Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 42

”Ömer Halisdemir Anadolu’dur”

Röportaj: Yavuz Oymak

 

Mesut Gengeç…

Meslek büyüğümüz.

Biz O’nu yıllarca;

dünyanın en tehlikeli bölgelerinde,

haber peşinde koşarken, görüntü alırken izledik.

 

Bu kez ise;

dünyada eşi benzeri görülmemiş,

15 Temmuz Gecesi yaşanan hain darbe girişimi sırasında,

darbe girişiminin seyrini değiştiren,

canı pahasına ülkesini savunan

Ömer Halis Demir için hazırladığı,

BEN ÖMER belgeseliyle karşımızda.

 

Mesut Gengeç’in deyimiyle,

ben “ferman gibi sert” sorular sordum,

O da dobra dobra cevapladı.

 

İşte BEN ÖMER BELGESELİ’nin bilinmeyen yönleri…

YAVUZ OYMAK (YO) :  ‘BEN ÖMER’ belgeselini neden ve hangi duygularla çektiniz?

MESUT GENGEÇ (MG) :  15 Temmuz Demokrasi Kahramanları belgesel çalışması sırasında tamamen habercilik refleksiyle bu projeye yöneldim.

‘BEN ÖMER’ belgeselini darbenin en önemli kahramanlarından biri olarak Ömer Halisdemir’i genç kuşaklara anlatmak amacıyla çektim.

 

YO :  15 Temmuz hain darbe girişiminde kahramanımız ÖMER HALİSDEMİR sembol oldu.whatsapp-image-2016-10-18-at-18-50-55

Sizce şehit Ömer’in o kurşunu olmasa, bugün ülkemizde neler olurdu?

MG :  O iki kurşun olmasa Mete Yarar’ın belgeselde söylediği gibi günlerce süren iç savaş ve on binlerce insanın ölümü olacaktı. Ve o kanlı darbe girişinin en önemli insanlarından darbeci Semih Terzi’nin öldürülmesi bir kırılma anıdır. Türkiye uzun bir süre huzur  ve refahından uzak olacaktı.

YO :  BEN ÖMER belgeselinin teknik kısmından biraz bahseder misiniz? Ne kadar sürdü? Kaç kişi çalıştı? Çekimlerde neler yaşandı gibi?

MG :  BEN ÖMER belgeselinde iki aylık bir çalışmanın sonucunda montaja başladık. Şehidimizin doğduğu topraklar, Ankara ve İstanbul’da çekimler yapıldı. Film kamera ve lensleriyle 4K çekildi. Belli kısımlarda drama canlandırmalar yapıldı. Özel müzik kayıtları için stüdyoya girildi. Kalan Müzik’ten Engin Arslan’ın ayrıca  müzik kütüphanesinden yararlanıldı. Projede 10 kişilik bir ekip çalıştı.

 

YO :  Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, ‘BEN ÖMER’in yeri çok ayrıydı ve çok konuşuldu.

O gece Antalya’da neler yaşadınız?

whatsapp-image-2016-10-17-at-21-41-13-1MG :  Antalya Film Festivali’nde bu belgeselin gösterilmesi benim için gurur verici bir durum. Bu kadar kısa zamanda hazırlanan bir belgeselin Türkiye’nin en önemli sinema festivalinde gösterilmesi güzel bir şey. ‘BEN ÖMER’ izleyicilerden yoğun bir ilgi ve destek gördü. Belgesel seçkisinde 2 gösterim yapıldı. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel de izleyiciler arasındaydı. Bir çok seyircinin gözyaşlarını tutamadığını gördüm. Bizim amacımız seyircileri ağlatmaktan öte böyle bir kahramanın hayatı aktarmaktı. Bunu da yaptığımıza inanıyorum

 

YO :  Siz yine bu belgeseli çekmiş olsaydınız ama kahraman Ömer Halisdemir yaşıyor olsaydı,

O’nu gördüğünüzde ilk söyleyeceğiniz cümleler ne olurdu?

 

MG :  ”Helal olsun sana Anadolu’nun yiğit delikanlısı,”derdim.

 

YO :  15 Temmuz gecesi ve Ömer Halisdemir’le ilgili başka belgeseller de çekiliyor. Kitaplar yazılıyor. Zaman zaman bu kanlı darbe girişiminin ticari olarak kullanıldığı eleştirileri yapılıyor.

Siz bu eleştirileri nasıl yorumluyorsunuz?

MG :  Belli bir kesim 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili ticari bir amaçla yapıyor olabilir ama beni bu projeye yönelten en önemli sebep tamamen habercilik refleksi ve şehidimize karşı görevimizi layıkıyla yapmaktır. O geceyle yapılan her çalışmaya da ticari sebepten de tepki duymamak gerek.

 

YO :  Siz yılların deneyimli Gazetecisiniz.

‘BEN ÖMER’ meslek hayatınızın hangi noktasında olacak bundan sonra?

MG :  Gazeteci ve bir haberci olarak mesleki olarak bir çok olay yaşadım. Vuruldum, yüzlerce kişilik grupların saldırısına uğradım. Ama hiç bir olay o gece ve yaşananlar kadar beni etkilemedi ve tam 3 aydır darbe girişimiyle ilgili belgeseller ve haber programlar yapıyorum. Benim için mesleki olarak da dönüm noktası bir çalışma. Türkiye’nin tarihi en kanlı olayının belgesel çalışmalarını yapmak önemli. 17 Temmuz tarihinden bu yana çalışmalar yapıyoruz. Ve yapmaya da devam ediyoruz.

 

YO :  Belgeselinize BEN ÖMER ismini verirken, Muhammed Ali’nin hayatının anlatıldığı BEN ALİ filminin isminden esinlendiniz mi?

MG :  ‘BEN ÖMER’ ismi tamamen Ömer Halisdemir’in bir insan olarak hayat öyküsünü anlatmak için kullandığımız bir isim. Onun o gece ve bilinen konulardan öte insani dünyasını anlatmak  için. Kimdir? Nasıl bir kültürde yetişti? Ne müzik dinlerdi? Nerelerde eğitim gördü vb…

 

YO :  Son olarak Ömer Halisdemir dersem… Ne dersiniz?whatsapp-image-2016-10-18-at-18-51-41

MG :  Ömer Halisdemir dersen ANADOLU derim.Tam bir Anadolu insanı. Niğde’nin Bor İlçesine bağlı Çukurkuyu’da doğmuş ve büyümüş Anadolu’nun yiğit bir insanı..

 

Bu arada Mesut Gengeç belgeselin gösterimi için Türkiye’nin her yerinden yoğun şekilde talep olduğunu söyledi.

Ancak onun amacı ilk gösterimin çok özel ve anlamlı olması. Bunun için de ‘BEN ÖMER’ Belgeseli’nin ilk gösterimini kahramanımız Ömer Halisdemir’in doğduğu Niğde’nin Çukurkuyu Beldesi’nde yapmak istiyor.

Bir önemli not daha;

BEN ÖMER BELGESELİ henüz bitmedi… Çalışmalar devam ediyor.

Yeni belge, bilgi, görüntüler toparlandıkça ‘BEN ÖMER’in devamı olacak.

TGS Yönetim Kurulu’na Başarılar Dileriz !

0

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 21. Olağan Genel Kurulu 8-9 Ekim 2016 tarihlerinde gerçekleştirildi.

Gazetecilik mesleğinin en güçlü sendlkası olan Türkiye Gazeteciler Sendikası 21.Olağan Genel Kurulu’nu İstanbul’da gerçekleştirdi. İlk gün faaliyet, denetim, disiplin ve mali raporların okunduğu genel kurulda tüzük önerileri de görüşüldü. İstanbul Şube Başkanı Gökhan Durmuş’un tek aday çıktığı seçim sonucunda 6 kişiden oluşan Yönetim Kurulu belirlendi. Gökhan Durmuş, TGS tarihinin en genç Genel Başkanı oldu.

Genel Kurulun 2.gününde yapılan seçime göre Yönetim Kurulu şu şekilde belirlendi:

Genel Başkan: Gökhan Durmuş,

Genel Sekreter: İlkay Akkaya,

Genel Mali Sekreterliği: Can Uğur,

Genel Başkan Yardımcısı: Seyhan Kurtman,

Genel Örgütlenme Sekreterliği: Mustafa Kuleli,

Genel Eğitim Sekreterliği: Olcay Büyüktaş Akça

Avrupa’da gazeteciler arasında %80’lere dayanan sendikalı olma oranı ülkemizde %1 civarında. Gazetecilerin özlük hakları, baskılar, sansürlerle mücadele edilmesi gereken, basın özgürlüğünün yok sayıldığı günümüzde TGS Yönetim Kurulu’na çok iş düşmektedir.

Röportajlık ekibi olarak TGS’nin 21.Olağan Genel Kurulu’nda seçilen Yönetim Kurulu’na dayanışma ruhuyla başarılar ve kolaylıklar diliyoruz.

Zeki Müren: ‘Ben Bir Saka Kuşuyum’

7’den 70’e, genci yaşlısı, aşığı dertlisi hemen hemen her kesime hitap eden eserleriyle, pikaplardan teknolojinin gelişmesiyle müzik çalarlar, hatta akıllı telefonların hoparlörlerinde sesinin tüm duruluğuyla güzel tınılara imkan tanıyan Türk Sanat Müziğimizin Sanat Güneşi Zeki Müren, 86. doğum gününde anılıyor.

RÖPORTAJLIK olarak Zeki Müren’i anmak ve yeni kuşaklara hatırlatmak için Hürriyet Gazetesi’nden Nuriye Akman’a verdiği röportajın tam metnini yayınlıyoruz. 

Nuriye Akman
Hürriyet Gazetesi

Zeki Müren’le konuşmak; sizi, en az kendi kadar kibar olmaya zorlayan bambaşka bir üslubun peşinden, soluk soluğa koşmak demek… Zeki Müren’le konuşmak; bu üsluba ezilmeden, bir devin kolay girilemeyecek gönül evine girmeye çabalamak demek… Zeki Müren’le konuşmak; o gönül evinin arka bahçesinde gezinme ayrıcalığı demek… Bu nedenle, yüz yüze değil, telefon aracılığıyla röportaj yapma isteğini kıramadık. Madem ki, bize “İstediğiniz soruyu sorabilirsiniz” demişti. Mademki, “Saatler de sürse, emrinizdeyim” demişti. Bu fırsatı kullanmamazlık edemezdik. İki defa, toplam 2,5 saat konuştuk. Zeki Müren, sözünde durdu. Hiçbir zaman, “Bu ne bizim soru?” demedi. Karşınızda Türk müziğinin 42 yıllık sanat güneşi; virgülüne dokunmadan… Ve yorumu sadece size bırakarak… zekimuren2

Sahnesini bitirip bornozunu sarınınca, bambaşka bir kişiliğe bürünüyor Zeki Müren,”Bir kedi kadar yumuşak, bir kafes kuşu kadar kendi halindeyim” diyor.

Sahnesi bitip de bornozunu giydikten sonra, öyle ayrı bir Zeki Müren var ki; kedi kadar yumuşak, bir kafes kuşu kadar kendi halinde. Ayırmak lazım ikisini. Benim ödüllerim, katiyen misafir odamda durmaz. Kitaplarım da öyle… Kitapları alıp okumadan, kırmızı yeşil siyah, diye sıralayıp metreyle kitap alanları çok gördüm. Ben okuduklarımı, yüklük tabir ettiğimiz dolaplarda, gayet muntazam şekilde saklıyorum. Çünkü benim beynime zaten oradan girecek şeyler girmiş.

Bana şu anki görünümünüzü tarif eder misiniz ki kendimi yanınızda sanayım?

Üstümde, yeşil bir robdöşambr var. Kuşağı önden bağlı. Saçlarımı fırçaladım. Dişlerimi fırçaladım. Gazetelerimi okudum. Mutad olarak, plak şirketimin sahibi Yavuz Bey ile günlük görüşmemizi yaptık. Her gün, 10’a 10 kala ararlar ve daima sanatımızla ilgili ne gerekiyorsa, birbirimize malumat veririz.

İzninizle başlayalım mı?

Estağfurullah. İzin ne demek? Size her şeyi sorabileceğinizi söyledim. Röportaj odur efendim.

Neden, sahne ve televizyonda dikkati görüntünüzün üzerine çekiyorsunuz?

Efendim, buna mecburum. Çünkü görüntüyü Türkiye’de yaratan benim. 1955’de sahneye çıktığımda, birçok sanatçı ve arkasındaki sazlar, gündelik kıyafetlerle, kimisi kravatlı, kimisi yakası açık, kimisi smokinli de hani hafif yağlanmış, dürüp de giyilmiş ceketlerle idiler. Ben, bu reformu yapmış kişiyim. Ben, 25 kişilik sazıma, mavi ceket, gri pantolon, gri papyon giydirdim.

Zaman zaman, giyim tarzı ve makyajınız, o güzelim sesinizin önüne geçiyor.

“İKİSİ DE, BEN’İM”

Olabilir… İkisi de, benim… O onun önüne geçse, ne olur, o da benim, o da. Zaten, birkaç saniye çalabilirler birbirlerinden. Televizyonda makyajsız bir parlamenter dahi yok. Benim şöyle bir müdafaam var makyaj üzerine. Yavuz Sultan Selim sağ olsaydı, ekrana çıksaydı. Sol kulağındaki küpeyi çıkaracak mıydı? Fatih Sultan Mehmet, sağ olsaydı, başındaki tuğdaki zümrüdü, parmağındaki yakut yüzüğü çıkaracak mıydı? Veya sırtındaki samur kürkü çıkaracak mıydı?

Yalnız, frapanlığın bu derecesi…

Frapanlığın bu derecesini, siz Amerikan veya Avrupa kliplerinde izleyin. Küpeler, sürmeler… Bizde, hiç olmazsa göz boyası yok.

Bu yaklaşımınız, kendi fiziğinizle ilgili bir rahatsızlıktan mı kaynaklanıyor?

Hayır. Hayır. Bilakis… Ev halimi, ekrandaki ve sahnedeki halimden, daima ayrı tuttum. Çünkü sahnesi bitip de bornozunu giydikten sonra, öyle ayrı bir Zeki Müren var ki; kedi kadar yumuşak, bir kafes kuşu kadar kendi halinde. Ayırmak lazım ikisini. Bir banka müdürü sabahleyin pijamayla bankaya gidiyor mu? Ben niçin sahneye çıkarken günlük kıyafet giyeyim, Zeki Müren’in 55 Türkiyesinde cesaretle yarattığı kıyafeti, 92’de niçin kullanmayayım?

Yani, bütün bu pul, gül, şal ve şifonların gerisinde, bir kafes kuşu mu var?

Tabii, tabii efendim, hem de bir saka kuşu. Niçin, biliyor musunuz? Tutulması yaklaşılması daha kolay. Beş yaşında bir çocuk, minicik bir ökse koyar, saka kuşu gelir ayağıyla ona yapışır ve kafese onu koyar.

Sizi de bu saka kuşu gibi çok tutan oldu mu?

Cemiyet, cemiyet oldu. Cemiyete olan hürmetim, cemiyete olan saygım. Hiç şimdiye kadar bir kimseye saygısızlığımı, hürmetsizliğimi, taşkınlığımı, biriyle münakaşamı, biriyle mücadelemi duydunuz mu? Yalan yazılan şeyler hariç.

‘Sahnede görüntüyü üzerime çekmek mecburiyetindeyim. Çünkü Türkiye’de görüntüyü yaratan benim” diyor Zeki Müren. Ve ekliyor: “1955’te sahneye çıktığımda, birçok sanatçı ve arkasındaki sazlar gündelik kıyafetlerle kimisi kravatlı, kimi yakası açık, kimi smokinli de hafif yağlanmış dürüp de giyilmiş ceketlerle idiler. Ben, bu reformu yapmış kişiyim. Ben, 25 kişilik sazıma, mavi ceket, gri pantolon ve gri papyon giydirdim.” Görüntüsünün zaman zaman sesinin önüne geçtiği iddialarına ise şu cevabı veriyor Müren: “Olabilir… İkisi de benim. Görüntü, sesimin önüne geçse, ya da tersi olsa, ne çıkar. Zaten, ancak birkaç saniye çalabilirler birbirlerinden…’

“KİLOLUYUM, YARIM GÖRÜNÜYORUM”

Peki, neden ekranda hep belden yukarınız çekime giriyor?

Kiloluyum, şu anda 98 kiloyum.

Siz kendinizi seyrederken ne hissediyorsunuz?

zekimuren8Şunu hissediyorum efendim. İki buçuk senedir, beni sevenleri niçin mahrum ettim? Ben karnımla, dizimle şarkı söylemiyorum. Ellerimle tiyatro yapıyorum, ağzımla şarkı söylüyorum. İfadem, gözlerimdedir. Oturduğum yerde, günde 15 şarkı çevirmek büyük bir başarı oluyor. Ama hem ayakta, hem göğüs plan, hem yüz plan, hem göz plan, bir şarkı dört kere alınırsa, 15 şarkı eder 60 şarkı. Buna sıhhatim dayanmaz, hanımefendi.

Efendim, siz narsist misiniz?

Katiyen değilim… Sabahleyin, bir kere besmele çekip yüzüme aynada bakarım, narsistlikle ilgisi olmayan, çok az uyumuş, yorgun bir insanın yüzü. Ama tertemiz bir bakış. İnşallah hayırlı, geçer günüm diye, başka birini görmeden evvel, kendi yüzümü görmeyi tercih ederim.

Peki, efendim. Kendinizi seyrederken, yorumunuzu, mimiklerinizi abartılı bulduğunuz oluyor mu?

Bazı seyircilerin abartılı bulması, yalnızca kıskançlıktır. Bende ne vücut kıvırmak var, ne efendime söyleyeyim, saçımı arkadan bağcıklarla bağlayıp kuyruk yapmak var. Efendim, normal saçım taranıyor. Oya Tolga Hanımefendi, o güzel elleriyle makyajımı yapıyor. Efendime söyleyeyim geçiyorum kamera karşısına; provasız, bir kerede. Hiç ikilediğimi hatırlamıyorum.

‘Zeki Müren seyredilmek değil, dinlenilmek için’ diyenlere ne diyeceksiniz?

“RAHATSIZ OLAN, RADYODAN DİNLESİN”

Radyodan dinlesinler. Ondan da çok memnun olurum. 50 senesinde, lise son sınıftayken, radyoya girdim. 186 kişi arasında, tek kişi kazanarak. Herkes 15 dakika okurken, bana 45 dakika seans verdiler. 63’lere kadar, canlı neşriyat yaptım. O zaman, Türkiye şöyle bir sallandı. Görüntü mü vardı Hanımefendi?

Yani, görüntümden rahatsız olan, beni radyodan dinlesin diyorsunuz?

Benim görüntümden rahatsız olanlar, aynı görüntüyü veremeyen, makyajla dahi o hale gelemeyenlerdir. Onlar zaten denize de karşıdır. Niye, mavi diye. Gökyüzüne karşıdır. Niye, bulutlar beyaz diye. Çimenlere karşıdır. Niye, yeşil diye. O insanlar bilir misiniz ki, milyonda bir oluyor. Üç yaşındaki bir çocuk, Bodrum’da “Zekimen, Çekilmen, Çekirmen” gibi yaşına ve diline göre, dizime başını koyduğu zaman, aynı anda 93 yaşında biri, “Yavrum evladım. Allah uzun ömür versin. Benden alsın, sana versin” dediği zamanlara birçok basın mensubu da şahittir. 3’ten, 103’e’dir bu, yani 7’den 77’ye lafları hafif kalır. Allah’a bin şükür. Makyajımı, jestimi abartılı bulanlar, dokuz tane küpe sallanan, kıvrım kıvrım kıvranan, metalcilere baksınlar. Ve desinler ki, “Bizim de bir öncümüz var.” Artık kravatla, gri takım elbiseyle, kırmızı yeşil mendilleri koskocaman ceplerine sokarak, dimdik okumanın vaktinin çoktan geçtiğini onlara göstermek için yapıyorum.

Bütün bunları sizi üzmek için sormadığımı biliyorsunuz, değil mi?

Ben hiç rahatsız olmuyorum. Size, her türlü suale açığım diye söz verdim.

Son kasetiniz ne kadar sattı?

Hiç bilmiyorum. Plakçım, Yavuz Bey’e sorunuz. Hiç aramızda rakam telaffuz edilmedi. Yalnız, son iki sene üst üste Müyad, Müzik Yapımcıları denilen ödülü, Sayın Muazzez Abacı Hanımefendi ile birlikte bana layık gördüler. Onun hilesi, hurdası olmuyor. Çünkü bandrol sayısına göre ölçüyorlar. Bundan da büyük gurur duydum. Ödülümü dolabıma koydum. Benim ödüllerim, katiyen misafir odamda durmaz. Kitaplarım da öyle… Kitapları alıp okumadan, kırmızı yeşil siyah, diye sıralayıp metreyle kitap alanları çok gördüm. Ben okuduklarımı, yüklük tabir ettiğimiz dolaplarda, gayet muntazam şekilde saklıyorum. Çünkü benim beynime zaten oradan girecek şeyler girmiş.

DOĞUMDAN SAHNEYE

Zeki Müren, 6 Aralık 1933’de doğdu. Bursa’da, sabah oluyordu. Ailenin ilk ve tek evladıydı. Ortaokulu Bursa’da bitirdi. Daha ilkokulda diğer arkadaşları arasında sesi ve müsamere kabiliyetiyle, seçkin bir talebeydi. Sonra, Bursa ona dar geldi. Çünkü bütün müzik hocaları, müzik otoriteleri, bütün büyük sanatçılar İstanbul’daydı. Leylî (yatılı) olarak, Boğaziçi Lisesi’ne kaydoldu. Lisenin haftada iki seferlik sinema günlerinde, büyük üstat Şerif İçli ve Agopos Efendi’den nota ve usul dersleri aldı. Okulu birincilikle bitirdi. Repertuarı 3 bin şarkıya yakındı. 1949 Aralık ayında radyoevinin açtığı sınavı, 185 kişi arasından, sadece o kazandı. Jüri üyeleri arasında, Mesut Cemil Bey, Orhan Veli’nin babası Veli Kanık Bey, Cevdet Çağla Bey, Refik Fersan Bey, Fahire Fersan Hanımefendi, Baki Süha Ediboğlu, Yorgo Bacanos vardı. O sınav anını Zeki Müren, şöyle anlatıyor:

ALLAH O KADAR BÜYÜK Kİ…

“Elimde nota dosyam var. Şunu okur musun diyorlar, çeviriyorlar sayfayı, şunun ortasını okur musun yavrum diyorlar, okuyorum. Çeviriyor 10 sayfa daha, şunun birinci satırını okur musun, okuyorum. Çeviriyoruz beş sayfa daha ki ani bulmak zordur. Şarkının başından girerseniz hatırlarsınız. Ve böyle güç, çetin bir imtihandan sonra, en tiz sesimi denemek için, muhayyer bir şarkı istiyorlar. Titrer yüreğim her ne zaman yâdıma gelsen’. Onu okuyorum. Bir de pesime bakmak istiyorlar. Sadullah Ağa’dan, ‘Nideyim sahnı çemen seyrini cananım yok’. Onu okuyorum. Ondan sonra, okulumun telefonunu alıyorlar. Biz size bildireceğiz diyorlar. Ben kazandığımı anlıyorum ama kazananı stajyer olarak çalıştırıyorlar. Ben, o yaşta dahi öyle bir şey istemiyorum içimden. “Allah o kadar büyük ki… Bir hanım sanatçı, seansına gelemeyeceğini bildiriyor. Refik Fersan üstadımız, okulu arıyor. Seansa bir buçuk saat var. ‘Evladım, dosyanı kap gel. Hangisi olursa olsun.’ Geliyorum. O gözlüklü, mavi ceketli, sarı düğmeli çocuk 45 dakikalık seansta, tüm klasik parçaları okudu. Bir saniye gibi kısa, bir asır kadar uzun… Anlatmak imkânsız o 45 dakikayı, çünkü ilk defa Türkiyeye hitap ediyorsunuz. Ve lise son sınıf talebesisiniz. Çok güç bir olay. Ter içinde çıktım, çok heyecanlıyım. Telefonlar üst üste. Kim bu çocuk? Öyle ya… ‘Mazeretine binaen seansına gelemeyen Perihan Sözeri yerine, Zeki Müren’den şarkılar dinlediniz’ dedi.

İLK TEBRİK YÜCESES’TEN…

“Kimdir Zeki Müren? Millette bir merak. Tabii, o zaman televizyon yok. Radyo, hele cumartesi geceleri, büyük bir zevkle dinleniyor. Ve ondan sonra, ilk tebrik eden çoook sevdiğim Hamiyet Yüceses Hanım oldu. Cümlesi şu: ‘Evladım, kimsiniz, nesiniz? Ağlıyoruz eşimle birlikte. Gözyaşları içindeyiz.’ Hamiyet Hanım’ın telefonu, bir de tabii halktan gelen telefonlar, çok büyük bir şevk verdi bana. Ondan sonra, her hafta cumartesi seanslarını, uzun yıllar, bana verdiler. Bir yandan da, Güzel Sanatlar Akademisi’ne devam ediyordum. 1954’de, süsleme bölümünden birincilikle mezun oldum.”

Bin Kere Dünyaya Gelsem

Türk müziğinin devi, yeniden dünyaya gelse, hayatını aynı yazıyla yaşamak istiyor… Kendi deyişiyle, çektiği onca çileye rağmen…

Servetim burs olacak

İLK AŞK UNUTULMAZ

İnsan hayata ya bir ya iki, o da birincisi çok kuvvetli, ikincisi onun yüzde 70’lerine zor varan kudrette bir aşk yaşayabiliyor. Öbürlerine, bence aşk dememek lazım. Aşkı tatmak da güzel, acılarıyla… Ben hiç acılı yemek yemedim, sesim için. Hayatta buzlu hiçbir meşrubat içmedim.

zekimuren4SANATÇIYA SAYGI

Beni dinlemeye gelen hiçbir sanatçıya mikrofon uzatmadım. Düşündüm ki, bronşit olabilir, girip olabilir, nezle olabilir, sesi kısık olabilir, ruhen müsait olmayabilir, kızgın bir günü olabilir, ayağını ayakkabı vurmuş olabilir, masanın altında belki de ayakkabısını çıkarmış olabilir. Bunlar her insanın başına gelen şeyler. Onu mecbur edip de, kendin ne bileyim, 50 dakika dinleneceğim diye, niçin bunu yapayım? Ben bunu yapmadım. Bana hep yapıldı…

Efendim, repertuarınızı oluştururken, nelere dikkat ediyorsunuz?

Efendim, halk neyi istiyorsa… Mesela, mini etek modadır, ertesi sene midiye dönüyor. Repertuarım için 6 ay evimde çalışıyor; kasete, bir gecede okuyorum.

Şarkıların sözleri sizin için önemli mi?

Çok, çok, çok… Mesela, Yahya Kemal’in, belki büyük laf olacak ama bile bile konuşuyorum, bestelenmesini ben ikinci kez bestelenmek olarak alıyorum. Kim üstüne alınırsa alınsın. Yahya Kemal o kadar büyük ki, zaten bestesi içinde. Onu tekrar bestelemekle, yemeğe iki kere tuz katmak veya tatlıya beş kere şeker atmak gibi. Zorlama oluyor… Keza, Orhan Veli de öyle…

Duyarak okuyabilmek için, şarkı sözlerinin önemi nedir?

Çok… Biliyor musunuz, son programım da iki yerde ağladım?

Rol mü yapıyordunuz?

