Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 66

Muazzez Çörtelek ile Hukukun Siyaset İle Bağı Üzerine

0

Adalet İçin Hukukçular yayını olan Adalet ve Sosyalizm için İstanbul Barosu’ndaki merkez komisyon ve kurul başkanları ile başlattığımız röportajlar dizisinin ilkini bu hafta yayınlıyoruz.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu başkanı Muazzez Çörtelek ile komisyon çalışmaları ve hukukun siyaset ile bağını konuştuk.

İstanbul Barosu seçimlerinin ardından baronun komisyon, merkez ve kurulları da seçimlerini yaparak çalışmalarına kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu’nun bu dönem başkanı seçildiniz. Bu dönem komisyonunuz neler yapacak?

Öncelikle Adalet İçin Hukukçular’ın Baro’da pek çok komisyon varken röportajlar dizisine “Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu”ndan başlayarak, göstermiş olduğu inceliğe ve dikkate şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkür etmek isterim.

Genel anlamda felsefenin, alanımız ile ilgili olarak da Hukuk Felsefesinin hiçbir ilgi çekiciciliğinin olmadığı bir toplumda, belki de devirde yaşadığımızı söylemekle başlayacağım söze. Böyle bir başlangıcın umut kırıcı olduğu söylenebilir kuşkusuz. Ne var ki, İstanbul Barosu’nda kuruculuğunu üstlendiğim bu komisyon yaklaşık sekiz yıldan bu yana kesintisiz devam etmektedir. Bu durum, belki sayıca az ama “Hukuk Felsefesi” kapsamındaki konulara ısrarla devam etme iradesine sahip kişilerin varlığını göstermektedir. Şöyle söylememiz mümkün. Komisyonumuza giren bir daha ayrılmıyor.

İki yıllık programımız için komisyon üyesi arkadaşlarımızla geçen yılın son toplantısında bir projeksiyon çizmiş idik. Bu yıl yaptığımız ilk toplantıda da çalışma çizelgemizi belirledik.

Buna göre genel hatları ile çalışma çizelgemizi kısaca birkaç başlık altında aktarmak isterim.

Çalışma dönemi 2 yılı kapsadığına göre her yıl için en az iki, toplamda en az dört panel yapmayı amaçladık.

Panelimize komisyon üyelerinin yanı sıra, muhakkak İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi kürsüsünden bir öğretim üyesi ile İstanbul dışında bir üniversitenin daha katılmasını yada bir başka üniversiteden öğretim üyelerinin katılmalarını sağlamaktayız.

Ayrıca, 2015 yılında, her yıl Kasım ayının 3. Hatasında kutlanan Dünya Felsefe Günü için İoanna Kuçuradi ile temasa geçmeyi düşünerek özel bir panel düzenlemek istiyoruz.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ile meslektaşlarımızın ilişkisini ölçmek ve bir farkındalık yaratmak açısından bir anket çalışması düzenlemek bu dönemin çalışma planı arasında.

On beş günde bir yapılan her toplantının bir panel havasında geçmesi için,  sunum konusu seçilerek yuvarlak (aslında masamız kare) toplantısı gerçekleştirmek. Bu çalışmayı düzenli olarak yürüttüğümüzü sevinerek ifade edebilirim.

Yakın süreçteki konularımız ise;

1. Öncelikle felsefi konuları gündemimize alarak felsefenin pratiği üzerine konuşmak,

2.  “Yerel ve Evrensel” meselesi hakkında bakış geliştirmek,

3. En sert biçimde konuşmak ve yazmak yerine düşünmenin değerine vurgu yapacağımız en az bir oturum   düzenlemek

5. “Gezi” konusuna değinen bir çalışma yapmak.

Şeklinde belirlenmiştir.

Kuşkusuz en önemli hedeflerimizden biri de komisyonlar arası ilişkiyi kurmak ve genel katılımı artırmak.

Felsefe ve sosyoloji alanı genel olarak hukuk alanı dışında kabul edilse de komisyonunuz  hukuk alanı ile iç içe bir alan olduğunu çalışmaları ile gösterdi. Komisyonunuz avukatların bu başlıkta ilgisini çekmekte zorlanıyor mu? Çalışmalarınıza avukatların tepkisi nasıl oluyor?

Çalışmalarımıza arzu ettiğimiz düzeyde olmasa da kuşkusuz avukatlardan önemli destek var. Hatta gönül ve takdir desteğinin oldukça ciddi olduğunu söyleyebilirim. Ancak konu, komisyona aktif olarak katılmaya, sunum hazırlamaya, panellere katılımcı-sunum hazırlayan olarak destek vermeye gelince ilgi yavaşlıyor. Gönüldeki aslanın kükremediğini görüyorsunuz.

Yine de önceki yıllarda senede en az bir kez yuvarlak masa bir kez de panel yaptığımız düşünülecek olursa, bu toplantılara katılan sayısının pek çok panele olan rağbeti aştığını söyleyebilirim. Fakat bu hiçbir zaman binlerce avukatın kayıtlı olduğu bu büyük camianın hak ettiği sayıya ulaşmıyor.

Hukuk alanı siyasetten ayrı bir kurum olarak işlemiyor özellikle günümüzde kavramların anlamı boşalıyor. Hukuk çoğu zaman bir sopa olarak kullanıyor. Sizce böyle bir tabloda Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin önemi artıyor mu yoksa bu düzleştirici tabloda işlevsiz ve önemsiz mi kalıyor?

Hukuk ve siyasetin kural olarak birbirini etkilememesi imkansız. İkisinin de toplumu düzenleyici rolleri var. Ancak, yol alışlarında bu iki alanın doğru bir etkileşime girebilmeleri için, kendi yollarında ve alanlarında bağımsız davranabilmeleri gerekir. Siyasetin hukuk normlarını anayasal sistem içinde yasama organının işlevleri arsında üretmesi ve diğer alanlarda da normlara bağlı kalarak uygulaması gerekir. Hukuk ve siyasetin birbirine üstünlük taslaması, sizin tabirinizle de hukukun bir sopa gibi kullanılması, olağan sistemlerde uygulanan bir yol, yöntem olamaz. Olağan sistem derken, bugünün dünyasında, sayılabilecek bütün eksikliklerine karşın demokratik sistemleri kastediyoruz. İfade ve düşünce özgürlüğünün tüm toplumu kapsadığı bir sistemi anlıyoruz.

Yoksa hukukun her tür toplumda var olduğu, ilkel toplumların da kendine özgü hukuklarının olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak bugün için hukuk denildiğinde artık ilkel toplum yada toplulukların hukukunu anlamadığımız gibi, hukukun siyasetin emrinde bir araç olarak kullanılmasını da anlayamayız.

Kanımca insanın düşünce süreci bitmedikçe felsefenin de Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin de önemi ve işlevi bitmez. İnsan zihnini uzaktan kumanda ile şekillendirecek bir aygıt henüz mevcut değil. Öyle bir çalışmanın olabileceği dönemleri bugünden hayal etsek bile düşüncenin yine de kendine bir mücadele alanı yaratacağını düşünenlerdenim.

Gelecek üzerine düşünen bilim adamları yapay zekaya eğilmek gerek diyorlar. O aşamanın dahi kendine özgü bir düşün alanı yaratacağını düşünüyorum. Bugünün dünyasında ve Türkiye özelinde ise, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin öneminin arttığı ortada. Çünkü her şey o kadar yoğun bir hız kazanmış ve değişebilir durumlar içeriyor ki, insanlığın belki de en çok buna ihtiyacı var. Ülkemizin pek çok konuda, “Bir dakika lütfen düşünelim, yok öyle her şeyin peşinden umarsızca koşmak” demesi gerek.

Hukuk öğrencileri ve stajyerlerle komisyonunuz herhangi bir bağı var mı? Komisyonunuza ilgi gösteren avukatların ortak özellikleri neler?

Bu bizlerin arzu ettiği bir durum. Avukatlık belgesini almadı diye kimseye komisyonun kapısını kapatmadık. Ancak fazla rağbet olduğunu söyleyemem. Birkaç genç arkadaşımız mezun olmadan geldi, takip etti. Stajyerlerden ilgi daha çok. Bir stajyer arkadaşımız, geçen yıl bütün toplantılara katıldı; ruhsatını birkaç gün önce aldı; aynı gün komisyon toplantımız vardı, ruhsatı ile birlikte avukat olarak toplantıya girdi. İlginç bir deneyim olduğunu söyledi. Karşılıklı memnuniyetimizi hiç gizlemedik. Önümüzdeki hafta sunum görevi onda.

Esasen, lise ve üniversite yıllarında felsefeye ilgi duymayanların sonradan hukuk felsefesine ilgilerini sağlamak kolay değil. O nedenle üniversite öğrencisi ilgi duyuyorsa elbette gelebilmeli. Bizim açımızdan sadece kazanç olur. Aslında politikaya ilgi duyanların da hukuk felsefesi ile daha yakından ilgilenmelerini arzu ederim.

Oylumlu düşünebilmenin yolu, sorgulayıcı bir zihin yapısından geçiyor. Ne var ki sorgulamaktan sadece olumsuz anlam çıkartarak kaçınmayı adet haline getirmişiz. Son yılların adetlerinden biri de sorgulamak derken, gerçeği saptırarak yapılan yöntemsiz değerlendirmelerin anlaşılması. Bunun üzerinde durulmuyor. Ancak bu yeni icat, bir sorgulama, düşünme hatta tartışma yöntemi bile değildir.

Baro çalışmalarınızı istediğiniz oranda destekliyor mu?

Evet, bu konuda şimdiye kadar hiçbir sıkıntımız olmadı. Hatta bu naif alana böylesine ısrarla tutunduğumuz için biraz da sevecenlikle yaklaştıklarını düşünüyorum.

Son olarak, meslektaşlarımıza ne demek istersiniz. Onca mesleki ve uzmanlık alanını baz alan komisyon ve merkezler arasında komisyonunuz çalışmalarına avukatlarımız neden katılmalıdırlar?

“Onca mesleki ve uzmanlık alanını baz alan komisyon ve merkezler arasında”

İşte itirazım tam da bu cümleye. Kuşkusuz tatlı bir kışkırtıcılık içeren, bilerek sorulmuş bir soru. Cevabı biraz da sorunun içinde.  Onca mesleki ve uzmanlık alanını baz alan komisyon ve merkezler varken neden Hukuk felsefesi ve Sosyolojisi? Doğrusu, tüm bu komisyon ve merkezlerin bizim komisyonumuzla uzak, yakın; dolaylı, dolaysız ilgilerinin olması şart diye düşünmekteyim.

Hukuk felsefesinin uğraşı alanlarının genel hatlarıyla; “hukukun ne olduğu”, “bağlayıcılığını nereden aldığı” ve “kanun koyucuya hangi ilkelerin yol göstereceği” olduğunu düşünecek olursak, geniş anlamda hukuk politikasının da hukuk felsefesi içinde yer aldığını söyleyebiliriz.

Yada, amacının hukuk kavramlarının belirlenmesi ve hukuki muhakeme – yorumlama –düşünce geliştirebilme sorunlarının ilgi alanı içinde olduğunu söylersek meslektaşlarımızın neden katılmaları gereği kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

Bugün toplumumuzun temel sorunlarında biri de meselelere çok yönlü bakış açısının olağan bir düşünme yöntemi olarak gelişememiş olmasıdır. Herkesin kendi köşesinde, bildiklerini tekrar ederek hatta karşısındakilere dayatarak düşünce aktardığını sanmasından daha fena ve biraz da garip bir şey yoktur. Bu durum, meslek içi tartışmalardan, dosyadaki savunmalara kadar uzanmaktadır. Hukuk felsefesine değen birinin meselelere daha prizmatik bakacağından da hiç kuşku duymuyorum.

Bu güzel sohbet ve nadir sunulan bu öncelik için teşekkür ederim. Örnek olması dileği ile…

17.03.2015

ADALET VE SOSYALİZM

‘Ten rengimiz ata mirası’

0

Türkiye’de yaşayan Afrika kökenli Türk vatandaşları, ten renkleriyle ilgili yakıştırmalardan, nesilden nesile aktarılan tekerlemelerden rahatsız. İstekleri, kökenlerinin ciddi şekilde araştırılması ve ön yargıların yok olması.

“Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor”..

Ne kadar tanıdık bir tekerleme değil mi?

