Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 64

Teğmen Mehmet Ali Çelebi neden siyasete girdiğini açıkladı

0

CHP’den milletvekili adayı olan Ergenekon davası sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi, neden siyasete girdiğini açıkladı.

CHP’den milletvekili adayı olan Ergenekon davası sanığı Teğmen Mehmet Ali Çelebi, siyasete girme nedenlerini, niye CHP’yi seçtiğini, cemaat ile işbirliği iddiaları hakkındaki görüşlerini, ‘Teğmen’ kitabını niye yazdığını,  Karşı Gazete‘ye anlattı.

İşte genç ve başarılı bir Teğmenin, cezaevinden siyasete giden yolda attığı adımların nedenleri…

“YA HEP TEĞMEN OLARAK KALACAKTIM YA DA…”

-Ergenekon soruşturmasında tutuklanmadan önce TSK‘nın gelecekteki kuvvet komutanları arasında gösteriliyordunuz. Bu davadan sonra askeri kariyerinizin önününün kapandığını düşündüğünüz için mi milletvekili aday adayı oldunuz?

“MÜCADELEYE DEVAM ETMEK İSTEDİM…”

Evet bir yönüyle öyle denebilir. Dava ne kadar sürerse o süre boyunca  Teğmen olarak kalacaktım. Kendi devre arkadaşlarım Yüzbaşı’lık ve Kurmay’lık yolundayken ben olduğum yerde kalmıştım.

Tabii bir diğer yönü de 2014 Mart’ında ikinci kez tahliye olmamın ardından da mücadeleye devam etmiş olmam.

TEĞMEN KİTABINI YAZDIM ÇÜNKÜ…

‘Teğmen’ kitabını yazdım ve kumpasları halka anlatmaya, hakikatleri yılmadan dillendirmeye devam ettim. Tabii kitap vesilesiyle katıldığımız etkinlikler de TSK gelenekleri bakımından sıkıntı yaratıyordu.

“BEN DE SORUMLULUK  ALMAK İSTİYORUM…”

Ben de bir yol ayrımına geldim; bir halk çocuğu olarak, bir genç olarak sorumluluk almak istedim.Ülkemizde yaşayan hiçkimse benim yaşadığım haksızlıkları yaşamasın, kimse kendi ülkesinde böyle bir zorbalığa maruz kalmasın istiyorum.

Halkın çocukları yoksulluğu görmesin, iyi eğitim alsın, aralarında fırsat eşitliği olsun, insanca yaşam koşullarına sahip olsun istiyorum.

Yaşamın güzelliğini hissetsin; ülkelerine güvenip, geleceğe umutla baksınlar istiyorum. Bu nedenle siyasete girmeye karar verdim.

– Cezaevindeyken milletvekili olmayı düşündünüz mü hiç?

O zamanlar net bir fikrim olduğunu söyleyemem ama askeriye dışında başka türlü ve daha etkin nasıl mücadele ederim sorusu zihnimi işgal ediyordu.

“HALKIN İSTEĞİ DOĞRULTUSUNDA BU KARARI ALDIM”

-Milletvekili aday adayı olmayı siz mi istediniz yoksa Kılıçdaroğlu’mu teklif etti?

Ben halkın isteği doğrultusunda böyle bir karar aldım. Benimle birlikte umut etmek isteyenler, benimle birlikte cesur olmak isteyenler, benden güç almak isteyenler var.

Doğrudan bir teklif gelmedi ama Genel Başkanımız Kemal Bey kumpas boyunca her zaman yanımızda oldu, desteğini esirgemedi. Kendisi siyaset yapma kararıma hayli olumlu ve sıcak yaklaştı.

“KİŞİLERİN SÖYLEDİKLERİ DEĞİL, CHP’NİN İLKELERİ ÖNEMLİ”

-CHP’nin Atatürk’ün yolundan ayrıldığı, Atatürk’e hakaret edenlerin giderek daha fazla söz sahibi olduğu yönündeki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Partimizin programı bellidir. ‘Altı ok ilkeleri’ bir bütün olarak, siyasi kimliğimiz ile ideolojimizin, parti programımızın tarihsel kaynağı ve en güçlü dayanağıdır. CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ü en önemli modernleşme projemizin devrimci mimarı olarak görür.

Kişilerin söylediklerinden ziyade ilkeler üzerinden konuşulmalı diye düşünüyorum. Tartışmalar “Mustafa Kemal Fikrini”, yani çağdaşlık, akıl ve bilim yolunu canlı tuttukça olumludur.

“CHP MAZERET ÜRETMEDEN, DAHA ÇOK HALKIN İÇİNDE OLMALI”

-CHP, son 13 yılda AKP karşısında tüm seçimleri kaybetti. 7 Haziran’daki seçimde anketler partiyi yüzde 25 civarında gösteriyor? CHP size göre neden iktidar olamıyor?

Bunun tarihsel ve sosyo-ekonomik nedenleri var. Solun  darbe dönemlerinde eritilişi işin bir boyutu. Ama bu  aşamada sadece şunu söylemekle yetineyim:

CHP ile kitleler arasında oluşmuş ve oluşturulmuş duvarlar var. Mazeret üretmeden daha fazla halk içinde olmalıyız. Ekonomi ve hak eksenli sosyal projeler üretmeye, özgürleştirici demokrasi içinde ilerlemeye devam etmeliyiz.

“İNFAZ SEVİCİ YAZARLARDAN UZAK KALMAYA ÇALIŞTIK…”

-Cezaevindeyken hangi televizyon kanallarını ve programları izlerdiniz?

Açıkçası medyanın giyotinlerinden, infaz sevici yazarlarından uzak kalmak gerekliydi. İftiraları izlemek ve müdahale edememek can sıkıntısı yaratan bir durumdu. Psikolojimizi korumak için daha çok film ve dizi izlerdik.

“CEMAATİN BUGÜN İÇİNDE OLDUĞU DURUM: İLAHİ ADALET, İLAHİ HAKİKAT”

-Cezaevindeyken hakkınızda yalan haber yapan, size sahip çıkan CHP’ye ağır eleştiriler yönelten cemaat televizyon kanallarının şimdi CHP’li milletvekillerine sürekli yer vermesini, CHP’den yana tavır alır gözükmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Bir zamanlar bizi yargısız infaza tabii tutan televizyon kanallarının ve yazarlarının bu tavrını gülümseyerek karşılıyorum, ilahi adalet ve ilahi hakikat diyorum. Hukuk herkese ve her zaman lazım.

“CEMAAT İLE CHP’NİN ARASI SIKI FIKI DEĞİL”

-Cemaat- CHP ilişkilerinin sıkı fıkı olduğu değerlendirmelerine katılıyor musunuz?

CHP ile Cemaat arasında bir sıkı fıkılık olduğunu düşünmüyorum. CHP mücadelesinin temelinde bireylerin her türlü politik ve sosyal baskıdan, ekonomik sömürüden, gericilik hattından kurtarılması vardır…

Ergenekon duruşmalarında birçok kereler 45-50 CHP’li Milletvekilimizi yanımızda gördük. Balyoz için de sayısız önerge verildi CHP tarafından. Milletvekillerimiz konuyla ilgili kitaplar çıkardı.

Biz; birinci sınıf demokrasi, birinci sınıf özgürlük, birinci sınıf adalet ve hukuk diyoruz. Birinci sınıf bir insan medeniyeti, birinci sınıf bir ekonomik bölüşüm istiyoruz.

Batı’nın akıl, özgürlük, demokrasi değerleriyle Anadolu’nun dayanışma, aşk, sevgi ve kardeşlik değerlerini kaynaştıran bir uygarlık mevzisi tasarlıyoruz.

“HAKKIMIZDA İFTİRA ATANLAR BİZDEN DEĞİL, TÜRK HALKI’NDAN ÖZÜR DİLESİN”

-Cezaevindeyken hakkınızda yalan ve iftira içerikli birçok haber yapıldı. Kimlerin sizden özür dilemesini bekliyorsunuz?

Türk Halkı’ndan özür dilesinler. Ben içinden çıktığım halkın değerleri için direndim. Bize insafsızca kara çalanlar, devrim şehitleri vermemize neden olanlar Türk Halkı’ndan ve şehitlerimizin ailelerinden özür dilesinler. Onların önünde başlarını eğsinler ve özür dilesinler.

Bir de mutlaka ama mutlaka bu kumpasları kuranların yargılanmasını, adil ve düzgün yargılanmasını istiyoruz. Bunun takipçisi olacağız. Adalet huzur bulduğunda, işte o zaman bizden özür dilenmiş olacak…

Burcu Oral Evren 03.03.2015

KARŞI GAZETE

Son Çanakkale Gazisi İle Röportaj

Kendisinin ve yakınlarının söylediği kadarıyla 130 yaşlarında var, ama doğum tarihi net olarak bilinmiyor. Gözleri iyi görmüyor, kulakları oldukça ağır işitiyor, kalorifer peteğine yaslanarak oturduğu minderin üzerinde çok fazla hareket etmiyordu. Yılların yorgunluğu yüzündeki çizgilerden rahatlıkla okunuyordu.

Aslen Karakoçanlı (Elazığ) Kürt bir aileye mensup olan Hacı Süleyman Bal’dan bahsediyorum. O bir Çanakkale gazisi. Üsküdar’da yaşayan kızının yanına gelmişti bir süreliğine. İstanbul’da olduğunu duyunca ziyaretine gittim.

Çanakkale der demez heyecanla bir şiir okumaya başladı. İlk defa duyuyordum bu şiiri:

Çanakkale’de oldum yaralı
Bir mektup yazdım üstü karalı

Bir anam var başı belalı
Babam var üstü karalı

Çaya indim çay susuzdur.
Çadır vurdum direksizdir

Sen orda ben de burada
Niçin kaldın muratsız

(…)

Böyle devam ediyordu ve tam şiirin bittiği yerden Gazi Amca’nın hikayesi başlıyordu:

Süleyman Amca, kaç yaşında gittin Çanakkale’ye?
Diğer askerlerden büyüktüm. 30 yaşında kadar.

Karakoçan’dan senden başka kaç kişi gitmişti, kaçınız geri dönebildiniz?
Karakoçan tarafından gelen çok kişi vardı. Akrabalarımdan yoktu ama yakın köylerden 40-50 kişi kadar vardı. Çoğu öldü. Dönerken bir avuç adamdık. Bizim köyden benimle beraber bir tek Hacı Resul vardı geri dönen. O da hemen hemen benim yaşlarımda…

Nasıl gitmiştiniz?
Karakoçan’dan Çanakkale’ye vapurla geldik. Yayan da çok yürüdük. Balıkesir’e bizi vapur getirdi oradan da çoğunlukla yayan gelirdi askerler.

Ne kadar kaldın, orada hangi görevleri yaptın?
Ben bir buçuk sene kaldım Çanakkale’de. Durmadan mevzi kazıyorduk. Geceden çıkar mevzi kazardık. Yapmadığımız iş kalmadı.

Nerede yatıyordunuz?
Geceleri önce dışarıda yatıyorduk. Sonra çadır yapıldı bize, içinde kaldık. Soğuk değildi.
Akşamları da silah atılıyordu. Bazen de bize istirahat verirdi komutan. İstirahat zamanlarında dinleniyorduk ama hep nöbet tutuluyordu, gevşeklik yoktu. Zaten uyku girmiyordu gözümüze.

İstirahat zamanlarında türkü söyleyen olur muydu?
Olurdu. Bizim oralı Mehmet isminde biri. Kürtçe-Türkçe türküler söylerdi.

Ailelerinize mektup yazıyor muydunuz?
Bir arkadaş vardı Süleyman adında. Bardan köyünden biri. O okuma yazma biliyordu, Mektuplarımızı o yazardı. Cevap da gelirdi. Elimize ulaşırdı. Bize para gönderiyorlardı evimizden. Bir keresinde bana 10 lira bir para gelmişti.

Komutanlarınız nasıldı?
Komutanlar da bizim gibilerdi aynı şartlardaydık. Onlar da vurulurdu, aç kalırdı. Cepheyi bırakmıyorlardı. Beraber karavanamızı yerdik. Bizim gördüğümüzü kimse görmedi!

“Dünya Boynumuza Binmişti!”

Çanakkale Savaşı’nın çok şiddetli olduğunu biliyoruz. O günleri biraz anlatır mısın?
Çanakkale’ye vardık. Baktık, kafir orayı dağıtmış, tam takır etmiş. Füzeler, toplar, tayyareler atılıyor, kâfir hücum ediyor, gemiler geliyor, dayanıyor. Bizim gemiler çıkamıyorlardı, o zaman hükümet zayıftı. Bir sürü millet boynumuza binmişti. Kaç tane adamımız füzelerden öldü. Bana da füze değdi sol ayağım yaralandı. Çok eziyet gördük, çok cefa gördük, aç kaldık.

Geceleri tepemizde projektörler geziniyordu, o kadar aydınlık oluyordu ki yere iğne atsan onu bile seçebilirsin. Atılan bombalardan, toplardan yerler hep çukur çukur olmuştu. Köylüler gelip boş kovanları demir parçalarını falan toplarlardı. Çürümüş cesetlere, kemiklere basarak oradan oraya koştururduk. Yaa, Çanakkale deyip de geçme!

Yakın çarpışmalar oluyor muydu?
Biz göğüs göğse çarpışmadık. Birbirimizi görürdük. Onlar da oraya buraya gezerdiler. Ama yanımıza gelemezlerdi. Onlar bizi vururdu, biz de onlara silah atardık. Silah sesleri hiç susmazdı.

Şehitleri gömebiliyor muydunuz?
Gömülen de vardı, gömülemeyen de. Çok kişi can verdi, hepsine yetişemedik.

Korkuyor muydunuz?
Hiç korku yoktu. Biz korkmazdık. Komutanlar telkinde bulunuyordu. “Korkmayın, kaderde ne varsa odur. Ölüm haktır.” Namaz kılıyordum ben, herkes kılmazdı.

Memlekete dönebileceğinizi umuyor muydunuz?
Savaşta iken aklımıza gelmezdi. Memleketinizi unutun derdi komutan. Biz öleceğimiz düşünür, “bugün de ölmedik” diye gün sayardık. Komutanımız; “Burası huduttur. Düşman burayı alırsa, İstanbul gider, vatan gider.” derdi.

Savaş nasıl bitti?
Mehmet Çavuş Yenidünya’yı (İngiliz denizaltısı) vurdu. Yüzbaşı emir vermediği halde, Mehmet Çavuş emir beklemeden, gemiyi fark ettiği gibi topu attı tam bacasından içeriye. Gemi patladı. Eğer o gemi gelebilseydi bizi mahvederdi. Düşmanlar bunu görünce korktular, geri çekildiler de öyle savaş bitti.

Savaş bitince hemen döndünüz mü?
Sonlara doğru tek tük atışlar yapılırdı. Biz saklanırdık. Mevzilere girerdik. Sonra sükut oldu (ateşkes). Emir geldi, bize izin verdiler. Posta vapuruna koydular bizi Bandırma’ya geldik. Sonra karayoluyla evimize döndük.

Devlet size bir şey verdi mi? Madalya, berat ya da maaş bağlandı mı?
Yok, vereceğiz dediler ama bir şey vermediler.

Memlekete dönüğünde nasıl karşılandın?
Benden çok izahat aldılar savaştan sonra. Gelip aynı köyden olanların akıbetini sorardılar. Ne yaptınız, ne ettiniz, nasıl kurtuldunuz? Allah-u Teala bizi kurtardı!

Çanakkale’de savaş dışında aklında neler kaldı?
Ben aslında Çanakkale’yi hudutlarına kadar biliyordum ama unutmuşum. Civarda gezerken ihtiyar bir köylü gördüm, tarlayı suluyordu. Değirmene benzer bir şey vardı, beygir dönüyordu, su çıkıyordu (dolap beygiri). Onu ilk defa orada görmüştüm. Bir de yel değirmenleri vardı, Çanakkale’den önce hiç görmemiştim.

“Kadın, çoluk-çocuk hep beraber savaştık!”

