Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 56

‘Oyuncunun reklamı goldür. Benim de buna ihtiyacım var’

0

Kışın bile yürüyerek antrenmana gittiği günleri de, Zafer Biryol’un Konyaspor için attığı golleri de hiç unutmuyor. Ömer Ali’nin hedefi belli: “Bekle beni Şampiyonlar Ligi!”

Futbolcu olmak için ilk ne yaptın?
Benimki biraz şanstı. Evimin önünde arkadaşlarımla futbol oynarken Karabağlar Gençlerbirliği’nin antrenörü de bakkala gidiyormuş; beni görüp takımına almak istedi. 10 yaşımda olduğum için yabancı bir adamla konuşmaktan korkmuştum. “Annem bana tanımadığın adamlarla konuşma dedi” diyerek eve kaçtım ama peşimi bırakmadı. Babamı da ikna ettikten sonra beni futbolcu yaptı. Babamın tek şartı para vermemekti çünkü verecek durumu yoktu. Annemle temizlik işlerine gittiğim zamanları, babamın kamyonetiyle hayvan taşıdığımız günleri unutmadım. Bu yüzden paramı har vurup harman savurmam. Maaş kartım hâlâ babamın elindedir, ondan harçlık alırım.

Altyapı eğitimini amatör takımda almış olmak zor değil mi? Süper Lig seviyesinde bunun eksiğini hissetmiyor musun? 
Çok istekli olduğum için kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. Kulübe ilk ben giderdim, soyunma odasını temizlerdim, malzemeleri yıkardım; en son da ben çıkardım. Bunları yaptıkça mutlu oluyordum. Bu yüzden amatörlük bana çok da zor gelmedi. Karda kışta bile yürüyerek gitmeme rağmen bir tane bile antrenman kaçırmadım.

Kaç yaşındaydın o zaman? Futbolcu olmak için okulu bıraktın mı?
Şekerspor’a transfer olduğumda meslek lisesinde okuyordum. Ne olur ne olmaz diye ikisini birlikte görürmeye çalışıyordum. Bir gün okuldan çıkıp antrenmana yetişmeye çalışırken bisikletimin zinciri attı. Onu yaparken üstüm başım yağ içinde kaldı ama birazcık gecikmeyle yetiştim. O gün hocam bana “Bugünü unutma, tam bir sene sonra araban olacak” demişti. Verdiği tarih dolmadan arabamı aldım. 16 yaşımda profesyonel oldum ve milli takıma çağırıldım.

2. Lig takımından milli takıma çağırılacağını tahmin ediyor muydun?
Tabii ki hayır! Heyecandan ölecektim. Oynadığım ilk birkaç maçtan hiçbir şey hatırlamıyorum. Benden başka herkes büyük takımlardan geldiği için kendimi dışlanmış gibi hissedip ağlamıştım.

Konya Şekerspor’da İsmail Kartal’la çalışmıştın. Zor bir teknik direktör müydü?
Çok hırslı ve çok ciddi bir insandı. Sinirlendiği zaman gözü dönerdi. Hayatım boyunca bakışlarını unutabileceğimi sanmıyorum. O sinirlenmesin diye yapmadığımız şey kalmıyordu. Bir konuşmamızda bana “Bir gün Fenerbahçe’nin teknik direk- törü olacağım. Senin de böyle büyük hedeflerin olmalı” demişti. Çekindiğimden bir şey söyleyememiştim.

Senin de İsmail hoca gibi net hedeflerin var mı?
Onun gibi bir takım ismi söyleyemiyorum ama Şampiyonlar Ligi’ne katılacak seviyede bir takımda oynamak istiyorum. Şampiyonlar Ligi’nin müziğini sahadayken dinlemek en büyük hayalim.

17 yaşında Fenerbahçe’den teklif aldığın doğru mu?
İsmail hoca beni milli takımda izleyip beğendiklerini söylemişti. Heyecandan elim ayağım titremişti ama sonu gelmedi. Kulübüm benim için erken olduğunu düşünerek göndermek istememişti. Zaman geçtikçe daha iyi paralara satabileceklerini düşünmüş olabilirler.

O yaşta böyle bir teklif almışken gitmek için direnmedin mi?
Her transfer döneminde beni isteyen kulüpler oluyordu ama hiçbir zaman isyan etmedim. Süper Lig kulüplerinden beni en çok isteyenlerden biri Karabükspor’du. Bülent Korkmaz bizzat gelip maçlarımı izlemişti ama vermediler. Kulüpler birleştikten sonra Konyaspor’da şampiyonluk yaşayınca hepsini unuttum. Konyaspor’un fanatik taraftarıydım, şimdi futbolcusu oldum. Zafer Biryol’un gol krallığında attığı tüm golleri ezbere sayarım.

Fanatikliğin sahada da devam ediyor mu? 
Ediyor ama bu iyi bir şey değil. Yenilince taraftar gibi düşündüğün için stresten hiç kurtulamıyorsun. Mesela bütün başarısızlıklarda kendimi suçluyorum.

Transfer tekliflerinin sonuçlanmamasının bir sebebi de bu mu?
Buna biraz da şans diyebiliriz. Beşiktaş’tan teklif aldım ama olmadı. Bunlar oldukça “Hadi ben gideyim artık” da demiyorum. Gitmeye karar verdiğim zaman her konuda kendimi çok güçlü hissetmeliyim.

Hangi konuda açıklarının olduğunu düşünüyorsun? 
Daha fazla gol atabilmeliyim. Çok pozisyona giriyorum ama hepsini gole çevirebilmek için daha fazla çalışmam gerekiyor. Her sezon gol sayımın 10’a yaklaşmasını istiyorum. Futbolcunun reklamı goldür. Benim de buna ihtiyacım var.

Bunun için nasıl çalışıyorsun? Sabahları kulübün kapısını yine sen mi açıyorsun? 
Şimdi onu yapamıyorum ama çevremdeki insanların tavsiyelerine mutlaka uyuyorum. Kanat oyuncusu olduğum için ortalarımı geliştirmeye yönelik çalışmalar yapıyorum, son vuruşlara ve hava toplarına çalışıyorum. Ayrıca takımımızdaki tecrübeli futbolcuları soru yağmuruna tutuyorum, onların başında da Hasan Kabze geliyor.

Hilal Gülyurt 8.04.2015

FOURFOURTWO

‘Taktik yapsam komik olurdum’

0

“Kocan Kadar Konuş” filminin Efsun’u Ezgi Mola: “Efsun’un değiştirilmemiş halini kendime çok yakın hissediyorum. Ben kendi gibi olmaktan hoşlanan biriyim. Taktik yapıyor olsaydım, saçmalardım, komik hallere düşerdim, beceremezdim”

Şebnem Burcuoğlu’nun çok satan romanı “Kocan Kadar Konuş”, Kıvanç Baruönü’nün yönetmenliğinde sinema filmi oldu. Komik, sarsak, bir o kadar zeki ve sevimli Efsun rolünde “Başkası olamazmış zaten” dedirtecek kadar iyi oynayan Ezgi Mola var… Galanın ertesi günü, bütün doğallığı ve samimiyetiyle karşımızda Ezgi Mola.

Efsun’u okuduğunuzda kendinize yakın hissetmiş miydiniz?

Ben Efsun’un değiştirilmemiş halini kendime çok yakın hissediyorum. Taktiklerin verilmediği halini çok empati kurarak, “Evet,
niye zorlayalım ki? Böyle daha güzel değil mi?” diyerek okumuştum.
Kitabın da filmin de sonunda dedirttiği bu, “kendin olmak”. Ben kendi gibi olmaktan hoşlanan biriyim. Öyle olduğumda her şeyin daha güzel aktığını düşünüyorum. Olumsuz sürprizler çıkmıyor ortaya, kimse “Ama neden böyle yaptın?” demiyor. Yani ben de taktik yapıyor olsaydım, böyle saçmalardım, komik hallere düşerdim, beceremezdim, biliyorum.

“Eve bile hep başka yoldan giderim”

 Hiç taktik denemediniz mi?

Denediğimde sıkıldım. Sabırsız biri olduğum için, “Ya hiç bana göre değil ki bu, çok saçma. Aramak istiyorsam ararım, kime ne?” dedim. Karşımdaki aradığımda karşılık vermiyorsa da benim yapabileceğim bir şey yok artık. Zorlamaya gerek yok, su akar yolunu bulur.

 “Kadın işveli, cilveli olmalıdır” gibi kalıplar var ya filmde de geçen. Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben kalıplardan hoşlanmadığım için, ki bir örnekle bunu açıklayayım, evime bile hep başka yoldan giderim, her gün başka bir yol göreyim diye. Bir şeyi kalıba soktuğun zaman o sıkıcı olmaya başlar. Kadının içinde işve varsa zaten bir şey yapmaya gerek yok, işveli olur. İşveli olmaya çalışırsa taklit olur. Ben taklit yapmayı sevmem.

 Efsun’un ailesi çeşitli yaşlarda bir dolu kadından oluşuyor. Sizin böyle bir ortamınız oldu mu büyürken?

Tabii, aynen. Annem, anneannem, ben, üç farklı kuşak bir evde yaşadık. Bir de erkek kardeşim vardı, dördümüz. İki tane teyzem var, onların da iki kızı var, şen şakrak yengelerim var. Sohbetli, güleç, bol kahkahalar atan kadınların ağırlıklı olduğu, bir eve doluşulduğunda kadınların mutfağa gidip, kıkır kıkır gülüp dedikodu yaptığı, eğlendiği bir aileye sahibim. “Kızım, oldu mu şimdi onun üstüne? Çıkar şunu da doğru düzgün bir şey giy” diye uyarılar aldığım ya da kotumun kenarında bir yırtık olduğunda anneannemin onu daha da yırtarak giyilmez hale getirmeye çalıştığı bir ailenin çocuğuyum. Ya da “Ezgicim acaba kendine bir parça özen göstersen mi?”, bu benim yabancı olduğum
bir cümle değil.

 “Ne zaman evleneceksin?” cümlesini duyuyor musunuz?

Duyuyorum tabii, bir taraftan hak da veriyorum. Benim de çocuğum olsa, belki ben de aynı şeyi ona söylerim.

 Sizin beklentileriniz neler bir ilişkiden?

Ben iyi anlaşabileceğim, birlikte gülüp eğlenebileceğim, birbirimizin yanında sıkılmayacağımız, aynı evde oturup sessizce takılabileceğimiz bir insanla birlikte olmak isterim.

 Kilo vermek sizi ruhen de değiştirdi mi?

Değiştirdi. Üstüme giydiğim kot da değişti, ayağıma giydiğim topuklu da… Tabii bu havanı da değiştiriyor. Kendimi daha iyi, daha güvenli hissetmeye başladım; hepsinden önemlisi, ayakkabımı bağlarken tısırdamamak bana kendimi iyi hissettirdi. Başlayan bel fıtığımı, boyun fıtığımı iyileştirdi. Kendime zaman ayırmak bana iyi geldi. Ben bununla ilgili bahane kabul etmiyorum, “Paran var, yaptırıyorsun”, hayır, paraya gerek yok. Dört durak önce in, yürü.

“Güzel bir makarna koysalar önüme, bayılarak yerim”

 İşleriniz de fark etti mi?

Tabii ki. “Canım Ailem”deki Feride benim hayatımdaki en güzel rollerden biridir. Yine oyna deseler oynarım. Ama onun yanı sıra bu rolü de oynayabiliyorum artık, “Patron Mutlu Son İstiyor”un Eylül’ü de olabiliyorum. Eskisinden bir şey kaybetmedim ama kendi yelpazemi genişlettim böylece. İnsanlar beni artık başka rollerde de düşünebiliyorlar ya da bir markanın güzellik yüzü yapabiliyorlar. Öbür türlü, ki buna da asla sitem etmiyorum, severek yaptım, mahallenin tatlı, başroldeki kızın en yakın arkadaşıydım. Ve 98’den beri setlerdeyim, bütün işlerimde birileri kulağıma dedi ki: “Biraz kilo versen durum çok değişir.” Ama ben yemek yemekten çok mutlu olduğum için bunu hayatımın merkezine koyamıyordum bir türlü. Böyle bir kültürüm yoktu, bununla 28 yaşında tanıştım.

 Yemek yemenin verdiği mutluluğu ne yaptınız?

Asla yadsıyamam. Şu anda şöyle güzel bir makarna koysalar önüme, bayıla bayıla yerim. Çok seviyorum, ne yapayım arkadaş, bizim evde güzel yemek yapılıyordu, ben de güzel yemek yapıyorum. Dolayısıyla onun tadı hiçbir şeyde yok. Ama bunu her anıma bölmek yerine, “Hadi şimdi de bunu yiyeyim, çok uzun zaman oldu” diye yiyorum. Bunu kimse benden alamaz, almasın.

“Sette enerji düşünce Mezdeke çalıyorum, birileri göbek atıyor”

 Sizin bu kadar matrak olmanın yanında gayet arabesk de bir ruhunuz var değil mi içeride?

Tabii canım, içeride de değil gayet dışarıda. Sette sürekli enerjimiz düşünce, Mezdeke çalıyorum, sette birileri göbek atmaya başlıyor. Telefonumdaki şarkılara bak, benim hayatım böyle geçiyor; Madonna, Müslüm Gürses, Rafet El Roman, Ray Charles, Sertab, Sezen, Sibel Can, Yüksel Uzel… Çocukluğumun kadını çünkü. Benim hayatım, TRT’de “Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç?” şarkısıyla geçti. Ya da Zeki Müren’in “Gözlerin doğuyor gecelerime”siyle… Onları dinledikçe, çocukluğum aklıma geldikçe mutluluk duyuyorum. Ben çok geçmişiyle yaşayan biriyimdir. Uzmanlar “Geçmişinizle yaşamayın” derler ama bu beni besler. Baksana Erkan Oğur, Ferdi Özbeğen, Ferdi Tayfur, Fettah Can, gülşen, Hande Yener, İbrahim Tatlıses, İncesaz, Bergen… Benim hayatım böyle geçiyor.

“Sadece sinema filmi yapıyorum 2.5 yıldır. Ne mutlu bana”

 Hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz?

Ben çocukluğumdan beri bugünü bekliyordum. Bu filmi, bu filmleri yapmayı bekliyordum. O yüzden hep şükrediyorum. Bir de birkaç yıldır bu işin kaymağını yiyorum. 16-17 yıldır net bu işi yapan biri olarak, yaptığım hiçbir işi küçümsemiyorum ama, sadece sinema filmi yapıyorum
2.5 yıldır. Ne mutlu bana. Ve sahneye çıkıyorum, seyirciyle göz gözeyim. Dolayısıyla ben şanslı bir
oyuncuyum. Biraz da seçme hakkı bana geçmeye başladı. İçime sinmeyen bir şeye daha rahat hayır diyebiliyorum artık.

 “Güzel kadın komik olmaz” gibi kalıplarımız var, siz bunun da dışındasınız…

Güzellik göreceli bir şey ama teşekkür ederim, ne güzel. İşin komik olma kısmına gelince, ben hep kendi güldüğüm şeylerden yola çıkıyorum. Ben gülüp eğleniyorsam galiba insanlar da eğleniyor. Bu konuda ortak bir dil oluşturduğumuza inanıyorum çünkü en saçma hallerime bile benimle gülen bir sürü insanla bir araya geldim.

 Kötü görünmeyeyim gibi kaygılarınız da yok, bir sürü matrak video çekip koyuyorsunuz Instagram’a…

Çünkü ben öyleyim. Beni bakkala çıktığım zaman öyle görecek bir sürü insan var, kimden saklıyorsun?
Ben o halimi de seviyorum, sevmesem göstermem.

Asu Maro 29.03.2015

MİLLİYET

‘Taktik yapsam komik olurdum’

0

“Kocan Kadar Konuş” filminin Efsun’u Ezgi Mola: “Efsun’un değiştirilmemiş halini kendime çok yakın hissediyorum. Ben kendi gibi olmaktan hoşlanan biriyim. Taktik yapıyor olsaydım, saçmalardım, komik hallere düşerdim, beceremezdim”

Şebnem Burcuoğlu’nun çok satan romanı “Kocan Kadar Konuş”, Kıvanç Baruönü’nün yönetmenliğinde sinema filmi oldu. Komik, sarsak, bir o kadar zeki ve sevimli Efsun rolünde “Başkası olamazmış zaten” dedirtecek kadar iyi oynayan Ezgi Mola var… Galanın ertesi günü, bütün doğallığı ve samimiyetiyle karşımızda Ezgi Mola.

