Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 43

Prof.Dr. Çiler Dursun’la Gazetecilik Üzerine..

0

Türkiye’de gazeteciliğin günümüzdeki konumu yıllardır tartışılmaya devam ediyor. Bir yandan basın özgürlüğüne yönelik baskılar, bir yandan gazetecilerin örgütlenememesi, diğer yandan da iş bulamama sorunu gazetecilik yapmayı günden günde daha da zorlaştırıyor.

Bütün bu tartışmalar devam ederken bir yandan da üniversitelerde İletişim Fakülteleri kapsamında her yıl yüzlerce genç gazeteci mezun oluyor. Sektörde yaşanan sorunlar ve baskılar gazetecilik öğrencilerini daha öğrencilik hayatlarında düşüncelere sürüklüyor meslekten koparıyor. Biz de RÖPORTAJLIK olarak bu konuları gazetecilik öğrencilerinin en sevdiği hocalardan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi (İLEF) Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Çiler Dursun’a sorduk. Ankara Temsilcimiz Merve Gökhan’ın yaptığı röportajda Çiler Hoca’yla gazeteciliğin geleceğini, üniversitelerde verilen eğitimin yeterliliğini, özgür basının önündeki engelleri ve daha bir çok konuyu konuştuk.

Röportaj: Merve Gökhan

RÖPORTAJLIK : Öncelikle şöyle başlayalım. Çiler Dursun kimdir?

ÇİLER DURSUN (ÇD) : Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü öğretim üyesiyim. 1989 yılında gazetecilik bölümünü kazandım. Çok istekli bir şekilde üst tercihlerimdeydi.1993 yılında lisans Ankara Üniversite’sinden mezun oldum.Hemen yüksek lisansa başladım. Bölüm ikincisi olarak mezun olmuştum. Yüksek lisansı sürdürürken araştırma görevliliği sınavına girerek akademiye geçiş yaptım. Fiilen hiç gazetecilik yapmadım ancak çeşitli gazetecilik kuruluşlarında, dergilerde staj dönemlerim oldu. O staj dönemlerinde sektörün içerisinde çok da devam etmek istemediğimi fark ettim ve onun için akademiye yöneldim. 2002 yılında doktor oldum, 2005 yılında doçentlik unvanımı aldım, 2010 yılında profesör olarak kadroya atandım. Halen bölüm başkanlığı görevimi sürdürüyorum. Gazetecilik alanında genel olarak sosyal teori, siyasal teori, felsefe ağırlıklı çalışmalarımı iletişimle disiplinlerarası bir biçimde birleştirerek derslerimi veriyorum. Öğrenci yetiştiriyoruz alana, sektöre gazeteci yetiştirmeye çalışıyoruz.

 

Gazetecilik Adaylarında Olması Gereken Özellikler

RÖPORTAJLIK : Her bölümün aslında öğrencilerden de beklediği belli başlı özellikler var. Peki, sizce Gazetecilik bölümünde okuyan birinde hangi özellikler olmalı?

ÇD : Gazetecilik yapmak isteyen ve bunun eğitimini de almak için gelmiş olan kişilerin her şeyden önce ciddi bir gözlemci ve bulunduğu ortamı çok iyi analiz eden sadece gözlem yapmayıp analitik düşünebilen insanlar olması gerekiyor. Bütün eğitim sistemimiz bu özelliklerin güçlendirilmesine yönelik. Aynı zamanda meraklı kuşkucu olmalı, hemen ikna olmaması gerekiyor. Kendine anlatılan, gördüğü herhangi bir şeye inanmak yerine onun geri planındaki nedenleri ya da farklı olup olmadığını, gördüğü tanık olduğu herhangi bir şeyin bir olgunun farklı anlaşılıp anlaşılmayacağı farklı gelişmelerin sonucu olup olmadığını i sorgulayan bir tutumda olması lazım. Ama aynı zamanda şunuda biliyor olması lazım bu kişisel özelliklerin yanı sıra Türkiye’de gazetecilik alanına geçmek için fakültelerden gazetecilik eğitimi almak tek başına yeterli değil. Çok farklı alanlardan sektöre güçlü bağlantıları olan kişiler geçiş yapabiliyorlar. Yani biraz fedakarca bir şey yapıyorlar dört yıllık eğitim sonrasında sektöre geçiş yapma isteğini karşılayacak bir sektörel durum yok Türkiye’de şuanda. Dolayısıyla biraz daha kendisini farklı özelliklerle donatarak yabancı dil bilgisini, medya yeni medya kullanım becerilerini artırarak ve kendine özgü bir uzmanlık alanı gazetecilik alanı içerisinde saptayıp onun içinde derinleşerek özelliklendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani bulunduğu toplumu iyi anlayabilmek, iyi tahlil edebilecek bir bakış açısına sahip olması bir merak, sorgulamaya, eleştirel sorgulamaya sahip olması gerekiyor tabi.


Üniversitelerde Verilen Eğitimler Yeterli mi?

RÖPORTAJLIK : Üniversitede verilen eğitim hakkında ciddi eleştiriler var. Teoriye, ezbere dayalı, öğrencilerin pratik yapmasına çok fazla imkan tanımayan bir sistem mevcut. Siz bir Gazetecilik Hocası olarak verilen eğitimleri yeterli buluyor musunuz? Önerileriniz nelerdir?


ÇD :
Ben daha çok kendi fakültemizdeki müfredat ve orda ki dersler ve öğrencilerin durumuyla ilgili güncel, sıcak bilgiye çerçeveye sahibim. Ama genel olarak iletişim alanında diğer fakültelerin müfredatlarına da aşinayım biliyorum neler yaptıklarını. İletişim alanı çok değişik bir alan. Hem sektörel yönü var hem akademik yönü var. Ankara Üniversitesi müfredatı daima akademik yönü açısından çok güçlü olmuştur ve diğer fakültelere ve programlara da örnek oluşturmuştur. Burada hep yeni teknolojinin yeni ihtiyaçların, yeni toplumsal ihtiyaçların yarattığı gereksinimleri karşılayarak karşılamaya yönelik müfredat sürekli güncellenmektedirde. Çok genç arkadaşlarımız çok farklı önerilerle içeriklerle katkı sunuyor müfredata. Öğrencilerimizin müfredatta yer almasını ya da formasyona kazandırmayı önemsedikleri konuları da dahil ediyoruz. Dolayısıyla eğitimin içerik yönü ve öğrenciyle etkileşim yönünün çokta sıkıntılı olduğunu zannetmiyorum. Ama tabi hep öğrencilerimizden şöyle yakınmalar da geliyor; biz daha fazla teçhizatla alet edavatla sektörün içerisindeki gerçek koşulları bize yaşatacak olan ortamla fakültede karşılaşmak buluşmak istiyoruz yönünde talepleri çok yoğun oluyor. Bu amaçla bizim uygulama atölyelerimiz var; Radyo-tv sinema, belgesel ve halkla ilişkiler, reklam atölyesi, film atölyesi, gazetecilik için Görünüm Gazetesinin atölyesi. Bu atölyelerde öğrenciler ciddi anlamda normal bir sektörel üretimin dinamikleri ve mentalitesi neyse büyük ölçüde ona uygun yapıyorlar işlerini. Dolayısıyla bir deneyim de kazanıyorlar bu yönüyle. Ama şu tabi tartışmalı bir konu. Birinci sınıftan itibaren böyle çok fazla pratiğe yönelik uygulamaya yönelik derslerle yoğunlaştırmak ve daha kavramsal düzeydeki dersleri azaltmak iyi olabilir mi olamaz mı bu tartışmalı. Ben çok da iyi olacağını düşünmüyorum bunun bir dengesi olması gerekir. Herşeyden önce gazetecilik yapanların belirli teknik kapasitelere sahip olmaları açısından bugün çok büyük bir sorun yok, teknoloji işi kolaylaştırıyor bir çok anlamda kompirüze olmuş vaziyette. Gazetecilik yaparken kendi fotoğraflarını da çekebiliyorlar metnini hemen gönderebiliyorlar. Anındaki tanıklıkları belgelendirebiliyorlar görüntülü çekimlerle. Ama habere dahil olan olgunun nasıl sunulacağı ve sunma biçiminin toplum üzerindeki dönüştürücü gücüyle ilgili büyük bir farkındalığın sahip olması gerekiyor ve aynı zamanda bu dönüştürücü gücü sınırlandıran endüstriyel habercilik endüstrisinin, medya endüstrisinin sınırlandırıcı dinamiklerinin de farkında olması ve kendine stratejik bir yön çizebilmesi gerekiyor. Yani ne bütünüyle endüstrinin gerekliliklerine teslim olmuş ve onun dili içine yerleşmiş ne de Don Kişot gibi biz okulda öğrendiğimiz eleştirel çerçeveyi bütünüyle hayata geçirebileceğiz sanısıyla çıkmaması gerekiyor bu fakültelerden. Bu çok uzun ve meşakkatli bir yol. Gazetecilik yapmak için başlangıçtaki muhabir konumundan daha üst konumlara geçiş sürecinde ya da ilerleyiş sürecinde, kurum içerisinde hiyerarşik üretim biçimiylede bir biçimde uyumlanması gerekiyor. Bunu yaparken kendi öğrendiği bildiği toplumsal eleştirinin eleştirel kodlarından yararlanamayabilir ya da taviz vermek zorunda kalabiliyor. Bunun gerilimlerini kendi içinde taşıyabiliyor. Gazeteci olmak kolay değil dünyanın her yerinde bu anlamda zor ama Türkiye için daha zor. Bizim eğitim müfredatımız bu ayrımı yani endüstri sektör ayrımı ile akademideki toplumsal analizi toplum eleştirisi ayrımını bir dengede tutmaya çalışan bir müfredat her zamanda bu dengeyi korumaya çalıştık.


İletişim Fakültelerinin Gazetecilik İçin Önemi

RÖPORTAJLIK : İletişim fakültesinin gazetecilik için önemi nedir? İletişim Fakültesi okumadan Gazeteci olmak, 4 sene Gazetecilik eğitimi alanlara haksızlık olmuyor mu?

04e02437-2bb0-422e-b99d-1fa400f48491ÇD : Aslında çok haksızlık haklılık meselesinden ziyade bu alanın diyelim ki; tıp, hukuk gibi mühendislik gibi, sadece alandan mezun olanların gidebileceği bir sektörel yapısının olmaması sorun bir yandan da. Çünkü iktisat okuyan, uluslararası ilişkiler okuyan hatta kimya, fizik okuyan herhangi bir lisans mezunu da gazetecilik yapabiliyor. Girdikten sonra sektöre devam edebiliyor. Ama bizim buradaki kazandırdığımızı umduğumuz özelliklerin çoğu onlarda yok. Yani bir toplumsal eleştiri, toplumsal analiz, toplumu tanımak, anlamak, dinamikleri birbirine göre tahlil edebilmek bunların tamamının uygulamayla birlikte veriliyor olduğunu umuyoruz biz kendi fakültemizde her birimizin katkısıyla. Sektörün bu biçimde yapılanmasıher zaman büyük bir problem. Ama iyi olan, gazetecilik formasyonu kazanmış olan ve kendini donatmış olan bütün mezunların sektör içinde ilerleyebileceğine dair bir kanaatim var benim. Şuandaki mevcut Türkiye’de ki medya yapılanmasını bir kenara bırakırsak yani işin politik kapalılık sektörün politik olarak da kapalı hale gelmesine sansür, baskı ve diğer bütün dinamiklerin ağır dinamiklerin etkisini bir kenara bırakırsak eğer tek başına baktığımız zaman tek başına bu fakültelerden mezun olup olmamanın yaratacağı farkı en azından gazetelerde, medya kuruluşlarındaki yöneticilerdeki ve çalışanlar da orta üst düzey yöneticileri fark ediyordur diye düşünüyorum.


RÖPORTAJLIK : Bugün üniversite öğrencilerinin iş bulma kaygıları var. Bu özellikle Gazetecilik bölümünde çok ciddi seviyede. Bunu gidermek ve öğrencilere medyada ve eğitim kurumlarında iş olanağı yaratmak için neler yapılmalı?

ÇD : Bu tabi tek başına fakültelerin üstlenebileceği bir sorumluluk gibi görünmüyor. Ülkenin genel gidişatı on on beş yıl önce sektörün daha geniş olan iş imkanlarının iyicede daralmasına yol açtı. Yani işin ekonomik politiği var bir kere. Türkiye’nin medya sektöründe, medya kuruluşlarının ayakta kalmasını zorlaştıran bir dolu dinamik harekete geçmiş durumda. Buna rağmen medya kuruluşları ayakta kalmaya devam ederken, sürekli olarak ilk ferakat ettikleri çalışanları oluyor ve hemen işten çıkarma furyası başlıyor. Bu tabi bizim öğrencilerimiz içinde mezunlarımız içinde hiç cesaret verici değil cesaret kırıcı. Yetişmiş insan unsurunun gözden çıkarılıyor olması, çok daha az sayıda insanla işlerin döndürülmeye çalışılması ya da belli faaliyet alanlarının medya kuruluşlarının habercilik ve gazetecilik olarak çekilmeleri ile karşılaşıyoruz. Küçülüyor yani sektör bildiğimiz anlamıyla. Bizim iletişim fakültelerinin artan sayısı ve her yıl mezun olan öğrenci sayısının çok yüksek hale geldiğini düşünürsek ikisi arasındaki aralık uçurum gitgide büyüyor. Sektör daha az insana ihtiyaç duyuyor ancak mezun olan aday gazeteci sayısı korkunç artmakta. Dolayısıyla bunun üstesinden gelebilmek herhangi bir üniversitenin tek başına, üniversitelerin bir araya gelerek yapılandırabileceği bir durum değil. Bunun daha çok bir ülke politikasında düzeyinde belki ele alınması lazım. Kalkınma ve diğer tür alanlarla birlikte düşünülerek. Tıp hukuk mühendislik bunlarda dahil olmak üzere mezun olanların iş beklentisinin tamamının üniversiteler arasındaki iş birliği ya da başka bir şey karşılayamaz. Ama şu olabilir günümüzde medya uzmanı olarak ya da iletişim fakültelerinden mezun olarak çalışabilecek iş sahası çok çeşitlendi ve artıyor. Sosyal medya uzmanlığı olarak girebiliyorlar şirketlere. İnsan kaynaklarında çalışabiliyorlar. Çeşitli turizm firmalarında çalışabiliyorlar. Bir birinden çok farklı alanlarda medyanın doğrudan içinde değil ama medyanın bağlantılı olduğu sektörel alanlarda iş imkanı bulunabiliyor.

Ankara İLEF

RÖPORTAJLIK : Biraz da Ankara Üniversitesi İLEF’i konuşalım. Üniversitenizde ne gibi projeler yapıyorsunuz ve öğrencileriniz bundan nasıl faydalanıyor?

ÇD : Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi çok araştırma ağırlıklı bir fakültedir. Ben gazetecilik bölümü için söylüyorum. 16 öğretim üyemiz ve yirmiyi aşkın asistanımız var. Hepsi mutlaka en güncel gelişmeleri takip eden literatürü bu yönüyle çok iyi takip eden hocalar. Genellikle Türkiye’de ki medya sektörünün yeni medya olsun geleneksel medya olsun mevcut yapısal durumlarını ortaya çıkaracak, TÜBİTAK destekli Avrupa Birliği destekli araştırmalar bu fakülteden çıkıyor ve yapılıyor. Bu anlamda çok çalışkan, çok vizyon sahibi arkadaşlarımız var ve bulunduğumuz anı en kapsamlı en derinlikli biçimde anlamamızı verecek bütün güncel bilgilerin peşinde olan bir kadrodan söz ediyoruz. Nispeten bir çok fakülteye göre genç arkadaşlarımızın hocalarımızın görev aldığı bir fakülteden söz ediyoruz. Onun için de müfredatlarımızı yenilemek bir yana eğitim faaliyeti bir yana projelerle de destekliyoruz. Şuanda bile fakültede süren üç dört ulusal proje var, irili ufaklı bir çok Avrupa Birliği projesi var. Ben kendim cinsiyet eşitliğiyle ilgili bir Avrupa Birliği projesini üç yıldır devam ettiriyorum. Bizim alanımız disiplinlerarası bir alan olduğu için sadece medya ve gazetecilik alanında çalışmalar değil sosyal bilimi, siyaset bilimi alanında ki çeşitli başlıkları da araştırma olarak gerçekleştiriyoruz. Bunu yapan bir çok hocamız da var şuanda. Öğrencilerimiz de bu projeler içinde yer alarak hem deneyim kazanıyorlar, hem alan araştırması nedir bunu görüyorlar, hem de kendilerine küçük de olsa bir katkı sağlanmış oluyor projeler içinden.


RÖPORTAJLIK : Bugün Türkiye’de basın ve ifade özgürlüklerinde yaşanan baskıları hepimiz görüyoruz. Gazetecilik en zor icra edilen ve istihdam anlamında en sıkıntılı mesleklerden biri konumunda. Öğrencilerinizi bu konuda nasıl motive ediyorsunuz?15a0712e-de66-4450-8d73-e560d460222c

ÇD : Bu bizim motivasyon olarak en çok zorlandığımız kısım. Açıkçası bende çok motivasyon sahibi olmadığım, biraz daha karamsar gördüğüm için daha gerçekçi bakmalarını ve biraz daha sistemin kendisinin mevcut halinin değiştirilmesi için nerde ne zaman nasıl içerik üretebileceklerse (özellikle yeni medya habercilik platformlarını kurarak onların bir parçası olarak) bu toplumsalı muhalefeti güçlendirecek bir habercilik yapmalarını çok öneriyoruz. Alternatif habercilik, alternatif medya haberciliği belki de şuanda en yapılabilecek ve habercilikten kopmadan üstelikte toplumsal dönüşüm adına ciddi bir katkı vererek yapılabilecek habercilik faaliyeti gibi görülüyor. Bu tabi burada öğrencilerimiz mezun olduktan sonra büyük medya gruplarının yapılarına girmekten çok, daha dayanışmacı ve asıl ana akım medyaya alternatif yapılar içerisinde sürekli içerik üretmeleri, toplumsalın ne olduğunu topluma anlatmaları gerektiğinin altını çiziyoruz. Bunun dışında özellikle bu fakülte için söylüyorum, herkeste zaten Türkiye’ye yönelik ciddi bir eleştirel bilinçte var ve bu bilinç ve farkındalıkla zaten bakıyoruz bir çok meseleye. Baskı, sansür ondan sonra özgürlüklerin kısıtlanması, ifade ve düşünce özgürlüğünün ne kadar hasarlandığında aşağı yukarı ortaklaşıyoruz ve çözüm yolları üzerinde daha çok düşünmeye çalışıyoruz.

Gazetecinin Tarafsız Olması Gerektiğini Düşünmüyorum”


RÖPORTAJLIK : Özgür, tarafsız basın sizce günümüzde mümkün müdür? Bir gazeteci “ben tarafsız kalacağım” dese bunu başarabilir mi?

ÇD : Ben genel olarak liberal gazetecilik haberciliğin temel kodları olan bu söylediğiniz şeylerin başından itibaren öğrenciliğimden beri çok inanmayan ve çok da benimsemeyen bir eleştirel yaklaşım içerisinde konumlandım. Yani bu özgür basın, tarafsızlık, özgürlük, nesnellik falan bunlar liberal haberciliğin vaaz ettiği gazetecilik yapma mesleki kodları olarak görülebilir. Ama biliyoruz ki Marksist yaklaşımlardan köklenen toplumsal eleştirellik çok daha ciddi ve çok daha kapsamlı bir bakış açısı sunuyor ve bu bakış açısı gereği ben asla bir habercinin nesnel tarafsız olacağını olması gerektiğini de düşünmüyorum. Burada gazetecinin ve habercinin olabileceği konum gerçekliğin sunduğu, inşa ettiği yönünün toplumsal alanda baskılanan grupların kesimlerin çıkarına mı yoksa baskılayanın hakim olanın çıkarına mı olduğunun konusundaki kesin bir ayrım görebilmesidir. İyi gazetecilik böyle bir şeydir; yani topluma, dünyaya, sınıf ilişkilerine yön veren kesimlerin lehine bir habercilik yapmaktansa, üzerinde hakimiyet kurulmaya çalışılan kesimlerin yararlanabileceği ve onlara dünyanın gerçek halini gerçek baskılı düzenini gösteren bir içerik üretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hangi içerik olursa olsun haberden tutun da diziye, belgesellere, reklama kadar ne üretiyorsanız burda ki mesele bir insanların kendi belirlenmişliklerini, toplumsal belirlenmişliklerinin nedenlerini fark edebilmeleri ve bunun üzerine düşündürtebilmeleri meselesidir. O düşündürtmeyi ve harekete geçirmeyi yapabildiği sürece gazeteci iyi gazetecidir nesnel, tarafsız, yansız olduğu sürece değil. Bu düşündürtmeyi yapabilmek için elbette kendisinin konumunun, tabii kılınan üzerinde hakimiyet kurulan kesimlerle eşitlemesi ya da onlara doğru konumlanması gerekir. Öyle olduğu zaman zaten basın daha da özgür ve gerçekliğin çeşitliliğini sergileyebilecek bir hareket alanı kazanmış olur. Yoksa gücün yanında olmak yapabilecek en kolay, en zararsız, en rahatlatıcı tercih. Bunu yaptığı sürece gazeteci gazetecilik faaliyeti yapmıyordur başka bir şey yapıyordur açık söylemek gerekirse.


Özgür Basının Önündeki Engeller

RÖPORTAJLIK : Sizce özgür basının önündeki engeller nedir?

ÇD : Özgür basın ya da basının bölüşücü bir ifade özgürlüğüyle daha hemhal olmuş bir gazetecilik yapabilmesi önündeki en büyük engel şuanda Türkiye’de hakim olan, farklı görüşlerin olabileceğini, farklı gerçeklerin olabileceğini bir türlü benimsemeyen, farkın kendisini kendine yönelik bir tehdit unsuru olarak gören ve herkesi düşüncede, davranışta, toplumsal ilişkiler alanında homojenleştimeye çalışan bir siyaset bir ideolojik anlayıştan söz ediyoruz. Otoriter ve totaliter yönleri son derece güçlü. Siyasal İslamcı siyaset anlayışı. Dolayısıyla bu anlayışın içerisinde basının bundan 15-20 yıl önceki kadar bile habercilik yapabilmesi çok zor ve kendileri de bu zorluğun bir parçası olmuştur. Haberciler ve gazeteciler bu otoriter ve totaliter yönlerini siyasal islamcı ideoloji ve politikacıların uzun süre gözardı ettikleri için ve bir türlü bunu anlamak istemedikleri için bu geleneğin kendi içine dahil olan içkin olan bu yönlerini anlamak istemedikleri için basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü adına kayıplarının bir dolaylı müsebbibi olmuştur gazeteciler de. Bugün onun sonucunda dolaylı olarak müsebbibi oldukları bu içinde bulunduğumuz koşullardan çıkabilmek gittikçe zor ve daha radikalleşmiş bir eylemliliği düşünme biçimini ve hareket tarzını gerektiriyor. Maalesef sadece herhalde sandık bir şeye yeterli olmuyor. Bu dönüşün nasıl yapılabileceği, nasıl insanların birbirlerini farklı gördükleri yerde tehdit olarak algılamayacağı filan bunların hepsi çetrefilli konular haline geldi. Daha çok düşmanlık söylemiyle birbirleriyle ilişkilendirildiği için kesimlerin bunun faillerinden biri de basın oldu olmaya da devam ediyor. Türkiye’de medya sektörünü bunun içinden çıkarmak için bir cümlelik bir hap gibi söylenebilecek bir şey yok, yaşayıp göreceğiz. Ama burdaki mesele farklı gerçekliklerin olması, Türkiye’nin yarısının toplumsal gerçekliği başka biçimde yaşaması yarısının farklı biçimde yaşaması ve bu gerçeklikler arasındaki geçişliliğinde değinme noktalarının giderek azalması.


Teknoloji, Geleneksel Gazeteciliği Yener mi?

çilerdursun2RÖPORTAJLIK : Gazeteciliğin günümüzdeki tartışmalarından birisi de kağıda baskı gazeteciliğin bitip bitmeyeceği. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra geleneksel medyaya olan güvensizlikle sosyal medya yükseldi. En son Türkiye’de Radikal, dünyada The Independent baskıyı durdurmuştu. Siz gazeteciliğin geleceği üzerine ne düşünüyorsunuz? Teknoloji, geleneği (kağıda baskı) yener mi?

