Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 48

‘Türkiye Solunun Mayası Sağlamdır’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimizde 2.bölümde Vatan Partisi Öncü Gençlik’i ağırlıyoruz.

Vatan Partisi Öncü Gençlik Genel Başkanı Aykut Diş ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

-Sizi ve örgütünüzü tanıyabilir miyiz?

Merhabalar. Ben Aykut Diş. Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi öğrencisiyim. Vatan Partisi’nin gençlik kolu olan Öncü Gençlik’in genel başkanlık görevini yürütüyorum. 2008 yılından beri örgütlü ve partiliyim.öncü gençlik fotoğraf 2

Öncü Gençlik, 17 Nisan 1994 günü o zaman adı İşçi Partisi olan partimizin gençlik kolları olarak kuruluyor. Parti üyesi üniversiteli ve liseli öğrenciler Öncü Gençlik disiplini altında, parti siyasetlerini yayıyor ve o siyasetler doğrultusunda kendi alanlarına yönelik çalışmalar ve fikirler üretiyorlar. Öncü Gençlik’in mazisi 1969 yılında kurulan Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin gençlik teşkilatı olan İhtilalci Gençlik Birliği’ne kadar dayanıyor. TİİKP, partimizin o dönemdeki ismi. Zaman içerisinde parti gençliği Devrimci Gençlik Birliği, Sosyalist Gençlik Derneği gibi isimlerle ve Yeni Olgu, Gökyüzü gibi dergilerle çalışmalarını sürdürmüş.

Öncü Gençlik kadroları ve üyeleri, parti çalışmalarına katılmanın yanı sıra, esas olarak üniversite toplulukları ve gençlik kitle örgütleri içerisinde faaliyetler yürütüyorlar. Öncü Gençlik’in birinci görevi Türkiye gençlik hareketine ideolojik, stratejik, politik ve pratik önderlik yaparak gençliği ülkemizin, emeğin ve insanlığın büyük değerleri etrafında birleştirmektir.

-Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlamında nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Üniversitelerin, toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde şüphesiz belirleyici bir rolü var. Bunu en çok kendi özgürlük mücadeleleri tarihimize baktığımızda görüyoruz. Türkiye gençlik hareketi memleket meselelerini hep omuzlarında taşımıştır. 1908’de ve 1920’de Harbiye, Tıbbiye, Mülkiye geleneği… 27 Mayıs Devrimi’ndeki kuşak. 1968… Cumhuriyet mitingleri ve 19 Mayıs 2012 ile başlayan, Haziran Ayaklanması ile doruğuna ulaşan çıkış… Örneğin, 1940’lı yıllarla birlikte kireçlenen Cumhuriyet Devrimi, Menderes diktatörlüğüyle birlikte yokuş aşağı yuvarlanmak istendiğinde İstanbul Üniversitesi devreye girer. Turan Emeksiz canını, Hüseyin Onur tek bacağını Beyazıt Meydanında bırakır. Hukuk Fakültesi öğrencisi Kastro Nuri’nin (Nuri Yazıcı) 28 Nisan eylemini başlatırken Amfi 1de söylediği Namık Kemal mısraları, başta Beyazıt olmak üzere bütün üniversiteleri taşıracak kuvvettedir. Denilebilir ki; Türkiye’de gençlik, omuzları nasırlıdır. Hiçbir zaman gençliğin sorunları ülkenin sorunlarından bağımsız olmamıştır. Bu durum önümüzdeki dönem de dahil olmak üzere aydınlanmadan, emekten, tam bağımsızlıktan ve halktan yana bir Türkiye kurulana kadar sürecektir. Bu ancak daha ileri bir ufukla başarılabilir. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum ufku… Örgütlü bir gençlik ve örgütlü bir toplum yaratmak zorundayız. Gençliğin enerjisini, yaratıcılığını ve birikimini toplumun bütün kesimleriyle kucaklaştırmalıyız. Yani daha somut söylersek, partisi olan bir gençlik ancak geleceğini eline alabilir. Partimizin ve 1968 gençlik hareketinin önderlerinden Hasan Yalçın bunu “Partisi olmayan bir halkın hiç bir şeyi yoktur” diyerek ifade ediyordu. “Partisi olmayan bir gençlik öksüzdür” diye de çevirebiliriz. Gençliğin önümüzdeki süreç açısından en önemli zorunluluğu budur. Örgütlenme ve mücadele anlamında gençliğin bu zorunluluğunun gün yüzüne çıkacağı bir yıl olacak. Tabi burada “Hangi parti” sorusu akla gelecektir. Özgüvenle şu yanıtı veriyoruz: Gençliğin iradesine dayanan, o iradeyi kirli siyasi hesaplarda boğmayan ve boğdurmayan parti. Yakın geçmişte bazı partiler içerisindeki politik ve şahsi ayrışmalarda gençliğin kullanıldığını, mücadelenin kenarına düşürüldüğünü gördük. Her dört yılda bir milletvekili aday adaylarının çıkar çatışmaları içerisinde yüzlerce genç taraflaştırılıyor ve bireycileştiriliyor. Onun için “Hangi parti” sorusuna vereceğimiz yanıt çok önemli. Partimiz, 7 Haziran 2015 seçimlerine en genç milletvekili adaylarıyla girmişti. Vatan Partisi’nin Merkez Karar Kurulu’nda (partinin iki kurultay arasındaki en yetkili kuruludur) otuzun üzerinde genç kadro var. Merkez Bürolar, araçlar ve yerellerle birlikte ele alındığında oranın daha da yükseldiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bir gencin Vatan Partisi’nde yönetici olması için arkasında bilmem ne dergahının/tarikatının olmasına ya da babasının rezidanslarının olmasına gerek yok. Bu özgüveni yaratan şey, doğru siyasi konumlanmanın yanında, tecrübedir. Vatan Partisi, 1968 gençlik hareketinin içerisinde doğan, kökleri Belgrad Ormanları’nda gizli teşkilatlar kuran Jön Türklerde olan Türkiye’nin en tecrübeli ve en genç partisidir.

-Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?1526418_610122195729153_645494316_n

Üniversitenin yapısal sorunları var. Akademik sorunları var. Gençliğin sorunları var. Bu sorunlar taşrada farklı, şehirde farklı vücut buluyor. Üniversiteden üniversiteye değişebiliyor. AKP iktidarında üniversitelerde yaşananlar “Bir üniversite nasıl olmamalı” sorusunun en güzel yanıtı. Mevcut üniversite düzeni gençliğin yeteneklerini köreltiyor, kendisini gerçekleştirmesine engel oluyor. İlyas Salman’ın ve Şener Şen’in başrollerini oynadığı Dolap Beygiri filmi vardı. Filmde “diplomalı hıyarcı” sahnesi vardır. Bugün Türkiye o sahnenin de gerisinde. Nazım’ın “Açlık Ordusu” kendisini gençlik içerisinde “işsiz ordusu” olarak gösteriyor. Altın çağlarını yaşayan mafya düzeninin ucuz ve nitelikli iş gücü ihtiyacı gözetilerek tabela üniversiteciliği geliştirildi. Gençlik geleceksizleştirildi. Üniversiteler bilimsizleştirildi ve asosyalleştirildi. “Her şehre bir üniversite” mantığıyla, gayet masummuş gibi yapıldı bunlar.

GEZİ SONRASI GENÇLİĞİN DURUMU

-Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

Haziran Ayaklanması çok özel bir dönemdi. Marx, doksan günlük Paris Komün’ünden tuğla gibi bir kitap çıkarıyor. Gezi de öyle bir hassasiyetle ele alınmalı. Alıyoruz da. Gezi’nin Vatan Partisi’nin siyasetlerinin çoğunu doğrulamasının yanında en önemli derslerinden birisi şudur: Herkes devrimcileşebilir, herkes isyan edebilir. Bizler, gençliğin öncü kesimleri, bunun farkındaydık ama bu doğrunun Gezi’yle birlikte sağlamasını yapmak bize daha da özgüven kattı. O bakımdan üniversiteler giderek geleceksizleştirilen gençlik kitlelerinin yaşam alanları olması özelliğiyle büyük bir potansiyeli ifade ediyor. O dönemde şüphesiz olumlu yansımaları daha gözle görülürdü ama bugün Gezi’nin üniversitelerdeki etkileri her an açığa çıkabilecek şekilde gizlenmiş vaziyette. Örgütlü bir halkın neler yapabileceğinin başta halk olmak üzere herkes tarafından görüldüğü bir dönemdi. O nedenle sistem, en başından beri var gücüyle örgütsüzlük-partisizlik-siyasetsizlik propagandası yaptı. Bizim tüm gövdemizle merkezinde ve siyasi-pratik her şekilde önderi olduğumuz Gazdan Adam Festivali bu propagandaya verilen en iyi cevaptır. Haziran çiçeklerinin meyve vermesinin yolu gençliğin daha fazla politikleşmesi ve sosyalleşmesi için kaba ve laubali anlayışlardan arınmaktan geçiyor. Mesela gençlik örgütlerinin bir kaçı dışındaki büyük çoğunluğu o kaba ve laubali anlayışları temsil ediyor.

-Biraz da ülke gündemine geçelim. 7 Haziran seçimlerini genel olarak ve Vatan Partisi özelinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

575026_313494538751508_1147335604_nSeçim sonuçlarını bir zafer olarak değerlendirenler var. Biz, sistemin demokrasi havarilerinin iddia ettiği gibi 7 Haziran 2015 seçimlerini ne “Gezi’nin”, ne “solun” ne de “halkın” zaferi olarak görmüyoruz. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde düzenin patronlarının talepleriyle örtüşen bir halk zaferi yoktur. Uluslararası sermayeden yabancı basına kadar sonuçlardan ve HDP’nin meclise girmesinden duyulan memnuniyet bunu gösteriyor. Tek başına AKP’nin geriletilmesi de bu sonuçları bir zafer olarak yorumlamaya yetmez. AKP’nin ve Erdoğan’ın façası önceden çizilmişti. “Kim çizmişti” derseniz, “Biz çizdik” diyeceğim. Ancak AKP’nin gerileyişinin sandığa yansımasıyla birlikte, devrimci bir seçeneğin mevziler kazanarak ya da daha da belirginleşen bir kuvvetle 8 Haziran’a çıkması zafer olarak değerlendirilebilirdi. Çünkü Türkiye’nin sorunları Erdoğan’dan ve AKP’den ibaret değil. Yerine ne konacağı, nasıl konacağı, kiminle konacağı çok daha hayati.

Partimiz, 7 Haziran’a sistemin karşısındaki en ayakları yere basan tasarımı taşıyarak girdi.162 bin oy alarak başta kendi beklentilerimiz olmak üzere bütün kamuoyunun tahminlerinin altında kaldık. Ancak gücümüzü ve etkimizi aldığımız oylarla değerlendirmiyoruz. En hatalı değerlendirme böylesi bir değerlendirme olur. Türkiye’nin vatanseverlik ve devrimcilik birikimi binlerle değil ancak on milyonlarla ifade edilebilir. O nedenle Vatan Partisi, bütün gövdesiyle mücadeleye devam ediyor ve her an her şeyi gerçekleştirebilir. Halkın yığınlar halinde tercihlerini değiştirebileceği bir dönemdeyiz. Türkiye’nin ihtiyaçlarına yalnızca Vatan Partisi’nin merkezinde ya da içinde olduğu bir milli hükümet yanıt verebilir. “Milli Hükümet” diyerek kavramsallaştırdığımız söylem partimizin programının adıdır ve iktidar formülüdür. Ancak bağımsızlıktan, aydınlanmadan, birlikten, emekten, insandan ve doğadan yana bir hükümet, “Milli hükümet” olarak tarif edilebilir.

‘TÜRKİYE CEPHESİ’ ÇAĞRISI

-Geçtiğimiz günlerde milleti ve bütün siyasi partileri Türkiye Cephesi’nde birleşmeye çağırdınız. Bu bildiri hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin IŞİD ve PKK/PYD gibi yobaz ve bölücü terör örgütlerine karşı iç ve dış cephede yürüttüğü mücadelede Mehmetçiğin yanında olduğumuzu bildiren bir bildirgeydi. ABD Başkanı Obama PKK/PYD’yi kara güçleri olarak gördüğünü ifade etmişti. Zaten bahsi geçen terör örgütlerinin emperyalizmle ilişkileri artık sağır sultanca da biliniyor. Eskiden bu tip ilişkiler öyle kolay kolay dışa vurulmazdı diye biliyorum. Utanılırmış. Ağır bir suçmuş. Şimdi bu ilişkilerle gurur duyuluyor. IŞİD, PKK vb. terör örgütleriyle mücadele eninde sonunda emperyalizmle mücadele zorunluluğuna dayanacaktır. Çünkü ABD’nin bu operasyonları istemediği açık. “İncirlik” diyeceksiniz. Onun da karşısındayız. Emperyalist planlara “eyvallah” etmeyiz.

-Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

Bildirgemizde AKP-PKK Ortaklığının ABD güdümündeki “Kürt Açılımı”, barış getirmemiş, ülkemizi kanlı süreçlerin içine itmiş ve iflas etmiştir. diyerek bunu ifade ettik. Ama ek yapmak gerekiyor. Bu durum, 13 yıllık bir birikmişliğin sonucu. Bu birikmişlik sırasında bağımsızlığı, aydınlanmayı, Türkiye’nin birliğini, Suriye’nin birliğini cesurca savunamayanlar ve doğrudan ya da dolaylı biçimlerde PKK’ya eklemlenenler de sorumlu. Suruç’ta hayatını kaybeden gençlerin sorumluluğunu yalnızca AKP’ye yükleme kolaycılığıyla kendilerini gösteriyorlar. Hepimizi derinden etkileyen bir katliamdı. Bugünkü durum birden bire, kendiliğinden ortaya çıkmadı. Suriye’de kaos Türkiye’de kaostur. “Suriye’nin birliği Türkiye’nin birliğidir” demiştik.

-Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Bu çok geçiştirmeci, ezberci ve sorumluluğu üzerinden atan bir yorum. AKP şu an fiilen o boşluğu dolduruyor. Gözü AKP’den başka bir aktör görmeyen tahliller büyük resmi kaçırıyor.

-Parti olarak açılım-çözüm sürecine en başından beri karşı çıktınız. Peki sizin Kürt Sorununa karşı çözüm önerileriniz nedir?

Evet, en başından beri karşı çıktık. Hala karşıyız. Eli kanlı emperyalistlerin dayatmaları ve yönlendirmeleri ile gelebilecek herhangi bir hak, hukuk yok. Açılım, “barış” müzakereleri, Habur girişi, özerklik tarifleri, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler… Bunların hepsinin arkasında ABD var. Türkiye’yi bölmenin zeminini yaratmak için uydurulan şeylerdi bunlar. Tutmadı. “Barış” süreci diye bir şey tarif edildi. Neyin barışıydı? Kimin barışıydı? Türk halkı ile Kürt halkı arasında savaş mı vardı? Kimse, işbirlikçilerin davranışlarını Türk halkına mal edemez. PKK’nın şımarıklığını da Kürt halkına mal edemez. Ettirmemeliyiz. Yaşanan acılara karşı çıktık. Hatta karşı çıktığımız ve yöre halkının sesi olduğumuz için bedeller ödedik. Partimiz kapatıldı. Genel başkanımız tutuklandı. Parti kadrolarımız PKK ve kontrgerilla tarafından kurşunlandı, katledildi. Bu meselede terörle mücadele etmeden ve emperyalist müdahaleye son vermeden kalıcı çözümler getirmek mümkün değil. Bizim çözüm önerilerimizi üç maddede özetleyebilirim: Birlik, barış, kardeşlik! Türk’ün ve Kürt’ün vatan topraklarında birliği, bölge ülkeleriyle işbirliğine dayanan barış ve kültürel ve toplumsal zeminde kardeşlik. “Biz biriz” diyoruz. Bir millet olmuşuz çünkü millet olmanın duygusal, tarihsel, sınıfsal ve bilimsel nedenleri var. Tabi bu meseleyi çok daha uzun ve ayrıntılı konuşmak gerek. Vatan Partisi’nin iktidarda olduğu bir Türkiye’de bütün sorunlar en kısa sürede çözülür, Kürtler bütün yurttaşlarla eşit bir şekilde gönül rahatlığıyla yaşar.

