Gordon Milne teknik direktörlüğü altında altın dönemini yaşayan Beşiktaş, bir sezonda üç Britanyalı futbolcu transfer etmişti. Daha önce yaptığım Alan Walsh ve Ian Wilson’un röportajlarından sonar şimdi de bu üçlünün son üyesi, Robert McDonald röportajını huzurlarınıza sunuyorum. Beşiktaş’ımıza sezon başında gelen ve sadece bir maça çıkan Robert McDonald, ilginç öyküsünü ve Beşiktaş sevgisini onu bulduğum Hollanda’da açıkladı.
’2 SENE STAJYER FUTBOLCULUK YAPTIM’
ANDREW SIMES (AS): Öncellikle çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
ROB MC DONALD (RM): Ben henüz sekiz yaşındayken babam evi terk etti. İnanılmaz bir anne tarafından yetiştirildim. Hem anne hem de bir baba oldu benim için.
On yaşımda futbolcu olmak istediğimi biliyordum. Tabii her genç çocuk bunu düşler ama ben inanmıştım. 16 yaşında Hull City takımına girdim ve orada iki sene stajyerlik yaptım. O zamanlar futbolcu olmadan once böyle bir görev vardı. As takım oyuncuların ayakkabılarını temizlerdik, stadı süpürürdük ve top toplardık.
18 yaşında profesyonel oldum ve yerel kahraman ilan edildim. Hull’dan olduğum için taraftarlar beni çok sevmişti. Hatta halen Hull City’den yurt dışına giden bir avuç futbolcundan biri olduğum için benimle çok iftihar ederler.
AS: Yurt dışı maceranız nasıl başladı?
RM: İngiltere’nin 4-4-2 sistemini hiç anlamadım ve bana hiç uymadı. Bu yüzden Hollanda’ya gittim çünkü orada 4-3-3 oynuyorlardı ve kendimi burada gösterebileceğimi düşündüm. Nitekim kariyerim boyunca Hollanda’da oynadığım yaklaşık 160 maçta 80 gol atmayı başardım. İki maça bir gol ortalamam vardı yani. Willem II’de en golcü üçüncü oyuncu oldum. Groningen’de ikinci defa ameliyat olmama rağmen en başarılı dönemim burada geçti. UEFA kupasında Atletico Madrid’i eledik, daha sonra Inter Milan bizi kupadan elemişti. Buradan PSV’ye geçtim ve orada çok önemli oyuncular ile oynadım. Gerets ve Gullit ile aynı takımdaydım ve şampiyon olduk. Van Basten’e karşı oynadım. Bu anları unutamam.
‘GORDON MİLNE’E ÖNERİLDİM’
Bu noktada başka bir ülkede şansımı denemek istedim ve dilekçemi verip Sporting Lisbon’a gittim. O zamanlar sadece iki yabancı futbolcu oynatabiliyorlardı. Arsenal’den Mead’i ve beni aldılar. İlk maçımız yine Avrupa kupasındaydı ve hat trick yapmıştım. Ama ne hikmetse, ondan sonra hep yedek kulübesinde buldum kendimi. Ara transfer döneminde Belçika ve Danimarka ligleri devam ettiği için çok kısa sure orada oynayıp çocukluk hayalim olan İngiltere’nin kuzeydoğu bölgesinin en önemli takımı New Castle United’a transfer oldum. Maalesef o sezon küme düştük ve teknik direktor beni forvet arayan Gordon Milne’e önerdi.
AS: Beşiktaş’ımıza geliş hikayeniz nasıldı? Nasıl bir ortam buldunuz burada?
RM: Sezon öncesi Gordon Milne beni aradı ve beni Türkiye’ye götürmek istediğini söyledi. Maceraperest biri olduğum için neden olmasın dedim ve İstanbul’un yolunu tuttum. Çok büyük şoklar yaşamadım. Hilton otelinde kaldık, sağolsun tam bir centilmen olan ve super İngilizce konuşan Bahattin Baydar tarafından çok iyi ağırlandık. Walsh, Wilson ve bana tek bir araba tahsis etmişlerdi. Walsh’in de maaşallahı var, büyük bir ailesi vardı. Hepimiz arabaya bindiğimizde çocukları tepemizdeydi.
Arada bir bara gider bir tek atardım. Bekar olmak için çok güzel bir şehirdi İstanbul! Galatasaraylı Tanju’yu hep mekanda görürdüm! Semtte gezerken taraftarlarımız beni sürekli evlerinde ağırlamak istedi, birkaç defa kendimi hiç tanımadığım kişilerin sofrasında buldum. Beşiktaş böyle bir ailedir. O zamanlar evlerde kömür yakıldığından hava kirliliği tek olumsuz yönüydü şehrin.
‘RIZA SAĞLAM BİR 8 NUMARAYDI’
AS: Beşiktaş’ımızda çok kısa bir sure oynadınız ama taraftarlarımız isminizi biliyor. Buradaki serüveniniz nasıldı? Herkesin merak ettiği ayrılık sebebiniz nedir?
RM: Beşiktaş’ta çok güzel bir ortam buldum. Takımda herkes çocukluk arkadaşı gibiydi. Herkesle iyi ilişkilerim vardı: Ali, Saffet, Gökhan… Hepsi çok iyi İngilizce konuşuyordu. Saffet çok zeki bir oyuncuydu. Biraz daha yakışıklı olsaydı kadınların gözdesi olurdu! Şifo Mehmet çok yetenekliydi. Rıza sağlam bir sekiz numaraydı, rakipten hiçbir oyuncu onu kızdıramazdı. O yüzde yüzünü vermeyen kendi oyuncusuna kızardı sadece.
Lig öncesi TSYD kupası maçında oynadım. Avrupa kupası maçında Borussia Dortmund’a karşı yedekteydim. Ama aradan dört ay geçmesine rağmen maaşımı henüz alamamıştım. Walsh ve Wilson maaşlarını alıyorlardı oysaki. Milne ile görüşüp ertesi güne kadar sure verdim. Ertesi gün saat 14.30’da bir uçak vardı ve beni havalimanına gittiğimde ancak aradılar ama artık benim için çok geçti. Biliyorumki Milne bana çok kızgındı ama ben de çok kırgındım. Hocam çok iyi biriydi ama ben ondan bana daha çok sahip çıkmasını bekledim. Ama bunu üstüne basa basa söylemek istiyorum, bu kesinlikle Beşiktaş’a sevgimi hiç sarsmadı. Yaşadığım yer olan Hollanda Waalwijk’te berberim Şahin var, Beşiktaşlı diye bir saat yol yapar ona kestiririm saçlarımı.
‘BURADA DA MI ÇAPKINLIK YAPACAKSIN?’
AS: İnönü stadı nasıldı?
RM: Maç günleri sanki havada elektrik akımı vardı. Tribünde bir tek kadın bile olmadığını fark etmiştim ilk maçta. Sorduğumdaysa takım arkadaşlarım, “Burada da mı çapkınlık yapacaksın?” diye gülmüşlerdi. Yapardım valla! Hiç unutmam bir maç öncesi kurban kesmişlerdi. Alnımıza ve baldırlarımıza kanını sürmüşlerdi. Kokusu beni biraz rahatsız etmişti ama neyseki bir daha olmadı.
AS: Hiç geri döndünüz mü? En çok neyi özlediniz? Hatırladığınız Türkçe kelimeler var mı?
RM: Yemekleri tabiiki de çok özledim. Karışık ızgaralar ve taze sebzeler bir harikaydı. Hiç ziyaret etme şansı yakalamadım ama bir dönüp bir maç izlemeyi çok isterim. “Günaydın” ve “iyi akşamlar” demeyi hatırlıyorum ama favorim “Para yok!”
AS: Hiç unutamadığınız bir anınız var mı?
RM: İstanbul’da deplasmandayken polis eşliğinde gidip gelmemiz yetmiyormuş gibi, yenildikten sonra taraftarlarımız tesisi basmıştı ve bize hangi takımda oynadığımızı hatırlatmışlardı. Bir de hiç unutmayacağım bir anım Walsh ile oldu. Kendisi bir bara gitmişti ve bir gazeteci öyle bir açıdan fotoğraf çekmiştiki sanki yanında bir kadın varmış gibi görünüyordu. Ertesi gün gazetelerde yayınladığında Walsh’in evliliğini ben kurtarmıştım!
AS: Hollanda’da hiç Beşiktaşlılara denk geliyor musunuz?
RM: Bazen Türklere denk geldiğimde Türkçe merhaba derim. Nereden Türkçe bildiğimi sorduklarında Türkiye’de futbol oynadığımı söylerim. “Büyük bir kulüpte mi” diye sorarlar… Evet dediğimde ilk tahminleri Fenerbahçe veya Galatasaray olanlara “Hayır, daha büyük bir takım.” derim. Geçenlerde tren istasyonunda çalışan bir Türk’e denk geldim. Kulübesinde Beşiktaş arması vardı. “Beşiktaş’ta oynadım, tahmin et kimim” diye sordum, hemen telefonunu çıkarıp tüm eski resimlere bakıp beni çıkardı!
AS: Unutamadığınız maç ve golünüz hangisiydi?
RM: İngiltere’de Boxing Day, yani Noel’den sonraki günde yılın en önemli fikstürlerini ve derbilerini bugünlerde oynatırlar. Kuzey doğu derbisinde Newcastle United-Shefflield Wednesday maçını 2-1 kazandık ve galip geldiğimiz golü attım. Neden en çok bu maçı ve golü unutamadığıma gelince…Çünkü bu maçta şimdiki eşim tribündeydi ve biz henüz birbirimizi tanımıyorduk. Golü attıktan sonar onun olduğu yere koştum. Sanırım Beşiktaş’taki arkadaşlarım bana gülmelerinde haklıydılar!
AS: Sizin oynadığınız dönemden farklı mı bugünkü futbol?
RM: Bu günlerde daha fiziksel ve istatiksel bir boyut kazandı futbol. Eskiden yetenek ve mücadele daha ön plandaydı. Bugünlerde futbolcular sahaya çıkarken sanki maç içindeki istatistiklerini düşünüyorlarmış gibi görünüyorlar. Göğüslere takılan o koşu sayacı işi bitirdi. Ben öyle futbolcular tanıyorumki, maçta sadece 500 metre koşup üç gol atıyorlardı. Bunun en iyi örneği İngiltere’nin efsanevi forveti Gary Lineker. Ama diğer yandan teknolojinin bazı yararları da yok değil. Mesela bir futbolcu için en önemli şey uyku düzeniyken, bu doğrultuda insane özel tasarım yataklar üretiyorlar. Yani her futbolcunun yatağı farklı!
AS: İdolünüz veya en sevdiğiniz oyuncu kimdi?
RM: Bu kesinlikle Ruud Gullit olurdu. Vücudu ve karakteri mükemmeldi. Sanki bir heykeldi. Rakip futbolcu daha ilk top atılmadan bile kendisinden çekinirdi.
GÖZLERİM HEP BEŞİKTAŞ’I ARAR’
AS: Beşiktaş’ımızın maçlarını takip ediyormusunuz?
RM: Tabii kaçırmam, telefon uygulamalarında gözlerim hep Beşiktaş’ı arar.
AS: Şimdilerde neler yapıyorsunuz?
‘RENKLİLERİ YENİN!’
RM: Hollanda’da Stokkum’da yaşıyorum. Üç oğlum var, en büyükleri futbolla ilgileniyor ve koyu bir Leeds United taraftarı. Üç kalp krizi geçirince teknik direktörlük yaptım bir ara. De Graafschap, Ajax Cape Town, Cambuur veTrencin gibi takımları çalıştırdım. Bu aralar futbol kulüpleri için yatırımcı araştırması yapıyorum. Kulüp satın almak isteyen zengin işadamlarına danışmanlık yapıyorum.
Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Süleyman İrvan ile koronavirüs sürecinin de etkisiyle gazeteciliğin dijital dönüşümünün geldiği seviyeyi, gazeteciliğin dijitalleşmeyle sınavını konuştuk.
Tüm Dünya, Kovid 19 ile mücadele etmeye çalışıyor. Günlük hayatımızı, mecburen, yeni tip korona virüs’e göre ayarlıyoruz. Virüs’ün sekteye uğrattığı alanlardan biri de futbol. Türkiye Futbol Federasyonu’nun, (TFF) ülkemizde ilk Kovid- 19 vakasının görülmesi üzerine, futbol müsabakaları ile ilgili uygulamaları tartışma yarattı. TFF ilk açıklamasında, “maçların seyircili oynanacağını” ilan etse de, Sayın Cumhurbaşkanı’nın başkanlık ettiği ilk toplantı sonrasında alınan kararlar uyarınca, geçtiğimiz hafta profesyonel ligler seyircisiz oynandı ve bu karar çok tartışıldı. Yeni tip korona virüs ülkemizde de can almaya başlayınca, Gençlik ve Spor Bakanı Sayın Mehmet Muharrem Kasapoğlu; Futbol, Basketbol ve Voleybol Federasyon Başkanları ile toplantı yaparak, liglerin ileri bir tarihe ertelendiğini açıkladı. Konu ilgili olarak, Futbol Federasyonu’nun 1984-1986 yılları arasında Başkanlığını yapan Sayın Mustafa Kemal Ulusu’nun görüşlerini aldık.
Röportaj: Uğur Temel
FUTBOL FEDERASYONU AÇIĞA DÜŞTÜ, KARİZMAYI ÇİZDİRDİ.
Uğur Temel (UT): Profesyonel ligler niye bir hafta seyircisiz oynandı? Seyircisiz oynama konusunda, yayıncı kuruluşun etkisi var mıdır sizce?
Mustafa Kemal Ulusu( MKU): Yayıncı kuruluşun etkisinin, yüzde yüz olduğunu düşünüyorum. Süreci şöyle hatırlayalım; Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Sayın Nihat Özdemir geçen hafta içinde verdiği ilk beyanatında; “maçların seyircili oynanacağı” söyledi. Ardından, geçtiğimiz Perşembe günü Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında yapılan toplantı sonrası, ikinci açıklamasında Nihat Başkan; “maçların seyircisiz oynanacağını” ilan etti kamuoyuna. Bugün, Sayın Gençlik ve Spor Bakanımızın başkanlık ettiği toplantı sonrasında da; “profesyonel liglerin ileri bir tarihe ertelendiğini” açıkladı. Futbol Federasyonu, bir hafta içinde, son derece yanlış kararlar alarak açığa düştü ve karizmasını çizdirdi. Bu süreç, nerede yaşanırsa yaşansın, Federasyon başkanının derhal istifa etmesi lazımdır. Birinci kararı hatalıydı, kendisi aldı. İkinci karar, nispeten doğru olsa da, seyircisiz oynatmak yerine, liglerin iptali için görüş bildirmeliydi Sayın Özdemir. Bu süreçte alınabilecek en doğru karar, liglerin ertelenmesidir.
ERTELEME KARARINI SAYIN BAKAN ALDI, FEDERASYON DEĞİL.
Futbol Federasyonumuzun başkan ve üyeleri, futbolun içinden gelmedikleri için ortamı bilmiyorlar. Futbolcuların, maç öncesi soyunma odalarında teknik heyetle beraber olacaklarını, aynı havayı teneffüs edeceklerini düşünmediler mi? Futbolun, kora kor mücadelesi yakın teması içinde –korner atılırken, kafaya çıkarken, topa sahip olmak isterken- solunum yoluyla geçen bir virüsün, bir başka futbolcuya geçebileceğini nasıl düşünemezler? Hadi bu konuda hiç bilgileri olmadığını kabul edelim, hiç mi haber dinlemiyorlar? Hastalıkla ilgili, hiç mi konunun uzmanlarından bilgi almadılar? İnsan sağlığı bu kadar basit miydi? Geçen hafta sonu seyircisiz oynatılan maçlardan sonra bir futbolcu bu hastalığa yakalanmış olsa, Nihat Bey bunun hesabını nasıl verir? Bugün alınan karar da, Sayın Bakan tarafından alındı. Nihat Bey ve ekibi yine erteleme kararı alamıyor. Erteleme kararı en doğru karardır. Ben, Futbol Federasyonu’nun bu kararı alamamasındaki tek etkenin yayıncı kuruluş olduğunu düşünüyorum. Çünkü, ligimizin marka değeri yok. Yayıncı kuruluş BeIN Medya Grup, bırakın yeni abone kazanmayı, abonelerini kaybediyor. Eski Futbol Federasyonu başkanıyım, ben maçları seyretmiyorum. Yakın çevremdeki, hiçbir futbol adamı maçları seyretmiyor, abone değiller. Yayıncı kuruluş zarar ediyor. Dünya kadar para yatırmış üstelik. Maçların seyircisiz oynanması yönünde, Federasyona baskı kurarak zararını kapatmaya çalışıyor, kendince haklı olarak. Ancak, devletimizin gücü her şeyin üstündedir. Sayın Bakan Kasapoğlu’nun; Futbol, Basketbol, Voleybol Federasyonları başkanlarını çağırarak, müsabakaların ertelenmesi yönündeki tavrı doğrudur.
FUTBOLCU TAZMİNAT İSTEYEBİLİR.
UT: Başkanım, geçen hafta sonu oynanan maçlardan sonra, bir yada birkaç futbolcu virüs kapmış olduğunu varsayalım. Bu futbolcu ya da futbolcular, Federasyondan tazminat isteyebilirler mi?
MKU: İsteyebilirler tabiî ki. Çünkü; Dünya Sağlık Örgütü’nün “pandemi” ilan etmesine rağmen, maçlar oynanıyor. Bu futbolcu da, işini yaparken virüs kapıyor.
KULÜP YÖNETMEK KOLAY İŞ DEĞİL.
UT: Futbol Federasyonu’nun, bugünkü toplantı sonrası özerkliği zarar gördü mü sizce?
MKU: Siz Türkiye Futbol Federasyonu’nun özerk olduğunu mu sanıyorsunuz?
UT: Özerk değil mi Federasyon?
MKU: Değil tabiî ki. Genel Kurul olması, seçim olması özerk olduğu anlamına gelmez. Sorarım size; vara yok’a konuşan Kulüpler Birliği nerede? Niye bir haftadan beri, sesleri solukları çıkmıyor?
UT: Niye çıkmıyor başkanım?
MKU: Çünkü, Kulüpler Birliği tamamen kendi menfaatleri için kafa yoruyor. Birkaç başkanı tenzih ederek söylüyorum, bu işlerin adamı değiller. Futbol,bambaşka bir iş. Kulüp başkanları, başarılı iş insanları olabilirler ama futbol bambaşka bir dünya. Kulüp yönetmek kolay değil.
BEN OLSAM, BU İŞ BU KADAR UZAMAZDI.
UT: Başkanım, bu dönemde, siz Futbol Federasyonu Başkanı olsaydınız nasıl bir yol izlerdiniz?
MKU: Futbol Federasyonu Başkanı olduğum dönemde, (Kemal Ulusu; 1984-1986 yılları arasında futbol federasyonu başkanlığı yapmıştır. Y.N) danışmanlarım vardı. Maşallah Sayın Özdemir her şeyi biliyor, danışmaya gerek duymuyor kimseye. Konuyu danışmalarımla enine boyuna tartışır fikir alırdım. Ardından kulüp başkanlarını toplardım, kulüpler birliğini değil. Federasyon Başkanı olsaydım, zaten kulüpler birliği diye bir kuruluş olmazdı. Futbol Federasyonu, kulüpler birliği demek zaten. Federasyon, zaten kulüplerin haklarını koruyan onların başında olan kuruluş. Kulüplerin de görüşünü aldıktan sonra yönetim kurulunu toplayıp; “arkadaşlar ligler, sağlıklı ortam geri gelene kadar, ertelenmiştir.” derdim. Bu iş bu kadar uzamazdı.
UT: Bazı futbolcuların sözleşmesi, sezon sonu itibariyle bitiyor. Bugün itibariyle, liglerin ne zaman biteceğini öngöremiyoruz. Ortada da kulüple oyuncu arasında bir sözleşme var. Oyuncunun, sözleşmenin bittiği tarihteki pozisyonu hukuksal olarak nasıl olur?
MKU: Hukukçu olmadığım için bu konuda yorum yapamam. Ama Futbol Federasyonu, kendi hukukçularını toplayarak yol haritası çıkartacak ve mutlaka UEFA’dan görüş alacak. Bu sadece biz de olan bir hadise değil. Bakınız, UEFA önceki gün EURO 2020’yi bir sene öteledi, ulusal liglerin bitiş tarihini öngöremediği için. Federasyonumuzu temsilen Sayın Başkan vekili Servet Yardımcı temsil etti. Bu toplantıda mutlaka bir yol haritası çıkartmıştır UEFA. Federasyonumuz da bu yol haritası ışığında yapılması gerekeni zaten yapacaktır. Bunlar, normal prosedür işleridir.
