Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 32

Süreyya Abi: Her Şeyden Önce Beşiktaş Gelir

0

Şimdi size 36 yıl Beşiktaş’a adanmış bir ömürden bahsedeceğiz. Aslında hepiniz biliyorsunuz, tanıyorsunuz onu, Beşiktaş denilince belki de futbolculardan bile önce geliyor. Kaç yönetim, kaç futbolcu, kaç teknik adam yolcu etmiş. Üstüne üstlük futbol tarihinde ilk kez bir kulüp personelinin belgeseli yapılıyor. E hak etmiyor mu? Sonuna kadar hak ediyor. Tahmin ettiğiniz gibi tabii ki Beşiktaş’ın Süreyya Abi’sinden bahsediyoruz. Bugüne kadar çok fazla anısını, birden fazla kez hikayesini dinlediniz. Ancak Süreyya Abi Röportajlık’a o hikayenin bilinmeyenlerini, duygularını anlattı. 

Burada bir insan hikayesini ve tam ortasında insanüstü bir aşkı anlatacağız. İşte size Türkiye’nin en çok tanınan malzemecisi Süreyya Soner… 

Röportaj: Seda Özdemir – Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): 36 yıldır Beşiktaş’tasın, bu neredeyse bir ömür demek. Birçok başkan, yönetici, teknik adam ve futbolcuyla çalıştınız. Bu kadar sene Beşiktaş’ta nasıl kalabildiniz?

SÜREYYA SONER (SS): Ben çalışmayı çok seviyorum. Okumadık çalıştık. İlkokulu 7 senede bitirdim. Kardeşim Turgut bana yetişti. Bir başladı okul ”Aa sen de mi buradasın?” dedim. O bitirdi, liseden sonra bıraktı. Rahmetli kız kardeşim de okudu. Babam deniz subayıydı, okumamızı çok istedi.

Ben okumadım. Matbaalar, Yeşilçam derken geldik buraya. Burayı çok sevdim, hocaları sevdim futbolcuları sevdim, camiayı sevdim. Ben bu kadar uzun süre burada kalmayı camiaya bağlıyorum. Ne Yeşilçam’a benziyor burası ne de matbaalara. Dayım yetiştirdi bizi, maçlara gidiyorduk. Vefat eden bir arkadaşım var, sürekli bahsediyoruz ondan da. İkimiz sürekli Beşiktaş maçlarına giderdik, öyle sevdik. 14-15 yaşından beri çalışıyoruz, dediğim gibi matbaa, Yeşilçam derken buraya geldik sonunda ve kaldık.

ED: Peki sizde Beşiktaş aşkı tam olarak ne zaman başladı? Beşiktaş sizin için neyi ifade ediyor?

SS: Dayım fanatik Beşiktaşlıydı. Biz 7 yaşlarımızdayken maçlara götürürdü bizi, bizde de öyle başladı bu aşk kardeşimle beraber. O da Beşiktaş Basketbol Takımı malzemecisi. Öyle öyle bağlandık Beşiktaş’a.

Sonra ben vefat eden arkadaşım ile tanıştım. 2 sene beraber çalıştık. Çok deplasmanlara gittik, Adana’ya falan. Sonra o vefat etti. Beşiktaş’ın malzemecisi Ahmet Abi bırakınca ben girdim. ”Keşke o arkadaşım da yanımda olsaydı” dedim.

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Beşiktaşlılık duruşu ve Beşiktaşlılık değerleri sizce nelerdir?

SS: Beşiktaş camiası büyük camia. “İyi ki buraya gelmişim.” diyorum. Yeşilçam’da işçiliği öğrendik, zaten işçiliği en iyi orada öğrenirsin. Buraya girebilmem Yeşilçam sayesindedir. Orada her gün sabah erken kalkıyoruz, gece geç yatıyoruz, 5 saat uyku uyuyoruz, kolay değildi. Benim Beşiktaş’a girdiğim zamanlarda herkes Beşiktaş’lıydı.

”YENGENİZ BENİ YAKINDA BOŞAYACAK”

SÖ: Beşiktaş günümüze kadar pek çok efsane isme yuva oldu. Sizin Beşiktaş’ta geçmişe dair en çok özlediğiniz kişi kimdir ya da olay nedir?

SS: Bütün futbolcular aynı benim için, hiç ayırt etmiyorum. Gelene seviniyorum, gidene üzülüyorum. Bu iş böyle. gidince üzülüyorsun, ancak alışıyorsun. Bana göre öğrenci yurdu gibi burası, gitmeleri gerektiği zaman gidiyorlar. Gidenler de arayıp sorarlar, görüşürüz, karşılaşırız, konuşuruz. Rıza Hoca arıyor, Metin Hoca, Feyyaz Hoca çok arıyor, soruyorlar ben de aradığımda konuşuyoruz, bayramlaşıyoruz. Ben herkesi arıyorum hatta hanımla kavga ediyoruz “Bu kadar telefon parası nasıl geliyor?” diye. Yengeniz boşayacak beni vallahi.

Şaka bir yana zor, çok zor. Evin yolunu unutuyoruz, sabah erken çıkıp akşam geç geliyoruz. 2 kere doğum yaptı kadın, ben yurtdışındaydım. Bizim iş dışarıdan göründüğü gibi değil. Hastalık, ölüm, doğum, cenaze kabul etmiyor, kaldırmıyor bizim iş. Sadece ben değil, Erdal, Eren, Erol var; bizim diğer malzemeciler. Erdal ile 22 senedir beraber çalışıyoruz, daha yakından biliyorum, onların aileleri de aynı. En avantajlı Eren; çünkü bekar.

ED: Beşiktaş taraftarının takıma haksızlık yapıldığında ya da 8-0’lık Liverpool maçı gibi ağır mağlubiyetlerde ağlayacak kadar duygu yoğunluğu yaşadığını biliyoruz. Peki siz bu gibi durumlarda neler yaşıyorsunuz?

SS: Öyle durumları düşünmemeye çalışıyorum. Haksızlıklar, hakem hataları gibi durumlara odaklanmıyorum, işime odaklanmaya çalışıyorum. Takım sahaya çıkana kadar soyunma odasında oluyorum. Önceden soyunma odasında nöbet tutardım, oyuncuların eşyalarının başında beklerdim, sonucu onlar maçtan gelince öğrenirdim. İşimiz zor, bütün malzemeciler aynı.

FİKRET ORMAN YÖNETİMİ DIŞINDA HİÇBİR YÖNETİM KABUL ETMEZDİ”

ED: Efsaneleşen futbolcular bir yana takımın Süreyya Abisi’nin filmi yapılmak isteniyor. Sinema filmi teklifi geldiğinde neler hissetiniz? Çekim süreci nasıldı?

SS: Taraftarımız, camiamız sevdiği için çekildi bunlar. Reklam filmleri, tanıtımlar, belgeseller… Ben bilmiyorum, daha çok yönetim karar verdi, yaptık. Ben kendimi seyretmem genelde, şaşırıyorum böyle teklifler geldiğinde. Belgesel süreci şöyleydi: Bir arkadaş geldi, 4 yıl önce başladı çekimler,

İnönü Stadı yıkılmadan evvel. Gökçe Kaan Demirkıran yönetmenimizdi. ”Abi ben seni çok seviyorum.” dedi, Marmara Üniversitesi’nden çok değerli bir arkadaşımız, iyi ki de tanıştık kendisiyle. ”Aklımda senin belgeselini çekmek var, çocukluğumdan beri seni takip ediyorum.” dedi. Ben de ”Yönetim izin verirse yaparız.” dedim. Fikret Orman öncesi yönetim kabul etmemişti. Fikret Orman kabul etti, başkanımız olmasa bu iş olmazdı. Fikret Orman yönetimi dışında hiçbir yönetim kabul etmezdi. Diğer takımlarda mesela böyle bir malzemecinin filmi olacak falan, ben hiç böyle bir şeye tanık olmadım. Çekimlerde zorlandık, sponsor son anda bulundu. Gökçe’nin şirketi yok, bir şeyi yok. Marmara Üniversitesi’nde çekim işleri ile uğraşıyor. Kendi açımdan da ben profesyonel değilim, işçiyim. Ortaya böyle bir sonuç çıktı, ben de şaşırdım. Seyrettim biraz iyi biraz kötü. İzleyenler karar versin. Ancak bir şirket gelse, dese ”Süreyya Abi çekelim mi belgeselini?” vallahi kabul etmezdim. Ben okumadım; fakat baktım Gökçe talebe hala, onun için kabul ettim. Yeşilçam dönemlerini görünce duygulandım. İlk defa galada izledim, hakikaten insan duygulanıyor. Mesela Itır Esen’in babası ile beraber çalışmıştım. Itır Esen küçüktü o zaman, gördüğüm an gözlerim doldu. Belgesel için Fikret Orman ve yönetim çok yakınlık gösterdi, destek oldu. Burada herkes personel; garsonu, aşçısı vs… Üstelik 25 seneden aşağı çalışan yok burada. Bir işçi için bu kadar şeyi hangi kulüp, hangi yönetim kabul eder? ”İşçisin kardeşim sen, çek git!” der. Ben en çok buna şaşırdım.

SÖ: Peki Beşiktaş için nelerden vazgeçtiniz? Nelerden vazgeçersiniz?

SS: Ne olursa olsun her zaman önce burası. 36 sene olmuş, kaybettiklerimiz, aramızdan ayrılanlar, kimler kimler… Duygulu anlar yaşıyor insan. Ben eskiyi hep hatırlayarak yaşıyorum. Burada herkesle resmim var, soruyorlar ”Süreyya bunlar ne?” diye. Resimler olmasa ne hatırlarsınız ki? Anne, baba, teyzeler, amcalar, arkadaşlar… Annem geldi galaya, benim haberim yokken getirmişler. Babamı görmüş, abisini görmüş, orada kadın fenalaşmış ve götürmüşler. Kaybettiğim arkadaşımla resimlerim vardı, “Keşke o da olsaydı belgeselde.” diyorum.

”EN ÜZÜLDÜĞÜM AN 1987 YILINDA BİZİ ŞAMPİYONLUKTAN EDEN DENİZLİ MAÇI”

SÖ: Takıma dair en güzel ve en kötü anılarınız nelerdir?

SS: Hangisini anlatayım ki şimdi? Çok var ya. En üzüldüğüm an 86/87 sezonunda son 5 dakika kala yediğimiz golle berabere biten Denizli maçı, şampiyonluğun kaçtığı maç. Yenersek biz şampiyonuz, yenemezsek Galatasaray şampiyon olacaktı. Biz 1-1 berabere kaldık, Galatasaray, Bursa’da kazandı, en üzüldüğüm o maçtı. En sevindiğim maç 89/90 sezonunda Fenerbahçe’yi yendiğimiz maçtı. 3-1 kazanmıştık. Kaybettiğim arkadaşımla Fenerbahçe maçlarına giderdik, 17-18 yaşlarımızda bir gün maç çıkışı Taksim’e çıkıyoruz, maç sonunda kavga çıktı. Yeşilçam kahvesinde oturuyorduk, biz kaçtık. Bana o maçtan sonra dedi ki “Süreyya gün gelecek biz Fener’i burada yeneceğiz ve şampiyon olacağız.” Onun dediği maç, biz onu kaybettikten sonra, 89/90’da gelmişti. Onun için unutamam o maçı. O maçı da seyredememiştim. Soyunma odasında nöbet tutardım o zaman, futbolcuların eşyaları çalınmasın diye.

“BEŞİKTAŞ’A KÖTÜ FUTBOLCU GELMEZ”

ED: 36 yılın en iyi 11’ini ve en iyi antrenörünü sorsak sana?

SS: Beni hiç sokmayın o işlere. Benim için hepsi aynı; gidenler, gelenler, buradakiler… Kötü futbolcu gelmez bence buraya, başka yerde ekmek yiyorlar, şimdi konuşmayalım. Ben kendimi burada işçi olarak görüyorum.

SÖ: 36 sene içinde sizi en çok zorlayan sene hangisiydi?

SS: Kamplarda çok zorlanıyordum. Genelde 3 maç arka arkaya gelir Avrupa maçları; kupa ve lig… O zamanlarda futbolcular da biz de çok zorlanırız. Sene olarak zorlandığım sene yok. İki idman bir maç oluyor; ama alışıyorsun, ona da alışıyorsun. Tesislerden çıkamıyorsun o dönemlerde. Evin yolunu unutuyoruz.

“Nuh Köklü Cinayetinin Ardından Yazmak Çok Zor”

0

İstanbul Üniversitesi mezunlarından, Yurt gazetesi yazı işleri müdürü Sibel Köklü ile basın-yayın yüksekokulu, mesleki tecrübeleri ve gazetecilik hakkında konuştuk.

Röportaj: Dilek Sarıgül

 

Sibel Köklü basın-yayın yüksekokuluna 1986 yılında başlamış, 1991 yılında mezun olmuş. Gazetecilik ve halkla ilişkiler bölümünü bitiren Köklü, darbenin üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen etkilerinin okulda hissedildiğinden bahsetti. Köklü: ‘’Şu an iletişim fakültesinin bulunduğu binadaydık biz de. O zamanlar askeri yönetimin etkilerinin üniversitelerde olduğu bir dönemdi. Sanırım 83’e kadar üniversitelerde asker kalmış. Mavi bereliler varmış. O dönemler ‘Mavi bereli kışlana dön’ diye slogan atılırmış. 86’da biz geldiğimizde artık asker falan yoktu ama çok sıkı denetim altındaydı üniversiteler’’ dedi.

Tüm bunlara rağmen yine de üniversitenin çok keyifli olduğunu belirten Köklü, ‘’Liseyi bitiriyorsun, üniversiteye geliyorsun Beyazıt, İstanbul Üniversitesi, meşhur tarihi kapı, Beyazıt meydanı, kapalı çarşı, merkez bina, üniversitenin bahçesi, Beyazıt kulesi… Çok güzel bir ortamdı. Bizim sınıf sanırım

350 kişi falandı, bayağı kalabalıktı yani. Sadece bir tane türbanlı kız vardı. Şimdi nasıldır, bilmiyorum. Biraz daha fazladır herhalde. Yolda yürürken görüyorum. Sırf bizim okul için değil. Şu an çarşafla okula giden öğrenciler var’’ ifadelerini kullandı.

Okula başladığı ilk günün anısını şöyle anlattı: ‘’Oktay Verel diye bir hocamız vardı. Babıali dönemi Tercüman’da uzun yıllar çalışmış. 1950’lerden beri gazetecilik yapmış birisiydi. Güneri Cıvaoğlu da hocalarımızdan biriydi. İlk gün Oktay Verel’in dersi, sınıftayız. ‘Hepiniz kalkın, toplanın’ dedi. ‘Beyazıt Meydanı’ndan geçerek Kapalı Çarşı’ya gidin. Kapalı Çarşı Kapalı Kutu diye bir makale yazıp getirin.’ 300-350 kişi hep beraber kalkıp çıktık sınıftan. Gözlem yeteneğini geliştirmek için, yazı yazmaya, haber yazmaya alıştırma olsun diye yapmıştı bunu. O yazı üzerinden bir not vermişti bize.’’

 

‘’Kopyala-Yapıştır, Gazeteciliğin İflasıdır’’

Köklü hep gazeteci olmak istediğini belirtirken bunun sebebi olarak Uğur Mumcu’yu gösterdi ve ‘’Gazeteciler için o zamanlar haksızlıkların üzerine giden, doğruyu yazan, cesaretle bildiklerinden geri adım atmayan, hakkın hukukun peşinde olan kişi gibi bir idealleştirme vardı. Tercih yaptığımda hukuk fakültesine de girebilirdim, puanım yeterliydi ama ben ilk sıraya basın-yayın yüksekokulunu yazdım’’ diye konuştu.

Ardından gazetecilik yapmaktan çok mutlu olduğunu ifade eden Köklü, yeni bir şansı da olsa başka bir iş yapmak istemeyeceğini ama bazı adımları farklı atacağını belirtti ve ‘’Televizyonlar ilk açıldığında, Star TV mesela 90-91 gibi kurulduğunda bizim okuldan birçok insan merak edip oraya gittiler. Biz gitmedik. Şimdiki aklım olsa ben de giderdim. Bunun gibi farklı tercihlerim olabilirdi’’ dedi.

Mesleğin zorluklarından bahsederken eskiden her şeye ulaşmanın ve yapmanın çok güç olduğunu söyleyen Köklü, teknolojinin gelişmesiyle şu an her şeyin çok kolay olduğunu ve herkesin akıllı cep telefonuyla bu işi yapabildiğini belirtti. Herkesin gazetecilik yapmasını çok olumlu bulmadığını söyledi ve Milliyet gazetesinde çalıştığı dönemki bir anısını anlattı: ‘’İşe başladığımda bir fotoğraf makinem vardı. Pille çalışan bir makineydi. Çok soğuk havalarda o pil donuyordu. Beni gönderdiler bir yere çekim yapmam için hava sıcaklığı sıfırın altındaydı. Pil donmuştu ve makinenin deklanşörü basmıyordu. Büyük bir problemdi. Şimdi bu işi yapanlar böyle bir problem yaşıyor mu? Hayır, aklına bile gelmiyor böyle bir sorun. Makinelerin içine koyulan film sınırlıydı. Tembihlenirdik, filmin hepsini bitirme, idareli kullan, diye. Çünkü film pahalı bir şeydi. Böyle teknik sorunlarımız vardı. Şimdi teknoloji sayesinde bunlar aşıldı. Sıradan insanların ulaşabileceği hale geldi fakat dediğim gibi, bu sıradanlaşma ve bu kadar yaygınlık bizim mesleğimizin ayağa düşmesine neden oldu.’’

Gazeteciliğe adliye muhabiri olarak başlayan Köklü, adliye muhabirliğiyle ilgili şöyle konuştu:

‘’Adliyede sürekli cinayet, tecavüz, hırsızlık, gasp, rüşvet, siyasi suç gibi hikâyelerle uğraşıyorsunuz. Adliyeye bu yüzden geliyor insanlar. İyi haberler değil yani bunlar. Mahkemelere gidip duruşmaları izliyorsun, not tutuyorsun sonra haberini yazıyorsun. Bu işe ilk oradan başlamak da zor. Olayları kavramak zordu. Benim çalıştığım dönemde İSKİ skandalı çok gündemdeydi. CHP’nin, İstanbul’u kaybetmesine neden olan, belediyelerdeki yolsuzluk skandalı… Şimdiki aklım olsa daha siyasi bir bilinçle takip ederdim bu olayları. Ama ilk gittiğiniz duruşmalar bunlar olunca kavramakta zorluk çekiyorsunuz.’’

Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde 5 Nisan 1994’teki ekonomik kriz sebebiyle kitlesel işten çıkarılmalar olmuştu. Köklü de Milliyet gazetesindeki işinden olmuştu. Daha sonra bir süre Akşam gazetesinde çalıştı ve oradan sonra da yeni kurulan, ekonomi gazetesi Finansal Forum’da çalışmaya başladı. Ekonomi alanında burada uzmanlaşan Köklü, gazetecilikte uzmanlaşmanın gerçekleşmesiyle ilgili şunları söyledi: ‘’Eskiden gazetelerde çok geniş kadrolar vardı. Benim çalıştığım dönemde günlük habere giden muhabir sayısı 45 kişi kadar vardı. Bir sürü de alan vardı ve gazete seni yönlendirirdi. Artık uzmanlık alanı yok, herkes her konuda uzman. İnternet’ten, bilgisayar üzerinden yapılıyor artık her şey. Bu gelişim insanları tembelliğe alıştırdı. Her şeyi copy-paste yaparak gazetecilik olmaz. Bu gazeteciliğin iflasıdır.’’

‘’Türkiye’de Cezasızlık, Adaletsizlik Var’’

17 Şubat 2015’te, Kadıköy’de kartopu oynarken kartopunun dükkânının camına geldiği esnaf tarafından öldürülen gazeteci Nuh Köklü’nün eski eşi olan Sibel Köklü, cinayet davasının hakkında ‘’Katil yakalandı ve müebbet hapis cezasına çarptırıldı fakat itiraz edildi, konu Yargıtay’da.

Yargıtay’dan onay gelmediği sürece tedirginiz. Mahkemelerde her şey olabiliyor. Ceza onaylansa bile bir sürü indirim uygulanıyor Türkiye’de büyük bir cezasızlık, adaletsizlik var’’ dedi.

Türkiye toplumunun her gün şiddetle içiçe olduğunu söyleyen Köklü, ”Toplumsal bir cinnet geçiyoruz. Siyaset dışında inanılmaz bir şiddet var. Nuh Köklü cinayeti de aslında günlük hayattaki şiddetin sonucu. Çünkü orada cinayet işleyecek bir sebep yok. Anlaşılır bir şey değil, akla ziyan” ifadelerini kullandı.

Siyasi olaylarda ise ”suç icat etme”nin olduğunu ifade eden Köklü, ”Her gün kadına şiddet olayı yaşanıyor ve hiçbiri cezalandırılmıyor. Trafikte her gün yüzlerce olay yaşanıyor. Siyasi olaylarda ise durum farklı. Orada suç icat etme var. Ahmet Şık ne yaptı, birini mi öldürdü, bir tane Tweet attı sadece. Yazdığı şeyler hükümet açısından ağır olabilir ama gerçekler de ortada. 30 yıllık bir gazeteci görüşleri yüzünden içeri atılıp da nasıl böyle bir hukuksuzluk yaratılabilir.” diye konuştu ve ardından Türkiyedeki en büyük sorunlardan birinin hukuksuzluk olduğunu belirtip ekledi: ”Sistem bazı şeyleri cezalandırmıyor, bazı şeyleri de mantıksız bir şekilde suç uydurarak cezalandırıyor. Bunların sebebi hukuk sistemindeki bozukluk, yargının tamamen iktidarın tekelinde olması, savcı ve hakim bağımsızlığı diye bir şey olmaması…”

”Nuh Köklü Cinayetinin Ardından Yazmak Çok Zor”

Hâlihazırda 3 adet polisiye romanı olan Köklü, ”Polisiye çok sevdiğim bir tür ancak Nuh Köklü cinayetinin ardından cinayet yazmak benim için çok zorlaştı, imkansız hale geldi” dedi. Farklı tarzda yazmak istediğini ancak günlük gazetede çalıştığı için pek fazla vakit ayıramadığını söyledi.

“Milli Takıma Giren Oyuncuların Kazanma Hedefleri Olmuyor”

0

Basketbol denildiğinde akla gelen ilk şeylerden biridir eski Yugoslavya. Yani bugünkü Hırvatistan ve Sırbistan. Yugoslav oyuncuların gerek fiziki özellikleri gerek disiplinleridir onları ekol yapan. Bizde Hırvat basketbol antrenörü Faruk Kulenovic’e eski Yugoslav basketbolundan Türk basketboluna kadar birçok önemli noktalar hakkında sorular yönelttik. Umarım siz okuyucular için de keyif verici bir okuma olur. İyi okumalar efendim.

Röportaj: Seda Özdemir

 

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Eski Yugoslavya’yı oluşturan Hırvatistan ve Sırbistan birer basketbol ekolü. Bu ülkelerin ekol olmalarının sebebi nedir?

FARUK KULENOVİC(FK): Basketbol 1950 ile 1960 yılları arasında küçük bir spordu ama milli takımımız her zaman başarılıydı. Bu spor dalıyla ilgilenen insanlar azdı, çok önem verilmiyordu. Basketbol oyuncularının hepsi başka işler de yapıyorlardı çünkü hiç kimse bundan para kazanamıyordu. Profesyonel olarak oynayanlar bile bundan tam olarak para kazanamıyordu. Ayrıca çok küçük bir grubun ilgisi vardı ama milli takımımız hep başarılıydı. Sonra bu oyunculardan bir tanesi (Drazan Petrovic) FIBA’da asistan oldu ve işler değişmeye başladı. Bunun sonucunda ”Neden biz bunun üzerinde daha çok durmuyoruz, neden daha da güçlendirmiyoruz?” diyerek yola çıkıldı. Drazan Petrovic dünya basketbolu için çok önemli bir isimdi o yıllarda. Eski Yugoslavya’yı belli bir yere getiren isimdir kendisi. Amerika’da “Hall a Fame” yani “Önemli Starlar” diye bir şey var. Hırvatistan’dan üç tane isim oraya girmişti. Yani, basketbolda önemli başarılar gösteriyorduk; ama kimse bizimle ilgilenmiyordu. Sonra bu sporu daha büyük hale getirebilmek için ne yapabileceğimizi düşünmeye başladık. Bu sırada 1970’de bir karar alındı ve dünya basketbol şampiyonasının Yugoslavya’da yapılmasına karar verildi. Yugoslavya şampiyon oldu bu turnuvada. Tüm maçlar televizyonlarda, dünyada yayınlanıyordu. Bu şampiyonluktan sonra bütün evlerin duvarlarında pota görmeye başladık. Bütün Yugoslavya büyük bir ilgiyle karşıladı. Hemen akabinde en popüler spor oldu ülkede. Yugoslavya’nın birçok parçasında -biliyorsunuz daha sonra dağıldı- futbolun da ötesine geçti. Bu ilgi ve alaka, büyümeyi ve gelişmeyi beraberinde getirdi. Basketbol federasyonumuzun kararıyla genç oyuncularımızı kendi yeteneklerimize çevirdik. Dolayısıyla Yugoslavya ekolü olduk.

 

SÖ: 90’lı yıllarda, Hırvat ekolü ile ABD ekolünün kapışması ile basketbol, kolej ekolünden star basketboluna dayalı bir hale geldi. Siz hangi tarzı savunuyorsunuz?

FK: Kolej basketbolu daha iyiydi, daha popülerdi. Kulüp sistemi değil, okul basketbolu vardı. 2 bine yakın takım vardı bu yarışın içinde ve 6 haftalık bir sezondu. Antrenmanlar yapılırdı. Birer antrenman maçından sonra gerçek maçlara çıkılırdı. Eski Yugoslavya’da yılın belli zamanlarında milli takım ile kolej takımı kamp gibi bir etkinlik düzenler ve her sene Amerika’daki basketbolcular ile maç yaparlardı oradaki ekolü anlamak için. Dünyada ve Avrupa’da hiçbir ülke bunu yapmadı. Bu durum adaptasyonu sağlıyordu; çünkü onlar çok iyilerdi. Bu bin yıllık bir gelenektir. Dünyada bu geleneği sadece Yugoslavya gerçekleştirdi. Amerika’yla kontakt halinde olup çok maç yapmak ve bu çalışmaları önemsemek; birinci soruya da aslında bir cevaptır. Yani hangi spor dalı olursa olsun iyisini yapmak istiyorsan daha çok çalışmalısın. Eski Yugoslavya da bunun için çok çabaladı. Sadece belirli bir seviyeye gelmeyi hedefleyerek çalışırsan, o seviyede kalıyorsun her zaman ve ilerleyemiyorsun. Hırvatistan onun ötesini hedefledi ve Amerika’yla her sene yaptıkları maçlarla kendilerini geliştirdiler. 70’li yıllardan 90’lı yıllara kadar yirmi yıl boyunca sadece milli takım değil, birçok kulüp de gitti ve onlarla maç yaptı. Benim çalıştırdığım kulüpler de çok kez Amerika’ya gitti. Kulübü geliştirmek için onlarla maçlar yaptık. Bu kontak sayesinde bizim koçlarımızı eğitmek için bir sürü Amerikan oyuncu gelmeye başladı. FIBA akademide direktörlük yaptım beş yıl, 85’ten 90’a kadar. Sonra zaten savaş başladı. Bu beş sene içinde organizasyonların içinde oldum. Amerika’dan 80 tane koç getirdim. Hem sporcularla, çocuklarla çalışmak hem de var olan koçlara eğitim verebilmek için. O zamanlarda daha kolay yapabiliyordum konumum gereği. Başka kulüplerde koç olduğum zamanlarda da defalarca Amerikalı koç getirdim oyuncuların gelişmesi için. Bu bizim için bir değişim oldu. Üniversitelerde koçlar için ciddi bir eğitim verme konusu ele alınmaya başladı. Yani “Bunların iyi eğitilmesi lazım.” diye bir bakış açısı oluştu üniversitelerimizde.

 

“TÜRKİYE’DE KOÇ OLMAK ÇOK KOLAY”

Mesela Türkiye’yle karşılaştıracak olursam, bizde 1.ligte koç olmak için o akademiyi bitirmek lazım. Türkiye’de ise 2-3 günlük bir seminerle hemen koç da olabiliyorsun ve 1.lige de çıkabiliyorsun. 40 yüksekokulu geçtim, 4 ay kadar NBA’in antrenmanları içinde oldum, 3-4 tane akademinin, üniversitenin içinde oturup bu sistemi izledim. Antrenmanları, seminerleri hepsini izledim. Video, internet, iletişim yoktu o zamanlar, kameraya alıyorlardı bütün antrenmanları. Video bile daha sonra geldi, film gibi bir şey alıyorlardı. 76’da geri döndüm ve Yugoslavya’nın içinde birçok parçada seminerler vermeye başladım o dört aylık süreç üzerinden. 30 kiloluk bavullarla bütün Yugoslavya’yı -bavulda Amerika’dan getirdiğim kitap ve filmler vardı- gezdim ve seminerler verdim. Kolej basketbolu yani NCAA kurallı bir şey, çok uzun yıllardır gelenek. Spesifik kuralları olan sadece 6 haftalık bir kapışma. Bu geleneksel bir şey. 75’e kadar biz bu maçlarda kazanamadık, hep Amerika kazandı. Ne eski Yugoslavya ne de Avrupa kazanabildi. Sadece Amerika’nın kazanabildiği bir şey oldu. Bu kaybettiğimiz maçtan sonra, 75’ten sonra zaten biraz önce anlattığım hikaye başladı ve Hırvatistan bu yenilgiden sonra müthiş bir çalışmanın içine girdi. Ardından şöyle bir karar alındı, bu bizim basketbol tarihimizde çok önemli ve başarımızı sağlayan şeylerden birisidir: Normalde Avrupa’da haftada 2-3 kez antrenman yaparlarken biz her gün antrenman koşulu koyduk. “Bir takım, bir kulüp her gün çalışmalıdır” mantığı oturdu ve çok çalıştık. 1.ligte olan takımların birçoğu günde iki kere bile antrenman yapıyordu. Yani kolej timlerinin iki katı üç katı çalıştık ve bir daha hiç kaybetmedik. Yugoslavya ve İsveç ırkı boy ve tip olarak basketbol için en uygun ırktır. Özellikle Hırvatistan. 30 yıl içinde o günden bu güne kadar ortalama 70 kişi NBA’de oynadı. Türkiye’de bir oyuncu NBA’e gittiğindeyse kıyamet kopuyor. Bu kadar yıl içinde 5 ya da 6 oyuncu girebildi NBA’e. Bu sayılara bakarak ne kadar oyuncu yetiştirip basketbola kattığımızı anlayabilirsiniz. Türkiye’de de giden birçok oyuncu zaten Hırvat kökenli. Türkiye’de doğup büyümüş kişiler değil yani. Eğitime verilen önem de etkili bunda. Sadece fiziksel olarak antrenmanlara katılmak yeterli değil. Oradan o kadar koç getirmek, buradan bu kadar oyuncu götürmek,  hep önemli şeylerdir. Zeka, ırk ve çok çalışmanın birleşimi de bir diğer etkendir.

