlar sanki doluymuş gibi gösteriliyor. Bu gerçek Türk sineması olamaz.

E.K. Hangi filmleri kastettiniz?
L.K.:  Fetih 1453, Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minaresi ve diğerleri. Bunların hepsi farklı içerikli filmler. Sinemayı da böyle bir noktaya çekiyorlar.

E.K. Günümüzde baktığımızda Leven Kırca, Ferhan Şensoy, Müjdat Gezen, Nejat Uygur gibi ustaları yaklaşık 40-50 yıldır görüyoruz. Ama bu ustaların yanına ekleyebileceğimiz genç kuşaktan kimse yok. Genç kuşağı siz başarılı buluyor musunuz? Levent Kırca kimleri izlemekten zevk alır?
L.K.:  Kimseyi izlemiyorum. Tiyatroda ülkenin yararına bir görüş beyan eden tiyatroları izliyorum. Mesela Genco Erkal’in çalışmalarını beğeniyorum.

E.K.:  Son olarak Kemalist Gençlik Gazetesi okurlarına neler söylemek istersiniz?
L.K.:  Atatürk’üne sahip çıkmalarını, Atatürk’ün onlardan istediklerini yerine getirmelerini, Atatürk’ün yolundan gitmelerini öneririm.

E.K.: Kemalist Gençlik okuyucuları adına bu güzel sohbeti bizlerle paylaştığınız ve destek olduğunuz için çok teşekkür ederiz
L.K.:  Ben teşekkür ederim

– Kemalist Gençlik gazetesi 4. sayısında yayımlanan röportajdır.

Yayınlandığı Adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/06/26/levent-kirca-olacak-o-kadari-kaldirtan-tayyip-erdogandir/

http://www.odatv.com/n.php?n=olacak-o-kadari-tayyip-erdogan-kaldirtti-0406121200

“Olacak O Kadar’ı Kaldırtan Tayyip ERDOĞAN’dır” – Levent Kırca Röportajı

O’nun hakkında aslında söylenebilecek çok şey var. Levent KIRCA’yı kimi zaman tiyatro sahnelerinde, kimi zaman televizyonda yaptığı programlarda, çektiği ve oynadığı filmlerde,  kimi zaman Silivri’de tutsak aydınlarımıza destek çıkarken görebilirsiz. Hep halk için mücadele etti, baskılara boyun eğmedi. Şimdi bir de mücadelesine Aydınlık Gazetesi’nde yazarlık yaparak bir cephe daha açtı. Usta sanatçı Levent Kırca yoğun programına rağmen sorularımızı kendine has yorumları ile cevaplandırdı.

Hamlet’i Bütünüyle Kaldırmak İstiyorlar!

Ercan Küçük (E.K.):  Günümüzde en çok tartışılan konulardan birisi Şehir tiyatrolarının özelleştirilmesi ve özellikle cemaatin kadrosu haline getirilmek istenmesi. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Sizce de Hamlet’e tespih mi çektirilmek isteniyor? kırca

Levent Kırca (L.K.):  Ülkeyi götürdükleri yolun çalışmaları doğrultusunda nasıl heykelleri yıktılar tiyatroları da kaldırıyorlar, tiyatroları yasaklıyorlar. Bu demektir ki bir süre sonra bütün güzel sanatları yasaklayacaklar. Bu sadece tiyatroya yönelik bir şey değil. Heykel, resim, sinema, televizyon gibi bütün güzel sanatları kapsıyor. Mesele Hamlet’e tespih çektirmek değil, Hamlet’i bütünüyle istemiyorlar. Ama sanatçıları karşılarında bulacaklar. Bu kadar kolay değil.

E.K.:  Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın ucube denilerek yıkılması, Can Yücel’in mezarına saldırılması, Tayyip ERDOĞAN’ın “Sanat sizin tekelinizde değil” ve “Sanatı toplum için değil sanat için yapıyorlar”söylemlerinde olduğu gibi sürekli sanata ve sanatçıya saldırı görüyoruz. Devlet Sanatçısı ünvanı alan yılların usta sanatçısı olarak sizin görüşleriniz nelerdir?
L.K. :  2012 Yılının çağdaş Türkiye’sinde bir heykelin ucube denilerek yıkılması esef edilecek, üzücü bir şeydir. Heykel nasıl yıkılabilir, kim yıkabilir? Buna kimsenin gücü yetmez. Ama burada ne var? Burada dayatma var. Bu devletin gücünün sanatın üstünde kullanmak demektir! Bunu da protesto ettik. Zaten heykel yıkıldığı zaman sıranın devlet tiyatrolarına geleceğini biliyorduk. Tiyatrolar yıkıldı. Televizyona, sinemaya geliyor sıra. Bunların bütün hamleleri güzel sanatlara yönelik.  Atatürk’e , Cumhuriyete yönelik saldırılar bunlar. Atatürk’ü, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti sevmiyorlar, değiştirmek istiyorlar. Zaten çabaları bu.