ÇD : Mutlaka gazetecilik, basılı gazetecilik faaliyeti olmaktan giderek çıkacak .Biz şuanda geçiş kuşağı içerisindeyiz transition diyorlar buna. Belki tahminimizden daha kısa da sürecek. Yeni yetişen kuşakların hiç öyle basılı gazetelerle dergilerle pek de işi olmuyor. Herşeyin bütün bilgilerin ve içeriğin mobil aygıtlarla ulaşılabilir olduğu yerde basılı bir gazeteciliğin çok uzun süre süremeyeceği ortada. Bu kuşaklar arasındaki farkla ilgili bir şey. Gazeteyi basılı olarak okumaya alışkın son kuşak da ortada kalktığı zaman hakikaten elektronik ortamın içerisinden habercilik büyük ölçüde burada devam ediyor olacak ve okurlar için böyle bir gelecek var. Bunun korkulacak ya da bundan endişe edilecek bir yönü yok.Toplumsal ihtiyaçlar gereksinimler işte biraz çoğunlukla da kapitalizmin kendi gereklilikleriyle, toplumsal gerekliliklere yön vermesi arasındaki dinamiktir bizim geldiğimiz nokta. Biz benimsiyoruz elektronik ortamı seviyoruz diye ondan bu yöne gidiyor değil. Bizim karşımıza çıkarılmış olan teknolojinin ekonomi politiği zorluyor öyle görmek lazım.


Türkiye’de Gazetecilerin Örgütlenmesi

RÖPORTAJLIK : Türkiye’deki gazetecilik örgütlerini (Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Disk Basın-İş vs..) yeterli buluyor musunuz?

ÇD : Örgütlü olarak gazetecilik alanında örgütlü mücadelenin özellikle bu dönemde yükseltilmesi için çok faal olduklarını düşünmüyorum. Verdikleri izlenim bu. Benbu yapılarla bağlantılı olduğum için söylemiyorum haklarını da yemek istemem. Mutlaka bir şeyler yapılıyor ve bir takım yanlış giden habercilik alanında bütün o baskıların, basın özgürlüğünü ortadan kaldıran girişimlerin hem duyurulması hem önüne geçilmesi için bir takım yollar bulmaya çalışıyorlar. Ama öteden beri çok faal ve etkin olmadıkları için birdenbire bu dönemde olağanüstü bir güç kazanacaklarını beklemek de çok gerçekçi gelmiyor bana zaten öyle de olmamıştır. Bu gazetecilerin örgütlü olma halinin 1980’lerde çözülmüş olmasından sonra özellikle meslek dayanışma ve ilerlemeye dönük yapıların daha vitrin düzeyinde kaldığı gibi bir his doğuyor genel olarak. Ama muhakkak ki bu da aşılacak. Son zamanlarda son bir kaç yıldır daha güçlü bir biçimde özgürlük karşıtı, baskıcı yönetimin uygulamalarına direnişte göstemeye başladılar. Politik görüşler arasındaki ayrılıklar bir yana gazeteciler bunun mesleğin kendisinin fiilen ortadan kaldırılmasına yön verilmesiyle ilgili bir süreç olduğunu nihayet anladılar ve mücadelelerinde mesleki dayanışma zemininde kurmaya çalışıyorlar. Ama buradaki konu örgütlerle genel toplum halk arasındaki bağın kurulması meselesi. Basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne sadece bu örgütlü yapılarla sahip çıkılmaya çalışılması anlamlı gelmiyor bana. Bu herşeyden önce toplumun kendisinin olabildiğince gerçekliğin çok çeşitli yönleriyle karşılaşabilme ve onlar hakkında düşünüp söz söyleyebilme özgürlüğünün ta kendisi olup buna sahip çıkmak için toplumun da bu kurumlar, kuruluşlar ve örgütlerin çabalarına fazladan bir katkı ve destek vermesi gerekir ki onun verildiğini de zannetmiyorum. O çok başka bir şey çok önceden kurmayı gerektiriyordu belki de toplumların meslek örgütleri arasında basın meslek örgütleri arasında.


RÖPORTAJLIK : Biz genç gazetecilere-gazetecilik adaylarına tavsiyeleriniz nelerdir?

ÇD : Ben gazeteciliği şuanda Türkiye’de ki mevcut baskıcı otoriter totaliter siyasetin aşılması için hala büyük bir alan olarak görüyorum. Onun için özellikle muhabirlerin, editörlerin, genel yayın yönetmenlerinin medya patronlarının hükümetlerle kurdukları bu ilişkilerdeki grift çetrefil yönlerden bir biçimde etkilenerek, kendi faaliyet alanlarına yön vermeye karşı biraz daha dirençli biraz daha farklı stratejiler geliştirerek karşı çıkmaya çalışmalarını isterdim isterim. Öğrencilerimiz içinde, bütün iletişim fakültesi öğrencilerinin aday gazeteciler haberciler olarak sektöre girdikleri zaman Türkiye’nin yaşanan bu döneminden ciddi sonuçlar çıkarmalarını istiyorum. Yani bir yandan tanıklıklarını unutmasınlar, mutlaka bunları hatırlasınlar. Yandaş gazeteciliği, havuz medyasının gazeteciliği ya da ana akım medyadaki örtük yandaşlığın maaliyetinin topluma büyük olduğunu bilsinler.çiler

Haberci dediğiniz zaman gazeteci dediğiniz zaman teknik bir meslekten söz etmiyoruz. İdeolojik politik doğası son derece güçlü bir meslekten söz ediyoruz. Bu toplumun gidişatına yön vermekle ilgili bir doğası var aslında ve toplumun kendisiyle ilişkilenmesinin bir aracısı gazetecilik. Toplum kendinin ne olduğunu ve ne yöne gittiğini ancak haberlerle bağlantılandığı zaman farkedebiliyor. Bu içeriği ne kadar zengin çeşitli çok yönlü verirse gazeteci toplumsal o kadar çok kapsamlı ve çeşitlilik düşüncesi içerisinde hareket edebiliyor. İnsanların birbirini görme biçimi de bu anlamda yumuşuyor ve daha insanileşiyor. Bir çok boyutu var tabi onun için yönetimler otoriter ve totaliter özellikler gösterebilirler. Fakat bunu doğal ve meşruymuş gibi okurlarına ve izleyicilerine haber içeriği olarak aktarmaktan kaçınmalarını öneririm. Daha çok sayıda muhalif sesi çıkarabilecek cesaretleri ve yürekleri olsun. Daha farklı seslerin duyulabileceği platformlarında, televizyonlarında, gazetelerinde (özellikle ana akım medya içerisinde çalışan, çalışacak adaylar için söylüyorum gazetecilik adayları için söylüyorum) daha çok yer açsınlar. Çünkü alternatif medyaya, muhalif medyaya toplumun çok az bir kesimi daha küçük bir kesimi başvuruyor. Toplum ana akım medyayla doğrudan ve güçlü bir biçimde karşılaşıyor. Bunun için mevzileri bırakmamaları gerekiyor. Patronları ve siyasilerle değil öncelikle toplumsalın kendisiyle organik bağları olduğunu hatırlamaları gerekiyor belki de.

 

RÖPORTAJLIK : Son sözlerinizi alabilir miyiz?

ÇD : Ben Türkiye’nin bu içinde bulunduğu düşünce ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü habercilik özgürlüğü adına belki de tarihin en sıkıntılı ve kara günlerinin aşılacağını düşünüyorum. Fakat bunun bir maaliyeti olacak. Şuanda da var zaten topluma maaliyeti. Biz toplumsalın içindeki kötü giden hiçbir gidişatın hesabını soramayan bunun ne olduğunu tartışamayan, içerik üretmeyen bir gazetecilikle karşı karşıyayız. Havuz medyası, yandaş medya böyle angajmanları olan bir taraf ama ana akım medya içinde geçerli bu. Dolayısıyla bu konuda ileride yapılan yapılacak araştırmalarla Türkiye Basın Tarihi, gazetecilik tarihi yazılacağı zaman emin olun sadece yandaş medya ve havuz medyası değil ana akım medyanın kendisi de çok ciddi eleştirilere hedef olacak. Bunlarla karşılaşacak ve bütün maaliyeti topluma ödetemeyecekler bunun maaliyeti kendilerine de gazetecilik mesleğinin itibarının ayaklar altına alınması ortadan kalkması olarak dönüyor zaten. Ne kadar konumlarını koruyor olursa olsunlar kurumlarında, mesleki kimlikleri dokuları hasarlanmış oluyor. Bunu yapmaya hakları olduğunu da düşünmüyorum. Hiçbir medya patronun hakkı yoktu. Ama onların derdi farklı onların bir kenara ayırarak ve onlarla hesapların çok daha başka görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal olarak yani medyasının izlemeyerek almayarak okumayarak bir kere böyle bir şey belki de süreç başlaması gerekecek bir noktadan sonra. Ama gerçekte meslekten gazeteci olanların kendi sorumluluklarını vicdani olarak farkına varıp ona göre gazetecilik yapmalarını tavsiye ederim. Bu saatten sonra ne kadar katkı verir yön verir Türkiye’nin demokratikleşmesine ya da yeniden özgürleşmesine daha özgürleşmesine bilmiyorum ama bunu bir düşünsünler.


Cem Karaca: Müziği gönülden sevdim..

Şişman, kendini çirkin bulan çocuğun, yaz aşkını etkileyebilmek için tek silahı vardı: Şarkı söylemek. Yaz bitti, aşk bitti, “Johnny Quitar” bitti ancak Cem Karaca yoluna hep büyüyerek devam etti.

Sahnedeki İlk Günleri” dizisinde misafirimiz bu kez Cem Karaca. Cem Karaca müzikle tanışmasını şöyle anlatıyor:

Küçüktüm, daha okula bile gitmiyordum. Bizim evin alt katında yaşlı bir Ermeni kadın otururdu. Do Mi Yaya (Yaya Ermenice teyze demektir) ismini taktığım bu yaşlı kadın her Allah’ın günü piyano çalardı… İşte kulağıma ilk giren müzik sesi, Do Mi Teyze’nin piyanosundan çıkan melodiler oldu. Müziği gönülden sevdim…cemkaraca3

Sonra büyüdüm, palazlandım… Annem (Toto Karaca) de, babam (Mehmet Karaca) da tiyatrocu oldukları için sık sık tiyatro kulislerine gider oldum. Operet, o yılların Türk tiyatrosunda altın devrini yaşıyor. Ve kuliste kulağım her geçen gün biraz daha müzikle doluyor… Sonra öğrencilik yılları çocuk koroları… Törenlerde, müsamerelerde hararetli, hararetli şiir okuyuşlarım, günün mana ve önemini belirten konuşmalar yapışım … Sahneyle de böyle tanıştım işte ..

Şarkıcılık o günlerde Cem Karaca’nın aklından, hayalinden geçmez. Büyüyünce ne olacaksın diye soran meraklı amcalara, teyzelere, doktor der, mühendis der. Sonra ilkokul biter ve o yaşa kadar el bebek, gül bebek büyütülen Cem Karaca yatılı okulun yolunu tutar.

Muhallebi çocuğunun dik alasıydım. Burnum kanasa dört doktor konsültasyon yapardı! Ve ben, cici çocuk, okulda yatılı okuyordum. Ve de anamdan, babamdan ilk kez ayrılıyordum.

Şişmandım, çirkindim. Çevreme göre az gelişmiştim. Geliştiğimi çevremden çok kendime inandırabilmek için ilk yaptığım iş sigaraya başlamak oldu! Fakat heyhat, sigara bile beni geliştiremedi… Dans edenleri, eğlenenleri bir kenarda kavruk, buruk ve garip seyreder, toplumla hiçbir ilişki kuramadığım için her gün, her gece biraz daha yıkılırdım.

Derken 14’üne gelir Cem. Ve o yaz anne, babasıyla İzmir’e tatile gider. İzmir’de bir ahbabın evinde kalırlar… «Ahbabın» da Cem yaşlarında güzel mi güzel, bir kızı vardır. Cem aşık olur kıza…

Aşık olur ama, şişmandır, çirkindir… Kızı kendine nasıl bağlasa acaba? Düşünür, taşınır ve bulur…

Yanmışım ki, yanmışım. İşte böyle başladım şarkı söylemeye… 14 yaşındaydım, aşıktım ve «Johnny Quitar» söylüyorum… Johnny Quitar malum, o yıl aşıkların baş şarkısı… Anamı görecektiniz… Oğluna, oğlunun sesine hayran… Gelgelelim benim için önemli olan anamın gözüne girmek değil tabii. İlle de ille o ahbabın kızı. Aşk da ne aşk hani. Bakışıyoruz… Ben Johnny Quitar söylüyorum, o hayran hayran1rsm56b8604696494 dinliyor… Sonra kızı evine bırakıyorum, eve dönerken sevinçten eteklerim zil çala çala yine Johnny Quitar söylüyorum. Allaha şükür yaz bitti, aşk bitti de Johnny Quitar da bitti…

Cem Karaca yaz yağmuru gibi kısa süren bu yaz aşkından sonra o kış okulda bir kaza geçirir. Bacağı kırılır. 3 ay okuldan uzak kalır, evde yastık döşek yatar. Yattıkça yer, yedikçe şişmanlar, şişmanladıkça dertlenir ve dertlendikçe şarkı söyler… 

Sonra o malum devre başlar… Hani eve gelen misafirlerin evin güzel sesli oğluna, «Haydi oğlum bize bir şarkı söyle!» dediği devre… İşte Cem, o günlerde her fırsatta şarkı söylemeye başlar… Evde, sokakta, okulda, hatta banyoda…

Komşularımızdan biri bir gün, Bakırköy Kulübü’nde bir konser vermemi teklif etti. Ben ‘Evet’ dedim ama babam ‘Olmaz’ı yapıştırdı… Bugün bile şarkıcı olmamı hazmedemez ya, neyse… Babamı annemle bir olup ikna ettik, sahneye çıktık… Parça ‘It’s Now or Never’. Dünya müziklerinin dışında garip oğlu garip bir sesle girdim parçaya. Vücudumdaki tüm iç organlarım kendi aralarında bir savaşa tutulmuşlardı sanki, öğürtü ile böğürtü arası başladığım şarkıyı, din gayreti, hak gayretiyle toparladım. Alkışlanıyordum… Çıkış, o çıkış işte..

Sonra topluluklar kurar Cem: Dinamitler, Jaguarlar… Repertuarında “I Who have nothing”, “One more Change”, “King Creole”, “What did I say” gibi şarkılar vardır. Ama gel sen o günlerin kulüp patronlarına Cem Karaca’nın ileride ünlü bir şarkıcı olacağını anlat. Bir türlü kulüplerinde çalıştırmak istemezler Cem’i. İş bulamadıkça da kurduğu topluluklar filizlenmeden kurur.

O zamanlar müzik dünyası bir alemdi zaten… Ortalık amatör gruplardan geçilmezdi. Hepsi bir taksi parasına okul konserlerine çıkar, sadece alkışlanırdı. Bir de alet edevat problemi vardı. Nerde şimdiki tesisatlar. Grupların elindeki elektrogitarlar, amplifikatörler sanki taş devrinden kalmaydı. Ne ses gelirdi, ne nefes… Zaten müziğin hakiki kahramanları da o zaman yaşadı. Ve kahramanca da öldüler. Geriye bir bizler kaldık o devirlerden…
cem-karaca
Yıl artık 1965 o lmuştur… Semra Uçbay’la ilk evliliğini yapar, karısını geçindire bilmek için de ana-baba mesleğine girer. “General Çöpçatan”, “Zoraki Diktatör”, “Toros Canavarı”, “Pusuda” gibi oyunlarda büyüklü, küçüklü roller alır. Ve vatan Cem’i göreve çağırır… Cem KaracaCem, askerlik yıllarında Türk halk müziğiyle tanışır… Sever, aşık olur. Askerlik dönüşü de hemen Apaşlar’la birleşip halk müziğine repertuarında yer verir.

Cem Karaca o güne kadar Türkiye’de pek az denenmiş bir şeyi yapmaktadır. Yüzyıllar önce yaşamış halk ozanlarının şiirlerini alıp kendine göre yepyeni bir biçimde bestelemekte, yorumlamaktadır. Cem Karaca ve Apaşlar, 1967 yılı Altın Mikrofon Yarışması’na işte bu tür bir parçalarıyla girerler. İkinci olurlar, adlarını bütün Türkiye’ye duyururlar.

Ses Dergisi – 1972

‘Cumhuriyet Devrimlerini Yeniden İnşa Edecek Kuşağız’

0

Türkiye’de gençlik mücadelesi zaman zaman sekteye uğrasa da yüzyılı aşkın süredir devam ediyor. 68’lerde FKF, Dev-Genç’in önderliğinde devam eden gençlik mücadelesinde bugün bir çok örgüt yer alıyor. Bu örgütlerden birisi de Türkiye Gençlik Birliği (TGB). TGB gençlik mücadelesi içerisinde güç kaybetmeden 10.yılına giren belki de tek örgüt. Silivri duvarlarına dayanan, Gezi Direnişi’nin önemli aktörlerinden olan TGB 10 yıllık mücadele tarihini ‘Şu Çılgın Gençler’ ismiyle kitaplaştırdı.

TGB Genel Başkanı Çağdaş Cengiz’in önderliğinde hazırlanan kitapta TGB’nin deneyimleri ve eylemlerinin kısa bir özeti yer alıyor. Biz de Röportajlık olarak TGB Genel Sekreteri Sinan Sungur ile hem TGB’nin 10 yılını, hem ‘Şu Çılgın Gençler’ i hem de üniversitelerdeki gerginliği, kavgaları konuştuk.

Röportaj : Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

ERCAN DENİZ KÜÇÜK (EDK) : Öncelikle sizi tanıyalım.

Sinan Sungur kimdir? Kaç yıldır TGB’de? Görevleri ve şimdiki görevi)

SİNAN SUNGUR (SS) : Merhabalar. 1991 İzmir doğumluyum. Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Şimdi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yüksek lisans yapıyorum. TGB’nin, kurulduğu yıldan beri üyesiyim. Liseli yöneticiliği, il başkanlığı, genel sekreter yardımcılığı görevini yürüttüm. 2015 Aralık ayından beri Genel Sekreterlik görevini yürütüyorum.

EDK : Türkiye Gençlik Birliği, 10.yaşını kutlamaya hazırlanıyor. Bu geçen 10 yılda TGB’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

SS : Örgütümüzün tarihini, Türkiye’nin yakın dönem tarihi ile beraber değerlendiriyoruz. 2006 yılından bugüne, Türkiye’de Atatürkçülerin ve vatanseverlerin, somut başarılarının, ülkenin gidişatına yön veren eylemlerinin başında ya da içerisinde olduk. TGB, bu toprakların geleceği. Titizlikle kurulan, ayakta tutulan ve daha nice büyük başarılar kazanabilecek bir örgüt. Türk Devriminin kadro okulu diyebiliriz. Kurulduğu günden beri onbinlerce gencin emeği geçmiş, binlerce yurttaşın desteğiyle faaliyet yürütmüş bir yapı. Türkiye ve dünya tarihinde örnek gösterilebilecek, marka bir örgüt. 10 yılda elde ettiği başarıları liste yapmaya kalksak uzun zamanımızı alır. Tarihi boyunca hem Türkiye’nin geleceğine yön verdi hem de binlerce kadro yetiştirerek cumhuriyetin iradesini ayakta tuttu. TGB bu yönüyle bir okul gibi çalışıyor. Mezun verdiği kadroları farklı mücadele alanlarının(sendikalar, barolar, direnen basın kurumları) en önünde görev yapıyor. Aynı zamanda milletimizin fedakarlığının vücut bulmuş hali. Bunca başarıya rağmen eksiklerimizin farkındayız, yetinmiyoruz. Fikirlerimiz iktidar olana kadar aynı hırsla çalışmamız gerekiyor. Ama 10 yıllık muhasebe TGB’yi, milletimizin benimsediğini ve gençliğin tek sesi olduğunu gösterdi.

10 Yılda Gelinen Nokta

EDK : On yıllık sürede ilk başladığınız yoldan nereye kadar geldiniz?sinansungur

SS : TGB, üniversite topluluklarının birleşmesi ile kuruldu. Bugün, TGB’yi kuran topluluk rakamını ikiye katlamış durumdayız. Bununla birlikte, 40 kampüste yerel dergi çıkarıyoruz. Üretme heyecanı ile hareket eden üniversite gençliğinin ihtiyacı olan araçları yaratıyoruz. Bir de liseli örgütümüz kuruldu, Türkiye Liseliler Birliği. Liseli alanında harikalar yaratıyor. Türkiye’de 12 Eylül sonrası liseli öğrencileri, bu derece siyasi mücadeleye katabilen başka bir yapı yok. Onuncu yılında iki bin öğrenciyi bir araya getirerek kurulan bir örgütten, milletin geleceğine yön veren, elli bin üyesi olan, binlerce gönüllüye sahip bir örgüt haline geldi. Atatürk Gençliği’nin temsilcisi ve sesi oldu. Çizdiği doğru eylem hattıyla, dostun güven, düşmanın korku duyduğu bir örgüt haline geldi.

EDK : TGB bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de 10.yılını kutlayan ilk gençlik örgütü. Ve aktif çalışmalarınız-eylemleriniz devam ediyor. Siz bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?

SS : TGB dışında, 10 yılı aşkın süredir faaliyet yürüten başka gençlik örgütleri var. Ancak sağdan ve soldan, birçok siyasi partiden genci bir arada, ortak bir disiplin altında birleştiren tek gençlik kitle örgütüyüz. Başarısının sırları basit. Gençliğe Hitabe ve Bursa Nutku’na bağlılık, katıksız antiemperyalist ve bağımsızlıkçı dik duruş, milletine bağlılık, geçmiş mücadele deneyimlerinden süzülen tecrübeyi özümsemek ve en önemlisi gençliğin fedakarlığına yaslanmak. Biz, büyük bir aile olmakla övünürüz. Arkadaşlık ve yoldaşlık bizim en büyük harcımız. TGB’nin kadrolar birbirine, milletine bağlı olduğu gibi tutkundur. Aynı kavgayı paylaşmanın verdiği mutluluk, en büyük motivasyon kaynaklarımızdan.

10.Yıl Kutlamaları Neler Olacak?

EDK : 10.yıl kutlamalarınız hakkında Roportajlik.com okurlarına biraz ipucu vermenizi istesem?

SS : Büyük işlerin ve büyük mücadelelerin hazırlığı içerisindeyiz. Örgütümüzü kitlediğimiz siyasi bir hedef var. Milletimizin karşı karşıya kaldığı tehlikeleri savuşturmak, en büyük kutlama olacaktır. 19 Mayıs 2016 hem bir kutlama hem de bir mücadele günü olacak. Çok yakında programı ilan edeceğiz. Geçmiş başarılarımızı hatırlatmakla birlikte, yeni mücadeleleri de ördüğümüz bir dönem olacak. TGB’yi takip edenler şimdiden hazır olsunlar, hareketli günler bizi bekliyor. Türkiye’nin geleceğine seçimler dışında müdahale etme birikimimiz ve tecrübemiz yüksek. Bu birikimin harekete geçeceği bir dönem bizi bekliyor. Örgütümüzün tarihini anlatan bir kitap hazırladık. Geçmiş 10 yılın büyün tecrübelerini ele aldık. Şimdi yurdun dört bir yanında dağıtımı ve satışı yapılıyor.

TGB Faşist mi, Komünist mi?

EDK : Size bir kesim faşist derken bir başka kesim komünist diyor. TGB nedir? Kimdir?

tgbSS : TGB Atatürkçü, vatansever ve devrimci gençlerin ortak mücadele örgütü. Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi yürütüyoruz. Daha da somutlarsak, Türkiye’nin vatan bütünlüğünü sağlama, milleti bir arada tutma mücadelesinde en öndeyiz. Cumhuriyet devrimlerini yeniden inşa edecek kuşağız. Türkiye’nin bütün üniversitelerini aydınlatmak, gerici ve neoliberal iklimin etkisinden arındırmaya çalışıyoruz. Üniversite öğrencisinin sorunlarının çözümünde en öndeyiz. Bu durumda, gençliğin her kesiminden örgütümüze katılımlar oluyor. Farklı eleştiriler alıyoruz, dostça gelen bütün eleştirileri kurullarımızda değerlendiriyoruz. Ancak, Türkiye’de vatan savunmasını ‘faşizm’ olarak yorumlayan fikirler, azınlık ve itibarı olmayan, esasında PKK kuyruğunda olan örgütlerden çıkıyor. Emperyalizmin taşeronu olan bölücü örgütün eteklerinin dibinden yapılan bu tarz saldırılar, etki etmediği gibi, bu ifadenin arkasında vatan ve millet düşmanlığı olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün açısından en büyük devrimci görev, milli devleti korumaktır. Emperyalizm bağımsızlığımıza ve birliğimize saldırıyor, en büyük yığınağımızı buraya, vatanımızı savunmaya yapıyoruz. Gericilik, cumhuriyet devrimlerine, üniversitelerimize saldırıyor. Öğrenciyi, piyasaya kurban eden bir gelecek dayatması var. Bunların toplamına karşı, bir direnç noktasıyız. Aynı zamanda yapıcı bir örgütüz. Bizi dostça eleştiren bütün kurumlar ile yan yana olmayı istiyoruz.

