Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 58

Rojin: Kadınları kim öldürüyor?

Sanatçı Rojin, Roboskili anneleri, erkeklerin katlettiği kadınları, IŞİD vahşetinden kaçanları bir araya getiren yeni albümü “Ji nûve: Yeniden”i kadınlara ithaf ediyor. Rojin, diyor ki: Bütün erkekler cinayetlere tepkili. Peki kadınları kim öldürüyor?

Rojin’in altıncı albümü “Ji nûve :Yeniden”; Türkçe, İngilizce ,Çerkezce, Zazaca , Kürtçe ve Soranice yorumlardan oluşuyor. Albüm tam bir kadın albümü. Roboskili anneler de bu albümde, kadın cinayetleri de, IŞİD’in kadınlara yaptığı zulüm de. IŞİD terör örgütünün vahşetini bir kadının gözünden anlatan Rojin, ”Utanç” anlamına gelen şarkısını hem Kürtçe hem İngilizce olarak seslendirmiş. 22 Haziran 2010’da, Bitlis’te boşandığı eşi tarafından 9 yerinden bıçaklanarak katledilen, hayatı “Hani Meral” belgeseline konu olan Meral Güner’in son haykırışları da bu albümde yer alıyor. Albümü için büyük emek harcadığını, şarkı sözlerini yazıp yazıp attığını anlatan Rojin ile albüm sürecini ve Türkiye’de kadına bakışı konuştuk…

”BIRAK BENİ YAŞAMAK İSTİYORUM”

Albümde altı dilde şarkı olması neyi anlatıyor?
Ülkemizin güzelliğini anlatıyor. Ne kadar çok dilimiz, kültürümüz olduğunu, ne kadar zengin bir yaşantımız olduğunu anlatıyor.

”Yeniden” tam bir kadın albümü. Neden böyle bir işe giriştiniz?
Evet albüm tam bir kadın albümü oldu. Özgecan cinayeti bir dönüm noktası gibi oldu ama değişen çok da bir şey yok. Özellikle ”Mırin” isimli şarkım 2011’de Bitlis’te eski eşi tarafından bıçaklanarak öldürülen bir kadının son çığlığı. ”Bırak beni, bırak beni, yaşamak istiyorum” diyor. Meral Güner, kendine yeniden bir hayat kurmuştu. Bu yüzden albümün adı ”Yeniden.” Yeniden bütün kadınları anlatıyor. Boşanmak istediğinde, hayata yeniden başlamak istediğinde baskı gören, öldürülen kadınları Hayat bir savaş ve kadınlar hep yeniden bir şeyleri kurmak zorundalar.

Roboskili anneler için yaptığınız şarkıya annelerden bir yorum geldi mi?
Onlara sözüm vardı. Roboski’ye her gittiğimde anneler, ”Çocuklarımızdan söz edilince sanki yavrularımız gelmişler duygusunu hissediyoruz. Bizim çocuklarımız için şarkı yapar mısın?” diyorlardı. Şarkı da hazırdı zaten. Demoyu onlara dinlettim, ”Şimdiye kadar bizimle ilgili yapılmış en güzel şarkı” dediler. Sadece anmalarda değil zaman zaman o anneleri ziyare ediyorum, acılarını hafifletmek için.

”IŞİD cinayetlerini görmezden gelemezdim”

Albümde IŞİD’in katliamları da es geçilmemiş…
Yüzyılın vahşeti IŞİD cinayetlerini görmezden gelemezdim. Belki hepimizin hayatında ancak filmlerde gördüğü vahşeti ilk kez hemen sınırımızın ötesinde hissettik. Şengal’de kadınlar satıldı, tecavüze uğradı ve dünya bunu seyretti. İnsanlar susuzluktan öldü. Kerbela’yı yeniden yaşadık. Kobane’de insanlarımız evlerinden, yurtlarından, hayatlarından oldu. Şerm isimli şarkıma ”Bir kadın kaçıyor ve uzakta tüten dumanı görüp ağlayarak. Uzakta bir duman tütüyor, karanlık tarih tekrar ediyor” diye başladım. Bu şarkı da kadın duyarlılığını taşıyor.

Türkiye’de kadına bakış nasıl sizce?
Twitter ve Facebook’a baktığımda ”Bu kadınları kim öldürüyor?” diyorum. Bütün erkekler tepkili, hepsi kadın hakları savunucusu. Evlerinin içine bir kamera koyalım, o ”kadın hakları” diyen erkeklerin evlerinde annelerine, kız kardeşlerine, eşlerine, sevgililerine nasıl eşitlikten uzak davrandığını görelim. Gece yarısı erkekler gibi özgür değiliz, aynı işi yapıyoruz daha az para alıyoruz. Her türlü ayrımcılık aşağılama ile karşı karşıyayız. Ayrımcılık erkeklerin hayatının içine sinmiş. Belki şiddet uygulamıyorlar ama başka şeyler yapıyorlar. Bu toplumda bekaret denen bir kavram var. O zaman biz de erkeklerde bekaret arayalım kaç bakir erkek bulabiliriz ki?

”Şarkı sözlerini silip silip yeniden yazdım”

Albüm süreci nasıl geçti?
17 şarkı var. 8 eser sözü müziği ile  bana ait. Albüm üzerinde 2011’den beri çalışıyorum. 58 müzisyen, 7 aranjör çalıştı. Çok emek verdik. İnanıyorum ki hak ettiği yeri bulacak. Şarkı sözlerini yazarken belki 20 çöp kutusunu doldurdum, günlerce uykularım kaçtı, silip silip yeniden yazdım. Sözleri ruhumun derinlerinden çıkardım defalarca bu değil de bu diye değiştirdim. Çok olumlu geri
dönüşler alıyorum.

Klip için şarkı seçimini nasıl yaptınız?
Albüm isminde olan şarkıya klip çekelim diye Avrupa Müzik ile ortak karar verdik. Bu arada ilk kez kendi yapım şirketim ile albüm çıkarıyorum. Klip konusunda kararı onlara bıraktım. Ji nûve’ye klip çekilmesine karar verdiler. Sizin aracılığınızla onlara teşekkür ediyorum. İlk kez Kemal Başbuğ ile çalıştım. Çok profesyonel ve ne istediğini bilen bir yönetmen. Onunla yeni bir klip daha çekiyoruz.

“Eve geldiğimde onun sevinci her şeye bedel”

Köpeğiniz ile ilişkiniz çok güzel.  Ne zamandır birliktesiniz?
Togo’ya aşığım resmen. (gülüyor) Çocukluğumda ısırılma tehlikesi yaşadığım için köpeklerden korkuyordum. Sitemizde Poyraz isminde bir Alman kurdu ile dostluğum onunla yalnızlığından doğdu. Veterinere götürmeler, mamalar almalar, beraber yürürüyüşlere çıkmalar… Malesef Poyraz’ı organ yetmezliğinden kaybettik. 1 yıl kendime gelemedim. Kulübenin önünden her geçtiğimde ağlıyordum kendimi tutamıyordum. Öldüğünde gözü açıkmış. Veteriner bana ”Sizi bekledi” dedi. Togo’ya tanışmamıza gelince… Togo’nun sahibi ondan sıkılmış, Erbil’deki ortağıma bırakmış. Bu çok klasik ve acı bir şey. Orada da avluya bağlıyorlar. O havladıkça komşular şikayet ediyor. Çocuklar taş atıyor. Atılan taşları oyun sanıyor. En sonunda kargoyla kaçak yolla Türkiye’ye gönderdim. Saatlerce kutuda geldiği için daireler çiziyordu, şaşkın, üstü başı pislik içinde. Yıkadım, veterinere götürdüm, sağlık karnesi çıkardım, aşılarını yaptırdım. Şimdi sokak köpekleri sosyete köpeği diye ona havlıyorlar. 1 yıldır onunlayım her aileye tavsiye ediyorum. Çocuklar hayvanla tanışmalı, sabretmeyi, şevkati, sevgiyi öğrenmeliler. Eve geldiğimde onun o sevinci her şeye bedel.

Meltem Yılmaz 29.03.2015

YURTPAZAR

Mehmet Yücel ile Çikolata Şefliği ve Giano Çikolata Üzerine…

Giano Çikolata’nın kurucusu olan ve aynı zamanda Chocolate Academy ve Bilgi Üniversitesi’nde eğitmenliği birlikte yürüten çikolata şefi Mehmet Yücel ile çikolata ve kendi kariyeri üzerine keyifli bir sohbet yaptık.

Sözü fazla uzatmadan röportajımıza geçiyoruz…

B.Ö. : Bizim patron (Salih Seçkin Sevinç) size Türkiye’nin Willy Wonka‘sı diyor. Neden çikolata işine girdiniz, bu aşk nereden geliyor?

M.Y. : Sizin patron sağ olsun, iltifat ediyor. Bu tarz şeyleri duymak çok memnun ediyor beni tabii ki…

Çikolata işine girmem abimin aldığı bir kitapla başladı. O da benim ilgimi farketmiş olacak ki o kitabı alma ihtiyacı duymuş. Kitabı çok hızlı bir şekilde bitirdiğimi hatırlıyorum. Sonra çikolata hakkında bir çok şey öğrenmek istediğimi farkettim ancak istediğim bilgilere maalesef ülkemizdeki basılmış kitaplarla ulaşamayacağımı anladım. Her yurtdışı seyahatimden kitaplarla dönüyordum. Sanıyorum Türkiye’deki en kapsamlı çikolata kütüphanesine sahip olan kişi benimdir. 1940’larda ilk basımı yapılmış kitaplardan, 2 ay öncesinde çıkmış kitaplara kadar çok geniş ve değerli bir arşivim var.

2010 yılında Bağdat Caddesi Suadiye’de kuruyemiş üzerine bir mağaza açmıştık. O zaman ki çikolata bilgimin elverdiği kadarla kuruyemişli tabletler yapıyordum. Derken tabelaya ‘El Yapımı Çikolata’ ibaresini de ekledik. Hiç unutmuyorum, bir gün iki genç bayan gelip ‘El Yapımı Çikolataları’ görmek istediler, tabletleri görünce de gülüp mağazadan çıktılar. İşte o gün hayatımın dönüm noktası oldu diyebilirim. O kadar içerledim ki olaydan çok kısa bir süre sonra Belçika’ya çikolata eğitimine gittim.

Orada aldığım eğitimden sonra yaptığım farklı çeşitlerde ki çikolatalarla çok büyük satış rakamları yakaladık. İnsanların duyunca burun kıvırdığı rokfor peynirli çikolatam, en çok satılan ürün haline geldi. Mağazayı çikolata taşımaya başlamıştı. Sonrasında kiraların yüksekliği ve kendimi bu alanda geliştirmek istemem nedeniyle mağazayı tasfiye ettik. Giano’yu kurup online olarak satış yapmaya karar verdik. Kısa bir süre içinde ise Giano Chocolate olarak bir mağaza açma düşüncemiz var.

Aynı zamanda dünyanın en büyük çikolata fabrikası olan Belçika menşeili Callebaut’un Türkiye Chocolate Academy’sinde ve de mezun olduğum okul olan Bilgi Üniversitesi’nde çikolata üzerine eğitimler veriyorum.

B.Ö. : Aileniz kuruyemiş sektöründe siz ise çikolatayı tercih ettiniz neden? Bu planlı bir gelişim mi, yoksa ansızın gelen bir ilham mı? Ayrıca Giano çikolatanın ismi nereden geliyor?

M.Y. : Ailem endüstriyel kuruyemiş sektöründe 45 yıldır faal. Hatta bu sektörün en iyi bilinen şirketi konumunda. Benim çikolatayı tercih etmem kuruyemişe sırtımı dönmem gibi algılanmasın, hiçbir zaman kuruyemişi bırakma gibi bir planım olmadı. Aksine en az çikolatayla ilgilendiğim kadar onunla da haşır neşirim. En büyük şansım ailemin çikolata konusunda her zaman destek vermesidir. Zaten kuruyemiş-çikolata ikilisi birbirine çok da yabancı değil. Aynı zamanda sahip olduğumuz kuruyemiş fabrikası bana çikolata hammaddesi konusunda sonsuz esneklik sağlıyor. İstediğim ürünü, istediğim şekilde elde etmek benim için inanılmaz bir avantaj.

Hedefim kuruyemiş ve çikolatayı beraber yürütüp ikisini de hak ettiği noktalara taşımak.

Giano adını bulan kişi benim. Giano klasik Roma’da bir tanrı. Görevi kapılardan giren ve çıkanları kontrol etmek. Bunu rahatça yapabilmek için bir kafada zıt yönlere bakan iki yüze sahip.

Felsefi olarak da Giano, devirler arası geçişi ifade ediyor. Biz de bu felsefeden yola çıkarak farklı lezzetteki çikolatalarımızla bir devri kapatıp, çikolata severlere tamamen farklı bir çikolata tecrübesi yaşatacak yepyeni bir devir başlatacağımızı düşünüyoruz.

B.Ö. : Ne çeşit çikolatalarınız var? Nasıl bir ürün gamı geliştirdiniz?

M.Y. : Trüf ağırlıklı bir koleksiyonumuz var. Şu an halihazırda 21 farklı trüf çeşidimiz var. Bunlara ek olarak da 5 farklı pralin ve de 6 farklı çeşit tabletimiz bulunuyor. Çok kısa bir süre içinde koleksiyonumuzun çeşitliliği de artacak.

B.Ö. : Siz mesela Giano‘dan çikolata alacak olsanız hangi çeşitlerden sipariş verirdiniz?

M.Y. : Bu bence en zor soru. Ama Giano’dan ilk kez alışveriş yapan bir kişinin kendisine ‘Klasik mi yoksa sıra dışı mı?’ sorusunu sorması lazım. Vereceği cevaba göre zaten seçim kendiliğinden gelecektir. Tüm çikolataları yaratan kişi benim, birini diğerinden ayırt etmek pek mümkün değil benim için, dolayısı ile hepsini çok seviyorum.

B.Ö. : Bir çikolatanın iyi bir çikolata olup olmadığını nasıl anlarız?

M.Y. : Bu soru belki de en çok sorulan çikolata sorusu. Özellikle internette o kadar çok bilgi kirliliği var ki bu konuda yanlış yazılan yazıları okudukça rahatsız oluyorum. Kimisine göre ele değer değmez erimeli, kimisine göre ağızda acımsı tat bırakmamalı, kimisine göre ise pürüzsüz olmalı… Bu verilen cevaplar maalesef kulaktan dolmanın ötesine geçmiyor benim için.

Şu kadarını söyleyeyim bu saydıklarımın hepsi çikolata kalitesinden çok daha başka sebeplerden dolayı kaynaklanıyor olabilir. Bu sorunuza teknik bir cevap vermektense, “yiyen kişinin tadını beğenip, mutlu olduğu çikolata bence en güzel çikolatadır” diyeceğim. Tüketiciler için çikolata kalitesinin göreceli olduğuna inanıyorum.

