Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 63

Yıldırım Gürses’in Hiç Yayınlanmayan Röportajı

‘Büyük sanatçılar Gezekten yetişti’

Onur Akay’ın, Yıldırım Gürses’le 15 sene önce yaptığı ve hiçbir yerde yayınlanmayan söyleşisi, ilk kez Aydınlık Gazetesi’nde yayınlandı. Söyleşide Yıldırım Gürses’in ilk bestesinin ‘İçime Hep Hüzün Doluyor’ olmadığı ortaya çıktı.

18 Kasım 2000 tarihinde yitirdiğimiz Türk musikisinin unutulmayacak bestecilerinden Yıldırım Gürses, ölümünden çok kısa süre önce son söyleşisini bana vermişti. O yıllarda sahne çalışmalarım nedeniyle yazdığım dergideki köşe yazılarıma ara vermek zorunda kalınca söyleşi yayınlanmadı. Geçtiğimiz günlerde Yıldırım Gürses’in sanatçı eşi Ayla Gürses’i kaybettik. Arşivimde Ayla hanımla olan fotoğrafımı ararken, Yıldırım Gürses’le yaptığımız konuşmanın kasetine ulaştım. 2012 yılında yaptığım öneri ile kabul edilen ‘Türk Sanat Müziği Günü’ için, özel haber yapan Aydınlık Gazetesi’nde yayınlamak  istedim…
İşte o röportaj:
Yıl 2000. Yıldırım Gürses’in çok sayıda bestesinin söz yazarı Mustafa Sevilen ve eşi Ömür Sevilen’le beraber Yıldırım hocamızın Etiler’deki villasına gittik. Bana ‘şeker oğlum’ derdi. Bizi eşi Ayla Gürses’le beraber kapıda karşıladı.
Kaseti 15 yıl sonra dinleyince duygu dolu anlar yaşadım…
– Onur Akay: Sahnede söylediğiniz ilk şarkı hangisi?
Yıldırım Gürses: O tarihlerde radyolarda Türk müziği çalınmıyordu. Zaten iki radyo vardı.Ankara Radyosu ve İstanbul Radyosu. Kendi aramızda, kendi musikimizi, kendi eğlencemizi yapabilecek şekilde birtakım toplantılar düzenlediler. Ona ‘gezek’ diyorlardı Bursa’da. Bugünkü duyduğumuz büyük sanatçıların çoğu oradan yetişti. Her Cumartesi üye olan bir insanın evinde toplanırdık. O kadar büyük ilgi gördü ki Bursa’da, Vali babamı çağırdı. Dedi ki: ‘Siz kendi aranızda eğleniyorsunuz, ayda bir günü de hiç olmazsa Bursalılara ayırın.’ Ayda bir kez halka açık yapılmaya başlandı. 7 yaşında olmama rağmen bayağı güzel şarkı söylüyordum. O yıllarda çok modaydı, “Geçti Sevdalarla Ömrüm İhtiyar Oldum Bugün”. Ünlü Karagöz Şükrü abimiz vardı. Beni tanıtırken: “Geçmiş sevdalarla ömrü ihtiyar olmuş bugün” dedi. Millet yerlere yattı gülmekten… Bayağı derli toplu okudum şarkıyı. Mikrofon falan da yoktu o zamanlar…
– İlk besteniz İçime Hep Hüzün Doluyor…
İlk bestem İçime Hüzün Doluyor ama  daha önce yapmış olduğum başka bir şarkı daha var. Onu siz bilmezsiniz, kimse bilmiyor. O ara Zeki Müren’in filmleri geldi Bursa’ya. 4-5 defa gittim Zeki Müren’in filmine. Zeki Müren’i çok kıskandım o zaman. Dedim ki benim güzel sesim var ama niye ben beste yapamıyorum. Musiki Derneği’nde arkadaşlarıma anlattım. Dediler ki bana, “Bu bir ilham meselesidir.” Şimdi ilham deyince bende böyle şekilli bir varlık bekliyordum. Gelsin, bana yazdırsın diye… 8- 10 yaşlarındaydım. Dedim bu ilham nasıl gelir? Dediler ki, bol yeşil ve mavi renge bakarsan ilham gelir. Ben her gün okuldan gelince saatlerce yeşile ve maviye bakardım. Bursa’da o tarihlerde Gemlik’in yanında bir Rum köyü vardı. O Rum köyüne gittik. 10 gün falan kalacağız. Babam orasını kiralamış. Güftesiyle bestesiyle bana bir şarkı geldi. O vakit götürdüm Musiki Derneğine çocuklara okudum. Hiçbirine inandıramadım. Bu şarkıyı baban yaptı dediler. Yırttım kendimi bu şarkıyı ben yaptım diye. Kimse inanmadı. Ben de şarkıyı kaldırdım attım. Aradan bir otuz yıl geçti. Bir gün radyodan çıktım eve geliyorum, bir melodi geldi kulağıma. Aşinalık geliyor ama nereden? Bir anda cız etti içim! Aklım böyle geriye doğru gitti, “Bu şarkıyı ben 10 yaşındayken yazmıştım” dedim.
– Bu ilk besteniz okunmadı hiç değil mi hocam?
Ankara’ya gönderdim şarkıyı, TRT repertuarına girdi. Yani 10 yaşında bir çocuğun şarkısı ilk defa repertuardan geçti.
ÖNCE SABA BESTELEDİM SONRA RAST YAPTIM
– Ayla Gürses’e şarkı yazdınız mı?
İyi bir öğrenciydim üniversitede okurken. Sabahlara kadar çalışıyorum ama yetiştiremiyorum. Bir de Ayla’yı görüyorum aklım başımdan gidiyor. Eve gidiyorum unutuyorum her şeyi. Baktım olacak gibi değil, gittim saçlarımı kabak kestirdim. Çünkü bu vaziyette Ayla’ya gözükemem. Öyle çalışmışım ki sarılık oldum. Ama üniversiteyi bitirmem lazımdı. Bir sabah pencereyi açtım, mahvetti beni hafız. O kadar güzel bir sabah ezanı okudu ki, hasretimiz de var, Ayla’yı da görmemişim. Hemen oturdum şarkıyı güftesiyle beraber saba besteledim, İçime Hep Hüzün Doluyor’u. Fakat yattım, birisi geldi dürttü beni. Uyandım ne oluyor diye. Hayır bu Rast olacak dedi. Oturdum bir de Rast yaptım.
ŞARKIYI OKUYUNCA ARİF SAMİ TOKER CEKETİNİ GİYDİ
– Arif Sami Toker’e okumuşsunuz zannediyorum ilk kez.
Ankara’da ilk kez okudum. Bir yaz günüydü gömlekle oturuyordu. Ben şarkıyı okumaya başlayınca ceketini giydi adam. Çok güzel bir laf söyledi, “aramıza hoşgeldin” dedi. O söz benim musiki hayatımda çok önemli bir laftır. Bana bir güven kazandırdı.
– Eşiniz eleştiriyormuş?
Ayla inanılmaz kulağı olan, çok kaliteli bir sanatçı. Kendine has üslubu olan, gerçek musiki okuyan nadir insanlardan birisi Ayla.
– Mustafa Sevilen’in şiirleri ile besteleriniz çok uyuşuyor. Bu frekans herhalde.
Zaten uyuşmasa o kadar şarkı çıkmaz. Yani gönül dünyalarımız aynı, düşüncelerimiz aynı.
GÜRSES’İN BABASI ATATÜRK’E ŞARKI SÖYLEMİŞ
– Annemler Bulgaristan göçmeni. 70 yılında Türkiye’ye geldikleri zaman yeniden soyadı veriliyormuş. Sizin en parlak dönemlerinizde Gürses’i sizden almışlar. Soyadları Gürses annemlerin.
Efendim esasında bizim Gürsesoğulları. ‘Oğulları’nı babam kaldırmış. Babamın sesi de mükemmeldi. Beni düşünün, beni dörde katlayın, babamın sesi oydu. Zeki Müren vallahi eteklerini öptü. Bir akşam Bebek Belediye Gazinosu’nda çalışıyoruz, babamın da yaş günü, gazinoya geldi. O akşam bir de Zeki Müren gelmedi  mi! Beni dinlemeye gelmiş Zeki. Dedim ki bugün çok şanslısınız. Dünyanın en güzel sesi şu anda aramızda… Herkes Zeki Müren’e bakıyor. ‘Nasuhi Bey’i buraya davet ediyorum’ dedim. Babam demedim. Atatürk’ün çok sevdiği bir gazeli vardı. Hatta Atatürk’e okuduğu zaman, ‘Evladım ne istiyorsun, söyle’ demiş. Bir girdi gazele. Ben babamdan daha güzel ses duymadım. Zeki Müren şaşkına döndü ve babamın ceketini öptü.
Onur Akay

Levent Oran: ‘Amsterya gezegenine götürüldüm’

0

Sosyal medya fenomeni Nihat Doğan hakkında şok açıklamalar yapan bir dönemin ünlü televizyon fenomeni, kendisi ile ilgili de ilginç açıklamalar yaptı…

Haber Artı Türk yazarı ve Türk sanat müziği sanatçısı Onur Akay, bir dönemin televizyon fenomenlerinden olan ve uzun süredir ortalarda görünmeyen Levent Oran’la bir söyleşi yaptı. İlginç açıklamaları ile tanınan Oran, Onur Akay’ın sorularına yine şaşırtan cevaplar verdi.

İŞTE O SÖYLEŞİ

Levent Oran, bir döneme damgasını vurmuş televizyon fenomenlerinden. Kendisi ile geçtiğimiz aylarda TV Em ekranlarında Utku Görkem Kırdemir’in canlı yayın konuğu olduk. İlk defa karşılaşmıştık. Birbirimizi ekranlardan tanıdığımız için hiç yabancılık çekmeden sohbete başladık. Bana, Titanic ile ilgili ilginç bir iddia anlattı. Özellikle Nihat Doğan gibi sosyal medya fenomenleri ile ilgili düşüncelerini merak ediyordum ve aklıma bir söyleşi yapmak geldi. Kendisine söyledim, kabul etti.

‘EMİNİM KADINLAR AYAKLARIMI YIKAMAK İÇİN SIRAYA GİRİYORLARDIR’

Levent Oran şimdilerde ne yapıyor?

Levent Oran şu anda kendisine yüklenen misyonu yerine getirmekle meşgul. Evet Levent Oran çok özel bir görevle dünyaya elçi olarak gönderildi. Barışı yaymak, savaşları durdurmak ve Türk halkını eğitmekle görevlendirildi. Yıllar önce kadına şiddet sloganımla, Türk kadınını bu günlere taşıdım. Sayemde şu anda kadın tartışılıyor. Ben kadınların meleğiyim. Birçok ünlüyü yakından tanırım ve karısını dövdüğü halde ekranlarda kadın bir çiçektir diyordu. İki yüzlü maske takmış medya maymunlarına inat, aldığım misyon bayrağını bu günlere taşıdım. Eminim kadınlar şu anda ayaklarımı bile yıkamak için sıraya giriyorlardır.

‘ATATÜRK’TEN SONRA EN BÜYÜK DEVRİMİ BEN GERÇEKLEŞTİRDİM’

Yıllar önce Rahmetli Savaş Ay’ın programında ‘Kadın kaşınıyorsa döveceksin’ sözlerinizi hatırlıyorum. Alişan’ın tepkisiyle karşılaşmıştınız. Günümüzde kadına karşı yaşanan şiddet olayları çok arttı. Düşünceleriniz değişti mi?

Tabii ki şiddete son derece karşıyım ve lanetliyorum. Ben Türkiye’de şiddet olduğunu ekranlarda haykıran biriydim, görevliydim. Atatürk’ten sonra en büyük devrimi ekranlarda ben gerçekleştirdim ve devam edeceğim. Okan Bayülgen’in programında bu konuları işlemek istiyorum.

‘NİHAT DOĞAN BENİM BORNOZUMU TAŞIYAMAZ’

-Twitter fenomeni Nihat Doğan’ın Özgecan Aslan için attığı, “Siz de mini eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca da bas bas bağırmayacaksın” şeklindeki tweeti sosyal medya da büyük tepki çekti. Doğan’ı eleştirdiniz mi?

Nihat Doğan’ı muhatap dahi almam. Varoşlar varoşların kümesinde öter. Dilinin belasını çeksin. Türkiye artık teneke sesler dinlemek istemiyor. Bende sahne yaptım. Oya Aydoğan alt kadromda çalışırdı. Bir tek bana yakın ses Zeki Müren’de vardı ki, Zeki Bey’den çok daha güzel bir sesim vardır. Türkiye’de saysanız benim ayarımda sesi olan 3 kişi daha çıkmaz. O yüzden Nihat Doğan benim bornozumu taşıyamaz. Yanımda kendisini zaten eleştirdim. Ama ciddiye almaya gerek yok cahil.

‘NEREDEYSE ADET GÜNLERİNİ TWEET ATACAKLAR’

‘Levent Oran’ ekran fenomeni olarak gösterilmişti. Şimdi ise sosyal medya fenomenleri ön planda. Sizden farkları neler? Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Çünkü ben gerçekten starım ve ışığımı halkıma yansıttım. Şimdiki sosyal medya fareleri ancak zengin koca avlama peşinde. Nerdeyse adet günlerini tweet atacaklar. Çok kirli bir medya var ama bende temizlikçi değilim. Ayarım olan elit insanlarla yürüyorum. Bıraktığım düşünceler 100 yıl sonra konuşulacak. Ben Türkiye’nin şansıyım.

‘POŞET İÇİNDE ET PAZARLAYAN KÜÇÜK İNSANCIKLAR’

‘Türkiye’de bugüne kadar bir sanatçı yetişmedi ve Zeki Müren dahil bu ülkede sanatçı yok’ demiştiniz. Son dönemde fikrinizi değiştiren isimler oldu mu?

Türk sineması beni keşfetmediği için bir Kadir İnanır, bir Tarık Akan piyasaya girdi. Yoksa Yılmaz Güney’e oyunculuk dersi verecek kadar donanımlıyım. Türkiye’de sanatçı yetişmiyor. Poşet içinde et pazarlayan küçük insancıklar yetişiyor.