Yakınlarınızda köyler var mıydı?
Köyler vardı ama insan yoktu. İnsanları geriye çekmişlerdi. Köyler vardı, toprak vardı ama insan yoktu. Çanakkale öyle çok büyük değildi küçük bir yerdi, köyler iç kısımlara toplanmıştı. Askerler hep başka şehirlerden gelirdi oraya.

Halk askerlere yardım ediyor muydu?
Nasıl yardım etmezler, bu savaştır. Dünya savaşıdır Allah etmeye. İnsanlar mahvoldu, kalmadı.

Çanakkale’de hiç erkek kalmamıştı. Civarda gezerdik biz, hiç erkek yoktu, hepsi kadındı ve küçük uşaklar (çocuklar) vardı. Her işi kadınlar yapardı, çift sürerlerdi, cepheye de gelirlerdi. Yemek yaparlardı. Yaralılar çoktu. Ölenler çoktu. Doktorlar yoktu, sıhhiyeciler vardı. Sıhhiyeciler yetişemiyorlardı. Kadınlar da yaralılara bakarlardı. İlaç yetmiyordu. Ot toplayıp getirir, ilaç yaparlardı.

Kadınlardan silah atan da vardı. Boyunlarına asmışlardı Türk şalvarı giymişlerdi, saçlarını başlarını bağlamış, erkek gibi giyinmişlerdi, erkekten iyi savaşıyorlardı.

Çocuk yaşta savaşanlar da vardı. Cephede bize yardım eden, ekmek getiren, taş getiren, koşturup duran çocuklar vardı. Bu çocuklar annelerinin yanında gelirlerdi. Kaç tane ufak çocuk vuruldu, kaçını kucakladık götürdük…

“Atatürk evimize misafir oldu!”

Çanakkale Savaşı’ndan epey sonra bir zaman; Atatürk Erzurum’dan dönüşünde bizim köye uğramıştı. Karakoçan’da bizim eve geldi. Türk elbisesi giymişti, biz önceleri tanımadık. İki kişiydiler. Atlarından indiler, kahvaltı istediler. Biz kahvaltı getirdik, tavuk pişirdik. Kahvaltıdan sonra bavulunu açtı, esvabını giydi. Hükümet esvabı. Biz korktuk, dedik “Bu kimdir?” İsmet Paşa dedi “Atatürk’tür”. Bizden onları dağdan geçirmemizi istediler. Mahmutlu’ya (bir köy) kadar götürdük. Her birimize 3’er mecidiye para verdiler. Atatürk bana bir de vesika yazıp verdi.

Vesika ne oldu sonra?
Hep üzerimde taşıyordum. Bir gün Peri Suyu’ndan geçerken, suya düştüm. Su beni kaptı götürdü, zor kurtuldum. Vesika da suyla gitti. Keşke üzerimde taşımasaydım.

Zümrüt Sönmez
Tohum Dergisi, Mart 2008

 

Son Çanakkale Gazisi İle Röportaj

Kendisinin ve yakınlarının söylediği kadarıyla 130 yaşlarında var, ama doğum tarihi net olarak bilinmiyor. Gözleri iyi görmüyor, kulakları oldukça ağır işitiyor, kalorifer peteğine yaslanarak oturduğu minderin üzerinde çok fazla hareket etmiyordu. Yılların yorgunluğu yüzündeki çizgilerden rahatlıkla okunuyordu.

Aslen Karakoçanlı (Elazığ) Kürt bir aileye mensup olan Hacı Süleyman Bal’dan bahsediyorum. O bir Çanakkale gazisi. Üsküdar’da yaşayan kızının yanına gelmişti bir süreliğine. İstanbul’da olduğunu duyunca ziyaretine gittim.

Çanakkale der demez heyecanla bir şiir okumaya başladı. İlk defa duyuyordum bu şiiri:

Çanakkale’de oldum yaralı
Bir mektup yazdım üstü karalı

Bir anam var başı belalı
Babam var üstü karalı

Çaya indim çay susuzdur.
Çadır vurdum direksizdir

Sen orda ben de burada
Niçin kaldın muratsız

(…)

Böyle devam ediyordu ve tam şiirin bittiği yerden Gazi Amca’nın hikayesi başlıyordu:

Süleyman Amca, kaç yaşında gittin Çanakkale’ye?
Diğer askerlerden büyüktüm. 30 yaşında kadar.

Karakoçan’dan senden başka kaç kişi gitmişti, kaçınız geri dönebildiniz?
Karakoçan tarafından gelen çok kişi vardı. Akrabalarımdan yoktu ama yakın köylerden 40-50 kişi kadar vardı. Çoğu öldü. Dönerken bir avuç adamdık. Bizim köyden benimle beraber bir tek Hacı Resul vardı geri dönen. O da hemen hemen benim yaşlarımda…

Nasıl gitmiştiniz?
Karakoçan’dan Çanakkale’ye vapurla geldik. Yayan da çok yürüdük. Balıkesir’e bizi vapur getirdi oradan da çoğunlukla yayan gelirdi askerler.

Ne kadar kaldın, orada hangi görevleri yaptın?
Ben bir buçuk sene kaldım Çanakkale’de. Durmadan mevzi kazıyorduk. Geceden çıkar mevzi kazardık. Yapmadığımız iş kalmadı.

Nerede yatıyordunuz?
Geceleri önce dışarıda yatıyorduk. Sonra çadır yapıldı bize, içinde kaldık. Soğuk değildi.
Akşamları da silah atılıyordu. Bazen de bize istirahat verirdi komutan. İstirahat zamanlarında dinleniyorduk ama hep nöbet tutuluyordu, gevşeklik yoktu. Zaten uyku girmiyordu gözümüze.

İstirahat zamanlarında türkü söyleyen olur muydu?
Olurdu. Bizim oralı Mehmet isminde biri. Kürtçe-Türkçe türküler söylerdi.

Ailelerinize mektup yazıyor muydunuz?
Bir arkadaş vardı Süleyman adında. Bardan köyünden biri. O okuma yazma biliyordu, Mektuplarımızı o yazardı. Cevap da gelirdi. Elimize ulaşırdı. Bize para gönderiyorlardı evimizden. Bir keresinde bana 10 lira bir para gelmişti.

Komutanlarınız nasıldı?
Komutanlar da bizim gibilerdi aynı şartlardaydık. Onlar da vurulurdu, aç kalırdı. Cepheyi bırakmıyorlardı. Beraber karavanamızı yerdik. Bizim gördüğümüzü kimse görmedi!

“Dünya Boynumuza Binmişti!”

Çanakkale Savaşı’nın çok şiddetli olduğunu biliyoruz. O günleri biraz anlatır mısın?
Çanakkale’ye vardık. Baktık, kafir orayı dağıtmış, tam takır etmiş. Füzeler, toplar, tayyareler atılıyor, kâfir hücum ediyor, gemiler geliyor, dayanıyor. Bizim gemiler çıkamıyorlardı, o zaman hükümet zayıftı. Bir sürü millet boynumuza binmişti. Kaç tane adamımız füzelerden öldü. Bana da füze değdi sol ayağım yaralandı. Çok eziyet gördük, çok cefa gördük, aç kaldık.

Geceleri tepemizde projektörler geziniyordu, o kadar aydınlık oluyordu ki yere iğne atsan onu bile seçebilirsin. Atılan bombalardan, toplardan yerler hep çukur çukur olmuştu. Köylüler gelip boş kovanları demir parçalarını falan toplarlardı. Çürümüş cesetlere, kemiklere basarak oradan oraya koştururduk. Yaa, Çanakkale deyip de geçme!

Yakın çarpışmalar oluyor muydu?
Biz göğüs göğse çarpışmadık. Birbirimizi görürdük. Onlar da oraya buraya gezerdiler. Ama yanımıza gelemezlerdi. Onlar bizi vururdu, biz de onlara silah atardık. Silah sesleri hiç susmazdı.

Şehitleri gömebiliyor muydunuz?
Gömülen de vardı, gömülemeyen de. Çok kişi can verdi, hepsine yetişemedik.

Korkuyor muydunuz?
Hiç korku yoktu. Biz korkmazdık. Komutanlar telkinde bulunuyordu. “Korkmayın, kaderde ne varsa odur. Ölüm haktır.” Namaz kılıyordum ben, herkes kılmazdı.

Memlekete dönebileceğinizi umuyor muydunuz?
Savaşta iken aklımıza gelmezdi. Memleketinizi unutun derdi komutan. Biz öleceğimiz düşünür, “bugün de ölmedik” diye gün sayardık. Komutanımız; “Burası huduttur. Düşman burayı alırsa, İstanbul gider, vatan gider.” derdi.

Savaş nasıl bitti?
Mehmet Çavuş Yenidünya’yı (İngiliz denizaltısı) vurdu. Yüzbaşı emir vermediği halde, Mehmet Çavuş emir beklemeden, gemiyi fark ettiği gibi topu attı tam bacasından içeriye. Gemi patladı. Eğer o gemi gelebilseydi bizi mahvederdi. Düşmanlar bunu görünce korktular, geri çekildiler de öyle savaş bitti.

Savaş bitince hemen döndünüz mü?
Sonlara doğru tek tük atışlar yapılırdı. Biz saklanırdık. Mevzilere girerdik. Sonra sükut oldu (ateşkes). Emir geldi, bize izin verdiler. Posta vapuruna koydular bizi Bandırma’ya geldik. Sonra karayoluyla evimize döndük.

Devlet size bir şey verdi mi? Madalya, berat ya da maaş bağlandı mı?
Yok, vereceğiz dediler ama bir şey vermediler.

Memlekete dönüğünde nasıl karşılandın?
Benden çok izahat aldılar savaştan sonra. Gelip aynı köyden olanların akıbetini sorardılar. Ne yaptınız, ne ettiniz, nasıl kurtuldunuz? Allah-u Teala bizi kurtardı!

Çanakkale’de savaş dışında aklında neler kaldı?
Ben aslında Çanakkale’yi hudutlarına kadar biliyordum ama unutmuşum. Civarda gezerken ihtiyar bir köylü gördüm, tarlayı suluyordu. Değirmene benzer bir şey vardı, beygir dönüyordu, su çıkıyordu (dolap beygiri). Onu ilk defa orada görmüştüm. Bir de yel değirmenleri vardı, Çanakkale’den önce hiç görmemiştim.

“Kadın, çoluk-çocuk hep beraber savaştık!”

Yakınlarınızda köyler var mıydı?
Köyler vardı ama insan yoktu. İnsanları geriye çekmişlerdi. Köyler vardı, toprak vardı ama insan yoktu. Çanakkale öyle çok büyük değildi küçük bir yerdi, köyler iç kısımlara toplanmıştı. Askerler hep başka şehirlerden gelirdi oraya.

Halk askerlere yardım ediyor muydu?
Nasıl yardım etmezler, bu savaştır. Dünya savaşıdır Allah etmeye. İnsanlar mahvoldu, kalmadı.

Çanakkale’de hiç erkek kalmamıştı. Civarda gezerdik biz, hiç erkek yoktu, hepsi kadındı ve küçük uşaklar (çocuklar) vardı. Her işi kadınlar yapardı, çift sürerlerdi, cepheye de gelirlerdi. Yemek yaparlardı. Yaralılar çoktu. Ölenler çoktu. Doktorlar yoktu, sıhhiyeciler vardı. Sıhhiyeciler yetişemiyorlardı. Kadınlar da yaralılara bakarlardı. İlaç yetmiyordu. Ot toplayıp getirir, ilaç yaparlardı.

Kadınlardan silah atan da vardı. Boyunlarına asmışlardı Türk şalvarı giymişlerdi, saçlarını başlarını bağlamış, erkek gibi giyinmişlerdi, erkekten iyi savaşıyorlardı.

Çocuk yaşta savaşanlar da vardı. Cephede bize yardım eden, ekmek getiren, taş getiren, koşturup duran çocuklar vardı. Bu çocuklar annelerinin yanında gelirlerdi. Kaç tane ufak çocuk vuruldu, kaçını kucakladık götürdük…

“Atatürk evimize misafir oldu!”

Çanakkale Savaşı’ndan epey sonra bir zaman; Atatürk Erzurum’dan dönüşünde bizim köye uğramıştı. Karakoçan’da bizim eve geldi. Türk elbisesi giymişti, biz önceleri tanımadık. İki kişiydiler. Atlarından indiler, kahvaltı istediler. Biz kahvaltı getirdik, tavuk pişirdik. Kahvaltıdan sonra bavulunu açtı, esvabını giydi. Hükümet esvabı. Biz korktuk, dedik “Bu kimdir?” İsmet Paşa dedi “Atatürk’tür”. Bizden onları dağdan geçirmemizi istediler. Mahmutlu’ya (bir köy) kadar götürdük. Her birimize 3’er mecidiye para verdiler. Atatürk bana bir de vesika yazıp verdi.

Vesika ne oldu sonra?
Hep üzerimde taşıyordum. Bir gün Peri Suyu’ndan geçerken, suya düştüm. Su beni kaptı götürdü, zor kurtuldum. Vesika da suyla gitti. Keşke üzerimde taşımasaydım.

Zümrüt Sönmez
Tohum Dergisi, Mart 2008

 

Ferit Edgü ile Sanat, Edebiyat ve Dil Üzerine Söyleşi

Mutlu DEVECİ: Edebiyatla tanışmanız nasıl ve ne zaman gerçekleşti? İlk etki kaynaklarınızdan
bahseder misiniz?

Ferit EDGÜ: Sanat alanın merkezi durumunda olan bir kentte/ İstanbul’da yaşamanın verdiği kolaylıklarla çok erken yaşlarda okumaya ve yazmaya başladım. Sanat çevrelerine de böylece girmiş oldum. Örneğin, Sait Faik’i tanıdığımda lisede öğrenciydim. Attila İlhan’ı, Salah Birsel’i, hemen ardından Melih Cevdet’i daha sonraları benim ilk yazılarımı yayınlayacak olan Vedat Günyol’u, lise öğrencilik yıllarımda tanıdım. Bütün bu kişilerin arasında beni en çok etkileyen Sait Faik olmuştur. Bunu birçok kez dile getirdim. Bir daha dile getirmiş olayım: Biz 1950 kuşağının, özellikle öykücülerinin, Sait Faik’ten geldiğimize inanırım. Dostoyevski’nin o ünlü sözü: “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan geliyoruz.” Biz de kanımca, Sait Faik’den geliyoruz. Neden? Çünkü biz genç yazarlar yazmaya başlarken gereksinimini
duyduğumuz yenilik tohumlarını Sait Faik’te bulduk. Neydi bu yenilik tohumları? O estetikle etiği birbirinden ayırmayan bir sanat anlayışı. Ne toplumu, toplumsalı; ne bireyi ve bireyseli göz ardı etti öykülerinde. Böylece ilk kez,
toplum ve birey, düş ve gerçek, onun öykülerinde bir araya geldi. Özellikle ölümünden bir ay önce yayımlanan “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabında bunun en güzel örneklerini verdi. Ama Sait Faik’in dışında okuduğum yazarların
yerli-yabancı, birçoğundan etkilenmiş olmalıyım.

“Yazın yaşamı”nıza ne zaman başladınız, ilk çalışmalarınızda ön plana çıkan tür(ler) daha çok hangileriydi?

Ben de, herkes gibi şiirle başladım. İlk şiirim 1952 yılında Kaynak Dergisi’nde yayımlandı. Demek 16 yaşındaydım. Sonra yanılmıyorsam Dinar’da Nedret Gürcan’ın yayımladığı Şairler Yaprağı’nda, bir-iki şiirim yayınlanmış olsa gerektir. Ama edebiyat sahnesine –eğer böyle bir sahne varsa- girişim Vedat Günyol’la tanıştıktan ve Yeni Ufuklar’da yazmaya başlamamla olmuştur. Yıl 1954. O sıralar, dönemin büyük gazetesi, Ahmet Emin Yalman’ın Vatan, Pazar günleri bir sanat sayfası yayımlamaya başladı. Büyük kitlelere ilk kez, resim, sinema, şiir ve öykü dalında hem bilgi hem örnekler veriyordu. Bu sayfada öykülerim yayımlandı. Daha sonra henüz Akademi’de öğrenci değilken, görsel sanatlara duyduğu ilgi dolayısıyla o dönemin İstanbul’unun tek sanat galerisi olan Maya’da açılan sergilerdeki ressamlarla konuşmalar yaptım Vatan için.