E.K.:  Yaklaşık 20 yıl boyunca yayınlanan Olacak O Kadar programınız var. Tam bir klasik oldu ve ben de Olacak O Kadar ile büyüdüm. Peki neden kaldırıldı ve ne zaman yeniden ekranlara dönecek?
L.K.:  Herkes Olacak O Kadar ile büyüdü. Ama yeniden başlama imkanı yok. Olacak O Kadar programını televizyondan Tayyip ERDOĞAN kaldırttı ! Kanalı ya bu programı kaldırırsın ya da lisansınızı iptal ederiz diye tehdit ettiler. Onun için yeniden başlama ihtimali yok. Çağdaş, eleştirel hiçbir şeye, karikatürlere bile tahammülleri yok.

E.K. 19 Mayıs’ı kaldırmak, kutlanmasını yasaklamak istiyorlar. Sizce başarabilirler mi?
L.K.:  İnsanlarımız tepkisiz. Bir futbol maçı için kıyamet koptu. Bir maç yüzünden bütün Türkiye ayağa kalktı. Bir maç için gösterilen bu heyecanın %5’i Türkiye Cumhuriyeti için gösterilse ne 19 Mayıs’ı ne de Atatürk’ün herhangi bir şeyini kaldırabilirler. Ben gereken mücadeleyi kendi adıma veriyorum. Bunun dışında üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimden.

E.K.:  Peki ya yeni anayasayı sorsak?
L.K.:  Bu yaptıklarını perçinleyecek doğrultuda bir anayasa olacaktır. Yasası da, anayasası da, hukukun fonksiyonu da bugün Türkiye’de tartışılır. Hukukun ne kadar bağımsız olduğu da konuşulur. Onun için anayasa bütünüyle tartışılır. Kendi istedikleri anayasayı yapmaya çalışıyorlar.

Bazı Filmler Devlet Tarafından Destekleniyor!

E.K. :  Sanata geri döndüğümüzde Türk sinemasında son dönemlerde bir hareketlilik yaşandığını görüyoruz. Türk filmleri, Türk yönetmenler ve oyuncular yurtdışında da ödüller alıyor. Sizce Yeşilçam Efsanesi geri mi dönüyor?
L.K.:  Yok hayır. Ben aynı fikirde değilim. Bu gidişle bu hükümet sanata bu gözle bakmaya devam ederse bu ülkede sinema da olmaz. Sinemada da farklı filmler vizyona giriyor. Ve bu filmler devlet tarafından destekleniyor. İş yapmadığı halde biletler birileri tarafından satın alınıyor. Salonlar sanki doluymuş gibi gösteriliyor. Bu gerçek Türk sineması olamaz.

E.K. Hangi filmleri kastettiniz?
L.K.:  Fetih 1453, Mahsun Kırmızıgül’ün New York’ta Beş Minaresi ve diğerleri. Bunların hepsi farklı içerikli filmler. Sinemayı da böyle bir noktaya çekiyorlar.

E.K. Günümüzde baktığımızda Leven Kırca, Ferhan Şensoy, Müjdat Gezen, Nejat Uygur gibi ustaları yaklaşık 40-50 yıldır görüyoruz. Ama bu ustaların yanına ekleyebileceğimiz genç kuşaktan kimse yok. Genç kuşağı siz başarılı buluyor musunuz? Levent Kırca kimleri izlemekten zevk alır?
L.K.:  Kimseyi izlemiyorum. Tiyatroda ülkenin yararına bir görüş beyan eden tiyatroları izliyorum. Mesela Genco Erkal’in çalışmalarını beğeniyorum.

E.K.:  Son olarak Kemalist Gençlik Gazetesi okurlarına neler söylemek istersiniz?
L.K.:  Atatürk’üne sahip çıkmalarını, Atatürk’ün onlardan istediklerini yerine getirmelerini, Atatürk’ün yolundan gitmelerini öneririm.

E.K.: Kemalist Gençlik okuyucuları adına bu güzel sohbeti bizlerle paylaştığınız ve destek olduğunuz için çok teşekkür ederiz
L.K.:  Ben teşekkür ederim

– Kemalist Gençlik gazetesi 4. sayısında yayımlanan röportajdır.