VATAN PARTİSİ AKP’YLE İŞBİRLİĞİ Mİ YAPIYOR?

-Kayseri Öncü Gençlik Başkanınız Aykutalp Avşar geçtiğimiz günlerde Dönemin Başbakanı Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla tutuklandı. Son zamanlarda da partinizin AKP’yle ve Erdoğan’la işbirliği yaptığına dair çeşitli yorumlar var. Neler söylemek istersiniz?aykutalpavşarr

Nerede bir baskı ve zulüm varsa Türk gençliğinin vicdanı orada ayağa kalkar. Aykutalp işte o vicdanı temsil ediyor. Yanılmıyorsam başka siyasi hareketlerden de benzer suçlamalardan dolayı tutuklamalar oldu. Dava süreçleri devam edenler de var. Aynısı o arkadaşlar için de geçerli. Erdoğan’ın karşısına dikilen bütün arkadaşlar o vicdanın sesidir. Yalnız değiller.

Diğer meseleye gelince, politikalarımızı şöyle belirlemiyoruz: “Acaba Erdoğan ya da Davutoğlu’yla aynı şeyi söylemiş olur muyuz?” Zaten böyle siyaset yapamazsınız, iktidar olamazsınız. Bizim bir programımız var. Programımıza göre siyasetler belirliyoruz. Hayatı bir tahterevalli mekanizmasıyla açıklayamayız. Bazen sizin söylediklerinizle başkalarının söyledikleri örtüşebilir, karşısında olduğunuz kuvvet ya da kuvvetler doğrular geliştirebilir, hatta kimi meselelerde sizin bulunduğunuz yere gelebilir. Bunların tarihte örneği çoktur. Biz en başından beri açılımın sonlandırılmasını, her türlü terörle kararlı bir şekilde mücadele edilmesini savunuyoruz. F tipi örgütün derin bir yapılanma olduğunu, Ergenekon tertiplerinden Hrant Dink cinayetine kadar ortaya çıkaran biziz. Bizim dışımızdaki çevrelerin -CHP de dahil- kendilerini hep karşıtlık üzerinden tarif etme hastalığı olduğu için basit komplo teorileriyle yorumlar yapılabiliyor. “Müzmin muhaliflik” de diyebiliriz bu hastalığa. Mesela, Türkiye solunun MHP’nin söyledikleriyle aynı kapıya çıkan çokça söylemini ortaya çıkarılabiliriz. Ama bu bir işbirliğini ortaya koymaz. Erdoğan-Fethullah Gülen çatışmasında “Erdoğan’ın F tipi örgütün üzerine gitmesi iyidir, gitme demeyiz; biz ikisinin de karşısındayız” dedik. Doğru tavırdı. Orada Türkiye’nin kaderini etkileyen bir olay gerçekleşiyor, sen ülkeyi ve dünyayı değiştirme iddiasındaysan “Bana ne” diyemezsin. Kaba sistem tarifleriyle geçiştiremezin. Partimizin tüm eylem ve söylemleri bu yöndedir. Doğu Perinçek Tayyip Erdoğan’ın BOP eş başkanı olduğunu bütün kamuoyuna kabul ettirmiş ve yüce divan dosyasını hazırlamış bir genel başkan. Şimdilerde Erdoğan ve AKP karşıtı olmak en kolay şey. Marifet onların kudretli zamanlarında karşısına dikilmekti. O zamanlarda, özellikle de Ergenekon, Balyoz operasyonları sürecinde biz sokakta bugünkü delikanlıları göremedik. Türkiye’yi bu çıkmazlara sokanları yıkarak milli hükümeti kuracağız. Yıkmadan yapamazsınız. Bu tip söylemlerin bir dayanağı yok. Gülüp geçiyoruz. Abdestimizden eminiz.

-CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

CHP ile AKP arasında koalisyon kurulmasını, başta ABD olmak üzere sermaye çevrelerinden basın kuruluşlarına emperyalizmin tüm yan kolları istiyordu. Öyle bir gelişme olursa ezbere değil, öngörülerimize ve resmin büyüğüne bakarak davranırız. İcraatlar da önemli.

-Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

Türkiye’yi milli hükümete götürecek bir seçim sonucunun çıkmaması durumunda, ağırlaşacak bir krizin kaçınılmaz olduğunu söylemiştik. Kriz günlerindeyiz. Sistem partilerinin, -HDP, CHP ve MHP de içindedir- hepsinin Türkiye’nin ağırlaşan sorunlarına bir çözümü yok. Hükümet olsalar, Türkiye’yi uzun süre yönetemezler.

HDP KAPATILMALI MI?

-Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?

HDP’yi kapatırsınız, BDP olur, CDP olur. HDP’nin kapatılıp kapatılmamasından ziyade siyasi parti ve milletvekilliği dokunulmazlığı zırhının arkasına saklanarak anayasaya aykırı eylemlerde bulunanlarla ilgili tedbirlerin alınması daha doğru olacaktır. Tabi bunu ancak devrimci bir iktidar yapabilir. Vatan Partisi iktidarında Türkiye’nin ve halkın aleyhine çalışmalar yürüten, emperyalizmle işbirliği içerisinde olan gerici, bölücü ve emek düşmanı bütün partilerin ve hareketlerin varlık zemini ortadan kalkacak. Gerçek demokrasiyle demokrasi budalalığı arasında kalın bir çizgi var. Lenin, sosyalist olmanın birinci koşulunu proletarya diktatörlüğünün kabulüne bağlar. Yani emekçilerin iktidarında, onların dışındaki sınıfların ve zümrelerin demokrasi kisvesi altında halk düşmanı faaliyetler yapmasına izin vermeyen bir tavırdır bu. Sosyalizmden geri dönüş deneyimleri bu koşulun önemini göstermiştir.

TSİPRAS, SYRIZA TARTIŞMALARI

-Bu yıl Yunanistan’da Syriza büyük umutlarla seçildi. İspanya’da da Podemos ciddi bir başarı kazandı. Türkiye’de de HDP’yi bu partilere benzetenler çıktı. Hatta Selahattin Demirtaş’a Türkiye’nin Tsipras’ı diyenler de oldu. Dünyada ve Türkiye’de solun bu gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tsipras ve Syriza verdikleri ilk sınavda sınıfta kaldılar. Aceleci değerlendirmeler yapmamak daha doğru olur. İzlemeye devam edeceğiz. Podemos için de erken yorumlardan kaçınmalı. Şimdilik şu kadarını söyleyebiliriz: Bu hareketlerin gelişmesi Avrupa için hayırlıdır. Çağımız turuncu hareketleriyle meşhur bir çağ. Avrupa’da sol hareketler 1. Dünya Savaşı’yla birlikte büyük oranda gericileşmişlerdi. İstisnalar vardı. Örneğin, Yunan komünistlerinin kurşuna dizilmek pahasına Türklere karşı savaşa girmemeleri ve emperyalistlerin aleti olmayı reddetmeleri tarihin en onurlu davranışlarındandır.

Anadolu’nun çok güzel deyişleri var. “Her sakallıyı deden zannetme” gibi. Her kolları sıvayan, beyaz gömlekliyi Tsipras’a benzeteceksek ya da her sakallıyı Marx sanacaksak, vay halimize. Türkiye solu, SSCB’nin yıkılışını zafer nidalarıyla duyuran emperyalizmin küreselleşme saldırısı ile birlikte özgüvenini yitirdi. Nitelik olarak geriledi. Yüzeyselleşti. Sınıf temelinden koparak neoliberalizmin kimlik politikalarına sıkıştı. İktidar perspektifinden uzaklaştı. Ortaçağ simgelerine sarılmayı devrimcilik belledi. HDP’nin böylesi bir sürece denk gelmesi tesadüf değil. HDP’yi “sol” olarak tarif etmek sola yapılabilecek en büyük kötülük. HDP, emperyalizmin Türkiye solunu PKK üzerinden etkisizleştirmek ve yutmak için tasarladığı bir projedir. HDP’nin böyle bir proje olduğunu İmralı tutanaklarına bakınca görebilirsiniz. Abdullah Öcalan’ın MİT müsteşarı Hakan Fidan ile birlikte kurduğu parti. Aydınlık Gazetesi o tutanakları yayınlamıştı, tekrar tekrar okunmalı.


silivri 2Türkiye bir akılsızlaştırma sürecind
en geçiyor. Bu akılsızlık kendisini en çok Ayn El Arab’ta (PKK, “Kobani” diyor) gösterdi. Bir elinde Türk bayrağı, diğer elinde sözde “Kürdistan” bayrağıyla sokağa çıkan eylemciler vardı o dönemde. Şimdi dağılıyorlar. CHP gençliğinden bir grup da –bütün CHP gençliğini temsil ettiklerini düşünmüyorum- geçtiğimiz günlerde oraya gitti. Karşılığı olmayan ve karşılık bulmayan eylemler. O eylemleri yapanlar, AKP Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi kaldırmaya çalışırken ses çıkarmıyorlardı. PKK, Atatürk heykellerini parçalarken cümle bile kuramıyorlardı ama ABD uçağıyla ve tüfeğiyle Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir Amerika-İsrail koridorunu “sevimlileştirirken” “kahramanlaştılar”. Fakat Mahir Çayan öyle yapmamıştı. Atatürk heykeline yapılan gerici saldırılar üzerine İstanbul, Ankara ve İzmir’de Atatürk’e Bağlılık Nöbetleri tutulmaya başlandığında, Ankara’daki nöbette Mahir Çayan’ın başkanlığını yaptığı SBF Fikir Kulübü heykelin başında, “Ata’nın büstüne kadar uzanmaya cüret eden ellerinizi kıracağız” diyordu. Bu süreç uzun sürmeyecek. Çünkü Türk solunun mayası sağlam. O maya da Pir Sultan ve Bedrettin var. Dağa çıkıp Hürriyet aşkına saraylar basan Jön Türkler ve İttihatçılar var. Mustafa Kemal var. Nazım Hikmet, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Reşat Fuat Baraner var. TİP var. 6. Filo’yu denize döken 68’liler var. Haziran’da ayaklanan özgür ve cesur ruhlu gençler var. Amerikan askerinin başına tereddüt etmeden çuvalı geçiren yiğitler var. Vatan Partisi işte tam olarak bu geleneğin temsilcisidir. Bu miras en kıymetlimizdir.

HTKP’NİN BÖLÜNMESİ

Türkiye solu son zamanlarda çeşitli bölünmeler ve ayrışmalar yaşıyor. Türkiye Komünist Partisi ikiye ayrılmıştı (KP&HTKP) biliyorsunuz. TKP’nin içerisinden çıkan HTKP de bir bölünme yaşadı. Bu süreçler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu süreçleri bir Türkiyeli devrimci sorumluluğu ile ele almalıyız. Kamuoyunda ayrışmaya sebep olan en önemli siyasi konunun HDP/PKK ile ilişkiler olduğu biliniyor. Kendisini solda tarif eden bütün kuvvetler ülkemizin ve emekçi sınıfların geleceği için PKK’yla arasına net bir duvar örmeli. PKK’nın emperyalizmin piyonu olduğu ayan beyan ortada. Suriye’nin kuzeyinde bu çok açık görüldü. En son Selahattin Demirtaş’ın NATO’ya ve AB’ye çağrısı oldu, biliyorsunuz. 1960’lı yılların ortalarından itibaren Türkiye solunda sosyalizmin ve devrimin gerçekliği düzleminde strateji tartışmaları yapılır. MDD-SD tartışmaları diye bilinir. Bütün olan ve olası bölünmelerin, ayrışmaların ve eklemlenmelerin temeli esasen buraya dayanıyor. O dönemlerde de kanıtlanmıştı ama 2007 Cumhuriyet Mitingleri, 19 Mayıs-29 Ekim 2012 eylemleri, Ergenekon süreci, Haziran Ayaklanması (liste uzatılabilir) pratikleri ve bu gelişmeler sosyalizmin hayata geçirilmesi tartışmalarında Türkiye açısından Sosyalist Devrim stratejisinin gerçek dışılığını, Milli Demokratik Devrim stratejisinin haklılığını kesin olarak ortaya koydu. Geçmiş bir örnektir ama çok önemli. 29 Ekim 2012’de, Ankara Ulus meydanında yüzbinlerce insan barikatları yıkıp yürümek isterken ve bunu gerçekleştirirken o eyleme omuz vermeyip orada gazete satmaya çalışan komünistler SD’ciliğin içinde bulunduğu trajikomikliği göstermişlerdi. Meselelerin buralara geleceği o günlerden belliydi. Yığınakta yapılan hatanın telafisi olmaz derler. Stratejik yanlış pasifizmi, savrulmayı, doğrudan ya da dolaylı biçimde emperyalizmle aynı safta konumlanmayı getirdi; o yanlışta ısrar da, yeni dağılmalar ve daralmalar getirir. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz.

-Son olarak röportajlik.com okurlarına neler söylemek istersiniz?

roportajlık.com’un görünen, görünmeyen tüm emekçilerine kolaylıklar. Çok başarılı gidiyor. Çok faydalanıyoruz. Okurlarının da zevkle takip ettiğini tahmin ediyorum. Umarız, katkılar sunabilmişizdir. Gelecek güzel günler ellerimizdedir. Birlikte kuracağız. Teşekkürler.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

www.twitter.com/ercandenizkucuk 

ÖNCEKİ RÖPORTAJLAR:

RÖPORTAJLIK SORUYOR GENÇLİK ÖRGÜTLERİ YANITLIYOR

1.BÖLÜM: ÖĞRENCİ KOLEKTİFLERİ

RÖPORTAJLIK SORUYOR GENÇLİK ÖRGÜTLERİ YANITLIYOR

‘Üniversiteler Gericiliğin Kuşatması Altında’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimize ilk olarak Öğrenci Kolektifleri’yle başlıyoruz.

Öğrenci Kolektifleri Sözcüsü Gönenç Hacaloğlu ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

Ercan Deniz Küçük (EDK) :  Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlaminda nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Gönenç Hacaloğlu (GH) :  Yeni eğitim dönemi bir savaş ortamında ve AKP’nin toplum üzerindeki baskısının daha da arttığı bir süreçte başlıyor. AKP ve Erdoğan ülkeyi kanlı bir savaşa doğru sürüklemekte. Üniversitelerde ise Haziran isyanında ve sonrasında sokağa çıkmış; savaşa karşı barışın, AKP’nin baskılarına karşı özgürlüğün tarafında olan çok sayıda üniversiteli var. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde çıkarılmak istenen savaşa ve artan faşizme karşı üniversitelerden bir barikat oluşturulması gençlik için bir zorunluluk. Gençlik olarak önümüzdeki dönem savaş politikalarını durdurmak için; AKP faşizmine karşı harekete geçmeli; üniversiteyi barışın ve özgürlüğün tarafı haline getirmeliyiz. fotooo

Önümüzdeki dönemde savaşa ve faşizme karşı yürüteceğimiz mücadele aynı zamanda Suruç’ta kaybettiğimiz arkadaşlarımızın yarım kalan mücadelesini tamamlama, onların anılarını yaşatma mücadelesi olacak.