Genç yazarlar -bütün dünyada öyle olmuştur- er geç bir yerlerde buluşurlar. Sanırlar ki aynı yolda gidiyorlardır. Oysa, gideni vardır, gitmeyeni vardır. Önemi yok. Önemli olan, onların genç oluşu ve yeni bir şeyler “söylemek” istemeleridir.

Ben, ilkin Demir Özlü’yle tanıştım. Demek ki yakında 60. yılı olacak dostluğumuzun. Yeni Ufuklar’da yazmaya başladıktan sonra Orhan Duru’yla tanıştım. O, Ankara Veteriner Fakültesi’nde okuyordu. Sonra Ankara’daki genç şair ve yazarlar bizimle ilişkiye geçti. Kim vardı bunların arasında? En gençleri Güner Sümer’di. En militanları Ahmet Oktay’dı. En savaşkanı Yılmaz Guruda’ydı. En derli toplusu Özdemir Nutku’ydu, o sırada şiir yazardı. Şu anda adlarını unutmuş olduğum başkaları da vardı. Onlardan ilk tanıştığım Ahmet Oktay’dı. Ankara’dakiler, onu bir tür elçi olarak göndermişlerdi. Sonra diğerleriyle bir araya geldik ve Ankara’da bizim kuşağın ilk dergisi Mavi yayımlanmaya başladı.

Bizim kuşağımızdan olmayan bir tek Attilâ İlhan vardı o dergide. O, bu gençlik hareketinin kaptanı olmak istedi, çünkü kendine göre haritayı ve pusulayı en iyi okuyan oydu, diğer gençler olsa olsa miço ya da tayfaydı.
Mavi’nin ömrü çok uzun sürmedi. Zaten, dergi de, Demokrat Parti’nin iktidara doğru gitmekte olduğu günlerin etkisiyle Ankara’daki arkadaşlardan bazılarını korkuttu. Dergi bocaladı, sonra da kapandı. Ben ve arkadaşlarım da böylece özgürlüğümüze kavuştuk.

Anlatıma dayalı bir tür olarak ilk öykünüz nerede ve ne zaman yayımlandı? İlk şiir, ilk öykü ve giderek ilk romanınızda etkilendiğiniz kişiler veya akımlar nelerdir?

Şiirden hemen sonra ilk öyküleri yayımlamaya başladım. Onlardan sadece birini, yanılmıyorsam, Av’da aldım; Yitik Gün, Vatan’da çıkan ilk öyküm odur. Ama ondan önce Yeni Ufuklar’da bir öyküm yayımlanmıştı.
Doğrusunu isterseniz, o yaştaki bir yazarın 16-17 yaşlarındaki bir yazarın neler bilebileceğini, eğer bir dahi değilse kestirmek zor değil. Benim bir talihim oldu. Yeniyetmelik dönemimde, yani 14-15 yaşlarımda piyasa romanlarıyla hiç karşılaşmadım. Hiç okumadım, bilmediğim için de merak etmedim. Kimi zaman rastlantılar, insanın yaşamında
belirleyici olur; bu benim yaşadığım rastlantı mıdır, bilemiyorum. Benden 6-7 yaş küçük bir yeğenimin yaş günü için ona bir kitap armağan etmek istedim. Bizim okulun karşısında bir kitapçı vardı, Beyoğlu’nda. Oraya girdim ve o ucuz kitaplardan birini (1 lira!) satın aldım. Çocukluk yıllarımda bana anlatılan Şahmeran adlı bir masal vardı. Çok severdim. Bir lira verip Şahmeran’ı aldım. Küçük bir kitap. Armağan vermeden önce bir okuyayım dedim. Okumaya başladım.

Allah Allah, benim bildiğim Şahmeran’a hiç benzemiyor. Orada; adam, vapur, ada… bildiğim insanlar!. Benim de tanıdığım insanlardan söz ediyor kitap.

O güne değin, hiç öyle bir öykü, okumamıştım. Kapağına baktım Şahmeran değil, Şahmerdan. Sait Faik adlı yazarın Şahmerdan’ı. O kitabı yeğenime vermedim. Kendime sakladım. O kitabın arkasında Varlık Yayınları”nda yayınlanmış başka kitapların listesi de vardı. Altında da bir not, bugünmüş gibi anımsıyorum. “10 liralık alışverişler, doğrudan doğruya yayınevimizden yapıldığında yüzde 25 indirim yapılır.” Nerede bu? Varlık Yayınları? Cağaloğlu’nda.
İki gün sonra elimde listeden seçtiğim kitap adları, Yaşar Nabi Bey’in kapısındaydım. Kitapları gitti içerden getirdi. Sonra bana: “Size birde dergimizin son sayısını armağan ediyorum” dedi. Eli sıkı biriydi, ama anlaşılan o gün gönlünden kopmuş. Böylece Varlık”ın varlığından haberdar oldum. Bu arada Steinbeck, İstrati, Cahit Sıtkı, Orhan Veli’nin şiirlerine ulaştım. Ve tabii, sevgili Sait Faik’inkilere. Ne zaman elime para geçse o yüzde 25’ten yararlanmak için tramvaya atlar, Cağaloğlu’na gider, Yaşar Nabi’nin kapısını çalardım. Yıllar sonra Yaşar Nabi, “Sizin ilk kez yazıhaneden içeri girdiğiniz günü hatırlıyorum” demişti.

Bir kitap her zaman başka bir kitaba götürür insanı. Kimi zaman bir kitap ya da o kitabın sizi götürdüğü bir kitabın üzerinizde şok etkisi olur. Tanrı’ya şükür, bu tür çok şok yaşadım. Bunlardan ilki, bana, “Sen de yazabilirsin” duygusu veren Sait Faik’in öyküleriydi. Sonra daha şiddetli şoklar da yaşadım. Rimbaud, Lautréamont, Marquis de Sade Kafka…

Lise sıralarındayken çağdaş Türk edebiyatının büyük bir bölümünü okumuştum.

Fazıl Hüsnü’leri, Cahit Sıtkı’ları, bugün hemen hemen hiç okunmayan o dönem yazarlarımızı, şairlerimizi, Ziya Osman Saba’ları, ilhan Tarus’ları, Memduh Şevket Esendal’ları… Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i, Melih Cevdet’i zaten tanıyordum. Tüm okuduklarımdan etkilendim. Bu etkiler, başta Sait Faik ve Kafka olmak üzere, yazdıklarımda açık ya da kapalı olarak belirir. Yurdışında kitaplarım yayımlandığında çıkan yazılarda yalnız, Almanya’da değil, Fransa’da, hattâ Japonya’da hep Kafka’nın adı geçiyor, ben de bundan mutluluk duyuyorum.

Şimdilerde, kaçıncı kez oldu bilmiyorum, Don Kişot’u yeniden okuyorum, yeniden keşfediyorum. Herhalde 13-14 yaşımda okumuştum. Bugün de büyük bir hayranlıkla hattâ şaşkınlıkla okuyorum. Gene çok büyük bir yazar olarak gördüğüm Gogol, gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri olarak değerlendirdiğim Rabelais, sık sık kitaplarını açtığım yazarlardır. Çehov’da öyle. Onlardan da etkilenmiş olmalıyım. Yazdıklarımda değilse de, dünyaya, insanoğluna bakışımda vardır bu etkiler.

Yerli-yabancı, sayısız şairden, yazardan etkilendim. Rimbaud’dan, ama aynı zamanda Alfred Jarry’den. Eluard’dan, Breton’dan ama aynı zamanda Mallarmè’den, Hölderlin’den, Ristos’dan, Ahmatova’dan, Voznesenski’den, Henri Michaux’dan Seferis’ten… Saymakla bitmez.

Size göre, sembol ve simge nedir? Bunları önemsiyor musunuz?

Sembol ve simgenin karşılığı benim sözlüğümde aynı. Metafor, istiare deseniz daha kolay yanıt veririm size.

Simge, okuyucunun kafasında oluşan bir şeydir. Yazarın kafasında değil. Eğer simgeci bir yazar değilseniz, ben değilim, bu nedenle de bir öykümdeki şu söz, şu imaj, şu kişi, şu hayvan neyin simgesidir, diye sorarsanız onun yanıtını bilemem. Gerçekten bilemem.

Örneğin, Bir Gemide. O gemi, neyin simgesidir. Batmakta olan bir ülkenin mi? Peki, kaptanı Tanrı’nın simgesi mi? Yoksa bir başbakanınki mi? Yoksa bir diktatör mü söz konusu olan. Gerçekten bilmiyorum. Okuyucu onda bir simge görüyorsa, ben ona karşı çıkamam. Kendi bileceği iş. Her sanat dalı, yalnız şiirin değil; bir imge sanatıdır. Sözcüklerle yazıyorum ama o sözcükler ister istemez, iyi-kötü bir imgeyi oluşturur. O imge, kimilerinin sandığı gibi büyük benzetmelerden yola çıkan, bir atmosfer, bir hava yaratmak isteyen, içinde simgeler barındıran bir şey değildir. Benim için Çehov’un bir öyküsündeki bir kişinin karın yağışına bakması bir simgedir, hattâ çok büyük bir simgedir. Sait Faik’in bir öyküsündeki, dülgerbalığının kayığın içinde can çekişmesi bence bir imgedir. Ben imgeyi bu kadar yalın ama, aynı oranda da çok zengin bir araç olarak görüyorum.

Şiirlerinizde şekil ve muhtevaya önem veriyor musunuz? Sizce bu önemli midir?

Çok önemlidir, ama ben bir şair olarak konuşamam. Genel olarak kendi şiirlerimden yola çıkarak değil de, şiirden yola çıkarak şunu söyleyebilirim, muhteva yani özle biçim iki ayrı şey değildir; biçim içeriği doğurur, diye yapılan tartışmalar, içi boş tartışmalardır. Biri olmadan diğeri olmaz; öz ve biçim birlikte doğarlar. Özü, içeriği, konusu öne çıkan şiirler vardır. Ben o tür şiirden bir şey anlamam. Yalnız şiir için söylemiyorum bunu, öykü de öyledir. Roman da öyledir. Ama şiir özellikle öyle.

Dil ile söz ayrımı için ne dersiniz? Ayrıca, günlük dil ile şiir dili arasında fark olmalı mıdır?

Şair, kamunun sözcüklerini kullanır. Ama öylesi bir imge yaratır ki o sözcükler kamunun malı olmaktan çıkar. Hattâ anlamları da sözlükteki anlamları olmaktan çıkar. Buna şairin sözü demek kanımca doğru olur. Bu, halk ozanı olan Karacaoğlan için de geçerlidir, Melih Cevdet için de.

Sokak Türkçesi, günlük dil, herkesin konuştuğu dille biz yapıtlarımızı kuramayız görüşüne karşıdır çağdaş Türk şiir dili ve modernitesi. Kimi zaman büyük yenilikler küçük bir ayrıntıdan doğar. O güne değin insanlar, “Ah! Onu görmüştüm” der, ama bunu bir şair, bir ressam ortaya koyduktan sonra diğerleri görür. Orhan Veli ve arkadaşları bir devam olmak istemediler.
Değişen dünya içerisinde Türkiye’nin de değişmesi gerektiğine ve değişeceğini öngördüler ve şiiri o anlamda Cemal Süreyya’nın deyişiyle “Demokratikleştirdiler.” Bence, bu bile onların büyük bir şair olduklarını gösterir.

Roman türünde eser veren yazarlardan en çok beğendikleriniz kimlerdir?

Gogol’ün Ölü Canlar gibi satirik hem de fantastik bir boyutu olan romanlar var. Kafka’nın yapıtı da. Günümüzün tüm Güney Amerika romanları. Ama onlardan önce, Flaubert, Stendhal, Balzac. Ve modernler, Joyce, Virginia Woolf, Faulkner, Beckett, Musil, Broch… Tümünü saymaya kalksam sayfalar dolar.

İlk dönem yapıtlarınızla son dönem yapıtlarınız arasında konu, izlek, dil ve üslup açısından farklılık(lar) var mı? Örneğin, ilk öykülerinizle son dönem öyküleriniz arasında bu farklılıkları görmek olası mıdır?

Devam adlı küçük kitabım yayınlanmıştı. Tomris Uyar dostuma gönderdim. Telefonda bana, “Bazı yazarlar vardır, ilk kalemi ellerine aldıklarında nasıl yazıyorlarsa, hep öyle yazarlar. Sen de onlardansın.” dedi.

“Doğru” dedim. Ama acaba, benim için doğru mu? Hakkâri’den önce yazdıklarım, daha içe kapanık, daha bireyseldi. Hakkâri’de dünyayla ve başkalarıyla buluşma gerçekleşti. Bu tabii, yazdıklarıma da yansıdı.

Anlatılarınızdaki olaylar ve kişiler gerçek hayattan gözlemledikleriniz mi, yoksa hayalî kişilerden mi oluşturduklarınız?

Yazar gerçeği uydurur; ama uydurduğu, gerçektir. Bu şey, ancak onun uydurduğu ölçüde varolur ve yaşamaya devam eder.
Size birkaç örnek vereyim. Yanılmıyorsam, Çığlık’ta yer alan öykülerden birinde, bitirilmediğini söylediğim birinde, öykünün kişisi bir kış günü çöp dökmeye gittiği deniz kenarında kayıkhaneye bir kadın cesedinin sürüklendiğini görür.
Kimse görmesin diye kürekle onu denize doğru iteler. Bunu ben yaşadım. Aynen yaşadım ve aynen yazdım. Ama bunu uydursaydım bundan az gerçekçi olmazdı, anlatabiliyor muyum? Bir kişiden yola çıkarak bir şey yazıyorsam o insanın adını değiştiremiyorum. Ama o insan, o parçayı okuduğunda adından başka kendisiyle ilgili bir şeyler göremiyor.

Anlatılarınızdaki izleksel tercihiniz nelerdir?

İzlekler/ temler, sanıyorum, ortaktır. Nedir onlar? diye sorduğunuzda, insanların çaresizliği, insanların yalnızlığı, yaşamın saçmalığı, direnç arama isteği, uzlaşmama, arayış, çaresizlik ve başkaldırı, diyebilirim. Sanırım, oldukça zengin bir çeşitleme.

Size göre, romanda sosyal gerçekçilik olmalı mı?

Yazardan yazara değişir, ancak tariflerden hoşlanmayan ben, sosyal gerçekçilik dediğinizin de bir tanım gereği duyarım.
Bana sorarsanız, benimkilerde yok, onunkilerde var. Sosyal gerçekçiliği bir okul olarak algılıyorsanız, “Benim tipim değil.”

Size göre hayal nedir, gerçek nedir? Buna bağlı olarak sanat eserleri gerçekleri mi anlatmalı yoksa
hayalleri mi?

Bunu şöyle açıklayabilirim: Ben gerçeğin içindeki düşü ve düşün içindeki gerçeği aradım. Bize gerçek diye sunulanlar, önünde sonunda yazarın uydurduklarıdır. Ben özellikle romanlarımda görsel sanatlardan, sinemadan ve fotoğraftan yararlandım. Örneğin, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı’nın birinci bölümü, tümüyle fotoğraflardan oluşmakta. Gerçeğin içindeki gerçeğe varmanın tek yolu kanımca düşten geçer.

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı yapıtınız, roman, uzun öykü ve romanesk olarak farklı görüşlerle anılmakta. Siz
bu yapıtınızın türü ile ilgili olarak ne dersiniz?

Ne öykü, ne roman.
Türkçe’de karşılığı anlatı. Ama anlatıda, anlatmak var, dolayısıyla ben, bu yapıtım için bu sözcüğü pek uygun buladım. Roman değil de, romana yakın anlamında romansı dedim, ama tutmadı. Dilerseniz, küçük, kısa öykü gibi küçük roman diyelim.

Yapıtlarınızdaki dil anlayışınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Dil, hemen geçiştirilecek bir konu değil, özellikle bir Türk yazarı için. Bizim düzyazımız yoktu. Romanımız yoktu. Bu nedenle, ilk romancılarımız, daha sonraki denemecilerimizin, öykücülerimizin işleri zordu.