Uzun yola çıktığım vakitlerde veya gittiğim her hangi bir yerde kahverengi tabelaları yani tarihi yerleri ve o yerlerin hikâyelerini keşfetmeyi severim. Tarihi alanların ve geçmişten günümüze uzanan yaşam öykülerinin köprüleridir bu kahverengi tabelalar. Bu defa yolum Mersin’in Silifke ilçesine bağlı, Uzuncaburç yaylasına düştü. Yerli Yörük halkın tam 1200 metre yükseklikteki yaylada tarih ve doğayla muhteşem bir uyum içinde nesillerce nasıl yaşadıklarına şahit olmakla birlikte, sessiz ama çok şey anlatan tarihi eserlere ‘kayalara, taşlara’ tercüman olabilecek, Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencileri ve naif hocaları Doç.Dr. Ümit Aydınoğlu ile tanıştım. Gezim daha da renklendi. Ümit hoca, iki tarafın da hazırlıksız olduğu röportaj teklifimi sağolsun, geri çevirmedi. Öyle ya bilgi paylaşıldıkça güzel…
Röportaj: Özlem Doğan
ÖZLEM DOĞAN (ÖD) : Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
ÜMİT AYDINOĞLU (Ü.A.): Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde görev yapıyorum. Uzun zamandır da Kültür Bakanlığı ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile birlikte, Erdemli ve Silifke bölgesinin arkeolojik araştırmalarını sürdürüyorum. Aynı zamanda bölgede birkaç kazı birden yürütüyorum. Bu yıl itibari ile de Uzuncaburç’ta, Cumhurbaşkanlığı kararıyla kalıcı bir kazı yürütmeye başladık.
TOPRAĞI İŞLEMEYE YÖNELİK BİR KÖLELİK SİSTEMİ VAR
Ö.D :Projeniz hakkında bilgi alabilir miyiz?
Ü.A: Burası çok büyük bir antik kent. Bizim 3.yüzyıl Helenistik dönem diye adlandırdığımız dönemden itibaren, burası bölgenin başkenti ve özel bir bölge. “Rahip Kralla” diye adlandırdığımız bir krallık var burada. Onların bütün bölgeyi yönettikleri başkentleri ve aynı zamanda dini merkezleri burası. Dini merkezden kastım şu; Helenistik dönem için Hac merkezi. Burada, bölgenin baş tanrısı Zeus Olbios yani “Dağ Tanrısı Zeus” adında bir tapınak var. Birçok sütunu ayakta kalmış. Çok önemli bir yapı. Sadece bölge için değil Anadolu Arkeolojisi için, Dünya Arkeolojisi için de. Dünya Arkeolojisi; çünkü bazı özellikleri açısından o yapı birçok erken uygulamanın Anadolu’daki örneklerini gösteriyor. Üstelik iyi korunmuş durumda. Büyük bir Temonos’la ‘Kutsal Alanla’ birlikte. Bu sistem şöyle işliyor: Bir Rahip Krallık bölgenin tüm tapınaklarına hâkim ve Rahip Krala bağlı bir kölelik sistemi var. Ama bugün ki düşündüğümüz anlamda bir kölelik sistemi değil. Toprağı işlemeye yönelik bir kölelik sistemi.
Ö.D: Tarıma yönelik yani.
Ü.A: Tarımsal, kırsal anlamda bir sistem. Bu krallık, dönemin egemen güçlerine karşı, Büyük İskender’in generalleriyle birlikte işbirliği yapıp, bu bölgede egemenliğini birkaç yüzyıl boyunca devam ettiriyor. Bu kenti de onlar kuruyorlar. Burada bir de onlara ait kule var. İdari merkez olarak beş katlı ve yirmi küsur metrelik bir yapı. Çok iyi korunmuş durumda, o dönem için Anadolu’da neredeyse örneği yok böyle bir yapının. Bir de Helenistik döneme ait anıt mezar var. Piramidal çatılı erken bir yapı. Bu kent, bu kadar önemli bir konumdayken, Roma’nın Anadolu’yu işgali ile birlikte karakter değiştiriyor. Roma burayı daha da görkemli hale getiriyor. Sütunlu caddeler, sütunlu caddelerin kenarına anıtsal çeşmeler, görkemli giriş kapıları ekliyor. Kentin birkaç tane giriş kapısı var.
Ö.D: Kent tahmini olarak ne kadarlık bir bölgeyi kapsıyor?
Ü.A: Surun içinde kalan bölge buradaki yapıları alıyor. Yaklaşık beş yüz metreye, beş yüz metrelik bir alan ama bu sur içi tabi. Yani teknik olarak kentin korunaklı alanı ama kent hiçbir zaman bunun içinde kalmıyor.
UZUNCABURÇ; ZENGİN BİR NEKROPOLE SAHİP
Ö.D: Buraya gelirken yol üzerinde çok dağınık yerlerde olağanüstü yapılar gördük. Bu kent ile bağlantılı mı bu yapılar?
Ü.A: Tabi hepsi bunun içinde. Surun dışında da yaşam alanları var.
Ö.D: Uzuncaburç’a yaklaşık 30 hatta 40 km bir alan içerisinde oldukça fazla yapı var.
Ü.A: Hinterlandıyla birlikte öyle olabilir ama kent merkezi olarak aldığımız zaman o kadar geniş değil, birkaç kilometrelik alana yayılan bir kent. Ama şu da var; surun dışından itibaren kentin nekropolleri yani ‘ölüler kenti’ mezarlıkları yayılmaya başlar. Mesela Uzuncaburç; buranın dini idari merkezi olduğu için o kadar zengin bir nekropole sahip . Birden fazla nekropol var. Binlerce mezar var. Ve hepsi görkem açısından birbirinden zengin. Torosların bu kadar yüksek bir seviyesinde beklenmedik bir şey. Sahildeki kentlerde deniz ticaretiyle beraber alırsınız bu zenginliği, görürsünüz, takip edersiniz. Ama 1200-1300 metrelerde ve aşağıdan 30 kilometre içerde antik dönem için ciddi bir mesafedir bu. Bu kadar zenginliği göremezsiniz.
Ö.D: Deniz seviyesi daha yüksek olabilir mi o dönemlerde?
Ü.A: Hayır. Deniz seviyesini kalıntılardan takip edebiliyoruz.
Ö.D: O kalıntılar mesela Kız Kalesi gibi aynı dönem mi yoksa daha eski yapılar mı?
Ü.A: Kız Kalesi buranın Roma dönemi ile birlikte bir yerleşim ya da helenistiğin sonuna ait bir yerleşim. Sınırı belli deniz çok değişmemiş.
ADAM KAYALAR ÖZEL BİR YERLEŞİM
Ö.D: “Adam Kayalar” diye adlandırılan bir bölge var. Orası da oldukça yükseğe kurulmuş bir yer. Uzuncaburç ile bir bağlantısı var mı?
Ü.A: Adam Kayalar da özel bir yerleşim. Bölgedeki kırsal yerleşimlerden biri. Şöyle bir özelliği var; burası Rahip Kralların başkenti. Krallar, buradaki gibi bütün bölgeye kuleler yapıyorlar. Buradaki tüm toprakları kontrol edebilsinler, korsan işgaline karşı topraklarını koruyabilsinler. Adam Kayalar aslında ilk kuruluşu bir kule ve kale yerleşim. Denizden Kız Kalesinden gelebilecek tehdidi ilk tespit etmeye yönelik bir yerleşim. Fakat o kadar güzel bir yer ki; sonra ki dönemlerde, kurulduğu dönemlerden başlayıp, Roma’nın içlerine kadar orası hep kutsal alan olarak kullanılıyor ve çok sayıda kabartma yapılarak, mezar yapılarak kullanımı devam ediyor. Çünkü aynı zamanda içi vadi yolu. Vadiden gelen ziyaretçiler o kabartmaları görüyor. Antik dönemin böyle bir propagandası var.
ÜÇ BİN KİŞİLİK TİYATRO
Ö.D: Uzuncaburç’a girişte çok görkemli bir tiyatro gördük.
Ü.A: Buranın iyi korunmuş ve en görkemli yapılarından bir yapı. Milattan sonra 2.yy da kurulmuş olduğunu düşünüyoruz. İki katlı bir sahne binası var ve ilk hesaplamalarımıza göre yaklaşık 3000 kişilik bir kapasiteye sahip. Çok iyi bir rakam. O dönemde dağın tepesindeki bir yerleşim için. Bugün bile köyde neredeyse yazları bin-bin beşyüz kişi yaşıyor ve kışları belki iki yüz kişi kalıyor iken, o dönem için üç bin kişilik nüfuslu bir yer.
Ö.D: Müthiş bir şey. Biz arabayla çıkmaya zorlanmışken, nasıl bir düşünüş, yapı ve kararlılıkla buraya gelip yerleşmişler akıl alır gibi değil. Buradaki kayaları işlemek, yerleştirmek, bu sanatsal yapıları yapmak hiç kolay bir şey değil.
KENTİN BURAYA KURULMASI, KÜLTÜREL BİR GELENEK
Ü.A: Hiç kolay değil. Çok büyük bir mimari. Bu durum tabi ki, tamamen buranın öneminden kaynaklı. Bir de buranın dinsel merkez olması, kutsal alan olması. Bütün bu bölgeyi kontrol edebilecek merkez olması. O yüzden bu yatırımları yapmışlar.
Ö.D: Neden dinsel merkez? Şuan bize bir şey çağrıştırmıyor belki ama neden burası?
Ü.A: Bakın bu Antik Dönem düşüncesi, mantığıyla alakalı. Siz birden bire bugün burada bir cami kurup, kutsal bir yermiş diyemezsiniz. Kültürel bir gelenektir. Antik Dönem kentlerinde dinsel merkez kurulması için belli şartlar aranır. Mesela yüksek yerlerde Dağ Tanrılarına tapınılır. Uzuncaburç’a baktığınız zaman, bütün bu Toroslar’da, şu kayalık ve dik coğrafya da bu kadar yüksekte, tek dümdüz arazi burasıdır. Bu kadar imkân sağlayan düz bir arazi göremezsiniz. Her yer dağlıktır, yürüyemezsiniz bile. Ben yıllardır çalıştığım için biliyorum. Burası inanılmaz, hektarlarca düz arazi var. İşte tam o düz araziye kenti kurmuşlar. Gelenek çok eskiden geliyor. Mesela Yunanlılar’da şöyle bir gelenek var; yüksek yerlere tapım kuruyorlar. Dağ Tanrılarına tapımda bulunuyorlar. Her zaman kendisinden önce ki gelenekle alakalı. Hitit Döneminde Tarhund diye bir Tanrı var. O da Dağ Tanrısı ve kaynakların bize gösterdiğine göre Uzuncaburç’ta tapımının olduğunu biliyoruz. Yani Zeus Tapınağını buraya kurmaları kendilerinden önce ki binlerce yıl süre gelen kutsallıkla alakalı. Günümüze kadar gelmemiş. Mesela Efes’te San Juan Efes tepesinde Efes Artemis Tapınağı var. Ondan biraz sonra San Juan Kilisesi var ki; Anadolu’nun en büyük kilisesi ve Hristiyanlığın en kutsal kiliselerinden biri. Üzerine bir bakıyorsunuz ki Aydınoğlu Beyliği döneminde bir sürü cami, mescit yapılmış. Yani tepe hala kutsal. Peki diyorsunuz burası niye kutsal? Bir dibine iniyorsunuz, bir bakıyorsunuz Miken Tapınakları, Miken malzemeleri çıkıyor ki, Mikenler gelmiş orayı kutsal kabul etmişler. Üzerine Yunanlılar gelmişler, Bizanslılar gelmişler, Osmanlılar gelmişler.
Ö.D: Hititlerden söz ettiniz, Yozgat Hattuşaş Harabeleri geldi aklıma oralarda da böyle kutsal alanlar var. Buralara kadar uzanan bir bağlantı kurmaya çalıştım.
Ü.A: Tabi tabi dediğim gibi, Hititlerin buralara kadar etkisi var. Kutsallık her dönemde kutsallık, o değişmiyor ve bir yerde Romalılar da bunu kullanıyor. Kutsallığı kullanmak ayrı bir siyaset bilimi halinde o yüzden buraya bu yatırımları yapmış.
BU BÖLGEDE, UZUNCABURÇ GİBİ BAŞKA ANTİK KENT YOK
Ö.D: Taşların üzerinde işlemeler gördüm. İçinde bulunduğumuz çağ ve teknoloji ve cihazlarla bile yapılması belki çok zorken, o günün şartlarında nasıl yapmışlar sorusu aklı kurcalıyor. Birçok tarihi yer gezdim ama Uzuncaburç ta, burada çok daha ayrıntılarını var. Bir kartal oyması gördüm mesela bunların hikâyesi nedir?
Ü.A: Meselenin bir boyutu da bu. Bakın tekrar aynı şeye dönüyorum. Toroslardayız, Toroslar’da 1.200-1.300 metre yükseklikteyiz. Çok ücra bir yer gibi gözüküyor. Bu kadar yüksekte, kocaman bir kent var ve bu kadar ayrıntılı bir taş işçiliği ile karşılaşmakta çok şaşırtıcı aslına baktığınızda. İşte bu da buranın önemiyle alakalı. Sıradan bir antik kent için uğraşmazlar, yapmazlar. Çok ciddi bir işçilik harcanmış, ciddi bir yaşam sürdürülmüş burada. Çok önemli bir mesele daha eklemek isterim, bu bölge de bunun gibi bir antik kent yok. Bu kadar iyi işlenmiş, bu kadar görkemli yapılar yok. Sahilde Kız Kalesi yapılmış ama Kız Kalesinde görebildikleriniz bunlar gibi değil. Tapınakları göremiyorsunuz mesela.
Ö.D: Taş yapısı da benzer gibi görünse de aynı değil sanki?
Ü.A: Değil biraz farklı. Burada Mısır’dan gelme taşlar da var mesela. Tapınakta Mısır’dan getirilen mermer var.
Ö.D: Evet mermer sütunlar gördüm, pürüzsüzdü.
Ü.A: Yukarıda mermer yatakları var ama buraya özel getirildiğini biliyoruz.
KÜLTÜRLER ARASI ETKİLEŞİM
Ö.D: O kadar pürüzsüz kesilmesiyle ilgili şunu merak ediyorum o dönem ve bugün arasında kaç yıl var?
Ü.A: 2000-2200 yıldan bahsediyoruz.
Ö.D: 2200 yıldan bahsediyorsunuz, peki o mermeri nasıl böyle pürüzsüz kestiler?
Ü.A: Olaya başka bir açıdan bakın, biz bugün ki teknoloji de bina yapmayı, taş kesmeyi, beton dökmeyi nereden öğrendik. Bu geçmişte ki adamların tecrübesinden, üstüne koya koya. Bu 2000 küsur yıl onlarda kendilerinden önce ki birkaç bin yıldan, üstüne koya koya mermer kesmeyi öğrendiler, taş işlemeyi öğrendiler. Kültürler arası etkileşim dediğimiz böyle bir şey. Bizim mühendisliğimiz de böyle gelişti.
Ö.D: O döneme baktığımızda; bizde şimdi bağlayıcı demirler, taşıyıcı sistemler var ama onların yaptıkları daha zor görünüyor gözümüze. Çünkü ciddi anlamda bir fizik kanunu ve matematik kullanmışlar. Örneğin orada gördüğüm kapı bir kilit taşı bağlantısıyla ayakta duruyor.
Ü.A: İnsan gücü gerektiriyor. Bunların hepsi taş işçiliği. Bu bölgenin antik dönem için özellikle İzaura bölgesinde özellikle. İzaura dediğim Silifke‘nin yukarılarına doğru giden bütün bu bölgede, dağlık bölge olmasından dolayı taş işçiliği, taş ustaları çok ünlü. Hatta biraz ilginç bir örnek vereyim; Bizans İmparatoru Leon, İstanbul’a gidip imparator olunca bu bölgeden taş işçilerini de yanında götürüyor ve İstanbul’da ki birçok yapıyı, taş işçilerine yaptırıyor.
“ANTİK DÖNEMİN EKONOMİSİ SANAYİYE DAYANMIYOR”
Ü.A: Antik dönemler boyunca taş işçiliği ve taş işleri çok meşhur. Antik dönemin, temel ekonomisi bizim gibi gideyim fabrika kurayım, üretim yapayım gibi sanayiye dayanmıyor.
Ö.D: O dönemlerde güç göstergesi bir sonra ki döneme adını bırakmak için görkemli yapılar bırakmak gibi bir yarışta varmış sanırım. Özellikle İstanbul için duymuştum bunu.
Ü.A: Her başa geçen ismi devam etsin ister. Antik dönemde bankalar yok yani zenginliğinizi bankaya yatıramıyorsunuz. Antik dönemde zenginliğinizi göstermenin yolu ne? Antik dönemde insanlar, zenginliklerini göstermek için yapılar yaptırıyorlar ve halka adıyorlar. Kentin ileri gelenisiniz, zenginsiniz, namınız yürüsün ve bunu göstermek için kente kendi adınızla yapı diktiriyorsunuz. Mesela şurada bir tapınağın üzerindeki yazıtta kente adını diktirmiş bir kadının adı iki bin yıldır orada.
Ö.D: İsim nedir merak ettim?
Ü.A: Yazıtta aynen şöyle söylüyor; ‘Obrimosun oğlu Oppius, Oppiusun karısı ve Leonidasın kızı Kyria şehre adadı’. Yaklaşık 2000 yıldan bahsediyoruz. İki bin yıldır isim halen orada kalıyor. Yani zenginlik böyle dağıtılıyor antik dönemde.
İLK AMAÇ KENTİ ORTAYA ÇIKARABİLMEK
Ö.D: Peki burada ki kazı çalışması tahmini ne kadarlık bir zamanı kapsayacak ve amaç ne?
Ü.A: Şimdi burada yeni bir proje başlattık ama aslında yeni değil. İki yıldır Silifke müzesiyle birlikte bir takım çalışmalar sürdürüyoruz. Fakat bu seneden itibaren projeyi Mersin Üniversitesi adına ben yürüteceğim. Proje büyük bir proje, çok sayıda bilim insanını kapsıyor, çok sayıda disiplinden insanı kapsıyor. Arkeologların haricinde mimarlar var, şehir planlamacıları var, restaratörler var, jeologlar var, yazıt bilimciler var, adli bilimciler var, harita mühendisleri var. Birkaç etaptan oluşuyor, tabi ki ilk amaç bilimsel anlamda kenti ortaya çıkarabilmek, bizim kendi bilimsel problemlerimize çözüm bulabilmek. Ama bunu yaparken aynı zamanda görünür anlamda ortaya bir şeyler koyabilmek. Ki burası ülkenin hem ekonomisine katkı sağlasın, hem de kültürel bilince katkı sağlasın, eğitime katkı sağlasın, önemli amacımız bu. Projemizin bir diğer boyutu burayı bir alan yönetimi şeklinde yönlendirebilmek, çevirebilmek. Yani şunu söylemeye çalışıyorum; Burası hem bir antik kent, çok önemli bir antik kent ama aynı zamanda günlük yaşamın olduğu bir kırsal yerleşim. Bu kırsal dokusu hiç bozulmamıştır buranın. Bozulmamasının nedeni neredeyse bölgenin tamamının birinci dereceden sit alanı olmasıdır. Bozulmamasını da istiyoruz zaten. Uzuncaburç, Mersin için çok önemli bir bağcılık merkezidir aynı zamanda. Kendine özgü tescilli bağ üzüm cinsleri vardır. Köyde çok fazla sayıda yerel ürün üretilir. Biz bu kırsal dokuyu bozmadan, bu kırsal dokuyu öne çıkararak bu antik kentle birlikte bir çevre düzeni yapmayı planlıyoruz. Bu konudaki çalışmalarımızda sona yaklaştık, iki yıldır uğraşıyoruz. Biz bunu yapabilirsek, burası hem gelen ziyaretçiler için çok rahat gezilebilir bir yer haline gelecek, hem de biz çalışmalarımızı daha güvende ve rahat sürdürebileceğiz.
Ö.D: Doğal alanı koruyarak ve daha çok canlandırarak diyorsunuz. Birçok tarihi alanın çevresinde, genelde bozulmuştur o doğal doku.
Ü.A: Kesinlikle amaç o. Burada yaklaşık 16 tane köy evi bu sit alanının içinde kaldığı için kamulaştırıldı. Biz bu evlerin hepsini restore edeceğiz. Kırsal evlerin hepsini.
TEMEL KAYGIMIZ, DOĞA BOZULMASIN
Ö.D: Peki ya tarlalar, üzüm bağları aynen korunacak mı yoksa bozulacaklar mı?
Ü.A: Bu sit alanının merkezinde ki birçok yer kamulaştırıldı. Tarlalar dâhil olmak üzere. Fakat biz kazı ekibi olarak tarlaların bakımına devam ediyoruz ki doğa bozulmasın temel kaygımız o. Evleri de en kısa zamanda restore etmeyi planlıyoruz. Projemizin içinde, onları ziyaretçi merkezi yapacağız. Yerel ürünler için müze yapacağız, satış ofisleri yapılacak, ayrıca Yörükler için müze yapacağız, idari ofisler yapacağız, ziyaretçiler için eski evlerin içinde kafeteryalar kurgulanacak bu eski köy evlerinin içinde. Bu dokuyla beraber bu antik kenti insanlara sunacağız.
Ö.D: Birçok yerde ticari satış dükkânları ve ürünleri o kadar öne çıkar ki; tarihi eserleri ve dokuyu kapatır göremezsiniz. Örnekleri vardır.
Ü.A: Burada olmaz o. Plan ve projemiz o yönde. Genel bir kabul gördü zaten. Bir tek ülkenin mali durumu ile ilgili sorunları çözebilirsek en kısa zamanda bunları da yapmayı istiyoruz. Bütün bunlar olunca tabi, dediğim gibi burası bir eğitim merkezi haline gelecek.
Ö.D: Öğrenciler için çok güzel bir avantaj.