‘TİTANİC BATINCA UZAYLI DOSTLARIM TARAFINDAN ALINDIM’

1912’de batan Titanic’le ilgili çok ilginç bir iddianız var. Biraz anlatır mısınız?

Titanic’e gelince; Evet Titanic’e karım, iki kızım ve hizmetçimizle bindik. Çok zengin bir elmas kralıydım. Ama maalesef kaza sonrası eşim ve çocuklarım öldü. Ben suya düştüğüm anda uzaylı dostlarım tarafından alınarak, Amsterya Gezegeni’ne götürüldüm ve onlarla çok mutlu bir 58 yıl yaşadıktan sonra, beni elçi olarak 1970 yılında tekrar dünyaya gönderdiler. Vücudumda 8 adet çip var ve dünyayı dengeliyor. Savaşları önlüyorum. Ben seçilmiş biriyim. Kaderim Türk halkının kaderini değiştirmeye programlandı.

Onur AKAY 16.03.2015

HABERARTITÜRK

Levent Oran: ‘Amsterya gezegenine götürüldüm’

0

Sosyal medya fenomeni Nihat Doğan hakkında şok açıklamalar yapan bir dönemin ünlü televizyon fenomeni, kendisi ile ilgili de ilginç açıklamalar yaptı…

Haber Artı Türk yazarı ve Türk sanat müziği sanatçısı Onur Akay, bir dönemin televizyon fenomenlerinden olan ve uzun süredir ortalarda görünmeyen Levent Oran’la bir söyleşi yaptı. İlginç açıklamaları ile tanınan Oran, Onur Akay’ın sorularına yine şaşırtan cevaplar verdi.

İŞTE O SÖYLEŞİ

Levent Oran, bir döneme damgasını vurmuş televizyon fenomenlerinden. Kendisi ile geçtiğimiz aylarda TV Em ekranlarında Utku Görkem Kırdemir’in canlı yayın konuğu olduk. İlk defa karşılaşmıştık. Birbirimizi ekranlardan tanıdığımız için hiç yabancılık çekmeden sohbete başladık. Bana, Titanic ile ilgili ilginç bir iddia anlattı. Özellikle Nihat Doğan gibi sosyal medya fenomenleri ile ilgili düşüncelerini merak ediyordum ve aklıma bir söyleşi yapmak geldi. Kendisine söyledim, kabul etti.

‘EMİNİM KADINLAR AYAKLARIMI YIKAMAK İÇİN SIRAYA GİRİYORLARDIR’

Levent Oran şimdilerde ne yapıyor?

Levent Oran şu anda kendisine yüklenen misyonu yerine getirmekle meşgul. Evet Levent Oran çok özel bir görevle dünyaya elçi olarak gönderildi. Barışı yaymak, savaşları durdurmak ve Türk halkını eğitmekle görevlendirildi. Yıllar önce kadına şiddet sloganımla, Türk kadınını bu günlere taşıdım. Sayemde şu anda kadın tartışılıyor. Ben kadınların meleğiyim. Birçok ünlüyü yakından tanırım ve karısını dövdüğü halde ekranlarda kadın bir çiçektir diyordu. İki yüzlü maske takmış medya maymunlarına inat, aldığım misyon bayrağını bu günlere taşıdım. Eminim kadınlar şu anda ayaklarımı bile yıkamak için sıraya giriyorlardır.

‘ATATÜRK’TEN SONRA EN BÜYÜK DEVRİMİ BEN GERÇEKLEŞTİRDİM’

Yıllar önce Rahmetli Savaş Ay’ın programında ‘Kadın kaşınıyorsa döveceksin’ sözlerinizi hatırlıyorum. Alişan’ın tepkisiyle karşılaşmıştınız. Günümüzde kadına karşı yaşanan şiddet olayları çok arttı. Düşünceleriniz değişti mi?

Tabii ki şiddete son derece karşıyım ve lanetliyorum. Ben Türkiye’de şiddet olduğunu ekranlarda haykıran biriydim, görevliydim. Atatürk’ten sonra en büyük devrimi ekranlarda ben gerçekleştirdim ve devam edeceğim. Okan Bayülgen’in programında bu konuları işlemek istiyorum.

‘NİHAT DOĞAN BENİM BORNOZUMU TAŞIYAMAZ’

-Twitter fenomeni Nihat Doğan’ın Özgecan Aslan için attığı, “Siz de mini eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca da bas bas bağırmayacaksın” şeklindeki tweeti sosyal medya da büyük tepki çekti. Doğan’ı eleştirdiniz mi?

Nihat Doğan’ı muhatap dahi almam. Varoşlar varoşların kümesinde öter. Dilinin belasını çeksin. Türkiye artık teneke sesler dinlemek istemiyor. Bende sahne yaptım. Oya Aydoğan alt kadromda çalışırdı. Bir tek bana yakın ses Zeki Müren’de vardı ki, Zeki Bey’den çok daha güzel bir sesim vardır. Türkiye’de saysanız benim ayarımda sesi olan 3 kişi daha çıkmaz. O yüzden Nihat Doğan benim bornozumu taşıyamaz. Yanımda kendisini zaten eleştirdim. Ama ciddiye almaya gerek yok cahil.

‘NEREDEYSE ADET GÜNLERİNİ TWEET ATACAKLAR’

‘Levent Oran’ ekran fenomeni olarak gösterilmişti. Şimdi ise sosyal medya fenomenleri ön planda. Sizden farkları neler? Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Çünkü ben gerçekten starım ve ışığımı halkıma yansıttım. Şimdiki sosyal medya fareleri ancak zengin koca avlama peşinde. Nerdeyse adet günlerini tweet atacaklar. Çok kirli bir medya var ama bende temizlikçi değilim. Ayarım olan elit insanlarla yürüyorum. Bıraktığım düşünceler 100 yıl sonra konuşulacak. Ben Türkiye’nin şansıyım.

‘POŞET İÇİNDE ET PAZARLAYAN KÜÇÜK İNSANCIKLAR’

‘Türkiye’de bugüne kadar bir sanatçı yetişmedi ve Zeki Müren dahil bu ülkede sanatçı yok’ demiştiniz. Son dönemde fikrinizi değiştiren isimler oldu mu?

Türk sineması beni keşfetmediği için bir Kadir İnanır, bir Tarık Akan piyasaya girdi. Yoksa Yılmaz Güney’e oyunculuk dersi verecek kadar donanımlıyım. Türkiye’de sanatçı yetişmiyor. Poşet içinde et pazarlayan küçük insancıklar yetişiyor.

‘TİTANİC BATINCA UZAYLI DOSTLARIM TARAFINDAN ALINDIM’

1912’de batan Titanic’le ilgili çok ilginç bir iddianız var. Biraz anlatır mısınız?

Titanic’e gelince; Evet Titanic’e karım, iki kızım ve hizmetçimizle bindik. Çok zengin bir elmas kralıydım. Ama maalesef kaza sonrası eşim ve çocuklarım öldü. Ben suya düştüğüm anda uzaylı dostlarım tarafından alınarak, Amsterya Gezegeni’ne götürüldüm ve onlarla çok mutlu bir 58 yıl yaşadıktan sonra, beni elçi olarak 1970 yılında tekrar dünyaya gönderdiler. Vücudumda 8 adet çip var ve dünyayı dengeliyor. Savaşları önlüyorum. Ben seçilmiş biriyim. Kaderim Türk halkının kaderini değiştirmeye programlandı.

Onur AKAY 16.03.2015

HABERARTITÜRK

HDP Aday Adayı Antikapitalist Yazar Muhammed Nur Denek ile Söyleşi

0

1- Bize kendinizden bahsedermisiniz, kimdir Muhammed Nur DENEK ?

1979 Şanlıurfa doğumluyum, memur çocuğu olduğumdan dolayı Şanlıurfa, İzmir, Yozgat,  İskenderun gibi birçok farklı şehirde birçok farklı kültürde büyüdüm, dört çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. İlkokul sonrası babamın ısrarlarıyla imam hatip lisesinde okudum, lise 2 den sonra daha derinlikli bir dini eğitim almak amacıyla lise eğitimine son verip medrese eğitimine başladım, yaklaşık 2 yıllık medrese eğitimim 28 şubat müdahaleleri sebebiyle yarıda kesildi ve o dönemin tüm Müslümanları gibi bende çeşitli baskılara maruz kalarak payımı aldım. Sonraki süreçte aynı amaçla İran’da bir dönem kaldım ve Türkiye’ye döndüğümde memleketim olan Şanlıurfa’da KERBELA Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğini kurdum. Ardından yazım hayatıma İslam’ın Özü Adalet adlı kitapla başladım. Bu süreç içerisinde Payiz, Tiroj, Doğudan gibi dergilerde, Gündem, Evrensel, Birgün vb gazetelerde ve birçok haber sitesinde makaleler yazdım. Sonrasında islam, eşitlik ve sosyal adalet kitabım phoenix yayınlarında yayınlandı.  Son kitabım Tevhid doğal yasalar sınıfsız toplum adlı kitabım inşa yayınlarında yayınlandı.

Antikapilasit islam anlayışını açıklama ve hayata geçirmeye dayalı bir çok mücadele alanında hizmet vermeye gayret ettim. Taksim meydanına Müslümanlar olarak yürüdüğümüz tarihsel 1 mayıs yürüyüşünün temelleri bu süreçte atılmıştı.

2 yıl İstanbul’da çok değerli hocam R.İhsan Eliaçık’la birlikte yürüttüğümüz çalışmalar sonrası Gaziantep’te Ahali Yayıncılık’ı kurdum, Ahali Yayıncılık, sadece bir yayın kuruluşu olmaktan öte felsefe, sosyoloji, tarih,din ve benzeri birçok konularda araştırmaların yapıldığı, söyleşi panellerin gerçekleştirildiği bir enstitü vazifesi de üstlenmişti. Yayın evimiz birkaç süreli yayın çalışması gerçekleştirmiş ve her tür toplumsal mücadeleye omuz vermişti.

Anayasa tartışmalarının sürdüğü dönemlerde demokratik anayasa hareketinin kuruluş aşamasında bulunmuş ve desteklemiştim bu konuya dair “yeni anayasaya dair” başlıklı makalem yayınlanmıştı. sonrasında oluşan “halkların demokratik kongresinde” yerimi almış ve gaziantep delegesi olarak katkı sunmaya gayret göstermiştim. Aklıma şimdilik bunlar geldi e çokta uzatmayayım.

2-Bize kısaca kitaplarınızdan bahsedermisiniz?

Şu ana kadar üç kitabım yayınlandı, ilki olan İslamın Özü Adalet daha çok toplumsal konulara dair islamın adaletle ortaya koyduğu gerçekliği açıklamaya dönüktü,  İslam, Eşitlik ve Sosyal Adalet kitabım ise islamın ekonomi politik boyutunu açıkladığım çalışmamdı, son yayınlanan Tevhid Doğal Yasalar ve Sınıfsız Toplum ise felsefi ve düşünsel yönüyle islamı açıklamaya gayret ettiğim kitabımdı.

3- HDP den siyasete girme kararı aldınız? Bildiğimiz kadarıyla şu zamana dek reel siyasetin içerisinde bulunmadınız, biz sizi daha çok kitaplarınızdan tanıyoruz. Neden siyaset ve neden HDP?

Aslında sorduğunuz iki sorunun cevabı tek, bugüne dek reel siyasetin içinde yer alabileceğimizi düşünebileceğimiz çoğulcu, özgürlükçü, tüm ezilen kesimlerin yanında yer alan bir yapı ortaya çıkmamıştı. Ülke siyaseti kokuşmuşluk içerisinde can çekişiyordu. Tüm siyaset alanları rant, çıkar merkezi haline gelmişti. Bürokraside yer almak ve meclisten koltuk kapma cazibesi tamamen çıkar beklentileri içerisinde süregeliyordu. Tüm siyasi partiler güç para ve kitlesel değer yargıları üzerinden aday belirliyordu. Ben bu yaşıma geldim henüz bu mevcut siyasi partilerin hayatını alın teriyle kazanmış, kimsenin emeğini çalmamış, dürüst, namuslu kimselerin temsiliyetine yol açtığını göremedim (tekil istisnalar varsada bu yargıya etki edebilecek düzeyde değil) . Bu halkın içerisinden, nerede; gücü kutsayan zorba varsa, nerede işçinin emeğini sömüren paraperest varsa bunlarla siyasete yön verilmiştir.

Ancak şimdi bu ülkenin ezilen her kesimine umut ışığı olan halkın menfaatini herşeyin üzerinde tutan, vicdan ve merhameti- gücün, paranın hakimiyetine teslim etmeyen, her türden farklılığı zenginlik olarak gören, çoğulcu anlayışla hareket eden, emeğin değerinin bilinciyle emekçinin yanında olan, emevi dininin yozlaşmışlığının farkında olarak gerçek barış ve selamet dinini savunan bir gerçeklik, ülkenin üzerinde özgürlük ve kurtuluş rüzgarları estirmektedir. Halkların Demokratik Partisi bu ülke için çok büyük bir fırsattır, çok büyük bir umuttur. Bu umudun yanında olup, bu umudu büyütme sorumluluğunu hissetmemek mümkün değildir.

Sanırım iki sorunuzada kısaca da olsa cevap verebildim.

4-  “Emevi dininin yozlaşmışlığının farkında olarak gerçek barış ve selamet dinini savunan bir gerçeklik’ dediniz”. Bunu biraz açarmısınız?

Barış ve selamet dini; Hz. Muhammed’in Medine’de oluşturduğu toplumsal yapının tarifidir. Medine toplumu 18 tane birbirinden farklı kültürü, inancı, lehçesi vb. farklılıkları olan kabilenin 47 maddelik bir sözleşme ile bir arada barış içerisinde yaşadığı örnek yapıdır. Bu topluluk içerisinde inancı birbirinden farklı topluluklar çoğuculuk anlayışıyla bir diğerinin varlığını kabul ederek yan yana yer almış ve peygamberimiz Hz.Muhammed bu topluluğu islam toplumu olarak adlandırmış, işte bu topluluk barış ve adaleti benimsemiş tek bir ümmettir şeklinde tanımlamıştır.