Ataç, öz Türkçe’nin önemini çok iyi vurguladı. Hepimize bunun çok doğru olduğunu, dili sevmemiz gerektiğini, dile dikkat etmemiz gerektiğini, dilimizin, bir yazar için biricik bir varlık olduğunu öğretti. O yaşarken, biz dil yanlışı yapmaktan korkardık, hemen okuyacak ve eleştirecek diye. Ama bu dil bilinci, Ataç ve bugünkü Türk Dil Kurumu’nun bizlere verdiği dil bilinci, kanımca, bir yazar için yeterli bir dil bilinci değildi. Neden? Çünkü, öz Türkçe yazmak, yalnızca öz Türkçe yazmak, bir yazarın amacı olamaz. Yazar kendi dilini, üslûbunu demiyorum, zaten üslûbunu kurmak zorunda, ama onun bir adım ötesi olan kendi dilini yaratmak durumundadır. İkincisi bu dilin olanaklarını çok iyi bilip onu zenginleştirmeye katkıda bulunması gerektir. Bu çok uzun bir süreçtir. Bütün dünya dilleri bunu yaşamıştır. Batı dilleri, Latince’den, Grekçeden geliyordu ve ulusal bir dil kurmak istiyorlardı. Türkçemiz ise işgal altında bir dildi.

Birincisi, biz onu bir işgalden kurtarmak istedik. İkincisi, zenginleştirmek istedik; üçüncüsü, kanımca, ilk ikisi kadar önemli, bir düşünce dili durumuna getirmek istedik.

Ben şuna inanırım: Bizim kuşağımızla, bizden öncekilerin de yardımıyla, öncülüğüyle, Türkçe, ilk kez düşünmeye başladı. Türkçe, Türkçe olarak düşünmeye başladı ve bizim gerek düşünsel alanda, gerek yaratıcı alanda öykü ve şiirde, romanda, tiyatroda yarattıklarımızın, değil, Tanzimat Türkçesiyle 1930’ların, Türkçesiyle yazmamızın olanağı yoktur. Ancak o dille yazılabilir o öyküler, o şiirler, o romanlar. Asıl sorun, Türkçe düşünmektir. Türkçenin olanaklarını göz önünde tutarak, dile yeni açılımlar kazandırmaktır.

Bu bağlamda, “Neyi” anlatmak mı önemli, “nasıl” anlatmak mı?

Yazmak, neyi anlatmak değil, nasıl anlatmaktır. Resimde önemli olan portre, nature-morte, manzara değil, bunların nasıl resmedildiğidir.

Resim çalışmalarınız yazınsal yapıtlarınıza ne ölçüde yansıyor? ilgili görüşlerinizi alarak sonuçlandırmak istiyor ve size çok teşekkür ediyorum.
Resim çalışmalarım söz ettiğiniz gibi yansımıyor ama, resim sanatından öğrendiğim çok önemli şeyler oldu. Resim, şiire, romana, öyküye göre daha somut bir sanattır. Gözle ânında görülür ve o dili biliyorsanız, ânında algılayabilirsiniz. Bir romanı, belli bir zaman dilimi içinde okumanız gerekir, bu romanın uzunluğuna göre değişir. Bir hafta da sürebilir, bir ay da. Resim ne kadar büyük ve konusu ne olursa olsun, o anda karşınızdadır, onunla dolaysız bir diyaloga girme olanağı vardır. Resimdeki bu süreç, yazarken bana çok yardımcı oldu. Ressamların geçtiği yollardan yazar olarak geçerek çözümler aradım. Örneğin, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı’da bulduğum çözümde tümüyle resim sanatından esinlendim.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Dr. Mutlu DEVECİ- Ada Dergisi sayı 10

edebiyathaber.net (30 Temmuz 2012)

 

Ferit Edgü ile Sanat, Edebiyat ve Dil Üzerine Söyleşi

Mutlu DEVECİ: Edebiyatla tanışmanız nasıl ve ne zaman gerçekleşti? İlk etki kaynaklarınızdan
bahseder misiniz?

Ferit EDGÜ: Sanat alanın merkezi durumunda olan bir kentte/ İstanbul’da yaşamanın verdiği kolaylıklarla çok erken yaşlarda okumaya ve yazmaya başladım. Sanat çevrelerine de böylece girmiş oldum. Örneğin, Sait Faik’i tanıdığımda lisede öğrenciydim. Attila İlhan’ı, Salah Birsel’i, hemen ardından Melih Cevdet’i daha sonraları benim ilk yazılarımı yayınlayacak olan Vedat Günyol’u, lise öğrencilik yıllarımda tanıdım. Bütün bu kişilerin arasında beni en çok etkileyen Sait Faik olmuştur. Bunu birçok kez dile getirdim. Bir daha dile getirmiş olayım: Biz 1950 kuşağının, özellikle öykücülerinin, Sait Faik’ten geldiğimize inanırım. Dostoyevski’nin o ünlü sözü: “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan geliyoruz.” Biz de kanımca, Sait Faik’den geliyoruz. Neden? Çünkü biz genç yazarlar yazmaya başlarken gereksinimini
duyduğumuz yenilik tohumlarını Sait Faik’te bulduk. Neydi bu yenilik tohumları? O estetikle etiği birbirinden ayırmayan bir sanat anlayışı. Ne toplumu, toplumsalı; ne bireyi ve bireyseli göz ardı etti öykülerinde. Böylece ilk kez,
toplum ve birey, düş ve gerçek, onun öykülerinde bir araya geldi. Özellikle ölümünden bir ay önce yayımlanan “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabında bunun en güzel örneklerini verdi. Ama Sait Faik’in dışında okuduğum yazarların
yerli-yabancı, birçoğundan etkilenmiş olmalıyım.

“Yazın yaşamı”nıza ne zaman başladınız, ilk çalışmalarınızda ön plana çıkan tür(ler) daha çok hangileriydi?

Ben de, herkes gibi şiirle başladım. İlk şiirim 1952 yılında Kaynak Dergisi’nde yayımlandı. Demek 16 yaşındaydım. Sonra yanılmıyorsam Dinar’da Nedret Gürcan’ın yayımladığı Şairler Yaprağı’nda, bir-iki şiirim yayınlanmış olsa gerektir. Ama edebiyat sahnesine –eğer böyle bir sahne varsa- girişim Vedat Günyol’la tanıştıktan ve Yeni Ufuklar’da yazmaya başlamamla olmuştur. Yıl 1954. O sıralar, dönemin büyük gazetesi, Ahmet Emin Yalman’ın Vatan, Pazar günleri bir sanat sayfası yayımlamaya başladı. Büyük kitlelere ilk kez, resim, sinema, şiir ve öykü dalında hem bilgi hem örnekler veriyordu. Bu sayfada öykülerim yayımlandı. Daha sonra henüz Akademi’de öğrenci değilken, görsel sanatlara duyduğu ilgi dolayısıyla o dönemin İstanbul’unun tek sanat galerisi olan Maya’da açılan sergilerdeki ressamlarla konuşmalar yaptım Vatan için.

Genç yazarlar -bütün dünyada öyle olmuştur- er geç bir yerlerde buluşurlar. Sanırlar ki aynı yolda gidiyorlardır. Oysa, gideni vardır, gitmeyeni vardır. Önemi yok. Önemli olan, onların genç oluşu ve yeni bir şeyler “söylemek” istemeleridir.

Ben, ilkin Demir Özlü’yle tanıştım. Demek ki yakında 60. yılı olacak dostluğumuzun. Yeni Ufuklar’da yazmaya başladıktan sonra Orhan Duru’yla tanıştım. O, Ankara Veteriner Fakültesi’nde okuyordu. Sonra Ankara’daki genç şair ve yazarlar bizimle ilişkiye geçti. Kim vardı bunların arasında? En gençleri Güner Sümer’di. En militanları Ahmet Oktay’dı. En savaşkanı Yılmaz Guruda’ydı. En derli toplusu Özdemir Nutku’ydu, o sırada şiir yazardı. Şu anda adlarını unutmuş olduğum başkaları da vardı. Onlardan ilk tanıştığım Ahmet Oktay’dı. Ankara’dakiler, onu bir tür elçi olarak göndermişlerdi. Sonra diğerleriyle bir araya geldik ve Ankara’da bizim kuşağın ilk dergisi Mavi yayımlanmaya başladı.

Bizim kuşağımızdan olmayan bir tek Attilâ İlhan vardı o dergide. O, bu gençlik hareketinin kaptanı olmak istedi, çünkü kendine göre haritayı ve pusulayı en iyi okuyan oydu, diğer gençler olsa olsa miço ya da tayfaydı.
Mavi’nin ömrü çok uzun sürmedi. Zaten, dergi de, Demokrat Parti’nin iktidara doğru gitmekte olduğu günlerin etkisiyle Ankara’daki arkadaşlardan bazılarını korkuttu. Dergi bocaladı, sonra da kapandı. Ben ve arkadaşlarım da böylece özgürlüğümüze kavuştuk.

Anlatıma dayalı bir tür olarak ilk öykünüz nerede ve ne zaman yayımlandı? İlk şiir, ilk öykü ve giderek ilk romanınızda etkilendiğiniz kişiler veya akımlar nelerdir?

Şiirden hemen sonra ilk öyküleri yayımlamaya başladım. Onlardan sadece birini, yanılmıyorsam, Av’da aldım; Yitik Gün, Vatan’da çıkan ilk öyküm odur. Ama ondan önce Yeni Ufuklar’da bir öyküm yayımlanmıştı.
Doğrusunu isterseniz, o yaştaki bir yazarın 16-17 yaşlarındaki bir yazarın neler bilebileceğini, eğer bir dahi değilse kestirmek zor değil. Benim bir talihim oldu. Yeniyetmelik dönemimde, yani 14-15 yaşlarımda piyasa romanlarıyla hiç karşılaşmadım. Hiç okumadım, bilmediğim için de merak etmedim. Kimi zaman rastlantılar, insanın yaşamında
belirleyici olur; bu benim yaşadığım rastlantı mıdır, bilemiyorum. Benden 6-7 yaş küçük bir yeğenimin yaş günü için ona bir kitap armağan etmek istedim. Bizim okulun karşısında bir kitapçı vardı, Beyoğlu’nda. Oraya girdim ve o ucuz kitaplardan birini (1 lira!) satın aldım. Çocukluk yıllarımda bana anlatılan Şahmeran adlı bir masal vardı. Çok severdim. Bir lira verip Şahmeran’ı aldım. Küçük bir kitap. Armağan vermeden önce bir okuyayım dedim. Okumaya başladım.

Allah Allah, benim bildiğim Şahmeran’a hiç benzemiyor. Orada; adam, vapur, ada… bildiğim insanlar!. Benim de tanıdığım insanlardan söz ediyor kitap.

O güne değin, hiç öyle bir öykü, okumamıştım. Kapağına baktım Şahmeran değil, Şahmerdan. Sait Faik adlı yazarın Şahmerdan’ı. O kitabı yeğenime vermedim. Kendime sakladım. O kitabın arkasında Varlık Yayınları”nda yayınlanmış başka kitapların listesi de vardı. Altında da bir not, bugünmüş gibi anımsıyorum. “10 liralık alışverişler, doğrudan doğruya yayınevimizden yapıldığında yüzde 25 indirim yapılır.” Nerede bu? Varlık Yayınları? Cağaloğlu’nda.
İki gün sonra elimde listeden seçtiğim kitap adları, Yaşar Nabi Bey’in kapısındaydım. Kitapları gitti içerden getirdi. Sonra bana: “Size birde dergimizin son sayısını armağan ediyorum” dedi. Eli sıkı biriydi, ama anlaşılan o gün gönlünden kopmuş. Böylece Varlık”ın varlığından haberdar oldum. Bu arada Steinbeck, İstrati, Cahit Sıtkı, Orhan Veli’nin şiirlerine ulaştım. Ve tabii, sevgili Sait Faik’inkilere. Ne zaman elime para geçse o yüzde 25’ten yararlanmak için tramvaya atlar, Cağaloğlu’na gider, Yaşar Nabi’nin kapısını çalardım. Yıllar sonra Yaşar Nabi, “Sizin ilk kez yazıhaneden içeri girdiğiniz günü hatırlıyorum” demişti.

Bir kitap her zaman başka bir kitaba götürür insanı. Kimi zaman bir kitap ya da o kitabın sizi götürdüğü bir kitabın üzerinizde şok etkisi olur. Tanrı’ya şükür, bu tür çok şok yaşadım. Bunlardan ilki, bana, “Sen de yazabilirsin” duygusu veren Sait Faik’in öyküleriydi. Sonra daha şiddetli şoklar da yaşadım. Rimbaud, Lautréamont, Marquis de Sade Kafka…

Lise sıralarındayken çağdaş Türk edebiyatının büyük bir bölümünü okumuştum.

Fazıl Hüsnü’leri, Cahit Sıtkı’ları, bugün hemen hemen hiç okunmayan o dönem yazarlarımızı, şairlerimizi, Ziya Osman Saba’ları, ilhan Tarus’ları, Memduh Şevket Esendal’ları… Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i, Melih Cevdet’i zaten tanıyordum. Tüm okuduklarımdan etkilendim. Bu etkiler, başta Sait Faik ve Kafka olmak üzere, yazdıklarımda açık ya da kapalı olarak belirir. Yurdışında kitaplarım yayımlandığında çıkan yazılarda yalnız, Almanya’da değil, Fransa’da, hattâ Japonya’da hep Kafka’nın adı geçiyor, ben de bundan mutluluk duyuyorum.

Şimdilerde, kaçıncı kez oldu bilmiyorum, Don Kişot’u yeniden okuyorum, yeniden keşfediyorum. Herhalde 13-14 yaşımda okumuştum. Bugün de büyük bir hayranlıkla hattâ şaşkınlıkla okuyorum. Gene çok büyük bir yazar olarak gördüğüm Gogol, gelmiş geçmiş en büyük yazarlardan biri olarak değerlendirdiğim Rabelais, sık sık kitaplarını açtığım yazarlardır. Çehov’da öyle. Onlardan da etkilenmiş olmalıyım. Yazdıklarımda değilse de, dünyaya, insanoğluna bakışımda vardır bu etkiler.

Yerli-yabancı, sayısız şairden, yazardan etkilendim. Rimbaud’dan, ama aynı zamanda Alfred Jarry’den. Eluard’dan, Breton’dan ama aynı zamanda Mallarmè’den, Hölderlin’den, Ristos’dan, Ahmatova’dan, Voznesenski’den, Henri Michaux’dan Seferis’ten… Saymakla bitmez.

Size göre, sembol ve simge nedir? Bunları önemsiyor musunuz?

Sembol ve simgenin karşılığı benim sözlüğümde aynı. Metafor, istiare deseniz daha kolay yanıt veririm size.

Simge, okuyucunun kafasında oluşan bir şeydir. Yazarın kafasında değil. Eğer simgeci bir yazar değilseniz, ben değilim, bu nedenle de bir öykümdeki şu söz, şu imaj, şu kişi, şu hayvan neyin simgesidir, diye sorarsanız onun yanıtını bilemem. Gerçekten bilemem.

Örneğin, Bir Gemide. O gemi, neyin simgesidir. Batmakta olan bir ülkenin mi? Peki, kaptanı Tanrı’nın simgesi mi? Yoksa bir başbakanınki mi? Yoksa bir diktatör mü söz konusu olan. Gerçekten bilmiyorum. Okuyucu onda bir simge görüyorsa, ben ona karşı çıkamam. Kendi bileceği iş. Her sanat dalı, yalnız şiirin değil; bir imge sanatıdır. Sözcüklerle yazıyorum ama o sözcükler ister istemez, iyi-kötü bir imgeyi oluşturur. O imge, kimilerinin sandığı gibi büyük benzetmelerden yola çıkan, bir atmosfer, bir hava yaratmak isteyen, içinde simgeler barındıran bir şey değildir. Benim için Çehov’un bir öyküsündeki bir kişinin karın yağışına bakması bir simgedir, hattâ çok büyük bir simgedir. Sait Faik’in bir öyküsündeki, dülgerbalığının kayığın içinde can çekişmesi bence bir imgedir. Ben imgeyi bu kadar yalın ama, aynı oranda da çok zengin bir araç olarak görüyorum.