 

SÖ: Drazan Petroviç gibi efsane bir oyuncu ile çalıştınız. Petroviç nasıl bir oyuncuydu? Onu efsane yapan özellikler nelerdir?

FK: Onun ilk hocasıydım. 14 yaşından 17 yaşına kadar 3 yıl çalıştık. Bir yaz programından sonra Schivenik’de, 1.ligte koç oldum. 16 yaşındaydı Petroviç o dönem. İsteğinden, azminden dolayı her maçta 40 dakika oynama hakkı verdim ve o aldı yürüdü. Milyonda bir çıkacak bir yetenekti. 40 yıl içinde 7-8 ülkede o kadar çok yetenekli insanın koçluğunu yaptım -ki 3 tane milli takım, 15 tane farklı kulüp- bir sürü yetenekli insan gördüm. Petroviç’in bir farkı bilgisayar insan gibi bir şeydi. Örneğin bir maçta kötü bir performans sergiliyor ve sonrasında bunu analiz ediyoruz. 15-16 yaşlarında bir çocuğa ”Bu iyiydi, bu iyi değildi.” diyorum. Petroviç söylediğim hatalarını bir daha hiçbir maçta tekrarlamadı. Genellikle insanlar, şahane bir oyuncu olsa bile aynı hataları çok kez tekrar edebilir. Petroviç ise bilgisayar gibiydi. O eleştirileri alıyor ve bir daha asla tekrar etmiyor. 14-15-16 yaşlarında bir insan için bunları algılayıp hatalarını bir daha tekrar etmemek çok zordur, bu da onun en büyük özelliğiydi. Diğer bir özelliği ise inanılmaz bir şekilde işçi gibi çalışıyordu. 14 yaşında onun geleceği noktanın NBA olduğunu çok iyi biliyordum. Bu yaşta gidemezsin tabii ki, onun adımlar vardır. 25 yaşına geldiğinde de oradaydı zaten tahmin ettiğim gibi. Çok erken bir yaş bu da zaten.

 

SÖ: Milli takımımız basketbolda inişli-çıkışlı bir performans sergiliyor. Bunun sebebi nedir?

FK: Biz kulüplere hiçbir zaman yabancı oyuncu almıyorduk. Basketbol federasyonumuzun böyle bir kararı vardı. Bu da başarılı olmamız açısından çok önemli. Kendi ülkemizin oyuncularıyla bu başarıyı sağladık. Eğer genç oyuncularına lige çıkma fırsatı tanımazsan, hiçbir zaman uzun soluklu ve tempolu başarıya ulaşamazsın. Yabancı oyuncuyla alınan başarı ülkenin bir başarısı olmaz, derleme toplama bir başarı olur. Avrupa’da da Türkiye’de de yapılan şey budur. Kulüp olarak Avrupa şampiyonu olduğunda asistan koçları, koçları, oyuncuları, fizyoterapisti, masörü hepsi yabancıydı. Koçları da eski Yugoslavya’dan getirmişlerdi. Sen hiçbir zaman kendi ülkenden kendi yeteneğini çıkaramazsın ki böyle bir durumda. Tanjevic de Yugoslavdı. On yıl buradaki milli takımla çalıştı. Türkiye Tanjevic ile dünya şampiyonasında ikinci oldu 2010 yılında. Şu anda ise 15.-16. sırada devam ediyorlar. Türkiye’deki federasyona, potansiyele ve sayıya baktığımızda federasyon aslında sınırlar koyabilir: “Bir takım için en fazla üç tane yabancı oyuncu alabilirsin.” gibi. Böyle bir sınırlama koysa Türkiye’deki gençlerin hem iyi basketbolcu olarak yetişmesi hem de bundan kazanç elde edilmesi sağlanabilir. Bunun böyle olması gerektiğini federasyon, kulüpler, herkes biliyor. Buna rağmen 12 kişi içinde 6-7 tane yabancı -ki bunların sirkülasyonu çok oluyor adaptasyon sürecinde- var. Gelen yabancı giden yabancı.

 

“GENÇLERİN ÖNÜ AÇIK DEĞİL”

Türk oyuncular da aralara serpiştiriliyor. O da kendileri bir şekilde sıyrıldıysa. Gençlerin önü bu anlamda açık değil, federasyon desteği yok. Açık olsa bu kadar insandan mükemmel bir takım illa ki çıkar. 7 tane farklı ülkede çalıştım. Yetenek karşılaştırması yaptığım zaman tüm bu çalıştığım yerlerde, hepsi aynı aslında. Mesela şu an Türkiye’deki çocuklara baktığımda bariz bir yetenek farkı görmüyorum. Demek ki bu çalışmaya ve federasyonun bunu desteklemesine bağlı. Yoldan geçen herkes 2-3 günlük kısa bir süreçten geçtikten sonra koç olabiliyor. Yani eğitim yok. Anatomi, psikoloji, sosyoloji, yabancı dil bütün bunlardan geçmen lazım aslında koç olarak. Türkiye’de yapılan en önemli şeylerden bir tanesi taktik. NBA’e bakıp ”Ben oyuncuyu buraya koyayım, sağa koyayım, sola koyayım.” deniyor. Taktik denilen şey sporun da basketbolun da çok küçük parçası. Diğer parçalarla tamamlanmadığında hiçbir şey ifade etmiyor. Eğer bütün bu bilgilere, vücudun nasıl çalışması gerektiği, güç, hız bilgisine sahip değilsen taktik bilgileri havada kalıyor. Antrenman sistemi çok farklı bir şeydir, hepsini içinde barındırması gerekir. Türkiye’deki koçların bunun hakkında bir bilgisi olmadığını gördüm çok üzücü bir şekilde. Federasyonda 6 sene danışmanlık yaptım, o dönemde şöyle bir program yaptık Turgay Demirel zamanında. Bu FIBA döneminde, farklı farklı ülkelerde aldığı ve verdiği eğitimleri içeren 150 tane bir program var. Turgay Demirel, bu programları bizim var olan koçlarımız içlerinden en iyilerini toplayıp, CD-kitap toplayıp bir akademi açmayı planladı. Ama FIBA seçimlerinde başkan değişince bu proje de kaldı. Başka bir anlayışla akademi oluşacaktı o da yarım kaldı.

 

SÖ: Basketbol milli takımımız 2010 dünya basketbol şampiyonasından bu yana büyük başarılar elde edemiyor. Bunun sebebi nedir?

FK: Bunun 2-3 tane sebebi var. En önemli sebebi; bu insanlar zaten büyük kulüplerde paranın içinde yüzüyorlar. Dolayısıyla milli takımda bir hedef yok, paraya da ihtiyacı yok. Baktığımızda bu sadece Türkiye için değil, birçok takım için geçerli. Hırvatistan’da da bu var. Büyük kulüplerde para içinde yüzen oyuncuların milli takıma girdikten sonra para kazanma hedefleri olmuyor. Çünkü koçlar da böyle bir hırsın içinde değiller ve gençleri bunun için yüreklendirmiyorlar. Ayriyeten yeterince maç tecrübeleri yok bu oyuncuların. Büyük takımlarda da birçoğu dışarıda oturuyor. Çok fazla maç yapıp tecrübe edinmediği için milli takıma geçtiğinde deneyimsiz kalıyorlar. Oysa ki katılınan bir maç yüz antrenmana bedeldir. Türkiye milli takımı 2010 dünya şampiyonasında ikinci olduğunda inanılmaz güzel bir takımdı. Milli takım için bir hayli genç oyuncular vardı. Tanjevic’e şunu söyledim: ”Elinde genç bir takım var. Daha birçok maçta madalyaları toplayabilirsin.” Zaten dünya ikincisi olmak çok büyük bir başarı Türkiye için. Tanjevic’ten sonra bu hazır takımı alıp devam ettirecek başka kimse olmadığı için takım dağıldı, ki senelerce Tanjevic için dünya kadar kötü şey de söylediler. Gazeteler, yazarlar, “Tanjevic yabancı”, şöyle böyle dediler. Dünya ikinciliğini yakaladı ve Tanjevic gittiğinde ve bir daha hiç madalya alamadı o takım.

 

SÖ: Eurolig şampiyonu olan Fenerbahçe, parkede Türk oyuncularını kullanmadan şampiyon oldu. Türk oyuncular da kadroda bulunsalardı bu başarı gelmez miydi?

FK: Hayır kazanamazlardı. Fenerbahçe’nin şu anki koçu Yunanistan, İspanya, İtalya, eski Yugoslavya’da kulüp maçlarında hepsinde kazanmıştır. Gittiği ülkelerde bir yıl sonra şampiyon oldu. Türkiye’ye geldiğinde ise 3 yıla ihtiyacı oldu. Bir kombin yaptı, baktı ki olmuyor ondan sonra 12 tane yabancı almak zorunda kaldı ve bu şekilde şampiyon oldu. Türkiye’deki o mantaliteyi değiştiremeyeceğini anladığı için, üçüncü yılda ancak bu şekilde başarı sağlanabildi. Bu önemli bir örnek.

 

SÖ: Türkiye’de yıldız ya da yıldız adayı olarak gördüğünüz oyuncular var mı? Örneğin; Cedi Osman ve Faruk Korkmaz’ın yıldız oyuncu potansiyeli var mı?

FK: Son 10-15 sene federasyonun genç milli takımı için olan programı inanılmaz iyiydi. Eski Yugoslavyalı bir antrenör genç takım için koşturuyordu ve birçok Türk koç bu programın içindeydi. 5-6 tane farklı kategoride bir sürü genç takımlar vardı. Avrupa’da son 10 yılda ilk 3 sıradaydı. Mükemmel genç oyuncular vardı. Bu mükemmel dediğimiz gençler farklı farklı kulüplere gittiler, kulüplerde de çok sayıda yabancı olduğu için hiçbir zaman kendini geliştirecek, önünü açıp yeteneklerini kullanacakları bir şansları olmadı. Dolayısıyla Avrupa’da ilk üçe giren bu gençler eridiler, gittiler. NBA bütün bunları takip etti, beğendi, istedi. Eğer maçlarda oynayabilip kendilerini gösterebilseydiler NBA bunları kesinlikle alacaktı. Ama maçlara çıkıp kendilerini gösteremedikleri ve kulüplerde çok sayıda yabancı olduğu için NBA onları görüp alamadı. Yol açmak, destek vermek federasyonun işi. Sistemsel hatalar var. Kenarda oturtarak o oyuncuları gösteremeyiz.

 

SÖ: 1993-1994 sezonunda, baş antrenörlüğünü yaptığınız Fenerbahçe, normal sezonu 30 maçta 24 galibiyet ile 3. olarak tamamladı. Yarı finalde Efes Pilsen ile karşılaştınız. Seri 1-1 olduktan sonra, olaylı 2. maçı 89-80 kaybettiniz. Bu mağlubiyette hakem kararlarının etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

FK: Objektif konuşacağım. Ben Fenerbahçe’ye nasıl geldim, ilk önce ondan bahsedeyim. Fenerbahçe’nin oldukça spesifik bir kararı var, o da birinci olmak. Birinci oldun oldun, olamadın gidiyorsun. Tamamen bununla alakalı bir bakış açısı var. Şu 4-5 senede bu fikirleri bayağı bir değişti aslında. Gelen koçlar bir yıllık imzalamıyor kontratları, 2-3 yıllık imzalıyorlar kendilerini koruma amaçlı. Az önce bahsettiğim kişi yani Obradoviç, ilk iki yıl birinci olamadı, ancak üçüncü yılında birinci oldu. Kontratı da tekrar yenilendi. Ben katılmadan önce 1992-1993 yıllarında Almanya ALBA Berlin takımında koçluk yapıyordum. Fenerbahçe Türkiye şampiyonuydu o dönem. International Europe Cup maçında karşılaştı ALBA Berlin ile Fenerbahçe. Ben Alba Berlin’deyken orada iki tane yabancı oynatma hakları vardı. İki yabancı da Yugoslavyalı’ydı. Türkiye’de de aynı kural vardı. 26 farkla Fenerbahçe’yi yendik. Abdi İpekçi yoktu o zamanlar. Almanlar bembeyaz oldular, terlemeye başladılar. Çünkü Fenerbahçe stadyumu full ve kıyamet kopuyordu. Bütün Almanlar korkuyorlardı ve biz iki Yugoslav oyuncuyla beraber espri yapıp gülüyorduk korktukları için. Çünkü onlar birçok kez Türkiye’de oynamışlardı ve tecrübeleri vardı. Fenerbahçe’yi 26 farkla bayağı mahvettik. Maç bitti, Almanya’ya döndük, normal devam ediyoruz. Berlin’le kontratım bitti yeni bir kontrat yapacağız. 1993-94 yılında ise Fenerbahçe zaten başka bir koçla kontrat yapmıştı ve başlamıştı maçlara. Sezonun ortasında geldim ben. Oyuncu seçemedim, hazırlanamadım. Hiçbir hazırlığım olmadan var olan bir takımla sezonun ortasında başladım. Zaten 10 maç yapmışlardı. 10 maçtan sonra Fenerbahçe koçu değiştirmeye karar verdi. O dönem Mustafa Koç başkandı. Eski bir emekli koç Almanya’da yaşıyordu ve Mustafa Koç ondan, benimle konuşmasını rica etmiş. Sonra bir koçun beni çok beğendiğini, takip ettiğini ve Fenerbahçe’nin yenilgilerinden sonra beni düşündüklerinden bahsetti. Yugoslavya ekolünden gelen bir antrenör olmam da etkiliydi tabii. Ben de Almanya federasyonunda pozisyon görüşmeleri yapıyordum. Oradaki 3-4 yıllık başarıdan sonra federasyona geçme olasılığım çok yüksekti. O arada bu teklif geldi. 1980’de Türkiye’ye maç için geldiğimde benim için bambaşka bir dünya vardı. Düşünmemiştim Türkiye’ye gelmeyi. Büyük kulüp, büyük para, büyük iş “Haydi git.” dediler bana. 1993’te bu teklifi alırken kafamda 1980’deki Türkiye vardı. O yüzden istememiştim. Onlar da ”Git Türkiye’ye bak, görüş. İşine gelmiyorsa geri dönersin.” dediler. Antrenmanları, spor salonlarını görmek istedim. 80’lerde her yer çok kötüydü ama şimdilerde her yer çok şık, çok temiz. Kulübün olduğu yerde de herkes İngilizce konuşuyordu, çok şaşırmıştım. Bir sürü insanın içine girdim kulüpte. Çoğu benden gençti, iyilerdi ve bu da benim hoşuma gitti. Antrenmana baktım, çok komikti. 45 dakikalık bir antrenman yapmışlardı. “Şimdi mi başlıyor?” diye sorduğumda bana ”Hayır, bitirdik.” dediler. Abdi İpekçi’ye gittiğimizde ise 10 bin tane insan vardı, şok olmuştum. O maçta beğendim, “Bu takımla bir şey yapabilirim.” dedim.

 

“FENERBAHÇE POTANSİYELİNİN ÜSTÜNDE BİR TALEPTE BULUNDU”

Hedeflerini, amaçlarını, ne istediklerini konuştuk. Türkiye şampiyonu olmak istediklerini söylediler. Taleplere baktığımda bunun benim için bir risk olduğunu fark ettim. Ellerinde olmayan, potansiyelin üstünde bir şey istiyorlar. Türkiye’nin şampiyonluk almadığı maçlardan bile bahsettiler. Ama risk alacağımı bilerek başlamak istedim. Efes’i takip ediyordum ve kaliteli bir takım olduğunu biliyordum. Kafamda “Onlarla kafa kafaya gelebilir bu takım.” diye bir hesap vardı. Eğer ben takımı sezon başında alsaydım kesinlikle yenerdim, çünkü Efes’in taktiğini, her şeyini çok iyi takip ettim. Antrenmanlara başladım. Milli takım dışarıdaydı, 7 günlük bir ara vardı bundan dolayı. Harun Erdenay, Levent Topsakal, Ömer Büyükaycan; bu isimler milli takımla beraber yurt dışına çıkmışlardı. Biz de öbürleriyle çalışmaya başladık. Geri geldiler ve bir toplantı yaptım gelenlerle beraber. Oturduk, toplantı yapıyoruz. Kimi masaya ayaklarını uzattı. ”Milli takım programını bitirdiniz, yarın 11’de antrenmanınız var.” dedim. Onlar da “Yeni geldik milli takım turnesinden, daha geç gelsek olur mu?” dediler. Çok mu yorgun olduklarını sordum, ”Evet” diye cevap verdiler. ”Güzel, yarın sabah küçük bir antrenmanla başlarız. Ter atarsınız, saunaya girersiniz yorgunluğunuz geçer.” dedim. Giderlerken ”Pardon çocuklar size bir sorum var.” dedim. Arkalarını döndüler. ”Evde babanızla oturup konuşurken ayaklarınızı masanın üzerine koyarak mı konuşuyorsunuz?” diye sordum. Kıpkırmızı oldular, ”Hayır” dediler. ”Sadece merak ettiğim bir soruydu, gidebilirsiniz.” dedim. Kim hoca, kim oyuncu ayırt etmek lazım. Çalışmalara başladığımızda gördüm ki fiziksel kondisyonları çok kötüydü. Yugoslavya’dan kondisyonla ilgili destek olması için birini getirdim ve o da bunu teyit etti. Onlar da bundan memnun kaldılar ve geliştiklerini fark ettiler. Bunlar çok kısa süre içinde olan şeyler, birkaç aylık bir süreç. Akabinde zaten Efes’le maça çıktık. 5 maç yaptık. Bir tanesini kazandık, dört tanesini kaybettik. Bunların hepsi peş peşe olan maçlar. Sadece birkaç ay fizik ve kondisyon takviyesi yapabildim ve hemen ardından peş peşe 5 maça çıktık. Var olan bir takımla çıkabildim. 12 puan öndeyken son 2 dakika 20 saniye içinde kaybettik. Efes’le 2 maç yaptık. Efes’i takip edersen, onu yenmen çok mümkün. 8 farkla kaybettiğimiz maçta şöyle bir şey yaşadık: Son bir dakikada ciddi agresif ve faul altı oynadılar. O bizim için sürpriz oldu ve öyle kaybettik maçı. Son maçta ise time out oldu ve hepsini topladım. ”Geçen maçta faul altı oynadılar, şimdi de agresif ve faul altı oynayacaklar. Bunların hepsine hazırlıklı olun.” diye uyardım oyuncuları. Çok iyi, hiç kaybetmeyecek oyuncular buna rağmen topu kaybetti, tutamadı. 3 defa ikili atsaydılar yine kazanacaktık, ama 3 defa üçlü attılar. Almanya’da oluşturduğum sistem ve sadece 2 Yugoslavyalı oyuncuyla Efes’i dümdüz ederdik mesela. Ancak benim hiçbir şekilde hazırlanma ve alt yapı oluşturma fırsatım olmadı.

 

SÖ: Peki buna rağmen yarı devrede gelmeyi neden kabul ettiniz? Böyle bir şey olacağını sezemediniz mi?

FK: Efes Pilsen’de şöyle bir şey var (Bu Real Madrid’de ve Barcelona’da da var). Hakemle bir anlaşmaları mevcut. Burada legale çevirerek para veriyorlar. Beş tane gol hakkı var. Bu beş golün beş hakkı da Efes’in. Bir tanesi bile bana geçmez, böyle bir şey var.  Ama ben “Hakem öyle yaptı böyle yaptı.” demek istemiyorum. Şunu çok iyi biliyorum: O iki oyuncum olsaydı buna rağmen yenerdim ya da altyapıyı çalıştırabilseydim buna rağmen yenerdim. Bu yüzden hakemi öne sürmek istemiyorum. Ama Efes’in böyle bir yapısının olduğunu biliyorum. Tabii bunu Türkiye’ye geldiğimde öğrendim. Çünkü Almanya’da olsun, kendi ülkemde olsun böyle bir şey yok. Biliyorsunuz Tanjevic 10 yıl milli takım çalıştırdı, eski Yugoslavya’da dünya ikinciliği sağladı. Efes’le olan maçı izliyorum. Şampiyonluğu Efes kazandı, hakem yine Efes’ten yana. Tanjevic bana sordu, ”İzledin mi? Gördün mü ne olduğunu?” dedi. Şaşırdık ikimizde. Sonradan hakemle nasıl çalıştıklarını şöyle buldum: Darüşşafaka’yı çalıştırırken koordinatör bir çocuk vardı, Yakup. Darüşşafaka’da genç programı çalıştırırdı ve çok iyi bir takımı vardı. Efes’le yapılan maçlarda yine toplar Efes’te. A takımı anlayabilirim, büyük paralar büyük takımlar… Ama aynı sistem genç takımda da var ilginç bir şekilde. Hakemle nasıl bir anlaşma olduğunu ve bunun ne kadar eski bir sistem olduğunu bana Yakup anlattı. O zaman anladım ben de. Yakup şimdi milli takımın asistanlığını yapıyor, o zamanlar Darüşşafaka’da benim asistanlığımı yapıyordu. Senin soruna cevap verecek olursam; Hayır, yine de bu şartlar içinde kazanabilmeliydik. Yönetim hakemin bizi kandırdığını söyledi zaten. Dışarda çok büyük bir kavga oldu. Yönetimler de kavga ettiler çünkü çok bariz bir şey vardı ortada. Hilton’da hakemle, federasyonla, kulüp yöneticileriyle çok büyük bir toplantı yapıldı bunun akabinde. Sezon da bitti zaten. Efes’te bir tane efsane bir Yugoslav oyuncu vardı. Gerçekten takım oluşturamadığım için benim elimde sadece Levent Topsakal vardı. Takımda yapılması gereken bazı değişiklikler sundum ve “Önümüzdeki sene alayını dümdüz ederiz.” dedim. Türk koçları, ilişkiler çok büyük bir stres altındaydı. Bütün gazete yazarları geldi ertesi gün. Antrenman bile yapmadan gazetelerde benimle ilgili negatif şeyler yazıyordu. Bu sonradan çözdüğüm bir şey. Menajerlerin para veren, oyuncu alan, oyuncu veren, bundan para kazanan ağı var. Buna basketbolda mafya deniliyor. Aslında bunun böyle olmasının asıl sebebi o ağın içinde birbirlerini beslemeleri. O pastanın içine girebilmek çok zor. Sadece iyi bir koç olduğun için, iyi bir oyuncu olduğun için giremiyorsun. Fenerbahçe o zamanlar beni dinlememeyi seçti ve bir Türk koçla devam etmeye karar verdi, zaten baştan da öyleydi. Ama artık son 5- 10 senedir o ağın dışına çıktı. Birinci problem bu. Çok iyi Türk koçları var. Ama iyi olan koçlar o ağın içinde değilse hiç şansları yok. Menajerler bu oyuncuları alma satma işlerinde 150 bin Euro’luk bir satış yapıyorlar. 50 bin Euro’yu menajer alıyor, yani hepsi kulübe gitmiyor. 7-8 sene öncesinde Beşiktaş’ta antrenör Murat Didin vardı, her sezonda 6-7 tane oyuncu değiştirirdi. Kulüp her yeni oyuncu aldığında paranın %10’unu menajere verir. Sezonda 6 kere oyuncu değiştirmiştir. E menajer kim? Antrenör’ün oğlu. Bunlar zaten reel olarak bilinen şeyler.

 

SÖ: İngilizce Basketbol Okulu’nun diğer basketbol okullarından ya da kurslarından farkı nedir? Bu okulda nasıl bir eğitim sistemi uyguluyorsunuz? Katılım şartları nelerdir?

FK: Türkiye’ye gelmek ve bir takımla çalışmak aklımdan geçiyordu. Enka okulu sahibi Şarık Tara görmek istedi benim kim olduğumu. O da eski basketbol oyuncusu, biliyorsunuz. Federasyon başkanını aradı Şarık Bey. Tabii ki o da beni çok iyi tanıyor. ”İyi bir spor kompleksimiz var, havuzumuz var, alanımız var. Bizim kendi okulumuzda da kulüpleşmeye gideceğiz.” dedi. Sonrasında da zaten yine başka bir kulübe Şarık Bey destek verdi. Eski Yugoslavalı olduğu için zaten İngilizce bile konuşmadık. ”Koçluk yaparken hangi şartlarda, ne kadara anlaşıyorsun?” deyince ortalama bir koç rakamı söyledim. Ne zaman başlamam gerektiğini sorduğumda hemen başlayabileceğimi söyledi. ”Ee, okulu tatili ama…” dedim. ”Ne zaman istersen gelebilirsin. Ağustos gibi gelebilirsin.” dedi. ”Ben Türkçe bilmiyorum. Okulda nasıl olacak?” dedim. ”Bu mükemmel bir şey, zaten İngilizce konuş.” dedi. 6 yıl federasyondayken oradaki görevim zaten çocuklarla çalışan koçların eğitimiydi. Benim gençlerle çalışma sürem çok azdı. Hep A takımına geçtim ve uzun yıllar başka ülkelerde A takımlarda çalıştım. Çok başka bir dünya çocuklarla çalışmak. Enka’ya geldiğimde bu çocuklar için hem sporu hem basketbolu nasıl birleştirebileceğim üzerine düşündüm ve bir program yaptım. Antrenman süreleri yaş grubuna göre değişiyordu. Genelde 1 saat çalıştırılırlar ama ben 1.30 saati gerekli görüyorum. Eğer küçüklerse 1 saat 15 dakikaya indiriyorum. Bu süre içinde de sadece İngilizce konuşuyorum. Her söylediğimi uygulamalı olarak gösteriyorum. Sadece o kadarını bile bir hafta anlayabilir ve söyleyebilir duruma geliyorlar (1 hafta 2 antrenmana denk geliyor). Çünkü orada bir tekrar var. Sonra onun üstüne bir sürü cümle ve kelime ekleniyor. Yani sevdikleri bir şey üzerinden yani spor üzerinden İngilizceyi de öğreniyorlar. Gerektiği yerlerde kullanacak Türkçem var ama bunu sadece gerektiği zaman kullanıyorum. Çocuklarla başlangıç seviyesindeki şeyler üzerinden konuşurum ve bana İngilizce cevap vermelerini isterim.

“Aydınlarımızın çoğu düşünsel alana kafa yormuyor”

0

Bu röportajımızda gazeteci-yazar Şenol Çarık ile Türk siyasi tarihindeki sol tarihinden Türkiye’nin karşılaştığı sorun ve tehditlere kadar önemli konulara değindik. Özellikle Türk sol tarihinde önemli bir isim olan Doktor Hikmet Kıvılcımlı’yı ve onun Türk solundaki yerini ele aldık. Keyifli okumalar efendim.

Röportaj: Seda Özdemir

 

“Bağımsızlık savaşının gönüllü bir neferidir.”

 

Seda Özdemir (SÖ) : Türk siyasi hayatında önemli bir isim olan Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın biyografisini kaleme aldınız. Neden Kıvılcımlı?

Şenol Çarık (ŞÇ): Ülkemizin siyasal tarihi üzerinde hem gazetecilik faaliyetlerim vesilesiyle hem de araştırmalar yoluyla çalışmaktayım.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı; oldukça özgün bir isim. Türkiye’nin kendine has niteliklerini saptamak için büyük çaba sarf etmiş, Osmanlı’nın ve Türk toplumunun yapısını ayrıntılı biçimde incelemiştir.

Derin bir fikir ve pratik hazinesi aynı zamanda. Çalışmamız bu büyük fikir ve eylem zenginliğine bir pencere açma gayesindedir.

“Neden Kıvılcımlı” diye sormuştunuz, sorunuza şu yanıtı da eklemek isterim: Türkiye siyasi tarihinde, sol harekette çok önemli ve mutlaka bilinmesi, okunması gereken bir isim.

Aynı zamanda Aydın’da Yörük Ali Efe çetesinde direnişe katılan, daha 17 yaşında Köyceğiz Kuvayı Milliye Kumandanı olarak emperyalist işgale karşı Kurtuluş Savaşı’na katılıp düşmana silah çekmiş, bağımsızlık savaşının gönüllü bir neferidir.


SÖ: Daha popüler isimler varken neden Hikmet Kıvılcımlı?

ŞÇ: Popüler olanı yapmak dönemin gereği. Aydınlarımızın çoğu düşünsel alana kafa yormuyor. 1902’de Priştine’de başlayan ve 11 Ekim 1971’de Belgrad’da prostat kanseri nedeniyle sona eren bir yaşam. Üstelik bunun üçte biri cezaevinde geçmiş.  Ama hep üretmiş, hiçbir saniye bile durmamış, işin teorik kısmına en fazla kafa yoran isimlerden.

Bireysel kahramanlıkların olduğu bir coğrafyadayız. Bu yüzden Hikmet Kıvılcımlı olması gereken kadar bilinen bir isim değil. Ama, yine de en özgün, en üretken isim, geride en çok yayın bırakan Hikmet Kıvılcımlı üzerine çalıştım. Umarım ilgi gösterilir.

 

“Kimi çevreler ona ‘Müslüman komünist’ benzetmesi yapmıştır.”

SÖ: Kıvılcımlı’nın eserlerinden söz edebibilir misiniz?

ŞÇ: Hikmet Kıvılcımlı, bir davaya adadığı ve mücadeleyle dolu hayatından çok sayıda kitap, çeviri, gazete ve dergilerde yayımlanmış yüzlerce makale ve yayımlanmamış binlerce sayfa çalışma bırakmıştır.