Ü.A: Üniversiteden çok sayıda öğrenci getirebiliyoruz. Şuan 15 kişilik bir ekibimiz çalışıyor, iki gün sonra 20 kişiye çıkacak. Bayramdan sonra 30-35 kişiye çıkacak burada ki ekip. Tüm bunlar birçok insana, gence çalışma alanı sağlıyor. Onlar çalıştıkça da ülkenin tarihi aydınlanıyor. Sadece onlar değil ama kentten de bir sürü gelen çocuk var, genç var, meraklı var. Onlar için de burası eğitim merkezi gibi. Sadece antik dönemde değil günümüze kadar nasıl yaşandığını katman katman görme şansları olacak ki bu bence büyük bir kazanç.
TARİHİ ESERLER KORUNSUN DİYE EĞİTİM VERİYORUZ
Ö.D: Peki birçok yerde mesela böyle alanlarda, bu tarz resmi kazılar başlamadan önce suistimal eden hırsızlar oluyor. Uzuncaburç böyle bir yıpratmaya maruz kalmış mı öncesinde?
Ü.A: Kaçakçılık, definecilik bizim günümüze özgü bir problem değil maalesef. Antik dönemde mezar yapıyorlar, mezarın üzerinde “Bu mezarı kazan lanetlensin, kente de şu kadar dinar ceza ödesin” diye yazıtlar var. Yani gömdüğü dönemde kaçakçılık var. Bunun önüne nasıl geçeriz? Mersin Üniversitesinde bizim araştırma ekibimiz ve arkeoloji topluluğumuz var. Tam on iki yıldır köy köy dolaşıyoruz. Gitmediğimiz okul kalmadı. Sürekli tarihi eserleri korusunlar diye çocuklara eğitimler veriyoruz. Bir noktaya geldiğimizi düşünüyoruz, teknik olarak. Çünkü bir nesil yetiştirdik on iki yılda. Kültür Bakanlığından bir teşekkür aldık bu çalışmalarla. Uzuncaburç’ta ki okula kazıdan önce defalarca geldik, buradakilere de anlatıyoruz kendi tarihlerini. Bu bir nesil bilinçli geldi. Onun dışında adli tedbirlerimiz var, sürekli jandarma ve polisle görüşüyoruz, işbirliği yapıyoruz. Uzuncaburç’ta yıpratma olmuş mu? Olmuş tabi. Ama bu yapılar bu kadar ayaktaysa burada yaşayan insanların sahiplenmesiyle olmuş. Bu yapıların yapılması ile bugün arasında iki bin yıl var. Korumuşlar ilginç bir şekilde ve hala koruyorlar. ‘Burası bizim’ diyorlar. Biz de kendileri ile çok iyi anlaştık. Bizim mimarlarımız iki yıldır tek tek, ev ev dolaştı. Herkesle konuştular. Çevre düzeni projelerinin planları, alan yönetimi projelerinin planları yapıldı. Köylülere anlattık durumu, ne istediğimizi, ne yapacağımızı, onların ne kazanacağını. Herkes şimdi burada ki çalışmaları destekliyor, sahipleniyor bu sevindirici.
Türk Pop Müziğinin ünlü isimlerinden Gülçin Ergül, dans eğitimi ile başlayan sanat hayatının yıllar içerisinde nasıl geliştiğini, bugüne kadar yaptığı işler kadar gelecek süreçte yapmayı planladığı projeler hakkında sorularımızı cevapladı.
Profesyonel müzik yaşamına Hepsi grubuyla başlayan Ergül, gruptan ayrıldıktan sonra canlı performans ve profesyonel yaşamında daha ayrı bir noktada uzmanlaşmak üzerine çalıştığını vurguladı.
Arkadaşlarıyla kurduğu Hepsi grubuyla bir dönem televizyonda da yayınlanan Hepsi dizisinde rol alan Gülçin Ergül, kendi işiyle ilgili yeni bir teklif gelirse değerlendirebileceğini, ancak kendisi gibi birisinin müzikallerde rol almasının daha doğru olacağını belirtti.
Işte Gülçin Ergül ile yaptığımız söyleşi;
BUĞRA KİHTİR (BK) : Dans ve şarkı söylemek dışında birde oyunculuk yapmıştınız bu konuda yeni planlarınız var mı, izleyiciler sizi tekrar ekranlarda görecek mi?
GÜLÇİN ERGÜL (GE) : Şu anda ‘Benimle Söyle’ programında jüri olduğum için ekranlarda beni görebilirler izleyicilerimiz. Onun dışında oyunculuk teklifi güzel olursa işimi destekleyen Ben de bu teklifleri değerlendiririm diye düşünüyorum. Fakat günümüzde herkes oyuncu olmak istiyor ve çok seçenek var. Ama benim gibi birinin müzikallerde oynaması bence daha doğru olur.
BUĞRA KİHTİR (BK) : Sanat hayatınız küçük yaşlarda dans ile başladı daha sonra şarkı söylemeyi tercih ettiniz. Peki bu süreç nasıl başladı?
GE : Ben küçüklüğümden beri yaşıma göre şaşırtıcı şekilde şarkı söyleyen biriydim zaten. Fakat şu an derslerine ortaokul zamanlarında başladım. Hepsi ile başlayan macerada gruptan ayrıldıktan sonra esas canlı performans ve profesyonel yaşamımda daha ayrı bir noktada uzmanlaşmak üzerine çalıştım. Hala da öğrenecek çok şeyim olduğunu düşünüyorum. Bir arkadaşım canlı performans yapmanın ilk on yılı öğrenimdir demişti daha sonra gerçekten performans yapmak daha mümkün. Ve ben şimdi bu zamanı güzel değerlendirmiş olmayı ümit ediyorum
BK : Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de elektronik müzik akım haline geldi siz akustik müzikten mi yanasınız yoksa elektronik müzikten mi?
GE : Ben akustik müziği daha çok seviyorum fakat elektronik müzik de güzel. Bence yerine göre iyi müzik iyi müziktir.
BK : Türkiye’de sevilen bir Pop şarkıcısısınız ama en son geçtiğimiz yıl Arabesk albümünü yayınladınız. Yolda yeni albüm çalışmaları var mı ve değişik tarzlar denemeye devam edecek misiniz?
GE : Şimdi kendi tarzında şarkılar yapmak istiyorum ve yolda gelen projelerim var. Onun dışında İngilizce şarkılar da yapmayı planlıyoruz. Özellikle yapım şirketim beni bu konuda yüreklendiriyor.
Gülçin Ergül kimdir?
İlkokul yıllarında Pera Güzel Sanatlar Akademisinde piyano eğitim almaya başlayan Ergül, bu arada Atatürk Kültür Merkezi Devlet Opera ve Çocuk Balesi Topluluğuna ve Çocuk Korosuna seçildi. Çocuk oyuncu olarak Kuşadam ve Prens, Kül Kedisi, Fındıkkıran, Uyuyan Güzel, Kral ve Ben, Midas’ın Kulakları ve Turandot gibi oyunlarda uzun yıllar performans sergileyen Gülçin Ergül, orta ve lise öğrenimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Bale Bölümünde tamamladı. AKM çocuk balesinde yedi yıl görev yapan Ergül, yüksek lisans öğrenimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Modern Dans Bölümünde tamamladı.
31 Mart seçimleri sonrası Kırklareli’nde çok nadir görülecek bir olay yaşandı. Partilerin güçlerini birleştirdiği ve ortak aday çıkardığı bu seçimde biri geldi tek başına Kırklareli’nde her siyasi görüşten de oy alarak Belediye Başkanı oldu. Mehmet Siyam Kesimoğlu.
Biz Türkiye Siyasi Haritası’nda tek beyaz noktanın sahibi olan Kırıklareli Belediye Başkanı Mehmet Siyam Kesimoğlu ile seçim sürecini, CHP’den istifa etmesini, zaferini ve Kırklareli için planlarını konuştuk. Keyifle okuyun.
UĞUR TEMEL (UT): 31 Mart öncesine gidelim. Aday olmak istiyordunuz çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2014’te sizi tavsiye etmesi üzerine belediye başkanlığı yapmıştınız. Fakat CHP sizi bu seçimler için aday göstermedi. Neden?
MEHMET SİYAM KESİMOĞLU (MSK): Öncelikle roportajlık.com izleyicileri ve okuyucularını saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Mutlu insanlar kenti Kırklareli’nden onlara selamlar gönderiyorum. 2011 yılında ikinci kez milletvekili oldum. Mutlu ve mesut bir şekilde Parlamentoda görev yapıyordum. 2014 yılında Sayın Genel Başkan sana Kırklareli’nde ihtiyacım var dedi. Ben de, ‘’Baş üstüne’’ dedim geldim. Aday oldum, seçildim ve sonra milletvekilliğinden istifa ettim. Burada kısıtlı imkanlara, her türlü engellemelere rağmen 5 yıl içerisinde bugüne kadar dokunulmayan alanlara dokunduk. Kırklareli halkında da bir karşılık bulduk. 2019’da da görevime devam etme isteğimi Sayın Genel Başkana ve yıllarca beraber milletvekilliği yaptığım MYK’da görev yapan arkadaşlarımıza bildirdim. Hiçbir sorun gözükmüyordu ama son dakikada aday yapılmadım.
UT: Peki CHP bunun için gerekçe olarak ne gösterdi?
MSK: Gerekçe göstermediler. Duyduğum tek bir gerekçe vardı, Parti Sözcüsü Faik Öztırak bana neden aday gösterilmediğimi sorunca, ‘’Sen bize muhalefet yaptın’’ dedi.
UT: Muhalefetiniz neymiş efendim?
MSK: Ben Muharrem İnce ile birlikte hareket ettim. Zaten ben tırnak içinde söylüyorum ‘’Siyasi Sabıkalıyım’’ benim geçmişte de böyle yaramazlıklarım oldu.
DENİZ BAYKAL’A KARŞI MUHALEFETE ÖNDERLİK
UT: Ne gibi yaramazlıklar bunlar?
MSK: Demokrasi talep etmek gibi, ön seçim istemek gibi, hak, adalet demek gibi siyasi yaramazlıklarım oldu. Ben 2002 yılında ön seçimle Kırklareli’nde 1. sıradan Milletvekili oldum. 2004 yılında partimin aldığı oyu beğenemedim ve 30 milletvekili arkadaşımla ‘’İktidara Yürüyüş’’ isimli bir parti içi muhalefet hareketi başlattık Sayın Deniz Baykal’a karşı. İlk sözcüleri bendim ve benim arkamda o gün 29 tane milletvekili vardı, biri de Sayın Kılıçdaroğlu’ydu. O gün bizim ‘’Kemal Abimizdi’’ O günün koşullarında 25 arkadaşımız daha sonra bu muhalefetten vazgeçtiler, ben vazgeçmedim.
UT: Onlar neden vazgeçtiler? Siz neden vazgeçmediniz?
MSK: Bunu okuyucuların takdirine bırakıyorum. Onlar halen siyaset yapıyorlar bu da niçin vazgeçtiklerinin somut bir göstergesidir. 2007 seçimlerinde ben tekrar çıkacağım diye ön seçim yapılmadı sonra ben aday yapılmadım, ‘’Deniz Kazası’na uğradım’’ 5 yıl Parlamento dışında kaldım.
UT: Deniz kazası Deniz Baykal Kazası mı?
MSK: Evet doğrudur. Bizim o dönem isteklerimiz son derece demokratik isteklerdi. Tüzüğümüzün demokratik hale getirilmesini istedik, ihtiyaçlar değişiyor programımızın ihtiyaçlar doğrultusunda tekrar düzenlenmesini istedik ve son olarak bu iki anlayışı yapabilecek yeni bir kadro istedik. Bedelini ödedik. 2011 yılında ön seçimler oldu ben yine burada birinci sıradan milletvekili seçildim ama yine yaramazlık yapmaya devam ettim demokrasi adına. Çünkü ben ön seçimi savunmuş bir kişiyim. 2019’da aday gösterilmeme verdiğim tepkiyi bazı arkadaşlar 2014 yılında neden ön seçim olmamasına ses çıkarmadın diye yorumladılar. Şöyle bir fark var ki ben 2014 yılında Belediye Başkanlığı için aday olmadım. Genel Merkezimiz tarafından aday gösterildim. Benim aday gösterildiğim tarihte, YSK’ın yayınladığı takvime göre ön seçim isteme hakkım yoktu. Ben o zaman Babaeski’de oturuyordum ve inanın burada kendime oy veremedim çünkü itiraz süreleri dolmuştu. Sabah eşimle Babaeski’de oyumu kullandım sonra buraya geldim. Bu arada yine parti içerisinde hem burada yerel bir yönetici olarak güzel şeyleri halkımızla buluşturmaya çalıştık. Kırklareli’nin buna ihtiyacı var her zamankinden daha çok.
Biz E-5 dediğimiz karayolunun üzerinde gözden gönülden uzak herkesin Kırıkkale ile karıştırdığı iri bir kasabada yaşıyorduk. Bu 5 yılda ciddi mesafeler aldık. Kırıkkale ile karıştırılmamaya başladık. Bugüne kadar defalarca söz verilen ama hayata geçirilemeyen ‘’Kapalı Pazar’’ projesini hayata geçirdik. Otogar gibi bir projeyi yüzde 50 oranında hayata geçirdik. Yıllardan beri su problemimiz vardı onu çözdük. Şehrimize bir kimlik kazandırdık. Parkları, bahçeleri, caddelerimizi daha çağdaş bir gözle yeniledik halkımızın hizmetine sunduk. Yine yıllardan beri konuşulan otopark sorununu çözdük. Trakya’da ilk defa çöpten elektrik üreten bir tesisi hayata geçirdik. 1,5 yıldır biz Kırklareli’nin çöpünden 1,2 mW elektrik üretiyoruz. Yani çöpten çıkan o gazla elektrik üretip devlete satıyoruz. Kırklareli son derece özgür bir şehirdir, burada herkes birbirini tanır, kavga gürültü olmaz. Biz insanların; etnik kökenine, siyasi kimliğine, diline, dinine bakmayız. Bizim için insan olmak gerekli ve yeterlidir. Öte yandan bizim kırmızıçizgilerimiz de vardır. Benim adım Mehmet Siyam Kesimoğlu. Tartışmam, tartıştırmam. Burası nabzı Mustafa Kemal diye atanların şehridir, tartışmayız ve tartıştırmayız. Burada laik demokratik sosyal hukuk devletinin savunucuları yaşar. Engin hoşgörü ve demokrasi anlayışı vardır ve Mustafa Kemal dediğiniz zaman burada akan sular durur. Bu yapıdaki Kırklareli’ni ülke kamuoyunun gündemine taşımaya çalıştık. Mesela Avrupa Parlamentosu’ndan ödüller getirdik, Sayın Genel Başkanın elinden iki kez SODEM (Sosyal Demokrat Belediyeler Derneği) ödülü aldık. 2019 Faik Öztrak’ın da dediği gibi muhalefet yaptığım için aday gösterilmedim.
UT: Peki Yerel Seçimler döneminde sizin gibi ‘’Siyasi Yaramazlık’’ yapan diğer isimler aday gösterildi mi? Yoksa hepsi tasfiye mi edildi?
MSK: Çoğu tasfiye edildi.
UT: Aday gösterilen var mı?
MSK: Var. Bolu Belediye Başkanımız Tanju Özcan, Özcan Işıklar aday gösterildi ama Kartal ve Kadıköy Belediye başkanları aday gösterilmedi. Onların aday gösterilmeme sebebini çok yakından bildiğimi söyleyemem ama görünen köy de kılavuz istemiyor. Türkiye’de ekonomik, siyasal, sosyal sorunlar var. Eğer bunları ortadan kaldıracak mekanizmayı işletmezsek yarında ortadan kalkmayacak. Bunun için ülkenin bir sivil anayasaya elbette ki ihtiyacı vardır ama önce iki tane yasanın değişmesi lazım
UT: Hangileri onlar?
MSK: Seçim kanunu ve siyasi partiler kanunu. Siyaset yapanların geleceğini genel başkanlarının iki dudağının ucundan alırsanız Türkiye’nin çözülmeyecek hiçbir sorunu kalmaz. Genel Başkanların elinden tek seçkilerini alırsanız bakalım o partide neler olur. Onun için ben demokrasi talep ettim. Demokrasilerde en büyük güç halkın gücüdür. Ben halkı gücüne inandım kazandım.
UT: Peki 3 Nisanda Muharrem İnce, Özgür Özel ve birkaç CHP milletvekili size destek olmak amacıyla buraya geldi. CHP’nin bu hukuk mücadelenize desteklerini nasıl yorumluyorsunuz?
MSK: Bu ziyaretin benim şahsım ile ilgili olduğunu düşünmüyorum, Muharrem İnce hariç. Muharrem İnce benim 20 yıllık arkadaşım. Diğer saydığınız isimler demokrasi adına geldiler.
“3 BİNDEN FAZLA OYUM HEBA OLDU”
UT: Sayın Genel Başkanın bundan haberi var mıydı?
MSK: Var. Levent Gök beni aradı, Özgür Özel’i Genel Başkan’ın görevlendirdiğini ve bu amaçla geleceğini ifade etti. Özgür Özel geldi, adliye binası önünde bekleyen halka bir açıklama yaptı, sonra döndü. Biz orada gönüllüler ordusu ile birlikte demokrasi nöbetimizi tuttuk. Oylarımızın başında durduk dikkatli bir şekilde. Benim 2 bin oyum iptal edildi, bu bir demokrasi ayıbıdır. Bütün partilerin adaylarına makul bir boşluk ayrılmış, ben tek bağımsız aday olmama rağmen bana çok dar bir alan ayrılmış. Bu alanın neresine damgayı vurursanız vurun geçerli ancak aynı hizada benim alanıma vurulan oylar geçersiz sayıldı. İlçe seçim kurulu başkanına itiraz ettiğim zaman bana, “Sayın Başkan bakın burada bir çizgi var bu çizginin yine burada da devam ettiğini hayal edeceksiniz” dedi. Ben de, ‘’Ben bu ülkede hukuk okudum ve hukukta hayali bir çizgi görmedim. Siz çizgi var diyorsanız benim hayal gücüm geniş, ben sizin burada gördüğünüz çizgiyi burada görüyorum. Anayasa’ya göre bu devletin tüm vatandaşları eşit haklara sahip eğer parti adayına tam sütun veriyorsanız, bağımsız adaya da tam sütun vermelisiniz, benim 2 bin geçersiz oyumu saymanızı istiyorum” dedim. Kırklareli’nde benden başka bağımsız aday yoktu ancak Bağımsız Türkiye Partisi vardı. Şimdi benim resmim yok bağımsız yazmıyor, e tabii birçok yaşlımız, göz problemi yaşayanlarımız var. Onu görmekte sıkıntı yaşıyor daha büyük bir biçimde Bağımsız yazısını görüyor altında da Türkiye Partisi yazıyor ona basıyor. 1400 oyumuz da öyle oraya gitti. Ben acilin 112’si ile 112 farkla kazandım ama gerçekte 3 binden fazla oyum böyle heba oldu.
UT: Gelelim tekrar aday gösterilmeme sürecinize. Bağımsız aday olmaya nasıl karar verdiniz?
MSK: Demokrasi talebim sonucunda milletvekilliğine de aday gösterilmediğim dönemde demokrasiye olan inancım dolayısıyla sessiz kaldım. Tabii ki üzüldüm ancak milletimin ve partimin elbet bana ihtiyacı olacaktır düşüncesiyle çalışmaların tümüne katıldım. 2007 Seçimleri, 2009 Yerel Seçimleri, 2010 Referandumu. Belediye Başkanlığına gelince bu çok farklı bir şey, nitekim bende bunu kabul edebilirdim, partim beni aday gösterince iyi göstermeyince kötü değil.
‘’Başka Partilerden Teklifler Aldım’’
UT: Neden kabul etmediniz? Neden bağımsız aday oldunuz?
MSK: Partimin aday gösterdiği arkadaşımızla seçimi kazanamayacağını gördüm. Bunun yanında birçok insan bağımsız aday olmam konusunda fikirlerini söylediler. Benim zaten başka bir partiden adaylığım söz konusu olamazdı.
UT: Teklif geldi mi?
MSK: Geldi tabii ki.
UT: Parti ismi verir misiniz?
MSK: İsim vermeye gerek yok, zaten belli siyasi yelpazeye baktığınız zaman.
UT: Siyasi yelpazenin sağ tarafından mı sol tarafından mı?
MSK: Sağdan gelmez.
UT: O zaman sadece Demokratik Sol Parti kalıyor?
MSK: Ben isim vermiş olmayayım ancak AKP dışında pek çok partiden teklif geldi ama ben 40 yıllık CHP’liyim. Yakama başka bir rozet takmam takamam. Daha sonra bağımsız aday olursam aradan Cumhur İttifakının seçilme olasılığı vardı. Siyaset hesap işidir. Oturdum düşündüm. Sonra Uğur Mumcu’nun bir lafı aklıma geldi: İnsanlar yaptıkları kadar yapmadıkları şeylerden de sorumludur. Bu kararı almamdaki etkenlerden biri bu oldu. Bana Kırklareli halkı bağımsız aday ol dedi bende partimiz aday gösterdiğinde o kararı tanımadığıma ilişkin bir toplantı düzenledim. Ben tecrübeli bir siyasetçi olarak o toplantıya tereddütlü gittim. Acaba toplantıya katılan olur mu diye. Gittiğimde Kırklareli ölçeğinde 5-6 bin kişinin açık hava toplantısına geldiğini gördüm.
UT: CHP’li olduğunuzu söylüyorsunuz. Bağımsız olarak aday olacağınızı, CHP’nin adayıyla kazanamayacağını ve Kırklareli’nin kaybedileceğini CHP’nin üst düzey kadrosuna söylediniz mi? Haberleri var mıydı?