TGB’nin Yapması Gereken Çalışmalar

EDK : TGB’nin bunları da yapması gerekiyor diyeceğiniz çalışmalar var mı?

SS : Türkiye’nin vatan savunmasında, özellikle gençliğin birliğine ihtiyacı var. Bunu sağlamaya çalışmak en büyük görevlerimizden. TGB’nin daha fazla kadro yetiştirmesi, daha büyük işler başarması gerekiyor. Zaman geçtikçe bedellerimiz artıyor. Devrimci ve milli bir iktidar kurulana kadar, daha fazla çalışmamız gerekiyor. Buradan arkadaşlarımıza ve dostlarımıza açık çağrı yapıyoruz, TGB’nin eksiklerini birlikte ortaya koyalım, birlikte tamamlayalım.

FKF ve Dev-Genç’in mirasını bugün biz taşıyoruz”

EDK : Geçmişte kurulan FKF, Dev-Genç gibi gençlik örgütlerine baktığımızda TGB’nin bu örgütlere göre farkları nelerdir? Siz TGB’yi gençlik mücadelesi tarihinde nereye koyuyorsunuz?

SS : FKF ve Dev-Genç’in mirasını bugün biz taşıyoruz. Bunu 68 gençlik hareketinin önderleri söylüyor. Pratik olarak da ispatlanıyor. Dev-Genç, Türkiye gençlik hareketinde bir yol açtı. Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de verdiği görevleri yerine getirmek için, gözünü kırpmadan kendisini feda etme kültürünü bu topraklarda hakim kıldı. Bizlere, başarılarla dolu bir miras, eksikler ve hatalardan çıkan tecrübeler bıraktılar. Mirası süzüyor, tecrübeleri dikkate alıyoruz. Ama onları aşan bir pratik içerisindeyiz. Türkiye aynı durumda değil, düşman kendisini yeniledi. Farkı bir dönemdeyiz. Benzerlikler olmakla birlikte tarz ve yöntem açısından farklılaşan çok noktamız var. Bir kere Türkiye’de üniversite dinamizmi çok farklı bir durumda. 12 Eylül darbesinin yarattığı tahribatlar var. Sistem, gençliğin dirilmemesi, milli kimliğinden uzaklaşması için ciddi saldırılar yapıyor. Bu dönemde daha farklı bir gençlik hareketi karakteri var. Haziran Ayaklanması’nda bunu gördük. TGB’nin varlığı ve eylemleri bu farklılığın ciddi bir göstergesi. Yaygın, istikrarlı, sürekli büyüyen ve ilerleyen, hedeflerini başarıyla tamamlayan bir hareketiz. Dev-Genç’ten belirgin bir farkımız bu olabilir. Ayrıca kitlesellik ve yaygınlık bakımından daha ileri bir durumdayız. Yaslandığımız miras 68’inde ötesinde. Türkiye’nin 150 yıllık milli demokratik devrim süreci var. Buna yaslandığımız için bu kadar başarılı işler ortaya koyuyoruz. Buna rağmen yapmamız gereken, müdahale etmemiz gereken çok fazla gelişme var. TGB, gençlik mücadelesinin bayrağının bugünkü temsilcisidir. Gençlik mücadelesinin en ileri talepleri, bizim mücadelemizde karşılık buluyor. Mehmetçik, cephede büyük bir mücadele yürütüyor. Türk Gençliğinin en büyük görevi, cephede çarpışan Mehmetçiğin arkasında konumlanmaktır, cephe gerisini kuvvetli tutmaktır. Gençliğin en büyük görevi budur. Bununla birlikte, bölücü ve gerici bir anayasa tehdidi ve başkanlık dayatması ile karşı karşıyayız. Bunu savuşturmak, geleceğimizin açısından belirleyici olacak. Gençliğin gelecek kaygısı yoğunlaşıyor. Bu kaygı, toplumsal mücadeleye katılımı tetikliyor. Bu anlamda gençlik hareketinin daha da kitleselleşeceği, gençliğin talepleri uğruna daha büyük mücadeleler önüne koyacağını söyleyebiliriz.

EDK : Diyarbakır Bismil Cumhuriyet Köyü’nde okul yaptınız. Şuanda o okulda durum nedir? Eğitim devam ediyor mu?

tgbdbakırokulSS : Türk Ordusu milletin desteğiyle, milletimizin birliğini sağlama, toprak bütünlüğümüzü koruma mücadelesi veriyor. Gençlik, Mehmetçiğin en fazla bir adım gerisinde konumlanıyor. Türkiye’nin birliğine harç koymaya devam ediyoruz. Bu kapsamda 2010 yılında Diyarbakır Bismil ilçesi Cumhuriyet Köyü’ne bir okul inşa ettik. Okul birliğimizin simgelerinden oldu. Şuan dimdik ayakta duruyor. Okul, Türkiye’nin birliğine koyulan harcın tuttuğunun simgesidir. Bizde yakından takip ediyoruz. Bölgede irtibatlı olduğumuz çok fazla okul ve öğretmen var. Onların yardımına gücümüz yettiği oranda koşmaya çalışıyoruz. Bölgedeki eğitim kurumlarını ayakta tutma zorunluluğumuz var. Üniversitelerden bölgeye kardeşlik elini daha güçlü uzatacağız. Güneydoğuda örgütleniyoruz, büyüyoruz. Yakın dönemde çok güzel haberler alacağız.

EDK : Sizin unutamadığınız, en gurur duyduğunuz eylem hangisidir diye sorsam?

SS : TGB’nin her eylemi büyük ve etkili. Aynı zamanda hepimiz için öğretici pratikler. Pratik içerisinde milletimizin gerçekliğini ve iradesini daha net görebiliyoruz. Birçok eylemde tahminimizin ötesinde, bizi şaşırtan sonuçlar oldu. Benim en unutamadığım eylem, 5 Ağustos 2013 Silivri çıkarmasıdır. O dönem Kayseri il yöneticisi olarak görev yapıyordum. Örgütümüze operasyon yapıldı, sorumluluk bir anda dışarıdaki arkadaşlara kaldı. Üzerimizdeki sorumluluğun bu kadar geliştirici olduğu bir eylem hatırlamıyorum.

EDK : 10 yıllık çalışmalarınızı ‘Şu Çılgın Gençler’ ismiyle kitaplaştırdınız. ‘Şu Çılgın Gençler’ kitabını yazma fikri nereden çıktı? Anlamı, önemi sizce nedir? Ve ismi neden ‘Şu Çılgın Gençler’?

SS : TGB, Mayıs 19’da 10. Yaşını dolduruyor. Bu yıl önümüze çok yönlü bir çalışma planı koyduk. Kitabımız da bunun bir parçası. Ancak “Şu Çılgın Gençler” kitabı bir çalışma planının parçası olmanın ötesinde bizim için büyük anlamlar taşıyor. TGB bir kuşağın okulu oldu ve Türkiye gençlik hareketi tarihine damgasını vurdu. 10 Yıllık pratiğimizin milletimize bir muhasebesini sunmak, tarihe not etmek bu kitaplarımızın amaçlarından bazıları… Kitabımız bir TGB tarihi kitabı olmanın ötesinde, mücadelelerle dolu yakın tarihimize de ışık tutuyor. Sanıyoruz Türkiye’de kendi pratiğini teorize eden, bir gençlik örgütü de bulunmuyor. Kitabımız aynı zamanda TGB’nin bu kadar kısa sürede nasıl etkili bir örgüt olduğunun yanıtlarını da üretmeyi hedefliyor. Bu heyecanla kitabımızın çalışmalarına başladık ve bu ay içerisinde tamamladık. Kitabımız, yüzlerce arkadaşımızın emeğiyle tamamlandı. Kitap aynı zamanda, Atatürk Cumhuriyeti’ni diriltecek olanların, yurdumuzu tekrar bağımsız kılacak, milletimizin birliğini yaratacak olanların mücadele öyküsüdür. Bu öyküyü yazılı hale getirmek heyecan verici bir iş oldu.şu çılgıngençler

İsmine gelince… Bizler, Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabını okuyarak yetişen bir kuşağız. Sanıyorum o kitap Türkiye tarihinin en çok satılan kitaplarından birisi olmuştu. “Çılgın Türkler” tarihin her dönemine damgasını vuran, emperyalist kuvvetlerin hesaplarını her defasında alt üst eden, Turgut Özakman’ın deyişiyle de yurdunu deli gibi sevenlerdir. Türk Devrimcileri için marka bir adlandırmadır. O yüzden kitabın ismini “Şu Çılgın Gençler”olarak belirledik. Fikir her zaman olduğu gibi kolektif bir ortamda çıktı ve gelişti. Okurlarımız bu kitapta, gösterdiği fedakarlığı, elde ettiği başarıları bulacak. Yeni hedefleri ve umutları görecek. Özetle bu kitapta kendisini görecek.

Gezi Sonrası Gençlik Mücadelesi

EDK : Biraz da gündem üzerine konuşmak istiyorum. Gezi Direnişi sonrası Gençlik mücadelesinin geldiği durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

SS : Gezi eylemleri tarihimizin en kitlesel halk ayaklanmasıydı. Talepleri ve sloganları itibariyle, geleceğimizi şekillendirecek bir programı taşıyordu. Neredeyse bir ay süren çatışmalarda ortaya koyulan sağlam irade, gençliğin kararlılığının göstergesi oldu. Yalnız, ayaklanmanın talepleri seçimlere yansıtılamadı. Bir sönme söz konusu değil ama geri çekilme durumu oluştu. Şimdi farklı bir boyutta tekrar yükseliyor. Gezi eylemlerinin başarıları da oldu. Laiklikliğin nasıl savunulması gerektiğini gösterdi. Ergenekon ve Balyoz tertibinin dağıtılmasında büyük etkisi oldu. Türkiye’nin F tipi gladyodan arınmasının önü açıldı. Tertiplerin dağılmasıyla birlikte, Mehmetçik ABD destekli bölücülük ile çarpışmaya başladı. Şimdi o sürecin içerisindeyiz. Türkiye, ABD planları ile hesaplaşma içerisindedir. PKK’nın temizlenmesi, en acil görevimizdir. Bu sürecin başarıyla devam etmesi, Türkiye’nin NATO çizgisinden kopuşunun önünü açacaktır. Gençlik, milletin desteğinin sağlanmasında öncü bir rol oynuyor. Özellikle 24 Temmuz sonrası gerçekleşen Mehmetçiğe destek eylemlerinde, gençlik en öndeydi. Üniversitelere bakalım, gençliğin kalbi Mehmetçik ile atıyor. Bütün büyük etkinlikler bu siyasi zeminde gerçekleşiyor. Gençliğin yeni görevlerini pratikte görüyoruz.

Yeni bir tehdit ile karşı karşıyayız. Cephede kazandığımızı masada kaybetmek gibi bir tehlike hazırlığı var. Yeni anayasa ve başkanlık sistemi dayatmasından söz ediyorum. Türk milletini anayasadan çıkaran, tarikatların ve cemaatlerin önünü açan, Atatürk’ü ve devrim kanunlarını anayasadan silmeye çalışan bir saldırı hazırlığı var. Benzer saldırıyı geçmiş dönemde savuşturduk. Başarılarımız var. Milleti yok eden, çağ dışı ümmet anayasasına karşı konumlanmamız gerekiyor. Bu konuda büyük işler gerçekleşecek, hazırlıkları yapıyoruz. O anayasayı yaptırmayacağız, başkanlık sistemine müsaade etmeyeceğiz. Bu mücadele, hangi toplumsal sözleşmenin hayata geçeceğine karar verecek.

Üniversitelerde Kavgalar… TGB Bu Kavgaların Neresinde?

EDK : Üniversitelerde siyasi kavgalar devam ediyor. Siz bu kavgaları nasıl değerlendiriyorsunuz? TGB bu kavgaların neresinde?

SS : Üniversitelerde bir kavga ortamı ve kutuplaşma olduğu doğru. Kavganın tarafları net. Vatansever öğrenciler ile PKK arasında bir çarpışma söz konusu. Çarpışma sadece fiziki anlamda değil. Bir iklim mücadelesi var. Burada süreç vatansever öğrencilerden yana bir rüzgar estiriyor. PKK ve onun yanında konumlanan gençlik örgütleri ile TGB arasında bir mücadele söz konusu. Bölücü örgütlerin alanı daraldıkça saldırganlaşıyor, bu saldırıların odağında TGB oluyor. Çünkü PKK’yı bitiren siyasetlere sadece biz sahibiz. Kendileri açısından tehlikeyi doğru tespit etmişler. Biz kavgadan yana tutum almıyoruz. Ancak fiziki saldırılar ile karşı karşıya kaldığımızda arkadaşlarımızı korumak durumundayız. Bu örgütler daha geçen yıl Ege Üniversitesi’nde Fırat Çakıroğlu’nu katlettiler. Okullarımızdaki eli silahlı çetelerin varlığı, üniversitenin ruhuna yakışan demokratik bir tartışma ortamının yaratılması ihtimalini ortadan kalırıyor. Üniversite gençliği bu tür çetelerden yaka silkiyor. Bu yüzden TGB’nin vatansever eylemlerine katılım büyük. Bu kavgaların bitmesi, üniversitelerde vatansever bir rüzgarın hakim olması ile gerçekleşecektir. Bunun olmasına çok az kaldı.

Barış İçin Akademisyenler, Samimi Duygular Taşımıyor”

EDK : ‘Barış İçin Akademisyenler’ imza topladılar. Ve bu bir anda Türkiye’de en çok tartışılan konu oldu. Siz bir gençlik örgütü olarak bu bildiriyi ve sonrasında akademisyenlere yapılan baskıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

SS : Sadece öğrenciler değil, bazı akademisyenler de PKK’nın siyasetlerini üniversitelere taşımaya çalıştılar. Barış İçin Akademisyenler grubunu kastediyorum. Bu hamle samimi duyguları taşımıyor. PKK’ya batıda alan açma çabası ile imzalar toplandı. Bildiri, vatan düşmanı vurgular ile dolu. Bu hamlenin boşa çıkarılması çok uzun zaman almadı. Vatansever öğretim üyeleri, daha güçlü bir kadro ile akademinin gerçek tavrını ortaya koydu. 200 öğrenci topluluğu Mehmetçiğin yanında olduğunu belirten bir açıklama yayınladı. Üniversitelerin gerçek tavrını, bu bildiriler ile ortaya koyduk. Barış İçin Akademisyenler grubundan bazı öğretim üyeleri gözaltına alındı, hukuki süreç başladı. PKK’yı desteleyen her hamle, gereken yaptırıma uğramalıdır. Akademinin ve üniversitelerin temsiliyetini bu isimlere bırakmamak gerekiyor. Yoksa iktidarın üniversitelere müdahalesinin de önü açılacaktır. Vatansever ve Atatürkçü öğretim üyelerimize büyük görev düştüğünü düşünüyoruz.

Gençlik Mücadelesinin Bugünkü Sloganıtgbistiklal

EDK : Bugün sizce gençlik mücadelesinin sloganı ne olmalı?

SS : Sloganlar mücadelenin ihtiyaçlarına göre belirleniyor. Bugün açısından gençlik mücadelesinin sloganları Gençliğe Hitabe ve Bursa Nutku’ndan çıkıyor. ‘Gençlik Vatan Savunmasında’ ve ‘Atatürk Gençliği Görev Başında’ sloganları önümüzdeki mücadeleyi en iyi karşılayan sloganlardır.

EDK : Uluslararası çalışmalarınız da söz konusu. Bilgi alabilir miyiz?

SS : Emperyalizm coğrafyamızı tehdit ediyor. Türkiye, Suriye, İran, Irak, Filistin işgalcilerin en sıcak saldırısı altında. Emperyalizme karşı birlikte mücadele yürüterek başarılı olabiliriz. Bunun tespitini yaptık ve bölgemizde birliği sağlamanın çalışmalarını yürütüyoruz. Bu kapsamda Dünya Antemperyalist Gençlik Birliği’ni kurduk. Dünya çapında birlikteliğin yaratılması için çeşitli çalışmalar yürütüyoruz. Büyük etkinlikler ile birliği kuvvetlendirecek bir rüzgar yaratacağız. Bunun dışında TGB’nin yurtdışı örgütleri var. Özellikle Avrupa’da kuvvetli örgülerimiz var. Avrupa’da yaşayan Türk gençlerinin örgütlendiği ve bir araya geldiği çalışmalar yürütüyoruz. Türkiye’ye ve Avrupa’da yaşayan Türklere dönük saldırılarda örgütlerimiz hızla harekete geçiyor. TGB’nin dünya çapında bir önderliğinin olduğunu, uluslararası dostlarımız ifade ediyor.

EDK : Son olarak eklemek istedikleriniz?

SS : Sizlere bu röportaj için teşekkür ediyorum. Başarılar diliyorum. Dostlarımızın ve genç arkadaşlarımızın TGB yöneticileri ile temas hainde olmasını öneriyoruz. Etrafımızda olan bizi takip eden arkadaşlarımızı, TGB’ye üye olmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz. Büyük işleri birlikte başaracağız.

Merve Deniz: Şöhrete Kapılan Kendini Kaybeder

0

“DÖNSÜN DÜNYA” ADLI SİNGLE ÇALIŞMASIYLA DİNLEYENLERİN GÖNLÜNDE TAHT KURAN MERVE DENİZ, İÇİNİ KOLEKTİF SANAT’A DÖKTÜ. DENİZ’LE MÜZİĞE OLAN SEVGİSİNİ, İDEALLERİNİ VE ŞÖHRETİN ETKİLERİNİ KONUŞTUK.

Birçok meslek dalı varken neden müziği tercih ettiniz?

İnsan neden hayata geldiğini sorgular ya, benim de sorgulamamın sonucudur müzik… İnsanlara kendimi müzikle ifade edebiliyorum. Hayatı müzikle anlayıp dinleyicilerle paylaşmak istiyorum. Müzik benim için insanlara ulaşma amacıdır. İlk sıngle’ımla insanlarla aramda bir köprü kurdum umarım daha fazla insana ulaşarak daha büyük köprüler kurabilirim.

Çevrenizle iletişiminiz nasıldır?

Günlük hayatımda naif bir insanım. İnsanlarla kurduğum iletişimde karşımdakileri kırmamak için çok gayret ederim. Insanların hataları yerine yaptığı iyi şeyleri görmeye çalışırım. Peşin hüküm vermeyi sevmem. Insanlara çok şans vermeye çalışıyorum.

Kendinize karşı davranışlarınız nasıl?

Kendimi çok fazla eleştiriyorum. Bu iş olarak sizi geliştiriyor ama insani olarak da sizi yıpratıyor. Sahne konusunda çok savaşçıyım ve kendime karşı çok sertim.

 Müzik piyasısına her gün yeni isimler katılıyor. Sizde yeni bir isimsiniz. Bu kadar insan arasında kendinize ne kadar şans veriyorsunuz?

Bu çok zor bir şey… Bununla ilgili net bir şeyler söyleyemiyorum. Bu single’ıda hazırladığımızda insanlardan nasıl bir tepki alacağımızı bilmiyorduk. Single piyasaya çıkınca beğenildiğini gördük. Bundan dolayı bu konuda net bir şey söyleyemiyorum. Popüler müzik içerisinde sivrilmeye çalışıyorum o kadar.

BU KADAR İLGİYİ BEKLEMİYORDUM

“Dönsün Dünya” adlı şarkınızın klibi 5 milyondan fazla izlendi. Bunu bekliyor muydunuz?  

Bunu beklemiyorduk. Aslında bunu söylerken yaptığım işe saygısızlık yapmış gibi oluyorum ama gerçekler bu. İnsanların bu kadar seveceğini hayal edememiştim. 5 milyon benim için çok iyi bir rakam…

YARININ GARANTİSİ YOK

  Şarkı yarışmalarının birincileri piyasadan silindi. Siz müzik piyasasından silinmemek için neler yapıyorsunuz?

Bir şey yaparken çok parlaması yerine en iyisini yapmak için çok çalışırım. Bundan dolayı da güzel sonuçlar alırım. Umarım bundan sonra da güzel sonuçlar alırım. Başta da söylediğim gibi yarının garantisi yok. Ama piyasadan silinmemek için kaliteli işler yapmaya çalışırım.

ŞÖHRETİ TEHLİKELİ BULUYORUM

Şu aralar şöhretsiniz. Şöhreti kalıcı buluyor musunuz?

Şöhret dünyanın geneli için zenginlikten ve paradan daha önemli bir şey. Ben ise şöhreti tehlikeli buluyorum.

Neden?

Şöhrete ne kadar kapılırsan kendini o kadar kaybedersin. Şöhret naifliği kaybettirir. Bundan dolayı şöhretin keyifli tarafları da vardır ama genel olarak tehlikelidir. Şöhretin dizginlerini elinizde tutmanız gerekir.

PARADAN HOŞLANMIYORUM

Çok para kazanıp hurharca harcamak gibi bir hayaliniz oldu mu?

Bana hiç sorulmayacak bir soru. Para gerekli ama pek hoşlanmıyorum. Yapabileceğimiz işlere hizmet edecek kadar param olsun yeter. Çok param olsa dağıtırırım herhalde… Harcamayı pek bilmem…

ONA BENZETİLMEK HOŞUMA GİDİYOR

Elçin Sangu’ya benzetiliyorsunuz. Bundan rahatsız oluyor musunuz?

Evet çoğu kişi benzetiyor ama rahatsız değilim. Çünkü o çok güzel bir kız. Hoşuma gidiyor benzetilmek.

Saç renginizden dolayı benzetiliyorsunuz. Saçlarınız orijinal mi?

Evet saç rengim orijinal. Papatya suyu destekli… Saçımda hiç boya kullanmıyorum.

OYUNCULUKTA İDDİALI

Müziğin dışında kendinizi nerede konumlandırırsınız?

Oyunculukta en az müzik kadar heyecanlandığım ve kendimi iyi hissetiğim bir alan. İddialı konuşmak istemiyorum ama oyunculuğu da oldukça iyi bir şekilde becerebildiğimi düşünüyorum.

Emre Aydın’ın yazıp yönettiği “Cinni” adlı bir korku filmde rol aldınız. Korkutacak mısınız?

Evet. Ana karakterlerden biriyim. Korkutmayacağım ama korkacağım. Bencil bir karakterim… Başıma gelmediği sürece empati kurmayan bir insanı oynadım. Çekimleri bir ay sürdü. Normalde insanın başına gelmeyecek şeyler geldi başımıza. Işıkların yanıp sönmesi, çerçevelerin düşmesi falan beni çok ürkütmüştü.

MERVE DENİZ’İN EN’LERİ

En sevdiğiniz dizi: Lost
En sevdiğiniz renk: Mavi
En nefret ettiğiniz renk: Kırmızı
En sevdiğiniz yemek: Humus
En sevdiğiniz şarkı: Jason Burns- Butterflies
En sevdiğiniz kitap: Lao Tsu -Tao Te Ching
En sevdiğiniz ülke: Avursturya
En sevdiğiniz şehir: New York
En sevdiğiniz meyve: Muz
En sevdiğiniz semt: Galata
En sevdiğiniz hayvan: Köpek

Mustafa Kılıç – 18.03.2016

KOLEKTİFSANAT

‘Rusya, Türkiye’yle İlişkilerini Koparma Kararını Çoktan Vermiş, Uçak Olayı Bahane’

Gazeteci Cenk Başlamış, yeni kitabı Rusya’nın Sırları ve Rusya’da yaşanan son gelişmeleri değerlendirdi

Gorbaçov’dan Putin’e Rusya’nın Sırları, 21 yılını Milliyet gazetesinin Rusya temsilciliğini yapan gazeteci Cenk Başlamış’ın son kitabı olarak raflardaki yerini aldı. Başlamış, kitapta Rusya’daki günlük yaşamdan kesitler ile Kremlin’e kadar pek çok detaya yer vererek okuyucuya Rusya’nın bilinmeyenlerini sunuyor.

“Bu kitapla herkesin Rusya’ya ve Ruslara dair bir şeyler öğreneceğine inanıyorum” diyen Başlamış, son dönemde yaşanan gelişmelere ilgili de açıklamalarda bulundu. Çok kısa bir süre önce Moskova’yı ziyaret eden Başlamış, Rusya-Türkiye ilişkilerini bitirme seviyesine getiren Rus uçağının düşürülmesi olayına bakış açısının da değiştiğini belirterek, “Uçak olayı bence Ruslar tarafından tam bir bahane olarak kullanılıyor. Anladığım kadarıyla aslında Türkiye ile ilişkileri koparmaya çoktan karar vermişler. Çünkü Türkiye Suriye’de çok fazla ayaklarına dolanmaya başladı” açıklamasında bulundu. Başlamış ayrıca 2 yıldır yaşanan ekonomik krizin Rusya’yı ABD karşıtı politikalardan vazgeçmek zorunda bıraktığınında altını çizdi. Başlamış sözlerine Rusya’yı yönetenler için en önemlisinin halkın gözünde güçlüymüş imajını vererek, yaşanacak herhangi bir halk ayaklanmasının önüne geçmek olduğunu ekledi.