Yayınlandığı Adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/06/26/levent-kirca-olacak-o-kadari-kaldirtan-tayyip-erdogandir/

http://www.odatv.com/n.php?n=olacak-o-kadari-tayyip-erdogan-kaldirtti-0406121200

“Başaramayacaklar! Millet çarpacak onları!” – Serhan Bolluk Röportajı

0

Kemalist Gençlik gazetesi 1. sayısında yer alan röportajdır.

Kemalist Gençlik gazetemiz bu ay ilk sayısıyla sizlerle buluştu. İlk sayımızda yaptığı özel haberler, açıkladığı dosyalarla tirajı hergün artan, yapılan her türlü baskılara, saldırılara rağmen boyun eğmeyerek gazetecilik dersi veren, yurtseverlerin sesi olan Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk ile röportaj yaptık. Kendisi bizi kırmayarak sorularımıza içtenlikle cevap verdi.

Ercan Küçük (E.K.)  :  Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk kimdir?

Serhan Bolluk       (S.B.)  :  Temmuz başından itibaren Aydınlık Gazetesi’nde Genel Yayın Yönetmeniyim. Daha önceden Aydınlık Dergisi’nde, Ulusal Kanal’da Genel Yayın Yönetmenliği yaptım. Ben yaklaşık 25 yıldır gazeteciyim.  Gazeteciliğe 1987 yılında 2000’e Doğru Dergisi’nde başladım.  Aydınlıkçıların çıkardığı yayın organlarında görev aldım. Aslen Tıp Fakültesi mezunuyum. 2 sene doktorluk yaptıktan sonra başladım gazeteciliğe. İşçi Partisi Merkez Karar Kurulu Üyesiyim.

 

E.K.  :  Aydınlık Gazetesi 1 Mart 2011’den itibaren yayın hayatında ve her geçen gün tirajları artıyor. Bu yükselişi neye bağlıyorsunuz?

S.B.  :  İhtiyaca bağlıyorum. Bakıyorsunuz haber yapan, gerçekleri halka ulaştıran ben Aydınlık dışında bir gazete göremiyorum. Biz o eksiği, okurun böyle bir gazeteye ihtiyacı olduğunu gördük ve çıkarttık. Önümüzdeki aylarda bu tirajın daha da katlanacağını düşünüyoruz. Çünkü ihtiyaç artıyor. Türkiye’de işler çetrefilleştikçe, sorunlar arttıkça bu sorunlara karşı çözüm yolu nedir, nasıl çözülecek bu sorunlar diye insanlar bir arayış içindeler. Aydınlık da bu arayışa cevap veriyor. Hem yaptığı haberlerle sorunları ortaya koyuyor, hem de bunların çözüm yolunu veriyor. Bu da milletin en büyük ihtiyacı. Bu nedenle ben tirajımızın daha da artacağına inanıyorum. Gazetemize önümüzdeki aylarda yeni yazarlar geliyor. Onu da şimdi söyleyeyim. İsim vermeyeceğim ama görüşmelerimiz var.

Baskı Görmek Normal

E.K.  :  Aydınlık 91 yıldır yayın hayatına devam ediyor. 90 yıldır da Aydınlık’a yapılan baskılar, baskınlar devam ediyor. Ama her geçen gün tirajları artıyor. İhtiyaçtan başka sebepler de var sanki?

S. B.  :  Kamuoyu iktidarın baskılarını kabul etmiyor. Baskı görmek normal. Gerçeği yazarsan dünyanın neresinde olursan ol baskı görürsün. O işin kuralıdır, kanunudur. Hele hele iktidar sahiplerinin işine gelmeyen gerçekleri ortaya dökersen baskı görmen normaldir. Ama Türkiye’de kamuoyu öyle bir hale geldi ki artık bu baskılar isyan ettiriyor. İşin öyle bir tarafı var doğru. Sadece ihtiyaçla izah edilmez. İnsanların bir çözüm arayışında olduğunu gösterir. Aydınlık’ın bugün 60 bin satması çok önemli bir olgudur. Türkiye’yi anlamak isteyen bir analizci öncelikle 2 veriye bakmalıdır. Bunlardan biri Aydınlık’ın 60bin satıyor olması, 2.si de Ulusal Kanal’ı milyonların izliyor olmasıdır.

K.G.  :  Yıllardır merak edilen bir konudur. Aydınlık o kadar özel haberler yapıyor, dosyalar açıklıyor. Aydınlık’ın haber kaynakları nelerdir? Bu kadar özel haberlere, dosyalara Aydınlık nasıl ulaşıyor?