Yoksa fazla alkalize olmamış, orijin haricinde konçlama süresi kısa tutulmuş, iyi kristalize edilmiş, bitter için kakao yağı oranı %36larda olmalı, toz kakao eklenmemiş olmalı desem kafa karıştırmaktan öteye gitmemiş olurum.

B.Ö. : Çikolata üretiminin handikapları neler? Tedarikten üretime ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

M.Y. : Çikolata üretimin en büyük handikapı üst düzey çikolata bilgisi gerektirmesidir. Ben ekibimi ilk olarak teorik, ikinci olarak da pratik olmak üzere uzun bir eğitimden geçiririm. Bir de üretimdeki hijyen çok önemli bir kriterdir.

Bizim atölyemiz ISO 22000 Gıda Güvenliği, OHSAS 18001 İş Sağlığı Güvenliği, ISO 14001 Çevre Güvenliği, ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi sertifikalarının dayattığı üretim anlayışı içindedir ve tüm bu belgelere de sahiptir. Tüm çalışanlarımız da bu bilinçle üretim yapmaktadırlar.

Tedarik konusunda ise çikolatalara ulaşmak çok kolay olmuyor maalesef.Çikolata olarak Fransız Cacao Barry kullanmaktayız, fakat istediğimiz her seriyi getirtemiyoruz.

Örneğin; Türkiye’de Cacao Barry’nin 4 farklı bitter çikolatası bulunurken, bu rakam Fransa’da 18’dir. Çikolata pazarını da düşünürsek aslında bu rakamın Türkiye için en az 10 olması gerekirdi. Bu konuyu da yakın zamanda aşarak farklı tedarik yöntemlerine yöneleceğiz.

B.Ö. : Çikolata dışında yeme-içmeye ilginiz nasıl? Hangi yemekleri seversiniz?

M.Y. : Hem ticari hem de sosyal olarak yeme-içme kültürü hayatımın bir parçasıdır. Bundan da çok zevk aldığımı söylemeliyim. Mutfak Dostları Derneği’nin bir üyesiyim, yeni tat ve lezzet keşifleri yapmak beni her zaman çok heyecanlandırıyor. Kendimi ise gurme olmaktan ziyade iyi bir gurman olarak tanımlayabilirim. Sırf deniz mahsülleriyle hayatımın kalanını geçirebilirim.

B.Ö. : Dışarıda yeme-içme ile aranız nasıl? Sokak lezzetlerini sever misiniz mesela? Bize vereceğiniz tüyolar var mı?

M.Y. : Evden çok dışarıda yemek yiyoruz sanırım. Sokak lezzetlerine hem çok saygılıyım, hem de çok meraklı. Fine dining mi sokakta kokoreç mi deseniz kesinlikle tercihim ikincisi olur. Sokak lezzeti tüyosu vermek sizin işiniz. Ama Beşiktaş Çilekli Tesisleri’nin köşesindeki simitçinin özenle hazırlanmış maydanozlu, domatesli, ezine peynirli simit sandviçini saymazsam haksızlık etmiş olurum.

B.Ö. : Ailenizde kim iyi yemek yapar? Bu kişinin en sevdiğiniz yemeği nedir?

M.Y. : O açıdan çok şanslıyım. Ailemin bir tarafı Yunanistan, diğer bir tarafı Orta Anadolu’dan geliyor. Babanem, annem ve teyzemler inanılmaz lezzetli yemekler yaparlar. Kayınvalidem ise Lübnanlı. Onların mutfağını da anlatmaya zaten gerek yok. Ailemin tüm fertleri çok yetenekliler yemek konusunda, ama sanırımannemin yağ mantısı ve de etli yaprak sarması için en sevdiğim yemeklerdir dersem kimse kusura bakmaz.

Konusu gelmişken yeme içmenin bir kültür olduğunu ve bu kültürümüzü her geçen gün yitirdiğimizi düşünüyorum. Bu yüzden ailemin aşçılarından belirli bir formatta hazırladığım kağıtlara, akıllarına geldikçe bildikleri tarifleri yazmalarını istiyorum. Başta zorlansalar da şu an sistem tıkır tıkır işlemekte. Umuyorum ben de onlardan aldığım bu emanetleri yeni nesillere aktarabilirim. Ancak bu şekilde o kültüre gereken değeri verir, yok olmaktan koruyabiliriz.

B.Ö. : Son olarak bu işe yeni başlamak isteyenlere tavsiyeleriniz neler? Kimler çikolata şefi olabilir? Çikolata şefi olmanın gereklilikleri nelerdir? Nasıl bir yol izlemeliler?

M.Y. : Çikolata şefi olmanın olmazsa olmaz kuralı çikolataya karşı duyulması gereken sevgi ve tutku. Bu, işin altın kuralı. Sonrasında çok okumalı, çok araştırmalılar. Yeniliklere açık olup iyi bir mutfak disiplininden geçmeleri ise kendileri için büyük bir avantaj olur. Son olaraksa yabancı dil bilmek, yabancı şeflerle çalışabilme açısından çok önemlidir. Çünkü ancak bu yolla yeni metotlara ulaşabilirler.

B.Ö. : Bizimle bu kıymetli bilgileri paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız bu konuya meraklı gençlere faydası dokunur. Size de kariyerinizde başarılar dileriz.

Betül Özden 27.03.2015

HARBİYİYORUM

Mehmet Yücel ile Çikolata Şefliği ve Giano Çikolata Üzerine…

Giano Çikolata’nın kurucusu olan ve aynı zamanda Chocolate Academy ve Bilgi Üniversitesi’nde eğitmenliği birlikte yürüten çikolata şefi Mehmet Yücel ile çikolata ve kendi kariyeri üzerine keyifli bir sohbet yaptık.

Sözü fazla uzatmadan röportajımıza geçiyoruz…

B.Ö. : Bizim patron (Salih Seçkin Sevinç) size Türkiye’nin Willy Wonka‘sı diyor. Neden çikolata işine girdiniz, bu aşk nereden geliyor?

M.Y. : Sizin patron sağ olsun, iltifat ediyor. Bu tarz şeyleri duymak çok memnun ediyor beni tabii ki…

Çikolata işine girmem abimin aldığı bir kitapla başladı. O da benim ilgimi farketmiş olacak ki o kitabı alma ihtiyacı duymuş. Kitabı çok hızlı bir şekilde bitirdiğimi hatırlıyorum. Sonra çikolata hakkında bir çok şey öğrenmek istediğimi farkettim ancak istediğim bilgilere maalesef ülkemizdeki basılmış kitaplarla ulaşamayacağımı anladım. Her yurtdışı seyahatimden kitaplarla dönüyordum. Sanıyorum Türkiye’deki en kapsamlı çikolata kütüphanesine sahip olan kişi benimdir. 1940’larda ilk basımı yapılmış kitaplardan, 2 ay öncesinde çıkmış kitaplara kadar çok geniş ve değerli bir arşivim var.

2010 yılında Bağdat Caddesi Suadiye’de kuruyemiş üzerine bir mağaza açmıştık. O zaman ki çikolata bilgimin elverdiği kadarla kuruyemişli tabletler yapıyordum. Derken tabelaya ‘El Yapımı Çikolata’ ibaresini de ekledik. Hiç unutmuyorum, bir gün iki genç bayan gelip ‘El Yapımı Çikolataları’ görmek istediler, tabletleri görünce de gülüp mağazadan çıktılar. İşte o gün hayatımın dönüm noktası oldu diyebilirim. O kadar içerledim ki olaydan çok kısa bir süre sonra Belçika’ya çikolata eğitimine gittim.

Orada aldığım eğitimden sonra yaptığım farklı çeşitlerde ki çikolatalarla çok büyük satış rakamları yakaladık. İnsanların duyunca burun kıvırdığı rokfor peynirli çikolatam, en çok satılan ürün haline geldi. Mağazayı çikolata taşımaya başlamıştı. Sonrasında kiraların yüksekliği ve kendimi bu alanda geliştirmek istemem nedeniyle mağazayı tasfiye ettik. Giano’yu kurup online olarak satış yapmaya karar verdik. Kısa bir süre içinde ise Giano Chocolate olarak bir mağaza açma düşüncemiz var.

Aynı zamanda dünyanın en büyük çikolata fabrikası olan Belçika menşeili Callebaut’un Türkiye Chocolate Academy’sinde ve de mezun olduğum okul olan Bilgi Üniversitesi’nde çikolata üzerine eğitimler veriyorum.

B.Ö. : Aileniz kuruyemiş sektöründe siz ise çikolatayı tercih ettiniz neden? Bu planlı bir gelişim mi, yoksa ansızın gelen bir ilham mı? Ayrıca Giano çikolatanın ismi nereden geliyor?

M.Y. : Ailem endüstriyel kuruyemiş sektöründe 45 yıldır faal. Hatta bu sektörün en iyi bilinen şirketi konumunda. Benim çikolatayı tercih etmem kuruyemişe sırtımı dönmem gibi algılanmasın, hiçbir zaman kuruyemişi bırakma gibi bir planım olmadı. Aksine en az çikolatayla ilgilendiğim kadar onunla da haşır neşirim. En büyük şansım ailemin çikolata konusunda her zaman destek vermesidir. Zaten kuruyemiş-çikolata ikilisi birbirine çok da yabancı değil. Aynı zamanda sahip olduğumuz kuruyemiş fabrikası bana çikolata hammaddesi konusunda sonsuz esneklik sağlıyor. İstediğim ürünü, istediğim şekilde elde etmek benim için inanılmaz bir avantaj.

Hedefim kuruyemiş ve çikolatayı beraber yürütüp ikisini de hak ettiği noktalara taşımak.

Giano adını bulan kişi benim. Giano klasik Roma’da bir tanrı. Görevi kapılardan giren ve çıkanları kontrol etmek. Bunu rahatça yapabilmek için bir kafada zıt yönlere bakan iki yüze sahip.

Felsefi olarak da Giano, devirler arası geçişi ifade ediyor. Biz de bu felsefeden yola çıkarak farklı lezzetteki çikolatalarımızla bir devri kapatıp, çikolata severlere tamamen farklı bir çikolata tecrübesi yaşatacak yepyeni bir devir başlatacağımızı düşünüyoruz.

B.Ö. : Ne çeşit çikolatalarınız var? Nasıl bir ürün gamı geliştirdiniz?

M.Y. : Trüf ağırlıklı bir koleksiyonumuz var. Şu an halihazırda 21 farklı trüf çeşidimiz var. Bunlara ek olarak da 5 farklı pralin ve de 6 farklı çeşit tabletimiz bulunuyor. Çok kısa bir süre içinde koleksiyonumuzun çeşitliliği de artacak.

B.Ö. : Siz mesela Giano‘dan çikolata alacak olsanız hangi çeşitlerden sipariş verirdiniz?

M.Y. : Bu bence en zor soru. Ama Giano’dan ilk kez alışveriş yapan bir kişinin kendisine ‘Klasik mi yoksa sıra dışı mı?’ sorusunu sorması lazım. Vereceği cevaba göre zaten seçim kendiliğinden gelecektir. Tüm çikolataları yaratan kişi benim, birini diğerinden ayırt etmek pek mümkün değil benim için, dolayısı ile hepsini çok seviyorum.

B.Ö. : Bir çikolatanın iyi bir çikolata olup olmadığını nasıl anlarız?

M.Y. : Bu soru belki de en çok sorulan çikolata sorusu. Özellikle internette o kadar çok bilgi kirliliği var ki bu konuda yanlış yazılan yazıları okudukça rahatsız oluyorum. Kimisine göre ele değer değmez erimeli, kimisine göre ağızda acımsı tat bırakmamalı, kimisine göre ise pürüzsüz olmalı… Bu verilen cevaplar maalesef kulaktan dolmanın ötesine geçmiyor benim için.

Şu kadarını söyleyeyim bu saydıklarımın hepsi çikolata kalitesinden çok daha başka sebeplerden dolayı kaynaklanıyor olabilir. Bu sorunuza teknik bir cevap vermektense, “yiyen kişinin tadını beğenip, mutlu olduğu çikolata bence en güzel çikolatadır” diyeceğim. Tüketiciler için çikolata kalitesinin göreceli olduğuna inanıyorum.

Yoksa fazla alkalize olmamış, orijin haricinde konçlama süresi kısa tutulmuş, iyi kristalize edilmiş, bitter için kakao yağı oranı %36larda olmalı, toz kakao eklenmemiş olmalı desem kafa karıştırmaktan öteye gitmemiş olurum.

B.Ö. : Çikolata üretiminin handikapları neler? Tedarikten üretime ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

M.Y. : Çikolata üretimin en büyük handikapı üst düzey çikolata bilgisi gerektirmesidir. Ben ekibimi ilk olarak teorik, ikinci olarak da pratik olmak üzere uzun bir eğitimden geçiririm. Bir de üretimdeki hijyen çok önemli bir kriterdir.

Bizim atölyemiz ISO 22000 Gıda Güvenliği, OHSAS 18001 İş Sağlığı Güvenliği, ISO 14001 Çevre Güvenliği, ISO 9001 Kalite Yönetim Sistemi sertifikalarının dayattığı üretim anlayışı içindedir ve tüm bu belgelere de sahiptir. Tüm çalışanlarımız da bu bilinçle üretim yapmaktadırlar.

Tedarik konusunda ise çikolatalara ulaşmak çok kolay olmuyor maalesef.Çikolata olarak Fransız Cacao Barry kullanmaktayız, fakat istediğimiz her seriyi getirtemiyoruz.

Örneğin; Türkiye’de Cacao Barry’nin 4 farklı bitter çikolatası bulunurken, bu rakam Fransa’da 18’dir. Çikolata pazarını da düşünürsek aslında bu rakamın Türkiye için en az 10 olması gerekirdi. Bu konuyu da yakın zamanda aşarak farklı tedarik yöntemlerine yöneleceğiz.

B.Ö. : Çikolata dışında yeme-içmeye ilginiz nasıl? Hangi yemekleri seversiniz?

M.Y. : Hem ticari hem de sosyal olarak yeme-içme kültürü hayatımın bir parçasıdır. Bundan da çok zevk aldığımı söylemeliyim. Mutfak Dostları Derneği’nin bir üyesiyim, yeni tat ve lezzet keşifleri yapmak beni her zaman çok heyecanlandırıyor. Kendimi ise gurme olmaktan ziyade iyi bir gurman olarak tanımlayabilirim. Sırf deniz mahsülleriyle hayatımın kalanını geçirebilirim.

B.Ö. : Dışarıda yeme-içme ile aranız nasıl? Sokak lezzetlerini sever misiniz mesela? Bize vereceğiniz tüyolar var mı?

