Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 73

Demirtaş: CHP akıllı davransaydı bu sene AKP’ye karşı halk iktidarı kurabilirdik

0

Selahattin Demirtaş‘la ilk kez geçen yıl Ağustos ayında, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün önce Adana’da görüşmüştük. O seçim sürecinde kazandığı başarı ile kendinden çok bahsettirmişti. Aradan 6 ayı aşkın zaman geçti ve bu kez İstanbul’da bir araya geldik.

Şimdi de o ve partisi HDP, 7 Haziran genel seçimlerinin kaderini en fazla etkileyecek siyasi aktörler arasında ön sıralarda görülüyor. Sorularımız ve Demirtaş’tan aldığımız cevaplar aşağıda.

– İsterseniz ‘Ne olacak bu memleketin hâli’ konusuyla başlayalım söyleşiye. Erdoğan “daha fazla yetki, daha fazla iktidar” derken Türkiye’yi bir yere doğru götürüyor. Seçimler de yaklaşıyor. Nereye doğru gidiyoruz sizce?

Şu hâliyle Erdoğan’ın gidişi iyi bir yere doğru değil. Tek bir adamın yetki açısından bu kadar güçlenmesi Türkiye için hayırlı bir şey değil. Onun her konuda söz ve karar sahibi olma isteğinden kaynaklanan tehlikenin biz uzun süredir farkındaydık. Artık bunu başkaları da görüyor. Etrafındaki insanların ve AKP’nin önemli isimlerinin bir kısmı da kulislerde bunu söylüyorlar. Herhalde bu seçim sürecinde AKP’nin içinden de etrafından da bu tür rahatsızlıklar dile getirilmeye başlayacaktır. İktidarın yetki, baskı ve zora dayalı güçlenmesi, dünyanın her yerinde diktatörlük olarak adlandırılır. Bizde niye “başkanlık rejimi” olarak farklı adlandırılsın ki? Diktatörlüğe doğru gidiyoruz. Ben bu görüşte olanlara katılıyorum.

– Bu yolda önemli bir aşama da şu anda Meclis’teki “iç güvenlik paketi”. Ne olacak bu paketin geleceği?

Bu paket çıkmasın diye muhalefet milletvekilleri parlamentoda etkili bir direniş gösteriyor. Biz bu direnişte kararlıyız. 130 küsur maddelik pakette her bir maddeyi 2-3 gün tartışmayı göze alırlarsa, aylarca bu paketi görüşelim derlerse, buyursunlar tartışalım. Ama biz bu pakete muhalefetimizde zerre kadar esneme yapmayacağız. Ve Meclis İçtüzüğü’nün tanıdığı bütün hakları kullanarak çıkmaması için her şeyi yapacağız.

‘Katliam tehlikesi gündeme gelir’

– Yine de ya çıkarsa?

Çıkarsa toplum açısından bir katliam tehlikesi gündeme gelir.

– Nasıl katliam?

Çünkü paket çıkarsa, gösterilerde polisin adam vurma yetkisi açıkça tanınmış olacak. Şimdiye kadar da polis sokakta adam vuruyordu, ama işi mahkemede aklıyorlardı. Paket yasalaşırsa polisin eline “sen, AKP’ye karşı gelen insanları rahat rahat vurabilirsin” diye bir kanun verecekler. Sınırsız arama, yakalama, göz altı yetkisini valilere verecekler ki, son dönemlerde birkaç istisna hariç valiler de artık AKP il başkanlarından farklı değiller. Protesto gösterileri AKP il başkanlarının, yani valilerin insafına terk edilecek.

Polisin son dönemlerde ne kadar AKP militanı gibi davrandığını da biliyoruz. Sokakta muhalefet yürütenler AKP’li değil. AKP karşıtı gösterici ile sırtında üniforması, elinde silahı ve yetkisi olan AKP’li polis karşı karşıya geldiğinde ne olacak? Ben bundan korkuyorum.

İşte böyle bir katliam tehlikesi taşıyor bu paket. Bu işin şakası yok. Onun için yasanın ya parlamentodan ya da Anayasa Mehkemesi’nden geri dönmesi lazım.