EDK :  Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

GH :  Üniversitelerdeki sorunlar ve eksikler saymakla bitmeyecek kadar fazla. Bugün üniversiteler toplumdan yalıtılmış, toplum yararına değil sermaye yararına bilgi üreten kurumlar. Dolayısıyla sermaye için bilgi üretmek, çeşitli şirketlerde ara eleman olarak çalışmak üniversitelilere tek çıkış kapısı olarak gösteriliyor. Sermayenin üniversiteyle kurduğu bu ilişki kampüskartlarla, üniversite içindeki bankamatiklerle, alışveriş merkezleriyle ve çeşitli kariyer merkezleriyle görünür bir durumda. Bugün üniversiteler aynı zamanda gericiliğin de kuşatması altında. Çok sayıda sorunu varken ihtiyaç olmadığı halde kampüslere zorla yapılan camilerle, ders ve sınav saatlerinin namaz saatlerine göre ayarlanmasıyla üniversiteler dinci gericiliğin tahakkümü altına alınmaya çalışılıyor. İkinci öğretim harçları, yemekhane zamları, barınma sorunu gibi üniversitelilerin çok sayıda sorunu var.

Elbette bugün üniversitelerdeki gerici ve neoliberal kuşatmanın uygulayıcısı AKP’den başkası değil. AKP darbe kurumu olan YÖK’üyle, polisleriyle, özel güvenliklerle ve yandaş rektörleriyle üniversiteleri arka bahçesi haline getirmek istiyor. Bu durum sene içerisinde en somut olarak İstanbul Üniversitesi’nde yaşandı. Açık ara farkla birinci seçilen ve üniversite bileşenlerinin desteklediği Raşit Tükel yerine AKP’ye yakınlığıyla tanınan Mahmut Ak, Erdoğan tarafından rektör olarak atandı. Mahmut Ak atanır atanmaz üniversiteye polis sokarak ve okulu adeta karakol haline getirerek icraatlerine başladı. Son olarak Suruç’ta katledilen arkadaşlarımız için akademisyenlerin fidan dikmesine engel olan Mahmut Ak görevini yapmaya devam ediyor.

EDK :  Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

GH :  Gezi direnişine üniversiteliler mizahlarıyla, yaratıcılıklarıyla ve hareketlilikleriyle damga vurdular. Gezi AKP’ye karşı gençliğin tepkilerinin en kitlesel biçimde açığa çıktığı bir isyandı. Gezi direnişinden sonra gençliğin toplumsal duyarlılığı artarken özellikle isyanın hemen ardındaki yıl içerisinde kitlesel eylemler devam etti. Berkin Elvan’ın katledilmesinin ardından ve Soma katliamının ardından yapılan eylemler, boykotlar vs. gibi. Gezide sokağa çıkan gençlik üniversitelerde örgütlü olan siyasetlerin de ezberlerini bozdu. Üniversitelilerin hangi alanlardan politikleşebildiklerni göstermiş oldu.

EDK :  Üniversitelerde son dönemlerde sıkça öğrenci kavgaları görüyoruz. Sebebi nedir?

GH :  Öncelikle biz üniversitede yaşanan saldırıları öğrenci kavgası olarak görmüyoruz. Üniversitelerde öğrenci kavgası değil üniversitelilere yönelik faşist saldırılar ve bunlara direnen üniversiteliler var.Üniversiteler iktidarların hiç bir dönem tam olarak zapt edemediği ve her zaman kendi kirli düzenlerinin devam etmesinin karşısında bir tehdit olarak duran yerler. Bu sebeple her dönem özellikle de üniversitelilerin sürdürdüğü mücadelenin yükseldiği zamanlarda üniversitelere yönelik gerici ve faşist saldırıların yaşanması alışık olduğumuz bir durum. Bu sene içerisinde de üniversiteye ve üniversitelilerin mücadelesine yönelik pek çok gerici-faşist saldırı gerçekleşti. Bu saldırıların büyük bir bölümü AKP’nin köşeye sıkıştığı ülke gündemlerinin birer yansıması olarak yaşandı. Örneğin IŞİD’in Kobane’ye saldırdığı ve AKP’nin IŞİD’e verdiği desteğe karşı halkların sokağa çıktığı Ekim ayında İstanbul Üniversitesi’nde IŞİD destekçisi çeteler üniversitelilerin üzerine saldırdı. Bunun dışında geçtiğimiz dönem üniversitelilere yönelik çok sayıda faşist saldırı gerçekleşti. Trabzon’da faşistlerin pusu kurarak saldırdığı bir arkadaşımız günlerce yoğun bakımda kalırken; Mersin’de ve Ankara’da faşistlerin satırlı-bıçaklı saldırılarına uğrayan arkadaşlarımız yaralandı. Söylediğim gibi bu faşist saldırıların iktidardan bağımsız olduğunu düşünmüyoruz. Ayrıca elinde satırla, bıçakla dolaşan ve üniversitelilere saldıran çetelerin üniversiteyle bir alakası olamayacağını düşünüyoruz. Bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da üniversiteliler faşist çetelere üniversitelerini teslim etmeyeceklerdir.

EDK :  Biraz da ülke gündemine geçelim. Ciddi bir sıcak gündem var. Bir yandan çatışma, saldırı haberleri diğer yanda emniyetin terör operasyonları. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?1780713_787494501278651_2106466139_n

GH :  İçinde bulunduğumuz bu süreç Suruç katliamı ile başladı. Suruç’ta SGDF’nin çağrısıyla Kobane’yi yeniden inşa etmeye giden 31 arkadaşımızı alçakça bir saldırıda yitirdik. Çok sayıda arkadaşımız da hala yaralı. Suruç’ta yaşanan bu katliam bizzat katliamın sorumlularınca ülkeyi bir savaş atmosferine sokmak, ülkede baskı ve terör havası estirmek için gerekçe olarak gösterildi. Suruç’un hemen ardından IŞİD’e karşı mücadele adı altında sosyalistlere, Kürtlere ve tüm demokrasi güçlerine saldırılar başladı. Öyleki son günlerde yapılan bini aşkın sayıda gözaltının yalnıza yüz tanesi IŞİD’e yönelik. Ancak günlerdir yüzlerce Kürt ve sosyalist gözaltına alındı; çok sayıda kişi tutuklandı; sokağa çıkan gençler hatta çocuklar öldürüldü. Operasyonlarda yargısız infazlar yapıldı. Suruç katliamını protesto etmek için yapılan her türlü toplanmaya müdahale edildi; muhalif basın sansürlendi, demokratik kitle örgütlerinin binaları basıldı. AKP ülke içinde terörle mücadele adı altında kendi terörüyle halkı sindirme operasyonuna başladı.

“Yeni bir süreç başladı” denilerek ilan edilen bu süreç ülke dışında da askeri operasyonlarla, hava saldırılarıyla sürüyor. Ancak bu saldırıların hedefi de IŞİD değil Kürtler. Üstelik hava saldırılarında sivillerin hayatını kaybettiği haberleri geliyor. “Suriye’nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” diyerek Suriye politikalarını açıkça ortaya koyan Erdoğan ve AKP’nin yeniden dışişlerinde ABD ile ortak hareket ettiklerini söylemeleri emperyalistlerin Ortadoğu politikalarında yeni roller üstlendiklerini gösteriyor. Sonuçta son haftalarda yaşananlar bizlere AKP’nin terörle mücadele adı altında başlattığı operasyonların hedefinin içerde tüm demokrasi güçleri, dışarda ise Rojava’daki demokratik özyönetim olduğunu gösteriyor.

Suruç katliamının da, operasyonların da, yaratılan savaş ve terör ortamının da bize verdiği mesaj yılmamız, korkmamız ve sokağa çıkmamamızdır. Ancak gençlik olarak AKP’nin savaş politikalarını durdurmak için; faşizme karşı özgürlük ve demokrasi için mücadelemiz artarak devam edecek. Bu mücadeleye devam etmek aynı zamanda yitirdiğimiz arkadaşlarımıza karşı da sorumluluğumuzdur.kolektif3

EDK :  Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

GH :  Bu ortamın sorumlusu hiç şüphesiz AKP ve Tayyip Erdoğan’dır. İşbirlikçiliğini yaptıkları emperyalistlerdir. Bu zamana kadar her türlü maddi ve manevi desteği sağladıkları, Türkiye’de besledikleri cihatçı çetelerdir.

EDK :  Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

GH :  Oluşturulan bu ortamın, savaş atmosferinin sebebi 7 Haziran seçimleri sonrası umdukları sonuca ulaşamayan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın gayrımeşru olan iktidarlarını fiili olarak sürdürme çabalarıdır. Baskıyla ve savaşla Erdoğan başkanlık rejimini, AKP ise tek başına iktidarını fiili olarak uygulamaya çalışıyor. Yani ülkenin sürüklendiği bu ortamın sebebi bir hükümet boşluğu değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan gitmeden savaşın da baskının da son bulması mümkün değil.

EDK :  CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da (röportaj yayınlanmadan önce koalisyon kurulursa) koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

GH :  Bizce bugün kendi iktidarını devam ettirmek için gençleri, halkları katletmeyi göze almış AKP’ye karşı toplumsal muhalefetin tamamının savaş politikalarına karşı harekete geçmesi gerekmekte. Buna CHP’de dahil. CHP ise tüm siyasetini ülkede olup bitenlere rağmen koalisyon kurulmasına odaklamış durumda. Koalisyon kurulsun ya da kurulmasın her ne şekilde olursa olsun bugün AKP’nin koltuk değnekliğini yapacak herkese bizim tepkimiz de toplumsal muhalefetin genelinin tepkisi de net olacaktır. Bizce CHP, AKP her sıkıştığında onun yardımına koşan; savaş hükümetinin müttefiki MHP’den farklı bir tutum almalı. Geçtiğimiz günlerde dokunulmazlıkların kaldırılması için CHP’nin HDP’ye yapmış olduğu destek bizce olumludur.

EDK :  Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

GH :  AKP’nin yarattığı savaş atmosferinin başka bir sebebi de erken seçimlere giderek bu sefer sandıktan tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa sahip olarak çıkmak gibi görünüyor. AKP devamlı ırkçı söylemlere sarılarak MHP’den kaybettiği oyları geri almak ve şehit söylemi üzerinden HDP’yi hedef göstererek HDP’nin batıdan aldığı oyların önünü kesmek istiyor. Biz AKP’nin erken seçimle ya da koalisyonla durdurulabileceğini düşünmüyoruz. Bizce AKP’yi durduracak olan Yeşilyol’a karşı direnen Karadenizlilerin, emek sömürüsüne karşı mücadele veren metal işçilerinin, kadın düşmanlığına karşı ayağa kalkan kadınların mücadelesidir. Herhangi bir koalisyon tercihimiz de yok. Bizim tercihimiz halkın kendi özyönetimidir.

EDK :  Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?C41E8A88EE1

GH :  7 Haziran seçimlerine “seni başkan yaptırmayacağız” diyerek giren HDP’nin barajı aşmasıyla hem Erdoğan’ın başkanlık hayali iflas etti hem de tek başına hükümet kuramayan AKP’nin temsiliyet krizi ortaya çıktı. Şimdi de bu sebeple HDP’yi hedef gösteriyor, yaşananların sorumlusuymuş gibi ilan ediyorlar. Olası bir erken seçimde yeniden karşılarına “tehdit” olarak dikilebilecek olan demokrasi güçlerini etkisizleştirmek ya da tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. Haziran isyanında AKP’yi sokakta sarsan, 7 Haziran’da da AKP’ye büyük bir darbe vuran halklar ve gençlik demokrasi güçlerinden herhangi birisine karşı yapılan saldırıya karşı dayanışma içerisinde ve hep birlikte hareket etmelidir.

 

 

‘Üniversiteler Gericiliğin Kuşatması Altında’

0

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik. Röportaj dizimize ilk olarak Öğrenci Kolektifleri’yle başlıyoruz.

Öğrenci Kolektifleri Sözcüsü Gönenç Hacaloğlu ile yaptığımız röportaj şu şekilde;

Ercan Deniz Küçük (EDK) :  Üniversitelerde yeni eğitim dönemi başlıyor. Sizin bu dönemde gençlikten beklentileriniz neler? Örgütlenme ve mücadele anlaminda nasıl bir yıl bekliyorsunuz?

Gönenç Hacaloğlu (GH) :  Yeni eğitim dönemi bir savaş ortamında ve AKP’nin toplum üzerindeki baskısının daha da arttığı bir süreçte başlıyor. AKP ve Erdoğan ülkeyi kanlı bir savaşa doğru sürüklemekte. Üniversitelerde ise Haziran isyanında ve sonrasında sokağa çıkmış; savaşa karşı barışın, AKP’nin baskılarına karşı özgürlüğün tarafında olan çok sayıda üniversiteli var. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde çıkarılmak istenen savaşa ve artan faşizme karşı üniversitelerden bir barikat oluşturulması gençlik için bir zorunluluk. Gençlik olarak önümüzdeki dönem savaş politikalarını durdurmak için; AKP faşizmine karşı harekete geçmeli; üniversiteyi barışın ve özgürlüğün tarafı haline getirmeliyiz. fotooo

Önümüzdeki dönemde savaşa ve faşizme karşı yürüteceğimiz mücadele aynı zamanda Suruç’ta kaybettiğimiz arkadaşlarımızın yarım kalan mücadelesini tamamlama, onların anılarını yaşatma mücadelesi olacak.

EDK :  Üniversitelerdeki en büyük sorun, en büyük eksik sizce nedir?

GH :  Üniversitelerdeki sorunlar ve eksikler saymakla bitmeyecek kadar fazla. Bugün üniversiteler toplumdan yalıtılmış, toplum yararına değil sermaye yararına bilgi üreten kurumlar. Dolayısıyla sermaye için bilgi üretmek, çeşitli şirketlerde ara eleman olarak çalışmak üniversitelilere tek çıkış kapısı olarak gösteriliyor. Sermayenin üniversiteyle kurduğu bu ilişki kampüskartlarla, üniversite içindeki bankamatiklerle, alışveriş merkezleriyle ve çeşitli kariyer merkezleriyle görünür bir durumda. Bugün üniversiteler aynı zamanda gericiliğin de kuşatması altında. Çok sayıda sorunu varken ihtiyaç olmadığı halde kampüslere zorla yapılan camilerle, ders ve sınav saatlerinin namaz saatlerine göre ayarlanmasıyla üniversiteler dinci gericiliğin tahakkümü altına alınmaya çalışılıyor. İkinci öğretim harçları, yemekhane zamları, barınma sorunu gibi üniversitelilerin çok sayıda sorunu var.

Elbette bugün üniversitelerdeki gerici ve neoliberal kuşatmanın uygulayıcısı AKP’den başkası değil. AKP darbe kurumu olan YÖK’üyle, polisleriyle, özel güvenliklerle ve yandaş rektörleriyle üniversiteleri arka bahçesi haline getirmek istiyor. Bu durum sene içerisinde en somut olarak İstanbul Üniversitesi’nde yaşandı. Açık ara farkla birinci seçilen ve üniversite bileşenlerinin desteklediği Raşit Tükel yerine AKP’ye yakınlığıyla tanınan Mahmut Ak, Erdoğan tarafından rektör olarak atandı. Mahmut Ak atanır atanmaz üniversiteye polis sokarak ve okulu adeta karakol haline getirerek icraatlerine başladı. Son olarak Suruç’ta katledilen arkadaşlarımız için akademisyenlerin fidan dikmesine engel olan Mahmut Ak görevini yapmaya devam ediyor.

EDK :  Gezi’den sonra baktığınızda nasıl bir gençlik görüyorsunuz? Gezi direnişi üniversite siyasetinde neleri değiştirdi?