Bilimsel sosyalizmin yol göstericiliğinde bir düşünce mirası ve eylem kılavuzu, ilmek ilmek dokuduğu bir külliyattır bu.

Tek tek hepsini sıralamak çok uzun zaman alır. Bu yüzden kitabın arkasında bir bibliyografya bulunmaktadır.

Ama öne çıkanı “Tarih Tezi”dir. Üniversiteye çevirdiği hapishanelerde “antika tarihi” inceleyip bu tarihin genel gidişi kanunlarını ortaya koymuştur. Tarihi bir bilim olarak anlama ve kavrayışın kitabı olan “Tarih Tezi”; insanlık tarihini, toplumları incelediği “anıt” bir eserdir.

Meseleleri, kapitalizmin gidişatındaki anlamı, ülkenin gidişatındaki yeri açısından ele almıştır. 1930’lardan itibaren ortaya koymaya çalıştığı bir tarih anlayışının çabasıdır. “Tarih-Devrim-Sosyalizm” adıyla yayınlanmıştır.

Öte yandan, kadın meselesini, dinin Türk toplumuna etkilerini tartışır. Sosyalizm ile din arasındaki bağlantıyı kurma yolunda hayli çaba harcar. Kimi çevreler ona “Müslüman komünist” benzetmesi yapmıştır.

9 kitaptan oluşan “Yol” serisi, “Emperyalizm-Geberen Kapitalizm”, “Kuvayimilliyeciliğimiz”, “Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”, “Türkçe’nin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz”, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi”, “Eyüp Konuşması”, “Günlük Anılar-Kim Suçlamış”, “Türkiye’de Sınıflar ve Politika”, “Allah Peygamber Kitap”, “Kadın Sosyal Sınıfımız” hemen şu an sayabildiklerim. Daha birçok eseri bulunmaktadır.

“Türkiye’de sol düşüncede olanlar ülkenin bağımsızlığı için mücadele etmişlerdir.”

SÖ: Bir röportajınızda Hikmet Kıvılcımlı’dan söz edilirken “Kuva-yı Milliye sosyalisti” deniliyor. Neden bu tabir kullanılıyor?

ŞÇ: Türkiye’de sol düşüncede olanlar, sosyalistler ülkenin bağımsızlığı için mücadele etmişlerdir.

1919’lu yıllarda da hem eşitlik, özgürlük, emekçi ve yoksulların hakları mücadelesini vermişler hem de emperyalist işgal altındaki ülkemizin bağımsızlığı için bizzat direnişe katılmışlardır.

Sosyalistler enternasyonalizmi savunurlar evet, ama içerisinde bulunduğumuz emperyalizm çağında vatanlarını da savunmak zorundadırlar. Kıvılcımlı daha 17 yaşında Aydın’da Yörük Ali Efe çetesine katılmış, düşmana karşı silah çekmiştir. Köyceğiz’de Kuvayı Milliye kumandanı olmuştur. Kuvayı Milliyecilerin çıkarmış olduğu ‘Menteşe’ gazetesinde yazılar yazmıştır.  Hem kuramcıdır, teorisyendir. Hem de yayıncılığı vardır, örgütçüdür, liderdir.

Vatanını savunmak için eline silah alıp düşmana karşı savaşmıştır da.

 

“Marksizmi Leninizmi Türkiye topraklarına uygun hale getirmiştir.”

SÖ: Kıvılcımlı’yı Türkiye solunda nereye koyarsınız?

ŞÇ: Ben Kıvılcımlı’nın ismini ilk duyduğumda 14 yaşımdaydım.  Oturduğum semtte duvarlarda sözlerini görürdüm. Kıvılcımlı Türkiye sosyalist hareketinde çok özgün bir kişiliğe sahip. Ama maalesef hak ettiği ölçüde okunmamakta ve bilinmemektedir.

Sadece çeviri eserlerden faydalanıp, onları yeniden analiz etmek, bugüne uyarlamak yerine bizzat orijinal eserleri incelemiştir, özellikle tarih teziyle büyük katkı sunmuştur. 22,5 yılını cezaevinde geçirmesine rağmen kendisi bizzat çeviriler yapmış, dış basını takip etmiş, Marksizmi Leninizmi Türkiye topraklarına uygun hale getirmiştir.
Siyasetle uğraşan, sosyolojiyle, felsefeyle uğraşan, tarihle ilgilenen insanların Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı tanıması bilmesi gerekir.

SÖ: Bir röportajınızda Hikmet Kıvılcımlı’nın kurduğu Vatan Partisi programında nükleer enerji ve nükleer silahlanmaya kaynak ayrılmasının olduğunu söylüyorsunuz. Bunu bir sosyalist partide görmek ilginç değil mi?

ŞÇ: Vatan Partisi Kıvılcımlı’nın önderliğinde 29 Ekim 1954’te kurulur. Adından amblemine, kuruluş tarihinden programına bütün olarak incelendiğinde, Türkiye’nin toplumsal koşullarına ilişkin rasyonel çözümlemelere rastlanmaktadır. İktisadi Kuvayımilliye seferberliğine vurgu yapmaktadır. Kıvılcımlı, VP Programı’nı “İşçi Sınıfı Partisinin Minima (Asgari) Programı” olarak tarif eder.

Sizin de değindiğiniz gibi programda “Atom enerjisinden faydalanmak” bölümü dikkat çekmektedir.

Şunlar belirtiliyor orada:

“…Bir damla atom enerjisi bir fabrikayı senelerce çalıştırabilir. Geriliğimizi bugün ancak atom sayesinde yok edebilir, nedeni ülkelerin hizasına süratle gelebiliriz, hatta onlardan da ileri gitmek atom enerjisi kullanmak sayesinde mümkündür…”

Parti, 24 Şubat 1955’te, 1954 yılında Avrupa ülkeleri ara­sında ku­rulan Atom Konvansiyonu’na katılmak ve ülkede atom araştırma­ları konusunda çalışmalar yapılmasını isteyen ve millet­vekilleri, hü­kümet ile gazetelere gönderilen bir basın bildirisi yayımlar.

Bildiride, bütçede askeri bir atom öde­neği ayrılması istenmiştir.

Muhtemelen nükleer enerjiye ve nük­leer silahlanmaya kaynak ayrılmasına yönelik ilk siya­sal talep­tir bu!
Ben de ilk incelediğim zaman şaşırmıştım. Kıvılcımlı, hep Türkiye’nin bağımsız olmasından, bilinçli bir ticaret ve üretimden, tam bağımsız bir ülke olunmasından bahsetmiştir. Atom geliştirmesi konusunu da bu bağlamdadır diye düşünüyorum. Dış tehditlere karşı savunma gücü, caydırıcılık açısından.

“Özgürlük isteyen bir kuşak, örgütsüz ve geçmişi çok fazla bilmiyor.”

SÖ: İlk kitabınız ‘Türkiye Solunun Kısa Tarihi’nden biraz söz eder misiniz?

ŞÇ: Evet, derleme bir çalışmaydı. Gezi sürecinde kafamda oluşmaya başladı. Orada bambaşka bir kuşağı tanıdık. Birçok yeni teknolojiyi o dönem öğrendim. Ama sonrasında şunu düşündüm: özgürlük isteyen bir kuşak, örgütsüz ve geçmişi çok fazla bilmiyor. Özellikle de genç kuşağa, kısa kısa ama temel bilgilerle, sözlük formatında solun tarihini vermek istedim. Umarım faydası oluyordur. Bir ay gibi kısa bir sürede iki baskı yapmıştı.
SÖ: Önümüzdeki döneme ilişkin çalışmalarınızdan, planlarınızdan bahsedebilir misiniz? Yeni kitaplar hazırlıyor musunuz?

ŞÇ: Tabii devam ettireceğim. İnsan iyi bildiği şeyi yapmalı. Yakın bildiğim, üzerinde kafa yorduğum, yıllardır okumalarımı, araştırmalarımı, röportajlarımı yaptığım alanla başladım. İlk kitabım “Türkiye Solunun Kısa Tarihi”ydi. Ama bundan sonrası için şu anda tam bir şey diyemiyorum. Yaşadığımız sürece bu ülkeye olan borcumuzu ödemeliyiz. Bu borcu da bir gazeteci haberleriyle, yazdıklarıyla, ürünleriyle öder.

“ABD eliyle kurdurulmak istenen bir kukla devletçik var.”

SÖ: Bugün sizce Türkiye’de en büyük sorun ve tehdit nedir?

ŞÇ: O kadar çok ki. Siz bir kadın olarak bunu daha fazla hissetmektesinizdir. Cumhuriyetimize ve Atatürk ilke ve devrimlerine yönelik saldırılar, işsizlik, gelir dağılımındaki uçurum, hayat pahalılığı, özgürlüklerin kısıtlanması, baskı, eğitim sisteminin durumu, eşitsizlik… O kadar çok ki!

Dışarıdan gelen tehditler var bir de malum; emperyalizm diye bir olgu var. Özellikle bizim gibi ülkeler için her zaman tehdittir. Hemen yanı başımızda ABD eliyle kurdurulmak istenen bir kukla devletçik var, terör yıllardır sürüyor. Büyük Ortadoğu Projesi bizim coğrafyamızda emperyalizm eliyle yürütülüyor. Bunun acısını Irak, Suriye, Filistin, Türkiye, birçok ülke, hepimiz çekiyoruz.

SÖ: Bu röportaj için size çok teşekkür ederiz.

ŞÇ: Ben de sizlere çok teşekkür ederim. Amatör bir ruhla profesyonelce yaptığınız üretimlerinizi takip ediyorum. Röportajlık ailesine, gazetecilik mesleğinin bayrağını dalgalandırma gayretinde olan genç meslektaşlarımıza teşekkür ediyorum.  Böyle bir zamanda hala bu mesleği sürdürmeye çalışmak gerçekten zor bir iş. Sizler de zoru başarıyorsunuz. Yolunuz açık olsun.

“İtiraf Ediyorum: Anadolu Seyircisine Yanlış Yaptık.”

Abdullah Şahin, babaannesinin tanımlamasıyla ‘İnsan Maymunu’ İstanbul Belediye Konservatuarı’na başvurması ve sınavı kazanmasıyla çıktığı yolculukta 50 yılı geride bıraktı. Bizler onu, bir zamanların tek kanalı olan TRT’de, Nokta ve Virgül komedi ikilisi olarak gönüllerde yer etmeleri sonucu tanıdık. Türk tiyatrosunun değerli emekçisi, mizah anlayışlarıyla yıllarca Türk seyircisinin yüzünü güldürmüş değerli sanat insanı. Kendisiyle bir süre sahneyi paylaşmaktan mutluluk duyduğum sevgili hocamla dünü ve bugünü konuşarak keyifli bir zaman yolculuğuna çıktık. Sorularıma yanıtlar düşünürken, geçmişe yaptığı yolculukla birlikte, yüzündeki değişimleri izledim. Kimi zaman çocuksu bir heyecan kimi zamanda özlem duygusuna evriliyordu yüzündeki çizgiler.

Röportaj: Özlem Doğan

“TAŞRALI, AMATÖR BİR TİYATROCUYDUM”

Özlem Doğan(ÖD): “İstanbul’un yolları taşlı.” dediniz ve İstanbul Belediye Konservatuarı’na başvurdunuz. Melih Cevdet Anday, Yıldız Kenter, İncila Ay, Çetin İpekkaya, Sabahattin Kudret Aksal, Seyit Mısırlı ve Haldun Dormen gibi birbirinden kıymetli isimler hocanız oldu. Sınav gününü ve komisyonla karşı karşıya geldiğiniz o anı biraz anlatabilir misiniz?

Abdullah Şahin(AŞ): Hey gidi günler hey! Tabii ya çok heyecanlıydım. O günden bugüne belki elli sene gibi bir zaman geçti. Hiç o günkü kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Taşralı amatör bir tiyatrocuyum ve karşımda devler var. Yıldız Kenter gibi ki o zaman her şey daha büyüktü, değerler daha değerliydi. Şimdi bir sürü şeyle birlikte değerlerde kayboldu, ufaldı. Hiç unutmuyorum, komisyon masası boylu boyunca uzanıyor ve Yıldız Kenter dev bir komutan edasıyla ortada oturuyordu. Sahneye çıktım, karşımda korkunç bir tablo var. Sanki idam mangası dizilmiş, birazdan Yıldız Kenter “Ateş!” diye emir verecek ve beni tarayacaklarmış gibi. Ne alakası varsa heyecandan öyle bir benzetme yaptım. Sonra onlar “Ateş!” dediler ve ben de oynadım. Ama performansımdan pek mutlu olmadım. Sınav sonuçlarının asıldığı güne kadar da nasıl geçtiği hakkında fikrim yoktu. Sonunda ise sonuçlar asılmıştı ve ben kazanmıştım konservatuarı. Hoş konservatuara girmek o gün daha önemliydi, bugün yüzlerce konservatuar var tabii. Konservatuar olduğunu iddia eden.

 

ÖD: Bu büyük isimler gibi hocaların bir arada toplandığı bir okul bulmak herkese nasip olmaz sanırım. Melih Cevdet Anday, Yıldız Kenter, Haldun Dormen biraz onlardan, okul yıllarından söz edebilir miyiz?

AŞ: Şimdi düşünüyorum da gerçekten çok şanslıydım. Mesela Melih Cevdet Anday o mavi gözleriyle bir duruşu vardı ki… Sert ve çapkın. Yani çapkın demeyelim de güzel kızlara karşı kibar ve centilmendi. Aynı zamanda esprili ve eski bir İstanbul beyefendisiydi kuşkusuz.

Sabahattin Kudret Aksal çok kibar bir adamdı. Dudakları böyle birbirine yapışık konuşan, daha mülayim, daha yumuşak, daha kendi halindeydi.

 

ÖD: Haldun Dormen nasıl biriydi? Haldun Dormen siz sınava girdiğinizde, sınav komisyonunda yokmuş sanırım?

AŞ: Doğru, doğru o sonradan, 3.sınıftaydım sanırım, eklendi. Haldun Bey ve Yıldız Hanım insanları seçerlerdi. Yani fiziki anlamda.

 

ÖD: “Sadece yeteneği baz almazlardı” mı diyorsunuz?

AŞ: Yani… Mesela Yıldız Hanım daima uzun bacaklı, güzel kadınlar seçerdi. Tiyatroda hep güzel kadınlar olsun isterdi.

 

ÖD: Görsel bir seçiciliği vardı yani?

AŞ: Evet kesinlikle. Görsel anlamda fotoğrafa önem verirdi. Haldun Bey de yakışıklı çocuklar olsun isterdi. Bende taşradan gelmişim, ufak tefek bir adamım.

 

“YILDIZ HANIM ÇOK SHAKESPEARE’YENDİ”

ÖD: Öyle demeyin hocam sizde de bir ışık vardı ki o ışık bugüne kadar gelmiş.

AŞ: Hani şimdi çok samimi konuşuyoruz ya, büyük insanları konuşurken, büyük insan derken, kendilerini sanatsal anlamda çok iddialamışlar, Türkiye’ye rol model olmuş insanların bu tarafını söylemek belki doğru değil ama ben doğru bildiğimi söylüyorum.

 

ÖD: Tabii siz daha yakından tanıyorsunuz.

AŞ: Çok yakından tanıyorum. Yani Yıldız Hanım’ın bu öteleyici tavrını pek sevmezdim. Bir de Yıldız Hanım çok Shakespeare’yen idi.

 

ÖD: Shakespeare’yen idi.” derken, bunu biraz açar mısınız?

AŞ: Daha akademik oyunculuğa önem veriyordu. Eyvallah ama bizim de genlerimizden gelen bir geleneksel Türk Tiyatrosu vardı ki ben onlara kendimi daha yakın hissediyordum. Yıldız Kenter geleneksel Türk tiyatrosuna hiç sıcak bakmadı, öteledi. Bu tavrını sevmezdim açıkçası.

 

“İNSANLAR ESKİSİ GİBİ TİYATROYA GİTMİYOR NE YAZIK Kİ”

ÖD: Tiyatronun bildik tanımı “İnsana, insanı, insanla anlatan sahne sanatı” Fakat ben tiyatroya ömrünü vermiş olan sizden, başka bir tiyatro tanımı yapmanızı istesem bu tanım nasıl olurdu?

AŞ: Geçenlerde bir yerde okudum; Haluk Bilginer “İnsana, insanı, insan gibi anlatan, aynı hayatın aynasına ‘tiyatro’ derler. Ben hayatın aynası olduktan sonra niye seyredeyim?” gibi bir şey söylemiş.

 

ÖD: Güzel bir yaklaşım olmuş.

AŞ: E onunki de bir düşünce. Bundan yıllar önce Atilla İlhan’ın bir yazısını okumuştum, daha o zaman hayattaydı kendisi. Şimdi seni 20 yıldır tanıyorsam bu yazıyı okuyalı 30 sene olmuştur belki. Atilla İlhan şöyle demişti: “Tiyatro da bir gün opera gibi elit insanların seyredeceği bir sanat haline gelecek, toplumdan kopacak.” Ben o zaman çok üzülmüştüm. “Ya tiyatro öyle olur mu? Olmamalı.” demiştim. Ama rahmetli üstat doğru söylemiş galiba. Eskisi gibi tiyatroya gitmiyor insanlar ne yazık ki.

 

ÖD: Peki, bu nokta da Abdullah Şahin’in Tiyatro tanımı nasıl?

AŞ: Tiyatro hayatın aynasıdır ama ters aynası da olmalıdır. Ters köşeye de yatırabilmelidir.

 

ÖD: İnsanlara görmeye alıştığını gösterirsen bir fark yaratamazsın gibi anlıyorum. Bu durumda tiyatrocu da doğası gereği muhaliftir diyebilir miyiz?

AŞ: Tabii tiyatro insanın aynasıysa, insanın içinde muhalefet de var. Yani olanı göstermenin dışında olasılıkları da göstermeli. Olması gerekenleri de gösteren bir sanat olmalı.

 

“İÇİMDEKİ ÇOCUĞU VE HEYECANI KAYBETMEDİM”

ÖD: Sizin geçmişte kendinize yönlendirdiğiniz bir soru dikkatimi çekti; tiyatrocu ve içindeki çocukla ilgili. “Çocuk ruh, o içtenlik tiyatrocunun olmaz ise olmazıdır. Saflığını ve içtenliğini yitirmiş bir sanatçı nasıl var olabilir? Bir filmden öğrenmiştim Çocukluk düşlerini yitirmiş bir insan, tek yüzgeci kalmış balık gibidir. Hayatı boyunca hep tek bir tarafa doğru gider.” demişsiniz. Peki, siz yüzgeçlerinizi koruyabildiniz mi?

AŞ: Koruduğumu tahmin ediyorum. 50 senedir tiyatro yapıyorum. İçindeki çocuğu öldürdüğünde heyecanını kaybediyorsun. Hani çocuklar büyüdükçe hayata uyarlanırlar ya sonra hayret etme ve heyecan duygusunu yitirirler. Hayatın zorluklarını öğrenir, çıkar, öne geçer, üçkâğıtçılık ve parayla ilgili değer yargılarının çok önem taşımasıyla değerler, değersizliklerle yer değiştirir. Benim bunlarla işim olmadı hiç. O yüzden ben içimdeki çocuğu ve heyecanımı kaybettiğimi düşünmüyorum. Hem içimde çocuk hem dışımda çocuk gibi yaşıyorum. Kedilerle köpeklerle falan yaşıyorum ben.

 

“TELEVİZYON SEYİRCİYİ KANDIRDI”

ÖD: Dile kolay 50 yıllık tiyatro yolculuğunda, o koca sahneden, sizi izleyen binlerce insanı gözlemlediğiniz muhakkaktır. Tiyatrocuların içinde yaşadığı toplumdan bir şekilde beslendiğini varsayarsak, dün ve bugün arasında, toplumsal değişme hakkındaki gözlem ve yorumlarınız ne olurdu, merak ediyorum doğrusu.

AŞ: Eskiden insanlar daha saftı, daha temizdi. Arkadaşlık, dostluk, iyi niyet daha ön plandaydı. Bunu seyirciden de anlıyordunuz. Mesela sahne arkasına yanımıza gelip söyledikleri güzel ya da eleştirel anlamlardan, sözlerden de çıkartıyordunuz. Şimdi sahnedeki insan da, daha çok gençlerden söz ediyorum, seyirci de katılaştı. Seyirci de çocuksu tarafını kaybetti. Belki televizyonda onları çok kandırdı, katılaştırdı.

 

ÖD: Genel anlamda kültürel bir yozlaşmadan söz edebilir miyiz?

AŞ: Kesinlikle. Ben bu konuda televizyonun daha doğrusu program içeriklerinin çok etki ettiğini düşünüyorum. Yıllardır Anadolu’ya turnelere giderim, oyun satarım ve oyunu alacak kişi, organizatörler bir şekilde seyirciyi temsil eden kişiler, eskiden “Oyun nedir? Konusu nedir? Komedi mi? Dram mı?” diye sorarlardı. Şimdi ne soruyorlar, biliyor musun?

 

ÖD: Ne soruyorlar?

AŞ: “Televizyondan kim var?” Bu aslında çok korkunç bir şey. Sonuçta seyirciyi temsil ediyor. Onların talebini dile getiriyor. Seyirci akşam sosyal medyada “Kuliste şu sanatçıdaydık, birlikteydik.” paylaşımları ve fotoğrafta kimin olacağıyla ilgileniyor çünkü. İşte bu kültürel yozlaşma. Teknolojik gelişmeyle, kültürel gelişme zıt gidiyor.

 

ÖD: Yıllarca zihnimde tiyatro adına şöyle bir algıyla büyüdüm: “Herkes için adil doğrulara dayanan, kendine özgü bir ideolojiye sahip olmayan tiyatro, tiyatro değildir.” Siyasi bir ideolojiden söz etmiyorum tabii ki. Mesleki ideoloji bakımından Türk tiyatrosunu nasıl buluyorsunuz?

AŞ: Kısaca hasbel kader diyebilirim. Türk tiyatrosunu yürüten, yapan, tatbik eden insanların ortak bir ideolojisi yok.

 

ÖD: Türk tiyatrosu tarihince bunca süreç içinde hiç mi ortak bir ideoloji, bir misyon olmadı?

AŞ: Misyon daha yüklüydü. Fakat ortak bir ideoloji olmadı. Herkes kendi çıkarlarının peşinde oldu.

 

“YAZAR BESLENEMİYOR, AÇ KALIYOR”

ÖD: Türk tiyatrosunda seçilen oyunlar konusunda sıkça aynı tekrara düşüldüğüne şahit olduk. Yerli veya yabancı oyun seçimi konusunda bir kısır döngü var gibi ya da yüzeğel entrika komedileri. Bir gelişim vaat etmeyen aynı tekrar repliklerle… Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

AŞ: Yazarlık müessesi Türkiye’de hiç ilerlemiyor, ilerleyemiyor. Çünkü tiyatro yazarları beslenemiyor, aç kalıyor. İnsanlarda aç kaldığı, beslenemediği yani maddi ve manevi anlamda beslenemediği, alkış almadığı ortamda niye bu işi yapsın, niye zaman ayırsın ki? Bu yüzden Türk tiyatrosu yazarlar konusunda pek parlak durumda değil yani.

 

ÖD: Klasikleşmiş ‘Çılgın yenge’ gibi oyunlarda, sanırım yazarların bu beklentilerinden uzak, içlerinden kopup geldiği için kalıcı ve büyük tatlar yarattılar?

AŞ: Ben bu durumu şuna benzetiyorum. Mesela şimdi piyasada şarkılar var pop müziğinde, orada şarkı tutsun diye “Şu kelimeyi de koyalım.” gibi söylemler geçiyor gençlerin arasında. Sonra ne oluyor? Yapay şeyler çıkıyor ortaya. Ama bir Aşık Veysel’in söylemiş olduğu bir türkü de hiçbir yüzeğel şey yok. Sadece yüreğinden kopup geldiği için kalıyor ve asırlarca da kalacak. Mutlaka gayret sarf eden vardır ama ben genelleme adına söylüyorum. Parmakla gösterilecek yeni ve iyi yazar yok denecek kadar az.

 

“AKLIM FİKRİM, TİYATROCU OLMAKTI”

ÖD: Enver Demirkan’la yollarınız ayrıldıktan sonra “Keşke duygularımızla değil de mantığımızla hareket edebilseydik. O zaman ‘Nokta ve Virgül’ yaşamaya devam eder, o güzelim tiyatromuz kapanmazdı. Ama mantığımızla hareket edebilsek tiyatrocu olmazdık.” demişsiniz. Neden mantığınızla hareket edebilseydiniz tiyatrocu olmazdınız?

AŞ: Aslında sorunun içinde yanıtta gizli. Evet, mantığımızla hareket etsek ne Enver ile ayrılırdık ne de tiyatrocu olurduk. Etrafımdaki tüm mantıklı sesler “Başka işin mi yok, tiyatrocu olunur mu? Deli misin?” diyordu. Annem ve babam ki ikisi de aydın insanlardı, eğitimden yanaydılar. Babam subay, annem ise öğretmendi. Abilerim, ablam çok başarılı öğrencilerdi fakat ben hayatım boyunca başarılı bir öğrenci olamadım. Çünkü aklım fikrim tiyatrocu olmaktaydı.

 

“İNSAN MAYMUNU MU OLACAKSIN?”

ÖD: Bu arada babaannenize ne olacağınızı bir türlü anlatamamışsınız ve sonunda anlayınca çok tatlı bir yorumu da var. Neydi o yorum?

AŞ: Evet… Ona bir türlü ne okuduğumu, konservatuarı ve ne olacağımı anlatamamıştım. Sonunda anlayınca “Oğlum, insan 4-5 yıl okuyunca doktor olur, mühendis olur, sen ‘insan maymunu’ mu olacaksın?” demişti. Keşke tuluat, orta oyunu, filan diye anlatsaydım diye düşünmüştüm sonra.

 

“ENVER ESKİ DOSTUMDUR”

ÖD: Enver Demirkan’la aranızdaki dargınlık devam ediyor mu?

AŞ: İşte mantığımızı kullansaydık, tiyatrocu olmazdık, mantığımızı kullansaydık Enver’le ayrılmazdık diyorum yine. Enver ile görüşmüyorum fakat yine de eski dostumdur o.

 

ÖD: Peki, bir zeytin dalı, bir barışma söz konusu olabilir mi?

AŞ: Geçenlerde bir yapımcı “Yahu şimdi yine öyle bir moda var, komedi ikilisi, Nokta ve Virgül’ü tekrar bir araya getirsek de televizyona bir program yapsak.” dedi. Tabii öyle bir program planım yok ama…

 

ÖD: Henüz bir çalışma değil ama bir barışma söz konusu olabilir belki?

AŞ: Enver şu an Bodrum’da yaşıyor. Bodrum’a oyuna gidersek ki yakında gideceğiz. Aklımdan geçti, gidip ziyaret etmeyi düşündüm.

 

ÖD: Çok güzel olur, güzel haberler bekleyebilir miyiz o zaman sizden?

AŞ: Neden olmasın? Kırgınlık falan kalmadı bende zaten.

 

ÖD: Enver Bey ve sizin için tiyatroda ortak geçmişiniz, bir hatıra mutlaka. Fakat o dönemi yakından bilen seyirciniz içinde bir hatıra. Onu da ansalar, sizi de ansalar bir bütün olarak anıyorlar. “Onlar bizim dönemimizin, mizah bakımından, Cem Yılmaz’ı, Yılmaz Erdoğan’ı gibiydiler.” diyen, “Biz onları hiç ayrı düşünemedik.” diyenler var. Sanırım birlikte çekilmiş bir fotoğraf karesi, seyircilerinizi sevindirecek.

AŞ: Evet, doğru. O ayrılık seyirciyi üzdü hakikaten. İyi ki dedin bunu, aslında düşünüyordum gitmeyi ama hatırlayanlar içinde kendime görev edineceğim ve gidince mutlaka ziyaret etmek istiyorum Enver’i.

 

“HER ŞEY, BİRDEN BİRE OLDU”

ÖD: Birlikte yola çıkış hikâyeniz de oldukça çetrefilli ve ilginç sanırım?

AŞ: Orhan Veli’nin şiirindeki gibi “Her şey birden bire oldu.” Bizim şöhretimiz de öyle, iyi olaylar arka arkaya geldi. Şansımız yaver gitti. Mesela ilk çıkışımızda, böyle çizgili kostümlerimiz vardı. Stüdyoya çekime gittik apar topar. Erşan Başbuğ, yönetmen “Ne giyeceksiniz?” dedi. Hih! Ne giyeceğiz tabii ya. Bir şeyler giymemiz lazım. Onu bile düşünememiştik. Her şey son anda gelişmişti çünkü. Ankara Arı Stüdyosu’nda yapılıyor çekimler. Dediler ki “Aşağıda devlet tiyatrosunun kostüm deposu var.” Onlar da burada çekim yapıyorlar. Enver ile birlikte indik tabii aşağıya. Yıldırım Önal, Sadrettin Kılıç’tı galiba onların kıyafetlerini seçtik. Komiklik olsun diye, büyük olanı ben, küçük olanı Enver giymişti. Güzel anılardı.

 

ÖD: Aslında yola başkasıyla hazırlanıyorsunuz. Hatta isimler, proje TRT’ye bildiriliyor fakat o kişi bir gün kala gelemeyeceğini söylüyor.

AŞ: Ha o müthiş bir hikâye anlatayım mı?

 

ÖD: Lütfen çok memnun olurum.

AŞ: Şimdi o dönem birinci eşimden ayrılmak üzereyim. Tiyatroyla geçinemiyorum ve aklımda komedyenlik var. O zamanlar üçüncü sınıf gazinolarda çalışan komedyenler vardı. Mesela “Bahriyeli Kardeşler, Vak Vak Kardeşler” hatırlar mısınız, bilmem “Bal Arıları, Ateş Böcekleri” Tam bunların olduğu dönemde tiyatroyla geçinemiyorum derken bir oyuncu arkadaşım, Yavuz Lâçin ile karşılaşıyorum. Yavuz o sıralar ikinci, üçüncü sınıf gazinolarda ve tavernalarda “Parazitler” adıyla komedyenlik yapıyor. Partnerinden ayrılmış “Gel birlikte yapalım.” diyor. “Tamam.” diyorum ve başlıyoruz çalışmalara. O sırada TRT’de yönetmen olan Erşan Başbuğ’dan haber geliyor ki kendisine daha önce, televizyona çıkmak istediğimden ve yanıma bir arkadaş alıp komedi ikilisi oluşturabileceğimden söz etmiştim. Programa çıkmamı teklif ediyor ve hiç tereddütsüz kabul ediyorum. Tabii o zamanlar TRT’ye önceden bildiriliyor, isim kabul görmezse mümkün değil, çıkamazsın. Abdullah Şahin ve Yavuz Lâçin ikilisi onay görüyor. Yavuz gelemeyip Enver ile gidince, kapı görevlisi burada “Yavuz Lâçin yazıyor.” deyip almıyordu neredeyse içeri, neyse Erşan Başbuğ’un da gayretiyle sorunu çözdük.