O gözyaşında hiçbir riya yok. Hayır. Hayır efendim. Rol de olsa, hakkım. Artistim…

O anda, milyonlarca kişiye hitap ediyorum. Farz edin ki, tiyatrosunu oynuyorum. Ben tiyatro da oynadım. ‘Çay ve Sempati’ çok başarılı geçti.

Bir şarkınızda, “Allahım, baştan yaz benim yazımı” diyorsunuz. Tanrı’ya bu şekilde yalvardığınız oldu mu hiç?

Dünyaya bin kere tekrar gelsem, aynı Zeki Müren olarak, aynı yazıyla gelmek isterim. Bütün çilelerime, bütün mücadeleme rağmen.

ŞARKI SÖYLERKEN UÇUYORUM

Siz şarkı söylerken, içinizde neler oluyor?

Uçuyorum… Uçuyorum, efendim. Bulutların üstünde yürür gibi bir duygu. Elimde inanın nota kâğıdı titriyor. Notayı seçemiyorum. Ama o, yorgunluk titremesi değil. O kadar hissediyorum ki, mikrofonun demirini, gücüm olsa bükebilirim.

Terliyor musunuz?

Oooo… Denize düşen iki bavul düşünün. Başka hiçbir sanatçının, bir gecede hem A yüzünü, hem B yüzünü bitirdiğini, hiçbir tonmaiesterden duyamazsınız. Üç ayda, beş ayda okuyan var. Küçümsemiyorum. Öyle okuyorlar. Belki, gittiklerinde o havada bulmuyorlar kendilerini. Ben aynı havayı tutturamam korkusuyla, aynı konsantrasyon içinde, A ve B yüzünü bitiriyorum. Evime döndüğümde elime, bir ilk kaset kopyasını veriyorlar. Sabaha karşı, güneş doğarken onu dinlediğim anki mutluluğum, o bavullar dolusu denize düşmüş de ıslanmış gibi giysilerin, döktüğüm terlerin emeğinin mukabilinde, bana saadet veriyor.

Sizi bütünüyle anlatan bir şarkı var mı?

Evet. Bir aşk ayrılığından sonra, “Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu. Hiç ayrılamam derken, kavuşmak hayal oldu.” Bu, bir gençlik aşkıydı ve hayal oldu. O yıllardaki Zeki Müren’i anlatıyor ve o şarkı’dan sonra da, bir daha âşık olmamaya yemin ettim.

Son kasetinizde, tutkulu aşkların şarkılarını söylüyorsunuz. Yaşadığınız aşklar da, bu kadar tutkulu muydu?

Hayır efendim… İnsanın hayatta ya bir ya iki. O da birincisi çok kuvvetli, ikincisi onun yüzde 70’lerine zor varan kudrette bir aşk yaşayabiliyor. Öbürlerine, bence aşk dememek lazım. Aşkı tatmak da güzel, açılarıyla… Ben hiç acılı yemek yemedim, sesim için. Buzlu hiçbir meşrubat içmedim.

“AŞK ACISINI İKİ KEREYAŞADIM!”

Ama, çok aşk acısı yaşadınız…

Hayır. İki kez… Bütün o acılara bedeldi. Biri 70’lerde, biri 80’e doğru. Birini kaybettik. Adı, Gönül idi. Biri, uzaklarda.

Gazino dünyasını izliyor musunuz?

Uzaktan izliyorum. 83 yılından Beri gitmiyorum. 83’de doktorlar bana yasakladılar. Sayın Özalla doktorumuz aynıdır. Kendilerinin tavsiyesi ve bana verdikleri telefonlar üzerine, Allah razı olsun, Houston’a uçtum. Ki kolay yer değil yani, o kadar kolay yer değil Hanımefendi, değil. Ve 54 gün kaldım. Ama 40 günde 20 kilo verdirttiler. Tabii sinirlerim çok yıprandı, Fakat azmettim efendim. Neyi konuşuyorduk da, ben bu lafa girdim?

Gazino dünyasını…

Onu anlatacağım. Oradaki doktorlar, “Artık sahneye çıkmayınız” dediler. Çünkü sahnede iki saat kaldığınız sürece ve her iki şarkıda bir kostüm değiştirdiğinize göre, döktüğünüz ter… Bir buçuk kilo veriyordum her gece, bir buçuk kilo ılık su içiriyorlardı bana kuliste. “O kalp buna dayanmaz, kasetlerle, radyoyla, televizyonla devam edin” dediler. Onun için, sahnedekilerin de son halini bilmiyorum.

Bugünlerde sizin favori şarkınız ne, dilinizden düşmeyen?

Bugünlerde benim favori şarkım şey efendim (Kahkahalar), ‘Gel gönlümü yerden yere vurma güzel, ne olursun,’ O benim şehrimin şarkısı. Erbil Çelikkol, Bursalı. Bursa Musiki Cemiyeti Başkanı. Bir ekibi var. Rahmetli annemle babama yılda bir Bursa’da mevlit okutuyoruz. Bu arkadaşlarım, musiki cemiyetinden olmalarına rağmen, o mevlide iştirak ediyorlar. Bu jestlerini hiç unutamıyorum ve onun bir bestesini okumak, son kasetimde bana çok huzur verdi.

Sahnelerden uzaklaşalı 9 yıl oldu. Görünürde, sadece kasetlerinizden para kazanıyorsunuz. Geçmişte yaptığınız servetle mi geçiniyorsunuz?

Tabii… Birikimimin gelirini yiyorum. İki küçük yerimden kira alıyorum. Efendime söyleyeyim, diğer bazı şeyleri elden çıkardım. Bu türlü değirmenimi döndürüyorum.

Kasetler iyi gelir getiriyor mu?

Hayır efendim. Kasetlerde büyük bir gelir yok, o yazıldığı gibi. Yok, yok, yok katiyetle…

Peki ama bir süre sonra geçim sıkıntısı çekmez misiniz?

Bana efendim, inşallah o geçim sıkıntısını Allah çektirmesin. Çünkü 25 sene, hiç durmadan çalıştım. Tabii ki yatırımlarım var. Onların geliri, inşallah kimseye muhtaç etmez efendim.

ZEKİ MÜREN KONSERVATUARI…

Servetinizin kime kalacağı da merak konusu…

zekimuren9Ben efendim, vasiyetimi yazdım. İstanbul’da bir notere bıraktım. İsmini veremeyeceğim bir vakıf, bir Müren konservatuvarı açacak. Allah gecinden versin hepimize, ama mecburuz bunu konuşmaya, çünkü insan doğduğu gibi, hayatı aldığı nefes sayısı bitince, gidecektir diğer âleme. O zaman Müren konservatuarında yetişen gençler, Zeki Müren bursu kullanır gibi düşünüyorum.

Müren Konservatuvarı nerede kurulacak?

Onu gayet fasih yazdım. Nerede neyim var, nerede kurulabilir? Efendim, bu benim evimde de olabilir. Yani 4’üncü Levent’teki evim müsait, okul olmaya. Bodrum’daki evim, mütevazı köy evi. Onu bilhassa yapıyorum efendim. Levent’e şile bezinden perde assanız komik olur, Bodrum’a da kadife perde assanız, çok komik olur. Burası kilimli, efendime söyleyeyim, dört bacak üstü duran, sık sık ovulan bir tepsi, bir köy şöminesi, üstünde bir köy lambası, burası böyle. Levent’teki evimiz daha iyi dekore edilmiş, şehir evidir.

Bülent Ersoy… Hiç seyretmedim… Güzel bir kadın, sanatı da güzel… Şimdi daha güzel kullanıyor şuurunu…

EN BÜYÜK MUAZZEZ ABACI

Hiç gazinoda dinlemek istediğiniz bir sanatçı var mı?

Hepsini dinlemek isterim. Ama mikrofon uzatıyorlar. Tabii önde ayrılıyor yerimiz, mikrofon uzatılıp, elimden çekiyorlar. Hanımı veya beyi, sanatçı olarak kıramıyorum. Ve her an hazırlıklı gitmeliyim.

Bu işin riski de var yani?

Çok büyük riski var. Hâlbuki ben, ispat edene bütün hayatımı verebilirim;beni dinlemeye gelen hiçbir sanatçıya, mikrofon uzatmadım. Düşündüm ki, bronşit olabilir, grip olabilir, nezle olabilir, sesi kısık olabilir, ruhen müsait olmayabilir, kızgın bir günü olabilir, ayağını ayakkabı vurmuş olabilir, masanın altında belki de ayakkabısını çıkarmış olabilir. Bunlar her insanın başına gelen şeyler. Onu mecbur edip de, kendim ne bileyim, 50 dakika dinleneceğim diye, niçin bunu yapayım? Ben, bunu yapmadım. Bana hep yapıldı…

Sizce, şu anda gazino sahnelerinin en büyük yıldızı kim?

Şu anda, Muazzez Abacı Hanımefendi ve Emel Sayın Hanım.

Bülent Ersoy?

Onu seyretmedim.

Genel değerlendirme yapabilir misiniz?

Öbürleriyle eşittir herhalde. Çünkü güzel bir kadın.

Ya sanatı

Sanatı da, güzel… Ve çok güzel bir kadın oldu. Ve şimdi, çok da iyi kullanıyor şuurunu.

Şuursuz olduğu dönemler de mi oldu?

Tabii. İlk zamanda… Tecrübesizliğinden… Ben severim. Onu niye severim, bilir misiniz? Şaşıracaksınız. Anneciğimi kaybettiğim sabah, çok erken saatte ilk defa başsağlığı diledi, telefonla. Ben bunları unutmam… Onun için kimseyle ne rekabetim vardır, ne de boy ölçüşürüm. Zaten, bu yenilerle boy ölçüşmek diye bir dava olamaz.

Haddine mi insanların sizinle boy ölçüşmek?

Tabii haddine. Analar neler doğurur. Yoo!.. Ben çok samimi konuşuyorum. Biri vardır, 100 metre atlar. Biri vardır, 110 atlar. Fakat Allah’a bin şükür, 42 sene… Yine Müyad ödülüne layık olarak, yani en çok kaset satarak… Bakmayın siz bazı gazetelerde çıkan hakkımdaki yazılara. Bandrolda yalan olmaz. Bandrolü çıkardılar ki, korsan kaset basılamasın diye…

Ben Kadınsı Değilim

 Yaz aylarını ayağında bir pantolon ve tişörtle geçirdiğini söyleyen Zeki Müren, sahne ve ekranın dışında hiç de kadınsı görünmediğine inanıyor: ‘Kadınsı değilim’zekimuren5

“Kendimi tabii ki sapına kadar erkek hissediyorum. Öyle çok kadın hayranım var ki, bana yakın olabilmek için, evlerini terk edip Bodrum’a yerleşiyorlar. Bakın, çoğul konuşuyorum” diyor Zeki Müren. Ve soruyor: “Kadınsı bir görünüm uğruna, hangi kadın şehri terk eder de, köye yerleşir?”

İki köpeği dışında, Zeki Müren’in şu anda, hiçbir can yoldaşı, hayatını paylaştığı öze! bir arkadaşı yok!.. Aşk ağrısına kalbi dayanmadığı için, bu yalnızlığı kendisi tercih etmiş. Üstelik, aşktan yorgun: “Aşktan o kadar yorgunum ki, henüz ölmedim ama, o babta can çekişiyorum…”

Herhalde servetinizin bir bölümünü de, giysileriniz oluşturuyordur. Bir Zeki Müren giysileri müzesi de açılacak mı?

Onu da yazdım efendim. Hepsi Levent’teki evimin müştemilatında. Bütün dolaplar, yaz boyunca üç dört kere havalandırmak üzere, bahçeye yayılır. Çünkü durduğu yerde ne olsa, hafif bir eskimeye dönüş oluyor; havasız kalkmaktan dolayı…

Ne kadar sayıları?

Oooo! Bine yakın. 25 senede tabii.

Efendim, size neden görüntünüzün aksine, erkek, asker lakabıyla sesleniyorlar, Paşa diyorlar?

Aspendos konserinden sonra dendi. Antalya’da 27 bin kişi huzurunda, 52 şarkı okuduğum gece, 1969’un 31 Mayıs gecesinin ertesi günü, Derya Motel’de halk, “Musikinin paşası” diye tempo tuttu. ‘Paşam’ lafı oradan kaldı. Sonra, benim Bodrum’daki görüntümde bir dişilik yok. Siz buraya gelin de, frapan erkek görün…

Size saygısızlık yapmak istemiyorum ama kadınsı yerine, erkeksi Zeki Müren görüntüsü hiç düşündünüz mü?

Estağfurullah, efendim. Görünümümün, ekran ve sahne haricinde, kadınsı olduğuna inanmıyorum. Çünkü normal pantolon üzerine bir tişörtle geçiyor koca yazım. Ayağımda da, normal Bodrum sandalı…

“HER SABAH TIRAŞ OLURUM”

Mesela, hiç bıyık bırakmayı düşündünüz mü?

Hayır. Bir filmimde mecbur oldum. Kâtibimi çeviriyordum. Çok da güzeldi. İlk renkli filmlerdendi. Belgin Doruk Hanım’ın eşi, bana İtalya’dan hakiki gibi çok ince işlenmiş, özel bir bıyık getirtti. Makyör Zeki Alpan Bey, her sabah, onu çok muntazam, milimetrik ölçerek takıyordu. Çünkü akşama Maksim vardı. Bıyıklı bir Zeki Müren sahnede olamayacağı için…

Niçin? Belki de ilginç olurdu?

Hayır… Hiç düşünmedim. Bıyığı, babamda bile fazla sevmedim.

Cildiniz ekranda pürüzsüz görünüyor? Nasıl oluyor, tıraş probleminiz yok mu?

Her sabah tıraş olurum.

Tıraştan dolayı yıpranmış olması lazımdı. Ne yapıyorsunuz?

Anneciğime çekmişim. Normal sudan, sabundan başka kullandığım bir şey yok, inanır mısınız? Yemin edebilirim… Hayatta yok.

Bir kozmetik kullanmıyor musunuz?

Hayır efendim. Sadece, çekimlerde makyaj malzemesi kullanıyorlar. Anacığımın cildini görecektiniz. İpek gibiydi… Bizim anne tarafından sülalemiz, cildiyle meşhurdur. Sonra, size bir sır vereyim. Ben Bursa’da doğdum. Ortaokulu bitirene kadar, Bursadaydım. Haftada iki üç kere, önce dedeciğimle, annemle, sonra babamla, o kaplıcaların çelikli, kükürtlü suyuna, bilmeyerek yani zevkim için, yüzmek için devam ettim. Etkisi olmuş olabilir, çok samimiyim. Onun haricinde, öyle nemlendirici falan diyorlar, vallahi elimi sürmedim. Sahnede, Max Factor’u kullanırdım. O çok eski yıllardı. Hemen silerim, çıkar çıkmaz. Adeta bir yük kalkar yüzümden, o iş biter.

Efendim, şimdi bir şey soracağım, ama bana gücenmeyin olur mu?

Ben size her şeye açığım dedim.

Duygusal açıdan kendinizi erkek mi, kadın mı hissediyorsunuz?

Tabii ki, sapına kadar erkek hissediyorum. Çünkü o kadar çok kadın hayranım var ki, inanınız benim için Bodrum’a gelip, tam merkezde ev bulamadıkları için uzak köylerinde ev tutan hanımlar var, bu yıl dahi. Hanım değil, hanımlar… Bakın çoğul konuşuyorum. Onlar tabii, benim gittiğim yeri bildikleri için, gelip bir beş dakika konuşmakla mutlu oluyorlar. Ben de, onların gözlerine tatlı bakarak mutlu oluyorum. Yoksa o kadınımsı görünüm için, hangi kadın şehir değiştirir de köye yerleşir?

“ÇAKI GİBİ ASKERDİM…”

Askerde bir sıkıntınız oldu mu?

Bilakis, askerliğimi en şerefli şekilde, en onörlü şekilde, rapor almadan, kimseye müdanaa etmeden yaptım. Ankara teslimi neticesi, Tuzla Uçaksavar olmasına rağmen, yüz üzerinden 100 kazanmıştım. Kurmay Başkanı’nın ricası üzerine, ‘Ankara’da kalmak istiyorum’ diye dilekçe verdim. Önce Ankara Piyade Okulu’nda altı ay, sonra Harbiye Temsil Bürosu’nda 6 ay… İlk ihtilal hareketi olan, ‘9 Subay Olayı’ Teğmen Zeki Müren’in nöbetinde oldu. Askerî mahkemede dinlendim, çok heyecanlandım.

Yani, çakı gibi bir asker miydiniz?

Çakı gibi askerdim. Son 6 ayında da, temsil büroları lağvolunca, torbadan elimle Çankırıyı çektim. Bakın, bir Çankırılıya rastlarsanız, sorunuz. Size neler anlatacaklar. Çünkü izin alabilirdim, rapor alabilirdim. Tevessül etmedim. Tenezzül, demiyorum. Askerliğimi yaptım, 18 ay şerefimle, yıldızımı taktım. Bir iki mecmuanın kapağında, omzumda yıldızımla resmim çıkınca, çok gurur duydum.

Sizin güzel kadınlardan hoşlanmadığınız yolunda bir dedikodu var.

Katiyetle yalan. Tablo gibi seyrederim.

Bir toplulukta güzel bir kadın, sizden daha fazla dikkat çekerse, rahatsız olurmuşsunuz güya…

Masama çağırırım, bilakis. Demek çok yanlış duymuşsunuz. Efendim, derler, bulutun beyazını inkâr ederler. Kötü yaratılan insanların böyle şeyler uydurmaları lazım. Hangi toplumda hangi güzel kadına saygısızlığım olmuş, bir kişi misal verip anlatabilir mi? Hayır.

zekimuren10Bir tevatür daha var… Sizin bir pilot sevgiliniz varmış. Size olan aşkını, alçaktan pike yaparak anlatırmış.

Haaayır! Hanım mıymış?

Erkek gibi bir izlenim var.

“UYDURUYORLAR… GÜZEL UYDURUYORLAR…”

Hayır… Hayır… Hayır… İlk defa duyuyorum. Güzel uydurmuşlar.

Kendisi, sizin en büyük aşkınızdı diyorlar.

Uyduruyorlar. Güzel uyduruyorlar. Sabiha Gökçen Hanım’a hürmetim çok fazla ama yaşı benden çok büyük. (Kahkahalar).

Şu anda, bir can yoldaşınız var mı?

Maalesef, yok… Sokaktan aldığım minik bir köpeğim var. Tarçın koydum adını. Efendime söyleyeyim, hakikaten kılkuyruk sokak köpeği. Fakat o kadar güzel bir can yoldaşı ki… Yemeğini tabii ki, bana bakan karı koca veriyor. Efendim, etini, kemiğini, paparasını, sütünü onlar hazırlıyor. Buna rağmen, evin babası olarak, o kadar duygusal bir halde gece eve döndüğümde veya balkona çıktığımda, o kadar güzel sesler çıkarıp, boynuma sarılıyor, iki yanağımdan ve gıdığımdan öpüyor ki, işte ondan büyük can yoldaşı, şu anda olamaz. Levent’te de, 7 yaşında da bir kurdum var. Onun adı, Berduş. Zaten, minikken aldığımda da ismini sormuştum; Berduş’tu. O da benim bir filmimin adı, tesadüf. O da, güzel ve çok anlayışlı. Bir insan gibi, şefkatle bakıyor. Bir tek dili eksik…

Yani, yaşamınızı paylaştığınız özel birisi yok şu anda?

Hayır efendim. O boşluğu ben seçtim. Sıhhatim müsaade etmeyecek, anladım. Yani yeni bir aşk, o tür yeni tür uğraşı, bu kalp kaldırmaz efendim.

Ama aşksız bir sanatçı, zaten ölü değil midir?

Aşktan o kadar yorgunum ki, henüz ölmedim ama o babta çan çekişiyorum.

Sahnede fırtına

Sahneye 1955’te çıktı Zeki Müren. Çünkü ‘Babacığına sözü vardı; üniversite diplomasını ona teslim etmeden içkili gazinoya çıkmayacaktı. O günlerde, musiki dinlemesini bilenlerin gittiği iki gazino vardı. Önce fasıllar başlanır, sonra ikinci sınıf sanatçılar çıkardı. Araya komedyen girmezdi. Soliste ağırlık verilirdi. Yalnız Selahattin Pınar, 20 dakika kendi bestelerini okur, sonra da Zeki Müren’e refakat ederdi. Zeki Müren, onun bestesini okuduğu zaman, Pınar, ayağa kalkıp alnından öperdi: “Büyük alkış alıyoruz. Onun bestesi. Onun evladı. Güzel terennüm edilince, alnımdan öpüyordu. Babamdan büyüktü. Çok muhterem, çok şık bir insandı.’

19 Mayısta Vals

ZEKİ MÜREN, 1956’da Harp Okulu’ndan bir telgraf alır: “Sayın Müren, Beklenen Şarkı’nın notasını çok acele gönderir misiniz lütfen?” Telgraf, sanatçının, Türkiye’ye yaşattığı ilklerden sadece birine işaret ediyordu. O yıl, Harp Okulu’nun “aslan gibi öğrencileri”, 19 Mayıs töreni hareketlerini, Zeki Müren’in vals usulündeki bu bestesiyle yaptılar. Sanatçı, “Bestemi, bandonun çalışı çok uhreviydi. Düşününüz, o ana kadar, sadece Batı bestecilerinin valsleri çalınırken, ilk kez 19 Mayıs’ta bir Türk bestecisinin valsi eşlik etti törene” diye anlatıyor o günü.

Çocuk Sahibi Olmaktan Neden Korktum?

Zeki Müren, “Ya istediğim gibi yetiştiremezsem?” endişesiyle, baba olmaktan hep kaçınmış!

‘Hiç erkek sevgilim olmadı’

Peki, bir çocuğunuz varmış, doğru mu?

zekimuren6Haaayır, efendim! Haaayır! Öyle birileri çıktı, kızıyım dedi, biri çıktı oğluyum dedi. Öbürü çıktı, evlatlık almış dedi. Yok, inanmayınız Hanımefendi. Bu, Frank Sinatra için de, Amerika’da oluyor, Elvis için de oldu, toprağı bol olsun. Gerçek Zeki Müren’i tanımak lazım.

Çocuk sahibi olmayışınızın nedeni, fiziksel bir rahatsızlık değil mi?

Bilakis… Koç gibiyim. Aman bunu yazın; koç gibiyim… O kadar ilaca rağmen, o ilaçların bazıları da tabii vitamin ama kalbim için; koç gibiyim elhamdülillah. Koç gibiyim elhamdülillah. Yani, çok daha açık konuşayım. Haftanın bir günü ara versem, bir gün muhakkak arzulu hissederim kendimi. Anlatabildim mi? Bu durumda bir insanın, belki de evlenmeyişinde bir hayır vardır. Çünkü başka bir kadının da tohumu karışacağına göre, benim evlatlarım benim anama babama düşkünlüğüm gibi, bana düşkün olabilecekler miydi?

Öyle insanlar tanıdım ki, babaları büyük insandı. Çok büyük mertebelerde, isim veremeyeceğim, ama oğulları bir gece kulübünde ya içmiş kusuyor yahut basit kadınlara sarılmış kahkaha atıyor, ‘bilmem kimin oğlu’ diyorlar. Acaba, benimkiler de öyle mi olurdu? Bu da, bir düşüncedir. Onun için Müren adı, maalesef, maalesef, maalesef, bunu üç kere söylüyorum esefle, benimle bitiyor. Çünkü babamın da kardeşi yok. Amcam yok…

Üzülmeyin efendim, Müren adı hep yaşayacak.

“ZAMANSIZ GÖZE GELDİM…’

Teşekkür ederim Eksik olmayın. Allah sıhhat versin hepimize, en büyük duam, sıhhat. Çünkü göze inanıyorum. Göze geldim. Zamansız göze geldim. Benim annemden büyük yaşta hanımlar, halen ekranda. Takdirle, katiyyen hasetle değil, takdirle alkışlıyorum.

Bir çocuğunuz olsaydı, adını ne koyardınız?

Mert koyardım. Çünkü mertlik o kadar azaldı ki, hiç olmazsa, günde ona birkaç kere Mert, Mertciğim, dedikçe kulaklarım mertliğe doyardı. Kız olursa, Merve koyardım. O da, cennet meyvesi demek. O da öbür dünyayı hazırlamak gibi oldu şu anda. (Kahkahalar…)

Sizi yakından tanıyanlar, konuşma stilinizin birbirine zıt iki ucuna dikkat çekerler. Biri İstanbul beyefendisi ağzı, diğeri, argo ve küfürün en ağırı. Şimdi bunlar iki zıt karakteri mi temsil ediyor?

Hayatta küfretmedim. Müstehcen hikâye anlatırım. Hayatta küfretmedim.

Argo ve küfür kullandığınız…

Nereden duydunuz? Ne kadar olumsuz kişiler etkilemiş sizi. Çok üzüldüm.

“TÜRKÇE’Yİ GÜZEL KONUŞURUM…”

Ben etkilenmem. Bunların doğru olup olmadığını öğrenmek için soruyorum…

A, bu nefis bir röportaj! Şimdi efendim, tabii ki radyo ve televizyondaki konuşmayı, özel hayatımda konuşursam, fazla ukalalık olur. Türkçeyi en güzel konuşmaya gayret ettim. Allah’a bin şükür, başardım kanısındayım.

Yani, iki zıt karakter arasında gidip gelmiyorsunuz…

Yanlış… Ayrıca, onun karakterle ilgisi yok. Müstehcen bir hikâye anlatırken, yani, meme demek gerekirken, göğsündeki yuvarlaklar dersem komik olur. Ben müstehcen hikâye anlatırım ve de dinlerim de. Bayılırım… Bayılırım… Yüzlerce de bilirim. Ama kime küfredebilirim? Öyle biri var mı dünyada? Edemem.

Peki efendim. Tanrı ile aranız nasıl?

Tanrı’ya inanırım. Bir yüce varlığın, böyle bir âlemi meydana getirdiğine inanırım. Ve de, insanların daha doğarken, kaderlerinin yazıldığına inanırım. Ömür çizgisinin, ana karnındayken kesildiğine inanırım. Nefes sayısının doğmadan evvel tespit edildiğine inanırım. Hatta minicik bir kundak bebeğinin, lösemiden can verdiğini duyunca, ne günah işledi bu, daha dünyayı görmedi ki, kabahati nedir diye düşünüp üzüldüğüm olur, sonra toparla Zeki kendini derim, kendi kendime… O yüce varlık böyle uygun görmüş derim ve o bahsi zihnimde kapatırım. Sevgi üzerine yaşarım. Bir ara sevgi birliğine üye idim. Şimdi, yine oranın üyeleri beni, ‘beyaz güvercin’ olarak nitelendirirler. Bu ismi size açıklıyorum.

Ne demek beyaz güvercin?

Efendim, onların koyduğu bir lakap. Her sanatçıyı ben insanüstü düşünürüm. Fakat onlar beni tanıdıktan sonra, bir katkı düşünüyorlar. Ve onların kurduğu, dünya yalnız sevgi üzerine kurulu.

Bazı şeyleri sorarken fark ediyorsunuz herhalde, rahatsızım ama…

Hayır, ama ben her şeye açığım. Lütfen sorun. Artık hangi yemeği seviyorsun, hangi senede doğdun, bunlar geçti.

“ÜÇÜNCÜ BİR YARADILIŞ!”

Peki, kadınlardan çok, erkeklere düşkün olduğunuz doğru mu?

Hayır efendim.

zekimuren11Neye bağlıyorsunuz bunları?

O, makyajlı sahneye çıkış, kıyafetlerimizin işlemeli oluşu. Efendime söyleyeyim, görüntümüzün televizyonda bile makyajlı oluşu. Ayrıca simdi birçok kişiye o makyaj yapılıyor. Belki, benimki biraz daha fazlaca oluyor.