GH :  Gezi direnişine üniversiteliler mizahlarıyla, yaratıcılıklarıyla ve hareketlilikleriyle damga vurdular. Gezi AKP’ye karşı gençliğin tepkilerinin en kitlesel biçimde açığa çıktığı bir isyandı. Gezi direnişinden sonra gençliğin toplumsal duyarlılığı artarken özellikle isyanın hemen ardındaki yıl içerisinde kitlesel eylemler devam etti. Berkin Elvan’ın katledilmesinin ardından ve Soma katliamının ardından yapılan eylemler, boykotlar vs. gibi. Gezide sokağa çıkan gençlik üniversitelerde örgütlü olan siyasetlerin de ezberlerini bozdu. Üniversitelilerin hangi alanlardan politikleşebildiklerni göstermiş oldu.

EDK :  Üniversitelerde son dönemlerde sıkça öğrenci kavgaları görüyoruz. Sebebi nedir?

GH :  Öncelikle biz üniversitede yaşanan saldırıları öğrenci kavgası olarak görmüyoruz. Üniversitelerde öğrenci kavgası değil üniversitelilere yönelik faşist saldırılar ve bunlara direnen üniversiteliler var.Üniversiteler iktidarların hiç bir dönem tam olarak zapt edemediği ve her zaman kendi kirli düzenlerinin devam etmesinin karşısında bir tehdit olarak duran yerler. Bu sebeple her dönem özellikle de üniversitelilerin sürdürdüğü mücadelenin yükseldiği zamanlarda üniversitelere yönelik gerici ve faşist saldırıların yaşanması alışık olduğumuz bir durum. Bu sene içerisinde de üniversiteye ve üniversitelilerin mücadelesine yönelik pek çok gerici-faşist saldırı gerçekleşti. Bu saldırıların büyük bir bölümü AKP’nin köşeye sıkıştığı ülke gündemlerinin birer yansıması olarak yaşandı. Örneğin IŞİD’in Kobane’ye saldırdığı ve AKP’nin IŞİD’e verdiği desteğe karşı halkların sokağa çıktığı Ekim ayında İstanbul Üniversitesi’nde IŞİD destekçisi çeteler üniversitelilerin üzerine saldırdı. Bunun dışında geçtiğimiz dönem üniversitelilere yönelik çok sayıda faşist saldırı gerçekleşti. Trabzon’da faşistlerin pusu kurarak saldırdığı bir arkadaşımız günlerce yoğun bakımda kalırken; Mersin’de ve Ankara’da faşistlerin satırlı-bıçaklı saldırılarına uğrayan arkadaşlarımız yaralandı. Söylediğim gibi bu faşist saldırıların iktidardan bağımsız olduğunu düşünmüyoruz. Ayrıca elinde satırla, bıçakla dolaşan ve üniversitelilere saldıran çetelerin üniversiteyle bir alakası olamayacağını düşünüyoruz. Bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da üniversiteliler faşist çetelere üniversitelerini teslim etmeyeceklerdir.

EDK :  Biraz da ülke gündemine geçelim. Ciddi bir sıcak gündem var. Bir yandan çatışma, saldırı haberleri diğer yanda emniyetin terör operasyonları. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?1780713_787494501278651_2106466139_n

GH :  İçinde bulunduğumuz bu süreç Suruç katliamı ile başladı. Suruç’ta SGDF’nin çağrısıyla Kobane’yi yeniden inşa etmeye giden 31 arkadaşımızı alçakça bir saldırıda yitirdik. Çok sayıda arkadaşımız da hala yaralı. Suruç’ta yaşanan bu katliam bizzat katliamın sorumlularınca ülkeyi bir savaş atmosferine sokmak, ülkede baskı ve terör havası estirmek için gerekçe olarak gösterildi. Suruç’un hemen ardından IŞİD’e karşı mücadele adı altında sosyalistlere, Kürtlere ve tüm demokrasi güçlerine saldırılar başladı. Öyleki son günlerde yapılan bini aşkın sayıda gözaltının yalnıza yüz tanesi IŞİD’e yönelik. Ancak günlerdir yüzlerce Kürt ve sosyalist gözaltına alındı; çok sayıda kişi tutuklandı; sokağa çıkan gençler hatta çocuklar öldürüldü. Operasyonlarda yargısız infazlar yapıldı. Suruç katliamını protesto etmek için yapılan her türlü toplanmaya müdahale edildi; muhalif basın sansürlendi, demokratik kitle örgütlerinin binaları basıldı. AKP ülke içinde terörle mücadele adı altında kendi terörüyle halkı sindirme operasyonuna başladı.

“Yeni bir süreç başladı” denilerek ilan edilen bu süreç ülke dışında da askeri operasyonlarla, hava saldırılarıyla sürüyor. Ancak bu saldırıların hedefi de IŞİD değil Kürtler. Üstelik hava saldırılarında sivillerin hayatını kaybettiği haberleri geliyor. “Suriye’nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz” diyerek Suriye politikalarını açıkça ortaya koyan Erdoğan ve AKP’nin yeniden dışişlerinde ABD ile ortak hareket ettiklerini söylemeleri emperyalistlerin Ortadoğu politikalarında yeni roller üstlendiklerini gösteriyor. Sonuçta son haftalarda yaşananlar bizlere AKP’nin terörle mücadele adı altında başlattığı operasyonların hedefinin içerde tüm demokrasi güçleri, dışarda ise Rojava’daki demokratik özyönetim olduğunu gösteriyor.

Suruç katliamının da, operasyonların da, yaratılan savaş ve terör ortamının da bize verdiği mesaj yılmamız, korkmamız ve sokağa çıkmamamızdır. Ancak gençlik olarak AKP’nin savaş politikalarını durdurmak için; faşizme karşı özgürlük ve demokrasi için mücadelemiz artarak devam edecek. Bu mücadeleye devam etmek aynı zamanda yitirdiğimiz arkadaşlarımıza karşı da sorumluluğumuzdur.kolektif3

EDK :  Bu kaos ortamının sorumlusu olarak siz kimi, hangi kurumları görüyorsunuz?

GH :  Bu ortamın sorumlusu hiç şüphesiz AKP ve Tayyip Erdoğan’dır. İşbirlikçiliğini yaptıkları emperyalistlerdir. Bu zamana kadar her türlü maddi ve manevi desteği sağladıkları, Türkiye’de besledikleri cihatçı çetelerdir.

EDK :  Yaşanan kaos ortamının sebebi hükümet boşluğu deniyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

GH :  Oluşturulan bu ortamın, savaş atmosferinin sebebi 7 Haziran seçimleri sonrası umdukları sonuca ulaşamayan AKP ve Tayyip Erdoğan’ın gayrımeşru olan iktidarlarını fiili olarak sürdürme çabalarıdır. Baskıyla ve savaşla Erdoğan başkanlık rejimini, AKP ise tek başına iktidarını fiili olarak uygulamaya çalışıyor. Yani ülkenin sürüklendiği bu ortamın sebebi bir hükümet boşluğu değildir. AKP ve Tayyip Erdoğan gitmeden savaşın da baskının da son bulması mümkün değil.

EDK :  CHP ile AKP arasındaki koalisyon görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olur da (röportaj yayınlanmadan önce koalisyon kurulursa) koalisyon kurulursa tepkiniz ve yaklaşımınız ne olur?

GH :  Bizce bugün kendi iktidarını devam ettirmek için gençleri, halkları katletmeyi göze almış AKP’ye karşı toplumsal muhalefetin tamamının savaş politikalarına karşı harekete geçmesi gerekmekte. Buna CHP’de dahil. CHP ise tüm siyasetini ülkede olup bitenlere rağmen koalisyon kurulmasına odaklamış durumda. Koalisyon kurulsun ya da kurulmasın her ne şekilde olursa olsun bugün AKP’nin koltuk değnekliğini yapacak herkese bizim tepkimiz de toplumsal muhalefetin genelinin tepkisi de net olacaktır. Bizce CHP, AKP her sıkıştığında onun yardımına koşan; savaş hükümetinin müttefiki MHP’den farklı bir tutum almalı. Geçtiğimiz günlerde dokunulmazlıkların kaldırılması için CHP’nin HDP’ye yapmış olduğu destek bizce olumludur.

EDK :  Sizce Türkiye erken seçime mi gitmeli? Hayırsa sizin koalisyon öneriniz nedir?

GH :  AKP’nin yarattığı savaş atmosferinin başka bir sebebi de erken seçimlere giderek bu sefer sandıktan tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa sahip olarak çıkmak gibi görünüyor. AKP devamlı ırkçı söylemlere sarılarak MHP’den kaybettiği oyları geri almak ve şehit söylemi üzerinden HDP’yi hedef göstererek HDP’nin batıdan aldığı oyların önünü kesmek istiyor. Biz AKP’nin erken seçimle ya da koalisyonla durdurulabileceğini düşünmüyoruz. Bizce AKP’yi durduracak olan Yeşilyol’a karşı direnen Karadenizlilerin, emek sömürüsüne karşı mücadele veren metal işçilerinin, kadın düşmanlığına karşı ayağa kalkan kadınların mücadelesidir. Herhangi bir koalisyon tercihimiz de yok. Bizim tercihimiz halkın kendi özyönetimidir.

EDK :  Gündemdeki sıcak konulardan birisi de HDP’nin kapatılması konusu. Siz ne düşünüyorsunuz?C41E8A88EE1

GH :  7 Haziran seçimlerine “seni başkan yaptırmayacağız” diyerek giren HDP’nin barajı aşmasıyla hem Erdoğan’ın başkanlık hayali iflas etti hem de tek başına hükümet kuramayan AKP’nin temsiliyet krizi ortaya çıktı. Şimdi de bu sebeple HDP’yi hedef gösteriyor, yaşananların sorumlusuymuş gibi ilan ediyorlar. Olası bir erken seçimde yeniden karşılarına “tehdit” olarak dikilebilecek olan demokrasi güçlerini etkisizleştirmek ya da tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. Haziran isyanında AKP’yi sokakta sarsan, 7 Haziran’da da AKP’ye büyük bir darbe vuran halklar ve gençlik demokrasi güçlerinden herhangi birisine karşı yapılan saldırıya karşı dayanışma içerisinde ve hep birlikte hareket etmelidir.

 

 

Röportajlık Soruyor, Gençlik Örgütleri Yanıtlıyor !

0

‘-ÖSYS Sonuçlarının belli olmasıyla üniversitelere kayıtlar başladı. Yeni dönemde üniversitelerin mevcut sorunları devam ediyor.

-Özellikle Gezi Olaylarından sonra Y Kuşağı diye nitelendirilen genç kuşak güncel ve sosyal konularla daha fazla ilgilenmeye başladı. Gençler toplumsal olayların ve direnişlerin en önünde yer almaya başladı.

-Türkiye 8 Haziran sabahına son 13 yılın aksine çok farklı uyandı. AKP 13 yıllık tek başına iktidarını kaybetti. 8 Haziran’dan sonra Türkiye koalisyon tartışmalarını izliyor. Hükümeti kimlerin oluşturacağını merakla takip ediyor.

-AKP Hükümetinin başlattığı Çözüm Süreci’nde ipler kopmaya başladı. Karşılıklı 2 tarafta sürecin sona erdiğini ifade ediyor. Bir yandan PKK, askere, polise saldırıyor, çatışmalara giriyor, bir yandan da PKK’ya ait kamplar bombalanıyor, birçok ilde ‘terör örgütü operasyonları’ düzenleniyor.

GENÇLER GÜNDEMİ DEĞERLENDİRECEK..

Ülke siyaseti ve gündemi yukarıdaki maddelerde de görüldüğü üzere çok hareketli. Ekranlarda uzmanlar, akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler sürekli değerlendirmelerde bulunuyor. Bugüne kadar ekranlarda, gazetelerde hep siyasetçileri, akademisyenleri, gazetecileri izledik, okuduk. Gençlik ancak nadir zamanlarda programlara çıkartılır oldu. Geleceğin sahibi olacak gençleri kimse dinlemedi. RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik.

Bu röportaj dizisinde Öğrenci Kolektifleri, CHP İstanbul Üniversite Örgütü, TGB, Vatan Partisi Öncü Gençlik, Komünist Gençlik ile gençlik ve gençlik mücadelesi, üniversiteler ve gündemi konuştuk. Her röportaj farklı günlerde yayınlanacak. Ortak sorularla farklı örgütlerin siyaseti yorumlama farklarını görecek, ideolojilerindeki farkları bir kenara koyduğunuzda, gençlerin geleceğimiz olduğunu hatırlayacaksınız.

Röportajlık Soruyor, Gençlik Örgütleri Yanıtlıyor !

0

‘-ÖSYS Sonuçlarının belli olmasıyla üniversitelere kayıtlar başladı. Yeni dönemde üniversitelerin mevcut sorunları devam ediyor.

-Özellikle Gezi Olaylarından sonra Y Kuşağı diye nitelendirilen genç kuşak güncel ve sosyal konularla daha fazla ilgilenmeye başladı. Gençler toplumsal olayların ve direnişlerin en önünde yer almaya başladı.

-Türkiye 8 Haziran sabahına son 13 yılın aksine çok farklı uyandı. AKP 13 yıllık tek başına iktidarını kaybetti. 8 Haziran’dan sonra Türkiye koalisyon tartışmalarını izliyor. Hükümeti kimlerin oluşturacağını merakla takip ediyor.

-AKP Hükümetinin başlattığı Çözüm Süreci’nde ipler kopmaya başladı. Karşılıklı 2 tarafta sürecin sona erdiğini ifade ediyor. Bir yandan PKK, askere, polise saldırıyor, çatışmalara giriyor, bir yandan da PKK’ya ait kamplar bombalanıyor, birçok ilde ‘terör örgütü operasyonları’ düzenleniyor.

GENÇLER GÜNDEMİ DEĞERLENDİRECEK..

Ülke siyaseti ve gündemi yukarıdaki maddelerde de görüldüğü üzere çok hareketli. Ekranlarda uzmanlar, akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler sürekli değerlendirmelerde bulunuyor. Bugüne kadar ekranlarda, gazetelerde hep siyasetçileri, akademisyenleri, gazetecileri izledik, okuduk. Gençlik ancak nadir zamanlarda programlara çıkartılır oldu. Geleceğin sahibi olacak gençleri kimse dinlemedi. RÖPORTAJLIK Ekibi olarak mikrofonlarımızı gençlere uzattık. Gezi Olaylarında sokaklara çıkan, gençlik içinde mücadele veren, üniversitelerde gençlik siyaseti yapan gençlik örgütleriyle gündemi değerlendirdik.

Bu röportaj dizisinde Öğrenci Kolektifleri, CHP İstanbul Üniversite Örgütü, TGB, Vatan Partisi Öncü Gençlik, Komünist Gençlik ile gençlik ve gençlik mücadelesi, üniversiteler ve gündemi konuştuk. Her röportaj farklı günlerde yayınlanacak. Ortak sorularla farklı örgütlerin siyaseti yorumlama farklarını görecek, ideolojilerindeki farkları bir kenara koyduğunuzda, gençlerin geleceğimiz olduğunu hatırlayacaksınız.

Devlet Bahçeli: Milletimiz Bize Anamuhalefet Görevi Verdi

0
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Ahmet Hakan’ın sorularına verdiği yanıtlar şu şekilde:
Ahmet Hakan; AHMET Davutoğlu partinize geldiğinde ne söyleyeceksiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Bu zamana kadar ne söylediysek aynısını söyleyeceğiz. Diyeceğiz ki: Çözüm süreci bir çözülme sürecidir ve hemen bitirilmelidir. 17/25 Aralık’ın üzerine sonuna kadar gidilmelidir. Recep Tayyip Erdoğan Saray’dan çıkıp Çankaya fanusunun içine girmelidir.