S.B.  :  Haber yapana gelir. Haber şöyle bir şey değildir. Sokakta yürürken ayağına çarpmaz. Bazen tesadüf eseri, birçok kıdemli gazetecinin başından böyle bir şey geçmiştir ama bu istisnaidir. Esas olan cesur bir merkez oluşturmaktır. Burada sihirli söz Cesaret oluyor. Sen eğer gerçekleri yazmaya devam edersen bu gerçekler seni eninde sonunda bulur. Bazen uzun bir yol dolanır, bazen kestirmeden gelir. Ama mutlaka gelir seni bulur. İşin sırrı budur yani. Tabi Aydınlık’ın haber kaynakları dolayısıyla çok geniştir. Bizim devletin en üst kademelerinden, Türkiye’nin en ücra köyüne kadar haber kaynağımız var. Ama bu tamamen Aydınlık bunları yazabildiği için var. Tabi biz de yazamasaydık bizim de haber kaynaklarımız dar olurdu, bize de haber gelmezdi. Öyle oturur, pineklerdik. Ama yazmaya cesaret ettiğimiz için o haberler geliyor, bizi buluyor. Veya biz bulabiliyoruz bu haberleri.

E.K.  :  Türkiye’de basın özgürlüğü özellikle son yıllarda çok konuşuluyor. Sizce basın Türkiye’de özgür müdür?

S.B.  :  Basın özgürlüğünün olmadığı çok açık ortada. Özellikle Akp iktidarı döneminde basın üzerinde çok büyük baskı var. Bunu hemen tamamlayalım. Biz özgürüz. Aydınlık özgürdür. Aydınlık hiçbir şeyden korkmaz. Bedelini ödemeyi göze alır ve yazar, saklamaz.

E.K.  :  Türkiye’de gazeteci olmak nedir diye sorsak?

S.B.  :  Çok zevkli bir iş. Olağan üstü bir iş. Bana deseler ki mesela ne yapmak istersin? Türkiye’de gazeteci olmak isterim derim.

E.K.  :  Özellikle Türkiye de mi?

S.B.  :  Evet özellikle de Türkiye de. Başka ülkede fizikçi olabilirdim, tarihçi olabilirdim ama Türkiye’de gazeteci olmak birinci tercihimdir. Çünkü Türkiye’de sürekli yeni bir güne uyanıyoruz. Bu da gazeteci için çok bereketli bir durum. Hiç birgün bir öncekine benzemiyor. Tekrar etmiyor. Sürekli bir yeniyle uğraşıyorsun, ama o yeni eskinin devamı. Hergün bu yeniliklerle bir gazete çıkartmak çok zevkli bir iş. Ben mesela gençlere hangi mesleği tavsiye edersiniz diye sorsan gazeteciliği tavsiye ederim. Ama mesela Norveç’te değil. Orada gazeteciliğin çok tatsız tuzsuz bir iş olacağını tahmin ediyorum. Eğer gazeteci olacaksan Türkiye’de olacaksın.

Herkes kendi çapında gerçeği arar. Gerçeği arama güdüsü asla değişmez. Eskiden Havadis denirdi.  Bir arkadaşla görüştüğün zaman hemen ne sorarsın?  Havadis ne? Sen de ne var ne yok? Ben seni görmeyeli ne değişiklikler oldu?

Türkiye o gerçeği arama faaliyetinde çok muazzam bir laboratuar. İsteyen arar ve gerçeği bulur. Gerçeği elinde tutmak çok haz veren bir şey. Bir de Türkiye’den bakınca dünyayı anlamak daha kolay. Buradan baktığın zaman dünyayı başka coğrafyadaki insanlardan daha kolay anlayabiliyorsun. Bu Türkiye’nin çok önemli bir özelliği. Türkiye son dönemlerde çok önemli bir merkez oldu.  Kilit ülke diyorlar Türkiye için, dünyanın anahtarı burada. Kapı buradan iyi ya da kötü yöne doğru açılacak. Kapı nereden açılacak göreceğiz. Ben iyi yöne doğru açılmasını umuyorum.

E.K. :  Peki Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk daha çok hangi yazarları okur?

S.B.  :  Meslek gereği ben bütün yazarları okurum. Ama kimleri tercih edersin dersen Necati Doğru, Bekir Coşkun. Can Ataklı, Mustafa Mutlu, Yılmaz Özdil ve Emin Çölaşan’ı okuyorum derim.

Millet çarpacak onları

E.K.  :  29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının iptal edilmesini, 10 Kasım’ın her sene 9 gün yapılan Kurban Bayramı tatiline dahil edilmemesini, şimdi de 19 Mayıs kutlamalarının “Çocuklar Üşüyor” diyerek iptal edilmesini gördük. Bütün bu yaşananlar sizce ne anlama geliyor?