Muaviye dininin özellikleri ise bunun tam tersine kendisi gibi inanmayana yaşam hakkı tanımayan, kokuşmuş iktidar ve güç odağını kutsayan, adı bugün ak olarak mazlumların tepesine dikilen sarayın yeşil rengiyle itibar arayan, kurdukları otoriteyi eleştirme hakkını kimsede görmeyen, eleştiren her kişiyi zindanlara mahkum eden, hunharca şehid eden insanlık dışı zorba, en benzer örneği bugün akp siyasetiyle ülkenin başına çöreklenmiş olan sistemin adıdır.

5- Eğer seçilirseniz nasıl bir milletvekili göreceğiz?

Her şeyden önce halkı yönetme değil, halkın sorunlarına çözüm üretme amacıyla orada olan bir temsilci göreceksiniz. Nitekim yönetmekte, yönetilmekte insana ait kavramlar olamaz. Halkı temsil vazifesini edinmek halkın en büyük emanetini omuzlamak demektir. Halkın namusunu emanet almak demektir. Dolayısı ile böyle bir temsiliyetin birinci şartı halk gibi yaşamaktır. Halk gibi yaşamak; halkı anlayabilmenin toplumsal sorunların farkında olabilmenin de olmazsa olmazıdır zaten. Bu güne kadar halkın hiçbir sorunu umursamayan sözde yöneticilerin en büyük handikapı bu idi zaten kendilerini halktan soyutlayarak üstün görme kibriyle kavrulmaları.

Orada ki temsiliyeti sadece bir kesimin temsiliyeti olarak görmeyen, ülkede yaşayan her unsurun ( ki bu bir tek kişi dahi olsa) temsilcisi olduğu bilinciye davranan, her zaman adaletin yanında yer almayı kendine ilke edinmiş her ne şartta olursa olsun ezilenin yanında olan bir temsilci göreceksiniz. Geçici dünya menfaatleri uğruna hayatını heba edip bu temsiliyet onurunu şerefle taşımaktan asla ödün vermeyemeyi ilke edinmiş bir milletvekili.

Babama rüşvet teklif edilirken henüz yedi yaşındaydım, ağzındaki lokmayı nasıl tükürdüğünü hiç unutmadım, bana bıraktığı bu büyük miras için ona minnetterım, saygıyla ve sevgiyle anılan biri olarak 1 gün yaşayıp ölmenin, zilletle yaşanacak 1000 yıldan çok daha değerli olduğu bilincini bana öğrettiği için.

Orhan Birgül 10.03.2015

ADİLMEDYA

HDP Aday Adayı Antikapitalist Yazar Muhammed Nur Denek ile Söyleşi

0

1- Bize kendinizden bahsedermisiniz, kimdir Muhammed Nur DENEK ?

1979 Şanlıurfa doğumluyum, memur çocuğu olduğumdan dolayı Şanlıurfa, İzmir, Yozgat,  İskenderun gibi birçok farklı şehirde birçok farklı kültürde büyüdüm, dört çocuklu bir ailenin en küçüğüyüm. İlkokul sonrası babamın ısrarlarıyla imam hatip lisesinde okudum, lise 2 den sonra daha derinlikli bir dini eğitim almak amacıyla lise eğitimine son verip medrese eğitimine başladım, yaklaşık 2 yıllık medrese eğitimim 28 şubat müdahaleleri sebebiyle yarıda kesildi ve o dönemin tüm Müslümanları gibi bende çeşitli baskılara maruz kalarak payımı aldım. Sonraki süreçte aynı amaçla İran’da bir dönem kaldım ve Türkiye’ye döndüğümde memleketim olan Şanlıurfa’da KERBELA Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneğini kurdum. Ardından yazım hayatıma İslam’ın Özü Adalet adlı kitapla başladım. Bu süreç içerisinde Payiz, Tiroj, Doğudan gibi dergilerde, Gündem, Evrensel, Birgün vb gazetelerde ve birçok haber sitesinde makaleler yazdım. Sonrasında islam, eşitlik ve sosyal adalet kitabım phoenix yayınlarında yayınlandı.  Son kitabım Tevhid doğal yasalar sınıfsız toplum adlı kitabım inşa yayınlarında yayınlandı.

Antikapilasit islam anlayışını açıklama ve hayata geçirmeye dayalı bir çok mücadele alanında hizmet vermeye gayret ettim. Taksim meydanına Müslümanlar olarak yürüdüğümüz tarihsel 1 mayıs yürüyüşünün temelleri bu süreçte atılmıştı.

2 yıl İstanbul’da çok değerli hocam R.İhsan Eliaçık’la birlikte yürüttüğümüz çalışmalar sonrası Gaziantep’te Ahali Yayıncılık’ı kurdum, Ahali Yayıncılık, sadece bir yayın kuruluşu olmaktan öte felsefe, sosyoloji, tarih,din ve benzeri birçok konularda araştırmaların yapıldığı, söyleşi panellerin gerçekleştirildiği bir enstitü vazifesi de üstlenmişti. Yayın evimiz birkaç süreli yayın çalışması gerçekleştirmiş ve her tür toplumsal mücadeleye omuz vermişti.

Anayasa tartışmalarının sürdüğü dönemlerde demokratik anayasa hareketinin kuruluş aşamasında bulunmuş ve desteklemiştim bu konuya dair “yeni anayasaya dair” başlıklı makalem yayınlanmıştı. sonrasında oluşan “halkların demokratik kongresinde” yerimi almış ve gaziantep delegesi olarak katkı sunmaya gayret göstermiştim. Aklıma şimdilik bunlar geldi e çokta uzatmayayım.

2-Bize kısaca kitaplarınızdan bahsedermisiniz?

Şu ana kadar üç kitabım yayınlandı, ilki olan İslamın Özü Adalet daha çok toplumsal konulara dair islamın adaletle ortaya koyduğu gerçekliği açıklamaya dönüktü,  İslam, Eşitlik ve Sosyal Adalet kitabım ise islamın ekonomi politik boyutunu açıkladığım çalışmamdı, son yayınlanan Tevhid Doğal Yasalar ve Sınıfsız Toplum ise felsefi ve düşünsel yönüyle islamı açıklamaya gayret ettiğim kitabımdı.

3- HDP den siyasete girme kararı aldınız? Bildiğimiz kadarıyla şu zamana dek reel siyasetin içerisinde bulunmadınız, biz sizi daha çok kitaplarınızdan tanıyoruz. Neden siyaset ve neden HDP?

Aslında sorduğunuz iki sorunun cevabı tek, bugüne dek reel siyasetin içinde yer alabileceğimizi düşünebileceğimiz çoğulcu, özgürlükçü, tüm ezilen kesimlerin yanında yer alan bir yapı ortaya çıkmamıştı. Ülke siyaseti kokuşmuşluk içerisinde can çekişiyordu. Tüm siyaset alanları rant, çıkar merkezi haline gelmişti. Bürokraside yer almak ve meclisten koltuk kapma cazibesi tamamen çıkar beklentileri içerisinde süregeliyordu. Tüm siyasi partiler güç para ve kitlesel değer yargıları üzerinden aday belirliyordu. Ben bu yaşıma geldim henüz bu mevcut siyasi partilerin hayatını alın teriyle kazanmış, kimsenin emeğini çalmamış, dürüst, namuslu kimselerin temsiliyetine yol açtığını göremedim (tekil istisnalar varsada bu yargıya etki edebilecek düzeyde değil) . Bu halkın içerisinden, nerede; gücü kutsayan zorba varsa, nerede işçinin emeğini sömüren paraperest varsa bunlarla siyasete yön verilmiştir.

Ancak şimdi bu ülkenin ezilen her kesimine umut ışığı olan halkın menfaatini herşeyin üzerinde tutan, vicdan ve merhameti- gücün, paranın hakimiyetine teslim etmeyen, her türden farklılığı zenginlik olarak gören, çoğulcu anlayışla hareket eden, emeğin değerinin bilinciyle emekçinin yanında olan, emevi dininin yozlaşmışlığının farkında olarak gerçek barış ve selamet dinini savunan bir gerçeklik, ülkenin üzerinde özgürlük ve kurtuluş rüzgarları estirmektedir. Halkların Demokratik Partisi bu ülke için çok büyük bir fırsattır, çok büyük bir umuttur. Bu umudun yanında olup, bu umudu büyütme sorumluluğunu hissetmemek mümkün değildir.

Sanırım iki sorunuzada kısaca da olsa cevap verebildim.

4-  “Emevi dininin yozlaşmışlığının farkında olarak gerçek barış ve selamet dinini savunan bir gerçeklik’ dediniz”. Bunu biraz açarmısınız?

Barış ve selamet dini; Hz. Muhammed’in Medine’de oluşturduğu toplumsal yapının tarifidir. Medine toplumu 18 tane birbirinden farklı kültürü, inancı, lehçesi vb. farklılıkları olan kabilenin 47 maddelik bir sözleşme ile bir arada barış içerisinde yaşadığı örnek yapıdır. Bu topluluk içerisinde inancı birbirinden farklı topluluklar çoğuculuk anlayışıyla bir diğerinin varlığını kabul ederek yan yana yer almış ve peygamberimiz Hz.Muhammed bu topluluğu islam toplumu olarak adlandırmış, işte bu topluluk barış ve adaleti benimsemiş tek bir ümmettir şeklinde tanımlamıştır.

Muaviye dininin özellikleri ise bunun tam tersine kendisi gibi inanmayana yaşam hakkı tanımayan, kokuşmuş iktidar ve güç odağını kutsayan, adı bugün ak olarak mazlumların tepesine dikilen sarayın yeşil rengiyle itibar arayan, kurdukları otoriteyi eleştirme hakkını kimsede görmeyen, eleştiren her kişiyi zindanlara mahkum eden, hunharca şehid eden insanlık dışı zorba, en benzer örneği bugün akp siyasetiyle ülkenin başına çöreklenmiş olan sistemin adıdır.

5- Eğer seçilirseniz nasıl bir milletvekili göreceğiz?

Her şeyden önce halkı yönetme değil, halkın sorunlarına çözüm üretme amacıyla orada olan bir temsilci göreceksiniz. Nitekim yönetmekte, yönetilmekte insana ait kavramlar olamaz. Halkı temsil vazifesini edinmek halkın en büyük emanetini omuzlamak demektir. Halkın namusunu emanet almak demektir. Dolayısı ile böyle bir temsiliyetin birinci şartı halk gibi yaşamaktır. Halk gibi yaşamak; halkı anlayabilmenin toplumsal sorunların farkında olabilmenin de olmazsa olmazıdır zaten. Bu güne kadar halkın hiçbir sorunu umursamayan sözde yöneticilerin en büyük handikapı bu idi zaten kendilerini halktan soyutlayarak üstün görme kibriyle kavrulmaları.

Orada ki temsiliyeti sadece bir kesimin temsiliyeti olarak görmeyen, ülkede yaşayan her unsurun ( ki bu bir tek kişi dahi olsa) temsilcisi olduğu bilinciye davranan, her zaman adaletin yanında yer almayı kendine ilke edinmiş her ne şartta olursa olsun ezilenin yanında olan bir temsilci göreceksiniz. Geçici dünya menfaatleri uğruna hayatını heba edip bu temsiliyet onurunu şerefle taşımaktan asla ödün vermeyemeyi ilke edinmiş bir milletvekili.

Babama rüşvet teklif edilirken henüz yedi yaşındaydım, ağzındaki lokmayı nasıl tükürdüğünü hiç unutmadım, bana bıraktığı bu büyük miras için ona minnetterım, saygıyla ve sevgiyle anılan biri olarak 1 gün yaşayıp ölmenin, zilletle yaşanacak 1000 yıldan çok daha değerli olduğu bilincini bana öğrettiği için.

Orhan Birgül 10.03.2015

ADİLMEDYA

‘Yüksekova’da barış olursa her yerde olur’

0

“Yüksekova’dan Cizre’ye uzanan hat bu savaşın en ağır bedelini ödemiş bölgedir. Barış buradan başlar. Burada olursa, her yerde olur. Devlet için de böyle, PKK için de” diyor Yüksekovalı tecrübeli gazeteci Necip Çapraz.

Bedeli ölçmek, acıları karşılaştırmak çok zor ama bu 100 bin nüfuslu ilçenin çarşısında, pazarında, köyünde her sohbet bir noktada basılan, boşaltılan, mayınlanan köylerin, mera yasaklarının, faili meçhul cinayetlerin, dağa çıkan gençlerin ve yitirilen yüzlerce insanın hikayelerine gelip bağlanır.

2013’ten itibaren Türkiye gündemine oturan ve şimdi yeni bir aşamaya geçtiği söylenen barış süreci Türkiye’nin İran ve Irak’la sınırındaki Yüksekova’dan nasıl görünüyor?

Bu soruya yanıt ararken ilk durağım Yüksekova Haber oldu. Haberleri gibi, medya etiği dalında da ulusal ve uluslararası ödüller almış bir gazete.

Gazetenin kurucularından Erkan Çapraz, süreç değilse de son bir yıl içinde polis ve yargıda “Cemaat operasyonlarıyla” yapılan kadro değişikliklerinden sonra bir değişim yaşadıklarını anlattı.

Haklarında açılan davalar birer birer düşmüş ve yeni davalar açılmamış. “Hükümet doğuyu Cemaat’e teslim etmişti. Cemaat yönetiyordu burayı” diyor.

‘Oramar’a barış gelmedi’

Peki halkın günlük yaşamı açısından bakıldığında neler değişti?

Yine bir gazeteci, Bilal Tinar yanıtlıyor: “200’e yakın kalekol yapıldı. Sadece Dağlıca’da üç kalekol var.”

Kürtçe adı Oramar olan, Yüksekova merkezine 56 km mesafedeki dağlık bölgede, 90’ların başlarında 600 hane yaşarmış.

Toprağı çok güzel, cevizi, karpuzu, üzümü ve cennet köşesi Avaşin çayı kıyısındaki piknikleri meşhurmuş.