Yani koalisyon şartlarınızı tekrarlayacaksınız?

DEVLET BAHÇELİ: Evet… Bunları söyleyeceğiz. Her şeyi söyleyeceğiz.

Başka ne diyeceksiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Sizinle “çözüm süreci” konusunda hiçbir birlikteliğimiz yok diyeceğiz. Ayrıca 17/25 Aralık konusu var diyeceğiz. Saray’dan Çankaya’ya taşınma konusu var diyeceğiz. Bunların haricinde çok konu var diyeceğiz. Ardından da ekleyeceğiz: Beraber koalisyon kurup birbirimizi aldatmanın gereği yok diyeceğiz. Koalisyon kurup birbirimizi karakol amiri gibi takip ettirmenin gereği yok diyeceğiz. Bu bakanlığı bu parti kontrol edecek, şu bakanlığı şu parti kontrol edecek… Böyle şey olabilir mi?

Bu sözlerinizle Ahmet Davutoğlu’na kapıyı kapatmış olacaksınız. Kendisine başka bir yol önerecek misiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Elbette… Türkiye’yi düşünerek kendisine bir yol önereceğiz.

Hangi yol bu?

DEVLET BAHÇELİ: Bugün Türkiye’de kutuplaşma var. Recep Tayyip Erdoğan, kendi partisine taban bulabilmek için Türkiye’yi ciddi manada kutuplaştırmış, cepheleştirmiştir. Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi bu sosyal yarılmadır. Bu ayrışma, tam manasıyla bir felakete dönüşmüştür. Yeniden kaynaşmanın sağlanması, nesiller alacaktır.

O denli büyük mü sorun? Kutuplaşma sorunu bu denli yükselmiş midir?

DEVLET BAHÇELİ: Tabii efendim. Bugün çok kişi birbiriyle alışveriş yapmıyor. Aynı yolda karşılaşanlar, kaldırım değiştiriyor. Herhangi bir gerginlik, herhangi bir çatışma olmasın diye insanlar karşı karşıya gelmek istemiyor.

Neden böyle oluyor?

DEVLET BAHÇELİ: Televizyonlarda Recep Tayyip Erdoğan’ın bıkma bilmez, usanma bilmez konuşmaları, her gün yepyeni bir stres kaynağı haline geliyor. Her konuşması yeni bir toplumsal depresyon kaynağı… Bunu düşünen yok. Bunun önlemini almayı akıl eden yok. Bir kişi de çıkıp “Sayın Cumhurbaşkanım veya Sayın Başbakanım… Lütfen biraz sakin olalım” demiyor. Böyle telkinde bulunan yok.

Böyle söyleyebilecek kimse kalmış mıdır acaba?

DEVLET BAHÇELİ: Ama etrafında bu kadar bilim insanı var.

Onlar herhangi bir uyarıda bulunabilirler mi?

DEVLET BAHÇELİ: Efendim, zaten sıkıntı burada. Aydınlar kalkıyorlar, mesela en son iki yüzü bir araya gelip bir bildiriye imza atmışlar. Fakat Türkiye’nin yarılmasını mesele etmiyorlar. Toplumsal yarılma en önemli mesele. Kaynaşma, kucaklaşma sağlanmalı. İnsanlar otobüs duraklarında hafif bir yer değişikliği yapsalar, kavga çıkıyor. Herkesin elinde silahtan ziyade bıçak var. Bir bıçak usulü çıktı. Öbür taraftan kadına şiddet almış başını gitmiş. Huzursuzluklar var. Bunları nasıl kaynaştıracaksınız? Bunlar önemli şeyler.

Davutoğlu’na bunları anlatacaksınız, ardından da ne diyeceksiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Bu sorunları anlatacağız, ardından da tek başına iktidar olmadığına göre bu sorunları çözecek bir koalisyon kurulmalı diyeceğiz. Bunun için de en geçerli model AK Parti/CHP modelidir.

Bu modeli hayata geçirin diyeceğiz.

Biz seçim gecesi söyledik: Bize düşen anamuhalefettir. Böyle bir koalisyon modeli ortaya çıkarsa… Biz Türkiye’nin yararına olan uygulamaları destekleriz, yararına olmayan uygulamalara da muhalefet ederiz. Yapıcı bir muhalefet oluruz.
KORELİ İLE ÇİNLİYİ NASIL AYIRT EDECEKSİN

ÇİN’in Uygur Türklerine baskısı ülkücüler tarafından protesto ediliyor.

DEVLET BAHÇELİ: Bizim ülkücü gençliğimiz Çin’deki zulme karşı hassastır. Demokratik haklarını kullanabilmeleri gerekir. Bu sorunu kamuoyuna mal etmek, uluslararası arenaya doğru yönlendirmek açısından bu eylemler faydalıdır.

Ama Çin lokantalarına saldırılar oldu. Bunlar çok eleştirildi?

DEVLET BAHÇELİ: Bu tür eylemleri başka amaçlara taşıyan provokasyon olayları çok yaygındır. Televizyonlarda anlattım: Bozkurt işareti ile Heavy Metal işareti birbirine çok benziyor. Küçük bir farklılık var arada. Lokantadaki bir kişiyle bizim ne alakamız var? Ama iki-üç insanı yönlendirip provokasyon yapmak kolay.

Çinli ile Koreliyi ayırt edememe durumu da oldu. Sultanahmet’te Çinli diye Koreli turistleri kovalayanlar oldu.

DEVLET BAHÇELİ: Bunlar genç çocuklar. Birisi sürükler, bunlar da arkasından gidebilir. Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz… Baktı ki ikisi de çekik göz… Fark eder mi efendim?

Yapmasalar daha iyi olmaz mı?

DEVLET BAHÇELİ: Ama oluyor efendim. Gidiyor cama taş atıyor, başka şey yapıyor.

MÜSİAD’A RANDEVU VERMEDİM

DEVLET Bahçeli diyor ki:

-Seçimden sonra önemli sivil toplum örgütleri bizden randevu istediler. TÜSİAD, TOBB ve MÜSİAD…

-MÜSİAD’ın ne olduğu belli. Ona randevu vermedim ama diğer iki kuruluşun yetkilileriyle burada görüştüm.

-TÜSİAD ve TOBB yetkilileri, “Biz bir koalisyon kurulsun istiyoruz, sizin bu konuda adım atmanızı bekliyoruz” dedi.

-Onlara dedim ki: Siz başından beri çözüm sürecini destekliyorsunuz. Hatta bazılarınız akil insan falan oldunuz. Bizim çizgimiz belli. Çözüm süreci konusunda nerede durduğumuz ortada. Bu nedenle sizin bu sürece destek veren partilerin bir araya gelip koalisyon kurmasını istemeniz gerekmez mi?

-Neden kimse AKP/HDP koalisyonundan söz etmiyor? İkisinin sayısı yetiyor. İkisi yapamayacaksa neden AKP/CHP koalisyonu söz konusu olmasın?
BAHÇELİ’NİN ÜÇ ŞARTI

-BİRİNCİ ŞART: Çözüm süreci adı verilen “çözülme süreci” derhal son bulmalıdır.

-İKİNCİ ŞART: 17/25 Aralık yolsuzluk dosyaları açılmalı, sorumlular yargı önüne çıkarılmalıdır.

-ÜÇÜNCÜ ŞART: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’ı terk etmeli ve Çankaya fanusuna girmelidir.

BAHÇELİ İZLENİMLERİ

BİR DÜZEN VE TERTİP ADAMI

-Odası öyle düzenli, öyle tertipli, öyle muntazam ki… Düzen hastası bir tip olsan, düzeltecek tek bir obje bile bulamazsın.

-Bahçeli çok kararında bir siyasetçi… Temas ve mesafeyi çok iyi ayarlıyor… Ne fazla mesafeli ne fazla temassız… İkisinin tam ortası bir yerde…

-Ağır bir hava yayıyor etrafına… “Ağır ol” havası… Herhangi bir şey söylemesine gerek yok. Siz hemen ağır olmanız gerektiğini hissediyorsunuz.

-Gözlerini kapatıp kendisini uzun monologlara kaptıran siyasilerden değil. Monolog yerine diyaloğa önem veriyor.

-Kendine özgü bir mizah anlayışı var. Durup dururken cümlelerinin arasına zekice mizahi benzetmeler yerleştiriyor. Durup gülüyorsunuz. O da durup gülüyor.

-Çok nazik ve kibar… Ama nezaketi ve kibarlığıyla karşısındakini ezenlerden değil. Çok ölçülü bir nezaket ve kibarlığı var.
MHP’DE TAVAN VE TABAN OLMAZ

HEM sizin partinizin tabanının hem de AK Parti tabanının “AK Parti/MHP koalisyonu” modeline sıcak baktığı söyleniyor.

DEVLET BAHÇELİ: Milliyetçi Hareket Partisi’nde tavan ve taban olmaz. Milliyetçi Hareket Partililer, aynı inanç doğrultusunda, aynı ideolojik kalıp içerisinde, aynı ilkeler doğrultusunda mücadele eden insanlar topluluğudur. MHP’de herkes neferdir ama herkes nefer olmakla birlikte sorumluluğunun farkındadır. Burada öyle paşa, general fazla bulunmaz.
KULAK VERİRİZ AMA KULAĞI KAPTIRMAYIZ
ARAŞTIRMACILAR, yaptıkları anketlerde “MHP tabanı, AK Parti ile koalisyona sıcak” sonucunu bulduklarını söylüyor.

DEVLET BAHÇELİ: Muhtelif kesimler, basın, televizyon, televizyonlarda yeni türemiş olan araştırmacı yazarlar… Bunlar hangi gün, hangi lafı söyleyeceklerse, Unkapanı Çarşısı’ndan onun kasedini alıp gelmiş gibi konuşuyorlar. Milliyetçi Hareket Partisi, toplumun tüm kesimlerine kulak verir fakat kulağı topluma kaptırmaz.
KALKMIŞ CHP’NİN GENEL SEKRETERİ…

DEVLET BAHÇELİ’DEN CHP’YE TAVSİYELER:

-Kalkmış CHP’nin Genel Sekreteri… Diyor ki: “Biz bayramda işte bilmem ne verecektik.” Ver kardeşim. Yani sen vermiyorsan mevcut iktidara verdir.

-O güne kadar koalisyon kurulamıyorsa… Git “Koalisyon yapacağız, sizden bir ricamız var, emeklileri düşünelim, önceliği ona verelim” de.

-Böylece koalisyonun hayırlı bir adımını atmış olursun. Koalisyon için çok hayırlı bir ilk adım atmış olursun.
6 BİN AK TROL VAR

İŞTE Devlet Bahçeli’nin Ak troller üzerine söyledikleri:

-AKP bir lobi oluşturmuş. Bu lobinin bizim insanlarımıza yönelik de faaliyetleri var. Bunlar yeri geldiğinde kendilerini ülkücü kimlikle tanıtıyorlar. İşin içinde yönlendirme var, işin içinde başka müesseseler var.

-Aynı memur gibi atamışlar bunları… Demişler ki “Sizin göreviniz budur, bunu yapacaksınız”. Yani bir algı yönetim merkezi anlayışı içindeler.

-Sayıları 6 bini bulan bu troller, sosyal medyada yoğun faaliyet içindeler. Bunlar buraya telefon açıyor ve buradaki arkadaşlarımıza “Bu kararınız çok yanlış oldu, Adalet ve Kalkınma Partisi ile koalisyon yapmanız lazım” diyor.

KOALİSYON BAROMETRESİ

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bu açıklamalarının ardından…

Yepyeni bir durum ortaya çıktı.

Bu yeni duruma göre…

“AK Parti/MHP koalisyonu” seçeneği artık masada değil.

O nedenle benim barometrenin son durumu şöyle:
Ahmet Hakan 08.07.2015

HÜRRİYET

Devlet Bahçeli: Milletimiz Bize Anamuhalefet Görevi Verdi

0
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Ahmet Hakan’ın sorularına verdiği yanıtlar şu şekilde:
Ahmet Hakan; AHMET Davutoğlu partinize geldiğinde ne söyleyeceksiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Bu zamana kadar ne söylediysek aynısını söyleyeceğiz. Diyeceğiz ki: Çözüm süreci bir çözülme sürecidir ve hemen bitirilmelidir. 17/25 Aralık’ın üzerine sonuna kadar gidilmelidir. Recep Tayyip Erdoğan Saray’dan çıkıp Çankaya fanusunun içine girmelidir.

Yani koalisyon şartlarınızı tekrarlayacaksınız?

DEVLET BAHÇELİ: Evet… Bunları söyleyeceğiz. Her şeyi söyleyeceğiz.

Başka ne diyeceksiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Sizinle “çözüm süreci” konusunda hiçbir birlikteliğimiz yok diyeceğiz. Ayrıca 17/25 Aralık konusu var diyeceğiz. Saray’dan Çankaya’ya taşınma konusu var diyeceğiz. Bunların haricinde çok konu var diyeceğiz. Ardından da ekleyeceğiz: Beraber koalisyon kurup birbirimizi aldatmanın gereği yok diyeceğiz. Koalisyon kurup birbirimizi karakol amiri gibi takip ettirmenin gereği yok diyeceğiz. Bu bakanlığı bu parti kontrol edecek, şu bakanlığı şu parti kontrol edecek… Böyle şey olabilir mi?

Bu sözlerinizle Ahmet Davutoğlu’na kapıyı kapatmış olacaksınız. Kendisine başka bir yol önerecek misiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Elbette… Türkiye’yi düşünerek kendisine bir yol önereceğiz.

Hangi yol bu?

DEVLET BAHÇELİ: Bugün Türkiye’de kutuplaşma var. Recep Tayyip Erdoğan, kendi partisine taban bulabilmek için Türkiye’yi ciddi manada kutuplaştırmış, cepheleştirmiştir. Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi bu sosyal yarılmadır. Bu ayrışma, tam manasıyla bir felakete dönüşmüştür. Yeniden kaynaşmanın sağlanması, nesiller alacaktır.

O denli büyük mü sorun? Kutuplaşma sorunu bu denli yükselmiş midir?

DEVLET BAHÇELİ: Tabii efendim. Bugün çok kişi birbiriyle alışveriş yapmıyor. Aynı yolda karşılaşanlar, kaldırım değiştiriyor. Herhangi bir gerginlik, herhangi bir çatışma olmasın diye insanlar karşı karşıya gelmek istemiyor.

Neden böyle oluyor?

DEVLET BAHÇELİ: Televizyonlarda Recep Tayyip Erdoğan’ın bıkma bilmez, usanma bilmez konuşmaları, her gün yepyeni bir stres kaynağı haline geliyor. Her konuşması yeni bir toplumsal depresyon kaynağı… Bunu düşünen yok. Bunun önlemini almayı akıl eden yok. Bir kişi de çıkıp “Sayın Cumhurbaşkanım veya Sayın Başbakanım… Lütfen biraz sakin olalım” demiyor. Böyle telkinde bulunan yok.

Böyle söyleyebilecek kimse kalmış mıdır acaba?

DEVLET BAHÇELİ: Ama etrafında bu kadar bilim insanı var.

Onlar herhangi bir uyarıda bulunabilirler mi?

DEVLET BAHÇELİ: Efendim, zaten sıkıntı burada. Aydınlar kalkıyorlar, mesela en son iki yüzü bir araya gelip bir bildiriye imza atmışlar. Fakat Türkiye’nin yarılmasını mesele etmiyorlar. Toplumsal yarılma en önemli mesele. Kaynaşma, kucaklaşma sağlanmalı. İnsanlar otobüs duraklarında hafif bir yer değişikliği yapsalar, kavga çıkıyor. Herkesin elinde silahtan ziyade bıçak var. Bir bıçak usulü çıktı. Öbür taraftan kadına şiddet almış başını gitmiş. Huzursuzluklar var. Bunları nasıl kaynaştıracaksınız? Bunlar önemli şeyler.