 

ÖD: Yavuz Lâçin niye son anda iptal etti?

AŞ: Yavuz son gün mahcup bir halde çıkıp yanıma geldi. “Ben gelemeyeceğim.” dedi. Ben şok tabii “Ha ha…” diye inanmaz bir cevap veriyorum. Çünkü müthiş bir fırsat bu. Tek kanal ve ekranda parmağının ucu görünse, parmağın ünlü oluyor. O derece bir şans yani. Neyse nedenini soruyorum, karısı zır zır ağlıyormuş, “Meşhur olup beni boşarsın.” diyormuş. Kısacası gelmedi ve bir şekilde Enver düştü aklıma, dayandım kapısına, vakit yok, sabah otobüs kalkacak. Enver o dönemde hem otel muhasebesi tutuyor hem de halk dansları gösterilerine çıkıyor. Öyle böyle derken Enver kabul ediyor. “Nokta ve Virgül”ün temelleri atılmış oluyor.

 

“ANADOLU SEYİRCİSİNE YANLIŞ YAPTIK”

ÖD: İstanbul tiyatroları ve Anadolu seyircisi konusuna da değinmek istiyorum. Anadolu seyircisi İstanbul tiyatrolarına çok saygı gösterdi. Peki, aynı saygıyı tiyatrolar Anadolu seyircisine gösterdi mi?

AŞ: Çok doğru bir soru hazırlamışsın, bravo. İlk defa böyle bir soru geldi. Böyle bir suç işledik. “Anadolu’ya gidiyoruz, daha hafif dekor götürelim, dekorun dört panosu ağır ve büyük.” Dedik, bıraktık. Anadolu’ya gidiyoruz, genç toy oyuncular götürdük. İtirafta bulunuyorum, ben kendi adıma bu suçu çok işledim. Ama yanlış olduğunu, yanlış yaptığımızı kabul ediyorum.

 ÖD: 1999 yılında “İnsan Maymunu” kitabını yazmıştınız, tekrar yazmayı düşünüyor musunuz diye soracaktım fakat “Beni Artiz Yapanın” kitabını yanınızda getirdiniz. Bir tiyatro oyunu kaleme almayı düşünüyor musunuz?

AŞ: Aslında istiyorum yeteri kadar birikime sahip olduğumu düşünüyorum ama koşullar eskisine göre o kadar kötü ki… Eskiden ayda on defa oynuyorsak, şimdi ortalama iki defa oynuyoruz. Mesela İzmir’e bir gidişte üç ay oynardık, şimdi üç gün zor oynuyoruz.

 

“ÇILGIN YENGEYİ 45 BİN KİŞİ SEYRETTİ”

ÖD: Evet, sizin İstanbul’da “Çılgın Yenge” oyunuyla kapalı gişe üç ayda 45 bin seyirci gibi bir rekorunuz var değil mi?

AŞ: O efsaneydi zaten. Şimdi tiyatro seyircisi tiyatroya küstü.

 

ÖD: Son olarak tiyatro hayatınızı yani bu elli yılı bölümlere ayırsanız; en verimli ve mutlu olduğunuz dönem hangisi olurdu? Bir bölümü veya kendinizi değiştirmek isteseniz bu dönem hangi dönem olurdu?

AŞ: Hayatımda değiştirmek istediğim o kadar çok şey var ki “Tüh burası şöyle oldu, olmasaydı daha iyi olurdu.” dediğim. Sade bir bölüm için değil, her bölümün içinde değiştirmek istediğim çok şey var tabii ki.

En mutlu olduğum döneme gelince, böyle bir ayrım yapmak istemiyorum. Sahne de 50 sene bana 5 sene gibi geldi. Keşke bir 50 sene daha şansım olabilseydi.

 

ÖD: Ne mutlu size, sizi tanımak çok güzeldi. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

AŞ: Ben teşekkür ederim.

“Hakemlerin Patronu Cüneyt Çakır’dır.”

0

“Futbol, hatalar oyunudur.”  En sevdiğim futbol tanımıdır bu. Çünkü futbolda hata olmadan netice elde edilemez. Oyuncular gibi, hakemler de bu hatanın bir parçasıdır aslında. Süper Lig’in ikinci yarısının başladığı ve maçların kızıştığı şu günlerde, hakem camiasının çok iyi tanıdığı bir ismi, Nurettin Dehmen’i konuk ettik. Nurettin Hoca, oyun kuralları denildiğinde, parmakla gösterilecek iki ya da üç kişiden birisidir bu ülkede. Engin kural bilgisi ve yorumu ile birçok hakemin yetişmesinde emeği vardır. “Hocaların Hocası” Dehmen ile Türk Hakemliğinin röntgenini çektik, konuşulmayanı konuştuk. İddia ediyorum, bu röportaj hakem camiasına bomba gibi düşecek. Nurettin Dehmen’in olay yaratacak açıklamalarına buyurun.

Röportaj: Uğur Temel
Fotoğraf: Ali Şişli

 

“TFF VE MHK BENİ, TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ İLAN ETTİ”

Uğur Temel (UT):  Hocam, Türkiye’de futbol ile hakemlik ile ilgilenen herkes Nurettin Dehmen’in kim olduğunu biliyor. Roportajlik.com okuyucuları için kendinizi tanıtmanızı rica edeceğim.

Nurettin Dehmen (ND):  1958 İstanbul doğumluyum. Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Mezunuyum.  1983-1997 yılları arasında, Türkiye Lig’lerinde, Süper Lig -şu anki adıyla- düdük hakemliği hariç, her kategoride görev yaptım. Türkiye’nin ilk dördüncü hakemlerindenim.  1997 yılından başlayan gözlemcilik serüvenim süper lig gözlemciliği hariç her kategoride, 15 Temmuz sürecine kadar devam etti. 15 Temmuz sürecinde, Türkiye Futbol Fedarasyonu (TFF) ve Merkez Hakem Kurulu’nun (MHK) birlikte aldıkları kararla, kendi deyimleri ile “Hain” ilan edildik. Fakat, ülkemizdeki yetkili ve ilgili kurumlar, başta Cumhurbaşkanlığı,  Başbakanlık, Valilik olmak üzere, hakkımda hiçbir şekilde bir suç unsuru bulmadılar ve soruşturmaya dahi gerek görmediler.  Ancak TFF ve MHK, beni “terör örgütü” üyesi ilan etti.

UT: Hocam, yargılandınız mı?

ND: Uğur kardeşim bırak yargılanmayı, bu konu ile ilgili karakola bile çağrılmadım. Sadece ben değil, benim haricimde de arkadaşlarıma bu iftira atıldı. İhraç edilenler arasında “terör örgütü üyesi “ olan varsa da Allah Belasını versin.

 

“OYUN KURALLARININ UYGULAMASINDA STANDART OLMAZ”

UT: Hocam dün itibariyle Süper Lig’in ikinci yarısı başladı.(Röportaj ; 20 Ocak tarihinde yapılmıştır) Bu devrede daha çetin, telafisi mümkün olmayan maçlar oynanacak. İlk devredeki performanslara göre, hakemler telafisi olmayan maçlara hazırlar mı?

ND: Ligin, birinci yarısı ya da ikinci yarısı hiç fark etmez. Maçları aynı hakemler yönetiyor, hepsi aynı eğitimi alıyorlar. “10 hafta önce x hakem başarılı idi, 15 hafta sonra daha da başarılı olacak.” şeklinde, duygu ve düşünceye kapılmamamız gerekir. Çünkü, hakemler aynı hakemler, eğitimler aynı eğitimler. Her şey aynı. Oyuncular da, ara transferler hariç, aynı. Bu yüzden, hakemlerin performansı hakkında, artı ya da eksi olacak bir şekilde yorumda bulunmak, bence yanlış olur. Hakemlerimiz nasılsa, öyle devam edecekler.

UT: Her hakemin bir yönetim tarzı var ama oyun kuralları konusunda niye bir standart yok?

ND: Oyun kuralları uygulaması konusunda standart olamaz. Neden olamaz? Öncelikle sahada görev yapan hakemler öncelikle insan, yani insan faktörü söz konusu. Şu an bu mekanda bulunan kişilerin, karakteri, davranışı, söz söylemesi hepsi farklıdır. Hakemler, çeşitli farlılıkları olan insanlardır. Örneğin, birisi evlidir, çocuğu vardır çok mutludur. Başka bir hakem düşünün, kız arkadaşı ile ayrılmıştır. Bir başka hakem düşünün, işinde problemleri vardır.  Bir diğer hakem, arkadaşlarının aldığı maçları kafasına takmıştır. Durum böyle olunca, insanların standart yönetim göstermeleri beklenemez. Bir hakem, bugün bir pozisyona penaltı olarak değerlendirir de on maç sonra aynı pozisyona penaltı dememiştir ya da, farklı hakemler aynı pozisyonu farklı şekillerde yorumlamışlardır.  Standardın yakalanmasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Buna etkende, hakemlerim almış olduğu eğitimdir.

 

“ALT KADEMEDEN YETİŞEN HAKEMLERE EĞİTİM VERİLMİYOR”

UT: Alt kademeden yetişen hakemlere nasıl bir eğitim veriliyor?

ND: Alt kademeden yetişen hakemlere eğitim verilmiyor. Neden eğitim verilmiyor? Eğitimden bahsedebilmek için ortada bir eğiticinin olması lazım. Eğitici, kime eğitim verecek? Hakemlere eğitim verecek. Bu hakemler kimler?  Bu hakemlerin içinde, ülkenin en iyi üniversitelerinde okuyan öğrenciler var. Bu hakemlerin içinde özel sektörde yönetici konumunda olan insanlar var. Bu hakemlerin içinde çeşitli statüde arkadaşlarımız var. Bu hakemlere ya da hakem adaylarına, statüsü hitap ettiği insanların çok çok altında kişilere eğitim verdirmeye kalkarsanız, hiçbir şey veremezsiniz. Alt kademeden başlayarak yukarıya kadar böyle.  Ne yazık ki bunun çok acı örneklerini görüyoruz. Hakemlik geçmişi olmayan, doğru dürüst gözlemcilik geçmişi olmayan insanların, hakem eğittiklerini görüyoruz. Öncelikle hakem eğitimcisinin çok iyi eğitilmesi gerekir. Buna bakmak gerekir önce “Hakem eğitimcisi, eğitimli mi?” Eğitim derken, sadece oyun kuralları yönünden eğitimden bahsetmiyorum. Okul yönündeki, sosyal yöndeki eğitimden bahsediyorum, çevresel yöndeki eğitimden bahsediyorum. Böyle bir oluşumu yakalamamış insanların hakem yetiştirmesinin, o hakemlerinde sahalarda başarılı olmasının ne kadar zor olacağını siz de tahmin edersiniz.

UT: Türkiye genelinde kaç tane çok iyi hakem eğitimcisi var?

ND:  Futbol Federasyonu, maalesef ve çok acıdır ki, hakem eğitimi Alman’a, İtalyan’a, Ulenberg  gibi isimlere teslim etmiş durumda.

UT: Niye?

ND: Sebebi şu; kendi insanına güvenmiyor. Hilmi Ok bu ülkenin insanı değimliydi ya da Ertuğrul Dilek, Yalçın Darıcı bu ülkenin insanları değil miydi? Yahya Diker’ler, Özcan Oal’lar, Sabri Çelik’ler bu ülkenin insanı değil miydiler? Niye bu isimlerden faydalanmıyoruz? Bu isimlerin, Ulenberg’ten ne eksiği var?

 

“TÜRK HAKEMLİĞİ SİYASET ÇAMURUNA BULAŞMIŞ DURUMDA”

UT: Niye faydalanılmıyor hocam?

ND: Niye faydalanıyoruz, biliyor musun Uğurcum? Türk hakemliği, maalesef siyaset çamuruna bulaşmış durumda. Hem politik anlamda, hem de hakemlik siyaseti çamurunun içine bulaşmış durumda. “O olmasın, ben olayım.” yarışması var. Eğitimcilikte de, gözlemcilikte de, hakemlikte de var bu. Ayağa basma mücadelesi var. Bu ayağa basma mücadelesi sürdüğü müddetçe, Türkiye’de hakemleri Türkler eğitmeyecek. Bugün Alman gelecek, yarın İtalyan gelecek, öbürsü gün belki Senegal’den birisi gelecek, Türk Hakemlerine eğitim verecek. Kaç tane hakem İngilizce biliyor ki yabancı eğitmenin söylediklerini anlayıp hafızasına yerleştiriyor? Bence Türk Hakemlerini, Türk Eğitimciler eğitmeli. Türk eğitimci yok mu? Murat Ilgaz var. Murat hoca, uluslar arası eğitimci. Niye Murat Ilgaz eğitim vermiyor? Örneğin Sabri Çelik hocadan, Muhittin hocadan niye istifade edilmiyor? Dönem dönem politik açıdan çok ters düşmeme rağmen Serdar Hoca’dan niye istifade edilmiyor?

UT: Bu isimlerin hiçbirisi hakem eğitmenliği yapmıyor değimli hocam?

Murat Ilgaz

ND: Sadece Murat Ilgaz yapıyor. Eski hakem eğitmenlerinden hiç yararlanılmıyor. Örneğin, ben size bir isim vereceğim. Manisa’dan Esat Eriş. Esat hoca aynı zamanda İngilizce Öğretmeni. Hakem eğitimi denildiğinde, bana göre, Türkiye’de akla gelmesi gereken ilk üç isimden birisidir.

UT: Esat Eriş hoca, gözlemcilik yapıyor mu?

ND: Yaştan dolayı, gözlemcilik yapamıyor. 75 yaşında, 80 yaşında insanlara Merkez Hakem Kurulu üyeliği hakkını veriyorsunuz, Esat Eriş gibi bir cevherden istifade edemiyorsunuz. Eğitim konusu, Türk hakemliğinin en büyük problemi diyebilirim. Bizdeki gibi dışa bağımlı bir eğitimin yarattıkları ortada. Türkiye’de futbol hakemliği deneme tahtasına döndü. Bugün “Bunu uygulamayacağız.” dedikleri şeyi üç ay sonra “Uygulayacağız.” diyorlar. Beşinci- Altıncı hakemlik gibi, VAR (Video Hakem Sistemi) hakemliği gibi, hiç bir şey üretmeyen, futbol hakemliğine hiç faydası olmayan konular.

 

“VİDEO HAKEM SİSTEMİ, KULUPLERİ KURTULUŞ REÇETESİDİR.”

UT: Kale arkası hakemliğe(beşinci- altıncı hakemlik)  değinmişken hocam sorayım, bu uygulamadan niye vazgeçildi?

ND: Türk toplumu olarak bazı şeylere aç toplumuz ve iştahlıyız da aynı zamanda. FİFA, UEFA başka bir yöntem çıkarsın “Tribünün tepesinde iki tane hakem oturacak ve sahadaki hakemlere yardımcı olacaklar.” dese, bizim federasyon balıklama atlar “Biz bunu uygulayalım.” diye. Böyle bir zorunluluk yok. Uygulamak için, felsefenize, kültürünüze, sisteminize bunların uyması lazım.

UT: Federasyon video hakem sistemini (VAR) uygulamakta çok ısrarcı. Bu kadar ısrar niye? Bu sistem Türkiye’ye uyar mı? Var hakemliği nedir hocam?

ND: VAR hakemliği, kulüplerin kurtuluş reçetesidir.

UT: Ne gibi?

ND: Türkiye gündeminde bir gerçek var, bunu hepimiz kabul ediyoruz. Türkiye Liglerinde dört büyük takım kollanıyor. Böyle bir, fikir gerçeği var. Bu fikir gerçeği içinde, diğer kulüpler bastırdılar “Dört büyüklere karşı, teknolojiden istifade edelim. Bir pozisyon bizim aleyhimiz ise lehimize dönsün.” İnsan faktörünün olduğu bir yerde, bu olmaz. Örnek vermek gerekirse, ben maçın hakemiyim, sizde VAR hakemisiniz.

UT: Stadın hemen dışında arabada seyrediyorum.

ND: Araba Riva’da olacak ama. Gündemde öyle bir şey var. Ben, maçı yöneten hakem olarak,  bir karar verdim, siz de bu kararın yanlış olduğunu düşünüyorsunuz. Hakemi uyardınız. Hakem de görüntüyü izlemek talebinde bulundu ve görüntüyü izleyip kararını değiştirdi. Hakemin kararını değiştirdiği an, bittiği an demektir. Hakem için en tehlikelisi, kararını değiştirmektir. Ne şartla olursa olsun, dışarıdan bir etki ile değiştirmesi kadar tehlikeli bir boyut yoktur. Eskiden, üç tane hakem vardı sahada. Bu üç tane hakemin, ne kulaklığı ne mikrofonu ne de ellerinde sinyal gönderen bayrak vardı.  İstatistiki veri yakalamaya çalışsanız geriye dönük, bu konuda eski hakem şimdinin yorumcusu Murat Fevzi Tanırlı bu konuda belki yardımcı olur, eski dönemde bence hakemler daha az hata yapıyordu.

 

“TÜRK HAKEMLİĞİ YERLERDE”

UT: Niye?

ND: Hakem, kararını veriyor yardımcı hakemi ile göz göze geliyor. Yardımcı hakem pozisyonu gördüyse gördü, görmediyse bitti.  Hiç kimse hakemi baskı altına almıyordu. Çünkü hakemin, bir hakemlik duruşu vardı. O zamanda hakemlerin aldıkları para daha azdı, şimdi hakemler iyi gelir elde ediyorlar ama hakemlik duruşu yok. Geçenlerde bir maç seyrettim, müsabakanın hakemi, iki kere yere düştü. Ya Süper Lig maçı ya Kupa maçı. İçimden söyle geçirdim: “Türk hakemleri yerlerde.” Üst düzey bir hakemin, aynı maçta iki kere yere düşme hakkı yok. Eski dönemlerde hiçbir hakem iki kere yere düşmemiştir. Futbol Federasyonu hakemine veriyor ama hakem alamıyor. Niçin? Bu bir kapasite meselesidir.

UT:  Şunu mu demek istiyorsunuz hocam; hakemlik kapasitesi olmayanlar da maç yönetiyor. Doğru mu anladım?

ND: Bu çok ağır bir eleştiri olabilir. Ama şunu söyleyebilirim: Geçmiş dönemde hakemlik yapan arkadaşlarımızla, şimdi hakemlik yapan arkadaşlarımızın duygu ve düşünceleri farklı. Nasıl farklı? Eski dönemde, hakem ağabeyinden iki adım önde soyunma odasına gireceksin, böyle bir şey düşünülemezdi bile. Ama şimdi, maalesef durum böyle değil.

UT: Yani hakem kültürü mü yok hocam?

ND: Evet, hakemlik kültürü yok. Hakem kültürü size Alman eğitimci veremez. Hilmi Ok verir, Ertuğrul Dilek verir. Bana hakem kültürünü İtalyan Rosetti veremez. Konuşacak çok şey var ama hiçbir eski hakemin benim kadar cesur konuşabileceğini tahmin etmiyorum.

 

“MHK ÜYELERİ ESKİ HAKEM OLMAMALI”

UT: Niye konuşamazlar hocam, görev beklentisi mi?

ND:  Bravo Uğur. Tebrikler, aynen öyle görev beklentisi içindeler. Geçmişte hep sevdiğim saydığım isimler. Örneğin Mustafa Çulcu, hakemliği bıraktı, Merkez Hakem Kurulu(MHK) başkanı oldu. Aynı zamanda da Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği Genel Başkanı. Böyle bir şey yok. Bir adam, hem işçi hem de işveren olamaz. Hakemliği bırakır bırakmaz, “MHK’ye gel.” Olmaz. Hakem ile yöneticilik aynı şeyler değildir.

UT: Şunu mu demek istiyorsunuz hocam; “MHK üyeleri eski hakemlerden oluşmamalı.”

ND: Aynen öyle. İki tane isim vereyim size. Zekeriya Alp, Ufuk Özerten. Bir de Ahmet Güvener var. Ahmet Güvener, hakemlik camiası içinde önemli insanlardan bir tanesidir. Ama hakem camiasının kabuğu, nüvesi Ahmet Güvener’i kabul etmemiştir çünkü o farklı bir insandı. Ahmet Güvener’in kurul üyeliğine niye itiraz edeyim ki? Çok sert bir örnek vereceğim şimdi: Hakemlik hayatı facialarla dolu, seminerlerde kötü hakeme defalarca örnek gösterilen bir insan, şu an Süper Lig Gözlemcisi. Bu arkadaşımız benim gibi konuşabilir mi? Konuşamaz. Çünkü görev beklentisi içinde. Eski hakemlerin çoğu görev beklentisi içinde. Her TFF seçiminde MHK’de yer almak istiyorlar. Bunun için konuşmuyor kimse.

UT: Nurettin Dehmen şunu mu demeye çalışıyor; “MHK’de olacak isimler, hakemliği bırakmış isimlerden olamamalı.” Doğru mu anladım?

ND: MHK, yönetici demektir. İstisnalar hariç, bir süper lig hakemi ya da yardımcı hakemi, iyi bir yönetici olacak diye bir kural yok. Hakemlik ayrı şey, yöneticilik ayrı şey. Ancak, hakemliğinde de üst düzey bir yönetici ise, kurula tabiî ki gelecek. Ama sadece süper lig hakemi ya da gözlemcisi diye MHK’ye gelmemeli. İnsanları yönetmek farklı bir şeydir, maç yönetmek farklı bir şeydir. MHK üyelerine bakıyorsun, hakemlik dışında ne yapmışlar? Bir bakıyorsun, yıllardır hakemliğin haricinde hiçbir iş yapmamış, hep hakem camiasının içinde. Sadece hakem camiasının içinde olmak bu işi çok iyi biliyorum demek değildir. İnsan yönetmek, bir beceri ister. Eğer benim işim yöneticilik ise, ben yönetebilirim. Örneğin bir fikrim var benim, çok uç. Diyelim ki adam gözlemci. Her hangi bir kurula girdiği anda o gözlemcilik vasfının bitmesi lazım. “Hem gözlemci olacağım, hem kurul üyesi olacağım.” Olmaz.

UT: Niçin olmaz hocam?

ND: Çünkü kurul üyesi objektif olmalı. Kurul ”patron” demek, gözlemci kim? İşçi Bir insan hem patron hem işçi olur mu? Hakem derneği var dimi? MHK üyesi faal gözlemci ise bu derneğin üyesi. Öbür taraftan MHK’de olduğu için patron. Bu olmaz, ya biri ya öteki. Bugün hangi MHK üyesi, insan yönetimi üzerine eğitim almış. Örnek vereyim, çok saygı duyar ve severim, Ahmet Erdoğan. Yılların eğitimcisi. Kurullarda başkanlık, üyelik yapmış bir insan. Ahmet Erdoğan gibi işi yöneticilik olan gelsin kurula.  Böyle isimlerin, hakemlik geçmişi çok üst düzey olmayabilir. Ama işi yöneticilik.

 

“HAKEM İŞİNİ ÖNEMSEMİYOR”

UT: Futbol oyun kuralları belli.  Kurala göre; futbolcular ve kaleciler, hakemlerden farklı renk forma giymek zorundalar. Profesyonel maçlarda maç sabahı eş güdüm toplantısı oluyor ve bu toplantı da takımların ve kalecilerin giyeceği forma renkleri belli oluyor. Ligin ilk yarısında birçok maçta, hakemler ve kalecilerin forma renkleri aynıydı. Kural bu kadar açık olmasına rağmen, hakem hataya niçin düşüyor?

ND: Hakem hataya düşmüyor. Bu hakemin işini önemsemesinin sonucudur, hata değildir. Hakem kuralı bilmiyor mu? Biliyor ama işini önemsemiyor.

UT:  Forma renkleri aynı ise, kimin değiştirmesi gerekir hocam? Kalecinin mi, oyuncunun mu?

ND: Bir kişi forma değiştirdiğinde sorun çözülecekse, niçin dört kişi forma değiştirsin? Otorite burada başlar. Hakem diyecek ki kaleciye “Bizlerden, kendi arkadaşlarından ve rakip oyunculardan farklı renkte forma giy.” Hakem bunu sağlamak zorunda. Belki de kalecinin isminden ürküyor, “Değiştir.” diyemiyor, “Dersem tepki alırım.” diye düşünüyor belki de. Sahaya çıkmadan önce kalecinin hangi renk forma giydiğini bilmiyor mu hakem? Haydi atladın, koridorda değiştirt, yap bunu. Bu işini önemsememektir. Kurallar demişken çok enteresan bir şey anlatacağım sana.

 

MHK,  İKİ SEZON BOYUNCA, KURAL HATASI YAPTI”

UT: Buyrun hocam.

ND:  Bunu ilk defa benden duyacaksın ve bunu de benden başkası söyleme cesaretinde bulunamaz. Gözlemci iken, sezon başı seminerine gittik. Değişen kurallar anlatılıyor. Denildi ki “Bu sezondan itibaren, köşe vuruşları, top kale çizgisini terk ettikten sonra hangi köşeye yakınsa o taraftan kullanılacak. Topun çıktığı taraf gözetilmeyecek. Kural bu şekilde değişti.” Hakemler bunu, kural değişti ya, uygulamaya başladılar. Bir sezon böyle uygulandı, ikinci sezon böyle uygulandı. Hakemlik ve gözlemcilik yaptığım yıllara ait tüm kural kitaplarım var, açtım inceledim. İngilizcesinden de baktım. Kuralda değişiklik olsa, kuralın kenarına çizgi koyarlar. Çizgi yok, demek ki değişme de yok. Bu nereden çıktı, bu nasıl bir uygulama? Ahmet Güvener hocamı aradım, kural değişikliği olup olmadığını sordum. O da kural kitabını açtı, kural da değişiklik yok “ Top, çıktığı yere en yakın köşe gönderinden atılır.” diyor kural. İki sene Türkiye Futbol Federasyonu, Merkez Hakem Kurulu resmen kural hatası yaptı.

UT: MHK, bunun farkında değil mi?

ND: MHK bu biliyor. Ama daha acısı da var. Bu olayın üzerinden yıllar geçti. Gözlemcilik yaptığım son yıllarda aynı olayla karşılaştım. Maç sonrası hakeme sordum. Cevabı “Hocam kural değişti.” oldu. Kimse kusura bakmasın, Nurettin Dehmen benim adım. Kural denilince parmakla gösterilenlerden birisiyim ben. O hakem kardeşime kuralın değişmediğini, nazik bir dille anlattım. Sen hakemin kalecinin formasını değiştiremediğinden bahsediyorsun Uğur kardeşim. Ben sana, iki sezon üst üste MHK’nin yaptığı hatayı anlatıyorum.

UT: Peki bu fahiş hatadan dönüldü mü?

ND: Onu şimdiki hocalara sormak lazım ve bunun gibi, yanlış tercümeden kaynaklanan hataları, dönemin kuruluna yazılı olarak sunmamı istediler benden. Ben de sundum. Bir sene sonra yine “unuttular”

 

“SÜREKLİ HATA YAPAN HAKEME BİR ŞANS DAHA VERİLMEMELİ”

UT: Hocam, yıllarca hakem yetiştirdiniz. Niçin üst kademlerde hep aynı isimler var? Yetişen hakemler mi eksik, yoksa üst kademeye çıkmada başka faktörler mi var?

ND: Cüneyt’in, Fırat’ın, Hüseyin’in hakemliklerinin son anına kadar orada kalmaları lazım. Onlar artık bu işin uzmanı olmuşlar. Ama bakıyorsunuz, üst klasmandaki hakem devamlı hatalar yapıyor buna rağmen aynı yerde. Sürekli hata yapan adama bir şans daha verilmez. Bunu gören aşağıdaki hakem “Bu yol bana kapalı.” diyor. Bir sirkülasyon olması lazım. Üst klasmandan düşmenin daha fazla olması lazım. İyi bir kadron olur, onun etrafında kullanacağın hakemleri değiştirirsin. Hatta klasman neymiş? Kağıt üzerinde. Talimatlarda da yazar: “Merkez Hakem Kurulu, istediği hakemi istediği kategorideki maçta görevlendirebilir.”

UT: Spesifik bir örnek vermek istiyorum; MHK, çok iyi bir il hakemi süper lig maçında da görevlendirebilir, doğru mu?

ND: Verebilir tabii ki. Üçüncü ligde düdük çaldığım ilk sene, beni dönemin MHK’si, Vefa stadında Karagümrük – Beykoz ikinci lig maçına hakem olarak atadı. O maçta ev sahibi Karagümrük mağlup olmasına rağmen, hiçbir problem yaşamadım. Gözlemcim Adnan Yılgıç hocamdan 90 üzerinden 90 ve +2 zorluk puanı aldım. Bu maçın ardından Fahir Ersoy, Sadettin Güler gibi C klasman arkadaşlarım, ikinci lig maçlarında düdük çaldılar. Bu niye Süper Ligde olmasın? Üst yapıda çok enteresan şeyler var Uğur. Bu ayrı bir röportaj konusu olur. Bir hakem arkadaşımız var, bu sezon Süper Ligde bir kez düdük çalabilmiş, 15 tane Dördüncü hakemliği var. İkinci Lig ve Kupa maçlarında düdük çalmış. Bu adama, Süper Ligde düdük çaldırmayacaksan, niye kadroda tutuyorsun? 15 tane dördüncü hakemlik, hakemi köreltir. Hakem maç yönete yönete hakem olur. Bu yardımcı hakemlik içinde geçerli. Süper Lig yardımcı hakemleri, daha alt liglerde eskiden olduğu gibi, düdük çalmalılar ki, hakem gibi düşünebilmeyi unutmasınlar. Hiçbir özelliği yok ki… Hakem gibi düşünemiyorlar. Hakem gibi düşündükleri taktirde, o ceza alanı içinde penaltılara bayrak çekiyorlar mı, çekmiyorlar mı, gör bakalım. Yardımcı hakem, diğer yarı alandaki golü ancak hakem gibi düşünebilirse iptal ettirebilir.