Rusya uzmanı gazeteci Cenk Başlamış ile Rusya’nın Sırları’nı ve Rusya’da yaşanan son gelişmeleri konuştuğumuz söyleşimiz için buyurun….

-Rusya’nın Sırları kitabı ikinci baskısıyla raflardaki yerini aldı. Kitaba dair nasıl tepkiler aldınız?

Benim kitapla ilgili bir iddiam var. Kitapta 60 civarında yazı var farklı konulardan seçmeye çalıştığım. Bu yazılar beğenilir veya beğenilmez, bu konuda bir şey söyleyemem, kişiden kişiye değişebilir. Fakat okuyanların Rusya’ya ve Ruslarla ilgili bilgi sahibi olacağı konusunda iddialıyım. Kitabı okumaya başlamadan önceki bilgilerinin üzerine mutlaka yeni bilgiler eklenecek ve kitap bittiği zaman “Demek ki Rusya böyle bir ülkeymiş, Ruslar şöyle insanlarmış” diye düşünmeye başlayacaklar. Birincisi zaten böyle şeyler duyuyorum, yani bilgilendirici olduğuna dair. İkincisi en çok duyduğum şey, kitabın kolay okunuyor olması. Bir de, belli etmeden öğretici bir kitap, ama bunu ukalalık yapmadan tepeden bakmadan yapıyor, deniliyor.

– Kolay okunurluğu bir dezavantaj olarak mı söylediniz?

Hayır. 90’lı yıllarda Rusya’yla ilgili iki kitabım çıkmıştı. Çok spesifik konularda yazılmış kitaplardı. Sadece uzmanlarını ilgilenebileceği, ortalama bir okurun gidip almayacağı kitaplardı. Bu kitabın bence farkı o. Bu herkesin okuyabileceği bir kitap. Siyasi analizlerden bilerek kaçındım. Hatta siyasi analiz hiç yoktu, ama uçak olayından sonra yayınlandığı için güncel olsun diye bazı yazılar eklendi. Bunun daha eğlenceli, daha kolay bir yol olduğunu düşündüğüm için bu yolu seçtim. Sonuçta hayatı anlatarak, hayatın içinden ve bizzat benim tanık olduğum olayları anlatarak Rusya’yı ve Rusları anlatmayı seçtim.

– Bu kitapla birlikte 3 tane kitap yazdınız ama, Rusya’da 21 yıl geride kaldı sizin için. Bundan sonrasına, özellikle son döneme dair bir kitap projeniz var mı?

Evet böyle bir planım var. Rusya’nın Sırları’yla ilgili süreç biter bitmez hemen başlayacağım. Hatta genç bir gazeteciyle ortak yazmayı düşündüğümüz bir kitap. Siyasi bir kitap olacak.

– Kitaba dönecek olursak biraz renkli konulardan başlamak istiyorum. “Bambaşka bir gezegen burası” diye başlamışsınız kitaba. Orada gündelik yaşama dair çarpıcı hikayeler var. Türkiye’de de belki de vaktiyle yaşanmış şeylerdir bilemiyorum, taksi olayı bence çok trajikomik bir hikayeydi. Ama benim merak ettiğim başka bir şey var.  İklim koşullarına dair özel bir yazı kaleme almışsınız. Nasıl oldu alışmanız?

Yok, Türkiye’de hiç öyle şeyler yaşanmadı. Rusya’da geçirdiğim 21 yılda değişmeyen bir şey vardı. Rusya yaşamak için çok zor bir yer. Türkiye ölçülerinde bile yaşaması zor bir yer. Fakat bütün bu zorluğu bastıran bir dürtü vardı bende, o da gazetecilik dürtüsü. Ne kadar yaşaması zor bir yerse de, gazetecilik yapması o kadar keyifli bir yer. Çünkü bunu çok iddialı bi şekilde söyleyebilirim- dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar haber zenginliği yok. Benim gittiğim dönemlerde Sovyetler Birliği hiç bilinmiyordu. İşin siyasi haberler kısmı var, ekonomi haberleri kısmı var, Türk-Sovyet ilişkileri kısmı var sonra Rusya kurulunca savaşlar var, kendi içinde çatışmalar var, işin kültürel boyutu var. Ben çok iddialı olarak söylüyorum dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar haber zenginliği yoktur. Dolayısıyla çok zor bir yer yaşaması, fakat gazetecilik yapması çok keyifli bir yer.

 

‘Değişen ideoloji milliyetçiliği meşrulaştırdı’

– Kitabın geneline baktığımızda karşımıza sık sık çıkan bir olgu var, o da Rusya’nın gittikçe kabaran milliyetçilik duygusu. Yakın zamana kadar sizin de bahsettiğiniz gibi “Moskova’nın misafirleri”ni, halkların kardeşliği benimsemiş olan bir toplumda bu dönüşüm nasıl oldu?

Bence bir şey değişmedi. Yani özünde bu hep böyleydi bence. Sadece Sovyet döneminde o günün koşullarındaki ideoloji gereği, bunlar bastırılıyordu. Yani Sovyetler Birliği sosyalist bir ülke olarak kurulmuş, halkların kardeşliği kavramını propaganda olarak kullanmış bir ülke. Ben de tabii bunu merak ettim, araştırdım. Ve özünde hiçbir değişiklik olmadığını, fakat o günün koşullarında bu, yani ırkçılığı dışarıya vurmanın ayıp sayılacağı için bu olumsuz duyguları kimsenin dile getirmediği, bastırdığı kanaatine vardım.

– Yani değişen ideolojiyle birlik “milliyetçiliğin” de meşrulaştığını söyleyebiliriz…

Evet.

– İdeoloji demişken, ideoloji ve para politikası toplumun bütün hayatını, yaşam şeklini etkileyen olguların başında geliyor. Siz tabii Sovyet döneminin sonuna denk geldiniz ama eminim orada yaşayanlardan insan hikayeleri dinlemişsinizdir. Toplumun algısı sizce nasıl? İnsanların gönül rahatlığıyla “ben şu dönemde daha mutluydum” ya da “şu lider yönetirken daha iyiydi bu ülke” gibi kabulleri var mı?

Özellikle yaşlı insanların geçmişe yönelik bir özlemi var. Yani Sovyet dönemine dönük bir özlemi var. Bu özlemin nedenini de ikiye ayırmak gerekiyor. Bir devlet onlara sahip çıkıyordu. Yani oturacak ev veriyor, elektrik, su, doğalgaz gibi sıkıntılar yok. En önemlisi sokakta kimse yok, devlet barınma ihtiyacını karşılıyor. Bu işin maddi, somut kısmı. Bir de soyut kısmı var. Sosyalist bir ülke kurma misyonuna sahip hissediyorlar kendilerini, yani yaptıkları her şeyin bi şekilde sosyalizmin kurulmasına katkıda bulunduğunu düşünüyorlar. “İyi çalıştığın zaman sen birey olarak, işini iyi yaptığın zaman otomatikman sosyalizmin kurulmasına katkıda bulunuyorsun” şeklinde düşünüyorlar. Ama mesela benim gittiğim döneme damgasını vuran olay, tamamen yokluklar dönemiydi. Kimse bunu hatırlamıyor. Benim ekmek bulamadığım zamanlar oldu. Gördüğüm yokluk Türkiye’de anlatmakta en çok zorlandığım konuydu. Ben yıllarca buradan oraya iğneden ipliğe neler götürdüm. Benim gördüğüm dönemde orada yaşayan insanların hayatları çok zordu. Ama özellikle yaşlı insanlar hatırlamıyorlar. Tabii ben bu hayatların sadece 2 yılına tanık oldum. Demek ki onların yaşamını belirleyen, o 2 yıl olmamış.

-Genç nesil peki?

Gençler Sovyet dönemini bilmedikleri için ya da Sovyet denilince işte bu son dönemdeki yoklukları hatırladıkları için bu tarz bir özlemleri yok.

 

‘Rusya, Türkiye ilişkilerini koparma kararını çoktan vermiş; uçak olayı bahane’

– Söyleşiyi ayağınızın tozuyla yapıyoruz aslında, Rusya ziyaretinden henüz döndünüz. Rusların Türkiye’ye bakışında var mı bir değişiklik? Asıl merak ettiğim şey ise şu: Rusya vatandaşları Kremlin’in Suriye politikasına nasıl bakıyor?

Moskova’ya gittiğim zaman bir gazetecinin mutlaka ama mutlaka olay yerinde olması gerektiğini bir kez daha anladım. Çünkü benim uçak olayına buradan bakışımla oradan bakışım arasında çok önemli farklar oldu. Buradan baktığım zaman, üst üste gelen Rus uçaklarının ihlali nedeniyle Türkiye’nin önünü arkasını çok fazla düşünmeden “yeter kardeşim burası ‘muz cumhuriyeti’ değil, bunlara bir ders vermek gerekir” diye karar aldığını ve uçağı düşürdüğünü; Rusların da tam Suriye’de şov yaparken hiçbir zaman kendileriyle eşit görmedikleri bir ülke tarafından, yani Türkiye tarafından uçakları düşürülerek nasırlarına basılmış tepkisi vererek, büyük ölçüde duygusal şekilde bağırıp çağırdıklarını düşünüyordum. Fakat oraya gittikten sonra çok farklı şekilde düşünmeye başladım. Öz olarak düşüncem şöyle değişti. Uçak olayı Ruslar tarafından tam bir bahane olarak kullanılıyor. Aslında Türkiye ile ilişkileri koparmaya çoktan karar vermişler. Uçak olayını kendileri de provoke etmiş de olabilir, olmaya da bilir tam bilemem komplo teorisine girer. Ama Türkiye ile ilişkilerini koparmaya çok daha önceden karar vermişler, çünkü Türkiye Suriye’de çok fazla ayaklarına dolanmış. Uluslararası ilişkilerde duygulara yer yok, herkes kendi çıkarı neyi gerektiriyorsa onu yapar. Rusya’nın çıkarı da bir dönem Türkiye ile birlikte olmayı gerektiriyordu. Fakat Rusya bu birliktelikten kendi ulusal çıkarları açısından umduğu faydayı sağlayamadı. Nedeni de, Türkiye’nin Batı’dan kopamaması, ya da Batı’nın bağımlısı bir ülke olması. İyi ki Moskova’ya gitmişim, bunu görebildim. Bu bir yorum tabii, bir değerlendirme, mutlak doğru diyemem.

– O zaman bu uçak olayı başka bir zamanda olsaydı “olaylar bu şekilde gelişmezdi” ya da “o uçak hiçbir zaman düşürülmezdi” diyebilir miyiz?

Olabilir. Ama konuya bakış açım değiştiği için artık uçak olayının hiçbir önemi yok benim için. O bir gerekçe, uçak değil de başka bir şey de olabilirdi. Asıl önemli olan benim yeni değerlendirmem doğruysa, bunun kararı 24 Kasım’dan önce verilmiş. Bir fırsat kollanmış ya da yaratılmaya çalışılmış. O olmasaydı, başka bir şey olurdu.

 

‘Rusya, ABD karşıtı politikalardan vazgeçmek zorunda kaldı’

– Hazır Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinden de bahsediyorken kitapta şunun altını sıklıkla çizmişsiniz; Rusya dünyaya süper güç olduğunu kanıtlama ya da en azından bu imajı vermek için Suriye’ye karşı bir tutum alıyor, müdahale ediyor ve bir müdahillik durumu yaratmaya çalışıyor. Tabii Rusya’nın Sırları satışa sunulduğu sırada yaşanan bir çok olay kitapta yer alamamış. Son döneme baktığımız zaman ABD, Suriye’deki ateşkes için Rusya’yı muhattap aldı ve masaya Rusya ile oturdu. Ne dersiniz Rusya son hamlesiyle amacına ulaşabildi mi?

İmaj olarak evet verdi. Aslında kitapta anlatılanların devamı olan şeyler yaşanıyor şu an. Rusların psikolojik olarak bunu dışarıya karşı kabul etmesi mümkün değil ama gerçekte benim görüşüme göre Rusya, Amerika adına Suriye’deki bir takım sorunları çözmeye çalışıyor ki Amerika kendilerini muhatap alsın, masaya otursunlar. İşte oturdular, istediklerini elde ettiler. Ama bu görüntü olarak böyle. bu Amerika ile Rusya’nın eşit olduğu anlamına gelmiyor. Dışarıya ve iç kamuoyuna karşı ki Rusya’yı yönetenler için kendi halkını manüpile etmek çok önemlidir- bu imajı yaratmaları çok önemli.BAŞLAMIŞKİTAP

– Söylediklerinizde altı çizilmesi gereken belki şu var: Amerika’nın istediklerini Amerika ile birlikte yerine getirme durumu. Aslında Rusya’nın özellikle Putin’in şöyle bir imajı vardı; Evet çift kutuplu dünya yok ama yine de Amerika karşıtı ülkeleri, Amerika karşıtı toplumları kendi saffına çekme çabası vardı hep. Ama Suriye meselesinde Rusya artık bu politikadan vaz mı geçti?

Vazgeçmek zorunda kaldı. Çünkü Rusya’nın ekonomik olarak sırtı duvara dayandı. Çok kötü durumdalar. Rusya’da ekonomik kriz var diye konuşuluyor ama bunun detayı çok fazla bilinmiyor. Çok derin, üstelik henüz dibe vurmamış bir krizin içindeler. Bu krizin yıllar alabileceğini Rus yetkililerin kendisi söylüyor. Bu kadar sırtın duvara yaslanmışken, sen Kırım’ı ilhak etmişsin bunun bir ekonomik maliyeti var. Ukrayna’daki ayrılıkçıları destekliyorsun bunun için para veriyorsun. Şimdi Suriye’de operasyon yapıyorsun bunun da maddi bir karşılığı var. 2 yıldır Batı’nın sana uyguladığı ekonomik yaptırımlar var. Petrol fiyatları yerlerde geziyor. Burada bi şeyler yapmaları gerekiyordu. Benim iddiam şu, Rusya’nın son yıllarda verdiği kararlar panik için verdiği kararlar. Bunların hepsi demin de bahsettiğim iç kamuoyuna geliyor. “Aman ha ülkede bir huzursuzluk çıkmasın” Bütün mesele bu. Rusya’nın Amerika’ya kafa tutması, süper güç olmaya çalışması ikinci derecede konular Rusya’yı yönetenler açısından. Önemli olan kendi iktidarlarını sürdürmeleri.

– Rusya’nın Sırları’nda bahsettiğiniz Arap Baharı veya Ukrayna’daki ayaklanmanın bir benzerinin Rusya’da gerçekleşmemesini istemeleri…

Evet. Bütün hikaye bu. Şimdi bir ekonomik kriz var. İnsanların gündemini değiştirecek ve ekonomik krizden bir çıkış sağlayacak bir şey yapması gerekiyordu Rusya’nın. Ve orada -Suriye’de- gerginlik yaratarak petrol fiyatları yükselebilir. Amerika’yla arasını tutarak Batı’nın uyguladığı yaptırımları kaldırabilir. Bu konuda benim gibi düşünen başkasına rastlamadım o yüzden yanılıyor da olabilirim (Gülüyor). Ama bu kararların hepsi oturulup birden bire verilmiş kararlar, uzun vadede düşünecek durumda değiller. Ben bunları kınamak için söylemiyorum, tespit yapıyorum.

 

‘Rusya’daki propaganda makinası, isterse beni bile başkan seçtirebilir’

– Putin halk tarafından çok fazla seviliyor bunu biliyoruz. ‘Halkın böylesine desteği olmasaydı, iktidar süresi bu kadar uzun olmazdı’ şeklinde yorumlar da var. Ama Putin aynı zamanda bir KGB ajanıydı. Rusya’daki derin devlet yapılanması tarafından da desteklenen bir lider. Putin’i halk daha ne kadar destekleyecektir?

Putin’in iktidarda olmasının birinci koşulu halk desteği değil. Bunun tespitini yapmak gerekiyor. Putin’in iktidarını sağlayan bir sistem var ortada ama sistem aynı zamanda onun sevilmesi için korkunç bir propaganda makinası çalıştırıyor. Rusya’daki propaganda makinasını vereceğim şu örnekle anlatmaya çalışayım. Vereceğim örnek kesinlikle ve kesinlikle abartı değildir. Ben Rusya’da 21 yıl yaşamış bir insan olarak buna bütün yüreğimle inanıyorum. Rusya’daki propaganda makinası o kadar güçlüdür ki, isterse beni, yani Cenk Başlamış’ı başkan seçtirebilir. Bunu da Medvedev gibi birinin Rusya’da başkan olmasına dayanarak söylüyorum. Sistem beni başkan yapmak için bir karar almış ve bu kararı uygulayacak, dünyadaki hiçbir güç benim Rusya’da devlet başkanı olmamı engelleyemez. Çünkü bütün propaganda makinası ellerinde. Beni başkan seçtirerek insanlara “bakın biz demokrasisi ne kadar gelişmiş, ne kadar hoşgörülü bir ülkeyiz. Bir yabancıyı bile devlet başkanı seçebiliyoruz. Gelin bunu bütün dünyaya kanıtlayalım” bu kadar. Bu tabii sembolik bir örnek. Ama bu kadar güçlü işte bu propaganda mekanizması.

 

‘Putin’in demokrasiyi güçlendirmek gibi bir misyonu yok’

-Peki burada muhalefeti de biraz konuşmak gerekiyor. Rusya’daki muhalefete dair hiçbir haber göremiyoruz kaynaklarda. Muhalefet yaşamı nasıldır, Rusya’da muhalefet ne yapar?

Putin göreve geldiği zaman önüne bazı hedefler koydu, içeride ve dışarıda yapılması gerekenler olarak. İçeride yapılması gerekenler, ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamak. Dışarıda da alay edilen bir Rusya var, bu durumu değiştirerek saygı duyulan, biraz da korkulan bir ülke haline getirmek. Görevler bunlar olunca Putin’e göre bir takım şeyler ayrıntı olarak kalıyor, demokrasi gibi. Çünkü demokrasiyi güçlendirmek gibi bir misyonu yok onun. “Benim ülkem dağılmanın eşiğine gelmiş. ben ekonomik ve siyasi istikrarı sağlamalıyım önce, zamanı gelince bakarız demokrasiye” diyor. E demokrasi önceliklerde olmayınca medya özgürlüğü de önceliklerde yok. Medya 90’larda özgürdü, yani Putin iktidara gelmeden önce. Putin’in önüne koyduğu misyonu zorlaştıracak bir konumu var özgür medyanın. O zaman ne oluyor, medyanın özgürlüğünün elinden alınması gerekiyor. O süreçte de zaten, devlet kurumları medyayı satın almaya başladı. E senin görevin bu ise sen muhaliflere de hayat hakkı tanımazsın. Çünkü muhaliflere “senin ayağına çelme takanlar” gözüyle bakarsın. Sen diyorsun ki “benim burda ulvi bir amacım var. ben bu ülkeyi kurtarmaya çalışıyorum. Demokrasi, insan hakları bizim için öncelikli konular değil” Putin ve yanındakilerden bahsediyorum.  Bunu saklamıyorlar zaten ve böyle gerekçelendiriyorlar. Sorduğun zaman tabii ki demokrasi istiyorlar ama önüne koyduğu görevi engelleyen her şeye ayrıntı gözüyle bakıyorlar. Dolayısıyla bu koşullarda Rusya’da muhalefet yok. Tabii ki kendince bir şeyler yapmaya çalışan muhalifler var, ama bunların ne kitlelere ulaşması mümkün ne de insanları etkilemesi.

 

‘Putin sadece sistemin dişlilerinden biri’

– Gerçekten devletin menfaatlerini korumak maksatlı mı yapılıyor bu anlattığınız her şey, kişilerin menfaatleri hiç söz konusu değil mi?

Hayır. Bu anlattıklarım işin kılıfı. Kitapta da şunu anlatmaya çalışıyorum ki, her zaman birinci derecede önemli olan Kremlin’i kim yönetiyorsa, onun iktidarının sürmesi. Ama bu kişilerin iktidarı değildir, bu sistemin iktidarı. Yani bu Putin’in iktidarı değil, Putin’i lider yapan sistemin iktidarı. Bu sistemin dişlileri var, Putin’de bu dişlilerden biri. Eğer sistemin çalışmasını engellemeye başlarsa Putin, sistem onu atar ve başka birini bulur. Ve inanın Putin’den daha da karizmatik olduğu imajı yaratılır. Tabii ki bu sistemi oluşturan insanlar ulvi amaçlarla bunu yapmıyorlar. Bu insanlar Rusya’daki ayrıcalıklı sınıf, özünde de gizli servis. İktidarda kalmaları onlara bir sürü ayrıcalık sağlıyor. Dolayısıyla tek başına bir ulvi amaçtan bahsetmek mümkün değil, kendi ideallerini sürdürmeye çalışıyorlar. Sovyetler Birliği döneminde de farklı değildi ki. Sovyetler Birliği’ni yöneten ayrıcalıklı bir sınıf vardı, halk çok zor koşullarda yaşarken lüks denilebilecek koşullarda yaşıyorlardı. Gorbaçov’un başlattığı reformları en çok direnenler de bunlardı. Kendi ayrıcalıklarını kaybetmemek için. Halk tabii bunlarla ilgilenmiyor. Rusya’da halk manipülasyona son derece açıktır. Dışardan göründüğü kadar eğitimli ve kültürlü değildir. Bu konuda da benim gibi düşünene rastlamadım! ( Gülüyor) Her ülkede kamuoyu manipüle edilebilir, ama Türkiye ve Rusya’da bu işler sanırım daha kolay. Çünkü manipüle etme araçları daha fazla.

Helin Genç
Basın Lobisi

‘Yaşam Hakkımız ve Özgürlüklerimiz İçin Direneceğiz’

0

Kadınlar Konuşuyor!’ röportaj dizimiz kaldığı yerden devam ediyor. Dizimizin 6.bölümünde Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile görüştük. Platform, kadın hakları ve kadın mücadelesi konusunda yaptığı çalışmalarla önde gelen örgütlenmelerden birisi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan İstanbul Temsilcisi Fidan Ataselim’le yaptığımız röportajda, kadınlara yönelik en büyük saldırıları, kadının üzerinde yaşadığımız coğrafyadaki konumunu, kadın mücadelesinde erkeğin yerini, kadın mücadelesinin bugünündeki sloganını konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Dilek Sarıgül

RÖPORTAJLIK : Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu hakkında bilgi alarak başlayalım.

FİDAN ATASELİM (FA) : Bizler Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nu 2010 yılında Münevver Karabulut cinayeti ardından aileyle tanışarak, davayı takip ederek kurmuş olduk. Bugüne kadar çokça kazanımımız da oldu. Mücadelemiz halen daha sürmekte. İsmimizden de anlaşılacağı gibi platformu kurarken kadına yönelik her türlü şiddet biçimi, cinsel saldırılar, kadınların çokça öldürüldüğü yaşam haklarının ihlal edildiği bir durum söz konusuydu. Bu yüzden bizler kadınların hayatta kalmasını sağlayamazsak diğer tüm şiddet biçimlerini önüne geçmenin daha zor olacağının farkındayız. O yüzden en başta kadınların yaşam hakları için çalışmalar yürütmeye başladık. Bu çerçevede 2 kritik gündem vardı. Biri kadınlar hayattayken gerçekten korunuyor olmaları, 2. olarak da kadınlar öldürüldükten sonra hem adaletin yerine gelmesi hem de diğer bütün bu potansiyeldeki erkeklere caydırıcı olması açısından uygulanan indirimlerin kaldırılması. Bununla ilgili ceza kanununa ek madde önerimiz oldu. Bundan 3 yıl önce. IMG_9912

RÖPORTAJLIK : Platformun bünyesinde hangi kurumlar yer alıyor?

FA : Biz platformu ilk kurduğumuzda tüm kadın örgütlerine, siyasi partilerin kadın kollarına, LGBTİ örgütlerine çağrıda bulunduk. Süre içerisinde bileşenler değişti. Her eylemimizi farklı bileşenlerle yapıyoruz. CHP Kadın Kolları’ndan arkadaşlarımız da var. Emekçi Hareket Partili kadınlar var. Antikapitalist Müslümanlar’dan kadınlar var. Aslında kurumsal bazda her eylemde değişmekle birlikte platformun içinde yer alan kadınlar, kadın cinayetlerini durdurmak isteyen tüm kadınlar içerisinde yer alıyor. Başka konularda farklı düşünsek de kadın alanında her görüşten kadın bir aradayız.

‘Hukuk devletini fetvalarla yönetmeye çalışıyorlar’

RÖPORTAJLIK : Bugün kadına yönelik en büyük saldırısı sizce nedir?