Davutoğlu’na bunları anlatacaksınız, ardından da ne diyeceksiniz?

DEVLET BAHÇELİ: Bu sorunları anlatacağız, ardından da tek başına iktidar olmadığına göre bu sorunları çözecek bir koalisyon kurulmalı diyeceğiz. Bunun için de en geçerli model AK Parti/CHP modelidir.

Bu modeli hayata geçirin diyeceğiz.

Biz seçim gecesi söyledik: Bize düşen anamuhalefettir. Böyle bir koalisyon modeli ortaya çıkarsa… Biz Türkiye’nin yararına olan uygulamaları destekleriz, yararına olmayan uygulamalara da muhalefet ederiz. Yapıcı bir muhalefet oluruz.
KORELİ İLE ÇİNLİYİ NASIL AYIRT EDECEKSİN

ÇİN’in Uygur Türklerine baskısı ülkücüler tarafından protesto ediliyor.

DEVLET BAHÇELİ: Bizim ülkücü gençliğimiz Çin’deki zulme karşı hassastır. Demokratik haklarını kullanabilmeleri gerekir. Bu sorunu kamuoyuna mal etmek, uluslararası arenaya doğru yönlendirmek açısından bu eylemler faydalıdır.

Ama Çin lokantalarına saldırılar oldu. Bunlar çok eleştirildi?

DEVLET BAHÇELİ: Bu tür eylemleri başka amaçlara taşıyan provokasyon olayları çok yaygındır. Televizyonlarda anlattım: Bozkurt işareti ile Heavy Metal işareti birbirine çok benziyor. Küçük bir farklılık var arada. Lokantadaki bir kişiyle bizim ne alakamız var? Ama iki-üç insanı yönlendirip provokasyon yapmak kolay.

Çinli ile Koreliyi ayırt edememe durumu da oldu. Sultanahmet’te Çinli diye Koreli turistleri kovalayanlar oldu.

DEVLET BAHÇELİ: Bunlar genç çocuklar. Birisi sürükler, bunlar da arkasından gidebilir. Hem Koreli ile Çinliyi ayırt edecek özellik nedir? Çekik göz… Baktı ki ikisi de çekik göz… Fark eder mi efendim?

Yapmasalar daha iyi olmaz mı?

DEVLET BAHÇELİ: Ama oluyor efendim. Gidiyor cama taş atıyor, başka şey yapıyor.

MÜSİAD’A RANDEVU VERMEDİM

DEVLET Bahçeli diyor ki:

-Seçimden sonra önemli sivil toplum örgütleri bizden randevu istediler. TÜSİAD, TOBB ve MÜSİAD…

-MÜSİAD’ın ne olduğu belli. Ona randevu vermedim ama diğer iki kuruluşun yetkilileriyle burada görüştüm.

-TÜSİAD ve TOBB yetkilileri, “Biz bir koalisyon kurulsun istiyoruz, sizin bu konuda adım atmanızı bekliyoruz” dedi.

-Onlara dedim ki: Siz başından beri çözüm sürecini destekliyorsunuz. Hatta bazılarınız akil insan falan oldunuz. Bizim çizgimiz belli. Çözüm süreci konusunda nerede durduğumuz ortada. Bu nedenle sizin bu sürece destek veren partilerin bir araya gelip koalisyon kurmasını istemeniz gerekmez mi?

-Neden kimse AKP/HDP koalisyonundan söz etmiyor? İkisinin sayısı yetiyor. İkisi yapamayacaksa neden AKP/CHP koalisyonu söz konusu olmasın?
BAHÇELİ’NİN ÜÇ ŞARTI

-BİRİNCİ ŞART: Çözüm süreci adı verilen “çözülme süreci” derhal son bulmalıdır.

-İKİNCİ ŞART: 17/25 Aralık yolsuzluk dosyaları açılmalı, sorumlular yargı önüne çıkarılmalıdır.

-ÜÇÜNCÜ ŞART: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Saray’ı terk etmeli ve Çankaya fanusuna girmelidir.

BAHÇELİ İZLENİMLERİ

BİR DÜZEN VE TERTİP ADAMI

-Odası öyle düzenli, öyle tertipli, öyle muntazam ki… Düzen hastası bir tip olsan, düzeltecek tek bir obje bile bulamazsın.

-Bahçeli çok kararında bir siyasetçi… Temas ve mesafeyi çok iyi ayarlıyor… Ne fazla mesafeli ne fazla temassız… İkisinin tam ortası bir yerde…

-Ağır bir hava yayıyor etrafına… “Ağır ol” havası… Herhangi bir şey söylemesine gerek yok. Siz hemen ağır olmanız gerektiğini hissediyorsunuz.

-Gözlerini kapatıp kendisini uzun monologlara kaptıran siyasilerden değil. Monolog yerine diyaloğa önem veriyor.

-Kendine özgü bir mizah anlayışı var. Durup dururken cümlelerinin arasına zekice mizahi benzetmeler yerleştiriyor. Durup gülüyorsunuz. O da durup gülüyor.

-Çok nazik ve kibar… Ama nezaketi ve kibarlığıyla karşısındakini ezenlerden değil. Çok ölçülü bir nezaket ve kibarlığı var.
MHP’DE TAVAN VE TABAN OLMAZ

HEM sizin partinizin tabanının hem de AK Parti tabanının “AK Parti/MHP koalisyonu” modeline sıcak baktığı söyleniyor.

DEVLET BAHÇELİ: Milliyetçi Hareket Partisi’nde tavan ve taban olmaz. Milliyetçi Hareket Partililer, aynı inanç doğrultusunda, aynı ideolojik kalıp içerisinde, aynı ilkeler doğrultusunda mücadele eden insanlar topluluğudur. MHP’de herkes neferdir ama herkes nefer olmakla birlikte sorumluluğunun farkındadır. Burada öyle paşa, general fazla bulunmaz.
KULAK VERİRİZ AMA KULAĞI KAPTIRMAYIZ
ARAŞTIRMACILAR, yaptıkları anketlerde “MHP tabanı, AK Parti ile koalisyona sıcak” sonucunu bulduklarını söylüyor.

DEVLET BAHÇELİ: Muhtelif kesimler, basın, televizyon, televizyonlarda yeni türemiş olan araştırmacı yazarlar… Bunlar hangi gün, hangi lafı söyleyeceklerse, Unkapanı Çarşısı’ndan onun kasedini alıp gelmiş gibi konuşuyorlar. Milliyetçi Hareket Partisi, toplumun tüm kesimlerine kulak verir fakat kulağı topluma kaptırmaz.
KALKMIŞ CHP’NİN GENEL SEKRETERİ…

DEVLET BAHÇELİ’DEN CHP’YE TAVSİYELER:

-Kalkmış CHP’nin Genel Sekreteri… Diyor ki: “Biz bayramda işte bilmem ne verecektik.” Ver kardeşim. Yani sen vermiyorsan mevcut iktidara verdir.

-O güne kadar koalisyon kurulamıyorsa… Git “Koalisyon yapacağız, sizden bir ricamız var, emeklileri düşünelim, önceliği ona verelim” de.

-Böylece koalisyonun hayırlı bir adımını atmış olursun. Koalisyon için çok hayırlı bir ilk adım atmış olursun.
6 BİN AK TROL VAR

İŞTE Devlet Bahçeli’nin Ak troller üzerine söyledikleri:

-AKP bir lobi oluşturmuş. Bu lobinin bizim insanlarımıza yönelik de faaliyetleri var. Bunlar yeri geldiğinde kendilerini ülkücü kimlikle tanıtıyorlar. İşin içinde yönlendirme var, işin içinde başka müesseseler var.

-Aynı memur gibi atamışlar bunları… Demişler ki “Sizin göreviniz budur, bunu yapacaksınız”. Yani bir algı yönetim merkezi anlayışı içindeler.

-Sayıları 6 bini bulan bu troller, sosyal medyada yoğun faaliyet içindeler. Bunlar buraya telefon açıyor ve buradaki arkadaşlarımıza “Bu kararınız çok yanlış oldu, Adalet ve Kalkınma Partisi ile koalisyon yapmanız lazım” diyor.

KOALİSYON BAROMETRESİ

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bu açıklamalarının ardından…

Yepyeni bir durum ortaya çıktı.

Bu yeni duruma göre…

“AK Parti/MHP koalisyonu” seçeneği artık masada değil.

O nedenle benim barometrenin son durumu şöyle:
Ahmet Hakan 08.07.2015

HÜRRİYET

Serdar Kuzuloğlu: Sosyal medyada demokrasi at yarışına döndü

Nam-ı diğer internet ekipler amiri Serdar Kuzuloğlu ile, sosyal medyayla değişen hayatımızı konuştuk. Kuzuloğlu “Sosyal medyada çok tehlikeli bir demokrasi anlayışı gelişti” diyor.

Bilgi Üniversitesi Next Akademi’de ‘sosyal medyada iletişim ve pazarlama’ dersleri veren, nam-ı diğer internet ekipler amiri Serdar Kuzuloğlu ile, sosyal medyayla değişen hayatımızı konuştuk.

Sosyal medya iletişimi ve pazarlama stratejilerini ne yönde değiştirdi?

Eskiden ses çıkarmak belli bir kurum veya kitlenin elindeyken, şimdi teorik olarak herkes sesini herkese duyurabiliyor. Herkes herkesten haberdar olabiliyor. Bu durum pazarlamanın araçlarını na insan davranışını da çok değiştirdi. Artık birey tek başına bile çok güçlü. Önceden şarkıcılar, zenginler, futbolcular, siyasiler ünlüydü. Şimdi cebinde dolmuş parası olmayan adamı yüz binlerce kişi takip edebiliyor. 30 yıl önce o kadar takipçin olsa devrim yapardın. Piyasalar da kendisini bu dönüşüme uyarlamak zorunda. Herkes daha doğrudan temas beklentisinde. Zaten Next Akademi’yi de bu sebeplerle kurduk. Değişim o kadar hızlandı ki, bir dönem anlattığım dersi bir sonraki dönem anlatamıyorum. Şimdi üç öğrencimizi Twitter’ın Silikon Vadisi’ndeki binasına staja gönderiyoruz. Bu bizim için de kendimizi gösterme fırsatı olacak.

Artık mahremiyet kavramı değişti

Sosyal medya kullanıcılığı son 10 yılda bizde neleri değiştirdi?

“Para vermiyorsan ürün sensin” diye bir söz vardır. Biz sosyal medyada hiçbir hizmet için para vermiyoruz. Öyleyse pazarlanan biziz. Sosyal medya muhabbet tellalıdır. Bize verdiği hizmetin karşılığında firmalara ve kişilere pazarlanıyoruz. Fotoğraflarımız, özel zevklerimiz, ilgi alanlarımız, temel bilgilerimiz ve daha birçok şeyimiz markalara pazarlanıyor.

Bu pazarlamaya biz de razı gibi görünüyoruz…

Artık mahremiyet kavramı da değişti. 10 yıl önce internette kimliğimizi ve fotoğrafımızı saklayarak konuşurduk. Facebook’un internet tarihinde değiştirdiği şey, herkesi kendi kimliğiyle varolmaya alıştırması. Bugün internet sanal alem değil, paralel alem. Hayatımızın bir uzantısı. Bir oryantasyon sürecindeyiz. Yeni bir kültürü oluşuyor.

Bu kuşak anı geleceği kurgular gibi kurguluyor

Mahremiyet önceliğimiz nasıl önemsiz hale geldi?

Evimizin hala perdeleri var ama birçoğumuzun evi artık kamuya açık. Bunun için birkaç ana motivasyona sahibiz. Sosyal medya bize sanki herkes çok eğleniyormuş gibi bir yanılgı hediye etti. Herkes mutlu ve zengin. Herkes güzel ve keyifli gibi. Biz neden böyle değiliz telaşına kapılıp kurgu yaşamlar yaratıyoruz. Instagram bunun en yoğun yaşandığı platformlardan biri. Nobelli toplum bilimci David Kahneman bununla ilgili olarak ‘bu kuşak bu anı geleceği kurgular gibi kurguluyor’ diyor. Ayrıca sosyal medya değişim frekansımızı ve uyum sağlama yeteneğimizi de hızlandırıyor. Mesela cadılar bayramı kutluyoruz artık.

Sizce bunu neden yapıyoruz? Çıkarımız ne?

Bunun karşılığı para değil, ya da bilindiği anlamıyla bir şöhret de değil. Bunun karşılığı yeni nesi bir akçe. Bu akçelerin adı bazen RT, bazen fav, bazen beğen. Herkes bu sosyal akçelerden kazanmak istiyor. Bunun için herhangi bir uzmanlığa da gerek yok. Ne yazarsanız yazın beğenen birileri mutlaka olacak.

Çok tehlikeli bir demokrasi anlayışı gelişti

Bunun tehlikeli bir yanı var mı?

Birbiriyle aynı düşünen insanlar özellikle Twitter’da paratoner gibi çekiyor birbirini. Herhangi bir düşünceyi belli sayıda insan onayladıktan sonra ne kadar saçma bile olsa insan bu düşünceyi benimsemeye başlıyor. Bu da tehlikeli olabilir. Mesela bizde sosyal medyada çok tehlikeli bir demokrasi anlayışı gelişti. Bir altılı ganyan ya da spor toto, iddia gibi kazananın belirlendiği bir yarış olduğu yanılgısına sahip olduk. Bir kazanan oluyor, geri kalanı haksız ve kaybetmiş oluyor. Susup kazananın yaptıklarına boyun eğmesi bekleniyor. Oysa demokrasi böyle birşey değil. Demokrasi bir grubun içindeki beklentilerin dağılımını verir. Yüzde 5 hayvan haklarına duyarlıysa, bu iktidarın yaptığı her 100 işten 5’ini hayvanlar için yapması gerektiği anlamındadır. Yoksa bunlar haklı, şunlar haksız demek değildir demokrasi.

İnsanlara artık 140 karakter bile çok

140 karakter yazı yazmaya alışmanın dil becerimizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

İnsanlara artık 140 karakter bile çok. Genel olarak 60 karakter kullanılıyor. Dile dayalı meziyetlerimizi yitiriyoruz. Kelime bile değil, artık emojilerle ya da beğen tuşlarıyla iletişim kuruyoruz. Adam ‘babamı kaybettik’ yazıyor, yüz kişi beğeniyor. Beğeni yapmak cenaze varsa Allah rahmet eylesin, doğum varsa gözünüz aydın, evlilik varsa Kutlarım gibi anlamlara geliyor. Biz artık duygularımızı ifade etmeyi unutuyoruz. Geçen hafta Chevrolet sadece emojilerden oluşan bir basın bülteni yayınladı. Japonya’da dünya klasiklerini emoji ile basma akımı başladı. Yakında sadece işaretlerle anlaşabileceğiz sanırım.

Ürün Dirier 04.07.2015

KARAR.COM

Serdar Kuzuloğlu: Sosyal medyada demokrasi at yarışına döndü

Nam-ı diğer internet ekipler amiri Serdar Kuzuloğlu ile, sosyal medyayla değişen hayatımızı konuştuk. Kuzuloğlu “Sosyal medyada çok tehlikeli bir demokrasi anlayışı gelişti” diyor.

Bilgi Üniversitesi Next Akademi’de ‘sosyal medyada iletişim ve pazarlama’ dersleri veren, nam-ı diğer internet ekipler amiri Serdar Kuzuloğlu ile, sosyal medyayla değişen hayatımızı konuştuk.