Yağmur yağdığında ‘beyaz tenli’ çocukların söylediği bu tekerleme yüzünden, ‘siyah tenli’ çocuklar ve ailelerin nasıl incindiği ise hiç bilinmedi…

“Bizim başka vatanımız olmadı. Anadolu’da doğduk, kültürünü benimsedik. Türküz ama kökenimizi de bilmek istiyoruz. Ten rengimizi de gizleyemeyiz ki…”

Bu sözler,  İzmir’de yaşayan Afrikalı kökenli Türk vatandaşı Mustafa Olpak’a ait…  Yıllardan beri süregelen, ‘Arap bacı’, ‘gündüz feneri’, ‘zenci’, ‘Arap’ yakıştırmalarını ‘aşağılama’ olarak gördüklerini ve çok rahatsız olduklarını anlatıyor.

Olpak, diğer Afro Türklere göre şanslı. En azından, dedesi ve ninesinden ailesinin kökenini öğrenme fırsatı bulmuş. Olpak, Kenya’da bir dere kıyısında yaşayan bir kabilenin mensubu. Kabile üyeleri, 1900’lü yıllarda, önce Girit sonra da Anadolu’ya köle olarak getirilmişler.

Al Jazeera Türk, İzmir’de yaşayan AfroTürkleri buldu, torunların hayatını konuştu.

Osmanlı döneminde köle olarak geldiler

Olpak gibi diğer Afro Türkler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, köle ticareti yoluyla padişah çiftliklerinde çalıştırılmak üzere Anadolu’ya getirildi. Kölelik hayatları bitince Türkiye’de kalmayı tercih edince Ege ve Akdeniz bölgesine yerleşip köyler oluşturdular. Medeni Kanun’un kabulüyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçtiler.

Sayıları bilinmiyor ancak hem aralarındaki dayanışmayı arttırmak, hemde kendilerini tanıtmak ve kökenlerini net ortaya koyabilmek için İzmir’de faaliyet gösteren Afrikalılar Kültür, Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği çatısı altında birleşmişler.

Mustafa Olpak, 2007 yılında kurulan derneğin başkanı. “Siyah Türk diye birşey olmaz. Ten rengimizi gizleyemeyiz. O nedenle toplum, anaokuldan başlayacak bir eğitimle bizi bilip tanımalı. Ön yargılar ortadan kaldırılmalı. Kökenlerimiz, nereden geldiğimiz ciddi şekilde araştırılmalı” diyor. Atalarının hikayesinden yola çıkarak, “Köle kıyısı” adında bir kitap da yazmış.

Olpak, atalarının geçmişini araştırırken, aynı yaşam hikayesine sahip yüzlerce kişinin varlığının farkına vardığını anlatıyor:

“Ben, diğerlerine göre şanslıydım. Ailemdeki birinci kuşakla yaşama fırsatım oldu ve geçmişimi öğrendim. Büyük çoğunluğumuz ise şanssız. Hangi tarihlerde, Afrika’nın hangi ülkesinden geldiklerini bilmiyorlar. Kulaktan dolma bilgilerle yaşıyorlar. Bunun için dernekleştik. Hepimiz nereden geldiğimizi, geçmişimizi merak ediyoruz. Bilsek, atalarımızın topraklarına gitmek, kültürümüzü görmek isteriz. Ama o da bir sorun. Şimdi oralara gitsek, onlara göre beyaz adamız. Sadece ten rengimiz aynı. Yeme, içme, giyim her şey farklı”

“Bizi kabullenmek yasayla olmaz”

Olpak, Türklerin, Afro Türklerin varlığından habersiz olmasından ve ten renkleriyle ilgili yaşadıkları olumsuzluktan şikayetçi.

“Anadolu, dünyanın en zengin kültür beşiği. Bizler de bu renkliliğin, farklılığın zenginlik olarak görülmesini istiyoruz. Ama kendi toplumuzdaki farklı bakış açıları bizi rahatsız ediyor ve yaralıyor. Yıllardan beri süregelen, ‘Arap Bacı’, ‘Gündüz feneri’, ‘Zenci’, ‘Arap’ yakıştırmaları, aşağılamalar, hakir görmeler çok rahatsızlık verici. Üç otobüs dolusu bir etkinliğe giderken polisin bizi mülteci sanıp durdurması, kimliklerimize baktığında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuzu görünce anlam verememesi… Bunlar hep bilgisizlikten. Toplumun bizi kabullenmesi yasayla, kanunla olmaz. Bu farklılık, çocuk yaşta verilecek eğitimle anlatılmalı, tanıtılmalıyız”

Çoğu Torbalı’da yaşıyor

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her türlü haklarına sahip olmalarının avantajını yaşadıklarını belirten Olpak, Afro Türkler olarak  sıkıntıları arasında başarısız evliliklerin ön plana çıktığını söylüyor:

“Toplumdaki bize yönelik bakış açısı, tanındıkça, anlattıkça değişiyor ama evliliklerde ten rengi sorunu su yüzüne çıkıyor. Hangi taraf olursa olsun siyah biriyle yapılan evlilik, zaman içisinde bitiyor. Genelde ten renginin açılması için beyaz biriyle evlilik yapılıyor. Ama en ufak bir tartışmada, ‘Bu Arap’a mı kaldım’ düşüncesi ve diğer aile mensuplarının baskısı ayrılıklar yaşatıyor. Önüne geçemediğimiz bu durum bizler için üzüntü verici”

Türkiye’nin çeşitli yerlerine dağılmış olsalarda Afro Türklerin çoğu, İzmir’de yaşamlarını çoğunlukla Torbalı ilçesinde sürdürüyor. Yıllar önce atalarının yerleştikleri Yeniçiftlik ve Hasköy’deki mahallelerde onları görmek mümkün.

Maddi durumlarının iyi olmaması, tarla, bağ, bahçe gibi mal varlıklarının bulunmaması, atalarının statüsüne işaret ediyor.

Çoğunluğu günlük işlerde düşük yevmiyeli çalışıyor. Şehirlere gidip iş yaşamına katılarak emekli olanlar da var.

“Başıma toplanıyorlardı”

Şakir Doğuluer, 33 yıl çalışmasının ardından, emekli olmuş. İş sahibi olmasının özgüvenini artırdığını, toplumla kaynaşmasında etkili olduğunu söylüyor:

“Çocukluğum, yarı aç yarı tok geçti. Köyde hayat olmayınca İzmir’e gelip çalışmaya başladım. İlk girdiğim ortamlarda hep tepkiyle karşılandım. Alaycı bakışlar oldu. Başımda toplananlar, derimi elleyenler oldu. Kimliğimi göstermeme rağmen inanmayanlar oldu. Sürekli kendini anlatmak zorundasın. Hâlâ şu an farklı bir ortama gittiğimde bunları yaşıyorum. Rengimden dolayı sıkıntım var. Bakılması önemli değil de, gözüme baka baka gülünmesi, elle gösterilmem yaralıyor. Zaman zaman keşke beyaz tenli olsaydım bile diyorum. Ama bunu değiştiremeyeceğime göre, en güzeli bununla barışık olmam”

Doğuluer, büyüklerinin ‘yarım yamalak’ bilgilendirmesiyle Sudan kökenli olduğuna inanıyor:

“Sudan’da atalarımızın olduğu söylendi. Ama ne kadar doğru bilmiyorum. Geçmişimi öğrenmek insan olarak en doğal hakkım. Ben çok araştırdım ama net bir sonuca ulaşamadım. Şimdiki neslimiz ise, bunun üzerine pek gitmiyor. Zaten yeterince rencide oluyoruz inancındalar”

“Askerde sorun yaşadım”

30 yaşındaki Ahmet Sezer ise ilçedeki bir markette çalışıyor. Ten renginin yaşadıkları yerlerde sorun yaratmadığını, büyük kentlerde bu sıkıntıyı daha fazla yaşadığını anlatıyor.

“Gittiğin yerin genel kültür seviyesine göre bakış açısı değişiyor. Askerlik yapmaya gittim. Kışlaya girdiğimde, ‘Senin ne işi var burada’ dediler. Toplum, siyahi futbolcuları kabulleniyor ama bize bakış farklı. Evlenmek istiyorum ama tedirginim. Kendini anlatmak çok zor. Bizler için ana toprağı bilmek, hakikaten buralıyız demek çok önemli”

“Atalarımın hediyesi”

67 yaşındaki Fatma Zenci, tavuklarını yemlerken gülerek, soyadının güzelliğinden geldiğini söylüyor:

“Bu ten bana atalarımdan miras. Babaannem siyah tenliymiş. Ama nereden buraya gelmiş bilmiyorum. Halimden memnunum ama bir beyazla evlenmem. Soyumuz, ten rengimiz, geçmişimiz devam etmeli.”

Yaşını dahi bilmeyen Havva Gerenler ise, “Hiç bir zaman beyaz olmak istemedim. Yaşadığım bölgede sorun yok. Şehirde olsak sıkıntılı. Hem ne var bunda, Herkes bronzlaşmak için denize giriyor. Biz, doğuştan bronz tenliyiz” diyor.

Ten renginin Allah’ın lütfu olduğu inanan Emine Zenci de, “Atalarım Afrika tarafından gelmişler ama hangi ülkeden belli değil. Koca bir coğrafya. Tenimizi kabullendik. Zaten başka çare yok. Burada herkes içiçe olduğu için sorun yok ama semt pazarına gidemiyorum. Alaycı bakanlar, konuşanlar var. Kendilerini bilmiyorlar. Ama ben kendimi biliyorum” düşüncesinde.

‘Dana Bayramı’ heyecanı başladı

Afro Türkler, bugünlerde ayrı bir heyecan ve hazırlık içinde. O da, kendilerini tanıtmada en büyük fırsat gördükleri, gelenekselleştirdikleri Dana Bayramı kutlamaları.

Mayıs ayının son haftasında 9. kez gerçekleştirecek, bir nevi bahar bayramı olan kutlamalarda, yerel giysi ve çalgıların kullanılması ile oyunların aslına uygun yapılmasına özen gösteriliyor.

Turaç Top 17.03.2015

Kaynak: Al Jazeera

‘Ten rengimiz ata mirası’

0

Türkiye’de yaşayan Afrika kökenli Türk vatandaşları, ten renkleriyle ilgili yakıştırmalardan, nesilden nesile aktarılan tekerlemelerden rahatsız. İstekleri, kökenlerinin ciddi şekilde araştırılması ve ön yargıların yok olması.

“Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor”..

Ne kadar tanıdık bir tekerleme değil mi?

Yağmur yağdığında ‘beyaz tenli’ çocukların söylediği bu tekerleme yüzünden, ‘siyah tenli’ çocuklar ve ailelerin nasıl incindiği ise hiç bilinmedi…

“Bizim başka vatanımız olmadı. Anadolu’da doğduk, kültürünü benimsedik. Türküz ama kökenimizi de bilmek istiyoruz. Ten rengimizi de gizleyemeyiz ki…”

Bu sözler,  İzmir’de yaşayan Afrikalı kökenli Türk vatandaşı Mustafa Olpak’a ait…  Yıllardan beri süregelen, ‘Arap bacı’, ‘gündüz feneri’, ‘zenci’, ‘Arap’ yakıştırmalarını ‘aşağılama’ olarak gördüklerini ve çok rahatsız olduklarını anlatıyor.

Olpak, diğer Afro Türklere göre şanslı. En azından, dedesi ve ninesinden ailesinin kökenini öğrenme fırsatı bulmuş. Olpak, Kenya’da bir dere kıyısında yaşayan bir kabilenin mensubu. Kabile üyeleri, 1900’lü yıllarda, önce Girit sonra da Anadolu’ya köle olarak getirilmişler.

Al Jazeera Türk, İzmir’de yaşayan AfroTürkleri buldu, torunların hayatını konuştu.

Osmanlı döneminde köle olarak geldiler

Olpak gibi diğer Afro Türkler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, köle ticareti yoluyla padişah çiftliklerinde çalıştırılmak üzere Anadolu’ya getirildi. Kölelik hayatları bitince Türkiye’de kalmayı tercih edince Ege ve Akdeniz bölgesine yerleşip köyler oluşturdular. Medeni Kanun’un kabulüyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçtiler.

Sayıları bilinmiyor ancak hem aralarındaki dayanışmayı arttırmak, hemde kendilerini tanıtmak ve kökenlerini net ortaya koyabilmek için İzmir’de faaliyet gösteren Afrikalılar Kültür, Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği çatısı altında birleşmişler.