Yani, hayatınızda hiç erkek sevgiliniz olmadı mı?

Hayır… Hayır… Öyle şey yok… Ben normal hayatımı yaşamaya çalışıyorum. O da, herkesin bir dört duvar arası vardır. Gayet saygılı, gayet saygın, herkesin bir evi vardır, kapısı vardır. Ne bileyim ben, Bodrum sokaklarında öpüşen kişileri görüyorum. Ama Türk ama ecnebi. Ayıplıyorum… Bazı şeyler, Tanrı’yla kul arasında kalmalıdır.

Ama siz yine de kula açıklıyorsunuz ve böyle bir şey diyorsunuz.

Hayır… Hayır efendim…

Genel olarak, eşcinsellik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Valla eşcinsellik, üçüncü bir yaradılış cinsi. Kadınla erkeğin arasında, iki ruhu birden taşıyan, Allah’ın yarattığı, dengesizlik tabirini kullanmayacağım efendim, kromozom değişikliği olayı. Ben hiçbir eşcinselin espriktüel olmadığını görmedim. Hepsi gayet esprili, gayet akıllı… Tabii ki, sokaktakileri kastetmiyorum. Ve dünyanın da en seçkin yazarları, en seçkin ressamları, pek seçkin idarecileri, bu iki ruhu da zengin zengin taşımış kişiler.

Röportajın tümünden, sizin eşcinsel olmadığınız yönünde bir sonuç çıktı…

Şimdiye kadar, hep aksini uzun uzun yazdılar. Gerçek budur oysa… İnsanların süslü olmasına gelince… Ben dün akşam, çok süslü erkekler gördüm. Ama hangisi eşcinseldi, hangisi normal erkekti, soramam… Haddim değil.

Beni haddini aşmış bir insan olarak görmüyorsunuz, değil mi?

Hayır. Sizin mesleğiniz. Size baştan o selahiyeti verdim demeyeceğim; kaba olur, o serbestîyi tanıdım.

Babanızın süslenme konusuna bir yakınlığı var mıydı?

Hayır efendim. Ben annemle babamın mevlidinden mevlidine gidebiliyorum Bursaya. Çünkü iki kabir, beni o kadar üzüyor ki, ondan sonra günlerce kendimi kabirde hissediyorum. O kadar severdim onları… Tek evladım. İkinci bir kız kardeşim olsun isterdim. Nedenini bilemiyorum. Hep çocukluğumdan beri sorarlardı. Kardeşin, erkek mi, kız mı olsun. Kız olsun, elimle ona kurdeleler takayım, kız olsun onu süsleyeyim, kız olsun kraponlar yapıştırayım eteklerine, farbelalar yapayım, onu süsleyeyim diye düşünürdüm.

Babam Bursa’da en şık giyinen, kravatsız geçmeyen, çok sevilen bir tüccardı. Atatürk Caddesi’nde, keresteci mağazasının önünde Kaya Müren yazardı. Annem de güzel sesli, yeşil gözlü, pembe yanaklı, pembe beyaz, bir kahkaha attığında iki komşudan duyulan, son derece tatlı, güzel bir kadındı.

ZEKİ MÜREN’İN BÂZI İLKLERİ

İLK KEZ, sahnede vokalisti o kullandı. 1965 yılıydı, loş ışıklar altında 6 genç kız ona eşlik etti. Bunlardan biri de, Sevim Tuna idi.

İLK ALTIN plağı, 1955’de ‘Manolyam’ adlı bestesi aldı. Yunan sanatçı Kazancıdis, şarkıyı Rumca’ya çevirdi. Edirne’den Avrupa’ya çıkan Türk bestesi ‘Manolyam’ oldu. O günlerde, 500 bin satan plağa verilen bu ödül, bugün 1,5 milyon satana layık görülüyor.

SAHNEDE ilk renkli ışığı o kullandı. Kırmızı dudakları öldürüyor, sarı hastalıklı gösteriyordu. Uzun denemelerden sonra, maviyi keşfetti.

ÖNCE FRAK, sonra smokin, daha sonra da şaşaalı kostümlerle sahneye çıkan ilk sanatçı o oldu.

İLK İŞLİ SÜSÜ, ortasında imitasyon bir inci olan papyondu.

İLK KEZ, saz heyetine özel giysiler giydirdi.

SAHNEDE ilk kez dekor kullandı. Giysileri gibi, kendi dekorlarını da, kendi hazırladı. Gecede üç dekor değişiyordu. Her 10 şarkıya, bir dekor düşüyordu.

ORKESTRAYI ilk kez sahneye getirdi. Sazları geriye çekti, orkestrayı ön plana aldı. Yasemenler Solmadan’ın İtalyancası Tornosoryento’yu böyle söyledi.

SAHNEYE podyumu ve kordonlu mikrofonu getirdi. Bu yenilik, ona her hafta yeni bir beyaz pantolona mal oldu. Çünkü kordon, beyaz paçalar üzerinde iz bırakıyor, sanatçı, müşterilerin baş kısmına denk gelen, bu siyah kordon izini saygısızlık olarak niteliyordu.

İLK YEVMİYESİ, 1.200 Lira idi. Yıl 1955, Perihan Altındağ ve Müzeyyen Senar 300, Hamiyet Yüceses 325 Lira alıyordu.

‘Sesim, Allah ve aile vergisi’

Zeki Müren, ‘Güzel sesli Mehmet Efendi’ diye anılan dedesinin haftada bir ezan okuduğu zaman, mahallede hanımların baygınlık geçirdiğini söylüyor:

Tam 42 senelik meslek hayatından sonra, plakları ile kasetlerinin kapış kapış satılmasını, TV’ye çıktığı zaman sokaklarda adam kalmayışını, “Zirvede olmak” diye tanımlıyor. Ve ekliyor: “Her programımdan sonra gelen yüzlerce mektup sayısı binlerceye çıkıyor. Ben bu işi, rica ederek mi yaptırıyorum? Zaten kendimi zirveden inmiş kabul etsem, çoktan köşeme çekilip otururdum…”

İbadetlerden hiç yapabildiğiniz var mı?zekimuren7

Efendim, her gün sabah ve akşam, yastığıma başımı koyarken, kendime göre dualarım var. Hepsini ezbere bilirim, onu söylerim.

Namaz surelerini mi?

Kul euzu’leri, Elham’ı bilirim. Efendime söyleyeyim, Kulhuvallahi’yi bilirim. Sofra duasını bilirim. Sofraya otururken, bakıyorum, ecnebi filmlerde dua etmeden tabağa el uzatmıyorlar. Bizde bunu ihmal edenler var. Hâlbuki o yediğiniz bir lokmaya şükretmek için, benim içimden okuduğum bir dua vardır, anneannemden öğrenmiştim. Onu dahi okurum. O tip inançlarım vardır. Ama cuma namazına, kalabalık halkın içine giremediğim için, gidemedim.

Kalabalıktan sıkılıyor musunuz?

Hayır. Zeki Müren olarak, siz bunu tadamazsınız şu anda, ancak bana inanırsanız anlarsınız.

Rahatsız mı olursunuz?

Zor olur efendim… Zor olur efendim… Zor olur efendim… Çünkü ben o ibadeti evimde de yapabilirim. İş ki, Allah’la gönül birliğim olsun.

32 tane ilaç alıyormuşsunuz, doğru mu?

34!… 8’i kalp ilacıysa, altı yedisi maalesef asit ürik yüksekliği için. O da, genetik… Yirmi sene evvel, gut denen, pardon affedersiniz, sağ ayak parmağından başlayan ve de acısını bir lohusa sancısının 100 misli diye doktorların ölçtüğü, dayanılmaz bir sancı başladı. Bu, dize doğru yürüdü maalesef. Türkçe karşılığı ‘aritigut’ olan ilaçtan, günde 3 tane alıyorum. Ondan sonra efendim, yatarken bir şurubum, üç uyku ilacım var. Çünkü benim zihnim daima çalıştığı için, hemen uykuya dalamıyorum. Tabii kalp ilaçları, buna vitaminler de eklenince, o kadar çok ilaç alınıyor ki, devamlı ter yapıyor.

İnsanı sersemletir de…

Efendim… Tabii… Tabii… Artık, Allah beterinden saklasın. Ayaktayız… Allah’a şükür, her gece halkın içindeyiz. Efendime söyleyeyim, dilimde bir sürçme yok. O kadar ilaçtan sonra, başkası olsa, zor konuşur Hanımefendi.

DEMİREL HENÜZ BENİ ARAMADI..”

Politikacılar sizi sıkça arıyor mu?

Gayet tabii… Sayın Özal ile eşi ve ben, birbirlerimizin bayramını kutlarız. Ve efendim, Mesut Yılmaz Bey, bir gece 11 ‘de, daha muhalefette değilken, lütfedip Bodrumdaki numaramdan beni aradılar ve sıhhatimi sordular. O kadar bahtiyar oldum ki, anlatamam. Bir de, Fikri Sağlar Bey’den bayram tebriki aldım. Tam 18 gün geç geçti elime, açtım sekreterine teşekkür ettim.

Sayın Başbakan arıyor mu?

Hayır efendim. Aramadılar. Yalnız, seçim propagandalarında benim sesime benzer bir ses veya benim sesimdi bilemiyorum, onu sormak lazım, kullandılar mı, başkasının mı sesiydi bilmiyorum. Ama ne kadar güzel bir şey. Zeki Müren’in benzerini kullanmaları. Beni memnun etti… Etkileyici insanların sesi kullanılır.

Favori politikacınız kim?

Özal…

Oyunuzu kime veriyorsunuz?

Efendim, maalesef, bu sene olamadı o iş. Çünkü ani Bodrum’a gelindi. O tarihte, burada kaydımız yoktu. Levent’teydi. Bu sene veremedim. Üzgünüm. Ama beni son yıllarda en çok memnun eden, devlet sanatçılığına layık görülmemdir. Son derece mutlu oldum. Bu çünkü ne hatırla oluyor, ne kimsenin bir aracılığıyla. Bu, Ankara’nın layık gördüğü bir olaydır. Beratım elime geldiği zaman, devletin altın mührüyle, çok duygulandım. Müteşekkirim büyüklerimize, çünkü hak ettim mi etmedim mi, bilmiyorum, ama beni çok bahtiyar etti.

Bazı sanatçılar, biliyorsunuz, ödülü kabul etmediler?

O, beni ilgilendirmiyor efendim. Bir şey ikram edilince insana, ister kabul eder, ister etmez. Bu, devletin layık gördüğü bir ödüldür. Bence, kabul etmekle şeref duyulur. Beni çok mutlu eden bir başka şey de, Meydan Larousse’da yer alışım. 9’uncu cilt, 51’inci sayfada. Orada ilk defa, bir Türk sanatçısının adı geçti. Yalnız bu olay, 17 sene önce oluyor. Beni çok mutlu etmişti.

Zeki Bey, neden hiç evlenmediniz?

Hiç düşünmedim. Bu kadar cemiyete bağlı olan ruhumu, birisiyle paylaşmayı düşünemedim. Bir kişinin olmaktansa, tüm insanların olayım diye bir fikirdir bu. Buna lütfen inanın. Bir kadının icabında, diyeceksiniz ki ‘Emrine girmek midir evlilik?’, ama bazı şeyleri, maalesef, istemeye istemeye de paylaşmaktır, mutluluğunun yanında. Belki bu, bir ters duygu. Bunu kabul ediyorum. Belki bir hata. Fakat evlenen sanatçıların hemen söndüğünün farkında mısınız Sayın Nuriye Hanım? Ben de size bu suali sorayım. Amerika’da böyle değil. Liz Taylor’un 9’uncu kocası, hiç etkilemiyor. Ama bizde, erkek sanatçılar evlendikten sonra, tam star olarak devam edebiliyor mu?

Tam star ne demek?

Tam stardan kastimi anlatayım. Yani, okuduğu müessesede finali tutacak, ondan sonra, yırtmaçlı, tuvaletli bir kadın çıkmayacak. Böyle bir erkek var mı şu anda Türkiye’de? Ben vardım. Evet, ben vardım. 25 yıl vardım. Kimsenin altında çıkmadım. Hepsi benim altımda çıktı. Benden sonra sahneye çıkanlar hariç, tabii.

Sizin için güzel nedir?

Benim için güzel, kalbi güzel olan kişidir.

Ya fiziksel güzellik?

Yeşil göz, hafif esmer, saçına katiyyen boya değmemiş kestane rengi. Eee tabii ki, ince, bakımlı, güzel Türkçe konuşan ve Türk musikisi hayranı olan. Çünkü niye? Beni sevmesi için. Bu arada onu da söyleyeyim, ben Pavarotti de dinlerim. Sinatra’yı da dinlerim. Michael Jackson’dan tutun da, Shirley Bassey’e kadar dinlerim. Ama bence ağır basan, annemin kulağıma söylediği ilk ninnilerdir.

Kadın için bir güzellik tarifi verdiniz. Peki, erkeğin güzeli nasıl olur?

Erkeğin güzeli, mertçe olur. Fiziki olarak esmer, uzun boylu, bıyıksız, belki şakaklarına biraz kır düşmüş. Güzel konuşan, saygılı ve de renkli renkli şeyler giymeyen, klasik giyinmesini bilen. O kadar. Gözünün rengi önemli değil.

KENDİMİ HİÇ GÜZEL BULMADIM!…”

Siz kendinizi sanatçı gözüyle güzel buluyor musunuz?

Ben hiçbir zaman kendimi güzel bulmadım.

Neden?

Şöyle efendim. O kadar yeşil gözlü, sarı saçlı, 1.87 boyunda, yeşil gözlü, tığ gibi, zayıf genç, o kadar cici sanatçılar var ki; güzel onlar. Ben, musiki ile etkileyebilen, daha doğrusu havası olan bir kişiyim.

zekimurenSahnelerimizin en güzel kadın ve erkek sanatçısı kim?

En güzel kadın şu anda galiba, Harika Avcı. Emel Sayın da diyebiliriz. Efendim, en güzel erkek sanatçımız da Ahmet Özhan. Onun nurlu yüzünü beğeniyorum.

Gerçi sizin tanıma pek girmedi ama…

Hayır, o ayrı. Siz genelde sordunuz. Benim tanımıma giren, şu anda sahnede kimse yok.

Çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. İyi ki bazı şeyleri sordunuz. İnşallah, Hürriyet okurları da zihinlerindeki bazı yanlışları düzeltsinler sayenizde. 42 senelik sanat hayatı, kolay değil efendim. 16 yaşında başlanmış bu işlere.

Saygılar sunarım.

Saygılar… Ne demek? Hürmetler efendim. Sağ olun, var olun efendim.

“1965’lerde giydiğim elbiseleri yabancı artistlerde görüyorum”

Sesinizin güzelliği, aileden mi geliyor?

İnanınız Hanımefendi, ben de kuyruklu piyano bulunan bir Bursa evinde doğsaydım da, annem onun başında Mozart, Shubert, Beethoven çalsaydı, tabii ki yönü o tarafa gidecekti. Ama annemin udu vardı. Babam, hafiften hafiften çilingir sofrasını kurduğu zaman, beraber şarkı okurlardı. Dedemin adı, ‘güzel sesli Mehmet Efendi’. Yani, sevgi için haftada veya ayda bir, mahallemizdeki Şahadet Camii’nde sabah ezanı okuduğu zaman, kadınların isteri krizine girdiğini, baygınlık geçirdiğini söylüyorlar. Ben onların torunuyum. Genetik olarak kabul edersek, yine de ses aileden geliyor efendim.

Siz kendinizi, Türk sanat müziğinin zirvesinde mi hissediyorsunuz?

Kendim, zirvede olmasa, bu yaşta, 42 sene sonra, hâlâ kasetleri, plakları, kompakt diskleri kapışılır mı? Televizyona çıktığında sokaklarda insan kalmıyor… Herkes evinde ve televizyon olan kahvelerde. Bunu ben rica ederekmi yaptırıyorum? Ertesi gün, gelen yüz mektup bine çıkıyor. Hep sevgi, beğeni, takdir ve dua dolu. Şimdi bunlar olduğu sürece, ben kendimi zirveden inmiş düşünürsem, zaten köşeme çekilir otururum. Değil mi efendim?

Siz hep rakipsizliğin dayanılmaz yükselişini mi yaşadınız?

Efendim, dayanılmaz yükseliş lafı fazla olur. Fakat o kadar kendimi eskimeden yenileme çabası içinde çalıştım ki, zaten başkaları arkadan gelmeye mecbur oldular. İnanınız, yani çok enteresandır Nuriye Hanım. Dış ülkelerde büyük bir artistin üstündeki motifi görüyorum, yemin ederim 1961 ‘de giymişim. Ama o benden görerek yaptı, demiyorum.

Belki de, Türkiye’nin yerini bile bilmiyor haritada. Ya bir ruh benzerliği, bir artistik benzerlik var. Ya da ne bileyim, bir şal motifi tektir. Şark havasına özenip, ABD’de yelek diktiriyorsa, benim giydiğimin 1959,1965’lerde giydiğimin eşi oluyor. Şaşırtıcı benzerlik…

ZEKİ MÜREN TAKLİTLERİ

Taklitler aslını yaşatır. Sanatçı, bu Fransız atasözünü hiç aklından çıkarmıyor ve taklitlerini şöyle sıralıyor: “Dursun Salkım, Genç Osman, Zeki Çetin, Adnan Şenses’in ilk zamanları, Erkan Yüksel, Vedat Çetinkaya, İsmail Şenbahar…”

“O BÜYÜK KADIN”

Hayatındaki büyük zevki, ama “Şevk veren, saygıyla, katiyyen iddiayla değil”, Müzeyyen Senar’ın onun altında çıkmayı kabul etmesiydi. “O minicik Zeki, bastığı taşları öptüğüm, mantar topuklarını hayranlıkla seyrettiğim, ‘Tahir ile Zühre’ filmine onun için beş kere gittiğim o büyük kadın, benim altımda çıkıyordu. Ne mutluluk. Oysa benim hiç böyle bir şartım yoktu!”

İlk şarkıyı hamamda besteledi

“Zehretme hayatı bana cananım,
Elemlerle doldu benim her anım,
Kederimle yanıp sönse de canım,
İnan ki ben sana yine kurbanım”

 

Yıl 1949. Bursa’da sabahın erken saatleri. Zeki Müren’in başında delikanlılık yelleri esiyor. Pencerenin önüne oturmuş, zihnindeki Acem Kürdi makamının izini sürüyor. Dedesi “Güzel sesli Mehmet Efendi” ile birlikte Büyük Kaplıca’ya gidiyorlar. Yürekte, acem kürdi telleri hâlâ titriyor, hamamın tavanındaki minik deliklerden havuza ışık huzmeleri dökülüyor. Buharlaşan damlalar o huzmelerin arasından şıp şıp sesleriyle yere akıyor. Her şey 20 dakikada olup bitiyor. İlk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okunduğunda “Zeki” çıkan güfte, bestesiyle buluşuyor. İşte Zeki Müren’in ilk şarkısı. O şimdi ilk doğumunu yapmış bir anne kadar mutlu. Bursalı Zeki Müren’in acem kürdi şarkısı, ilk kez, Suzan Güven tarafından radyoda okunuyor. Diğer bir deyişle, radyo, Zeki Müren’in kendisinden önce bestesiyle tanışıyor.

Zeki Müren’in 200’e yakın bestesinden başlıcaları şunlar:

Bir yaz yağmuru gibi geçiverdi aşkımız, Yoksun bu gece yine zehroldu şarabım, Yaprak dökümü, Manolyam, Beklenen şarkı, Bir tatlı yalan Bir demet yasemen, Yaşamak zevki verir ruhuma sonsuz kederim, Söğüt dalından incesin, Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir, Bir gönül hikâyesi anlatırdı gözlerin, Gurbet yolu hasret dolu, Hayat bazen tatlıdır, Berduş, Altın kafes, Bahçevan geldi, Gül ve Bülbül, Aldattın beni seviyorum diye, Deva bulmayacak mı kalbimdeki bu yara, Hani gelecektin bana ne zaman, Bu hazan yine kalbim maziden daha kırık, Şimdi uzaklardasın, gönül hicranla doldu.

Nuriyeakman.com

Mehmet Perinçek, Azeri Haber Ajansı admiral.news’a Konuştu

0

Mehmet Perinçek, son gelişmeleri Azeri Haber Portalı “Admiral News” için değerlendirdi…

15 yıla aşkın süredir Rus-Sovyet devlet arşivlerinde “Türk-Sovyet İlişkileri” ve “Ermeni Meselesi” üzerine araştırmalar yapan ve bu konular üzerine birçok makalesi ve kitapları yayımlan Türk tarihçi ve siyaset bilimcisi Mehmet Bora Perinçek Türkiye gündemini ve son yaşanan gelişmeleri Admiral.News’a verdiği röportajla değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyareti öncesi gazetecilerin sorularını yanıtladı, 24 Ağustos “Fırat Kalkanı” ile ilgili “ Bize daha fazla ilerlemeyin diyorlar ama biz ilerleyeceğiz” söyledi. Sizce Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunu yürütmeye devam etmeli mi ve Türkiye’nin burada gerçek amacı nedir ?

rte

ABD bildiğiniz gibi 2. İsrail olan bir Kurdistan projesi geliştiriyor, Irak’ın küzeyine “kukla bir devlet” kurdu ve bu “kukla devleti” de Suriye’nin kuzeyinden bir kanal açarak , bir koridor açarak Akdenize bağlamak istiyor. Ve ABD’nin bu 2.İsrail Kurdistan planı diğer tarafdan Türkiyenin toprak bütünlüğünü de tehdit ediyor ve ABD’nin bu planında iki tane siyahi araç var hatta “kara güç” dedikleri iki tane kuvvet var daha doğrusu tek kuvvet. PKK ile PYD. Yani ikisi de aynı örgüt, aynı yere bağlı. ABD bir yandan PKK ve PYD’yi kullanıyor, diğer tarafdan ABD IŞİD’i de destekleyerek PKK ve PYD’nin verdiği savaşı haklı göstermeye çalışıyor. IŞİD üzerinden onları haklı çıkarmaya çalışıyor. Burada Türkiye “Fırat Kalkanı” operasyonu ile hem kendi toprak bütünlüğünü sağlamak üzere bir çaba içersine girmiş durumda hem de bu diğer taraftan Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından da önemli çünkü Suriye’nin toprak bütünlüğü diğer taraftan Türkiye’nin de toprak bütünlüğüdür.

Burda Türkiye açısından önemli olan bir nokta var. Türkiye “Fırat Kalkanı” operasyonunu bölücü örgüt PYD ve IŞİD’e karşı devam ettirmeli, fakat bunun Şam ve Rusya ile kordineli bir şekilde yapmak lazım. ABD’nin bölgedeki planlarını bozabilecek en iyi taktik Suriye, Rusya, İran hatta Irakla işbirliği yaparak ABD’nin kürd koridoru projesini bertaraf etmek lazım, dolayısıyla Türkiye’nin operasyonu da bu eksende yürümeli ve Suriye ile de eşgüdümlü bir şekilde götürülmelidir. Sadece bu ittifak sağlandığı takdirde bu başarılı ola bilecektir ve ABD’nin planlarıda bertaraf edilebilecektir.

ABD Türkiye’nin PYD’ye karşı operasyonlarından çok rahatsız çünkü kendi kara gücü olarak ifade etmiş durumda. ABD’nin Fırat Kalkanına ve Türkiye’ye bakışıda zaten son 15 Temmuz darbe girişiminden de çok rahat bir şekilde görülüyor, anlaşılıyor çünkü bir darbe ile Türkiye’de bir alt-üst oluş yaratmak istedi fakat buna da geçit verilmedi. Türkiye bir adım daha ireli giderek ABD’nin kontrol bölgesine girdi. Aslında Türk ordusu Suriye’ye değil, ABD’nin kontrol ettiği bölgeye girdi. Ve bu devam ettirilmeli fakat tabii ki bu Suriye ve Rusya ile eşgüdüm içerisinde yapılmalıdır.

Genel kurmay başkanı Akar yaptığı kritik açıklamada “TSK içindeki hainleri temizlemeye devam ediyoruz” diye belirtti. Bu temizlenme süreci ne kadar sürer ? Bu hainlerin TSK içinde bulunduğu zaman diliminde TSKya ne gibi zararları oldu ?

kurtYani ordu içersindeki bir takım FETÖ’cü kuvvet yüzünden bütün ordunun bir kaç yüzyıllık yapısını değiştirmek hem terörle mücadeleye büyük zarar vermektedir, hem de Türkiye’nin bağımsızlığına, toprak bütünlüğünü savunmasına da zarar vermektedir bu da dikkat edilmesi gereken hususdur.

Bunun ne tür dezavantaj olduğunu en iyi 15 Tenmmuz’daki darbe girişimi göstermiştir.Fakat şunu da söylemek lazım bu Türk ordusunun içersinde yuvalanan fethullahçı takım (FETÖ) tamamen azınlıktır. Türk ordusu esas olarak darbe girişimi gecesinde, sonrasında ve öcesinde de milli, yurtsever mevkide durmaktadır , Türk ordusunun subayları vatanseverdir, ülkesine, bu topraklara bağlıdır. Hatta ülkesi için ölmektedir, şehit olmaktadır, PKK ile savaşmaktadır ve.s. Bunu görmeniz gerekir. Tabiiki Fetullahçılar ve diğerleri temizlenmeli, çoğunlukla da temizlenmiştir bunu da belirtmek lazım. Fakat bundan sonra şunada dikkat etmek lazım Türk ordusunun kendi yapısını, emir komuta zincirini bozacak hareketlerden de kaçınmak lazım. Yani özellikle son dönemde Milli Savunma Bakanlığına bağlanması, GATA’nın askeri hastaneleri ve Harp Akademileri’nin kaldırılması bunlar yanlış adımlardır. Yani ordu içersindeki bir takım FETÖ’cü kuvvet yüzünden bütün ordunun bir kaç yüzyıllık yapısını değiştirmek hem terörle mücadeleye büyük zarar vermektedir, hem de Türkiye’nin bağımsızlığına, toprak bütünlüğünü savunmasına da zarar vermektedir bu da dikkat edilmesi gereken hususdur. Fetöcüler temizlenmelidir, bir çoğu gerçekten temizlenmiştir. Bundan sonra orduyu zayıflatacak hareketlerden kaçınmak lazım, çünkü içinde bulunduğumuz süreç Fırat Kalkanı operasyonu ve PKK ile mücadeleyi görüyorsunuz burada Türkiye’nin güclü ve stabil bir orduya ihtiyacı vardır. Bundan sonra devamlı orduyu kötüleyen, bir darbe yuvası gibi gösteren açıklanmalardan, bu tür girişimlerden ve yapılanmalardan da kaçınmak gerekir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Azerbaycanda FETÖ terör örgütüne ait bazı kurumlar kapatıldı, bununla Azerbaycan kardeş ülke Türkiyenin yanında olduğunu gösterdi. Sizce Türkiyede ikinci darbe girişimi yaşanabilir mi ? Ve bunun Türkiye’de hem de Azerbaycanda olmaması için ne gibi önlemler alınması gerekir ?