Sosyal medya iletişimi ve pazarlama stratejilerini ne yönde değiştirdi?

Eskiden ses çıkarmak belli bir kurum veya kitlenin elindeyken, şimdi teorik olarak herkes sesini herkese duyurabiliyor. Herkes herkesten haberdar olabiliyor. Bu durum pazarlamanın araçlarını na insan davranışını da çok değiştirdi. Artık birey tek başına bile çok güçlü. Önceden şarkıcılar, zenginler, futbolcular, siyasiler ünlüydü. Şimdi cebinde dolmuş parası olmayan adamı yüz binlerce kişi takip edebiliyor. 30 yıl önce o kadar takipçin olsa devrim yapardın. Piyasalar da kendisini bu dönüşüme uyarlamak zorunda. Herkes daha doğrudan temas beklentisinde. Zaten Next Akademi’yi de bu sebeplerle kurduk. Değişim o kadar hızlandı ki, bir dönem anlattığım dersi bir sonraki dönem anlatamıyorum. Şimdi üç öğrencimizi Twitter’ın Silikon Vadisi’ndeki binasına staja gönderiyoruz. Bu bizim için de kendimizi gösterme fırsatı olacak.

Artık mahremiyet kavramı değişti

Sosyal medya kullanıcılığı son 10 yılda bizde neleri değiştirdi?

“Para vermiyorsan ürün sensin” diye bir söz vardır. Biz sosyal medyada hiçbir hizmet için para vermiyoruz. Öyleyse pazarlanan biziz. Sosyal medya muhabbet tellalıdır. Bize verdiği hizmetin karşılığında firmalara ve kişilere pazarlanıyoruz. Fotoğraflarımız, özel zevklerimiz, ilgi alanlarımız, temel bilgilerimiz ve daha birçok şeyimiz markalara pazarlanıyor.

Bu pazarlamaya biz de razı gibi görünüyoruz…

Artık mahremiyet kavramı da değişti. 10 yıl önce internette kimliğimizi ve fotoğrafımızı saklayarak konuşurduk. Facebook’un internet tarihinde değiştirdiği şey, herkesi kendi kimliğiyle varolmaya alıştırması. Bugün internet sanal alem değil, paralel alem. Hayatımızın bir uzantısı. Bir oryantasyon sürecindeyiz. Yeni bir kültürü oluşuyor.

Bu kuşak anı geleceği kurgular gibi kurguluyor

Mahremiyet önceliğimiz nasıl önemsiz hale geldi?

Evimizin hala perdeleri var ama birçoğumuzun evi artık kamuya açık. Bunun için birkaç ana motivasyona sahibiz. Sosyal medya bize sanki herkes çok eğleniyormuş gibi bir yanılgı hediye etti. Herkes mutlu ve zengin. Herkes güzel ve keyifli gibi. Biz neden böyle değiliz telaşına kapılıp kurgu yaşamlar yaratıyoruz. Instagram bunun en yoğun yaşandığı platformlardan biri. Nobelli toplum bilimci David Kahneman bununla ilgili olarak ‘bu kuşak bu anı geleceği kurgular gibi kurguluyor’ diyor. Ayrıca sosyal medya değişim frekansımızı ve uyum sağlama yeteneğimizi de hızlandırıyor. Mesela cadılar bayramı kutluyoruz artık.

Sizce bunu neden yapıyoruz? Çıkarımız ne?

Bunun karşılığı para değil, ya da bilindiği anlamıyla bir şöhret de değil. Bunun karşılığı yeni nesi bir akçe. Bu akçelerin adı bazen RT, bazen fav, bazen beğen. Herkes bu sosyal akçelerden kazanmak istiyor. Bunun için herhangi bir uzmanlığa da gerek yok. Ne yazarsanız yazın beğenen birileri mutlaka olacak.

Çok tehlikeli bir demokrasi anlayışı gelişti

Bunun tehlikeli bir yanı var mı?

Birbiriyle aynı düşünen insanlar özellikle Twitter’da paratoner gibi çekiyor birbirini. Herhangi bir düşünceyi belli sayıda insan onayladıktan sonra ne kadar saçma bile olsa insan bu düşünceyi benimsemeye başlıyor. Bu da tehlikeli olabilir. Mesela bizde sosyal medyada çok tehlikeli bir demokrasi anlayışı gelişti. Bir altılı ganyan ya da spor toto, iddia gibi kazananın belirlendiği bir yarış olduğu yanılgısına sahip olduk. Bir kazanan oluyor, geri kalanı haksız ve kaybetmiş oluyor. Susup kazananın yaptıklarına boyun eğmesi bekleniyor. Oysa demokrasi böyle birşey değil. Demokrasi bir grubun içindeki beklentilerin dağılımını verir. Yüzde 5 hayvan haklarına duyarlıysa, bu iktidarın yaptığı her 100 işten 5’ini hayvanlar için yapması gerektiği anlamındadır. Yoksa bunlar haklı, şunlar haksız demek değildir demokrasi.

İnsanlara artık 140 karakter bile çok

140 karakter yazı yazmaya alışmanın dil becerimizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

İnsanlara artık 140 karakter bile çok. Genel olarak 60 karakter kullanılıyor. Dile dayalı meziyetlerimizi yitiriyoruz. Kelime bile değil, artık emojilerle ya da beğen tuşlarıyla iletişim kuruyoruz. Adam ‘babamı kaybettik’ yazıyor, yüz kişi beğeniyor. Beğeni yapmak cenaze varsa Allah rahmet eylesin, doğum varsa gözünüz aydın, evlilik varsa Kutlarım gibi anlamlara geliyor. Biz artık duygularımızı ifade etmeyi unutuyoruz. Geçen hafta Chevrolet sadece emojilerden oluşan bir basın bülteni yayınladı. Japonya’da dünya klasiklerini emoji ile basma akımı başladı. Yakında sadece işaretlerle anlaşabileceğiz sanırım.

Ürün Dirier 04.07.2015

KARAR.COM

Kendini Yalnız Hissetmek İyi Bir Şey!

“Dünyaca ünlü piyanist, besteci Fazıl Say’la 3 Temmuz günü bir röportaj gerçekleştirdik. Fazıl’ı yıllardır tanıyan, onunla şiir konuşma şansına ve dostluğuna erişmiş biri olarak ona içimden gelen her şeyi sordum hatta ona yöneltilen eleştirileri bile… Elbette müzikten, şiirden, aşktan ve dostluktan konuştuk…”

2 Temmuz’da Enka’da Serenad Bağcan’la beraber büyük bir konser gerçekleştirdin. Sivas’ta yitirdiklerimizi de bir kez daha andınız. Birçok şairin yanı sıra Metin Altıok’un da şiirleri var albümlerinde ve sahnede de seslendiriyorsunuz. Metin Altıok senin için ne ifade ediyor, onu tek sözcükle anlatmanı istesem hangi sözcük olurdu bu?

Metin Altıok’u öyle tek kelimeyle tarif etmemiz mümkün değil  çünkü çok değişken bir adamdı. Bir sürü Metin Altıok vardı bence. Çocukları çok seven Metin Altıok var mesela bir yanda, diğer yanda bütün dünyaya kılıç kalkan açan ufak tefek bir adam var. Sert ama içi sevgi dolu bir adam. Zaten şiiri de o onun. İç yapısı güzellik dış yapısı panzerlerle örtülü. Kendini çok iyi anlatabilen bir şair. Türkler felsefi şiir olayına henüz girebilmiş değil. Felsefi şiiri anlayınca Metin Altıok’un da gerçek değeri ortaya çıkıyor. Alman edebiyatından Rilke gibi biraz. Benim küçükken hatırladığım Metin Altıok ise çok entelektüel bir adamdı. Eşi de kendisi de. Bütün duvarları kitaplarla dolu, evinde sürekli klasik müzik çalan, Brahms seven bir adam.

MESELE İYİ MÜZİK KÖTÜ MÜZİK MESELESİDİR

O dönem şairler, sanatçılar daha çok  bir arada ve birbirlerini her anlamda geliştiriyorlar. Dolayısıyla ülkenin kültürünü de. Sence de öyle değil mi?

Kültürden ne anladığımıza bağlı. Ben de senin gibi düşünüyorum. Ama bugün bir şair bana karşı arabeski savunuyor. Ben diyorum ki arabesk ticari bir şeydir. Mesele Louis Armstrong’un dediği gibi iyi müzik kötü müzik meselesidir. Bir şair gelmiş kötü müziği savunuyor ve iyi bir şeyi de savunmuyor bana kalırsa.

Burada arabesk halktır  ve sen de ona karşı olarak halka karşısın gibi bir imaj oluşturuluyor sanki. Ne dersin?

Halk nasıl yönlendirirsen odur. Halka ne verirsen onu alır. Satışta olan şeye halk diyorsun halbuki değil. 1970’lerde bunun olması zordu. Cemal Süreya’nın masasında Cemal Süreya gelecek de besteciye dönemin ticari müziğini savunacak ve sen halktan uzaksın o benim halkım diyecek. Bu mümkün değildi. Halkı nasıl şekillendirmek istediğinle de ilgili bir şey bu.

Son iki albümün büyük ses getirdi. “İlk Şarkılar” ve “Yeni Şarkılar” … Her iki albümün de şiir bestelerinden oluşuyor. Peki bu şiirleri nasıl seçtin ? Besteleyeceğin şiirleri seçerken kriterin neydi?

Şiir bestelerken iki üç kriter var. Biri o şiirin beste yapmaya uygun olması, uzunluğu. Çünkü bir sayfalık bir şiir bile müzikte on dakikadır neredeyse, üç sayfalık bir şiir oratoryoya varır. O yüzden kısa şiirler seçiyorsun, beş altı dakikalık bir şarkı yapmak istiyorsak, bazı şeyleri tekrar etmek istiyorsak, nakarat olarak oturtmak istiyorsak ruhlara, ki o tekrar olmadan insanların onu kavrayabilmesi, her şeyin bir kere de geçmesi de mümkün değil. Ben Yeni Şarkılar’da tekrarsızlığa mecbur kaldım.Yeni şarkıların adının yeni olması da bu yüzden biraz. Bildiğimiz şarkı formatının hayli dışında şeyler, deneysel. Seçilecek şiirin kısa olmasının dışında atmosferi en önemli konu. Hangi  atmosferin içindeyiz? Hissiyatı çok iyi bilmek lazım. Şairin dediğini kendin demişsin gibi almak, özümsemek, sevmek, onunla yaşamak lazım. Benim hayatımda bu sözlerin yeri nereye oturdu? Oturmuş olması kesin gerekiyor. Üçüncü aşamada yani beste yapma aşamasında ise çok dikkat edilmesi gereken konu, şiirin ritmi, hecelemesinin ritmi, fonetiği ve prozodisi. Burada kusursuzluk gerekiyor. Bence bu kusursuzluğu sağlamadan bir şarkıya şarkı diyemeyiz. -“larda yüzen al sancak”  buna dönmemesi lazım. Her şeyin konuşma doğallığındaki fonetik iniş çıkışlar, prozodik ritim vurguları ve süreleriyle  analizden geçmesi ve şarkının atmosferinin içine o şekilde yedirilmesi lazım. Şimdi bütün bunlar aslında bir etik dolayısıyla teknik gerektiriyor. Teknik olmadan ben şarkı yapıyorum diyen birinin şiir besteliyor olması hayli zor olur.

Peki  senin çok sevdiğin şiir bestesi var mı?

Çok var. Almanca ve İngilizcede çok var. Almanların biliyorsun lied kültürü vardır Schubert, Schumann, Brahms’tan gelen. Binlerce şarkı ve daha sonra çağdaşları. Ben Alman kültürünün yetiştirdiği birisi olduğum için onlara çok hakimim. İngiliz, Amerikan edebiyatına da ve onun müziğe dönmesine de hakimim. Fransızcam yok ama onun da çok derin bir kültürü var konuyla ilgili. Bizim kültürümüze gelince sondan başa doğru gidecek olursak bu işle Onno Tunç çok iyi ilgileniyordu ve iyi şeyler yapıyordu. Sezen Aksu’nun albümlerine baktığımızda Metin Altıok’un Kavaklar’ından , Gülten Akın’a kadar bir sürü örnek oradan gelir. Yeni Türkü… Can Yücel’in aynı şiirlerini bestelediğim çok oldu benim Yeni Türkü’yle. Bence Yeni Türkü sayesinde Can Yücel’in şiiri daha bilinir olmuştur. Zülfü Livaneli, Atilla Özdemiroğlu var. Aleviler de dedelerin, pirlerin sözlerini besteleyerek söze müzik yapma geleneğini yıllardır sürdürüyorlar.

Bestelediğin şairlerin dışında bizim bilmediğimiz yeni şairler, şiirler var mı? mehtapmeral

Benim şarkılarım çok var daha. Üzerinde değişiklik yapmam gerektiği için çıkarmadım. Ahmed Arif var. Benim kesin yapmak zorunda olduğum şairlerin başında Attila İlhan geliyor. Biraz uğraştım daha önce ama Attila İlhan’ın şiiri sana ilk başta bahsettiğim problemi içeriyor. Şiirler uzun. Mesela “Bir Başka Yerde Olmak” benim Türk Edebiyatında en sevdiğim şiirlerden biri. Dört sayfa. Dört bölüm gibi.  Birisi İstanbul’da, birisi İzmir’de, birisi Napoli’de, birisi Paris’te geçiyor. Her bölümü neredeyse bir Cemal Süreya şarkımın totaline eşit. Dört ayrı bölümde yapmam lazım. Böyle sorunlar var. Nâzım Hikmet’in “Akrep Gibisin” şiirini bestelemek istiyorum. Ahmed Arif’te ya eskiyi revizyon edeceğim çünkü iki üç tane bestelediğim şiiri vardı ya da yeniden besteleyeceğim. Eskiler biraz fazla batılı kaçabilir. Şu anda benim gördüğüm Ahmed Arif’i belki biraz daha etnik ele almak lazım. Aradan yirmi yıl geçti. Ben ilk şarkılarımı doksan dörtte yazdım. Yeni şarkılarda denediğim enstrüman operası , enstrümanların simgesel olması, bir şeyi sembolize etmeleri Mezopotamya Senfoni’sinden beri uyguladığım enstrüman kişilikleri, yoğun bir orkestrasyon ve neredeyse operaya varan bir söylev. Ben bunu severek ve uğraşarak yaptım. Belki bir tane daha albüm bu yönde gitmek lazım diye düşünüyorum.

Dün akşam ki konserinde insanların şarkılara eşlik edişine tanık oldum. Bu şarkılar çok sevildi ve dinleyenlerin sanıyorum bu yönde yeni çalışmalar bekliyorlar senden. 

Evet bir ağızdan söylediler. Bir pop konserindeymiş gibi . Bu iyi bir şey ama şunu da bilmek lazım bunlar yine de elit şarkılar. Pop şarkılar değil.

Çok kolay icra edilebilecek şarkılar değil.

Evet özellikle yeni şarkılar çok zor.

Peki günümüz şairlerinden takip ettiğin isimler var mı?

Haydar Ergülen’i çok beğeniyorum ben. Üzgün Kediler Gazeli kitabını Metin Altıok ödülü verildiğinde keşfetmiştim. Hakikaten jürinin çok önemli bir seçim yaptığını düşünüyorum. Metin Altıok ödülü kime veriliyor hep merak ederim, genelde doğru insanlara verdiler. Azad Ziya Eren iyiydi. Birhan Keskin. Şairler çok özgün insanlar.

Sen hiç şiir yazdın mı?

Hayır ben şiir yazmayı hiç denemedim.

Notlarını, yazılarını paylaştığın kitapların yayınlandı. Uçak Notları, Yalnızlık Kederi… Yeni kitap çıkacak mı yakında?