 

TÜRK USULÜ FAUL

UT: Gelelim Cüneyt Çakır’a . Cüneyt Çakır, Avrupa’da çok iyi maç yönetiyor. Ama Türkiye’de çok çalkantılı,inişli- çıkışlı bir grafik var. Bunun sebebi ne?

ND: Cüneyt Çakır, Avrupa’da çok iyi değil, çok çok iyi maç yönetiyor, oyuncular yanına yaklaşamıyor itiraz için. Bu ekip kendini kabul ettirmiş bir ekip.  Cüneyt olağanüstü zeki ve yetenekleri olan bir kardeşimiz. Niye? Çünkü Cüneyt’in altyapısı çok iyi. Cüneyt daha hakem değilken babası Serdar Hoca  Türkiye liglerinde düdük çalıyordu. Cüneyt, bizlerin yani hakemlerin arasında büyüdü. Daha o yaşlarda hakem gibi düşünmeyi öğrendi. Hakem olmaya karar verdiğinde, “Ben bu işin en iyisini yapacağım.” dedi. Cüneyt’in arkasında, Cüneyt Çakır var. Bu işin Avrupa kanadı. Avrupa’ya maça giden adam, sadece o maçı düşünür. “Yok o başkan bunu diyecek, şu yorumcu televizyonda arkamdan konuşacak.” bu yok Avrupa’da. Gözünü iyi aç maçı yönet. Çok kolay, seninle hiç kimse boğuşmuyor. Geçenlerde, bir Avrupa maçı seyrediyorum; üst düzey bir maç, top oyuncunun göğsüne çarptı. Hakem elle oynama verdi. Birisi de gitsin itiraz etsin… Yok, kimse hakeme itiraz etmedi. Avrupa hakemlik böyle yapılıyor. Oğlumun Ozan’ın bir ifadesi var: “Türk faulü.” Biliyorsun 12.Kural fauller ve fena hareketlerle ilgilidir. 9 kusurlu hareketti, 10 kusurlu hareket oldu. On birincisi de “Türk usulü” faul.

UT: Hocam nasıl oluyor “Türk usulü” faul?

ND: Bu söylediğim gibi, oğlumun ifadesi. Oyuncu ikili mücadelede, kaybedeceğini anlayınca kendini yere atıyor, hakem de çalıyor, Türk usulü faul bu. Türkiye’de çalınıyor bunlar. Avrupa’da bu yok. Gelelim Cüneyt’in Türkiye’de başarısız olmasına. Cüneyt Çakır, Türkiye’de başarısız olmaya mahkumdur.  Türkiye’de maç yöneten hakemler, başarısız olmaya mahkumdur. Çünkü hiçbir Türk hakemi, maça kafası boş olarak çıkmaz. Buna, hakemlik yaptığım yıllarda, ben de dahilim. Cüneyt’in Türkiye’de yönettiği en kötü maçlar, derbi maçlarıdır. Çünkü derbi maçlarına kafası daha çok dolu olarak çıkıyor. Cüneyt’in süper yönettiği bir derbi maçı göremezsin. Niye dolu? Maçtan sonra diyecekler ki “O zaten bu takımı tutuyor.” Maçta takdir hakkını bir takıma kullandığında, hemen bindirecekler. Kulüplerin, özel tetikçi yöneticileri var. Tüm kulüplerde var bu. Mağlubiyette o tetikçi yönetici çıkar, ortaya verir veriştirir. Cezayı da alır. Hakem evine geldiği zaman, kendi maçını seyreder. “Seyretmedim.” diyen yalan söylüyor. “Ben ne yaptım, ne ettim? Benim hakkımda ne söylüyorlar?” Hakemlik ego’dur, kendisi hakkında söylenenleri seyrederek, tatmin olacak hakem. Kötü söylenenden ders alması gerecek. Bu yüzden, daha maça çıkmadan önce, kafada bunlar var. Dolu kafa ile maça giden, Cüneyt ya da başkası, başarılı olma şansı yok ki… Peki diyeceksin ki “Bu kafa Avrupa’da nasıl boşalıyor?” Avrupa’daki futbol mantalitesi ile Türkiye’de ki aynı değil.

 

“DENİZ ATEŞ BİTNEL KURBANDIR”

UT:  Deniz Ateş Bitnel’e gelelim hocam. Yıldızı bir anda parladı Süper Lig kategorisinde ve bir anda söndü. Bitnel hoca’nın hatası neydi?  Niye maç alamıyor? Yoksa, Bitnel Hoca kurban mı edildi?

ND: Eskiden, bizim çocukluğumuzda kurban bayramı öncesi, Topkapı’dan Yedikule’ye kadar sur diplerinde kurban pazarları olurdu. Kimisi büyükbaş kurban, kimisi küçükbaş kurban satardı. O tosunlar, büyükbaş kurbanlıklar, son günlere kadar kalırdı. Ama orta düzeydeki kurbanları hemen alıp, keserler. Deniz Ateş Bitnel, Türk Hakemliği için orta düzeyde bir kurbandır.  Türkiye kural hatası yapan insanların, Merkez Hakem Kurulu Bakanı olduğu bir ülke. İsim vermiyorum, sen güldüğüne göre ismi biliyorsun. Kural hatası yapanların, eğitimci, gözlemci olduğu bir ülkedeyiz. Peki,  Deniz ne yapmış? Yanlış karar vermiş. Türkiye’de hiç mi yanlış karar veren olmadı. Türkiye’de yapılan en fahiş hakem hatası hangisi biliyor musun?

 

“EN FAHİŞ HAKEM HATASINI AHMET AKÇAY YAPTI”

UT: Hangisi hocam?

ND: Türkiye’de yapılan en fahiş hakem hatası, Ahmet Akçay’ın, Beşiktaş – Ankaragücü maçında, Beşiktaş’a kafa ile gol atmasıdır. Bir hakemin, bir takıma gol atması yapılan en fahiş hakem hatasıdır. Ahmet Akçay Hoca, dünyalar beyefendisi bir insan. Ahmet Akçay, Merkez Hakem Kurulu üyeliği yaptı. Haydi, bitirsenize Ahmet Akçay’ı! Kuddusi Müftüoğlu bir sürü hatalı maç yönetti. Muhittin Hoca, mahalleden arkadaşım, Galatasaray- Fenerbahçe maçında ceza sahası içinde defans oyuncusunun elle oynamasını göremedi. Metin Tokat, Van- Beşiktaş maçında, penaltıyı kar nedeni ile göremedi. Herkesin hakemlik geçmişinde hatalar vardır. Bunlar, hakem hatasıdır. Deniz’e yazık ettiler. Deniz’e kim yazık etti? Deniz’e, hem dönemin kurul üyeleri hem de hakem arkadaşları sahip çıkmayarak yazık ettiler. Dernekten bahsetmiyorum bak. Çünkü dernek denen olguyu ben kabul etmiyorum. Hakem arkadaşları sahip çıkmayarak, Deniz’ e yazık ettiler.

UT: Deniz Ateş Bitnel, maç alamıyor değil mi hocam?

ND: Bırak maç almayı, Deniz Ateş Bitnel, bitti. Deniz Ateş Bitnel, kafası o kadar dolu iken, hakemlik yapamaz. Çünkü her gittiği sahada baskı yer.

 

“FENERBAHÇE – RİZESPOR MAÇININ TEKRARINA GEREK YOKTU”

UT: Hocam kural hatası nedir, hakem hatası nedir?

ND:  Buldun Nurettin Hoca’yı soruyorsun.  Yıllarca önce, hatırlarsanız, Fenerbahçe- Rize maçı oynanmıştı. Bu maçın hakemi Ali Aydın, Rizeli oyuncuya farklı dakikalarda iki sarı kart gösterdi ve oyuncuyu ihraç etmedi. Bu maçta, “Kural hatası olmuştur.” denilerek maç tekrar edildi. Buna benzer bir başka olay Kasımpaşa- Beşiktaş maçında oldu. Kasımpaşalı oyuncu, top ceza sahası içindeyken, eline aldığı başka bir topu, maç topuna atmıştı. Kasımpaşa- Beşiktaş maçı için, MHK, “Burada kural hatası yoktur, hakem hatası vardır. Maçın tekrarı söz konusu olamaz.” dedi. MHK kim? Oyun kurallarını en iyi bilen kuruldur. Ardından TFF yönetim kurulu, bu işi ne kadar biliyorsa, “Bu maçta kural hatası vardır.” yorumunu yaptı ve maçın tekrarına karar verdi. Demek ki Federasyon, Hakem Kurulu’ndan daha iyi biliyor bu işi(!) ve ne hikmetse, o MHK göreve devam etti. MHK’nin görevini bitirmesi lazımdı o an. 1983’ten bu yana futbolla iç içeyim, “Kural hatası nedir, hakem hatası nedir?” bu sorunun cevabını bilene ve anlatana rastlamadım. Kasımpaşa- Beşiktaş maçından sonra, eski hakem, Murat Fevzi Tanırlı kardeşimle bu konuyu tartıştık. Sağ olsunlar, Murat gibi başka arkadaşlar da arayıp fikir alırlar benden. Murat bu maçta, benim görüşlerimi de dayanak alarak, “kural hatası” olduğu ve maçın tekrar edilmesi gerektiğini olağanüstü başarılı bir şekilde yazdı. Yani, o anki MHK ile farklı yorum yaptık ve maçta tekrara gitti. Federasyon, tekrar kararı alırken, hangi verilere dayandı bilmiyorum.

UT: Hocam, Murat Hoca ve siz, niçin tekrar edilmesi gerektiğini savundunuz? Bu düşüncenizin dayanağı ne?

ND: Düşüncemi, her ortamda savunacak delillerim var benim. Fenerbahçe- Rizespor maçı kural hatası değildi. Bak bu sana anlatayım. Not al. Oyun kurallarında ihracı gerektiren haller var. Bunlardan bir tanesi, “Aynı oyuncunun, aynı maçta iki ihtar (sarı kart) görüp, ihraç edilmesi(kırmızı kart görmesi)” şeklinde. Yani kural diyor ki “Bu durumları, hakem ihraç ile cezalandırır.” diyor. Kural “Kim cezalandırır?” diyor: “Hakem cezalandırır.” diyor. İşin öznesi kim? Hakem. Ne diyor kural? “Ciddi faullu oyundan suçlu ise…” Hakem, ciddi faullu oyundan suçlu oyuncuyu atmazsa ne olur? Hakem hatası olur. Diyor ki kural “Kaba, onur kırıcı dil kullanırsa, yani küfür ederse…”  Hakem ihraç eder. Küfür etti, hakem ihraç etmedi. Ne olur? Hakem hatası. Çünkü hakem atmadı. Bu ihracı gerektiren maddelerden bir tanesi de, “Aynı maçta iki ihtar (sarı kart) gören oyuncu, ihraç ile (kırmızı kart) cezalandırılır.” Etmezse ne olur? Hakem hatası. İhraçlık hareketlerin cezasını, hakem verir. Hakemin cezasını vermediği konular, hakemin yaptığı hatalardır. Gelelim kural hatasına, kural diyor ki “Bir maç biri kaleci olmak üzere 11 kişi ile oynanır.” diyor. Diyelim ki kaleci yok. Hakem oynatırsa kural hatası olur. Burada, özne hakem değil. Özne kural. Maçı üç devrede oynattı, kural hatası.

 

“HAKEM DERNEĞİNİN KURULUŞ FELSEFESİ İYİYDİ”

UT: Nurettin Hocam, hakemlerin bir derneği var, Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği. Bu derneğin amacı nedir? Örneğin, hakemler acımazsızca eleştirilirken, hakemini koruyabiliyor mu ya da, hakem sahada rehin tutulurken, dernek ne yapar hocam?

ND:  Dernek çok güzel bir dernek idi. Derneğin kuruluş felsefesi çok güzel idi, yani “Hakemlerin her türlü hak ve hukuk kayıplarını önlemek, destek vermek. Hakemlerin eğitimlerine yardımcı olmak, uygun ortamları sağlamak” gibi amaçları vardı. Dernek bunları yaptı mı, yapmadı mı? Çok geriye gitmeye gerek yok. Konuştuğun Nurettin Abi, bu derneğin İstanbul Şubesinde çeşitli dönemlerde, yönetim kurulu üyeliği yaptı ve yönetim kurulu üyesi olduğu iki yönetim, genel merkez tarafından görevden alındı. Birinde, Serdar Çakır’ın ekibindeydim ben. Ahmet Çakar, genel başkan olarak görevden aldı. Görevden alınma sebebi ise derneğin İstanbul seçimlerinde Ahmet Çakar ile karşı karşıya kaldık. Bizim ekip kazandı. Ahmet Çakar da genel merkez seçimlerinde genel başkan oldu ve bizi görevden aldı. Ben de, İstanbul İl Hakem Kurulu’nun bir kararı üzerine  disipline verildim ve ihraç edildim. Daha sonra Genel Kurul’da yeniden üyelik hakkı elde ettim. Sonra Sadettin Güler başkanlığında yönetime geldim. Sadettin Hoca, MHK üyesi olunca, Ahmet Şahin ile devam ettik ama genel merkez bizi yeniden görevden almak istedi. Yine bir ihraç yaşandı akabinde yine üyeliğe geri alındım. Akabinde 15 Temmuz süreci geldi. Bu süreç sonrasında, gözlemcilik hakkım elimden alındı. Federasyon yayınladığı bildiri ile benim de aralarında bulunduğum doksanın üzerinde hakem ve gözlemcinin, federasyonla ilişiğinin kesildiğini bildirdi. Müracaatlarımıza hiç kimse cevap vermedi. Hem Federasyonun hem de MHK’nin koltukları çok yumuşak, kimse bizimle ilgilenmedi bile. Ama bu arada, hakkımda herhangi bir soruşturmada yok. Bu durumda dernek devreye girdi “Bütün dokümanları bize gönderin, size yardımcı olacağız.” Biz de gönderdik. Bu güne kadar, sağ olsunlar, çok yardımcı oldular!

 

“DERNEK SEÇİMİ DEĞİL, ATAMA”

UT: Bu derneğin(Turkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği) İstanbul şubesi seçimlerini Süleyman Abay kazandı.

ND: Süleyman Abay kazanmadı.

UT: Kim kazandı hocam?

ND:  Kazanan Süleyman Abay değildi ama… Devam et, sor sorunu.

UT: Sizde daha önce, derneğin İstanbul şubesi başkanlığına aday oldunuz. O dönemde faal hakemdim, sizi desteklediğim ve sizin lehinize kulis yaptığım için, dönemin Merkez Hakem Kurulu ve İl Hakem Kurulu bana On İki hafta maç vermedi.

ND: İyi yapmışlar. Sen destekledin diye maç alamadın, ben başkan adayı oldum diye maç alamadım.

UT: İstanbul Hakemleri için, “Türk Hakemliğinin lokomotifi” derler.

ND: Değildir.

UT: Niye?

ND: Lokomotif olabilmesi için, İstanbul’un adına uygun hareket etmesi lazım. Deniz Ateş Bitnel’i bir kenara atan, bizim gibi ağabeylerini bir kenara atan, bir teşekkürü dahi layık görmeyen kitle, Türk Hakemliği’nin nasıl lokomotifi olur? Seçimlere gelince, Federasyon ve Merkez Hakem Kurulu çok müdahale ediyorlar. Federasyonsuz, Merkez Hakem Kurulsuz, İl Hakem Kurulsuz seçim, Türkiye’nin hiçbir yerinde mümkün değil.

UT: Yani kurul üyeleri, açıkça taraf tutuyor.

ND: Evet, aynen öyle, taraf tutuyorlar. Niçin böyle biliyor musun? İl Hakem Kurulları, Bölgesel Hakem Kurulları, Merkez Hakem Kurulları, derneklerden ellerini çekmeliler. İstanbul Hakem Derneğinde, İl Hakem Kurulunun, Bölgesel Hakem Kurulunun odası var, Merkez Hakem Kurulu Üyesinin odası var. Niye var? Dernek sendika, onlar Patron. Olmaz öyle şey. O odaların orada olması demek, hegemonyalarının olması demektir. Onlar patron, hakem ise işçi. Dernek, mağdur olan hakeminin hakkını arayacak. Mevcut durumda, Derneğin hakemin hakkını arama şansı yok. Sistem bunu yaptırmıyor işte. Niye? Şu an bir ekonomik düzen var, para var işin içinde para var. Türkiye’nin neresinde olursa olsun, Kurulların istemediği bir aday, seçilemez.

UT: O zaman seçim değil, atama yapılıyor.

ND: Doğru anlamışsın, Hakemin sendikasına, yönetici olarak Hakemin patronları atama yapıyor. Faktörler bu kadarla da kalmıyor. Bu söyleyeceğimin altına imzamı da atarım. Türk Futbol Hakemliğinin Patronu kimdir?

 

“CÜNEYT ÇAKIR İSTEDİĞİ HAKEMİ, İSTEDİĞİ MAÇA ATAR”

UT: Türkiye Futbol Federasyonu ve Hakem Kurullarıdır hocam.

ND: Değildir. Türkiye Futbol Hakemliğinin Patronu, Cüneyt Çakır’dır.

UT: Cüneyt Hoca da bir hakem hocam, bu nasıl olabilir ki?

ND:  Cüneyt Çakır’ın Avrupa’daki gücü, Avrupa’daki başarılı maç yönetim performansı, Türkiye’deki futbol hakemlerinin patronu konumuna getirmiştir ve Cüneyt Avrupa’daki yönetim tazı ile bunu hak ediyor. Yani Türkiye’de Hakemlerin Patronu, Federasyon ya da Hakem Kurulları değil, Cüneyt’tir. Cüneyt Çakır, hakemliği bıraktığı taktide diyeceğiz ki “Haydi bakalım, hakemliğin sahipleri, çıkın ortaya.”

UT: O zaman ben şunu mu anlamalıyım hocam. Cüneyt Çakır’ın işaret ettiği aday seçimi kazanır.

ND: Türkiye’nin neresinde olursa olsun. Cüneyt Çakır şu anda Türkiye’nin hakemlik ve gözlemcilikle ilgili, en güçlü kişisidir. Cüneyt Çakır şu an, Yusuf Namoğlu’ndan ( Merkez Hakem Kurulu Başkanı) daha güçlü bir insandır.

UT: Sözlerinizden şu anlam ortaya çıkıyor; Cüneyt Çakır istediği hakemi, istediği maça atar.

ND: Doğru anlamışsın, Cüneyt Çakır, istediği hakemi istediği maça atar. Niye Cüneyt’in yardımcı hakemleri değişmiyor, sakat olmadıkları sürece? Niye Avrupa’ya hep aynı ekip gidiyor? Merkez Hakem Kurulu dese ki Cüneyt’e “Cüneyt, ekibinden Bahattin’i aldım, Alpaslan Dedeş’i verdim.” Cüneyt bunu kabul etmez. Bu bir ekip işidir. Saha içinde olduğu kadar, saha dışında da ekip işidir. Onun için söyledim, Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği, İstanbul Şubesi seçimini, Süleyman Abay kazanmadı.

UT: Kim Kazandı?

ND: Seçimi Cüneyt Çakır kazandı. Son olarak şunu da eklemek istiyorum: Nurettin Dehmen olarak hakem camiasında çok şeyler yaşadım. Çok iyi dostluklar kurdum,  o dostluklar bozuldu.  Başımdan geçen ilginç olaylardan birisi de şudur; Ben Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesine başkan adayı olduktan sonra, yaklaşık on bir hafta boyunca gözlemcilik görevi verilmedi. Bu görevi vermeyen, Merkez Hakem Kurulu’nda yıllarca omuz omuza mücadele ettiğim Serdar Çakır hoca ile Taner Yalçındağ abim idi. Seçimleri kaybettikten 11 hafta sonra, İstanbul’da profesyonel bir maça gözlemci olarak görev verildi. O dönemde, maçlardan hemen sonra, Merkez Hakem Kurulu’nu arayıp maçla ilgili bilgi vermek gerekiyordu. Serdar Hoca ile limoni olduğumuz için, maçtan sonra Serdar Hoca’yı aramadım ben. Maç bitiminden on beş dakika sonra hakem odasında iken Serdar Hoca beni aradı. Maç, Güngören Stadında İkinci Lig maçı idi. Serdar Hoca telefonda bana “Nurettin, Bayrampaşa Belediye Stadındaki Üçüncü Lig maçında hakemler soyunma odasında mahsur kalmışlar. Bulunduğun yerden hemen ayrıl ve git onlara yardım et.” dedi. Fikirsel bazda ters düştüğüm Serdar Hoca’nın en güvendiği yine bendim. Bu röportaj için teşekkür ederim sana Uğur’cum. Böylelikle ben de hiç kimsenin yüreğinin yetmeyeceği konuları masaya yatırmış oldum.

“Dünya ‘Geldikleri Gibi Giderler!’ Ruhunun Hâlâ Yaşadığını Görecek.”

0

Milli Mücadele döneminin emektar gemileri Yavuz, Alemdar, Bandırma… Yok olan, kurtarılamayan gemilerimizin yanı sıra bir de adını duymadığımız Kartal var. Atatürk’ün, o tarihi sözü söylerken tepesinden ufka baktığı gemi: “Geldikleri gibi giderler!” İşte paslanmış gövdesinde hala o tarihi sözdeki ruhu taşıyan Kartal gemisi bugün tekrar gün yüzüne çıktı. Kartal’ı bulan, kurtaran ekibin içinde yer alan, belgeselleriyle tanıdığımız Serkan Koç’la röportaj gerçekleştirdik. Kartal gemisinin de içinde yer alacağı 1919 adlı film projesini anlatan Koç, şimdiye kadar gördüğümüz Atatürk filmlerinden çok farklı bir filmin bizi beklediğini aktarıyor. Kartal gemisi nasıl kurtuldu ve nasıl değerlendirilecek? 1919 filminde izleyiciyi neler bekliyor? Tüm bu soruların cevapları röportajımızda. Keyifli okumalar…

 Röportaj: Sinem Hançerigüzel

 

Sinem Hançerigüzel (SH): Tuzla’daki tersanelerde bulunan ve çürümeye terk edilmiş Kartal gemisinin tarihi önemi nedir?

 

Serkan Koç (SK): Biliyorsunuz 19 Mayıs’ın yüzüncü yıldönümü nedeniyle, geçtiğimiz Haziran ayında “1919” isimli bir sinema filmi yapmaya karar verdik. Atatürk’ün Samsun’a çıkmadan önce, İstanbul’da geçirdiği altı aylık çok özel bir dönem var. Bu filmin öyküsünde onu esas aldık.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütârekesi imzalandıktan sonra -Atatürk o zaman Güney Cephesi Yıldırım Orduları grup komutanı- ordular lâv ediliyor ve böylece Atatürk de İstanbul’a çağrılıyor. 10 Kasım 1918’de İstanbul’a gelmek üzere Adana’dan bir trenle yola çıkıyor, üç günlük tren yolculuğunun ardından 13 Kasım 1918’de İstanbul Haydarpaşa Garı’na iniyor.

Aynı gün Mondros Mütârekesi şartlarına göre; İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan Averof zırhlısının da içinde olduğu, 55 parçadan oluşan bir işgâl donanması İstanbul’a giriş yapıyor. Tesâdüf, aynı gün ve aynı anda oluyor bu ikisi.

Tabii yine Mondros Mütârekesi şartlarına göre, Deniz Kuvvetleri’ne ait tüm gemilerimize el konulmuş ve hepsi Haliç Tersânesi’ne bağlanmış durumdalar. Biliyorsunuz o zaman deniz yolu dışında başka ulaşım da yok. Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde denizde yüzdüreceği bir tane gemi dahi olmadığı için de Savaş Bakanlığı,  Mustafa Kemal Paşa’yı Haydarpaşa’dan Galata Rıhtımı’na getirtmek üzere işgâl kuvvetlerinden ricâcı oluyor. Kendi başkentinizde komutanınızı bir yerden başka bir yere taşımak için işgâl kuvvetlerinden ricâcı oluyorsunuz, çok acı.

Atatürk trenden indikten sonra garın kapısından çıkınca, bu işgâl gemilerinin İstanbul’a girdiğini görüyor; cepheden yeni gelmiş olmasının, yolda Anadolu Halkı’nın ona aktardığı zor şartlara tanıklık etmesinin, Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasının öfkesi içinde birikmişken bir de gelir gelmez İstanbul’da işgâl gemileriyle karşılaşıyor. Tarih kitaplarından da bildiğimiz üzere, Fransızlara ait “Enterprise” isminde 22 metrelik bir gemi gönderiliyor fakat karşıya geçmek için üç saate yakın bekliyor gemiyi garın rıhtımında.

 

“Ağlama çocuk, geldikleri gibi giderler!”

 

Karşıya geçerken yanında yâveri Yüzbaşı Cevat Abbas ve doktoru Râsim Ferit Talay var. Bu sırada Cevat Abbas’ın gözlerinin dolduğunu gören Atatürk, ona dönerek “Ağlama çocuk, geldikleri gibi giderler!” diyor. Filmimiz de bu sahneyle başlıyor.

Bu filmin, Atatürk’ün 5 Mayıs 1919’da Samsun’a gitmek üzere Bandırma Vapuru’na binip İstanbul’dan ayrılmasına kadarki altı aylık dönemi anlatmasını düşünmüştük. Bu sırada çevremizdekilerle, tarihçilerle, bu dönemi bilen insanlarla hikâyemizi paylaşırken; Emekli Amirâl Cem Gürdeniz -ki denizcilik konusunda Türkiye’de sayılı isimlerden biridir- dedi ki “Siz, Atatürk’ü karşıya geçiren geminin hâlâ İstanbul’da olduğunu biliyor musunuz?” Bilmiyoruz tabi, kimse de bilmiyordu. Biz “Nerede?” deyince de “Tuzla civârında, tersâneler bölgesinde, denize 100 metre kadar mesâfede kum zemine oturtulmuş halde duruyor.” dedi.

Aslında bizim, gemiden haberdar olmamız bir tesâdüftür. Cem Gürdeniz ve arkadaşları,  onu sanıyorum bir yıldan beri araştırıyorlardı. Şöyle ki; Tuzla bölgesinde yaşayan bir deniz tarihçisi, Kartal’ın varlığından haberdar fakat Kartal’ın hâlâ ayakta olduğunu bilmiyor. Bir gün Tuzla’daki denize bağlı, paslanmış gemiyi görüyor. Kartal’ı da öncesinde fotoğraflardan bildiği için, ona çok benzetiyor ve acaba Kartal olabilir mi, diye soruyor.

 

SH: Kartal’ı araştıran bu kişi kimdir?

 

SK: “Ârif Ertik” isimli bir deniz tarihçisi. O günkü şüphesini Milliyet gazetesi yazarlarından Gökhan Karakaş ve Emekli Amirâl Cem Gürdeniz’le paylaşıyor. Cem Gürdeniz ve arkadaşları, bu geminin kimliğine, geçmişine ulaşıyorlar. Üzerinde “KARTAL II” yazıyor. Acaba o gemi mi, değil mi tartışmaları sürerken, bir yıl boyunca araştırmaya devam ediyorlar.

Ardından, bu geminin Hollanda’da yapıldığını, daha sonra İngilizlere satıldığını, 1918 yılında da Fransızlar tarafından İstanbul’a getirilerek taşımacılık amacıyla kullanıldığını öğreniyorlar. En sonunda geminin kimliğinden, ellerindeki belgelerden bunun, Atatürk’ün üzerinde “Geldikleri gibi giderler!” dediği gemi olduğundan emin oluyorlar.

Onlar bize anlatır anlatmaz, hemen ertesi gün küçük bir tekneyle denize açılıp akşama kadar gemiyi aradık, kıyıyı taradık, sonunda da bulduk. Fakat o gün, içinde bulunduğumuz tekne, sığ zemin yüzünden çok yanaşamadı gemiye.

 

“Gemiyi dinledi, ona kulağını verdi; dertleşti, sohbet etti, sarıldı, öptü”

 

SH: Yani tam anlamıyla karaya çekilmemiş ama denizin ortasında açıklarda da değil öyle mi?

SK: Evet; denize 100 metre açıkta, batırılmamış ama fırtınada, rüzgarda sağa sola savurulup kıyıya vurmasın diye de zemin, kuma oturtulmuş. Gemi; içine su almış, hatta taş da koymuşlar içine batsın, çöksün diye. İkinci gün altı daha uygun bir tekneyle yeniden keşfe çıktık, bu sefer amacımız, geminin üzerine çıkmaktı.

Beraberimizde benim uzun süredir filmde oynatmak istediğim birini, ressam Muzaffer Akyol’u da götürdük. Muzaffer Abi’ye dedim ki “Abi bu gemiye yıllar sonra ilk kez siz çıkacaksınız. Sizi o gemiyle baş başa bırakmak istiyorum. Onunla konuşun, dertleşin. Ben bunun tamamını kaydetmek istiyorum.” Çok içten, çok yürekten biridir Muzaffer Akyol.

Gemiye ilk çıkan o oldu ve yaklaşık dört saat gemi üzerinde onunla konuştu. Onu dinledi, ona kulağını verdi; dertleşti, sohbet etti, sarıldı, öptü… Yani gemiyle arkadaş oldu. Hemen 3,5 dakikalık bir video ürettik ki “O Gemi” isimli bu film, sanırım üç gün içerisinde 180.000’e yakın insan tarafından izlendi.

Tabi sonrasında geminin sahibini bulduk, Aret Bey. Kendisi de gemiyi satmak istiyordu, çünkü artık yüzer durumda değildi.

 

SH: Kendisine nasıl ulaşmış gemi?

SK: Satın almış, ticâretle uğraşıyor.

 

“Geminin parçalanıp jilet yapılmasına gönlümüz râzı olmadı.”

 

SH: Varlığını ve önemini bilmiyor o zaman değil mi?