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi en güzel ifade eden söz merhum Haydar Aliyev’in ifade ettiği sözdür “Biz iki devlet, tek milletiz”.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi en güzel ifade eden söz merhum Haydar Aliyev’in ifade ettiği sözdür “Biz iki devlet, tek milletiz”. Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkileri en iyi bu söz ifade etmektedir. Türkiye ile Azerbaycan’ın her konuda çıkarları ortaktır. Özellikle bölgede istikrarın, barışın sağlanması, Azerbaycan’ın şu an işgal altında olan toprakların, Karabağın kurtarılması olsun, bölücü terörle mücadele olsun, fetöcü terörle mücadele olsun bunların hepsiyle mücadele de Türkiye ile Azerbaycan’la sıkı işbirliği içerisinde bulunması lazım. Özellikle Azerbaycan’dakı okulların, oradaki televizyon kanalının kapatılması çok önemli adımlardı. Biz bundan dolayı Azerbaycan!a teşekkür ediyoruz. Bu işbirliği daha da geliştirilmelidir. Artık fetöcü örgütün bu tür ayaklanmalar, darbe girişimleri yapma şansı kalmamıştır, başları ezilmiştir. Onlara karşı mücadele devam ettiriliyor ama artık bir fetöcü darbe girişimi vesaire gibi imkanlar mümkün değildir. Başka yollara başvurabilirler, suikastlere girişebilirler, çeşitli başka provokasyonlar içerisinde bulunabilirler ama bir ordu içerisinden fetöcü darbe imkanı yoktur çünkü ordudan temizlenmişlerdir. Zaten ordu içerisinde fetöcüler azınlık bir kesimdi, Türk ordusunun çoğunluğu ülkesine, vatanına, bağımsızlığına her zaman bağlıdır ve yurtseverdir.haydaraliyev

Türkiye sınırlarını mültecilere kapatırsa bu Türkiye’nin AB’ye girmesini zora sokar mı ?

Bu hem Karabağ sorununun çözüm açısından da Kafkasyadaki barışın, huzurun, adaletin sağlanması açısından da önemlidir
Türkiye Avrupa Birliğine girmeyecek. AB Türkiyeyi zaten istemiyor. Diğer taraftan Türkiye’nin de bence AB’ye ihtiyacı yoktur. AB bugün kendisi büyük sıkıntılar içersinde. AB kendi birliğini sağlamaktan yoksun durumdadır. İngiltere’nin Brexit’ten sonra ayrılma süreci daha sonra başka ülkelerde de bu tür girişimlerin olacağı gözüküyor. Avrupa zaten çok büyük ekonomik sıkıntılar içersine gireceği bir süreç yaşıyor. Mülteci sorunları ve diğer sorunlar. Türkiye’nin geleceği AB’de değil, Türkiye’nin geleceği Avrasyadadır. Yani bölge ülkelerine; Azerbaycan, İran, Suriye, Irak, Rusya, Çin, Hindistan, orta Asya, Türk Cumhuriyetlerine yönelmelidir. Türkiye bu birlik içerisinde kalmalıdır. Eğer Türkiye kendi toprak bütünlüğünü sağlamak istiyorsa, kültürel anlamda kendi kültürünü geliştirmek istiyorsa Avrasya ülkeleri ile stratejik ittifaklar geliştirmesi gerekir. Bu hem Karabağ sorununun çözüm açısından da Kafkasyadaki barışın, huzurun, adaletin sağlanması açısından da önemlidir. Diğer taraftan Türkiye’nin ekonomi çıkarları, askeri çıkarları, milli güvenlik bakımından ve kültürel çıkarları Avrasya birliğinden yanadır.

ABD Gülen’i iade edecek mi yoksa Türkiye’yi oyalıyor mu ?karabag

Fethullah Gülen bitmiş bir kişiliktir, hiçbir gücü, etkisi, itibarı yoktur, çökmüş insandır, Onun için gidip de Amerika’ya taviz verilmemesi lazım.

ABD Fetullah Gülen’i teslim eder mi çok fazla ihtimal vermiyorum ama zaten Fethullah Gülen şu an etki olarak bitmiş bir insandır, suçludur. Fakat şöyle bir şey yapmamak gerekir Amerika’nın Türkiye’ye Fethullah Gülen’i verip karşılığında başka pazarlıklar yapmasına da imkan vermemek gerekir. Amerika’nın yasal olarak Fethullah Gülen’i teslim etmesi zorunludur. Bu bir zorunluktur, suçlu barınmaktadırlar, hemen teslim etmelidirler. Amerika’nın bunun pazarlık konusu yapıp Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olan başka tavizler koparmasına da izin vermemek gerekir.Çünkü artık Fethullah Gülen bitmiş bir kişiliktir, hiçbir gücü, etkisi, itibarı yoktur, çökmüş insandır, Onun için gidip de Amerika’ya taviz verilmemesi lazım.

Ülvi İmanov

Admiral.News

gulen

Ovacık Belediye Başkanı Fatih M. Maçoğlu Röportajlık’a Konuştu

0

‘Bizim Korkacağımız Bir Şey Yok’

 

Türkiye 30 Mart 2014’te düzenlenen yerel seçimler sonucunda şaşırtan bir sonuçla karşılaşmıştı. Tunceli Ovacık İlçesi’nde Türkiye Komünist Partisi (TKP) adayı Fatih Mehmet Maçoğlu oyların %36.1’ini alarak Türkiye’nin ilk komünist belediye başkanı seçilmişti. Sonrasında gözler Ovacık’ın üzerinden hiç ayrılmadı. Komünist Başkan Maçoğlu yaptıkları çalışmalarla sürekli ülke gündeminde yer aldı. Ulaşımın ücretsiz, suyun Türkiye’nin en ucuzu olduğu Ovacık’ta Başkan Maçoğlu halkla birlkte çalışıyor, tarlalara gidiyor, öğrencilere burs sağlıyor. Röportajlık ekibi olarak, özellikle sosyalist kesimin yakından takip ettiği Maçoğlu ile bir araya geldik. Yapmak isteyip yapamadıklarını, projelerini, belediyenin mali durumunu, yeniden aday olup olmayacağını, sosyal medyada adına yapılan paylaşımları ve Fetö’nün Tunceli’de neden örgütlenemediğini sorduğumuz Fatih Mehmet Maçoğlu önemli açıklamalarda bulundu.

Röportaj. Sinem Hançerigüzel – Uğur Temel

———————————————————————–

UĞUR TEMEL (UT) :   Başkanım merhabalar, İstanbul’a hoş geldiniz.

FATIH MEHMET MAÇO
ĞLU (FMM) :  Merhabalar, hoş bulduk.

UT :  Nasılsınız?

FMM :
 Eyvallah. Yani herkes kadar iyiyim.

Ovacık’ta Neler Değişti?

UT :  2014 yılında %36.1’lik oyla belediye başkanı seçildiniz. Ovacık’ta o günden bu güne neler değişti? Diğer belediyelerden farkınız ne? Siz siyasal görüşünüz bakımından, sosyalist, komünist bir belediye başkanısınız. Doğru mudur? 1

FMM :  Bağlı olduğumuz bir ülkenin yasalarını göz önünde tuttuğumuzda bugün tek parçalı bir komünizm sürdürebilmek zor. Ama sosyalist kültüre dair çalışmaları ileriyi taşıma ya da o sosyalist siyaseti, akıldakini sokaktakine uygulayabilme imkanı doğabiliyor. Yerelleşmenin bu anlamda çok iyi bir özelliği var. 2014’ten bu yana ne değişti? Sosyalistler kendi yaptıklarıyla, belediyelerle kıyaslamaya doğru gitmez. Çünkü bunu dünyanın neresine giderseniz gidin, belediyeciliğin gereği olarak yapacakları çalışmalar var. Bu çalışmaları herkes yapıyor. Bizim tek yaratmak istediğimiz algı şu: Yönetme kabiliyetini toplumsal alana yaymak, güçlendirmek. Yönetenin kişiler üzerindeki yönetimini değil; toplumsal, kendisini yönetebilen toplumları yaratmaktır. İkincisi; hesap verilebilir, sorgulanabilir, şeffaf olmadır. Üçüncüsü; halkına yalan söylemeyen, halkıyla birlikte kolektif çalışma yapabilecek alanları seçmek. Bir de üretim araçlarının, kime doğru bir çalışma biçimi geliştirmenin farklılıklarını gözetmek. Mesela biz üretim araçlarında kolektif yaşam alanı içerisinde ezilenlerden ve yoksullardan yana tavır alırız. Ama kapitalizm ya da bunun dışındaki burjuva siyasetleri bunun ayrımını yapmaz, belki de tam tersidir. Aramızdaki en büyük fark hissedilir hale geldi, yani kime hizmet ettiğimiz hissedilir hale geldi. Çalmadığımız, çırpmadığmız… O hani belediyelere genel bakışları var ya, “Belediyeler çalar, çarpar, rant sağlar.”. “Yok, bunlar bu işi yapmaz, etmez. Ama iş yapabilirler mi? Çok yapamayabilirler; çünkü arkasında devletsel bir güç yok.” diyorlar. Ama baktığında, iş yapmaya başladığınız andan itibaren “Hee tamam ya! Yapılabiliyormuş.” denmeye başladı. Kısa vadede daha, çok uzun zaman lazım bu tür şeylere.

UT :  Peki hemen arkasından şu soruyu sormak istiyorum. Türkiye’nin bürokrasisi bir hayli ağır, ağır işleyen bir bürokrasi var. Bu da yerel yönetimlerin hizmet vermesini bir hayli ağırlaştırıyor. Yaklaşık 2 yıldan beri belediye başkanlığı yapıyorsunuz. Bu süreç içerisinde engellendiğiniz, kesildiğinizi hissettiğiniz yer oldu mu? Yapmak isteyip de yapamadıklarınız var mı?

FMM :
 Ya şöyle bir şey söyleyeyim. Haksızlık yapmamak lazım. Sert bir yüz görmedik. Buruşan yüzler gördük, çatan kaşlar da gördük. Hani ama “Ben sizin bu işinizi yapmam. Ben sana yaşam hakkı tanımam.” diyen birini, direkt karşıdan bunu söyleyen bir şey görmedik. Ama şunu da bilmek lazım. 2 yıldır onaylanmayan projeler var ya da yapmak istediğim bir projede ağır, yavaş çalışma gibi şeylerle, aslında bu biraz engelleme gibi oluyor. Ama şunu söyleyeyim size. Biz kendi gücümüzle, tabii ki devletin farklı alanlarını kullanacağız. Çünkü biz de oralara doğru yıllardan beri vergi veriyoruz ve hala vermeye devam ediyoruz. Çünkü bu ülkeye hizmet ediyoruz ve bu ülkenin bir parçasıyız. Bu parçayı bir bütünlüğe doğru götürmeye çalışan bir ideolojik bir alanımız da var. Biz bunları kullanmak isteriz, bunları hiç reddetmeyiz. Yani “Biz onu tanımıyoruz, bunu yapmıyoruz.” gibi bir tarzımız yok. Bunların hepsini kullanırız; ancak biz de biliyoruz ki burjuvazi bize yaşam alanı tanımayacaktır. Bu konuda bizim ileriye taşımamızı sağlamayacak, elimizden kolumuzdan tutmayacaktır. Bu anlamda kendi öz gücümüzü ve topluma yaslanarak, halka yaslanarak öz gücümüzü kendi üretim alanlarımıza açıyoruz.

ovacikpankartSİNEM HANÇERİGÜZEL (SH) :  Sizin gelir-gider tablosunu astığınız bir afişiniz çok ses getirmişti. Bunun dışında halk meclisleri ile de halkı da üretimin içine katma çabanız ve halka hesap veren bir anlayışınız var. Bu gelir-gider tablosunu nasıl dengeliyorsunuz? Zarara uğramadığınız hatta kar ettiğiniz söyleniyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

FMM :  Şimdi belediyeler, yasası gereği tüm giderleri ve tüm gelirleri muhasip alan içerisinde tespit etme ve girdi-çıktısını yapmak zorunda. Devletin bir kurumuyuz, farklı değiliz. Diğer belediyelerden hiçbir farkımız yok işleyiş açısından, yasal prosedürler açısından. Devletin bu kurumları halka hesap vermek zorunda aslında. Bu bir mecburiyet. Yasal olarak baktığında da mecburiyettir. Yıllardan beri benim çalıştığım belediyede de bunu toplumsal alana açmayışının temel sebepleri vardır.  Bu sebepler şu: Yaptıkları işlerin toplumdan gizli, gayrı, toplumsam habersiz ya da halkından habersiz olması; tasarrufu, üretimi değil, tam tersi orada giderleri kendi üzerinde, rantsal alana doğru, kendi menfaati doğrultusunda çalışmaya doğru götürdüğünden bunun hesabını veremeyeceği korkusu yer almıştır. Bundan kaynaklıdır. Bizim korkacağımız bir şey yok. Biz bir aileyiz, belediyeyi de böyle görüyoruz. Benim aldığım maaş eşim, çocuğum tarafından bilinmek zorunda. Bilinmediği takdirde ben onu oradan çalmış olacağım. Nereye harcadığımızı, ne yaptığımız bilmek zorunda. Çünkü en az benim kadar, o bir el işçisiyse ben de sokaktan çalışan bir insanım. Biz gelir ve giderlerimizi bildirmek zorundayız. Bir ailenin ekonomi programı neyse, bir coğrafyanın, bir ülkenin ekonomik programı bu olması lazım. Kimden, neyi saklayacağız? Senden parayı alıyoruz, oradan alıyoruz ya da birilerinin vergilerinden alıyoruz. Bunun hesabını vermemek, aslında tam tersi suç olan bu. İki yıldır yapıyoruz, iki dönemdir yapıyoruz. Şöyle düşünüyorduk: “Mecbursunuz kardeşim, buna methiyeler dizmenize gerek yok.”

UT : 
Peki, sizin haricinizde bunu yapan belediye var mı?

FMM : 
Çok iyi bilmiyorum; ama Batman Belediyesi’nin billboardlarda yaptığını duydum. Ama başka bir bilgim yok. Ama şunu bilmek lazım. Hesap vermemek toplumu yönetime koymamaktır. Çünkü toplum şöyle bakar. Toplum pragmatisttir, faydacı bakmak zorunda. Mesela siz bir şehrin düzenlemesini yaptığınızda hangi mahalle, hangi sokakla ilgili tartışma yürütüyorsanız, o mahalledeki, o sokaktaki insanlar çok önemlidir. Başka insanlar gelmiyor ya da sadece dinlemek için geliyor. Bunu da yaratmak lazım. “Senin sokağına müdahale edeceğim.” dediğinde sokakla ilgili söylemi senin(halkın) söylemen lazım, bunun için direnmen de lazım, bunun için önerin de olması lazım, eleştirin de olması lazım.

SH :  Gelir-gider tablosundaki şeffaflığınız meydanda. Ovacık’ta ulaşım ücretsiz, isteyen para bırakıyor. Su, Türkiye’nin en ucuz suyu. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Gelirinizle gideriniz birbirini karşılıyor mu?4

FMM :  Şunu söyleyeyim size. Tam karşılamıyor tabii ki. Ek gelirleri, konut, dükkan gibi bu tür karşılılıkları olan şeylerle yarı yarıya düzeye getiriyoruz. “İş yapayım.” dediğinizde yapabilirlik kabiliyetiniz o, ekonomik olarak. Ama her şey bununla yapılacak anlamına gelmez. Biz bu dönemde tek bir ailenin desteğiyle bir çocuk parkı, bir yeşil alan yaptık. Tek bir ailenin desteğiyle, anlatabiliyor muyum? Asıl anlayış, şurada sıkıntı. “Belediyelerin görevi nedir?” dediğinizde,” Hizmet araçlarıdır.” diyorsunuz. Sosyal devlet ilkesi açısından hizmetleri ticaret ve tüccar kafasıyla yaptığınız andan itibaren siz hizmet etmiyorsunuz. Siz bir malı satıyorsunuz. Yani “Ben senin kapını temizleyeceğim; ama bir şartla. Ben bir hizmet aracı değilim, parayla yapacağım. Bir karşılığıyla yapacağım.” dediğiniz andan itibaren siz, sosyal devlet ilkesi içerisinde hizmet eden kurum olmaktan çıkarsınız. Temel haklara bakmak lazım. Bundan 20-25 yıl önceye kadar ya da 30 yıl önceye kadar, ülkenin herhangi bir yerinde, köylerde ya da küçük ilçelerde su parayla satılıyor muydu? Hayır. Peki şimdi niye satılıyor, ne değişti? Kapitalizm gelişiyor; disiplin etme, yönetme ve oraya sahip olma üzerine çalışıyor. Bu geliştikçe üzerimizdeki baskı artacaktır. Bakın kapitalizmin en büyük özelliğidir, gölgesinden faydalanmadığı ağacı ya keser ya satar. Biz böyle düşünmüyoruz. Eğitimi, sağlığı, barınmanı, ulaşımı, yuva kurmayı, ticaret yapmayı kesinlikle sosyal hak olarak görüyoruz. Buna dair yapılabilirlikleri, herkes kendi sosyo-ekonomik yapısını tahlil ederek desteklemelidir. Bunlar zarar ise, devlet iki şekilde zarar etmiyor mu? Birincisi; yardımlar dağıtarak zarar ediyor mu? Ediyor. İkincisi; sosyal yardımlar, vakfıyla, kaymakama ve valiliklerde ayda binlerce ya da milyonlarca para dağıtılıyor. Eğer zarar sınıflandırmasını yaparsanız aslında zararın nerede yapıldığı belli. Kendi vatandaşına hizmet edip onu para olarak, dolar olarak ya da metaa, kapital olarak görmek zarardır aslında. Çünkü siz sosyal yaşam alanınız geliştikçe, ülkedeki üretimi geliştirirsiniz. Ülkedeki üretim geliştikçe siz toplumsallaşırsınız ve refah düzeyiniz yükselir. Sizin refah düzeyinizin yükselmesi ülkedeki refah düzeyinin yükselmesi demektir. Bir örnek vereyim. Bir kadın, bizim halk meclisi toplantımıza katılan. İlk iki ay şöyleydi; gönüllülük meselesiydi, kim atmak(para) istiyorsa atardı. İkinci ayın son toplantısında karara bağlandı, meclis kararına. Önce halk meclisi, sonra belediye meclis kararına bağlandı. Kadın bana şunu dedi: “Başkanım” dedi, “Benden önceki arkadaş 10 lira attı oraya. Parası vardı, bende para yok. Atamadığım için gururum kırıldı.” dedi. 70’e yakın insanın tamamı “Tamam, evet. O zaman parasız olsun.” dedi. Gönüllülük ilkesi de kaldırıldı. Gönüllü olarak vermek isteyen çıkar, gider, belediyenin hesabına, 10 lira 20 lira yatırır. O başka bir şey, gönüllülük budur. Ama o kadının bana bunu söylemesi çok doğruydu. İkincisi; “Ben lohusa, gebe, ameliyat olmuş hasta ya da ölen birinin başsağlığına gidemiyordum. Bazen cebimde para olmadığı için savsakladığım oluyordu. Şimdi düzenli gidiyordum. Çünkü hiç param olmadan da bu otobüsün bana ait olduğunu düşünüyorum. Sadece kurallarına uyacağım, hangi saat kalkıp hangi saat kalkmadığına.”.

Kimleri Örnek Alıyor?

UT :  Siz Ovacık’ta hangi belediye modelini örnek aldınız?

FMM : 
Birincisi; 1979’un hemen başlarından itibaren, Terzi Fikri’nin Fatsa’da birlikte iş yapabilme, meclislerle yönetebilme çalışması bizim tarafımızdan uzun zamandır araştırılıyor. Halk Meclisleri ve kadınların öne çıkartılmasıyla Mehdi Zana’nın Diyarbakır Belediyesi’nde yaptıkları. Dikili’de Osman Başkanın suyu temel hak görerek 10 tona kadar şu kadar, 20 tona kadar şu kadar diye sınıflandırarak bizlerin takip etmesini sağlıyor. Ama esas olarak biz, modelden çok programla çalışıyoruz. Sosyalist programın yerel yönetimlerdeki yönetsel yanı ne olmalı ya da sosyalistler ülkede iktidarlaştığında ne yapabilmelidir? Bizim bu program dahilinde çalışmamız var. Ben 1984’ten beri Demokratik Halklar Federasyonu faaliyetçisi bir çalışanım. TKP-ÖDP ile Dersim’de bir çalışma başlattık. Mazgirt’te ÖDP’den bir yoldaşımız kazandı. Hozat’ta da küçük bir oyla kaybettik.

UT :  Peki sizin bu sisteminiz Büyük kentlerde, Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da, Adana’da uygulanabilir mi bu modeliniz?

3FMM : 
Uygulanır. Şöyle bir örnek vereyim. Biz, beyni tamamiyle göç eden bir belediyeyiz. Mühendisin, avukatın, doktorun hiç kalmadığı, olmadığı bir belediyeyiz. Gençliğin büyük çoğunun büyükşehire göç ettiği bir şehir olarak bu tür çalışmalar yapabiliyoruz. Büyükşehir bunun tam tersi. Çevrecisiyle, peyzajcısıyla, mimarıyla birçok alanıyla gelirlerinin devasa bir şekilde ilerlediği, ekonomisinin kat be kat güçlü olduğu bir yerde yapılmama ihtimali yok. Şunu söyleyeyim size, binlerce işçi çalıştırıyoruz, proletarya diyoruz. Binlerce işçinin yapacağı işi ihaleye veriyoruz. Bakın ihalenin %25’ten başlayan bir kar marjı var, o tabii çelişkilerle %10 %15e düşürülebiliyor. Bir; fuzuli giderlerin kesilmesiyle, büyük bir şehrin, gerçekten de yoksul istihdam alanlarını açma ihtimali çok fazla. Makam araçları, herkese makam aracı… Belediyenin, kurumun ya da kamunun araçlarının bireysel -kendi özel işleri de dahil- kullanılması. İki; çıkışların -mazotundan tutun-, üretilen parçaların nereye gittiği gibi, disipline edilememesi, çıkışların sağlanamaması. Biz çok iyi biliyoruz, kamuda çalışıyoruz. Öncelikle bu tür üretimlerin bize ait olduğu, bu halka ait olduğu algısıyla yönetim yapıldığı andan itibaren bunu başarabilme ihtimali çoğalıyor. Bakın bir örnek vereyim. Belediyeyi aldığımız zaman belediyemizin hesabında 10 bin lira vardı, 10 bin lira. 1.5 milyon borç vardı. 597 bin lirası hemen ödenmesi lazımdı. Yani hemen şuraya, buraya verilmesi gerekiyor. Kapıdan çıkmayı düşündüm, biliyor musunuz? Kapıyı kapattıktan sonra durdum. Korktum ve kapıdan çıkmayı düşündüm. Sonra geri döndüm. “Siyaset” dedim, “Olmaz.” dedim. Bir ay sadece, zabıta ve fen işlerinin giderlerini azaltarak 17 bin liraya yakın bir artıyı yakaladık. Emin olun, siz belediyeler, kendi öz gücünüzle, kendi çalışanınızla, teknik kısmıyla -yani siyaseti düşünmeden-, iş yapabilirlik üzerine bir kadro çalışmasıyla -isçişi, teknisyeni mühendisi- kendi üzerinizde bu çalışmaları yaptıktan sonra kolektif alanı da güçlendiriyorsunuz. Mesela biz 7 tane sokağı bizim başladığımız 3 kişiyle, 5 kişiyle başladığımız sokağı, 30-40 kişiyle bitirdiğimiz oldu. Kolektif dayanışmayı güçlendiriyor. Bunu yaparken de birilerinin işini engelleyerek, gelip bizimle çalışması adına değil, boş olduğu, iş yapacak alanının genişlediği zamanda yapıyoruz. Türkiye’de, dünyanın her yerinde bu tür şeylerin yapılabilmeli. 50 yıl önce böyleymiş zaten, fabrika ayarlarına dönmeli. Londra Üniversitesi “Siz ulaşımı nasıl ücretsiz yapıyorsunuz?” diye, “Projenizi biz araştırmak istiyoruz.” dedi. Bunların olabilirliği tabii ki tartışılmalıdır. Biz Ovacık Belediyesi yapısından kaynaklı olarak bu tür çalışmalar yapıyor, kararlar alıyoruz; ama refah düzeyinin düştüğü alanlarda bunlar cüzi bir şekilde, sadece gelir-gider karşılama adına da yapılabilir. Biz bunların hepsine açığız. Toplumda şu oluşuyor: Hizmetin, temel hakla temel hak olmayan, yani özel olan şeylerin ayrışmasını istiyor. Mesela biz bütün vatandaşlara suyu 50 kr yapıyoruz, değil mi? Binbaşıya da 50 kr, çalışana da polise de memura da öğretmene de köylüye de 50 kr. Ama kamu kuruluşuna 50 kr değil ya da o suyla ticaret yapana 50 kr değil. Onu her yıl yükseltiyoruz. Ama yasal olarak onu sıfırlayamadığımız için 5 yıl mı kalacağız, 10 yıl mı kalacağız, 10 yıl boyunca 50 kr olacak. Ama kamu kurumuna ve ticaret yapana 50 kr olmayacak.

Fetö Tunceli’de Neden Örgütlenemedi?

SH :  Manisa Başsavcılığı, FETÖ terör örgütünün Tunceli’de yapılanmaya sahip olmadığını söyledi. Bunu neye bağlıyorsunuz? Tunceli’nin sırrı nedir?5

FMM :  Birkaç sırrı var aslında. Bir; eğitim düzeyinin yüksek oluşu. İki; Kızılbaş kimliğinin muhalif yanının oluşu. Üç; bilimsel sosyalizmin 70’lerden beri, özellikle İbrahim Kaypakkaya, Mahir ve Deniz’in etkisiyle o bölgede sosyalist kültürün gelişmesinden kaynaklı. Sadece Sünni değil, Alevi vakıflar da çok gelişmemiştir. Hiçbir zaman dini vakıfların bir örgüt geleceği alan olmamıştır. Gülen cemaati Dersim de çeşitli yol ve yöntemlerle taban bulmaya çalıştı. Gülen cemaatinin bu girişimlerine karşı Dersim halkı tepkisini hep dile getirdi. 2009 yılında cemaatin örgütlenmesine karşı Dersim halkıyla birlikte tepki veren Murat Kur, Ali Mükan, Deniz Kırbağ, Evrim Konak ve birçok arkadaşlarımız çeşitli bahanelerle tutuklandılar. Onlarca yıl hapis cezası aldılar. Cemaat örgütlenmesine karşı durdukları için hala içerdeler.
Yeniden Aday Olacak mı?

UT :  2009’da yine seçimler var. Siz yine Ovacık Belediye Başkanı olmayı mı düşünüyor musunuz? Yoksa kalbinizden başka bir yer geçiyor mu? Başka illerde yine komünist başkanlar görebilecek miyiz?

FMM : 
Hedef o. Siyasetin adamıyım, siyaset ne derse onu yapacağım.

UT :  İki yıldır onaylanmayan projeleriniz olduğunu söylemiştiniz. Bunlar neler?

FMM : 
Toplu konutla ilgili çalışma yapmak istedik. Mesela hazineye kalan arazilerin üzerinde bu konutları yapmak istediğimizde, 2014’ün sonundan bu yana hala oranın tahsisi ya da satımı gerçekleştirilmedi. Türkiye’nin birçok yerinde belediyeler bu tür şeylerle desteklenir ve bunun hızlı bir şekilde gerçekleşmesi sağlanır. Proje onaylanmadı. İkincisi, çok ilginçtir, Türkiye’deki tüm partilere Türkiye Belediyeler Birliği eşit bir şekilde araç dağıtımı, desteği verirken Ovacık Belediyesi’nin başvuru olmasına rağmen destek verilmiyor.