Bilal Tinar, “Şimdi 24 hane kaldı” diyor. Köyü bir kaç saatliğine ziyaret etmek için, iki karakolun içinden geçmeleri ve askerden izin almaları gerekiyor.

“Barış süreci Oramar’a gelmedi” diye de ekliyor.

‘Tarla ekmeye izin yok’

Çukurca’nın Çayırlı köyünden İmad Taş da hem gazeteci hem halk oyunları öğretmeni.

Köyü Irak sınırında. “61 haneydi. 95’te boşaltıldı. 15 dakika izin verdiler. 40’a yakın genci ayırdılar. Karakol için, yıkılan evlerden taş çektirdiler” diyor.

Köy hala mayınlı. Bu sene tarlalarını ekmek için valilikten izin istemişler, alamamışlar.

‘Barış, ince ayrıntılarda’

Yüksekova’nın merkezinde 850 metrelik bir cadde ve ona paralel iki sokakta yaklaşık 1000 küçük işletme var.

Konuk olduğum ayakkabı boyacısı Recep Gürdal, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu.

Öğretmen olarak atanamayınca, anne babası ve 8 kardeşini geçindirmek için boyacılığa başlamış. Kardeşiyle çalışıyor.

Köyleri Yeşiltaş, Kürtçe adıyla Şıtazın 1993’te boşaltılmış. Gürdal, “Komik bir köy boşaltma parası aldık. Şimdi sırf arıcılık yapsak gül gibi geçinirdik” diyor.

Peki barış süreci?

“Barış, ince ayrıntılardan geçer. Mesela barış sürecinin başından beri benim evimde hiç bir şey değişmedi” diyor ve sürdürüyor:

“Kanı durdurmak büyük bir adımdır ama Kobani’de hala yüzlerce genç pisi pisine ölüyor. Beş dakikalık bir çaba yeterdi buna engel olmaya. Yapmadılar. Ne kadar umutlu olabiliriz ki?”

Yükseova’dan Kobani’ye yüze yakın genç gitti

O ana kadar söze karışmayan kardeşi başını kaldırıp “Kardeşimiz de gitti. 6-7 ay oldu. Hiç bir haber alamadık” diyor.

Recep “Bu acının hiç bir karşılığı yok, babam gece gündüz ekranda Kobani haberlerine bakarak yaşıyor” diyor.

Yüksekova’dan Kobani’ye 100 civarında gencin gittiği tahmin ediliyor.

Şu ana kadar altı cenaze dönmüş.

‘Süreç ikibuçuk aydır hissedildi’

Barış, ince ayrıntılarda ise, geçimde kendini gösteriyor mu?

Yüksekova Esnaf ve Sanatkarlar Odası ve Hakkari Odalar Birliği Başkanı İrfan Sarı “Süreç burada son 2,5 aydır biraz hissedildi” diyor.

Son aylarda şehir merkezindeki çatışmasızlık ortamı esnafa biraz güven vermiş ve vitrinlerine, demirbaşa yatırım yapmalarına yol açmış.

Ama İrfan Sarı’ya göre Yüksekova’da esnafın yaşayabilmesi için öncelikle hayvancılığın geliştirilmesi, sonra sınır ticaretinin önündeki engellerin kaldırılması şart.

Hükümetin izlediği politikaları eleştiriyor:

“Pasifize ediyor insanları sosyal desteklerle. Tüketici pozisyonuna getiriyor. Mesela bu yaz havaalanı açılacak. Ama Hakkari bölgesinin sanayiyle, üretimle ilgili neyini geliştirdiniz? Bu insanlar nesini götürüp getirecek?”

Köylere geri dönüş olmadığı, yayla ve mera yasakları sürdüğü için, hayvancılığın gelişemediğini düşünüyor. Ayrıca bir çok Yüksekovalı gibi süreçle birlikte sınır ticaretinin uyuşturucuyla mücadele adına bütünüyle kösteklendiğinden şikayet ediyor.

‘Yeni Türkiye’de yeni Kürtleriz ‘

Yüksekovalı gençler arasında yüksek öğrenime devam ve sınavlarda başarı oranı hayli yüksek.

Yüksekova Belediyesi’nin dört yıl önce açtığı Eğitim Destek Evi’ne şu anda üniversite sınavlarına hazırlanan çoğu kız 300’e yakın öğrenci devam ediyor.

40 kişilik bir sınıfa girip barış süreci hakkında ne düşündüklerini sorduğumda, hiç bekletmeden cevapları yarıştırıyorlar:

“Yeni İç Güvenlik Paketi yeni bir savaş anlamına geliyor. Bu yasa çıktıktan sonra çözüm olmaz.”

“Aralık ayında liseden arkadaşımız Rojhat Özdel’i polisler öldürdü. ‘Silahı var’ dediler, kuru sıkıymış. Öldürmesi mi lazımdı?”

“Yeni Türkiye varsa biz de Yeni Kürtleriz. Artık bizi kandıramazlar. Kobani’den sonra dünya bizi tanıyor.”

Barış ne demek?

“Benliğimiz, ana dilimiz, dağdaki kardeşlerimiz, onları istiyoruz.”

“Kürtçe olsa üniversite sınavında daha başarılı olurduk.”

“Atatürk ‘Ulus dille egemendir’ demiş. Biz de dille egemen olmak istiyoruz.”

“Köylerimize geri dönmek, topraklarımızda yaşamak istiyoruz.”

“Boşaltılan köylerden gelen kim var?” dediğimde sınıfın çoğu elini kaldırıyor.

Niye üniversite?

“Mücadelemizi kalemle sürdürmek istiyoruz. Yeterli doktor olsa, Kobani’den gelen yaralılar ölmezdi.” diyor biri.

“Hangi meslekleri istiyorsunuz?” sorusuna “Polis hariç herşey” diyor bir başkası.

“Tercihlerde nereleri yazacaksınız?” soruma, “Trabzon’u yazmayacağız” cevabı gelince sınıf gülüyor.

Biri açıklıyor: “Anne babalarımız Batı’ya göndermeye korkuyor. Saldırılar, ırkçılık var.”

HDP barajı aşamazsa ne olur?

2011’de BDP’nin üç bağımsız adayla oyların yüzde 80’ini aldığı Yüksekova’da, önümüzdeki seçimler İstanbul’daki kadar tartışılmıyor.

Kürt siyasi hareketi kadroları, sivil yaşamda alternatifler yaratmaya odaklanmış görünüyor.

“Siyaset Akademisi” 2010 yılından beri Kürt siyasi hareketinin kadrolarını eğiten bir yapılanma.

Yüksekova Siyaset Akademisi 8. devre mezunlarını eğitiyor. 45 gün boyunca tarih, siyaset, felsefe içerikli ders yapıyorlar.

Özellikle toplumsal cinsiyet derslerinin çok hararetli geçtiğini çünkü devamının evlerde yaşandığını söylüyorlar.

Kürtçe eğitim veren Kürdi Der de Yüksekova’da şu anda 200’e yakın yetişkine üç düzeyde Kürtçe dersleri veriyor ve öğretmen yetiştiriyor.

Ama bunun da ötesinde, Kürtçe eğitim veren bir pilot ilkokul açılmış. Şimdilik sadece birinci sınıfı ve 42 öğrencisi var.

Bir kaç kere basılıp mühürlenmiş, yeniden açılmış. Kürtçe, matematik, müzik, hayat bilgisi ve beden eğitimi dersleri yapıyorlar.

Akademi ve Kürdi Der öğretmen ve öğrencileri seçimlerde HDP’nin baraja takılması ihtimalini konuştuğumuzda çok endişeli görünmedi.

Bir öğretmen, “Aşamazsa bizim adaylarımız siyaseti de, barış sürecini de sürdürür. Siyaset sadece mecliste yapılmaz. Alternatifini oluşturur, kendi merkezinde siyasetini sürdürürsün” diyor.

“Peki ya barış süreci?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

“Hükümetin adım atıp atmayacağı bir muamma. Biz bizim adımlarımızın engellenmesinden şikayetçiyiz. Kendi adımlarımızı atıp, ortamımızı inşa etmek istiyoruz.”

Kumru Başer 18.03.2015

BBC TÜRKÇE

‘Yüksekova’da barış olursa her yerde olur’

0

“Yüksekova’dan Cizre’ye uzanan hat bu savaşın en ağır bedelini ödemiş bölgedir. Barış buradan başlar. Burada olursa, her yerde olur. Devlet için de böyle, PKK için de” diyor Yüksekovalı tecrübeli gazeteci Necip Çapraz.

Bedeli ölçmek, acıları karşılaştırmak çok zor ama bu 100 bin nüfuslu ilçenin çarşısında, pazarında, köyünde her sohbet bir noktada basılan, boşaltılan, mayınlanan köylerin, mera yasaklarının, faili meçhul cinayetlerin, dağa çıkan gençlerin ve yitirilen yüzlerce insanın hikayelerine gelip bağlanır.

2013’ten itibaren Türkiye gündemine oturan ve şimdi yeni bir aşamaya geçtiği söylenen barış süreci Türkiye’nin İran ve Irak’la sınırındaki Yüksekova’dan nasıl görünüyor?

Bu soruya yanıt ararken ilk durağım Yüksekova Haber oldu. Haberleri gibi, medya etiği dalında da ulusal ve uluslararası ödüller almış bir gazete.

Gazetenin kurucularından Erkan Çapraz, süreç değilse de son bir yıl içinde polis ve yargıda “Cemaat operasyonlarıyla” yapılan kadro değişikliklerinden sonra bir değişim yaşadıklarını anlattı.

Haklarında açılan davalar birer birer düşmüş ve yeni davalar açılmamış. “Hükümet doğuyu Cemaat’e teslim etmişti. Cemaat yönetiyordu burayı” diyor.

‘Oramar’a barış gelmedi’

Peki halkın günlük yaşamı açısından bakıldığında neler değişti?

Yine bir gazeteci, Bilal Tinar yanıtlıyor: “200’e yakın kalekol yapıldı. Sadece Dağlıca’da üç kalekol var.”

Kürtçe adı Oramar olan, Yüksekova merkezine 56 km mesafedeki dağlık bölgede, 90’ların başlarında 600 hane yaşarmış.

Toprağı çok güzel, cevizi, karpuzu, üzümü ve cennet köşesi Avaşin çayı kıyısındaki piknikleri meşhurmuş.

Bilal Tinar, “Şimdi 24 hane kaldı” diyor. Köyü bir kaç saatliğine ziyaret etmek için, iki karakolun içinden geçmeleri ve askerden izin almaları gerekiyor.

“Barış süreci Oramar’a gelmedi” diye de ekliyor.

‘Tarla ekmeye izin yok’

Çukurca’nın Çayırlı köyünden İmad Taş da hem gazeteci hem halk oyunları öğretmeni.

Köyü Irak sınırında. “61 haneydi. 95’te boşaltıldı. 15 dakika izin verdiler. 40’a yakın genci ayırdılar. Karakol için, yıkılan evlerden taş çektirdiler” diyor.

Köy hala mayınlı. Bu sene tarlalarını ekmek için valilikten izin istemişler, alamamışlar.

‘Barış, ince ayrıntılarda’

Yüksekova’nın merkezinde 850 metrelik bir cadde ve ona paralel iki sokakta yaklaşık 1000 küçük işletme var.

Konuk olduğum ayakkabı boyacısı Recep Gürdal, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu.

Öğretmen olarak atanamayınca, anne babası ve 8 kardeşini geçindirmek için boyacılığa başlamış. Kardeşiyle çalışıyor.

Köyleri Yeşiltaş, Kürtçe adıyla Şıtazın 1993’te boşaltılmış. Gürdal, “Komik bir köy boşaltma parası aldık. Şimdi sırf arıcılık yapsak gül gibi geçinirdik” diyor.

Peki barış süreci?

“Barış, ince ayrıntılardan geçer. Mesela barış sürecinin başından beri benim evimde hiç bir şey değişmedi” diyor ve sürdürüyor:

“Kanı durdurmak büyük bir adımdır ama Kobani’de hala yüzlerce genç pisi pisine ölüyor. Beş dakikalık bir çaba yeterdi buna engel olmaya. Yapmadılar. Ne kadar umutlu olabiliriz ki?”

Yükseova’dan Kobani’ye yüze yakın genç gitti

O ana kadar söze karışmayan kardeşi başını kaldırıp “Kardeşimiz de gitti. 6-7 ay oldu. Hiç bir haber alamadık” diyor.

Recep “Bu acının hiç bir karşılığı yok, babam gece gündüz ekranda Kobani haberlerine bakarak yaşıyor” diyor.

Yüksekova’dan Kobani’ye 100 civarında gencin gittiği tahmin ediliyor.

Şu ana kadar altı cenaze dönmüş.

‘Süreç ikibuçuk aydır hissedildi’

Barış, ince ayrıntılarda ise, geçimde kendini gösteriyor mu?

Yüksekova Esnaf ve Sanatkarlar Odası ve Hakkari Odalar Birliği Başkanı İrfan Sarı “Süreç burada son 2,5 aydır biraz hissedildi” diyor.

Son aylarda şehir merkezindeki çatışmasızlık ortamı esnafa biraz güven vermiş ve vitrinlerine, demirbaşa yatırım yapmalarına yol açmış.

Ama İrfan Sarı’ya göre Yüksekova’da esnafın yaşayabilmesi için öncelikle hayvancılığın geliştirilmesi, sonra sınır ticaretinin önündeki engellerin kaldırılması şart.

Hükümetin izlediği politikaları eleştiriyor:

“Pasifize ediyor insanları sosyal desteklerle. Tüketici pozisyonuna getiriyor. Mesela bu yaz havaalanı açılacak. Ama Hakkari bölgesinin sanayiyle, üretimle ilgili neyini geliştirdiniz? Bu insanlar nesini götürüp getirecek?”

Köylere geri dönüş olmadığı, yayla ve mera yasakları sürdüğü için, hayvancılığın gelişemediğini düşünüyor. Ayrıca bir çok Yüksekovalı gibi süreçle birlikte sınır ticaretinin uyuşturucuyla mücadele adına bütünüyle kösteklendiğinden şikayet ediyor.