Efsun’u okuduğunuzda kendinize yakın hissetmiş miydiniz?

Ben Efsun’un değiştirilmemiş halini kendime çok yakın hissediyorum. Taktiklerin verilmediği halini çok empati kurarak, “Evet,
niye zorlayalım ki? Böyle daha güzel değil mi?” diyerek okumuştum.
Kitabın da filmin de sonunda dedirttiği bu, “kendin olmak”. Ben kendi gibi olmaktan hoşlanan biriyim. Öyle olduğumda her şeyin daha güzel aktığını düşünüyorum. Olumsuz sürprizler çıkmıyor ortaya, kimse “Ama neden böyle yaptın?” demiyor. Yani ben de taktik yapıyor olsaydım, böyle saçmalardım, komik hallere düşerdim, beceremezdim, biliyorum.

“Eve bile hep başka yoldan giderim”

 Hiç taktik denemediniz mi?

Denediğimde sıkıldım. Sabırsız biri olduğum için, “Ya hiç bana göre değil ki bu, çok saçma. Aramak istiyorsam ararım, kime ne?” dedim. Karşımdaki aradığımda karşılık vermiyorsa da benim yapabileceğim bir şey yok artık. Zorlamaya gerek yok, su akar yolunu bulur.

 “Kadın işveli, cilveli olmalıdır” gibi kalıplar var ya filmde de geçen. Onlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben kalıplardan hoşlanmadığım için, ki bir örnekle bunu açıklayayım, evime bile hep başka yoldan giderim, her gün başka bir yol göreyim diye. Bir şeyi kalıba soktuğun zaman o sıkıcı olmaya başlar. Kadının içinde işve varsa zaten bir şey yapmaya gerek yok, işveli olur. İşveli olmaya çalışırsa taklit olur. Ben taklit yapmayı sevmem.

 Efsun’un ailesi çeşitli yaşlarda bir dolu kadından oluşuyor. Sizin böyle bir ortamınız oldu mu büyürken?

Tabii, aynen. Annem, anneannem, ben, üç farklı kuşak bir evde yaşadık. Bir de erkek kardeşim vardı, dördümüz. İki tane teyzem var, onların da iki kızı var, şen şakrak yengelerim var. Sohbetli, güleç, bol kahkahalar atan kadınların ağırlıklı olduğu, bir eve doluşulduğunda kadınların mutfağa gidip, kıkır kıkır gülüp dedikodu yaptığı, eğlendiği bir aileye sahibim. “Kızım, oldu mu şimdi onun üstüne? Çıkar şunu da doğru düzgün bir şey giy” diye uyarılar aldığım ya da kotumun kenarında bir yırtık olduğunda anneannemin onu daha da yırtarak giyilmez hale getirmeye çalıştığı bir ailenin çocuğuyum. Ya da “Ezgicim acaba kendine bir parça özen göstersen mi?”, bu benim yabancı olduğum
bir cümle değil.

 “Ne zaman evleneceksin?” cümlesini duyuyor musunuz?

Duyuyorum tabii, bir taraftan hak da veriyorum. Benim de çocuğum olsa, belki ben de aynı şeyi ona söylerim.

 Sizin beklentileriniz neler bir ilişkiden?

Ben iyi anlaşabileceğim, birlikte gülüp eğlenebileceğim, birbirimizin yanında sıkılmayacağımız, aynı evde oturup sessizce takılabileceğimiz bir insanla birlikte olmak isterim.

 Kilo vermek sizi ruhen de değiştirdi mi?

Değiştirdi. Üstüme giydiğim kot da değişti, ayağıma giydiğim topuklu da… Tabii bu havanı da değiştiriyor. Kendimi daha iyi, daha güvenli hissetmeye başladım; hepsinden önemlisi, ayakkabımı bağlarken tısırdamamak bana kendimi iyi hissettirdi. Başlayan bel fıtığımı, boyun fıtığımı iyileştirdi. Kendime zaman ayırmak bana iyi geldi. Ben bununla ilgili bahane kabul etmiyorum, “Paran var, yaptırıyorsun”, hayır, paraya gerek yok. Dört durak önce in, yürü.

“Güzel bir makarna koysalar önüme, bayılarak yerim”

 İşleriniz de fark etti mi?

Tabii ki. “Canım Ailem”deki Feride benim hayatımdaki en güzel rollerden biridir. Yine oyna deseler oynarım. Ama onun yanı sıra bu rolü de oynayabiliyorum artık, “Patron Mutlu Son İstiyor”un Eylül’ü de olabiliyorum. Eskisinden bir şey kaybetmedim ama kendi yelpazemi genişlettim böylece. İnsanlar beni artık başka rollerde de düşünebiliyorlar ya da bir markanın güzellik yüzü yapabiliyorlar. Öbür türlü, ki buna da asla sitem etmiyorum, severek yaptım, mahallenin tatlı, başroldeki kızın en yakın arkadaşıydım. Ve 98’den beri setlerdeyim, bütün işlerimde birileri kulağıma dedi ki: “Biraz kilo versen durum çok değişir.” Ama ben yemek yemekten çok mutlu olduğum için bunu hayatımın merkezine koyamıyordum bir türlü. Böyle bir kültürüm yoktu, bununla 28 yaşında tanıştım.

 Yemek yemenin verdiği mutluluğu ne yaptınız?

Asla yadsıyamam. Şu anda şöyle güzel bir makarna koysalar önüme, bayıla bayıla yerim. Çok seviyorum, ne yapayım arkadaş, bizim evde güzel yemek yapılıyordu, ben de güzel yemek yapıyorum. Dolayısıyla onun tadı hiçbir şeyde yok. Ama bunu her anıma bölmek yerine, “Hadi şimdi de bunu yiyeyim, çok uzun zaman oldu” diye yiyorum. Bunu kimse benden alamaz, almasın.

“Sette enerji düşünce Mezdeke çalıyorum, birileri göbek atıyor”

 Sizin bu kadar matrak olmanın yanında gayet arabesk de bir ruhunuz var değil mi içeride?

Tabii canım, içeride de değil gayet dışarıda. Sette sürekli enerjimiz düşünce, Mezdeke çalıyorum, sette birileri göbek atmaya başlıyor. Telefonumdaki şarkılara bak, benim hayatım böyle geçiyor; Madonna, Müslüm Gürses, Rafet El Roman, Ray Charles, Sertab, Sezen, Sibel Can, Yüksel Uzel… Çocukluğumun kadını çünkü. Benim hayatım, TRT’de “Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç?” şarkısıyla geçti. Ya da Zeki Müren’in “Gözlerin doğuyor gecelerime”siyle… Onları dinledikçe, çocukluğum aklıma geldikçe mutluluk duyuyorum. Ben çok geçmişiyle yaşayan biriyimdir. Uzmanlar “Geçmişinizle yaşamayın” derler ama bu beni besler. Baksana Erkan Oğur, Ferdi Özbeğen, Ferdi Tayfur, Fettah Can, gülşen, Hande Yener, İbrahim Tatlıses, İncesaz, Bergen… Benim hayatım böyle geçiyor.

“Sadece sinema filmi yapıyorum 2.5 yıldır. Ne mutlu bana”

 Hayatınızın nasıl bir dönemindesiniz?

Ben çocukluğumdan beri bugünü bekliyordum. Bu filmi, bu filmleri yapmayı bekliyordum. O yüzden hep şükrediyorum. Bir de birkaç yıldır bu işin kaymağını yiyorum. 16-17 yıldır net bu işi yapan biri olarak, yaptığım hiçbir işi küçümsemiyorum ama, sadece sinema filmi yapıyorum
2.5 yıldır. Ne mutlu bana. Ve sahneye çıkıyorum, seyirciyle göz gözeyim. Dolayısıyla ben şanslı bir
oyuncuyum. Biraz da seçme hakkı bana geçmeye başladı. İçime sinmeyen bir şeye daha rahat hayır diyebiliyorum artık.

 “Güzel kadın komik olmaz” gibi kalıplarımız var, siz bunun da dışındasınız…

Güzellik göreceli bir şey ama teşekkür ederim, ne güzel. İşin komik olma kısmına gelince, ben hep kendi güldüğüm şeylerden yola çıkıyorum. Ben gülüp eğleniyorsam galiba insanlar da eğleniyor. Bu konuda ortak bir dil oluşturduğumuza inanıyorum çünkü en saçma hallerime bile benimle gülen bir sürü insanla bir araya geldim.

 Kötü görünmeyeyim gibi kaygılarınız da yok, bir sürü matrak video çekip koyuyorsunuz Instagram’a…

Çünkü ben öyleyim. Beni bakkala çıktığım zaman öyle görecek bir sürü insan var, kimden saklıyorsun?
Ben o halimi de seviyorum, sevmesem göstermem.

Asu Maro 29.03.2015

MİLLİYET

‘Benim İçin Aşk Beşiktaş’tır !’

0

Beşiktaş bu yıl 112.yaşını kutluyor. Sezona iyi başlayan Siyah Beyazlılar uzun bir süre 3 kupada da başarılı giden tek Türk takımıydı. UEFA Avrupa Kupası’nda gruptan lider çıktıktan sonra İngilizler’in güçlü takımı Liverpool’u eleyip iddiasını büyüten, gözünü kupaya diken Beşiktaş, Belçika temsilcisi Club Brugge’a 2 maçta da yenilip kupadan elenince büyük hayal kırıklığı yaşattı. Sezon boyunca inişli çıkışlı bir grafiğe sahip olan Beşiktaş taraftarlarına yine gergin, stres dolu maçlar izletmeye devam ediyor.

Sezona 112.Yıl Marşı diğer ismiyle Gururlan marşıyla giren Beşiktaş taraftarı tribün şovlarına, takımlarına destek olmaya devam ediyor. İnönü Stadı özlemiyle şehirden şehire takımlarının yanında olmaya çalışan taraftarlar yeni stadlarının inşaatının tamamlanıp Kartal Yuvasına kavuşacakları günü dört gözle bekliyorlar.

Biz de Beşiktaş aşıklarının dillerine destan olan marşların yazarı Birol Can ile buluştuk. Marşların nasıl yazıldığını, Beşiktaş’ı konuştuk. Süleyman Seba’yı sorduğumuzda gözleri yaşaran Birol Can ile siyah beyaz bir röportaj yaptık.

Röportaj: Ercan Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

ERCAN KÜÇÜK (EK)  : Birol Can nasıl Beşiktaşlı oldu?

BİROL CAN (BC)  :Bunu daha önce BJK TV’de ve Beşiktaş Dergisi’nde de anlattım. Çocukluğumda çok fazla maça giden biri değildim. Babam Galatasaraylı. Futbolla çok ilgim yoktu. Daha sonra uzun yıllar İstanbul dışında yaşadım. İstanbul’a geldikten sonra arkadaşlarımla birlikte İnönü Stadı’na baçlara gitmeye başlayınca hem maçlara ilgim arttı. Hem Beşiktaş’a karşı yoğun bir aşk beslemeye başladım. İlk gittiğim maç çocukken Beşiktaş maçıydı. Dayımın oğlu götürmüştü beni. Çocukluğumdan aklıma gelen şeylerden bir tanesi bu olay. Çok maça gidemiyorduk biz.  Okuldan eve ders çalışmakla geçiyordu günlerim. Çok fanatik, tribün kovalayan bir kişiliğim yoktu. Beşiktaş Üniversite

Fanatiklik ya da tribün kovalayan bir kişiliğim yoktu. Merak ettikleri buysa babam Galatasaraylıydı. Ben de çocukken maçlara gitmesem de ailem Galatasaraylıydı diye soranlara biz de Galatasaraylıyız diyorduk. Ama Beşiktaş’ı ne zaman gördüm ne zaman maçlarına gitmeye başladım Beşiktaş aşkım başladı benim de. Ilk Beşiktaşlı oluşum İnönü Stadı’na ilk gittiğim gün oldu. Beşiktaş’la karşılaştığım tribünleri gördüğüm zamandı.

 

EK : Hangi maçtı hatırlıyor musunuz?

BC : Dayımın oğlunun götürdüğü maç bir Avrupa Kupası maçıydı. Beyaz formalı bir İngiliz takımıydı. Ama hangi takımdı hatırlamıyorum. Aklımda kalan Pınarbaşı tezahüratlarıydı. Yeni açıkta izlemiştik.

 

EK : Beşiktaş taraftarı yazdığı marşlarla çok ön planda. Maç öncesi, tribünlerde ve maç sonrasında da heran bir yerlerde bir Beşiktaşlı taraftarın marşlar okuduğunu görebiliyoruz. Burada Birol Can’ın yeri biraz daha farklı duruyor. 112.Yıl Marşı gibi bir çok marşa imza attınız. Bunları yazarken nasıl bir duygu yoğunluğu yaşıyorsunuz? Marş yazayım diye oturup çalışıyor musunuz? Yoksa biranda mı geliyor ilham? IMG_5404

BC : Biranda geliyor. Bir de işler yolunda gitmezken, ya bir mağlubiyet sonrası, ya da birkaç kötü netice sonrası. Ben şampiyon olduğumuz sene marş yazmadım. Bir önceki sene marş yazdım. Şampiyon olduğumuz zaman herşey güzelken, mutluyken herkes, o coşkuyla marş yazılmıyor. Genelde de hep sıkıntı cefa çektiğimiz için öyle zamanlarda oluyor. Çok hatırlarım yatakta uyumak üzereyken kalkıp cep telefonumu açıp da bir melodiyi kaydettiğimi, ya da bir sözü uykumu bölüp yazdığımı. Olur olmadık yerlerde şarkı sözü, melodi geliyor aklıma. Çünkü nasıl kalbim Beşiktaş için atıyorsa, zihnimin büyük bir bölümü Beşiktaş için çalışıyor. İşyerinde otururken de aynı şeyi yapıyorum. Hasta olmadığı zaman kağıt kalem elimde oluyor, Çay içerken birşeyler yazabilir miyim diye. Nasıl bir şair besteci sevgiliye aşka yazıyorsa benim için de aşk Beşiktaş. Ben de onu düşünüyor ona yazıyorum.

 

SÜLEYMAN SEBA?

EK : Süleyman Seba sizin için ne ifade ediyor desem?

BC : Süleyman Seba hüzün ifade ediyor. Hüzünleniyorum. Kendisiyle tanışma şansı buldum. Aynı masada oturma şansı buldum. Ona türkü söyleme, saz çalma şansı buldum. Hatta tansiyonunu bile ölçmüştüm. İstanbul’da Kazan’da oturmuş sohbet etmiştik. Hep doktor diye hitap ederdi bana. Çok severdim. Camiamız için anlamını ifade etmeme gerek yok zaten. Yeni stad açılınca keşke başlama vuruşunu o yapsaydı. Çok değerli ve yeri dolmayacak bir insanı kaybettik. Allah rahmet eylesin.

 

EK : Ben de bir Beşiktaşlıyım. Ve kendimi bildim bileli rahat bir maç izlemedim. Hatta bir Beşiktaşlı’nın ölümü ya kalp krizinden ya da kanserden olur deniyor. Bununla ilgili hem bir Beşiktaşlı hem de bir doktor olarak ne söyleyebilirsiniz?