– Son dönemde AKP, baskılara ve otoriter yöntemlere çok sık başvurur oldu. Bu durumun olağanüstü bir gerginliğe yol açabileceği ve demokrasi dışı araçlarla, şiddet yoluyla iktidar değişimi girişimlerine yol açması ihtimali var mı?

Ben iktidar değişiminin bir şiddet dalgası ile gerçekleşmesi gerektiğini düşünmüyorum. Tersine, şu anda ciddi bir demokratik muhalefet yükseliyor. Buradaki temel problem, demokratik muhalefetin birlikte hareket edememesidir.

AKP tek bir ideoloji etrafında birleşen bütünsel bir parti değil, devasa bir koalisyon. Tarikat ve dinî güçlerden iş çevrelerine, rant gruplarına, eski ANAP ve hatta eski CHP’li bazı kesimlere kadar birçok faktörü birleştirmiş durumda. Mesela, cemaat de bu koalisyonun ortaklarından biriydi, ayrıldı.

AKP’nin ana referansının İslam olduğunu da düşünmüyorum. Onu motive eden temel mesele ekonomik çıkarlar, bu çıkarlar etrafında birleşiyorlar. Neoliberal ekonomiyi savunan, kapitalizmin nimetlerinden faydalanan bir koalisyon bu.

Buna karşı çevreci, antikapitalist, özgürlükçü, haktan, emekten ve barıştan yana güçler ise büyük oranda dağınık. Yani “çıkarcılar” bir arada, onlara karşı direnmesi gerekenler dağınık.

Ancak bu dağınık güçler büyük ölçüde toparlanmaya başladı bence. HDP (Halkların Demokratik Partisi) bunun önemli bir bloğunu bir partide buluşturmayı başardı. Ve bu seçimde yüzde 10 barajını aşarak AKP’yi geriletme imkânını yakaladı.

HDP’nin yüzde 12-13, hatta 15’lere varması demek AKP’nin tek başına iktidar kuramaması demek. Bu kadar basit, rakamlar ortada.

‘8 Haziran’da Erdoğan’dan hesap sorma gündeme gelebilir’

– HDP dışında kimler var?

Haziran Hareketi var mesela. ÖDP’den TKP’ye, değişik sol çevreler, Gezi sonrasında böyle bir ittifak oluşturdular. Bu da önemli bir muhalefet dinamiğidir. Onun dışında emek örgütleri var. AKP ve cemaat dışı İslami hareketler, Alevi hareketleri, sendikalar, kadın hareketleri, yöre ve bölge direniş örgütleri var. Mesela Karadeniz’de, Ege’de, Akdeniz’de, başka yerlerde HES’lere karşı, doğayı korumak için kurulan örgütler var. Bütün bunların bir seçimde – en azından bir seçimde – birlikte hareket etmesi, bir anda AKP’nin süslü hayallerini tuzla buz edebilir. 7 Haziran seçimleri bu fırsatı sunuyor. Biz HDP olarak şu anda bunu yapmaya çalışıyoruz.

Topluma şunu anlatmaya çalışıyoruz: 2002’de topluma umut vererek büyüyen AKP, şimdi ülkeye korku salarak büyümeye çalışıyor. Artık AKP’ye oy vermek, kendini Müslüman ve muhafazakâr olarak tanımlayanlara da bir garanti getirmiyor. Çünkü çıkacak yasaların altında “AKP’lilere uygulanmaz” diye bir şey yazmıyor. Hak ve özgürlük herkese lazım olabilir. AKP’ye oy verenlerin bir kısmı, vicdanlı olan kesimler de bunu anlıyor. Oy verdikleri partinin artık bir canavara dönüştüğünü görüyorlar.

Bir de ekonomik gelir dağılımında adaletsizlik çok daha net hissediliyor. Başlangıçta sıcak para akışına bağlı bir rahatlama sonucu bu durum tolere edilebiliyordu. Şimdi cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığının ortaya çıktığı koşullarda, ekonomik istikrar pamuk ipliğine bağlı. Bunun üzerine bir de siyasi kriz eklenirse nasıl bir faciayla karşı karşıya kalınacağını sokaktaki insan hissediyor. Cebindeki paranın giderek azaldığını hissediyor. Şimdiye kadar tahammül eden AKP’liler şimdi artık buna katlanmak istemiyor.