Yeni yazdığım yazılarımı derlerim yine diye düşünüyorum. Cumhuriyet’in başına Can Dündar geldiğinden beri makale denilebilecek yirmi yazı falan yayınladım.

Bu yazılar daha çok gündeme, siyasete, döneme dair, senin salt sanatla ilgili yazılardan oluşan bir çalışman olacak mı?

İki üç yazım dışında hepsi öyle aslında. Seçim araya girdi bu nedenle iki üç yazı seçimle ilgiliydi, gündemdi ama mühim bir gündemdi . Türkiye’nin kaderiyle ilgiliydi. Bizim de söyleyecek bir şeyimiz olmalı her zaman.

Bu yoğun gündemin senin sanatını böldüğünü düşündüğün hiç oluyor mu?

Hayır hiç böyle düşünmedim.

SANATIN HAKİKATEN BİR ŞİFA OLMASI GEREKİYOR

Senin müziğin dışında kendini en özgür hissettiğin sanat dalı hangisi ? Bir izleyici olarak. 

Bir kere hiçbirini ben yapmıyorum. Ama sağlam bir takipçiyim. Film izlerken mi, resim seyrederken mi, şiir okurken mi daha özgürsün diye bir şey yok ama. Bu onları birbiriyle karşılaştırmak olur. Ama yine de duruma göre değişir bu söylediğin. Chagall gördüysem ve bütün günüm Chagall’ın o resminin etkisiyle geçmişse, hayatımı yönlendirdiyse o değişir. Sanatın hakikaten bir şifa olması gerekiyor. Tarkovski’nin dediği gibi mükemmel olmayan bir dünyaya cevap sanat. Biz çirkine karşı güzeli yaratmak istiyor gibiyiz. Ya da çirkini anlatarak, çirkinin çirkin olduğunu vurgulamak istiyor gibiyiz o da kuvvetli bir şey. Ona cevaben güzeli yaratmak Mozart olmak da güzel bir şey.

Peki senin hayatındaki çirkin ne? 

Dünya  mükemmel değil bu gerçek. Çirkin ne derken bin tane şey bir araya geliyor. Yani bu tartışmalarda bu son yıllarda başıma gelen şeylerde ben çok dost kaybettim. Biz Fazıl Say eserlerini çalmıyoruz, diyen kurumlar gördük; biz Fazıl Say’la artık çalışmıyoruz, diyen insanlarla beraber okula gittik. Onlar bunu korkudan mı yapıyor, başlarına bir şey geleceğini mi düşünüyorlar, yaranmak için mi yapıyorlar yahut hakikaten böyle düşündüğü için mi yapıyorlar bunun sanatsal bir sebebi varda mı yapıyorlar… bin tane soru sorabilirsin. Ama o adamlar seni dışlıyor ve neden ben diye soruyorsun? Sebepleri var.

Kendini yalnız hissettin mi?

Yalnız hissetsen ne olacak? Yalnız hissetmek bence iyi bir şeydir. Bundan bir sorun yok ama beraber top oynadığın insan, ben bu eseri çalıyorum, diyemiyor. Orada onun mu sorunu var, benim ona bakışımda mı sorun var bilemedim. Biraz daha iyi bir duruş bekliyorsun. Diyeceksin ki onu kaybetmiş olman senin hayatına bir yalnızlık ekliyor mu? Ankara’ya gidince, o sokaktan geçince bu bir yalnızlık mı bunun bir önemi yok. O öyle çünkü. Yalnızlık mı çoğulluk mu önemi yok.

Yalnızlık Kederi’nde “Tek çaresi yalnızlık mı hayatlarımızın?” diye soruyorsun. Sen yalnız bir adam mısın?

Yalnızım. Şu anda bir sevgilim de yok. Uzun bir ilişkim oldu o da bitti birkaç ay önce. Bilmiyorum ilişkideyken başka yükler sorun çıkarıyor, sorumluluklar, ilişki yokken de başka yerler acıtmaya başlıyor.

Bunun dengesini bulmak mümkün değil mi acaba? Sanatla uğraşan bir insan olarak bunun acısını yaşadığını ama kendine ait zamana da ne kadar ihtiyacın olduğunu tahmin edebiliyorum. 

İlhama da var ama.

Aşka inanıyor musun?

İnanıyorum. Ama dediğin gibi aşkın ilham kısmı çok değiştiriyor hayatlarımızı ve bir sürü yapamadığın şeyi yapmaya başlıyorsun.

Fazıl Say âşık olduğunda nasıl bir adam olur? Ne değişir? 

Bilmem. Birçok şey değişiyor tabii ruh halim değişiyor. Ruh halim bedenimi değiştiriyor bedenim bütün enerjiyi değiştiriyor.

Âşık olunca daha çok beste yapar mısın? 

Daha çok üretirsin. Daha doğal üretirsin. Kendinden akar bazı şeyler.

NÂZIM ORATORYOSU NÂZIM HİKMET’İ TOPLUMLA VE DEVLETLE BARIŞTIRAN ESERDİR

Bir esere nasıl hazırlandığını merak ediyorum. Çok büyük eserlere imza attın. Nâzım Oratoryosu, Metin Altıok Ağıdı, Mezopotamya Senfonisi. Bu eserlere hazırlık sürecin nasıl?

Nâzım Oratoryosu, Nâzım’ın hayatını sergilemek isteyen bir eser. On altı şiirinden. Onun hayatının akışını çıkarır. Gençlik yılları, hapishane yılları, niye hapse düştüğünü, orada ne yaptığını ve hapisten nasıl çıktığını. Daha sonra insan üzerine düşünceleri olan bölüm geliyor. Savaşan dünya üzerine ne düşünüyor, dinler üzerine. Ondan sonra memleket üzerine… Tartışılır ya Nâzım Hikmet bir vatan haini mi? Ben bu eseri yazdığımda bir vatan hainiydi kâğıt üzerinde. Aslında toplumla ve devletle barıştıran eserdir. Halkla Nâzım arasında, devletle Nâzım arasında, devletle halk arasında,  edebiyatla müzik arasında. Çünkü klasik müzik nedir? Statüko, devlet müziğidir gibi bir kavram vardı. Beş yüz kişinin dinlediği bir şeydir. Onu totaliyle yıktı bu eser çünkü elli bin kişilik stadyumlarda çalındı Nâzım Oratoryosu. Gerçek bir cevap oldu.

Sivri dilli olman, lafını esirgememen, siyasete ve gündeme dair konuşuyor olmanın da popülerliğine çok şey kattığını düşünenler var. Bu mutlaka kulağına gelmiştir. Sen ne düşünüyorsun?

Varsın öyle olsun bu hiçbir şey ifade etmiyor. Bunu söyleyen insanlar Çin’de ve Japonya’da da konserler veriyorlar mı? Amerika’da Carnegie Hall’da çalıyorlar mı ? Çalıyorsa eşitizdir herhalde ama çalmıyorsa o da bir düşünsün ne yapıyor. Toplumun, medyanın vs. yarattığı sanatçılar vardır bu bir gerçek. Bir de hakikaten yeteneğin ve üreticiliğin var ettiği sanatçılar vardır onlara bir şey olmaz. Biz biraz algı veriyoruz doğru yazdıklarımızla. Gazeteciler de onu yapıyor. Bugün Cumhuriyet ve birkaçının dışında hiçbirinin kültür sanat sayfası yok, Mehtap.  Sanat haberlerini de biz koyuyoruz neredeyse. Benim facebook sayfam sanat haberi dolu.

Sen kendini diğer klasik müzik sanatçılarından farklı buluyor musun? Büyük bir alçak gönüllülüğün var. Bizde klasikçiler biraz snob, halktan uzak bulunur. Sense yaptığın minik kayıtları, ev halinle, doğallığınla insanlarla sayfandan paylaşabiliyorsun.

Ben icracı değilim sadece. İcracı ve besteciyim. Bu başka bir müzisyen türü.  On dokuzuncu yüzyıl müzisyen türüyüm ben. Besteleyen, çalan, hepsini birden yapan. Yirminci yüzyıl biraz ayırdı biliyorsun. Sadece çalanlar, sadece besteleyenler… hayatının elli altmış yılını enstrüman çalarak geçirmiş geri kalanında biraz da orkestra yönetmek istiyor gibi. Bunlar klişe hikâyeler. Ama benim durumum bu değil ki. Ben beş yaşımdan beri her gün beste de yaptım, piyano da çaldım. Okudum da okuduğumun üzerine düşündüm de. Düşündüğümü söyledim de yazdım da. Hepsi beraber gitti. Yani beni düşünürken ayırman pek mümkün değil. Aynı adam Sait Faik’i de yapıyor, Turgut Uyar da bestelemiş, beş gün önce Gershwin çalmış televizyonda, ondan üç gün sonra İstanbul’da Mozart sonatları çalmış, Almanya’da da klarnete eşlik etmiş. Bu arada da facebookta bir Sarı Gelin doğaçlaması bir siyaset kavgası vs. koymuş… Bunu bir bütün olarak görmek zorundasın.

Sosyal medyayı çok aktif kullanıyorsun…

Sosyal medyayı çok yoğun olarak kullanan bir piyanistimiz daha var. Hakikaten hayatını paylaşıyor facebookta. Onun da bir dünyası var. O dünyada çok fazla görüşlere yer yok. Siyasi görüşe hele hiç yok. Ben bir kere sordum mesela kendisine “neden bir şey söylemiyorsun hiçbir konuda?” “sen diyorsun biz senin arkandayız.” İyi de arkamda olduğunu sen şu anda bana söylüyorsun. Biraz da sen söyle ben seni destekleyeyim. Sen de bir şey yap.

Sen hiç böyle bir öncülük yapmayı düşündün mü? Çünkü sen bu ülkenin hemen hemen her yerinde ücret talep etmeden çalan, halkını çok seven bir aydın ve sanatçısın. Diğer sanatçıları da götüreceğin senin öncü olduğun bir organizasyonun içinde olmak geçti mi aklından? 

O insanların benden çok daha imkanı var emin ol. Sen şimdi beni devlet yaptın onları özel yaptın…

Ben seni daha çok bir aktivist gibi düşündüm. Çünkü kabul edelim senin böyle bir algın ve vizyonun var. Diğer klasik müzik sanatçıları, yorumcuları, bestecilerden böyle çabalara çok tanık olmuyoruz çünkü. 

Bu insanlar devlet sanatçısı. Neredeyse kültür bakanıyla aynı kıdemde. Bakana gidip ben Tunceli’de Arguvan’da çalıyorum demesi bir haftalık mesele. Bizse çok zorlanıyoruz. Masraf olmasın diye sahne, ışık, piyano kiralaması vs. için belediyelerden destek buluyoruz. Ve destek verip siyasileşmemesini istiyorum. Çünkü müzik yapıyoruz. Bir şeyin propagandasını değil. Bir devlet sanatçısı bunu benden çok daha kolay yapar.

Şu anda üzerinde çalıştığın yeni eserler var mı?

Evet  şu anda üzerinde çalıştığım yeni eserler var. Bu aynı zamanda sıkıntılı da bir süreç. Yetiştirmek zorunda olmak, yorgun olmak ama bir şey insana ilham veriyor. Mesela bir Sarı Gelin türküsü ilham kaynağı olabiliyor.

Edebiyat dergilerini takip ediyor musun?

Babamın çıkardığı Türkiye Yazıları seksen ikide bittikten sonra ben seksen yedide yurt dışına gittiğim için iki bin ikiye kadar yurt dışında takip ettiğim edebiyat değilse bile kültür-sanat, müzik dergileri olmuştu. Türkiye’ye geri döndüğümde neredeyse sanat dergisi bile kalmamıştı. Milliyet Sanat vb. vardı ama bir popüler kültür dergisine dönüşmüş durumdaydı. Şu anda çıkan dergiler varsa da dergi artık satılan, takip edilen bir şey mi bilmiyorum. Türkiye Yazıları’nın tirajı sekiz bindi.

Seni daha yakından tanımak isteyenler için bazı sorularım var. Çünkü biliyorum ki senin müziğini sevenler senin diğer sanat dallarında neleri izlediğini, okuduğunu merak edeceklerdir… En sevdiğin film ya da filmler hangileridir?

Lars von Trier’de benzer şeyler buluyorum. Çok seviyorum bütün filmlerini. En son Nymphomaniac’tan ondan önceki Melancolia’ya kadar. Tabii herkesin o kadar sert değildir hesaplaşmaları ama hesaplaşmayı görmek açısından önemli buluyorum.

Senin hayatında bu kadar sert hesaplaşmalar var mı?

Var tabii. Ben hayatın sert olduğunu düşünüyorum. Bizim başımıza gelen olaylarda da sertlik payı vardı. Düşünsene ben yıllarca hapse girersem herhalde bir ayda klostrofobiden  ölürüm, enstrumanım yoksa üç ay çalmazsam bir daha zaten çalamam korkusu, travmasıyla yaşadım. Düşünsene… ve senin arkadaşların da seni terk ediyor destek olacağına. Hayal kırıklığını düşün. Bir yandan da Avrupa’da, dünyanın her yerinde en önemli insanlar, orkestralarla çalıyorsun, en iyi festivallerde. Yani devlet başkanlarından belediye başkanlarına kadar herkes geliyor senin ülkeni temsil eden elçin, konsolosun vs. gelmiyor. Neden? Korkuyor veya benim oraya gitmem doğru değil diye düşünüyor. Tokyo’daki sekiz konserden birine bile gelmiyor. Bir işi olduğu için değil. Ya bir emir var ya da bir algı var. Daha çok algı olduğunu ve kendi korkaklıkları olduğunu düşünüyorum. Burada kurunun yanında yaşı yakmak da zorundayız. Korkak olan da gelmesin.

Sorumu ilk sorduğum yere geri döneceğim. Ressam olarak seni en çok kim etkiliyor? 

Ben Chagall çok severim. Onun gece laciverdi, hayallere dalması, uçan insanlar, uçan bir köy vs. sürreal değil. Mükemmel olmayan dünyaya bir cevap. Dünya olmayan yeni bir dünya yani. Klimt severim. O sahip olunmak isteneni yapıyor gibidir. Monet çok severim. Çünkü doğayı, örneğin bir ağacı öyle bir şekilde yapıyor ki bir anda resmin içine giriyorsun esmeye başlıyorsun, rüzgârı hissediyorsun, ağacın hışırtısını duyuyorsun, oradan o kırın içine giriyorsun, bunu nasıl başarıyor on saniye içinde diye düşünüyorum. Burada büyük bir yapı var. Ben bir de Van Gogh’un son dönemini çok severim.  O da sertleşiyor son döneminde. Kargalar tan vakti kalkıp gidiyorlar vs. çok sembolik ve sert anlatıyor yani.

Seni en çok etkileyen kitaplar?

Ben turne insanı falan olduğum için öyle uzun kitaplar, romanlar vs. benim hayatıma göre değil. Çünkü yarıda kalıyor kitap ve haftalarca bakamayabilirsin. Daha çok şiir, deneme ve öykü okuyorum. İlla en son yazılanları okuyan bir adam değilim. Yirminci yüzyıl edebiyatı da severim on dokuzuncu yüzyıl edebiyatı da, Almanca da, İngilizce de, Türkçe de okurum. Bir tek tatillerde büyük roman, okunması gereken bir şeyi okuyabiliyorum.

İlk gençlik yıllarımda Camus, Dostoyevski beni çok etkilemişti. Yaşar Kemal. Çok fazla isim var.

Teşekkür ederim Fazıl…. Bizi evinde ağırladığın ve sorularıma içtenlikle yanıt verdiğin için.

Ben teşekkür ederim.

Mehtap Meral 08.07.2015

ARTFULLIVING