M.Y. : Evden çok dışarıda yemek yiyoruz sanırım. Sokak lezzetlerine hem çok saygılıyım, hem de çok meraklı. Fine dining mi sokakta kokoreç mi deseniz kesinlikle tercihim ikincisi olur. Sokak lezzeti tüyosu vermek sizin işiniz. Ama Beşiktaş Çilekli Tesisleri’nin köşesindeki simitçinin özenle hazırlanmış maydanozlu, domatesli, ezine peynirli simit sandviçini saymazsam haksızlık etmiş olurum.

B.Ö. : Ailenizde kim iyi yemek yapar? Bu kişinin en sevdiğiniz yemeği nedir?

M.Y. : O açıdan çok şanslıyım. Ailemin bir tarafı Yunanistan, diğer bir tarafı Orta Anadolu’dan geliyor. Babanem, annem ve teyzemler inanılmaz lezzetli yemekler yaparlar. Kayınvalidem ise Lübnanlı. Onların mutfağını da anlatmaya zaten gerek yok. Ailemin tüm fertleri çok yetenekliler yemek konusunda, ama sanırımannemin yağ mantısı ve de etli yaprak sarması için en sevdiğim yemeklerdir dersem kimse kusura bakmaz.

Konusu gelmişken yeme içmenin bir kültür olduğunu ve bu kültürümüzü her geçen gün yitirdiğimizi düşünüyorum. Bu yüzden ailemin aşçılarından belirli bir formatta hazırladığım kağıtlara, akıllarına geldikçe bildikleri tarifleri yazmalarını istiyorum. Başta zorlansalar da şu an sistem tıkır tıkır işlemekte. Umuyorum ben de onlardan aldığım bu emanetleri yeni nesillere aktarabilirim. Ancak bu şekilde o kültüre gereken değeri verir, yok olmaktan koruyabiliriz.

B.Ö. : Son olarak bu işe yeni başlamak isteyenlere tavsiyeleriniz neler? Kimler çikolata şefi olabilir? Çikolata şefi olmanın gereklilikleri nelerdir? Nasıl bir yol izlemeliler?

M.Y. : Çikolata şefi olmanın olmazsa olmaz kuralı çikolataya karşı duyulması gereken sevgi ve tutku. Bu, işin altın kuralı. Sonrasında çok okumalı, çok araştırmalılar. Yeniliklere açık olup iyi bir mutfak disiplininden geçmeleri ise kendileri için büyük bir avantaj olur. Son olaraksa yabancı dil bilmek, yabancı şeflerle çalışabilme açısından çok önemlidir. Çünkü ancak bu yolla yeni metotlara ulaşabilirler.

B.Ö. : Bizimle bu kıymetli bilgileri paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Umarız bu konuya meraklı gençlere faydası dokunur. Size de kariyerinizde başarılar dileriz.

Betül Özden 27.03.2015

HARBİYİYORUM

Onların bu ülkeden kaçma nedeni bizim kalma nedenimiz

Semaver Kumpanya buruk ama bizi bozmayan rutubetini attığı bir tadilat döneminin ardından bir klasikle kendi sahnesine döndü. Aristofanes bundan asırlar asırlar evvel anlatmıştı insanı, çelişkilerini, korktuğu ya da kaçmak istediği şeye dönüşebildiğini, düzeni, kuranını, yıkanını… Ama tünelin sonundaki ışığı göstererek yapmıştı bunu. Tertemiz uyarlamasını Yavuz Pekman’ın yaptığı ve muhteşem bir reji ile Volkan M. Sarıöz’ün sahneye koyduğu oyun ‘düzen’ ile bu defa kuşları sınıyor.

Semaver Kumpanya buruk ama bizi bozmayan rutubetini attığı bir tadilat döneminin ardından bir klasikle kendi sahnesine döndü. Aristofanes bundan asırlar asırlar evvel anlatmıştı insanı, çelişkilerini, korktuğu ya da kaçmak istediği şeye dönüşebildiğini, düzeni, kuranını, yıkanını… Ama tünelin sonundaki ışığı göstererek yapmıştı bunu. Tertemiz uyarlamasını Yavuz Pekman’ın yaptığı ve muhteşem bir reji ile Volkan M. Sarıöz’ün sahneye koyduğu oyun ‘düzen’ ile bu defa kuşları sınıyor. Ne mi oluyor? O da oyuncuları ve Semaver Kumpanya’nın ev sahipleri Serkan Keskin ile Sarp Aydınoğlu söyleşimizin satır arasında gizli. Oyunun dramaturjisinde imzası olan Bilgesu Kasapoğlu’nun dediği gibi; ‘Belki de biz her gün kuşları oynayan satirleriz…’ Kim bilir? Velhasıl konserlerle, misafir tiyatro topluluklarıyla yeniden mahallemizi şenlendiren komşumuz Semaver Kumpanya’ya misaifiri olduk bu hafta. Eminim Pazar kahvaltınız kadar oyuna da iştahlanacaksınız bu sohbetle… Dünya Tiyatrolar Günü’ne dosyamızla birlikte armağanımızdır!

Güvendost ve Umutlugil adlı iki maceraperest Atinalı neden kaçacak kadar bıkmış mahkemelerden?
Serkan Keskin: Aristofanes’in yazdığı metinde var Atina, yani çok derdimiz değil onların nereli olduğu. Günümüzde buradaki bir sürü insan da buna benzer bir şey yaşıyor sanırım. Ama şunu belirtelim ki; bu iki maceraperest bizim savunduğumuz adamlar değil. Bizde de öyle muhabbetler var ya; ‘artık gidelim bu ülkeden, başka ülkenin vatandaşı olalım’ gibi gibi…  Ya da ‘orada her şey çok güzel, orada yaşayalım’ benzeri… Böyle söyleyen arkadaşlarımız, yakınlarımız, tanıdıklarımız vardır hepimizin. Biz burada da oyunda da kaçmak isteme halini olumlamıyoruz. Çünkü onların bu ülkeden kaçma nedenleri, bizim de şu an kaçmama nedenimiz.

Peki insan kızdığı, öfkelendiği, kaçtığı hatta değiştirmek istediği şeye nasıl dönüşür? Ya da neden dönüşür?
S.K.:
Bilmediğinden olabilir bence…
Sarp Aydınoğlu: Korktuğundan da olabilir. Korktuğu için korkusu onu bir şekilde bir şeyler yapmaya götürüyor ve en iyi bildiği şeyi yapıyor; başkasını korkutuyor. Kendi korkusunu başkasının korkusuna dönüştürmeye çalışıyor.
S.K.: Hikayenin tam olarak ne olduğuyla ilgilenmektense, ‘bu ülkede böyle şeyler var, biz bu ülkeden gidelim’ gibi yüzeysel bir yerden yaklaştıkları için de olabilir. Çocuk gibi, hadi buradan gidelim… Eee, oraya gidince ne oluyor? Hayalini kurduğun öyle ütopik bir dünya var mı? Tamamen bencilce, düşünmeden, hiçbir donanımı olmadan, egoistçe yaptıkları bir şey, daha çok Güvendost’un durumu böyle aslında. Yani Umut birazcık daha iyi niyetli birisi. Bu durum insanı buna dönüştürür gibi bir şey iddia edilmiyor bu oyunda, böyle anlaşılması en çok korktuğumuz şey.

Oyunun belki de en iyi becerdiği şey o korktuğunuz algıya yer bırakmaması…
S.A.:
Özellikle Güvendost ve Umutlugil’in adlarıyla da müsemma bir tablo oluşuyor oyunun sonunda; bütün dünyada insanın insana ‘güveni’ kayboluyor ama ‘umudu’ kaybolmuyor. Hâlâ balıklara giderim, hâlâ bir yerlere giderim diyebiliyor. Evet bir sürü şeyin içine ediyoruz belki ama bir taraftan da hâlâ  o arama devam ediyor bir şekilde. Oyunun finaliyle ilgili en çok umursadığım şeylerden birisi de o; yani insanlığa karşı güvenimiz bitiyor belki ama umudumuz devam ediyor.

2500 yıl önce yazılmış bir klasik eserden bahsediyoruz. Siz bugün yeniden ele alırken neleri vurgulamayı öncelediniz? Neresine dikkat kesilelim istediniz?
S.K.:
Aslında deminki sorunun cevabından devam etmeli burada. Bu iki tane adam hani Atina’dan çıkıp geldi, böyle oldu. Zimbabwe’den çıkıp gelse de böyle olurdu. Kuşların ülkesi değil de balıkların ülkesine de gitseydi de aynı şey olacaktı. Evet, işte her zaman olduğu gibi bir sistem var. O sistemin başına gelen bir lider var. Sonra işte herkesin bir isteği var,  bir şeyler istiyor sonrası kaos. Ondan sonra  hiç değişmeyen bir şey; bir orduya ihtiyaç var. Bu o adamın yani Güvendost’un o an bulduğu kendine ait bir fikir değil… Bu dünyanın her yerinde böyle zaten. Bu onun zaten bildiği bir şey. Evet, bir orduya ihtiyacın var gerizekalı. Çünkü öyle değil o işler yani.

Onun bildiği fakat kuşların dünyasında tanımlı olmayan şeyler bunlar…
S.K.:
Evet. İşte kuşlarla insanların beraber kurduğu bir ülke var. Bir şekilde Güven tabii ki insan olduğu için insanlığın getirdiği zekayla bir şeyler kurmaya çalışıyor. Aslında uzlaşma peşinde değil kendi istediği olsun istiyor. Ama uzlaşılamadığı yerde de kuşlar ayaklanıyor ve kuşlarla savaşıyor. Yine orda da bir savaş çıkıyor yani. Dünyanın kanunu bu! Uzlaşılamayan yerde, anlaşarak konuşma, konuşarak uzlaşma değil savaşarak işi noktalandırma seçilir her zaman. Sonuçta kuşlar da o insanlarla savaşıyor, o savaş çıkıyor illa. Aslında kuşlar diye aşağıladığımız, kuş beyinli dediğimiz insanların gidip o ülkede onları tavlayacağını düşündüğümüz yerde kuşlar bir araya gelip ayaklanabiliyorlar. Aristofanes’in bence bu oyunda böyle bir göndermesi de var. daha önce yazdığı metinleri de düşünürsek, en sonunda kuşlar üzerinden anlatmaya çalışıyor derdini. Kuşlarla bile , kuş beyinlilerle de bunu yaşayacaksınız, hiçbir farkınız yok diyor.

S.A.: Varolan hikaye hep aynı ya; düzen… Sonuçta insan düzeniyle beraber geliyor ve geldiğinde de bir düzen getiriyor. Aristofanes de, Yavuz (Pekman) da bu düzenin peşinde koşuyor aslında. Kurmak istediğimiz düzen acaba o kadar da işimize yarayan bir düzen mi? Değil. Yani o düzeni sorgulamak adına bir okuma yapmaya çalışıyor. 2500 yılda insanın düzenle olan ilişkisi değişti, dönüştü bir tarafıyla ama temel mesele olarak aynı kalıyor. 2500 yıl sonra da benzer bir şeyi tartışma noktasına geliyoruz. Gökyüzüne sur, duvar çekmek gibi, hava geçişini kapatmak falan… Müthiş bir fantazya. Bir taraftan da ilk aklımıza gelen şey; beton. Demek ki 2500 yıl önce de böyle bir mantığı vardı hâlâ da aynı mantıkla devam ediyoruz. O düzeni kurmak için yapılan bir şey demek ki.

Bugüne uyarlama meselesinde sahneleme açısından nasıl bir bakış getirdiniz?
S.A.:
Oyuna Yavuz Pekman’ın ve Yönetmenimiz Volkan Sarıöz’ün kattığı bir boyut vardır, o da; satirlerin oynadığı bir oyun olması. Satirleri de genel olarak; düzen dışı olanlar, biraz daha ötekileştirilmişlerin anlattığı bir hikaye olarak kurgulamak istediler. Yavuz’un yaptığı adaptasyondu, buradan hareketle yola çıktı. Hikaye anlatan oyuncular, satirler, her kimse işte, onların ağzından bu hikayeyi dinlemek gibi bir boyut kattılar. Sahnede gördüğünüz her şey de buna hizmet ediyor. Volkan’ın sahneleme önerisi de, Yavuz’un metne katmaya çalıştığı şey de buna hizmet etti.

Satirlerin; belki mağdurun iktidar olma yolculuğu ya da güç olunca mağduriyeti unutması bakımından…
S.A.:
Ya da hep mağdur kalması bakımından…

Ya da öyle mi?
S.A.:
Sonuçta mağdur olmak dediğimiz şey karma, çok işlevli yani. Mağdurla, öteki arasında fark var bence yani.

Nedir aradaki fark?
S.A.:
Mağdur, başına bir şey gelmiş olan kişi. Öteki ise daha çok toplumun dışında kalmış olan. Genelin çok görmeyi tercih etmediği dışarıda kalanlar. Herkes mağdur olabilir, herkes bir gün geldiğinde öteki de olabilir tabii ama sizin ona yaklaşımınız belirliyor vaziyeti.
S.K.: Satirlerle ile ilgili Volkan’ın demeye çalıştığı da, mağdurla, öteki arasındaki fark bize de yapıştırılan bir etiket; düzen kırıcı. Biz, aklımızın yatmadığı, haksızlık olduğunu düşündüğümüz bir yerde fikrimizi söyleme özgürlüğümüz kadar basit bir şeyden bahsediyoruz. Bu mağdur mu? Evet, söyleyemediğin yerde mağdur oluyorsun ama bu senin fikrinin değiştiği veya başka bir şey olma şansını bitiriyor mu, hayır. Ben böyle düşünüyorum. Mağdur muyum, belki mağdurum ama mağdurluk benim fikrimi veya duruşumu bitirecek mi, hayır? Belki hareketimi engelleyecek, öteki olacağım ama söylemeye devam edeceğim. Bu oyun böyle bir dönemden geçiyoruz diye seçilmedi elbet ancak tam zamanına rastgeldi. Baksanıza; Shakespeare, Molière.. bütün klasik olmuş yazarlar hep aynı şeyi söylüyor. Dünyanın her yerinde 2500 yıldır bunlar yaşanmış ve bütün babalar da oturup bunları yazmış. 500 sene önce yazılmış Macbeth’i şimdi alıp okuduğumuzda tam günümüze oturuyor diyebilir miyiz? Zaten dünyada bir yerde o hep gündeme oturuyordu.

Bu biraz  ürkütücü de değil mi? Yani asırlar asırlar boyu geçerliliğini koruyan klasikler?
S.K.:
Bu gerçek. O yüzden daha çok klasik yapılmalı gibi bir düşüncem var. Eski babaların, üstatların hangi tekstini açarsanız açın hep bu var. Ama şu an biz, buna yakın bir şey yaşadığımız için ‘vay be’ diyoruz. Ama bu tekst 3 sene önce de 10 sene önce de hep vardı.