UT :  Siz belediye başkanı olduğunuz dönemden beri mi desteklenmiyor, yoksa sizden önce de bu destek engellemiş mi?

ovaciktarlaFMM : 
Mesela CHP’nin belediyeler düzleminde bir araç desteği vardır, o kendi bireylerine dağıtabilir. Bizden önceki arkadaş, CHP’deki bir belediye olarak başvurmuşsa, oradaki CHP almıştır; ama Ovacık’a vermemiş olabilir. Bu başka bir şey. TKP’de tek belediyeyiz ve başvuru yaptığımızda verilme zorunluluğu vardır. Etik olarak bakmak lazım.  AKP’ye veriyorsunuz, MHP’ye veriyorsunuz, Saadet Partisi’ne veriyorsunuz, BBP’ye veriyorsunuz. Ama bugün tek olan TKP’li belediyeye bir araç başvurusu yaptığında vermiyorsunuz. Tabii bu süreçte mevcut olayların, çatışmaların vs olması da bazı sıkıntıları doğurdu. Ama böyle şeyler bizim karşımıza sorun olarak çıkıyor; çünkü biz bir tek araca ihtiyacı olan belediyeyiz. Bir tek, küçücük bir, herhangi bir yerde kullanılabilecek bir şeye ihtiyacı olan bir belediyeyiz. Kendi öz gücümüzü de kullanıyoruz; ama bizim de bu ülkenin bir kurumu, bir ilçesi, bir beldesi olarak Türkiye’deki mevcut, yasal prosedür içerisinde ihtiyaçlarımızın desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Aksi takdirde bizim güvenimiz kalmayacak.
Maçoğlu’nun Sosyal Medya Hesapları Var mı?

SH :  Sosyal medyada sizin adınıza çokça sahte hesap bulunuyor. Buralardan güzel ve esprili paylaşımlar da çıkıyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin sosyal medya hesabınız var mı?

FMM : 
Birkaç tane vardı. Farklı farklı şeyler yazılmaya başlayınca kapattım, rahatsız edilmeye başlandınız mı… Bir de çok kullanamıyorum mevcut yoğunluktan kaynaklı. Twitter bana ait değil. Bu kadar güzel kullananların bize karşılığı 100-150 tane soruşturmadır, ifade vermek durumunda kaldım.

SH :  Size ait olmayan hesapların paylaşımlarıydı bunlar, değil mi?

FMM :  Tabii. Biz savcılığa başvuru yaptık, bize ait olmadığını söyledik. Hakaret ve tehdit olmadığı sürece herkes yazabilir. Bizim açımızdan, bizim hakkımızda da yazabilir. Biz demokrasiyi tüm insanlığa hatta tüm börtü böceğe, herkes için istiyoruz.
Ovacık’ta Spor Faaliyetleri

UT :  Karşımızda futbol oynamış bir belediye başkanı var. Takımınız bölgesel amatör ligde. Fakat Ovacık’ta oynayamadı, hiç puanı yok. Bir kayak merkezi yapılıyordu, bitti bildiğimiz kadarıyla. Munzur Çayı’nda rafting yapılma durumu var. Ovacık, spor bakımından ne durumda?

FMM :
 Ovacık turizm ya da spor açısından çok gözde bir yer. Doğanın bize vermiş olduğu verimlilikten kaynaklıdır. Dağları, suları, ovası, endemik bitkisi, birçok şey Ovacık’ı cazip kılıyor bu konuda. Spor çok sevdiğimiz ve uzun süre yaptığımız, hatta profesyonel ligde de oynadığımız… Bingölspor’dan tutun, Genç Murat’tan tutun, Konya’daki amatör lige kadar birçok takımda top oynadım. Şunu söyleyeyim. Ama bizim belediye takımı Ulaşspor hiç puan almadan kapattı. Bu iyi bir başarı aslında. Kendi çocuklarımızla, 3 bin nüfuslu bir yerde, çok az gencin kaldığı bir takımla çıktık. Bir kere kendimizin dışındaki, başka ilçelerdeki çocuklarla ilişki kurduk. Biz sporu sadece kazanma ve kar üzerine kurmuyoruz. Biz sporu sahaya çıkarak, keyif alarak yapmak istiyoruz. Bundan kaynaklı olarak puan hiç önemli değil. Ovacık kış turizmine hazırlanıyor yavaş yavaş. Zaten üçüncü projemiz de odur. Tarım, hayvancılık ve turizm olacak. Muhtemelen 2018’den sonra bunun üzerine daha çok yoğunlaşacağız. Şu an lokal olarak yapıyoruz; ama önümüzdeki dönem daha da güçleneceğiz.

SH :  İstihdamı sağlamak açısından da bakarsak, gelecek dönemde turizm üzerine neler yapmayı düşünüyorsunuz?TUNCELI'NIN OVACIK ILCESI'NIN KOMINIST BELEDIYE BASKANI GECEN YIL EKILEN VE BU YIL HASADI YAPILAN NOHUT VE KURU FASULYEDEN ELDE ETTIGI GELIRLE, 78 UNIVERSITE OGRENCISINE BURS, ILCE MERKEINDEKI 100 AILEYE DE GIDA YARDIMI YAPMAYA BASLADI. FOTO: FERIT DEMIR/TUNCELI, (DHA)

FMM : 
Biz kendi sosyo-ekonomik alanımızı planlamak istiyoruz. Bölgemizi iyi tahlil yaptık. Tahlil sonrasında çocukların okuyabilmesi, çocukların eğitim ve sağlık imkanları açısından hızlı bir şekilde, artı bir değerin eve girmesi gerektiğini düşündük. Bundan dolayı tarımla başladık. Hayvancılık da başlayacak, turizm de başlayacak. Dünyada birçok yerde, kapitalizmin olduğu ya da yaşama saygı duymayan ve yaşamın devamlılığını sağlamayan emperyal alan, sanki sigortasız çalıştığında yaşamın tamamen bittiğini düşünür ve toplumda da böyle bir algı yaratır. Hayır, devamlı üretiyorsanız ve üretimin karşılığında artı değer olarak bir eve girdi varsa, bence o alana dair korkuların olmaması lazım. İstihdam dediğin, kalkınma dediğin de böyle bir şey. 60 tane üretici varken şu anda 400 tane; 20 tonu geçmeyen üretimi varken şu anda, bu sene en az 200-250 ton üretimin artı değeri olacak. Daha düne kadar Ovacık’tan para çıkarken şimdi Ovacık’a bir milyonun üzerinde, belki bir milyondan fazla para girecek. Yani iki bin ailenin yaşadığı bir yer için böyle bir istatistik yaptığınızda, dağılımı iyi bir yere tekabül ediyor. Zaten kimseyi zengin etmeyeceğiz. Biz kendi doğamızda, kendi mimarimizde, kendi kültürümüzde kendi yaşayış ve asil duruşumuzu orada politik hale getirmek istiyoruz. Kadını, erkeği, genci, herkesi üretim üzerinde politik örgütlüye, yani kooperatifleştirmeye çalışıyoruz. Bir örgütün adamı değil, herhangi bir ideolojinin adamı değil. Ürettiği üzerine, Fiskobirlik’te olduğu gibi, kayısı üzerine Malatya’daki örgütleme gibi biz de Ovacık’ta bunun örgütlülüklerini kuracağız. Artık bir belediye başkanının gelip kendisini orada lider olarak görmesini değil, halkın kendisin lider olarak gördüğü, kendisinin ürettiği bir alana doğru çekmeye çalışıyoruz. Bunu yaptığımız oranda başarılıyız.


UT : 
Bu soruyu sormuştum fakat konumuz yarım kalmıştı. İki sene sonra yerel seçimler var. Gönlünüzde yatan Ovacık Belediye Başkanlığı’nın devamı mıdır? Yoksa gönlünüzde yatan başka bir şey var mıdır?

7FMM :  Hakikaten bunu çok samimi ve içten söylüyorum. Ben Demokratik Halklar Federasyonu’nun 32 yıllık faaliyetçisiyim. Hareket herhangi bir köyde, bana bir köyde muhtarlık, bir ilçede belediyelik ya da herhangi büyükşehirde belediye başkanlığı ya da herhangi bir görev verirse, orada çalışacağım. İnanın “Şundan sonra şuraya…” diye bir belediye başkanlığı çalışmam yok. Çok samimi söylüyorum, hatta mümkünse aynı yerde herkes çalışmamalı. Çünkü program öne çıksın, Mehmet’in popülaritesi, Hatice’nin popülaritesi değil, programın popülaritesinin öne çıkması lazım. Buna ihtiyacımız var.

 

‘6-7 Eylül’ü Oyun Zannediyorduk’

Vahan Antikyan… Erzurumlu, Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı. Beyoğlu’ndaki Aslıhan Sahaflar Çarşısı’ndaki esnafın Vahan Amcası. Sıkı bir Galatasaraylı. Eski bir el sanatı olan kordonculuğun günümüzdeki sürdürücülerinden. Bu işi yıllardır eşi Madlen Hanım’la birlikte yapıyor. Doğduğundan beri İstanbul’da, asıl memleketi olan Erzurum’u ise hiç görmemiş. Vahan Antikyan’la Eski İstanbul’dan 6-7 Eylül olaylarına uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Ne zamandan beri bu mesleği yapıyorsunuz?

Bu mesleği yaklaşık kırk senedir yapıyorum. Daha önce Hazzapulo Pasajı’ndaydım. Oradaki bütün esnaf Rumdu, bütün dükkanlar onlarındı. Mesleği onlardan öğrendim.

Ustanız bir Rumdu yani?

Evet, ustam Koço adında bir Rumdu. Mesleği ondan öğrendim. Tabi o çıkıp gittikten sonra ben tek başıma çalışıyordum. Yavaş yavaş ilerlettim kendimi. Sonra eşimle evlendik. kerem1

Ne zaman evlendiniz?

1980 yılında. Evlendiğimiz zaman eşim gelinlikçiydi. Kendisini oradan kendi  yanıma aldım. Bana yardım etmeye başladı, sonra o da mesleği öğrendi. Beraber bu işi yapmaya başladık.

Eşinizle nerede tanıştınız?

Görücü usulü ile tanıştık biz. Çalıştığımız pasajlar birbirine çok yakındı. Bir araya geldik ve bu işi birlikte yapmaya karar verdik. Bu şekilde başladık bu işi yapmaya ve yaklaşık kırk yıldır da aynı işi yapıyoruz.

Peki ne kadar zamandır bu Pasaj’dasınız?

Yaklaşık otuz senedir Aslıhan Pasajı’ndayız.

Aslıhan’ın en eski esnaflarındansınız herhalde…

En eskilerinden sayılırız. Biz geldiğimiz zaman üç dört kişi vardı burada. Dükkanlar boş sayılırdı. Aslıhan’ın zaten kökeni Aslıhan değil, Krepen Pasajı’dır. Krepen Pasajı da meyhanelerle kapalı daracık bir yerdi. Sonra tabi burası yapıldıktan sonra biz geldik buraya yerleştik. Yerleştikten sonra kendi mekanımızı kurduk ve iplik işini, saçak ve kordon işini yavaş yavaş ilerlettik.

Mesleğiniz oldukça eski bir meslek sanırım…

Bizden de çok daha eski bir meslek… Fransa üzerinden gelen bir meslek. Bir de biz el yapımı sanat yapıyor olduğumuz için Türkiye’de, aslında evrilmiş bir meslek. Tabi oralarda bizim gibi el işi yok, direk makine kullanılıyor. Biz el işine çevirmişiz.

Tam olarak ismi nedir bu mesleğin?

Şöyle diyebiliriz; kordon, saçak ya da pompon. Koltukçulara ve elbiselere hitap eden, konfeksiyonda kemer olarak da kullanılan, yani bir yerde kordonun imalatı diyebiliriz.

Bu işi el tezgahı ile devam ettiren nadir zanaatkarlardansınız…

Tabi. El sanatı artık Türkiye’de pek kalmadı. Biz epeydir yapıyoruz. 40 sene, neredeyse yarım asır…

Ben bu işe ilk olarak tuhafiyecilikle başladım. Tuhafiye üzerinden bu işe döndüm. Şimdilik başarılıyız. Götürmeye çalışıyoruz ama arkamızdan yeni bir neslin yetişmesi çok zor gözüküyor. Çünkü artık sanatı benimsemiyorlar, sevmiyorlar. Şimdi en kolay şey çabuk para kazanmak. Bizim işimizde de öyle çok para kazanmak gibi bir olay yok.  Sanatı yapacaksınız ve üstüne koyacaksınız. Üstüne koymadığınız zaman sanat bitiyor.

Bu iş bizim baba mesleğimiz de değil, hiç alakası yok. Benim babam Erzurum’dan gelme bir nalbur. Köken olarak Erzurumluyuz. Onlar nalburiye üzerine çalışmışlar. Ama biz baba mesleğini yapmadık.

Aileniz Erzurkerem2um’dan ne zaman gelmiş?

Babam 1907, amcam 1911 doğumlu. Babam 13-14 yaşlarındayken amcamla birlikte  İstanbul’a gelmişler. Yani demek ki 1920’lerde gelmişler… İki kardeş İngiliz Konsolosluğu’na bahçıvan olarak girmişler. O zaman Ekalliyet zamanı. Tabi daha sonra babam orada durmamış, tesisat işleri girmiş, derken 18 yaşında nalbur olmuş. Biz baba oğul pek iyi geçinemediğimizden dolayı başka mesleğe geçtik.

Siz İstanbul’da doğdunuz o zaman?

Tabi, eşim de ben de İstanbulluyuz. Ben 1947, eşim ise 1953 doğumlu. İki kızımız var.

Bu mesleği devam ettirmeniz oldukça önemli.  Neredeyse 70 yıldır İstanbul’dasınız. Buradaki bütün gelişmelerin canlı tanığısınız. Bildiğiniz gibi 6-7 Eylül olaylarının yıldönümü yaklaşıyor. Sanırım siz 6-7 Eylül’ü de şahsen yaşadınız. Size ne hatırlatıyor o günler?

Çocuktuk.  Babamın Tarlabaşı’ndaki evindeydik. Oradaki bütün dükkanları yağmaladılar, kırdılar, döktüler. Nereyi görürlerse yakıp, yıktılar. Ne Ermenisi kaldı, ne Rumu, ne Türkü kaldı. Türklerin bile evlerini yaktılar.

Siz etkilendiniz mi?

Biz zarar görmedik. Çünkü babam dükkanın önüne Türk bayrağı asmıştı. Türk bayrağı asınca bize kimse dokunmadı.

Akrabalarınızdan etkilenen oldu mu?

Olmadı, biz pek zarar görmedik ama tabi gören insanlar oldu. Biz o kadar çocuğuz ki, ablamla beraber pencereden izleyip alkışlıyorduk, oyun zannediyorduk.

İşe ilk başladığınız 60’lı, 70’li yıllarla şimdiyi kıyaslarsak…

Pek fazla bir fark yok. Eğer geçimliyseniz her yerde geçiniyorsunuz. Eğer geçimsiz biriyseniz geçinemiyorsunuz. Eğer topluma uyum sağlıyorsanız size kimse zarar vermez.

Geçmişle bugünün insan ve komşuluk ilişkilerini kıyaslarsak ne dersiniz?

Biz Rumların içinde büyüdük. O zaman Rumca bilmeyeni bile yanlarına almıyorlardı. Ben Ermeni asıllı olmama rağmen Rumca da bildiğim için gayet rahat yanlarında çalıştım. Fakat Rumlar daha fanatik bir millettir. Başka milletten kimseyi pek çalıştırmazlardı yanlarında, çünkü gelen müşterinin geneli de Rumdu. Ama tabi toplum gittikçe değişti. Rumlar da çok azaldı.

Onlar ya da çocukları şu an Türkiye’de değillerdir herhalde?

Çoğunlukla gittiler. 6-7 Eylül olaylarından sonra gidenler oldu, 1974’ten sonra gidenler oldu. Bu olaylar onları buradan uzaklaştırdı. Acaba bizim de başımıza bir şey gelir mi endişesiyle yurtlarından koptular.

Peki İstanbul ne zaman daha güzeldi?kerem3

Bizim çocukluk zamanımız çok daha güzeldi. Güzel olmasının nedeni az insan olmasıydı. Böyle çok kalabalık değildi. İstanbul Türkiye’nin en güzel yeri ama o kadar kalabalık ki, yaşıyor muyuz yaşamıyor muyuz farkına bile varamıyoruz.

O zamanlar komşuluk ilişkileri çok güzeldi. İnsanlar birbirini ayırmadan her yere giderdi. Mahallelerde herkes birbirini tanırdı. Şimdi ortam çok değişti. Her taraf taş apartman oldu. Kimse kimseyi tanımıyor, tanımak bile istemiyor.

Siz Tarlabaşı’nda mı büyüdünüz?

Ben Tarlabaşı’nda büyüdüm sayılır. Tarlabaşı mükemmel bir yerdi desem hayret edersiniz. Son 20 senedir o Tarlabaşı’ndan geçmek bile istemiyoruz artık. Çok değişik insanlar geldi. Onları da suçlamıyorum, çünkü cehalet var. Bir insan ilerlemeden İstanbul’un içine düşürse şaşırıp kalıyor. Nitekim bizden, mesela Anadolu’dan Almanya’ya gidenler, Almanya’yı bile çorba yaptılar. İstanbul’a gelen açısından da aynı şey oluyor. Ekalliyet zamanı İstanbul’unda gayrimüslim, Türk’ten daha fazlaydı.  Herkes ılımlıydı herkes birbirini severdi. Kılık kıyafet de çok önemliydi. Beyoğlu Caddesi’ne öyle çapulcu bir vaziyette çıkamazdınız. Bir kadın mutlaka topuklu ayakkabı giyerdi. Bunların hepsi değişti. Şimdi Avrupalının daha da üstüne çıktık biz. Seviye olarak üstüne çıktık, birbirimize hiç saygımız hürmetimiz kalmadı. Bizim zamanımızda saygı çok önemliydi. Mahalledeki abiden dayak yerdik anamıza babamıza şikâyet edemezdik.

aydinlik.com.tr olarak bu güzel sohbet için çok teşekkür ederiz.

Ne demek… Ben teşekkür ederim.

Kerem Yıldırım 06.09.2016

AYDINLIK

Emre Tilev’den Gençlere Tavsiyeler

0

SELİN SEVİNÇ (SS) : Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Emre Tilev kimdir?

EMRE TİLEV (ET) : Ben 1971 doğumluyum, yani röportajı yaptığımız şuan itibari ile 44 yaşındayım. Baktığımızda aslında Ankara doğumluyum ama Ankara’da çok kısa bir süre kaldım. Ben ailemin tek çocuğuyum,annem ve babam çalıştığı için anneannem, dedem ve dayım üçgeni içinde büyüdüm. Annemi ve babamı sadece cuma günleri görebiliyordum. Cuma akşamı beni alırlardı cumartesi ve pazar onlarda kalırdım. Pazar günü tekrar babam beni götürürdü. Babam hep bunu kendisi için çok zor olduğunu pazar günlerinin onun için çok sevimsiz bir süreç olduğunu söyler, cuma günlerini ise çok sever. Ben de çok severim cuma günlerini çünkü cuma günleri ikimizin buluşma süreciydi. Babam deniz astsubayı olduğu için İzmir’e tayini çıktı. Daha sonrasında İtalya’ya Napoli Daimi Görevi çıktı lakin tam o sırada ihtilal oldu ve babamı bu göreve göndermediler. Babam bu duruma çok üzüldü ve zaten sözleşmeli olarak İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nda çalışıyordu ve o dönemde askerliğinden istifa etti. Bende annem ve babamın yanındaydım sürekli, aslında hayatım askeriyede geçti diyebilirim. İlkokul dördüncü sınıfa kadar askeriyenin yanında bir okuldaydım ve sürekli babamla geçirirdim boş zamanlarımı. Bu yüzden babamla baba oğul gibi değil abi kardeş gibiyiz. İstifa ettikten sonra bir yıl kadar babam çalışmadı, para kazanmak için birçok yola başvurdu. Bir yıl sonra ise tekrar devletin sınavına girdi ve opera sanatçısı oldu. İzmir Devlet Opera ve Balesi’nde trompet sanatçısı oldu. O süreci çok sağlam geçirdi, çok çalıştı. Belki o bana çok büyük bir düstur oldu çünkü insanların hayatlarında ki dönemeçleri çok sert de olsa yumuşak da olsa dönebilme becerisini ortaya koymam da ışık oldu babam ve bugün eğer bu noktadaysam ona çok şey borçluyum. Neden diye sorarsan eğer, düşmenin ne demek olduğunu öğretti bana. Bu benim ilk düşmem değildi, birçok kez düştüm. Dut ağacından düşmek gibi değil, hayattan düşmek gibi. Babamın gözü önünde bir trafik kazası geçirdim bu yüzden yaklaşık sekiz ay yatakta kaldım. Yeniden yürümeyi öğrendim ve bu kadar derken süreç içinde biz babamla farklı bir şey yaşadık. Benim sakallarım çıkmıyor diye çok sorun ettiğim bir dönemdi bu ve en sonunda doktora gittik. Beynimde tümör olduğunu öğrendik ve bu süreç babam için çok zor geçti çünkü kabullenemedi bu durumu. Ve o süreci geçirebilmem için ameliyat olmam gerekiyordu bu yüzden daha yoğun bir mesai harcadık. Ameliyattan sonra benim için daha sıkıntılı bir süreçti çünkü ancak on beş gün içinde kendime gelebildim. Babam için o süreç çok sıkıntılı geçti, yaşlandığını ve saçlarının beyazladığını gördüm. Şunu da gördüm orada, bir yaşam sürecinde insan hayatta her şey ile karşılaşabiliyor. Bunun karşısında dik durabilmeyi, çevrede ki insanlara bunu sezdirmemek gerektiğini de gördüm. Gerçekten bir anıt gibi durdu ayakta, benim buralara gelmemde babamla birlikte dayımın özellikle büyük payı var çünkü doktordu o hayata döndürdü beni. Annem daha hissiyatlı bir hanımefendidir benim, babam ise daha dik durunca benim her şeyi başarabileceğimi göstermiş oldu bana. Bütün zorlukları geçebileceğimi gösterdi bana hatta 1994 yılında CNNTÜRK’e ilk defa spiker olmak için gelmeye karar verdiğimde babamı aradım, dayım çok destekledi. O dönemde yerel kanallarda da çok çalıştım. Babamı aradığımda her zaman arkamda olduğumu söyledi ve bu şekilde televizyonculuk hayatım başlamış oldu.

SS : Babanıza bu kadar bağlıyken, asker olan bir babadan neden televizyon sektöründe bulunan ve aynı zamanda akademisyen olan bir Emre Tilev?

ET : Babamın askerlikle çok özdeşleşen mantalitesi hiç olmadı. Aslında babamla biraz zıt kutuplarız. Çoğu konuda farklı görüşlerimiz olsa da ortak paydada buluştuğumuz yönlerde var tabii. Tartışmalarımız, özellikle yoğun tartışmalarımız olur ama kırmayız birbirimizi. Tartışmayı da severiz işin açıkçası örneğin ben bu duvar çok güzel derim, o bak ama şurasında şu var der. Bu bana şöyle bir artıyı getirdi çocukluğumdan beri böyle, farklı bakabilmeyi öğrendim. Oğlumda mesela bir kompozisyon yazıyor ve benden şunu bekliyor ”Harika olmuş Emrecan, mükemmel” ama öyle demiyorum,” Güzel olmuş ancak şuraları bir kez daha etüt etmende fayda var.” diyorum. Bu da farklı füzyonu beraberinde getiriyor. Bu çok önemli, özellikle eğitim sistemimizde çocukluğumuzdan beri bir problem var. Türkiye’de ki eğitim sisteminin tam karşılığı eğitimdir, eğmekten gelir. Eğmek bir genci bir çocuğu eğmek değildir eğitim. Eğitim o çocuğun hayatta daha dik nasıl durabileceğini öğretmektir. Ben bugün bunu öğrendim babamdan. Farklı bakabilmeyi, ortak paydalarda buluşabilmek güzel ama asıl önemli olan ebeveynlerden, öğretmenlerden, arkadaşlardan, staj döneminde ki büyüklerinizden öğrenmeniz gereken bu. Eğilmemek, dik durmak, dik bakabilmek, olaylara bütüncül şekilde yaklaşmak çok önemli. Babam ordudaydı ama hiç ordu gibi düşünmedi. Hiçbir zaman despot, rahat hazır ol tavrında olmadı çünkü zaten deniz astsubayıydı. Babam bana o yaşlarımda görmem, yaşamam gereken her şeyi tanıttı, gösterdi. Türkiye’nin de asıl sorunu bu, biz her şeyi yasaklıyoruz. Oysa ki önce yasağı, algıda sağlanması gerekiyor. Mesela çocuğa istediğiniz kadar sobaya dokunma de ya da üstünü ört, o çocuk merak edecektir çünkü insanın fıtratında merak vardır. Sonra gider o sobaya dokunur ama beş parmağıyla dokunur, halbuki siz çocuğun parmağını bir kere o sobaya değdirirseniz o çocuğun sadece tek parmağı yanar ve bir daha yaklaşmaz. Bu yüzden biz gençlerimizin ufuklarını genişletmek için farklı mecralar göstermeliyiz, yaşanmışlıklar yaratmalıyız zihinlerinde. Herkesin bir fikri vardır ama o fikirler ne kadar değerlidir asıl soru bu. Bunu mümkün kılan da bilgidir. Toplumlar bilgi ile sulanmadığı sürece akarsular boşa akan derelere dönüşür ve bir noktadan sonra kurur yok olur. Siz onları beslemek zorundasınız ki o dereler ırmaklara daha sonra çağlayanlara dönüşebilsin. Peki bunun kilidi ne? Bilgidir. Bilgi ile beslediğin değerler çok önemlidir. Bugün okumayan, araştırmayan bir nesille karşı karşıyayız. Artık eğitim çok farklı bir noktaya gelmeye başladı, sanayileşmiş yada tarımla ilgili bir eğitim sistemi değil biz insan odaklı bir eğitim sisteminden bahsetmeliyiz. İnsan yetiştirmek çok zor bir şey, asıl önemli olan beyini olan, artıları eksilerini bilen, düşen ve geniş ufuklara bakabilen insanlar yetiştirmemizdir. Bizim için önemli kilit bu. İnsan ögesini yetiştirebilmek içinde öncelikle insan ögesinin kendini tanıması önemlidir. Kendini tanımayan bir insan bir sonrakini yetiştiremez çünkü kendini değersizleştirir ve değersizleştirdiği anda aslında diğerlerini de değersizleştirir. Halbuki ”ben bunu yaparım” diyebildikten sonra kendini değerli bulabilirsin, bizim yapmamız gereken mutlak surette herkesin ulaşılabilir olduğunu görmemiz. Herkese kendi fikirlerini dinleyebileceğimizi, bizim fikirlerimizin ne kadar değerli olduğunu kendimize söylememiz. Tartışmak yerine fikirlerimizi söyleyebilmeliyiz, be fikir çatışmalarından kim bilir ne fikirler doğacaktır..

SS : Spor spikerliğine nasıl başladınız ? Hayatınızda bir dönüm noktası mı oldu?