Şiirlerinizde şekil ve muhtevaya önem veriyor musunuz? Sizce bu önemli midir?

Çok önemlidir, ama ben bir şair olarak konuşamam. Genel olarak kendi şiirlerimden yola çıkarak değil de, şiirden yola çıkarak şunu söyleyebilirim, muhteva yani özle biçim iki ayrı şey değildir; biçim içeriği doğurur, diye yapılan tartışmalar, içi boş tartışmalardır. Biri olmadan diğeri olmaz; öz ve biçim birlikte doğarlar. Özü, içeriği, konusu öne çıkan şiirler vardır. Ben o tür şiirden bir şey anlamam. Yalnız şiir için söylemiyorum bunu, öykü de öyledir. Roman da öyledir. Ama şiir özellikle öyle.

Dil ile söz ayrımı için ne dersiniz? Ayrıca, günlük dil ile şiir dili arasında fark olmalı mıdır?

Şair, kamunun sözcüklerini kullanır. Ama öylesi bir imge yaratır ki o sözcükler kamunun malı olmaktan çıkar. Hattâ anlamları da sözlükteki anlamları olmaktan çıkar. Buna şairin sözü demek kanımca doğru olur. Bu, halk ozanı olan Karacaoğlan için de geçerlidir, Melih Cevdet için de.

Sokak Türkçesi, günlük dil, herkesin konuştuğu dille biz yapıtlarımızı kuramayız görüşüne karşıdır çağdaş Türk şiir dili ve modernitesi. Kimi zaman büyük yenilikler küçük bir ayrıntıdan doğar. O güne değin insanlar, “Ah! Onu görmüştüm” der, ama bunu bir şair, bir ressam ortaya koyduktan sonra diğerleri görür. Orhan Veli ve arkadaşları bir devam olmak istemediler.
Değişen dünya içerisinde Türkiye’nin de değişmesi gerektiğine ve değişeceğini öngördüler ve şiiri o anlamda Cemal Süreyya’nın deyişiyle “Demokratikleştirdiler.” Bence, bu bile onların büyük bir şair olduklarını gösterir.

Roman türünde eser veren yazarlardan en çok beğendikleriniz kimlerdir?

Gogol’ün Ölü Canlar gibi satirik hem de fantastik bir boyutu olan romanlar var. Kafka’nın yapıtı da. Günümüzün tüm Güney Amerika romanları. Ama onlardan önce, Flaubert, Stendhal, Balzac. Ve modernler, Joyce, Virginia Woolf, Faulkner, Beckett, Musil, Broch… Tümünü saymaya kalksam sayfalar dolar.

İlk dönem yapıtlarınızla son dönem yapıtlarınız arasında konu, izlek, dil ve üslup açısından farklılık(lar) var mı? Örneğin, ilk öykülerinizle son dönem öyküleriniz arasında bu farklılıkları görmek olası mıdır?

Devam adlı küçük kitabım yayınlanmıştı. Tomris Uyar dostuma gönderdim. Telefonda bana, “Bazı yazarlar vardır, ilk kalemi ellerine aldıklarında nasıl yazıyorlarsa, hep öyle yazarlar. Sen de onlardansın.” dedi.

“Doğru” dedim. Ama acaba, benim için doğru mu? Hakkâri’den önce yazdıklarım, daha içe kapanık, daha bireyseldi. Hakkâri’de dünyayla ve başkalarıyla buluşma gerçekleşti. Bu tabii, yazdıklarıma da yansıdı.

Anlatılarınızdaki olaylar ve kişiler gerçek hayattan gözlemledikleriniz mi, yoksa hayalî kişilerden mi oluşturduklarınız?

Yazar gerçeği uydurur; ama uydurduğu, gerçektir. Bu şey, ancak onun uydurduğu ölçüde varolur ve yaşamaya devam eder.
Size birkaç örnek vereyim. Yanılmıyorsam, Çığlık’ta yer alan öykülerden birinde, bitirilmediğini söylediğim birinde, öykünün kişisi bir kış günü çöp dökmeye gittiği deniz kenarında kayıkhaneye bir kadın cesedinin sürüklendiğini görür.
Kimse görmesin diye kürekle onu denize doğru iteler. Bunu ben yaşadım. Aynen yaşadım ve aynen yazdım. Ama bunu uydursaydım bundan az gerçekçi olmazdı, anlatabiliyor muyum? Bir kişiden yola çıkarak bir şey yazıyorsam o insanın adını değiştiremiyorum. Ama o insan, o parçayı okuduğunda adından başka kendisiyle ilgili bir şeyler göremiyor.

Anlatılarınızdaki izleksel tercihiniz nelerdir?

İzlekler/ temler, sanıyorum, ortaktır. Nedir onlar? diye sorduğunuzda, insanların çaresizliği, insanların yalnızlığı, yaşamın saçmalığı, direnç arama isteği, uzlaşmama, arayış, çaresizlik ve başkaldırı, diyebilirim. Sanırım, oldukça zengin bir çeşitleme.

Size göre, romanda sosyal gerçekçilik olmalı mı?

Yazardan yazara değişir, ancak tariflerden hoşlanmayan ben, sosyal gerçekçilik dediğinizin de bir tanım gereği duyarım.
Bana sorarsanız, benimkilerde yok, onunkilerde var. Sosyal gerçekçiliği bir okul olarak algılıyorsanız, “Benim tipim değil.”

Size göre hayal nedir, gerçek nedir? Buna bağlı olarak sanat eserleri gerçekleri mi anlatmalı yoksa
hayalleri mi?

Bunu şöyle açıklayabilirim: Ben gerçeğin içindeki düşü ve düşün içindeki gerçeği aradım. Bize gerçek diye sunulanlar, önünde sonunda yazarın uydurduklarıdır. Ben özellikle romanlarımda görsel sanatlardan, sinemadan ve fotoğraftan yararlandım. Örneğin, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı’nın birinci bölümü, tümüyle fotoğraflardan oluşmakta. Gerçeğin içindeki gerçeğe varmanın tek yolu kanımca düşten geçer.

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı yapıtınız, roman, uzun öykü ve romanesk olarak farklı görüşlerle anılmakta. Siz
bu yapıtınızın türü ile ilgili olarak ne dersiniz?

Ne öykü, ne roman.
Türkçe’de karşılığı anlatı. Ama anlatıda, anlatmak var, dolayısıyla ben, bu yapıtım için bu sözcüğü pek uygun buladım. Roman değil de, romana yakın anlamında romansı dedim, ama tutmadı. Dilerseniz, küçük, kısa öykü gibi küçük roman diyelim.

Yapıtlarınızdaki dil anlayışınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

Dil, hemen geçiştirilecek bir konu değil, özellikle bir Türk yazarı için. Bizim düzyazımız yoktu. Romanımız yoktu. Bu nedenle, ilk romancılarımız, daha sonraki denemecilerimizin, öykücülerimizin işleri zordu.

Ataç, öz Türkçe’nin önemini çok iyi vurguladı. Hepimize bunun çok doğru olduğunu, dili sevmemiz gerektiğini, dile dikkat etmemiz gerektiğini, dilimizin, bir yazar için biricik bir varlık olduğunu öğretti. O yaşarken, biz dil yanlışı yapmaktan korkardık, hemen okuyacak ve eleştirecek diye. Ama bu dil bilinci, Ataç ve bugünkü Türk Dil Kurumu’nun bizlere verdiği dil bilinci, kanımca, bir yazar için yeterli bir dil bilinci değildi. Neden? Çünkü, öz Türkçe yazmak, yalnızca öz Türkçe yazmak, bir yazarın amacı olamaz. Yazar kendi dilini, üslûbunu demiyorum, zaten üslûbunu kurmak zorunda, ama onun bir adım ötesi olan kendi dilini yaratmak durumundadır. İkincisi bu dilin olanaklarını çok iyi bilip onu zenginleştirmeye katkıda bulunması gerektir. Bu çok uzun bir süreçtir. Bütün dünya dilleri bunu yaşamıştır. Batı dilleri, Latince’den, Grekçeden geliyordu ve ulusal bir dil kurmak istiyorlardı. Türkçemiz ise işgal altında bir dildi.

Birincisi, biz onu bir işgalden kurtarmak istedik. İkincisi, zenginleştirmek istedik; üçüncüsü, kanımca, ilk ikisi kadar önemli, bir düşünce dili durumuna getirmek istedik.

Ben şuna inanırım: Bizim kuşağımızla, bizden öncekilerin de yardımıyla, öncülüğüyle, Türkçe, ilk kez düşünmeye başladı. Türkçe, Türkçe olarak düşünmeye başladı ve bizim gerek düşünsel alanda, gerek yaratıcı alanda öykü ve şiirde, romanda, tiyatroda yarattıklarımızın, değil, Tanzimat Türkçesiyle 1930’ların, Türkçesiyle yazmamızın olanağı yoktur. Ancak o dille yazılabilir o öyküler, o şiirler, o romanlar. Asıl sorun, Türkçe düşünmektir. Türkçenin olanaklarını göz önünde tutarak, dile yeni açılımlar kazandırmaktır.

Bu bağlamda, “Neyi” anlatmak mı önemli, “nasıl” anlatmak mı?

Yazmak, neyi anlatmak değil, nasıl anlatmaktır. Resimde önemli olan portre, nature-morte, manzara değil, bunların nasıl resmedildiğidir.

Resim çalışmalarınız yazınsal yapıtlarınıza ne ölçüde yansıyor? ilgili görüşlerinizi alarak sonuçlandırmak istiyor ve size çok teşekkür ediyorum.
Resim çalışmalarım söz ettiğiniz gibi yansımıyor ama, resim sanatından öğrendiğim çok önemli şeyler oldu. Resim, şiire, romana, öyküye göre daha somut bir sanattır. Gözle ânında görülür ve o dili biliyorsanız, ânında algılayabilirsiniz. Bir romanı, belli bir zaman dilimi içinde okumanız gerekir, bu romanın uzunluğuna göre değişir. Bir hafta da sürebilir, bir ay da. Resim ne kadar büyük ve konusu ne olursa olsun, o anda karşınızdadır, onunla dolaysız bir diyaloga girme olanağı vardır. Resimdeki bu süreç, yazarken bana çok yardımcı oldu. Ressamların geçtiği yollardan yazar olarak geçerek çözümler aradım. Örneğin, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı’da bulduğum çözümde tümüyle resim sanatından esinlendim.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Dr. Mutlu DEVECİ- Ada Dergisi sayı 10

edebiyathaber.net (30 Temmuz 2012)

 

Yusuf Güney’le İstanbul Sohbeti

0

10 soruda İstanbul köşemizin bu haftaki konuğu, Yusuf Güney

Trabzon’da dünyaya gelen ve 14 yaşına kadar Trabzon’da yaşayan Yusuf Güney, sonra ailesiyle birlikte Londra’ya taşındı. Müzik dünyasındaki yolculuğu, Güney’in Türk pop müzik sanatçısı Rafet El Roman’la Londra’daki konserinde tanışmasıyla başladı.

2008 yılında ilk bestesi “Aşk-ı Virane” şarkısında Rafet El Roman’la düet yapan Güney böylece, “Bir Roman Gibi” albümde kendine yer buldu. Şarkı, ‘Billboard Türkçe Top 20 Listesi’ nde tam 17 hafta bir numarada kaldı. 2009 yılında düzenlenen geleneksel Kral TV Video Müzik Ödülleri’nde “Yılın Şarkısı” seçildi.

Güney, bu başarıların neticesinde 2009 tarihinde “Bir Sevda Masalı” isimli ilk albümünü Rafet El Roman’ın prodüktörlüğünde çıkardı. Albümün ilk video klibi, sözü ve müziği Rafet El Roman imzası taşıyan “Heder Oldum Aşkına” şarkısı, Billboard Türkçe Top 20 Listesi’nde 2 numaraya kadar yükselirken, Avrupa Radyo Listesi’nde 99 numarada yer aldı.

2012 yılında 3 şarkı ve remixten oluşan “Kader Rüzgârı” adlı maxi single albümünü çıkaran Güney, 2013 yılında ‘Sevgi Arsızı’ albümünü çıkardı.

Yeniköy’de bir araya geldiğimiz şarkıcı Yusuf Güney ile bu sefer İstanbul’u dinledik.

1-Daha önce hiç görmemiş birine İstanbul’u nasıl tasvir edersiniz? Şehri gezdirmeye çıkarırken onu ilk nereye götürürsünüz?

İstanbul vazgeçilmezlerimizden… Gidilip görülmesi gereken en güzel şehir. Tabi en yoğun ve çileli şehrimiz de diyebiliriz. Enlerin bol olduğu şehir. Kesinlikle Boğaz Köprüsü’ne götürürüm. Şu an zaten Yeniköy’deyiz. İnanılmaz bir görüntü. İstanbul Boğaz’ı, İstanbul’un incisi. Bunun yanında gezilip görülmesi gereken çok yer var. İstanbul’u iyi tanırım.

2-İstanbul dünya tarihi için çok önemli bir yerde duruyor. Peki, sizin için nerede duruyor?

Benim için tarihin en başında duruyor. Tarihin en önemli kısımları İstanbul üzerinden yazılmış ve burada yazılmış. İstanbul iki kıtayı birbirine bağlayan tek şehir.

3-İstanbul’da size en fazla mutluluk veren yer neresi? Buradan uzaktayken şehre dair en çok neye özlem duyuyorsunuz?

Kaptanlık yaptığımdan dolayı ben “Boğazcıyım”. Denizi çok seviyorum. İstanbul’u, asıl İstanbul Boğazı’ndan izleyeceksiniz, denizden izleyeceksiniz. Karadan denizi değil de denizden karayı izleyeceksiniz. Gerçek İstanbul’u orada görüyorsunuz. Şöyle ufak bir vapur ve bot türünü tavsiye ederim herkese. Sadece İstanbul’u karadan görmeden önce denizden izleyelim Kızkulesi’nin yanına gidelim. Oradan sonra Boğaz’a doğru oradan Sarıyer’e kadar gidelim.

4-Son yıllarda İstanbul’daki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? İstanbul’un gelişmesinde en büyük atılım sizce hangi alanda yapıldı?

İstanbul’un gelişmesi ciddi zaman alacak bir iş. Çünkü 20-25 milyon yakın insan yaşıyor. Ve kayıtsız olan milyonlarca insanlar daha var burada. O yüzden ne yapılırsa yapılsın zaten baştan yetersiz gelir. Bence bana gelen en güzel yatırımı son zamanlarda metroya yapılan yatırımlar. Metrobüs tabiî ki yetersiz ama olmasıydı daha da kötü olur. Bence de toplu taşımaya yöneltmemiz lazım insanları.

5-İstanbul’da yaşayan biri olarak en sık karşılaştığınız sıkıntılar neler? Rahatsızlık duyduğunuz bu hususlarda çözüm odaklı proje önerileriniz var mı?

Trafik Trafik Trafik. İnsanların birbirine saygısızlığı, saygının kaybolması. Buna bir çözüm bulunması gerekiyor. Çok farklı bir çözüm bulunması gerekiyor. Farklı arayışlar içerisine girmemiz gerekiyor. Bu işler köprülerle çözülmüyor. Bana göre mesela İngiltere’de örneği var, suyun altından tüneller yapıldı ki çok eski bir tünel. Langford diye bir tünel. Araçların gidilebilmesi için hani metroların değil de araçlar için boğazdan karşıya geçilmeleri için.

6-İstanbullu bir şehir sakini olmanın ne gibi yarar ve zararları var?

Yararları, sabah kalktığında Boğaz’ın güzelliğini görmek. Çok nezih komşularımız var. Onun dışında İstanbul’da yapacak her zaman bir şeyiniz var. Hiç boş kalmıyorsunuz. İstanbul yorucu olsa da güzel şehir. Ben mutluyum burada.

7-Geçmişten bu yana eşsiz bir kültürel miras taşıyan İstanbul, bugün kültür ve sanat dünyası için ne anlam ifade ediyor? 