FA : Kadınların her gün öldürülüyor olması. O yüzden de TCK önerimizin bir an önce yerine getirilmesi gerekmektedir. Çünkü kravat taktığı için, pişmanım dediği için, akli dengem yerinde değil dediği için hergün kadın katillerine indirimler uygulanıyor. Cinsel saldırıda buılunan şiddet uygulayan erkeklere indirimler uygulanıyor. Bunların böyle olması erkek egemen toplumda erkeklerin elini çok güçlendiriyor. Haliyle sırtı sıvazlanmış oluyor. Hükümetin kadın düşmanı politikaları arttığı dönemlerde kadın cinayetlerinin daha fazla arttığını da görüyoruz. 2015 yılında 303 kadın kardeşimiz öldürüldü. 2016’ın Ocak ayında 36 kadın kardeşimiz öldürüldü. Bizler 2010 yılından itibaren her ay öldürülen kadın kardeşlerimizin istatistiki verilerini tutuyoruz. Devletin kurumları bu verileri yeni yeni tutmaya başladı. Hem sorunu tespit etmek hem de çözüm üretmek için bunlara bakmak durumundayız. Neden son dönemde artış gösterdi diye baktığımızda bunun nedenleri mevcut. Hiçbir gelişme tesadüf değil. Nedenleri olarak şunları sıralayabiliriz;

1. Ülkemizde savaş var ve hergün çokça yaşam hakkı ihlalinin olduğu dönemlerden geçiyoruz. Genç yaşlı çocuk yetişkin demeden insanların vahşice öldürüldüğünü canlı olarak görüyoruz. Bu toplumsal şiddeti oldukça arttırıyor. Bunların kadınların hayatına yansıması toplumda kadınlar ve erkekler eşit olmadığı için daha uç boyutlara varıyor. Bu yüzden kadın cinayetleri artıyor. Yani bir sebebi savaş.

2.Hükümetin kadın düşmanı politikaları. En somut örneklerinden bahsetmek gerekirse Diyanet’in kızına şehvet duyabilirsin şeklinde fetvaları. Modern hukuk devletinde yaşıyoruz biz. Hukuk devletini fetvalarla yönetmeye çalışıyorlar. Bu bir yanı. Bir diğer yani bu derece bir açıklamanın yapılabiliyor olması kabul edilemez bir şey. Ya da diyelimki Bağdat Caddesi’nde bir kadın kardeşimiz cinsel saldırıya uğruyor, ardından gece 3’te ne işi varmış deniyor. Köşe yazarları cinsel saldırıya uğrayan, öldürülen kadın kardeşlerimizle ilgili bir insanın kadının hayatı söz konusu olduğunda ölüm çok kolay olabilircesine gerekçelendirmeler söz konusu oluyor. Cansel kardeşimiz okuduğu okulda öğretmeni tarafından cinsel saldırıya uğradı ve “okula makyaj yaparak gidiyormuş” denildi. Özgecan kardeşimiz için “mini etek giyiyor” denildi.

En önemli sebeplerden birisi de biz 3 yıl önce TCK ek madde önerisinde bulunduk. Özgecan kardeşimizin öldürülmesinin ardından Özgecan yasası ismini aldı, şimdi de Cansel yasası olarak kullanılıyor. Her ikisini de kapsıyor. Önerimiz şudur:

Kadına yönelik her türlü şiddet biçiminin uygulandığı davalarda faillere indirim uygulanmasının önünün kapatılması gerekir. Çünkü erkekler ne söylediklerinde nasıl indirim alacaklarını iyi biliyorlar. O açıdan çözümü üretmesi gereken merciler, devlet mekanizmaları çözüm üretmeyip sorunu daha da çoğaltıcı bir yerde dururlarsa anlattığım bu gerekçelerle kadın cinayetleri artmaya devam eder. Bunlar yaşadığımız olgular, gerçekler. Ama durdurmak mümkün.

Kadın Cinayetlerini Nasıl Durduracaklar?

RÖPORTAJLIK : Platformunuzun adı ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’. peki nasıl durduracaksınız?

IMG_9947FA : 1.si ceza kanunundaki indirimlerin uygulanmamasını sağlayacak olan yasanın çıkmnası lazım. Bunu biz İstanbul Sözleşmesine dayanarak aktarıyoruz. Bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülkeler arasında Türkiye. Buna göre zaten anayasasını revize etmek durumunda. Ama bunu yapmıyor. Bizim kadın cinayetlerini durdurmanın çözüm yoılları başlığında 5 temel talebimiz var;

1.Mecliste grubu bulunan siyasi parti liderlerinin,Başbakanın, Cumhurbaşkanının en başta kadına yönelik şiddeti kınaması, kadın cinayetlerini kınaması ve gerekenleri yapması yönünd e bir çağrımız var.

2.si ölüm bir anda gerçekleşmiyor. Öldürülen bir çok kadın kardeşimiz mutlaka bir yerlere başvurmuş oluyor. Korunmak istiyorlar. Bu şiddewt sarmalının bir yerinde bunu durdurmak, önüne geçmek mümkün. 6284sayılı koruma yasasının etkili uygulanması şart.

3. olarak bizler platform olarak ne koılluk gücümüz var ne yasa yapıcı bir rolümüz var. Buna rağmen kendi uğraşlarımızla, duruşmalara giderek kadın katillerine indirim uygulanmasını engelleyebiliyoruz. Kadın kardeşlerimizin korunmasıyla ilgili çalışmalar yapabiliyoruz. En az bizim kadar çalışacak bir kadın bakanlığının kurulması gerekiyor.

4. TCK tadil önerimizin yerine getirilmesi, caydırıcı olması bakımından indirimlerin uygulanmamasını sağlayacak olan Özgecan Yasasının Cansel Yasasının yasalaşması lazım.

5.olarak her türlü cinsel yönelim ve cinsiyet eşitliğini esas alan bir anayasanın olması laxızm. Anayasanın bu şekilde yeniden düzenlenmesi lazım. Bu 5 çözüm önerimiz gerçekleşirse kadın cinayetlerini durdurabiliriz. Ama biz bunun bir anda olmayacağını da biliyoruz. Ama bu adımlar atılmadığı tam tersi uygulamalar devam ettiği sürece kadın cinayetlerini durdurmak bir yana bu süreçleri besleyici yerde yer alıyor hükümet ve devlet.

RÖPORTAJLIK : Bağdat Caddesi’ndeki cinsel saldırıdan sonra ve Cansel’în intiharından sonra sosyal medyada bazı kadınlar tarafından “o saatte orada ne işi vardı?”, “o kadar kadın varken neden o?” yazıldığını gördük.

FA : Birincisi bunu genelleyemeyiz. Ama neden böyle oluyor diye baktığımızda yine kadınları çok suçlayamıyorum. Çünkü kadınlar da diğer insanlar gibi bu toplumun içerisinde yaşıyorlar. Özellikle bu dönemde devlet eliyle çokça kutuplaştırılmaya çalışılan bir dönemdeyiz. Gerici politikaların daha fazla dayatıldığı bir dönemdeyiz. O yüzden ne yazıkki bu toplumun içerisinde yaşayan ve böyle düşünen kadınlar da var. Toplumun büyük bir kesimi bu türlü hak ihlallerinin kesinlikle olmaması gerektiğini düşünüyor. Bir insanın hayatını sonlandırmak, tecavüz insanlık suçudur. Bu asla kabul edilemez. Yaşam hakkı birinci hakkımızdır. Toplum içerisinde yaşayan kadınlar olduğu için onun dışına çıkabilmek önemli. Çıkabilen çok fazla kadın ve erkek kardeşimiz olduğunu biliyoruz. O yüzden mücadeleye devam ediyoruz.

Kadın Mücadelesinin Günümüzdeki Sloganı

RÖPORTAJLIK : Peki günümüzde kadın mücadelesinin sloganı sizce ne olmalı?

FA : 8 Mart sloganımızdır aynı zamanda. Bu dönem kadın cinayetlerinin çok arttığı, aynı zamanda kadınların kendi karar vermeleri gereken tüm durumlarla ilgili bir tür sınırlandırma biçimine sokulması söz konusu. Bunu Diyanet fetvalarıyla, pembe taksiyle, torba yasa kanunu içerisinde süt izni yasasında görüyoruz. Biz kadınların ve erkeklerin eşit olduğu bir ülkede yaşıyor olsaydık bu uygulamalar olumlu değerlendirilebilirdi. Ama şuanda eşit değiliz. Bu nedenle süt izni yasası ile kadınları daha çok eve kapatıcı bir durum söz konusu. Pembe taksiyle ilgili durum da bu. Kadınların artık pembe taksiye binmeyip başka taksiye binmesi bile saldırıya uğraması için bir gerekçe. Ya da faillerin indirim alması için. O açıdan bunlar kabul edilemez. Kadınların hayatta kalmasıyla ilgili tüm sosyal politika alanında kadınların güçlendirilmesi önünün açılması gerekirken tam tersi sadece kadınların annelik yapmasının telkin edilmesi, bol bol çocuk doğurmasının telkin ediliyor olması.. Hem çocuk doğurmak hem o çocuğun nasıl doğurulacağı.. Erkekler gibi eşit koşullarda çalışıp sosyal hayatta yer almamız bizim karar verceği şeyler. Zaten kadınlar neden öldürülüyor diye gerekçelerine baktığımız zaman kendi hayatına dair karar vermek istemesi olduğunu görürüz. Kadınlar en çok boşanmak isteidiği için öldürülüyorken yine çözüm üretmesi gereken merci olan mecliste boşanmaları araştırma komisyonu kuruluyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Toplumda kadın sindirilmeye yok edilmeye çalışılıyor. Bizim 8 Mart sloganımız ‘tüm bu saldırıların karşısında yaşam hakkımız ve özgürlüklerimiz için direneceğiz, kadın cinayetlerini durduracağız. IMG_9955

Kadının Bu Coğrafyadaki Konumu

RÖPORTAJLIK : Bu coğrafyada kadının yeri konumu ne olmalı?

FA : Şuandaki yeri ne diye baktığınızda tüm öldürülen cinsel saldırıya şiddete uğrayan kadınların anlatmak isteidği birşey var aslında. Ülkemiz modernleşen bir ülke. Bu modernleşmeyle birlikte kadınlar daha fazla hak talep ediyor artık. Eskisi gibi susan kadın yok artık. Şiddet görüyorsa kol kırılır yen içimde kalır diyen kadınlar yok artık. Artık ses çıkartan, boşanmak isteyen kadınlar var. Çalışmak isteyen, okumak isteyen, reddeden kadınlar var. Bu çok önemli. Bunlar aslında kendi hayatları içerisindeki mücadelede erkek egemenliğinin karşısında daha da güçlenmiş, bu yüzden kendi hayatına dair daha da fazla karar vermek istiyor. Bunun karşısında her hak talebinde kadınların karşısında kör bir erkek şiddetiyle karşılaşıyoruz. Bu devletin politikalarıyla beslendiği zaman daha zorlaşıyor. Ama bir çıkış yolu var buna inanıyoruz. Bizler yüzü aşkın dava takip ediyoruz. Bu davalarda faillerin indirim almasını engelleyebiliyoruz. Şüpheli ölüm davalarında gerçeklerin açığa çıkmasını sağlayabiliyoruz. Gamze kardeşimizin davasında öyle oldu. Siirt’te Esin Güneş kardeşimizin davasında öyle oldu. Tutuksuz yargılanan faillerin tutuklanmasını sağladık ve hakettikleri cezaları almalarını sağladık. Buralarda başarıyorsak eğer, toplumun yarısını oluşturan biz kadınlar çok güçlüyüz aslında. Hem yasayı kazanacağımıza, hem de tüm haklarımıza kavuşacağımıza inanıyorum ben.

‘Kadınlar Kendilerini Yalnız Hissetmemeli’

RÖPORTAJLIK : Artık susan korkan kadınlar yok dediniz. Liseli Cansel tecavüzden sonra susuyor. Bunu herkes bildiği halde susmuş. Buradan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Bir Cansel geldi, platformunuza. Böyle bir durum var beni koruyun dedi. Ne yapabilirsiniz?

FA : Birincisi Canselle ilgili şunu söylemek isterim: Kadın kardeşimizin yaşadıklarının ardından cinsel saldırıya uğrayınca ne yapılmalı diye sorular çıkmaya başladı. Eğitim şart denmeye başladı. Biz buna katılmıyoruz. Ne yapılması gerektiğini Cansel’in arkadaşları biliyorlardı ve Cansel intihar ettikten sonra yaptıkları ilk şey kadın örgütlerine başvurmak oldu. Cansel zaten okul idaresine başvurmuş. Ama bunun üstü örtülmüş. O açıdan konu eğitim konusu değil. Ne yapılması gerektiği açıktır. Bize başvuran kadın kardeşlerimiz de oluyor. Birincisi hiçbir kadın kardeşimiz kendisini asla yalnız hissetmemeli. O yüzden eylemlerimizde ‘Asla Yalnız Yürümeyeceksin’ diyoruz. Gerekli bütün önlemleri alıp,bütün bu imkanları elinde bulunduranların o imkanlarını kullanması için basınç uyguluyoruz. O açıdan çokça olumlu sonuçlar elde ediyoruz. Ama yasalaşmadığı sürece bütün kadın kardeşlerimizi korumuş olmuyoruz. Ya da başka Canseller’in Özgecanlar’ın önüne tam geçebilmiş olmuyoruz. Yaptırım çok önemli o açıdan.

Düşünün bir okulda yaşanıyor bu olay. Cinsel saldırıda bulunan da bir öğretmen. O açıdan konu eğitim konusu değil.

‘Feminizm Herkes İçindir’

RÖPORTAJLIK : Kadın mücadelesinde tartışılan konulardan birisi de feminizm. Siz feminizme nasıl bakıyorsunuz? Biz feminist bir örgütüz der misiniz?

FA : Ben sosyalist feministim. Ama platformumuzun içerisinde feminist olarak tanımlayan, ben feminist değilim diyen kadın arkadaşlarımız da var. Toplumsallaşabilen bir feminizme ihtiyacı vardı bu toprakların. Bunu da platform olarak layıkıyla yerine getirdiğimizi düşünüyorum. Bir çok kadının kadın mücadelesine, feminizmin ne olduğuna daha açlık gözlerle yaklaşabildiğini çokça deneyimledik. Bu açıdan feminizm herkes içindir diye düşünüyoruz.

Kadın Mücadelesinde Erkeğin Yeri

RÖPORTAJLIK : Kadın mücadelesinde erkeğin konumu nedir?

FA : Biz kadınlar olarak toplantılar yapıp kadınlar olarak kararlar alırız. Çünkü ezme-ezilme ilişkisini tariflediğimizde kadınlar ve erkekler arasında ezme-ezilme ilişkisi söz konusu. O açıdan bu ilişkideki taraf ve özne olan biz kadınlarız. Kadın mücadelesini başta kadınların özne olarak yürütmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama bu erkek kardeşlerimizin yapabileceği hiç bir şey yoktur anlamına gelmez. Bir çok alanda erkek kardeşlerimiz destek olabilirler. Başta bütün erkek kardeşlerimize şunu söylüyoruz: yakınınızdaki bütün kadınları mücadeleye davet edin. Onu dışında da bir çok çalışma alanımız var. Bir yerlerden fon alıp çalışma yürüten bir platform değiliz. Kendimiz ajanda bastırıyoruz, dergi çıkartıyoruz. Bunların yaygınlaşmasıyla ilgili erkek arkadaşlarımızdan çokça katkı almak isteriz. O açıdan erkek arkadaşlarımızın da katkıları olacaktır. Ama esas özne kadınlardır.

IMG_9966RÖPORTAJLIK : Kadına yönelik saldırılarda bazı kadın örgütlerinin kullandığı yöntemlerden birisi de kadına saldıran, taciz edenlerin teşhir edilmesi. Bu konuda bazı tartışmalar da yaşanıyor. Erkeğin ailesi, çocukları özellikle tartışılıyor. Siz bu teşhir yöntemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

FA : Bizim şiddet uygulayan erkekler teşhir edilmemeli diye bir fikrimiz yok. Teşhir edilebilir ama temel ana politikamız olarak ona yoğunlaşmamız söz konusu değil. Onun nezaman nasıl yapıldığı da önem arz eder. O zaman değerlendirilmesi gerekir.

RÖPORTAJLIK : Sizin anayasaya yönelik önerileriniz nelerdir?

FA : 5 temel talebimizden biri her türlü cinsel yönelim ve cinsiyet eşitliğini esas alan bir anayasa olmasıdır. Ama şuanda meclisin işleyişi, anayasa tartışmalarının çok sağlıklı yürüdüğünü düşünmüyorum. Bir anayasa yapılacaksa bu toplumu ilgilendiren bir şeydir bu. O yüzden tüm yönleriyle tüm taraflarıyla birlikte ele alınıp görüşülmesi gerekir. Baskın bir görüş etrafında bir dayatma üzerine yeni bir anayasa çıkacağını düşünmüyorum.

‘Yaşam Hakkımız ve Özgürlüklerimiz İçin Direneceğiz’

0

Kadınlar Konuşuyor!’ röportaj dizimiz kaldığı yerden devam ediyor. Dizimizin 6.bölümünde Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile görüştük. Platform, kadın hakları ve kadın mücadelesi konusunda yaptığı çalışmalarla önde gelen örgütlenmelerden birisi.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan İstanbul Temsilcisi Fidan Ataselim’le yaptığımız röportajda, kadınlara yönelik en büyük saldırıları, kadının üzerinde yaşadığımız coğrafyadaki konumunu, kadın mücadelesinde erkeğin yerini, kadın mücadelesinin bugünündeki sloganını konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Fotoğraf: Dilek Sarıgül

RÖPORTAJLIK : Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu hakkında bilgi alarak başlayalım.

FİDAN ATASELİM (FA) : Bizler Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nu 2010 yılında Münevver Karabulut cinayeti ardından aileyle tanışarak, davayı takip ederek kurmuş olduk. Bugüne kadar çokça kazanımımız da oldu. Mücadelemiz halen daha sürmekte. İsmimizden de anlaşılacağı gibi platformu kurarken kadına yönelik her türlü şiddet biçimi, cinsel saldırılar, kadınların çokça öldürüldüğü yaşam haklarının ihlal edildiği bir durum söz konusuydu. Bu yüzden bizler kadınların hayatta kalmasını sağlayamazsak diğer tüm şiddet biçimlerini önüne geçmenin daha zor olacağının farkındayız. O yüzden en başta kadınların yaşam hakları için çalışmalar yürütmeye başladık. Bu çerçevede 2 kritik gündem vardı. Biri kadınlar hayattayken gerçekten korunuyor olmaları, 2. olarak da kadınlar öldürüldükten sonra hem adaletin yerine gelmesi hem de diğer bütün bu potansiyeldeki erkeklere caydırıcı olması açısından uygulanan indirimlerin kaldırılması. Bununla ilgili ceza kanununa ek madde önerimiz oldu. Bundan 3 yıl önce. IMG_9912

RÖPORTAJLIK : Platformun bünyesinde hangi kurumlar yer alıyor?

FA : Biz platformu ilk kurduğumuzda tüm kadın örgütlerine, siyasi partilerin kadın kollarına, LGBTİ örgütlerine çağrıda bulunduk. Süre içerisinde bileşenler değişti. Her eylemimizi farklı bileşenlerle yapıyoruz. CHP Kadın Kolları’ndan arkadaşlarımız da var. Emekçi Hareket Partili kadınlar var. Antikapitalist Müslümanlar’dan kadınlar var. Aslında kurumsal bazda her eylemde değişmekle birlikte platformun içinde yer alan kadınlar, kadın cinayetlerini durdurmak isteyen tüm kadınlar içerisinde yer alıyor. Başka konularda farklı düşünsek de kadın alanında her görüşten kadın bir aradayız.

‘Hukuk devletini fetvalarla yönetmeye çalışıyorlar’

RÖPORTAJLIK : Bugün kadına yönelik en büyük saldırısı sizce nedir?

FA : Kadınların her gün öldürülüyor olması. O yüzden de TCK önerimizin bir an önce yerine getirilmesi gerekmektedir. Çünkü kravat taktığı için, pişmanım dediği için, akli dengem yerinde değil dediği için hergün kadın katillerine indirimler uygulanıyor. Cinsel saldırıda buılunan şiddet uygulayan erkeklere indirimler uygulanıyor. Bunların böyle olması erkek egemen toplumda erkeklerin elini çok güçlendiriyor. Haliyle sırtı sıvazlanmış oluyor. Hükümetin kadın düşmanı politikaları arttığı dönemlerde kadın cinayetlerinin daha fazla arttığını da görüyoruz. 2015 yılında 303 kadın kardeşimiz öldürüldü. 2016’ın Ocak ayında 36 kadın kardeşimiz öldürüldü. Bizler 2010 yılından itibaren her ay öldürülen kadın kardeşlerimizin istatistiki verilerini tutuyoruz. Devletin kurumları bu verileri yeni yeni tutmaya başladı. Hem sorunu tespit etmek hem de çözüm üretmek için bunlara bakmak durumundayız. Neden son dönemde artış gösterdi diye baktığımızda bunun nedenleri mevcut. Hiçbir gelişme tesadüf değil. Nedenleri olarak şunları sıralayabiliriz;

1. Ülkemizde savaş var ve hergün çokça yaşam hakkı ihlalinin olduğu dönemlerden geçiyoruz. Genç yaşlı çocuk yetişkin demeden insanların vahşice öldürüldüğünü canlı olarak görüyoruz. Bu toplumsal şiddeti oldukça arttırıyor. Bunların kadınların hayatına yansıması toplumda kadınlar ve erkekler eşit olmadığı için daha uç boyutlara varıyor. Bu yüzden kadın cinayetleri artıyor. Yani bir sebebi savaş.

2.Hükümetin kadın düşmanı politikaları. En somut örneklerinden bahsetmek gerekirse Diyanet’in kızına şehvet duyabilirsin şeklinde fetvaları. Modern hukuk devletinde yaşıyoruz biz. Hukuk devletini fetvalarla yönetmeye çalışıyorlar. Bu bir yanı. Bir diğer yani bu derece bir açıklamanın yapılabiliyor olması kabul edilemez bir şey. Ya da diyelimki Bağdat Caddesi’nde bir kadın kardeşimiz cinsel saldırıya uğruyor, ardından gece 3’te ne işi varmış deniyor. Köşe yazarları cinsel saldırıya uğrayan, öldürülen kadın kardeşlerimizle ilgili bir insanın kadının hayatı söz konusu olduğunda ölüm çok kolay olabilircesine gerekçelendirmeler söz konusu oluyor. Cansel kardeşimiz okuduğu okulda öğretmeni tarafından cinsel saldırıya uğradı ve “okula makyaj yaparak gidiyormuş” denildi. Özgecan kardeşimiz için “mini etek giyiyor” denildi.

En önemli sebeplerden birisi de biz 3 yıl önce TCK ek madde önerisinde bulunduk. Özgecan kardeşimizin öldürülmesinin ardından Özgecan yasası ismini aldı, şimdi de Cansel yasası olarak kullanılıyor. Her ikisini de kapsıyor. Önerimiz şudur:

Kadına yönelik her türlü şiddet biçiminin uygulandığı davalarda faillere indirim uygulanmasının önünün kapatılması gerekir. Çünkü erkekler ne söylediklerinde nasıl indirim alacaklarını iyi biliyorlar. O açıdan çözümü üretmesi gereken merciler, devlet mekanizmaları çözüm üretmeyip sorunu daha da çoğaltıcı bir yerde dururlarsa anlattığım bu gerekçelerle kadın cinayetleri artmaya devam eder. Bunlar yaşadığımız olgular, gerçekler. Ama durdurmak mümkün.

Kadın Cinayetlerini Nasıl Durduracaklar?

RÖPORTAJLIK : Platformunuzun adı ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’. peki nasıl durduracaksınız?

IMG_9947FA : 1.si ceza kanunundaki indirimlerin uygulanmamasını sağlayacak olan yasanın çıkmnası lazım. Bunu biz İstanbul Sözleşmesine dayanarak aktarıyoruz. Bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülkeler arasında Türkiye. Buna göre zaten anayasasını revize etmek durumunda. Ama bunu yapmıyor. Bizim kadın cinayetlerini durdurmanın çözüm yoılları başlığında 5 temel talebimiz var;

1.Mecliste grubu bulunan siyasi parti liderlerinin,Başbakanın, Cumhurbaşkanının en başta kadına yönelik şiddeti kınaması, kadın cinayetlerini kınaması ve gerekenleri yapması yönünd e bir çağrımız var.

2.si ölüm bir anda gerçekleşmiyor. Öldürülen bir çok kadın kardeşimiz mutlaka bir yerlere başvurmuş oluyor. Korunmak istiyorlar. Bu şiddewt sarmalının bir yerinde bunu durdurmak, önüne geçmek mümkün. 6284sayılı koruma yasasının etkili uygulanması şart.