ET : Ben altı yaşımdayken çocuklar dışarıda top oynuyorlardı, misket oynuyorlardı ben de duvarın üzerine oturup maç anlatıyordum. Kendimi bildim bileli maç anlatıyorum. Ben on yaşımdaydım kendime gazeteler alırdım, onları keserdim ve önemli noktalarını yapıştırırdım. Ev gazete ve dergi yığını olmuştu. Kömürlükte durur hala yığınla 81-82 yıllarından kalma haberler, o zamanlar tabii arşivcilik yoktu. Benim için dönüm noktası Türkiye’de o yasakların bitmiş olduğu dönemle başladı. Türkiye’de eskiden tekelci bir televizyon vardı, TRT, ne zaman radyoları yeniden sistemin içine dahil ettiler başka radyoları sisteme dahil ettiler, mantar gibi Türkiye’nin her yerinde radyo çıktı. Şunu gençler unutmasın ki birileri çıkıp size sürekli yapamayacağınızı söyler. Ben o dönemde Samsun’da Gıda Mühendisliği okuyordum ve radyoda çalışmak istedim. Dediler ki yapamazsın. Ben gittim radyonun müdürüne, ben bu radyoda çalışmak istiyorum dedim. Ne yapacağımı sordu, ben de gece programı yapacağımı içeriğinde klasik müzik, spor ve sohbet olacağını söyledim. Samsun’da kimin klasik müzik dinleyeceğini söyledi, ben de güçlü müzikler çalacağımı ve herkesin dinleyeceğini söyledim. Ancak bu süreçte tabii arkadaşlarım yapamayacağımı, klasik müzikle sporun bağdaşamayacağını söylediler. Dördüncü ayın sonunda ben Samsun’da konuşulan bir adam olmuştum çünkü klasik müzikler futbolu, sporun her branşını özdeşletirebiliyordum. Daha sonra orada yerel bir televizyon kuruldu, orada siyaset programları yapmaya başladım. Siyaset programlarında insanların nötr olmasını düşündüğüm için hep nötr oldum, ilgi çekti. Sonrasında Karadeniz’de yayın yapan bir STV televizyonu vardı. Dayımın arkadaşlarının yönlendirmesiyle buraya girip yayın yapmaya başladım. Tüm hepsinin sonunda total yapıya baktığımızda ben oraya sığmaz oldum. Gidecek yer olarak İstanbul’u gördüm ve İstanbul’a geldim.

SS : Spor spikeri olarak çeşitli maçlar sundunuz, bunlar arasında en unutamadığınız hangisiydi?

ET : Ben genellikle çok rahatımdır, sıradan bir şey gibi bakarım ancak çok iyi hazırlanırım. Yani bir maç anlatacaksam, o maça en az on gün önceden hazırlanırım. Tüm detayları öğrenirim, futbolcularla ilgili bütün fikirleri öğrenirim. Futbolcunun koşuşlarını, stillerini seyrederim. Bazen futbolcuyu tanımazsınız ama öncesinde görmeniz gerek. Ben şuna inanıyorum, küt anlatım bitmiştir artık. Yani ” Ahmet,Mehmet geriye pas verdi, sol çizgiye” bu değil. Benim anlatımımda ”Ahmet, on dokuz yaşında, süper lige şuradan geldi, küçüklüğünde şunu yaptı” yani bütün dinamiklerini bilmeniz gerekir. Nesillere örnek olacak anlatımlar yapmalısınız. Bilgi, istatistiki bilgi önem verdiğim konular oldu hep. Unutamadığım maç o bağlamda değil de bir superball finali anlattım 2001’di zannedersem Amerikan futbol liginde. Formula 1 yarışlarını hep yerinde anlattım o yüzden dünyanın her yerini görme fırsatım oldu, Japonya’da geçirdiğim o bir ay unutulmazdı. Maç bağlamında baktığımızda Dünya Kupası’nda maç anlattım, çok güzel bir duyguydu. İki tane final anlattım, birisi Uefa Avrupa Ligi Braga-Porto, yerindendi. Biri de Şampiyonlar Ligi Manchester United-Chelsea bu maç tarihte ki ilk 3D yayındı hatta arkadaşlarım sinemada izlemişler. Bunların içinde en çok beni etkileyen Türk takımlarının Avrupa takımlarıyla oynadığı maçlardır. Bir Beşiktaş-Liverpool maçını hiç unutamam. Galatasaray-Bordo maçı hiç unutulmaz. İnter-Fenerbahçe, Fenerbahçe-Chelsea, Sevilla-Fenerbahçe o maçları hiç unutamam. Asıl unutamadığım ben Galatasaray-Fenerbahçe maçını anlattım 6-0 lık o maç ve maçtan sonra Fenerbahçe’li olduğum iddiaları oldu hatta. Ben hep bu ögelerle karşı karşıya kaldım yani bu tip yaklaşımlarla çünkü ben anlattığımda coşkuyu, gol atan takımla dorukta yaşıyorum. Bu tip yaklaşımları duyunca demek ki işimi iyi yapıyorum diyorum.

SS : Peki Emre Tilev hangi takımlı?

ET : Onun cevabı bende kalsın, ben içimde saklamayı seviyorum. Lakin ben çok iyi bir Barcelona ve Liverpool taraftarıyım. Liverpool çocukluğumun aşkıdır. Kevin Keegan, Ian Rush, Kenny Dalglish.. Bu oyuncular gerçekten muhteşemdi.

SS : Son olarak, bu sektörde çalışmaya karar vermiş olan gençlere bir tavsiyeniz var mıdır?

ET : Üç tane tavsiyem var. 21. yüzyıl Z jenerasyonu dediğimiz bir jenerasyon geliyor yani daha dinamik. Şunu unutmayın hangi doğumlu olursanız olun o doğumdan Türkiye’de 1.3 milyon insan var. Siz 1.3 milyondan daha iyi olmak zorundasınız. Dünyada ki her bireyden de daha iyi olmak zorundasınız. Çünkü kalkınmamız gereken, daha farklı olan ve daha farklı bir noktaya yürümek zorunda olan bir ülkenin temsilcileriyiz. Bizim çalışmayalım, biraz daha burada bekleyelim demek gibi bir şansımız yok. Bizim mutlak surette arayışlarımızın olması lazım. Sorun şu, Türkiye’de ilk 500 şirkete baktığımızda ileri teknoloji üreten sadece 12 şirketimiz var. Biz bir fotoğraf makinesi kapağı yada bir fotoğraf makinesi çipi üretemediğimiz için 500 ton buğday veriyoruz. Bu yüzden zihinlerinizi ileri teknojiye yatırım yapın. Yani ileri teknoloji nedir? İleri teknoloji, geleceğin teknolojidir. Biraz fütürist bakın, biraz geleceğe yönelik bakın. Geleceğe doğru bakabilmek için de mutlak surette bilgiye ihtiyacımız var. Sadece gazetecilik değil herhangi bir meslekte olun bilgili olun. Biz artık bilginin gücüne inanıyoruz. İkincil öge ise özgüven. Kendinize güvenin, birilerinin sizi elinizden tutup bir yere getirebileceğini zannetmeyin. Cv değil, gidin bizzat siz görüşün. Sizi kapıdan kovacaklar, bacadan girin, bacadan kovarlar diğer kapıdan girin. Zorlayın şartları, sonuna kadar zorlayın. Kendinize güvenin, her şeyi başarabileceğinize inanın. Kendinizi yeterince hazırlayın en önemlisi de bu. Son olarak, mutlaka elinizde doneler olsun. Ne gibi? İngilizce, Fransızca, İspanyolca biliyorum, inanılmaz başarı. Hiç dil bilmiyorum ama öğrenmek için büyük çabam var, bu da harika bir durum. Bir de dünyayı görün arkadaşlar yani dünya sadece Beyazıt değil, İstanbul değil, Türkiye değil, dışarısı bambaşka. Şartlarınızı zorlayın, dünyayı gezin. Parayı sorun etmeyin, paraya gerek yok. Ben parasız olarak benim ülkemi gezen bir çok adamla tanıştım. Dünyanın heryerine gittiğimde parasız olarak o ülkeyi gezen gençler gördüm. Dünyayı görün, farklı insanlarla diyalog kurun, bu size başarıya getirebilecek en önemli ögelerden biri. Birilerinin sizi bir yere getirmesini değil, birilerinin sizin bigilerinizi görerek sizi bir yerlere taşımalarını sağlayın. Sizi birileri bir yerlere getirirse, diğerleri sizi oradan alır ama siz kendi gücünüz, inancınız, kendi değer ve bilgilerinizle bir yere gelirseniz sizi kimse oradan kıpırdatamaz.

Röportaj: Selin Sevinç

E. FIFA Yardımcı Hakemi Binali Kartal’dan Röportajlık’a Çok Özel Açıklamalar

0

2000’li yılların başında altın çağını yaşayan Türk futbolu son yıllarda bir çöküşe girdi. Kulüpler ve Milli Takım düzeyinde uluslararası başarılara hasret kalan Türk futbolu içeride de düşen futbol kalitesiyle taraftarları memnun etmekten çok uzakta.

Türk futbolunun heyecan ve kalite düzeyinde yaşanan düşüş bir yandan da hakem hatalarıyla sürmeye devam ediyor. Bugünlerde çok gündeme gelmese de bir dönem yurt dışından hakem ithal edilmesi bile tartışılmıştı. Bütün bu tartışmaların içinde A Milli Futbol Takımımız’ın Euro 2016’ya katılması biraz olsun nefes almak adına bizlere umut vermişti. Ancak Milli Takımın grubu 3.sırada tamamlayıp elenmesi yine tartışmalar başlattı.

Türk futbolunun içinde bulunduğu yangını E. FIFA Yardımcı Hakemi Binali Kartal ile konuştuk. İstanbul Bakırköy’deki Atatürk Spor ve Yaşam Köyü’nde bir araya geldiğimiz Binali Kartal, Türk futbolunu, Türk hakemliğini değerlendirdi. Türk futbolunun içinde bulunduğu krizden çıkması için fikirlerini açıkladı.

(Bu röportaj Cüneyt Çakır,İspanya-İtalya maçını yönetmeden önce yapılmıştır)

Röportaj: Uğur TEMEL – Ercan Deniz KÜÇÜK

 

UĞUR TEMEL (UT) :  2015-2016 Futbol sezonunu nasıl değerlendirirsiniz?

BİNALİ KARTAL (BK) :  Dünyada futbolun bir gerilemesi var. Ülkemizde daha çok geriliyor. Bu sezon Türk futbolu için ivme kazanmış değil bir adım gerilemiş haldedir. Daha iyi olması için hiçbir şey yapılmıyor. Çok şey yapıldığı söyleniyor ama hiçbir şey yapılmıyor. İlgililer futbola ilgisiz. Şuan bulunduğumuz spor komplesinin içindeki müstahdem futbolun içindeki yetkililerden daha çok futbolu biliyor. Bunun altını çizerek söylüyorum. Çünkü sadece birilerinin güdümüyle oraya gelmiş, bu işi çok biliyorum deyip oysa hiç bir şeyi bilmeyen insanlardan kurulu Futbol Federasyonu. Oysa geçmişte Türk futboluna bilaücretsiz hizmet etmiş insanların bertaraf edildiklerini görüyoruz. O yüzden iyi değil. Baktığınızda Türkiye’de 36 vilayette profesyonel takım yok. Bu büyük sıkıntıdır.”Efenim Avrupa’da ya da dünyada diğer ülkelerde bu kadar takım yok”.  Hayır biz Avrupalı ya da dünyanın diğer ülkeleri gibi değiliz. Çünkü Avrupalı kendinde profesyonel takım yoksa kendi oyuncuları bir başka ülkede oynayabiliyorlar. Bizim ülkemizin futbolcusu maalesef yurt dışında oynayamıyor. Hal böyle olunca Anadolu’daki insanları değerlendirmek lazım. Bugün ülkemizde futbol oynayabilecek nüfus sayısı 30-35 milyonu bulur. Siz 35 Milyonun içerisinden bugün Milli Takıma topçu bulamıyorsanız bu federasyonun ve ilgililerin hatalarıdır. Ne olacak? Çoklu gruptan seçmede daha çok isim çıkar. Az olsun benim olsun mantığı değil, çok olsun onların içinden birileri çıksın mantığı Türk futboluna çok daha fazla şey kazandıracaktır.

 

Milli Takıma Futbolcu Seçimi Nasıl Olmalı?

UT :  Türkiye Euro 2016’dan elendikten sonra çok eleştirildi. İlk 2 maçımıza aynı kadroyla çıktık. 3. Maçta bazı değişiklikler yapıldı. Bu takıma bir ivme getirdi. İlk attığımız gol, ilk kanat akınımız, ilk isabetli şut ve ilk gol. Bugün Süper Lig’in 3.sü KonyaSpor’dan hiçbir oyuncu Milli Takım kadrosunda yok. Türkiye Futbol Direktörlüğü ne yapmalıdır ki Türk futbolunun geleceği açısından bir takım radikal hareketlerde bulunabilsin? Futbolcu seçimi nasıl olmalı? Oyuncu seçiminde birazcık duygusallık mı öne çıkıyor? Yoksa 3 büyük takım olayı mı? IMG_5345

BK :  Türk futboluna 2 yıl önce atılan en büyük yanlış yabancı sayısının serbest bırakılmasıdır. Bu karar alındığı zaman bunun çok yanlış olduğunu söylemiştim. Demiştimki  “eğer yabancı sayısını serbest bırakırsanız Avrupa Şampiyonası ya da Dünya Kupası’nda yabancılar oynar, siz evinizde seyredersiniz”. Yabancı sayısını serbest bırakarak kendi öz kaynaklarımızı bitirmiş olduk. Emre Mor tercihi geç kalınmış bir tercihti. Emre Mor gibi yürekli çocuklar Avrupa’da olduğu kadar benim ülkemde de var. Bunlar  sahipsizlikten yok olup gidiyorlar. Örneğin 3.Lig müsabakası için Zara Belediyespor-Kahramanmaraş maçına gittim. Zara Belediyespor’da 20-21 yaşında bir Emre Mor, Arda Turan, Emre Belözoğlu vardı. Kimsenin haberi yok. VanSpor’da oynayan stoper bugün rahatlıkla PTT 1.Lig ve Süper Lig’de oynar. Sahipleri yok. Bunun da en büyük etkisi Türkiye Futbol Direktörü’nün bu işe vakıf olmadığı, bilinçsizce bir planlaması olduğu. Türk futbolu iş bilmez menajerlere emanet edilmiş. Onların adam kayırmasıyla adam empoze etmesiyle yürüyor. Oysa Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) sahada olması gerekiyor. Her yerde olması, her maçı takip etmesi gerekiyor.

UT :  TFF her maça gözlemci ve temsil atıyor. Bu gözlemci ve temsilciler sadece saha olaylarını mı gözlemliyorlar? Scoud’ların yaptıkları görevi de yapamazlar mı?

BK :  İşte en büyük sıkıntıda orada. Federasyonun o kurumları revize etmesi lazım. Siz temsilciler kurulunda olan kişilerin kimlerden oluştuğunu biliyor musunuz? Avukat. 40-50 yaşlarında ve temsilci. Bu insan avukat olabilmek için uğraşırken futbol maçına gitme fırsatı olabilir mi? Hayır. Futbolu bilmiyorsa o adam niye temsilci oluyor? Doktor.. Titrinden dolayı temsilci yapmışsın. Bu adamın futbola ayırabilecek vakti var mı? Bilmiyorsa niye gelip bu işi yapıyor? Bir defa en büyük yanlış o. Milletvekilleri var, bürokratlar var. Emniyet görevlileri, valiler var. Bunların olmaması gerekiyor. Onlara saygı duymakla beraber o görevde olmaması gerektiğine inanıyorum. Federasyon bunları gönderiyor. Meşale yakıldı, küfür edildi vs rapor edin biz cezaları keselim deniyor. Kaşıkla verdiğimizi kepçeyle alalım mantığı yanlış. Nasıl olmalı? Eski Milli futbolcular, kariyeri olan futbolcular olmalı. Bir Rıdvan, bir Ali Gültiken, bir Metin Tekin, 2.-3.lig müsabakasına temsilci olarak gittiğinde futbolcu Ali beni seyrediyor diye daha iyi oynar. Antrenör yanlış taktiği Ali’ye yediremez. Seyirci Ali gelmiş seyrediyor der, Ali’nin jest ve mimiklerine bakar, ona göre davranır. İşini bilenlerden temsilciler kurulu oluşturulmalı. Siz de hakemlik yaptınız. Gözlemcilerin gözlemciye ihtiyacı olduğunu gözlemliyorum zaman zaman. Oysa gözlemcilerin de bir kategorisi olması, hatır gönülle gözlemcilik yapılmaması lazım. Süper Lig hakemiyse Süper Lig gözlemciliğinden başlar. Onu her yerde kullanırsın. 2.Lig hakemliği yapmışsa onu 2.Lig e alt liglerde kullanırsın. Bu gözlemci kadronda olan gözlemcilerin boş olduğu haftalarda amatör müsabakalara görevlendirilip oradaki hakemlere mentörlük yapmalarını sağlayacaksınız. Artı onlara vereceğiniz çok küçük de olsa ücretleri almayacaklar derneğe gelir olarak verilecek. Ve dernekte bu parayı sosyal işlerde kullanacak. Böyle olursa bu iş çok daha iyi olur. Yapılanmada sıkıntı var. Seçici olabilmek için seçicilerin sahada olması lazım. Hakemi kamuoyu tespit edecek. Bu nedir? Buradaki gazeteci kardeşimizin hakem hakkında söylemi önemli. Buradaki müstahdemin de hakem hakkında bir fikri vardır. Seyircilerin tepkisi vs. hepsini aldığınızda kamuoyu hakem çıkartmış olur ve herkes kabul eder. Bütün bunları yaptığınız takdirde bu işte muvaffak olursunuz. Adamcılık yok, idealist insanları bir araya getirmek zorundasınız.

UT :  Camiada bir laf vardr; maç hakemini çağırır derler.

BK :  Aynen öyle. Verdiğiniz müsabakaya hakemi herkesin kabul etmesi lazım. Kabul etmese zaten o müsabakaya çıkmaz. Çıkaramazsınız. Bugün oynanan Avrupa Şampiyonası’nda oraya atanan hakemler seçilmiş hakemler. Kimse itiraz ediyor mu? Etmesine gerek var mı? Hayır. Niye? Futbolculardan daha yaşlılar. E siz burada 40 yaşındaki amatör futbolcunun maçına 20 yaşındaki genç kardeşimizi veriyorsunuz. Birbirlerini tanımıyorlar, iletişimleri yok. Hakem kardeşim kartları sallıyor veya cart curt yapıyor. Yok böyle bir iş. Hakem-futbolcu, hakem-taraftar, hakem-görevli, hakem-yönetici, teknik adam arasındaki iletişimi kurmadığınız takdirde bu işte muvaffak olmanız mümkün değil. Birbirinize inanacaksınız. İnanmak için tanımak lazım.

UT :  Şimdi de hakem değerlendirmesine geçelim. Bir söz var; hakem şansı. Hepimiz soyunma odasına çıkarken birbirimize hakem şansı diledik. Fakat son birkaç sezondur yapılan hatalar, bilinçli olduğuna inanmıyorum da sadece hakem şansızlığından mıdır? Hakemler çok eleştiriliyor. Televizyon programlarında özellikle. Bu standartı sağlayamamanın nedeni sadece hakem şanssızlığı mıdır? Başka şeyler de var mıdır?

IMG_5347BK :  Var, çok şey var. Hakemi siz komiteler saklıyorsunuz. Hakemi iletişim kanallarını kullanıp tanıtmıyorsunuz. Tanıtmayınca kulüp, sağdan soldan duyduğu sözlerle hakemi yorumluyor. Oysa gönül ister ki benim İstanbul bölgesi hakemlerin İstanbul’daki Süper Lig takımlarıyla nadir de olsa birlikte idmana gitseler. Birbirimizi tanırız. Birbirimizi tanırsak neyin şanssızlığı olsun. Sana inanacak. İletişim yok yani. Yöneticiler hakemleri kendileri öne çıkmak için saklıyorlar.

Altını çizerek söylüyorum. Şuan Euro 2016’da maç yöneten Cüneyt Çakır’ı, yöneticileri geçmişte rakip oldukları zaman kıskanırlardı. Şimdi yönetici oldukları için methediyorlar. O yüzden hakemlerde kimseyi kimseye rakip etmeyeceksiniz. Hakemlik bir yarış değil. Yarışırsanız birbirlerine çelme takarlar. Kimsenin hakkını kimse gaspedemez. Çünkü sahada düdük çalışıyorsun.  İyiysen kamuoyu seni takdir ediyor. Kötüysen itmeyle dürtmeyle bir yere getirilemezsin. Ama en önemlisi de hakem kardeşlerimizin hepsine eşit şansın tanınmasıdır. Şuan yapılan geçmişte de yapılmıştır. “Efendim biz klasman sayısını düşüreceğiz, klasman kadrolarını gençleştireceğiz” diyerek kendi kadrolarını yaratmaya çalışıyorlar. Kendi kadronu yaratmaya çalıştığın an hakemliğin içine dinamit koyarsın. Çünkü sen daha nesinki? Şurada 1 sene oldu yönetime geleli. 1 sene içinde hakemlerden kopuktun. Tanıdığın 3-5 hakem vardı. Sahada, alanda değildin. Onun bunun önerisiyle hakem klasmanları yapmaya çalışıyorsan hak yersin yanlış yaparsın. 22’ye düşürecekleri hakem sayısı bence 66 tane olmalı.

UT :  Neden peki?

BK :  Siz 22 tane yaparsanız onun içine çok müdahale olur. Bazı hak etmişleri müdahalelerle kadronun dışına çıkartırsınız. Haksızlıkla oraya gelenlerle yarın sıkıntı yaşarsınız.

UT :  Sayı 66’da olsa yöneticiler yine kendi bildikleri hakemlere maç vermeyecekler mi?

BK :  66’nın 22’si siyasetin bürokratların adamları olsun. 22’si eski hakem kardeşlerimizin oğulları olsun. 22 tane de hak etmiş çocuk seçersiniz. Sizin onları verecek her maçınız var. Öyle bir maç verirsiniz. Kümede kalma maçı gibi. O zaten iyiyse yerini bulur. Hakemlik sahada terfi ettirilir. Kayırma olmaz. Ama bu şansı tanımak zorundasınız.  Siz kalkar sadece 22 yaparsanız onun içerisinde 5’i onun, 5’i bunun adamı.. 10 tanesiyle bu ligi götüremezsiniz. Sakatlığı var, kötü günü olmuş olabilir.

Artık futbol şov dünyasıdır. İnsanlar sürekli aynı showmeni televizyonda görmek istemezler. Değişik isimler olsun.

 

Cüneyt Çakır’ın Euro 2016 Geleceği

UT :  Cüneyt Çakır, Euro 2012’de gruplarda 2 maç yönetti. Yarı finalde İspanya-Portekiz maçını yönetti. 2014 Dünya Kupası’nda gruplarda 2 maç yönetti. Yarı finalde Arjantin-Hollanda maçını yönetti. Euro 2016’da gruplarda 2 maç yönetti. Cüneyt Çakır Euro 2016’da finali görür mü?

BK :  Sevgili Cüneyt Türk hakemliği için nadide bir çiçek. 40 yılda bir yetişir. Cüneyt üzerinden Türk hakemliği çok iyi ya da çok kötü demek yanlıştır. Cüneyt imrenilen ama kıskanılmayan bir hakem olmalı. Cüneyt’e imreneceğiz ama kıskanmayacağız. Ben Cüneyt’i hiç kıskanmadım hiç rakibim olmadı çünkü. Türk olduğum için imrendim. Avrupa’da bir maçı iyi yönettiğiniz takdirde 2.maç gelir. Cüneyt finale çıkacak diye kimse bir şey diyemez. Çıkamaz da diyemez. Şartlar çok önemli. Örneğin finali Türk Milli Takımı oynasaydı Cüneyt’in final maçını yönetmesi mümkün değildi. Geçmişte bir takımla bir problemi varsa finale çıkması mümkün değildir. Adım adım gidiyor. İtalya-İspanya maçıyla inşallah daha başarılı olur. Ama bunun yanında oradaki hakemler de sıradan hakemler değiller. UEFA’da FIFA’da hakemliğin son deminde olanların önceliği vardır. O hakemi onore etmek için finali ona verirler. Cüneyt final maçını yönetemezse başarısız, yönetirse başarılı demek yanlış. Cüneyt bizim bir değerimiz, onurumuz, gururumuz. Gönül isterki daha iyi yerlere gelsin. Cüneyt’e buradan şu öneride de bulunmak isterim. Yaptıklarıyla gelecekte Türk hakemliğine yön verecek kişi olacak.  Merkez Hakem Komitesi Başkanı olacak. Ama şunu yapmasını öneririm. Cüneyt sahada olmalı. Anadolu’ya müsabakaya gittiğinde o ildeki hakemlerin maçlarını izlemeli. O hakemlerle maç öncesi veya sonrası konferanslar toplantılar yapmalı. Çünkü Cüneyt’ten öğrenecekleri çok şey var. Onlara vakit ayırmalı. Cüneyt İstanbul’da Riva’da fanusun içinde saklanmamalı. İstanbul hakemlerinin abisi ve onların içinde olmalı. En azından haftada bir idmanda beraber olmalı. Cüneyt’le fotoğraf çektirmek bile bir hakemin onurudur, sevincidir. O yüzden eğer gelecekte daha iyi hakemler yetiştirmek istiyorsak, Cüneyt’te gelecekte yönetici olmak istiyorsa hakemleri tanımalı. Yarın bir gün Cüneyt’e bugünkü pozisyonuyla bu görev verilirse Cüneyt bu işte muvaffak olamaz. Kimseyi tanımıyor. Sen ben şu hakem iyi diyeceğiz. Hayır böyle olmaz. Cüneyt’in kriterleriyle senin benim kriterlerim bir olamaz. Eğer başarılı olacaksa Cüneyt kendi kadrosunu yapmalı. Bugün ben yılda yaklaşık 100-110 tane canlı müsabaka izliyorum. Televizyonda yayınlananlar hariç. Amatör sahalarda, illerde, kendi imkanlarımla. Fahri olarak birçok hakem arkadaşıma mentörlük yapıyorum. Tanıyorum. Çünkü hiçbir beklentim yok. Eğer Cüneyt bunu yaparsa gelecekte çok daha başarılı olur. Babası bunu yaptı. Serdar Çakır, Cüneyt Çakır’ın yaratıcısıdır. Hiç kimse Cüneyt üzerinden kendine prim yapmasın. Tek yetiştiricisi babası Serdar Çakır’dır. Bu konuda asıl teşekkür edilecek Serdar Çakır’dır. Yaptıkları tartışılmaz. Örneğin 1992 veya 93 senesinde Fenerbahçe-Beşiktaş maçına Serdar Çakır, Nurettin Dehmen ve ben çıktığımızda Cüneyt 13 yaşındaydı ve tribünde babasını izliyordu. İleriki yıllarda Cüneyt Çakır Kocaeli Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda İngilizce herkeste yoktu. Öğrenmek çok pahalıydı. Cüneyt’in o zamanlarda Mecidiyeköy’de lisan öğrenmesini sağladı. Bütün bunları Sayın Serdar Çakır yaptı. O yüzden Cüneyt’e naçizane önerim alanda olması, hakemlerle istişarelerini çok iyi yapması. Alanda olup geleceğin kadrosunu görmesi lazım.

UT :  Cüneyt Çakır Avrupa’daki maçlarda tartışılmazken Türkiye’de çok fazla tartışılıyor. Acaba amiyane tabirle kafada tilki mi var?binali

BK :  Hiçbir şey yok. Kafalarında tilki olan seyirciler, yöneticiler ve antrenörler. Euro 2016’da Milli takımımızın müsabakalarına yabancı hakemlerin çıkmak istemediğini biliyor musunuz? Çünkü dertsiniz, sıkıntısınız, taca itiraz ediyorsunuz diyorlar. Hakemi dövecek gibi oluyorsunuz. Oysa diğer müsabakalarda hakemin kararları eleştiren oyuncu ya da antrenör gördünüz mü? Ama bizim teknik direktörümüz özel maçta 4.hakeme telefonda görüntüleri gösteriyor.

UT :  Portekiz-Hırvatistan maçında normal devrede Nani’nin 1.5 m auttan çevirdiği topu hakemler oynattı. Pozisyon autla sonuçlandı. Kimse çıkıp itiraz etmedi.