BC : Acaba biz kendimizi mi öyle görüyoruz diye düşünüyorum da diğer takım taraftarlarının bu kadar sıkıntı stres çektiğini göremiyorum. Sağlık açısından da sıkıntılı bir durum olduğu gerçek. Tansiyon hastaları kalp hastaları için özellikle. Hele maçların son 15-20 dakikasını izlemek tam bir eziyet ve sıkıntı sebebi. Fenerbahçe derbisini izlerken kulaklarımın yandığını, başımın zonkladığını hissettim. Tansiyon hastası değilim ama muhtemelen tansiyonum yükselmiştir. Öyle anlarda evde maç izlediğim zamanlar direk resim yaptığım odaya gidiyorum. Içeriden gol sesi gelirse anlıyorum zaten. Ozaman geçiyorum zaten. Nasıl trafikle yaşamaya alışmışsa insan biz Beşiktaşlılar da stresle, sıkıntıyla, adrenalin dolu dakikalarla yaşamaya alışmış durumda. Bir maçta skor 3-0 olmuştu ayarlarımız bozulmaya başladı. Koltukta ayaklarımı uzatarak maç izlemeye başladım. Eşim de “ne yapıyoruz?” Dedi. “Ne bileyim ben ne yaptığımızı biliyormuyuz” dedim. Normalde ya televizyonun başında ya koltuğun tepesinde bir yerlerde izleriz. Ama ogün anladımki öyle rahat maç izlemek bize göre değil. Belki de bunu seviyoruz. Belki de sporcularımız bizi düşünerek bizim taraftarımız rahat maç izlemesin, adrenalin seviyorlar diye düşünüp de herhalde o eziyeti bize çektiriyorlar. Ama ne bileyim alıştık artık.

 

EK : İstikrar sorununu da sormak istiyorum. Yazılmış marşlar da var hatta. “Nezaman şampiyonluk diye bağırsak kursağımızda kalıyor..” diye. Baktığımızda Beşiktaş sezona iyi başlıyor ama sonunu getiremiyor. Club Brugge’e elenme, Fenerbahçe mağlubiyeti peşpeşe geldi. Istikrar sorunu, ruh kaybı sorunu var sanki. Beşiktaş 100.yıldaki ruhu bir daha yaşamakta zorlanıyor. Ne yapılması gerekir sizce?

BC : Mağlubiyetlerden sonra konuşmak kolay. Ama bu sene için çok kızsam da, söylensem de bir an geliyorki futbolculara çok birşey söyleyemiyorum. Kendi stadımızda oynayamıyorlar, binlerce km yol katediyorlar. Hem Avrupa Kupası hem Türkiye Kupası, hem ligi bir arada götüren tek takımdı. Üzerlerinde çok fazla yük var. Sakatlıklar çok fazlaydı. Hataları çok ama çok da kızamıyorum. Bu sene gerçekten UEFA Avrupa Kupası finali oyanayabilirdik. Brugge yenilgisi büyük hayal kırıklığı yarattı. Çünkü beklentileri yükselten onlardı. Futbolcularımızdı. Liverpool galibiyetini bize yaşatanlar da onlardı. Mağlubiyetlerden sonra konuşmak kolay da bize o mutluluğu yaşatan futbolcuları da unutmamak lazım. Liverpool mutluluğunu bize yaşatan o futbolculardı. Ozaman iyilerdi de şimdi biranda yerin dibine sokmak da yersiz geliyor bana. İstikrar konusunda da Fenerbahçe derbisinde başka takım futbolcularına bakıyorum. En ufak bir tartışmada birbirlerine sahip çıkıyorlar. Biz de o birliği, birbirlerini savunmalarını, hocalarına sahip çıkmalarını öyle anlardan sonra daha coşkulu olmalarını, inadına daha agresif oynamalarını bekliyoruz. Ama bunu enazından Fenerbahçe maçında göremedik. Sanki sihirli bir değnek değmiş de takım Club Brugge ve Fenerbahçe maçında bambaşka bir havaya bürünmüştü. Biz mi gözümüzde çok büyüttük, çok şey bekledik bu sene takımımızdan? Ya da onlar mı bizi buna itti bilemiyorum. Ama biz Beşiktaş’tan her zaman büyük başarılar bekliyoruz. Sevinmek için sevmedik diyoruz ama derbileri kazanamamak bizde hayal kırıklığı yarattı.

 

EK : Brugge yenilgisinin faturası Tolga tercihinden dolayı Bilic’e çıkartıldı. Taraftarların Tolga’ya tepkisi oldu. Tolga’nın ayağına top geldiğinde ıslıklamalar oldu. Beşiktaş taraftarı daha sonra Tolga Zengin ve Mustafa Pektemek’e çiçek götürdü. Ama orada bir kırgınlık yaşandı sanki. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

BC : Hiçbir futbolcu silah zoruyla kadroya girmiyor. Teknik heyet seçiyor. Bence oradaki en büyük hata Cenk’in sakatlığının tam olarak anlatılamaması oldu. Sanki Cenk çok formdaymış ama onun yerine Tolga oynatılmış gibi bir hava vardı. O yüzden tribündeki herkes de Tolga’ya kızdı. Yanlış birşey yaptılar ama kızanların çoğu da Cenk’in sakat olduğunu bilmiyorlardı. Futbolcular ben zorla oynayayım diye silah çekmiyor, kavga etmiyorlar. Hocanın takdiridir. Necip sağ bek oynarken ben sağ bek oynayayım demiyordur. Futbolcuların kapasitelerini, neler yapabileceklerini biliyoruz. Ama eğer bir hata varsa hata teknik kadronundur. Futbolculara çok kızmıyorum ben. Uzun zaman çift forvet oynamayı izlememiş bizler Kayseri Erciyes ve Brugge maçlarında neden çift forvet oynandığını çözemedik. Madem böyle bir yola girildi, Fenerbahçe maçında niye çift forvet oynamadık? Bizim alıştığımz Demba Ba tek forvet, güçlü bir ortasaha, herkesin koşup mücadele ettiği bir takım. Bekledimki Mustafa’yı çıkartsın, Necip’i orta sahaya alsın. Defansa da Atınç’ı ya da Ersan’ı alsın. Ya biz futbolu çok biliyoruz ya da hiç bilmiyoruz. Yoksa bir hoca kendi kendisine harakiri yapmaz. Ya da Bilic’in bizim göremediğimiz, kendi gördüğü birşeyler vardı. Olmadı. Heleki 1-0’ı yakaladıktan sonra defansı ya da ortasahayı güçlendirebilirdi. Golü de gördük. 50 kere vursa girmez. Ama o avantajı yakalamışken elimizden kuş gibi uçup gitmesi olmadı.

 

EK : Fikret Orman’ı nasıl buluyorsunuz?

BC : Kendisiyle şahsen tanıştım. Çok beyefendi bir kişiliğe sahip. İkili diyaloglarda da samimi ve içten birisi. Çok zor ve ağır bir görev üstlendi. Yıldırım Demirören’in bıraktığı çok ağır borçlar ve 13 yabancı futbolcuyu yollamak, stadı yıkıp yenisini yapmak, tüm branşlarda başarı peşinde koşmak zor iş. Bu sene aslında ne başkana, ne teknik heyete ne de futbolculara kızamıyoruz. Çünkü mazeretleri var. O yüzden sağlıklı bir eleştiri yapabilme şansımız yok. En azından stadımız yoktu, bu kadar oldu canları sağolsun diyebiliriz. Sezon sonu nasıl biter bilmiyorum ama beklentilerimiz yüksek. Niye bizim 3-4 kupalı basketbol takımımız dağıldı da o kadrıyu koruyamadık? Bunun sorgulanması gerekiyor. Ama futbolda güzel transferler yaptık ama şanssız sakatlıklarımız oldu. Eleştireceğim çok şey yok. Dediğim gibi stadımızın olmaması en geçerli mazeret.

 

EK : Son birkaç maçtır tartışılan isimlerden birisi de Demba Ba. Evet zor anlarda attığı gollerle, kurtardığı maçlarla adına besteler yapıldı. Ama son dönemde tartışılmaya başlandı. Özellikle Fenerbahçe maçından sonra “acaba çok mu çabuk gözümüzde büyüttük Demba Ba’yı?” diye sorulmaya da başlandı.

BC : Demba Ba’nın kariyeri tartışılmaz. Futbolculuğu, golcülüğü de tartışılmaz. Acaba Demba Ba yeteri kadar topla buluşamadığı için mi gol atamıyor? Ortasaha ve kanat oyuncuları yeterince top atamıyor mu? Beşiktaş takımı iyi oynamadığı için mi böyle oluyor? Ya da büyük takımlara karşı mı iyi oynayamıyor? Bilemiyorum. Ama biz Türk insanı olarak çok çabuk göklere çıkartıyor, en ufak bir başarısızlıkta da yerin dibine sokuyoruz. Bir ayarımız yok bizim. Başka ülkelerde böyle olduğunu zannetmiyorum. Demba Ba için beste yapılması doğal birşey. Cenk için de Tolga için de, Mustafa Pektemek için de yapılır. Bunlar tribünün güzel yanları. En küçük bir başarıda göklere çok çıkartıp abartmamak gerekiyorsa birkaç maç gol atmadı diye yerin dibine sokmamak lazım. Biz çok çabuk unutan bir milletiz. Bize mutluluk yaşatan, yüzümüzü güldüren insanları, maçtan sonra işe gittiğimizde keyifle, bütün gün gülümsemeyle dolaşmamızı sağlayan insanları yerin dibine sokmamak lazım. Biraz vefalı olmak lazım. Demba Ba’da sonuçta bir insan. Belki psikolojik sorunları var, belki ailesiyle ilgili bir sorunu var. Bilmiyoruzki.

 

EK : Bilic, Beşiktaş ruhuyla oturabildi mi, uyum sağlayabildi mi sizce?

BC : Görülen öyleydi. Bilic’i seviyorum. Hatta 2 yaşında ki oğlum Bilic’in adını biliyor. Konuşmalarıyla, rakiplere olan tavrıyla, diğer futbolcularla olan ilişkilerinde çok beyefendi, karakterli bir insan. Fakat büyük maçlarda, derbilerde özellikle çok çekingen olduğunu, istediğimiz agresif takımı sahaya yansıtamadığını düşünüyorum ben. Bu ondan mı kaynaklanıyor, futbolcularımız mı sahaya farklı bir psikolojiyle çıkıyor bilmiyorum. Ama Bilic’e zaman verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir de oyuncu değişiklikleri ve kadro konusunda bazı şeyleri anlayamıyorum. Bilic’e yakıştıramadığım şeyleri yapıyor. Ama genel anlamda başarılı, bazı nokta maçlarda problemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle de kadro konusunda. Bunun sebebi sakatlıklar mıdır? Bilic’i buna iten başka sebepler mi bilemiyorum.

 

EK : Yeni marş var mı yolda?

BC : Yeni marş ne zaman olur? Allah göstermesin şampiyonlıuk elimizden giderse olur. Dediğim gibi ben mutluyken marş yazamıyorum. Keşke hep mutlu olsak da ben bir daha hiç marş yazamasam. Ama bu sene nasıl biter, sonunda ne olur bilmiyorum. Eğer şampiyon olursak marş yazamam. Olamazsak yazarım.

 

EK : Peki Birol Can’ın totemi var mı?

BC : Var. Passo Lig almadığımız için maçlara gidemiyorum. Evde izlerken totemim; şuaralar özellikle maç başlarken resim yaptığım odaya gidiyorum. İlk 5-10 dakikasını izlemiyorum. İzleyemiyorum daha doğrusu. Totemim bu. Kartal resimlerinden oluşan bir sergi yapmayı düşünüyorum kısmet olursa. Kartal boyuyorum yağlı boyayla (gülüyor). Gol olursa içeriden ses geliyor zaten. Resim odasında oturmak uğurlu geliyordu ama Fenerbahçe derbisinde olmadı. Brugge maçında da.

 

EK : Birol Can’ın efsane kadrosunda kimler yer alır?

BC : Ben Cordoba’yı seviyorum. Metin, Ali, Feyyaz’ı koyarız. Rıza’yı çok seviyorum. Ama bunlar bir arada oynarsa ne olur bilmiyorum (gülüyor). Ferdinand olurdu santrafor. Sergen’i, Zago’yu unutmamak lazım. İbrahim Üzülmez olur. Giunti’yi seviyorum. Fabian Ernst.

 

EK : Beşiktaşlılar’dan soru isterken öyle garip sorular geldiki. Mesela “antibiyotik vücuda zarar mı?” sorusu bile geldi. Beşiktaşlılar’ın kafası çok farklı çalışıyor. Beşiktaşlılar neden böyle?

BC : Aykırı insanlarız biz. Sorgulayan, araştıran, merak eden, hayata karşı isyan, başkaldırı halinde olan bir ruh halimiz var. Değişik bir zekamız var. Mizahi yönü de çok güçlü Beşiktaşlılar’ın. Çok ciddi bir ortamda, panel ya da söyleşide soruların içinde mizahi taraf hep vardır. Ve hepsi birer bestekar, hepsi birer söz yazarıdır. Hepsi usta bir müzisyendir aslında.

 

EK : Unutamadığınız maç?

BC : Unutamadığım en yakın maç Liverpool maçı. Kadıköy’de ki 3-4’lük Pancu’nun kaleye geçtiği Fenerbahçe maçı. Benim de gittiğim AliSami Yen yıkılmadan önceki Galatasaray derbisi. Inönü’deki Olcay’ın son dakikada attığı golle kazandığımız Fenerbahçe maçı. Trabzon’u yenemediğimiz ama futbolcularımızın hepsinin kendini yerlere attığı berabere biten maçımız. İnanmışlığın fotoğrafı diye de yayınlanmıştı. Van için atkıların sahaya atıldığı maç. Bu maçları unutamadım.

 

EK : Tribün şiddetinden dolayı derbi maçlarda deplasman takımı taraftarlarının sahaya girememesi devam ediyor.

BC : Bu bizim eksikliğimiz değil bence. Futbolu idare eden, emniyeti sağlayan insanlar gerekli önlemleri alırsa niye gidemesin ki? Ben gidiyorum, onlar da gelebilirler. İstenirse her türlü emniyet sağlanır. Oraya taraftar almamak çözüm değil. Aksine oraya taraftar almak futbolun güzelliği. Rakip taraftara deplasman yasağına katılmıyorum. Futbolu yönetenlerin bu güzelliği yeniden sağlaması lazım. Hatta taraftar sayısının da arttırılması lazım. Sen gerekli önlemleri aldıktan sonra bunun ne zararı var? Ben cezai yaptırımlar yapılmıyor diye düşünüyorum. Ankara’da bir maça gitmiştim. Bizim tribünden birisi çok içmiş, tellere tırmanmış, soyunmuş, bizim tribünden herkese bağırmıyorlar diye söyleniyor, küfür ediyor. Gittim yanına ‘bir insana küfür etmen doğru değil heleki bir Beşiktaşlı’ya sen nasıl küfür ediyorsun?’ diye sordum. Onu oradaki güvenlik görevlilerine ‘bu adam alkollü ve küfür ediyor’ diye şikayet ettim hiçbirşey yapmadılar. Bence denetimsizlik en büyük problem. İsteseler kim küfür ediyor, kim şiddet yapıyor bunu bulabilirler. Avrupa’daki gibi ağır cezalar gelirse bence başarırlar. İngiltere’deki holigan dediğimiz insanlar sahanın dibinden maçı izlerken içlerinden birşey atmak ya da küfür etmek geçmiyor mu sanki? Ama cezalar okadar ağırki yapmıyorlar. Demekki ceza çok ağır olursa caydırıcılık sağlar.

 

“BEN BEŞİKTAŞ’LIYIM!”

İlk soruya tekrar döneyim. Ben başka bir takım taraftarı değildim. Sosyal medyada Birol Galatasaraylı, Fenerbahçeli diye söyleniyor. Ben Beşiktaşlıyım. İsteyen istediğini desin Allah biliyorki ben Beşiktaşlıyım. Çok da umurumda değil ne dedikleri. Benim annem babam biliyor, ben biliyorum. Allah biliyor. Yetiyor bana.

 

MARŞLAR HEPİMİZİN

EK : Son olarak eklemek istedikleriniz varsa onları alalım.

BC : Marş yapıyorum diye bu benim marşım diye hiçbir zaman söylemedim. Herzaman yaptığımız marşlar bir yerlerde dinleniyorsa ve taraftarımızı mutlu ediyorsa ne mutlu bize. Bu marşlar nedeniyle bir çocuk bile Beşiktaşlı oluyorsa ne mutlu bize. Marşların hiçbiri benim değil marşlar hepimizin. Nasılki Beşiktaş bizimse, bu forma bizimse bu aşk bizimse marşlar da bizimdir. Inşallah nica marşlar yazar hep birlikte söyleriz..