Özellikle kültür dünyasında önemli bir yeri var. Yıllardır asırlardır ne savaşlar yapıldı burası uğruna ne kanlar ne canlar döküldü yok oldu. Sanatsal olarak tabiî ki var ama tam olarak oturmadı. Daha iyi şeyler daha kültürel alanda olabilir diye düşünüyorum.

8-İstanbul’un en güzel mimari yapısı sizce hangisi?

Beylerbeyi’ndeki en güzel Harp Okulu. Askeri lise ihtişamıyla inanılmaz bir yer. İnanılmaz görüntüsü var. Özellikle geceleri beni her zaman orası cezp etti. Oturur bakarım uzun saatler. Bence İstanbul’a Boğaz’dan baktığımızda ilk göze çarpan yer orası. Kızkulesi de inanılmaz bir şey.

9-Şiir, şarkı, resim, sinema ya da roman gibi İstanbul’u en iyi anlatan sanat eseri hangisi size göre?

Şiirler, İstanbul’u çok güzel anlatıyor. İstanbul’un üzerine yazılmış binlerce yüz binlerce şiir var. Yazılıyor ve ben bile yazıyorum. “Ah İstanbul, İstanbul olalı” sevgili Sezen Aksu.  Çok yani şarkıları, şiirleri anlatmayla bitmez bu şehir.

10-Bir an durup düşündüğünüzde; İstanbul’un hangi zaman ve mekânında olmayı hayal ederdiniz? 

Ben her zaman Osmanlı döneminden kalma bir insan olarak görüyorum kendimi. Bir akıncı olarak görüyorum. Kesinlikle 1400’lü yıllarda olmak isterdim. İstanbul’un Fethi’nde çarpışmak isterdim.

Haber-Fotoğraf: Nazlı ALP Kamera: Volkan AKTAŞ 16.03.2015

İSTANBUL AJANSI

Yusuf Güney’le İstanbul Sohbeti

0

10 soruda İstanbul köşemizin bu haftaki konuğu, Yusuf Güney

Trabzon’da dünyaya gelen ve 14 yaşına kadar Trabzon’da yaşayan Yusuf Güney, sonra ailesiyle birlikte Londra’ya taşındı. Müzik dünyasındaki yolculuğu, Güney’in Türk pop müzik sanatçısı Rafet El Roman’la Londra’daki konserinde tanışmasıyla başladı.

2008 yılında ilk bestesi “Aşk-ı Virane” şarkısında Rafet El Roman’la düet yapan Güney böylece, “Bir Roman Gibi” albümde kendine yer buldu. Şarkı, ‘Billboard Türkçe Top 20 Listesi’ nde tam 17 hafta bir numarada kaldı. 2009 yılında düzenlenen geleneksel Kral TV Video Müzik Ödülleri’nde “Yılın Şarkısı” seçildi.

Güney, bu başarıların neticesinde 2009 tarihinde “Bir Sevda Masalı” isimli ilk albümünü Rafet El Roman’ın prodüktörlüğünde çıkardı. Albümün ilk video klibi, sözü ve müziği Rafet El Roman imzası taşıyan “Heder Oldum Aşkına” şarkısı, Billboard Türkçe Top 20 Listesi’nde 2 numaraya kadar yükselirken, Avrupa Radyo Listesi’nde 99 numarada yer aldı.

2012 yılında 3 şarkı ve remixten oluşan “Kader Rüzgârı” adlı maxi single albümünü çıkaran Güney, 2013 yılında ‘Sevgi Arsızı’ albümünü çıkardı.

Yeniköy’de bir araya geldiğimiz şarkıcı Yusuf Güney ile bu sefer İstanbul’u dinledik.

1-Daha önce hiç görmemiş birine İstanbul’u nasıl tasvir edersiniz? Şehri gezdirmeye çıkarırken onu ilk nereye götürürsünüz?

İstanbul vazgeçilmezlerimizden… Gidilip görülmesi gereken en güzel şehir. Tabi en yoğun ve çileli şehrimiz de diyebiliriz. Enlerin bol olduğu şehir. Kesinlikle Boğaz Köprüsü’ne götürürüm. Şu an zaten Yeniköy’deyiz. İnanılmaz bir görüntü. İstanbul Boğaz’ı, İstanbul’un incisi. Bunun yanında gezilip görülmesi gereken çok yer var. İstanbul’u iyi tanırım.

2-İstanbul dünya tarihi için çok önemli bir yerde duruyor. Peki, sizin için nerede duruyor?

Benim için tarihin en başında duruyor. Tarihin en önemli kısımları İstanbul üzerinden yazılmış ve burada yazılmış. İstanbul iki kıtayı birbirine bağlayan tek şehir.

3-İstanbul’da size en fazla mutluluk veren yer neresi? Buradan uzaktayken şehre dair en çok neye özlem duyuyorsunuz?

Kaptanlık yaptığımdan dolayı ben “Boğazcıyım”. Denizi çok seviyorum. İstanbul’u, asıl İstanbul Boğazı’ndan izleyeceksiniz, denizden izleyeceksiniz. Karadan denizi değil de denizden karayı izleyeceksiniz. Gerçek İstanbul’u orada görüyorsunuz. Şöyle ufak bir vapur ve bot türünü tavsiye ederim herkese. Sadece İstanbul’u karadan görmeden önce denizden izleyelim Kızkulesi’nin yanına gidelim. Oradan sonra Boğaz’a doğru oradan Sarıyer’e kadar gidelim.

4-Son yıllarda İstanbul’daki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz? İstanbul’un gelişmesinde en büyük atılım sizce hangi alanda yapıldı?

İstanbul’un gelişmesi ciddi zaman alacak bir iş. Çünkü 20-25 milyon yakın insan yaşıyor. Ve kayıtsız olan milyonlarca insanlar daha var burada. O yüzden ne yapılırsa yapılsın zaten baştan yetersiz gelir. Bence bana gelen en güzel yatırımı son zamanlarda metroya yapılan yatırımlar. Metrobüs tabiî ki yetersiz ama olmasıydı daha da kötü olur. Bence de toplu taşımaya yöneltmemiz lazım insanları.

5-İstanbul’da yaşayan biri olarak en sık karşılaştığınız sıkıntılar neler? Rahatsızlık duyduğunuz bu hususlarda çözüm odaklı proje önerileriniz var mı?

Trafik Trafik Trafik. İnsanların birbirine saygısızlığı, saygının kaybolması. Buna bir çözüm bulunması gerekiyor. Çok farklı bir çözüm bulunması gerekiyor. Farklı arayışlar içerisine girmemiz gerekiyor. Bu işler köprülerle çözülmüyor. Bana göre mesela İngiltere’de örneği var, suyun altından tüneller yapıldı ki çok eski bir tünel. Langford diye bir tünel. Araçların gidilebilmesi için hani metroların değil de araçlar için boğazdan karşıya geçilmeleri için.

6-İstanbullu bir şehir sakini olmanın ne gibi yarar ve zararları var?

Yararları, sabah kalktığında Boğaz’ın güzelliğini görmek. Çok nezih komşularımız var. Onun dışında İstanbul’da yapacak her zaman bir şeyiniz var. Hiç boş kalmıyorsunuz. İstanbul yorucu olsa da güzel şehir. Ben mutluyum burada.

7-Geçmişten bu yana eşsiz bir kültürel miras taşıyan İstanbul, bugün kültür ve sanat dünyası için ne anlam ifade ediyor? 

Özellikle kültür dünyasında önemli bir yeri var. Yıllardır asırlardır ne savaşlar yapıldı burası uğruna ne kanlar ne canlar döküldü yok oldu. Sanatsal olarak tabiî ki var ama tam olarak oturmadı. Daha iyi şeyler daha kültürel alanda olabilir diye düşünüyorum.

8-İstanbul’un en güzel mimari yapısı sizce hangisi?

Beylerbeyi’ndeki en güzel Harp Okulu. Askeri lise ihtişamıyla inanılmaz bir yer. İnanılmaz görüntüsü var. Özellikle geceleri beni her zaman orası cezp etti. Oturur bakarım uzun saatler. Bence İstanbul’a Boğaz’dan baktığımızda ilk göze çarpan yer orası. Kızkulesi de inanılmaz bir şey.

9-Şiir, şarkı, resim, sinema ya da roman gibi İstanbul’u en iyi anlatan sanat eseri hangisi size göre?

Şiirler, İstanbul’u çok güzel anlatıyor. İstanbul’un üzerine yazılmış binlerce yüz binlerce şiir var. Yazılıyor ve ben bile yazıyorum. “Ah İstanbul, İstanbul olalı” sevgili Sezen Aksu.  Çok yani şarkıları, şiirleri anlatmayla bitmez bu şehir.

10-Bir an durup düşündüğünüzde; İstanbul’un hangi zaman ve mekânında olmayı hayal ederdiniz? 

Ben her zaman Osmanlı döneminden kalma bir insan olarak görüyorum kendimi. Bir akıncı olarak görüyorum. Kesinlikle 1400’lü yıllarda olmak isterdim. İstanbul’un Fethi’nde çarpışmak isterdim.

Haber-Fotoğraf: Nazlı ALP Kamera: Volkan AKTAŞ 16.03.2015

İSTANBUL AJANSI

Bejan Matur İle ‘Son Dağ’ Üzerine Söyleşi

Bejan Matur’un, son altı yıllık süreçte yazdığı şiirlerinden oluşan kitabı “Son Dağ” yayımlandı. Matur’un bir elmas yontucusu gibi çalışıp heykeltıraş titizliği ile eksilterek noktaladığı şiirler “Son Dağ”da bir araya gelenler. Şairle, güçlü dağ imgesinin bin türlü anlamıyla bütünlüğünü bulan kitabını konuştuk.

‘Dağ bir isim değil, varlık!’

-Yeni şiir toplamınız Son Dağ’a gelmeden, “dağın ardına” bakmak isterim. Dağın Ardına Bakmak’ta o güne kadar bizler için çok çok uzak bir ülkeden insanlar ve onların hikâyelerini taşımıştınız dünyamıza. O hikâyeler, sizin yeni okuduğumuz şiirlerinizin dünyasını yaratmada nasıl etki etti ya da etti mi?
-Aslında başından itibaren aynı uzak yerden “ses veren” bir şiir yazıyorum. Mehmet H. Doğan İzmir’de ilk kitabıma ödül verilirken yaptığı konuşmada “Bu şiirin kökü nereden geliyor diye Türkçe şiirin ustalarına baktım. Nâzım’a gittim değil, Cemal Süreya değil…” dedikten sonra dönüp bana sormuştu: “O halde şairi söylesin. Bu şiirin kökü neresidir?” diye. Ben o zaman daha ilk kitabını yayımlamış genç bir şair olarak şöyle cevap vermiştim: “Şiirlerimin bir ustası olmadı fakat bir kök aranacaksa doğduğum coğrafyaya, o coğrafyanın tarih içinde taşıdığı kedere bakılabilir,” demiştim.

Orada dilsiz bırakılmış bir toplumun içinde doğmuştum. Sadece dil değil maneviyat örgütlenmesi açısından da Alevi oldukları için kendilerini epeyce kıyıda hisseden insanlardı onlar. Kenardalardı. Elbette sadece onların değil, tarih boyunca o topraklardan gelip geçen bütün kavimlerin acısını taşıyan bir rüzgâr esiyordu dağlardan. Çocukluğumun Maraş olayları, Ermeni tarihine farklı bakmaya götürüyordu beni. Sonrasında, doksanlarda acı evimizin içine düştü. Yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybettik. Tüm o kayıpların ve kederin izi, dile bir yerde sızıyor.
Dağın Ardına Bakmak, o sızının neticesinde var oldu. Başkalarının bilmediği için anlamakta zorluk çektikleri bir dünyadan gelen biri olarak içerden bakmayı, yürekleri açıp bakmayı denedim. Öyle de oldu. Kitap çok okundu, çok konuşuldu, hâlâ konuşuluyor. Tabii insan yaş ve yol aldıkça dil de yatağını daha derinden akıtıyor. Gerçekte olana, yüreğinizin en derininde olana yaklaşma, onu anlama derdiyle söze başlıyorsunuz. Kelime harfe bükülüyor, harf olmak istiyor, ilk elementi neyse o olmak istiyor. Dağın ardına bakarken zaten bildiğim bir dünyanın çıplak acısına dokunmayı denemiştim. Bildiğim ama anlatmaya çok da cesaret edemediğim bir dünyanın hikâyesiydi o. Ağırdı, can yakıyordu. Kitabın hikâyelerini kaydederken günlerce ağladığımı bilirim. Sonrasında İstanbul’a döndüğümde hayatımda ilk defa depresyona girdim. Dinlediklerim çok ağırdı ve bir yerde gücüm tükendi. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra ancak toparlayabildim ve yayıma ancak ondan sonra hazırladım. Hikâyenin yaşandığı toprağa basmak, insanların gözlerinin içine bakmak, nefeslerini, acılarını duymak kalbinizde hayatın bağladığını zannetiğiniz düğümleri açıyor. Böylece sanırım ilk şiirlerimde daha kapalı söylediğim, benim için de dili katmanlı kurulan bazı metaforları kitapta biraz açmıştım.
Şiirlerimi İbraniceye çeviren tarihçi Ofra Bengio; “Dağın Ardına Bakmak kitabını okuduktan sonra şiirini daha iyi anladım” demişti. Ofra’nın bu söylediği üzerine düşündüm daha sonra. Sahiden öyle mi diye. Bir açıdan doğru ama eksik; dağın ardına bakarken gittiğim dağ, konuştuğum insanlar ve duyduğum hikâyeler, bana insanın tarihsel ve coğrafi bir özne olarak kederinin yoğunluğu ile ilgili daha büyük bir yük bindirdi. Evet acılar vardı, büyük kederleri sırtlamış insanlar yanıbaşımızdaydı ama bu büyük kederin var ettiği ağıda ben insan olarak nasıl kulak verebilirim, o kederi insanlığın büyük hikâyesi içinde nasıl bir bağlama oturtabilirim? Beni o kedere daha yakından kulak vermeye iten asıl dürtü buydu. Öyle olunca duyduğum, baktığım her şey insanın dünyadaki gelgeç varlığına bir ağıt haline geldi. Zaten ağıtta sözcükler kendi dilimize, dünyamıza yabancı düşürülmemizin acısı açığa çıkmıyor muydu?

“KELİME BİLİYORUM SADECE”

-Şiirlerinizde de sonradan öğrenmiş bir zihinden öte, tüm varlığı ve hisleriyle yaşamış “bir ses”, “bir bilinç” duyuluyor zaten. Peki bu ses nasıl ulaşıyor size ve şiirlerinize?
-Modern hayatın paramparça ettiği bir algı dünyamız var. Şiir bizi o parçalanmadan koruyan, algıda tamlığa götüren en güçlü araç. Ruhun alanından seslenir çünkü. An’da var olur. Adeta bir zikir ayini gibi gelir ve sesiyle zihnimizin bütün boşluklarını kapatır. Kalbi ve zihni senkronize eder. Ben şiiri başlangıçta hep müzik olarak duyuyorum. Nota bilseydim, bir dağ yolunda yürürken duyduğum, içinde dolaştığım seslerin senfonisini yazardım belki ama kelime biliyorum sadece ve sesler imgeye dönüşüp deftere hizalanıyor. O sesin bana ulaşması ise çoğunlukla ben hareket halindeyken oluyor. Yürürken hissederim şiiri en çok. Seyahat ederken. Bir yerden başka bir yere giderken.
-Bu bağlamda şiirleri aynı çatı altında toplayan, duygu ve ses bütünlüğünden bahsetmek istiyorum…
-Son Dağ kitabının şiirleri geçtiğimiz altı yılda yazıldı. Yaklaşık bir yıllık bir sürede elden geçirip, üzerinde bir elmas yontucusu gibi çalıştım. Bir heykeltıraş gibi eksilterek, cümleyi yontarak. Ben şiirde ekleme yapmıyorum pek. Çok az yerde vardır eklediğim. Benim şiirim bir vazgeçiş ve bağlanma tutkusunun sarkacında gidip geliyor hep. Öyle yerler oluyor ki tek harfi eksilse sanki dünya elimden alınmış olacak ya da tek hece eklense tüm şiiri, hatta kitabı yıkacakmışım hissine kapıldığım oluyor.
Şiirlerin sıralamasını nasıl yaptığım ise ancak dans tiyatrosu dili ile anlatılabilir. Tekrar tekrar beyaz kâğıtlara azaltılarak, inceltilerek geçirilen şiirleri ilk önce temalarına göre ayırıp sonra sıralamalarını yaptım. Sıralama yaparken de sadece tema değil duygu akışına, ses akışına özen göstermeye çalıştım çünkü şiiri hep bir kitap bütünlüğü içinde düşünüyorum. Öyle ki biraz ileri gidip “DAĞ” bölümünün şiirlerinde akış ve duygu, dağ grafiğini andırsın istedim ve bunu sanıyorum başardım da. Sakin ve uzak bir bakışla dağa yaklaşan bir göz, içindeki umutla bir irtifa kazanıp, giderek o dağın acısını yüreğinde duyup acının avutan kucağına kendini bırakır. Dağ gibi yükselen bir merak ve tutku yerini zirveden inerken acıya ve kabullenişe bırakır.