10 yıl önce de oynasaydınız da aynısını söyleyecektik galiba…
S.K.:
Cesaret Ana’yı yaptığımız zaman da aynı şeydi; savaş vardı. Resm-i Geçit’i de yaptığımızda aynıydı. Galiba biz onları biraz erken yaptık düşünüyoruz şu sıralar. Bu zamana kadar yaptığımız bir sürü oyunun şu an birebir karşılığı var. Her gün arka arkaya oynandığında bile dolabilecek oyunlarmış.
S.A.: Titus mesela… Titus’tan azade düşünemezsin bugünleri.
S.K.: Ha, o zamanlar kaygımız, korkumuz yoktu. Şimdi de yok ama istediğiniz şeyleri yapabilmenin daha zor olduğu ortada. Titus diye bir oyun yapmışız bu tiyatroda, hadi şimdi yap! Bir şeyi size yaptırmak istemiyorlarsa, yaptırtmayabiliyorlar. Bunun için bir duruş, bir şeyleri göze almanız gerekiyor.

LAV MAKİNASIYLA DEĞİL ELBET BİBER GAZIYLA YAPTIK

Yakın tarihimize damgasını vuran Gezi ve ardından durmayan sokak hareketleri ve devletin bunları bastırma yöntemleri tiyatromuza da tabii yansıdı. Bazen “yine mi” dedirtti hatta. Kuşlar’da da bu yansıma söz konusu. Siz dozajını nasıl ayarladınız?
S.K.:
Zaten metni okuduğunuzda üzerine aman aman bir şey koymanız gerekmediğini anlıyorsunuz. Derdimiz de birebir aynı şeyin dalgasını geçmek olmadı ama yakından yaşadığımız bir şey olduğu için sahnede de bir lider birilerini oradan attıracaksa tabii bunu lav makinasıyla değil biber gazıyla yaptı. Biz bunu kullanmayalım da, bambaşka bir şey kullanalım diye kasmanın da manası yoktu.
S.A.: Sonuçta herkes toplumsal bir hareket karşısında nasıl tepki verildiğini biliyor. Sadece onu kendi kumpanya dilimizle bizi ikna ettiği kadar kullanmaya çalıştık.

ÇORBA GİBİ BİR DÜNYA KOSTÜMLERLE KURULDU

Çok güçlü bir reji çalışması, büyüleyici kostümler, danslar, müzikler…Gösterişli bir oyun sonuçta. Müzik, koreografi yani oyunun hazırlığını konuşalım biraz da…
S.A.:
Kostümlerle başlayalım Deniz Çağrı Bilgili’nin imzası var orda. Satir üst başlığı altında günümüze bir şekilde, hafif çağrışımlar yapan ve adaptasyon peşinde koşan bir metne, böyle sahnelemek isteyen yönetmenle birlikte fikir alışverişi yaparak yarattılar. Volkan çorba gibi bir şey yapmak istiyordu. Bol malzemeli, içerisinde her şeyin olduğu bir şey vardı kafasında. Deniz o karışık dünyayı kostümlerle kurdu diye düşünüyorum. Müziklerimiz Okan Kaya’nın ellerinden. Kurulduğumuzdan bu yana Semaver Kumpanya’nın müziklerini yapan, bizimle olan, Gevende’nin de üyelerinden biri. Koreografiyi de Ebru Cansız yaptı. Burada bizim hocamızdı. O da Okan ile çok iyi bir çalışma sürdürdü. Bütün bu dünyanın içinde hem buna bir şeyler katan, aynı zamanla da müzikle de hem uyumun hem uyumsuzluğun peşinden koşan bir şeyler yapmaya çalıştı Ebru, Okan ile birlikte.

ÇOK İYİ Mİ ŞARKI SÖYLÜYORUZ ÇOK İYİ Mİ DANS EDİYORUZ BENİ HİÇ İLGİLENDİRMİYOR

Semaver Kumpanya’da Işıl Kasapoğlu ‘Kuşlar Meclisi’ni sahnelediğinde kostüm ve maskelerle bir çığır da açıyor. Aynı sahnede siz yine büyük ve kalabalık bir iş yapıyorsunuz. Ve benzer unsurlar dikkate değer. Nasıl bir iddia taşıyorsunuz?
S.K.:
Bizim ilk oyunumuz 12. Gece, çok sevilen ve uzun süre oynanan, insanların bayağı aklında kalan bir oyundu. Oradaki en büyük ustalık, ekipçe bir iş yapıyor olmamızdı. Benim için en önemli tarafı, bir sürü yeni genç, mezun arkadaşımız kumpanyaya dahil oldu ve gerçekten sağ olsunlar bütün oyun süreci boyunca böyle çok eski semaverlilermiş gibi burada oldular, sahiplendiler. Şu an beraber oyun oynuyoruz, meslektaşlarımız bizim onlar. Haliyle herkeste kalabalık oyun yapalım durumu var. Çok iyi dans eden, şarkı söyleyen çok da iyi oyuncu olan insanlarla mesela. Biz de çok iyi dans eden, şarkı söyleyen, oynayan insanlar olarak buraya başlamadık. Sağolsun başımızda Işıl hoca vardı, bizimle böyle oyunlar yaptı. Buraya müzisyen, şancı arkadaşını getirdi. Aynen bizim yaptığımız gibi. Bir tane koreograf arkadaşını getirdi. Ve biz burada şarkı söyleyerek, dans ederek kalabalık ekipli oyunlar yaptık ve şu anda galiba biz aslında böyle bir şeyi devam ettiriyoruz. Ebru’yu çağırdık, zevkle yaptı. Okan aynı şekilde. Atilla geldi, şarkıları çalıştırdı ve şu an hep beraber şarkı söyleyip, dans ediyoruz. Çok iyi şarkı mı söylüyoruz, çok iyi dans mı ediyoruz o tarafı beni hiç ilgilendirmiyor ama şu an Kuşlar diye bir oyun oynuyor. Yarın da belki Venedik Taciri diye bir oyun oynar, belki Macbeth diye bir oyun oynar. Beni en çok heyecanlandıran tarafı Semaver Kumpanya’nın böyle bir şeyi devam ettiriyor olması.

BURADA BİR TİYATROLARI VAR

Tabii kalabalık iş yapmak bir de sahne olanağı işi bütün bunlarla birlikte. Çokça sahne sancılı.
S.K.:
Biz de işte ayakta kaldık kalamadık hep söylenir.  Senelerdir burada haftanın üç günü oyun oynuyoruz, dört günü falan boş. Gerçekten böyle işler yapmak isteyen arkadaşlarımız, sahne şartı ile ilgili şeyler söyleniyorsa burada bir tiyatroları var yani.

Ayşen GÜVEN – Faruk AYYILDIZ 29.03.2015

EVRENSEL

Onların bu ülkeden kaçma nedeni bizim kalma nedenimiz

Semaver Kumpanya buruk ama bizi bozmayan rutubetini attığı bir tadilat döneminin ardından bir klasikle kendi sahnesine döndü. Aristofanes bundan asırlar asırlar evvel anlatmıştı insanı, çelişkilerini, korktuğu ya da kaçmak istediği şeye dönüşebildiğini, düzeni, kuranını, yıkanını… Ama tünelin sonundaki ışığı göstererek yapmıştı bunu. Tertemiz uyarlamasını Yavuz Pekman’ın yaptığı ve muhteşem bir reji ile Volkan M. Sarıöz’ün sahneye koyduğu oyun ‘düzen’ ile bu defa kuşları sınıyor.

Semaver Kumpanya buruk ama bizi bozmayan rutubetini attığı bir tadilat döneminin ardından bir klasikle kendi sahnesine döndü. Aristofanes bundan asırlar asırlar evvel anlatmıştı insanı, çelişkilerini, korktuğu ya da kaçmak istediği şeye dönüşebildiğini, düzeni, kuranını, yıkanını… Ama tünelin sonundaki ışığı göstererek yapmıştı bunu. Tertemiz uyarlamasını Yavuz Pekman’ın yaptığı ve muhteşem bir reji ile Volkan M. Sarıöz’ün sahneye koyduğu oyun ‘düzen’ ile bu defa kuşları sınıyor. Ne mi oluyor? O da oyuncuları ve Semaver Kumpanya’nın ev sahipleri Serkan Keskin ile Sarp Aydınoğlu söyleşimizin satır arasında gizli. Oyunun dramaturjisinde imzası olan Bilgesu Kasapoğlu’nun dediği gibi; ‘Belki de biz her gün kuşları oynayan satirleriz…’ Kim bilir? Velhasıl konserlerle, misafir tiyatro topluluklarıyla yeniden mahallemizi şenlendiren komşumuz Semaver Kumpanya’ya misaifiri olduk bu hafta. Eminim Pazar kahvaltınız kadar oyuna da iştahlanacaksınız bu sohbetle… Dünya Tiyatrolar Günü’ne dosyamızla birlikte armağanımızdır!

Güvendost ve Umutlugil adlı iki maceraperest Atinalı neden kaçacak kadar bıkmış mahkemelerden?
Serkan Keskin: Aristofanes’in yazdığı metinde var Atina, yani çok derdimiz değil onların nereli olduğu. Günümüzde buradaki bir sürü insan da buna benzer bir şey yaşıyor sanırım. Ama şunu belirtelim ki; bu iki maceraperest bizim savunduğumuz adamlar değil. Bizde de öyle muhabbetler var ya; ‘artık gidelim bu ülkeden, başka ülkenin vatandaşı olalım’ gibi gibi…  Ya da ‘orada her şey çok güzel, orada yaşayalım’ benzeri… Böyle söyleyen arkadaşlarımız, yakınlarımız, tanıdıklarımız vardır hepimizin. Biz burada da oyunda da kaçmak isteme halini olumlamıyoruz. Çünkü onların bu ülkeden kaçma nedenleri, bizim de şu an kaçmama nedenimiz.

Peki insan kızdığı, öfkelendiği, kaçtığı hatta değiştirmek istediği şeye nasıl dönüşür? Ya da neden dönüşür?
S.K.:
Bilmediğinden olabilir bence…
Sarp Aydınoğlu: Korktuğundan da olabilir. Korktuğu için korkusu onu bir şekilde bir şeyler yapmaya götürüyor ve en iyi bildiği şeyi yapıyor; başkasını korkutuyor. Kendi korkusunu başkasının korkusuna dönüştürmeye çalışıyor.
S.K.: Hikayenin tam olarak ne olduğuyla ilgilenmektense, ‘bu ülkede böyle şeyler var, biz bu ülkeden gidelim’ gibi yüzeysel bir yerden yaklaştıkları için de olabilir. Çocuk gibi, hadi buradan gidelim… Eee, oraya gidince ne oluyor? Hayalini kurduğun öyle ütopik bir dünya var mı? Tamamen bencilce, düşünmeden, hiçbir donanımı olmadan, egoistçe yaptıkları bir şey, daha çok Güvendost’un durumu böyle aslında. Yani Umut birazcık daha iyi niyetli birisi. Bu durum insanı buna dönüştürür gibi bir şey iddia edilmiyor bu oyunda, böyle anlaşılması en çok korktuğumuz şey.

Oyunun belki de en iyi becerdiği şey o korktuğunuz algıya yer bırakmaması…
S.A.:
Özellikle Güvendost ve Umutlugil’in adlarıyla da müsemma bir tablo oluşuyor oyunun sonunda; bütün dünyada insanın insana ‘güveni’ kayboluyor ama ‘umudu’ kaybolmuyor. Hâlâ balıklara giderim, hâlâ bir yerlere giderim diyebiliyor. Evet bir sürü şeyin içine ediyoruz belki ama bir taraftan da hâlâ  o arama devam ediyor bir şekilde. Oyunun finaliyle ilgili en çok umursadığım şeylerden birisi de o; yani insanlığa karşı güvenimiz bitiyor belki ama umudumuz devam ediyor.

2500 yıl önce yazılmış bir klasik eserden bahsediyoruz. Siz bugün yeniden ele alırken neleri vurgulamayı öncelediniz? Neresine dikkat kesilelim istediniz?
S.K.:
Aslında deminki sorunun cevabından devam etmeli burada. Bu iki tane adam hani Atina’dan çıkıp geldi, böyle oldu. Zimbabwe’den çıkıp gelse de böyle olurdu. Kuşların ülkesi değil de balıkların ülkesine de gitseydi de aynı şey olacaktı. Evet, işte her zaman olduğu gibi bir sistem var. O sistemin başına gelen bir lider var. Sonra işte herkesin bir isteği var,  bir şeyler istiyor sonrası kaos. Ondan sonra  hiç değişmeyen bir şey; bir orduya ihtiyaç var. Bu o adamın yani Güvendost’un o an bulduğu kendine ait bir fikir değil… Bu dünyanın her yerinde böyle zaten. Bu onun zaten bildiği bir şey. Evet, bir orduya ihtiyacın var gerizekalı. Çünkü öyle değil o işler yani.

Onun bildiği fakat kuşların dünyasında tanımlı olmayan şeyler bunlar…
S.K.:
Evet. İşte kuşlarla insanların beraber kurduğu bir ülke var. Bir şekilde Güven tabii ki insan olduğu için insanlığın getirdiği zekayla bir şeyler kurmaya çalışıyor. Aslında uzlaşma peşinde değil kendi istediği olsun istiyor. Ama uzlaşılamadığı yerde de kuşlar ayaklanıyor ve kuşlarla savaşıyor. Yine orda da bir savaş çıkıyor yani. Dünyanın kanunu bu! Uzlaşılamayan yerde, anlaşarak konuşma, konuşarak uzlaşma değil savaşarak işi noktalandırma seçilir her zaman. Sonuçta kuşlar da o insanlarla savaşıyor, o savaş çıkıyor illa. Aslında kuşlar diye aşağıladığımız, kuş beyinli dediğimiz insanların gidip o ülkede onları tavlayacağını düşündüğümüz yerde kuşlar bir araya gelip ayaklanabiliyorlar. Aristofanes’in bence bu oyunda böyle bir göndermesi de var. daha önce yazdığı metinleri de düşünürsek, en sonunda kuşlar üzerinden anlatmaya çalışıyor derdini. Kuşlarla bile , kuş beyinlilerle de bunu yaşayacaksınız, hiçbir farkınız yok diyor.

S.A.: Varolan hikaye hep aynı ya; düzen… Sonuçta insan düzeniyle beraber geliyor ve geldiğinde de bir düzen getiriyor. Aristofanes de, Yavuz (Pekman) da bu düzenin peşinde koşuyor aslında. Kurmak istediğimiz düzen acaba o kadar da işimize yarayan bir düzen mi? Değil. Yani o düzeni sorgulamak adına bir okuma yapmaya çalışıyor. 2500 yılda insanın düzenle olan ilişkisi değişti, dönüştü bir tarafıyla ama temel mesele olarak aynı kalıyor. 2500 yıl sonra da benzer bir şeyi tartışma noktasına geliyoruz. Gökyüzüne sur, duvar çekmek gibi, hava geçişini kapatmak falan… Müthiş bir fantazya. Bir taraftan da ilk aklımıza gelen şey; beton. Demek ki 2500 yıl önce de böyle bir mantığı vardı hâlâ da aynı mantıkla devam ediyoruz. O düzeni kurmak için yapılan bir şey demek ki.