– Bu değişikliklerin cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasındaki 6-6,5 ayda gündeme geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet. Cumhurbaşkanlığı seçimi, AKP için bir dönüm noktasıydı. Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasını kendileri açısından bir “güvence” olarak görenler, şimdi o tarihten bu yana ekonominin düzeltilmesi, demokratik özgürlüklerin güçlenmesi, barışın sağlanması adına hiçbir şeyin değişmediğinin ve iyileşmediğinin farkına varıyorlar.

Onun için iktidarın şiddetle falan değil, demokratik yöntemlerle, seçimlerle değişmesi ihtimali giderek güçleniyor bence.

– Peki, herhangi bir iktidar değişiminde Erdoğan’dan hesap sorma gibi bir durum gündeme gelebilir mi?

Elbette olabilir. Hatta 8 Haziranda gündeme gelebilir. Seçim sonuçları bunu belirleyebilir. HDP iyi bir oyla ve iyi bir milletvekili sayısıyla parlamentoya girdiğinde, AKP artık tek başına iktidar kuramayacak demektir. Başa gelmek için parlamento içinde birileriyle anlaşmak zorunda kalacaktır. Bu ya biz olacağız, ya da CHP veya MHP.

Ben kendi partim adına şunu söyleyebilirim: Hukuksuzluklardan, yolsuzluklardan, rüşvetlerden, son dönemde ortaya çıkan katliam ve ölümlerden hesap sormayı programına koymamış bir hükümet programını HDP asla onaylamaz. Böyle bir gelecek vizyonumuz yoktur.

– Barış göşmeleri adına da olsa?..

Evet, barış görüşmeleri adına da olsa. Barış görüşmeleri de geçmişle hesaplaşmayı, yüzleşmeyi içeriyor. Pisliklerin üzerini örterek barış falan olmaz. O nedenle 8 Haziran, hesaplaşmak için iyi bir fırsat yaratabilir.

‘CHP bize vebalı gibi davrandı’

– Bu arada seçim ittifakları arasında CHP’yi saymadınız…

Saymadım, çünkü şu anda böyle bir seçenek gündemde değil.

Şunu açık söyleyeyim. Biz son yerel seçim sürecinde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde CHP’yle ortak aday çıkarmayı denedik. Ama o dönem CHP bize “vebalı” gibi davrandı. Bizimle bir arada görünmenin kendilerine zarar vereceğini, oy kaybettireceğini belirttiler.

Kendine sosyal demokrat diyen ve MHP ile gönül ferahlığıyla ittifak yapan CHP, bizim gibi devrimci bedel ödeyen bir parti ile yerel seçimlerde bir araya gelmekten zarar göreceğini düşünüyorsa, ona karşı fazla ısrarcı olmamamız gerektiğini düşündük.

Fakat cumhurbaşkanı seçimleri bize bir fırsat daha verdi ve bir kez daha denemek istedik.

Ben CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu‘na bizzat şunu söyledim (Görüşmeye katılan bütün ekibi ve benim arkadaşlarım da şahittir):

“Sayın Kılıçdaroğlu, gelin, cumhurbaşkanlığı için ortak aday göstererek 2015 genel seçimlerine birlikte girebilmenin ortak zeminini yaratalım. Bu illaki bizim adayımız olmak zorunda değil, sizin göstereceğiniz ve asgari ilkelere sadık kalacak bir aday olması durumunda, biz açıkça sizin adayınız için çalışacağız.

Çok yüksek bir oy oranı çıkarmalıyız ki, kazanamasak bile 2015 seçimleri için CHP ve HDP olarak iktidara karşı güçlü bir ortak alternatif çıkarmış olabilelim. Ve biz birlikte 2015’te AKP’yi devirebiliriz, özgürlükçü bir iktidar kurabiliriz.

Geçmişte bizim de sizin de karşılıklı hatalarımız oldu, ama bunları cesurca ele alıp düzeltmemiz lazım. Önümüzdeki uzun yılları planlayan bir siyaset yapmamız lazım.