SK: Yok, o gemi olduğunu bilmiyordu. Tarihsel değerini bilmiyordu. Kimse bilmiyordu ki. Gemi paslanmış, hurdaya çıkmış ve bu kış da orada kalsaydı, muhtemelen kırılacaktı. İçinde atıklar birikmiş, onların denize karışma ihtimâli de var. Bu yüzden onu bir an önce hurdacıya satma niyetindeydi Aret Bey.

Bunları öğrenince, böyle tarihsel değeri olan bu geminin hurdacıya satılıp dağılmasına, ne yazık ki Bandırma Vapuru’nda, hattâ Devrim Arabaları’nda olduğu gibi parçalanıp jilet yapılmasına gönlümüz râzı olmadı. Hemen bir komite kuruldu: “Kartal’ı Kurtarma ve Yaşatma Komitesi.”

 

SH: Komitede kimler var?

SK: Komite ilk etapta sekiz kişiydi; sonra genişledi, galiba şu anda on iki kişi oldu. Başkanlığını Cem Gürdeniz yapıyor, ben varım, ortağım/yapımcımız ki kendisi aynı zamanda eski bir tersane işçisidir İbrahim Benli var. Büyük çoğunluğu deniz insanları; gemi mühendisleri, armatörler, denizle ilgili kişiler ve gazeteciler oluşturuyor.

 

“Amacımız bu tarihi gemiyi bir müze gemi hâline getirmek.”

 

SH: Restorasyonla ilgilenecek sanatçı isimler var mı? Nasıl restore edilecek, ne şekilde değerlendirilecek Kartal?

SK: Var tabii. Geçtiğimiz 13 Kasım’da, yani “Geldikleri gibi giderler!” sözünün 99. yıldönümünde, bu projeyi kamuoyuyla paylaşmak üzere bir basın toplantısı yapalım istedik. 13 Kasım’da tüm basını dâvet ettik. Beklediğimiz bir ilgiydi gerçi ama onun da üzerinde bir şey oldu. 6 televizyon kanalı -NTV, CNN, Habertürk, Fox canlı yayınladı- 13 ulusal gazete ise habere birinci sayfadan geniş yer verdi.

Böylece kamuoyunda büyük bir heyecan yarattı ve ardından; çağdaş Türk sanatının yaşayan önemli isimlerinden ressam Devrim Erbil, heykel alanında Türkiye’yi dünya çapında temsil eden önemli bir isim heykeltraş Mehmet Aksoy önderliğinde bir sanatçılar seferberliği başlatıldı.

Çünkü bizim projemizin birkaç aşaması var: Birincisi, önce gemiyi kurtarmaktı ki şu anda onu yaptık. Ölmek üzere olan bu gemiyi bir hastaneye, tersaneye kaldırdık. Komitenin ikinci görevi ise bu gemiyi 1918 yılındaki gibi, metal ana gövdesi korunmak kaydıyla, aslına uygun biçimde restore ettirmek. Çünkü 106 yaşındaki bu geminin ana yapısı, 1918’de ilk yapıldığı andaki gibi duruyor. Fakat gemi el değiştirdikçe, her yeni sahibi bir şeyler ekleyip çıkararak geminin üst yapısını âdeta gecekonduya döndürmüş. Amacımız üst yapıyı da 1918’deki hâline getirecek, aslına uygun bir restorasyon.

Projemizin üçüncü aşaması da, bu tarihi gemiyi denizden ve karadan halkın rahatlıkla görebileceği, ziyaret edebileceği, okulların, öğrencilerin, gençlerin gezebileceği bir müze gemi hâline getirmek. İstiyoruz ki insanlar gelsin, fotoğraf çektirsin, önünde durup düşünsün, hayâl etsin. “Geldikleri gibi giderler!” ruhunun bugün hâlâ yaşadığını da bütün dünya görsün.

Bu üçüncü aşama için yine Devrim Erbil önderliğinde, içinde Türk müzeciliğinin önemli isimlerinden Prof. Tomur Atagök gibi duayen isimlerin de hazır bulunduğu bir başka komisyon daha kuruldu. Komisyonda müzecilerle birlikte iç mimarlar, mühendisler, sanatçılar, tasarımcılar, heykeltraşlar var. Bu değerli insanlar, geminin nasıl bir müze tasarımı içinde sergileneceği konusundaki çalışmalarını yoğun olarak sürdürüyorlar.

 

“Kartal’ın kurtuluşu belgesel film haline getirilecek.”

 

SH: İçerisine girilebilecek mi, içinde görülebilecek bir şeyler olacak mı geminin?

SK: Geminin içine girilmesini uygun bulmuyoruz; çünkü küçük bir gemi, formunun bozulmasını istemiyoruz. İnsanlar dışarıdan görebilecek. Ama tabi biz, gemiyi insanlara detaylı biçimde anlatmak için başka çalışmalar da yürütüyoruz:

Öncelikle geminin geçmişi, bulunması ve müze gemi hâline getirilmesi için yapılan tüm çalışmalar, faaliyetler, toplantılar, hepsi şu anda kamerayla kayıt altına alınıyor. Hatta tersanede kameramız her an çekiyor neler yapıldığını. Bunların hepsi “Kartal’ın Kurtuluşu” gibi bir isimle belgesel film haline getirilecek. Bu ayrı bir proje ki, geminin sergileneceği alanda ziyaretçilere sürekli gösterilecek.

İkinci olarak; sözünü ettiğimiz sanatçılar, tahminen yüze yakın resim ve heykel yapacaklar gemiyle ilgili. Bire bir geminin heykelini, resmini yapmaktan bahsetmiyorum; “Geldikleri gibi giderler!” anlayışı üzerine sanat eserleri üretecekler. Bu eşsiz eserler de yine geminin olduğu alanda sergilenecek.

Kısacası, içinde heykellerin, resimlerin, fotoğrafların olduğu, belgeselin de gösterildiği kompleks bir müze düşünüyoruz aslında. Kurtuluş’un İstanbul’daki simgesi olacak Kartal İstimbotu’nun yeri de yine sanatçı, sporcu, iş insanlarından, silahlı kuvvetler ve belediye mensuplarından oluşan Kartal Komitesi tarafından belirleniyor. Merak edenlere sosyal medya sayfalarımızı tâkip etmelerini öneririm.

 

SH: Peki açık havada mı duracak?

SK: Evet.

 

SH: Hava şartlarından dolayı zarar görmesi gibi riskler var mı?

SK: Hayır hayır, hiçbir şey olmaz. Her şeyi ona göre tasarlanıp yapılacak. Yağmurdan, soğuk ve kardan koruyacak teknikler uygulanacak.

 

“Hiç kimsenin gemiyi reklâm malzemesi olarak kullanmasına asla izin vermeyiz.”

 

SH: Bu aşamada birçok kişi bu gemiye tâlip olabilir. Piyasacılardan burayı alıp bir restoran ya da benzeri şekilde değerlendirmek veya sergilemek için bir talep geldi mi?

SK: Gemiye çok talep oldu; yerel ve merkezî yönetimlerden, iş insanlarına, “Alalım bunu benzin istasyonumuzun önünde sergileyelim.” diyeninden, “Otelimizin önünde koyalım.”a kadar… Ayrıca İstanbul dışından son derece iyi niyetli ve sırf “gemi kurtulsun” diye düşünen yerel yönetimler de var. Bunların hepsine teşekkür ediyoruz, fakat yine hepsine aynı cevabı verdik: Bu gemi; 1918 yılında “Geldikleri gibi giderler!” sözünün söylendiği, bu sözü söyleten yerde sergilenmeli, o da İstanbul.

Baş prensibimiz, geminin İstanbul dışına asla çıkmaması. İkincisi; hiçbir şirketin, siyâsi hareketin, yerel yönetimin, kısacası hiç kimsenin bunu reklâm/tanıtım malzemesi olarak kullanmasına asla izin vermemek. Çünkü Kartal Platformu adına gemiyi sahiplendik, hukûki olarak şu anda sahibi biziz ve biz nereye kadar verirsek, gemi orada sergilenecek.

Hükümetler değişir, belediyeler değişir, şirketler değişir, insanlar değişir, her şey değişir ama bazı kurumlar değişmez. Restorasyon ve müzeleştirme çalışması bittikten sonra hukûki ve ticâri olarak sahibi olduğumuz bu gemiyi, 13 Kasım 2018’de millet adına Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağışlayacağız -tabi İstanbul’da sergilenmesi, halka açık olması, ücretsiz gezilmesi gibi şartları içeren bir protokolle…

 

SH: Peki bu projede TSK’nin, Deniz Kuvvetleri’nin bir destekleri var mı?

SK: Kurumsal anlamda yok, bireysel destekler gelmeye devam ediyor.

 

“Türk Milleti’nin küçük küçük katkılarıyla ortaya çıkarılan anlamlı bir eser olmasını hayâl ediyoruz.”

 

SH: Maddiyatın dışında, restorasyona ve projeye ilişkin fikirsel destek alıyor musunuz?

SK: Tabii; bu konularda tüm önerilere açığız, görüşmelerimiz de sürüyor kendileriyle. Örneğin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’nde sergilemek istiyor gemiyi ki hibe sonrasında da müzeye sahip çıkmaları, bakımını ve sergilenmesini üstlenmeleri, en büyük katkı.

Bakın biz hiç kimseden özel bir sponsorluk  vs. beklemiyoruz, çünkü bunu yüz binlerce -belki milyonlarca- insanın katkılarıyla ortaya çıkacak bir müze gemi ve film projeleri olarak düşünüyoruz. O yüzden de tek yerden alınacak bir sponsorluk yerine; tıpkı Kurtuluş Savaşı’mızda olduğu gibi, büyük Türk Milleti’nin küçük küçük katkılarıyla bir araya getirilen, imeceyle ortaya çıkarılan anlamlı bir eser olmasını hayâl ediyoruz.

Bu gemi, batmayan gemi; hepimizin içinde olduğu batırılamayan Türkiyem, indirilemeyen bayrak gibi… Bayrağımızın üzerine nasıl kimse logosunu koyamaz, reklâmını yapamazsa; bu gemi de, Atatürk de, Cumhuriyetimiz de asla politik bir hedef için kullanılmamalıdır, kullandırmayacağız. Bu prensipler çerçevesinde destek vermek isteyen herkesin desteğine açığız.

 

“Atatürk gibi bir lideri dünyaya neden anlatmıyoruz?”

 

SH: Gelelim “1919” filmine… Sizi, özellikle millî sorunları ele alan belgesellerle tanıdık, peki bu filmde neler bekliyor izleyiciyi?

SK: Bu bir Atatürk filmi ama yalnızca bir Atatürk filmi değil. Şimdiye kadar Atatürk’le ilgili, Ziyâ Öztan’ın “Kurtuluş”, Zülfü Livaneli’nin “Vedâ” filmleri gibi başarılı sayabileceğimiz çalışmalar var ki başarıdan kastım doğru anlatımdır. Fakat bir de Can Dündar’ın tartışmalı “Mustafa” filmi örneği var… Atatürk’ü sinema diliyle yeterince -yeterince değil, neredeyse hiç- anlatamadığımızı düşünüyorum. Bakınız; örneğin İngiliz Başbakanı Lloyd George, “Dünyada birkaç yüzyılda bir, dünyanın kaderini değiştirebilecek liderler çıkar; ne yazık ki bu yüzyılda bu lider, Türklere nasip oldu.” diyor. Elimizde böyle bir lider var. O lideri biz yaratmışız; Türk Halkı, Anadolu yaratmış o lideri. Fakat biz, böyle bir lideri dünyaya neden anlatmıyoruz, hakkıyla neden anlatamıyoruz?

Atatürk bize hep iyi bir komutan, iyi bir savaşçı olarak anlatılır. Fakat onun devlet kuran, rejim inşâ eden devrimci yanı anlatılmıyor, en iyi ihtimalle eksik anlatılıyor. Düşünsenize, Atatürk’ün İstanbul’da geçirdiği altı aylık dönem hep es geçilmiş. Hepimiz şöyle biliyoruz: Ali Rıza Bey, Zübeyde Hanım, tarla, karga, rüştiye, Mustafa, senin adın Kemâl olsun, Harp Okulu, Trablusgarp, Çanakkale… Sonrasında Mondros imzalanır, Atatürk Samsun’a çıkar, Ankara’da Millî Meclis kurulur, kongreler toplanır, İzmir’e gider, vatanı kurtarır ve cumhuriyeti ilân eder.

İyi ama Samsun’a çıktı da neden çıktı, nasıl çıktı? Acaba Samsun’a çıkmadan önce kafasında başka tasarılar var mıydı, hangi plânla çıktı? Şimdi bunlar bilinmiyor, anlatılmamış, eksik kalmış. Bu zamana kadar sürekli tekrar eden bir problem bu; beki korkular, kaygılar, beceriksizlikler var -bir sürü nedeni olabilir ama sonuçta bunları anlatmanın ötesinde bir iş yapılamamış şimdiye kadar. Bu durumu kınamıyoruz; her şeyin bir zamanı var, demek ki zamanı 100. yılmış -demir tavında dövülürmüş.

 

“1919’da şimdiye kadar gördüklerinden bambaşka bir Atatürk görecekler.”

 

İşte bizim filmimiz bu çok önemli döneme projeksiyon tutmayı; anlatılmayanı anlatmayı, sorulmayanı sordurtmayı, düşünülmeyeni düşündürtmeyi, anlaşılmayanı anlaşılır hâle getirmeyi amaçlıyor. Neler yaptı bu altı ay boyunca; Samsun’a çıkmak dışında başka hangi seçenekler vardı, o seçenekleri nasıl eledi? Baktık bunu düşünen, tasarlayan, yapan yok; bir sinema geçmişimiz olmamasına rağmen, şu ana kadar dünya çapında ses getiren 55 belgesel filmimizle ciddi bir tecrübe sahibi olduğumuza inanarak başladık projeye.

Biz yeni bir keşif yapmadık, sadece gördük; bize ortalama olarak anlatılan ya da gösterilenenin ötesinde, başka bir Atatürk gördük… Biz, bunun gerçek Atatürk olduğunu düşünüyor ve gördüğümüzü kamuoyuna da göstermek istiyoruz. Bu farklı bir Atatürk. Farklı bir Atatürk görecekler onu söyleyelim, şimdiye kadar gördüklerinden bambaşka bir Atatürk.

 

SH: Eleştiride bulunduğunuz konuları göz önünde tutarsak, Türk sineması bu alanda neden dünya çapında bir film yapamıyor?

SK: Yanıt tamamen Atatürk’ü anlayamamakta; bir şeyi anlamazsanız, anlatamazsınız –çok basit ve çok ağır. Zamanında Hollywood bile bir Atatürk filmi yapmak için büyük bir istekle yola çıkmıştı ama başaramadı. Neden? Bu toprağın anlamadığını, okyanus ötesi anlatabilir miydi?

 

SH: Ne zamandı bu?

SK: 90’lı yıllardaydı; çok istedi, hâlâ da istiyor… Bununla ilgili bir sürü hikâye duyuyorum. Şimdi adını vermeyeceğim, ünlü bir Türk yapımcısı Hollywood’a gidiyor geliyor; anlaşmalar yapılıyor, filmin çekilmesi kararlaştırılıyor fakat bir problem var. Film yapacaksınız, her şeyden önce elinizde bir hikâye ya da bir fikir olması gerek. Sonuçta sanat dediğiniz şey fikirdir. Burada fikir ne? “Atatürk büyük komutan.” Tamam, buradan bir sinema filmi çıkar ama bu yeterli mi? Atatürk bu mu, bu kadar mı?

 

“Atatürk filmi yapabilmek için Atatürk gibi düşünebilmeniz lazım”

 

Herkes biliyor ki Atatürk anlaşılamadı, 100 yıl sonra geldiğimiz nokta da bunun acı ve açık kanıtıdır. Dün de bugün de Atatürk’e ve eserlerine düşmanlık, hep anlaşılamama üzerinden kurgulanıyor. Burada kabahat, bilinçli olarak anlatmayan yönetenlerdedir; çünkü anlatılmayan yönetilenler, gerçeği anladıkları an, daha ileri gitmede ısrar edeceklerdir.

Bir de tabi sinemada dönem filmi yapmak ayrıca zordur, tabii Atatürk’ü anlatmak da… Sadece yapımcı açısından değil, bir yönetmen gözüyle de soruyorum: “Nasıl oynatacaksınız Atatürk’ü, Atatürk nasıl bakacak?” Haydi buyurun, cevaplayın: Nasıl bakacak, nasıl tepki gösterecek bir olaya, bir yargıya? İşgal gemileri geldi, nasıl tepki gösterecek? Bunu yapabilmeniz için Atatürk olmanız lâzım, Atatürk gibi düşünebilmeniz lazım. Peki, Atatürk gibi düşünebilen kaç kişi var sanat dünyasında?

Bir başka zorluk da; toplumun ortak değerleri üzerine konuşmanın, fikir geliştirmenin, onunla ilgili bir sanat ürünü yapmanın riskli oluşudur. Herkes ama herkes bir şeyler söyleyecektir size; eleştirecekler, yerden yere vuracaklar, belki kıskanacaklar, yapmamanıza çabalayacaklar, yapamamanızı dileyecekler. Bu tip durumlar mutlaka fazlasıyla yaşanacaktır, fakat biz de tüm yaşanacakları şimdiden fazlasıyla göze aldık. Çünkü burada bizim kafa yorduğumuz şey, şahsımıza yöneltilecek eleştirilerin ötesinde; ortaya doğru düzgün, içinde fikir barındıran, üzerine konuşulup eleştirilebilecek iyi bir ürün çıkarabilmek. Yoksa biz eleştirilelim, bu böyle göstermiş vs. desin, her şeyi desin; ama ortaya bir iş çıksın.

Tabi bu, ticâri kaygılarla bakan herhangi bir yapım şirketi, bir yapımcı açısından kenarına dahi yaklaşılmaması gereken büyük bir risktir. Dünyanın parasını harcarsınız, filmle ilgili bir olumsuz şey söylenir, tartışmalar çıkar. İnsanlar bu tartışmalardan yola çıkarak “Bir izleyelim bakalım.” da diyebilir, hiç gitmeye de bilir. Bu, sinema endüstrisinin pek cesâret edemediği cinsten bir risktir. Fakat önceki işlerimizi bilenler bilir; biz riskleri seviyoruz, uslu duramıyoruz. Açıkçası filmi bitirdikten sonra büyük borçlar altına girmiş olacağız, e batabiliriz de; ama şundan yüzde yüz eminiz ki, çok iyi bir Atatürk filmi yapacağız, çok gerçek bir Atatürk’ü anlatacağız ve bunu en iyi biz yapabiliriz. İnanın bu da son derece gerçekçi bir yaklaşım; çünkü bizim ekibimizdeki herkes, Atatürk gibi davranan insanlar. Sponsorumuz var mı? Yok. Paramız var mı? Yok. Hiçbir şeyimiz yok. Neyimiz var? Bir fikrimiz var… Bir yapımcı için beş para etmez bir durum bu. Ama bizim gibiler için, her şey… Bir fikrimiz var, Atatürk’ü doğru görüyoruz, o halde her şeyimiz var -bizden başka kimse bu filmi yapamaz.

 

“Hiç paramız olmadığı bir durumda, Türkiye’nin en büyük Atatürk filmini yapmaya talibiz.”

 

SH: Filmin içeriği konusunda kendinize güveninizin tam olduğunu anladık, ancak işin yadsınamayacak büyük bir maddî yükünü nasıl karşılayacaksınız?

SK: Filmin bütçesi çok büyük, şu anda hiç paramız yok –içtiğimiz çayların parasını verebilirim. Evet gerçekten de hiç paramız yok ama işte baştan beri “Biz bu işi yapabiliriz, bu işi biz yaparız.” dediğim şey de bu. Hiç paramız olmadığı bir durumda, Türkiye’nin en büyük Atatürk filmini yapmaya tâlibiz ve bunu bir yıl içinde gerçekleştireceğiz. Düşünebiliyor musunuz? Yönetmeniyle, yapımcısıyla başkaları şöyle der: “Para var mı? Var. Haydi bir film çekelim. Yoksa? Yok.” Biz öyle değiliz; bizim iyi bir film fikrimiz var, bunu çekebilecek biziz, insanlar bizi tanır, fikrimizi öğrenir ve bu fikri destekleyen herkes, filmi de destekler, destekleyecektir, desteklemektedir.

 

SH: Bu anlamda halktan nasıl bir maddî destek beklentiniz var?

SK: Dediğim gibi sponsorlukla değil; küçük küçük, imece usûlüyle, büyük bir seferberlik ruhuyla, Türk Milleti’nin el ele, omuz omuza yaratacağı filmimiz için: “Bu film, Mustafa Kemâl’in Askerleri tarafından çekilmiştir.” diyeceğiz. O askerler; ben, yapım ekibimiz, siz, destek verecek on binler, yüz binler ve bu film; hepimizin olacak, tıpkı bu vatan gibi.

 

SH: Peki “1919” filminde Kartal’ın rolü tam olarak ne olacak?

SK: Gemi, filmin tamamında bir ana karakter değil; Atatürk’ün, üzerinde “Geldikleri gibi giderler” dediği bu gemi, filmin giriş sahnesinde yer alacak. Tabii restore ettiğimiz zaman da yüzmeyeceğini, karada duracağını söylemeliyim.

 

SH: Filmin senaryosunu yalnız mı yazıyorsunuz, başkaları da var mı?

SK: Yalnız yazıyorum şu anda; daha doğrusu yazdım, neredeyse bitti senaryo. Tabii fikirlerini sorduğum, dayanıştığım, yararlandığım arkadaşlarım var. Tiyatro oyuncusu Nejat Koper’in çok ciddi katkıları oldu, hâlâ da beraberiz. Şimdi isimlerini vermeyeyim, belki arzu etmeyebilirler; katkı sunan, danışmanlık yapan çok geniş bir ekiple çalışıyoruz, onları da göreceksiniz filmde.

 

“Filmi gördüğünüzde “Aa Atatürk bu muydu?” bile diyebilirsiniz.”

 

SH: Filmde oyuncu olarak kimleri göreceğiz, örneğin Atatürk’ü nasıl biri oynayacak?

SK: Bir iki tanesi hâriç, oyuncuların hiçbiri belli değil şu anda.

 

SH: Aklınızda Atatürk’ü oynayabilecek biri var mı?

SK: Hiç yok. Siz oynar mısınız?

 

SH: Çok zor bir soru. Az önce söylediniz, onun o bakışını kim yapabilir?..

SK: Oyunculuk konusu şu an için erken, Atatürk konusunda da hiçbir isim yok. Kafamda daha çok, “Atatürk’ü oynayacak kişi, nasıl oynar?” sorusu var. “Atatürk’ü şu kişi oynar, bu kişi oynar.” diye bir şey düşünmüyorum; çünkü benim kafamdaki,  Atatürk’e benzeyecek bir Atatürk olmayacak. Gördüğünüzde “Aa Atatürk bu muydu?” bile diyebilirsiniz, şimdiden söyleyeyim.

 

SH: Görsel olarak mı,  karakter olarak mı “Atatürk bu muydu?” diyeceğiz?

SK: Görsel olarak, karakteri Atatürk olacak tabi. Sözün özü, hem Atatürk’ü oynayacak hem de Atatürk’e benzeyen birini aramıyorum. Hiç benzemesin Atatürk’e ama oynasın, Atatürk olsun.

 

SH: O ruhu verebilsin yani.

SK: Evet, aradığım kişi o. Henüz bulamadık. Atatürk konusu, zor konularımızdan.

 

SH: Kartal gemisine yeniden dönmek istiyorum. Bizim tarihi başka gemilerimiz de vardı; Yavuz, Alemdar, Bandırma… Geçmişte bunlara sahip çıkılmadı, kaderleri de yok olmakta birleşti. Bu gemiler neden korunamadı; şimdilerde Kartal’ın bu derece sahiplenilmesinin bir nedeni de, bu gemileri koruyamamış olmanın verdiği üzüntü müdür?

SK: Ben olumsuz tarafından bakmamaya çalışıyorum. “Onlara sahip çıkılmadı.” evet ama bir de Kartal vardı, buna da sahip çıkıldı. Her zaman olumsuzu değil de, olumlu tarafları söylemekten yanayımdır. Yarın da diyecekler ki “Türkiye’de Atatürk’ün ‘Geldikleri gibi giderler!’ dediği gemiye sahip çıkan insanlar da vardı, sahip çıkıldı bu gemiye.” Demek ki geçmişte anlayamamışız, bugün anlıyoruz –ne mutlu. “Bu film neden bizim tarafımızdan çekilebilir?” sorusunun cevabı da bu. “Şimdiye kadar bütün bu gemilere sahip çıkılmadı.” diyorsunuz. Bu gemiye sahip çıktık işte; biz, sahip çıkanlar, bu filmi yapanlar. Yapılmayanı yapışımız bile, böyle bir filmi çekebileceğimizin kanıtıdır.

 

“1919” ilk filmimiz olacak ama son olmayacak.”

 

SH: Yapımlarınıza baktığımızda, genel olarak belgesel çektiğinizi görüyoruz. Ermeni Soykırımı Yalanları, Türk-Amerikan Savaşı, Gezi Direnişi konularında filmleriniz oldu. Şimdi de “1919” ile yine tarihsel bir konu üzerinden izleyeceğiz sizi. Günümüz televizyon sektöründe de tarihsel olmasa da yine millî konuları ele alan diziler çok popüler. Siz bunlardan birinde çalışmayı ya da böyle bir dizi projesi üretmeyi hiç düşünmediniz mi?

SK: Dizi hiç düşünmedim; düşünmeyi de düşünmeyeceğim galiba. Genelde dizi izlemem fakat şimdilerde “Vatanım Sensin” adlı diziyi izliyorum. Siz de izliyorsunuzdur mutlaka, övgüyle de izliyorum onu da söyleyeyim. Ekibi, çalışanları, yapımcıları oynayanları, emeği geçen herkesi tebrik ediyorum. Aralarında dostlarım da var, çok başarılı ve doğru bir iş yapıyorlar. Hikâyesiyle ilgili eleştirileri çok da haklı bulmuyorum. Dizidir, sinemadır; yönetmene, yapımcıya senariste mutlaka bir özgürlük, özgünlük alanı tanınmalıdır. Bence tarihi çarpıtmamak koşuluyla, istedikleri gibi hikâye yaratabilirler. Dikkatimi yönlendirdiğim unsurlarsa şunlardır: Bu filmi izleyen çocuk, genç, yaşlı,  kadın ve erkeğin içlerinde yaratılan etki nedir? Bu etkinin içinde vatanseverlik var mıdır? Bu anlamda, bu dizi doğru, güzel bir dizi fikrimce.

Yine de dizi, benim uzak durduğum bir alan. Bunu kötülemek için söylemiyorum, o yüzden baştan bunu anlattım. Sinemayı daha kalıcı bir sanat olarak görüyorum, yaptığımız diğer belgeseller gibi; 55 belgeselimiz var, hiçbiri unutulmadı, unutulmayacak. Belgesel dediğiniz şey, döneme ışık tutan eserlerdir. “Türk-Amerikan Savaşı” Ergenekon sürecini anlatan tek belgeseldir şu anda ve aradan 50 yıl da geçse, bu dönemi anlamak isteyenlerin açıp izleyeceği bir filmdir. “Türk-Amerikan Savaşı: Kutsal İsyan”, Ergenekon yargılamaları sırasında yaptığımız 13 tane belgesel: “Karakolda Bomba Var”,  “O Savcı”, vs… o döneme ışık tutan işlerdir. Çizgimiz;  bir an önce tüketilip harcanacak işlerden değil de, kalıcı eserler üretmekten yana. Bu arada hemen şunu da söyleyeyim; “1919” ilk filmimiz olacak ama son olmayacak, devamı gelecek –isterseniz bunu bir dizi gibi düşünebilirsiniz, film serisi… Gücümüz yettikçe yılda bir veya iki yılda bir de bunun devamı gelecek.

 

SH:1919”la bağlantılı mı olacak diğer filmler de?

SK: Evet, mesela 2023 yılında “1923” gelecek v.s.. Yani biz, tarihimizin o önemli dönüm noktalarını “1919”dan sonra da sinemalaştırmayı düşünüyoruz.

 

SH: O zaman şunu söyleyebilir miyiz: “Yönetmen Serkan Koç, bundan sonra belgesel çalışmalarını azaltarak, kariyerine sinemaya ağırlık vererek devam edecek?”

SK: Azalacak, evet ama tamamen de vazgeçmek istemiyoruz – o bambaşka bir zenginlik, çok keyifli; şu anda da meselâ üzerinde çalıştığım belgeseller var hâlâ.

 

“Sosyal medya başta olmak üzere, izlenen diziler; toplumu yaşadığı gerçekten kopartıyor.”

 

SH: Ne tür belgeseller, hangi konulara ilişkin çalışmalar var?

SK: Yine tarih, dönem, güncel konular üzerine. “Türk Amerikan Savaşı – 2” var meselâ, vakit buldukça onlarla ilgili de çalışıyorum. Tabii bu dönem yapamam ama bu film bittikten sonra belki pat diye birden ortaya da çıkar. Bir bakmışsınız; film bitmiş, başka bir belgesel daha çıkmış –elbette bu çalışmaya ve tempoya bağlı.

Belgeseli bırakmak istemem; onun etkisi/gücü daha başka, kurmaca gibi değil.  Yani bana sorarsanız “Kurmaca mı, belgesel mi?” diye, yanıtım “belgesel” olur. Ayrıca genç sinemacılara da tavsiyem olsun: Gelecekte belgesel, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok daha etkili bir film türü olacak. Bakın bugün insanların belgesel izleme istekleri artıyor, belgesel kanalları artıyor. Çünkü insanlar, hayatlarında gördükleri şeylerin aslında sanal/uydurulmuş/kurgulanmış olduğunu görüyor. Sosyal medya başta olmak üzere, izlenen diziler; toplumu yaşadığı gerçekten kopartıyor. Ekrana bakıyorsunuz bir metrobüs var; metrobüse biniyorsunuz, bambaşka bir metrobüs var – gerçek değil. Dizilere bakıyorsunuz, ben çalışan bir karakter görmüyorum hiç. Hiçbiri çalışmıyor, fabrikaya giden bir karakter, alın teri döken bir karakter, sabahın altısında kalkan ve metrobüse binip işe giden bir karakter yok.