‘Yeni Türkiye’de yeni Kürtleriz ‘

Yüksekovalı gençler arasında yüksek öğrenime devam ve sınavlarda başarı oranı hayli yüksek.

Yüksekova Belediyesi’nin dört yıl önce açtığı Eğitim Destek Evi’ne şu anda üniversite sınavlarına hazırlanan çoğu kız 300’e yakın öğrenci devam ediyor.

40 kişilik bir sınıfa girip barış süreci hakkında ne düşündüklerini sorduğumda, hiç bekletmeden cevapları yarıştırıyorlar:

“Yeni İç Güvenlik Paketi yeni bir savaş anlamına geliyor. Bu yasa çıktıktan sonra çözüm olmaz.”

“Aralık ayında liseden arkadaşımız Rojhat Özdel’i polisler öldürdü. ‘Silahı var’ dediler, kuru sıkıymış. Öldürmesi mi lazımdı?”

“Yeni Türkiye varsa biz de Yeni Kürtleriz. Artık bizi kandıramazlar. Kobani’den sonra dünya bizi tanıyor.”

Barış ne demek?

“Benliğimiz, ana dilimiz, dağdaki kardeşlerimiz, onları istiyoruz.”

“Kürtçe olsa üniversite sınavında daha başarılı olurduk.”

“Atatürk ‘Ulus dille egemendir’ demiş. Biz de dille egemen olmak istiyoruz.”

“Köylerimize geri dönmek, topraklarımızda yaşamak istiyoruz.”

“Boşaltılan köylerden gelen kim var?” dediğimde sınıfın çoğu elini kaldırıyor.

Niye üniversite?

“Mücadelemizi kalemle sürdürmek istiyoruz. Yeterli doktor olsa, Kobani’den gelen yaralılar ölmezdi.” diyor biri.

“Hangi meslekleri istiyorsunuz?” sorusuna “Polis hariç herşey” diyor bir başkası.

“Tercihlerde nereleri yazacaksınız?” soruma, “Trabzon’u yazmayacağız” cevabı gelince sınıf gülüyor.

Biri açıklıyor: “Anne babalarımız Batı’ya göndermeye korkuyor. Saldırılar, ırkçılık var.”

HDP barajı aşamazsa ne olur?

2011’de BDP’nin üç bağımsız adayla oyların yüzde 80’ini aldığı Yüksekova’da, önümüzdeki seçimler İstanbul’daki kadar tartışılmıyor.

Kürt siyasi hareketi kadroları, sivil yaşamda alternatifler yaratmaya odaklanmış görünüyor.

“Siyaset Akademisi” 2010 yılından beri Kürt siyasi hareketinin kadrolarını eğiten bir yapılanma.

Yüksekova Siyaset Akademisi 8. devre mezunlarını eğitiyor. 45 gün boyunca tarih, siyaset, felsefe içerikli ders yapıyorlar.

Özellikle toplumsal cinsiyet derslerinin çok hararetli geçtiğini çünkü devamının evlerde yaşandığını söylüyorlar.

Kürtçe eğitim veren Kürdi Der de Yüksekova’da şu anda 200’e yakın yetişkine üç düzeyde Kürtçe dersleri veriyor ve öğretmen yetiştiriyor.

Ama bunun da ötesinde, Kürtçe eğitim veren bir pilot ilkokul açılmış. Şimdilik sadece birinci sınıfı ve 42 öğrencisi var.

Bir kaç kere basılıp mühürlenmiş, yeniden açılmış. Kürtçe, matematik, müzik, hayat bilgisi ve beden eğitimi dersleri yapıyorlar.

Akademi ve Kürdi Der öğretmen ve öğrencileri seçimlerde HDP’nin baraja takılması ihtimalini konuştuğumuzda çok endişeli görünmedi.

Bir öğretmen, “Aşamazsa bizim adaylarımız siyaseti de, barış sürecini de sürdürür. Siyaset sadece mecliste yapılmaz. Alternatifini oluşturur, kendi merkezinde siyasetini sürdürürsün” diyor.

“Peki ya barış süreci?” sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:

“Hükümetin adım atıp atmayacağı bir muamma. Biz bizim adımlarımızın engellenmesinden şikayetçiyiz. Kendi adımlarımızı atıp, ortamımızı inşa etmek istiyoruz.”

Kumru Başer 18.03.2015

BBC TÜRKÇE

Barış Atay İle ‘Eksik’ Filmi Üzerine

Barış Atay’ın ilk yönetmenliğini yaptığı ve 12 Eylül’ün izlerini taşıdığı “Eksik”, İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Bölümü’nde olacak… 17 Nisan’da vizyona girecek filmden önce Barış Atay ilk kez İnsan Haber’e konuştu…

12 Eylül 1980 tüm Türkiye’de yaşayanlar için büyük bir kırılma dönemiydi. Herkes kendince acılarını yaşadı, kayıplarını verdi ve sürgün edildi… Aslında bir silindir gibi üzerimizden geçip gitti 12 Eylül; ya da gitmedi… Gitmedi ki bugün hala anılar, acılar, yaşanılanlar çeşitli alanlarda, (Tiyatro, sinema, dizi vs) anlatılıyor. Aradan 35 yıl geçmesine rağmen o travmaların hala devam etmesi darbenin insanlar üzerinde ne menem bir şey olduğunu en açık örneği kuşkusuz…

Kimi filmler sertliğiyle kimi filmlerde duygusal yanıyla konuşuldu. Bugünlerde ise yine çok konuşulacak bir film vizyona girmek için hazırlanıyor. Üstelik yönetmen koltuğunda Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bir isim var:  Muhalif kimliğini saklamayan, Gezi sürecinde “Redhack” soruşturmasında gözaltına alınan ve gözaltı sonrası söylemleriyle çok konuşulan Barış Atay…

Bu kez yönetmen koltuğunda göreceğimiz Barış Atay bizi yine 12 Eylül’ün karanlığında umut arayışına götürüyor.  Barikat Film tarafında yapılan “Eksik”in senaryosu Mehmet Kala ve Şeref Nokta’ya ait… Başrollerini  Nur Sürer, Barış Atay, Özgür Emre Yıldırım ve Toprak Sağlam‘ın paylaştığı projenin kadrosunda Uğur Polat, Şebnem Sönmez, Funda Eryiğit, Sarp Akkaya, Caner Erdem gibi isimlerin yanı sıra, Sermet Yeşil, Salih Bademci ve Bülent Çolak da konuk oyuncu olarak yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini Barış Aygen’in üstlendiği filmin, müziklerini ise Uğur Ateş ve Saki Çimen besteledi.

30 yıl boyunca birbirini hiç tanımayan iki kardeşin hayatlarına ve geçmiş acılarına ışık tutan “Eksik” 17 Nisan’da tüm Türkiye’de vizyona giriyor. İstanbul Film Festivali’nde de Uluslar arası Yarışma Bölümü’nde yer alan “Eksik”, 12 Eylül’ün parçaladığı ailelerin hayatlarına dokunuyor. Anne ve iki kardeşin yıllarca derinlerde sakladıkları özlemle karışık öfkelerine, geçmişte kalmış bir kırılmanın parçalarını birleştirme çabalarına ve hayatlarında ilk kez yüzleşmelerine tanıklık ediyor.

Ajiteden uzak, kanatmayan, “sizi ağlatıyoruz” demeyen Eksik’in yönetmeni Barış Atay’la bir araya geldik.Filmden sonra ilk kez insanhaber’e konuşan Atay’ın da derdi ajiteden uzak olmak, “çünkü dönem yeterince ajite zaten” diyor…

“Eksik” 17 Nisan’da tüm Türkiye’de, 23 Nisan’da Avrupa’da 9 ülkede vizyona girecek…

 

-İlk yönetmenliğinize “Eksik’ filmiyle başladınız. 80 dönemini de hatırlattığınız ‘Eksik’e başlama süreciniz nasıl oldu?

Sinema filmi çekme hayalim vardı. Bu yüzden oyunculuktan sonra yüksek lisanssımı sinema televizyon bölümünde yaptım. Neden 80? Ben de şöyle bir etkisi var, 81 Eylül doğumluyum, ben doğduğumda babam cezaevindeydi… 80’in etkilerini aile içinde çok net hisseden bir kuşağın çocuğuyum…

O yüzden 80 ve sonrası yaşanılan travma beni çok daha fazla etkiledi, çok daha fazla merak uyandırdı ve bu hikâyeyi seçmemde en büyük etkenlerden biriydi…

-Eksik’in önemli bir yanı da o kadar dram olmasına rağmen ajitasyondan uzak olması; bu bir tercih miydi?

Kesinlikle tercih. Yaşanan olay zaten bir trajedi. Dönemde konu ettiğimiz ailelerin yaşantıları zaten acı, bunun tekrar altını kanatırcasına çizmek filmin etkisini azaltır, gerçeklikten uzaklaştırır.

Burada anlatmak istediğimiz, sadece bunları yaşayan insanların varlığı ve yaşadıklarının hayatlarına etkileri. Empati kurabiliyorsanız zaten üzüntü yaşıyorsunuz, bunun yeniden altını çizmeye gerek yok. Bir yönlendirme yapmıyoruz, seyirci kendisi karar versin. Ayrıca ajite etmek, nemalanmak gibi olur…  “Çok da güzel müzikler var, sizi ağlatacağız” demenin anlamı yok.

Yönetmen adayı olarak biz bir dönemin getirdiklerine tanıklık etmek istiyoruz, seyirci tanıktır bu filmde… Ondan sonra oturup kendi değerlendirmesini yapar.  O işkenceleri biliyoruz, tacizleri, tecavüzleri, elektrik verilen insanları biliyoruz ama sonrasında yıllar içinde yaşadıklarından bihaberiz.

ANNEM HALA O ANLARI YAŞIYOR!

-Aslında çocukluğunuzdan kalma bir travma… Var mı bir anınız?

O dönem babam cezaevindeydi annem de yurtdışında doğum yaptı… Bu süreç kısa uzun 85’e kadar sürdü…  Cezaevine girdikten ve çıktıktan sonra yeni bir hayat kurmaya çalışması vs…  Çocuktum ve babamla ilgili anlatılanlarla tamamlayabildiğim çok kısa anılarım var.  “Şunu yapardık” dediğim bir şey yok. Bu travmatik bir şey! Bizim gibi küçük yerlerde büyüyen ve aile bağı güçlü olan yerlerde bunun travması çok daha ağır. Özellikle yaşayanlar için… Örneğin; filmi çekerken annem sete geldi,  baskın sahnesi çekiyorduk ve şunu söyledi “yeniden yaşıyor gibiyim her şeyi” bu cümle her şeyin özeti… Kapının sert çalınması,  seslerin yarattığı gerginlik vs… 35 yıl sonra bile devrimci bir kadında nasıl bir travma yarattığının bir örneği.  Ve sadece bir setti…  Benim de bebekliğimde bilinçaltına yerleşmiş olması çok doğal…

12 EYLÜL FİLMİ ÇEKİLDİĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM

-‘Eksik’ bir yanıyla yarım kalan hayatları anlatıyor… Bunu anlatırken de 80 darbesinin nasıl bir aile dramına yol açtığını da görüyoruz…

“Eksik” aslında bir şeyin eksikliğine ve yoksunluğuna gönderme, bu duygusal olarak da eksiklik olabilir, fiziksel olarak da eksiklik olabilir, ilişkilerin de eksikliği olabilir. Eksik, tam olarak nedir sorusuna da cevap arama diyebilirim. ,

Biz aynı aile üzerinden farklı farklı karakterlerin hayatlarının kesitlerini anlatmaya çalışıyoruz. Kendi hayatımızda da vardır. Her şeyin tam olduğunu hissettiğimiz zamanlarda bile hep bir şey eksiktir. “Eksik” ismi oraya bir gönderme,

Öte yandan fikirler tarihi ansiklopedisinde bir düşünürün “Eksiksiz hakikat yoktur” sözü filmi genel anlamıyla özetleyen bir cümledir, “Eksiksiz gerçek yoktur” diyorum ben de. Bizim kendi hayatımızda gerçek olduğunu düşündüğümüz, inandığımız, hayatımız boyunca böyleymiş gibi kabul ettiğimiz bir sürü şey aslında eksiksiz değil. Benim baktığım yerle senin baktığın yer arasında fark vardır, iki taraf açısından eksiklikler olabilir. Sonuçta hiçbir şey tam değil…

-Peki, birçok 12 Eylül filmi çekildi, Eksik’i çekerken bu durumları düşündünüz mü?

Düşündüm, ama şöyle açıklayayım: Bu filmi bir 12 Eylül filmi olarak düşünmüyorum. Bu aslında 12 Eylül’ün yarattığı travmanın 30 yıllık bir süreçteki etkileri desek daha doğru olur. Bir birinden ayrı büyümek zorunda kalmış bireylerin kendi hayatlarında yaşadıkları eksiklikler, iç hesaplaşma, karşılıklı hesaplaşma, yüzleşmeden söz ediyoruz.  O yüzden bir 12 Eylül filmi değil. 12 Eylül filmi olsa bile bu konuda herhangi bir endişe duymazdım. Çünkü Türkiye’de tamamen bir 12 Eylül filmi çekildiğini düşünmüyorum. 12 Eylül’ü konu alan filmlerin hepsi emek olarak değerlidir, 12 Eylül’ün farklı noktalarına temas etmişlerdir  ama 12 Eylül hala kapalı bir kutu gibi! Biz hala onunla yüzleşebilmiş değiliz. Bana kalırsa defalarca 12 Eylül filmi çekilmesinde bir sıkıntı yok. Yüzlerce 2. Dünya Şavaşı filmi çekilmesi gibi…  Türkiye’de sadece 12 Eylül’le ilgili değil, toplumu yaralayan birçok dönem ve olayla ilgili, çok daha fazla film çekilmeli… Dersim, 68′, 78′, Kanlı Pazar vb birçok örnek…

SÖYLEMLERİMDE 20 YILDIR DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

-Biz sizi dizilerden sonra Gezi’yle başlayan süreçte daha farklı söylemlerle tanıdık. Popüler kültürden soyutlandınız, sinema filmi çektiniz… Neler düşündürüyor tüm bunlar?