 

‘Benim İçin Aşk Beşiktaş’tır !’

0

Beşiktaş bu yıl 112.yaşını kutluyor. Sezona iyi başlayan Siyah Beyazlılar uzun bir süre 3 kupada da başarılı giden tek Türk takımıydı. UEFA Avrupa Kupası’nda gruptan lider çıktıktan sonra İngilizler’in güçlü takımı Liverpool’u eleyip iddiasını büyüten, gözünü kupaya diken Beşiktaş, Belçika temsilcisi Club Brugge’a 2 maçta da yenilip kupadan elenince büyük hayal kırıklığı yaşattı. Sezon boyunca inişli çıkışlı bir grafiğe sahip olan Beşiktaş taraftarlarına yine gergin, stres dolu maçlar izletmeye devam ediyor.

Sezona 112.Yıl Marşı diğer ismiyle Gururlan marşıyla giren Beşiktaş taraftarı tribün şovlarına, takımlarına destek olmaya devam ediyor. İnönü Stadı özlemiyle şehirden şehire takımlarının yanında olmaya çalışan taraftarlar yeni stadlarının inşaatının tamamlanıp Kartal Yuvasına kavuşacakları günü dört gözle bekliyorlar.

Biz de Beşiktaş aşıklarının dillerine destan olan marşların yazarı Birol Can ile buluştuk. Marşların nasıl yazıldığını, Beşiktaş’ı konuştuk. Süleyman Seba’yı sorduğumuzda gözleri yaşaran Birol Can ile siyah beyaz bir röportaj yaptık.

Röportaj: Ercan Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

ERCAN KÜÇÜK (EK)  : Birol Can nasıl Beşiktaşlı oldu?

BİROL CAN (BC)  :Bunu daha önce BJK TV’de ve Beşiktaş Dergisi’nde de anlattım. Çocukluğumda çok fazla maça giden biri değildim. Babam Galatasaraylı. Futbolla çok ilgim yoktu. Daha sonra uzun yıllar İstanbul dışında yaşadım. İstanbul’a geldikten sonra arkadaşlarımla birlikte İnönü Stadı’na baçlara gitmeye başlayınca hem maçlara ilgim arttı. Hem Beşiktaş’a karşı yoğun bir aşk beslemeye başladım. İlk gittiğim maç çocukken Beşiktaş maçıydı. Dayımın oğlu götürmüştü beni. Çocukluğumdan aklıma gelen şeylerden bir tanesi bu olay. Çok maça gidemiyorduk biz.  Okuldan eve ders çalışmakla geçiyordu günlerim. Çok fanatik, tribün kovalayan bir kişiliğim yoktu. Beşiktaş Üniversite

Fanatiklik ya da tribün kovalayan bir kişiliğim yoktu. Merak ettikleri buysa babam Galatasaraylıydı. Ben de çocukken maçlara gitmesem de ailem Galatasaraylıydı diye soranlara biz de Galatasaraylıyız diyorduk. Ama Beşiktaş’ı ne zaman gördüm ne zaman maçlarına gitmeye başladım Beşiktaş aşkım başladı benim de. Ilk Beşiktaşlı oluşum İnönü Stadı’na ilk gittiğim gün oldu. Beşiktaş’la karşılaştığım tribünleri gördüğüm zamandı.

 

EK : Hangi maçtı hatırlıyor musunuz?

BC : Dayımın oğlunun götürdüğü maç bir Avrupa Kupası maçıydı. Beyaz formalı bir İngiliz takımıydı. Ama hangi takımdı hatırlamıyorum. Aklımda kalan Pınarbaşı tezahüratlarıydı. Yeni açıkta izlemiştik.

 

EK : Beşiktaş taraftarı yazdığı marşlarla çok ön planda. Maç öncesi, tribünlerde ve maç sonrasında da heran bir yerlerde bir Beşiktaşlı taraftarın marşlar okuduğunu görebiliyoruz. Burada Birol Can’ın yeri biraz daha farklı duruyor. 112.Yıl Marşı gibi bir çok marşa imza attınız. Bunları yazarken nasıl bir duygu yoğunluğu yaşıyorsunuz? Marş yazayım diye oturup çalışıyor musunuz? Yoksa biranda mı geliyor ilham? IMG_5404

BC : Biranda geliyor. Bir de işler yolunda gitmezken, ya bir mağlubiyet sonrası, ya da birkaç kötü netice sonrası. Ben şampiyon olduğumuz sene marş yazmadım. Bir önceki sene marş yazdım. Şampiyon olduğumuz zaman herşey güzelken, mutluyken herkes, o coşkuyla marş yazılmıyor. Genelde de hep sıkıntı cefa çektiğimiz için öyle zamanlarda oluyor. Çok hatırlarım yatakta uyumak üzereyken kalkıp cep telefonumu açıp da bir melodiyi kaydettiğimi, ya da bir sözü uykumu bölüp yazdığımı. Olur olmadık yerlerde şarkı sözü, melodi geliyor aklıma. Çünkü nasıl kalbim Beşiktaş için atıyorsa, zihnimin büyük bir bölümü Beşiktaş için çalışıyor. İşyerinde otururken de aynı şeyi yapıyorum. Hasta olmadığı zaman kağıt kalem elimde oluyor, Çay içerken birşeyler yazabilir miyim diye. Nasıl bir şair besteci sevgiliye aşka yazıyorsa benim için de aşk Beşiktaş. Ben de onu düşünüyor ona yazıyorum.

 

SÜLEYMAN SEBA?

EK : Süleyman Seba sizin için ne ifade ediyor desem?

BC : Süleyman Seba hüzün ifade ediyor. Hüzünleniyorum. Kendisiyle tanışma şansı buldum. Aynı masada oturma şansı buldum. Ona türkü söyleme, saz çalma şansı buldum. Hatta tansiyonunu bile ölçmüştüm. İstanbul’da Kazan’da oturmuş sohbet etmiştik. Hep doktor diye hitap ederdi bana. Çok severdim. Camiamız için anlamını ifade etmeme gerek yok zaten. Yeni stad açılınca keşke başlama vuruşunu o yapsaydı. Çok değerli ve yeri dolmayacak bir insanı kaybettik. Allah rahmet eylesin.

 

EK : Ben de bir Beşiktaşlıyım. Ve kendimi bildim bileli rahat bir maç izlemedim. Hatta bir Beşiktaşlı’nın ölümü ya kalp krizinden ya da kanserden olur deniyor. Bununla ilgili hem bir Beşiktaşlı hem de bir doktor olarak ne söyleyebilirsiniz?

BC : Acaba biz kendimizi mi öyle görüyoruz diye düşünüyorum da diğer takım taraftarlarının bu kadar sıkıntı stres çektiğini göremiyorum. Sağlık açısından da sıkıntılı bir durum olduğu gerçek. Tansiyon hastaları kalp hastaları için özellikle. Hele maçların son 15-20 dakikasını izlemek tam bir eziyet ve sıkıntı sebebi. Fenerbahçe derbisini izlerken kulaklarımın yandığını, başımın zonkladığını hissettim. Tansiyon hastası değilim ama muhtemelen tansiyonum yükselmiştir. Öyle anlarda evde maç izlediğim zamanlar direk resim yaptığım odaya gidiyorum. Içeriden gol sesi gelirse anlıyorum zaten. Ozaman geçiyorum zaten. Nasıl trafikle yaşamaya alışmışsa insan biz Beşiktaşlılar da stresle, sıkıntıyla, adrenalin dolu dakikalarla yaşamaya alışmış durumda. Bir maçta skor 3-0 olmuştu ayarlarımız bozulmaya başladı. Koltukta ayaklarımı uzatarak maç izlemeye başladım. Eşim de “ne yapıyoruz?” Dedi. “Ne bileyim ben ne yaptığımızı biliyormuyuz” dedim. Normalde ya televizyonun başında ya koltuğun tepesinde bir yerlerde izleriz. Ama ogün anladımki öyle rahat maç izlemek bize göre değil. Belki de bunu seviyoruz. Belki de sporcularımız bizi düşünerek bizim taraftarımız rahat maç izlemesin, adrenalin seviyorlar diye düşünüp de herhalde o eziyeti bize çektiriyorlar. Ama ne bileyim alıştık artık.

 

EK : İstikrar sorununu da sormak istiyorum. Yazılmış marşlar da var hatta. “Nezaman şampiyonluk diye bağırsak kursağımızda kalıyor..” diye. Baktığımızda Beşiktaş sezona iyi başlıyor ama sonunu getiremiyor. Club Brugge’e elenme, Fenerbahçe mağlubiyeti peşpeşe geldi. Istikrar sorunu, ruh kaybı sorunu var sanki. Beşiktaş 100.yıldaki ruhu bir daha yaşamakta zorlanıyor. Ne yapılması gerekir sizce?

BC : Mağlubiyetlerden sonra konuşmak kolay. Ama bu sene için çok kızsam da, söylensem de bir an geliyorki futbolculara çok birşey söyleyemiyorum. Kendi stadımızda oynayamıyorlar, binlerce km yol katediyorlar. Hem Avrupa Kupası hem Türkiye Kupası, hem ligi bir arada götüren tek takımdı. Üzerlerinde çok fazla yük var. Sakatlıklar çok fazlaydı. Hataları çok ama çok da kızamıyorum. Bu sene gerçekten UEFA Avrupa Kupası finali oyanayabilirdik. Brugge yenilgisi büyük hayal kırıklığı yarattı. Çünkü beklentileri yükselten onlardı. Futbolcularımızdı. Liverpool galibiyetini bize yaşatanlar da onlardı. Mağlubiyetlerden sonra konuşmak kolay da bize o mutluluğu yaşatan futbolcuları da unutmamak lazım. Liverpool mutluluğunu bize yaşatan o futbolculardı. Ozaman iyilerdi de şimdi biranda yerin dibine sokmak da yersiz geliyor bana. İstikrar konusunda da Fenerbahçe derbisinde başka takım futbolcularına bakıyorum. En ufak bir tartışmada birbirlerine sahip çıkıyorlar. Biz de o birliği, birbirlerini savunmalarını, hocalarına sahip çıkmalarını öyle anlardan sonra daha coşkulu olmalarını, inadına daha agresif oynamalarını bekliyoruz. Ama bunu enazından Fenerbahçe maçında göremedik. Sanki sihirli bir değnek değmiş de takım Club Brugge ve Fenerbahçe maçında bambaşka bir havaya bürünmüştü. Biz mi gözümüzde çok büyüttük, çok şey bekledik bu sene takımımızdan? Ya da onlar mı bizi buna itti bilemiyorum. Ama biz Beşiktaş’tan her zaman büyük başarılar bekliyoruz. Sevinmek için sevmedik diyoruz ama derbileri kazanamamak bizde hayal kırıklığı yarattı.

 

EK : Brugge yenilgisinin faturası Tolga tercihinden dolayı Bilic’e çıkartıldı. Taraftarların Tolga’ya tepkisi oldu. Tolga’nın ayağına top geldiğinde ıslıklamalar oldu. Beşiktaş taraftarı daha sonra Tolga Zengin ve Mustafa Pektemek’e çiçek götürdü. Ama orada bir kırgınlık yaşandı sanki. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

BC : Hiçbir futbolcu silah zoruyla kadroya girmiyor. Teknik heyet seçiyor. Bence oradaki en büyük hata Cenk’in sakatlığının tam olarak anlatılamaması oldu. Sanki Cenk çok formdaymış ama onun yerine Tolga oynatılmış gibi bir hava vardı. O yüzden tribündeki herkes de Tolga’ya kızdı. Yanlış birşey yaptılar ama kızanların çoğu da Cenk’in sakat olduğunu bilmiyorlardı. Futbolcular ben zorla oynayayım diye silah çekmiyor, kavga etmiyorlar. Hocanın takdiridir. Necip sağ bek oynarken ben sağ bek oynayayım demiyordur. Futbolcuların kapasitelerini, neler yapabileceklerini biliyoruz. Ama eğer bir hata varsa hata teknik kadronundur. Futbolculara çok kızmıyorum ben. Uzun zaman çift forvet oynamayı izlememiş bizler Kayseri Erciyes ve Brugge maçlarında neden çift forvet oynandığını çözemedik. Madem böyle bir yola girildi, Fenerbahçe maçında niye çift forvet oynamadık? Bizim alıştığımz Demba Ba tek forvet, güçlü bir ortasaha, herkesin koşup mücadele ettiği bir takım. Bekledimki Mustafa’yı çıkartsın, Necip’i orta sahaya alsın. Defansa da Atınç’ı ya da Ersan’ı alsın. Ya biz futbolu çok biliyoruz ya da hiç bilmiyoruz. Yoksa bir hoca kendi kendisine harakiri yapmaz. Ya da Bilic’in bizim göremediğimiz, kendi gördüğü birşeyler vardı. Olmadı. Heleki 1-0’ı yakaladıktan sonra defansı ya da ortasahayı güçlendirebilirdi. Golü de gördük. 50 kere vursa girmez. Ama o avantajı yakalamışken elimizden kuş gibi uçup gitmesi olmadı.

 

EK : Fikret Orman’ı nasıl buluyorsunuz?

BC : Kendisiyle şahsen tanıştım. Çok beyefendi bir kişiliğe sahip. İkili diyaloglarda da samimi ve içten birisi. Çok zor ve ağır bir görev üstlendi. Yıldırım Demirören’in bıraktığı çok ağır borçlar ve 13 yabancı futbolcuyu yollamak, stadı yıkıp yenisini yapmak, tüm branşlarda başarı peşinde koşmak zor iş. Bu sene aslında ne başkana, ne teknik heyete ne de futbolculara kızamıyoruz. Çünkü mazeretleri var. O yüzden sağlıklı bir eleştiri yapabilme şansımız yok. En azından stadımız yoktu, bu kadar oldu canları sağolsun diyebiliriz. Sezon sonu nasıl biter bilmiyorum ama beklentilerimiz yüksek. Niye bizim 3-4 kupalı basketbol takımımız dağıldı da o kadrıyu koruyamadık? Bunun sorgulanması gerekiyor. Ama futbolda güzel transferler yaptık ama şanssız sakatlıklarımız oldu. Eleştireceğim çok şey yok. Dediğim gibi stadımızın olmaması en geçerli mazeret.

 

EK : Son birkaç maçtır tartışılan isimlerden birisi de Demba Ba. Evet zor anlarda attığı gollerle, kurtardığı maçlarla adına besteler yapıldı. Ama son dönemde tartışılmaya başlandı. Özellikle Fenerbahçe maçından sonra “acaba çok mu çabuk gözümüzde büyüttük Demba Ba’yı?” diye sorulmaya da başlandı.

BC : Demba Ba’nın kariyeri tartışılmaz. Futbolculuğu, golcülüğü de tartışılmaz. Acaba Demba Ba yeteri kadar topla buluşamadığı için mi gol atamıyor? Ortasaha ve kanat oyuncuları yeterince top atamıyor mu? Beşiktaş takımı iyi oynamadığı için mi böyle oluyor? Ya da büyük takımlara karşı mı iyi oynayamıyor? Bilemiyorum. Ama biz Türk insanı olarak çok çabuk göklere çıkartıyor, en ufak bir başarısızlıkta da yerin dibine sokuyoruz. Bir ayarımız yok bizim. Başka ülkelerde böyle olduğunu zannetmiyorum. Demba Ba için beste yapılması doğal birşey. Cenk için de Tolga için de, Mustafa Pektemek için de yapılır. Bunlar tribünün güzel yanları. En küçük bir başarıda göklere çok çıkartıp abartmamak gerekiyorsa birkaç maç gol atmadı diye yerin dibine sokmamak lazım. Biz çok çabuk unutan bir milletiz. Bize mutluluk yaşatan, yüzümüzü güldüren insanları, maçtan sonra işe gittiğimizde keyifle, bütün gün gülümsemeyle dolaşmamızı sağlayan insanları yerin dibine sokmamak lazım. Biraz vefalı olmak lazım. Demba Ba’da sonuçta bir insan. Belki psikolojik sorunları var, belki ailesiyle ilgili bir sorunu var. Bilmiyoruzki.