Bugüne uyarlama meselesinde sahneleme açısından nasıl bir bakış getirdiniz?
S.A.:
Oyuna Yavuz Pekman’ın ve Yönetmenimiz Volkan Sarıöz’ün kattığı bir boyut vardır, o da; satirlerin oynadığı bir oyun olması. Satirleri de genel olarak; düzen dışı olanlar, biraz daha ötekileştirilmişlerin anlattığı bir hikaye olarak kurgulamak istediler. Yavuz’un yaptığı adaptasyondu, buradan hareketle yola çıktı. Hikaye anlatan oyuncular, satirler, her kimse işte, onların ağzından bu hikayeyi dinlemek gibi bir boyut kattılar. Sahnede gördüğünüz her şey de buna hizmet ediyor. Volkan’ın sahneleme önerisi de, Yavuz’un metne katmaya çalıştığı şey de buna hizmet etti.

Satirlerin; belki mağdurun iktidar olma yolculuğu ya da güç olunca mağduriyeti unutması bakımından…
S.A.:
Ya da hep mağdur kalması bakımından…

Ya da öyle mi?
S.A.:
Sonuçta mağdur olmak dediğimiz şey karma, çok işlevli yani. Mağdurla, öteki arasında fark var bence yani.

Nedir aradaki fark?
S.A.:
Mağdur, başına bir şey gelmiş olan kişi. Öteki ise daha çok toplumun dışında kalmış olan. Genelin çok görmeyi tercih etmediği dışarıda kalanlar. Herkes mağdur olabilir, herkes bir gün geldiğinde öteki de olabilir tabii ama sizin ona yaklaşımınız belirliyor vaziyeti.
S.K.: Satirlerle ile ilgili Volkan’ın demeye çalıştığı da, mağdurla, öteki arasındaki fark bize de yapıştırılan bir etiket; düzen kırıcı. Biz, aklımızın yatmadığı, haksızlık olduğunu düşündüğümüz bir yerde fikrimizi söyleme özgürlüğümüz kadar basit bir şeyden bahsediyoruz. Bu mağdur mu? Evet, söyleyemediğin yerde mağdur oluyorsun ama bu senin fikrinin değiştiği veya başka bir şey olma şansını bitiriyor mu, hayır. Ben böyle düşünüyorum. Mağdur muyum, belki mağdurum ama mağdurluk benim fikrimi veya duruşumu bitirecek mi, hayır? Belki hareketimi engelleyecek, öteki olacağım ama söylemeye devam edeceğim. Bu oyun böyle bir dönemden geçiyoruz diye seçilmedi elbet ancak tam zamanına rastgeldi. Baksanıza; Shakespeare, Molière.. bütün klasik olmuş yazarlar hep aynı şeyi söylüyor. Dünyanın her yerinde 2500 yıldır bunlar yaşanmış ve bütün babalar da oturup bunları yazmış. 500 sene önce yazılmış Macbeth’i şimdi alıp okuduğumuzda tam günümüze oturuyor diyebilir miyiz? Zaten dünyada bir yerde o hep gündeme oturuyordu.

Bu biraz  ürkütücü de değil mi? Yani asırlar asırlar boyu geçerliliğini koruyan klasikler?
S.K.:
Bu gerçek. O yüzden daha çok klasik yapılmalı gibi bir düşüncem var. Eski babaların, üstatların hangi tekstini açarsanız açın hep bu var. Ama şu an biz, buna yakın bir şey yaşadığımız için ‘vay be’ diyoruz. Ama bu tekst 3 sene önce de 10 sene önce de hep vardı.

10 yıl önce de oynasaydınız da aynısını söyleyecektik galiba…
S.K.:
Cesaret Ana’yı yaptığımız zaman da aynı şeydi; savaş vardı. Resm-i Geçit’i de yaptığımızda aynıydı. Galiba biz onları biraz erken yaptık düşünüyoruz şu sıralar. Bu zamana kadar yaptığımız bir sürü oyunun şu an birebir karşılığı var. Her gün arka arkaya oynandığında bile dolabilecek oyunlarmış.
S.A.: Titus mesela… Titus’tan azade düşünemezsin bugünleri.
S.K.: Ha, o zamanlar kaygımız, korkumuz yoktu. Şimdi de yok ama istediğiniz şeyleri yapabilmenin daha zor olduğu ortada. Titus diye bir oyun yapmışız bu tiyatroda, hadi şimdi yap! Bir şeyi size yaptırmak istemiyorlarsa, yaptırtmayabiliyorlar. Bunun için bir duruş, bir şeyleri göze almanız gerekiyor.

LAV MAKİNASIYLA DEĞİL ELBET BİBER GAZIYLA YAPTIK

Yakın tarihimize damgasını vuran Gezi ve ardından durmayan sokak hareketleri ve devletin bunları bastırma yöntemleri tiyatromuza da tabii yansıdı. Bazen “yine mi” dedirtti hatta. Kuşlar’da da bu yansıma söz konusu. Siz dozajını nasıl ayarladınız?
S.K.:
Zaten metni okuduğunuzda üzerine aman aman bir şey koymanız gerekmediğini anlıyorsunuz. Derdimiz de birebir aynı şeyin dalgasını geçmek olmadı ama yakından yaşadığımız bir şey olduğu için sahnede de bir lider birilerini oradan attıracaksa tabii bunu lav makinasıyla değil biber gazıyla yaptı. Biz bunu kullanmayalım da, bambaşka bir şey kullanalım diye kasmanın da manası yoktu.
S.A.: Sonuçta herkes toplumsal bir hareket karşısında nasıl tepki verildiğini biliyor. Sadece onu kendi kumpanya dilimizle bizi ikna ettiği kadar kullanmaya çalıştık.

ÇORBA GİBİ BİR DÜNYA KOSTÜMLERLE KURULDU

Çok güçlü bir reji çalışması, büyüleyici kostümler, danslar, müzikler…Gösterişli bir oyun sonuçta. Müzik, koreografi yani oyunun hazırlığını konuşalım biraz da…
S.A.:
Kostümlerle başlayalım Deniz Çağrı Bilgili’nin imzası var orda. Satir üst başlığı altında günümüze bir şekilde, hafif çağrışımlar yapan ve adaptasyon peşinde koşan bir metne, böyle sahnelemek isteyen yönetmenle birlikte fikir alışverişi yaparak yarattılar. Volkan çorba gibi bir şey yapmak istiyordu. Bol malzemeli, içerisinde her şeyin olduğu bir şey vardı kafasında. Deniz o karışık dünyayı kostümlerle kurdu diye düşünüyorum. Müziklerimiz Okan Kaya’nın ellerinden. Kurulduğumuzdan bu yana Semaver Kumpanya’nın müziklerini yapan, bizimle olan, Gevende’nin de üyelerinden biri. Koreografiyi de Ebru Cansız yaptı. Burada bizim hocamızdı. O da Okan ile çok iyi bir çalışma sürdürdü. Bütün bu dünyanın içinde hem buna bir şeyler katan, aynı zamanla da müzikle de hem uyumun hem uyumsuzluğun peşinden koşan bir şeyler yapmaya çalıştı Ebru, Okan ile birlikte.

ÇOK İYİ Mİ ŞARKI SÖYLÜYORUZ ÇOK İYİ Mİ DANS EDİYORUZ BENİ HİÇ İLGİLENDİRMİYOR

Semaver Kumpanya’da Işıl Kasapoğlu ‘Kuşlar Meclisi’ni sahnelediğinde kostüm ve maskelerle bir çığır da açıyor. Aynı sahnede siz yine büyük ve kalabalık bir iş yapıyorsunuz. Ve benzer unsurlar dikkate değer. Nasıl bir iddia taşıyorsunuz?
S.K.:
Bizim ilk oyunumuz 12. Gece, çok sevilen ve uzun süre oynanan, insanların bayağı aklında kalan bir oyundu. Oradaki en büyük ustalık, ekipçe bir iş yapıyor olmamızdı. Benim için en önemli tarafı, bir sürü yeni genç, mezun arkadaşımız kumpanyaya dahil oldu ve gerçekten sağ olsunlar bütün oyun süreci boyunca böyle çok eski semaverlilermiş gibi burada oldular, sahiplendiler. Şu an beraber oyun oynuyoruz, meslektaşlarımız bizim onlar. Haliyle herkeste kalabalık oyun yapalım durumu var. Çok iyi dans eden, şarkı söyleyen çok da iyi oyuncu olan insanlarla mesela. Biz de çok iyi dans eden, şarkı söyleyen, oynayan insanlar olarak buraya başlamadık. Sağolsun başımızda Işıl hoca vardı, bizimle böyle oyunlar yaptı. Buraya müzisyen, şancı arkadaşını getirdi. Aynen bizim yaptığımız gibi. Bir tane koreograf arkadaşını getirdi. Ve biz burada şarkı söyleyerek, dans ederek kalabalık ekipli oyunlar yaptık ve şu anda galiba biz aslında böyle bir şeyi devam ettiriyoruz. Ebru’yu çağırdık, zevkle yaptı. Okan aynı şekilde. Atilla geldi, şarkıları çalıştırdı ve şu an hep beraber şarkı söyleyip, dans ediyoruz. Çok iyi şarkı mı söylüyoruz, çok iyi dans mı ediyoruz o tarafı beni hiç ilgilendirmiyor ama şu an Kuşlar diye bir oyun oynuyor. Yarın da belki Venedik Taciri diye bir oyun oynar, belki Macbeth diye bir oyun oynar. Beni en çok heyecanlandıran tarafı Semaver Kumpanya’nın böyle bir şeyi devam ettiriyor olması.

BURADA BİR TİYATROLARI VAR

Tabii kalabalık iş yapmak bir de sahne olanağı işi bütün bunlarla birlikte. Çokça sahne sancılı.
S.K.:
Biz de işte ayakta kaldık kalamadık hep söylenir.  Senelerdir burada haftanın üç günü oyun oynuyoruz, dört günü falan boş. Gerçekten böyle işler yapmak isteyen arkadaşlarımız, sahne şartı ile ilgili şeyler söyleniyorsa burada bir tiyatroları var yani.

Ayşen GÜVEN – Faruk AYYILDIZ 29.03.2015

EVRENSEL

İmam Hatipli Yazar Nazif Ay Yazdı: Deccal Dindarmış

İmam Hatipli yazar “Dinci dindarlara” isyanını anlattı: İslam’ın isyancı damarından geliyorum..
Yeni bir kitap çıktı. Daha şimdiden kitapçıların ve internet sitelerinin çok satanlar listesine girmeye başladı. Kitaba gösterilen ilgiden öte, ilginç bir isim katıldı yazar dünyasına; Nazif Ay. Bu yazarın en çok dikkat çeken özelliği İmam Hatipli ve ilahiyatçı olması. Arapça bilen, yüksek lisans tezini yazmış, yıllarca Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapmış bir isim.
Nazif Ay sadece öğretmenlik yapmamış. Gençliğinde Erbakan Hoca’nın yanında siyasetin içinde olmuş. Çeşitli cemaatlerde bulunmuş. İstanbul Alibeyköy’den işçi bir ailenin çocuğu. Hep İslami konulara ilgi duymuş ve kendisini bu alanda yetiştirmiş. İlahiyatçı değil de İslam bilimleri uzmanı olduğunu söylüyor.
Ay, şimdi 50 yıllık geçmişine bakarak bize şunu söylüyor; “Meğer Deccal dindarmış”. Ay’ın tanık olduğu olaylar kitaplaştı, Kaynak Yayınları’ndan “Deccal Dindarmış” adıyla raflarda yerini aldı. Yazdıklarını okuyunca “Siz değiştiniz mi?” diye sordum, “Ben değil onlar değişti” dedi.
Ay kitabında bir Müslümanın isyanını anlatıyor. Bu isyanın patladığı yer ise; Gezi. “İsyanım vardı, haykırmak için geziye geldim” diyen Ay’la söyleşimize Gezi Parkı’nın merdivenlerinde başladık. Bir ağacın köklerinden Türkiye’ye yayılan isyan, İslami gelenekten gelen bir öğretmenin de fokurdamakta olan vicdanını adeta volkana dönüştürüyor…
İşte o volkandan patlayanlar:
 
Sizin için değişen ne oldu da içinde yer aldığınız kesimi “dinci dindar” diye eleştirmeye başladınız?
Kitapta iki ayrı kavramı yan yana getirdim. Birilerine belki ağır gelebilir ama “dinci dindar” kavramını kullanıyorum. Sadece “dinci” desem bununla olayı yumuşatmış olurdum. Bir takım insanların kabahatini de hafifletmiş olurdum. Sadece “dindar” dediğim de ise gerçekten inananlara haksızlık edebilirdim. Karşımızda daha çok dinciliği dindarlık gibi kavrayan bir anlayış var. Kavramlar karışmış. Ama Türkiye’nin buraya gelişinde bu dindarların çoğunluğunun çok büyük kabahati var.
 
CEMAATLERİN PLANLARINI ORTAYA DÖKTÜM
Bu konuyu netleştirelim…  Normal bir Müslümanı bu “dinci dindarlardan” nasıl ayırıyorsunuz?
Siyasal İslam’a yapışmış herkesi “Dinci dindar” kavramı içine alıyorum. Saf inançlı olan insanları zaten ayrı tutuyorum. Benim bu kişilere olumsuz bir lafım yok. İtirazım “dinci dindara”. Bir de bu sisteme ses çıkarmayanlara. İlla siyasetin içinde olmalarına gerek yok. Oy vermese de, bunlara sesini çıkarmayanlara da itirazım var. Çünkü İslam’ın bir isyancı damarı vardır. Hazreti Muhammed isyancıdır. Hz. Ali bir isyancıdır. Hazreti Peygamber’in torunu Hazreti Hüseyin de isyancıydı.
İslamiyette isyan etmek var mı? 
İsyan haksızlıklara karşı bir başkaldırı kültürüdür. Olumsuz olmak değildir. İslam’daki bu yön ötelenmiştir. İslam, şeyhlerin ve efendi denilen kişilerin etki alanında, sorgulamaksızın boyun eğme şeklinde yaşanmaya başlandı. Dinci dindar budur. İtirazımız bunlara. Bu açıdan ben İslam’ın isyancı damarından gelirim.
Kitabınızın alt başlığı olan “Sırran Tenevveret” nedir?
Daha çok Nurcuların kullandığı bir ifadedir. Hazreti Ali’ye atfedilir. Demiş ki, “bazen sırrınızı saklayın”. Eski tabirle, “teenni ile hareket edin” yani dikkatli hareket edin anlamında… Gizliliğe uymak ve dikkatli olmak anlamında sırran tenevvereti tavsiye etmiş. Cemaatler de bu kavramı esas alıp, Müslümanlığa ihanet etmişler ve büyük bir kısmı adeta masonik veya mafyatik bir yapıya bürünmüştür. Kitabımın ikinci ismine  “Sırran Tenevveret” adı vererek, bizi bu gizemli kavramlarla etkileyen tüm dinî yapılara şu mesajı verdim: “Artık sizin planlarınızı ortaya döküyorum!”
“Dinci dindarların” gizlilik diyerek sakladıkları sırları mı ortaya çıkardınız?
Bu kavram üzerinden insanların beyinlerini, inançlarını iğfal eden yapıyı ortaya koydum.
 