BK :  Olabiliyor işte. Futbol hatalar oyunu. Ama bizde hatalar hiç kabul edilmiyor. Sen karşı karşıya kaldığın pozisyonda boş kaleye golü atamıyorsun. Ondan sonra santimlerle ölçülecek ofsayt pozisyonunda yediğin golden hakemi sorumlu tutuyorsun. Hakeme kırmızı kart gösteren futbolcuyu Süper Lig’e yeni çıkmış bir takım transfer ediyor. O takım bu sene küme düşecek olanların başında gelir. Çünkü yanlış bir tercih. Trabzonsporlu oyuncuyu Adanaspor transfer etti. O topçunun o takıma hayırlı olacağına inanmıyorum. O takımı bozar. Çünkü niyeti belli. O yüzden önce takımlar futbolcular kendi işlerine baksınlar. Ne zamanki biz bu ülkede doğruları yapıyorsak o zaman başarılı oluruz.  Müsabaka seyrediyorum. Daha maçın başında teknik direktör önündeki taç atışında yardımcı hakeme hatalar bulur. 90 dakika boyunca hakemle uğraşmaktan topçularının ne yaptığının farkında değil.  Hakem gözlemcisi sahada oynanan maçta çok istisna olmadığı sürece sahadaki oyuncunun nasıl oynadığını bilemez. Çünkü hakemi seyrediyordur. Eğer bir antrenör hakemi seyrederse topçuların ne yaptığını bilemez. Müsabakada kazanma şansı yoktur. Herkes işini yapacak. Niye yapmıyorlar? Çünkü hep kafalarına tilkiyi sokuyorlar. Benim hakemlerimin kafasında tilki yok. Tilkiyi sokan sen ben antrenör, taraftar. Biz o tilki sokmayalım hiçbir şey olmaz. Şimdi sosyal medyada bakıyorsun “Cüneyt Çakır İtalya’dan hesap soracak”. O ne demek ya? Cüneyt o yolları geçti. Hakemin, hakimin, polisin tarafı olmaz. Suçlu babası da olsa. Bu ne biçim duygusallıktır? Geçeceksiniz bunları. Cüneyt Çakır o yolları aştı. Türkiye’de futbolu doğru oynarsak futbolcu çıkarırız. Türkiye’de birbirimize inanır güvenirsek birbirimizin ayağından çekmezsek çok daha doğru işler yaparız. Hakem diğer hakemin ayağından tutup çekerse, yönetici kendi ilinde ben yönetici olayım başkası olmasın derse, antrenör bir takıma gitmek için uydur-kaldır işler yaparsa, futbolcu menajere “sana 3 lira yerine 5 lira vereyim beni bu takıma bağla” derse Türk futbolunun geleceği nokta budur. Federasyonun ehil insanlarla dolu çok iyi bir kadrosu olması lazım. Bütün müsabakalar gözlemlenmeli, izlenmeli, orada her futbolcuya, her antrenöre, her hakeme notlar verilmeli. Aldıkları notlarla hakemlerin, futbolcuların, antrenörlerin, hakemlerin puanları olmalı. O puanlarla bir sonraki sezon transfer yapabilmeli. Bir futbolcuyu 100 tane temsilci izler ona not verir. Aldığı notlarla federasyon sitesinde yeri belli olur. Futbolcu transfer edeceğinizde oradan seçersiniz. Menajerlerin kucağına futbolcuyu atmamış olursunuz. Hakemler de öyle. Her hakemi izleyen çok kişi olmalı. Yanlışları rapor edilmeli, bu raporlar çok adil olmalı. Türkiye’de futbol bilinmez bir denklem değildir. Anadolu’da her kulübün mutlaka alt yapıları olmalı. Yaz ayındayız. Herkes Avrupa Şampiyonası’nda odaklandı. Anadolu’da okullar tatil. Her kulüp kendi futbol okullarını açıp oradan çocuklar yetiştirmeli. Milyonda bir çocuk kazanırsak 3.5 tane Emre Mor çıkarırız. Bugün Milli Takıma gelmek için taklalar atan futbolcular 2 maç oynayıp da Milli Takımı yönlendirmeye kalkmazlar bu sefer.

 

A Milli Takım’ın Euro 2016 Performansı

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK ) :  Hocam hazır Euro 2016’yı konuşmuşken Milli Takımımız 3 puan alarak grubu 3. sırada tamamladı ve turnuvadan elendi. Milli Takımın oyun kalitesi, taktik hatalar, Fatih Terim’in tavırları çok tartışıldı. Terim’in, Arda’nın egoları dendi. Taraftar suçlandı. Euro 2016’yı Türkiye açısından nasıl değerlendirirsiniz? Bu başarısızlığın nedeni sizce nedir?

BK :  Euro 2016’ya belki de hiç gitmemeliydik.

EDK :  Buraya gelmek de bir başarı dendi ama?

BK :  Ama nasıl bir başarı? Geçen yıl her şeyiyle skandal olan bir lig yaşadık. Müsabakalardaki yanlışlar, takımlar, düşenler, düşmeyenler, haklı haksız düşenler. Bakmayın birçok şey halının altına süpürüldü.  Euro 2016’ya gitmemiz büyük bir sürprizdi. O da herhalde Milli Takımın yöneticileri mi, teknik ekibi mi, topçular mı istiareye yattılar, falcıya gittiler fallardan biri mi tuttu? Öyle gittik. Gitmeseydik biz birçok yanlışı görecektik. Bir takım yanlış sloganlarla iddialı sözlerle oraya gittik ve madara olduk. Biz oraya gittiğimizde topçular havalara girmeselerdi, reklam yıldızı olmasalardı, Fatih Terim “Türk milletiyle beraber yaptık” deyip geçmişteki başarıyı kendine fatura çıkarmasaydı.. Ki bunu itiraf etti. Başarıda hep ben varım başarısızlıkta herkes var zihniyeti, topçuların kulüpleriyle olan sıkıntıları, bu sıkıntıları örtbas edip çözemediler. Ve biz iyi değildik. Gitmeden önce bizim göremediğimizi dünyalı, Avrupalı görüyordu, Türkiye başarılı olamaz dediler ve bu gerçekleşti.

Biz ülkede her şeyi maddiyata, profesyonelliğe döktük. En büyük tehlike profesyonelliktir. Profesyonellik demek bir insana hizmet etmektir, bunun bedeli vardır. Bedelini alırsın. Çalıştığınız yerde patronunuz bu işi yap diyorsa yapıyorsunuz ve onun karşılığında para alıyorsunuz. Ama size yanlışı da yaptırabilir. Milli Takımda paranın 2. Planda olup amatör ruhun var olması lazım. Seyircinin tepkisi haklıdır. Çünkü bu takım bizimdir. Milli Takımın her şeyine karışılması yanlıştır. Formaların rengine bile karışılması yanlıştır. Milli takımın milli duyguları vardır. Onları sahaya tribüne yansıtamazsınız bunlar yaşanır. Bir süreçten geçiyoruz. Ama iyi bir süreç değil. Futbolun birilerinin babasının malı olmaması lazım. Futbolun dili dini ırkı rengi yoktur.

UT :  Futbol siyasallaştı mı?

BK :  Kesinlikle siyasallaştı. Şuan antrenörler X partide değil diye takım çalıştıramıyorlar. Futbolcular X partili değil diye takım bulamıyorlar. Keza artık hakemlerin içerisine de maalesef girdi.

IMG_5359UT :  Özellikle MHK Başkanının bir partinin bir ilçede belediye başkan adayı olması ve seçimi kaybetmesinden sonra MHK Başkanlığına getirilmesi ve ekibini buna göre ayarlaması Türk futbolunu geri götürmez mi?

BK :  Tabiki geri götürür. Bir siyasi partinin peşine takılıp da kendi egoları için bir yerlere gelen insanlar gelecekte bunun bedelini öderler. Bugün kendilerini maddi-manevi olarak tatmin etseler de bunun bedelini öderler. Spor özellikle futbol hiçbir yanlışı kaldırmaz. Ahrete kalmaz bu dünyada bedelini öderler.

 

A Milli Takımın Turkuaz Forması

EDK :  Milli Takım turkuaz formayı hangi maçta hangi turnuvada denediyse hem taraftar ilgi göstermedi hem de başarılı olmadı. Geçmişte bir turnuvada turkuvaz forma denendi. Vazgeçildi sonrasında performans daha da yükseldi. Bu turkuaz forma neyin nesidir? Ve taraftarlar bu formaya neden alışamadı?

BK :  Şu an bayrağımız Kırmızı-Beyaz. Ya bu renk bu sene moda. Turkuaz yapalım gibi oluyor. Bazı değerler vardır ki değiştirilmez. Anayasanın ilk 3 maddesi gibi, değiştirirseniz bozulursunuz. Değiştirilmemesi lazım. Milli forma da böyledir. Geçmişte göğsümüzde bant renginde Ay-Yıldız vardı. Onu da insanlar yanlış biliyor. UEFA ve FIFA’nın milli formaların şekilleri konusunda sirküleri vardır. O sirkülere uymak zorundasınız. Renklere karışmazlar. Ama göğsünüzün tam ortasına bayrağınızı koyamıyorsunuz. Formanızın göğsünüzün sol tarafına koyabiliyorsunuz.10 cm daha büyük olsun da diyemezsiniz. Ebatları bellidir. Bütün dünya ülkeleri ona uymak zorundadır. Ama renklere karışmaz. Rengimiz de kırmızı beyaz. Kırmızı beyaz olmalı kardeşim.  O yüzden turkuazı veya başka bir rengi kabul edemiyorum. Semt takımı değilsiniz. Değiştirirsin semtin insanları sever kabul eder. Başkası sevmek zorunda değildir. Ama Milli Takım herkesin seveceği, ortak olmalı.

EDK :  Milli Takımın aldığı primler, Fatih Terim’in yüksek maaşı da çok tartışıldı. İngiltere, Almanya gibi iddialı ülkeler bizim kadar prim vermiyor. Sizce Milli Takım bu primi hak etti mi?

BK :  Hiçbirisi hak etmiyor. Spor camiasının 30 yıldır içindeyim. Bu ülkenin futboluna hizmet etmiş, antrenör olmuş, şuan iş bulamayan desteğe ihtiyacı olan antrenörler varken Milli Takımın teknik direktörünün o kadar para alması, yukarıda Tanrı görüyor, o yüzden muvaffak etmiyor. Birçok teknik direktör aynı vasıflarla top oynayıp iş bulamaz, işe ekmeğe ihtiyacı varken onun aldığı parayı dağıttığınızda Türkiye’deki bütün antrenörlerin karnı doyuyorsa o işte bir yanlışlık var. Futbolcu arkadaşlar dönüp baksınlar. Bugün Türkiye’de nice futbolcu arkadaşlar işsiz, evlerine ekmek götüremiyorlar. Kendileri de bir gün o noktaya gelecekler. Eğer o futbolcu arkadaşlar arkadaşlarına aldıklarından bir pay ayırsalar çok daha başarılı olacak, çok daha para kazanacaklardır.

UT :  Bazı oyuncuların aldıkları primleri geri verdikleri basına yansıdı. Bildiğim kadarıyla alınan primler geri verilemiyor, ancak bağış yapılabiliyor.

BK :  Tribüne oynuyorlar. Aynı yere bağış yapabilirler. Tepkilerden dolayı kendilerini kurtarmak için tribüne oynuyorlar. Keşke en başında deselerdi ve bu hale gelmeseydi. Testi kırıldıktan sonra olmadı. Milli Takımdaki futbolcuların geleceği düşünerek, geçmişte yapılan hatalara düşmemeleri gerekiyor.

 

Euro 2016 Sonrası A Milli Takım’da Değişiklik Yapılmalı mı?

EDK :  Fatih Terim’in bir takıma gideceği konuşuluyor. Oyuncular çok tartışılıyor. Bundan sonra Milli Takımda nasıl bir değişiklik nasıl bir düzen beklersiniz?

BK :  Değişim şart. Milli Takımın başına gelenler kendilerini kral yerine koymasınlar. O zaman zaten başarısız oluyorlar. Bütün spor ailesiyle iç içe olmalılar. İç içe olduğun zaman birçok şeyi görebiliyorsunuz. Kendilerini toplumdan soyutlamamalılar. Milli Takım Teknik Direktörü yerli olmalı ve hiçbir siyasi oluşumun içine girmemeli. Yine siyaset tayin edecek Milli Takım Teknik Direktörünü. O yüzden biz 2018’i de kaçıracağız. Ama siyasallaşmaz, insanlarımıza eşit davranır, geleceğin takımını hiç geç kalmadan bugünden yaratmaya çalışırsak çok iyi etüt ederek. Bu ülkede 10 tane Milli Takım oluşturacak kaliteli oyuncular var.

UT :  Dünya Kupası bilerek pas geçilip 2020 Avrupa Şampiyonası temelleri mi atılmalı?

BK :  Hayır. Şuan 2018’i kurtaracak kadro var. Ama 2020 için de bugünden çalışabilirsiniz. Sahaya alana insinler. İnanın ülkemin her köşesinde bir tane Arda Turan, Emre Mor var. Danimarka’da yetişti diye 18 yaşındaki çocuğu takıma alıyorsunuz ama Langa’da oynadı diye bundan topçu olmaz diyorsunuz. Milli Takımın takipçi hocaları müsabakaya gelip 10 dk seyredip kaçıyorlar. İyi takip etmiyorlar. Bu yıl yine Konya’da oynanan U15 turnuvasına gittim. Samsun’un bir takımı vardı. Orada 8 Numara giyen 15 yaşında bir çocuk vardı. Bu ülkenin değerleri çok büyük. Ne kadar ye3seler de tüketemezler. Vakit geçmeden de Türk futboluna kazandırılmaları gerekiyor.

 

Binali Kartal MHK’ne Girecek mi?

UT :  2 Mart 2013’te verdiğiniz bir röportajda “Anadolu’yu bu ülkenin değerlerini görmek için karış karış geziyorum. Merkez Hakem Komitesi (MHK)’ne girebilmek için” demişsiniz. Jübile maçınız 15 Mayıs 2004’te. Aradan 12 sene geçmiş. Binali Kartal kendi isteğiyle MHK dışında yoksa Binali Kartal MHK’ye almak istemeyenler mi var?kartal

BK :  Binali Kartal’ın tabiî ki hedefi var. MHK üyesi olmak. Ama bu hedeften yavaş yavaş uzaklaşıyorum. Sebebine gelince bu hedefe ben her adım attığımda huzursuz oluyorum. Sevenlerim uzaklaşıyor benden. Oysa ben şuan bu hedeften uzak olduğum için çok mutluyum. İmrenilen birisiyim, kıskanılan birisi değilim. Bu beni çok mutlu ediyor. Hakemliği bıraktıktan sonra gözlemcilik yaptım. Ama beni tatmin etmedi. Birkaç maça çıkmak beni kesmedi. Şuan fahri mentörlük ve fahri gözlemcilik yapıyorum. Takip etmiş olduğum, 20 tane fahri mentörlüğünü yaptığım, içerisinde 2009’dan beri Süper Lig’e çıkarttığım isimler var. Çıkacak olan kardeşlerimiz var. Şuan tepeden tırnağa adil ve düzgün Klasman yapacak portföyüm var. Bunu kendimi methetmek için söylemiyorum. Hakemlerin niyetlerini, kimin ne için ne yaptığını çok iyi biliyorum. Fırsat verilseydi olurdum MHK üyesi. Ama şuan öyle bir beklentim yok. Yapmayacaklarını da biliyorum. Yapmazlarsa hiç umurumda değil.  Bugün zaten derneklerde, il hakem komitelerinde hak etmeyen insanların olduğunu biliyorum.  Birilerinin güdümüyle oralara gelenleri biliyorum. Özellikle Anadolu’da geçmişte hasbelkadar bir nebze hakemlik yapıp da il hakem komitesi dernek başkanı olanlar, arkasından gelen çok iyi çocukların önlerini kestiklerini de biliyorum. Kendisi C ve ya B hakemi olmuştur. Alttan gelen çocuk B veya A olursa yarın öbür gün onun görevini alacaktır. Görevi kaptırmamak için o çocukların alaşağı yapıldığını da biliyorum.  Bütün bunları bilen birisi olarak düzeltmek için orada olmak istiyordum. Ama onlar istemiyorlar. Şuan imrenilen birisiyim. Birçok genç hakem kardeşimizin de umuduyum. Onlara ışık olmaya çalışıyorum. Bunu da başardığıma inanıyorum. Gittiğim yerlerde itibar görüyorum. Karış karış Anadolu’yu gezdim. Sosyal medyayı çok iyi kullanan birisiyim Oradaki birçok hakem kardeşimle bir araya geldiğimde zarar görmesinler diye fotoğraflar paylaşmıyorum. Hiç kimseden hiçbir beklentim yok. Bu iş için hiçbir kulüple istişarem yok. Birçok televizyon kanalına yorumcu olarak gidiyorum. Hiçbirinden akçeli hiçbir işim olmadı. Kimseden para almadım. Profesyonel olarak çalıştığımı da herkes bilir. Örneğin 2009’da bir kulüpte menajer olarak çalıştım. Başımın dik, alnımın ak olmasının, emin adımlarla yürümemin sebebi budur. Hiç kimseyle akçeli işim olmamıştır. Türk futbolunu o kadar dolaşmama rağmen hiçbir yönetici, idareci “iyi bir topçu var mı?” diye bana sormaz. Çünkü işlerine gelmez.  Ama en azından şuan elimde çok iyi bir hakem kadrosu var.

 

Hakemliğin Profesyonelleşmesi

EDK :  Hakemliğin profesyonelleşmesi de başladı. Bazı hakemlerle sözleşme yapıldı. Bu hakemliği kurtarır mı yoksa boşuna bir çaba mıdır?

BK :  Çok büyük zarar verir. Geçmişte hakemler üniversiteden sertifika alsınlar öyle hakemliğe başlasınlar dediklerinde o gün çıkıp bağıra bağıra yazdım. Çok büyük garabetti, okuldan hakem olmaz diye. Hakemlik toprak sahada olur. 1 sene sonra vazgeçtiler. O arada birçok çocuk kaybolup gitti. Profesyonel hakemlik çok büyük yanlıştır. Hakemlik para için yapılmaz. Herkesin hakemlikte işi gücü, aşı olmalı az çok. Bakırköy Belediyesi’nde temizlik görevlisi olursun. Ama yüreğin olur çıkar hakemlik yaparsın. Futbolcunun profesyoneli vardır, menajeri vardır, alır satar, oyna oynamaz der. İyi oyna bu takıma götüreceğim, kötü oyna seni bu takımdan kurtaracağım der. Teknik Direktörün menajeri vardır. Ona maç şöyle olsun böyle olsun der. Ama hakemliğin profesyonelliği olursa, 20bin 30bin lira maaş alıyorsa yarın öbür gün maaşı verenin söylemleri ya da meyilinden dolayı parayı devam ettirmek için farklı yola saparsan vay haline.

EDK :  Eklemek istediklerinizi alalım.

BK :  Hakemi kamuoyu belirleyecek. Kulüp seni tanımalı. Sana saygı gösterirse sorun olmaz. Taraftar ve yönetici seni desteklemeli. Burada geçenlerde bir maç seyrediyorum. Hakem 13 yaşında bir çocuğa kırmızı kart gösterdi. Çocuk maç bitti yanına gitti, çocuğu kovuyorsun. Olmadı. Çocuğa zaten kartı gösterdin. Konuş ikna et. Amatör kulüplerin başkanları çok zor şartlarda bu işi yapıyorlar, gelirleri yok. Saha bulamıyorlar. Adam yaptığın hataya tepki koyuyor. 50 yaşındaki adamı benim 20 yaşındaki hakemim kovuyor. Senin öyle bir hakkın yok. Hakemlik yaşının aşağı çekilmesi de çok büyük yanlış. Avrupa’da 70 yaşındaki adam hakemlik yapıyor. Hakemlik yapmak isteyen herkesin önünü açacaksın.  En önemlisi Faal Futbol Hakemleri Gözlemcileri Derneği’nden faal kelimesini kaldıracaksın. Bütün bu işe emek veren insanları burada toplayacaksın. Korsan hakemlik diyorlar.

Korsan hakemlik diye bir şey yoktur. Korsan hakemlik diyenlerin kendileri korsandır. Nasıl eski futbolcular masterlar ligi, veteranlar ligi gibi özel turnuvalara gidiyorsa, ben ayağım yettiğimce, özel turnuvalara giderim. Hakemliği faal olan olmayan diye ayırır insanları dışlarsanız onlar da gider özel turnuvalara gider. Kimse kimsenin bu hakkını elinden alamaz. İsteyen adam istediği maça çıkar. Dersinizki bu faal kelimesini kaldıralım herkes burada olsun. Özel turnuvada hakem isteniyorsa isteyen adamı gönderirsin. Korsanlık diye bir şey söz konusu değil. Bu hobidir. İsteyen istediği maça gider. Resmi maç senin elindedir. Ama gayri resmi maçlar yüreği yiyen ayağı çeken herkesin. Hakem formasının rengini de sen belirlemiyorsun. Milli bir şey de değildir.

 

Adile Naşit’in 1980’de Ses Dergisi’ne Verdiği Röportaj

adilenaşitHababam Sınıfı’nın “Hafize Ana”sı, çocukların uykudan önce “Masalcı teyzesi”, Yeşilçam’daMünir Özkul’un “tonton eşi”, Türk sinemasının hep özlemle hatırlayacağı usta oyuncusu… Hepimiz Adile Naşit’i şen kahkahalarıyla, insanın içine işleyen bakışlarıyla tanıdık. Ancak madalyonun öteki yüzü hiç de öyle değildi.

İşte Adile Naşit’in 13 Eylül 1980 Ses Dergisi’nde yayınlanan röportajı…

Adile Hanım yıllardır vazgeçmediğiniz oyunculuk tutkusu nasıl bir tutkudur?

Ben başka hiçbir şey görmedim ki. Tiyatroda doğduk Selim’le ikimiz. Kulislerde, tiyatronun ta içinde büyüdük. Babamızdan gelen bir tutku tiyatroculuk. Ayrıca çok sevdiğim bir iş.

Hiç canınız sıkılıp da bu sahnelerden kurtulayım, evimin bir köşesinde yün öreyim diye aklınızdan geçmiyor mu?

Hayır, “geçmiyor” diyebilirim. En çok yorulduğum, bunaldığım zamanlarda evimin bir köşesinde oturayım diye kafamdan geçiririm. Ama öylesine çabuk geçer ki bu duygu, hemen sahneyi özleyiveririm.

Peki provalar, geceleri oyun ve bunun ardında evde yapılması gereken yığın iş kalıyor. Bunların altından nasıl kalkabiliyorsunuz?

Genellikle yapılacak işim pek olmuyor. Eskiden yemekleri ben yapardım. Şimdi kocam yapıyor. Mutfağa girmiyorum bile. Bir tek çamaşırları yıkamak kalıyor, onu da ben yapıyorum artık yüzsüzlük olmasın diye. Diğer işler ise, ortaklaşa düşe kalka gidiyor.

İnsan ilişkilerinden ve aşktan söz etsek. Örneğin kaç kez âşık oldunuz? Aşık olduğunuz zaman neler hissettiniz?

Galiba ilk kez kocama, gerçekten âşık oldum. Senelerdir beraberlik yürüdüğüne göre, aşk sonradan sevgiyeve dostluk haline dönüştü. Kocam benden yirmi yaş büyüktür ve hep beni kollamış korumuştur bugüne dek. Aşık olmak duygusuna gelince, kötü bir şey aşk. Hüsranı, gözyaşı bol bir iş. Duyguların tümü pır-pır ediyor ya insanın içinde, ya sonrası ne oluyor? Hüsrana uğramayı sevmiyorum.

“Ağlamak güzeldir” derler. Sık sık ağlar mısınız? Ya da ağlamayı sever misiniz?

Bayılırım. Öylesine çabuk boşalır ki gözümden yaşlar, ben bile şaşırıyorum. Galiba yaşantımın içinde tüm olayları bütün yoğunluğuyla yaşadığım için böyle. Bir olay bir başkasını anımsatıyor ve bir zincir halinde yürüyüp gidiyor kafamın içinde olaylar. Örneğin filmlerde hiç zorluk çekmem ağlama konusunda. Kafamın bir köşesine sıkışmış, atamadığım, söyleyemediğim olayları anımsar ağlayıveririm.

Demek ki sıkıntılarınızı pek dışarıya vurmuyorsunuz ve bundan ötürü de zaman zaman mutsuz olduğunuz söylenebilir mi?

Mutsuzluğun yanı sıra, sağlığım korkunç derecede bozuluyor. Tansiyonum düşüyor ve hasta bir kadın oluyorum. Mutsuzluk ayrı. Her insanın çok canının sıkıldığı bunaldığı zamanlar vardır. İşte öylesine bir şey oluyor.

Kadınlık sizce nedir?

Çok önemi benim için. Hanımlığı, sevecenliği olmalı kadının. Evini sevmeli. işi varsa işini sevmeli ve ilişkilerini güzel tutmalı kocasıyla, dostlarıyla. İşte bütün bunları bilebilen bir kadın, bence kadınsı ve hanımlığı yapabilen bir kadın oluyor.

Çok güzel bir kadın olmak ister miydiniz?

İsterdim. Hiçbir zaman kendimden memnun olmamışımdır. Giydiklerimin bana yakışmadığını düşünürüm. Makyaj yaparım, örneğin bir filmin galasına gitmek için, “Aman ne olmuşsun böyle” desinler, gözlerim dolar koşar banyoya yıkarım suratımı.

Biraz komplekslerinizi anlatmış oluyorsunuz böylece?

Elbette. Giydiklerimi hiç yakıştırmam kendime dedim. Her zamankinden biraz daha şık giyinsem “Aman ne güzel olmuşsunuz Adile abla…” desinler mahvolurum. ‘İşte bana acıyorlar, onun için iltifat ediyorlar.’ diye. Son zamanlarda denize giremez oldum. Dehşetli utanıyorum. Bu son yolculukta ya bir, ya da iki defa denize girdim. Hiç kimsenin ısrarı beni kandıramadı. etrafımda benim yaşımdaki kadınlar örtüler içinde oturup beni seyrettikçe, iyice kötü oluyorum, hepten vazgeçiyorum. Aşağılık kompleksi bunlar tabii ki.

Batıl inançlarınız çok olmalı?

Hemen hepsine inanırım. Biraz hafifletmeğe çalışıyorum bütün bunları ama, öylesine az yararı oldu kibu çabamın. Kocam bile alıştı artık bütün bunlara. Birisi ölsün, gece hemen yataklarımız birleşir, bu iş bir ay kadar sürer. Olay biter, bir yenisi oluncaya kadar yine yaşamımız normale döner.

Sizi en fazla kızdıracak, yerinizden hoplatacak olay ne olabilir?

Öylesine çok ki. Yukarıda da söylediğim gibi, kızgınlığımı açık açık belli etmiyorum. Ama, kırılıyorum. Örneğin, tiyatroda akşama kadar elleri donarak yerleri süpüren çocuğa “Haydi git de bana bir paket sigara al” deyiverenlere sinirlenmemek olası değil. Yüreğimin içinden bir şey cızlayıveriyor o zaman. Belki ağlıyorum, görmemezliğe geliyorum falan…

Yaşamımız içinde yaşadığınız en büyük acı oğlunuzu kaybetmeniz oldu sanrım?

Evet, daha büyüğünü yaşamadım. Biz ana, baba, çocuk değildik. Üç tane dosttuk. Güzel bir arkadaştık. Ölümüne hazırlamıştık biraz kendimizi. Açık kalp ameliyatıydı geçirdiği. Ve yaşayamadı. Ondan sonraki beş sene benim için inanılmaz acılarla dolu. Elbette Ziya Bey için de. İşte sonra kuş, köpek, bebek böyle oyuncaklara tutkun olduk. Balıklar yaşadı, köpek kör oldu, çiçekler büyüdü böyle gidiyor yaşamın geri kalan kısmı.