Burayı da ikiye ayırmak lazım: Popüler kültür ve kendi kimliğiniz… Popüler kültürün avantaj olacağı yerler vardır tabii ki. Örneğin bir film çekip insanlara izletmek gibi, onlara ulaşmasını sağlamak gibi… Sinemayı niye yaparsınız? Hayal ettiğiniz şeyi insanlarla paylaşmak için.

Bunlar popüler kültürün getirisidir fakat soyutlanma biraz kimlik meselesi. Evet, soyutlaşma hali söz konusu, ama burada yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bir nokta var. Ben 2009’da sosyal medyayı kullanmaya başladım. Sosyal medyayı kullanmadığınız zamanlarda insanların sizin hayatınızı çok fazla takip etme şansı olmuyor. O dönemlerde popüler kültür içinde olan oyuncuların, müzisyenlerin, kimliklerini açıklamakta ‘imtina’ ettiği ya da politik görüşlerini çok göz önünde yaşamak zorunda oldukları bir durum yoktu.  Benim siyasetle ilgilenmem, politik bir kimlik edinmem ya da politize olmam yeni başlamış bir şey değil. Gezi’den sona sosyal medyanın da etkisiyle bir şeffaflaşma ve kolay ulaşma hali başladı. O yüzden insanlar bizim gerçek kimliğimizle yeni tanıştı. Yoksa benim söylemlerimde 20 yıldır değişen bir şey yok. Sadece şimdi çok fazla insana ulaşıyorum.

Neticede bu işe çok popüler bir oyuncu değil,  iyi bir aktör olacağım hedefi başladım. Seçtiğim meslekle ilgili hedeflerim var ama popülarite bunların arasında üst sıralarda değil.

AKTÖR OLARAK DEĞİL, BARIŞ ATAY OLARAK YAŞIYORUM

-O hedeflerini Gezi’den sonra daha mı iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz peki? Yazılarınızı görüyoruz… Daha rahat ulaşabiliyoruz size…

Bu yolu yeni bulmadım, Gezi’den önce de gazetede yazıyordum ve Gezi’den önce de yazdığım yazılar aynı içerikteydi. O zamanlar da panellere, öğrenci topluluklarında söyleşilere katılıyordum, hatta o zamanlar dizide de oynuyordum. Yeniymiş gibi algılanması dediğim gibi sosyal medyanın etkisi. Fakat yazı yazarken aktör kimliğini bir kenara bırakıyordum. Barış Atay olarak yaşıyorum, aktör olarak yaşamıyorum. Sonuçta herkes gibi benim de yaşadığım sıkıntılarım var, kendi yaşadığım coğrafyamda ümitsizlik yaşadığım durumlarım var ve bunun için mücadele etmem gerektiğini hissediyorum. O yüzden de kimlik bulma ya da memnuniyet meselesi değil, mücadele meselesi… Bir doktor, bir marangoz nasıl mücadele ediyorsa ben de böyle mücadele ediyorum ve bu mücadele mesleki kaygılarımın önünde. Olaya biraz böyle bakıyorum.

-Aslında değişen siz değil dönem mi?

Elbette. 2010 referandumundan bu yana, her geçen zaman daha da keskinleşen bir siyasi ve toplumsal bir ortam var ve her gün yeni bir sorun yaşanan bu ülkede, gittikçe daha çok yükseliyor sesiniz. İnsanların kendilerini önemleştirme meselesini de doğru bulmuyorum. Ben yazarsam problem olur, konuşursam iş bulamam, kendi açımdan hayal ettiğim şeyler olmaz vs vs…  Mesele artık bu kadar basit olmaktan çıktı, mesele yaşam alanını savunma meselesine dönüştü. Bu bir popülarite getiriyor gibi görünebilir, ama hiçkimsenin bu popülariteyi çok memnun olarak kabul edeceğini de düşünmüyorum, bu aynı zamanda da problemdir. Herkesin kendi hayatında sıkıntıları var, çocuk sahibi olmayı bekleyen bir baba adayı olarak, kendi çocuğumun yaşayacağı toplumun güzelleşmesi adına üzerime ne düşerse onu yapmaya çalışıyorum.

eksikBEN EMEKTEN TARAFIM!

-Tabii burada korku kültürü de var… Gezi’den sonra yaşanan ciddi bir baskı var… Gerçekten televizyon sektörü muhalif gördüğü oyunculara alan açmadı…

Ne yazık ki Türkiye’de bir oyuncunun ne kadar iyi aktör olduğuna bakılmıyor,  televizyon sektöründe çok  daha fazla bu durum… Politik görüşünüzün iş bulmanızda engel olduğu dönemler yaşıyoruz. Ne yazık ki bunları konuşuyor olmamalıydık. Kendini ifade etme biçimidir sanat, sanat özgünlüğünü korumalıdır ama ne yazık ki olamayabiliyor.

-Sanatçıların da bir kaygısı var, taraf olma olmama gibi… Nasıl yorumluyorsunuz?

Biz taraf olmayı yanlış yorumluyoruz… Taraftar olmak gibi bir şey değil. Aslında ben bu ülkede yaşayan bir tarafım. Ama bir siyasi partinin tarafında değilim. Ben emekten tarafım, özgürlük mücadelesinden tarafım, sanatla ilgilenen biri olarak, oyuncu olarak tarafımın bu olduğuna inanarak, yapıyorum mesleğimi. Gelen iktidar partisinin politikası benim nerede taraf olduğumu değiştirmez. Bu bir özgünlüktür. Tarafsız olmaksa reel anlamda mümkün değil, sanatçı olarak da hiç olamazsınız…  Sanatçı kimliğini belli etmez! Neden? Kim için? Ben kimliğimi belli ediyorum, ben her türlü parti devleti yapılanmasına, her türlü faşist uygulamaya, her türlü özgürlüğü kısıtlayıcıcının karşısında duran bir adamım.

Bir gün benim ideolojimi taşıyan bir parti iktidar olsa benim onun yanlışlarını  söylememe gibi bir durumumum olamaz…

90 KUŞAĞI AKP’YLE BÜYÜDÜ

-Türkiye’de sanat ciddi bir sansüre uğruyor, ama diğer yandan da hükümet kendi lehine filmler çekiyor…

Tüm yaşanılan baskılar aslında iktidarın kendi sanat anlayışını dayatmak istemesi…  Öte yandan bahsettiğin Kod Adı KOZ bir propaganda filmi. İnsanlar görsellikten etkileniyor, bunun farkındalar ve buna da el atması normal geliyor. Ne kadar başarılı yaptılar tartışılır… Beklediklerinin çok altında bir etkisi oldu, üstelik bedava bilet dağıtarak…  Şu dönemde baskılara karşı sinema filmi çekmekte ısrarcı olunmalı, ısrarla albüm yapılmalı, tiyatro oyunu sahnelenmeli. Yapacağımız her türlü sanat eseri üretimi için ısrarcı olmalıyız, bu da bir mücadele alanıdır… Siz bu mücadele alanını bıraktığınızda ve size verilene razı olduğunuzda mücadeleyi yavaş yavaş kaybedeceksiniz. Hükümetin de istediği bu!

-Döneme bakarsak 80 kuşağı çok fazla arada kalan bir kuşak oldu, şimdi yeni bir kuşakla tanıştık, onlarda 90 kuşağıydı, Gezi’nin kuşağı…

İdeolojik olarak geçmişte yaşanılan mücadele dönemleriyle yan yana koyamasak da mücadelede ‘Z’ kuşağını önemsiyorum. Çünkü faşizmin içinde büyüyen kuşaklar. 90 kuşağı AKP’yle büyüdü ve baskıyı tam üzerlerinde hissetti… O yüzden de mücadele kültürlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Bizim kuşağın kayıp kuşak olduğu bir gerçek…12 Eylül’ün yıkıcılığıyla, emperyalist, kapitalist uygulamaların en üst düzeye çıktığı, Özal’ın insanları Evren zihniyetiyle tek tipleştirmeye çalıştığı, dışarıya öykünen bir toplum yaratılmaya çalışıldığı dönemdi…

12 Eylül çocukları aileler tarafından da baskı altındaydı. Bu ailelerin çoğu hep, bundan uzak dur, oğlum, kızım bak okulunu bitir gibi sözlerle büyüttü çocuklarını…  Ama ben, ailemin, yaşadığı acılara rağmen, beni bilinçlendirmesi ve doğru bildiğimden şaşmamamı öğütlemesiyle bundan sıyrıldığım için kendimi şanslı hissediyorum… Devrimci ailelerin hepsi susmayın çocuğum deseydi, Özal’la başlayan o uyuma dönemine hiçbir zaman girmeyecektik.

İNSANLARIN SESİNİ ÇIKARTMALI

-12 Eylül döneminde yaşayanların da kendi hayatlarından, tanıklıklarından kaynaklı kaybetme korkusu vardı…

İnsani bir dürtü, sadece keşke olsaydı anlamında söylüyorum. Kaybetme korkusunu Gezi’den sonra da yaşadık. Gencecik insanlar gözümüzün önünde öldürüldü. İktidarın kolluk güçlerinin   saldırısıyla karşı karşıya kaldığımızı gördüğümüzde biz de öldürülebiliriz hissiyatı oluştu. Dönem farklılıkları var, her ne kadar gücünde azalma, aralarında kırılma yaşansa da yine de toplumsal muhalefetin gücünü tamamen yok etmeye çalışan bir iktidar baskısı var. Bu durumda insanların ses çıkartması gerekliliği var, 70’lerde, 60’larda olduğu gibi. Tabii ki farklı yaklaşımlardan, hayat gerçekliklerinden bahsediyoruz ama mücadele hissi olarak çok farklı değil…

-Biz hep 12 Eylül üzerinden konuşuyoruz ama farklı dönemlerde de baskılar yaşandı… Bu bir sığınma mı? Nasıl bakıyorsunuz?

Sığınıldığını düşünmüyorum… 12 Eylül de, Osmanlı döneminden, Yeni Cumhuriyet’ten, Menderes döneminden ayrı tutulamaz. Milliyetçi cephe baskılarından ayrı tutulamaz. Hatta Ecevit döneminin sosyalistlere sırt dönmesinden ayrı tutulamaz… Mesele 12 Eylül değil, 12 Eylül kadar sert darbeyi hazırlayan bütün dönemler… Asıl mesele bizim buna çözüm önerisi getirmemizde… Fakat 12 Eylül’ün bu kadar ön planda olmasının nedeni, tüm bunların içinde bize en yakın dönem olması.  Şimdi, Koçgiri katliamıyla, Dersim Katliamıyla, Ermenilere yapılan soykırımla ilgili de konuşabilirim. Ama bu bire bir şahit olduğum bir süreç değil.  12 Eylül’ün etkilerini ben yaşadım. Onun etkisi de bana bu filmi yapmamı sağladı. Fakat diğer toplumsal olaylarla ilgili filmler yapma planımız var. Belki de bir sonraki filmimiz Dersim katliamıyla ilgili olur…

ZORLU BİR DENEYİMDİ!

-Toplumsal meseleler mi olacak filmlerinizde?

Ben inandığım şeyleri yapmak istiyorum. Kesinlikle, izlenmesi ve bilinmesi gerektiğini düşündüğüm şeylerle ilgili film yapacağımı biliyorum. Bir gerçekliği ve derdi olacak…

-Film aşamasında zorlandınız mı?

Maddi olarak çok zorlandık tabi, bir yapımcımız yoktu… Fakat bu sayede kolektif çalışmanın ne kadar güzel olduğunu deneyimleyerek öğrendim. Zorlu bir deneyim olarak bakıyorum aslında, bundan sonra da müthiş bir olgunluk katacaktır kuşkusuz. Filmi çekmeye karar vermemden bu yana 15 ay geçti, çok yoruldum ama çok keyif aldım. Sanata bakış açımda daha farklı bir perspektif yarattı… Bütün ekip arkadaşlarım büyük bir alkışı hak ediyorlar.

Gülşen İşeri 18.03.2015

İNSANHABER

Barış Atay İle ‘Eksik’ Filmi Üzerine

Barış Atay’ın ilk yönetmenliğini yaptığı ve 12 Eylül’ün izlerini taşıdığı “Eksik”, İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Bölümü’nde olacak… 17 Nisan’da vizyona girecek filmden önce Barış Atay ilk kez İnsan Haber’e konuştu…

12 Eylül 1980 tüm Türkiye’de yaşayanlar için büyük bir kırılma dönemiydi. Herkes kendince acılarını yaşadı, kayıplarını verdi ve sürgün edildi… Aslında bir silindir gibi üzerimizden geçip gitti 12 Eylül; ya da gitmedi… Gitmedi ki bugün hala anılar, acılar, yaşanılanlar çeşitli alanlarda, (Tiyatro, sinema, dizi vs) anlatılıyor. Aradan 35 yıl geçmesine rağmen o travmaların hala devam etmesi darbenin insanlar üzerinde ne menem bir şey olduğunu en açık örneği kuşkusuz…

Kimi filmler sertliğiyle kimi filmlerde duygusal yanıyla konuşuldu. Bugünlerde ise yine çok konuşulacak bir film vizyona girmek için hazırlanıyor. Üstelik yönetmen koltuğunda Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bir isim var:  Muhalif kimliğini saklamayan, Gezi sürecinde “Redhack” soruşturmasında gözaltına alınan ve gözaltı sonrası söylemleriyle çok konuşulan Barış Atay…

Bu kez yönetmen koltuğunda göreceğimiz Barış Atay bizi yine 12 Eylül’ün karanlığında umut arayışına götürüyor.  Barikat Film tarafında yapılan “Eksik”in senaryosu Mehmet Kala ve Şeref Nokta’ya ait… Başrollerini  Nur Sürer, Barış Atay, Özgür Emre Yıldırım ve Toprak Sağlam‘ın paylaştığı projenin kadrosunda Uğur Polat, Şebnem Sönmez, Funda Eryiğit, Sarp Akkaya, Caner Erdem gibi isimlerin yanı sıra, Sermet Yeşil, Salih Bademci ve Bülent Çolak da konuk oyuncu olarak yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini Barış Aygen’in üstlendiği filmin, müziklerini ise Uğur Ateş ve Saki Çimen besteledi.