Mustafa Olpak, 2007 yılında kurulan derneğin başkanı. “Siyah Türk diye birşey olmaz. Ten rengimizi gizleyemeyiz. O nedenle toplum, anaokuldan başlayacak bir eğitimle bizi bilip tanımalı. Ön yargılar ortadan kaldırılmalı. Kökenlerimiz, nereden geldiğimiz ciddi şekilde araştırılmalı” diyor. Atalarının hikayesinden yola çıkarak, “Köle kıyısı” adında bir kitap da yazmış.

Olpak, atalarının geçmişini araştırırken, aynı yaşam hikayesine sahip yüzlerce kişinin varlığının farkına vardığını anlatıyor:

“Ben, diğerlerine göre şanslıydım. Ailemdeki birinci kuşakla yaşama fırsatım oldu ve geçmişimi öğrendim. Büyük çoğunluğumuz ise şanssız. Hangi tarihlerde, Afrika’nın hangi ülkesinden geldiklerini bilmiyorlar. Kulaktan dolma bilgilerle yaşıyorlar. Bunun için dernekleştik. Hepimiz nereden geldiğimizi, geçmişimizi merak ediyoruz. Bilsek, atalarımızın topraklarına gitmek, kültürümüzü görmek isteriz. Ama o da bir sorun. Şimdi oralara gitsek, onlara göre beyaz adamız. Sadece ten rengimiz aynı. Yeme, içme, giyim her şey farklı”

“Bizi kabullenmek yasayla olmaz”

Olpak, Türklerin, Afro Türklerin varlığından habersiz olmasından ve ten renkleriyle ilgili yaşadıkları olumsuzluktan şikayetçi.

“Anadolu, dünyanın en zengin kültür beşiği. Bizler de bu renkliliğin, farklılığın zenginlik olarak görülmesini istiyoruz. Ama kendi toplumuzdaki farklı bakış açıları bizi rahatsız ediyor ve yaralıyor. Yıllardan beri süregelen, ‘Arap Bacı’, ‘Gündüz feneri’, ‘Zenci’, ‘Arap’ yakıştırmaları, aşağılamalar, hakir görmeler çok rahatsızlık verici. Üç otobüs dolusu bir etkinliğe giderken polisin bizi mülteci sanıp durdurması, kimliklerimize baktığında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuzu görünce anlam verememesi… Bunlar hep bilgisizlikten. Toplumun bizi kabullenmesi yasayla, kanunla olmaz. Bu farklılık, çocuk yaşta verilecek eğitimle anlatılmalı, tanıtılmalıyız”

Çoğu Torbalı’da yaşıyor

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her türlü haklarına sahip olmalarının avantajını yaşadıklarını belirten Olpak, Afro Türkler olarak  sıkıntıları arasında başarısız evliliklerin ön plana çıktığını söylüyor:

“Toplumdaki bize yönelik bakış açısı, tanındıkça, anlattıkça değişiyor ama evliliklerde ten rengi sorunu su yüzüne çıkıyor. Hangi taraf olursa olsun siyah biriyle yapılan evlilik, zaman içisinde bitiyor. Genelde ten renginin açılması için beyaz biriyle evlilik yapılıyor. Ama en ufak bir tartışmada, ‘Bu Arap’a mı kaldım’ düşüncesi ve diğer aile mensuplarının baskısı ayrılıklar yaşatıyor. Önüne geçemediğimiz bu durum bizler için üzüntü verici”

Türkiye’nin çeşitli yerlerine dağılmış olsalarda Afro Türklerin çoğu, İzmir’de yaşamlarını çoğunlukla Torbalı ilçesinde sürdürüyor. Yıllar önce atalarının yerleştikleri Yeniçiftlik ve Hasköy’deki mahallelerde onları görmek mümkün.

Maddi durumlarının iyi olmaması, tarla, bağ, bahçe gibi mal varlıklarının bulunmaması, atalarının statüsüne işaret ediyor.

Çoğunluğu günlük işlerde düşük yevmiyeli çalışıyor. Şehirlere gidip iş yaşamına katılarak emekli olanlar da var.

“Başıma toplanıyorlardı”

Şakir Doğuluer, 33 yıl çalışmasının ardından, emekli olmuş. İş sahibi olmasının özgüvenini artırdığını, toplumla kaynaşmasında etkili olduğunu söylüyor:

“Çocukluğum, yarı aç yarı tok geçti. Köyde hayat olmayınca İzmir’e gelip çalışmaya başladım. İlk girdiğim ortamlarda hep tepkiyle karşılandım. Alaycı bakışlar oldu. Başımda toplananlar, derimi elleyenler oldu. Kimliğimi göstermeme rağmen inanmayanlar oldu. Sürekli kendini anlatmak zorundasın. Hâlâ şu an farklı bir ortama gittiğimde bunları yaşıyorum. Rengimden dolayı sıkıntım var. Bakılması önemli değil de, gözüme baka baka gülünmesi, elle gösterilmem yaralıyor. Zaman zaman keşke beyaz tenli olsaydım bile diyorum. Ama bunu değiştiremeyeceğime göre, en güzeli bununla barışık olmam”

Doğuluer, büyüklerinin ‘yarım yamalak’ bilgilendirmesiyle Sudan kökenli olduğuna inanıyor:

“Sudan’da atalarımızın olduğu söylendi. Ama ne kadar doğru bilmiyorum. Geçmişimi öğrenmek insan olarak en doğal hakkım. Ben çok araştırdım ama net bir sonuca ulaşamadım. Şimdiki neslimiz ise, bunun üzerine pek gitmiyor. Zaten yeterince rencide oluyoruz inancındalar”

“Askerde sorun yaşadım”

30 yaşındaki Ahmet Sezer ise ilçedeki bir markette çalışıyor. Ten renginin yaşadıkları yerlerde sorun yaratmadığını, büyük kentlerde bu sıkıntıyı daha fazla yaşadığını anlatıyor.

“Gittiğin yerin genel kültür seviyesine göre bakış açısı değişiyor. Askerlik yapmaya gittim. Kışlaya girdiğimde, ‘Senin ne işi var burada’ dediler. Toplum, siyahi futbolcuları kabulleniyor ama bize bakış farklı. Evlenmek istiyorum ama tedirginim. Kendini anlatmak çok zor. Bizler için ana toprağı bilmek, hakikaten buralıyız demek çok önemli”

“Atalarımın hediyesi”

67 yaşındaki Fatma Zenci, tavuklarını yemlerken gülerek, soyadının güzelliğinden geldiğini söylüyor:

“Bu ten bana atalarımdan miras. Babaannem siyah tenliymiş. Ama nereden buraya gelmiş bilmiyorum. Halimden memnunum ama bir beyazla evlenmem. Soyumuz, ten rengimiz, geçmişimiz devam etmeli.”

Yaşını dahi bilmeyen Havva Gerenler ise, “Hiç bir zaman beyaz olmak istemedim. Yaşadığım bölgede sorun yok. Şehirde olsak sıkıntılı. Hem ne var bunda, Herkes bronzlaşmak için denize giriyor. Biz, doğuştan bronz tenliyiz” diyor.

Ten renginin Allah’ın lütfu olduğu inanan Emine Zenci de, “Atalarım Afrika tarafından gelmişler ama hangi ülkeden belli değil. Koca bir coğrafya. Tenimizi kabullendik. Zaten başka çare yok. Burada herkes içiçe olduğu için sorun yok ama semt pazarına gidemiyorum. Alaycı bakanlar, konuşanlar var. Kendilerini bilmiyorlar. Ama ben kendimi biliyorum” düşüncesinde.

‘Dana Bayramı’ heyecanı başladı

Afro Türkler, bugünlerde ayrı bir heyecan ve hazırlık içinde. O da, kendilerini tanıtmada en büyük fırsat gördükleri, gelenekselleştirdikleri Dana Bayramı kutlamaları.

Mayıs ayının son haftasında 9. kez gerçekleştirecek, bir nevi bahar bayramı olan kutlamalarda, yerel giysi ve çalgıların kullanılması ile oyunların aslına uygun yapılmasına özen gösteriliyor.

Turaç Top 17.03.2015

Kaynak: Al Jazeera

Nurdan Gürbilek’le yeni kitabı ‘Sessizin Payı’ üzerine

“Edebiyatın farkı bazı şeylerin teselli edilemeyeceğini unutmamasıdır” 

Edebiyatımızın eleştiri damarının güçlü isimlerinden Nurdan Gürbilek’in yeni kitabı “Sessizin Payı” henüz yayımlandı. Gürbilek kitabında, kavramlara ve olaylara edebiyatın içinden bakan denemelerini bir araya getiriyor. Dostoyevski’de adalet, Tosltoy’da vicdan, Orhan Kemal’de merhamet, Coetzee’de utanç, Peyami Safa’da ise kutuplaşma izleklerinin peşinden gidiyor. Gürbilek’in dilinde önemli yer tutan soruları, bu kez güne ve yakın geçmişe çapa atıyor. Gürbilek’le yeni kitabını konuştuk.

-Yazdıklarınızı “deneme” adı altına topluyorsunuz. Ancak ciddi bir inceleme ve eleştiri süzgeci de barındırıyorlar. Siz nerede görüyorsunuz kaleminizden çıkanları ya da illa ki bir yerde görmek gerekir mi?
-Bu ayrımların bir açıklayıcılığı var tabii, ama türler arasındaki sınır ihlallerinden kimseye zarar gelmez. Hatta yararı da olur. Denemeyi gevşeklikten, incelemeyi katılıktan kurtarır. Ama illa bir şey demek gerekiyorsa yazdıklarıma, “deneme” demeyi tercih ederim ben. Çünkü özellikle edebiyattan söz ediyorsak, daha işin başında konuyla teması yitirmemek için bir üslup kaygısı girmesi gerekir devreye. Ama üslup derken güzel cümleler kurmaktan değil, konunun gerektirdiği bir biçimsel zorunluluktan söz ediyorum. Bir de tabii bütün kavramsal iskelesine rağmen kavramlara kuşkuyla yaklaşır deneme. Bir kavramlar ortamında hareket etmesine rağmen ele aldığı konuyu kendi üzerinde bıraktığı izlerden yola çıkarak kavramaya çalışır denemeci. Başka yazarlar üzerine yazarken kendisinin de yazıyor olduğu gerçeğini unutmamaya çalışır.

-Deneme değil belki ama eleştiri, edebiyatımız adına güdük kalmış ya da bir şekilde halkanın dışına itilmiş bir verim. Bunun nedenleri neler sizce?
-Eskiden başka nedenleri vardı, şimdi başka nedenleri var. Şimdiki nedeni hepimiz biliyoruz. Eleştiri vakit isteyen, bir ruhsal yatırım isteyen, bağımsızlık gerektiren bir şey. Kitapların zevkle okunup zevkle değerlendirilmesi. Oysa öyle bir vakit yok şimdi, tanıtılması gereken kitaplar var, o kitabı tanıtıp ötekine yetişmek gerekiyor vs. Ama ben yine de “neden eleştiri yok” diye yakınmaktansa, var olan örnekleri neden konuşmuyoruz diye sormaktan yanayım. Sayıları az olabilir, ama okuduğumuz iyi örnekler de var.