Bizce CHP ve HDP cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anlaşırsa, parlamento dışındaki muhalefetin büyük bölümü de bizim etrafımızda kenetlenir. Ve bu güç 2015 seçimlerinde kesinlikle iktidar olur.

İkinci seçenek ise sizin MHP ile birlikte ortak bir aday çıkarmanız olur. Bu ters yöne doğru gitmektir. MHP ile ortak aday belirlerseniz, biz de kendi adayımızı çıkarırız ve yüzde 10 civarında oy almayı hedefleriz. Bu yüzdeyi tutturduktan sonra da 2015’te barajı aşıp yolumuza devam edeceğiz ve 2019’a yönelik alternatif iktidar planımızı belirleyeceğiz. O durumda parlamento dışındaki muhalefeti birleştirmeyi de biz önümüze görev olarak koyacağız.”

Bu kadar açık söyledik.

– Kılıçdaroğlu ne cevap verdi?

Kemal Bey hiçbir şey söylemedi. “Çok açık konuştunuz, bizim için aydınlatıcı oldu. Teşekkür ediyoruz. Bize müsaade” dedi. Zaten çıktıktan kısa süre sonra MHP ile uzlaştıklarını açıkladılar. Aslında bizimle konuşmadan önce Ekmeleddin İhsanoğlu konusunda anlaşma yapmışlar.

Şimdi böyle bir CHP ile biz 2015 seçimlerine gidemeyiz. Haftaya ne olacak, bunun hazırlığını yapmayan bir partiyle beraber yürümek zor.

Ortadoğu gibi bir yerde en azından önümüzdeki 10 yılın planını ve hazırlığını yapmıyorsanız kaybedersiniz. CHP ise haftaya pazartesi ne yapacağını bilmeyen bir parti. Böyle bir partiyle beraber yürüyemeyiz. 2015 seçimlerine yönelik olarak da bir ittifak çıkmaz. Bu arada oyalanarak ve seçmenin de kafasını karıştırarak zaman kaybetmek istemedik. CHP’nin de tıpkı yerel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi, belki yine MHP ile ittifakı denemesi mümkündür.

Ama Türkiye’deki ilericilerin, demokratların, yurtseverlerin, sol, sosyalist, sosyal demokrat, laik kesimlerin “Yahu şu CHP’yi biraz daha zorlayalım, adam olur” tezini sanırım artık gözden geçirmeleri gerekiyor.

‘Sol damar artık HDP üzerinden yürüyecek’

– Yani siz bu zamana kadar CHP’ye “kerhen” oy veren bir kesimin, bu kez size (belki “kerhen” size) oy vermesini mi bekliyorsunuz?

Kerhen değil, içlerine sinerek oy versinler isteriz. Biz herkes için ikna edici olmayı amaçlıyoruz. CHP’nin tepki oyları bize yönelsin istemiyoruz. Tüm muhalefeti ve bu arada CHP’nin tabanını da kucaklayan bir program ve adaylarla ortaya çıkmak istiyoruz.

Yani Türkiye’de ana akım sol damar, artık HDP üzerinden yürüyecek. Bence bu netleşmiştir. 2015 seçimlerinde de bunun mührünü basacağız.

– Peki AKP içindeki farklı sesler çıkmasının ve Erdoğan ile Davutoğlu, Fidan, Gül gibi isimler arasında oluşabilecek çatlakların önemli sonuçlara yol açabileceği kanısında mısınız? 

Yok, ben oradan büyük bir yarılma ve kriz çıkacağını sanmıyorum. AKP’de hâlâ gelecekle ilgili bir güvensizlik olduğu için onlar aralarındaki çelişkileri bir yarışmaya dönüştürmekten kaçınıyorlar. Kol kırılsın yen içinde kalsın, diyorlar hâlâ. 2015 seçimine kadar da dışarıya yansıyan bir bölünme çıkmaz herhalde. Ayrıca buna umut bağlayarak siyaset yapmak da boş hayalcilik olur.