Nasıl bir yapı bu?
Kişi hangi kanaat ve inançta olursa olsun onun bir namusunun olması gerekiyor. Namus da insanın ruhu ve beyniyle ilgili bir şeydir. Kişinin kendisine, yaşadığı topluma ve içinde bulunduğu yapının İslam’a ihanet etmemesi gerekiyor. “Sırran tenevveret” diyerek bir takım süfli menfaatlere büyük amaçları kurban edilmemeli. Buna isyan ediyorum…
 
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK NAMUSU GEZİCİ OLMAKTIR
nazifayCemaatleşerek çıkar elde etmeye mi isyan ediyorsunuz?
Hem çıkar grubu hem de masonik bir yapı oluyor. Her inanç grubunun bir takım faaliyetleri olabilir. Ticari de olabilir. Haksızlığa uğradığını düşündüğü elemanlarına yardım için dayanışabilir… Fakat bu yapı başka birilerini ya da yapıları yok ederek, iftira atarak tehlikeli ve gizemli bir yapıya büründüğü hengâmede problem başlıyor. “Benim sesim başka sesleri boğsun” denildiğinde isyanım başlıyor.
Kitabınızda neden “Kozmik oda” diye bir bölüm var?
Bizim en mahrem yerlerimize bir takım insanlar pervasızca giriyor. Yani bizde kalması gereken değerler üzerinden bize bir takım operasyonlar yapılıyor. Artık kutsal sır diye bir şey olmaması lazım. Siz arkadaşlar arasındaki bir sırrı ortaya döktüğünüzde bu ahlaksızlıktır. Diğer insan sizin değerlerinizi kullanarak pazarlamaya çalıştığı zaman sır ortadan kalkar. O kişinin özel sırları bile ortadan kalkabilir.
Siz bir zamanlar birlikte olduğunuz yapıların sırlarını deşifre ediyorsunuz, insanlar size sır veremez mi?
Benim karakterim sağlam. Onlar benim değerlerimi sattı. Onlar Müslüman, dindar profili üzerinden operasyon yapıyor. Böyle olunca ben de, “hayır bu ben değilim” diye çırpınıyorum. Onlar bizim değerlerimizi sattı. Kusura bakmayın ama o zaman da siz busunuz demek lazım. Geziciler bu ülkenin en namuslu insanlarının başında gelir. Bu kadar kesin!
Ne demek istiyorsunuz?
Bu ülkeye ait olan değerleri Geziciler alana taşıdı. Mesela ateist arkadaşlar Cuma namazı kılanların önünde set oluşturdu. Bu namus göstergesidir. Miraç Kandilinde kendi ceplerinden para vererek simit dağıttılar, bu da namustur. Namusu mahalle anlayışıyla karıştırmayın. Namusu, amiyane bir anlayışla karıştıranlar zaten namusu giyime, başörtüsüne falan indirgiyor. Değildir. Namus bir duruştur. Gerektiği zaman gereken tepkiyi vermektir. O yüzden Türkiye’nin bugünkü en büyük namusu Gezici olmaktır. Hamdolsun ki Geziciyim. Biz Geziciler ayna gibiyiz. Bize bakan kendini görür.
 
Eski dostlarınızla Geziciler arasındaki fark ne?
Nurcular egoya “ene” der. Ene ‘Ben’ demektir. ‘Eneyi nahnu havuzuna atacaksın’ der. Nahnu, ‘biz’ demektir. Ene bir buz parçası gibidir. Katıdır. Onu ancak havuza atarsan çözülür. Benim itiraz ettiğim nokta şuydu; kolektif bir akıl oluşturacaksa ene nahnuya atılsın. Ben bize atılsın. Ancak, uzun yıllardır farkında olduğum şey şuydu: O havuzun başında bir takım insanlar, yapılar var. Onlar benim değerlerimi seslendiriyordu, benim adıma proje hazırlıyordu. Bu durumda ben onlar için kolay ve sömürülen bir lokma oluyordum. Bu olamazdı.
Siz şu an hangi nahnuya yakınsınız?
Gezi’ye… Tamamen Gezi’ye… Çünkü öteki nahnudaki aynada kendimi göremiyorum. Güzel olan taraf, onlar da aynada kendini göremiyor. Onlar da mutlaka isyan geleneğine uyacaklar. Gelenekçi İslam anlayışının, cemaat anlayışının insanı götürebileceği bir nokta yoktur. İnsan onuru onu taşıyamıyor.
 
BEYOĞLU’NDAYIM DEMEK PROBLEMDİ
 
Gezi eylemlerine neden katıldınız?
Hac’da Arafat’ta bulunmak o görevi yerine getirmek için yeterlidir. Gezi’de bulunmak, sloganlara destek vermek görevimizdi. Bu alanda insanın gölgesinin yere düşmesi bile çok önemliydi. Ne olursa olsun o gün bizim bu alanda olmamız gerekiyordu. Olmamak tüm kutsal değerlerimize hakarettir.
Kitapta Gezi’de olmanın sizin için iki kez isyan etmek olduğunu yazıyorsunuz. Neden iki isyan?
Hangi görüşten olursa olsun Gezi onun için bir isyanı ifade ediyordu ama benim için iki isyanın anlamıydı. Çünkü Gezicilerin karşısında duran, insan onurunu ayaklar altına almaya çalışan anlayışın sahipleri kendilerini dinci, dindar olarak gösteriyordu. Benim onlara karşı da tavır göstermem gerekiyordu. Sadece despot bir yönetim anlayışına değildi itirazım. O zaten herkesin ortak tavrıydı. Ben aynı zamanda İmam Hatip geleneğinden geldiğimden dolayı benim iki isyanı dillendirmem gerekiyordu. Orada anladım ki, ben kelimelerle de isyan etmeliyim. İsyanımı kitapla ayağa kaldırmalıydım. Öyle olduğuna da inanıyorum.
Sizi Gezi’ye götüren neydi?
Mesela iktidarın ve Recep Erdoğan’ın içkiye karşı takındığı tutum. Ben alkollü içecek kullanmasam bile, bu özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin önüne konulmak istenen setler … Kızlı erkekli bir arada oturmaya dair siyasal İslamcıların yasakçı ifadelerinin olması… Bunlar beni sıktı. Çünkü dini hassasiyeti az olan kişiye müdahalenin, yarın bana da başka şekilde dönebileceğini düşündüm.  Maalesef dinci dindar anlayışta böyle bir mantelite var.
Gezi bizim hatıralarımızdır. Biz arkadaşlarla burada toplanırdık. Alibeyköy’e otobüsle buradan giderdik. Bir kulübemiz vardı Gezi Parkına komşu. Oradaki sohbetlerimiz bizim için özeldi. Gezi’nin etrafındaki yerler farklıydı. Bizim çocukluğumuz, gençliğimiz buralarda geçti. Birçok insan için Gezi semboldü ama benim için sembolün ötesinde, bana ait bir varlıktı.
Gezi direnişiyle birlikte Beyoğlu’na çıkan profil de değişmeye başladı. Beş yıl öncesine kadar Beyoğlu’na çıkmak ve gezinmek dindar kesim için bir meseleydi. Telefonda, “Beyoğlu’ndayım” demek bir problemdi. Amiyane tabirle, kendisi için “O azıttı herhalde!” diye düşünülür endişesi vardı. Dindarlar için “Beyoğlu’na çıkma” ifadesi, bir utanma vesilesiydi. Gezi Direnişinden sonra dikkat edin, Beyoğlu’nda dolaşan profiller de değişmeye başladı. Artık kapalısı, açığı her kesimden insan Beyoğlu’nda sıkıntısız dolaşabiliyor… Çünkü burası bizim ortak noktamız artık.
Bu anlattıklarınız eski dostlarınızdan tepki görür mü?
Bu isyanımı 30 sene önce de dillendiriyordum. Beni tanıyanlar bu röportajı okuduktan sonra, Nazif zaten protestti diyecek. Ben hacca da kot pantolonla gitmiştim. Sadece belli bir yerde ihramı giydim. İhram zaten sosyal statüden arınmayı ifade eder. İslam içinde komün hayatını veren en muhteşem giysidir ihram. Bazıları küçümser ama alay edilmesin ihramla. O Devrimci bir giysidir.
Mehmet Bozkurt 29.03.2015 Fotoğraflar: Doğan Kemancı
AYDINLIK GAZETESİ

İmam Hatipli Yazar Nazif Ay Yazdı: Deccal Dindarmış

İmam Hatipli yazar “Dinci dindarlara” isyanını anlattı: İslam’ın isyancı damarından geliyorum..
Yeni bir kitap çıktı. Daha şimdiden kitapçıların ve internet sitelerinin çok satanlar listesine girmeye başladı. Kitaba gösterilen ilgiden öte, ilginç bir isim katıldı yazar dünyasına; Nazif Ay. Bu yazarın en çok dikkat çeken özelliği İmam Hatipli ve ilahiyatçı olması. Arapça bilen, yüksek lisans tezini yazmış, yıllarca Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliği yapmış bir isim.
Nazif Ay sadece öğretmenlik yapmamış. Gençliğinde Erbakan Hoca’nın yanında siyasetin içinde olmuş. Çeşitli cemaatlerde bulunmuş. İstanbul Alibeyköy’den işçi bir ailenin çocuğu. Hep İslami konulara ilgi duymuş ve kendisini bu alanda yetiştirmiş. İlahiyatçı değil de İslam bilimleri uzmanı olduğunu söylüyor.
Ay, şimdi 50 yıllık geçmişine bakarak bize şunu söylüyor; “Meğer Deccal dindarmış”. Ay’ın tanık olduğu olaylar kitaplaştı, Kaynak Yayınları’ndan “Deccal Dindarmış” adıyla raflarda yerini aldı. Yazdıklarını okuyunca “Siz değiştiniz mi?” diye sordum, “Ben değil onlar değişti” dedi.
Ay kitabında bir Müslümanın isyanını anlatıyor. Bu isyanın patladığı yer ise; Gezi. “İsyanım vardı, haykırmak için geziye geldim” diyen Ay’la söyleşimize Gezi Parkı’nın merdivenlerinde başladık. Bir ağacın köklerinden Türkiye’ye yayılan isyan, İslami gelenekten gelen bir öğretmenin de fokurdamakta olan vicdanını adeta volkana dönüştürüyor…
İşte o volkandan patlayanlar:
 
Sizin için değişen ne oldu da içinde yer aldığınız kesimi “dinci dindar” diye eleştirmeye başladınız?
Kitapta iki ayrı kavramı yan yana getirdim. Birilerine belki ağır gelebilir ama “dinci dindar” kavramını kullanıyorum. Sadece “dinci” desem bununla olayı yumuşatmış olurdum. Bir takım insanların kabahatini de hafifletmiş olurdum. Sadece “dindar” dediğim de ise gerçekten inananlara haksızlık edebilirdim. Karşımızda daha çok dinciliği dindarlık gibi kavrayan bir anlayış var. Kavramlar karışmış. Ama Türkiye’nin buraya gelişinde bu dindarların çoğunluğunun çok büyük kabahati var.
 
CEMAATLERİN PLANLARINI ORTAYA DÖKTÜM
Bu konuyu netleştirelim…  Normal bir Müslümanı bu “dinci dindarlardan” nasıl ayırıyorsunuz?
Siyasal İslam’a yapışmış herkesi “Dinci dindar” kavramı içine alıyorum. Saf inançlı olan insanları zaten ayrı tutuyorum. Benim bu kişilere olumsuz bir lafım yok. İtirazım “dinci dindara”. Bir de bu sisteme ses çıkarmayanlara. İlla siyasetin içinde olmalarına gerek yok. Oy vermese de, bunlara sesini çıkarmayanlara da itirazım var. Çünkü İslam’ın bir isyancı damarı vardır. Hazreti Muhammed isyancıdır. Hz. Ali bir isyancıdır. Hazreti Peygamber’in torunu Hazreti Hüseyin de isyancıydı.
İslamiyette isyan etmek var mı? 
İsyan haksızlıklara karşı bir başkaldırı kültürüdür. Olumsuz olmak değildir. İslam’daki bu yön ötelenmiştir. İslam, şeyhlerin ve efendi denilen kişilerin etki alanında, sorgulamaksızın boyun eğme şeklinde yaşanmaya başlandı. Dinci dindar budur. İtirazımız bunlara. Bu açıdan ben İslam’ın isyancı damarından gelirim.
Kitabınızın alt başlığı olan “Sırran Tenevveret” nedir?
Daha çok Nurcuların kullandığı bir ifadedir. Hazreti Ali’ye atfedilir. Demiş ki, “bazen sırrınızı saklayın”. Eski tabirle, “teenni ile hareket edin” yani dikkatli hareket edin anlamında… Gizliliğe uymak ve dikkatli olmak anlamında sırran tenevvereti tavsiye etmiş. Cemaatler de bu kavramı esas alıp, Müslümanlığa ihanet etmişler ve büyük bir kısmı adeta masonik veya mafyatik bir yapıya bürünmüştür. Kitabımın ikinci ismine  “Sırran Tenevveret” adı vererek, bizi bu gizemli kavramlarla etkileyen tüm dinî yapılara şu mesajı verdim: “Artık sizin planlarınızı ortaya döküyorum!”
“Dinci dindarların” gizlilik diyerek sakladıkları sırları mı ortaya çıkardınız?
Bu kavram üzerinden insanların beyinlerini, inançlarını iğfal eden yapıyı ortaya koydum.
 