-Kelimeyi cümle içinde bu kadar kullandıktan sonra sormamak olmaz. “Dağ” çok güçlü bir imge olarak karşımıza çıkıyor şiirlerinizde: Acı, umut, özlem, feryat, sırdaş, yoldaş, kardeş… Zengin bir anlam yumağı açıkçası. Nasıl bir geçmiş ve gelecek umudu besliyor bir kelimeye bunca anlamı yüklemeyi?
-Kâinatla ilk karşılaştıığımız yerin manzarası kâinatı anlamamız için bir hazinedir. Aslında bilinç dediğimiz şeyin altı da üstü de o hazineden beslenir. Gözünüzü ilk açtığınız yuvada var olan sesler, renkler, rüzgâr, ışık, tepeler, dağ, nehir okyanus… Hepsi kaynaktaki sebebe varmak için birer aracı. Dağ kelimesi de benim kâinata dair cevaplarını aradığım mekânlardan biri. Bilincimi harekete geçiren verimli bir kütle. İnsanlığın büyük ortak hikâyesinde, mitolojik boyutuyla da her daim sonsuz çağrışıma elverişli bir kelime dağ. Bir isim değil, varlık!

“ZAMAN BENDE HEP SONSUZLUK İÇİNDE BİR AN’DAN İBARET”

-Şiirlerinizin belki açık seçik politize halleri yok -sizin de isteyeceğinizi sanmıyorum böyle bir durumu- ama bir dertleri olduğu açık. Bu derdi anlatmak ister misiniz biraz?
-Aslında “politik” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Şiirimde doğrudan politik terminoloji yok belki ama son derece politik bir şiir yazıyorum. Nihayetinde meselesi olan bir şiir yazmayı deniyorum. Politik olan, politik terminolojiyle değil, dönüştüren özgün olan yanıyla tartılmalı. Ruhlarımızda, kalplerimizde dönüşüm yaratan, bizde aşkınlık yaratan, “böyle de olabilirmiş” duygusu veren sanat politik sanattır. Bazen çok politik görünüp, devasa sloganlara sığınıp apolitik olabilirsiniz. Bu sanatta son derece tehlikeli ve gizli bir girdaptır. Kitleleri kontrol etmenin yolu, onların kof duygusal sloganlarla gazını almaktır. Halbuki asıl dönüştürücü, yenileyici olan özgün/benzersiz iddiasını taşıyandır. Bu nedenle ben bir yeri ve o yerin insanını anlatırken, var oluşa dair soruyu en başa sarıp oradan sorma ihtiyacı duyuyorum hep. Varlık yokluk sorusu, ölümlü oluş, zaman, sonsuzluk sorusunun cevabı insan var olduğu sürece hep aranacaktır. Böyleyse eğer dert biter mi?

-Bu paralelde zamanla ilişkinizi de konuşmak isterim. Kavramdan öte bir algılayış sizin şiirinizde…
-Benim zaman algım en erken yaşlarıma gittiğimde de hep bir sonsuzluk/zamansızlık kavramı etrafında şekilleniyor. Çocukken evimizin günbatımına bakan balkonundan gördüğüm mezarlığa bakarken, başımı kaldırıp yıldızlara döner ve arada duran varlığımın bana fısıldadığı hislerle insan oluşuma bir cevap arardım. Canetti’nin çok sevdiğim bir sözü var: “Sonsuzlukta her şey başlangıçtır,” der. Kök kavramına bu kadar tutkuyla bağlı oluşum belki de sonsuzluğun bende uyandırdığı o erken sorular sebebiyledir. Zaman bende hep sonsuzluk içinde bir an’dan ibaretti ve hâlâ öyle. Şiir ancak o anda varolabiliyor çünkü. Çünkü şiirin zamanı da o! Ve insanlığımız adına kaybolmayacak tüm değerleri var eden de o andır sadece. Ben dünyadaki zamana alışmakta zorlanıyorum. Öyle ki bazen yılları bile kaçırdığım oluyor. Saat kullanmıyorum. Takvime mecbur olmadığım zamanlar dışında hiç bağlı değilim. Kainatın, kalbin zamanını duyan biri olmaya gayret ediyorum. Zaman bende mekânı da olan bir hacme sahip. Evet, organik ve gerçek bir duyumun alanında var oluyor zaman. Tene değiyor. Çocuklukta, aşkta, büyük dönüşümlerin eşiğinde zaman iner ve yüreğe yerleşir. İşte o inmiş ve mekân olmuş zamanda var oluyor şiir ve yaşadığımı en fazla o anlarda hissediyorum.

“HAFIZANIN İPİNE SIMSIKI TUTUNMAK DIŞINDA ÇAREMİZ OLSAYDI KEŞKE”

-İnsanın en büyük cezası diyebileceğimiz “hatırlamak” nasıl besledi peki bu şiirleri? Çünkü baktığımızda hafıza, art alanda dolaşan bir karakter adeta şiirlerin arasında…
-“Unutmak değil hatırlamak yükü bizdeki” diyor Şeyhim şiiri. Evet hafızada taşınanın yükü insan oluşa dair tutunulacak en güçlü kaide ise başka neyimiz var ki zaten. Her şeyin bu kadar örselendiği, parçalandığı bir dünyada hatırada taşıdığımız tamlığa şiir gönderme yapar hep. “Ey insan!” der şiir, “sen yaşadın, bu dünyanın kederini duydun, acıtıldın, yok edildin ama rüzgârın da, taşın da hafızasında senin varlığın kayıtlı. Yeryüzü şahittir senin varlığına.” Bunu dedirten şiirdir. Bunca görmezden gelinmiş, yok edilmeye çalışılmış bir toplumun, coğrafyanın insanı olarak hafızanın ipine sımsıkı tutunmak dışında çaremiz olsaydı keşke. Çünkü ancak hatıranın çocukluktaki saflık ve güven gibi insanı sarmalayan bütünlüğünde var olduğumuzu, insan olduğumuzu ve bu dünyaya geçerken acıdan da olsa bir iz bıraktığımızı söylemek mümkün.

-Şöyle bir söz vardır hani: “Yazar, her yazdığıyla aslında aynı büyük kitabın anaforunda dalgalanır ve hep o kitabı besler.” Sizin şiiriniz için de geçerli mi bu?
-Chagall, “Herkes doğduğu odayı anlatır,” der! Evet aslında en nihayetinde hepimiz içinde varlık bulduğumuz doğayı, evi, anneyi, kâinatı anlamakla yükümlüyüz. O anlamı yeniden üretmekle… Kimisi bunu marangozlukla yapar, kimi resim çizer, kimi şiir yazar. Bizim ölümlü oluşa verdiğimiz bir cevaptır hepsi. Zamanı kendimiz için sonsuz kılmayı başarma hayalinin peşinde bir yere takılır kalırız. Benim takıldığım yer dil oldu. Sözcükler aracılığı ile dünya yükünü hafifletmeye çalıştım ama zaman geçtikçe dilin daha da sadeleşebildiğini görmek, az olanla anlatabilmek içinde büyük mucize barındırıyor gibi geldi bana. Bana mutluluk veren tek şey bu. Kelimeyi azaltmak ve kâinatın sonsuzluğunda en derine gitmek. O gidişin bir sınırı var mı sanmam hiç!

Eray Ak 17.03.2015

CUMHURİYET KİTAP

Bejan Matur İle ‘Son Dağ’ Üzerine Söyleşi

Bejan Matur’un, son altı yıllık süreçte yazdığı şiirlerinden oluşan kitabı “Son Dağ” yayımlandı. Matur’un bir elmas yontucusu gibi çalışıp heykeltıraş titizliği ile eksilterek noktaladığı şiirler “Son Dağ”da bir araya gelenler. Şairle, güçlü dağ imgesinin bin türlü anlamıyla bütünlüğünü bulan kitabını konuştuk.

‘Dağ bir isim değil, varlık!’

-Yeni şiir toplamınız Son Dağ’a gelmeden, “dağın ardına” bakmak isterim. Dağın Ardına Bakmak’ta o güne kadar bizler için çok çok uzak bir ülkeden insanlar ve onların hikâyelerini taşımıştınız dünyamıza. O hikâyeler, sizin yeni okuduğumuz şiirlerinizin dünyasını yaratmada nasıl etki etti ya da etti mi?
-Aslında başından itibaren aynı uzak yerden “ses veren” bir şiir yazıyorum. Mehmet H. Doğan İzmir’de ilk kitabıma ödül verilirken yaptığı konuşmada “Bu şiirin kökü nereden geliyor diye Türkçe şiirin ustalarına baktım. Nâzım’a gittim değil, Cemal Süreya değil…” dedikten sonra dönüp bana sormuştu: “O halde şairi söylesin. Bu şiirin kökü neresidir?” diye. Ben o zaman daha ilk kitabını yayımlamış genç bir şair olarak şöyle cevap vermiştim: “Şiirlerimin bir ustası olmadı fakat bir kök aranacaksa doğduğum coğrafyaya, o coğrafyanın tarih içinde taşıdığı kedere bakılabilir,” demiştim.

Orada dilsiz bırakılmış bir toplumun içinde doğmuştum. Sadece dil değil maneviyat örgütlenmesi açısından da Alevi oldukları için kendilerini epeyce kıyıda hisseden insanlardı onlar. Kenardalardı. Elbette sadece onların değil, tarih boyunca o topraklardan gelip geçen bütün kavimlerin acısını taşıyan bir rüzgâr esiyordu dağlardan. Çocukluğumun Maraş olayları, Ermeni tarihine farklı bakmaya götürüyordu beni. Sonrasında, doksanlarda acı evimizin içine düştü. Yakınlarımızı, sevdiklerimizi kaybettik. Tüm o kayıpların ve kederin izi, dile bir yerde sızıyor.
Dağın Ardına Bakmak, o sızının neticesinde var oldu. Başkalarının bilmediği için anlamakta zorluk çektikleri bir dünyadan gelen biri olarak içerden bakmayı, yürekleri açıp bakmayı denedim. Öyle de oldu. Kitap çok okundu, çok konuşuldu, hâlâ konuşuluyor. Tabii insan yaş ve yol aldıkça dil de yatağını daha derinden akıtıyor. Gerçekte olana, yüreğinizin en derininde olana yaklaşma, onu anlama derdiyle söze başlıyorsunuz. Kelime harfe bükülüyor, harf olmak istiyor, ilk elementi neyse o olmak istiyor. Dağın ardına bakarken zaten bildiğim bir dünyanın çıplak acısına dokunmayı denemiştim. Bildiğim ama anlatmaya çok da cesaret edemediğim bir dünyanın hikâyesiydi o. Ağırdı, can yakıyordu. Kitabın hikâyelerini kaydederken günlerce ağladığımı bilirim. Sonrasında İstanbul’a döndüğümde hayatımda ilk defa depresyona girdim. Dinlediklerim çok ağırdı ve bir yerde gücüm tükendi. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra ancak toparlayabildim ve yayıma ancak ondan sonra hazırladım. Hikâyenin yaşandığı toprağa basmak, insanların gözlerinin içine bakmak, nefeslerini, acılarını duymak kalbinizde hayatın bağladığını zannetiğiniz düğümleri açıyor. Böylece sanırım ilk şiirlerimde daha kapalı söylediğim, benim için de dili katmanlı kurulan bazı metaforları kitapta biraz açmıştım.
Şiirlerimi İbraniceye çeviren tarihçi Ofra Bengio; “Dağın Ardına Bakmak kitabını okuduktan sonra şiirini daha iyi anladım” demişti. Ofra’nın bu söylediği üzerine düşündüm daha sonra. Sahiden öyle mi diye. Bir açıdan doğru ama eksik; dağın ardına bakarken gittiğim dağ, konuştuğum insanlar ve duyduğum hikâyeler, bana insanın tarihsel ve coğrafi bir özne olarak kederinin yoğunluğu ile ilgili daha büyük bir yük bindirdi. Evet acılar vardı, büyük kederleri sırtlamış insanlar yanıbaşımızdaydı ama bu büyük kederin var ettiği ağıda ben insan olarak nasıl kulak verebilirim, o kederi insanlığın büyük hikâyesi içinde nasıl bir bağlama oturtabilirim? Beni o kedere daha yakından kulak vermeye iten asıl dürtü buydu. Öyle olunca duyduğum, baktığım her şey insanın dünyadaki gelgeç varlığına bir ağıt haline geldi. Zaten ağıtta sözcükler kendi dilimize, dünyamıza yabancı düşürülmemizin acısı açığa çıkmıyor muydu?

“KELİME BİLİYORUM SADECE”

-Şiirlerinizde de sonradan öğrenmiş bir zihinden öte, tüm varlığı ve hisleriyle yaşamış “bir ses”, “bir bilinç” duyuluyor zaten. Peki bu ses nasıl ulaşıyor size ve şiirlerinize?
-Modern hayatın paramparça ettiği bir algı dünyamız var. Şiir bizi o parçalanmadan koruyan, algıda tamlığa götüren en güçlü araç. Ruhun alanından seslenir çünkü. An’da var olur. Adeta bir zikir ayini gibi gelir ve sesiyle zihnimizin bütün boşluklarını kapatır. Kalbi ve zihni senkronize eder. Ben şiiri başlangıçta hep müzik olarak duyuyorum. Nota bilseydim, bir dağ yolunda yürürken duyduğum, içinde dolaştığım seslerin senfonisini yazardım belki ama kelime biliyorum sadece ve sesler imgeye dönüşüp deftere hizalanıyor. O sesin bana ulaşması ise çoğunlukla ben hareket halindeyken oluyor. Yürürken hissederim şiiri en çok. Seyahat ederken. Bir yerden başka bir yere giderken.
-Bu bağlamda şiirleri aynı çatı altında toplayan, duygu ve ses bütünlüğünden bahsetmek istiyorum…
-Son Dağ kitabının şiirleri geçtiğimiz altı yılda yazıldı. Yaklaşık bir yıllık bir sürede elden geçirip, üzerinde bir elmas yontucusu gibi çalıştım. Bir heykeltıraş gibi eksilterek, cümleyi yontarak. Ben şiirde ekleme yapmıyorum pek. Çok az yerde vardır eklediğim. Benim şiirim bir vazgeçiş ve bağlanma tutkusunun sarkacında gidip geliyor hep. Öyle yerler oluyor ki tek harfi eksilse sanki dünya elimden alınmış olacak ya da tek hece eklense tüm şiiri, hatta kitabı yıkacakmışım hissine kapıldığım oluyor.
Şiirlerin sıralamasını nasıl yaptığım ise ancak dans tiyatrosu dili ile anlatılabilir. Tekrar tekrar beyaz kâğıtlara azaltılarak, inceltilerek geçirilen şiirleri ilk önce temalarına göre ayırıp sonra sıralamalarını yaptım. Sıralama yaparken de sadece tema değil duygu akışına, ses akışına özen göstermeye çalıştım çünkü şiiri hep bir kitap bütünlüğü içinde düşünüyorum. Öyle ki biraz ileri gidip “DAĞ” bölümünün şiirlerinde akış ve duygu, dağ grafiğini andırsın istedim ve bunu sanıyorum başardım da. Sakin ve uzak bir bakışla dağa yaklaşan bir göz, içindeki umutla bir irtifa kazanıp, giderek o dağın acısını yüreğinde duyup acının avutan kucağına kendini bırakır. Dağ gibi yükselen bir merak ve tutku yerini zirveden inerken acıya ve kabullenişe bırakır.