 

EK : Bilic, Beşiktaş ruhuyla oturabildi mi, uyum sağlayabildi mi sizce?

BC : Görülen öyleydi. Bilic’i seviyorum. Hatta 2 yaşında ki oğlum Bilic’in adını biliyor. Konuşmalarıyla, rakiplere olan tavrıyla, diğer futbolcularla olan ilişkilerinde çok beyefendi, karakterli bir insan. Fakat büyük maçlarda, derbilerde özellikle çok çekingen olduğunu, istediğimiz agresif takımı sahaya yansıtamadığını düşünüyorum ben. Bu ondan mı kaynaklanıyor, futbolcularımız mı sahaya farklı bir psikolojiyle çıkıyor bilmiyorum. Ama Bilic’e zaman verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir de oyuncu değişiklikleri ve kadro konusunda bazı şeyleri anlayamıyorum. Bilic’e yakıştıramadığım şeyleri yapıyor. Ama genel anlamda başarılı, bazı nokta maçlarda problemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle de kadro konusunda. Bunun sebebi sakatlıklar mıdır? Bilic’i buna iten başka sebepler mi bilemiyorum.

 

EK : Yeni marş var mı yolda?

BC : Yeni marş ne zaman olur? Allah göstermesin şampiyonlıuk elimizden giderse olur. Dediğim gibi ben mutluyken marş yazamıyorum. Keşke hep mutlu olsak da ben bir daha hiç marş yazamasam. Ama bu sene nasıl biter, sonunda ne olur bilmiyorum. Eğer şampiyon olursak marş yazamam. Olamazsak yazarım.

 

EK : Peki Birol Can’ın totemi var mı?

BC : Var. Passo Lig almadığımız için maçlara gidemiyorum. Evde izlerken totemim; şuaralar özellikle maç başlarken resim yaptığım odaya gidiyorum. İlk 5-10 dakikasını izlemiyorum. İzleyemiyorum daha doğrusu. Totemim bu. Kartal resimlerinden oluşan bir sergi yapmayı düşünüyorum kısmet olursa. Kartal boyuyorum yağlı boyayla (gülüyor). Gol olursa içeriden ses geliyor zaten. Resim odasında oturmak uğurlu geliyordu ama Fenerbahçe derbisinde olmadı. Brugge maçında da.

 

EK : Birol Can’ın efsane kadrosunda kimler yer alır?

BC : Ben Cordoba’yı seviyorum. Metin, Ali, Feyyaz’ı koyarız. Rıza’yı çok seviyorum. Ama bunlar bir arada oynarsa ne olur bilmiyorum (gülüyor). Ferdinand olurdu santrafor. Sergen’i, Zago’yu unutmamak lazım. İbrahim Üzülmez olur. Giunti’yi seviyorum. Fabian Ernst.

 

EK : Beşiktaşlılar’dan soru isterken öyle garip sorular geldiki. Mesela “antibiyotik vücuda zarar mı?” sorusu bile geldi. Beşiktaşlılar’ın kafası çok farklı çalışıyor. Beşiktaşlılar neden böyle?

BC : Aykırı insanlarız biz. Sorgulayan, araştıran, merak eden, hayata karşı isyan, başkaldırı halinde olan bir ruh halimiz var. Değişik bir zekamız var. Mizahi yönü de çok güçlü Beşiktaşlılar’ın. Çok ciddi bir ortamda, panel ya da söyleşide soruların içinde mizahi taraf hep vardır. Ve hepsi birer bestekar, hepsi birer söz yazarıdır. Hepsi usta bir müzisyendir aslında.

 

EK : Unutamadığınız maç?

BC : Unutamadığım en yakın maç Liverpool maçı. Kadıköy’de ki 3-4’lük Pancu’nun kaleye geçtiği Fenerbahçe maçı. Benim de gittiğim AliSami Yen yıkılmadan önceki Galatasaray derbisi. Inönü’deki Olcay’ın son dakikada attığı golle kazandığımız Fenerbahçe maçı. Trabzon’u yenemediğimiz ama futbolcularımızın hepsinin kendini yerlere attığı berabere biten maçımız. İnanmışlığın fotoğrafı diye de yayınlanmıştı. Van için atkıların sahaya atıldığı maç. Bu maçları unutamadım.

 

EK : Tribün şiddetinden dolayı derbi maçlarda deplasman takımı taraftarlarının sahaya girememesi devam ediyor.

BC : Bu bizim eksikliğimiz değil bence. Futbolu idare eden, emniyeti sağlayan insanlar gerekli önlemleri alırsa niye gidemesin ki? Ben gidiyorum, onlar da gelebilirler. İstenirse her türlü emniyet sağlanır. Oraya taraftar almamak çözüm değil. Aksine oraya taraftar almak futbolun güzelliği. Rakip taraftara deplasman yasağına katılmıyorum. Futbolu yönetenlerin bu güzelliği yeniden sağlaması lazım. Hatta taraftar sayısının da arttırılması lazım. Sen gerekli önlemleri aldıktan sonra bunun ne zararı var? Ben cezai yaptırımlar yapılmıyor diye düşünüyorum. Ankara’da bir maça gitmiştim. Bizim tribünden birisi çok içmiş, tellere tırmanmış, soyunmuş, bizim tribünden herkese bağırmıyorlar diye söyleniyor, küfür ediyor. Gittim yanına ‘bir insana küfür etmen doğru değil heleki bir Beşiktaşlı’ya sen nasıl küfür ediyorsun?’ diye sordum. Onu oradaki güvenlik görevlilerine ‘bu adam alkollü ve küfür ediyor’ diye şikayet ettim hiçbirşey yapmadılar. Bence denetimsizlik en büyük problem. İsteseler kim küfür ediyor, kim şiddet yapıyor bunu bulabilirler. Avrupa’daki gibi ağır cezalar gelirse bence başarırlar. İngiltere’deki holigan dediğimiz insanlar sahanın dibinden maçı izlerken içlerinden birşey atmak ya da küfür etmek geçmiyor mu sanki? Ama cezalar okadar ağırki yapmıyorlar. Demekki ceza çok ağır olursa caydırıcılık sağlar.

 

“BEN BEŞİKTAŞ’LIYIM!”

İlk soruya tekrar döneyim. Ben başka bir takım taraftarı değildim. Sosyal medyada Birol Galatasaraylı, Fenerbahçeli diye söyleniyor. Ben Beşiktaşlıyım. İsteyen istediğini desin Allah biliyorki ben Beşiktaşlıyım. Çok da umurumda değil ne dedikleri. Benim annem babam biliyor, ben biliyorum. Allah biliyor. Yetiyor bana.

 

MARŞLAR HEPİMİZİN

EK : Son olarak eklemek istedikleriniz varsa onları alalım.

BC : Marş yapıyorum diye bu benim marşım diye hiçbir zaman söylemedim. Herzaman yaptığımız marşlar bir yerlerde dinleniyorsa ve taraftarımızı mutlu ediyorsa ne mutlu bize. Bu marşlar nedeniyle bir çocuk bile Beşiktaşlı oluyorsa ne mutlu bize. Marşların hiçbiri benim değil marşlar hepimizin. Nasılki Beşiktaş bizimse, bu forma bizimse bu aşk bizimse marşlar da bizimdir. Inşallah nica marşlar yazar hep birlikte söyleriz..

 

Hep O’na Konuştular, Şimdi Konuşma Sırası O’nda

0
”Çılgın gazeteci” lakabı tam O’na göre…Doğru bildiğinden şaşmıyor.

Sözünün eri.

Mert!

Ekşi yemedim ki; midem ağrısın diyor!

Konuklarını sorularıyla köşeye sıkıştıran, sıkıştırdıkça daha çok soran ”delinin” teki!

Gazeteci O.

MEDYARADAR’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin bir konuştu, pir konuştu.

Şaşıracaksınız…

Çağlayan’da Avrupa’nın en büyük adliyesi basıldı ve savcı Mehmet Kiraz şehit edildi? Olayı ilk duyduğunuzda, tepkiniz ne oldu?

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği güzel bir etkinlik için Beşiktaş Belediye Başkanı Av. Murat Hazinedar ve bir grup gazeteci ile İtaya’ya gitmiştik.

Olay Floransa’ya indiğimiz gün gerçekleşti. Haberi ilk twitter’da gördüm, önce inanamadım, ardından ise an be an takip ettim.

İnsan şoke oluyor. O dehşet veren fotoğraf karesini gördüğümde adeta nefesim kesildi. Ama sonucun bu kadar ağır ve yaralayıcı olacağı aklımın ucundan geçmedi.
Anlayacağın kötü bir güne denk gelmişti bizim İtalya ziyaretimiz.

Ayrıca o gün bir de Türkiye kararmıştı. Şu çok konuşulan elektrik kesintisi olayı yani. Neresinden tutarsan tut. Çok kara bir gündü Türkiye için ve biz Türkiye’den çok uzaklardaydık…

 

PKK ile hükümet arasında çözüm süreci görüşmeleri sürerken; DHKP-C yeniden hareketlendi! Bu durumu nasıl okuyorsunuz?
Bu olayın çözüm süreci ile çok da ilişkisinin olduğunu düşünmüyorum.
Ayrıca bir çözümsüzlük varsa her zaman çözümden yanayım.
Ama meselemiz şu an bu değil. DHKP-C’yi çözmek çok da mümkün değil, ama bu sefer ki eylemleri hiç de diğerlerine benzemiyor.

Hepimiz ters köşe olduk. Zaman zaman kaybolup zaman zaman hortlayan bir örgüt var karşımızda.

Bence olan Berkin’e ve de ortada kalan iki yetim yavrucağa tabii bir de karanlıkları aydınlatmaya çalışan şehit savcımıza oldu.

Berkin’in şu an kemikleri sızlıyordur. Ne o ne de ailesi böyle bir olay olsun isterdi. Savcımız için çok üzgünüm.

Allah ailesine sabır versin. Dilerim en bu olayda karanlıkta kalmaz ve en kısa zamanda aydınlanır…

Adı ayyuka çıkmış, yüzü bilinen, her yerde aranan ve en son İstanbul Emniyeti’ne saldıran Elif Sultan Kalsen’i MİT neden yakalayamadı sizce?

Bu sorunun muhatabı ben değil, bahsettiğin kurum bence. Çok büyük laflar etmeyi sevmem, gerek yok öyle beylik lafları etmeye… 

Hâkim, savcılar, avukatlar ve idari personel adliyelere girerken aransın mı?
Eğer ortada bir güvenlik zafiyeti varsa ve bunun önüne geçilemiyorsa aranmalılar elbette.
Kimsenin burnu kanamasın artık…
 

İç güvenlik paketi artık onaylandı. Çekinceleriniz var mı?
Ülke için dilerim hayırlı olur, hayırsızı bizden uzak olsun…Öyle her gün eylemlerin içinde olan bir eylemci başı değilim. Sonuçta bir gazeteciyim, Ama demokratik ülkeler için fazla ağır bir paket!

Röportaj yapıp, çeşitli nedenlerden dolayı yayınlayamadığınız oldu mu hiç? Sizi hayrete düşüren bir anınızı paylaşır mısınız bu anlamda?
Olmaz mı? Hem de daha geçenlerde başıma geldi.
Çok ünlü bir sanatçı ile röportaj yaptım.
Tüm Türkiye’nin hayran olduğu hatta ona özendiği bir isim…
O isimle röportajımızda sadece sanat değil siyasette konuştuk.

İktidara yönelik büyük bir tepkisi vardı. Her kelimesi ayrı bir manşetti. İktidarı sevmiyor hatta iktidardan inmesi için dua ediyordu.

Röportajı tamamladım tam yayına gireceğim bir telefon geldi. Kendisi de arayamıyor utancından.

Basın danışmanına aratmış.
Yatırımları zarar görürmüş ve o röportajın asla yayınlanmaması gerekiyormuş. Avukatları devredeymiş vs.. vs..

Çok uğraştırırdılar ve de çok şaşırttılar beni. Neticede girmedim o röportajı. Ama o sanatçı gözümde eridi, bitti.

Beş o para etmez sahte bir karaktermiş. Yazık! Neyse artık yoğurdu üfleyerek yiyorum, her sanatçı ile röportaj yapmıyorum.

Twitter’de ‘’muhabirliğimi doyasıya yaşayamadım’’ yazdınız?  Neden?
Çünkü yaşatmadılar… İçimde kaldı. 

Neden?
Ben çok küçük yaşımda bu mesleğe atıldım. Zaten hayalimdi.Daha 16  yaşında Hürriyet’e, Posta’ya çok büyük manşetli haberler çıkarabilen cevval bir muhabirdim. Çok tırmaladım, tırnaklarımla çok kazıdım.

Herkesin stajı 40 gün sürer, benim 3 yıl devam etti. Bildiğin çaycılığını bile yaptım haber müdürlerimin, şeflerimin,  nedeni ise çok açıktı; sırf onlardan habere dair hep daha fazla şey öğrenebilmek için.

Öğrenmeyi çok seviyordum. Haberin piçi olmuştum adeta. Ne haberdir, ne değildir, ne ses getirir ne getirmez.

Ne reytingdir hemen kestirebiliyordum. Hastane muhabirliği yapıp sabahlara kadar betonlar üzerinde ambulans beklediğim de oldu.

Adliyelerde dayak yediğimde. Ama muhabirliğim kısa sürdü. Çünkü hangi kanala gidersem gideyim. Hemen bir yöneticilik verdiler.

Haber müdürlüğü, şef editörlük, istihbarat şefliği. Çok göze batıyordum galiba. Y

aşım küçük olsa da aklımı büyük görüyorlardı.Velhasıl bir kez masa başına oturdu mu bir daha da kaldırmıyorlar seni.
Muhabirlik bu mesleğin bence en büyük mertebesi.

Haber müdürlüğü vs hikaye…Reha Muhtar hep derki bana “Ah sen benim haber merkezimde benim dönemimde olacaktın ki bütün haberleri sana yaptırırdım.

Şimdi Boğaz’da iki ev sahibiydin” Boğaz’da evi istemezdim ama mikrofon elimde koşturmak için her halde canımı bile o yolda feda edebilirdim…

Çok kıskanıyorum o muhabir arkadaşlarımı…Ama işini bilen ve emek vereni.

Bazıları çok da teveccühü hak etmiyor…Bak İsmail Saymaz’a nasıl habercilik yapıyor adam.

Maşallah diyorum ve çok beğeniyorum. Karanlıkları aydınlatıyor resmen.

Türkiye’de gazetecilik öldü mü? Her şey ‘’bir telefona mı’’ bağlı?
Tabii ki hayır. Ben bu soruyu kabul etmiyorum ölen biri şu an bu soruları nasıl yanıtlayabilirdi ki?Ben gazeteciyim ve hala, her şeye rağmen işimi çok rahat yapıyorum, yapan da dolu. O telefonlar bize gelmez!gelemez….

Şehit savcı Kiraz’ın başına dayanan silahlı fotoğrafı kullanan basın kuruluşlarına Başbakan Davutoğlu tepki gösterdi ve o kuruluşlar cenazeye alınmadı. Nasıl yorumluyorsunuz?
Yanlış tabii ki. Basına akreditasyona her zaman karşı çıktım.Bence hiçbir basın mensubu haberde mahrum edilemez. Hele de ortada koca bir haber varsa sen o gazetecileri kedinin ciğere baktığı muameleye getiremezsin…

En çok kimle röportaj yapmak istiyorsunuz? Neden?
Ben Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile röportaj yapmayı çok istiyorum.Sen şimdi diyeceksin ki o her gün konuşuyor, senin için neden bu kadar önemli.

O belli gazetecilere konuşuyor, ama hiçbir zaman tam bağımsız, tam tarafsız bir gazeteciye konuşmadı.

Bana konuşsa ona dair çok ama çok güzel sorularım var. Hiç kimsenin aklının ucundan geçiremeyeceği cillop sorular.