S.B.  :  Sizin okurlarınızda bunun farkındadır.  Bir proje uygulanıyor. Atatürk’ü ve Cumhuriyet Devrimini milletin hafızasından silmeye çalışıyorlar. Ama bunda başarılı olamayacaklar. Çok kötü gidiyorlar. Milletin bu en temel değerleriyle uğraşmak kimseye yaramaz. Bu işler adamı çarpar. Onların da çarpılacağı kanısındayım. Millet çarpacak onları.

Gerçek olgularda

E.K. :  Bizim gibi genç gazetecilere tavsiyeleriniz neler olur?

S.B.  :  Birinci tavsiyem şu. Gerçeği olgularda arayın. Gazeteci olarak hepimiz gerçeği arıyoruz. Kendi kafanızda kurduğunuz şeyi hayata giydirmeye çalışmayacaksınız. Olguları doğru anlayıp onu okurunuza aktarmalısınız. İyi gazeteci böyle olunuyor. Herşeyden önce olgu nedir bana ne anlatıyor? Bunu düşüneceksiniz.

Mesela bir taş düşünün. O taşa bir jeolog bakarak dünyanın milyarlarca yıllık tarihini görür, bir madenci taşta saklı maden cevherini görür. Bir yapı ustası o taştan ev yapılır mı onu görür. Deniz kenarındaysan bu taş denizde kayar mı diye düşünürsün. Herkes bir tarafından bakar ve bir şey görür. Gazeteci dediğin bu çok değişik bakış açılarını toplayıp bir olgunun sağından solundan, altından üstünden nasıl göründüğünü anlayan kişidir.

En başta kendimiz gözlüyoruz olayı. Diyoruz ki biz buradan izledik ama acaba arka taraftan nasıl görünüyor diye gidiyoruz oradan bir görgü tanığıyla konuşuyoruz. Olguya her tarafından bakıp o işin içindeki saklı olan gerçeği bulup çıkarıp ortaya okuyucuya aktarmak lazım. Yaptığımız iş böyle bir iş.

EK  :  Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

S.B.  :  Rica ederim. Sizlere başarılar dilerim.

Yayınlandığı Adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/03/29/serhan-bolluk-basaramayacaklar-millet-carpacak-onlari/

“Başaramayacaklar! Millet çarpacak onları!” – Serhan Bolluk Röportajı

0

Kemalist Gençlik gazetesi 1. sayısında yer alan röportajdır.

Kemalist Gençlik gazetemiz bu ay ilk sayısıyla sizlerle buluştu. İlk sayımızda yaptığı özel haberler, açıkladığı dosyalarla tirajı hergün artan, yapılan her türlü baskılara, saldırılara rağmen boyun eğmeyerek gazetecilik dersi veren, yurtseverlerin sesi olan Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk ile röportaj yaptık. Kendisi bizi kırmayarak sorularımıza içtenlikle cevap verdi.

Ercan Küçük (E.K.)  :  Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk kimdir?

Serhan Bolluk       (S.B.)  :  Temmuz başından itibaren Aydınlık Gazetesi’nde Genel Yayın Yönetmeniyim. Daha önceden Aydınlık Dergisi’nde, Ulusal Kanal’da Genel Yayın Yönetmenliği yaptım. Ben yaklaşık 25 yıldır gazeteciyim.  Gazeteciliğe 1987 yılında 2000’e Doğru Dergisi’nde başladım.  Aydınlıkçıların çıkardığı yayın organlarında görev aldım. Aslen Tıp Fakültesi mezunuyum. 2 sene doktorluk yaptıktan sonra başladım gazeteciliğe. İşçi Partisi Merkez Karar Kurulu Üyesiyim.

 

E.K.  :  Aydınlık Gazetesi 1 Mart 2011’den itibaren yayın hayatında ve her geçen gün tirajları artıyor. Bu yükselişi neye bağlıyorsunuz?

S.B.  :  İhtiyaca bağlıyorum. Bakıyorsunuz haber yapan, gerçekleri halka ulaştıran ben Aydınlık dışında bir gazete göremiyorum. Biz o eksiği, okurun böyle bir gazeteye ihtiyacı olduğunu gördük ve çıkarttık. Önümüzdeki aylarda bu tirajın daha da katlanacağını düşünüyoruz. Çünkü ihtiyaç artıyor. Türkiye’de işler çetrefilleştikçe, sorunlar arttıkça bu sorunlara karşı çözüm yolu nedir, nasıl çözülecek bu sorunlar diye insanlar bir arayış içindeler. Aydınlık da bu arayışa cevap veriyor. Hem yaptığı haberlerle sorunları ortaya koyuyor, hem de bunların çözüm yolunu veriyor. Bu da milletin en büyük ihtiyacı. Bu nedenle ben tirajımızın daha da artacağına inanıyorum. Gazetemize önümüzdeki aylarda yeni yazarlar geliyor. Onu da şimdi söyleyeyim. İsim vermeyeceğim ama görüşmelerimiz var.