“BİR YAZARIN İÇİNDEKİ FARKLI SESLERİ KONUŞTURMAYI ÖNEMSİYORUM”

-Yeni kitap Sessizin Payı’na gelelim. Sessizin Payı, kavramsal ve fikirsel olarak birbirini tetikleyen denemelerden/incelemelerden doğmuş. Bu denemeleri aynı kitap çatısı altında birleştiren ilmekler neler?
-Bir plana sadık kalarak yazılmış yazılar değil bunlar. Ama birbirinin peşi sıra yazıldıkları için ister istemez birbiriyle konuşan, birbirinin eksiğine yerleşen yazılar. Onları aynı kitapta bir araya getiren, daha çok izledikleri yöntem oldu. Edebiyatla dışarıdaki hayat arasında gidip gelmeleri, edebiyattan dışarıya, dışarıdan edebiyata bakıyor olmaları. Bir yanıyla edebiyat okumaları bunlar, ama diğer yandan bir olaya da bakıyorlar. Bir bakıma iki ayrı yazıyı iç içe ilerletmeye çalışıyorlar. Aslında okuma sürecinde bu hep vardır. Bir kitap okuyorsunuzdur, o sırada bir olay olur, siz o olaya o kitabın etkisiyle bakarsınız. Ya da tersine, o kitaba o olayın ışığında bakıp daha önce görmediğiniz bir şeyi görürsünüz. Ama tabii riskleri de olan bir şey bu. İkisinin de hakkını vermek, birini diğerinin kenar süsüne dönüştürmemek gerekiyor. Ben de bu okumalarda ne edebiyatın ne de edebiyat-dışının hakkını yememişimdir umarım…

-Metinleri, yazarları ve olayları birbirleriyle konuşturma uğraşı var yazdıklarınızda. Peki siz nasıl konuşuyorsunuz bir metinle, yazarla ya da olayla? Öncelikleriniz ya da dikkatle üzerine durduğunuz noktalar nelerdir?
-Benim daha çok önemsediğim, bir yazarın içindeki farklı sesleri konuşturmak sanırım. İlk okunuşta duyulmayan sesleri duymak. Ama bazen de bir yapıtı daha fazla konuşturabilmek için onu başka yapıtlarla karşı karşıya bırakmak gerekir. Farklı yerlerden tanıdığımız arkadaşlarımızı tanıştırdığımızda birbirlerine ne söyleyeceklerini merak ederiz ya, onun gibi bir şey. Birbirinden habersiz iki metin karşı karşıya gelirse nasıl bir konuşma ortaya çıkar? Ama cevabını baştan bildiğimiz bir karşılaştırmalı edebiyat sorusu değil bu. Daha gerilimli bir şey. Ya da bir metin şu olay karşısında ne düşünür? Ya da o olaya nasıl bir ışık düşürür? Tabii bizim kendi sesimiz de karışır o konuşmaya, içimizdeki farklı sesleri de daha iyi tanırız, ama eğer sadece bizim sesimiz duyuluyorsa orada, başarılı olamamışız demektir. Yapıt susar; biz de elimiz boş döneriz geldiğimiz yere.

-Yazı dilinizde de soruların önemi yadsınamaz zaten. Bir anlamda kendinizi ve okurunuzu sorular sorarak metne bağlayıp ilerliyorsunuz. Sessiz’in Payı’nda da öyle ancak bu kitapta, üzerine yazdığınız metinler paralelinde sorulan sorular, biraz güne ve gündeme çapa atmak için… Çünkü böylelikle darbecilerin yargılanmasına, Roboski’ye, sokaktaki çocuklara, Kazlıçeşme’ye ya da Gezi’ye geliyoruz. Ne dersiniz?
-O sorular benim yazıya başlarken kendime sorduğum sorular zaten. Cevabını biraz sezdiğim, ama üzerinde daha fazla düşünmek istediğim sorular. Yani sırf okura değil, kendime de sorduğum sorular. Mesela 12 Eylül davası sırasında Kenan Evren’in söylediği bir şey vardı: “Biz ihtilal yaptık, ihtilale teşebbüs etmedik.” Burada bir soru gizli aslında. Nazi görevlisi Adolf Eichmann da Kudüs’te yargılanırken şöyle demişti: “Başarırsanız madalyalara boğulursunuz, başaramazsanız darağacını boylarsınız.” Ama bu cümlelerin sorusunu yüzelli yıl önce Suç ve Ceza’da Dostoyevski zaten sormuştu. Raskolnikov şöyle der: “Eğer başarsaydım sevinçle taçlandırılacaktım, şimdi hapishaneyi boyluyorum”. Sorusu da şuydu: “Neden Napolyon kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?” Ben bütün bu soruları bir araya getirdim, biraz daha vurgulayarak sordum sadece.

“RASKOLNİKOV BİR ÖRNEK, HATTA BİR İLHAM KAYNAĞI”

-Raskolnikov’un adını anmışken… Kitabın açılış incelemesi “Suç ve Ceza”; Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu, “şeytanın avukatı” Verges’i, Nazi Eichmann’ı ve Kenan Evren’i bir araya getiriyor. Buradan yola çıkarak tarih ve siyasetin, edebiyatı okumada ve yorumlamada, sizin ne kadar yanınızda olduğunu sorsam…
-O yazıyı yazdığım sırada sanki 12 Eylül’ün haksızlıklarının üzerine gidilecekmiş gibi bir hava estirilmişti. Öyle olmadı. O sırada Vergès henüz hayattaydı. Onun gibi bir avukat çıkıp Kenan Evren’i savunsa, suçu sıkıştırıldığı dar alanın dışına çıkarsa, yargılayanların da adaletini konuşabileceğimiz bir zemine doğru sürüklese nasıl bir yankısı olurdu diye düşünmüştüm. Yalnızca yargılananın suçunu değil, yargılayanların da adaletini sorguladığı bir “kopuş stratejisi”ni savunur Vergès. Savunma Saldırıyor adlı kitabı 80’lerin sonunda yayımlanmıştı. Edebiyattaki ünlü kopuş davaları da vardır o kitapta. Raskolnikov da bir örnek, hatta bir ilham kaynağı olarak vardır orada. Kenan Evren, Vergés ve Raskolnikov böyle bir araya geldi aslında. Evet, bugünün ışığında bir Suç ve Ceza okuması, ama aynı zamanda Suç ve Ceza’nın soruları ışığında bugüne bakma çabası.

-Peki, Raskolnikov’un, bugünün Türkiyesi’ne yollayacağı soru ne olurdu sizce?
-İki sorusu vardır Raskolnikov’un. Birincisi, yasanın ardındaki şiddeti sorgulayan cümle: Neden yasa koyucular kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum? Neden Napolyon değil de ben? Yasa koyucular başarılı oldukları için haklı, ben başarısız olduğum için mi haksızım? İkincisi, kan döktükten sonra sorduğu soru: Kendi yasamı kendim yapacağım diye kan dökmeye hakkım var mı? Bu iki sorunun çarpışmasıyla ilerler Suç ve Ceza.

“BAZEN EDEBİYAT OLAYLARA IŞIK DÜŞÜRÜR, AMA BEZEN DE TERSİ OLUR”

-Güne atılan çapalardan öne çıkanlarından biri de Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si üzerinden
yazdığınız “Büyük Yarılma”. Safa’nın simgeleri Fatih ve Harbiye, bugünden bakarsak nasıl bir kutuplaşmayı ifade ediyor?
-Benim yaptığım sosyolojik bir okuma değil. Daha çok kültürel yarılmalarla ideolojik kurguların nasıl iç içe geçtiğine dair bir okuma.
Gezi sırasında medya yorumcuları Taksim Gezi Parkı’yla Fatih Saraçhane Parkı’nın karşıtlığını vurgulamıştı durmadan. İktidar sözcüleri de Gezi’yi başlangıçta bir “Nişantaşı tepkisi”ne doğru daraltmaya çalışmıştı. Gezi’nin kültürel kutuplaşmaları aşan, kültürel eşikleri ihlal eden yanları özellikle görmezden gelindi. O sırada bir dergide kendisini “anti-kapitalist Müslüman” olarak nitelendiren biriyle yapılmış bir söyleşi okumuştum. 1 Mayıs 2012’de Fatih’ten Taksim’e, 1 Mayıs alanına uzanan korteji Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinin yapısökümü olarak nitelendiriyordu. Ben o düşünceyi ilerletmeye çalıştım. Bazen edebiyat olaylara ışık düşürür, ama bezen de tersi olur. Biz seksen yıl öncesine dönüp Fatih-Harbiye’yi bugünün ışığında parçalarına ayırmak zorunda kalırız. Kültürel kutuplaşmanın neye ışık düşürdüğü kadar neyi görünmez kıldığını da tartışmak zorunda kalırız.

-“Bir yer değiştirme hikâyesi, bir başkası olma hikâyesi olarak başlar Fatih Harbiye,” diyorsunuz. Peki Safa’nın romanı, bugünkü yer değiştirmeleri açıklamak için yeterli nüve verir mi bize?
-Tabii ki vermez. Bunun için başka şeyleri de konuşmak gerekir. Ama kültürel kutuplaşmanın nasıl başka şeyleri, ekonomik çıkarı ya da güç mücadelesini görünmez kılan bir iktidar stratejisine dönüştüğünü görmek açısından bir fikir verir. Beni Fatih-Harbiye’de daha çok ilgilendiren, Peyami Safa’nın bir romancı olarak anlatmaya başladığı hikâyeye romanın sonunda bir ideolog olarak nasıl el koyduğuydu. Bu bize Fatih-Harbiye yarılmasının yeni versiyonları hakkında da bazı ipuçları verir. Kültürel kutuplaşmanın yalnızca ampirik bir veri olmadığını, aynı zamanda
başka şeyleri örten bir ideolojik kurgu olarak nasıl yönetildiğini de görmemizi sağlar.

“KONUŞANLAR SESSİZLERİN HİKÂYESİNİ ANLATAMAZ”

-Sessizin Payı’nda bir de zihin açan Orhan Kemal incelemesi okuyoruz. Orhan Kemal tipleri bugüne nasıl adapte oldu sizce? Ya da olabildi mi?
-1950’lerde sokak çocuklarını, işçi çocukları, yoksul çocukları anlatan iki yazar vardı. Biri, Kemalettin Tuğcu. Diğeri, aslında ondan da önce Orhan Kemal. Aynı yıllarda yazıyorlardı, ama bugüne işaret eden Orhan Kemal’di. Bir de Orhan Kemal’e daha çok “merhamet” perspektifinden baktık biz. Merhametli bir yazar olduğundan, iyi kalpli yoksulları anlattığından söz ettik. Ben o yazıda “merhamet” kavramına da daha yakından bakmak istedim. Orhan Kemal’de olduğunu söylediğimiz şey merhamet mi gerçekten? Bir de tabii ekmek kavgasıyla haysiyet mücadelesi arasındaki gerilim üzerine kuruludur Orhan Kemal’in hikâyeleri. Tuğcu’nun “yoksul ama haysiyetli”sindeki teselliyi ortadan kaldıran, haysiyetin neden hep yoksula yakıştırıldığını soran bir yazar Orhan Kemal..

-Yanlış Hayat” ve Tolstoy’a gelelim. Sizce Tolstoy yanlış bir hayat yaşadığı için mi yazabildi? Onu besleyen, yer altında kendince bir yaşam süren ikizi miydi?
-Tolstoy hayatında yanlış olarak gördüğü şeyi doğruya çevirebilmek için yalnızca malikânesini değil, yazdığı büyük romanları da arkasında bırakmıştı. Ama o yazı vicdan üzerine bir tartışma aslında. “Vicdan” sözcüğünü son zamanlarda sanki bütün kapıları açan sihirli bir anahtarmış gibi kullanıyoruz. Ama vicdanı Tolstoy’la konuşmayacağız da kiminle konuşacağız? Ama diğer uçta da Adorno’nun Minima Moralia’daki o keskin cümlesi var: “Yanlış hayat, doğru yaşanamaz.”

-Onlar üzerinde konuşmasanız da konu dönüp dolaşıp Dostoyevski’ye, Oğuz Atay’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Payami Safa’ya, Cemil Meriç’e geliyor. Bu yazarlarda her seferinde farklı çıkış noktaları yakalıyorsunuz. Bu yazarlar neden bu kadar kıymetli sizin için ve elbette ki bizim için?
-Ben bu yazarlarla konuşarak, bazılarıyla tartışarak yazmaya başladım. Zamanla içimdeki farklı seslere dönüştüler. Ara ara onları yoklamamın bir nedeni o galiba. Bir de bir yazıda eksik bıraktığım bir tartışmayı diğerinde tamamlama çabasıdır herhalde. Ama sizin sözünü ettiğiniz yazarlar daha çok son kitaplarda var. Daha öncekilerde Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Vüs’at O. Bener, Leylâ Erbil da vardı. Hâlâ da varlar. Bu kitapta da yeni sesler eklendi. Orhan Kemal, Tolstoy, J.M.Coetzee, Jean Améry…

-Şöyle diyorsunuz: “Yazarlar konuşmayanlar için de konuştuklarına inanmak ister.” Sessizin Payı’nda sizin de yapmaya çalıştığınızın edebiyat eserlerinde bir şekilde sessiz kalmış olanlara ses vermeye çalışmak mı? Ya da yine sizden alıntıyla: “Sesini yitirmişlerin bu dünyadaki yankısı olabilir mi edebiyat?”
-J. M. Coetzee’nin sorusudur bu: Sesini yitirmişlerin yankısı olabilir mi edebiyat? Yazarlar öyle olduğuna inanmak ister, ama naif-iyimser bakışı arkasında bırakarak ilerler Coetzee. Bir telafi çabası vardır romanlarında, ama telafi çabasına nasıl karanlık içeriklerin sızdığını anlatan romanlardır aynı zamanda bunlar. Telafi çabası daha baştan bir açmaza doğmuştur Coetzee’de. Konuşanlar sessizlerin hikâyesini anlatamaz, çünkü bu onların hikâyesi değildir. Ama sessizler de kendi hikâyelerini anlatamaz, çünkü onlara yapılan şey konuşma yeteneklerini de alıp götürmüştür. Bu açmazı görmezden gelen bir teselli edebiyatı değil Coetzee’ninki. Edebiyatın bir gücü varsa eğer, bu sessizlerin sesi olduğu tesellisinden değil, belki de hiçbir zaman teselli edemeyeceği duygusundan gelir. Bazı şeylerin telafi edilemeyeceğini hiç olmazsa yazarken kaydetmesinden. O boşluğa hiç olmazsa yazıda el koymamasından..