30 yıl boyunca birbirini hiç tanımayan iki kardeşin hayatlarına ve geçmiş acılarına ışık tutan “Eksik” 17 Nisan’da tüm Türkiye’de vizyona giriyor. İstanbul Film Festivali’nde de Uluslar arası Yarışma Bölümü’nde yer alan “Eksik”, 12 Eylül’ün parçaladığı ailelerin hayatlarına dokunuyor. Anne ve iki kardeşin yıllarca derinlerde sakladıkları özlemle karışık öfkelerine, geçmişte kalmış bir kırılmanın parçalarını birleştirme çabalarına ve hayatlarında ilk kez yüzleşmelerine tanıklık ediyor.

Ajiteden uzak, kanatmayan, “sizi ağlatıyoruz” demeyen Eksik’in yönetmeni Barış Atay’la bir araya geldik.Filmden sonra ilk kez insanhaber’e konuşan Atay’ın da derdi ajiteden uzak olmak, “çünkü dönem yeterince ajite zaten” diyor…

“Eksik” 17 Nisan’da tüm Türkiye’de, 23 Nisan’da Avrupa’da 9 ülkede vizyona girecek…

 

-İlk yönetmenliğinize “Eksik’ filmiyle başladınız. 80 dönemini de hatırlattığınız ‘Eksik’e başlama süreciniz nasıl oldu?

Sinema filmi çekme hayalim vardı. Bu yüzden oyunculuktan sonra yüksek lisanssımı sinema televizyon bölümünde yaptım. Neden 80? Ben de şöyle bir etkisi var, 81 Eylül doğumluyum, ben doğduğumda babam cezaevindeydi… 80’in etkilerini aile içinde çok net hisseden bir kuşağın çocuğuyum…

O yüzden 80 ve sonrası yaşanılan travma beni çok daha fazla etkiledi, çok daha fazla merak uyandırdı ve bu hikâyeyi seçmemde en büyük etkenlerden biriydi…

-Eksik’in önemli bir yanı da o kadar dram olmasına rağmen ajitasyondan uzak olması; bu bir tercih miydi?

Kesinlikle tercih. Yaşanan olay zaten bir trajedi. Dönemde konu ettiğimiz ailelerin yaşantıları zaten acı, bunun tekrar altını kanatırcasına çizmek filmin etkisini azaltır, gerçeklikten uzaklaştırır.

Burada anlatmak istediğimiz, sadece bunları yaşayan insanların varlığı ve yaşadıklarının hayatlarına etkileri. Empati kurabiliyorsanız zaten üzüntü yaşıyorsunuz, bunun yeniden altını çizmeye gerek yok. Bir yönlendirme yapmıyoruz, seyirci kendisi karar versin. Ayrıca ajite etmek, nemalanmak gibi olur…  “Çok da güzel müzikler var, sizi ağlatacağız” demenin anlamı yok.

Yönetmen adayı olarak biz bir dönemin getirdiklerine tanıklık etmek istiyoruz, seyirci tanıktır bu filmde… Ondan sonra oturup kendi değerlendirmesini yapar.  O işkenceleri biliyoruz, tacizleri, tecavüzleri, elektrik verilen insanları biliyoruz ama sonrasında yıllar içinde yaşadıklarından bihaberiz.

ANNEM HALA O ANLARI YAŞIYOR!

-Aslında çocukluğunuzdan kalma bir travma… Var mı bir anınız?

O dönem babam cezaevindeydi annem de yurtdışında doğum yaptı… Bu süreç kısa uzun 85’e kadar sürdü…  Cezaevine girdikten ve çıktıktan sonra yeni bir hayat kurmaya çalışması vs…  Çocuktum ve babamla ilgili anlatılanlarla tamamlayabildiğim çok kısa anılarım var.  “Şunu yapardık” dediğim bir şey yok. Bu travmatik bir şey! Bizim gibi küçük yerlerde büyüyen ve aile bağı güçlü olan yerlerde bunun travması çok daha ağır. Özellikle yaşayanlar için… Örneğin; filmi çekerken annem sete geldi,  baskın sahnesi çekiyorduk ve şunu söyledi “yeniden yaşıyor gibiyim her şeyi” bu cümle her şeyin özeti… Kapının sert çalınması,  seslerin yarattığı gerginlik vs… 35 yıl sonra bile devrimci bir kadında nasıl bir travma yarattığının bir örneği.  Ve sadece bir setti…  Benim de bebekliğimde bilinçaltına yerleşmiş olması çok doğal…

12 EYLÜL FİLMİ ÇEKİLDİĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM

-‘Eksik’ bir yanıyla yarım kalan hayatları anlatıyor… Bunu anlatırken de 80 darbesinin nasıl bir aile dramına yol açtığını da görüyoruz…

“Eksik” aslında bir şeyin eksikliğine ve yoksunluğuna gönderme, bu duygusal olarak da eksiklik olabilir, fiziksel olarak da eksiklik olabilir, ilişkilerin de eksikliği olabilir. Eksik, tam olarak nedir sorusuna da cevap arama diyebilirim. ,

Biz aynı aile üzerinden farklı farklı karakterlerin hayatlarının kesitlerini anlatmaya çalışıyoruz. Kendi hayatımızda da vardır. Her şeyin tam olduğunu hissettiğimiz zamanlarda bile hep bir şey eksiktir. “Eksik” ismi oraya bir gönderme,

Öte yandan fikirler tarihi ansiklopedisinde bir düşünürün “Eksiksiz hakikat yoktur” sözü filmi genel anlamıyla özetleyen bir cümledir, “Eksiksiz gerçek yoktur” diyorum ben de. Bizim kendi hayatımızda gerçek olduğunu düşündüğümüz, inandığımız, hayatımız boyunca böyleymiş gibi kabul ettiğimiz bir sürü şey aslında eksiksiz değil. Benim baktığım yerle senin baktığın yer arasında fark vardır, iki taraf açısından eksiklikler olabilir. Sonuçta hiçbir şey tam değil…

-Peki, birçok 12 Eylül filmi çekildi, Eksik’i çekerken bu durumları düşündünüz mü?

Düşündüm, ama şöyle açıklayayım: Bu filmi bir 12 Eylül filmi olarak düşünmüyorum. Bu aslında 12 Eylül’ün yarattığı travmanın 30 yıllık bir süreçteki etkileri desek daha doğru olur. Bir birinden ayrı büyümek zorunda kalmış bireylerin kendi hayatlarında yaşadıkları eksiklikler, iç hesaplaşma, karşılıklı hesaplaşma, yüzleşmeden söz ediyoruz.  O yüzden bir 12 Eylül filmi değil. 12 Eylül filmi olsa bile bu konuda herhangi bir endişe duymazdım. Çünkü Türkiye’de tamamen bir 12 Eylül filmi çekildiğini düşünmüyorum. 12 Eylül’ü konu alan filmlerin hepsi emek olarak değerlidir, 12 Eylül’ün farklı noktalarına temas etmişlerdir  ama 12 Eylül hala kapalı bir kutu gibi! Biz hala onunla yüzleşebilmiş değiliz. Bana kalırsa defalarca 12 Eylül filmi çekilmesinde bir sıkıntı yok. Yüzlerce 2. Dünya Şavaşı filmi çekilmesi gibi…  Türkiye’de sadece 12 Eylül’le ilgili değil, toplumu yaralayan birçok dönem ve olayla ilgili, çok daha fazla film çekilmeli… Dersim, 68′, 78′, Kanlı Pazar vb birçok örnek…

SÖYLEMLERİMDE 20 YILDIR DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK

-Biz sizi dizilerden sonra Gezi’yle başlayan süreçte daha farklı söylemlerle tanıdık. Popüler kültürden soyutlandınız, sinema filmi çektiniz… Neler düşündürüyor tüm bunlar?

Burayı da ikiye ayırmak lazım: Popüler kültür ve kendi kimliğiniz… Popüler kültürün avantaj olacağı yerler vardır tabii ki. Örneğin bir film çekip insanlara izletmek gibi, onlara ulaşmasını sağlamak gibi… Sinemayı niye yaparsınız? Hayal ettiğiniz şeyi insanlarla paylaşmak için.

Bunlar popüler kültürün getirisidir fakat soyutlanma biraz kimlik meselesi. Evet, soyutlaşma hali söz konusu, ama burada yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bir nokta var. Ben 2009’da sosyal medyayı kullanmaya başladım. Sosyal medyayı kullanmadığınız zamanlarda insanların sizin hayatınızı çok fazla takip etme şansı olmuyor. O dönemlerde popüler kültür içinde olan oyuncuların, müzisyenlerin, kimliklerini açıklamakta ‘imtina’ ettiği ya da politik görüşlerini çok göz önünde yaşamak zorunda oldukları bir durum yoktu.  Benim siyasetle ilgilenmem, politik bir kimlik edinmem ya da politize olmam yeni başlamış bir şey değil. Gezi’den sona sosyal medyanın da etkisiyle bir şeffaflaşma ve kolay ulaşma hali başladı. O yüzden insanlar bizim gerçek kimliğimizle yeni tanıştı. Yoksa benim söylemlerimde 20 yıldır değişen bir şey yok. Sadece şimdi çok fazla insana ulaşıyorum.

Neticede bu işe çok popüler bir oyuncu değil,  iyi bir aktör olacağım hedefi başladım. Seçtiğim meslekle ilgili hedeflerim var ama popülarite bunların arasında üst sıralarda değil.

AKTÖR OLARAK DEĞİL, BARIŞ ATAY OLARAK YAŞIYORUM

-O hedeflerini Gezi’den sonra daha mı iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz peki? Yazılarınızı görüyoruz… Daha rahat ulaşabiliyoruz size…

Bu yolu yeni bulmadım, Gezi’den önce de gazetede yazıyordum ve Gezi’den önce de yazdığım yazılar aynı içerikteydi. O zamanlar da panellere, öğrenci topluluklarında söyleşilere katılıyordum, hatta o zamanlar dizide de oynuyordum. Yeniymiş gibi algılanması dediğim gibi sosyal medyanın etkisi. Fakat yazı yazarken aktör kimliğini bir kenara bırakıyordum. Barış Atay olarak yaşıyorum, aktör olarak yaşamıyorum. Sonuçta herkes gibi benim de yaşadığım sıkıntılarım var, kendi yaşadığım coğrafyamda ümitsizlik yaşadığım durumlarım var ve bunun için mücadele etmem gerektiğini hissediyorum. O yüzden de kimlik bulma ya da memnuniyet meselesi değil, mücadele meselesi… Bir doktor, bir marangoz nasıl mücadele ediyorsa ben de böyle mücadele ediyorum ve bu mücadele mesleki kaygılarımın önünde. Olaya biraz böyle bakıyorum.

-Aslında değişen siz değil dönem mi?

Elbette. 2010 referandumundan bu yana, her geçen zaman daha da keskinleşen bir siyasi ve toplumsal bir ortam var ve her gün yeni bir sorun yaşanan bu ülkede, gittikçe daha çok yükseliyor sesiniz. İnsanların kendilerini önemleştirme meselesini de doğru bulmuyorum. Ben yazarsam problem olur, konuşursam iş bulamam, kendi açımdan hayal ettiğim şeyler olmaz vs vs…  Mesele artık bu kadar basit olmaktan çıktı, mesele yaşam alanını savunma meselesine dönüştü. Bu bir popülarite getiriyor gibi görünebilir, ama hiçkimsenin bu popülariteyi çok memnun olarak kabul edeceğini de düşünmüyorum, bu aynı zamanda da problemdir. Herkesin kendi hayatında sıkıntıları var, çocuk sahibi olmayı bekleyen bir baba adayı olarak, kendi çocuğumun yaşayacağı toplumun güzelleşmesi adına üzerime ne düşerse onu yapmaya çalışıyorum.

eksikBEN EMEKTEN TARAFIM!

-Tabii burada korku kültürü de var… Gezi’den sonra yaşanan ciddi bir baskı var… Gerçekten televizyon sektörü muhalif gördüğü oyunculara alan açmadı…

Ne yazık ki Türkiye’de bir oyuncunun ne kadar iyi aktör olduğuna bakılmıyor,  televizyon sektöründe çok  daha fazla bu durum… Politik görüşünüzün iş bulmanızda engel olduğu dönemler yaşıyoruz. Ne yazık ki bunları konuşuyor olmamalıydık. Kendini ifade etme biçimidir sanat, sanat özgünlüğünü korumalıdır ama ne yazık ki olamayabiliyor.

-Sanatçıların da bir kaygısı var, taraf olma olmama gibi… Nasıl yorumluyorsunuz?

Biz taraf olmayı yanlış yorumluyoruz… Taraftar olmak gibi bir şey değil. Aslında ben bu ülkede yaşayan bir tarafım. Ama bir siyasi partinin tarafında değilim. Ben emekten tarafım, özgürlük mücadelesinden tarafım, sanatla ilgilenen biri olarak, oyuncu olarak tarafımın bu olduğuna inanarak, yapıyorum mesleğimi. Gelen iktidar partisinin politikası benim nerede taraf olduğumu değiştirmez. Bu bir özgünlüktür. Tarafsız olmaksa reel anlamda mümkün değil, sanatçı olarak da hiç olamazsınız…  Sanatçı kimliğini belli etmez! Neden? Kim için? Ben kimliğimi belli ediyorum, ben her türlü parti devleti yapılanmasına, her türlü faşist uygulamaya, her türlü özgürlüğü kısıtlayıcıcının karşısında duran bir adamım.