MSK: Ben icazetle siyaset yapmam ya da şantaj gibi algılanabilecek ifadelerde kullanmam ama şunu yaptım: Seçim tarihi belli olduğunda Sayın Genel Başkan’a gittim ve dedim ki, ‘’Benimle çalışmak istemeyebilirsiniz, benim parti içindeki duruşum belli. Saygıyla karşılarım. Ben hiç aday olmayayım beni eşitim olmayan insanlarla yarıştırmayın’’ dedim. Bana, ‘’Olur mu sen son derece başarılısın’’ dedi ve ben sonra aday yapılmadım. Aradan iki gün geçti randevu aldım gittim Sayın Genel Başkan’la görüştüm kaygılarımı ilettim. Aday gösterilen isimle seçimi alamayacağımızı ama benim lehime yapılacak isim değişikliği ile rekor seviyeyle seçimi kazanacağımızı ifade ettim. Faik Bey’in o cümlesini kendisine söyledim kendine muhalefet yaptığım için aday gösterilmediğimi. Hatırlayacaksınız dedim, ‘’2004 yılında dönemin Genel Başkanı Sayın Baykal’a beraber muhalefet yaptık. Bu bir çifte standart değil midir? Sizinle yaparken demokratik size karşı yaparken antidemokratik’’ dedim. ‘’Bunu gözden geçireceğim’’ dedi. Ama ben o başka, partiye geçeceğim, kabul etmiyorum bunu gibi çirkin hareketler ne bana ne Genel Başkana ne de partime yakıştırmam. Bağımsız olmak gibi bir niyetim yoktu. Son ana kadar ismin değiştirileceğine dair ümidim vardı ama Başkan’a anlatanlar beni ‘’çok iyi’’ anlatmışlar ismi değiştirmedi. Benim o dönemde acil ve çabuk bir karar almam gerekiyordu. Yakın dostlarımızla konuştuk. Burada da en büyük pay sahibi olan insanlar kadınlarımızdır. Kadınlarımız, gençlerimiz beni bağımsız aday olmaya ikna etti. Çok çalıştılar gece gündüz asansörü olmayan binalara çıktılar her yerde çalıştılar. Onların başarısıdır. Beraber yarattığımız sinerjinin başarısıdır. Kimilerini bu durum rahatsız etti. Çünkü Cumhur ve Millet İttifakları arasından hiçbir kurumsal destek almadan buraya gelmek Kırklareli gibi bir yerde çok zordur. Ama ben biliyorum ki karı-kocadan biri bana diğeri partilerden birine oy verdi. Özgür insanlar vardır burada laf geçiremezsin. Seçim şarkımızın da bun çok katkısı oldu. Ali Altay kardeşimiz çok güzel 9/8’lik bir şarkı yazdı. Bu şarkı bana uğurlu geldiği için sözlerini değiştirdik Ekrem İmamoğlu’na uyarladık. Benim o şarkım Ekrem Beyle miting miting gezdi.
UT: Bağımsız adaylığınızı ilan ettiğinizde ‘’Neden aday oldun?’’ gibi tepkiler geldi mi?
MSK: Neden aday oldun? Diyenler oldu. Onlar da menfaati zedelenenler. Zannettiler ki ben aday olmayınca aday gösterilen arkadaşımız kazanacak. Ama aday gösterilen arkadaşımız kazanamayacağı için ben çıktım, egomu tatmin etmek için çıkmadım. Görüştüğümüz zaman Genel Başkan’a da söyledim, ‘’Ben yeniden belediye başkanı olduğum zaman ne ömrüm uzar ne boyum uzar. Ama ben aday olmazsam orayı Cumhur İttifakı alır’’ dedim. Siyasi haritaya baktığınız zaman Trakya Bölgesi bu ülkenin yüz akıdır. Bir yerde yüzde 1 CHP’ye oy veren kesin üzülüyor biz bu kadar oy çıkarabildik diye ama sonra Trakya’ya bakıp seviniyor umutlanıyor. Kırklareli’nin kaybedildiğini düşünebiliyor musunuz?
UT: Peki seçimden sonra Genel Başkan ya da yardımcıları ya da parti sözcüleri sizi arayıp tebrik etti mi? Senin yuvan CHP’dir ne zaman dönüyorsun gibi konuşmalar geçti mi?
MSK: Levent Gök aradı Meclis Başkanvekili arkadaşımız. Birkaç arkadaşımız ve birkaç belediye başkanı arkadaşımız aradı. Fakat ben bugün itibari ile partime dönmeyi ahlaki bulmuyorum. Çünkü ben seçim süresince bağımsız aday olarak halkımın karşısına çıktım. Bağımsız olduğum için farklı görüşlerde olan insanlarda bana oy verdiler. Ben 40 yıllık partim de olsa bu oyları oraya devşirmeyi ahlaksızlık sayarım.
UT: Peki 5 yıl sonra tekrar Belediye Başkan adayı olacak mısınız? Olursanız bağımsız mı gireceksiniz?
MSK: Daha 3 ay oldu seçimden çıkalı daha 57 ay var önümüzde. Bilemiyorum, ben buraya geldiğimde 3 dönemlik Belediye Başkanı olarak geldiğimi ifade etmiştim. 2 dönem şu anda garanti, 3.’ye Allah Kerim. Bağımsız olarak girecek miyim? O günün koşullarına bakarım.
UT: O dönemim parti yetkilileri her kim olursa olsun size, ‘’Hadi geri gel partiye’’ derse döner misiniz?
MSK: Ben partime dönerim kısa bir süre sonra da dönerim ama halkıma bunun hesabını veririm, onların görüşünü alırım. Belki bir referandum yaparım. Birçok insanın bu dönüşü olumlu karşılayacağına da eminim ama ben etik değerleri önemseyen bir siyaset adamıyım. Ben politikacı değilim. Politikacı gelecek seçimleri, siyasetçi gelecek kuşakları düşünür. Ben gelecek kuşakların ülkenin hangi koşullarında yaşayacaklarını öngörerek tavır almaya çalışan bunun için bedel ödeyen bir siyaset adamıyım. Partime yarın da dönerim ama dönerken de tahta bavulumu alıp geri dönmem. Bu olumsuz tabloyu Kırklareli halkının önüne kim koyduysa onları biraz üzerim.
“ADAYIMIZ İHSANOĞLU DEĞİL YILMAZ BÜYÜKERŞEN’Dİ”
UT: Gelelim Kırklareli’ne… Kırklareli halkına ne vaat ettiniz? Size niye oy verdiler?
MSK: Bir kere ben göründüğüm kadar bir adamım. Asla siyaset yapmam, insanları severim, hümanistim, yüzüm hep güler. Yalanı beceremem yüzüm kızarır, utanırım. Söz vermem yaparım. İnsanlara hak, hukuk, adalet gözeterek yaklaşırım asla ayrım yapmam. Burada insanların siyasi görüşü benimle örtüşüyor diye işleri görülür gibi bir anlayışı şiddetle reddederim. Burada hak sahibinin işi görülür. Tüm çalışanlar, tüm personelim bunu böyle bilir. Kimin zamanında belediyeye girdiniz, kimin zamanında yükseldiniz? Benim hiç umurumda değil içinize bakarım ben derim. Müdürlerimi uyarırım yakınım yoktur olsa bile, kardeşim bile olsa gerekirse kapının önüne koyacaksınız derim. Halkın içindenim.
UT: CHP içinde ‘’Yaramaz’’ bir konumda olduğunuzu söylediniz. CHP’nin içinde farklı kollar var; Ulusalcılar var, yeni CHP’liler var. Siz kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
MSK: Ulusal çizgideyim.
UT: CHP’de Eklemeddin İhsanoğlu vakası yaşandı. MHP ile beraber çatı adayıydı. Ona karşı bayrak açan 21’ler içinde değildiniz. Neden?
MSK: O günün koşullarında belki de önemsemedim. Aslında bizi adayların açıklanmasından bir hafta önce Eskişehir’de topladılar, aday başkasıydı. Hocamız Yılmaz Bey’di. Biz oradan buraya döndük bir hafta sonra öğrendik ki aday Ekmeleddin İhsanoğlu. O kadar önemsemedim. Destekledim mi hayır ama öyle bir hareketin içinde bulunma ihtimalim olsa dahi biraz iletişimin de gerekli olduğu bir konuydu. İletişim kanalı olmalı çünkü Parlamentoda berabersiniz ve beraber tepki vermeniz gerekiyor. Belediye Başkanı olunca biraz uzak kalıyorsunuz.
UT: Siz bağımsız adaydınız ve bir partiye bağlı değildiniz. Seçim kampanyanızı nasıl finanse ettiniz? Biz erken gelip biraz Kırklarelililerle konuştuk bize sizin hem Cumhur hem Millet İttifakı adayından daha fazla harcama yaptığınızı duyduk?
MSK: Size bunları söyleyenler para harcarken benim yanımda mıydı? Dedikodulara yanıt vermem ama size şunu söyleyebilirim son hafta FETÖ’cüydüm ben. FETÖ karşıladı benim harcamalarımı. Ben hayatım boyunca tüm terör örgütlerine karşıydım FETÖ de bunlardan biridir. Ben hayalim olan kaymakamlık mesleği için çalıştım, emek verdim. Bakanlığın kapısında adım olan liste 1 saat sonra değiştirildi. Orada vali olanlar, kaymakam olanlar şu an FETÖ soruşturmasından ya hapiste ya firarda. CHP’yi bölmek için 20-30 milyon TL aldığım söylendi. Benim parayla pulla işim olmaz. Benim etrafımda bir gönüllüler ordusu vardı. Kimi arkadaşım matbaayı üstlendi, kimi arkadaşlarım otobüsü, otobüslerin giydirilmesi vs. şeylerle ilgilendi. Benim tarafımdan yapılan harcamaların hepsi benim adıma faturalandırılıp dosyalandı gün ola harman ola diye.
UT: Peki üç aşağı beş yukarı bir rakam verebilir misiniz?
MSK: Doğru bulmam. Ben mesela burada Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin aynısı yaptırdım. Kimi kaba inşaatını üstlendi, kimi camları üstlendi. 150 bin lira civarında bir para toplandı onlarda zaten heykellere gitti, bir kısım objelere para verdik. Ben uzun yıllardır eşya biriktiririm ben hibe ettim. Biz bu eseri anonim olarak halka beraber dayanışma içerisinde yaptık. Benim seçim kampanyamda da durumdan vazife çıkarmak isteyen insanların karşıladığı giderler oldu. Bunları açıklamayı etik bulmam bu tarz soruları, eleştirileri de sizi tenzih ederek söylemek gerekirse yersiz bulurum. Burada meyveli ağacın taşlandığı gerçeği vardır. Bu süreçte birçok karalamalara maruz kaldım, anketlerde hep üçüncü gösterildim. Yüzde 13 oy alacağım tahmin ediliyordu. Bende dedim ki, ‘’Ya yüzde 13 oyum varsa beni neden ciddiye alıyorsunuz? Neden herkes bana hücum ediyor? Ben tehlike arz etmiyorsam beni yok sayın’’ Adayların hepsi benim üzerimden oyunlarını kurdular. Çeşitli değerlendirilmelerde bulundular fakat bunlar geride kaldı. Hiç biri için kötü bir yorumda bulunmadım, iddialara cevap vermedim ama şunu söyledim: Gelin kent meydanına bir platform kuralım orada siz sorularınızı bana sorun halk kararını versin. Bu teklif karşılık bulmadı.
UT: Peki efendim, ekonomik sıkıntılar yüzünden durmak zorunda olduğunuz bir yeni otogar projeniz olduğunu söylediniz. Otogarın yanındaki akaryakıt istasyonunu belediye işletemez miydi?
MSK: İşletemez. Belediyeler işletmecilik yapamaz. Orası benim projem ve 36 dönümlük bir yerdi. Oranın yarısı kadar da kamyon ve tır garajı yapacağım çünkü şehir içinde kamyonlar ve tırlar görüntü kirliliği yapıyorlar onların hepsini oraya taşıyacağım. Şehrimizde 4 tane kargo şirketi var onları da oraya taşıyacağım büyük araçlarla şehre gelmeyecekler küçük araçlarla teslimat yapacaklar. Ben belediyelerin işletmecilik yapmalarını doğru bulmuyorum.
“DOĞMAMIŞ TORUNUMA BIRAKACAĞIM EN BÜYÜK MİRAS”
UT: Peki eski otogar ve yeri ne olacak?
MSK: Oranın yanındaki şantiye binasını da taşıyacağım. Hedefim yeni sanayi sitesini oraya taşımak. Orada yer alan 400 dükkanın 80 tanesi belediyeye ait 320 tanesi özel şahıslara ait onları da taşıdıktan sonra oraya bir modüler sistem yapacağız. İşte oranın şehrin nefes alacağı bir yer olsun istiyorum. Mesela ortada büyük bir havuz, etrafında kafeler ve restoranlar, koşu yolları, bisiklet yolları. Kentte bir cazibe merkezi haline gelecek bir alan yaratmak istiyorum. Bu düşüncemi detaylandıracağız sonra yarışma ile 5 projeyi kabul edeceğiz ve bu 5 projeyi halka sorup halk neye karar veriyorsa onu uygulayacağız. Şimdi rektörlük binası arazisi bizim, bina Kültür Bakanlığı’nın. Şu an rektörlük kullanıyor. Orası aslında halk için kültür merkezi olsun diye verilmiş bir arsadır. Rektörlük kampüs içinde yeni binasına kavuştuğu için oradan çıkması lazım. Ben oraya belediye hizmet binası yapmak istiyorum ama işte engellemelerden bahsettim bu engellemeler dolayısı ile henüz alamadım ve yargıya başvurdum. Eğer orayı alamazsak az önce bahsettiğim alanda bütün birimleri içine alan bir belediye hizmet binası düşündük. Onun karşısında kent yeni yatırımlar almalı ve sağlıklı büyümeli. Bunun için yatırımcıları teşvik etmek istiyorum. Ben biliyorum ki akıllı adam aklını daha akıllı adam başkasının aklını kullanılır. Buna ortak akıl denir. Ben bu aklı kullanarak burayı modern bir kent haline getirmek istiyorum. Kırıkkale ile karıştırılan iri bir kasaba yok artık. 31 Mart seçimleri sonucu adımızı Türkiye’de duyurduk. Benim seçim dönemi arkadaşlara söylediğim şöyle bir şey vardı: Biz tarih yazacağız tarihte bizi yazacak. Türkiye haritasında da bir iz bıraktık, seçim haritasına baktığınız zaman tek bir beyaz renk var o da Mehmet Siyam Kesimoğlu bu da benim doğmamış torunuma bırakacağım en büyük mirastır.
UT: Peki Kapalı Pazar’ın durumu ne olacak?
MSK: Pazarcılar Odası ile görüşüyoruz işletmeyi onlara bırakmak istiyorum. Ben hiçbir zaman belediye olarak işletme yapalım istemem. Belediyelerin amacı kar değildir bazen zarar da etseniz o kamu hizmetini oraya getirmek mecburiyetindesiniz. Şu anda iktidar partisinin gözünden bakmak olmaz. Biz kamu hizmetini getirelim ilgili kuruma devredelim. Pazarcılar Odasına da belli bir bedelle işletme hakkını devredeceğiz. Orası devasa bir alan orada fuarlar, sergilerde olabilir. Halkımız orada yağmur, çamur olmadan alışverişlerini yapabilecekler. Etrafındaki dükkanlarla da cıvıl cıvıl yaşayan bir yer haline gelecek.
UT: Siz İller Bankası’ndan para alıyorsunuz değil mi? Bu 3 ay ve önceki dönemlerde bunda bir gecikme oldu mu?
MSK: Hayır olmadı. Bu anayasal bir haktır. Ülkenin vergi gelirinin yüzde 5’i pay ayrılır nüfusa ve vergiye göre ayrılır ve o para gelir. Hatta ben bağımsız başkan olduğum için gelen devlet desteği kesilir dediler. Ben burada olsam da olmasam da o para Kırklareli’ne gelecektir. Bu bir lütuf değildir haktır.
Edebiyat her ülkenin mevcut kültürü ve oluşmakta olan kültürüne etki edebildiği kadar, bir nevi aynasıdır da. Bu bakımdan edebiyat ve kaliteli yayın anlayışı toplumun gelişmişlik düzeyini doğrudan etkileyebilecek bir güce sahiptir. Yayın dünyasında var olan değişimleri, çevirmenlerin sorunlarını, son zamanların tartışmalı konusu ‘Pedofilinin’ (Pedofili ya da sübyancılık, yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları veya ergenliğe yeni girmişleri cinsel açıdan çekici bulması ve cinsel eğiliminin çocuklara yönelik olmasına neden olan psikoseksüel rahatsızlık.) kaleme alınış biçimleri hakkındaki tartışmaları, Kaynak Yayınları Genel Yayın Yönetmeni ve Aydınlık Gazetesi Köşe yazarı Sayın TUNCA ARSLAN ile konuştuk.
Röportaj:
Özlem Doğan
ÖZLEM
DOĞAN (ÖD) : Merhaba Tunca Bey, kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
TUNCA
ARSLAN (TA) :
56 yaşındayım. İlk ve orta öğrenimimi İzmir’de tamamladım.
İzmir Atatürk Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden mezun oldum, fakat basın davalarında sanık
sıfatıyla yargılanmak dışında hukuk dünyasıyla profesyonel
bir ilişkim olmadı. Gazeteciliğe üniversite yıllarında
başladım. 2000’e Doğru dergisi ve Aydınlık, Radikal gibi
gazetelerde çeşitli görevler üstlendim, sinema yazarlığı
yaptım. 1991’den bu yana Sinema Yazarları Derneği (SİYAD)
üyesiyim, 2010-2013 döneminde derneğin başkanlığını
üstlendim.
2005-2008
yılları arasında Pekin’de yaşadım ve Çin Uluslararası
Radyosu Türkçe Servisi’nde yabancı uzman-editör olarak
çalıştım. Doğan Kitap (2009-2014) ve Kırmızı Kedi
Yayınevi’nde (2014-2018) editörlükten sonra halen Kaynak
Yayınları Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapıyorum ve
Aydınlık’ta köşe yazarlığını sürdürüyorum.
“Futbol
ve Sinema-Meşin Yuvarlağın Beyazperde Serüveni” (İthaki Yay.,
2003), “1980 Sonrası Türk Sinemasında Akla Zarar Filmler”
(Kırmızı Kedi, 2009), “Altın Portakal’da 50 Yılın En İyi
Filmleri ve En İyi Yönetmenleri” (Aksav Yay., 2013),
“Eleştirmenleri Vurun-Sinemanın Lanetlileri” (2017, Kırmızı
Kedi) adlı yayımlanmış dört kitabım var.
“ÇEVİRMENLER
ŞİMDİ HAKLI OLARAK İSYAN EDİYOR”
ÖD
: Çevirmen Işık Ergüden’in “Yapı Kredi Yayınlarına Açık
Mektup” ve ardından sizin Twitter paylaşımınız “Kitap
Piyasası Kazanç Sıralaması” gibi yazılar, yayın dünyası
içinde yaşanan sıkıntı ve belki tartışmaları dışarı
taşırdı. Öncelikle çeviri roman ve çevirmenlerin sorunları
hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
TA
: Yayıncılık
dünyamızın yıllardır “kanayan yaraları” mevcut ve bunlar
zaman zaman bir biçimde dile getirilse de kısa sürede unutulup
gidiyor. Sonra tekrar alevleniyor; yani bir tür kısır döngüden
söz edilebilir. Çevirmenlerin durumu ise yayın piyasasında
entelektüel emeğin içler acısı halini yansıtması açısından
kritik önemde. 15-20 yıl öncesinde bazı çevirmenlerin, çok
satan bazı kitaplar nedeniyle örneğin İstanbul’un lüks
semtlerinde ev satın alabildiklerini biliyorum. Yani kitap yazara ve
yayınevine para kazandırdıkça, çevirmenin de cebine paralel
olarak para giriyordu. Sonrasında büyük yayınevleri, bu durumu
sınırlayan sözleşmeler önermeye başladılar çevirmenlere,
diyelim ki çevirdiği kitap 250 bin adet satsa da çevirmene
yalnızca 25 bin adet için para ödenmeye başladı. Bence hukuken
de ticareten de ahlaken de kabul edilmesi mümkün olmayan bu duruma
çevirmenler örgütlü biçimde direnemeyince de bugünlere gelindi.
Çevirmenler şimdi haklı olarak isyan ediyor.
ÖD
: Birçok iş kolunda ne yazık ki liyakat esasından uzaklaşmış
durumdayız. Kitap camiasında durum nasıl?
TA
: Bu konuda da
olumlu şeyler söylemem pek mümkün değil. Türkiye’de iki üç
yayınevi dışında 25-30 yıllık editöre ya da düzeltmene,
grafikere vb. rastlayamazsınız. Kurumsallaşmış yayınevlerinin
çoğunda bile “ucuzculuk” mantığıyla sık sık sirkülasyona
gidilir, “deneyim” yerine şu ya da bu nedenle “genç kadro”
tercih edilir. Kaldı ki editörlük genel anlamda bizde
Batı’dakinden farklı bir işlev görüyor ve işlevi kitabı en
kısa yayıma hazırlamakla sınırlı kalıyor. Ayda üç-dört
kitabı okuyup, redakte edip, kapağıyla, arka kapak yazısıyla vb.
ilgilenip matbaaya gönderen (daha doğrusu “göndermek zorunda
olan”) editörler var. Çoğu yayınevinde editörler, bir
fabrikada “üretim bandı”nın başındaymış gibi çalışıyor.