Ama bence o röportaj çok da uzakta değil. Ben aklıma koyduğumu yaparım. Yeter ki aklıma bir sokayım. Asla vermez diyorlar…

Ama marifet zaten röportaj vermeyen kişiyi o röportaja ikna etmek…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seviyor musunuz?
Biz gazetecilerin liderleri çok sevme ya da sevmeme gibi bir lüksü yok. Olmamalı da… Arada hep bir mesafe kalmalı.Boşa dememiş Rahmetli Uğur Mumcu “Gazeteci politikacının yanağından öptüğü kişi değil, politikacının yumruğunu yiyen kişidir” diye…

Siyaset ile hep bir mesafe olmalı. Ha Erdoğan’ı çok seven gazeteciler elbette var ama onlar gazeteci değil TV Avukatı.

Ben seçilmişlere hep saygı duyarım. Sayın Erdoğan’ı da buraya halk getirdiğine göre, saygım sonsuz. Eleştirdiğim de oluyor, övdüğümde…

Türkiye’de başkanlık sistemi olur mu? Olursa ne olur?
7 Haziran sonrası konuşalım mı bunu? Çünkü o gün belli olacak başkanlık sistemi olur mu olmaz mı, hatta olursa ne olur 

İleriye yönelik planlarda neler var?
Elbette hayallerim var ama ben çok da planlı yaşayan biri değilim.Yarına çıkacağım ne malum? Gazetecilerin öldüğü, öldürüldüğü, işsiz kaldığı ya da çok sık demir parmaklıklara hapsedildiği bir yerde plan yapmak biraz zor…

Yalova Valisi’nin azarladığı iddia edilen Halil Serkan Öz; hayatını kaybetti. Ne hissettiniz?
Kanım çekildi, vicdanım vicdansızlara isyan etti. Yine boş duvarlarla konuştum durdum… 

Özellikle sosyal medyada sözünüzü hiç sakınmıyorsunuz? Kovulmaktan korkmuyor musunuz?
Kimseye küfür etmiyorum, hakaret etmiyorum.Sadece adaletli konuşuyorum. Kimseyi yermiyorum da.

Gerçeği söylemek ne zamandan beri suç oldu?

Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur derler ama bunun bir de onuncu köyü var değil mi?

Bir büyük ustayı daha – Kayahan’ı – kaybettik. Siz de cenazedeydiniz. Ustaya dair içinizde ne var?
Beşiktaş Belediyesi’nin 14 Şubat’ta yaptığı iş çok büyük bir işti.Ustayı o hasta haliyle sahneye çıkarmak ben son yılların en büyük işiydi.

Kayahan’ı işte o konserde kulisinde özel ziyaret etmek bana da kısmet oldu.

Başkan Murat Hazinedar meğer bana ne büyük bir kıyak yapmış.

Hiç unutmayacağım. Kulise giren birkaç kişiden biriydim ve son kez gördüm Kayahan’ı.

Çok büyük sanatçıydı. Muhtemelen herkes ilk onun şarkıları ile âşık olmuştur…

‘Her dönemin gazetecilerine’ söyleyecek bir sözünüz var mı?
Ben ne diyeyeyim ki onlara? Adı üzerinde işte her dönem gazetecisi.Yani gerçek gazeteci olanlardan bahsedelim.
Ağzımızı boşuna yormayalım…
Ama çok da istiyorsan tek kelime söyleyeyim.
“Allah ıslah etsin”…

Alev zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim.
Rica ederim. Büyük keyifti…
Yavuz Oymak 05.04.2015

Hep O’na Konuştular, Şimdi Konuşma Sırası O’nda

0
”Çılgın gazeteci” lakabı tam O’na göre…Doğru bildiğinden şaşmıyor.

Sözünün eri.

Mert!

Ekşi yemedim ki; midem ağrısın diyor!

Konuklarını sorularıyla köşeye sıkıştıran, sıkıştırdıkça daha çok soran ”delinin” teki!

Gazeteci O.

MEDYARADAR’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin bir konuştu, pir konuştu.

Şaşıracaksınız…

Çağlayan’da Avrupa’nın en büyük adliyesi basıldı ve savcı Mehmet Kiraz şehit edildi? Olayı ilk duyduğunuzda, tepkiniz ne oldu?

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği güzel bir etkinlik için Beşiktaş Belediye Başkanı Av. Murat Hazinedar ve bir grup gazeteci ile İtaya’ya gitmiştik.

Olay Floransa’ya indiğimiz gün gerçekleşti. Haberi ilk twitter’da gördüm, önce inanamadım, ardından ise an be an takip ettim.

İnsan şoke oluyor. O dehşet veren fotoğraf karesini gördüğümde adeta nefesim kesildi. Ama sonucun bu kadar ağır ve yaralayıcı olacağı aklımın ucundan geçmedi.
Anlayacağın kötü bir güne denk gelmişti bizim İtalya ziyaretimiz.

Ayrıca o gün bir de Türkiye kararmıştı. Şu çok konuşulan elektrik kesintisi olayı yani. Neresinden tutarsan tut. Çok kara bir gündü Türkiye için ve biz Türkiye’den çok uzaklardaydık…

 

PKK ile hükümet arasında çözüm süreci görüşmeleri sürerken; DHKP-C yeniden hareketlendi! Bu durumu nasıl okuyorsunuz?
Bu olayın çözüm süreci ile çok da ilişkisinin olduğunu düşünmüyorum.
Ayrıca bir çözümsüzlük varsa her zaman çözümden yanayım.
Ama meselemiz şu an bu değil. DHKP-C’yi çözmek çok da mümkün değil, ama bu sefer ki eylemleri hiç de diğerlerine benzemiyor.

Hepimiz ters köşe olduk. Zaman zaman kaybolup zaman zaman hortlayan bir örgüt var karşımızda.

Bence olan Berkin’e ve de ortada kalan iki yetim yavrucağa tabii bir de karanlıkları aydınlatmaya çalışan şehit savcımıza oldu.

Berkin’in şu an kemikleri sızlıyordur. Ne o ne de ailesi böyle bir olay olsun isterdi. Savcımız için çok üzgünüm.

Allah ailesine sabır versin. Dilerim en bu olayda karanlıkta kalmaz ve en kısa zamanda aydınlanır…

Adı ayyuka çıkmış, yüzü bilinen, her yerde aranan ve en son İstanbul Emniyeti’ne saldıran Elif Sultan Kalsen’i MİT neden yakalayamadı sizce?

Bu sorunun muhatabı ben değil, bahsettiğin kurum bence. Çok büyük laflar etmeyi sevmem, gerek yok öyle beylik lafları etmeye… 

Hâkim, savcılar, avukatlar ve idari personel adliyelere girerken aransın mı?
Eğer ortada bir güvenlik zafiyeti varsa ve bunun önüne geçilemiyorsa aranmalılar elbette.
Kimsenin burnu kanamasın artık…
 

İç güvenlik paketi artık onaylandı. Çekinceleriniz var mı?
Ülke için dilerim hayırlı olur, hayırsızı bizden uzak olsun…Öyle her gün eylemlerin içinde olan bir eylemci başı değilim. Sonuçta bir gazeteciyim, Ama demokratik ülkeler için fazla ağır bir paket!

Röportaj yapıp, çeşitli nedenlerden dolayı yayınlayamadığınız oldu mu hiç? Sizi hayrete düşüren bir anınızı paylaşır mısınız bu anlamda?
Olmaz mı? Hem de daha geçenlerde başıma geldi.
Çok ünlü bir sanatçı ile röportaj yaptım.
Tüm Türkiye’nin hayran olduğu hatta ona özendiği bir isim…
O isimle röportajımızda sadece sanat değil siyasette konuştuk.

İktidara yönelik büyük bir tepkisi vardı. Her kelimesi ayrı bir manşetti. İktidarı sevmiyor hatta iktidardan inmesi için dua ediyordu.

Röportajı tamamladım tam yayına gireceğim bir telefon geldi. Kendisi de arayamıyor utancından.

Basın danışmanına aratmış.
Yatırımları zarar görürmüş ve o röportajın asla yayınlanmaması gerekiyormuş. Avukatları devredeymiş vs.. vs..

Çok uğraştırırdılar ve de çok şaşırttılar beni. Neticede girmedim o röportajı. Ama o sanatçı gözümde eridi, bitti.

Beş o para etmez sahte bir karaktermiş. Yazık! Neyse artık yoğurdu üfleyerek yiyorum, her sanatçı ile röportaj yapmıyorum.

Twitter’de ‘’muhabirliğimi doyasıya yaşayamadım’’ yazdınız?  Neden?
Çünkü yaşatmadılar… İçimde kaldı. 

Neden?
Ben çok küçük yaşımda bu mesleğe atıldım. Zaten hayalimdi.Daha 16  yaşında Hürriyet’e, Posta’ya çok büyük manşetli haberler çıkarabilen cevval bir muhabirdim. Çok tırmaladım, tırnaklarımla çok kazıdım.

Herkesin stajı 40 gün sürer, benim 3 yıl devam etti. Bildiğin çaycılığını bile yaptım haber müdürlerimin, şeflerimin,  nedeni ise çok açıktı; sırf onlardan habere dair hep daha fazla şey öğrenebilmek için.

Öğrenmeyi çok seviyordum. Haberin piçi olmuştum adeta. Ne haberdir, ne değildir, ne ses getirir ne getirmez.

Ne reytingdir hemen kestirebiliyordum. Hastane muhabirliği yapıp sabahlara kadar betonlar üzerinde ambulans beklediğim de oldu.

Adliyelerde dayak yediğimde. Ama muhabirliğim kısa sürdü. Çünkü hangi kanala gidersem gideyim. Hemen bir yöneticilik verdiler.

Haber müdürlüğü, şef editörlük, istihbarat şefliği. Çok göze batıyordum galiba. Y

aşım küçük olsa da aklımı büyük görüyorlardı.Velhasıl bir kez masa başına oturdu mu bir daha da kaldırmıyorlar seni.
Muhabirlik bu mesleğin bence en büyük mertebesi.

Haber müdürlüğü vs hikaye…Reha Muhtar hep derki bana “Ah sen benim haber merkezimde benim dönemimde olacaktın ki bütün haberleri sana yaptırırdım.

Şimdi Boğaz’da iki ev sahibiydin” Boğaz’da evi istemezdim ama mikrofon elimde koşturmak için her halde canımı bile o yolda feda edebilirdim…

Çok kıskanıyorum o muhabir arkadaşlarımı…Ama işini bilen ve emek vereni.

Bazıları çok da teveccühü hak etmiyor…Bak İsmail Saymaz’a nasıl habercilik yapıyor adam.

Maşallah diyorum ve çok beğeniyorum. Karanlıkları aydınlatıyor resmen.

Türkiye’de gazetecilik öldü mü? Her şey ‘’bir telefona mı’’ bağlı?
Tabii ki hayır. Ben bu soruyu kabul etmiyorum ölen biri şu an bu soruları nasıl yanıtlayabilirdi ki?Ben gazeteciyim ve hala, her şeye rağmen işimi çok rahat yapıyorum, yapan da dolu. O telefonlar bize gelmez!gelemez….

Şehit savcı Kiraz’ın başına dayanan silahlı fotoğrafı kullanan basın kuruluşlarına Başbakan Davutoğlu tepki gösterdi ve o kuruluşlar cenazeye alınmadı. Nasıl yorumluyorsunuz?
Yanlış tabii ki. Basına akreditasyona her zaman karşı çıktım.Bence hiçbir basın mensubu haberde mahrum edilemez. Hele de ortada koca bir haber varsa sen o gazetecileri kedinin ciğere baktığı muameleye getiremezsin…

En çok kimle röportaj yapmak istiyorsunuz? Neden?
Ben Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile röportaj yapmayı çok istiyorum.Sen şimdi diyeceksin ki o her gün konuşuyor, senin için neden bu kadar önemli.

O belli gazetecilere konuşuyor, ama hiçbir zaman tam bağımsız, tam tarafsız bir gazeteciye konuşmadı.

Bana konuşsa ona dair çok ama çok güzel sorularım var. Hiç kimsenin aklının ucundan geçiremeyeceği cillop sorular.

Ama bence o röportaj çok da uzakta değil. Ben aklıma koyduğumu yaparım. Yeter ki aklıma bir sokayım. Asla vermez diyorlar…

Ama marifet zaten röportaj vermeyen kişiyi o röportaja ikna etmek…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı seviyor musunuz?
Biz gazetecilerin liderleri çok sevme ya da sevmeme gibi bir lüksü yok. Olmamalı da… Arada hep bir mesafe kalmalı.Boşa dememiş Rahmetli Uğur Mumcu “Gazeteci politikacının yanağından öptüğü kişi değil, politikacının yumruğunu yiyen kişidir” diye…

Siyaset ile hep bir mesafe olmalı. Ha Erdoğan’ı çok seven gazeteciler elbette var ama onlar gazeteci değil TV Avukatı.

Ben seçilmişlere hep saygı duyarım. Sayın Erdoğan’ı da buraya halk getirdiğine göre, saygım sonsuz. Eleştirdiğim de oluyor, övdüğümde…

Türkiye’de başkanlık sistemi olur mu? Olursa ne olur?
7 Haziran sonrası konuşalım mı bunu? Çünkü o gün belli olacak başkanlık sistemi olur mu olmaz mı, hatta olursa ne olur 

İleriye yönelik planlarda neler var?
Elbette hayallerim var ama ben çok da planlı yaşayan biri değilim.Yarına çıkacağım ne malum? Gazetecilerin öldüğü, öldürüldüğü, işsiz kaldığı ya da çok sık demir parmaklıklara hapsedildiği bir yerde plan yapmak biraz zor…

Yalova Valisi’nin azarladığı iddia edilen Halil Serkan Öz; hayatını kaybetti. Ne hissettiniz?
Kanım çekildi, vicdanım vicdansızlara isyan etti. Yine boş duvarlarla konuştum durdum… 

Özellikle sosyal medyada sözünüzü hiç sakınmıyorsunuz? Kovulmaktan korkmuyor musunuz?
Kimseye küfür etmiyorum, hakaret etmiyorum.Sadece adaletli konuşuyorum. Kimseyi yermiyorum da.

Gerçeği söylemek ne zamandan beri suç oldu?

Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur derler ama bunun bir de onuncu köyü var değil mi?

Bir büyük ustayı daha – Kayahan’ı – kaybettik. Siz de cenazedeydiniz. Ustaya dair içinizde ne var?
Beşiktaş Belediyesi’nin 14 Şubat’ta yaptığı iş çok büyük bir işti.Ustayı o hasta haliyle sahneye çıkarmak ben son yılların en büyük işiydi.

Kayahan’ı işte o konserde kulisinde özel ziyaret etmek bana da kısmet oldu.

Başkan Murat Hazinedar meğer bana ne büyük bir kıyak yapmış.

Hiç unutmayacağım. Kulise giren birkaç kişiden biriydim ve son kez gördüm Kayahan’ı.

Çok büyük sanatçıydı. Muhtemelen herkes ilk onun şarkıları ile âşık olmuştur…

‘Her dönemin gazetecilerine’ söyleyecek bir sözünüz var mı?
Ben ne diyeyeyim ki onlara? Adı üzerinde işte her dönem gazetecisi.Yani gerçek gazeteci olanlardan bahsedelim.
Ağzımızı boşuna yormayalım…
Ama çok da istiyorsan tek kelime söyleyeyim.
“Allah ıslah etsin”…

Alev zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim.
Rica ederim. Büyük keyifti…
Yavuz Oymak 05.04.2015

Usta Gazeteci’den Şok Açıklamalar: AK Parti Yüzünden İşsiz Kaldım

0
O’nun adını duyanlar; sözünü sakınmaz diyor hemen.Yıllların usta habercisi.

Yeni neslin yaşında fazla, ekranda.

Söylediğine göre; AK Parti hükümeti yüzünden işsiz kaldı.

Yeni nesil gazeteciler; hakkında öyle bir şey söyledi ki; şaşıracaksınız.

İşte noktasına virgülüne dokunmadan; gazeteci Zafer Arapkirli’nin dobra açıklamaları…

Türkiye’nin en büyük camialarından Fenerbahçe; ‘’yok olmaktan’’ son anda kurtuldu. Silahlı saldırıyı nasıl yorumluyorsunuz?