Nasıl bir yapı bu?
Kişi hangi kanaat ve inançta olursa olsun onun bir namusunun olması gerekiyor. Namus da insanın ruhu ve beyniyle ilgili bir şeydir. Kişinin kendisine, yaşadığı topluma ve içinde bulunduğu yapının İslam’a ihanet etmemesi gerekiyor. “Sırran tenevveret” diyerek bir takım süfli menfaatlere büyük amaçları kurban edilmemeli. Buna isyan ediyorum…
 
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK NAMUSU GEZİCİ OLMAKTIR
nazifayCemaatleşerek çıkar elde etmeye mi isyan ediyorsunuz?
Hem çıkar grubu hem de masonik bir yapı oluyor. Her inanç grubunun bir takım faaliyetleri olabilir. Ticari de olabilir. Haksızlığa uğradığını düşündüğü elemanlarına yardım için dayanışabilir… Fakat bu yapı başka birilerini ya da yapıları yok ederek, iftira atarak tehlikeli ve gizemli bir yapıya büründüğü hengâmede problem başlıyor. “Benim sesim başka sesleri boğsun” denildiğinde isyanım başlıyor.
Kitabınızda neden “Kozmik oda” diye bir bölüm var?
Bizim en mahrem yerlerimize bir takım insanlar pervasızca giriyor. Yani bizde kalması gereken değerler üzerinden bize bir takım operasyonlar yapılıyor. Artık kutsal sır diye bir şey olmaması lazım. Siz arkadaşlar arasındaki bir sırrı ortaya döktüğünüzde bu ahlaksızlıktır. Diğer insan sizin değerlerinizi kullanarak pazarlamaya çalıştığı zaman sır ortadan kalkar. O kişinin özel sırları bile ortadan kalkabilir.
Siz bir zamanlar birlikte olduğunuz yapıların sırlarını deşifre ediyorsunuz, insanlar size sır veremez mi?
Benim karakterim sağlam. Onlar benim değerlerimi sattı. Onlar Müslüman, dindar profili üzerinden operasyon yapıyor. Böyle olunca ben de, “hayır bu ben değilim” diye çırpınıyorum. Onlar bizim değerlerimizi sattı. Kusura bakmayın ama o zaman da siz busunuz demek lazım. Geziciler bu ülkenin en namuslu insanlarının başında gelir. Bu kadar kesin!
Ne demek istiyorsunuz?
Bu ülkeye ait olan değerleri Geziciler alana taşıdı. Mesela ateist arkadaşlar Cuma namazı kılanların önünde set oluşturdu. Bu namus göstergesidir. Miraç Kandilinde kendi ceplerinden para vererek simit dağıttılar, bu da namustur. Namusu mahalle anlayışıyla karıştırmayın. Namusu, amiyane bir anlayışla karıştıranlar zaten namusu giyime, başörtüsüne falan indirgiyor. Değildir. Namus bir duruştur. Gerektiği zaman gereken tepkiyi vermektir. O yüzden Türkiye’nin bugünkü en büyük namusu Gezici olmaktır. Hamdolsun ki Geziciyim. Biz Geziciler ayna gibiyiz. Bize bakan kendini görür.
 
Eski dostlarınızla Geziciler arasındaki fark ne?
Nurcular egoya “ene” der. Ene ‘Ben’ demektir. ‘Eneyi nahnu havuzuna atacaksın’ der. Nahnu, ‘biz’ demektir. Ene bir buz parçası gibidir. Katıdır. Onu ancak havuza atarsan çözülür. Benim itiraz ettiğim nokta şuydu; kolektif bir akıl oluşturacaksa ene nahnuya atılsın. Ben bize atılsın. Ancak, uzun yıllardır farkında olduğum şey şuydu: O havuzun başında bir takım insanlar, yapılar var. Onlar benim değerlerimi seslendiriyordu, benim adıma proje hazırlıyordu. Bu durumda ben onlar için kolay ve sömürülen bir lokma oluyordum. Bu olamazdı.
Siz şu an hangi nahnuya yakınsınız?
Gezi’ye… Tamamen Gezi’ye… Çünkü öteki nahnudaki aynada kendimi göremiyorum. Güzel olan taraf, onlar da aynada kendini göremiyor. Onlar da mutlaka isyan geleneğine uyacaklar. Gelenekçi İslam anlayışının, cemaat anlayışının insanı götürebileceği bir nokta yoktur. İnsan onuru onu taşıyamıyor.
 
BEYOĞLU’NDAYIM DEMEK PROBLEMDİ
 
Gezi eylemlerine neden katıldınız?
Hac’da Arafat’ta bulunmak o görevi yerine getirmek için yeterlidir. Gezi’de bulunmak, sloganlara destek vermek görevimizdi. Bu alanda insanın gölgesinin yere düşmesi bile çok önemliydi. Ne olursa olsun o gün bizim bu alanda olmamız gerekiyordu. Olmamak tüm kutsal değerlerimize hakarettir.
Kitapta Gezi’de olmanın sizin için iki kez isyan etmek olduğunu yazıyorsunuz. Neden iki isyan?
Hangi görüşten olursa olsun Gezi onun için bir isyanı ifade ediyordu ama benim için iki isyanın anlamıydı. Çünkü Gezicilerin karşısında duran, insan onurunu ayaklar altına almaya çalışan anlayışın sahipleri kendilerini dinci, dindar olarak gösteriyordu. Benim onlara karşı da tavır göstermem gerekiyordu. Sadece despot bir yönetim anlayışına değildi itirazım. O zaten herkesin ortak tavrıydı. Ben aynı zamanda İmam Hatip geleneğinden geldiğimden dolayı benim iki isyanı dillendirmem gerekiyordu. Orada anladım ki, ben kelimelerle de isyan etmeliyim. İsyanımı kitapla ayağa kaldırmalıydım. Öyle olduğuna da inanıyorum.
Sizi Gezi’ye götüren neydi?
Mesela iktidarın ve Recep Erdoğan’ın içkiye karşı takındığı tutum. Ben alkollü içecek kullanmasam bile, bu özgürlüğünü kullanmak isteyenlerin önüne konulmak istenen setler … Kızlı erkekli bir arada oturmaya dair siyasal İslamcıların yasakçı ifadelerinin olması… Bunlar beni sıktı. Çünkü dini hassasiyeti az olan kişiye müdahalenin, yarın bana da başka şekilde dönebileceğini düşündüm.  Maalesef dinci dindar anlayışta böyle bir mantelite var.
Gezi bizim hatıralarımızdır. Biz arkadaşlarla burada toplanırdık. Alibeyköy’e otobüsle buradan giderdik. Bir kulübemiz vardı Gezi Parkına komşu. Oradaki sohbetlerimiz bizim için özeldi. Gezi’nin etrafındaki yerler farklıydı. Bizim çocukluğumuz, gençliğimiz buralarda geçti. Birçok insan için Gezi semboldü ama benim için sembolün ötesinde, bana ait bir varlıktı.
Gezi direnişiyle birlikte Beyoğlu’na çıkan profil de değişmeye başladı. Beş yıl öncesine kadar Beyoğlu’na çıkmak ve gezinmek dindar kesim için bir meseleydi. Telefonda, “Beyoğlu’ndayım” demek bir problemdi. Amiyane tabirle, kendisi için “O azıttı herhalde!” diye düşünülür endişesi vardı. Dindarlar için “Beyoğlu’na çıkma” ifadesi, bir utanma vesilesiydi. Gezi Direnişinden sonra dikkat edin, Beyoğlu’nda dolaşan profiller de değişmeye başladı. Artık kapalısı, açığı her kesimden insan Beyoğlu’nda sıkıntısız dolaşabiliyor… Çünkü burası bizim ortak noktamız artık.
Bu anlattıklarınız eski dostlarınızdan tepki görür mü?
Bu isyanımı 30 sene önce de dillendiriyordum. Beni tanıyanlar bu röportajı okuduktan sonra, Nazif zaten protestti diyecek. Ben hacca da kot pantolonla gitmiştim. Sadece belli bir yerde ihramı giydim. İhram zaten sosyal statüden arınmayı ifade eder. İslam içinde komün hayatını veren en muhteşem giysidir ihram. Bazıları küçümser ama alay edilmesin ihramla. O Devrimci bir giysidir.
Mehmet Bozkurt 29.03.2015 Fotoğraflar: Doğan Kemancı
AYDINLIK GAZETESİ

İlber Ortaylı İle ‘Türklerin Tarihi’ Üzerine

İlber Ortaylı: ‘Kürt’üm dersin olur biter’

Kim Türk, kim değil? Türk mü desek yoksa Türkiyeli mi? Konuştuğumuz dil mi, DNA’mız mı, kültürümüz mü? Bizi hangisi Türk yapıyor? Prof. Dr. İlber Ortaylı’yla yeni kitabı ‘Türklerin Tarihi’ni konuştuk.

Türkler olmadan dünya tarihi yazmanın mümkün olmadığını söylüyorsunuz. Öte yandan da diyorsunuz ki, “Türk dünyası yeterli uzman yetiştirmedi”. Bu durumda dünya tarihi bizim yüzümüzden eksik mi yazılıyor?
-Hayır. Türkler olmadan dünya tarihi yazılmaz. Çünkü Türk etkisi Asya’nın uzak doğusu, Çin’den başlar; Çin, Hint, İran, sonra Rusya arazisi, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Avrupa ve tabii yeniçağda bütün Avrupa’ya uzanır. Bunların tarihini Türk tarihini iyi bilmeden yazmak mümkün değil. Ve zaten bunu yazarken de Türklere müracaat etmediler. Oturdular, Osmanlıca, Farsça, Arapça öğrendiler bunların uzmanları. Kendileri tetkik ettiler. Bizim yazımız hem onlara göre geç hem de kendimiz doğru dürüst okuyamıyoruz. Göktürk anıtlarını okusan Uygur’u okuyamıyorsun kolay kolay.

Uzman yok mu?

-Okuyan çok az. Yetişmiyor. Böyle bir adam yetiştiremedik. Ve bunu Atatürk hissetti. Dâhi adam, o zamanın çulsuz Türkiyesi’nde Dil-Tarih’i kurdu, Edebiyat Fakültesi’ni ıslah etti. İstedi ki Türk çocukları uzman olsun. Olmadılar.

Niye olmadılar?

-Bilmiyorum. Türkler öğrenmiyor. Filoloji ve derinlikle alakaları yok. Eskiden varmış, şimdi yok.

DOKUZ YÜZ YILDIR DEĞİŞMEDİK

Eskiden varmış diyorsunuz ama kitabınızdan bir cümle alıntılayayım. 12. yüzyıl düşünürü Kadı Ahmed Endülisi diyor ki, “Türklerin medeniyete felsefe, matematik, coğrafya, tarih yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar”. türkleirntarihi
-Dokuz yüz yıldır hiçbir şey değişmemiş işte. Adam Divan-ı Lügatit Türk’ü, Kutadgu Bilig’i kaçırmış, onlar ilginin dışında kalıyor. Yok işte, temel bu!

Kim bu Türkler? Herkesin işaret ettiği aynı grup mu, yoksa fili tarif eder gibi herkes başka yönden mi alıyor?
-Birbirine yakın lehçeleri konuşan, Çin sınırından Balkanlar’a kadar yaşayan bir grup var. Biz onlardanız. Diyorlar ki, “Biz bilmem kimle karışmışız”. Karışmışsan karışmışsındır, ben kan tahlili yapmıyorum. Konuştuğun dile bakarım.

Öncelik dilde mi?
-Tabii. Sen gayrimüslim ya da farklı bir etnik gruptan olsan bile, eğer konuştuğun dil Türkçeyse, kendi dilini bilmiyorsan Türksün. Ki bu Türkiye’deki azınlıklar ve etnik gruplar için tipik bir haldir. Dağdaki çoban, köylü konuşur o dili kendine göre, okumuşu konuşmaz. O zaman bitti iş.

Konuştuğu dil Türkçeyse Türktür”. Bu kadar mı?
-O kadardır. Başka kıstas da kullanılmaz. Çok çok anasıyla babasının konuştuğu dil denir. Sovyetler Birliği’ndeki bir sürü Rus böyle oluşur. Bir Estonyalıyla bir Özbek evlenir, çocuk Rus olur. Çünkü o ikisi evde başka şey konuşamazlar.

Siz zaten Türkiyeli kavramına da itiraz ediyorsunuz…
-Böyle bir kavram olmaz. Bu, bir coğrafyaya, üstelik geç konmuş bir addır. Türkiyeli gibi bir kavram kurnazlık. Sovyetler Birliği’nde bir zorunluluk, bir sopa olduğu halde hiç kimse de “Ben Sovyetim” demedi. Gerçekçi değil Türkiyeli lafı. Bir de Türkiye’nin azınlık gruplarında ikilik vardır. Kimliğini açıkça söylersin, ben buyum dersin.

Söyleyebilse söyleyecek…
-Onun sorunu, beni ilgilendirmiyor.

Ama kimliğini açıklayanı ya dövüyorlar ya sövüyorlar.
-Nereye dövüyor? “Ben Kürt’üm” dersin biter. Buna takmayın, yok Türkiyelilik yok bilmem ne… Orada o kadar Türk yaşıyor, Almanyalıyım diyor mu?

ONUN ADI TÜRKİYA’DIR

Türklük nedir?
-Türk olmak şuurdur. Türküz demektir, o kadar. İtalyanız, Almanız gibi… Biz de Türklük şuuruna tarihin itelemesiyle eriştik. Yoksa ‘Müslümanız’dı o kimlik. Biz imparatorluğumuza Roma diyoruz, İtalyanlar da Türklerin ülkesi Turchia diyor. Bütün Avrupa’da öyle geçer, başka türlü bilmezler.

Neden ülkenin adı Rumeli değil de Türkiye oldu?
-Biz Türkiye demedik buraya, Rumeli dedik. Türkiye’yi İtalyanlar dedi. Devletin resmi adı Türkiye ve 20. yüzyılın olayıdır.

Peki kitaptaki bir bölümden yola çıkarak sorayım: Türkiya mı, Türkiye mi?
-Onun adı Türkiya’dır. Arapça telaffuzda a okunur. Milletvekili Nazlı Tlabar 1950’den sonra Meclis’te Türkiye olarak düzeltti. Ama eski nesil Türkiya der, ben de öyle derim. Ya sen Türkiyalı mısın hanım kızım? (Gülüyor)

Türk inkılabı başarısız mı?

-Türküz dedi, oldu. Çünkü mevcuda döndü. Müslümanlık’la fazla uğraşmadı. Sen bakma şimdikilerin Kemalist dönemi Stalinizmle eşitlemesine ve birtakım eziyet hikâyeleri anlatmasına. Kemalizm dinle çok uğraşmadı. Onun için Müslüman kimliği de devam etti. Çok yakın zamana kadar da din hâkim oldu. Artık değil. Artık aynı dindeki insanlar bile farklı kimlikler ileri sürüyorlar.

ANAHTAR BİZANS MİRASI

“Türkiye, Bizans İmparatorluğu’nun vârisi” diyorsunuz. Miras ne?
Bir kere coğrafya olarak varisiyiz. İdari tarihimizde de birtakım şeyler ortak. O da sadece Bizans olduğundan değil, İran’la benziyor. Biz Azerbaycanlılar gibi açkı, bağlamak demiyoruz. Kilit, kilitlemek, anahtar diyoruz. Bunlar Bizans mirası. Efendi kelimesi nereden çıkmış zannediyorsun? Ama Bizans tetkikimiz zayıf. Çok az Bizans uzmanı var. Nasıl geliştireceğiz ve bir enstitü oluşturacağız bilmiyorum.