Bu da haliyle “ürün”de kalite düşmesine yol açıyor.
KALİTESİZLİĞİN KALİTEYİ KOVDUĞU BİR SÜREÇ
ÖD
: Son yıllarda piyasaya sürülen kitap ve kitap içeriklerindeki
kalite düşüşünü neye bağlıyorsunuz?
TA
: Bu sorunuza,
kimi yazar ve yayınevlerinin kolaycılığı, her şeyden önce
“satmayı” ve “kısa yoldan köşeyi dönmeyi” hedefleyen
tarzının dışında bir noktaya dikkat çekerek yanıt vereyim:
Türkiye’de eleştiri ve eleştirmen kalmadı. Var olan birkaç
eleştirmen de bulutların üzerindeki “yüksek edebiyattan”
başkasını görmediği, ayakları bir türlü yeryüzüne basmadığı
için hiçbir itiraz kurumu kalmamış durumda. Abuk sabuk romanlar
baskı baskı üstüne baskı yapıyor, “kes-yapıştır”la
hazırlanan inceleme kitapları bir anda popüler oluyor ama doğru
dürüst bir eleştiri yok! Kitap dergilerinde hangi kitapların
tanıtılacağına da öncelikle reklam servisleri karar verdiği,
yayınevlerinin verdikleri reklam oranında dergi sayfalarında yer
buldukları da ayan beyan bilindiği için “kalitesizliğin
kaliteyi kovduğu” bir süreç yaşadığımızı söyleyebilirim.
“EKONOMİDEKİ
KÖTÜ GİDİŞAT YAYINCILIĞI DA DERİNDEN ETKİLEDİ”
ÖD
: Ekonomideki gidişat her sektörü muhakkak ki derinden etkiledi.
Kitap piyasası bu durumdan nasıl etkilendi?
TA
: Türkiye
kâğıt üretmediği ve dövizdeki istikrarlı yükselişin önüne
geçilemediği sürece yayın sektörünün iki yakasının bir araya
gelmesi mümkün değil. İki üç yıl öncesine kadar yayınevleri
ortalama dört ay vadeyle kâğıt alırken bugün peşin parayla
çalışmak zorunda, çünkü dövizle ithal edilen kâğıdın
fiyatının dört ay sonra ne olacağı belli değil. O nedenle
yukarıda söz ettiğiniz twitte kazanç piramidinin en üstüne
kâğıtçıyı koydum.
Öte
yandan birçok yayınevi programını değiştirdi, çoğu kitabın
basımını erteledi, vazgeçti, telif sorunları yaşamaya başladı.
Bazı dağıtımcılar iflas etti, alacakları ödenmeyen küçük
yayınevleri çarkı döndüremez hale geldi, pek çok yayınevi
kapandı. Yani ekonomideki kötü gidişat, her sektörü olduğu
gibi yayıncılığı da derinden etkiledi.
ÖD
: Elektronik ortamda KDV’nin yüzde 18 oranında olması ve basılı
kitaplarda KDV’nin sıfırlanmasının etkisi oldu mu?
TA
: Bu düzenleme
görünürde yayınevleri ve okurlar açısından belli avantajlar
getiriyor, kitap maliyetlerini ve etiket fiyatlarını indiriyor
elbette. Ancak öyle karışık bir süreç yaşanıyor ki pratikte
şimdilik bir faydasının görüldüğü söylenemez. KDV’nin
sıfırlanması sonucunda bazı kitap satış noktalarında okur
etiket fiyatında yapılan belli bir indirimden yararlanıyor ama
çoğu zaman da bu söz konusu olmuyor.
“YAYINEVLERİ
VE YAYINCI ÖRGÜTLERİ ÖZELEŞTİRİ ÇABASINDA DEĞİL”
ÖD
: Bilinçli okuyucu bir roman alacağında önce yayınevine, sonra
çevirmenine bakar. Okuyucular birçok yayınevine güvenini yitirmiş
görünüyor. Yayınevleri bu konu da bir özeleştiri yapıyor mu?
TA
: Yayınevleri
de yayıncı örgütleri de söz ettiğiniz türden bir özeleştiri
çabası ya da muhasebe içinde değil ne yazık ki. Son olarak
Sabahattin Ali eserleri üzerindeki telif hakkının kalkması sonucu
gördük, pek çok yayınevi son derece özensiz edisyonlarla, tuhaf
kapaklarla, “sahip çıktılar” Sabahattin Ali’ye. Bir değerin,
sırf nasıl olsa telif ödenmeyecek diye bu denli “ucuzlatılması”
ve özensizliğe kurban edilmesi gerçekten üzücü.
Kaldı
ki kısa süre önce bir yayınevinin kendi bünyesindeki ünlü bir
yazarın eserlerini korsan bastığı ortaya çıktı. Bu durumun
anlaşılması da aynı yayınevinde daha önce yaşanan bir başka
skandalın ayyuka çıkması sonucuydu. O yayınevinin ya da diğer
yayınevlerinin ve yayıncı örgütlerinin ciddi anlamda bir
eleştiri-özeleştiri çabası içinde olduklarına tanık oldunuz
mu? Geçti gitti!
“MAHREM’E DE YÖNELTİLEN ELEŞTİRİLER HAKLI”
ÖD : Bir kaç gündür gündemi meşgul eden bir tartışmaya değinmek istiyorum. Elif Şafak’ın, Abdullah Şevki’nin kitabına benzer sayfalar içeren, ‘pedofiliyi kaleme aldım’ dediği, ödüllü kitabı “Mahrem” de eleştiri aldı fakat bir kesim, bunun edebiyat ve hatta düşünce özgürlüğü olduğunu savundu. Sizin bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Sizce bu edebiyat mıdır?
Görsel Memurlar.net’ten alınmıştır.
TA
: Kendi adıma,
pedofili gibi konularda “düşünce ve ifade özgürlüğü”
bahanesiyle olmadık rezaletin arkasında duracak, “Ama sansür
başlarsa devamı gelir” vs. diyerek sessiz kalacak değilim.
Pedofili, çocuk tacizi gibi konular tüm dünyada olduğu gibi
ülkemizde de tıpkı ensest gibi berbat bir gerçeklik olarak
önümüzde duruyor ne yazık ki ve bunun edebiyata, sinemaya,
sanatın diğer dallarına da eleştirel olarak yansıtılması
kaçınılmaz, hatta sanatçının görevlerinden biri olduğu da
belirtilebilir. Ancak böylesi hassas bir konuda, hukuktan,
yasalardan, sansürden önce yayınevinin doğru bir okuma yapması,
belli bir estetik ve edebi kaygı gütmesi, bir “rezillik reklamı”
yapmaktan kaçınması gerekir. Bu anlamda “Mahrem”e de
yöneltilen eleştirilerin haklı olduğunu düşünüyorum. Küçük
bir çocuk ile yetişkin bir erkeğin penisi arasında öylesi bir
ilişki kurarsanız bu “edebiyat dışı” bir iş olur.
Çocuk
pornosuna karşı ne yapılıyorsa “pedofili içerikli yayınlar”
için de aynı uygulamadan yanayım.”
ÖD
: Abdullah Şevki’nin kitabı, kitabın editörü ve bu kitabı
yayınlayan yayınevi hakkındaki ne düşünüyorsunuz?
TA
: Açıkçası
yazarı da yayınevini de daha önce duymamıştım. Söz konusu
kitaptan da haberdar değildim, yalnızca ilgili bölümü sosyal
medya üzerinden okudum. Hiç uzatmayayım, tek kelimeyle iğrenç ve
iddia edildiği “kirli gerçekçilik” falan da söz konusu değil.
TA
: Çocuk
pornosuna karşı ne yapılıyorsa “pedofili içerikli yayınlar”
için de aynı uygulamadan yanayım. Bunun tartışması olmaz.
Bununla birlikte kendimizden bir örnek de vereyim… Rıza Zelyut’un
“Osmanlı’da Oğlancılık” adlı incelemesi, 2016-2018
arasında yayınevimizden üç baskı yaptı ve sonra “müstehcenlik”
gerekçesiyle dava konusu edilip poşet içinde satılmasına karar
verildi. Kitap Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si dahil, tümüyle
Osmanlı kaynaklarına, arşiv kayıtlarına dayanılarak hazırlanmış
bilimsel bir eser ve esas olarak bir cinsel sapmayı inceliyor.
Kitabın kaynağı olan eserler, şu an kütüphanelerimizde
bulunuyor. Hukuki olarak itiraz hakkımızı kullandık ve karar
kaldırıldı. Demek istediğim, ülkemizde “özgürlük”
bahanesiyle pedofiliyi bile özendiren bir kesim de mevcut,
“müstehcenlik” bahanesiyle bilimsel bir eseri yasaklamak
isteyenler de… Her ikisine de karşı mücadele edilmesi gerektiği
düşüncesindeyim.
Türkiye Futbol Federasyonu 1
Haziran günü olağan seçimli genel kurula gidiyor. Yıldırım
Demirören’in istifası üzerine alınan genel kurul kararıyla
TFF’yi 3 yıl yönetecek yönetim belirlenecek. Beş ismin yarışacağı
TFF seçimlerini, seçilecek başkanın neler yapması gerektiğini
Eski TFF Başkanlarından Mustafa Kemal Ulusu, Spor Yazarı Gazeteci
Atilla Türker, Eski FIFA Yardımcı Hakemi Binali Kartal ve
Gençlerbirliği Asbaşkanı Arif Ölmez ile konuştuk.
Röportaj: Uğur TEMEL – Enis
DERDİMENTOĞLU
MUSTAFA
KEMAL ULUSU: SEÇİM DEĞİL ATAMA
TFF Eski Başkanlarından Mustafa
Kemal Ulusu yapılacak TFF seçimlerine tepk gösterdi. Ulusu, 1
Haziran günü yaılacak genel kurulun seçim değil atama olduğunu
ifade etti.
UĞUR
TEMEL(UT): TFF’ye Başkan adayı olma şartı nedir?
MUSTAFA
KEMAL ULUSU(MKU): TFF’ye aday olma şartı yok.
UT:
Kaç oy toplamam lazım?
MKU:
300 kişi var 5’te 1’i oy vermeli.
UT:
60 oy alan herkes başkan olabilir?
MKU:
Seçimle gelebilir evet.
UT:
Bu şartlar altında Nihat Bey haricindeki 4 kişinin TFF Başkanı
olma şansı var mıdır?
MKU:
Sıfır.
UT:
Neden?
MKU:
İmza toplayamazlar da ondan. Ata Aksu geçmiş seçimlerde imza
toplayamadı. Geçen seçimde Haluk Bey (Ulusoy) imza toplayamadı.
Hatta toplayamadı değil toplattırılmadı.
UT:
Yani sağlıklı bir seçim olmayacak doğru mu?
MKU:
Tabii atama bu.
UT:
TFF Başkan Adayı Nihat Özdemir adaylık açıklamasında şu
cümleyi kullandı, ”Ben Demirören Federasyonu’nun devamı
olacağım” Devamı olacak bir federasyonda seçime ne gerek vardı?
Yıldırım Bey devam edemez miydi?
MKU:
Devam ettirilmedi ki. Haluk Bey’den sonra gelenler hep yönetim
kurulu üyesi olarak geldi. Yani dışarıdan. Amip hücresi nasıl
çoğalır. Öyle. Başkasının girme şansı yok. Nihat Bey,
Yıldırım Bey zamanından beri yönetimdeydi. Fenerbahçe’de de
yönetimdeydi. En kötü dönemleri yaşadılar. Fenerbahçe bugün
borç batağında gırtlağına kadar. Aziz Bey’in (Yıldırım)
yanındaydı sonra ayrıldı. Daha doğrusu Aziz Bey ayırdı, öyle
dedikodular vardı. Federasyon’a geldi tarihin en kötü federasyonu.
Sen bu kadar kötü dönemleri yaşattın kardeşim nasıl aday
oluyorsun? Beni davet ettiler seçime, uçak biletini aldılar ben
iptal ettim. Neden gideyim ki? Seçim olmuyor. Şu an destek
vermediğim bir şey. Neden boşu boşuna gideyim? Boş oy mu atayım.
Devletin uçak parasına yazık. Bir kişinin gidiş-dönüş uçak
parası otel parası federasyona kalsın bir faydamız olsun.
UT:
Sizce yeni TFF Başkanı nasıl biri olmalı? Hangi özellikleri
taşımalı?
MKU:
Futbolun içinden gelecek, dürüst ve reformist olacak. Bu işi,
futbolun ruhunu çok iyi bilecek. Yani oraya gidip oturup sadece
görevini yapacak bir başkan olmayacak. İcraatın içinde olacak.
İş adamları geliyorlar sadece kendi popülerliğini sağlamak
için. Federasyonun koltuğundan kalkıp bir yerlere gitmiyorlar.
Sadece milli maçlara gidiyorlar. Ben görevdeyken 2,5 ay evime,
işime uğrayamadım.
UT:
Türk Futbolu’nun ne gibi reformlara ihtiyacı var?
MKU:
Bir kere altyapıya ihtiyaç var. Yabancı hegamonyası var. Türk
gençlerinin önü açılamıyor. Sahalar, tesisler yapılıyor
içinde oynayacak futbolcu yok. Amatörler bitmiş vaziyette. Türk
Futbolu A’dan Z’ye değişmeli. TFF Başkanı’nın görevi o kadar
zor ki ne Nihat Bey ne de başka biri bunun altından kalkamazlar.
Bunlar iş adamı işlerinden fırsat bulup futbola vakit
ayıramazlar. Eski futbolculardan olmalı, Oğuz, Metin, Ali, Feyyaz,
Zekeriya Alp, Cüneyt. Ben Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdım Zekeriya
Alp’i aday gösterdim. Yüzde yüz gelsin Türk Futbolu çağ atlasın
dedim. Yöneticiler, kulüplerinde ve federasyonda Türk Futbolu’nu
batıran kişiler. Buna devlet nasıl müsaade ediyor. Yazdığım
gazetede ben Cumhurbaşkanı’nı, Bakanı, Meclis Başkanı’nı hep
göreve çağırdım. Bu kanun değişmediği sürece bunların hiç
biri olmaz. TFF kanunu değişecek, yapısı değişecek. Bilen
kişilerin bu işi yapması lazım. Dedim bizi çağırın, danışın,
Spor Kurulu kurun, tartışalım. Zamanında Rahmetli Turgut Özal’la
biz bunları yaptık. Bunlar kendi başlarına öyle götürüyorlar
onun için durum bu. Avrupa’da yokuz, Dünya’da yokuz. Kalitesiz lig,
seyirci maça gitmiyor. Bu başkan seçimi ile daha da kötüye
gidecek.
BİNALİ
KARTAL: “NİHAT ÖZDEMİR’İN İŞİ ÇOK ZOR”
Eski
FIFA Yardımcı Hakem Binali Kartal açıklamalarında Kulüplerin
Nihat Özdemir’i desteklediklerini, Özdemir’in işinin çok zor
olduğunu belirtti.
UĞUR
TEMEL (UT): Hakem camiasının yeni federasyondan beklentileri nedir?
BİNALİ
KARTAL (BK): Sayın Nihat Özdemir
seçime tek başına giriyor diyebiliriz.
Diğer adayların orada yeterli desteği alacağına inanmıyorum.
Çünkü Kulüpler
Birliği ve kulüpler Sayın Nihat
Özdemir’i destekliyorlar. Seçileceğine
de kesin gözüyle
bakılıyor. Hakem camiasının Nihat Özdemir’den
beklentileri çok büyük.
Nihat Özdemir’n konuşmalarını da
dinledim; değişim, dönüşüm
için geldiğini, Türk
Futbolu’na ve altyapılara çok önem
verdiğini söylüyor.
Röportajında en zor işimizin Merkez
Hakim Komitesi (MHK) olduğunu söylüyor.
Evet gerçekten en zor tarafı MHK.
BK:
Ben
35 yıldır buradayım. Siz de 30 yıldır içindesiniz.
Aynı kişilerle geldiğimiz noktada hakemlik dibe vurdu. Bundan 3
yıl önce de sizinle röportaj
yaptığımızda değişimin ve dönüşümün
gerekli olduğunu aksi takdirde sadece zaman kaybedileceğini,
hakemlik camiasının bir yere gelmeyeceğini söylemiştim.
O günden bu yana Süper
Lig’e çıkan bir hakem var öne
çıkan. O çocuğu
da yetiştiren ben varım. Bunun haricinde komiteler günü
kurtarmak adına, işi bilmemezlikten hakem yetiştiremediler. Her
yerde ve her zaman söylüyorum;
kaliteli hakem yoksa, tarafsız, işi bilen hakem yoksa Türk
Futbolu bir adım öteye gitmez. Hakem
sayısını düşündüğünüz
de 5 kişiyi öne çıkarırsanız
hakem kalitesi düşmüş
vaziyette. Bu sayı 50-60 olsaydı hakem camiası ve hakemler bu
kadar eleştirilmezdi. Bütün
bunlara baktığınızda Sayın Nihat Özdemir’in
işi çok zor. Eğer hakem camiasına bu
işi bilen isimleri getirmezse gelecekte sıkıntı yaşar çünkü
aynı tas aynı hamam devam eder.
UT:
Hocam son olarak, özellikle
sosyal medyanızda VAR sistemini çok
eleştiriyorsunuz.Sizce VAR sistemi devam
etmeli mi?
BK:
Devam etmeli derken, şu an VAR sistemi futbolun yüzde
yüzünde var ama
yapı yanlış. Futbol makineleşme değildir, insanların oynadığı
bir hata oyunudur. VAR sistemi olsun, tabii ki olsun. Çok
spesifik durumlarda işe dahil olsun. Yoksa ona sarı kart göster
buna sarı kart göster, o gol olmuş mu?
Bu gol olmuş mu? Bunlar futbolu öldüren
yanlış şeyler. Bütün
kulüpler VAR sistemi olsun dedi, sezon
içinde bir çok
mağduriyetler oldu sonunda şampiyon olan takım iyi ki VAR var
dedi. Küme düşenler
şu an ağlıyorlar bizi VAR batırdı diyorlar. Futbol sahası bir
yatak odasına benzer oraya kamera girmez.
Spor
Yazarı Gazeteci Atilla Türker, Nihat Özdemir’in çok iyi bir ekip
kurması gerektiğini vurguladı.
UĞUR
TEMEL (UT): TFF Olağan Seçimli Genel Kurul iradesi ile seçilecek
yeni başkanın Türk Futbolu’nda vizyon değişikliği ve yeni
icraatlar yapma şansı var mı?
ATİLLA
TÜRKER (AT): Az bir ihtimal olarak görüyorum çünkü yıllarca
o koltuğa oturan kişiler faydaları olmadan görevlerini
tamamladılar. Nihat Özdemir’in çok iyi bir ekip kurması ile ancak
bir Türk Futbolu’na bir faydası dokunabilir. Bunu da dediğim gibi
az bir ihtimal olarak görüyorum
UT:
Peki Nihat Özdemir dışındaki diğer adayların hiç şansı yok
mu?
AT:
Yok. Onlar zaten sırf reklam amacıyla katılmış kişiler.
Bazılarını da tanıyorum, biliyorum. Sadece medyada isimleri
çıksın diye. Zaten bir yüzde 10-15 barajı var. 60 imza
gerekiyor. Yüzde 20 demek bu da 300 delege var. Onların kanun
gereği konulan barajı geçmeleri sıfır ihtimal. Geçmiş yıllarda
aynı isimler defalarca adaylıklarını koydular. Salona zor
giriyorlar zaten. Sadece gazetelerde isimleri çıksın diye
adaylıklarını koyuyorlar ama aday adayı olarak kalıyorlar.
UT:
Daha önce seçim ortamında bulundunuz. Sizce seçim gecesi kulüp
delegeleri ve adaylar arasında, ”Sana oy veririz ama şu isimleri
listede istiyoruz” tarzında bir pazarlık döner mi? Başkan
adayının diyet borcu olur mu?
AT:
Olmaması mümkün değil eşyanın tabiatına aykırı. Her tür
seçimde buna benzer şeyler olur ama futbol federasyonu seçiminde
daha da yoğun olur. Ben neredeyse tüm seçimleri takip eden ender
gazetecilerden biriyimdir. Her kulüp Disiplin Kurulu’na, Tahkim
Kurulu’na kendi adamlarını yerleştirmek için baskı kurarlar.
Tabii yönetim kurulu en başta geliyor. Bazı kulüpler dirsek
temasına geçer. Burada önemli olan Nihat Özdemir’in adil bir
biçimde kurullarını oluşturmasıdır. Yoksa yarınlarda Türk
Futbolu’nun haliyle Nihat Özdemir’in başı ağrır. Geçmişteki
başkanların önemli bir bölümü bunu gerçekleştiremedi. Herkes
kendi adamlarını gruplara soktu. Bunun sonucunda tarafların önemli
bir bölümü taraflı olarak çıktı. Bazı kulüpler yanarken bazı
kulüpler sevindi. O yüzden bazı futbolcular 6 maç ceza alması
gerekirken 2 maçla kurtuldu. Bazıları 3 maç ceza alması
gerekirken 6 maç ceza gördü.
UT:
Nihat Özdemir’in kurullarla anlatacağınız bir sistem kurmasına
inancınız var mı?
AT:
Yani çok sağlıklı oluşturması mümkün değil zaten Nihat
Özdemir seçimle değil işaret edilerek geldi. Herkes kuzu kuzu
gidecek tek aday olan Nihat Özdemir’e oyunu verecek. Bu ne kadar
sağlıklı bir seçim kamuoyunun vicdanına bırakıyorum. Bu
şekilde koltuğa oturan birisi haliyle şu kurula bunu al bunu alma
gibi istekler, ricalar ve temenniler olacaktır.