-Kelimeyi cümle içinde bu kadar kullandıktan sonra sormamak olmaz. “Dağ” çok güçlü bir imge olarak karşımıza çıkıyor şiirlerinizde: Acı, umut, özlem, feryat, sırdaş, yoldaş, kardeş… Zengin bir anlam yumağı açıkçası. Nasıl bir geçmiş ve gelecek umudu besliyor bir kelimeye bunca anlamı yüklemeyi?
-Kâinatla ilk karşılaştıığımız yerin manzarası kâinatı anlamamız için bir hazinedir. Aslında bilinç dediğimiz şeyin altı da üstü de o hazineden beslenir. Gözünüzü ilk açtığınız yuvada var olan sesler, renkler, rüzgâr, ışık, tepeler, dağ, nehir okyanus… Hepsi kaynaktaki sebebe varmak için birer aracı. Dağ kelimesi de benim kâinata dair cevaplarını aradığım mekânlardan biri. Bilincimi harekete geçiren verimli bir kütle. İnsanlığın büyük ortak hikâyesinde, mitolojik boyutuyla da her daim sonsuz çağrışıma elverişli bir kelime dağ. Bir isim değil, varlık!

“ZAMAN BENDE HEP SONSUZLUK İÇİNDE BİR AN’DAN İBARET”

-Şiirlerinizin belki açık seçik politize halleri yok -sizin de isteyeceğinizi sanmıyorum böyle bir durumu- ama bir dertleri olduğu açık. Bu derdi anlatmak ister misiniz biraz?
-Aslında “politik” kavramını yeniden düşünmemiz gerekiyor. Şiirimde doğrudan politik terminoloji yok belki ama son derece politik bir şiir yazıyorum. Nihayetinde meselesi olan bir şiir yazmayı deniyorum. Politik olan, politik terminolojiyle değil, dönüştüren özgün olan yanıyla tartılmalı. Ruhlarımızda, kalplerimizde dönüşüm yaratan, bizde aşkınlık yaratan, “böyle de olabilirmiş” duygusu veren sanat politik sanattır. Bazen çok politik görünüp, devasa sloganlara sığınıp apolitik olabilirsiniz. Bu sanatta son derece tehlikeli ve gizli bir girdaptır. Kitleleri kontrol etmenin yolu, onların kof duygusal sloganlarla gazını almaktır. Halbuki asıl dönüştürücü, yenileyici olan özgün/benzersiz iddiasını taşıyandır. Bu nedenle ben bir yeri ve o yerin insanını anlatırken, var oluşa dair soruyu en başa sarıp oradan sorma ihtiyacı duyuyorum hep. Varlık yokluk sorusu, ölümlü oluş, zaman, sonsuzluk sorusunun cevabı insan var olduğu sürece hep aranacaktır. Böyleyse eğer dert biter mi?

-Bu paralelde zamanla ilişkinizi de konuşmak isterim. Kavramdan öte bir algılayış sizin şiirinizde…
-Benim zaman algım en erken yaşlarıma gittiğimde de hep bir sonsuzluk/zamansızlık kavramı etrafında şekilleniyor. Çocukken evimizin günbatımına bakan balkonundan gördüğüm mezarlığa bakarken, başımı kaldırıp yıldızlara döner ve arada duran varlığımın bana fısıldadığı hislerle insan oluşuma bir cevap arardım. Canetti’nin çok sevdiğim bir sözü var: “Sonsuzlukta her şey başlangıçtır,” der. Kök kavramına bu kadar tutkuyla bağlı oluşum belki de sonsuzluğun bende uyandırdığı o erken sorular sebebiyledir. Zaman bende hep sonsuzluk içinde bir an’dan ibaretti ve hâlâ öyle. Şiir ancak o anda varolabiliyor çünkü. Çünkü şiirin zamanı da o! Ve insanlığımız adına kaybolmayacak tüm değerleri var eden de o andır sadece. Ben dünyadaki zamana alışmakta zorlanıyorum. Öyle ki bazen yılları bile kaçırdığım oluyor. Saat kullanmıyorum. Takvime mecbur olmadığım zamanlar dışında hiç bağlı değilim. Kainatın, kalbin zamanını duyan biri olmaya gayret ediyorum. Zaman bende mekânı da olan bir hacme sahip. Evet, organik ve gerçek bir duyumun alanında var oluyor zaman. Tene değiyor. Çocuklukta, aşkta, büyük dönüşümlerin eşiğinde zaman iner ve yüreğe yerleşir. İşte o inmiş ve mekân olmuş zamanda var oluyor şiir ve yaşadığımı en fazla o anlarda hissediyorum.

“HAFIZANIN İPİNE SIMSIKI TUTUNMAK DIŞINDA ÇAREMİZ OLSAYDI KEŞKE”

-İnsanın en büyük cezası diyebileceğimiz “hatırlamak” nasıl besledi peki bu şiirleri? Çünkü baktığımızda hafıza, art alanda dolaşan bir karakter adeta şiirlerin arasında…
-“Unutmak değil hatırlamak yükü bizdeki” diyor Şeyhim şiiri. Evet hafızada taşınanın yükü insan oluşa dair tutunulacak en güçlü kaide ise başka neyimiz var ki zaten. Her şeyin bu kadar örselendiği, parçalandığı bir dünyada hatırada taşıdığımız tamlığa şiir gönderme yapar hep. “Ey insan!” der şiir, “sen yaşadın, bu dünyanın kederini duydun, acıtıldın, yok edildin ama rüzgârın da, taşın da hafızasında senin varlığın kayıtlı. Yeryüzü şahittir senin varlığına.” Bunu dedirten şiirdir. Bunca görmezden gelinmiş, yok edilmeye çalışılmış bir toplumun, coğrafyanın insanı olarak hafızanın ipine sımsıkı tutunmak dışında çaremiz olsaydı keşke. Çünkü ancak hatıranın çocukluktaki saflık ve güven gibi insanı sarmalayan bütünlüğünde var olduğumuzu, insan olduğumuzu ve bu dünyaya geçerken acıdan da olsa bir iz bıraktığımızı söylemek mümkün.

-Şöyle bir söz vardır hani: “Yazar, her yazdığıyla aslında aynı büyük kitabın anaforunda dalgalanır ve hep o kitabı besler.” Sizin şiiriniz için de geçerli mi bu?
-Chagall, “Herkes doğduğu odayı anlatır,” der! Evet aslında en nihayetinde hepimiz içinde varlık bulduğumuz doğayı, evi, anneyi, kâinatı anlamakla yükümlüyüz. O anlamı yeniden üretmekle… Kimisi bunu marangozlukla yapar, kimi resim çizer, kimi şiir yazar. Bizim ölümlü oluşa verdiğimiz bir cevaptır hepsi. Zamanı kendimiz için sonsuz kılmayı başarma hayalinin peşinde bir yere takılır kalırız. Benim takıldığım yer dil oldu. Sözcükler aracılığı ile dünya yükünü hafifletmeye çalıştım ama zaman geçtikçe dilin daha da sadeleşebildiğini görmek, az olanla anlatabilmek içinde büyük mucize barındırıyor gibi geldi bana. Bana mutluluk veren tek şey bu. Kelimeyi azaltmak ve kâinatın sonsuzluğunda en derine gitmek. O gidişin bir sınırı var mı sanmam hiç!

Eray Ak 17.03.2015

CUMHURİYET KİTAP

Mithat Can Özer: ‘İlk 9 Günde 102 Bin Kişi Dinledi’

0

‘Maddiyata kafa YORMUYORUM’

Magazin basınında daha çok ilişki haberleriyle yer bulan yakışıklı müzisyen, geçen yıllar içerisinde müziğe ve dünyaya bakışının değiştiğini, sanata değer veren bir insan olmayı başardığını ve maddiyata kafa yormamayı öğrendiğini söyledi.

Öncelikle ‘İnşallah’ adlı single’ınızından bahsedelim…
Bu şarkıyı içimden gelerek yazdım. Yazmak çok kısa sürdü. Polat Yağcı’dan da onayı aldıktan sonra müzikseverlerin beğenisine sunalım dedik. Bu benim ilk solo single’ım oldu.

‘SÜREKLİ ÜRETİM HALİNDEYİM’

Geç kalmış bir proje değil mi?
Hayır. Bence tam zamanı. Neden? Çünkü ben yıllardır olaya tam hâkim olacağım anı bekliyordum. Bu arada ben besteci ve aranjör kariyerimi bırakıp tamamıyla bu alana yönelmiyorum. Şarkı da söyleyeceğim ama onları da yapmaya devam edeceğim. Bunlar birbirlerini destekleyecek. Bu aralar yerimde duramıyorum, sürekli üretim halindeyim.

Klibin konseptini kim tasarladı?
Fransız yönetmen arkadaşım Fabian ile tasarladık. İnanır mısınız sabah 9’da stüdyoya girdik akşam 9’da bitirmiş olarak çıktık. Sistematik çalıştık ve hiç yorulmadım.
 

Şarkı nasıl tepkiler aldı?
Olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. Twitter ve Facebook’tan insanlar ilgilerini gösterdiler, sağ olsunlar. Zaten artık günümüzde şarkının yayınlandığı kanallardan gelen like’lara göre her şey rahatça anlaşılabiliyor. İlk 9 günde 102 bin kişi dinlemiş. Bu gayet iyi bir rakam. Şarkı yayınlanmadan önce bu şarkı platformlarda şu kadar dinlenir, bu kadar dinlenir diye bir tahmin yapmamıştım.
 

‘ALBÜMLER RAĞBET GÖRMÜYOR’

Peki yeni bir single veya bir albüm projesi var mı?
Kenarda bekleyen hazır bir albümüm var. Ya onu çıkaracağız ya da oradan bir iki tanesini single olarak yayınlayacağız. Net bir plan yapmamış olmakla birlikte 1-1.5 ay içerisinde yeni bir işi piyasaya sürmeyi planlıyorum. Albümler artık rağbet görmüyor. Sistem artık single üzerine kurulu. İnsan albüm yapınca ister istemez arada güzel şarkılar heba olabilir diye tedirginlik yaşayabiliyor. ‘Hard copy’ devrinin kapandığını söyleyebilirim. Bu arada ben hâlâ CD alıyorum. Arabada giderken keyifle dinliyorum.
 

Yerli, yabancı kimlerin CD’sini alıyorsunuz?
En son Sıla’nın ve Mustafa Ceceli’nin albümlerini aldım. Bunların yanı sıra geçenlerde gittim Metellica’nın bütün albümlerini aldım. Müzik bir esinlenmedir. Ne kadar çok müzik, o kadar çok bilgi. Beslenmeden olmaz.
 

Bundan 3-4 yıl önce Piston adlı bir müzik grubu kurmuştunuz. Bu grup dağıldı mı?
Aslında tam olarak dağılmadı… Bu grupta yer alan davulcu normalde Sertab Erener’e çalıyor, gitarcı Tarkan’la çalışıyor, basçı başka birine çalıyor. Hal böyle olunca bizim için bazı anlarda bir araya gelmemiz ve program yapmamız zorlaşıyordu. Bir araya gelmediğimiz zamanlarda müzik yapamıyordum. Onlara “Ben kendi işlerimi yapmalıyım, bu grubu bir süre donduralım” dedim. “Müsait  olduğumuzda yine proje albümü yaparız” dedim. Bizim yaptığımız biraz daha rock, biraz daha müzisyenvari bir iş açıkçası. Gruptan arkadaşlarla hâlâ görüşüyoruz, ilerde bir şeyler yapabiliriz.

2010 yılında Ayşe Arman’a verdiğiniz röportajda kendinizi bulmaya çalıştığınızı söylemiştiniz… Bulabildiniz mi?
Evet buldum. Nasıl buldum? Geçen yıllar içerisinde müziğe karşı bakışım değişti. Tabii bu biraz yaşla alakalı. İnsan 30’unu geçince dünyaya karşı başka bir bakış açısı oluşabiliyor. Aradan geçen yıllar içerisinde sanata değer veren bir insan oldum. Maddiyata kafamı yormuyorum. Zaman geçtikçe kendimde yeni şeyler bulacağımı da düşünüyorum. Elim ayağım tuttuğu müddetçe üretmeye ve yazmaya devam edeceğim. İçimdekini akıtmaktan mutluluk duyuyorum.
 

 ‘ONNO BANA BABALIK YAPTI’

Müzik yaşantınızda size katkıları olan isimler desem…
Ben de size direkt her şeyi Sezen Aksu’dan öğrendim derim. Annem dışında ise kesinlikle Onno Tunç. Neredeyse bütün çocukluğumu Onno ile geçirdim. 1 yaşımdan 12 yaşıma kadar hep yanımda ve hayatımda o vardı. Kimsenin kolay kolay kullanamayacağı armonileri kullanırdı. Bütün bunların dışında bir de bana babalık yaptı.

Annenizle iletişiminiz peki…
Bu dünyada benim aldığım gibi bir danışmanlık alan yok. Her şeyi anneme danışarak yapıyorum. Annem prodüksiyonlarımla da ilgileniyor. Attığım her adımı ona sorarım, o da yeri gelir atacağı adımı bana sorar. Her zaman karşılıklı bir alışverişimiz söz konusu.

‘Evlilik planı yapmıyorum’

 

Magazin basınında adınız sürekli birileriyle yazılıp çiziliyor…
Ben magazin basınıyla ilgilenmiyorum, hiç okumuyorum. Magazin basınının olduğu yerlerde pek öyle görünmem. Ancak ben bir kız arkadaşımla es kaza bir mekânda sohbet ettiğimde bile direkt sevgili damgası yiyoruz. Hal böyle olunca o arkadaşlarımla görüşemiyorum. Magazin sayfalarında benim birlikte olduğum iddia edilen kadınlardan belki 10 tanesinden biri gerçek. Magazinciler de bu bizim işimiz deyip sıyrılıyor. Yapacak bir şey yok bu böyle bir kısırdöngü işte.

Peki hayatınızda biri var mı?
Evet, bir süredir var.

Evlilik planı?
Ben bu hayatta plan yapmıyorum. Her şeyi akışına bırakmak en iyisi, şu an mutluyum. ‘Evlilik planı yapmıyorum’

‘İŞİM BENİM HOBİM’

İlerde oyunculuğu düşünebilir misiniz?
Türkiye’de dizi oyunculuğu kadar zor bir şey yok. Dizilerde oynayan arkadaşlarımı takip ediyorum, onlara helal olsun diyorum. Bu işe çılgınca âşık değilsen yapamazsın. Ben dizi oyunculuğunu düşünemem çünkü müzik hayatımda büyük bir yer kaplıyor. Ama ilerde bir filmde yer almaya sıcak bakabilirim.
 

Hobileriniz…
Açıkçası benim işim hobim. Bunun dışında gitar çalarım, kitap okurum, televizyon seyretmem. Bilgiyi internetten alıyorum. Şiir kitapları okuyup üzerinde egzersiz yapmak çok güzel. Özellikle yaz aylarında kalabalıktan hiç hoşlanmıyorum. Eş dostla evde mangal yapmaktan zevk alıyorum. İçkiyle aram yok. Sporumu ihmal etmem.

Ne sıklıkla spor yapıyorsunuz?
Her gün 2.5-3 saat spora zaman ayırıyorum. 15 yıldır savaş sanatları yapıyorum. Wing tsun dalında uzmanlaşmaya çalışıyorum.

Yemek yapmaktan anlar mısınız?
Etimi, sebzemi alır bunlara bir sos uydurabilirim. Ama bana barbunya pilaki yap deseler yapamam. Karnımı doyururum işte. Karnımı doyurabilmeyi de yurtdışında kaldığım dönemde öğrendim.

Arif Hür 17.03.2015

HABERTÜRK