3. olarak bizler platform olarak ne koılluk gücümüz var ne yasa yapıcı bir rolümüz var. Buna rağmen kendi uğraşlarımızla, duruşmalara giderek kadın katillerine indirim uygulanmasını engelleyebiliyoruz. Kadın kardeşlerimizin korunmasıyla ilgili çalışmalar yapabiliyoruz. En az bizim kadar çalışacak bir kadın bakanlığının kurulması gerekiyor.

4. TCK tadil önerimizin yerine getirilmesi, caydırıcı olması bakımından indirimlerin uygulanmamasını sağlayacak olan Özgecan Yasasının Cansel Yasasının yasalaşması lazım.

5.olarak her türlü cinsel yönelim ve cinsiyet eşitliğini esas alan bir anayasanın olması laxızm. Anayasanın bu şekilde yeniden düzenlenmesi lazım. Bu 5 çözüm önerimiz gerçekleşirse kadın cinayetlerini durdurabiliriz. Ama biz bunun bir anda olmayacağını da biliyoruz. Ama bu adımlar atılmadığı tam tersi uygulamalar devam ettiği sürece kadın cinayetlerini durdurmak bir yana bu süreçleri besleyici yerde yer alıyor hükümet ve devlet.

RÖPORTAJLIK : Bağdat Caddesi’ndeki cinsel saldırıdan sonra ve Cansel’în intiharından sonra sosyal medyada bazı kadınlar tarafından “o saatte orada ne işi vardı?”, “o kadar kadın varken neden o?” yazıldığını gördük.

FA : Birincisi bunu genelleyemeyiz. Ama neden böyle oluyor diye baktığımızda yine kadınları çok suçlayamıyorum. Çünkü kadınlar da diğer insanlar gibi bu toplumun içerisinde yaşıyorlar. Özellikle bu dönemde devlet eliyle çokça kutuplaştırılmaya çalışılan bir dönemdeyiz. Gerici politikaların daha fazla dayatıldığı bir dönemdeyiz. O yüzden ne yazıkki bu toplumun içerisinde yaşayan ve böyle düşünen kadınlar da var. Toplumun büyük bir kesimi bu türlü hak ihlallerinin kesinlikle olmaması gerektiğini düşünüyor. Bir insanın hayatını sonlandırmak, tecavüz insanlık suçudur. Bu asla kabul edilemez. Yaşam hakkı birinci hakkımızdır. Toplum içerisinde yaşayan kadınlar olduğu için onun dışına çıkabilmek önemli. Çıkabilen çok fazla kadın ve erkek kardeşimiz olduğunu biliyoruz. O yüzden mücadeleye devam ediyoruz.

Kadın Mücadelesinin Günümüzdeki Sloganı

RÖPORTAJLIK : Peki günümüzde kadın mücadelesinin sloganı sizce ne olmalı?

FA : 8 Mart sloganımızdır aynı zamanda. Bu dönem kadın cinayetlerinin çok arttığı, aynı zamanda kadınların kendi karar vermeleri gereken tüm durumlarla ilgili bir tür sınırlandırma biçimine sokulması söz konusu. Bunu Diyanet fetvalarıyla, pembe taksiyle, torba yasa kanunu içerisinde süt izni yasasında görüyoruz. Biz kadınların ve erkeklerin eşit olduğu bir ülkede yaşıyor olsaydık bu uygulamalar olumlu değerlendirilebilirdi. Ama şuanda eşit değiliz. Bu nedenle süt izni yasası ile kadınları daha çok eve kapatıcı bir durum söz konusu. Pembe taksiyle ilgili durum da bu. Kadınların artık pembe taksiye binmeyip başka taksiye binmesi bile saldırıya uğraması için bir gerekçe. Ya da faillerin indirim alması için. O açıdan bunlar kabul edilemez. Kadınların hayatta kalmasıyla ilgili tüm sosyal politika alanında kadınların güçlendirilmesi önünün açılması gerekirken tam tersi sadece kadınların annelik yapmasının telkin edilmesi, bol bol çocuk doğurmasının telkin ediliyor olması.. Hem çocuk doğurmak hem o çocuğun nasıl doğurulacağı.. Erkekler gibi eşit koşullarda çalışıp sosyal hayatta yer almamız bizim karar verceği şeyler. Zaten kadınlar neden öldürülüyor diye gerekçelerine baktığımız zaman kendi hayatına dair karar vermek istemesi olduğunu görürüz. Kadınlar en çok boşanmak isteidiği için öldürülüyorken yine çözüm üretmesi gereken merci olan mecliste boşanmaları araştırma komisyonu kuruluyor. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Toplumda kadın sindirilmeye yok edilmeye çalışılıyor. Bizim 8 Mart sloganımız ‘tüm bu saldırıların karşısında yaşam hakkımız ve özgürlüklerimiz için direneceğiz, kadın cinayetlerini durduracağız. IMG_9955

Kadının Bu Coğrafyadaki Konumu

RÖPORTAJLIK : Bu coğrafyada kadının yeri konumu ne olmalı?

FA : Şuandaki yeri ne diye baktığınızda tüm öldürülen cinsel saldırıya şiddete uğrayan kadınların anlatmak isteidği birşey var aslında. Ülkemiz modernleşen bir ülke. Bu modernleşmeyle birlikte kadınlar daha fazla hak talep ediyor artık. Eskisi gibi susan kadın yok artık. Şiddet görüyorsa kol kırılır yen içimde kalır diyen kadınlar yok artık. Artık ses çıkartan, boşanmak isteyen kadınlar var. Çalışmak isteyen, okumak isteyen, reddeden kadınlar var. Bu çok önemli. Bunlar aslında kendi hayatları içerisindeki mücadelede erkek egemenliğinin karşısında daha da güçlenmiş, bu yüzden kendi hayatına dair daha da fazla karar vermek istiyor. Bunun karşısında her hak talebinde kadınların karşısında kör bir erkek şiddetiyle karşılaşıyoruz. Bu devletin politikalarıyla beslendiği zaman daha zorlaşıyor. Ama bir çıkış yolu var buna inanıyoruz. Bizler yüzü aşkın dava takip ediyoruz. Bu davalarda faillerin indirim almasını engelleyebiliyoruz. Şüpheli ölüm davalarında gerçeklerin açığa çıkmasını sağlayabiliyoruz. Gamze kardeşimizin davasında öyle oldu. Siirt’te Esin Güneş kardeşimizin davasında öyle oldu. Tutuksuz yargılanan faillerin tutuklanmasını sağladık ve hakettikleri cezaları almalarını sağladık. Buralarda başarıyorsak eğer, toplumun yarısını oluşturan biz kadınlar çok güçlüyüz aslında. Hem yasayı kazanacağımıza, hem de tüm haklarımıza kavuşacağımıza inanıyorum ben.

‘Kadınlar Kendilerini Yalnız Hissetmemeli’

RÖPORTAJLIK : Artık susan korkan kadınlar yok dediniz. Liseli Cansel tecavüzden sonra susuyor. Bunu herkes bildiği halde susmuş. Buradan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Bir Cansel geldi, platformunuza. Böyle bir durum var beni koruyun dedi. Ne yapabilirsiniz?

FA : Birincisi Canselle ilgili şunu söylemek isterim: Kadın kardeşimizin yaşadıklarının ardından cinsel saldırıya uğrayınca ne yapılmalı diye sorular çıkmaya başladı. Eğitim şart denmeye başladı. Biz buna katılmıyoruz. Ne yapılması gerektiğini Cansel’in arkadaşları biliyorlardı ve Cansel intihar ettikten sonra yaptıkları ilk şey kadın örgütlerine başvurmak oldu. Cansel zaten okul idaresine başvurmuş. Ama bunun üstü örtülmüş. O açıdan konu eğitim konusu değil. Ne yapılması gerektiği açıktır. Bize başvuran kadın kardeşlerimiz de oluyor. Birincisi hiçbir kadın kardeşimiz kendisini asla yalnız hissetmemeli. O yüzden eylemlerimizde ‘Asla Yalnız Yürümeyeceksin’ diyoruz. Gerekli bütün önlemleri alıp,bütün bu imkanları elinde bulunduranların o imkanlarını kullanması için basınç uyguluyoruz. O açıdan çokça olumlu sonuçlar elde ediyoruz. Ama yasalaşmadığı sürece bütün kadın kardeşlerimizi korumuş olmuyoruz. Ya da başka Canseller’in Özgecanlar’ın önüne tam geçebilmiş olmuyoruz. Yaptırım çok önemli o açıdan.

Düşünün bir okulda yaşanıyor bu olay. Cinsel saldırıda bulunan da bir öğretmen. O açıdan konu eğitim konusu değil.

‘Feminizm Herkes İçindir’

RÖPORTAJLIK : Kadın mücadelesinde tartışılan konulardan birisi de feminizm. Siz feminizme nasıl bakıyorsunuz? Biz feminist bir örgütüz der misiniz?

FA : Ben sosyalist feministim. Ama platformumuzun içerisinde feminist olarak tanımlayan, ben feminist değilim diyen kadın arkadaşlarımız da var. Toplumsallaşabilen bir feminizme ihtiyacı vardı bu toprakların. Bunu da platform olarak layıkıyla yerine getirdiğimizi düşünüyorum. Bir çok kadının kadın mücadelesine, feminizmin ne olduğuna daha açlık gözlerle yaklaşabildiğini çokça deneyimledik. Bu açıdan feminizm herkes içindir diye düşünüyoruz.

Kadın Mücadelesinde Erkeğin Yeri

RÖPORTAJLIK : Kadın mücadelesinde erkeğin konumu nedir?

FA : Biz kadınlar olarak toplantılar yapıp kadınlar olarak kararlar alırız. Çünkü ezme-ezilme ilişkisini tariflediğimizde kadınlar ve erkekler arasında ezme-ezilme ilişkisi söz konusu. O açıdan bu ilişkideki taraf ve özne olan biz kadınlarız. Kadın mücadelesini başta kadınların özne olarak yürütmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ama bu erkek kardeşlerimizin yapabileceği hiç bir şey yoktur anlamına gelmez. Bir çok alanda erkek kardeşlerimiz destek olabilirler. Başta bütün erkek kardeşlerimize şunu söylüyoruz: yakınınızdaki bütün kadınları mücadeleye davet edin. Onu dışında da bir çok çalışma alanımız var. Bir yerlerden fon alıp çalışma yürüten bir platform değiliz. Kendimiz ajanda bastırıyoruz, dergi çıkartıyoruz. Bunların yaygınlaşmasıyla ilgili erkek arkadaşlarımızdan çokça katkı almak isteriz. O açıdan erkek arkadaşlarımızın da katkıları olacaktır. Ama esas özne kadınlardır.

IMG_9966RÖPORTAJLIK : Kadına yönelik saldırılarda bazı kadın örgütlerinin kullandığı yöntemlerden birisi de kadına saldıran, taciz edenlerin teşhir edilmesi. Bu konuda bazı tartışmalar da yaşanıyor. Erkeğin ailesi, çocukları özellikle tartışılıyor. Siz bu teşhir yöntemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

FA : Bizim şiddet uygulayan erkekler teşhir edilmemeli diye bir fikrimiz yok. Teşhir edilebilir ama temel ana politikamız olarak ona yoğunlaşmamız söz konusu değil. Onun nezaman nasıl yapıldığı da önem arz eder. O zaman değerlendirilmesi gerekir.

RÖPORTAJLIK : Sizin anayasaya yönelik önerileriniz nelerdir?

FA : 5 temel talebimizden biri her türlü cinsel yönelim ve cinsiyet eşitliğini esas alan bir anayasa olmasıdır. Ama şuanda meclisin işleyişi, anayasa tartışmalarının çok sağlıklı yürüdüğünü düşünmüyorum. Bir anayasa yapılacaksa bu toplumu ilgilendiren bir şeydir bu. O yüzden tüm yönleriyle tüm taraflarıyla birlikte ele alınıp görüşülmesi gerekir. Baskın bir görüş etrafında bir dayatma üzerine yeni bir anayasa çıkacağını düşünmüyorum.

‘Silahlarınızdan, Fetvalarınızdan, Yasalarınızdan Daha Güçlüyüz’

0

‘Kadınlar Konuşuyor!’ röportaj dizimiz kaldığı yerden devam ediyor. Dizimizin 5.bölümünde İlerici Kadınlar Derneği’nden Hanife Şahan ile konuştuk. Sosyal medyada çokça gözüken, resmi İKD’den bağımsız çalışmalar yapan İlerici Kadınlar Derneği’ni sorduğumuz Şahan, ortadaki isim benzerliğini açıkladı.

Bunun haricinde Hanife Şahan ile Özgecan Aslan’ı, Liseli Cansel’i, taciz-tecavüzcülerin deşifre edilmesini, geçmişte türban eylemlerinde yer alan solcuları, sosyalizm mücadelesi – kadın mücadelesini ve kadın mücadelesine dair bir çok konuyu konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

RÖPORTAJLIK : Kadına yönelik şiddet haberleri hiç eksilmiyor. İKD’ye göre kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

HANİFE ŞAHAN (HŞ) : En büyük şiddeti maalesef ayıramıyoruz bugün. Sömürünün, tacizin, tecavüzün artışı, gericilik, göç, savaş, kadın cinayetleri zaten son nokta… Hepsi birbirine bağlı maalesef ve bir bütünlük içinde değerlendirmek gerekiyor. Ancak elbette bugüne bakıldığında gericiliğin geldiği nokta korkunç denilebilecek düzeyde. Zaten kadına yönelik şiddetteki artışı bundan bağımsız değerlendirmemiz mümkün değil.

RÖPORTAJLIK : Türkiye’de kadınlar uzun yıllardır mücadele veriyorlar. İlerici Kadınlar Derneği geçmişte bir dönem bu mücadelelerde önemli bir yere sahip. Bugün yeniden kuruldu. Siz yeniden kurulan İKD’nin bugün kadın mücadelesi içerisindeki yerini nereye koyuyorsunuz?

HŞ : İKD henüz çok yeni. İyi başladık sayılır. Bugün İKD’nin yerini belirleyecek olan elbette bundan sonra yapılanlar olacak, bunu zaman ve çalışkanlığımız, inadımız gösterecek. Ama ne yapmayacağımızı çok iyi biliyoruz. İKD gericiliğin karşısında laiklik diyebilen, sömürüye karşı eşitlik diyebilen, savaşa karşı barış diyen, tacize, tecavüze, ölümlere karşı hesap soran, gerici eğitim sistemine karşı çocukları ve elbet geleceğimiz için mücadele eden kadınların örgütü olmalıdır ve zaten böyle yola çıkmıştır. İşte tüm bu başlıkların altını doldurabilirsek İKD gerçek anlamda kadın mücadelesinde ciddi bir yer kaplayacaktır. Biz de bunun için uğraş veriyoruz. Dediğim gibi tüm bunları zaman içerisinde yapacağımız çalışmalarla da ortaya koyacağız ve koyuyoruz. Ama gerçekten tek bir kimlik peşinde koşmayacağız, tek başına “kadınlar ölüyor” diye tüm kadınlarla işbirliği içerisine girmeyeceğiz.

Sosyal Medyada Gözüken 2. İlerici Kadınlar Derneği?

RÖPORTAJLIK : Sosyal medyada araştırdığımızda karşımıza başka bir İlerici Kadınlar Derneği daha çıkıyor. Onlar da pankartlarıyla, sloganlarıyla bazı çalışmalar yapıyorlar. Burada bir ikilem söz konusu. Diğer İKD, yapacakları çalışma sizlerle çelişirse? Bu konuda bir görüşme oldu mu onlarla aranızda?

HŞ : Evet, arkadaşlarla görüştük. Ama bir düzeltme yapalım, o aslında İlerici Kadınlar Dayanışma Derneği. Açıkçası biz bu ismi alırken bir tarihe sahip çıkarak ve hakkını vermek için yola çıktık. Dolayısıyla isim meselesine indirgenecek bir başlık değil. İKD, bizim açımızdan kadın mücadelelerinde Türkiye’deki en önemli mücadele hattını oluşturdu diyebiliriz. Birçok kazanımı ve net bir hattı vardı. Ne istediğini bilen bir örgütlenmeydi, kazanımı da bu sayede oldu. Dolayısıyla bugün bu ismi almamız bizi rahatlatmaktan çok daha fazla çalışmamızı salık veriyor. Türkiye’de bugün kadınların örgütlenmesinin en acil görevlerden biri olduğunu düşünen bizler için bu ismi alıp hakkını vermeye niyetlendik. O yüzden diğer arkadaşlar da sonuçta bir mirasa sahip çıkıyorlar. Herkes kendi çalışmasını yapsın, ama önemli olan gerçekten de altını doldurup dolduramadığınızdır.IMG_9900

Sosyalizm Ve Kadın Mücadelesi

RÖPORTAJLIK : Sosyalizm mücadelesiyle kadın mücadelesi nerelerde birleşir?

HŞ : Çok yerde birleşir… Gerçekten bu konuda derinlere inmeye gerek yok. En basitinden şöyle düşünün; sosyalizm eşit ve özgür bir toplumu yaratma mücadelesidir. Kadın mücadelesinin de yüzyıllardır en önemli başlığı bu olagelmiştir. Bugün kadınların dillendirdiği taleplere baktığınızda karşınıza ne çıkar? Örneğin çalışıyorsanız ücretinizin çalışan herkesle aynı olmasını, güvencenizin olmasını istersiniz. Mesela okumak, bir meslek sahibi olmak istersiniz… Örnekleri çoğaltabilirsiniz. Sonuçta yaşanılan bir tarih var ve kadınların gerçek anlamda haklarını kazandıkları en önemli tarihin Sovyetler Birliği’nde olması rastlantı değildir. SBKP’nin programının 122. Maddesine baktığınızda bunu görürsünüz. Şöyle der:

SSCB’de kadın, ekonomik, devletsel, kültürel, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarında erkeklerle eşit haklara sahiptir.

Bence gerçekten durumu özetleyen bir madde.

Kadın Programları ve Diziler

RÖPORTAJLIK : Ekranlarda kadın, evlilik programları ve diziler çokça izleniyor. Bunlarla ilgili “bu programlar kadına ve aileye yönelik saldırıdır. Kadını kültürsüzleştirmeye yönelik bir saldırıdır.” desem. Bu cümleme karşı çıkar mısınız?

HŞ : Çıkmam ama eksikli derim. Bu tüm halka yönelik yapılmış bir saldırıdır. Evet, kadınlar eve kapatıldığı ve hala kapatılmaya çalışıldığı için buna daha fazla maruz kalıyor. Ancak onun dışında yapılan programların da çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Maalesef ki görsel yayınlar bir ideolojinin yerleşiklik kazanabilmesinin en önemli araçlarından diyebilirim. Siz ne kadar kaçmaya çalışsanız da bir şekilde karşınıza çıkıyor. Burada yapılan en önemli saldırılardan bir tanesi kadını tüketime yönlendirme çabası elbette. Ancak dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama aynı anda gelişen bir program silsilesi de ortaya çıktı. Kur’an okumaları, dini sohbetler, gerici kanallar… Hem gericilikle uyuşturulan hem de yapılan programlarla tüketime sevk eden ve siz bunları izlerken kadın hakkında düşmanca edilen sözler söylenmesi, hakkınızda geleceğinizi, haklarınızı çıkışsızlığa sokan yasaların geçmesi, gerici müfredatın uygulanması ile geleceğiniz olan çocuklarınızın aklının bilimle değil de korkuyla beslenmesi… Evet, tüm bunlar gerçek, hep beraber yaşıyoruz, hep beraber de karşı çıkmanın, örgütlenmenin önemi tam da burada. İKD kapı kapı dolaşmayı bu yüzden yapmak zorunda. Eve hapsedilmeye çalışan kadının evine giderek kolundan tutup dışarıya çıkarmak zorundayız.

RÖPORTAJLIK : Kadına şiddetten biraz daha devam edelim. Özgecan Aslan cinayeti daha sonrasında liseli Cansel intihar etti. Özellikle Cansel olayında herkesin her şeyi bildiği söylendi. Cansel’in intiharından sonra arkadaşları olayı sosyal medyada yaydılar. Ama herkes her şeyi bilirken sustu. Bu konuların bu kadar tartışıldığı gündemde neden susar insanlar?

HŞ : Siz soruyu sorarken aklıma muhtarlar örneği geldi. Hatırlarsınız Erdoğan muhtarlara “hangi evde kim var, nedir ne değildir. Bunu gelecek, orada kaymakamına, valisine emniyet müdürüne bildirecek” çağrısı yapmıştı. Böyle bir şey olabilir mi? Bakın bu sadece aklıma gelen basit bir örnek. Türkiye neredeyse her gün bu tarz söylemlerin olduğu ve buna alıştırılmaya çalışılan bir ülke. Dolayısıyla ciddi anlamda bir güven sorunu da yaşıyor. Ancak sorun şu ki bu güven sorunu hesap sormaya değil korkuya dönüştürülüyor. Herkes “söylersem başıma ne gelir” korkusuyla yaşıyor. Korkuyu ancak birlikte hareket ederseniz aşarsınız. Düşünebiliyor musunuz, ölüm normalleştirildi bu memlekette. Bunun bile hesabı sorulamıyorsa eğer gerçekten ciddi bir silkelenmeye ihtiyaç var demektir. Bu anlamda AKP hakikaten sadece kadına değil, insana, insanlığa düşman. Korkunç olan da bu.

RÖPORTAJLIK : Mesela Cansel gibi bir genç kadın geldi. “Ben tacize, tecavüze uğruyorum.” dedi geldi İKD’ye. İKD ne yapacak?

HŞ : Şimdi öncelikle bir şeyin altını fazlasıyla kalın çizmek lazım. Bir kadın eğer bu soru ile geliyorsa yüzde 90 hukuki yollarla neler yapılabileceğini öğrenmek için, bu konuda destek almak için geliyordur. Bu da haklarını bilmesi için gerçekten önemlidir. Ancak kimse kendini kandırmasın ki bu gerçek bir çözüm değildir. Bugün birçok tecavüzcü, tacizci, katil mahkemeye çıktığında bir gerekçe ile serbest kalabiliyor ya da iyi hal indiriminden faydalanabiliyor. İşleyen bir hukuk zaten yok ve buna da alışmamız isteniyor. En son Tayyip Erdoğan’ın “ben Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymak zorunda, saygı duymak zorunda değilim” demesi bile bu durumu yeteri kadar resmediyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla burada önemli olan elbette hukuki mücadele ya da destek, ancak hepsinden önemlisi ve gerçekten de tek çare bütün bunlarla beraber örgütlü mücadele vermek. Birçok dava açarsınız, birçok kadına destek olabilirsiniz ama bahsettiğimiz durum milyonları ilgilendiriyor. Bu gerici zihniyetle hep beraber mücadele etmek.IMG_9906

Tacizcinin Deşifre Edilmesi

RÖPORTAJLIK : Kadına taciz, tecavüz ve şiddet olaylarında bazı kurumların kullandığı mücadele yöntemlerinden birisi de deşifre etmek. Taciz edeni sosyal medya üzerinden deşifre ediyorlar. Bu da son dönemde çok tartışılıyor. Tacizle ilgisi olmayan kişilerin yanlış olarak deşifre edilmesi, bu kişilerin intihar etmesi, ya da tacizcinin ailesi, çocuklarının toplum içinde zor duruma düşmesi vs. Siz bu deşifre yöntemi hakkında neler söylersiniz?

HŞ : Valla böyle bir yöntem çözüm getirecekse her ne kadar açıkça yapıyor olsalar da bugün iktidarda yer alanlara uygulayalım. En büyük tacizi onlar yapmıyor mu? Yatak odanıza kadar giren, kaç çocuk doğurmanız gerektiğini belirleyen, aklımıza tecavüz eden, kadını yok sayan, küçük yaştaki kızlarımıza şehvet duyulup duyulmayacağına dair yorum yapan insanlarla yönetiliyor Türkiye. Bu durumu teşvik edenlerden hesap sorulmadan böylesi bir yöntemle sonuç alınabileceğini düşünmüyorum. Çünkü her gün her an yaşanıyor bunlar.

RÖPORTAJLIK : Bağdat Caddesi’nde tecavüz olayı, liseli Cansel olayı son günlerde en çok konuşulan olaylar. Kadına yönelik cinsel şiddet tartışılırken bir yandan da bazı kadınların “o saatte ne işi varmış?”, “okulda o kadar öğrenci varken neden o?” şeklinde sözlerini görüyoruz. Siz bunu İKD’li bir kadın olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

HŞ : Şimdi iki örnek farklı sonuçlar doğurdu. Biri, o zamana kadar orta sınıf kesimin başına bu tarz olayların gelmeyeceğine yönelik kanaati ortadan kaldırdı. Diğeri ise maalesef davranış, kıyafet vs. üzerinden bir kızın suçlu çalışılması ile sonuçlandı. İyi de bu söylemleri kadının ya da erkeğin ağzından çıkmış olması değil, bu memleketi yönetenlerin ağzından çıkması daha korkunç değil mi? Ya da düşünün Diyanet’in verdiği fetvalar ciddi tepki aldı değil mi, peki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı bu tepkilerin hemen ardından Diyanet’e ziyarete gitmedi mi, destek olmadı mı? İKD bu yüzden gericiliğe karşı bayrağını yükseltmeli. İnadına laiklik demeli. Ayrıca Bağdat caddesi olayında hatırlarsınız Şamil İğde adlı bir kişi internetten iğrenç bir anket düzenlemişti, İKD olarak Şamil İğde’ye dava açtık ve takibini yapıyoruz.