 

SH: Ve bütün herkes lüks içinde yaşıyor sanki, İstanbul tamamen böyle bir yer gibi…

SK: Evet herkes lüks hayatlar içerisinde, dedikodular, al gülüm ver gülümler, kim kime dum dumalar… Hayat böyle değil, hayatımız bu değil. Bizim olmayan hayatı bize böyle anlatıyorlar, onlara baka baka özendirilince de onlar olmaya çalışıyoruz. Artık onlara olmaya çalışan insanlarız, gerçek değiliz, bu hiç doğru değil. Ama toplum bunun da farkına varıyor, varacak ve daha fazla gerçeğe dönüş isteyecek, gerçeği görmek isteyecek. Bu yüzden belgesellerin önemi artıyor.

 

“ ‘Türk Amerikan Savaşı 2’ belgeselini hazırlamayı düşünüyorum.”

 

SH: Son olarak gelecek projelerinizden söz eder misiniz?

SK: Biliyorsunuz “Türk Amerikan Savaşı”nda, Türkiye ile Amerika arasında yaşanan çatışmaları 1990’lı yıllardan başlayarak anlattık ki olaylar Ergenekon yargılamalarına kadar geldi, orada bitti. Belgesel yapıldığı zamanda yargılamalar devam ediyordu. Sonra süreç çok hızlı tersine döndü; içeridekiler dışarı çıktı, terörle ciddi bir mücâdele başladı. Tam dediğiniz dönemi anlatan, yani Ergenekon yargılamalarının bitmesi ve sürecin tersine dönmesini, terörle mücâdeleyi, Türkiye’nin Amerika’yla sözlü değil fiili olarak karşı karşıya geldiği, karşılıklı hamlelerin masa altından değil de masa üstünden devam ettiği dönemi anlatan bir belgesel düşünüyorum “Türk Amerikan Savaşı – 2” ile. Bu da belgesel; dizi, film gibi düşünmüyorum.

Her şeye de gücümüz yetmiyor tabi. Bunları düşünmek, tasarlamak, senaryosunu yazmak, ekibini kurmak, parasını bulmak, çekmek kolay değil. Altı aydır “1919”un senaryosuyla uğraşıyorum, daha bitmedi. O çekimler bitecek de -iki yıldan bahsediyoruz, insan ömründen iki yılı alıyor bir film. Bir sürü teklif geliyor; onu da yapalım, bunu da yapalım, diye. Bir ömür, tüm bunlara yeter mi? Yetse de yetmese de, seferberlik başladı –tam yol ileri!

 

SH: Güzel vatanımızın bir evlâdı olarak, değerli çalışmalarınız ve bu koşuşturmacada bize ayırdığınız zamanınız için teşekkür ediyorum. Projelerinizle ilgili güncel gelişmeleri tâkip etmek, “Kartal Müzesi”ne ya da “1919 Filmi”ne katkıda bulunmak isteyen okurlarımıza da “www.4951film.com” web adresini ve ilgili sosyal medya hesaplarını öneriyorum, başarılar dilerim.

“Gazetecilik Tamamen Magazinleşti, İçerik Kayboldu”

İletişim fakültelerinde lisans ve yüksek lisansta öğretim üyeliği yapan, ayrıca mesleğe yıllarını veren ve bu konuda kitaplar yazan Atilla Girgin ile yüksek lisans dersleri verdiği İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde bir araya geldik. Keyifli olduğu kadar eğitici ve anılar dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Atilla Girgin gazetecilik sorunsallarını geçmişten günümüze ele alıyor. Girgin emperyalizmin aslında nasıl başladığından tutun ülkemiz ve dünya gazeteciliğinin değerlendirmelerine kadar merak edilen birçok soruya söyleşimizde açıklık kazandırıyor. Keyifli olduğu kadar eğitici ve anılar dolu Aydınlatıcı bir okuma olması dileğiyle…

Röportaj: Seda Özdemir

Fotoğraf: Ercan Deniz Küçük

 

SEDA ÖZDEMİR (SÖ) : Geçmişteki ve şimdiki gazetecilik öğrencilerinizi değerlendirdiğinizde arada nasıl bir fark görüyorsunuz?

ATİLLA GİRGİN (AG): Bu sadece gazetecilik öğrencilerinin değil bütün yükseköğretim öğrencilerinin sorunu. Ortaöğretimde bizim öğretim düzeyi çok düşük.Okulda bir ailede görülen eğitimin, görgünün üstüne bilgi de eklerler. Ama yıllardır büyük bir düşüş görüyorum öğrencilerde. En basit yaşam kurallarını bile bilmiyorlar. Çok utanarak söylüyorum derslerde yemek yemeyi, özür dilerim demeyi, kapılardan geçmeyi öğretiyorum. Bunların ailede öğrenilmesi lazım. Bunları öğretmeye vakit harcarsanız başka şeyler eksik kalıyor. Asıl hayatta bunları yapıyorsunuz. Örneğin; bir iş görüşmesi yapmaya geldiğinizde, ben tavrınızdan, oturuşunuzdan, kalkışınızdan, fikirleri beyan etmenizden, belirli şeylere tebessüm veya gülmenizden puanlar veriyorum kendi kendime. O puanlarla ‘’evet’’ veya ‘’hayır’’ diyorum. Geliyorlar karşıma “Efendim bir sigara içebilir miyim?” diyor. Ben parlamento muhabirliği de yaptım Ankara’da. Bütçe görüşmeleri sabah başlar akşam biter. İleride işe gireceksin, adamlara diyecek halin yok ki “durun ben sigara içip geleceğim” diye. Bir takım temel değerler ya verilmiş unutulmuş  (iyi niyet olarak söylüyorum) ya da verilmiyor.

“EMPERYALİZM DONLA GELDİ”

Şimdi bir Amerikan modası çıktı. Ben emperyalizmi gençlere donla anlatıyorum. 1946 yılında palavradan Demokrat Parti (DP) 1950’de iktidara geldi. DP’nin ilk icraatlarından biri Türkiye’deki  tren yolu taşımacılığını kara yoluna çevirdi ve Amerika’dan taksiler, otomobiller ithal etmeye başladık. Onlara benzin akıtıyorduk ve onlardan da borçlanıyorduk. O arada 1952’de Amerikalılar geldiler bize tesisler kurdular. Bunlardan biri de Yalova’da kuruldu. Ben İzmitliyim. Bir tek o körfezde Yalova’da elektrik vardı bir de Gölcük’te.  Gölcük’te de donanma vardı.  Onun dışında köylerin hiçbirinde elektik yoktu. Bu gelen Amerikalıların da bir bölümü tesadüfen bizim mahalleye geldiler. Biz bilye oynardık ama orjinalleri yoktu sarı topraktan yapardık. Toprak boyayla boyardık, amorf olurdu yani tam yusyuvarlak yapma imkanı yok. Adamlar da araçlarla gelip giderken bizim mahalle çocuklarının neyle oynadığını gördüler. Bizde eskiciler vardı, evlerden eski eşyalar toplarlardı (eski gömlek, pantolon). O zaman kimse slip don giymezdi hanımlar dahil. Babam paça don giyerdi, ben şort giyerdim. Birdenbire eskicilerde hiç kimsenin görmediği don tipleri çıktı. Amerikalılar kirli donlarını eskicilere vermeye başladılar. Değişik bir kültür, görmemişiz, hoşumuza gitti. Amerikalıların kirli donlarını satın almaya başladık.

Emperyalizm nedir? Bir ülkenin dilini, kültürünü kaybetmek. Bir süre sonra geçerken, bize file içinde cam bilye verdiler. Biz delirdik. O sıralar biz mintan giyiyoruz, gömlek falan giymiyoruz daha. Birden bire kültürümüz değişti. Slip don giymeye başladı önce erkekler, sonra hanımlar.  Amerikalılar uyandı. Dediler ki; “Bunlar bizim kirli donlarımızı alıyorlar, biz bunlara temiz donları daha fazla fiyatla satalım diye bol miktarda don getirmeye başladılar.  İstanbul’da,Tophane’de kuruldu Amerikan eşyası satan dükkanlar. Hâlâ daha birkaç tane var gibi. Ankara’da da Necati Bey caddesindeki iş hanlarında.Türkler akın akın gidiyorlar, Amerikan donu alıyorlar. Herkes bluejean ile başladı sanıyor bu işi. Bluejean, whitejean, ekoseli gömlek bunlar sırayla geldiler.. Şimdi de derse gelirken herkes yarım şişe plastik su getiriyor. Bakıyorum bir kültür geldi buraya. Böyle bir kültür yoktu yıllar önce öğrencilerimde de. Son yıllarda o kültür gelmeye başladı. Soruyorum; “Evladım sizin anneniz babanız da okula giderken dershaneye testi mi getiriyorlardı acaba içesiniz veya içsinler diye? ”Bugün biz değerlerimizi yitirdik. Yabancı dil kelimeleri sokuşturuyoruz, özeniyoruz birilerine. Sonra en büyük yanılgılarımdan birisi yırtık pantolon çıktı. Dediler ki moda.Ben zannediyordum ki normal alıyorlar, evde kendileri yırtıyorlar. Meğer yırtık pantolon satıyorlarmış. En kötüsü yırtık pantolon giyen erkekler de var. Şimdi derslerin biri küreselleşme. Küreselleşme emperyalizmin bir değişik adı.

Bu konuda olduğu gibi eğitimde de büyük bir düşüş içindeyiz. Boyuna iletişim fakülteleri açılıyor bir de işin bu yönü var. 76 tane sanıyorum iletişim fakültesi var. 1945’te İstanbul  Basın Yayın, Ankara, Eskişehir, İzmir’de de,fakülteler vardı. Onlardan mezun olanlar iş bulabiliyordu ucu ucuna. 1 sene staj yaptıktan sonra kaşeli olarak, ondan sonra işe alıyorlardı askeri ücretle. Şimdi 76 tane var. Eğitim böyle boş. Büyük  bir sıkıntı nasıl iş bulacaklar, nasıl yapacaklar?

Yakınlarda da bunun sonuçlarını gördük. Fakültelerde sağ sol çatışmaları bastırıldı ve yeni yeni çıkmaya da başlıyor. Ben burada kaç evladı sırtımda kolladım. Böyle bir sıkıntı var. Allah gençlere kolaylık versin, yöneticilerimize de biraz akıl fikir versin. 76 okuldan mezun nerde ne iş bulacak? Kaç tane kanal var, kaç tane gazete var? Gazete tirajları %50 düştü, 300 bine kadar düştü 600 milyondan.

SÖ: Gelişen teknolojinin gençlere etkileri sizce olumlu mudur olumsuz mudur?

AG: Gelişen teknoloji dendiğinde malum bilgisayar teknolojisi kastediliyor. İlk çıktığında dendi ki yazılı basını toptan ortadan kaldıracak. Verilen sürede bu gerçekleşmedi biraz daha ertelendi. Tirajlarda demin de söylediğim gibi büyük kayıplar var. Ama hepten yazılı basının kalkacağını sanmıyorum. Yani herkes illa haberi oradan alayım diye değil, bir süre sonra karşılaştırma ihtiyacını duysa bile yazılı basına başvuracağını düşünüyorum. Teknolojinin gelişmesi içeriğe hakim değilseniz, hiç önemli bir şey değil. İletişimin çok güzel bir şeyi vardır. Neyin nasıl söylendiği değil, neyin nasıl anlaşıldığı önemli.

İnsanları bilgilendirmek yerine aptal hale getiriyorlar. Değişik mekanlarda evlilik dışı ilişki oluyor. Bunu da anlatmak zorundayım beni çok etkiledi, kadının dört çocuğu var. Üç çocuğu tamam da dördüncü çocuğundan baba şüpheleniyor. DNA ile buluyorlar ki gerçekten de ondan değil. Kadına da diyorlar ki; “Bak çıktı belgeler, ondan değil kimden olabilir?”.Yoğurtçunun ismini unuttum. Kadın şöyle diyor; “Yoğurtçu Hasan’dan olabilir, isteğim dışında birlikte olduk”.Yani bu rezalet. Dini çerçeveye ve yasaklara rağmen büyük bir ahlaksızlığa doğru gidiş var. Öyle dar bir ikamet yerinde, herkes birbirini tanırken dördüncü çocuğu başka bir adamdanmış. Yani büyük bir utanç. Nasıl düzelecek bunlar hep şüphedeyim.

1D 4S FORMÜLÜ

SÖ:  Günümüz gazetecilerinin eksi ve artı yönleri nelerdir?

AG: Şimdi gazetecilik tamamen magazinleşti. İçerik kayboldu. Eskiden ayrıntılar verilirdi. Bir nevi bilgi- belge gibi bir olaydı. Yazanlar da belirli bir eğitim düzeyine, belirli bir araştırma düzeyine sahipti. Şimdi görünen aktarılıyor. Bu da tabi yine, Amerika’nın bir yöntemi. Yurttaş gazeteciliği diye bir halt çıkardılar. Yani gazetecilik yapmak için bir altyapıya gerek yok, okumaya, üniversite eğitimi yapmaya gerek yok. Sokaktaki Ahmet efendi de, eğitimi, kültürü, ekonomik avantajı ne olursa olsun gördüğünü birisine açıp söyleyecek, o da bunları haber yapacak. Yazılı medyaya ya da teknik medyaya aktarılacak. Buraya geldik. Bu yüzden içerikte büyük bir zayıflama var. Benim bir formülüm var. 1D 4S. Din, spor, seks, sermaye, siyaset. Din yerine de inanç da diyebiliriz.  Dinsiz olanlar da olabilir. Bu beş faktörden birine sahip olduğun veya yaklaştığın zaman istediğin insanı istediğin şekle sokabiliyorsun. Ne yapıyor? Seks bir sayfaydı şimdi gazetelerin üç sayfası. Evlilik programları da televizyonlarda öyle. Spor malum. Adam bağırıyor: “Senden başka kimim var benim?” Evde karın var çoluğun var çocuğun var. Karşı tarafa atmalar, dövmeler, öldürmeler falan. Bizim zamanımızda da mesela Fenerbahçe- Beşiktaş rekabeti vardı. Birisi yendi mi öbürünü, yenenler bir boş tabut alırlardı. Tabutun üzerine flamasını koyarlardı yenilmiş takımın. Mahallede sokakta gezdirirlerdi. Gezdirirken de slogan atarlardı. Kimse de dövmeye, taş atmaya kalkmazdı onlara. Ben buna çocukken, gençken tanık oldum.

Bu beş faktör insanı etkileyip rezil eden faktör. Bunlardan birine sahip oldun mu görüyorsun piyasayı. Onun yanında öbürleri zaten otomatikman geliyor. Siyaset, para pul hepsi geliyor.

SÖ: Gazeteciliğin en büyük sorunu sizce nedir?

AG: Genelde derler ki gazeteciler veya gazetecilik insanlara toplumla, uluslararası ilişkilerle ilgili bilgiler aktarır. Çok ulaşamadığı bazı bilgilerin ulaşmasını çabuk sağlar ama kimlik değiştirdiği için gazetecilik eski işlevini bırakmadı ortada. Hatta bir ara şöyleydi. Bizim entel tiplerimiz Cumhuriyet gazetesi okurlardı. Ama Cumhuriyet gazetesi de, 40 bin tirajı hiç aşmadı. Hürriyet 600 binleri bulmuşken. Bunun karşılığı neydi biliyor musunuz? Paris’te ‘’Le Mond’’ gazetesi . Kıvırırlar, cebe koyarlar giderken Le Mond yazısını okursun. Cumhuriyetçiler de öyleydi. O yazıyı okuyanlara, “bu entel” derlerdi. Zorla kendilerini pazarlarlardı. Ama süreç içinde demin dediğim gibi öteki ihtiyaçları ortaya çıkınca asıl ihtiyacı görmez oldular. Birçoğunun umurunda da değil. Bana onu mu veriyor bunu mu veriyor? Ahmet efendi böyle söylüyorken Mehmet efendi ne söylüyor acaba diyen yok. Bir tek amaçları belirli görüşlerin palazlanmasına yardımcı olmak. O yüzden temel bilgilendirme, eğitme işlevi ortadan kalktı. Gene de seksüel sorunlarımız için eğitiliyoruz Posta gazetesi tarafından.

“ADAM; ‘NEVER’ DEDİ.”

SÖ: Ülkemiz ve dünya gazeteciliğini değerlendirecek olsanız öncelikle nelere değinirsiniz?

AG: Daha önceki sorularda kısmen hatırlattığım gibi bir emperyalizm söz konusu. Bu daha önceden de vardı.Savaşlar neden olur? Bir ekonomik savaşlar olur bir dinsel savaşlar olur. Bu milattan önce de sonra da hep devam etti. Şimdi yine o devamın başka bir biçimi sürüyor. Bu emperyalizme şimdi güzel bir değişiklik içinde küreselleşme deniyor. Demin söylediğim ABD Başkanı Wilson’ın bir sözü vardır: “Biz az gelişmiş ülkelerden bizim sahip olmadığımız alt yapı araç gereçlerini alırız, ürünlerini alırız. Vermezlerse gelir silahla alırız”. Açık açık söylemiş bunu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kongrede söylemiş bunu. Küreselleşme de aynı şey. Sen hiç bir şekilde eşit olamıyorsun. Çünkü ekonomik değerlere sahip değilsin. Bir Amerika’nın ortalama geliriyle bizdeki ortalama gelir arasında büyük bir fark var.

Emperyalizm devam ediyor. Onların basınında bu emperyalizmin devam etmesi gerekli işlevleri sürdürüyor. Biz öğrenciyken BBC’yi dinlerdik, o zamanlar Türkçe yayını da vardı. Şimdi kaldırdılar o yayını. Ben bir toplantıda yıllar sonra dedim ki; “ Sizin üzerinizde güneş batmayan imparatorluğunuzun aleyhinde ya da eleştirel bir haber yayınladınız mı?”. Adam; “Never” dedi. Olay bu. Aynen devam ediyor. Mesela; halkla ilişkiler. Halkla ilişkiler nedir? Ben tarihini çıkardım. Sözlü ve teknik araç gereçlerle kişilerin, kurumların, şirketlerin avantajına düzenlemeler yapmak. Reklamcılığın başka adı. Bize eskiden gazeteciliğimizde bültenler gelirdi. Haber varsa haber yazardık. Şimdi artık hiç umurunda değil haber. Basıyor parayı satın alıyor gazetenin o bölümünü, istediğini de yazdırıyor. İstediğin kadar haber yaz. Onun yerine koyacak reklam var mı, boş ver onu koy bunu. Yani bir nevi memurluğa döndü. Eskiden heyecan vardı. Onu da koyalım, onu da atlatalım falan diye. Şimdi o da kalktı. Nasılsa bülten var geliyor, büyükler de basıyor parayı ilanını veriyor.

SÖ: Medya kuruluşlarında İletişim Fakültesi dışında da çalışanların bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AG: Onu ben bir türlü kabullenemiyorum. Ben ilk basın yayın yüksekokulu mezunuyum. 1965’te girdim 1969’da mezun oldum. O arada Ankara’da ilk defa 4 yıllık yapıyorlar, büyük bir avantajımız vardı. Bizim sınıfa (40 kişiydik liseden gelenle) 20 kişi Ankara’da, baba gazetecileri de koydular.  Bunlar çıkarsa arada eğitim farkı olmasın diye. Ama koşulları koydular. Basın kartı sahibi olacak, şu kadar yıldır gazetecilik yapmış olacak. O zaman TRT’nin ileri gelenlerini, gazete sahibi olanları kaliteli tipleri aldılar.

Gazeteciler kendini eğitirlerdi, gelişirlerdi. Şimdi kel alaka. O nedenle o kalite gitti.

“BEN TARAFSIZ DEĞİLİM HEP TARAF OLDUM.”

SÖ: Kitabınızda gazetecilerin ayriyeten yorumlayıcı olduğundan söz ediyorsunuz. Peki bu özellik gazetecilik ilkelerinden tarafsızlıkla ne kadar uyum içinde?

AG: Bir tarafsızlık diye bir olay yoktur. Her insan bir kere fizik olarak taraflıdır. Nasıl taraflıdır? Anne ve baba genleri karışmıştır vücuduna, beynine. Doğan çocuğa anında “ Aa dayısına benziyor, aa teyzesinden yüzü” diye bir görüntü veririz. Kaldı ki süreç içinde bir insan babanın tohumları, ananın tohumları, bulunduğu ekonomik koşullar, eğitim koşulları, iklim falan bütün faktörlerden etkilenir. Bırak her şeyi bir insan çay içerken bile tercih yapıyorsa hayatın her aşamasında, her eyleminde de tercih yapar.Tercih yapan insan taraf olur. Yani çay içerken şekerde taraf oluyorsun.

“Ben haber yazarken taraf olmam”. Haber yazarken her bir şeyde tarafsın. Eğitiminde tarafsın, cebindeki parayla tarafsın. Her bir şeyle tarafsın. Ancak dürüst olmak ayrı bir şey. Dürüst olmak yazdığının bir takım insanlara yarar veya zarar getirebileceğini bilmen lazım. Muhakkak ki birileri o yazdığından sebeplenecek birileri de zarar görecek. Bunu iyi dengelemek dürüstlük.

Ben tarafsız değilim hep taraf oldum. Devletimden, ülkem insanından hep yandaş oldum. Kökeni ne olursa olsun bu ülkenin yurttaşıysa bu ülkede yaşıyorsa, bu ülkenin nimetlerinden yararlanıyorsan sen Türk’sün. Kitabıma Yunan Rum patriğinin lafını koydum.“Ben Türk’üm” diyor. Ben bu ülkede yaşıyorum, bu ülkenin pasaportunu taşıyorum.Böyledir bu işler. Sen kalkıp da yok öyleyim yok böyleyim falan filan değil. Bunu dolaylı olarak yaparsın. Eğer yapmıyorsan şerefsizliği örneğini yaparsın.İşbirlikçisindir, ayrı bir olay. Sen burada haberini yazarken bir Türk vatandaşı olarak o Kürt bağımsızlık mücadelesi yapanlara karşı olman gerekir. Yazmadım yazdırtmadım, yayınlamadım yayınlatmadım muhabirlikten gelirken ben.

SÖ: Başka ülkelerle kıyasladığınızda yerel basın bizim ülkemizde yaygın basının gerisinde. Bunun nedeni sizce nedir?

AG: Nedeni şu:  Bir eğitim düzeyiyle ilgili. Bizde hâlâ okuma yazma bilmeyenlerin oranı büyük. Bir tek nedeni var ekonomik küçüklüğümüz ve kültürel küçüklüğümüz. Yurtdışındaki yerel  gazeteler, ulusal gazetelerden iki misli büyük. Çünkü kişi ilk önce kendi gazetesini alıyor kendi çevresiyle ilgili bilgileri öğreniyor.

Yıllar önce şöyleydi; Benim Balkan’lardan gelen dayımlar İzmir’e yerleştiler. Benim annem de İzmit’e gelmiş, amcasıyla. Ayda bir İzmir’e dayılarımın yanına giderdik. O zaman İzmir’e gelen ilk gazete Yeni Asır’dı. Bütün esnaf Yeni Asır alırdı. Neden? Ekonomi gelişmemiş, teknik gelişmemiş. Gazeteler İstanbul’da basılırdı. Şehirlere kamyonla giderdi. Bir de biz akşam açıkhava sinemasına gittikten sonra eve dönerken İstanbul gazetelerini Ankara’ya götüren tren bir pakette İzmit’e atmıştır, o gazeteyi alırız. Ertesi sabahın gazetesini akşamdan alırız. İzmir’e de gazete öğle saatlerinde gelirdi ancak. Onun için en büyük tirajlı gazeteydi Yeni Asır. Ofset baskıya geçen ilk gazetedir. Sporu ağırlıklı verirdi. Göztepe, Karşıyaka, Altay takımları vardı. Gelen gazete uluslararası konularda, dış haberlerde bakılırdı eğer bir gazete alma ihtiyacın varsa. Bu nedenle teknolojiye geçince patronlar Yeni Asır’ı İstanbul’a getirmeye kalktı. Mekaniğin önemli bir bölümünü getirdi. Bir şeyler oldu, bir şeyler döndü çıkaramadılar. Yeni Asır’ın getirdikleri bir kısmını geri döndürdüler, kalan mekaniğe eklemeler yaparak Sabah’ı çıkardılar. Sabah’ın mazisi budur. Bir şeyler oldu ve hiçbir yerde açıklanmadı bu. Makina eksikti, sermaye eksikti  vs. açıklanmadı. Bir hafta içinde apar topar geri döndürdüler. Birisini buldular hemen Sabah diye çıkardılar. Tutsun diye hediye falan verdiler, Sabah öyle kaldı. Şimdi de havuz gazetesi oldu gitti. El değiştirdi falan. Avrupa’da ama dediğim gibi eğitim düzeyi var, kültür düzeyi var, ekonomik düzey var. Onun için tirajları yaklaşık ulusal gazetelerin iki mislidir.

“OĞLUM ATİLLA, MAHVETTİN BENİ”

SÖ: Tutuklu gazeteciler sorunu hâlâ gündemimizde. Bu gazetecilerin terör örgütü propogandası yaptığı iddia ediliyor. Hatta iddianamelerde bu şekilde yazıyor. Özgür Gündem gibi gazeteler de terör örgütünün yayın organı olduğu iddiasıyla kapatıldı. Bu kapsamda baktığınızda gazeteciliğin sınırı var mıdır, olmalı mıdır?

AG: Fikir suçlarının sınırlanması, eğer o fikir suçları eyleme geçerse, eyleme tahrik ederse olması lazım. Gördük ki biz, bu fetö olaylarıyla, daha önceki olaylarla bizdeki hukuk tamamen taraf olmaya başladı. Rezalet bir şekilde. Politik tercihler ağır basıyor.

Her iktidar kendine yandaş basın arar, destekler, para verir, adam tutar. Ben Antep’e gittiğimde bizde bir yönetim kurulu üyesi vardı. Gençtim o zamanlar. Derlerdi ki; Menderes’in muhabiriydi Hürriyet gazetesinin. Menderes ona Bahçelievlerde bir tane ev verdi derlerdi. Sonra Demirel geldi onu yönetim kuruluna aldı. Bir süreç, o birilerinin adamı. Bütün iktidarlar böyledir. Demirel bunu yaptı. Anadolu Ajansı’na Demirel’e bakan Zafer gazetesi muhabiri Atilla Onur’u getirdi. Allah uzun ömür versin. Gayet idare etti ama herkes biliyordu ki AP eğilimli falan. Hiç öyle gelip de onu yaz bunu yazma falan yapmazdı. Hemen bir olayı anlatayım. Bir gün dediler ki, Atilla Onur seni çağırıyor. Ben daha öğrenciyim. Dedi ki; “Şimdi Avrupa’da bir gazeteci gelmiş başbakana demeç almaya. Ben Gönül hanımı gönderdim ama o gazeteci değil tercüme ediciymiş. Bana bunları getirdi. Şunlara bak da bir haber çıkar” dedi. “Peki efendim” dedim. Aldım baktım biraz. El yazısıyla bir tane cümle. “Piyasada para dalga çekiliyor”. Develüasyon yapılmış ya.“Demek ki aldığımız önlemler yerinde”. Kuş gibi düştü. Yaptım bir haber. O zamanlar da teleks var. Hemen aldım götürüp okey alacağım ondan. Paraflasın, telekse vereceğim çabuk geçin diyeceğim. Kapıyı vurdum içeride de misafirleri vardı. Dedim ki; “Efendim bitirdim. Şimdi telekse vereceğim. Paraflarsanız”. Baktı habere; “Tamam” falan dedi. Ondan sonra dediler ki; “Seni genel müdür çağırıyor”. Vurdum kapıyı; “Buyrun efendim” dedim. “Ulan oğlum Atilla, mahvettin beni” dedi. “Ne oldu efendim” dedim. “Oğlum o habere o başlık, o giriş verilir mi?” dedi. Dedim ki; “Konuştuğu başka bir şey yok ki, asıl haber o”. “Onun haber olduğunu ben de biliyorum ama Süleyman bilmiyor”. Biz böyle adamlarla çalıştık. Ne cezalar, ne işten atılmalar. Dünyanın en güzel eğitimidir bu. Gazeteciyle konuşuyorsun çünkü. Gazetecilikten gelme, dışardan gelmenin hikayesi bu. Şimdi havuz yaptılar. Kaç kişiyi attılar öyle yazıyor, böyle yazıyor diye. Bu çerçevede yapılanlar normal. Adalet kalmadı, gazetecilik kalmadı. Herkesin bir tarafı vardı ama bu kadar belirgin değildi.

 

“Türkiye Yine Sadettin Teksoy’u Konuşacak”

0

Türk televizyon tarihinin en sıradışı ve fenomen isimlerinden Sadettin Teksoy ile bir araya geldik. Ekranlardan uzak kaldığı dönemde yapmış olduğu çalışmaları, hayallerini, hedeflerini ve günümüz basınını konuştuk. Dünyaca ünlü internet dizisi Stranger Things’te de “Gizem Avcısı” rolünde sahne alan Teksoy, film senaryoları ve yeni projeleriyle yine isminden sıkça söz ettirecek, yine izlenme rekorları kıracak. Araştırmacı gazetecilik alanında; kendisini örnek aldığım Sn.Sadettin Teksoy a tüm sorularımı içtenlikle yanıtladığı için ayrıca teşekkür ederim.

Röportaj: Müge YÜCETÜRK

SADETTİN TEKSOY NERELERDEYDİ?

-Televizyon tarihinin en konuşulan, fenomen programlarını yaptınız. Yıllardır yoktunuz. Nerelerdeydiniz? Bu sürede neler yaptınız?