Baskı Görmek Normal

E.K.  :  Aydınlık 91 yıldır yayın hayatına devam ediyor. 90 yıldır da Aydınlık’a yapılan baskılar, baskınlar devam ediyor. Ama her geçen gün tirajları artıyor. İhtiyaçtan başka sebepler de var sanki?

S. B.  :  Kamuoyu iktidarın baskılarını kabul etmiyor. Baskı görmek normal. Gerçeği yazarsan dünyanın neresinde olursan ol baskı görürsün. O işin kuralıdır, kanunudur. Hele hele iktidar sahiplerinin işine gelmeyen gerçekleri ortaya dökersen baskı görmen normaldir. Ama Türkiye’de kamuoyu öyle bir hale geldi ki artık bu baskılar isyan ettiriyor. İşin öyle bir tarafı var doğru. Sadece ihtiyaçla izah edilmez. İnsanların bir çözüm arayışında olduğunu gösterir. Aydınlık’ın bugün 60 bin satması çok önemli bir olgudur. Türkiye’yi anlamak isteyen bir analizci öncelikle 2 veriye bakmalıdır. Bunlardan biri Aydınlık’ın 60bin satıyor olması, 2.si de Ulusal Kanal’ı milyonların izliyor olmasıdır.

K.G.  :  Yıllardır merak edilen bir konudur. Aydınlık o kadar özel haberler yapıyor, dosyalar açıklıyor. Aydınlık’ın haber kaynakları nelerdir? Bu kadar özel haberlere, dosyalara Aydınlık nasıl ulaşıyor?

S.B.  :  Haber yapana gelir. Haber şöyle bir şey değildir. Sokakta yürürken ayağına çarpmaz. Bazen tesadüf eseri, birçok kıdemli gazetecinin başından böyle bir şey geçmiştir ama bu istisnaidir. Esas olan cesur bir merkez oluşturmaktır. Burada sihirli söz Cesaret oluyor. Sen eğer gerçekleri yazmaya devam edersen bu gerçekler seni eninde sonunda bulur. Bazen uzun bir yol dolanır, bazen kestirmeden gelir. Ama mutlaka gelir seni bulur. İşin sırrı budur yani. Tabi Aydınlık’ın haber kaynakları dolayısıyla çok geniştir. Bizim devletin en üst kademelerinden, Türkiye’nin en ücra köyüne kadar haber kaynağımız var. Ama bu tamamen Aydınlık bunları yazabildiği için var. Tabi biz de yazamasaydık bizim de haber kaynaklarımız dar olurdu, bize de haber gelmezdi. Öyle oturur, pineklerdik. Ama yazmaya cesaret ettiğimiz için o haberler geliyor, bizi buluyor. Veya biz bulabiliyoruz bu haberleri.

E.K.  :  Türkiye’de basın özgürlüğü özellikle son yıllarda çok konuşuluyor. Sizce basın Türkiye’de özgür müdür?

S.B.  :  Basın özgürlüğünün olmadığı çok açık ortada. Özellikle Akp iktidarı döneminde basın üzerinde çok büyük baskı var. Bunu hemen tamamlayalım. Biz özgürüz. Aydınlık özgürdür. Aydınlık hiçbir şeyden korkmaz. Bedelini ödemeyi göze alır ve yazar, saklamaz.

E.K.  :  Türkiye’de gazeteci olmak nedir diye sorsak?

S.B.  :  Çok zevkli bir iş. Olağan üstü bir iş. Bana deseler ki mesela ne yapmak istersin? Türkiye’de gazeteci olmak isterim derim.

E.K.  :  Özellikle Türkiye de mi?

S.B.  :  Evet özellikle de Türkiye de. Başka ülkede fizikçi olabilirdim, tarihçi olabilirdim ama Türkiye’de gazeteci olmak birinci tercihimdir. Çünkü Türkiye’de sürekli yeni bir güne uyanıyoruz. Bu da gazeteci için çok bereketli bir durum. Hiç birgün bir öncekine benzemiyor. Tekrar etmiyor. Sürekli bir yeniyle uğraşıyorsun, ama o yeni eskinin devamı. Hergün bu yeniliklerle bir gazete çıkartmak çok zevkli bir iş. Ben mesela gençlere hangi mesleği tavsiye edersiniz diye sorsan gazeteciliği tavsiye ederim. Ama mesela Norveç’te değil. Orada gazeteciliğin çok tatsız tuzsuz bir iş olacağını tahmin ediyorum. Eğer gazeteci olacaksan Türkiye’de olacaksın.