Spor
Toto 1.Lig’den Süper Lig’e yükselen Türk futbolunun efsane
kulüplerinden Gençlerbirliği’nin Asbaşkanı Arif Ölmez adil ve
hakkaniyetli yönetim vurgusu yaptı.
UĞUR
TEMEL (UT): Cumartesi günü TFF Olağan Seçimli Genel Kurulu var.
Genel Kurul’unda yeni TFF Başkanı seçimi yapılacak. Arif Bey,
kulüpler Federasyondan ne bekler?
ARİF
ÖLMEZ (AÖ): Bunu sadece kulüp bazında düşünmeyin. Bir STK
ya da bir işletme olarak da düşünebilirsiniz. Bu işletmeyi
yöneten seçimle gelen bir kuruluş varsa adil ve hakkaniyetli bir
şekilde yönetilmeyi bekler.
UT:
Adaylar Türk Futbolu’nun bu beklentilerini karşılayacak nitelikte
mi sizce?
AÖ:
Öncellikle seçilecek başkanın kurullarına hakim olması
gerekiyor. Tüm kurulların, hakkaniyet ilkesine göre yapacağı
çalışmalarla bu beklenti karşılanacak.
Cumhuriyet tarihinin en önemli, en geniş kapsamlı tatbikatlarından biri olan “Mavi Vatan Tatbikatı” sona erse de Türkiye’de ve yabancı basındaki etkileri hala sürüyor. Türkiye’nin denizcileşme sembollerinden birine dönüşen tatbikatın ardından Mayıs ayında Denizkurdu Tatbikatı da başladı. Doğu Akdeniz’de sular ısınırken, Türk Deniz Kuvvetleri’nin dosta güven, düşmana kaygı veren tatbikatları ile neler amaçlanıyor? ABD’nin de desteğiyle, Güney Kıbrıs tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilanı ne anlama geliyor? Akdeniz’de gerilimli bir dönem yaşanırken, Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesinin önünde ne gibi engeller var? Böylesine dış tehdidin yoğun olduğu bir dönemde Kanal İstanbul Projesi ne gibi jeopolitik sorunlar doğurur? Konuyu, alanında uzman bir isimle, Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz ile konuştuk. Tüm bu soruların cevapları röportajımızda. Keyifli okumalar…
Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Ertuğrul Şen
“Mavi Vatan, Türkiye’nin denizcileşme uyanışının bir sembolü oldu”
Sinem Hançerigüzel (SH):Mavi Vatan Tatbikatı ile başlamak istiyorum. Tatbikat bitti; ama etkilerine baktığımızda güncelliğini koruduğunu görüyoruz. Mavi Vatan tatbikatının ismi nereden geliyor?
Cem Gürdeniz (CG): İsim, 2006 yılında Ankara’daki bir konferans sırasında ilk defa kullandığım ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarını tarif etmek için belirttiğim bir kavramdan geliyor. Daha sonra 2013’ten itibaren Aydınlık Gazetesinde köşe yazılarıma başladığımda, köşemin adını “Mavi Vatan” koydum. Daha sonra 2017 yılında çıkarttığım kitabımın adı da “Mavi Vatan Yazıları” idi. Neticede “mavi vatan”, Türkiye’nin deniz yetki alanları ve 21.yüzyıldaki en ciddi jeopolitik ağırlık merkezi olarak gündeme oturdu. O tatbikata da Deniz Kuvvetleri’nin böylesine önemli bir kavramın ismini vermiş olması, jeopolitik hassasiyet açısından Türkiye’nin denizlere yönelişinin sembolü olarak çok büyük bir etki yarattı. Bunun ne kadar büyük etki yarattığını Yunan basınında çıkan makalelerden ve televizyonlarında çıkan programlardan gördük. Çok çekindiler; çünkü “mavi vatan” öyle bir aşamaya geldi ki sadece bir tatbikatın adı ya da sadece deniz yetki alanları, yani denizdeki vatanını tarif eden bir sınırdan öte, Türkiye’nin denizcileşme uyanışının da bir sembolü oldu. Hatta bana gönderilen mesajlardan bir tanesinde, “mavi vatanın çok uzun bir süredir beklenen bir uyanışın habercisi” olduğu da söylendi.
“Mavi Vatan’ı, Doğu Akdeniz’deki soğuk savaşın en ciddi gambot diplomasisi aracı”
SH:Tatbikat’ın sembolik anlamına ve jeopolitik etkilerine değindiniz. Mavi Vatan’ın amacı, deniz güvenliğimiz ve ülkemiz için önemi neydi?
CG: “Mavi Vatan Tatbikatı ‘nın en büyük özelliği bugüne kadar Cumhuriyet tarihinde rekor gemi sayısı katılımıyla, aynı anda üç deniz alanında yapılması ve dinamik bir şekilde yönetilmesidir. Basına açıktı, her anı basına açıktı. Büyük bir kendine güven ile yapıldı. O nedenle Mavi Vatan Tatbikatını bir kere Deniz Kuvvetleri’mizin, Cumhuriyet donanmasının tarihinde özel bir yere koymamız gerekir. Bu tatbikatın yapılma nedenine bakmak lazım. Esasında Türkiye’nin 21.yüzyılda en ciddi sorununun ya da jeopolitik ağırlık merkezinin deniz yetki alanları ve özellikle Doğu Akdeniz olacağının; Bir nevi “Mavi vatanımı tartışmam, taviz vermem, geri adım atmam”ın mesajı verildi. Çünkü baktığımız zaman gerek tatbikatın senaryosu gereği icra edilen taktik oyunlar, gerekse tatbikatın ağırlık merkezi olarak Doğu Akdeniz’in seçilmesi; diğer taraftan İyon Denizi’nde bile varlık gösterilmesi; yani Orta Akdeniz’e kadar işin uzaması… Bu yayılma Mavi Vatan Tatbikatını gerek siyasi gerek askeri açıdan çok önemli bir sembol haline getirdi. Askeri hazırlık açısından da son derece önemliydi. Çünkü milli geliştirilen silahlar denendi. MİLGEM sınıfı gemiler oradaydı. İlk defa silahlı ve silahsız insansız hava araçları kullanıldı. Mavi Vatan’ı, Doğu Akdeniz’deki bu soğuk savaşın en ciddi gambot diplomasisi aracı olarak da görebiliriz. Türkiye dedi ki “Ben oldu bittilere izin vermem. Bakma bu şekilde ağırdan aldığıma, henüz MEB’imi(Münhasır Ekonomik Bölge) ilan etmedim. Henüz sadece kıta sahanlığımın Doğu ve Batı’daki boylamlarını ve güneydeki sınırını ilan ettim. Ama ben ne zaman, ne yapacağımı biliyorum. Sen de ayağını denk al.” mesajını verdi. Buradaki haydut devlet, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, arkasına Avrupa Birliği ve ABD’yi alarak Türkiye’ye baskı yapabileceğini ve kendi çok kısıtlı ulusal olanaklarıyla, Türkiye’yi dize getirebileceğini düşündü. Bir yerde tabii, bana göre anakronistik, tarihsel bir hata yaptılar. Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı’nın sonundaki yenik Osmanlı ile herhalde kıyaslamaya kalktılar. Yani nasıl o zaman 2 ay içinde -hatırlayalım Balkan Savaşı’nda- bütün Ege adalarını kaybetmiştik. Halbuki kıyaslamaları gereken dönem, kanaatimce 1974’ün Temmuzuydu. Onu eğer önlerine koyup ders alsaydılar, bugün Fatih’in yaptığı sondajda yapılan sıkıntıları yaşamazlardı.
“Milli hedeflere odaklı tatbikatlara NATO’yu bağlamak, bence uygun olmaz”
SH: Mavi Vatan’ı konuşurken hep “Bu aslında emperyalist tehditlere karşı yapılan, caydırıcı bir niteliği olan bir tatbikat.” diye bahsediyoruz, siz de bu noktalara değindiniz. Bu noktadan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, tatbikatı takip ettiği Mart ayındaki bir açıklamasında “Burada bizim yaptığımız çalışmalar, sadece milli faaliyetlerimizin icrası için değil, aynı zamanda NATO çerçevesinde verilecek görevleri de en iyi şekilde yerine getirebilmek için de yapılan bir eğitimdir.” şeklinde konuşmuştu. Tatbikatın hedefi açısından da bakacak olursak siz bu cümleyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
CG: Neticede Savunma Bakanı siyasi bir kişiliktir, siyasetçidir ve Türkiye de NATO’nun 1952’den beri bir üyesidir. NATO’dan çıkmadığına göre Türkiye, milli faaliyetlerini icra ederken, milli çıkarlarını korurken ittifak siyasetini ve ittifak çıkarlarını da korumakta olduğunu, hükümet düzeyinde ifşa etmek durumunda kalmıştır. Bu tabii ki hükümetin pozisyonuna bağlıdır. Ben bakan olsaydım böyle bir açıklama şahsen yapmazdım. Ama şunu söyleyebilirdim: “Türkiye bu tatbikatı mavi vatanında gasp edilen haklarını, çıkarlarını korumak ve hatta geliştirmek için yapmaktadır. Ama Türkiye diğer taraftan 1952’den beri üyesi olduğu NATO ittifakının sorumluluklarını, bu ittifakın deniz güvenliğine ve deniz savunmasına yönelik kuvvetlere güç tahsis ederek, görevlere gemi tahsis ederek de yerine getirmektedir.” Hakikaten de öyledir, şu an mesela Türkiye, NATO’nun Daimi Deniz Kuvveti, 2 numaralı SNMG dediğimiz, deniz kuvvetine bir gemi tahsis etmektedir. Aynı şekilde Mayın Karşı Tedbirleri 2 Grubu’na da gemi tahsis etmektedir. Birleşmiş Milletler’in yürüttüğü Lübnan’da 2006’da başlayan iç savaşa yönelik UNIFIL’e(Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü) gemi katkısını devam ettirmektedir. Bunlar da tabii ki önemli faaliyetlerdir. Yani siz milli çıkarlarınızı korurken ait olduğunuz, söz vermiş olduğunuz, bir akit içerisinde olduğunuz ittifaka karşı da “Sorumluluklarımı devam ettiriyorum.” mesajını verirsiniz. Ama kalkıp “Mavi Vatan gibi veya Denizkurdu gibi böylesine, tamamen milli hedeflere odaklı tatbikatlara NATO’yu bağlamak, bence uygun olmaz.” diye düşünüyorum. Ama şu söylenebilir: “NATO’nun taktik ve operatif doktrinini bu tatbikatta uyguluyoruz.” denebilir.
“Ergenekon ve Balyoz kumpasları, Doğu Akdeniz ve Karadeniz için kurulmuştu.”
SH: Mavi Vatan’ın ardından Deniz kurdu tatbikatı başladı 13 Mayıs’ta başladı. Tatbikatın amacı ve önemi nedir ve hangi bölgelerde gerçekleştiriliyor?
CG: Bu tatbikatı Mavi Vatan’dan ayıran şuydu: Mavi Vatan esasında, Türkiye’nin yeni dönemde, kendi deniz yetki alanlarını korumaya yönelik teorisini oluşturdu. Yani dedi ki “Ben mavi vatanımı korumaya hazırım ve bunun için gerekiyorsa ulusal olanakları en üst seviyede seferber edebilirim. Barış zamanında da buyurun, savaş koşulları; seferberlik olmadığı halde ben 110 küsür gemiyi ve on binlerce personeli böylesine bir tatbikatta kullanabiliyorum. Çok yüksek bir harekata hazırlık ve yüksek bir harekat temposunu da size ispat ediyorum.” mesajını verdi. Ama burada somut bir şekilde Mavi Vatan içerisinde; yani Doğu Akdeniz ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarına yönelik alanlarda henüz bu tatbikat yapılırken, bir sondaj gemisinin veya Türkiye’nin sahalarının içine girmiş yabancı bir sondaj-araştırma gemisi varlığı yoktu. Şimdi Denizkurdu’na baktığımız zaman, Mayıs’ın ilk haftasında yayınlanan bir NAVTEX, yani Denizcilere İlanlar görüyoruz, tarihi 3 Mayıs’tan 3 Eylül’e kadar. Bir kere Denizkurdu ne zaman başladı? 13 Mayıs’ta. Ama ilk işareti ne zaman verdik biz? 3 Mayıs’ta. Çok tarihi bir ilandı denizcilere verilen. Neden çok tarihi? Burada dendi ki “3 Mayıs’tan 3 Eylül’e kadar Fatih Sondaj Gemisi Baf’ın 45 mil batısında delme ve sondaj işlemleri yapacaktır.” Bu ne demektir, biliyor musunuz? “Ben burada uzun bir süre iki boyutlu, üç boyutlu sismik araştırmalarımı yaptım. Burada, hangi tabakada, neyin olduğunu gördüm ve ben artık burada belirli bir olasılığa eriştim. Artık gelip çok pahalı bir operasyon olarak, denizin dibinde delme operasyonunu yapacağım.” Ben o yüzden makalemde ne dedim? “Mavi vatanın dibine dikilen bayrak” dedim. Yani o sondaj platformunun delme işleminin, bir tepeye veya bir adaya, toprağa bayrak dikmekten farkı yoktur. Türkiye ne yapmış oldu? Bir devlet gemisi, yani Fatih bir devlet gemisidir, TPAO’ya(Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) bağlı. Bir devlet gemisi ki Türk bayrağı taşıyor, güvertesi Türk. Bu gidiyor, Türk bayrağı taşıyan, yani vatanı temsil eden bir gemi, denizin dibiyle buluşuyor. İşte o andan itibaren Doğu Akdeniz’de yeni bir safha başlamıştır. Bunun adını koyalım, bu delme işlemi gerçekten olmuştur. Bildiğim kadarıyla 8 veya 9 Mayıs’ta gerçek delme işlemi gerçekleştirildi. Demek ki artık Türkiye yepyeni bir sabaha uyanmıştır. Türkiye sahillerinden yüzlerce mil uzakta, Kıbrıs’ın batısındaki o bölgeye bayrağımız dikilmiştir. Esasında ne kadar da ilginç, bu alan Kocatepe muhribimizin 1974 Barış Harekatı’nda battığı alana yakındır. Yani Türkiye ve o bölgeyle bir yerden de böyle bir ilişki de kurabiliriz. Neticede Fiili delme işlemi bittikten, yer yerinden oynadıktan sonra Rum lider Nikos Anastasias ne dedi? “Bu, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, 15 Kasım 1983 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından sonra bize yapılan en büyük saldırıdır.” Hatta AB üyeleri Romanya’da toplandılar, Merkel bile açıklama yaptı. Fakat bunların boşa çıktığını gördük. Bizim tutuklanma nedenimiz işte bu günler içindi. Onu baştan söyleyelim. Deniz Kuvvetleri’ne kurulan kumpas; Ergenekon ve özellikle Balyoz, Doğu Akdeniz ve Karadeniz için kurulmuştu. Bugünler düşünülerek “Türk komuta heyetini biz dekapite edelim, kafasını keselim, FETÖ’cüleri dolduralım ve onlar bize karşı gelmesin. Gelecekte Türkiye Doğu Akdeniz için savaşa girse bile burada başarılı olamasın.” İşin özü buydu. Ama şu görülüyor ki Türkiye’nin devlet geleneği çok güçlü. Öyle büyük devletlerin başkentlerinde verilen kararlarla bu işler olmuyor. Neticede Denizkurdu’nun böyle bir döneme denk gelmesi, bana göre, çok planlı, çok isabetli. Yarattığı etkiyle de gelecek açısından muazzam garanti veren bir uygulama olmuştur. Bunun zaten etkilerini de görüyoruz. Nasıl görüyoruz? Mesela dün Sir Alan Duncan, Avrupa Birliği’nden sorumlu İngiliz bakan ne dedi? “Biz Akdeniz’de tartışmalı alanlarda sondaj ve bu tip faaliyetlerin yapılmasını desteklemiyoruz.” dedi. Bu esasında kime mesaj? Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne. Çünkü Güney’in yarattığı her şey tartışmalı. Türkiye ne yapıyor? Esasında bu tartışmalı bölgelere gambot diplomasisi uygulayarak “Dur!” diyor. Yapılan bütün çağrıları duyuyorsunuz yani; ama Türkiye bu çağrıları yaparken boşu boşuna da konuşmuş olmamak için içini dolduruyor. Ne yapıyor? Açık bir gambot diplomasisi uyguluyor başından beri. Eskiden ne yapıyordu? Sahasına gireni sürüyordu. Şimdiyse artık, sahasına bayrak dikiyor. Bu çok, çok önemli bir mesajdır. Denizkurdu’nun, bu bayrak dikmenin üzerine gelmesi en az onun kadar önemli bir mesajdır. Bundan sonra iş, benim tahminim, artık karşı tarafı masaya oturmaya zorlayacak bir aşamaya gelecektir. Bunun hatta “federalist birleşik Kıbrıs” çözümünden uzaklaşıp, 2 bağımsız devlet statüsünde Kıbrıs sorununun da çözümüne katkı sağlayacağına inananlardanım.
“Doğu Akdeniz’de tehditlere karşı, muhalefetin ve iktidarın oy birliği ile vereceği bir karara ihtiyaç var.”
SH: Doğu Akdeniz’den bahsettiniz, bu konuyu biraz daha açmak istiyorum. Tatbikatın 3 denizde de yapıldığını biliyoruz; ama özellikle Akdeniz’in Doğu’suna bir ağırlık verildiğini, deniz ve hava vasıtalarının çoğunluğunun buralarda kullanıldığını biliyoruz. Buranın özel önemi nedir?
CG: Doğu Akdeniz’deki temel neden, Türkiye’nin, kabaca “mavi vatanı”nda 150 bin kilometre kare bir alanın çalınmasıdır. 1990’lı yılların sonunda AB adına işbirliği yapan İspanyol Seville Üniversitesi bir harita yayınladı. Bu haritada minimal Meis adası ve Kıbrıs adaları nedeniyle Türkiye’nin neredeyse 150 bin kilometre karelik alanı bizden alınarak onlara verildi. Bu harita son 20 yıldır her yerde, AB ve Yunanistan’la Güney Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölge alanı olarak gösteriliyor. Yani hiçbir hukuki yetkisi, hiçbir bağlayıcılığı olmayan bir üniversite tarafından çıkarılmış bir harita, size büyük güçler tarafından empoze ediliyor. Türkiye de diyor ki “Ben bunu kabul edemem.” İşin özü bu ve bu alanlarda petrol ve doğalgazın varlığının ispat edilmiş olması, konuyu çok ama çok daha problemli bir hale getiriyor. Sıfır toplamlı, zero-sum game denen duruma, neredeyse silahlı çatışma hukuku aşamasına getirecek duruma sokuyor. Şimdi Ege’de biz örneğin; karasularının genişliğinin artmasını savaş nedeni sayıyoruz. Niye? Çünkü böyle bir durum olduğunda Türkiye Çanakkale Boğazı’ndan çıkamıyor, Akdeniz’e erişemiyor. Bir de bunun üstüne Ege’de açık deniz alanlarında ispat edilmiş doğalgaz rezervlerinin çıktığını düşünelim ve de Yunanistan’ın bunları bile bile, açık deniz alanlarını 12 mil yaparak kendi lehine genişlettiğini… Türkiye nasıl 9 Haziran 1995’te hükümete, Meclis yetkisi ile “Eğer Yunanistan tek taraflı 6 mil üzerine çıkarsa, sana her türlü yetkiyi veriyorum.” demiştir, yani “casus belli” yetkisini. Aynı şeyi bugün “Meclis, Doğu Akdeniz için Cumhurbaşkanı’na vermeli.” diye düşünenlerdenim. Yani demeli ki “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığı sınırları içerisinde, bu sahaya yönelik her türlü tehdidi ve riski bertaraf etmeye Cumhurbaşkanı ve bağlısı Bakanlar Kurulu yetkilendirilmiştir.” diye, muhalefetin ve iktidarın oy birliği ile vereceği bir karara ihtiyaç var. Bu, bugüne kadar verilmedi, ben geçen haftaki yazımda bunu önerdim.
“Güney Kıbrıs’ın haydutluğunun temel nedenlerinden biri bizimle görüşme yapmadan MEB’i ilan etmesi.”
SH: Münhasır Ekonomik Bölgelerden bahsettiniz. Ona biraz daha değinecek olursak, Doğu Akdeniz’de tek taraflı olarak Güney Kıbrıs tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etti. Öncelikle tam olarak Münhasır Ekonomik Bölge ne anlama geliyor ve bu tek taraflı ilanla neler amaçlanıyor?