– Bu saldırının, sadece Fenerbahçe’ye değil, futbola, spora, toplum barışına ve huzuruna yönelik bir saldırı olduğunu düşünüyorum.Tetiği çeken her kim olursa olsun, bu konuların hiç farkında bilincinde olmayan bir meczup bile olsa, arkasındaki planlayıcıların ülkenin dibine patlayıcı koymayı amaçladığına inanıyorum.

Eğer olay sırasında şoför, ya da ( Tanrı esirgesin ) bütün takım kafilesi hayatını yitirseydi.

Bu ülkede sadece spor değil, tüm yaşam altüst olurdu. Tetiğin arkasında eller bunu gayet iyi biliyorlar sanırım.

Ekranda ‘’çıldırtan bir sakinliğiniz var.’’ Neden?
– Sakinliğimden kim çıldırmış? Merak ettim.Ayrıca; haber spikerliğinin ya da program sunuculuğunun ekranda bağırıp çağırıp, zıp zıp zıplayarak yapılması gerektiğini kim söylemiş?

Meslek hayatınız boyunca herhangi bir siyasinin hışmna uğradınız mı?
– Evet.. Şu anki iktidarın hışmına uğradığım için işsiz kaldığıma inanıyorum.Çünkü, medya kurumlarının yönetimlerini ve medyada öne çıkan isimleri, yetişmiş ve ekranda doğru dürüst habercilik sunuculuk yapan tarafsız – bağlantısız – namuslu gazetecileri teslim alabilmek, istediklerini yaptırabilmek için gösterdikleri çabalara direnmiş olmakla tanınırım.

Bunu da, benim gazetecilik geçmişimi ve mesleki performansımı bilen herkes bilir. Bu “hışım” dediğiniz şeye sadece ben değil, pek çok meslektaşım uğradı. Kişiselleştirmek de yanlış olur.

Türkiye’de ‘’muhalefet kalmadı’’ deniyor. Kalmadı mı?
– Muhalefet kalmadığına inanmıyorum. Her zaman muhalefet vardır.En baskıcı rejimlerde bile vardır.

Zaten tarih boyunca bu tür rejimlerin istisnasız biçimde hep yenik düşmüş olmalarının nedeni de, demokrasinin yani demokratik muhalefetin her zaman galip gelmiş olmasıdır.

Ezenler açısından üzgünüm.Maalesef bu böyle.. Onlar için de yenilgi kaçınılmaz..

En son Habertürk’teydiniz. Şuan çalışmıyorsunuz. Sizin gibi bir isim; 6 aydır işsiz kalıyorsa, medyada bir şeyler yanlış gidiyor diyebilir miyiz?
– Medyada, sadece benim gibi isimlerin işsiz kalması değil, pek çok yanlış var.Yukarıda da belirttiğim üzere, siyasetin medyanın tamamına hükmetmek istemesi, iletişimin (sosyal medya yasakları ve pek çok yolla)  her alanına hakim olmak istemesi ve bu amaçla her türlü baskıdan çekinmemesi, bu ülkeyi maalesef demokrasi liginde alt sıralara sürüklemiştir.

Bunu ben değil, uluslararası bağımsız sivil toplum kuruluşlarının istatistik ve raporları da söylüyor.

Sıkıntılı bir durum. Zafer Arapkirli’nin işsiz kalmasından daha önemlidir bu…

Zafer gider, otoyoldaki sıkışık trafikte şişe suyu, kağıt helva, muz filan satar karnını doyurur da.. Gerisini ne yapacağız? Bunu düşünmek lazım.

Siz yurtdışındaki haberciliği de çok iyi biliyorsunuz. Avrupa ya da Amerika’da adliye basılıp, bir savcı şehit edilse, o ülkelerin tavrı nasıl olurdu?
– Tavır derken, hükümetin ve kamuoyunun tepkisini birbirinden ayırmak lazım.. Kamuoyunda, kuşkusuz aynı tepki ve infial yaşanırdı…Olay korkunç bir terör eylemi.

Ama hükümetin tavrına bakınca; olayın üzerine gidiliş yöntemleri, medyaya karşı takınılan tavır, olay sonrasında otopsi raporunun gizlenmesi, olayın kuşkulu bir çok yönü bulunması, başka bir yığın sorunlu nokta varken, avukatların aranması aranmaması noktasında düğümlenmesi, beni açıkçası rahatsız ediyor.

Bir terör olayının üzerine giderken, eli kanlı bir terör örgütünden daha çok medyanın ve avukatların üzerine gidilmiş olması sizce normal mi?

Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın başına silah dayanmış fotoğraflarını yayınlamayı, nasıl değerlendiriyorsunuz?
–     – Bu tür görüntülerin, kuşkusuz toplumda büyük bir inifal yaratacağı ve rahatsızlık vereceği, belki de örgüt propagandası olarak hizmet edeceği gerçeği bir yanda…Ama öbür yanda da, bu tür kararları medyanın kendi kendine alması, başka bir deyişle medyanın kendi kendini regüle etmesi gerektiği yani siyasi iktidarın bu konuda “elinde sopa ile bunu yapmaya kalkışmaması gereği” de başka bir yanda…

Şunu da sormak gerek: Örneğin IŞİD vb. terör örgütlerinin benzer kanlı ve vahşi görüntülerini de yayınlayan medyaya bu yönde uyarılar gelmiş miydi? Ben hatırlamıyorum.

O yanlışsa ve mide bulandırıcı inifal uyandırıcı ise bu da aynısı.. Ya da tam tersi.. Özetle medyanın bu konularda kendi kararını kendi vermesi gerekir.

Yasaların ihlali söz konusu olursa savcıların görevini yapmaları doğaldır.

Ama “yayın yasağı” uygar ülkelere demokrasilere yakışmayan uygulamalardır. Bir başka deyişle “senin bu konuyu doğru dürüst işlemeye yetkinliğin kuşkulu.

Ben peşinen yayın yasağı getireyim” demek olmaz. Bu sadece faşist rejimlerde olur.

Sosyal medya hesaplarınızda; son birkaç aydır  ‘’muhalif çıkışlarınız’’ dikkat çekiyor. Özel bir nedeni var mı?
– ‘Son bir kaç aydır’ sözünü tekzip ederim. Beni tanıyanlar, okuma yazma öğrendiğimden beri, baskıya ve haksızlığa direnen bir kişiliğim olduğunu teyid edecektir.Gidin, sorun isterseniz.. Demokrasi adına bu tür çıkışlar yapmak için ve baskıcı nitelikli bir siyasi iktidarı eleştirmek için özel bir neden gerekir mi?

Genel bir neden (gerekçe) söz konusudur. O da şudur:  Onurlu bir aydın, meslek onurunu en yukarıda tutmaya gayret eden bir gazeteci ve namuslu bir insanım…

Bundan daha önemli bir neden olabilir mi?

Fuat Avni siz misiniz?
– Bunu Twitter’da da biri sordu geçenlerde. Ben olsaydım anında ele geçirirlerdi…O kadar gizlenebilmek için “karanlık” ve “arkası sağlam” güçlü bir el olmak lazım…

Benim yerim yurdum, yaptığım ettiğim, yazdığım çizdiğim ortada.. Fuat Avni’lik “başka bir kategori” .

Üstelik ben Fuat Avni denen şahsın ya da oluşumun (her kimse) bu düzene ve sisteme bir muhalefeti olduğunu düşünmüyorum.

O’nun derdi tek bir kişi ve çevresindekilerle. Sistemle bir sorunu yok…

Özellikle genç muhabirlerde gördüğünüz en büyük eksiklikler nelerdir?
– Genç muhabirlerde gördüğüm en büyük eksiklik, “cin olmadan adam çarpmak” istemeleri.Evet, sistem çok acımasız, rekabet çok çetin.. Ama “tepeye tırmanmak” için kendini göstermek için hiç bir eğitim ve birikim olmadan sırf zıp zıp zıplamak ve abuk subuk işlerle gündemde olmak, hem kendilerine hem de mesleğe zarar veriyor…

Eğitim, bilgi görgü artırımı ve en önemlisi de, ustalardan bir şeyler öğrenme çabası şart.

Donanımsız gazetecilik, muhabirlik, editörlük hatta hiç bir meslek yapılamaz.

Konu derin, oturup bir kitap yazsam ikinci hatta üçüncü cildine çok şey kalır…

Sadece güzel olmakla, göğüs açmakla ya da sadece ‘’iyi ilişkilerle’’ haber spikerliği yapılabilir mi?
– Yapılabilir(miş) demek ki… Yapılıyor.. Bu konuya girmek bile istemiyorum. 

13 yıllık Ak Parti hükümeti döneminde en çok hangi konu hakkında ‘’bu kadar da olmaz, pes’’ dediniz?
– Her gün diyorum. Herkes diyor. Daha da diyeceğim. Diyeceğiz. Öyle anlaşılıyor… 

En beğendiğiniz gazeteciler kimler? Meslekte kimlere niçin kırgınsınız?
– Her şeye rağmen, beğendiğim çok iyi gazeteciler var.İsim vermek istemiyorum. Atladığım isimler, arkadaşlarım olabilir. Ama ne mutlu ki, tüm olumsuzluklara rağmen, meslek onurunu ve kalitesini yüksekte tutan nice gazeteci var sektörde.

Meslekte çok insana kırgınım ama bu işlere kişisel düzeyde bakmak ve tartışmak istemem.

Kırgınlığımı kendi içimde ve o kişilerle aramda yaşamak istiyorum. Ortalık yerde isim bazında tartışmak yakışmaz.

İlber Ortaylı; haber spikerleri kendi dişlerinin ardından oluşturdukları bir Türkçe ile konuşuyorlar diye mevcut haber spikerlerine verdi veriştirdi. Haklı mı?
– Yerden göğe kadar haklı.Sadece Türkçe değil, hal ve tavır konusunda da temel yayıncılık kuralları ve ilkeleri konusunda da 1001 yanlış ve hata görüyorum.

İlber Hoca izleyici olarak eleştirmiş. Ben ise meslek erbabı olarak daha da ileri götürürüm bu eleştirileri.

Sosyal medyada sık sık da dile getiriyorum. Sadece bu konuda yazdıklarımı biri toplasa kitap çıkar ortaya.

7 Haziran genel seçimlerinde; bir sürpriz bekliyor musunuz?
– Seçim sonuçları ile ilgili bir fikir yürütecek, bir tahminde bulunacak kadar siyasetin dinamiklerini bilsem, şu anda kamuoyu araştırma firmaları bana iş verirdi herhalde.İddialı bir söz olur, şu olur bu olur diyebilmek.
Benim uzmanlık alanım değil.
Ben haberciyim..

Yavuz Oymak 06.04.2015

Usta Gazeteci’den Şok Açıklamalar: AK Parti Yüzünden İşsiz Kaldım

0
O’nun adını duyanlar; sözünü sakınmaz diyor hemen.Yıllların usta habercisi.

Yeni neslin yaşında fazla, ekranda.

Söylediğine göre; AK Parti hükümeti yüzünden işsiz kaldı.

Yeni nesil gazeteciler; hakkında öyle bir şey söyledi ki; şaşıracaksınız.

İşte noktasına virgülüne dokunmadan; gazeteci Zafer Arapkirli’nin dobra açıklamaları…

Türkiye’nin en büyük camialarından Fenerbahçe; ‘’yok olmaktan’’ son anda kurtuldu. Silahlı saldırıyı nasıl yorumluyorsunuz?

– Bu saldırının, sadece Fenerbahçe’ye değil, futbola, spora, toplum barışına ve huzuruna yönelik bir saldırı olduğunu düşünüyorum.Tetiği çeken her kim olursa olsun, bu konuların hiç farkında bilincinde olmayan bir meczup bile olsa, arkasındaki planlayıcıların ülkenin dibine patlayıcı koymayı amaçladığına inanıyorum.

Eğer olay sırasında şoför, ya da ( Tanrı esirgesin ) bütün takım kafilesi hayatını yitirseydi.

Bu ülkede sadece spor değil, tüm yaşam altüst olurdu. Tetiğin arkasında eller bunu gayet iyi biliyorlar sanırım.

Ekranda ‘’çıldırtan bir sakinliğiniz var.’’ Neden?
– Sakinliğimden kim çıldırmış? Merak ettim.Ayrıca; haber spikerliğinin ya da program sunuculuğunun ekranda bağırıp çağırıp, zıp zıp zıplayarak yapılması gerektiğini kim söylemiş?

Meslek hayatınız boyunca herhangi bir siyasinin hışmna uğradınız mı?
– Evet.. Şu anki iktidarın hışmına uğradığım için işsiz kaldığıma inanıyorum.Çünkü, medya kurumlarının yönetimlerini ve medyada öne çıkan isimleri, yetişmiş ve ekranda doğru dürüst habercilik sunuculuk yapan tarafsız – bağlantısız – namuslu gazetecileri teslim alabilmek, istediklerini yaptırabilmek için gösterdikleri çabalara direnmiş olmakla tanınırım.

Bunu da, benim gazetecilik geçmişimi ve mesleki performansımı bilen herkes bilir. Bu “hışım” dediğiniz şeye sadece ben değil, pek çok meslektaşım uğradı. Kişiselleştirmek de yanlış olur.

Türkiye’de ‘’muhalefet kalmadı’’ deniyor. Kalmadı mı?
– Muhalefet kalmadığına inanmıyorum. Her zaman muhalefet vardır.En baskıcı rejimlerde bile vardır.

Zaten tarih boyunca bu tür rejimlerin istisnasız biçimde hep yenik düşmüş olmalarının nedeni de, demokrasinin yani demokratik muhalefetin her zaman galip gelmiş olmasıdır.

Ezenler açısından üzgünüm.Maalesef bu böyle.. Onlar için de yenilgi kaçınılmaz..

En son Habertürk’teydiniz. Şuan çalışmıyorsunuz. Sizin gibi bir isim; 6 aydır işsiz kalıyorsa, medyada bir şeyler yanlış gidiyor diyebilir miyiz?
– Medyada, sadece benim gibi isimlerin işsiz kalması değil, pek çok yanlış var.Yukarıda da belirttiğim üzere, siyasetin medyanın tamamına hükmetmek istemesi, iletişimin (sosyal medya yasakları ve pek çok yolla)  her alanına hakim olmak istemesi ve bu amaçla her türlü baskıdan çekinmemesi, bu ülkeyi maalesef demokrasi liginde alt sıralara sürüklemiştir.

Bunu ben değil, uluslararası bağımsız sivil toplum kuruluşlarının istatistik ve raporları da söylüyor.

Sıkıntılı bir durum. Zafer Arapkirli’nin işsiz kalmasından daha önemlidir bu…

Zafer gider, otoyoldaki sıkışık trafikte şişe suyu, kağıt helva, muz filan satar karnını doyurur da.. Gerisini ne yapacağız? Bunu düşünmek lazım.

Siz yurtdışındaki haberciliği de çok iyi biliyorsunuz. Avrupa ya da Amerika’da adliye basılıp, bir savcı şehit edilse, o ülkelerin tavrı nasıl olurdu?
– Tavır derken, hükümetin ve kamuoyunun tepkisini birbirinden ayırmak lazım.. Kamuoyunda, kuşkusuz aynı tepki ve infial yaşanırdı…Olay korkunç bir terör eylemi.

Ama hükümetin tavrına bakınca; olayın üzerine gidiliş yöntemleri, medyaya karşı takınılan tavır, olay sonrasında otopsi raporunun gizlenmesi, olayın kuşkulu bir çok yönü bulunması, başka bir yığın sorunlu nokta varken, avukatların aranması aranmaması noktasında düğümlenmesi, beni açıkçası rahatsız ediyor.

Bir terör olayının üzerine giderken, eli kanlı bir terör örgütünden daha çok medyanın ve avukatların üzerine gidilmiş olması sizce normal mi?

Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın başına silah dayanmış fotoğraflarını yayınlamayı, nasıl değerlendiriyorsunuz?
–     – Bu tür görüntülerin, kuşkusuz toplumda büyük bir inifal yaratacağı ve rahatsızlık vereceği, belki de örgüt propagandası olarak hizmet edeceği gerçeği bir yanda…Ama öbür yanda da, bu tür kararları medyanın kendi kendine alması, başka bir deyişle medyanın kendi kendini regüle etmesi gerektiği yani siyasi iktidarın bu konuda “elinde sopa ile bunu yapmaya kalkışmaması gereği” de başka bir yanda…

Şunu da sormak gerek: Örneğin IŞİD vb. terör örgütlerinin benzer kanlı ve vahşi görüntülerini de yayınlayan medyaya bu yönde uyarılar gelmiş miydi? Ben hatırlamıyorum.