Herkes kendi çapında gerçeği arar. Gerçeği arama güdüsü asla değişmez. Eskiden Havadis denirdi.  Bir arkadaşla görüştüğün zaman hemen ne sorarsın?  Havadis ne? Sen de ne var ne yok? Ben seni görmeyeli ne değişiklikler oldu?

Türkiye o gerçeği arama faaliyetinde çok muazzam bir laboratuar. İsteyen arar ve gerçeği bulur. Gerçeği elinde tutmak çok haz veren bir şey. Bir de Türkiye’den bakınca dünyayı anlamak daha kolay. Buradan baktığın zaman dünyayı başka coğrafyadaki insanlardan daha kolay anlayabiliyorsun. Bu Türkiye’nin çok önemli bir özelliği. Türkiye son dönemlerde çok önemli bir merkez oldu.  Kilit ülke diyorlar Türkiye için, dünyanın anahtarı burada. Kapı buradan iyi ya da kötü yöne doğru açılacak. Kapı nereden açılacak göreceğiz. Ben iyi yöne doğru açılmasını umuyorum.

E.K. :  Peki Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk daha çok hangi yazarları okur?

S.B.  :  Meslek gereği ben bütün yazarları okurum. Ama kimleri tercih edersin dersen Necati Doğru, Bekir Coşkun. Can Ataklı, Mustafa Mutlu, Yılmaz Özdil ve Emin Çölaşan’ı okuyorum derim.

Millet çarpacak onları

E.K.  :  29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının iptal edilmesini, 10 Kasım’ın her sene 9 gün yapılan Kurban Bayramı tatiline dahil edilmemesini, şimdi de 19 Mayıs kutlamalarının “Çocuklar Üşüyor” diyerek iptal edilmesini gördük. Bütün bu yaşananlar sizce ne anlama geliyor?

S.B.  :  Sizin okurlarınızda bunun farkındadır.  Bir proje uygulanıyor. Atatürk’ü ve Cumhuriyet Devrimini milletin hafızasından silmeye çalışıyorlar. Ama bunda başarılı olamayacaklar. Çok kötü gidiyorlar. Milletin bu en temel değerleriyle uğraşmak kimseye yaramaz. Bu işler adamı çarpar. Onların da çarpılacağı kanısındayım. Millet çarpacak onları.

Gerçek olgularda

E.K. :  Bizim gibi genç gazetecilere tavsiyeleriniz neler olur?

S.B.  :  Birinci tavsiyem şu. Gerçeği olgularda arayın. Gazeteci olarak hepimiz gerçeği arıyoruz. Kendi kafanızda kurduğunuz şeyi hayata giydirmeye çalışmayacaksınız. Olguları doğru anlayıp onu okurunuza aktarmalısınız. İyi gazeteci böyle olunuyor. Herşeyden önce olgu nedir bana ne anlatıyor? Bunu düşüneceksiniz.

Mesela bir taş düşünün. O taşa bir jeolog bakarak dünyanın milyarlarca yıllık tarihini görür, bir madenci taşta saklı maden cevherini görür. Bir yapı ustası o taştan ev yapılır mı onu görür. Deniz kenarındaysan bu taş denizde kayar mı diye düşünürsün. Herkes bir tarafından bakar ve bir şey görür. Gazeteci dediğin bu çok değişik bakış açılarını toplayıp bir olgunun sağından solundan, altından üstünden nasıl göründüğünü anlayan kişidir.

En başta kendimiz gözlüyoruz olayı. Diyoruz ki biz buradan izledik ama acaba arka taraftan nasıl görünüyor diye gidiyoruz oradan bir görgü tanığıyla konuşuyoruz. Olguya her tarafından bakıp o işin içindeki saklı olan gerçeği bulup çıkarıp ortaya okuyucuya aktarmak lazım. Yaptığımız iş böyle bir iş.

EK  :  Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

S.B.  :  Rica ederim. Sizlere başarılar dilerim.

Yayınlandığı Adresler:

http://kemalistgenclik.org/2012/03/29/serhan-bolluk-basaramayacaklar-millet-carpacak-onlari/

Nilgün Doğan İle Röportajımız

0

12 Hazirandaki seçimlerde meclise 4.gücü sokmayı hedefleyenler Cumhuriyet Güçbirliği adı altında örgütlendiler. Sloganları ATATÜRK’TE BİRLEŞTİK!