CG: Münhasır Ekonomik Bölge, kıyısı olan her ülkenin ilan edebileceği bir alandır. Biliyorsunuz, ülkelerin “deniz yetki alanları” dediğimiz alanları; karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı, balıkçılık bölgesi, MEB gibi sahalar. Bunlar deniz hukuku konvansiyonları dediğimiz, Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmeleri’nden gücünü alan kaynaklardır. 58 Konvansiyonu’nda mesela, kıta sahanlığı ortaya atılmıştı. 82’de büyük devletlerin de baskısıyla “Kıta sahanlığı yetmez, MEB de lazım.” dendi. Arasındaki temel fark; 200 ve 350 mil gibi, aralarında bir uzunluk farkı var. Ama en önemli şey Münhasır Ekonomik Bölge’de siz suyun kendisine de sahipsiniz. Yani canlı kaynaklar, balıklar da sizin ve siz kota vermeden kimse gelip sizin MEB’inizde balık avlayamıyor. En önemli temel özellik bu. Onun dışındakiler hemen hemen aynı. Diğer farkı, kıta sahanlığını ilan etmenize gerek yok. Kıta sahanlığı başlangıçtan itibaren size verilmiş bir alan. İlan etmediğiniz için de herhangi bir şekilde kıta sahanlığınıza tecavüz olduğunda, siz tek taraflı olarak “Burası benim kıta sahanlığım, çık.” diyebiliyorsunuz. Türkiye bunu yaptı 2002’den itibaren. Ama gerek balık stoklarınızı korumak gerekse deniz dibine yönelik faaliyetlerde hareket serbestisi için MEB de ilan etmemiz gerekiyor. Zira kıta sahanlığı ilan edilmemesine rağmen iş sahada fiili alan çalışmasına geldiğinde bir ilan gerekiyor. Güney Kıbrıs da o yüzden ilan etti. Ancak MEB sahildarlar ile karşılıklı anlaşmalar yoluyla ilan ediliyor. Öyle tek taraflı ilan olmuyor. Güney Kıbrıs’ın yaptığı haydutluğun en temel nedenlerinden biri tek taraflı olarak bizimle görüşme yapmadan bir anlaşma yapılmadan MEB’i ilan etmesi. Çünkü Doğu Akdeniz gibi dar alanlarda MEB’i tek başınıza “Ben öyle çizdim, böyle yaptım.” diye ilan edemiyorsunuz. Önce devletlerle oturup sınır anlaşmalarını yapmanız lazım. Şimdi Türkiye’de sınır anlaşması yok, hiçbir şey yok. Bırakın onu, Türkiye bu ülkeyi tanımıyor, çağırıp aynı masaya bile oturmuyor Türk diplomatları. Siz kalkıyorsunuz, Türkiye’yi tanımadan “Ben sana bunu verdim, Meis ve Kıbrıs nedeniyle.” Kabul edilebilir mi? Edilmez tabii. Kavga buradan çıkıyor.
“Amerikan Silahlı Kuvvetleri çamurda savaşmaya ve ölmeye hazır değil.”
SH: ABD’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” ilanını kabul etmesi ve adaya Münhasır Ekonomik Bölge tanımasını nasıl okumak gerekir?
CG: ABD öncelikle 11 Eylül 2001’den sonra yepyeni bir sürece girdi. 11 Eylül olaylarından sonra monopol, yani tek kutuplu dünyanın lideri olarak, dünyanın kaderini belirleme sorumluluğunun kendisinde olduğunu düşünerek ve buna inanarak birtakım gruplarla, Afganistan’dan Kuzey Afrika ülkelerine, Orta Doğu’dan Kafkasya’ya kadar her yerin haritasını ve oradaki siyasi oluşumları şekillendirme girişimlerine başladı. Ama başarılı olamadı, bunu gördük. Niye olamıyor? Çünkü 2.Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam’da olduğu gibi Amerikan Silahlı Kuvvetleri çamurda savaşmaya ve ölmeye hazır değil, kamuoyu buna hazır değil. Bunda da tabii 1.Körfez Savaşı’nda çok az kayıplarla büyük zaferler elde etmelerinin ya da Amerikan halkının “Biz askerlerimizi çocuklarımız ölmeden de zafer kazanabiliyoruz.” üstünlüğü ve kompleksine girmiş olmaları etkili. Ama gerçek hayatta böyle olmuyor. Savaşın özü demir ve kan. Sadece demirle bu iş olmuyor. Bunu gördüler, bunu görünce de geri çekilme süreci başladı. Bu arada Çin’in 2010’dan itibaren Amerika’yı üretimde geçmiş olması, bir yandan Rusya’nın askeri yeteneklerde hiç beklenmedik bir çıkış yaparak, bir anda, özellikle Avrupa’da sınırsız bir şekilde genişleyen NATO karşısında çok ciddi şekilde -öncelikle Deniz Kuvvetleri, denizaltılar alanında ve daha sonra bölgeler ve kıtalar arası füze teknolojilerinde, stratejik nükleer caydırıcılıkta- öne çıkmasıyla… Çin’in tabii ki hem askeri hem ekonomik güç olarak, üstüne üstlük 2013’ten itibaren de “Bir Kuşak Bir Yol”la küresel jeopolitiği alt üst etmeleri… Tabii tüm bunlar ABD’nin o monopolar, yani tek kutuplu balayı dönemini bitirdi. Dolayısıyla geri çekilen bir ABD görüyoruz. Zaten hegemonya tarihine baktığınız zaman geri çekilme barış içinde olmaz. Genellikle çatışmalarla olur, krizlerle olur.
“ABD, Türkiye ile çatışmaya giremez; ama Türk devlet mekanizmasını zayıflatmayı hedefleyebilir.”
Diğer yandan burada tabii, İsrail gibi Amerika için çok önemli olan, kurulmasını borçlu olduğu bir ülkenin, içindeki lobilerin ve ağırlığı olan Yahudi lobisinin etkisini düşünecek olursak, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bölgesinde olayın sadece enerji olmadığını, İsrail güvenliği olduğunu görebiliyoruz. Diğer yandan; örneğin şu an bu röportajı yaptığımız anda İran’a karşı bir askeri saldırı hazırlığı devam ediyor. Ama şunu da göz ardı etmeyelim ki ABD’de, İran’a saldırmak isteyen bir azınlık grup kadar, İran’la barış içinde yaşamak isteyen grup da var. “8 tane Amerika vardır.” diye meşhur söylem vardır, bu 8 Amerika’dan kaç tanesi savaşı istiyor? Buna da bakmamız lazım. Ama Amerika’da en ciddi sorun alanının, askeri endüstriyel kompleks olduğunu biliyoruz. Bu sistemin savaşlara ihtiyacı var. Doğu Akdeniz’de ABD’nin konumuna baktığımız zaman, evet, İsrail’in güvenliği için ABD, Doğu Akdeniz’de bir çatışma ortamını isteyebilir. Niye? İkinci İsrail dediğimiz denize çıkışı olan bir sözde kürdistanın kurulması için. Bu zaten yeni bir şey değil. Bu, Wilson Prensipleri’nden beri, Paris Konferansı’ndan beri devam eden bir istek. İkincisi tabii ki İran’ın çevrelenmesi. Çünkü İran’ı, İsrail’e çok büyük bir tehdit olarak görüyor. Bugün eğer İsrail-Amerika ilişkileri bu kadar yakın olmasa, örnek verelim; mesela ABD ile Tunus ilişkileri gibi olsa, ABD uçak gemisi grupları kalkıp da Doğu Akdeniz’de varlık göstermez, değil mi? Dolayısıyla İran’a karşı, “Nükleer silah yapacak.” endişesiyle, nükleer endüstrisine ambargo uygulayacak, abluka uygulayacak birtakım cezalar getirecek kadar düşmanca bir tutuma girmez. Şu an baktığımız zaman İran’a uygulanan ambargolar Kuzey Kore’yi falan geçti. Savaşın eşik altından bahsediyoruz. Böyle bir savaşın yaratacağı etki sadece bölgesel değil, küresel etkiler açısından da çok büyük olacaktır. Çünkü İran, bir Irak değil; İran, bir Libya da değil. 1980’den bu yana muazzam silahlanan, kendi ulusal savunma sanayiini kurmuş, enerjide dışa bağımlılığı olmayan ve kolay kolay da dış dünyanın etkilerine Çin gibi, Rusya gibi kapalı olan bir toplumdan bahsediyoruz. Burada bir turuncu devrim -Gürcistan’da ve Ukrayna’da olduğu gibi- yaratmak da kolay değil. Dolayısıyla dünya basınına da baktığımız zaman çizilen senaryolarda, böyle bir çatışmanın iki taraf için de çok kanlı geçeceğini; ama İran’ın bu kayıpları tolere ederken ABD’nin tolere etmesinin çok güç olacağını da görüyoruz. Doğu Akdeniz böylesine bir senaryoda tali bir cephedir. Böyle bir cephede Türkiye’nin pozisyonu çok önemli. Böyle bir kriz yaşanırsa dilerim ki Türkiye İncirlik’in İran’a karşı kullanılmasını teşvik etmez. Bundan önceki savaşlarda çok kısıtlı bir şekilde kullanılmasına izin verildi. Doğu Akdeniz’e geri dönersek, ABD’nin özellikle Yahudi ve Rum lobisinin kendi içinde çok güçlü olması, hem de zamanında eski Güney Kıbrıs Rum liderinin söylediği gibi “Biz Türkiye ile olan sorunlarımızı silahlı kuvvetlerle çözemeyiz; ama dev petrol firmaları üzerinden çözebiliriz. Onları Kıbrıs sorununda kullanabiliriz.” Lafını hatırlamak gerekir. Exxonmobil, Total, ENI gibi… Ama burada da çözülmeyi görüyoruz. Bakın birinci çözülme ENI’nin, daha doğrusu İtalya’nın East-Med projesinden geri çekilmesidir. Geçtiğimiz haftalarda oldu, bu deprem etkisi yarattı. İkincisi Sir Alan Duncan’ın İngiliz parlamentosunda yaptığı açıklama. Bu da çok büyük bir deprem etkisi yarattı. Şunu söyleyebilirim: Bugün kendi kendine deklare edilmiş Kıbrıs’ın MEB bölgesinde, Güney Kıbrıs eğer silahlı bir çatışmaya girişecekse ne ABD’nin ne Almanya’nın ne Fransa’nın yardıma geleceğini sanmıyorum. Neden? Çünkü çok büyük bir küresel denge değişikliği dönemine girdik. Yani siz büyük bir kanserle uğraşıyorsunuz ki bana göre bu kanser Güney Çin Denizi, Doğu Çin Denizi, Arktik Okyanusu, NATO Rusya ilişkileri, ABD-Çin ilişkilerinde yaşanıyor. ABD’nin zaten 280 gemisi var. Karşısındaki bloğun daha fazla gemisi var ve ateş gücü de yoğun. Böyle bir durumda kalkıp da Güney Kıbrıs Rumlarının, ispat edilmiş rezervleri 1 trilyon metre küp bile değilken, burada Türkiye gibi eski müttefikiyle ve de güçlü bir rakiple çatışmaya girmesini ben hayal bile etmiyorum açıkçası. Ama onun haricinde hibrid savaşının gereğini her türlü yaparlar. Benim gördüğüm en ciddi tehlikeyi söyleyeyim: Türk devlet mekanizmasını zayıflatmayı hedefleyebilirler. Türkiye’de bir turuncu devrim benzeri hareketlenmeyi hedefleyebilirler. Buna Türkiye’nin çok dikkat etmesi lazım. Mesela son haftalarda BBC, DW gibi yabancı ajansların Türkçe servislerinde muazzam bir artış görüyoruz. Burada şu mesajı veriyor: “Ben ciddi bir psikolojik harekata hazırlanıyorum.” Bu esasında kurşunlardan daha tehlikeli.
“Allah kimseyi Türkiye’yle savaştırmasın, onlara üzülürüm.”
SH: Güney Kıbrıs’ın bu tutumunun, yasal bir dayanağı var mı? Türkiye bu hak gaspına karşı ne yapabilir?
CG: Dünyada böylesine kötü bir örnek yok. Türkiye’den haksız yere kendisinden çalınan 150 bin km2 alandan bahsediyoruz. 9 kilometre çevresi olan bir Meis adası var. 1500 km kıyısı olan Anadolu’dan, kalkıp yüzde 75’i çalıyor. Böyle bir örnek yok. Bunu ABD de İngiltere de görüyor. Türkiye bugüne kadar nefesini tuttuysa hakikaten büyük bir devlet olduğu için tuttu. Bunun yani siyasi iktidarla, hükümetle ilgisi yok. Türkiye’yi büyük bir devlet olarak görmemiz lazım. Bu ülke, Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’teki Sampson darbesinden 120 saat sonra haritayı değiştirmiştir. Türkiye’nin yeteneğini de biliyorlar ki o zaman savunma sanayimiz bir birimse, bugünkü savunma sanayimiz 70 birim. O zamanki nüfusumuz 35 milyonsa, şimdiki nüfusumuz 81 milyon. O zaman daha PKK terörü yok, 84’ten beri savaşan, neredeyse son 35 yıldır savaşan bir Türkiye söz konusu. Allah kimseyi Türkiye’yle savaştırmasın, onlara üzülürüm. Bu kadar net söylüyorum.
“Türkiye, Ege’de dezavantajlı duruma düşmemek için MEB’i ilan etmiyor.”
SH: Akdeniz’deki rezervler noktasında bir iddia var. Aslında Güney Kıbrıs’ın o bölgede çok ciddi bir rezerv bulamadığı ve kayda değer bir rezerv olmadığı için, diğer bu ülkelerin de Güney Kıbrıs’a desteğe gelmeye ve savaşmaya gerek duymadıkları konuşulanlar arasında. Bu doğru mu?
CG: Evet, bugün baktığımız zaman İsrail’in Leviathan ve Tamar sahaları, çok zengin sahalar. Bunlar zaten İsrail’i net ihracatçı yaptı. Ama Afrodit sahası, yani Kıbrıs’ın 11 ve 12’de bulduğu saha, bir trilyonun çok altında. Yani 150 milyar metre küp. Örneğin East-Med boru hattını yapabilmeniz için, en az çıkarmanız gereken miktar yarım trilyon metre küp olması lazım. Şu an, “Bu oyunun en şanlısı ve kazananı kim?” diye sorarsanız, “Mısır” derim ben. Çünkü Mısır’ın Zohr sahası ve geçen yıllarda bulunan Noor sahası ki bizim 5 numaralı sahanın güneyine düşüyor, toplamda 1.5 trilyon metreküpü buluyor mesela. Mısır gerçekten doğal gaz zengini ülke statüsüne girme aşamasında. Güney Kıbrıs bölgesinde yok mu? Var. Şimdiki teknolojiyle bulduklarını açıkladılar. Şimdilik yetersiz ama yarın? Mavi Vatan Tatbikatı sürdürülürken ne dedi Exxonmobil? “10 numarada gaz buldum.” dedi. Bu tamamen psikolojik bir harekattı. Şunu demek istiyorum: Beğenelim, beğenmeyelim, karbondioksit salınımlarına, ozon tabakasının delinmesine rağmen maalesef, 21.yüzyılın sonuna kadar biz hidrokarbonlara bağımlı olacağız. En azından 2050’ye kadar hidrokarbonlar, %50’nin üzerinde, birincil enerjide önemli olacak. Dolayısıyla nüfus artıyor. 15 yılda bir dünya nüfusu 1 milyar artıyor. Dolayısıyla her ülke için deniz yetki alanlarındaki bu tür rezervuarlar, uğruna savaşa girecek kadar mühim. Ama burada ülkelerin eşit boyutta olması lazım. Bugün Vietnam’la Çin’in, Güney-Çin denizinde çok ciddi sorunu var. Vietnam’a bakıyoruz, kiminle ittifak yapıyor? ABD ile. Halbuki kaç Vietnamlı öldürdü ABD? 1 milyon. Demek ki ne kadar ciddi bir alan suyun altı, Ne kadar ciddi bir rekabet var? O nedenle Çin’in örneğinde yaşadığımız gibi Güney Kıbrıs da aynı şekilde bakıyor ve ittifak sistemi kurmaya çalışıyor. Türkiye’ye karşı son iki yılda 20 tane tatbikat yapıldı. Neredeyse her ay bir tatbikat. Diğer yandan bakıyorsunuz, Türkiye’ye karşı 6 ayrı blok kurmuşlar. Mısır-İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs… Bakıyorsunuz, Güney Kıbrıs ve farklı AB ülkeleri… Bakıyorsunuz, Gaz Forumu, tüm sahildarların dahil olduğu… Bakıyorsunuz, AB Güney Akdeniz Ülkeleri Forumu… Bunların hepsi Türkiye’ye karşı. Son 4 yılda neredeyse 12’ye yakın askeri anlaşma imzalanmış. O bakımdan, Türkiye’nin yapması gereken şuydu diye düşünüyorum: Şu ana kadar Türkiye MEB’ini ilan edebilirdi, kıta sahanlığı yerine. Ama Ege sorunu çözülmediği için, Ege’de kendisini dezavantajlı duruma düşürmemek içim MEB’i ilan etmiyor. Çünkü MEB ilan etmek için Yunanistan’la sınır anlaşması yapmanız lazım. Ege’nin sınırları belli değil. Ege’nin içinde kendi ciddi sorunları var. Yani işgal altındaki adalar sorunu, sınırlandırmayı etkiliyor. Ege’nin kıta sahanlığı çözülecek gibi değil şu an, 76’dan beri dondurulmuş. Karmakarışık bir durumla karşı karşıyayız. O nedenle Türkiye’nin yaptığı doğrudur. “32derece -16dakıka -18saniye doğu boylamı ile 28 derece doğu boylamı arasında benim kıta sahanlığım var. Orta hat da Mısır’la olan alandan geçiyor.” dedi. Burada eksik olan bana göre şudur: Libya’yı da katması gerekirdi. Çünkü Libya’yla karşılıklı sahil durumu var. Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Cihat Yaycı Amiral’in tezidir, çok doğrudur: Bingazi ile Fethiye sahillerinin karşı karşıya olduğunu ispat etmiştir. Bunun da ciddiye alınması gerekir, bu alınmadı. Ama en önemlisini söyleyeyim: Türkiye, Suriye’yle masaya oturmalıydı. Bundan daha kritik bir durum yok. Türkiye’nin hala Esad’a “Esed” demesini anlamış değilim. Güneyinde denize çıkışı olan bir kürdistan devletinin kurulma aşamasında, Suriye gibi müttefiki yanımıza çekmemiz varken, sadece dini bir ideoloji üzerinden ötekileştirmeyi anlamış değilim. ayrıca her halükarda Lübnan’la oturup anlaşmamız gerekirdi. Neden? Kuzey Kıbrıs’ın gelecekte bağımsız bir devlet olarak, özellikle Karpas Yarımadası’nın deniz yetki alanının sınırlarının belirlenmesindeki etkileşimi açısından. O yüzden Lübnan’la ilişkileri en üste taşımamız gerekirdi. Diğer bir konu da tabii ki Libya’yla olan ilişkiler… Libya’yla ne yapıp edip bizim “Deniz yetki alan sınırlandırmasını yapmamız gerekirdi” diye düşünüyorum.
“Türkiye, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a 150 bin km kareyi bırakmadığı; denize çıkışı olan bir kürdistana izin vermediği sürece kötü çocuk olmaya devam edecektir.”
SH: Türkiye’nin Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) olarak kabul ettiği alanda İtalyan petrol platformu sondaj çalışması yaptı ve deniz kuvvetlerimizce izin verilmedi. ABD’nin de açıklamalarının tavizkar olduğunu biliyoruz. Bu yaşananlar nedeniyle Türkiye, Akdeniz’e uzak ülkelerle de sorun yaşayan bir konumda bulunuyor. Bu durumu nasıl okumak gerekir?
CG: Ona şöyle cevap vereyim. İttifak sistemlerinde ülkeler ittifak seçerken, güçlünün yanına geçmeyi tercih ederler. Türkiye’ye baktığımız zaman 2002’den beri, tek parti tarafından her seçimde kazanarak gelinmiş. Ama tek parti iktidara ilk geldiğinde, Batı’yla iyi ilişkiler içerisinde ve Batı’nın istediği jeopolitik hedeflere yardım eden ve destek veren konumdaydı. 2012-13’ten itibaren tamamen, 180 derece rota değişikliği ile Batı’nın çıkarlarını ikinci plana iten, kendi çıkarlarını ve hayatta kalmayı öne çıkaran ve 15 Temmuz’dan sonra bu işin artık hayatta kalma mücadelesine dönüştüğü bir jeopolitik konjonktüre girdi. Türkiye şu an Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a bu 150 bin km kareyi bırakmadığı sürece; denize çıkışı olan bir kürdistana izin vermediği sürece; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin korunmasına hassasiyet gösterdiği ve Karadeniz’de, NATO’nun çok büyük varlık göstermesine izin vermediği sürece kötü çocuk olmaya devam edecektir. Hatta buna şunu da ekleyebiliriz: Kuzey Kıbrıs’taki kolordunun geri çekilmesi. Onların istediği gibi gelişmiş bir Annan Planı’yla Türkiye’nin ve KKTC halkının tamamıyla aleyhinde çözüme “Evet” denmediği sürece, Türkiye mahallenin kötü çocuğu olmaya devam edecektir. Bir kere bunu görmemiz lazım. Buradaki şu söylem yanlıştır: “Herkesle kavgalıyız.” Suriye ile ilişkiler hariç, bu yanlıştır. Çünkü Suriye’yle ilişkiler gördüğümüz kadarıyla din temelli faktörlere bağlı. Halbuki diğer ülkelerle; Yunanistan, Güney Kıbrıs, İsrail, ABD tamamen, Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarına aykırı davranışlar içinde olduğu için ilişkiler kötü. Bugün aklı başında bazı devlet adamlarının, bazı akademisyenlerin bile “Herkesle kavgalıyız.” söylemi var. Bu çok yanlış, kavganın nedeni, Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarının zedelenmemesi. Türkiye’nin gelecek kuşaklara jeopolitik kayıp vermemesi için bu anlaşmazlık. Bugün Ege adalarını, Batı Trakya’yı geri alabiliyor muyuz? Türkiye’nin o dönemde güçlü bir donanması olsaydı, biz Midilli’yi, Sakız’ı, Sisam’ı, Anadolu’nun içine girmiş bu kadar adayı Yunanistan’a bırakır mıydık? Asla.