Yasalar Yeterli mi?

RÖPORTAJLIK : Yasalarda bir takım düzenlemeler yapıldı. Bazı kadın örgütleri “yasalar yeterli ama uygulamalar yetersiz” diyor. Siz bugün kadın mücadelesi açısından baktığınızda yasaları yeterli buluyor musunuz?

HŞ : Biraz önce söylediğim gibi yasalar yeterli olsa da uygulanmadığı sürece ne işe yarar. Şimdiye kadar bu durum meşrulaştırılmaya çalışıldı. Şimdi de Anayasa’da değişiklik yaparak bu durumu yasallaştırmaya çalışacaklar. Elbette mevcut yasaların yeterli olduğunu söylemek zor. Zaten süreç içerisinde var olan kazanımlar da tek tek alındı.

RÖPORTAJLIK : Günümüzün sıcak gündemlerinden birisi Başkanlık Sistemi ve Yeni Anayasa. Siz bunları ihtiyaç olarak görüyor musunuz? Yeni anayasada kadın hakları açısından neler olmalı?

HŞ : Öncelikle başkanlık bir ihtiyaç değil zaten. Erdoğan’ın kendine biçtiği misyonun sonucu. Zaten önce Anayasa gündeme gelecek. Ama oluşturulmak istenen Anayasa’dan olumlu bir şeyler beklemek mümkün değil. Kaldı ki onlar daha masaya oturmadan Meclis Alt Komisyonu’ndan hızlıca bir yasa tasarısı geçirildi. Bu tasarıya göre, geçici iş ilişkisi ve uzaktan çalışma yasal hale getirilecek. Bundan en çok etkileneceklerin kadınlar olduğunu söylemeye bile gerek yok sanırım. Kısaca kadınların “modern köle” olmasını yasallaştırmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla olumlu bir şey beklememiz mümkün değil. Biz de İKD olarak konuyla ilgili, “Esnek Çalışma Yasa Tasarısını Meclisten Çekin!” başlıklı bir imza çalışması başlattık.

(imzalamak için: http://ilericikadinlardernegi.org.tr/2016/02/27/esnek-calisma-yasa-tasarisini-meclisten-cekin/)

Türban Eylemlerine Katılan Solcular..

RÖPORTAJLIK : Geçmişte sağcıların üniversite de türbana özgürlük eylemlerinde yer alan, 2007’deki Cumhuriyet Mitinglerinde ‘Türkiye Laiktir, Laik Kalacak’ sloganları atılırken yerden yere vuran bazı solcuların bugün ‘Bilimsel, Laik, Demokratik Eğitim’ dediğini görüyoruz. Bunun hakkında siz neler söylersiniz?

HŞ : Bunun doğru bir soru olduğunu düşünüyorum. O dönemlerde ben de üniversitedeydim ve gerçekten solcuların türban eyleminde yer almalarını çok garipsemiştim. Geçmiş pişmanlıklar fayda getirmez ama ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bahsettiğiniz 2007 dönemi AKP’nin yerleşme adımlarının attığı dönem. Çok şey söylenebilir bunların üzerine ama ortada bir gerçek var ki laiklik mücadelesinin bugün yakıcı bir ihtiyaç olduğu. İKD olarak bu konuda bir adım da attık ve demokratik kitle örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri ve aydınların bir araya gelerek oluşturdukları Laikliğe Çağrı Birlikteliği’nin bir parçası olduk.

Savaştan Kaçan Suriyeli Kadınların Köle Olarak Satılması

RÖPORTAJLIK : Suriyeli kadınların Türkiye’de köle olarak satıldığını duyuyoruz. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

HŞ : Bu konu gerçekten önemli. Belki biliyorsunuzdur İKD, IŞİD’in köle pazarında kadınların satışa çıkarıldığı bilgisini alır almaz Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak öğrendik ki jet bir yargılama ile tek celsede tüm sanıklar beraat ettirilmiş. Böyle bir şey olabilir mi? Bu karar gerçekten de emperyalizme, gericiliğe hizmette sınır tanımayan bir iktidar ile karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha gösterdi.ikdlogo

Bugün gerçekten de bir savaş yaşanıyor. Sadece Suriye’de değil, kendi coğrafyamızda birçok Kürt kadınımız da göçle savaşla karşı karşıya. Dolayısıyla AKP’ye, emperyalizme, gericiliğe, bu iç içe geçmiş tabloya karşı mücadeleyi zorunlu olarak örmemiz gerekiyor.

Kadının Kendi Soyadını Kullanması

RÖPORTAJLIK: Kadının evlendikten sonra kendi soyadını kullanması çok konuşuluyor. Bunun kadın mücadelesi açısından önemi nedir?

HŞ : Bu elbette olumlu bir şey ancak buna bile sevinemiyoruz. Hiç durmayan cinayetler, tecavüzler, sömürü, göç, savaş bitmediği sürece sevinemeyeceğiz de.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istedikleriniz?

HŞ : İKD bu 8 Mart’ta ilk kez sokağa çıkacak. Sloganımızı “Silahlarınızdan, fetvalarınızdan, yasalarınızdan daha güçlüyüz, yürüyoruz” olarak belirledik. Tabii ki bir yürüyüş olacak. 6 Mart’ta saat 13.00’da İstanbul’da Kadıköy Kilise Meydanı’nda toplanıp Mehmet Ayvalıtaş Parkı’na yürüyeceğiz. Parkta kadın kürsümüzü kuracağız. Buradan da tüm kadınları bu yürüyüşe davet etmek isterim. Diğer iller için detayları sosyal medya aracılığıyla ya da internet sitemizden öğrenebilirler. Aynı kanallar üzerinden iletişime geçip üye de olabilirler.

‘Silahlarınızdan, Fetvalarınızdan, Yasalarınızdan Daha Güçlüyüz’

0

‘Kadınlar Konuşuyor!’ röportaj dizimiz kaldığı yerden devam ediyor. Dizimizin 5.bölümünde İlerici Kadınlar Derneği’nden Hanife Şahan ile konuştuk. Sosyal medyada çokça gözüken, resmi İKD’den bağımsız çalışmalar yapan İlerici Kadınlar Derneği’ni sorduğumuz Şahan, ortadaki isim benzerliğini açıkladı.

Bunun haricinde Hanife Şahan ile Özgecan Aslan’ı, Liseli Cansel’i, taciz-tecavüzcülerin deşifre edilmesini, geçmişte türban eylemlerinde yer alan solcuları, sosyalizm mücadelesi – kadın mücadelesini ve kadın mücadelesine dair bir çok konuyu konuştuk.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

RÖPORTAJLIK : Kadına yönelik şiddet haberleri hiç eksilmiyor. İKD’ye göre kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

HANİFE ŞAHAN (HŞ) : En büyük şiddeti maalesef ayıramıyoruz bugün. Sömürünün, tacizin, tecavüzün artışı, gericilik, göç, savaş, kadın cinayetleri zaten son nokta… Hepsi birbirine bağlı maalesef ve bir bütünlük içinde değerlendirmek gerekiyor. Ancak elbette bugüne bakıldığında gericiliğin geldiği nokta korkunç denilebilecek düzeyde. Zaten kadına yönelik şiddetteki artışı bundan bağımsız değerlendirmemiz mümkün değil.

RÖPORTAJLIK : Türkiye’de kadınlar uzun yıllardır mücadele veriyorlar. İlerici Kadınlar Derneği geçmişte bir dönem bu mücadelelerde önemli bir yere sahip. Bugün yeniden kuruldu. Siz yeniden kurulan İKD’nin bugün kadın mücadelesi içerisindeki yerini nereye koyuyorsunuz?

HŞ : İKD henüz çok yeni. İyi başladık sayılır. Bugün İKD’nin yerini belirleyecek olan elbette bundan sonra yapılanlar olacak, bunu zaman ve çalışkanlığımız, inadımız gösterecek. Ama ne yapmayacağımızı çok iyi biliyoruz. İKD gericiliğin karşısında laiklik diyebilen, sömürüye karşı eşitlik diyebilen, savaşa karşı barış diyen, tacize, tecavüze, ölümlere karşı hesap soran, gerici eğitim sistemine karşı çocukları ve elbet geleceğimiz için mücadele eden kadınların örgütü olmalıdır ve zaten böyle yola çıkmıştır. İşte tüm bu başlıkların altını doldurabilirsek İKD gerçek anlamda kadın mücadelesinde ciddi bir yer kaplayacaktır. Biz de bunun için uğraş veriyoruz. Dediğim gibi tüm bunları zaman içerisinde yapacağımız çalışmalarla da ortaya koyacağız ve koyuyoruz. Ama gerçekten tek bir kimlik peşinde koşmayacağız, tek başına “kadınlar ölüyor” diye tüm kadınlarla işbirliği içerisine girmeyeceğiz.

Sosyal Medyada Gözüken 2. İlerici Kadınlar Derneği?

RÖPORTAJLIK : Sosyal medyada araştırdığımızda karşımıza başka bir İlerici Kadınlar Derneği daha çıkıyor. Onlar da pankartlarıyla, sloganlarıyla bazı çalışmalar yapıyorlar. Burada bir ikilem söz konusu. Diğer İKD, yapacakları çalışma sizlerle çelişirse? Bu konuda bir görüşme oldu mu onlarla aranızda?

HŞ : Evet, arkadaşlarla görüştük. Ama bir düzeltme yapalım, o aslında İlerici Kadınlar Dayanışma Derneği. Açıkçası biz bu ismi alırken bir tarihe sahip çıkarak ve hakkını vermek için yola çıktık. Dolayısıyla isim meselesine indirgenecek bir başlık değil. İKD, bizim açımızdan kadın mücadelelerinde Türkiye’deki en önemli mücadele hattını oluşturdu diyebiliriz. Birçok kazanımı ve net bir hattı vardı. Ne istediğini bilen bir örgütlenmeydi, kazanımı da bu sayede oldu. Dolayısıyla bugün bu ismi almamız bizi rahatlatmaktan çok daha fazla çalışmamızı salık veriyor. Türkiye’de bugün kadınların örgütlenmesinin en acil görevlerden biri olduğunu düşünen bizler için bu ismi alıp hakkını vermeye niyetlendik. O yüzden diğer arkadaşlar da sonuçta bir mirasa sahip çıkıyorlar. Herkes kendi çalışmasını yapsın, ama önemli olan gerçekten de altını doldurup dolduramadığınızdır.IMG_9900

Sosyalizm Ve Kadın Mücadelesi

RÖPORTAJLIK : Sosyalizm mücadelesiyle kadın mücadelesi nerelerde birleşir?

HŞ : Çok yerde birleşir… Gerçekten bu konuda derinlere inmeye gerek yok. En basitinden şöyle düşünün; sosyalizm eşit ve özgür bir toplumu yaratma mücadelesidir. Kadın mücadelesinin de yüzyıllardır en önemli başlığı bu olagelmiştir. Bugün kadınların dillendirdiği taleplere baktığınızda karşınıza ne çıkar? Örneğin çalışıyorsanız ücretinizin çalışan herkesle aynı olmasını, güvencenizin olmasını istersiniz. Mesela okumak, bir meslek sahibi olmak istersiniz… Örnekleri çoğaltabilirsiniz. Sonuçta yaşanılan bir tarih var ve kadınların gerçek anlamda haklarını kazandıkları en önemli tarihin Sovyetler Birliği’nde olması rastlantı değildir. SBKP’nin programının 122. Maddesine baktığınızda bunu görürsünüz. Şöyle der:

SSCB’de kadın, ekonomik, devletsel, kültürel, toplumsal ve politik yaşamın bütün alanlarında erkeklerle eşit haklara sahiptir.

Bence gerçekten durumu özetleyen bir madde.

Kadın Programları ve Diziler

RÖPORTAJLIK : Ekranlarda kadın, evlilik programları ve diziler çokça izleniyor. Bunlarla ilgili “bu programlar kadına ve aileye yönelik saldırıdır. Kadını kültürsüzleştirmeye yönelik bir saldırıdır.” desem. Bu cümleme karşı çıkar mısınız?

HŞ : Çıkmam ama eksikli derim. Bu tüm halka yönelik yapılmış bir saldırıdır. Evet, kadınlar eve kapatıldığı ve hala kapatılmaya çalışıldığı için buna daha fazla maruz kalıyor. Ancak onun dışında yapılan programların da çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Maalesef ki görsel yayınlar bir ideolojinin yerleşiklik kazanabilmesinin en önemli araçlarından diyebilirim. Siz ne kadar kaçmaya çalışsanız da bir şekilde karşınıza çıkıyor. Burada yapılan en önemli saldırılardan bir tanesi kadını tüketime yönlendirme çabası elbette. Ancak dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama aynı anda gelişen bir program silsilesi de ortaya çıktı. Kur’an okumaları, dini sohbetler, gerici kanallar… Hem gericilikle uyuşturulan hem de yapılan programlarla tüketime sevk eden ve siz bunları izlerken kadın hakkında düşmanca edilen sözler söylenmesi, hakkınızda geleceğinizi, haklarınızı çıkışsızlığa sokan yasaların geçmesi, gerici müfredatın uygulanması ile geleceğiniz olan çocuklarınızın aklının bilimle değil de korkuyla beslenmesi… Evet, tüm bunlar gerçek, hep beraber yaşıyoruz, hep beraber de karşı çıkmanın, örgütlenmenin önemi tam da burada. İKD kapı kapı dolaşmayı bu yüzden yapmak zorunda. Eve hapsedilmeye çalışan kadının evine giderek kolundan tutup dışarıya çıkarmak zorundayız.

RÖPORTAJLIK : Kadına şiddetten biraz daha devam edelim. Özgecan Aslan cinayeti daha sonrasında liseli Cansel intihar etti. Özellikle Cansel olayında herkesin her şeyi bildiği söylendi. Cansel’in intiharından sonra arkadaşları olayı sosyal medyada yaydılar. Ama herkes her şeyi bilirken sustu. Bu konuların bu kadar tartışıldığı gündemde neden susar insanlar?

HŞ : Siz soruyu sorarken aklıma muhtarlar örneği geldi. Hatırlarsınız Erdoğan muhtarlara “hangi evde kim var, nedir ne değildir. Bunu gelecek, orada kaymakamına, valisine emniyet müdürüne bildirecek” çağrısı yapmıştı. Böyle bir şey olabilir mi? Bakın bu sadece aklıma gelen basit bir örnek. Türkiye neredeyse her gün bu tarz söylemlerin olduğu ve buna alıştırılmaya çalışılan bir ülke. Dolayısıyla ciddi anlamda bir güven sorunu da yaşıyor. Ancak sorun şu ki bu güven sorunu hesap sormaya değil korkuya dönüştürülüyor. Herkes “söylersem başıma ne gelir” korkusuyla yaşıyor. Korkuyu ancak birlikte hareket ederseniz aşarsınız. Düşünebiliyor musunuz, ölüm normalleştirildi bu memlekette. Bunun bile hesabı sorulamıyorsa eğer gerçekten ciddi bir silkelenmeye ihtiyaç var demektir. Bu anlamda AKP hakikaten sadece kadına değil, insana, insanlığa düşman. Korkunç olan da bu.

RÖPORTAJLIK : Mesela Cansel gibi bir genç kadın geldi. “Ben tacize, tecavüze uğruyorum.” dedi geldi İKD’ye. İKD ne yapacak?

HŞ : Şimdi öncelikle bir şeyin altını fazlasıyla kalın çizmek lazım. Bir kadın eğer bu soru ile geliyorsa yüzde 90 hukuki yollarla neler yapılabileceğini öğrenmek için, bu konuda destek almak için geliyordur. Bu da haklarını bilmesi için gerçekten önemlidir. Ancak kimse kendini kandırmasın ki bu gerçek bir çözüm değildir. Bugün birçok tecavüzcü, tacizci, katil mahkemeye çıktığında bir gerekçe ile serbest kalabiliyor ya da iyi hal indiriminden faydalanabiliyor. İşleyen bir hukuk zaten yok ve buna da alışmamız isteniyor. En son Tayyip Erdoğan’ın “ben Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymak zorunda, saygı duymak zorunda değilim” demesi bile bu durumu yeteri kadar resmediyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla burada önemli olan elbette hukuki mücadele ya da destek, ancak hepsinden önemlisi ve gerçekten de tek çare bütün bunlarla beraber örgütlü mücadele vermek. Birçok dava açarsınız, birçok kadına destek olabilirsiniz ama bahsettiğimiz durum milyonları ilgilendiriyor. Bu gerici zihniyetle hep beraber mücadele etmek.IMG_9906

Tacizcinin Deşifre Edilmesi

RÖPORTAJLIK : Kadına taciz, tecavüz ve şiddet olaylarında bazı kurumların kullandığı mücadele yöntemlerinden birisi de deşifre etmek. Taciz edeni sosyal medya üzerinden deşifre ediyorlar. Bu da son dönemde çok tartışılıyor. Tacizle ilgisi olmayan kişilerin yanlış olarak deşifre edilmesi, bu kişilerin intihar etmesi, ya da tacizcinin ailesi, çocuklarının toplum içinde zor duruma düşmesi vs. Siz bu deşifre yöntemi hakkında neler söylersiniz?

HŞ : Valla böyle bir yöntem çözüm getirecekse her ne kadar açıkça yapıyor olsalar da bugün iktidarda yer alanlara uygulayalım. En büyük tacizi onlar yapmıyor mu? Yatak odanıza kadar giren, kaç çocuk doğurmanız gerektiğini belirleyen, aklımıza tecavüz eden, kadını yok sayan, küçük yaştaki kızlarımıza şehvet duyulup duyulmayacağına dair yorum yapan insanlarla yönetiliyor Türkiye. Bu durumu teşvik edenlerden hesap sorulmadan böylesi bir yöntemle sonuç alınabileceğini düşünmüyorum. Çünkü her gün her an yaşanıyor bunlar.

RÖPORTAJLIK : Bağdat Caddesi’nde tecavüz olayı, liseli Cansel olayı son günlerde en çok konuşulan olaylar. Kadına yönelik cinsel şiddet tartışılırken bir yandan da bazı kadınların “o saatte ne işi varmış?”, “okulda o kadar öğrenci varken neden o?” şeklinde sözlerini görüyoruz. Siz bunu İKD’li bir kadın olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

HŞ : Şimdi iki örnek farklı sonuçlar doğurdu. Biri, o zamana kadar orta sınıf kesimin başına bu tarz olayların gelmeyeceğine yönelik kanaati ortadan kaldırdı. Diğeri ise maalesef davranış, kıyafet vs. üzerinden bir kızın suçlu çalışılması ile sonuçlandı. İyi de bu söylemleri kadının ya da erkeğin ağzından çıkmış olması değil, bu memleketi yönetenlerin ağzından çıkması daha korkunç değil mi? Ya da düşünün Diyanet’in verdiği fetvalar ciddi tepki aldı değil mi, peki Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı bu tepkilerin hemen ardından Diyanet’e ziyarete gitmedi mi, destek olmadı mı? İKD bu yüzden gericiliğe karşı bayrağını yükseltmeli. İnadına laiklik demeli. Ayrıca Bağdat caddesi olayında hatırlarsınız Şamil İğde adlı bir kişi internetten iğrenç bir anket düzenlemişti, İKD olarak Şamil İğde’ye dava açtık ve takibini yapıyoruz.

Yasalar Yeterli mi?

RÖPORTAJLIK : Yasalarda bir takım düzenlemeler yapıldı. Bazı kadın örgütleri “yasalar yeterli ama uygulamalar yetersiz” diyor. Siz bugün kadın mücadelesi açısından baktığınızda yasaları yeterli buluyor musunuz?

HŞ : Biraz önce söylediğim gibi yasalar yeterli olsa da uygulanmadığı sürece ne işe yarar. Şimdiye kadar bu durum meşrulaştırılmaya çalışıldı. Şimdi de Anayasa’da değişiklik yaparak bu durumu yasallaştırmaya çalışacaklar. Elbette mevcut yasaların yeterli olduğunu söylemek zor. Zaten süreç içerisinde var olan kazanımlar da tek tek alındı.

RÖPORTAJLIK : Günümüzün sıcak gündemlerinden birisi Başkanlık Sistemi ve Yeni Anayasa. Siz bunları ihtiyaç olarak görüyor musunuz? Yeni anayasada kadın hakları açısından neler olmalı?

HŞ : Öncelikle başkanlık bir ihtiyaç değil zaten. Erdoğan’ın kendine biçtiği misyonun sonucu. Zaten önce Anayasa gündeme gelecek. Ama oluşturulmak istenen Anayasa’dan olumlu bir şeyler beklemek mümkün değil. Kaldı ki onlar daha masaya oturmadan Meclis Alt Komisyonu’ndan hızlıca bir yasa tasarısı geçirildi. Bu tasarıya göre, geçici iş ilişkisi ve uzaktan çalışma yasal hale getirilecek. Bundan en çok etkileneceklerin kadınlar olduğunu söylemeye bile gerek yok sanırım. Kısaca kadınların “modern köle” olmasını yasallaştırmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla olumlu bir şey beklememiz mümkün değil. Biz de İKD olarak konuyla ilgili, “Esnek Çalışma Yasa Tasarısını Meclisten Çekin!” başlıklı bir imza çalışması başlattık.

(imzalamak için: http://ilericikadinlardernegi.org.tr/2016/02/27/esnek-calisma-yasa-tasarisini-meclisten-cekin/)

Türban Eylemlerine Katılan Solcular..

RÖPORTAJLIK : Geçmişte sağcıların üniversite de türbana özgürlük eylemlerinde yer alan, 2007’deki Cumhuriyet Mitinglerinde ‘Türkiye Laiktir, Laik Kalacak’ sloganları atılırken yerden yere vuran bazı solcuların bugün ‘Bilimsel, Laik, Demokratik Eğitim’ dediğini görüyoruz. Bunun hakkında siz neler söylersiniz?

HŞ : Bunun doğru bir soru olduğunu düşünüyorum. O dönemlerde ben de üniversitedeydim ve gerçekten solcuların türban eyleminde yer almalarını çok garipsemiştim. Geçmiş pişmanlıklar fayda getirmez ama ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bahsettiğiniz 2007 dönemi AKP’nin yerleşme adımlarının attığı dönem. Çok şey söylenebilir bunların üzerine ama ortada bir gerçek var ki laiklik mücadelesinin bugün yakıcı bir ihtiyaç olduğu. İKD olarak bu konuda bir adım da attık ve demokratik kitle örgütleri, sendikalar, meslek örgütleri ve aydınların bir araya gelerek oluşturdukları Laikliğe Çağrı Birlikteliği’nin bir parçası olduk.

Savaştan Kaçan Suriyeli Kadınların Köle Olarak Satılması

RÖPORTAJLIK : Suriyeli kadınların Türkiye’de köle olarak satıldığını duyuyoruz. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

HŞ : Bu konu gerçekten önemli. Belki biliyorsunuzdur İKD, IŞİD’in köle pazarında kadınların satışa çıkarıldığı bilgisini alır almaz Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak öğrendik ki jet bir yargılama ile tek celsede tüm sanıklar beraat ettirilmiş. Böyle bir şey olabilir mi? Bu karar gerçekten de emperyalizme, gericiliğe hizmette sınır tanımayan bir iktidar ile karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha gösterdi.ikdlogo

Bugün gerçekten de bir savaş yaşanıyor. Sadece Suriye’de değil, kendi coğrafyamızda birçok Kürt kadınımız da göçle savaşla karşı karşıya. Dolayısıyla AKP’ye, emperyalizme, gericiliğe, bu iç içe geçmiş tabloya karşı mücadeleyi zorunlu olarak örmemiz gerekiyor.

Kadının Kendi Soyadını Kullanması

RÖPORTAJLIK: Kadının evlendikten sonra kendi soyadını kullanması çok konuşuluyor. Bunun kadın mücadelesi açısından önemi nedir?

HŞ : Bu elbette olumlu bir şey ancak buna bile sevinemiyoruz. Hiç durmayan cinayetler, tecavüzler, sömürü, göç, savaş bitmediği sürece sevinemeyeceğiz de.

RÖPORTAJLIK : Son olarak eklemek istedikleriniz?