O yanlışsa ve mide bulandırıcı inifal uyandırıcı ise bu da aynısı.. Ya da tam tersi.. Özetle medyanın bu konularda kendi kararını kendi vermesi gerekir.

Yasaların ihlali söz konusu olursa savcıların görevini yapmaları doğaldır.

Ama “yayın yasağı” uygar ülkelere demokrasilere yakışmayan uygulamalardır. Bir başka deyişle “senin bu konuyu doğru dürüst işlemeye yetkinliğin kuşkulu.

Ben peşinen yayın yasağı getireyim” demek olmaz. Bu sadece faşist rejimlerde olur.

Sosyal medya hesaplarınızda; son birkaç aydır  ‘’muhalif çıkışlarınız’’ dikkat çekiyor. Özel bir nedeni var mı?
– ‘Son bir kaç aydır’ sözünü tekzip ederim. Beni tanıyanlar, okuma yazma öğrendiğimden beri, baskıya ve haksızlığa direnen bir kişiliğim olduğunu teyid edecektir.Gidin, sorun isterseniz.. Demokrasi adına bu tür çıkışlar yapmak için ve baskıcı nitelikli bir siyasi iktidarı eleştirmek için özel bir neden gerekir mi?

Genel bir neden (gerekçe) söz konusudur. O da şudur:  Onurlu bir aydın, meslek onurunu en yukarıda tutmaya gayret eden bir gazeteci ve namuslu bir insanım…

Bundan daha önemli bir neden olabilir mi?

Fuat Avni siz misiniz?
– Bunu Twitter’da da biri sordu geçenlerde. Ben olsaydım anında ele geçirirlerdi…O kadar gizlenebilmek için “karanlık” ve “arkası sağlam” güçlü bir el olmak lazım…

Benim yerim yurdum, yaptığım ettiğim, yazdığım çizdiğim ortada.. Fuat Avni’lik “başka bir kategori” .

Üstelik ben Fuat Avni denen şahsın ya da oluşumun (her kimse) bu düzene ve sisteme bir muhalefeti olduğunu düşünmüyorum.

O’nun derdi tek bir kişi ve çevresindekilerle. Sistemle bir sorunu yok…

Özellikle genç muhabirlerde gördüğünüz en büyük eksiklikler nelerdir?
– Genç muhabirlerde gördüğüm en büyük eksiklik, “cin olmadan adam çarpmak” istemeleri.Evet, sistem çok acımasız, rekabet çok çetin.. Ama “tepeye tırmanmak” için kendini göstermek için hiç bir eğitim ve birikim olmadan sırf zıp zıp zıplamak ve abuk subuk işlerle gündemde olmak, hem kendilerine hem de mesleğe zarar veriyor…

Eğitim, bilgi görgü artırımı ve en önemlisi de, ustalardan bir şeyler öğrenme çabası şart.

Donanımsız gazetecilik, muhabirlik, editörlük hatta hiç bir meslek yapılamaz.

Konu derin, oturup bir kitap yazsam ikinci hatta üçüncü cildine çok şey kalır…

Sadece güzel olmakla, göğüs açmakla ya da sadece ‘’iyi ilişkilerle’’ haber spikerliği yapılabilir mi?
– Yapılabilir(miş) demek ki… Yapılıyor.. Bu konuya girmek bile istemiyorum. 

13 yıllık Ak Parti hükümeti döneminde en çok hangi konu hakkında ‘’bu kadar da olmaz, pes’’ dediniz?
– Her gün diyorum. Herkes diyor. Daha da diyeceğim. Diyeceğiz. Öyle anlaşılıyor… 

En beğendiğiniz gazeteciler kimler? Meslekte kimlere niçin kırgınsınız?
– Her şeye rağmen, beğendiğim çok iyi gazeteciler var.İsim vermek istemiyorum. Atladığım isimler, arkadaşlarım olabilir. Ama ne mutlu ki, tüm olumsuzluklara rağmen, meslek onurunu ve kalitesini yüksekte tutan nice gazeteci var sektörde.

Meslekte çok insana kırgınım ama bu işlere kişisel düzeyde bakmak ve tartışmak istemem.

Kırgınlığımı kendi içimde ve o kişilerle aramda yaşamak istiyorum. Ortalık yerde isim bazında tartışmak yakışmaz.

İlber Ortaylı; haber spikerleri kendi dişlerinin ardından oluşturdukları bir Türkçe ile konuşuyorlar diye mevcut haber spikerlerine verdi veriştirdi. Haklı mı?
– Yerden göğe kadar haklı.Sadece Türkçe değil, hal ve tavır konusunda da temel yayıncılık kuralları ve ilkeleri konusunda da 1001 yanlış ve hata görüyorum.

İlber Hoca izleyici olarak eleştirmiş. Ben ise meslek erbabı olarak daha da ileri götürürüm bu eleştirileri.

Sosyal medyada sık sık da dile getiriyorum. Sadece bu konuda yazdıklarımı biri toplasa kitap çıkar ortaya.

7 Haziran genel seçimlerinde; bir sürpriz bekliyor musunuz?
– Seçim sonuçları ile ilgili bir fikir yürütecek, bir tahminde bulunacak kadar siyasetin dinamiklerini bilsem, şu anda kamuoyu araştırma firmaları bana iş verirdi herhalde.İddialı bir söz olur, şu olur bu olur diyebilmek.
Benim uzmanlık alanım değil.
Ben haberciyim..

Yavuz Oymak 06.04.2015

Hayko Bağdat: Annemden başka bana kızan yok

0

Melih Gökçek’in, kendisine “Ermeni” dediği için hakaret davası açtığı Gazeteci/ yazar Hayko Bağdat ile sosyal medyanın hâllerini konuştuk…

Yurtdışından yeni geldin. Senin için “Melih Gökçek’ten korktu, yurtdışına kaçtı” diyorlar, doğru mu?

Offf Tunca! Yok, hiçbir şeyden korkmuyorum ben. Korkacak, korkmamı gerektirecek bir şey yapmıyorum çünkü… Herkes gibi, mutlu olacağımız, huzurla yaşayacağımız bir memleket sevdası için uğraşıyorum. Dolayısıyla ben neden kaçayım ki? Bülent Arınç’tan duyduğumuza göre Melih Gökçek’in kaçmasını gerektirecek daha fazla nedeni varmış…

Twitter’daki takipçilerinden bazıları -mesela @aynurkayis- “Türkiye’de yaşanan her önemli gelişmede Hayko yurtdışına gidiyor” serzenişinde bulundu ama…

Bu aralar hayat çok yoğun geçiyor. Yeni kitabım Gollik çıktı mesela. Mayıs’ın başına kadar toplam 8 yurtdışı programım var. Kimseden veya bir şeyden kaçtığım için değil, bu doluluktan dolayı yurtdışına gidiyorum. Gökçek’in dava açtığını da döndüğümde öğrendim zaten. Henüz bana ulaşan bir şey yok, haber sitelerinde gördüm.

Gökçek’e “Ermeni” demişsin, o da bunu hakaret olarak algılamış. Artık birine “Ermeni’sin” diyerek nefretimizi kusacak salahiyeti Başgan’dan aldık mı yani?

Melih Gökçek bunu hep yapıyor. Bunun en pespaye hâli Gezi eylemlerinde yaşandı. Twitter’dan “Bu Gezicileri, arkalarındaki güçleri tanıyın” diye fotoğraflar paylaştı. Bu fotoğraflarda da İstiklal caddesinde Roma askeri kostümleriyle, yoldan geçenlerle fotoğraf çektiren insanlar vardı. Gökçek, o paylaşımıyla “Gezicilerin arkasında Rumlar ve Ermeniler var” dedi. PKK’liler için de “Bunlar Kürt kardeşlerimiz değildir. Aslında Ermeni’dir” falan dedi. En sonunda da Yeşiller Partisi’nin Eşbaşkanı Cem Özdemir’in Ermenistan ziyareti sonrasında “Ey, Cem Özdemir… Söyle bakalım; sen Ermeni kökenli misin” diye tweet attı. Ben de zaten o tweetin üzerine “Başgan, senin için de Ermeni diyolla”, “Vay be. Ankara’yı Ermeni’ye emanet etmişler”, “Bak sana resmen hakaret ediyorum, istersen dava aç” yazdım.

Çok ağır konuşmuşsun ama…

Meramımı anlatabildiysem ne mutlu bana. Sonuçta Gökçek böyle bir adam… Bu kadar vukuatlı birinin, böyle bir ironi karşısında bu duruma düşeceğini bilmiyordum. Dolayısıyla hayırlı olmuş bu davayı açması.

Niye?

‘Nefret suçu, ayrımcılık, ötekileştirme nedir’ gibi konuların tam olarak anlaşılması ve Melih Gökçek ve türevlerinin deşifre olması için önemli bir gelişme bu dava. Mesela ben Gökçek’e “Ermeni” dediğim için ceza alırsam harika olur ve bu durum, ancak rahmetli Aziz Nesin’in romanlarında görülebilecek bir hikayeye dönüşür.

Ne yani… Twitter insanın içini dışına mı çıkarıyor?

Elbette öyle çünkü sürekli kullanılan bir mecra. Kamuoyu önüne çıktığın zaman hazırlanıp, titizlendiğin ve bir takım notlar alarak kameralar karşısına geçtiğin bir ortam yok orada. Evde, pijamalarınla otururken, kalkanlarını indirip yazdığın bir mecra Twitter… Dolayısıyla zekânın ve bilgi düzeyinin ne kadar olduğunu insanların görmesine izin veriyorsun. Böylece herkesin biraz daha fazla iç yüzümüzü görmesine neden oluyor bu durum. Hatta biraz Biri Bizi Gözetliyor Evi gibi…

Evet…

20 yıl önce annelerimiz “Yolda Kadir İnanır’ı gördüm” diye günlerce anlatırdı. Ancak şimdi sosyal medya, ünlü insanlarla herkesin etkileşime geçebildiği bir imkan sağladı. Dolayısıyla burada da iki ihtimal var: Ya rezil ya da vezir olursun. Çünkü sahip olduğun malzeme neyse Twitter’da da onu veriyorsun insanlara.

Gökçek’in rezil olduğunu mu söylüyorsun… 

Valla bence Melih Gökçek iyi ki içki içmiyor… Böylesine bir malzeme, bir de alkolle falan birleşseydi sadece Türkiye değil, dünya fenomeni bile olurdu; o kadarını söyleyeyim sana. Zaten dava açtıktan sonra kendi avukatları hemen Anadolu Ajansı ile paylaşmış bu bilgiyi. ‘Bakın, bütün vatan hainleri benimle uğraşıyor’ demek için iyi bir profilim ben ne de olsa…

Senin gibi pek çok gazeteci ve yazarın kalabalık takipçi listesi var -ki sayende ben de zaman zaman bu takipçilerden faydalanıyorum- ama senin ki kadar sadık ve seven takipçisi olanı görmedik herhalde…

Az önce bahsettiğim ünlü isimlerin çoğunda, yaptıkları mesleklerden ötürü ağır abi ya da abla olma durumları vardı. Haber atlatanlar, Cumhur-başkanı’nın uçağına binenler, Meclis’te bakanlarla görüşmeler falan… Yani bu ciddi işleri yaparken, kamuoyu nezdinde ciddi bir adam olman gerekiyordu. Dolayısıyla biz o jenerasyona ait insanlar değiliz. Biz, Gezi zekasına sahip, Gezi’nin talep ettiği dünyaya yakınız. Bu yüzden sosyal medyada hiçbir zaman ağır abi taklidi yapmak zorunda hissetmedim kendimi, değilim de zaten. Ben Twitter’da paylaşım yaparken, çok yakın beş arkadaşımla sohbet edip, dertleşiyormuşum gibi takılıyorum. 300 bin değil, 30 milyon takipçim de olsa bu samimiyetten vazgeçmem ben. Bu samimiyet de bu linç ortamında plansız davranmamamdan ve hata yapmaktan korkmamamdan kaynaklanıyor.

‘Beni adam yerine koyup dava açmıyorlar’

Gökçek ile ilk defa biri hakkımda dava açmış oldu. Ki, -Eskiden orduya laf edemezdin, şimdi Erdoğan’a etmek yasak- Erdoğan’a yazılarımda çok ağır eleştiriler getirmiş olmama rağmen.  Ya beni adam yerine koyup, dava açmadılar ya da dava edilmeyi hakkedecek kadar kimseye bel altı saldırmadım.

Bazı davalar ya da çatışmalar bu toplumda, aslında o ana denk konuşulmayan ama konuşulması gereken konuların tartışılmasına neden olur. Bugün, Gökçek’in tavrıyla konuştuğumuz şey nefret söylemi, ötekileştirme ve ırkçılık. Sosyal medyada, Ermeniliği küfür sayan Gökçek’le ilgili konuyu bir pas olarak attım ortaya. Bayraktarlığını yapacak değilim fakat sivil toplum örgütleri ya da siyasetçiler elbette bu pası alıp, bu davanın takipçiliğini yapacak ve kamuoyu oluşturacaklardır.

Bugün Ermeni çocukları sokaklarda top oynuyor, askere gidiyor. Beri yandan da bir Belediye Başkanı kalkıp,

‘Ermeni’ diyerek birine hakaret ettiğini sanıyor. Ayıptır kardeşim!

Takipçilerim hakaret edenlere dersini veriyor

Türkiye’de benim profilimdeki insanların hayatları pek fazla bilinmiyor. Nihayetinde 100 yıllık bir resmi ideolojinin şeytanlaştırdığı insanlardan bahsediyoruz.

Kurtuluş ya da Beyoğlu’ndaki insanlar dışında, mesela Konya’daki bir adam için Hayko, elinde süngüyle bekleyen ve Türk geçerse onu vuracak bir adam olarak görülüyordu, sosyal medyadan önce. Farklı yerlerdeki insanların, daha önce hayatıma dair pek fazla bilgisi olduğunu sanmıyorum.

Sosyal medya iyi bir iletişim mecrası. Paylaşımda bulundukça, insanların bana dair kaygılarının azaldığını görüyorum. Eskiden daha çok tehdit ve hakaret vardı. Zaman zaman bu tehditlerden ürkütücü olanları Retweet ediyorum. Hukuki işlem başlatmama gerek kalmıyor çünkü takipçilerim onun dersini çoktan vermiş oluyor zaten.

Bir gün durup dururken biri kalkıp bana küfür etti ve ‘Adam ol birazcık, durup dururken kimseye küfür edilmez’ dedi. Sonra ben bunu takipçilerimle paylaştım. Paylaşmaz olaydım… Benim dağarcığımda olmayan küfürlerle boğdular adamı.

O ülke senin, bu TV kanalı benim gezip duruyorsun. Şöhret başını döndürmüyor mu?

Daha önce de yazılar yazan ya da TV programlarına katılan biriydim. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum ama her şey biraz hızlı gitti.

Brüksel’e gidip, PKK’ye yakın Mednuçe TV’ye çıkıyorum, ardından Cemaat’in Bugün’ünde program yapıyorum, hükümete yakın Beyaz TV’ye konuk oluyorum ya da CNN Türk’te bir tartışma programına katılıyorum. Burada önemli olan; ‘Şuncuların Hayko’su’ olmamam.

Herhangi bir TV kanalından çıktıktan sonra kimseye hesap vermek zorunda değilim.

Beraber program yaptığımız adamları yayından sonra bakanlar falan arayıp, fırçalıyor. Beni, ‘Başımızı yine belaya sokacaksın’ diyen annemden başka arayan yok.

Program sırasında bir benim yüzümü, bir de Abdülkadir Selvi’nin yüzünü zoomlasınlar. Neyin kavgasını yaparsak yapalım ben haklıyım çünkü ben gerçeğim.

TUNCA ÖĞRETEN 05.04.2015

TARAF