-Kendi istemimle kısa değil uzunca bir ara verdim. Bu önemli kararı almamda bir neden ve de bir hedefim vardı. Nedenim şuydu: Bu konsept doğrultusunda sevenlerime verebileceğim her şeyi verdim. Deyim yerindeyse Türkiye kazan, ben kepçe oldum. Onlarca binlerce kişinin derdine deva oldum. Dünyayı defalarca turladım. “TEKSOY GÖREVDE”, çok yorucu, ön araştırmaları oldukça zaman alan, aylarca evden uzak kalmayı ve çokça seyahat etmeyi gerektiren bir programdı.  İşte bu nedenle uzunca bir süre sessiz kaldım. Bu süreç içinde Kültür Üniversitesi Görsel Tasarım Bölümü’nde Sinema-Televizyon yönetmenliği eğitimi alan ve aynı eğitim kurumunda Yüksek Lisans yapan oğlum Efe TEKSOY ile birlikte yakında hayata geçecek olan komedi, mizah, bilimkurgu ve esrarengiz olayları konu alan çok sayıda uzun metrajlı film senaryoları yazdık.Aslında sessiz kaldığım da söylenemez şöyle ki; o süreçte iki reklam filminde oynadım. Her biri izlenme rekorları kırdı ve çok ses getirdi. İnternet üzerinden satış hizmeti sağlayan bir firmanın 3.26 dakikalık reklam filmi, 11 Milyon 878 bin 148 izlenme, 145 Milyon 211 bin 697 toplu gösterim yaparak reklam dünyasında bir ilke imza attı.  Ayrıca Türkiye’nin çok satan bir gazetesinde Ramazan ay’ı boyunca tam sayfa, İslam’ın bilinmeyenlerinin yer aldığı yazı dizisi hazırladım. Gazetenin günlük tirajında büyük artışlar oldu. Bunların dışında sosyal medyadan da bana ait olan sayfalarda yazdıklarımla yaklaşık 20 bin takipçimle iletişim halindeydim. Hala da öyle…

‘GÖREV ADAMI SADETTİN TEKSOY’ GELİYOR

-2015’te verdiğiniz bir röportajınızda “tekrara düşeceğim için program yapmayacağım” demiştiniz. Yıllar sonra program yapmaya başladınız. Programınız hakkında bilgi verebilir misiniz? Neler izleyeceğiz?

-Yakın çevrem, meslektaşlarım, TEKSOY fanlarından ve de sosyal medyadan gelen yoğun istekle 10 yıl aradan sonra ekranlara tekrar dönmeye karar verdim. Çünkü neredeyse dizi istilası altındaki kanallarda bilgi veren, araştırıp sonuç bildiren bir televizyon programı yoktu. Hal böyle olunca bir ‘’GİZEM AVCISI’’ olarak Türk izleyicisinin yabancı kanallara değil, Türk kanallarına teveccüh göstermesini amaçladım. Küçük ama cevval bir ekiple hazırladığım ‘’ZAMAN TÜNELİ’’  isimli programda hem yakın tarihe ait toplumsal hafızayı tazeliyor hem de artık sorgulamayı unutan insanların zihninde merak duygusunu yineliyorum. Sadettin TEKSOY olarak bu dünyada üstlendiğim misyon; hiçbir gerçeği karanlıkta bırakmamak. Bunun için gerek bilimden yararlanıyor gerekse de araştırmacı kişiliğimde depoladığım kaynakları karıştırıyorum. Özellikle gençler çok meraklı ve onlara hem yakın tarihte Türkiye’nin neler konuştuğunu hem de yakın ya da uzak gelecekte dünyanın neler konuşacağını göstermeye çalışıyorum. Programım için butik kanal olan Teve2’de olmak benim seçimimdi.Mevcut televizyon evreninin içine girerek algılamak ve idman yaparak özümsemek istedim. Çok yakında yine alanlarda olacağım için bu idmanlar beni hayli dirileştiriyor. ‘’Zaman Tüneli’’ misyonunu 13 bölümle yani bu hafta (6 Ocak 2018) tamamlayıp yerini yine GÖREV ADAMI Sadettin TEKSOY’a bırakacak. İşte o zaman Türkiye yine TEKSOY’u konuşacak. Hedefim, haftanın iyi bir gecesinde hacimli bir kanalda insanları bilinmeyene uzanan o upuzun yolda bir yolculuğa çıkarmak. Hislerime çok güvenirim, o günler çok da uzakta değil…

-Aradan geçen süreye baktığınızda sektörde neler değişmiş?

-Gördüğüm kadarıyla gerek görsel gerekse de yazılı basın gerçek anlamda ciddi bir biçimde kan kaybediyor. Gazete tirajlarına ve de televizyon izlenme oranlarına baktığımızda büyük bir düşüş var. İşte bu nedenle; Yeni yıla girdiğimiz şu günlerde televizyon kanalları ve gazeteler kadrolarında yaptıkları tensikatla küçülmeye gidiyor. Bu da gösteriyor ki; yakın bir gelecekte internet ortamı oldukça ağırlık kazanacak.

EN UNUTAMADIĞI PROGRAM HANGİSİ?

-En unutamadığınız program ve haberiniz?

-Türkiye sınırları içinde gitmediğim il, ilçe, köy kalmadı. Uluslararası gezilerim sırasında da bir düzineye yakın pasaport eskitip, dünya çevresinde en az beş tur attım. En unutamadığım programım ise; “Teksoy Görevde”nin, hem kendi içinde kırdığı rekorlar, hem de Türk televizyonculuk tarihi açısından bir zirve noktası olarak anımsanan bölümü 1997 yılı Aralık ayında yayımlanan “Soğuğun Kalbine Yolculuk”. Ekibimle birlikte 1997 yılı yaz aylarında oldukça zor bir yolculuktan sonra ulaştığımız Kuzey Kutup Bölgesi ve Grönland Adası’nda yaşadığım serüvenleri oldukça keyifli ve profesyonel bir belgesel diliyle ekranlara taşıdım. İki bölümden oluşan 90 dakikalık belgesel, o güne kadar kaydedilmiş bütün rating başarılarını altüst ederek “Türk televizyonculuk tarihinin en yüksek izlenme oranlarını elde etti. Gördüğü büyük ilgi nedeniyle İMMD (İstanbul Medya Mensupları Derneği) tarafından “1997 yılının En Başarılı Televizyon Belgesel Programı” ödülüne lâyık görülen “Soğuğun Kalbine Yolculuk”un rekoru sonraki yıllarda da kırılamadı. Yayımlandığı tarihlerde Türkiye sınırları içinde televizyon başında bulunan her iki kişiden birinin izlediği resmi kayıtlara geçen bu yapım, sonradan rahmetli Levent Kırca gibi komedi ustalarının programlarında da hicvedildi. Özellikle, Grönland Adası’ndaki bir buz çölünde, eksi 20 derece soğukta güçlükle ayakta durabildiğim ve gözlerimden yaşlar süzülürken şükür namazı kıldığım duygusal anları asla ve asla unutamam.

LEVENT KIRCA’YA KIZGIN MI?

-Televizyon tarihinin fenomen isimlerinden birisiniz. Mizahınız da yapıldı. Olacak O Kadar’da Levent Kırca sizin tiplemenizi yaptı. “Ben Sadettin Teksoy, sokarım” dedi. Bu sizi rahatsız etti mi?

-Neden rahatsız etsin. Rahmetlinin o programın defalarca izledim ve defalarca da güldüm. Gerçekte, şimdiye kadar sunduğum hiçbir programımda işaret parmağımı izleyicilere doğru uzatıp asla “Sokarım” demedim.

-Röportajlarınızda film projelerinizden bahsediyorsunuz. Bilgi verir misiniz?

-Evet 4 buçuk yıl boyunca ön araştırmalarını yaptığım, Hz. Muhammed’in vefatından önce ki son 10 gününde neler yaşandığını anlatan uzun metrajlı film senaryosu yazdım. Bu projem Mustafa AKAD’ın yönettiği 1976 yapımı ‘’The Message-Çağrı’’filminin devamı niteliğinde olacak. Çok ses getireceğine inandığım bilinmeyenlerle dolu olan bu çalışmamla ilgili görüşmelerim halen sürüyor…

STRANGER THINGS’İN GİZEM AVCISI TEKSOY

-Stranger Things dizisinde gördük sizi. Gizem Avcısı olarak rol aldınız. Bu nasıl gelişti?

-Ön çalışması yani hazırlık aşaması yaklaşık altı ay süren, çekimleri yurtiçi ve yurtdışında gerçekleşen 80 kişiden oluşan güçlü bir ekiple hayata geçen büyük bir projeydi. Yabancı bir dizinin yeni sezon tanıtımında oynamak, üstelik bütünüyle Türkiyeyi temsil etmek bana nasip oldu. Amerikalılar bizimle bizim olmadığımız kadar ilgili. Sadettin TEKSOY gerçeği karşısında kah mizahla kah da saygıyla iş ürettiler. Tamamı benim üzerime kurulu olan Hollywood yıldızlarının yer aldığı 3 dakikalık reklam filmi iki günde yarım milyonu bulan izlenme rakamıyla gelmiş geçmiş birçok dizi reklamını geride bıraktı. Her yaptığım bir ilk olduğu gibi bu da bir ilkti.

-Başka teklifler var mı? Sizi tv ya da beyaz perdede görmeye devam edebilecek miyiz?

-Yüce Yaradan’a şükürler olsun teklifler oldukça çok. Ancak ben yapı itibariyle sık eleyip sık dokuyan bir kişiliğe sahibim. Durum böyle olunca da daha doğrusu mükemmeliyetçiliğim ağır bastığı için her şeyin en başarılı olanını ve de hep zirvede olacak yapımlarda yer almak isterim. Elbette güçlü ve de ses getiren çalışmalarımla yine sevenlerimle birlikte olacağım. Bu kah televizyonda kah reklam filminde kah beyaz perde de olacak.

-Programlarınız dışında yıllarca Hürriyet’te istihbarat bölümünde çalıştınız. Yılların usta gazetecisi olarak bugün baktığınızda Türk basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?

-O dönemin çalışma ortamıyla bugünün çalışma ortamı arasında dağlar kadar fark var. Benim dönemim de yokluklar ve zorluklar hakimdi. Her şey kısıtlıydı. Yurtdışına gittiğimde özellikle Irak-İran savaşı sırasında yanında telefoto makinan olacak, çektiğin resmi banyo ettirip bastıracaksın. Teleks bulacaksın sonra da yazdığın haberi merkeze geçeceksin. Şimdi öyle mi? Dünyanın neresinde olursan ol anında haberini ve de resmini tek tuşa basmakla ulaştırabiliyorsun. Zaman da şartlar da değişti. Şimdi ki meslektaşlarım çok ama çok şanslı. Hepsinin yolları açık, başarıları bol olsun.

-Keşke yapmasaydım diyeceğiniz bir şey var mı hayatınızda?

-Kısa ve öz, ‘’Yok diyebilirim.’’

EN BÜYÜK HAYALİ

-Bütün hayallerinizi gerçekleştirebildiniz mi? Var mı şunu da yapmak istiyorum dediğiniz bir hayaliniz?

-Ben bulunduğum her ortamda hep şükretmesini, teşekkür etmesini bilirim. Tüm hayallerim gerçekleşti diyebilirim. Sonuncusu da sırada(!). Sonunda ‘’Sakata gelmek’’olsa da en büyük hayalim uzaya çıkmak. Bunun için de atmosfer dışına yapılan uçuşların tez zamanda ucuzlamasını bekliyorum.

-Yeni projeleriniz var mı?

-Kendime hep şunu ilke edindim: Yaşamda imkansız diye bir şey yoktur. Sadece biraz zaman alır. Ben tam bir balık burcuyum. Yerim de bağlasalar da duramam. Nerede heyecan, macera, esrarengiz olay varsa kesinlikle orada olacağım. Araştıracağım ve de mutlak sonuca ulaşacağım. İşte bu nedenle de sürekli hayal gücümü zorlayarak çok sayıda proje üretiyorum. ‘’Peki onlar neler?’’ diye soracak olursan şimdilik onlar da ben de kalsın.

-Röportajlık okurlarına son olarak neler söylemek istersiniz?

-Bu alemde asla ve asla hiçbir şey tesadüf değildir!.. Her şeyin mutlaka ama mutlaka bir nedeni vardır. Bir şeyin olma olasılığı ya birdir ya da sıfır. Güzel, çok güzel şeyler hayal edin. Allah’tan çok şey isteğin ve de teşekkür etmesini bilin. Düşleriniz bir gün mutlaka gerçek olacaktır. Sizlere de yayın yaşamınızda başarılar diler, okurlarınızın bol olmasını temenni ederim. Ülkemin güzel insanlarına, hepinize, ayrı ayrı her birinize; sağlık, mutluluk, bolluk ve bereket kapılarının daima açık olduğu şans dolu nice günler dilerim. Tüm Türkiye’ye ve de gurbetçi kardeşlerime sevgilerimle. Ben, Sadettin TEKSOY

Star Televizyonu’nda yayınlanan TEKSOY BELGESELLERİ:

  1. İslamiyet’in Doğuşu ve Hac Belgeseli -1993
  2. Mısır, Bilinmeyene Yolculuk -1994
  3. Bermuda Şeytan Üçgeni -1995
  4. Amerika’nın Gerçekleri – 1995
  5. Pigmeler – 1996
  6. Hz. Musa – 1996
  7. Grönland Buzullar Dünyası -1997
  8. Vikingler Diyarı  -1997
  9. Prenses Diana nasıl öldü? -1997
  10. Drakula’nın Romanya’sı -1997
  11. Kraliçenin Ülkesi İngiltere – 1997
  12. Hz. Mevlana -1997
  13. Mesnevi -1997
  14. Peru – 1998
  15. İnkalar
  16. Meksika -1998
  17. Aztekler -1998
  18. Amazon Yerlileri -1998
  19. Allah’ın Arslanı Hz. Ali -1998
  20. Kerbela -1998
  21. Mescid-i Aksa -1999
  22. Kudüs Üç Dinin Kavşağı -1999
  23. Güney Afrika ve Zulular -1999
  24. Vanuatu Yerlileri -1999
  25. Aborjinler Diyarı Avustralya -1999
  26. Müslüman Kardeş Pakistan -2000
  27. Siyam Krallığı Tayland -2000
  28. Çanakkale Geçilmez -2002
  29. Kosova -2004
  30. Mısır, Gizemin Kalbine Yolculuk -2006

 

“100’e girdiğim gece yine bir meyhanede buluşalım!”

Bir sürü mail aldım, “Onunla içmeye giderken n’olur bize de haber ver!” diyen. Boysan’ın balkonuna sığmamız zor ama “Bir Aydın Boysan gecesi” düzenleyip hep birlikte meyhaneye gidebiliriz… Mustafa Alabora, Nurgül Yeşilçay, Yekta Kopan, Mehmet Turgut, Alper Kul, Nebil Özgentürk, Ayşegül Dinçkök, Sunay Akın, Derya Karadaş, Haki Biçici, Levent Üzümcü, Doğan-Güneş Duru, Kandemir Konduk, Keremcem, Seda Güven, Selim-Zeynep Atakan, Yüksel Aksu, ablam Suna Apa, yeğenim Ela Apa, ben ve bir sürü insan daha… Ayşe Arman’ın Aydın Boysan ile gerçekleştirdiği röportaj.

 

 Siz insanlar için, “Hiçbir zaman geç değil!” sloganının canlı örneğisiniz. 35’inizde yabancı dil öğrendiniz. 61’inizde gazetede köşe yazarlığına başladınız, 10 yıl Hürriyet’te, 3 yıl Akşam’da yazdınız. 63’ünüzde kitap yazmaya başladınız ve maşallah 42 tane oldu! Herkes emekli olurken sizin bu kadar hararetle çalışmanızın sebebi ne? Can sıkıntısına önlem mi, hiperaktivite mi?

– 10 sene de, 50 sene de daha yaşasam, değişen bir şey olmayacak. Bizde duramamak var. Biz, çalışmaya alıştık!

*Boş boş oturup, “N’apsam?” dediğiniz olmuyor mu hiç?/images/100/0x0/55ea7c65f018fbb8f8831649
– Yok, bak bu balkonu ben yaptım. Küçücüktü, üç kişi yan yana oturamıyordu. Uzattım…

 Kızmadı mı apartman?
– Önce mahkemeye verdiler, sonra vazgeçtiler. Her birinin kaçak bir tarafı var da ondan. Bu katın arkası da, bahçedir. Benim diktiğim ağaçlar var. Ormandan toprak getirdim, 15 metreye yükselen ağaçlar var şimdi. Boş duramam ben, mutlaka bir şey yapacağım.

92 VAR YAHU!

*Yaşlılık hakkında ne düşünüyorsunuz? Bana annem dedi ki, “Bu yaşlılık, boktan bir şey!”
– Değil, hiç değil. Annenin yaşı kaç?

*70 olacak…
– Oooooo! Söyle ona gençliğinin kıymetini bilsin! 92 var burada yahu!

*Daha “olgun” filan mı olunuyor…
– Yok ya, “Yaşlandım ben olgunlaştım” diye düşünmek aptallık. Kafa aynı kalıyor, dışın biraz eskiyor. O da çok dert değil. Kendine iyi bakarsan, sorun yok.

 “Dünyadan alacağım kalmadı” diyorsunuz. Bu ne demek?
– Kimsenin bana iyilik etmesini beklemiyorum demek. Birlikte olmaya, dostum olmaya devam etsinler, yoksa cehennemde hesabını sorarım!

 Ölüm korkusuna kapıldığınız oluyor mu?
– Hiiiiç.

*Nasıl aşabiliyor insan? Ben korkuyorum mesela…
– Ayol minik kızlar ölümden korkmaz, dur bakalım!

 Ölümsüz olmak ister miydiniz?
– Yok canım, o da uzun kaçar. Zamanı gelince, gitmesini bileceksin. Cennet bence palavra. Cenneti de istemem. Ebediyen yaşamak olur mu? Bıkar insan, bezer insan, illallah der. Ama erken gidenlere de yazık oluyor. Yine de kabul edeceksin. İyisini yaşamak ne derece zevk veriyorsa, kötüsünü yaşamak da görev. Hayatın sırrı bu: İyisiyle kötüsüyle, her şeyi kabul edebilmek, “Şükürler olsun!” diyebilmek.

 Peki hayatın anlamı ne?
– Güzel kafanı bunlarla yorma! Çünkü anlamaya aklımız yetmez. Öyle insanlar var ki, hak etmedikleri hayatı istiyorlar. Hayal ediyorlar ama bunun karşılığında, doğru yaşamak için hiçbir şey yapmıyorlar. Ya tembelliklerinden ya aptallıklarından ya da alçaklıklarından. İnsanın kendisini doğru teraziye koyabilmesini öğrenmesi gerekiyor.

*Ya o muhakeme yoksa, n’apacak?
– O işte büyük sorun! Sana bir şey söyleyeyim mi, o insanların oy da vermemesi gerekiyor. Haramdır onların oy vermesi!

KARIM BİR TARAFA DÜNYA BİR TARAFA/images/100/0x0/55ea7c65f018fbb8f883164b

 Rakıdan ilk yudumu aldığınız anı hatırlıyor musunuz?
– Tek yudumu hatırlamıyorum maalesef! İçince, edepli içeceksin ama sıkı içeceksin! Biz tutumlu ailelerin çocuklarıydık. Ama bu yüzden hiç mahrumiyet hissetmedik. Fevkalade mutluyduk, bir-iki ay para biriktirir, dört kişi gider, 6 liraya sarhoş olurduk. Rakı çabuk tutsun diye de önce kahveye gider nargile içerdik, sonra meyhaneye giderdik.

*Peki, kendi paranızla ilk rakıyı ne zaman içtiniz?
– Mimarlık öğrencisiyken. Saati 30 kuruşa, mezun mimarlara resim çizerdim. Saati 18 kuruşa İzmir’de bir şarap fabrikasında çalıştım. O yaz mecburen şarap içtim.

*Şarap ile rakının keyif farkı nedir sizin için?
– Biri karım, biri sevgilim. 62 yıldır eşimle birlikteyim, tabii ki rakıyı tercih ederim. Rakı başkadır.

 Rakı yüzünden karınızla ne kadar kavga ettiniz?
– Kavga ettiğimi söyleyemem ama 62 senedir beni uyarmaktan vazgeçmediğini söyleyebilirim.

 Karınızı kızdırmaktan korkar mısınız?
– Sen ne diyorsun, ödüm kopar! Karım bir tarafa, dünya bir tarafa…

6-7 EYLÜL ANISI

 Siz 6-7 Eylül’ü yaşadınız. O sırada Arçelik’in Sütlüce’deki fabrika inşaatının başındaydınız. Fiilen bir olaya tanık oldunuz mu?�
– Oldum. 6-7 Eylül’de Laleli’de oturuyorduk. O akşam, Nişantaşı’nda bir arkadaşlarımıza akşam yemeğine davetliydik. Taksiyle giderken baktık, Tarlabaşı’nda birtakım insanlar vitrinleri kırıyor, ne olduğunu anlamadık. Nişantaşı’na geldiğimizde durum açıklığa kavuştu. Hemen sokaklara çıktık. Bütün o zalimliğe, ilkelliğe tanık olduk. Akşam eve de dönemedik, çaresiz Nişantaşı’nda arkadaşlarımızda yattık. /images/100/0x0/55ea7c65f018fbb8f883164d

Kravat takan mühimadam mı oluyor

O sırada da, Arçelik’in birinci binasını yapıyoruz. “Bizim inşaatta acaba bir şey oldu mu?” diye ertesi gün gittim. Öğleleyin vardığımda, baktım bütün ameleler uyuyor. Neden mi? Çünkü sabaha kadar talana gitmişler. Ne buldularsa almış getirmişler. Topladım işçileri, “Burada hırsızlık malı bulundurmanızı istemiyorum. Zaten bir saate kadar polisler gelecek, hepinizin eşyasını arayacak. Sakladığınız talan malları varsa, atın, sonra da defolun gidin” dedim. Talan mallarını çıkaranlar oldu, komşu arsalara gidip gömdüler. Meğer aralarında bir tane kıyamayan varmış, torbasında saklıyordu, polis buldu onu. İsmail isimli bir amelemiz, çıkınından kravat çıktı. “Bağla şunu” dediler, kravat takmamış ki ömründe, bilmiyor bağlamasını, pantolonuna kemer gibi bağlamaya çalıştı. Heveslenmiş, kravat takan mühim adam oluyor diye. Polisler anladılar, aldılar götürdüler çocuğu…

CUMHURBAŞKANI ADAYI MEYHANECİ REFİK

New York Times’ın eski İstanbul temsilcisi Stephen Kinzer’e rakı içmeyi siz öğretmişsiniz ve şimdi çok iyi bir içiciymiş…
– Yapmışımdır.

Rakı içmeyi o kadar iyi öğretmişsiniz ki… Kinzer, kendisinin cumhurbaşkanı adayı olarak rahmetli meyhaneci Refik’i göstermiş…
– Aferin ona! Ben işte böyle iyi öğrenci yetiştiririm!

 

94.doğum gününde verdiği röportaj:

Güzel adam Aydın Boysan 94 olduCihangir’de Bahar Meyhanesi’nde sevgili Aydın Boysan’ın 94. yaşına kadeh kaldırdık.
Gece Banu Zeytinoğlu’nun davetiydi, Aydın Abi’si şerefine hepimizi bir araya topladı.
Bütün Aydın Boysan severleri… En komiği, dev rakı şişesi şeklinde tasarlanmış pastaydı.
Boysan da coşkusunu, “Ben bu pastaya kadeh kaldırırım yahu!” diye gösterdi.
O, 94 ama çoğumuzu cebinden çıkarır! Enerjisi ve yaşam sevinciyle… Daha nice senelere Aydın Boysan!

-Muhteşem bir doğum günüyle 94. yaşınızı kutladınız. İnanılmaz kalabalıktı. İnsanların size bayılmasının sebebi sizce ne? Çok özgür ve cesur olmanız mı? Çok zeki ve renkli olmanız mı? Engin hayat bilginiz mi?…

Niçin bayıldıklarını inan bilmiyorum. Bu yaşıma kadar samimi yaşadım ben. Yani yürekten. Gizlenmeden, saklanmadan. Belki budur sebebi. Çocukluğumuzda böyle öğrendik biz. Vaktiyle Nejat Eczacıbaşı bana sormuştu, “Üstat, zatı âliniz Fransız terbiyesi mi aldınız, İngiliz terbiyesi mi?” Ben de ona cevap vermiştim: “Kenar mahalle terbiyesi efendim!” Hatta saymıştım, “Benim terbiye merkezlerim, Davutpaşa Çöp İskelesi, Davutpaşa Ispanak Viranesi, Samatya Narlıkapı Çıkmazı, Yeşilköy Bamya Tarlası!” Kahkahalarla gülmüştü. Allah rahmet eylesin, çok iyi adamdı. Hepsi teker teker gitti. Bir ben kaldım…

-1921 doğumlusunuz di mi?

Evet. Ben doğduğumda daha Cumhuriyet ilan edilmemişti. Fakir bir ülkeydik ama kültürlüydük. Narlıkapı Tiyatrosu’nda Sheakspeare oynardı, Moliere oynardı, düşün artık. Yani biz, başka türlü bir hayat yaşadık. Şimdiki gibi değil. Şimdi çok daha kuru, çok sığ. İstanbul, çakallarının gelip de zaptettiği bir şehir değildi o yıllarda. Görünüşte sanki daha güzelleşmiş gibi duruyor ama yalan! Ruhu bozuldu. Ben de böyle yaşlılar gibi konuşmayayım diyorum ama bu söylediklerim yüzde 100 gerçek!
SUZAN MAHALLENİN EN GÜZEL KIZIYDI BEN KAPTIM

-Eşiniz Suzan Hanım da vardı dün gece ve çok güzeldi. Onun varlığı hayatınızı nasıl güzelleştiriyor?

Güzel adam Aydın Boysan 94 olduOoooooo! Sen ne diyorsun? Suzan, mahallenin en güzel kızıydı, ben kaptım. 1949’da evlendik. O günden bu yana birlikteliğimiz saygı ve sevgi esasına dayalı. Bir oğlumuz var. Oğlumuz bile ihtiyarladı artık! 60 oldu. Susan, bir hediyedir bana…

-Peki karışıyor mu size, “İçme, etme!” diyor mu?

Karışıyor tabii. Ama bu, sözlerle olmuyor. Bakışlarla oluyor. İçkiyi biraz fazla kaçırdığım zamanlarda, Suzan’ın bana nasıl baktığını görmemek için başımı çeviriyorum. Tabii benim iyiliğim için yapıyor…

100’e girdiğim gece yine bir meyhanede buluşalım!

-Sizce Aydın Boysan neyi temsil ediyor?

Sadece kendimi! Şimdiye kadar oturduğum mahalleleri, çevremdeki insanları, kapı komşularımı, mahallenin esnafını isim isim bilirim. Hayatta olanı, olmayanı hatırlarım. Mesela bizim Samatya’da, kapıdan çıktığımızda, sağımızda Aliş Usta otururdu. Kızı Hüsniye ve oğlu Hayrettin arkadaşımdı. Bu anlattığım 20’li yıllar haa! Onun yanında müezzin Osman Efendi Amca otururdu. Sert adamdı. Yaramazlık yapan çocukları döverdi. Benim de dayağını yemişliğim vardır! Yüksek sesle bağırarak tiyo verirdi biri mahalleye, “Osman Efendi Amca geliyor, kaçııın!” Bütün çocuklar toz olurdu. Onun yanında bir Ermeni ailesi. Biz hep iç içe yaşadık, onlar hiç Ermeni-Rum-Türk değildi, komşularımızdı. Ve sonra, dünya güzeli Taliha Hanım! Ben o zamanlar 15 yaşındaydım, o güzellik, bu yaşıma kadar aklımda çakılı kaldı. Onun haylaz bir oğlu vardı: Orhan Boran! Onun yanında Bülent’le Bedia vardı. Babaları subaydı. Onun yanında Mesaret ile Melahat. Mesaret esmer güzeli, Melahat de kıvırcıktı. Biz, eski İstanbul’da komşularımızla, daha önemlisi çevremizle birlikte yaşardık. Ramazanlarda, teravihe bütün komşular birlikte giderdik. Şimdi nerdeee? 40 senedir oturduğum bu evde, 12 daire sahibinin, 6’sının yüzünü daha hiç görmedim. Rastlaşsak birbirimizin kim olduğunu bilmiyoruz…

-Biz sizden 100’ü devirmenizi bekliyoruz. Yapacaksınız di mi?

Sizi kırar mıyım? Sözleşelim isterseniz şimdiden. 100 yaşına girdiğim gece bir meyhanede buluşalım…

BEYİN YAVAŞLAMIYOR

-94 olmak nasıl bir şey? İnsan ne hissediyor?

Bak söyleyeyim: Beyin yavaşlamıyor. Eski hızıyla çalışıyor ama eskisi kadar doğru çalışıyor mu çalışmıyor mu orası belli değildi. İnsanın yanlış düşünüp, doğru düşündüğünü sandığı da olabiliyor. Ama bedenin onun hızına yetişebilmesi mümkün değil. Yine de her şeye rağmen halime şükrediyorum.

RAKI RAKIDIR AYRAN DA AYRAN

-Rakı şeklindeki pastanızı sevdiniz mi?

Sevmez miyim? Ben bir rakıseverim. Kim ne düşünürse düşünsün, olduğum gibi görünmekten hiçbir zaman vazgeçmedim. Yaşadığım hayatın kötü halleri de oldu, iyi halleri de. Örneğin 2 defa akciğer kanseri geçirdim. Biri 20 yıl, biri 15 yıl önce. Şaka değil. Dokunduğunu götürüyor ama ben direndim. Hiçbir zaman da ölüp gideceğim korkusuna kapılmadım. Gidersek gideriz, gitmezsek gitmeyiz, kalırız. Bu kadar! Kaldığın sürece de hayatın tadını çıkaracaksın, rakı da hayatın keyiflerinden biri…

-Milli içkimiz “Yeni Ayran”ı nasıl buldunuz? Tadı güzel mi? Mezeyle iyi gider mi?

Her şey yerinde güzel. Rakı rakıdır, ayran da ayran. İkisi birbirine karışmaz, birbirine ikame etmez.

Güzel adam Aydın Boysan 94 oldu-Bu memlekette sizi en çok ne üzüyor?

Demokrasi olmayışı! Biz demokrasinin dürüstünü, ciddisini yaşamıyoruz. Bu da beni üzmek ne kelime, kahrediyor!

4 yıl dayak yedim

Pertevniyal İlkokulu’nda 4 sene boyunca bir öğretmenim vardı. Sınıfa girdiğinde ilk önce beni döverdi. Neden? Annemdi o benim yahu! “Çocuğuna torpil yapıyor!” demesinler diye en ağır cezayı hep bana verirdi. Ama iyi ki öyle davranmış, bana yaptığım işi ciddiye almayı öğretti. Hâlâ yarı korkuyla yarı da sevgiyle hatırlıyorum canım annemi…