HŞ : İKD bu 8 Mart’ta ilk kez sokağa çıkacak. Sloganımızı “Silahlarınızdan, fetvalarınızdan, yasalarınızdan daha güçlüyüz, yürüyoruz” olarak belirledik. Tabii ki bir yürüyüş olacak. 6 Mart’ta saat 13.00’da İstanbul’da Kadıköy Kilise Meydanı’nda toplanıp Mehmet Ayvalıtaş Parkı’na yürüyeceğiz. Parkta kadın kürsümüzü kuracağız. Buradan da tüm kadınları bu yürüyüşe davet etmek isterim. Diğer iller için detayları sosyal medya aracılığıyla ya da internet sitemizden öğrenebilirler. Aynı kanallar üzerinden iletişime geçip üye de olabilirler.

‘Gerici Dincileşmeye Karşı Mücadele Verilmeli’

0

Kadın örgütleriyle gerçekleştirdiğimiz ‘Kadınlar Konuşuyor!’ başlıklı röportaj dizimize devam ediyoruz. Dizimizin 4.bölümünde İlerici Kadınlar’dan Yard.Doç Meltem Kolgazi ile görüştük. Kadına çok yönlü saldırı olduğunu söyleyen Kolgazi, bu saldırıların üreticilerinin bugün iktidarda olduğunu belirtiyor.

Yard. Doç Meltem Kolgazi ile kadına yönelik saldırıları, çözüm önerilerini, Dilek Doğan cinayetinin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, pembe taksi uygulamasını, sosyalizm ve kadın mücadelesinin kesistiği noktaları konuştuk.

Röportaj: Cenk Bayoğulları

Foto: Dilek Sarıgül

RÖPORTAJLIK : Meltem Kolgazi kimdir?

Meltem Kolgazi (MK) : İstanbul Üniversitesi mezunuyum. Yüksek lisansımı ve doktoramı Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalında yaptım. Şuanda Acıbadem Üniversitesi’nde Fizyoloji kürsüsünde Yardımcı Doçent olarak çalışıyorum. Çok uzun yıllardır çeşitli platformlarda sivil toplum örgütlerinde gönüllü olarak kadın mücadelesinde elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Son 2 yıldır İlerici Kadınlar Meclisleri’nde çalışıyorum. Türkiye Koordinasyonumuz var. Onun bir üyesiyim.

İlerici Kadınlar’ın Kadın Hareketi İçerisindeki Yeri

RÖPORTAJLIK : İlerici Kadınlar, Türkiye’deki kadın hareketi içerisinde hangi konumda bulunuyor?IMG_9540-1

MK : Türkiye’de kadın hareketlerine baktığımız zaman, ilk kadın partisi kurulması, Cumhuriyet döneminden sonra kadınların çeşitli platformlarda mücadele girişimleri, aydın mücadelesinde varlığını değerlendirdiğimizde çok eski gibi görünse de aslında 30’lu yıllardan 70’li yıllara kadar bir boşluk var. Bu dönemde örgütlü kadın mücadelesinden çok fazla bahsetmek mümkün değil. Daha sonra 70’li yıllarda İlerici Kadınlar Derneği deneyimi var. Sonrasında da 80’li yıllarda daha çok feminist kadın mücadelesinin arttığı ama onun yanında sosyalist örgütlerin kendi çalışmalarını yürüttüğü bir dönem geliyor. Bu çalışmaların hepsi, tabii ki çok değerli ve çok önemli… Biz özellikle kendimizi hem sosyalist geçmişi sahiplenen, hem de Türkiye’deki feminist kadın mücadelesine saygı duyarak bunların dışında, bunları da kapsayan ama yeni bir şey arayışında olan yeni bir oluşum olarak tarif ediyoruz. Bizim esas motivasyonumuz aslında Gezi süreciyle başladı. Öncesinde de Türkiye’de kadınların toplumsal olarak yine bir mücadele biçimi ve yeni bir mücadele kanalı arayışı vardı ve biz de buradan hareketle yola çıktık aslında. Kadınlar kendini son birkaç yıl içerisinde çok farklı şekillerde ifade etti. Kentsel dönüşüme karşı kadınların mahallelerindeki mücadelesi, doğanın talanına karşı kadınların mücadelesi, gerici baskıya karşı kadınların kendilerini ifade etmesi, kadınların bedenlerine karşı saldırılara, özellikle kürtaj gibi yasaklara karşı mücadelesi bizim bildiğimiz geleneksel mücadele biçimlerinin dışında yeni bir arayışın doğmasına neden oldu. Çünkü bu son 10 yıldır bizim bildiğimiz anlamda da kadınlara süreklileşen saldırının çok ötesinde topyekûn bir saldırıyla karşı karşıyayız. Artık kadınlar var olma, yaşama savaşı vermeye başladılar. Zaten bizim arayışımızla beraber Türkiye’de farklı arayışlar da ortaya çıktı. Sadece kadına yönelik şiddeti özellikle mücadele başlığı haline getiren, kadınların ciddi şekilde eğitimin dışına çıkarılması, son dönemde kadınların bedenine karşı müdahalesine, erkek egemen söyleme karşı bizim bildiğimiz feminist hareketlerin de dışında çok yeni ekipler var. Farklı bir mücadele arayışı içindeler. Biz de kendimize kadınların sokakta kendini yeni ifade biçimlerini kapsayan, büyüten, ileriye taşıyan bir yol çizmek istiyoruz. Öyle bir arayışla başladı İlerici Kadınlar.

Kadına Yönelik En Büyük Saldırı

RÖPORTAJLIK : Türkiye’de sizce kadına yönelik en büyük saldırı nedir?

MK: En büyük tehdit diye bir şey diyemeyiz. Çok yönlü bir saldırı var. Bu çok yönlü saldırının bir tarafında kadınların eğitimden uzaklaştırılması meselesi var. 4+4+4’le beraber ortaokuldan mezun olan yaklaşık 30 binden fazla kız çocuğu liselere kayıt yaptıramamış. Son çıkan pakette kadınların hükümet programıyla emeğinin değersizleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi, evlilik yardımı, izin hakkı gibi şeyler sunuyorlar ama kadın emeğine yönelik ciddi bir saldırı var. Kadını toplumsal yaşamın dışına atmaya yönelik, kadının doğrudan bedeni üzerinden yapılan müdahaleler var. Bunu her gün çeşitli biçimlerde yeniden yaşıyoruz. Ülkenin Cumhurbaşkanından Başbakanından duyuyoruz. Dini referanslarla kadının toplumsal yaşamındaki yerine büyük bir saldırı var. Bu topyekün saldırıların hepsinin cisimleştiği, yakıcı şekilde görüldüğü şey aslında çıplak şiddet. Yoksa o da bu saldırıların bir parçası. Türkiye’de taciz, tecavüz, şiddet, cinayete varan kadına yönelik şiddet tüm bu saldırıların toplumsal yaşamda karşılık bulması. Çünkü siz, güç egemen devlet politikası olarak kadınlar üzerinde bir hakimiyet kurmaya çalışıyorsunuz. Ve onun bir yansıması olarak erkekler ve kadınlar üzerinde bu gücü deniyorlar. Bu gücün denendiği ölçüde de cezalalandırılmıyorlarsa bunu da devam ettirmeleri için bir fırsat olarak görüyorlar. Dolayısıyla topyekün bir şiddet, sömürü, kadın bedenine müdahale, gerici dinci bir müdahale söz konusu… Hepsi bir bütün…. Sadece cinayetleri ele alalım. Kadınların Türkiye’de eşit bir şekilde bir birey olarak toplumsal olarak tam anlamıyla hakkını almadığı sürece cinayetin de önü kesilemez. Sadece cezai yaptırımlarla olsaydı Hindistan’da olurdu. Çok ağır idam cezaları var. Ama Hindistan’da büyük bir kadın katliamı var. Türkiye’de de Özgecan’dan sonra büyük bir mücadele verdi kadınlar, sokakta güçlerini gösterdiler. Ama sevgilisi kendisine karşılık vermedi diye dayak atarak kadını öldüren adam da var hala. Özgecan davasından 2 gün sonra bunu yaşamaya devam ediyoruz. Sadece cezai yaptırımlarla da çözülemeyecek bir mesele. Dolayısıyla en önemli tehditten ziyade kadınların yaşam hakkına, toplumsal varlığına yönelik bütüncül bir saldırı var diye düşünüyorum.

RÖPORTAJLIK : Kadınların toplumsal varlığına yönelik tehdit eğitimle çözülebilir mi? Sizin önerileriniz nelerdir?

IMG_9546-1MK : Sadece eğitimle elbette çözülemez. Eğitim bir parçası bunun. Müthiş bir zihniyet değişimi olması lazım. Eşitlik temelinde bir sistem kurmak gerekiyor. Kadını toplumda erkeğin toplumsal yaşamının tamamlayıcısı gibi görmekten çıkıp kendisini bir birey olarak tarif eden, yaşam hakkı, çalışma hakkı, kendi bedeni hakkında karar veren bir birey olarak gören bir sistem yaratılması lazım. Bu, bir takım grupların üzerinde güç kurarak iktidarını yöneten bir siyasi anlayışla olamaz. Bu sistemin üreteceği siyasi anlayışlarla kadınların tam anlamıyla eşitliğe, yaşamsal bir varoluşa sahip olması mümkün değildir. O yüzden eşitlik temelinde bir anlayışla kurulan bir sistem olmalı. Bu, mevcut siyasi anlayışla olamaz. Bu topyekün değişmeli.

Sosyalizm Mücadelesi – Kadın Mücadelesi

RÖPORTAJLIK : Sosyalizm ve kadın mücadelesi hangi konularda birleşir?

MK : Biz İlerici Kadınlar olarak diyoruz ki; yaşamsal olarak eşitlik temelinde bir sistem olmalı. Bu sistem şuanda bizim için sosyalizmden başka bir şey olamaz. Sosyalizm olmadan, mevcut siyasi anlayışla bu mümkün değil. Elbette köklü bir değişim gerekiyor. Köklü değişim kadınlar tarafından da yaratılmalı. Bu köklü değişimin öznesi kadınlar da olmalı. En önemli şey bu. Kadınlarla beraber yeniden yaratmak… Bunun adı bugün sosyalizmdir. Bu bizim kuruluş manifestomuzda da açık olarak ifade edilmiştir. Biz topyekün bir dönüşüm olmadan ve bu dönüşümün kadınların da bir öznesi olarak yaratmadığı sürece çok da değişik olmayacağını düşünüyorum. İyileştirmeler olabilir. Bunun için de mücadele ediyoruz. Etmeliyiz de. Kadınlar mücadele etmezse daha ilerisini de kuramazlar. Tacize tecavüze uğrayan bir kadının saat 3’te ne işi vardı sorusuna karşı mücadele etmez, kazanım elde etmezsek yarın öbür gün hayatı da, düzeni değiştirmeyi de isteyemeyiz. Bugün kürtaj meselesinin yasaklanmasını, kadının kendi bedeni üzerinde hak talebi etmesinin mücadelesini vermezsek ilerideki yaşamlarımız için de mücadele edemeyiz. Bu bütünlüklü. Bu düzende hiçbir şey değişmez deyip mücadele ertelenemez. Ama bu mücadele kadınların özne olabilmesi için. Türkiye’de kadının varoluşuna karşı bir saldırı var. Kadın katlediliyor, sokakta varlıkları sorgulanıyor. Küçük yaşta evlenmeye özendiriliyor, zorla evlendiriliyor. Kadınların eşit bir biçimde var olması için bugünden mücadeleyi büyütmekte etmekte fayda var.

RÖPORTAJLIK : Kadın mücadelesi içerisinde tartışılan konulardan birisi de feminizm. Siz İlerici Kadınlar olarak feminizmi nasıl değerlendiriyorsunuz?

MK : Biz başka bir şeyiz. Feminist bir sürü akım var. Ve onlar kendilerini tanımlıyorlar. Bizim yeniden yorum yapıp kendimizi onlara göre tanımlamanın bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Kadın mücadelesinde var olan her özne bence çok değerlidir. Onlar kendi mecralarında çok değerli mücadeleler veriyorlar. Türkiye’de bence önemli deneyimler var, bunları reddedemeyiz. Ama bugün baktığınızda bu mücadele deneyimlerinin kök salamadığını görüyoruz. Demek ki büyük bir sıçrama yaratamamış. Yasalar konusunda hem sosyalist hem feminist örgütlerin verdikleri mücadeleler var, bunlar yadsınamaz. Ama ileriye dönük daha fazlasını istiyoruz. Köklü bir değişiklik istiyoruz. Orada bulsaydık çözümümüzü öyle bir mücadele verirdik. İlerici Kadınlar kendilerini feministlere göre tarif etme ihtiyacı duymuyorlar. Bence siyasi olarak bizim karşı durmamız gereken başlıklara göre kendimizi tarif etmemiz lazım.

Dilek Doğan Olayına Nereden Bakmak Gerekiyor?

RÖPORTAJLIK : Geçtiğimiz aylarda Dilek Doğan olayını yaşadık. Sizce bu olayı siyasi eksenli mi, kadına şiddet ekseninde mi tartışmak daha doğru olur?

MK : Burada birinci olarak tabiki bir devlet şiddeti var. Gece bir kişinin evine gidiyorsunuz; suçlu ya da suçsuz. Kişinin kendini savunma, konuşmama hakkı, adil bir şekilde yargılanma hakkı var. Gecenin bir vakti gidiyorsunuz, savunmasız bir şekilde zaten. Burada bir belirsizlik var. Yargılanan kişinin verdiği ifadeler çelişkili. Burada devlet eliyle uygulanan bir şiddet var.IMG_9557-1

Kadına yönelik şiddetle doğrudan tarif edilemez. Çünkü burada, babası, ağabeyi, kocası vs değil, bir devlet şiddeti var. Ama Dilek Doğan kadın olduğu için onu daha savunmasız daha zayıf görerek şiddet dozu arttırılmıştır. Bir kadın cinayeti olarak tarif edemeyiz, kadın olmaktan kaynaklı cinayet tarifi var. 1.dereceden yakını olup, kadın olmaktan, savunmasızlığını kullanarak, üzerinde güç ilişkisi kurmak için yaralamak, öldürmek, taciz etmek gibi durumlar kadın cinayeti olarak tarif edilebilir. Burada devlet şiddeti var. Uygulayıcısı kadını daha zayıf gördüğü için daha fazla şiddet uygulamayı hak görmüş olabilir ve tabii ki bu vurgulanmalı fakat hukuki olarak kadın cinayeti diyemeyiz.

Kadına Şiddet Nasıl Önlenebilir?

RÖPORTAJLIK : Bu kadar kadın örgütleri var. Ama kadın cinayetleri, kadına şiddet gün geçtikçe artıyor. Bu nasıl önlenebilir?

MK : Gerçekten çok acı verici bir durum bu. Çok tartışmalar var. Bu kadar mücadele ediyoruz. Ben Özgecan olayının her açıdan bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Bir kere kadınlar kendilerini sokakta ifade ettiler. Diyanet’in fetvasından sonra NTV’ye gidecektik. Ama Diyanet Başkanı gelmedi. Yoksa biz NTV’ye gerçekten güçlü bir şekilde gidecektik. Sosyal medyaya yansımasa dahi iyi bir hazırlık vardı ve bütün kadınlar NTV’de kendisini ifade edecekti ve gereken cevabı verecekti.

Diğer taraftan saldırının üreticisi iktidarda… Böyle bir problemimiz var bizim. Aile Bakanı “algıda seçicilik var, o kadar şiddet yok” diyor. Türkiye’de ciddi bir şekilde dincileşme, gericileşme toplumsal olarak kök salıyor. Bu da kadına yönelik şiddeti arttıran bir unsur… Bunun da üreticisi iktidarda. Toplumsal olarak bunu kendi iktidarını sürdürmek için bir politika olarak izliyor. Eğitimden uzaklaştırıyor, niteliksizleştiriyor. Eğitimi dincileştiriyor. Söylediğim gibi bu çok yönlü bir saldırı. Bunların hepsine karşı mücadele etmek gerekiyor. Bir de bunun üzerine devletin yasa koyucuları cinsiyetçi kararlar alıyor. Kadın katillerine olmayacak cezai indirimler uygulanıyor. Bu da bir cesaret veriyor. Yani hem zemin hazırlıyorsunuz, hem de ceza vermiyorsunuz. Bu da mücadele edilmesi gereken büyük bir sorun. Bunların hepsi topluca, cinayetlerin artmasının nedeni… Yasada büyük değişiklikler oldu bir kaç yıl önce. Bugün bazı kadın katilleri müebbetle yargılanabiliyorsa bu değişiklikler sayesindedir. Ama bu yasayı uygulayanlar da cinsiyetçi. Hakim indirim kararı veriyor. Bu çok ciddi bir problem… Bunun üreticisi iktidarda olduğu sürece biz daha çok mücadele ederiz. Bazı hatalarımız da var. İyiniyetli olsa da sadece cezaya odaklı bir mücadele de zayıflatıcı. Sadece yasal uygulamalar olsa mevcut yasa ile müebbetle de yargılanabilir. Bu bir yorum meselesi… O yüzden bunların tümüyle mücadele etmek gerekiyor. Cezaya odaklanmamak, kadının eşitlik ve özgürlük temelinde toplumsal olarak kadının konumunu, yaşamını yeniden yaratacak bir mücadele gerekiyor. Bugün en fazla gerici, dincileşmeye karşı mücadele verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun üreticisi iktidarda olduğu için iktidara karşı bir mücadele verilmesi gerekiyor.

Kadın-Evlilik Programları, Diziler…

RÖPORTAJLIK : Kadın programları, evlilik programları ve diziler de çok tartışılıyor. Bunlar kadına zarar veriyor mu? Siz bu programlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

MK : Çok ciddi zararlar veriyor. İnanın takip etmedim. Birkaç gün önce bir dizide çift eşli bir adamın hikayesi komik bir şekilde veriliyormuş. Türkiye’de çok eşlilik demek kadının toplumsal olarak silinmesi demek. Bunun hikaye edildiği diziler var. Kadının bedeninin metalaştırıldığı programlar, diziler var. Kadının sadece toplumsal konumunu doğurganlık olarak gören, tek amacının evlilik meselesi olduğunu empoze eden programlar var. Kendini var edemeyen kadınlar, kendini ancak evlilik müessesesi içinde var etme anlayışına giriyorlar. Bunun diğer yönünde kadının kurtuluşu evlilik olarak gösteriliyor. Yalnız kadın her türlü saldırıya açık… Bu kadar evlilik programlarının popüler olmasında şaşılacak bir şey yok. Bir de “sen ancak anneysen değerlisin” diyen bir iktidar var.. Kadınlar da kendilerini evlilik programlarında ifade ediyorlar. Bu şaşılacak bir şey değil.

Pembe Taksi Uygulaması

RÖPORTAJLIK : Geçtiğimiz günlerde Sivas’ta pembe taksi uygulaması başladı. Bu taksiler belli saatler içerisinde olacak. Burada kadına ‘o saatten sonra dışarı çıkma’ denmiyor mu? Siz bu pembe taksi konusunda ne düşünüyorsunuz?

IMG_9599-1MK : Biz bu konuda çok ciddi bir tepki verdik. İlerici Kadınlar Meclisi olarak karar verdik, elimizden gelen her şeyi yapacağız. Avukat arkadaşlarımız da olayı araştırıyor. Çünkü bu aleni şekilde kadınların sokaktan silinmesi, yaşam alanından uzaklaşması demektir. Bunun da Sivas’tan başlamış olması gerçekten simgesel. Çünkü bir kadının Anadolu’nun pek çok ilinde tek başına yürüyemez durumda olması, sanki yürümemesi gerekip mutlaka bir taksi kullanması, bunun için de sanki kadını koruyormuş gibi gösteren ama kadını tamamen sokaktan uzaklaştıran bir uygulama. Tecavüzcüleri engelle, onları durdur. Türkiye’de tecavüz olayını kaldır, cezalandır. Bunu durdurmuyorsun, kadını sokaktan siliyorsun. Bu zihniyet; “sokakta dolaşan her kadın şeytani bir objedir, her an her şeye neden olabilir, o yüzden sokaktan silinmelidir” diyor. Ben yıllar önce arkadaşlarımla bir doktor arkadaşımın yanına gitmiştim. Rahatsız olur bölge halkı diye perdeli minibüsle gezdik. Böyle bir yaşamı reva görüyor iktidar şuanda kadınlara. 2 yıl önce de pembe metrobüs, pembe otobüs istiyoruz diyenler oldu. Kızlı-erkekli yaşanmaz, kızlı-erkekli eğitim yapılmaz şeklinde sürekli kadını yaşamdan uzaklaştıran uygulamalar şiddetlenerek artıyor. Pembe taksi uygulaması olamaz. Pembe taksi değil kara taksi yapsınlar ona da tecavüzcüleri bindirsinler ki onlar sokakta dolaşmasın. Biz bunu diyeceğiz. Eğer tecavüzden korkuyorsanız, tecavüzcüleri izole edin. Demir parmaklıkların arkasına koyun, caydırıcı uygulamalarda bulunun. O zaman kadınlar istedikleri saatte istedikleri yerde istedikleri nedenle dolaşabilsinler. Bu Bağdat Caddesi’ndeki olaydan sonra 1 hafta boyunca ‘sokakları terk etmiyoruz’ diye eylem yaptık. Bunu çok önemsiyoruz. Kadınlar hem mücadele hem de varlık açısından sokakları bir kez terk ederse dinci gericilik kadının toplumsal olarak var olduğu her yere dahil aynı saldırıyı uygulamaya devam edecek. O yüzden bu pembe taksiye çok büyük bir tepki vermek gerekiyor.

RÖPORTAJLIK : 14 yıllık bir iktidar dönemi var. AKP iktidara geldikten sonra türban meselesi ortaya attı. Fakat bu türban meselesini 18 yaş altı bugün merdiven altı diye tabir edilen yerlerde çalışan genç kızları hiç dile getirmeden söyledi. Lüks jiplere binen, en güzel hayatları yaşayan kadınlar için söyledi. Sizce bunun temelinde bir sömürü mü yatmakta?

MK : Türban da bence çok yönlü bir şey. Bu bizim ilk zamanlarda feminist arkadaşlarla da tartıştığımız meseleydi. Türkiye’de türban meselesi bir varoluş meselesi olarak gösterildi. O dinci iktidarın kendi iktidarını hem kamusal alanda hem toplumsal alanda kurma mücadelesiydi türban mücadelesi. Onlar kendi iktidarlarını kurdukları oranda bugün toplumu esir almak için kullanıyorlar. Bu çift yönlü bir şey. Birinci olarak bu ideolojinin üreticisi kadınlar jiplerle geziyorlar, yeni zenginler dedikleri bu hayatı yaşıyorlar. Altın varaklı saraylarda oturuyorlar. IMG_9627-1Diğer tarafta var olabilmek, sokakta rahat yürüyebilmek için kendini tacizden koruyabilmek için bir çok kadın türban takmak zorunda kalıyor. Örtünmeyen kadının şeytani bir varlık olarak tarif edilebilme riski taşıyor. O yüzden de bu sonuç olarak kadınları hem teslim almaya, hem de onların kendi ideolojik ortamlarını üretmelerine yaradı. Diğer taraftan da erkek egemen kültürü besleyen bir hal aldı. Şuanda 13-14 yaşında genç kızlar türban takıyorlar. Bu dinci referanslara dayanarak kadınları teslim alma, kız çocuklarını hayattan uzaklaştırma girişimidir. Şimdi kamusal alanda türban serbestleşmesin, bu doğal karşılanmasın denmesinin, mücadele edilmesinin ne kadar önemli olduğunu bugün anladık. Şu anda artık çocuk yaştaki kız çocukları türbanlı dolaşıyorlar. “Kız çocukları şeytani bir cinsel obje olarak görüldüğü için mutlaka örtünmeli”. Buraya kadar geldi durum. Çok üzücü. Diğer taraftan ama tekstil işçisi bir kadın sabah evden çıkıp herhangi bir saldırıya uğramadan akşam evine rahat dönebilmek için türban takmak zorunda kalıyorsa o kadını bireysel olarak yargılayamayız ki. Çünkü bunu yaratan bir ideolojik salgı var. Bu kadınlar kendilerini nasıl koruyacaklar? Buna karşı mücadele eden kadınlara da ciddi bir saldırı var. Laik ya da farklı dini inançları nedeniyle örtünmeyen ya da bunu seçmeyen kadınlar baskı altındalar. Bu ciddi bir problem. Baskının dışında kalmak için bazı kadınlar türban takmayı seçiyorlar. Bu baskıyı yaratanı, bunu bir seçim değil, siyasi otoriterleşmenin bir simgesi olarak dayatanları bu ülkeden def etmek zorundayız. O zaman kadınların türban diye bir sorunu kalmaz. Kadınların ne giydiğinin önemi kalmaz. Bu kişisel bir renklilik olur. O kadar.