30 seçim bölgesinden bağımsız adaylarını çıkarttılar. İstanbul 2.bölgedeki adayları TSK’ya düzenlenen Balyoz Operasyonu tutuklusu Çetin Doğan. Eşi Nilgün Doğan da Cumhuriyet Güçbirliği Gönüllüleri ile birlikte çalışıyor. İlçe ilçe seçim ofislerini geziyor, Güçbirliği adaylarına oy istiyor. 22 Mayıs Pazar günü Eyüp, Gaziosmanpaşa, seçin bürolarına giden Doğan, Fatih teki yeni seçim bürosunun da açılışını yaptı.

Burada yaptığı konuşmada bütün yurtseverleri Güçbirliği adaylarına oy vermeye çağırdı.

Buradan Kocamustafapaşa’da ki Çetin Doğan çadırını da ziyaret eden Nilgün Doğan’a halkın, özellikle de bayanların ilgisi büyüktü. Çetin Doğan gönüllülerin çoğunluğunun gençlerden oluşması da dikkat edilecek bir diğer husus. Gençler derslerini bile bir kenara bırakmış, Çetin Doğan’ı meclise gönderebilmek için çalışıyorlar.

Kemalist Gençlik olarak ilettiğimiz röportaj talebimizi Nilgün Doğan yoğun programına rağmen geri çevirmedi ve sorularımızı içtenlikle cevapladı.

 

Kemalist Gençlik  : Sizce Cumhuriyet Güçbirliği’nin adaylarının şansı nedir, kaç aday meclise girebilir?

Nilgün Doğan  : Seçim sonuçlarını tahmin etmek zor Cumhuriyet GüçBirliği arkasında para olan, maddi gücü olan bir parti değil. O nedenle diğer partiler gibi promosyonlar dağıtamıyoruz. Otobüsler tutamıyoruz, çok fazla seçim bürosu açıp broşürler dağıtamıyoruz. Ama arkamızda çok büyük bir gönüllü ordusu var. Emekli asker, emekli öğretmen, öğrenci, avukat çeşitli sendikalardan ve partilerinden memnun olmayanlar var. Onların desteğiyle eşlerimizi meclise taşımaya çalışacağız. Ama tabi ki seçimdir bu belli olmaz. Halkımızın sağduyusuna güveniyoruz. Bu halk artık yalandan dolandan bıktı, iktidarın cebini doldurup kendisini aç bırakmasından bıktı. Halk Atatürk düşmanlarından bıktı. 12 Haziranda da bunun cevabını çok iyi verecektir.

K.G.  : Size göre Türkiye’yi 13 Haziranda nasıl bir TBMM bekliyor?

N.G.  : Göreceğiz hep beraber göreceğiz.

K.G.  : Ergenekon ve Balyoz yalanlarıyla sizlerin eşleri, Kahraman komutanlarımız Silivri’ de tutsak edildi. Vardiya Bize Platformuna da yapılan saldırılar var. En son Platform basın açıklaması yaparken trafiği kapattığı için dava açıldı. Genç Teğmenimiz serbest bırakıldı. Bu konu hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

N.G.  : Artık halkımız Ergenekon ve Balyoz davalarına inanmıyor. Bütün bunların yalan ve dolan üzerine kurgulanmış bir plan olduğunu, bazı çetelerin ürettiği sahta belgelerle orduya ve ülkenin aydınlarına yapılan bir saldırı olduğunu herkes anladı.  Aslında bunu hakimler de biliyor, savcılar da biliyor. O nedenle onların sesi olup bizim dışarıda çalışmamızı hazmedemiyorlar. Çünkü biliyorsunuz Atatürk bu ülkeyi kurarken, Kurtuluş Savaşımızda O’na en büyük desteği veren Cumhuriyet kadınlarıydı.  Onlar Cumhuriyet Kadınlarından korkuyorlar. O yüzden şimdi saldırılar bize başladı. Biz başımız dik asker eşi olarak yarı asker sayılan Cumhuriyet Kadınlarıyız. Hasdal ve Silivri’de siyasi tutsak edilen eşlerimizi çıkarıncaya kadar, kanımızın son damlasına kadar çalışmaya sesimizi duyurmaya bu konuda her türlü fedakarlığı yapmaya and içtik. Tabi ki size şunu da söyleyeyim. Sizin gibi Kemalist, Mustafa Kemali çok seven, O’nun yolundan giden gençlerimiz olduğu sürece de bu ülkenin sırtı yere gelmeyecek, kimse kendi emellerini gerçekleştiremeyecek bundan emin olun.

K.G.  : Çok teşekür ederiz, başarılar dileriz.

N.G.  : Ben de çok teşekkür ederim sağolun.

Yayınlandığı Adresler:

http://kemalistgenclik.org/2011/05/24/cgb-2-bolge-bagimsiz-milletvekili-adayi-cetin-doganin-fatih-secim-burosu-acildi/