Eray Ak 09.03.2015

CUMHURİYET

Nurdan Gürbilek’le yeni kitabı ‘Sessizin Payı’ üzerine

“Edebiyatın farkı bazı şeylerin teselli edilemeyeceğini unutmamasıdır” 

Edebiyatımızın eleştiri damarının güçlü isimlerinden Nurdan Gürbilek’in yeni kitabı “Sessizin Payı” henüz yayımlandı. Gürbilek kitabında, kavramlara ve olaylara edebiyatın içinden bakan denemelerini bir araya getiriyor. Dostoyevski’de adalet, Tosltoy’da vicdan, Orhan Kemal’de merhamet, Coetzee’de utanç, Peyami Safa’da ise kutuplaşma izleklerinin peşinden gidiyor. Gürbilek’in dilinde önemli yer tutan soruları, bu kez güne ve yakın geçmişe çapa atıyor. Gürbilek’le yeni kitabını konuştuk.

-Yazdıklarınızı “deneme” adı altına topluyorsunuz. Ancak ciddi bir inceleme ve eleştiri süzgeci de barındırıyorlar. Siz nerede görüyorsunuz kaleminizden çıkanları ya da illa ki bir yerde görmek gerekir mi?
-Bu ayrımların bir açıklayıcılığı var tabii, ama türler arasındaki sınır ihlallerinden kimseye zarar gelmez. Hatta yararı da olur. Denemeyi gevşeklikten, incelemeyi katılıktan kurtarır. Ama illa bir şey demek gerekiyorsa yazdıklarıma, “deneme” demeyi tercih ederim ben. Çünkü özellikle edebiyattan söz ediyorsak, daha işin başında konuyla teması yitirmemek için bir üslup kaygısı girmesi gerekir devreye. Ama üslup derken güzel cümleler kurmaktan değil, konunun gerektirdiği bir biçimsel zorunluluktan söz ediyorum. Bir de tabii bütün kavramsal iskelesine rağmen kavramlara kuşkuyla yaklaşır deneme. Bir kavramlar ortamında hareket etmesine rağmen ele aldığı konuyu kendi üzerinde bıraktığı izlerden yola çıkarak kavramaya çalışır denemeci. Başka yazarlar üzerine yazarken kendisinin de yazıyor olduğu gerçeğini unutmamaya çalışır.

-Deneme değil belki ama eleştiri, edebiyatımız adına güdük kalmış ya da bir şekilde halkanın dışına itilmiş bir verim. Bunun nedenleri neler sizce?
-Eskiden başka nedenleri vardı, şimdi başka nedenleri var. Şimdiki nedeni hepimiz biliyoruz. Eleştiri vakit isteyen, bir ruhsal yatırım isteyen, bağımsızlık gerektiren bir şey. Kitapların zevkle okunup zevkle değerlendirilmesi. Oysa öyle bir vakit yok şimdi, tanıtılması gereken kitaplar var, o kitabı tanıtıp ötekine yetişmek gerekiyor vs. Ama ben yine de “neden eleştiri yok” diye yakınmaktansa, var olan örnekleri neden konuşmuyoruz diye sormaktan yanayım. Sayıları az olabilir, ama okuduğumuz iyi örnekler de var.

“BİR YAZARIN İÇİNDEKİ FARKLI SESLERİ KONUŞTURMAYI ÖNEMSİYORUM”

-Yeni kitap Sessizin Payı’na gelelim. Sessizin Payı, kavramsal ve fikirsel olarak birbirini tetikleyen denemelerden/incelemelerden doğmuş. Bu denemeleri aynı kitap çatısı altında birleştiren ilmekler neler?
-Bir plana sadık kalarak yazılmış yazılar değil bunlar. Ama birbirinin peşi sıra yazıldıkları için ister istemez birbiriyle konuşan, birbirinin eksiğine yerleşen yazılar. Onları aynı kitapta bir araya getiren, daha çok izledikleri yöntem oldu. Edebiyatla dışarıdaki hayat arasında gidip gelmeleri, edebiyattan dışarıya, dışarıdan edebiyata bakıyor olmaları. Bir yanıyla edebiyat okumaları bunlar, ama diğer yandan bir olaya da bakıyorlar. Bir bakıma iki ayrı yazıyı iç içe ilerletmeye çalışıyorlar. Aslında okuma sürecinde bu hep vardır. Bir kitap okuyorsunuzdur, o sırada bir olay olur, siz o olaya o kitabın etkisiyle bakarsınız. Ya da tersine, o kitaba o olayın ışığında bakıp daha önce görmediğiniz bir şeyi görürsünüz. Ama tabii riskleri de olan bir şey bu. İkisinin de hakkını vermek, birini diğerinin kenar süsüne dönüştürmemek gerekiyor. Ben de bu okumalarda ne edebiyatın ne de edebiyat-dışının hakkını yememişimdir umarım…

-Metinleri, yazarları ve olayları birbirleriyle konuşturma uğraşı var yazdıklarınızda. Peki siz nasıl konuşuyorsunuz bir metinle, yazarla ya da olayla? Öncelikleriniz ya da dikkatle üzerine durduğunuz noktalar nelerdir?
-Benim daha çok önemsediğim, bir yazarın içindeki farklı sesleri konuşturmak sanırım. İlk okunuşta duyulmayan sesleri duymak. Ama bazen de bir yapıtı daha fazla konuşturabilmek için onu başka yapıtlarla karşı karşıya bırakmak gerekir. Farklı yerlerden tanıdığımız arkadaşlarımızı tanıştırdığımızda birbirlerine ne söyleyeceklerini merak ederiz ya, onun gibi bir şey. Birbirinden habersiz iki metin karşı karşıya gelirse nasıl bir konuşma ortaya çıkar? Ama cevabını baştan bildiğimiz bir karşılaştırmalı edebiyat sorusu değil bu. Daha gerilimli bir şey. Ya da bir metin şu olay karşısında ne düşünür? Ya da o olaya nasıl bir ışık düşürür? Tabii bizim kendi sesimiz de karışır o konuşmaya, içimizdeki farklı sesleri de daha iyi tanırız, ama eğer sadece bizim sesimiz duyuluyorsa orada, başarılı olamamışız demektir. Yapıt susar; biz de elimiz boş döneriz geldiğimiz yere.

-Yazı dilinizde de soruların önemi yadsınamaz zaten. Bir anlamda kendinizi ve okurunuzu sorular sorarak metne bağlayıp ilerliyorsunuz. Sessiz’in Payı’nda da öyle ancak bu kitapta, üzerine yazdığınız metinler paralelinde sorulan sorular, biraz güne ve gündeme çapa atmak için… Çünkü böylelikle darbecilerin yargılanmasına, Roboski’ye, sokaktaki çocuklara, Kazlıçeşme’ye ya da Gezi’ye geliyoruz. Ne dersiniz?
-O sorular benim yazıya başlarken kendime sorduğum sorular zaten. Cevabını biraz sezdiğim, ama üzerinde daha fazla düşünmek istediğim sorular. Yani sırf okura değil, kendime de sorduğum sorular. Mesela 12 Eylül davası sırasında Kenan Evren’in söylediği bir şey vardı: “Biz ihtilal yaptık, ihtilale teşebbüs etmedik.” Burada bir soru gizli aslında. Nazi görevlisi Adolf Eichmann da Kudüs’te yargılanırken şöyle demişti: “Başarırsanız madalyalara boğulursunuz, başaramazsanız darağacını boylarsınız.” Ama bu cümlelerin sorusunu yüzelli yıl önce Suç ve Ceza’da Dostoyevski zaten sormuştu. Raskolnikov şöyle der: “Eğer başarsaydım sevinçle taçlandırılacaktım, şimdi hapishaneyi boyluyorum”. Sorusu da şuydu: “Neden Napolyon kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum?” Ben bütün bu soruları bir araya getirdim, biraz daha vurgulayarak sordum sadece.

“RASKOLNİKOV BİR ÖRNEK, HATTA BİR İLHAM KAYNAĞI”

-Raskolnikov’un adını anmışken… Kitabın açılış incelemesi “Suç ve Ceza”; Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu, “şeytanın avukatı” Verges’i, Nazi Eichmann’ı ve Kenan Evren’i bir araya getiriyor. Buradan yola çıkarak tarih ve siyasetin, edebiyatı okumada ve yorumlamada, sizin ne kadar yanınızda olduğunu sorsam…
-O yazıyı yazdığım sırada sanki 12 Eylül’ün haksızlıklarının üzerine gidilecekmiş gibi bir hava estirilmişti. Öyle olmadı. O sırada Vergès henüz hayattaydı. Onun gibi bir avukat çıkıp Kenan Evren’i savunsa, suçu sıkıştırıldığı dar alanın dışına çıkarsa, yargılayanların da adaletini konuşabileceğimiz bir zemine doğru sürüklese nasıl bir yankısı olurdu diye düşünmüştüm. Yalnızca yargılananın suçunu değil, yargılayanların da adaletini sorguladığı bir “kopuş stratejisi”ni savunur Vergès. Savunma Saldırıyor adlı kitabı 80’lerin sonunda yayımlanmıştı. Edebiyattaki ünlü kopuş davaları da vardır o kitapta. Raskolnikov da bir örnek, hatta bir ilham kaynağı olarak vardır orada. Kenan Evren, Vergés ve Raskolnikov böyle bir araya geldi aslında. Evet, bugünün ışığında bir Suç ve Ceza okuması, ama aynı zamanda Suç ve Ceza’nın soruları ışığında bugüne bakma çabası.

-Peki, Raskolnikov’un, bugünün Türkiyesi’ne yollayacağı soru ne olurdu sizce?
-İki sorusu vardır Raskolnikov’un. Birincisi, yasanın ardındaki şiddeti sorgulayan cümle: Neden yasa koyucular kan dökünce suçlu olmuyor da ben suçlu oluyorum? Neden Napolyon değil de ben? Yasa koyucular başarılı oldukları için haklı, ben başarısız olduğum için mi haksızım? İkincisi, kan döktükten sonra sorduğu soru: Kendi yasamı kendim yapacağım diye kan dökmeye hakkım var mı? Bu iki sorunun çarpışmasıyla ilerler Suç ve Ceza.

“BAZEN EDEBİYAT OLAYLARA IŞIK DÜŞÜRÜR, AMA BEZEN DE TERSİ OLUR”

-Güne atılan çapalardan öne çıkanlarından biri de Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si üzerinden
yazdığınız “Büyük Yarılma”. Safa’nın simgeleri Fatih ve Harbiye, bugünden bakarsak nasıl bir kutuplaşmayı ifade ediyor?
-Benim yaptığım sosyolojik bir okuma değil. Daha çok kültürel yarılmalarla ideolojik kurguların nasıl iç içe geçtiğine dair bir okuma.
Gezi sırasında medya yorumcuları Taksim Gezi Parkı’yla Fatih Saraçhane Parkı’nın karşıtlığını vurgulamıştı durmadan. İktidar sözcüleri de Gezi’yi başlangıçta bir “Nişantaşı tepkisi”ne doğru daraltmaya çalışmıştı. Gezi’nin kültürel kutuplaşmaları aşan, kültürel eşikleri ihlal eden yanları özellikle görmezden gelindi. O sırada bir dergide kendisini “anti-kapitalist Müslüman” olarak nitelendiren biriyle yapılmış bir söyleşi okumuştum. 1 Mayıs 2012’de Fatih’ten Taksim’e, 1 Mayıs alanına uzanan korteji Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sinin yapısökümü olarak nitelendiriyordu. Ben o düşünceyi ilerletmeye çalıştım. Bazen edebiyat olaylara ışık düşürür, ama bezen de tersi olur. Biz seksen yıl öncesine dönüp Fatih-Harbiye’yi bugünün ışığında parçalarına ayırmak zorunda kalırız. Kültürel kutuplaşmanın neye ışık düşürdüğü kadar neyi görünmez kıldığını da tartışmak zorunda kalırız.