“Sevr’de, Türkiye’nin anavatanının parçalanması isteniyordu. Bu kez de Türkiye’nin mavi vatanı parçalanmak isteniyor.”
SH: Ekonomik ilişkilerimizin de olduğu Mısır, Lübnan, Katar gibi bölge ülkelerinin de Türkiye’yi bu noktada yalnız bıraktığını biliyoruz. Türkiye bu anlamda, özellikle Akdeniz’e kıyısı ülkelerle bir uzlaşma sağlayamaz mı, dış politikada nasıl bir tutum sergilemek gerekir?
CG: Lübnan’ın kazanılabileceği taraftarıyım. Ama şunu da unutmayalım: Demin ne dedim? Hegemonya geri çekiliyor. Geri çekilirken de her türlü gücünü sonuna kadar kullanır. Örneğin; Golan tepelerinin işgalinin tanınmasından tutalım da Batı Şeria’daki yerleşimlere onay verilmesi gibi… Düşünün, siz oyun kurucu, süper bir ülkesiniz ve güvenilir arabulucu konumundasınız, Birleşmiş Milletler’i kurmuşsunuz, dünya düzenini “Washington Consensus” adı altında tesis etmişsiniz, IMF’yi(Uluslararası Para Fonu) kurmuşsunuz, Dünya Bankası’nı kurmuşsunuz, dolar sistemini kurmuşsunuz. Dünyanın en önemli deniz ulaştırma rotalarını kontrol eden sistemi kurmuşsunuz. 11 uçak geminizle dünyada büyük bir jandarmalık yapıyorsunuz. Bu ülke çıkıyor, “Birleşmiş Milletler’in güvenlik konseyinin çıkardığı kararları tanımıyorum.” diyor. Bu neyi yaratmış oluyor? Muazzam bir hukuksal çöküş, ahlaki bir çöküş. Niye? Siz ahde vefa etmiyorsunuz, bir kere imza attığınız bir kararı tanımıyorsunuz, BM kararını. Dolayısıyla ortaya ne çıkarıyor? Karmaşa ve gücün hüküm sürdüğü bir dönem. O zaman, her ülke güç ittifaklarına yöneliyor. Bugün Türkiye’nin, Rusya’ya ve Çin’e yaklaşması bu sistemin sonucu. ABD, 15 Temmuz’da başarılı olsaydı, bugün Türkiye bu tartışmayı zaten yapmıyor olacaktı; çünkü saydığım bütün alanlarda taviz vermiş olacak, çöken hegemonya tarafına geçmiş olacaktı. Ama belki 10 yıl, 20 yıl sonra o sistem çöktüğü için, yeni sistem kurulurken siz parçalanmış bir devlet olarak yerinizi alacaktınız. O bakımdan Türkiye şu an, 1.Dünya Savaşı’nda yaptığı hatayı yapmıyor. O zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü bir donanması, ordusu olsaydı gidip Almanya gibi macera arayan bir devletle ittifak sistemine girmezdi. Belki de gücüyle bağımsız da kalabilirdi. Ama o kadar zayıftı ki zaten savaşın nedeni Osmanlı’yı parçalamaktı, böyle bir savaştan kaçamazdı. Ama şu an Türkiye’ye bu yapılamaz. Sevr’de, Türkiye’nin anavatanının parçalanması isteniyordu. Çünkü Türkiye parçalanmaya müsaitti. Balkan Harbi’nde küçücük Bulgaristan Çatalca’ya kadar gelmişti, Yunanistan iki ayda bütün adaları almıştı. Şimdi durum öyle değil. Bu kez Türkiye’nin mavi vatanı parçalanmak isteniyor. Ama Türkiye “Bir dakika!” diyor, şartlar yüz yıl öncesindeki gibi değil. “Çok güçlü bir donanmam var, istersen dene.” diyor. Kimse de bunu deneyemez.
“Ben olsam onların da hak iddia ettiği 5 numaralı sahayı tanımaz ve Fatih’i orada deldirirdim.”
SH: Türkiye’nin Fatih sondaj gemisiyle yaptığı çalışmalara gelmek istiyorum. Türkiye aslında kendi egemenlik alanında sondaj çalışmaları yapıyor; ancak Fatih sondaj gemisinin buna rağmen büyük bir tepkiyle karşılandığını söylemiştiniz. Türkiye’nin bu alanda yapacağı sismik-sondaj çalışmalarını devam ettirebilmek için ne yapmalı?
CG: Bunların küstahlığı şöyle: Şu an Fatih’in çalıştığı yer Baf’ın 45 mil batısı, zaten Türk deniz yetki alanlarının tartışmasız olduğu bir yer. Ama bunlar o kadar hayasız, o kadar ahlaksız, o kadar şımarıklar ki… Bu bölgeyi Güney Kıbrıs’ın kıta sahanlığı içerisinde gösterecek kadar. Türk hükümetinin bence, bundan sonraki aşamada yapacağı, bunların 2007’de verdiği 1-4-5-6-7 numaralı sahalarda delme yapmak olmalı. Bu alanlar Türkiye’nin kıta sahanlığına giriyor. Ben olsam şahsen, Delme işlemini 5 numaralı sahada yapardım. Yani onların da hak iddia ettiği, lisans verdiği yerde. Adam o kadar küstah ki hem benim sahama giriyor hem de benim sahama girdiği yerde, bir de lisans veriyor. Ben o sahayı tanımazdım. Orada gider, Fatih’i deldirirdim. Şu an Türkiye zaten hakkı olan yerde yapıyor; ama görüyoruz ki buna bile tahammül ediyorlar.
“Kıbrıs’taki sorunların çözümü için yeni bir sürece girmemiz gerekiyor.”
SH: Fatih Sondaj gemisi söylediğiniz üzere, bir nevi savaş ilanı gibi, egemenlik alanlarına ihlal gibi görüldü. Bu yönde açıklamalar yapıldı, bu açıklamalar nereye varacak? Kıbrıs’ta hukuki bir çözüm aranabilir mi?
CG: Şöyle düşünelim: “Sizin eviniz var, karşınızda komşu çiftlik var.” diyelim. Ortada da bir mera var hayvanların otladığı. Siz diyorsunuz ki kendi ailenize, “Bizim meranın sınırı şuradan geçiyor.” Öbür taraf da diyor ki “Hayır, o sınır oradan değil, buradan geçiyor.” Ortada uluslararası hukuki bir merciin, BM’nin tanıdığı egemen ülkelerin karşılıklı imza atarak Vestfalya Prensipleri’ne göre, Viyana Prensipleri’ne göre diplomatik şekilde, karşılıklı teati edilmiş bir sınırlandırma anlaşması yok. Herkes iddiada bulunabilir, durum bu. Türkiye diyor ki “Ben içtihatlara bakıyorum. UNCLOS, yani BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne bakıyorum ve bu değerlendirmeler ışığında 100’den çok dava var. Bu davaların sonuçlarına bakarak diyorum ki ‘Benim deniz yetki alanım buradan geçer.’ Adaların payı azdır, adaların karşı tarafta olması, orantısallık problemi, sahil uzunlukları,” encroachment” denen Körfez’in çıkışını kapama vb bir dolu şart var. Bu şartlara bakarak deniz hukukçuları çalışmışlar ve bir sınır çizmişler. Onlar da bir sınır çizmiş. Bunun sonu ne olacak? Bunun sonunda normalde, medeni iki ülkenin nereye gitmesi lazım? Oturacak karşılıklı görüşecek, anlaşma olmuyorsa tahkime gidecek. Bu da Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı. Nasıl Romanya ile Ukrayna gitti Yılan Adası yüzünden? Divan 2009’da Ukrayna aleyhine karar verdi. Hiç kimse beklemiyordu o kararı; ama mantıklı. Nasıl gideceğiz biz? Türkiye Güney Kıbrıs’ı tanımıyor, Kuzey Kıbrıs da Güney Kıbrıs’ı tanımıyor. Güney Kıbrıs, Türkiye’yle aynı masaya oturmuyor. Ortada KKTC aleyhinde verilmiş 5 tane BM Güvenlik Konseyi kararı var. Bu kararların çoğu GKRY denen haydut devleti, Kuzey Kıbrıs’ı da temsil edecek şekilde tek ada devleti olarak tanıyor. Türkiye bu kararların hiçbirini tanımıyor haklı olarak. Demek ki yeni bir sürece girmemiz gerekiyor. O zaman belki de şu yapılacak: Aynen Bern Mutabakatı’nda olduğu gibi, 12 Mart 1976’da ne dendi? “Bunu biz çözemiyoruz, o zaman açık deniz alanlarındaki sismik araştırma işlemlerini karşılıklı olarak yasaklayalım.” Belki de Türkiye ile Kıbrıs bunu yapacak; ama Kıbrıs’ın buna niyeti yok. Çünkü çok büyük yatırımlar yapıldı, milyarlarca dolar. Demek ki burada belki de dediğim gibi, “Taraflar makul sınırlar içerisinde faaliyetlerine devam edecek.” diye düşünüyorum. O yüzden dikkat edersek, esasında Güney Kıbrıs’ın 1’den 13’e kadar 2007’de yayınladığı sınırları, esasta ben Türkiye’nin çıkarlarını da düşünerek 1-4-5-6-7 hariç daha makul olduğunu düşünüyorum Kuzey’deki sınıra nazaran. Belki de Türkiye diyecek ki “Bu işin sonu yok, bu işi ancak şu şekilde dondururum: Ben 1-4-5-6-7’deki kendi payımı da bu sınırı çizerek koruyacağımı söylüyorum, onun haricinde ne yaparsan yap.” da diyebilir veya şunu diyebilir: “Kuzey Kıbrıs’ın haklarından ben feragat ediyorum, şöyle feragat: Kuzey Kıbrıs’la Güney Kıbrıs’ı bağımsız iki devlet olarak savunalım ve Kuzey Kıbrıs kendi evine, Güney Kıbrıs kendi evine gitsin. Kuzey Kıbrıs’ın deniz yetki alanları, Karpas dahil tabii ki.” Biliyorsunuz, Annan Planı’nda en büyük pay Karpas’tan alınıyordu. Çünkü Karpas’ın kıyı uzunluğunu kattığımız zaman, şu an Kuzey Kıbrıs’ın kıyı uzunluğu, Güney Kıbrıs’tan uzun, bunu kaldıramıyorlar. “Ben denizci bir devletim, Türkler karacıdır. Bunlar nasıl olur da Karpas’ı alarak bizim kıyı uzunluklarımızı ikiye katlıyorlar? Sadece kıyı uzunluğunu değil, deniz yetki alanını da etkiliyor bu durum.
“Güney Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs, tüm sahildarlarla konferanslar yaparak deniz yetki alanları sorununu çözmeli.”
SH: Akdeniz’deki sorunu çözmek için Münhasır Ekonomik Bölge’nin, Türkiye’nin adalar sorunundan dolayı ilan edemediğini söylediniz. Akdeniz’deki sorunların çözümünü de sağlayabilmek açısından, Ege’deki gasp edilen adalar sorununun çözümü için politik bir çözüm bulunabilir mi?
CG: Türkiye ve Yunanistan Dışişleri görüşüyor. Benim şahsi görüşüm, ben şu an maksimalist şekilde düşünüyorum, onlar nasıl maksimalist davranıyorsa ben de davranırım. Yani Rodos’a, ve diğerlerine sadece karasuyu kadar pay bırakarak sınırları çizerim. Şu an bizim zaten ilan ettiğimiz bu. Ama bunu Dışişleri’miz genelde kabul etmiyor. Neden? Bunun Ege sorunlarını alevlendireceğini, işin içinden çıkılmaz bir probleme dönüştüreceğini düşünüyor. O yüzden 28’i ilan ederken de ne dedi? “Gelecekte Ege sınırlandırması yapılırken bunu tekrar gözden geçireceğim.” dedi, 28 boylamını. O bakımdan kolay bir iş değil, bunu söyleyeyim. İki ülkenin siyasi ittifaka gitmesi… Diyelim ki “Türkiye ile Yunanistan’ın gelecekte gevşek federasyona gittiği… Denenmedi mi bu? Denendi. Celal Bayar zamanında denendi. Mustafa Kemal, Venizelos döneminde Kabotaj Kanunu’nu Yunanistan lehinde genişletecek kadar… Türk-Yunan denizcilik anlaşmaları imzalandı, o dönemde yaşandı bunlar. Yarın da bir bakarsınız, mucize olur. Yunanistan diyebilir ki “Yeter, ben ABD’nin, AB’nin boyunduruğundan bıktım. Artık bağımsız bir devlet olmak istiyorum.” Şu an bağımsız falan değil, tam anlamıyla vekil bir devlet, büyükler ne derse onu yapan bir devlet. Çipras tamamen sol eksenli, anti Amerikan bir parti lideriydi; şu an Amerika’ya ilave üs vermeyi düşünüyorlar. Yani vekil devleti daha nasıl tarif edeyim size? O bakımdan şu an Türkiye doğru olanı yapmaktadır. Dediğim gibi Libya’yla, Lübnan’la, Suriye’yle olan ilişkileri geliştirmesinde fayda var. Diğer yandan da iki devletli çözüm sağlandıktan sonra oturup çoklu konferanslarla, Güney Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs, tüm sahildarlarla konferans yaparak bu deniz yetki alanları sorununu çözmesi… Bundan başka bir çözüm düşünemiyorum.
SH: Türkiye şu anki politik koşullar içerisinde, usulüne uygun olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi ya da bunu destekleyecek politikalar mı üretebilir mi?
CG: Dışişleri buna direniyor, nedenleri var tabii. Ama şu anki kıta sahanlığı sınırlarının, yani 28-32-16-18 ve altta Mısır’la ortay çizgi, böyle bir şeyin bile BM kayıtlarına girmesi, bu iyi bir şey. Yoksa eskiden, bunun olmadığı dönemde 2004’te ve 2013’te verilen iki nota var. Bir tanesinde 28 yok, öbüründe 28 var. 18 Mart 2019 notası, ikincinin tekrarı gibi oldu esasında. Ama dediğim gibi bu, hiç yoktan iyidir.
“Türkiye’nin, çok partili demokrasiye geçtikten sonra çok ciddi devlet adamı sorunu olmuştur.”
SH: Denizlerimizdeki, KKTC’deki ve dış politikadaki bu sorunlara karşın iç politikada da sorunlar yaşıyoruz. Erdoğan’ın “Türkiye ittifakı” söylemi de olmuştu. Denizlerimizde, Doğu Akdeniz’de çözülmeyi bekleyen bu kadar sorun varken iç politikada da çeşitli anlaşmazlıklar ve tartışmalar sürüyor. İç politikadaki çatışmalar ve “Türkiye ittifakı” söyleminin, en azından dış politikada faaliyete geçememesi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’deki sorunları nasıl etkiliyor?
CG: Kötü etkiliyor tabii. Türkiye’de jeopolitik, okullarımızda öğretilmez. Jeopolitik, jeostrateji, ülkelerin milli güçleri, milli güç politikaları öğretilmez. Bunda tabii ki neredeyse son 70 yılın Atlantik politikalarının çok büyük rolü vardır. Türkiye’de deniz gücü kavramları ve deniz tarihi de objektif şekilde anlatılmaz. Dolayısıyla bunları üst üste koyduğumuz zaman, devlet adamlığıyla siyasetçiliğin ayrı iki kutupta olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin çok partili demokrasiye geçtikten sonra çok ciddi devlet adamı sorunu olmuştur. “Çok ciddi.” diyorum bakın. Siyasetçi sorunu olmaz, Türkiye’de siyasetin kalitesi zaten çok düşüktür. Bu kalitesizlik devam ettiği sürece iktidarın, muhalefetle böylesine çok ciddi jeopolitik konularda bir araya gelmesinin kolay olmayacağını değerlendiriyorum. Ama her şeye rağmen, devlet dediğimiz varlığın kendine has bir mekanizması var, bürokrasisi var, oturmuşluğu var. Buna güveniyorum ben. Yoksa bu sistem de çökerse o zaman 15 Temmuz’u başarılı olmuş kabul etmemiz gerekir zaten, Türkiye kendini jeopolitik alanda savunmadığı sürece. Ama bugün muhalefete baktığımız zaman, açıklamalarında görüyorum ki mesela Doğu Akdeniz’de yer yerinden oynuyor; ancak Türkiye’nin ana muhalefet partisinde bu konuyla ilgili ciddi hiçbir açıklama duymadık. Bu da tabii şöyle endişeye sevk ediyor: “Ana muhalefet iktidar olduğunda ne olacak?” sualini kendi kendime soruyorum. Ama “Bizim gibi bipartizan, yani hiçbir şekilde siyasete dahil olmayan, siyaset üstü kalan kişi ve kurumların varlığı da bu ülke için yol göstermeye devam edecektir.” diye düşüyorum.
“Türkiye’nin jeopolitik bir saldırı altında olduğu bir ortamda, Kanal İstanbul ile bir ada devletçiği yaratmak çok riskli olur.”
Ertuğrul Şen (EŞ): Bu konuların yanında Kanal İstanbul Projesi hakkında bir sorum olacaktı. Sizce Kanal İstanbul projesi gerçekleşecek mi? Gerçekleşirse stratejik anlamda ve deniz güvenliği açısından ne gibi zararları var?
CG: Ben bu projenin başından beri gerçekleşmeyeceğini savunanlardanım. Bunun birçok nedeni var. Ama en büyük nedeni Türkiye’nin içinde bulunduğu finansal durum, bu bir. İkincisi, bu kanal kazıldıktan sonra çıkacak toprağın nerede kullanılacağı ve bunu kazabilecek yeteneğin Türkiye’de hazır olmaması. Çok büyük miktarlardan bahsediyoruz. Türkiye’nin bu dreci yapabilecek yeteneği çok kısıtlı. Diğer taraftan tabii ki bu projenin gerçekten çılgın olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaratacağı etkiler çılgınlığın ötesinde, Türkiye’ye çok büyük stratejik, ekolojik yaralar açacaktır. Ama en büyük yara, ben jeopolitik açıdan bakıyorum, Batı İstanbul adasını yaratıyorsunuz, bir ada devletçiği kuruyorsunuz. Trakya’nın savunması tamamen ortadan kalkıyor. Çok acil durumlarda neredeyse kilometre kareye 5 bin kişinin düştüğü, küçücük 1.500 km kare bir alandan bahsediyoruz. Buranın bir savaş, bir doğal felaket ve kaza durumunda tahliyesinden tutun, gıda güvenliği, su güvenliğine kadar çok ciddi sorunları olacağına inanıyorum. Neticede 9-10 tane köprüyle dış dünyaya bağımlı. “Türkiye’nin bu kadar jeopolitik bir saldırı altında olduğu bir ortamda, kalkıp sanayinizin, ekonominizin, hizmet sektörünün %70’inin olduğu bir alanı, bir ada devletçiğine dönüştürüp dört tarafını denizle çevirmeniz çok riskli olur.” diye düşünüyorum. Balkan Savaşı, 1.Dünya Savaşı tecrübemiz var. Tarihin yaratıcılığını kimse bilemez. O bakımdan bu proje jeopolitik açıdan bir kere çok tehlikeli. Geçen hafta İstanbul Barosu’nun yaptığı “Kanal İstanbul Paneli”nde konuşmacıydım. Orada çok kıymetli deprem uzmanları, çevre uzmanları, deniz biyologları, deniz bilimleri uzmanları konuştu. Çevre felaketi açısından yaratacağı etkiler bu röportaja yetmez, muazzam bir zarar. O panelin de sonuç belgesini internetten okumanızı öneririm. O alanlar kendi ihtisas alanım olmadığı için yorum yapmak istemiyorum. Bir de tabii Montrö’yü göz göre göre tartışmaya açacak bir şey. Montrö’nün hukuksal bütünlüğünü bozuyor, Montrö’nün tarif edildiğini alanı bozuyor. O bakımdan Karadeniz’in bu kadar yoğunlaştığı, Rusya’nın güneyden kuşatılması için NATO’nun üstüne düştüğü dönemde kalkıp Kanal İstanbul gibi coğrafi yeni bir varlığı yaratmanın çok gereksiz olduğunu düşünüyorum.
“Kanal İstanbul’a para harcayacağınıza, Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı yapın.”
EŞ: Projenin savunulması noktasında şöyle bir iddia var: Boğazın güvenliği sağlamak, ve yabancı gemilerin geçişini Kanal İstanbul’dan sağlayarak, boğaz ve çevresini tehlikelerden korumak. O zaman boğaz için geçerli olan tehditler Kanal İstanbul çevresi için de geçerli olmayacak mı?
CG: Tabii. Mesela Boğaz’da en dar yer 700 metredir. Orada en dar yerse 50 metre. Orada bir Independenta kazası olduğunda onu çekmek mümkün olmayacaktır ve o civardaki tüm yapılar felakete kurban gidecektir. İkincisi tabii ki en önemli olay -bunun için yapılıyor- tanker trafiğini azaltmak için. Günde kaç tanker geçiyor? 25. E peki siz buna bu kadar para harcayacağınıza, Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı’nı yapın Kuzey’den Güney’e. 25 tankeri geçireceğinize deyin ki “Samsun’u mecburi tuttum.” Nasıl Süveyş Kanalı’nda SUMED boru hattı var, kanaldan geçeceğine geliyorlar, SUMED’e yanaşıp veriyorlar. Aynı şey yapılabilir, bunlar düşünülemeyecek şeyler değil.