Bir gün benim ideolojimi taşıyan bir parti iktidar olsa benim onun yanlışlarını  söylememe gibi bir durumumum olamaz…

90 KUŞAĞI AKP’YLE BÜYÜDÜ

-Türkiye’de sanat ciddi bir sansüre uğruyor, ama diğer yandan da hükümet kendi lehine filmler çekiyor…

Tüm yaşanılan baskılar aslında iktidarın kendi sanat anlayışını dayatmak istemesi…  Öte yandan bahsettiğin Kod Adı KOZ bir propaganda filmi. İnsanlar görsellikten etkileniyor, bunun farkındalar ve buna da el atması normal geliyor. Ne kadar başarılı yaptılar tartışılır… Beklediklerinin çok altında bir etkisi oldu, üstelik bedava bilet dağıtarak…  Şu dönemde baskılara karşı sinema filmi çekmekte ısrarcı olunmalı, ısrarla albüm yapılmalı, tiyatro oyunu sahnelenmeli. Yapacağımız her türlü sanat eseri üretimi için ısrarcı olmalıyız, bu da bir mücadele alanıdır… Siz bu mücadele alanını bıraktığınızda ve size verilene razı olduğunuzda mücadeleyi yavaş yavaş kaybedeceksiniz. Hükümetin de istediği bu!

-Döneme bakarsak 80 kuşağı çok fazla arada kalan bir kuşak oldu, şimdi yeni bir kuşakla tanıştık, onlarda 90 kuşağıydı, Gezi’nin kuşağı…

İdeolojik olarak geçmişte yaşanılan mücadele dönemleriyle yan yana koyamasak da mücadelede ‘Z’ kuşağını önemsiyorum. Çünkü faşizmin içinde büyüyen kuşaklar. 90 kuşağı AKP’yle büyüdü ve baskıyı tam üzerlerinde hissetti… O yüzden de mücadele kültürlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Bizim kuşağın kayıp kuşak olduğu bir gerçek…12 Eylül’ün yıkıcılığıyla, emperyalist, kapitalist uygulamaların en üst düzeye çıktığı, Özal’ın insanları Evren zihniyetiyle tek tipleştirmeye çalıştığı, dışarıya öykünen bir toplum yaratılmaya çalışıldığı dönemdi…

12 Eylül çocukları aileler tarafından da baskı altındaydı. Bu ailelerin çoğu hep, bundan uzak dur, oğlum, kızım bak okulunu bitir gibi sözlerle büyüttü çocuklarını…  Ama ben, ailemin, yaşadığı acılara rağmen, beni bilinçlendirmesi ve doğru bildiğimden şaşmamamı öğütlemesiyle bundan sıyrıldığım için kendimi şanslı hissediyorum… Devrimci ailelerin hepsi susmayın çocuğum deseydi, Özal’la başlayan o uyuma dönemine hiçbir zaman girmeyecektik.

İNSANLARIN SESİNİ ÇIKARTMALI

-12 Eylül döneminde yaşayanların da kendi hayatlarından, tanıklıklarından kaynaklı kaybetme korkusu vardı…

İnsani bir dürtü, sadece keşke olsaydı anlamında söylüyorum. Kaybetme korkusunu Gezi’den sonra da yaşadık. Gencecik insanlar gözümüzün önünde öldürüldü. İktidarın kolluk güçlerinin   saldırısıyla karşı karşıya kaldığımızı gördüğümüzde biz de öldürülebiliriz hissiyatı oluştu. Dönem farklılıkları var, her ne kadar gücünde azalma, aralarında kırılma yaşansa da yine de toplumsal muhalefetin gücünü tamamen yok etmeye çalışan bir iktidar baskısı var. Bu durumda insanların ses çıkartması gerekliliği var, 70’lerde, 60’larda olduğu gibi. Tabii ki farklı yaklaşımlardan, hayat gerçekliklerinden bahsediyoruz ama mücadele hissi olarak çok farklı değil…

-Biz hep 12 Eylül üzerinden konuşuyoruz ama farklı dönemlerde de baskılar yaşandı… Bu bir sığınma mı? Nasıl bakıyorsunuz?

Sığınıldığını düşünmüyorum… 12 Eylül de, Osmanlı döneminden, Yeni Cumhuriyet’ten, Menderes döneminden ayrı tutulamaz. Milliyetçi cephe baskılarından ayrı tutulamaz. Hatta Ecevit döneminin sosyalistlere sırt dönmesinden ayrı tutulamaz… Mesele 12 Eylül değil, 12 Eylül kadar sert darbeyi hazırlayan bütün dönemler… Asıl mesele bizim buna çözüm önerisi getirmemizde… Fakat 12 Eylül’ün bu kadar ön planda olmasının nedeni, tüm bunların içinde bize en yakın dönem olması.  Şimdi, Koçgiri katliamıyla, Dersim Katliamıyla, Ermenilere yapılan soykırımla ilgili de konuşabilirim. Ama bu bire bir şahit olduğum bir süreç değil.  12 Eylül’ün etkilerini ben yaşadım. Onun etkisi de bana bu filmi yapmamı sağladı. Fakat diğer toplumsal olaylarla ilgili filmler yapma planımız var. Belki de bir sonraki filmimiz Dersim katliamıyla ilgili olur…

ZORLU BİR DENEYİMDİ!

-Toplumsal meseleler mi olacak filmlerinizde?

Ben inandığım şeyleri yapmak istiyorum. Kesinlikle, izlenmesi ve bilinmesi gerektiğini düşündüğüm şeylerle ilgili film yapacağımı biliyorum. Bir gerçekliği ve derdi olacak…

-Film aşamasında zorlandınız mı?

Maddi olarak çok zorlandık tabi, bir yapımcımız yoktu… Fakat bu sayede kolektif çalışmanın ne kadar güzel olduğunu deneyimleyerek öğrendim. Zorlu bir deneyim olarak bakıyorum aslında, bundan sonra da müthiş bir olgunluk katacaktır kuşkusuz. Filmi çekmeye karar vermemden bu yana 15 ay geçti, çok yoruldum ama çok keyif aldım. Sanata bakış açımda daha farklı bir perspektif yarattı… Bütün ekip arkadaşlarım büyük bir alkışı hak ediyorlar.

Gülşen İşeri 18.03.2015

İNSANHABER

Teğmen Mehmet Ali Çelebi neden siyasete girdiğini açıkladı

0

CHP’den milletvekili adayı olan Ergenekon davası sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi, neden siyasete girdiğini açıkladı.

CHP’den milletvekili adayı olan Ergenekon davası sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi, siyasete girme nedenlerini, niye CHP’yi seçtiğini, cemaat ile işbirliği iddiaları hakkındaki görüşlerini, ‘Teğmen’ kitabını niye yazdığını,  Karşı Gazete‘ye anlattı.

İşte genç ve başarılı bir Teğmenin, cezaevinden siyasete giden yolda attığı adımların nedenleri…

“YA HEP TEĞMEN OLARAK KALACAKTIM YA DA…”

-Ergenekon soruşturmasında tutuklanmadan önce TSK‘nın gelecekteki kuvvet komutanları arasında gösteriliyordunuz. Bu davadan sonra askeri kariyerinizin önününün kapandığını düşündüğünüz için mi milletvekili aday adayı oldunuz?

“MÜCADELEYE DEVAM ETMEK İSTEDİM…”

Evet bir yönüyle öyle denebilir. Dava ne kadar sürerse o süre boyunca  Teğmen olarak kalacaktım. Kendi devre arkadaşlarım Yüzbaşı’lık ve Kurmay’lık yolundayken ben olduğum yerde kalmıştım.

Tabii bir diğer yönü de 2014 Mart’ında ikinci kez tahliye olmamın ardından da mücadeleye devam etmiş olmam.

TEĞMEN KİTABINI YAZDIM ÇÜNKÜ…

‘Teğmen’ kitabını yazdım ve kumpasları halka anlatmaya, hakikatleri yılmadan dillendirmeye devam ettim. Tabii kitap vesilesiyle katıldığımız etkinlikler de TSK gelenekleri bakımından sıkıntı yaratıyordu.

“BEN DE SORUMLULUK  ALMAK İSTİYORUM…”

Ben de bir yol ayrımına geldim; bir halk çocuğu olarak, bir genç olarak sorumluluk almak istedim.Ülkemizde yaşayan hiçkimse benim yaşadığım haksızlıkları yaşamasın, kimse kendi ülkesinde böyle bir zorbalığa maruz kalmasın istiyorum.

Halkın çocukları yoksulluğu görmesin, iyi eğitim alsın, aralarında fırsat eşitliği olsun, insanca yaşam koşullarına sahip olsun istiyorum.

Yaşamın güzelliğini hissetsin; ülkelerine güvenip, geleceğe umutla baksınlar istiyorum. Bu nedenle siyasete girmeye karar verdim.

– Cezaevindeyken milletvekili olmayı düşündünüz mü hiç?

O zamanlar net bir fikrim olduğunu söyleyemem ama askeriye dışında başka türlü ve daha etkin nasıl mücadele ederim sorusu zihnimi işgal ediyordu.

“HALKIN İSTEĞİ DOĞRULTUSUNDA BU KARARI ALDIM”

-Milletvekili aday adayı olmayı siz mi istediniz yoksa Kılıçdaroğlu’mu teklif etti?

Ben halkın isteği doğrultusunda böyle bir karar aldım. Benimle birlikte umut etmek isteyenler, benimle birlikte cesur olmak isteyenler, benden güç almak isteyenler var.

Doğrudan bir teklif gelmedi ama Genel Başkanımız Kemal Bey kumpas boyunca her zaman yanımızda oldu, desteğini esirgemedi. Kendisi siyaset yapma kararıma hayli olumlu ve sıcak yaklaştı.

“KİŞİLERİN SÖYLEDİKLERİ DEĞİL, CHP’NİN İLKELERİ ÖNEMLİ”

-CHP’nin Atatürk’ün yolundan ayrıldığı, Atatürk’e hakaret edenlerin giderek daha fazla söz sahibi olduğu yönündeki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Partimizin programı bellidir. ‘Altı ok ilkeleri’ bir bütün olarak, siyasi kimliğimiz ile ideolojimizin, parti programımızın tarihsel kaynağı ve en güçlü dayanağıdır. CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ü en önemli modernleşme projemizin devrimci mimarı olarak görür.

Kişilerin söylediklerinden ziyade ilkeler üzerinden konuşulmalı diye düşünüyorum. Tartışmalar “Mustafa Kemal Fikrini”, yani çağdaşlık, akıl ve bilim yolunu canlı tuttukça olumludur.

“CHP MAZERET ÜRETMEDEN, DAHA ÇOK HALKIN İÇİNDE OLMALI”

-CHP, son 13 yılda AKP karşısında tüm seçimleri kaybetti. 7 Haziran’daki seçimde anketler partiyi yüzde 25 civarında gösteriyor? CHP size göre neden iktidar olamıyor?

Bunun tarihsel ve sosyo-ekonomik nedenleri var. Solun  darbe dönemlerinde eritilişi işin bir boyutu. Ama bu  aşamada sadece şunu söylemekle yetineyim:

CHP ile kitleler arasında oluşmuş ve oluşturulmuş duvarlar var. Mazeret üretmeden daha fazla halk içinde olmalıyız. Ekonomi ve hak eksenli sosyal projeler üretmeye, özgürleştirici demokrasi içinde ilerlemeye devam etmeliyiz.

“İNFAZ SEVİCİ YAZARLARDAN UZAK KALMAYA ÇALIŞTIK…”

-Cezaevindeyken hangi televizyon kanallarını ve programları izlerdiniz?

Açıkçası medyanın giyotinlerinden, infaz sevici yazarlarından uzak kalmak gerekliydi. İftiraları izlemek ve müdahale edememek can sıkıntısı yaratan bir durumdu. Psikolojimizi korumak için daha çok film ve dizi izlerdik.

“CEMAATİN BUGÜN İÇİNDE OLDUĞU DURUM: İLAHİ ADALET, İLAHİ HAKİKAT”

-Cezaevindeyken hakkınızda yalan haber yapan, size sahip çıkan CHP’ye ağır eleştiriler yönelten cemaat televizyon kanallarının şimdi CHP’li milletvekillerine sürekli yer vermesini, CHP’den yana tavır alır gözükmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Bir zamanlar bizi yargısız infaza tabii tutan televizyon kanallarının ve yazarlarının bu tavrını gülümseyerek karşılıyorum, ilahi adalet ve ilahi hakikat diyorum. Hukuk herkese ve her zaman lazım.

“CEMAAT İLE CHP’NİN ARASI SIKI FIKI DEĞİL”

-Cemaat- CHP ilişkilerinin sıkı fıkı olduğu değerlendirmelerine katılıyor musunuz?

CHP ile Cemaat arasında bir sıkı fıkılık olduğunu düşünmüyorum. CHP mücadelesinin temelinde bireylerin her türlü politik ve sosyal baskıdan, ekonomik sömürüden, gericilik hattından kurtarılması vardır…

Ergenekon duruşmalarında birçok kereler 45-50 CHP’li Milletvekilimizi yanımızda gördük. Balyoz için de sayısız önerge verildi CHP tarafından. Milletvekillerimiz konuyla ilgili kitaplar çıkardı.

Biz; birinci sınıf demokrasi, birinci sınıf özgürlük, birinci sınıf adalet ve hukuk diyoruz. Birinci sınıf bir insan medeniyeti, birinci sınıf bir ekonomik bölüşüm istiyoruz.

Batı’nın akıl, özgürlük, demokrasi değerleriyle Anadolu’nun dayanışma, aşk, sevgi ve kardeşlik değerlerini kaynaştıran bir uygarlık mevzisi tasarlıyoruz.

“HAKKIMIZDA İFTİRA ATANLAR BİZDEN DEĞİL, TÜRK HALKI’NDAN ÖZÜR DİLESİN”

-Cezaevindeyken hakkınızda yalan ve iftira içerikli birçok haber yapıldı. Kimlerin sizden özür dilemesini bekliyorsunuz?

Türk Halkı’ndan özür dilesinler. Ben içinden çıktığım halkın değerleri için direndim. Bize insafsızca kara çalanlar, devrim şehitleri vermemize neden olanlar Türk Halkı’ndan ve şehitlerimizin ailelerinden özür dilesinler. Onların önünde başlarını eğsinler ve özür dilesinler.

Bir de mutlaka ama mutlaka bu kumpasları kuranların yargılanmasını, adil ve düzgün yargılanmasını istiyoruz. Bunun takipçisi olacağız. Adalet huzur bulduğunda, işte o zaman bizden özür dilenmiş olacak…

Burcu Oral Evren 03.03.2015

KARŞI GAZETE