-“Bir yer değiştirme hikâyesi, bir başkası olma hikâyesi olarak başlar Fatih Harbiye,” diyorsunuz. Peki Safa’nın romanı, bugünkü yer değiştirmeleri açıklamak için yeterli nüve verir mi bize?
-Tabii ki vermez. Bunun için başka şeyleri de konuşmak gerekir. Ama kültürel kutuplaşmanın nasıl başka şeyleri, ekonomik çıkarı ya da güç mücadelesini görünmez kılan bir iktidar stratejisine dönüştüğünü görmek açısından bir fikir verir. Beni Fatih-Harbiye’de daha çok ilgilendiren, Peyami Safa’nın bir romancı olarak anlatmaya başladığı hikâyeye romanın sonunda bir ideolog olarak nasıl el koyduğuydu. Bu bize Fatih-Harbiye yarılmasının yeni versiyonları hakkında da bazı ipuçları verir. Kültürel kutuplaşmanın yalnızca ampirik bir veri olmadığını, aynı zamanda
başka şeyleri örten bir ideolojik kurgu olarak nasıl yönetildiğini de görmemizi sağlar.

“KONUŞANLAR SESSİZLERİN HİKÂYESİNİ ANLATAMAZ”

-Sessizin Payı’nda bir de zihin açan Orhan Kemal incelemesi okuyoruz. Orhan Kemal tipleri bugüne nasıl adapte oldu sizce? Ya da olabildi mi?
-1950’lerde sokak çocuklarını, işçi çocukları, yoksul çocukları anlatan iki yazar vardı. Biri, Kemalettin Tuğcu. Diğeri, aslında ondan da önce Orhan Kemal. Aynı yıllarda yazıyorlardı, ama bugüne işaret eden Orhan Kemal’di. Bir de Orhan Kemal’e daha çok “merhamet” perspektifinden baktık biz. Merhametli bir yazar olduğundan, iyi kalpli yoksulları anlattığından söz ettik. Ben o yazıda “merhamet” kavramına da daha yakından bakmak istedim. Orhan Kemal’de olduğunu söylediğimiz şey merhamet mi gerçekten? Bir de tabii ekmek kavgasıyla haysiyet mücadelesi arasındaki gerilim üzerine kuruludur Orhan Kemal’in hikâyeleri. Tuğcu’nun “yoksul ama haysiyetli”sindeki teselliyi ortadan kaldıran, haysiyetin neden hep yoksula yakıştırıldığını soran bir yazar Orhan Kemal..

-Yanlış Hayat” ve Tolstoy’a gelelim. Sizce Tolstoy yanlış bir hayat yaşadığı için mi yazabildi? Onu besleyen, yer altında kendince bir yaşam süren ikizi miydi?
-Tolstoy hayatında yanlış olarak gördüğü şeyi doğruya çevirebilmek için yalnızca malikânesini değil, yazdığı büyük romanları da arkasında bırakmıştı. Ama o yazı vicdan üzerine bir tartışma aslında. “Vicdan” sözcüğünü son zamanlarda sanki bütün kapıları açan sihirli bir anahtarmış gibi kullanıyoruz. Ama vicdanı Tolstoy’la konuşmayacağız da kiminle konuşacağız? Ama diğer uçta da Adorno’nun Minima Moralia’daki o keskin cümlesi var: “Yanlış hayat, doğru yaşanamaz.”

-Onlar üzerinde konuşmasanız da konu dönüp dolaşıp Dostoyevski’ye, Oğuz Atay’a, Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Payami Safa’ya, Cemil Meriç’e geliyor. Bu yazarlarda her seferinde farklı çıkış noktaları yakalıyorsunuz. Bu yazarlar neden bu kadar kıymetli sizin için ve elbette ki bizim için?
-Ben bu yazarlarla konuşarak, bazılarıyla tartışarak yazmaya başladım. Zamanla içimdeki farklı seslere dönüştüler. Ara ara onları yoklamamın bir nedeni o galiba. Bir de bir yazıda eksik bıraktığım bir tartışmayı diğerinde tamamlama çabasıdır herhalde. Ama sizin sözünü ettiğiniz yazarlar daha çok son kitaplarda var. Daha öncekilerde Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Vüs’at O. Bener, Leylâ Erbil da vardı. Hâlâ da varlar. Bu kitapta da yeni sesler eklendi. Orhan Kemal, Tolstoy, J.M.Coetzee, Jean Améry…

-Şöyle diyorsunuz: “Yazarlar konuşmayanlar için de konuştuklarına inanmak ister.” Sessizin Payı’nda sizin de yapmaya çalıştığınızın edebiyat eserlerinde bir şekilde sessiz kalmış olanlara ses vermeye çalışmak mı? Ya da yine sizden alıntıyla: “Sesini yitirmişlerin bu dünyadaki yankısı olabilir mi edebiyat?”
-J. M. Coetzee’nin sorusudur bu: Sesini yitirmişlerin yankısı olabilir mi edebiyat? Yazarlar öyle olduğuna inanmak ister, ama naif-iyimser bakışı arkasında bırakarak ilerler Coetzee. Bir telafi çabası vardır romanlarında, ama telafi çabasına nasıl karanlık içeriklerin sızdığını anlatan romanlardır aynı zamanda bunlar. Telafi çabası daha baştan bir açmaza doğmuştur Coetzee’de. Konuşanlar sessizlerin hikâyesini anlatamaz, çünkü bu onların hikâyesi değildir. Ama sessizler de kendi hikâyelerini anlatamaz, çünkü onlara yapılan şey konuşma yeteneklerini de alıp götürmüştür. Bu açmazı görmezden gelen bir teselli edebiyatı değil Coetzee’ninki. Edebiyatın bir gücü varsa eğer, bu sessizlerin sesi olduğu tesellisinden değil, belki de hiçbir zaman teselli edemeyeceği duygusundan gelir. Bazı şeylerin telafi edilemeyeceğini hiç olmazsa yazarken kaydetmesinden. O boşluğa hiç olmazsa yazıda el koymamasından..

Eray Ak 09.03.2015

CUMHURİYET

Röportaj Nasıl Yapılır? Teknikleri Nelerdir?

0

Gazetecilik esasında doğru soru sorma mesleğidir. Gazeteci işinin her aşamasında doğru soruları sormasını bilmeli, doğru cevapların peşine düşmelidir. Bu noktada iyi bir gazeteci aynı zamanda bir röportaj üstadı da olmalıdır.

Türkiye’de röportaja oldukça ilgi gösterildiği söylenebilir. Bu nedenle televizyonda, radyoda, gazetelerde, dergilerde, internet sitelerinde ve diğer pek çok mecrada röportajlara geniş yer verilmektedir.

Bu makalemizde röportajın ne olduğu, söyleşi ile arasında nasıl farklar üzerinde duracak; röportajın nasıl yapılması gerektiğine dair düşünce ve önerilerimizi paylaşacağız.

Röportaj nedir? Söyleşi nedir?

Röportaj ve söyleşi birbirinden farklıdır. Türkiye’de sıklıkla karıştırılan iki türün arasındaki temel fark, röprotajda gazetecinin kendi duygu ve düşüncelerini de okuyucuya aktarmasıdır. Oysa söyleşide bu yoktur.

Gazeteci, röportajda daha aktiftir. Röportaj yapılan yer, kişi ve konu hakkında duygu ve düşüncelerini paylaşır, dilediği bir sırlamada röportajı yaptığı kişinin görüşlerini de aktarır.

Söyleşide ise gazetecinin pasif olması, okuyucu ile söyleşi yapılan kişi arasından çekilmesi beklenir. Söyleşide gazetecinin duygu ve düşüncelerine yer verilmezken sadece soru ve cevaplara yer verilir. Bugün gazete, dergi ve pek çok kitapta “röportaj” diye sunulan aslında budur ve bunun doğru tanımlaması ise söyleşidir.

Röportaja nasıl hazırlanılır?

Röportaj yaparken üç aşama olduğu söylenebilir. Bunlar “röportaja hazırlık”, “röportaj” ve “röportaj sonrası” olarak sıralanabilir. Bir gazeteci röportaj yapmadan önce hazırlık yapmalıdır.

İlk aşama röportaj teklifi aşamasıdır. Röportaj yapılacak kişiye teklif sunulmalı, röportajın ne hakkında olduğu, nerede ve ne zaman yayınlanacağı açıklanmalıdır. Röportajın yazılı mı, sesli mi, görsel olarak mı yayınlanacağı konusunda bilgi verilmelidir. Uygun bir tarih belirlenip, sözleşilmelidir.

Gazeteci röportaj yapacağı kişi ve röportajın konusu hakkında ön çalışma yapmalı, bilgi sahibi olmalıdır. Örneğin bir yazar ile röportaj yapılacaksa, o yazarın ilgili kitapları ve daha önce basına verdiği demeçleri okunmalı, notlar alınmalıdır. Röportaj yapılacak kişi değil de röportaj yapılacak konu önemli ise bu sefer de o konu hakkında çalışılmalıdır.

Röportajda sorulacak sorular önceden taslak olarak belirlenmeli, gerekiyorsa not alınmalıdır. Bu süreçte sorular röportaj yapılacak kişiyle paylaşılmamalıdır.

Röportaj nasıl yapılır?

Röportaj, belirlenen uygun yer ve zamanda yapılır. Bu süreçte gazetecinin dikkat etmesi gereken konular vardır.

Röportajın bir ses veya görüntü kaydının olması hem gazeteci hem de röportaj yapılan kişinin yararına olacaktır. Daha sonra oluşabilecek anlaşmazlıklar, gazetecinin röportaj yapılan kişinin sözlerini çarpıtma ihtimali veya röportajı yapan kişinin söylediklerini inkar etmesi gibi sorunlar böylelikle çözülmüş olur. Bu nedenle gazetecinin röportaj yaptığı kişiye de bilgi verip kayıt alınması önemlidir.

Röportajda daha önce hazırlanan soru taslakları kullanılır. Ancak bunlarla sınırlı kalınmaz. Gazeteci röportaj sırasında verilen cevaplardan yeni sorular çıkartmalıdır. Soru noktasında dikkat edilmesi gereken birşey de tek soru sorulmasıdır. Röportajda tek bir soru sorup cevabını aldıktan sonra diğer bir soruyu sormanız gerekmektedir. Aksi halde röporotaj yapılan kişi sorunun birisine cevap verirken ikinci soruyu unutabilir veya yanlış hatırlayabilir.

Röportaj sırasında gazeteci karşısındaki kişiye saygısını korumalı ama maalesef Türkiye’de pek çok örneğini gördüğümüz gibi röportaj yaptığı kişiye “çok değerli”, “çok sayın” gibi övgü dolu sıfatlar kullanmamalıdır.

Ayrıca söyleşiden farklı olarak röportajda gazetecinin duygu ve düşünceleri de okurla paylaşılır demiştik. Bu nedenle gazeteci röportaj yaptığı kişi ve mekanı da gözlemlemeye dikkat etmelidir.

Röportaj sonrasında neler yapılır?

Röportaj sonrasında kayıt edilen ses veya görüntü metne çevrilir. Bu aşamada konuşma dilinin neden olduğu gereksiz sözcükler, tekrarlar söylemin esasını bozmamak kaydıyla silinir. Bu işlem sırasında gerekli görülürse röportaj yapılan kişiden onay da alınır.

Gazeteci kendi duygu ve düşüncelerini de katarak röportajı yayına hazırlar. Yayınlanacak metin sadece sorular ve cevaplardan ibaret olmaz. Hatta sorulara bile yer verilmeden, içerisinde röportaj yapılan kişinin cevapları olan bir metin bile yayınlanabilir.