İşiniz, sıkıntılarınızı bir ölçüde olsa hafifletmiş olmalı.

Evet. Sahne korkunç bir oyalanma oldu benim için. Ama, korkularım, ürkekliklerim gün geçtikçe daha da bir arttı.

Özlemlerinizin, keyiflerinizin eski tadı kaldı mı?

Özlemler değişti. Yaşamadaki amaçlar bir başka türlü oldu galiba. Yine de sevinecek, mutlu olacak şeyler bulabiliyor insan her türlü acıya rağmen.

Ölmekten korkuyor musunuz?

En büyük korkum. Aklıma getirdiğim an her tarafım titriyor.

Bir erkek sizce nasıl olmalı?

Ha önemli işte bu. İnsanı saracak, güvenilecek birisi olması gerekiyor erkeğin. Sorumlulukları paylaşacak, dostluğu iyi tanıyan birisi diye tarif edebiliyorum.

 

Kaynak: SABAH

“Liselerde Gericiliğe Asla İzin Vermeyeceğiz!”

0

Türkiye yaklaşık 2 haftadır liselerin yayınladıkları bildirileri konuşuyor. Bildirilerde gericiliğe, baskılara karşı ayaklanma, laik bilimsel eğitim vurguları ön plana çıkıyor. Köklü liselerde yayınlanmaya başlayan dalgasına Türkiye Liseliler Birliği(TLB), 365 lisenin imza attığı ortak bildiriyle destek verdi. Liselerde meydana gelen bu hareketlilik çok farklı başlıklarda tartışılmaya devam ediyor. Kimisi bu ayaklanmanın yeni bir Gezi Ayaklanması yaratabileceğini iddia ederken, kimisi liselilerin gençlik hareketlerinin başına geçebileceğini öne sürüyor.

TLB’nin bildirisine imza atan İmam Hatip Liseleri, özel liseleri, kaygılarını, bildirilerin nereye evrileceğini, talepleri gerçekleşmezse neler yaşanacağını, TLB Genel Başkanı Bora Çelik ile konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraflar: Dilek Sarıgül

RÖPORTAJLIK : Liselerde ayaklanmalar başladı. Gericiliğe, baskılara karşı ayaklandıklarını ifade eden bildiriler peşpeşe geliyor. Türkiye Liseliler Birliği de 365 liseyle destek bildirisi yayınladı. Liselerde neler oluyor? Bu bildirilerin anlamı nedir?

BORA ÇELİK (BÇ) : Liselerdeki ayaklanma aslında bizim çok eski tarihimize dayanıyor. Mesela Kurtuluş Savaşı’nda da liseliler cepheye gittiler ve en önde mücadele ettiler. Galatasaray Lisesi mesela mezun veremeden bütün gençliğini feda eden bir kültürdür. Bugünkü liseliler de o kültürün devamını getirenler. Heybeliada Lisesi, Kayseri Melik Gazi Lisesi, Sivas Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi. Bu köklü liseler Kurtuluş Savaşı döneminde en ön cephede vatan savaşında yer aldılar. 1968 üniversite hareketi olarak gözüküyor. Ama 68’e giden süreci hazırlayan yine liseliler. Not sisteminin düzensizliğine karşı 10 bin liseli Taksim Meydanı’na çelenk bırakıyor. Yani 68’de de liseli hareketi var. Erdal Erenlerin verdiği mücadele yine o zaman da var. 

Yani bu olay sadece 2 hafta önce başlayan bildiri meselesi değil. Çünkü sistemin yaratmak istediği bir toplum, bir nesil var. O yüzden de gençliği olabildiğince köklerinden uzaklaştırırlarsa liselerde istedikleri gibi bir nesil yetiştirebilirler. Bunun için de bazı hamleler yaptılar. Bundan 4 yıl önce Atatürkçü nesillerin yetiştirilme hedefi Milli Eğitimden kaldırıldı. 4+4+4 sistemi aslında kesintisiz eğitim gibi gözüküyordu. Ama esasında zorunlu eğitim 4 yıla indirildi. Bu sistemle çocuk gelinlerin artmasının önü açıldı. Önceden lisedeki kızlar evlenemiyordu. Zorunlu olarak liseyi bitirmesi gerekiyordu. Şimdi dediler ki siz açık öğretime gidin evlenebilirsiniz. Sonrasında çocuk gelinlerde %35’lik bir artış var. 2012’nin rakamlarında 20 bin liseli ailesi tarafından evlendirilmek üzere başvurulmuş. Bunun dışında başvuruya yansımayan onbinler var. Burada çocuk gelinlerin ölüm nedenlerine baktığınızda ilk sırada hamilelik ve bundan kaynaklanan sebepler geliyor. tlbGericilik nesilleri kurban ediyor. Bunun da bir rahatsızlığı var. Atanan müdürlerin “erkeklerle kızlar 1 metreden yakın olmayacak, merdivenlerde kızlar buradan erkekler buradan gidecek” sözleri.. 2 yıl önce Antalya’da yaptıkları Milli Eğitim Kurultayında karma eğitimin yasaklanmasını bile tartışma haline getirdiler. O zaman o liseliler Ankara’da gerçekten ‘Milli Eğitim Kurultayı’ diye alternatif bir kurultay topladı ve gericiliğe karşı tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Gericiliğin metotlarını reddetti, bilimsel taleplerini ortaya koydu. Laik eğitimin olması gerektiğini söyledi. YGS skandalı olduğu zaman Türkiye’nin dört bir yanında liseliler ayaklandı. Ve o liseliler her yerde tavırlarını ortaya koydular. Fetullah Gülen’in dershanelerini bastılar. Sorumluların onlar olduğunu biliyorlardı çünkü. En son Talim Terbiye Kurulu 18 Martta Çanakkale Zaferimizin yıl dönümünde bir bildiri yayınladı. Ve o taslağın içerisinde bir tane Mustafa Kemal Atatürk yok. Kurtuluş Savaşı yok. Türk Milleti kavramı yerine Osmanlı ümmeti gibi kavramlar ortaya konuluyor. Bunlar aslında Türksüz Anayasacıların Atatürksüz tarih kitabı. Bunların yapmalarının sebepleri de çok açık şekilde belli; yeni bir nesil ortaya koyacaklar. Buna eğitimden adım adım başladılar. Liselilerin buna tepkisi en başından beri var. Son 2 haftada olan bir mesele değil. Bütün bunlara tepki olarak liselerde tavırlarını belli etmeye başladılar. Birike birike bu hale geldi. Yozgat’ta mesela kız öğrencinin etek boyuna karışan müdürler vardı. Bunların üstüne bir tepki oluştu. En son 19 Mayıs’ta binlerce liseli Atatürk’ü sildirmeyeceğiz pankartıyla yürüdü. Liselilerin ayaklanmacı, isyancı tavrı her zaman vardı. Bütün bunların getirdiği son noktada liseliler patlamaya başladı. Liseliler her zaman böyledir. Haziranda da böyleydi. Haziran hareketi tam bitti derken siyah tişörtlerini giydiler sokaklara döküldüler, bu daha başlangıç diyerek o mücadeleyi tekrardan alevlendirdiler. Her zaman da Türkiye’nin zor koşullarında kendi üzerlerine düşen ne varsa yapmaya hazırlardır.

Liseliler Neler Talep Ediyor?

RÖPORTAJLIK : Yayınlanan bildirilerde hedefler vardır diye düşünüyorum. TLB’nin bu bildirideki hedefi ve talepleri neler?

BÇ : Taleplerin başında parasız, bilimsel, laik eğitim var. Bu bildirilerin hepsini yan yana koyun okuyun. Hepsinin ortak noktası, dayandığı bir nokta var. O da Atatürk ve Cumhuriyet değerleri. Özlemleri laik bir eğitim için sırtlarını Atatürk ve cumhuriyete veriyorlar. Bu çok önemli. Diğer mesele de eğitim kalitesinin düzeltilmesi. Şuanki en iyi öğretmen ezberci öğretmen. Sınavda çıkan soruları ezberleten öğretmen. Kendisini sevdirebilen o yüzden saygı gören öğretmen iyi değildir. Meslek liseleri şuanda vasıfsız eleman yetiştirme merkezleridir. Halbuki meslek liselerinin üretim merkezi odaklı olup teoriyle pratiği birleştirdiği liseler haline getirilmesi lazım. Liselerin en önemli ihtiyacı olarak biz laboratuvarlar yapılmasını tespit ederken Milli Eğitim mescid yapılması olarak görüyor. TEOG sistemi kullanılarak on binlerce liseli zorla İmam Hatip Liselerine gönderiliyor. Bunların hepsine tepki vardı ve o tepkiye karşı bir ayaklanma oldu. Sınav merkezinde bir eleme usulü var. Bu eleme usulünde başarıdan ziyade ne kadar arkadaşını geçersen, ne kadar arkadaşın başarısız olursa sen başarılı oluyorsun. Mesleki yönelimin senin yeterliliğin üzerine değil. Tam aksine arkadaşın başarısız olur, sen ondan bir tık başarılı olursan bu sistemde öne geçiyorsun. Bu şekilde arkadaşlarımızın başarısızlığından mutluluk duyan bireyler haline getirilmeye çalışılıyoruz. Bunun da değiştirilmesi gerekiyor. Onun yerine mesleki yönelimlerimizin çok öncesinden belirlendiği üretim odaklı olması gerekiyor.

Talepler Gerçekleşmezse?

RÖPORTAJLIK : Talepleriniz ve hedefleriniz gerçekleşmediğinde neler olacak? Bu hareketlenme sadece bildiri olarak mı kalacak? Ya da bir gençlik ateşi olarak mı kalacak? Yoksa başka eylemler yapmayı düşünüyor musunuz?

BÇ : Öncelikle bu taleplerimiz gerçekleşecek. Gerçekleşmezse ne olur diye düşünmedik. Onu gerçekleşmediği zaman düşüneceğiz. Ama bu mücadele 2-3 günlük bir mücadele değil. Bizim verdiğimiz mücadele aslında 2007 yılında Türkiye Gençlik Birliği’nin liseli birimi olan TGB Liseli’yle başladı. 2007’den beri süren bir mücadele var. Genç Adımlar Dergisi, Liseli Gazetesi, Talebe Dergisi. Toplamda 32 sayı çıkarttı bu arkadaşlarımız. Oradan binlerce liseli arkadaşımız bu dergileri yazdı. Bunun geçici bir heves olmadığını buradan çok net bir şekilde görebiliriz. Bu talepler gerçekleşecek. Gerçekleşmezse diye hiçbir zaman düşünmedik. Gerçekleşmediği zaman tekrardan otururuz. Umudumuzu kaybetmeyiz. Çünkü biz 200 yıllık tarihimizde birçok devrim gören bir neslin evlatlarıyız. Jön Türk Hareketi, Mustafa Kemal Devrimi, 27 Mayıs İhtilali.. Bunların hepsi bizim toplumumuzda ilerici olan hareketler. Ve bu kadar kısa zamanda bu kadar ilerici hareketleri yapan başka bir millet yok. O yüzden her zaman umutluyuz, her zaman kararlıyız. Taleplerimiz gerçekleşmediği zamanda da umudumuzdan hiçbir zaman vazgeçmeden yine en büyük kararlılığımızla mücadeleye devam edeceğiz.

Bildiriler Örgüt İşi mi?

RÖPORTAJLIK : TLB’nin imzasından önce başlayan bildiriler örgütlü bir hareket miydi? Yoksa tamamen öğrencilerin bireysel tavırlarıyla mı meydana geldi?

sırtdönmeBÇ : Öğrenciler kendi içerisinde örgütlüdür. Bizim toplumumuz her yerde örgütlüdür. Beraber maç izlemeye giden taraftarlar aslında bir örgüttür mesela. Bugün liselerde yapılan bir örgüttür. Ama bir çatı örgütleri yoktur. Kendi aralarında bir örgütlenmeleri vardır. Öğrenciler kendi okullarında arkadaşlarıyla bir araya gelerek taleplerini ortaya koydular. Bir örgüte bağlı olmadan, kendi içlerinde bir hareketti. Bizim yaptığımız hareket onlara karşı değil. Tam aksine onların mücadelesini selamlayan ama aynı zamanda da başarının ancak örgütlü mücadeleden geçtiğini göstermek için böyle bir çalışma. Robert Koleji ve Keçiborlu İmam Hatip Lisesi’ni nasıl birleştireceksin? Veya onları birleştirmeden bir zafer kazanılabilir mi? Okullardaki bildiriler bir umuttur, duruştur, kararlılıktır. O arkadaşların yaptığı iş çok önemlidir. Ancak büyük zafer birleşmeyle olur. Çünkü geleceğimizi elimize alacağız diyoruz. Bunu nasıl yaparız? En büyük akıl olan ortak aklı kullanarak, birlikte hareket ederek yapabiliriz.

RÖPORTAJLIK : Robert Koleji, temel liseler gibi özel liseleri de bildirinizi imzalamış görüyoruz. Bu tür okullarda genelde gericilik, baskıcılık pek beklenmez. O okullarda da bu tür baskılar mı var? Yoksa destek amaçlı imza mı attılar?

BÇ : Bu aslında tek bir meseleye odaklanıp koydukları protesto değildi. Bunun içerisinde bir Cumhuriyet ve Atatürk kaygısı da var. Laik eğitimden uzaklaşılmasının kaygısı var. Gerçekten milli, parasız, bilimsel, laik bir eğitim talepleri var. Özel lisede okuyanların hayatları sadece okulda geçmiyorki. Kendi lisesinden farklı birçok yerde arkadaşı var. Onla yanyana geldiğinde bu tedirginliklerini çok rahat görebiliyorlar. Bir etkinlik düzenleyecekleri zaman etkinlikleri yasaklanabiliyor. Yani özgürlüklerinin kısıtlanmasına yönelik de bir tepki var. Diğer liseye bakıyorsunuz. Gerici uygulamalara karşı bir karşı karşıya gelme var. Hepsinin ortak paydasına baktığınız zaman gericilik ve bölücülüğe karşı liselerini vatan belleyen liselilerin ortak bir tepkisi. Arkasını yasladığı yegane kuvvet Atatürk ve cumhuriyet.

Liselerdeki Ayaklanmalar Yeni Bir Gezi Ayaklanması Olur mu?

RÖPORTAJLIK : Liselerin bildirilerinden sonra yeni bir Gezi ayaklanması mı geliyor deniyor? Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

BÇ : Haziran Cumhuriyet tarihinin yaşadığı en büyük ayaklanmalardan birisi. Gezide insanlar niye sokaklara çıktı? Bir ağaç meselesi gibi gözüküyor ama aslında özgürlükler için hayatları kısıtlamaya çalışan iktidara karşı bir başkaldırı. Hepsinin ortak sloganı ‘Hükümet İstifa’ ve ‘Mustafa Kemalin Askerleriyiz’. Taksim Meydanına girildiğinde ellerde Türk bayrakları vardı. Sonrasında bu başka yere evrildi. O zamanın konumlanması cephesi, kendi onurları kendi yaşam tarzlarını kısıtlamaya çalışanlara karşı bir mücadeleydi. Ama şimdi daha farklı bir hale geldi. PKK Vezneciler’de bombalı saldırı yaptığında sosyal medyadaki bir paylaşımda çevik kuvvete ‘biz sizin gazınızı yine yeriz, yeterki siz şehit olmayın’ yazıyordu. Orada meseleyi koyuyor. O gün biber gazına karşı yapıyordun. Şuan bunu PKK’ya karşı yapıyorsun. Büyük halk hareketleri önümüzde bekliyor. Bu Haziran gibi bir şey mi olur? Bilmiyorum. Ama kesinlikle bu ülkenin bütünlüğünden yana olan bir ayaklanma bizi bekliyor.

Öğrenci Hareketinin Başına Liseliler mi Geçiyor?

RÖPORTAJLIK : Öğrenci hareketleri daha önceden üniversitelerde yaşanırdı. Liselilerin günümüzdeki çıkışlarından sonra öğrenci hareketlerinin başına liseliler geçti diyebilir miyiz?

BÇ : Hepsinin üstlendiği roller var. Üniversitede gençlik hareketi hiç bir zaman bitmez. Arkasına yasladığı çok büyük birikimler var. Oradan dersler çıkartarak bugün üniversitelerde büyük hareketler oluyor. En yakını TGB’nin 19 Mayıs’ta yaptığı eylem. IŞİD 81 ilde kan akacak derken, on binlerce insan hem de çocuğuna asker kıyafeti giydirerek korkmadığını gösterdi. Bunu üniversite mücadelesinin başındaki TGB yaptı. O yüzden üniversite hareketi azalıp liseli hareketi büyür dersek yanlış olur. Tam aksine bunlar birbirini destekler. Bugün liselerde bir hareketlilik oluyorsa bu üniversiteleri de besler. Bugün üniversitelerdeki mücadele büyüdüğü zaman aynı şekilde liselerdeki mücadele de artacaktır.

RÖPORTAJLIK : Bildirilerde yer alan başlıklardan birisi de kadrolaşma. Proje Okulları konusuyla beraber tartışılıyor. Siz bu konu hakkında neler söylersiniz?tlb4

BÇ : Proje okulları Türkiye’deki liselerin 170’ini kapsıyor. Bu liselere baktığınız zaman hep köklü liseleri görüyorsunuz. Bu liseler 100-150 yıldır hep vatan mücadelesi cephesinde yer almış, Mustafa Kemal’in ilkelerine sahip çıkmış, milli eğitimin metodlarını uygulamaya çalışan liseler. Buraları nasıl yönetebilirsiniz? Orada çıkan nesile nasıl yön verebilirsiniz? Ancak başına geçerek yapabilirsiniz. Atamalar yapılırken önceden öğretmenin deneyimine bakılırdı, diğer öğretmenlerin fikirleri alınır, onların puanlamasına göre tekrar tekrar değerlendirilirdi. Şimdi bunun yerine MEB doğrudan istediği kişileri atayabiliyor. Atadıkları isimler de kendilerine yakın olan isimler. Doğrudan şuan ki milli olmayan eğitim sisteminin politikalarını uyguluyorlar. Ve proje dediğimiz şey de aslında bu. İmam Hatip-TEOG meselesi de bir projeydi. Zorunlu İmam Hatiplere çocukların yerleştirilmesi de bir projeydi. Bugün müfredattan Atatürk’ü çıkartmak da bir proje. Kendi nesillerini yaratmak istiyorlar. Ama ne kadar uğraşsalar da kendi nesillerini yaratamadılar. Şimdi gidin liselilere örnek aldığınız kimler var diye sorun. Uğur Mumcu olmak istiyorum der, Ahmet Taner Kışlalı, Deniz Gezmiş, Mustafa Kemal gibi olmak istiyorum diyen çıkar. Ama karşı tarafın yaratmak istediği nesile sorun. Bir tane isim söyleyemez. Çünkü yıllardır uğraşsalar da yaratamadılar. 2000 yıl önce yaşayan insanların ismini bir kişiden duyarak rol model alabiliyorlar. Bu da bunun göstergesi aslında.

Liselerin İmam Hatipleştirilmesi

RÖPORTAJLIK : Okulların İmam Hatipleştirilmesi de çok tartışılıyor. Bildiriye destek veren 365 liseden 2’si İmam Hatip Lisesi. İmam Hatip Liselerinin bildiriye destek vermesi şaşırttı açıkçası.

BÇ : Bizlerin burada öncelikle imama ya da hatipliğe karşı değiliz. Biz İmam Hatipliğe karşıyız. Bugün İmam Hatipler şuan ki milli eğitimin projesi. Ve o projeye karşı bir çıkış var. Buırada en büyük rahatsızlığı İmam Hatip liseleri öğrenciler çekiyor. Çünkü gereğinden fazla bir İmam Hatip Lisesi açılması var. Bunun sonucu bu çocuklar kendilerini nasıl istihdam edecek? Bu yüzden İmam Hatiplerin sayısının arttırılmasına karşı bir tavır sergiliyorlar. Oradaki rahatsızlıkları da bundan kaynaklanıyor. Ve bu yüzden bu bildiriye imza atıyorlar. Biz İmam Hatip Liselerinin olmasına karşı değiliz. Gereğinden fazla olmasına karşıyız. Fen liselerimizin, Anadolu Liselerimizin laboratuvarları, kütüphaneleri yokken yatırımların İmam Hatiplere yapılması rahatsızlık yaratıyor. İmam Hatiplerin karşı olmasının sebebi de bu. Sen fazla yaratırsan ne olacak? İlerde işsizler ordusu ortaya çıkacak. Bu öğrenciler de kendi geleceğini düşünüyor ve bu politikaları beğenmiyorlar. Ve bizim liselerimizi onlar kendi çıkarları için siyasete alet ediyorlar diyorlar. O yüzden bir karşı duruş var.

RÖPORTAJLIK : Peki bu bildirilere karşıt bildiriler gelirse? Bu kargaşaya sebep olmaz mı?

BÇ : Karşıtlık her zaman olacak. Kargaşaya sebep olacağını düşünmüyorum. Tam aksine geliştirir. Ki zaten yapıyorlar da. Aslında bu bildiriler Kemalist devrimin kireçlenmesinden sonra bizzat devlet eliyle her gün defalarca imzalanarak bizim liselilerimizin önüne konuldu zaten. O bildiriler zaten vardı. Şimdi ortaya çıkan bildiriler, o bildirilerin karşıt bildirileri.

RÖPORTAJLIK : Milli Eğitim Bakanı yine değişti. Son yıllarda defalarca kez olduğu gibi. Bu liselerdeki eğitimi nasıl etkiler?

IMG_52331BÇ : Bir belirsizlik var. Sınav sistemi son 14 yılda 13 ya da 15 sefer değişti. Artık sayılarını akılda tutmak bile çok zor. Bu öğretmeni de öğrenciyi de tedirgin ediyor. Öğrenci kendisini 2-3 yıl öncesinden bir sisteme göre hazırlamaya çalışıyor. Tam sınava gireceği zaman sınav sistemi yine değişmiş. Bu öğrencinin kendisini hazırlaması motive etmesi bakımından büyük bir zorluk. Şuanda anket yapın. Sınava girecek öğrencilerin ailelerine “çocuğunuz hangi sınava girecek, sınav kaç dakika?” diye sorun. Gününü biliyordur belki ama şuan ki sistemi, kaç soru olduğunu vs hiçbirini bilmezler. Çünkü sistem devamlı değişiyor. Veliler arasında da ne yapacaklarını bilmemezlik var. Bu bir huzursuzluk da yaratıyor. Bunu önceki MEB Nabi Avcı kendisi de “format atmak lazım eğitim sistemine” diyerek itiraf etmişti. Format sistem çöktüğü zaman atılır. Kendileri bile eğitim sisteminde bir devrim gerektiğini söylüyorlar. Ama bunu onlar yapamazlar. Bunu bizim kuşağımız yapacak. Büyüklerimizin yol göstericiliğinde. Bu milletin tekrardan birleşmesiyle olacak bir şey.

RÖPORTAJLIK : 365 lisenin hazırladığı bildiriye geri dönelim. Bu bildiri liselerde ve öğrenciler arasında nasıl bir etki yarattı?

BÇ : Biz bu bildiriyi yayınladıktan sonra internet üzerinden ilk gün 43 üyelik, ikinci gün 62 üyelik başvurusu geldi. Bu üyelikler artmaya devam ediyor. Bu, liselerde bu bildirinin konuşulduğunu gösteriyor. Telefon açıp mezun oldukları liselere sahip çıktığımız için “sizlerle gurur duyuyoruz” diyen, “mücadele başlattığınızda her zaman arkanızda bizlerin olduğunu bilin” diyen, bizi destekleyen çok sayıda veli ve mezunlar da aradı. Haberlerin sosyal medyadaki paylaşımları da bildirinin ne kadar büyük etki yarattığını gösteriyor. Bize Almanya’dan 3 lise ulaşarak bildirimizi istedi, imza atmak istediklerini ilettiler. Bu bildirinin etkileri Türkiye dışına da taştı. Bu da etkisinin ne kadar büyük olduğunu, liselerde ne kadar çok konuşulduğunu gösteriyor.

RÖPORTAJLIK : TLB ve çalışmalarınız hakkında bilgi alabilir miyiz?

BÇ : TLB, benin biz olduğu yerdir. Türkiye’deki hangi ile gitsen kalacak yerinin olduğu yerdir. TLB, TGB’nin liseli birimi olarak örgütlenmekte ve faaliyet yürütmekte. Temel ilkeleri sağ sol demeden gençliği vatan savunmasında birleştirmektir. Birçok etkinlik ve eylemler düzenliyoruz. Parasız, Bilimsel ve laik eğitim için yapılan mücadeleler yer alıyor. Gerici Milli Eğitim kurultaylarına karşı alternatif olarak yaptığımız Milli Eğitim Kurultayları, 4+4+4’e karşı yaptığımız mücadeleler, gençliği uyuşturmak için emperyalizmin sözde özgürlük adı altında gençlere dayattığı uyuşturucuya karşı yapılan mücadeleler. Kendi yeteneklerimizi keşfettiğimiz, geleceğimizi inşa ettiğimiz, kendimizi geliştirdiğimiz bir birlik.

RÖPORTAJLIK : Şunları da yapacağız diyeceğiniz çalışmalarınız var mıdır?

BÇ : Liselerde gericiliğe asla izin vermemek için mücadele başlattık. Önümüzde LYS-YGS sınavları var. Arkadaşlarımızın tercihlerini yapmak, onların mücadelesini üniversitelere taşımak gibi bir görev var. TLB kamplarımız geliyor. TLB kamplarımızda önümüzdeki dönemde nasıl mücadele etmeliyiz? Hangi vurguları ön plana çıkartacağız? Bunları konuşup tartışacağız. Yazıp çizip öğrendiğimiz, ürettiğimiz, aynı zamanda da eğlendiğimiz kamplar olacak.

RÖPORTAJLIK : Liselerdeki en büyük sorunlar, baskılar nelerdir?IMG_52461

SEDA NUR SEVİNÇ (SNS) : Biz kız meslek lisesiyiz. Etek boylarımıza çok fazla karışılıyor.

MERVE NUR SEVİNÇ (MNS) : Biz karma liseyiz. Pantolonun bol olması gerekiyor. Ayak bileğinin bile gözükmesini istemiyorlar. Oturduğum zaman ayak bileğim gözüktüğünde “o pantolonun hali ne öyle? O bileğini kapat” diye uyarılar geliyor.

RÖPORTAJLIK : Liselerin bildiriler yayınlamasına öğrenciler nasıl tepki verdiler?

MNS : Öğrenciler gündemi takip etmediği için pek fazla tepki göstermiyorlar.

SNS : Bazı öğrenciler olanların farkındalar. Gericiliğe karşı tepki gösteren, sistemi eleştiren arkadaşlarımız oluyor.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.

BÇ : Öncelikle çok teşekkür ederim. Türkiye’de bir gençlik dinamiği var. Bu dinamik bizim 200 yıllık tarihimizde her zaman ayakta olan kuşaktır. Bu gençlik ayağa kalktığı zaman da hiçbir zaman devrimi yapmadan oturmamıştır. Bu 2 yıl sonra olur, 5 yıl sonra olur. Biz yarın olacakmış gibi hazırlıklı, mücadelemizin başında olacağız. Bir yandan sabrımızdan da asla vazgeçmeyeceğiz. Şunu biliyoruz. Geleceği yönetecek olan nesil bizleriz. Bunun için ne gerekiyorsa yapmaya hazırız.