Tarihçi olmaya nasıl karar verdiniz?
Ben karar vermedim, öyle oldu. Zaten öyle olunur. Kimse müzisyen olmaya karar vermez, müzisyen olur. İyi veya kötü… Ben başka türlü bir aile yapısında yetiştim. Çocukken keşfettiler isteğimi, yeteneğimi, öyledir. Bizim valide benim doğru dürüst meslek yapmamı istedi, babam hiç öyle bir saçmalığa girmedi. Ne istiyorsam ona yönlendirdi.

Zeynep MİRAÇ / Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN 29 Mart 2015

İlber Ortaylı İle ‘Türklerin Tarihi’ Üzerine

İlber Ortaylı: ‘Kürt’üm dersin olur biter’

Kim Türk, kim değil? Türk mü desek yoksa Türkiyeli mi? Konuştuğumuz dil mi, DNA’mız mı, kültürümüz mü? Bizi hangisi Türk yapıyor? Prof. Dr. İlber Ortaylı’yla yeni kitabı ‘Türklerin Tarihi’ni konuştuk.

Türkler olmadan dünya tarihi yazmanın mümkün olmadığını söylüyorsunuz. Öte yandan da diyorsunuz ki, “Türk dünyası yeterli uzman yetiştirmedi”. Bu durumda dünya tarihi bizim yüzümüzden eksik mi yazılıyor?
-Hayır. Türkler olmadan dünya tarihi yazılmaz. Çünkü Türk etkisi Asya’nın uzak doğusu, Çin’den başlar; Çin, Hint, İran, sonra Rusya arazisi, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Avrupa ve tabii yeniçağda bütün Avrupa’ya uzanır. Bunların tarihini Türk tarihini iyi bilmeden yazmak mümkün değil. Ve zaten bunu yazarken de Türklere müracaat etmediler. Oturdular, Osmanlıca, Farsça, Arapça öğrendiler bunların uzmanları. Kendileri tetkik ettiler. Bizim yazımız hem onlara göre geç hem de kendimiz doğru dürüst okuyamıyoruz. Göktürk anıtlarını okusan Uygur’u okuyamıyorsun kolay kolay.

Uzman yok mu?

-Okuyan çok az. Yetişmiyor. Böyle bir adam yetiştiremedik. Ve bunu Atatürk hissetti. Dâhi adam, o zamanın çulsuz Türkiyesi’nde Dil-Tarih’i kurdu, Edebiyat Fakültesi’ni ıslah etti. İstedi ki Türk çocukları uzman olsun. Olmadılar.

Niye olmadılar?

-Bilmiyorum. Türkler öğrenmiyor. Filoloji ve derinlikle alakaları yok. Eskiden varmış, şimdi yok.

DOKUZ YÜZ YILDIR DEĞİŞMEDİK

Eskiden varmış diyorsunuz ama kitabınızdan bir cümle alıntılayayım. 12. yüzyıl düşünürü Kadı Ahmed Endülisi diyor ki, “Türklerin medeniyete felsefe, matematik, coğrafya, tarih yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar”. türkleirntarihi
-Dokuz yüz yıldır hiçbir şey değişmemiş işte. Adam Divan-ı Lügatit Türk’ü, Kutadgu Bilig’i kaçırmış, onlar ilginin dışında kalıyor. Yok işte, temel bu!

Kim bu Türkler? Herkesin işaret ettiği aynı grup mu, yoksa fili tarif eder gibi herkes başka yönden mi alıyor?
-Birbirine yakın lehçeleri konuşan, Çin sınırından Balkanlar’a kadar yaşayan bir grup var. Biz onlardanız. Diyorlar ki, “Biz bilmem kimle karışmışız”. Karışmışsan karışmışsındır, ben kan tahlili yapmıyorum. Konuştuğun dile bakarım.

Öncelik dilde mi?
-Tabii. Sen gayrimüslim ya da farklı bir etnik gruptan olsan bile, eğer konuştuğun dil Türkçeyse, kendi dilini bilmiyorsan Türksün. Ki bu Türkiye’deki azınlıklar ve etnik gruplar için tipik bir haldir. Dağdaki çoban, köylü konuşur o dili kendine göre, okumuşu konuşmaz. O zaman bitti iş.

Konuştuğu dil Türkçeyse Türktür”. Bu kadar mı?
-O kadardır. Başka kıstas da kullanılmaz. Çok çok anasıyla babasının konuştuğu dil denir. Sovyetler Birliği’ndeki bir sürü Rus böyle oluşur. Bir Estonyalıyla bir Özbek evlenir, çocuk Rus olur. Çünkü o ikisi evde başka şey konuşamazlar.

Siz zaten Türkiyeli kavramına da itiraz ediyorsunuz…
-Böyle bir kavram olmaz. Bu, bir coğrafyaya, üstelik geç konmuş bir addır. Türkiyeli gibi bir kavram kurnazlık. Sovyetler Birliği’nde bir zorunluluk, bir sopa olduğu halde hiç kimse de “Ben Sovyetim” demedi. Gerçekçi değil Türkiyeli lafı. Bir de Türkiye’nin azınlık gruplarında ikilik vardır. Kimliğini açıkça söylersin, ben buyum dersin.

Söyleyebilse söyleyecek…
-Onun sorunu, beni ilgilendirmiyor.

Ama kimliğini açıklayanı ya dövüyorlar ya sövüyorlar.
-Nereye dövüyor? “Ben Kürt’üm” dersin biter. Buna takmayın, yok Türkiyelilik yok bilmem ne… Orada o kadar Türk yaşıyor, Almanyalıyım diyor mu?

ONUN ADI TÜRKİYA’DIR

Türklük nedir?
-Türk olmak şuurdur. Türküz demektir, o kadar. İtalyanız, Almanız gibi… Biz de Türklük şuuruna tarihin itelemesiyle eriştik. Yoksa ‘Müslümanız’dı o kimlik. Biz imparatorluğumuza Roma diyoruz, İtalyanlar da Türklerin ülkesi Turchia diyor. Bütün Avrupa’da öyle geçer, başka türlü bilmezler.

Neden ülkenin adı Rumeli değil de Türkiye oldu?
-Biz Türkiye demedik buraya, Rumeli dedik. Türkiye’yi İtalyanlar dedi. Devletin resmi adı Türkiye ve 20. yüzyılın olayıdır.

Peki kitaptaki bir bölümden yola çıkarak sorayım: Türkiya mı, Türkiye mi?
-Onun adı Türkiya’dır. Arapça telaffuzda a okunur. Milletvekili Nazlı Tlabar 1950’den sonra Meclis’te Türkiye olarak düzeltti. Ama eski nesil Türkiya der, ben de öyle derim. Ya sen Türkiyalı mısın hanım kızım? (Gülüyor)

Türk inkılabı başarısız mı?

-Türküz dedi, oldu. Çünkü mevcuda döndü. Müslümanlık’la fazla uğraşmadı. Sen bakma şimdikilerin Kemalist dönemi Stalinizmle eşitlemesine ve birtakım eziyet hikâyeleri anlatmasına. Kemalizm dinle çok uğraşmadı. Onun için Müslüman kimliği de devam etti. Çok yakın zamana kadar da din hâkim oldu. Artık değil. Artık aynı dindeki insanlar bile farklı kimlikler ileri sürüyorlar.

ANAHTAR BİZANS MİRASI

“Türkiye, Bizans İmparatorluğu’nun vârisi” diyorsunuz. Miras ne?
Bir kere coğrafya olarak varisiyiz. İdari tarihimizde de birtakım şeyler ortak. O da sadece Bizans olduğundan değil, İran’la benziyor. Biz Azerbaycanlılar gibi açkı, bağlamak demiyoruz. Kilit, kilitlemek, anahtar diyoruz. Bunlar Bizans mirası. Efendi kelimesi nereden çıkmış zannediyorsun? Ama Bizans tetkikimiz zayıf. Çok az Bizans uzmanı var. Nasıl geliştireceğiz ve bir enstitü oluşturacağız bilmiyorum.

Tarihçi olmaya nasıl karar verdiniz?
Ben karar vermedim, öyle oldu. Zaten öyle olunur. Kimse müzisyen olmaya karar vermez, müzisyen olur. İyi veya kötü… Ben başka türlü bir aile yapısında yetiştim. Çocukken keşfettiler isteğimi, yeteneğimi, öyledir. Bizim valide benim doğru dürüst meslek yapmamı istedi, babam hiç öyle bir saçmalığa girmedi. Ne istiyorsam ona yönlendirdi.

Zeynep MİRAÇ / Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN 29 Mart 2015

EvinizinOğlu Murat Güloğlu ile Samimi Bir Röportaj

0

n babam sayesinde tanıdım. Babam televizyonun sesini sonuna kadar açtığı için, haftasonları sabahın köründe onun sesiyle güne başlamak adettir. Tabi bununla da kalmıyor, babam bir yandan şu çocuk neden doğru dürüst bir takım elbise giyinmiyor diye söylenirken bir yandan da pür dikkat ne diyeceğini dinliyordu. Babam hala aynı durumda, Murat Güloğlu da hala rengarenk, bizi hem görüntüsü hem de haberleri ile aydınlatıyor.

Kendisi ile yaptığım röportaj, kısa, samimi ve öz oldu. Nişantaşı’nda bir kafede buluştuk, önce Sivas’lı olduğundan ve dolayısı ile hemşeri olduğumuzdan, köyüne gidip orada da projeler yapmak istediğinden bahsettik; ben türk kahvesi içtim, o da bitki çayı içti ve hem röportaj yaptık hem de eğlendik.

Umarım siz de eğlenirsiniz.

themervetuncer: Eski fotoğraflarınıza baktığınızda onlar da bugünki haliniz kadar renkli mi? Kıyafet anlamında soruyorum.

Murat G.: Pek renk merakım yoktu açıkçası, beni biraz programın gidişatı da şekillendirdi. Önceleri saatimin renklenmesi ile başladı, devamında gömlekler ve tabi uyumlu olması açısından da çoraplarım. Ama ben bu durumdan son derece memnunum çünkü insanların sabah kalktığında ekranda renkli birisini görmek isteyeceklerini düşünüyorum. Baktığınızda iş anlamında ciddi bir iş yapıyoruz ve benim tarzımda farklı ve renkli giyindiğinizde, sizi izleyenler söyleyeceklerinizle beraber giyineceklerinizi de merak etmeye başlıyor. Bu hem size hem seyircinize heyecan veren bir durum.

themervetuncer: Bir haber programı sunuyorsunuz ancak formatı biraz aykırı. Format çalışılmış mı?

Murat G.: Programın formatı ceketsiz, gömlek kolları kıvrılmış, sadece Murat Güloğlu olmamın istendiği bir formattı ve ben zamanla formatı iyice oturttum. Yani kısaca çalışılan bir durum değil.

themervetuncer: Evinizin oğlu Murat Güloğlu diyorsunuz ve fakat pek Türk ailelerinin kolay kabulleneceği tarzda giyinmiyorsunuz. Mesela babam sizi asla kaçırmasa da muhakkak kıyafetinize laf ediyor. Bunun farkında mısınız? Bir amacınız var mı?

Murat G.: Bunu bana söyleyen başka insanlar da oldu ve genelde anneler sever beni. İlk başlarda benim görüntüm ile her ne kadar barışamasalar da baban gibi olanlar söylenemeyeni söyleyen biri olduğum için de beni izlemekten vazgeçemiyorlar. Kıyafetimden bağımsız olarak tamamen söylediklerimle ilgileniyorlar. Anı anına uymayan biri olduğum için, merak uyandırıyorum ve izleniyorum. Kalıplarım yok programımda, 3 saat boyunca, haberim de, seyircim de, kendim de diri bir şekilde programımı sürdürüyorum. Ben bunu yapıyorum diyorum ve benimle olan İstanbul’dan ve Anadolu’dan benimle olan bir sürü samimi insanla buluşuyorum. Baktığınızda sabahın köründe kalkıp beni izliyorlar, beni 7-8 yaşında izleyen de var 65 yaşında izleyen de var.

themervetuncer: Stil danışmanınız var mı? Yoksa ben olabilir miyim? Özel birgününüzde sizi giydirmek isterim.

Murat G.: Hayır yok. Uğraşırsın. 1 günlük olur. Güzel giyinmek gibi bir kaygım yok, o yüzden normal hayatımda çok ilgilenmiyorum, davetlerde vs. Aslında bu konuda alt yapım var. Anlaştık beni giydirirsin. Olur.

themervetuncer: Oley :)

themervetuncer: En sevdiğiniz markalar nelerdir?

Murat G.: Lise ve üniversite dönemimde marka düşkünlüğüm vardı ancak artık markacı değilim. Sevdiğim marka var ancak paylaşmasam daha iyi, çok fazla para harcamadan güzel giyinmeyi tercih ediyorum desem daha iyi. Markayı saçmalık olarak görüyorum.

themervetuncer: Kadın modasını takip ediyor musunuz?

Murat G.: Hayır.

themervetuncer: Nasıl giyinen kadınlardan hoşlanırsınız?

Murat G.: Rüküş sevmem. Babet giyinsin, basit sade kıyafetini giyinsin gelsin. Sade giyinsin ama yakıştırsın. Herşeyden öte kadının gözleri ile daha alakalıyım. Kendine güvenli, kompleksli olmayan, olsa da kompleksi ile barışmış olmalı.

themervetuncer: Sizi Ladyfaithmood defilesinde Çabagenç Derneği ile beraber podyumda gördük. Bize dernekteki görevinizden ve Çabagenç’ten biraz bahseder misiniz?

Murat G.: Aslında sadece Çabagenç değil farklı derneklerde de varım, Tohum gibi. İlk olarak Çaba Derneği bir tiyatro organizasyonu için bana ulaşmıştı ve o vesile ile ilişkilerimiz kuvvetlendi. Ardından Çaba Derneği kurucularının çocukları tarafından Çabagenç Derneği kurulunca onlarla da hareket etmeye başladık, hepsi ile arkadaşım ve beni de çağırdıklarında destek vermek için organizasyonlarına katılyorum. Bu arada başka dernekler de çağırırsa giderim, gitmek isterim; sadece Çaba ve Tohum değil. Çünkü burada mühim olan ihtiyacı olanlara, çocuklara, eğitime ihtiyacı olanlara, yaşlılara yardımımız olsun, yardımımız dokunsun. Toplum önündeki insanların bunu yapması gerekiyor çünkü herkes eşit şartlarda doğmuyor. Günü kurtarmak için geleceğini düşünemeyenler var, bizim de bu insanlara yardım etmemiz lazım.

Şu son cümlesinin üstüne çok düşündüm. Ya öyle olsaydım dedim.

Gerçekten röportajı bitirdiğimiz son cümlesiydi.

İşte bu son cümle, aslında o ekrandaki renkli adamın gerçekteki tüm renkleriydi.

24.03.2015

THEMERVETUNCER