MEDYA AKADEMİ

Röportaj Nasıl Yapılır? Teknikleri Nelerdir?

0

Gazetecilik esasında doğru soru sorma mesleğidir. Gazeteci işinin her aşamasında doğru soruları sormasını bilmeli, doğru cevapların peşine düşmelidir. Bu noktada iyi bir gazeteci aynı zamanda bir röportaj üstadı da olmalıdır.

Türkiye’de röportaja oldukça ilgi gösterildiği söylenebilir. Bu nedenle televizyonda, radyoda, gazetelerde, dergilerde, internet sitelerinde ve diğer pek çok mecrada röportajlara geniş yer verilmektedir.

Bu makalemizde röportajın ne olduğu, söyleşi ile arasında nasıl farklar üzerinde duracak; röportajın nasıl yapılması gerektiğine dair düşünce ve önerilerimizi paylaşacağız.

Röportaj nedir? Söyleşi nedir?

Röportaj ve söyleşi birbirinden farklıdır. Türkiye’de sıklıkla karıştırılan iki türün arasındaki temel fark, röprotajda gazetecinin kendi duygu ve düşüncelerini de okuyucuya aktarmasıdır. Oysa söyleşide bu yoktur.

Gazeteci, röportajda daha aktiftir. Röportaj yapılan yer, kişi ve konu hakkında duygu ve düşüncelerini paylaşır, dilediği bir sırlamada röportajı yaptığı kişinin görüşlerini de aktarır.

Söyleşide ise gazetecinin pasif olması, okuyucu ile söyleşi yapılan kişi arasından çekilmesi beklenir. Söyleşide gazetecinin duygu ve düşüncelerine yer verilmezken sadece soru ve cevaplara yer verilir. Bugün gazete, dergi ve pek çok kitapta “röportaj” diye sunulan aslında budur ve bunun doğru tanımlaması ise söyleşidir.

Röportaja nasıl hazırlanılır?

Röportaj yaparken üç aşama olduğu söylenebilir. Bunlar “röportaja hazırlık”, “röportaj” ve “röportaj sonrası” olarak sıralanabilir. Bir gazeteci röportaj yapmadan önce hazırlık yapmalıdır.

İlk aşama röportaj teklifi aşamasıdır. Röportaj yapılacak kişiye teklif sunulmalı, röportajın ne hakkında olduğu, nerede ve ne zaman yayınlanacağı açıklanmalıdır. Röportajın yazılı mı, sesli mi, görsel olarak mı yayınlanacağı konusunda bilgi verilmelidir. Uygun bir tarih belirlenip, sözleşilmelidir.

Gazeteci röportaj yapacağı kişi ve röportajın konusu hakkında ön çalışma yapmalı, bilgi sahibi olmalıdır. Örneğin bir yazar ile röportaj yapılacaksa, o yazarın ilgili kitapları ve daha önce basına verdiği demeçleri okunmalı, notlar alınmalıdır. Röportaj yapılacak kişi değil de röportaj yapılacak konu önemli ise bu sefer de o konu hakkında çalışılmalıdır.

Röportajda sorulacak sorular önceden taslak olarak belirlenmeli, gerekiyorsa not alınmalıdır. Bu süreçte sorular röportaj yapılacak kişiyle paylaşılmamalıdır.

Röportaj nasıl yapılır?

Röportaj, belirlenen uygun yer ve zamanda yapılır. Bu süreçte gazetecinin dikkat etmesi gereken konular vardır.

Röportajın bir ses veya görüntü kaydının olması hem gazeteci hem de röportaj yapılan kişinin yararına olacaktır. Daha sonra oluşabilecek anlaşmazlıklar, gazetecinin röportaj yapılan kişinin sözlerini çarpıtma ihtimali veya röportajı yapan kişinin söylediklerini inkar etmesi gibi sorunlar böylelikle çözülmüş olur. Bu nedenle gazetecinin röportaj yaptığı kişiye de bilgi verip kayıt alınması önemlidir.

Röportajda daha önce hazırlanan soru taslakları kullanılır. Ancak bunlarla sınırlı kalınmaz. Gazeteci röportaj sırasında verilen cevaplardan yeni sorular çıkartmalıdır. Soru noktasında dikkat edilmesi gereken birşey de tek soru sorulmasıdır. Röportajda tek bir soru sorup cevabını aldıktan sonra diğer bir soruyu sormanız gerekmektedir. Aksi halde röporotaj yapılan kişi sorunun birisine cevap verirken ikinci soruyu unutabilir veya yanlış hatırlayabilir.

Röportaj sırasında gazeteci karşısındaki kişiye saygısını korumalı ama maalesef Türkiye’de pek çok örneğini gördüğümüz gibi röportaj yaptığı kişiye “çok değerli”, “çok sayın” gibi övgü dolu sıfatlar kullanmamalıdır.

Ayrıca söyleşiden farklı olarak röportajda gazetecinin duygu ve düşünceleri de okurla paylaşılır demiştik. Bu nedenle gazeteci röportaj yaptığı kişi ve mekanı da gözlemlemeye dikkat etmelidir.

Röportaj sonrasında neler yapılır?

Röportaj sonrasında kayıt edilen ses veya görüntü metne çevrilir. Bu aşamada konuşma dilinin neden olduğu gereksiz sözcükler, tekrarlar söylemin esasını bozmamak kaydıyla silinir. Bu işlem sırasında gerekli görülürse röportaj yapılan kişiden onay da alınır.

Gazeteci kendi duygu ve düşüncelerini de katarak röportajı yayına hazırlar. Yayınlanacak metin sadece sorular ve cevaplardan ibaret olmaz. Hatta sorulara bile yer verilmeden, içerisinde röportaj yapılan kişinin cevapları olan bir metin bile yayınlanabilir.

MEDYA AKADEMİ

Kamufle İle Rap Üzerine

Rap’i güzel kılan çeşitliliği”

Rap’çi Kamufle yeni albümü “Hayale Daldım”ı yayımladı. 10 yıldır rap müzik yapan müzisyen İstanbul’da farklı, Ankara’da farklı rap yapıldığını söylüyor: “Rap müziği güzel kılan da bu çeşitlilik. Herkesin yaşadıklarına, dertlerine göre değişir”

Birçok yeraltı albümü ve sadece dijital olarak yayımlanan “Olumsuzluklar” albümünün ardından Kamufle şimdi fiziksel olarak yayımlanan, ilk “yasal” albümüyle karşımızda. Gökçe’yle yaptıkları “Sittin Sene” single’ını da içinde barındıran albümü onunla konuştuk. Kamufle kendi rap kariyerini, arabesk rap hakkında ne düşündüğünü ve beklentilerini anlattı.

Bu albümün üç senede hazırlandığını okudum. Zor mudur bir rap albümü hazırlamak?

Aslında bir rap albümü hazırlamak çok kolay. “Bir aya 5-6 şarkılık bir EP yetiştirir misin?” deseler, o sürede her şeyiyle hazırlarım albümü. Fakat olayı müzikal bir boyuta taşımak gerekiyordu. Ayrıca yasal bir albüm yapma fırsatı benim için çok önemliydi. Bu nedenle ince eleyip sık dokuduk.

Bana rap dünyasında sürekli bir çatışma varmış gibi geliyor. Ama albümde birçok rap’çinin de emeği var…

Her işte bir çatışma durumu oluyor, popçular arasında da rock’çılar arasında da oluyordur. Ama bu rap camiasında biraz daha fazla olabilir. Rap’e sokak stili hakim olduğu için bir güç gösterisi durumu yaşanıyor. Fakat rap’in buna dayalı olduğunu söyleyemeyiz. Ben rap müzik endüstriyelleşmeden, bütün sanatçılar bu işten ekmeğini kazanmaya başlamadan böyle bir çatışma ortamının içine girmeyi doğru bulmuyorum. 10 yıldır rap yapıyorum. Bu camiadaki insanların çoğunu da tanıyorum. Onlarla vakit geçiriyorum.

“Dokuz yeraltı albümü yaptım”

Küçük bir camia sanırım…

Aslında rap yapan çok insan var. Fakat düzgün bir şekilde bu kültürü benimseyip sanatını icra edenlerin sayısı çok az. Hepsi de benim arkadaşım.

Rap yapmaya nasıl başladın?

Ben ilk kez 1995’te tanıştım rap’le. İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. O dönemler “Televole” serileri vardı; toplama albümler yapılıyordu. Bu serinin ilk ya da ikinci albümünde NTM adlı bir Fransız grubu dinledim. Zaten aşağı yukarı o dönemlerde Cartel çıkmıştı. İlk dinlediğim rap müzikler NTM ve Cartel’di yani. Resmen büyülenmiştim. Daha sonra Fuat Ergin’i keşfettim. Ardından bu kültüre ait her şeyi denedim: Breakdance, grafiti, kaykay, paten, basketbol… 2003’ün sonlarında da hem mahalleden hem de basketbol takımından arkadaşlarımın oluşturduğu gruba davet ettiler beni, başladım. Kendi sesimi duyunca bir daha rap yapmayı bırakmadım. Son 10 senede 10 albüm yaptım. Dokuz tanesi yeraltı.

“Hayale Daldım” ilk yasal albüm mü?

Hayır. Aslında ikinci. “Olumsuzluklar” adlı bir albüm daha var ama o sadece dijital olarak yayımlandı. Fiziksel olarak ilk yasal albümüm bu.

“Ankara’da serttir rap, İzmir’de ise daha eğlenceli örnekleri var”

Dokuz yeraltı albümünün ardından yasal bir albüm yapmak uğraştırıyor mu?

Çok zorluyor. İlk yeraltı albümlerini yapmaya başladığın zaman hem heyecanlı oluyorsun hem de ergen. Siyasete burnunu sokuyorsun o zaman; özel hayatını açıyorsun, başkalarının hayatına karışıyorsun… Kendine kızdığın zamanlar da oluyor. Her şeye söz yazabiliyorsun yani. Olgunlaşınca işler ciddiye biniyor ama. Bir altyapı hazırlamak, aranje etmek, iyi bir ekip kurmak…

Amerika’da Doğu-Batı Yakası farkı gibi Türkiye’de de şehirden şehire fark mı var rap’te?

Tabii olabilir. İstanbul’da rap yapanlar “Bosphorus stili” diyor mesela; hem metropolü anlatıyor hem de gecekonduları. İzmir’de daha eğlenceli örnekler var. Ankara’da ise çok serttir rap. Bahsedilen konular siyasidir. Rap müziği güzel kılan da bu çeşitlilik. Herkesin yaşadıklarına, dertlerine göre değişir.

“Rap sadece komedi unsuru olarak kalmasın”

Canlı performans için kolaylıkla sahne bulabiliyor musunuz kendinize?

En büyük sorunumuz bu. Yıllardır veriyoruz CD’yi, o çalıyor biz karaoke yapıyoruz resmen. Son yıllarda festivallerin artmasıyla gerçek bir sistemle nasıl rap yapılabileceğini gördük. Amacım bir canlı grup kurup sahneye çıkmak.

Başka can sıkıcı neler var piyasada?

İnsanlar güzel rap dinlesin istiyorum. Sadece bir komedi unsuru olarak kalmasın. Bir sitem değil ama pop şarkılarda sadece iki dörtlük döner. Biz 32 hatta 64 satır yazıyoruz.
İnsanların söyleyemediklerini söylemek istiyoruz. Tek dileğim farkındalık.

Fırat Karadeniz 15.03.2015

MİLLİYET

Kamufle İle Rap Üzerine

Rap’i güzel kılan çeşitliliği”

Rap’çi Kamufle yeni albümü “Hayale Daldım”ı yayımladı. 10 yıldır rap müzik yapan müzisyen İstanbul’da farklı, Ankara’da farklı rap yapıldığını söylüyor: “Rap müziği güzel kılan da bu çeşitlilik. Herkesin yaşadıklarına, dertlerine göre değişir”

Birçok yeraltı albümü ve sadece dijital olarak yayımlanan “Olumsuzluklar” albümünün ardından Kamufle şimdi fiziksel olarak yayımlanan, ilk “yasal” albümüyle karşımızda. Gökçe’yle yaptıkları “Sittin Sene” single’ını da içinde barındıran albümü onunla konuştuk. Kamufle kendi rap kariyerini, arabesk rap hakkında ne düşündüğünü ve beklentilerini anlattı.

Bu albümün üç senede hazırlandığını okudum. Zor mudur bir rap albümü hazırlamak?

Aslında bir rap albümü hazırlamak çok kolay. “Bir aya 5-6 şarkılık bir EP yetiştirir misin?” deseler, o sürede her şeyiyle hazırlarım albümü. Fakat olayı müzikal bir boyuta taşımak gerekiyordu. Ayrıca yasal bir albüm yapma fırsatı benim için çok önemliydi. Bu nedenle ince eleyip sık dokuduk.

Bana rap dünyasında sürekli bir çatışma varmış gibi geliyor. Ama albümde birçok rap’çinin de emeği var…

Her işte bir çatışma durumu oluyor, popçular arasında da rock’çılar arasında da oluyordur. Ama bu rap camiasında biraz daha fazla olabilir. Rap’e sokak stili hakim olduğu için bir güç gösterisi durumu yaşanıyor. Fakat rap’in buna dayalı olduğunu söyleyemeyiz. Ben rap müzik endüstriyelleşmeden, bütün sanatçılar bu işten ekmeğini kazanmaya başlamadan böyle bir çatışma ortamının içine girmeyi doğru bulmuyorum. 10 yıldır rap yapıyorum. Bu camiadaki insanların çoğunu da tanıyorum. Onlarla vakit geçiriyorum.

“Dokuz yeraltı albümü yaptım”

Küçük bir camia sanırım…

Aslında rap yapan çok insan var. Fakat düzgün bir şekilde bu kültürü benimseyip sanatını icra edenlerin sayısı çok az. Hepsi de benim arkadaşım.

Rap yapmaya nasıl başladın?

Ben ilk kez 1995’te tanıştım rap’le. İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. O dönemler “Televole” serileri vardı; toplama albümler yapılıyordu. Bu serinin ilk ya da ikinci albümünde NTM adlı bir Fransız grubu dinledim. Zaten aşağı yukarı o dönemlerde Cartel çıkmıştı. İlk dinlediğim rap müzikler NTM ve Cartel’di yani. Resmen büyülenmiştim. Daha sonra Fuat Ergin’i keşfettim. Ardından bu kültüre ait her şeyi denedim: Breakdance, grafiti, kaykay, paten, basketbol… 2003’ün sonlarında da hem mahalleden hem de basketbol takımından arkadaşlarımın oluşturduğu gruba davet ettiler beni, başladım. Kendi sesimi duyunca bir daha rap yapmayı bırakmadım. Son 10 senede 10 albüm yaptım. Dokuz tanesi yeraltı.

“Hayale Daldım” ilk yasal albüm mü?

Hayır. Aslında ikinci. “Olumsuzluklar” adlı bir albüm daha var ama o sadece dijital olarak yayımlandı. Fiziksel olarak ilk yasal albümüm bu.

“Ankara’da serttir rap, İzmir’de ise daha eğlenceli örnekleri var”

Dokuz yeraltı albümünün ardından yasal bir albüm yapmak uğraştırıyor mu?

Çok zorluyor. İlk yeraltı albümlerini yapmaya başladığın zaman hem heyecanlı oluyorsun hem de ergen. Siyasete burnunu sokuyorsun o zaman; özel hayatını açıyorsun, başkalarının hayatına karışıyorsun… Kendine kızdığın zamanlar da oluyor. Her şeye söz yazabiliyorsun yani. Olgunlaşınca işler ciddiye biniyor ama. Bir altyapı hazırlamak, aranje etmek, iyi bir ekip kurmak…

Amerika’da Doğu-Batı Yakası farkı gibi Türkiye’de de şehirden şehire fark mı var rap’te?

Tabii olabilir. İstanbul’da rap yapanlar “Bosphorus stili” diyor mesela; hem metropolü anlatıyor hem de gecekonduları. İzmir’de daha eğlenceli örnekler var. Ankara’da ise çok serttir rap. Bahsedilen konular siyasidir. Rap müziği güzel kılan da bu çeşitlilik. Herkesin yaşadıklarına, dertlerine göre değişir.

“Rap sadece komedi unsuru olarak kalmasın”

Canlı performans için kolaylıkla sahne bulabiliyor musunuz kendinize?

En büyük sorunumuz bu. Yıllardır veriyoruz CD’yi, o çalıyor biz karaoke yapıyoruz resmen. Son yıllarda festivallerin artmasıyla gerçek bir sistemle nasıl rap yapılabileceğini gördük. Amacım bir canlı grup kurup sahneye çıkmak.

Başka can sıkıcı neler var piyasada?

İnsanlar güzel rap dinlesin istiyorum. Sadece bir komedi unsuru olarak kalmasın. Bir sitem değil ama pop şarkılarda sadece iki dörtlük döner. Biz 32 hatta 64 satır yazıyoruz.
İnsanların söyleyemediklerini söylemek istiyoruz. Tek dileğim farkındalık.

Fırat Karadeniz 15.03.2015

MİLLİYET

Özge Borak’tan Çok Özel Açıklamalar

0

Özge Borak, başrolünü Engin Hepileri ile paylaştığı ‘Bana Adını Sor’ adlı filmde, yetimhanede birlikte büyüdüğü bir adama âşık olan ama hislerini açamayan bir kadını canlandırıyor. Borak “Aşk, nerede bulursan oradadır. Her şeyin içinde aşk olabilir” diyor.

Özge Borak, son dönemin yıldızı en çok parlayan oyuncularından biri. Şu sıralar sinema, tiyatro ve televizyonda başarıdan başarıya koşuyor. ‘Güldür Güldür Show’da güldürüyor, ‘Balım’ müzikalinde dans ettiriyor, yeni sinema filmi ‘Bana Adını Sor’daki rolüyle de izleyicileri ağlatıyor. Kendinden emin ve mağrur duruşunun yanı sıra neşeli halleri onu farklı kılıyor. İstanbul’da havanın buz gibi soğuk olduğu bir günde fotoğraf çekimimizi yaptık ama Özge’nin sıcacık sohbetiyle ısındık…

Başrolünü Engin Hepileri’yle paylaştığınız ‘Bana Adını Sor’ filmi vizyona girdi. Biraz konusundan bahseder misiniz?

Beraber yetimhanede büyümüş bir kız ve oğlan var. Kız aşçı, çocuk da piyanist olmuş. Kız çocuğa çok âşık ama çocuk onu arkadaşı ve kardeşi gibi görüyor. Başka bir kadın daha var. Sürprizlerle dolu ve duygusu çok yoğun bir aşk hikayesi.

Kız sevdiği adama aşkını bir türlü itiraf edemiyor yani.

Evet, söylemiyor ama arif olan anlar durumu var. Filmi çok anlatamıyorum çünkü sürprizi bozulsun istemiyorum. Sinemada filmi izleyenlerin, “Ben olsam ne yapardım?” sorusunu kendilerine soracakları bir konu var. Zaten yaşanmış ve gerçek bir hayat hikâyesi.

“Aşk mı, emek mi?” sorusu mu sorgulanacak?

Evet, sevgi ile emek iç içe geçiyor. İnsanların izledikten sonra, sinema salonundan çıkarkenki duygularını gerçekten merak ediyorum.

‘HER ŞEYİN İÇİNDE AŞK OLABİLİR’

Peki size göre “Aşk mı, emek mi?’ sorusunun yanıtı ne?

O yoğunluğu yaşamak gerekiyor. Yaşamadan yanıtlamak çok zor. Hani hep tartışılır ya, “Bir çocuğu büyüten mi yoksa doğuran mı annedir?’ diye. Bu da o tarz bir olay.

O zaman aşk ne demek?

Aşk nerede bulursan oradadır. Her şeyin içinde aşk olabilir. Bu bir kalemde de olabilir, bir elmanın içersinde de… Yıldız Kenter’in, ‘Hep Aşk Vardı’ diye bir oyunu vardı. Tıpkı onun gibi.

Filmin çekimleri ne kadar zamanda tamamlandı?

3 haftada bitirdik. Çekimler daha çok İstanbul’da, Anadolu Yakası’nda yapıldı.

Filmde yağmur altında çektiğiniz sahneler çok konuşuldu.

Zor koşullar da oldu sanırım. Yağmur sahnesi Anadoluhisarı’nda çekildi, orası güzel havada bile serin olan bir yer. Çok üşüdüm. Yönetmenimiz sahneyi hiç seyrettirmedi. Ben de herkesle birlikte galada izledim.

Kaç saatte çektiniz o sahneyi?

4 tekrar yaptık sanırım. Ekip çok hızlı hareket etti. Aynı kıyafetlerden bir tane daha vardı. Tamamen kuruyup, bir daha çektik. Islak ıslak, soğuk havada, çok zor bir çekim oldu. Hemen havlu ve polar battaniyeler getirdiler sağolsunlar.

‘SAHNE BİTİNCE ÇOK AĞLADIM’ 

Hastalandınız mı?

“Bugün hastalanmazsam bir daha hastalanmam” dedim ve hakikaten de hastalanmadım. Hasta oluyormuş gibi oldum ama olmadan atlattım.

Duygu olarak sizi yoran sahneler oldu mu?

Çok. Duygusu çok yüksek sahneler vardı. Hikâyenin gerçek olduğunu bildiğim için, kendimi o kişinin yerine koydum ve durduramadım. Sahne bittikten sonra çok ağladım.

‘Saçımda boya yok’ 

Sizi çok zayıflamış gördüm. 34 bedene mi düştünüz?

Bazı pantolonlarda evet. O kadar çok koşturuyorum ki evde bırakın yemek yemeyi, saçımı tarayacak zamanım yok. Öğün sayısı 2’ye düştü. Kim kolumdan çekerse oraya gidiyorum, o arada da biri bir şey verirse yiyorum.

Cildinizin güzelliği merak ediliyor. Sırrı ne?

Yüzüme nemlendirici olarak sürdüğüm kremlerin içeriğine bakıyorum. İçinde en az madde olanı alıyorum.

Hiç kısa saç kullandınız mı?

Küçük bir kız çocuğuyken kulağıma kadar, kısacık olmuştu. Şu anda aslında en kısa olan dönemlerden birindeyim. Katlı bir kesim var. Bu arada saçımda hiç boya yok. Bir kere bile boyamadım.

Gerçekten hiç mi boyatmadınız?

Dur yalan söylemeyeyim. Şakaklarımdaki beyazları saçımla aynı renge boyatıyorum. Yaşlanıyoruz artık. (Gülüyor) Onun dışında hiç boyatmıyorum.

‘GENEL OLARAK KENDİMİ SEVERİM’

Saçınızdaki ilk beyaz teli gördüğünüzde endişelendiniz mi?

Yok ya, nasılsa olacak. Bende çok yok zaten. Belli bir bölgede toplanıyor. Onun da üstünü kapattırıyorum.

Yaşlanmak sizi korkutuyor mu?

Anneme baktıkça her yaşın güzel olduğunu görüyorum ve korkmuyorum.

En beğendiğiniz yeriniz neresi?

Bilmem. (Kahkahalar) Ben genel olarak kendimi severim ama öyle ukalalık derecesinde değilimdir.

En iyi ve en kötü huylarınız nedir?

Pratiğimdir, hızlı çözüm bulurum. Kötü huyumsa kararsız olmak. Başkasına seçerim ama konu kendim olunca saatlerce giysilerime bakıp “Bugün ne giysem?” dediğim oluyor.

“ATA’YLA YENİ FİLMİ ÇOK ÖNCE KONUŞMUŞTUK”

Ata Demirer, önümüzdeki yıl çekimleri Bursa’da yapılacak olan yeni sinema filminde sizin de oynayacağınızı söyledi. Doğru mu bu?

Çok önce konuşulan bir şeydi. Olursa konuşuruz tabii. Net bir şey yok şu an.

Ata Demirer’in ‘Niyazi Gül Dört Nala’ adlı filminde Şebnem Bozoklu’nun oynadığı rolün sizin için yazıldığı iddia edilmişti. Bu doğru mu?

Ben o filmde yoktum.

Hayatta kendinize koyduğunuz hedef ne?

Her zaman yaptığımın üstüne bir tane daha koymak isterim. ‘Balım’ın provalarında “Başka hangi müzikali oynarız? Yurtdışına açılır mıyız?” sorularını kendime sormaya ve araştırmaya başladım.

Her rolü oynar mısınız?

Oyuncuyum, “Oynamam” diyeceğim rol yok.

Ömer Sabuncuoğlu 15.03.2015

HABERTÜRK