Önümüzdeki dönemde, adaylar çıkmaya başladığında da göreceksiniz ki, geçmiş dönemlerde AKP’ye umut bağlamış ve ona hizmet etmiş, şimdi ondan bıkmış, onun çirkin yüzünü görüp de ayrılmış bazı insanlar da bizimle birlikte olacaklar.

– Mesela, Dengir Mir Mehmet Fırat gibi mi?

Olabilir, Dengir Bey de olabilir tabii.

– AKP eleştirisi belki işin kolay tarafı, ama toplumda da ciddi bir ahlaksızlaşma süreci yaşanıyor. Yolsuzluk, hırsızlık, kadın cinayetleri…

Ben yıllardır şunu söylüyorum ve söylemeye de devam edeceğim: AKP’yi İslami bir parti olarak tanımlamak yanlıştır. Bildiğimiz kapitalist, sağ, neoliberal bir partidir o. İslam bunun maskesi olarak kullanılıyor sadece. Türkiye’de İslami hareketler var, yok değil. Ama hiçbir zaman iktidara gelmediler. “AKP İslamı”, dini özünden saptırmış, hırsızlık ve rant yolunda bir örtü olarak kullanmıştır. Yoksa bunlarda gerçekten İslam ahlakı olsaydı, tek bir kuruş hırsızlık yapandan hesabı öyle bir sormalıydılar ki, toplumun vicdanı öyle bir rahatlamalıydı ki, insanlar “gerçekten de İslam’ın adaleti rahatlatıcıymış” demelilerdi…

‘Kemalist laiklerin AKP’ye bu kadar İslamcı kimlik vehmetleri hata’

– Bizde tam tersi oldu.

Evet, tam tersi oldu. Çünkü ortada bir “İslamileştirme” hareketi falan yok. Bizde bildiğimiz klasik kapitalist soygun ve talan düzeni, buna bağlı postmodern bir kültür dayatması gündeme geldi. Burada da, Suudi Arabistan’da ve başka ülkelerde de yaşanan bu: Kapitalizmin en bayağı, en ucuz, en vahşi hali.

Dolayısıyla “İslamcı AKP geldi, ahlaki çürüme derinleşti” tezi doğru olmaz.

Ve özellikle Kemalist laiklerin AKP’ye bu kadar İslamcı bir kimlik vehmetleri bir hatadır. Buradan bir muhalafet yapılması da bir hatadır.

Soldan muhalefet yapılması lazım, emek teorisi üzerinden, antikapitalist teori üzerinden muhalefet yapılması lazım. Antiislamcı tez üzerinden değil.

Çünkü bunlar İslamcı değil. Olsalardı en azından “dinde zorlama yoktur” ilkesi uygulanırdı ve Türkiye’de asgari bir laiklik gündemde olurdu.

Evet, yozlaşma AKP döneminde artmıştır, çünkü AKP kapitalizmin bireyci ve bencil kültürünün sonuna kadar uygulanmasını sağlamıştır. Bu da ahlaksızlığın patlama yapmasına yol açmıştır.

Böyle bir zemin oluşturulduğu için AKP döneminde kadın katliamları da, yolsuzluk da, hırsızlık da artmıştır.

– Peki, Özgecan’ın katli, neden toplumda böyle bir patlamaya yol açtı sizce?

Bir kere suçun işleniş biçimi çok canice ve insanlık onurunu kıran tarzda. Her insan, orada yapılanı insanlığa ve hatta kendine karşı bir saldırı olarak hissetti. Bir insanın bu kadar alçalması herkesi korkuttu. İnsanlık ilk medeniyetleri bu topraklarda, Mezopotamya’da kurmuştu. Böyle bir kültür mekânında insanlığın bu kadar dibe vurması, insanlarda “nereye gidiyoruz?” sorusunun doğmasına yol açtı ve protestoları büyüttü.

Bence farklı bir şey daha var: Sadece cinayeti işleyen üç kişi protesto edilmedi. Herkes biraz da kendini protesto etti sanırım. “Bu sistem böyle giderse hepimiz bir gün canavarlaşabiliriz” fikrini herkes yüreğinde hissetti. Bu da etkili oldu.

Yoksa ilk kadın cinayeti değildi Özgecan. Elbette kadın özgürlük hareketinin güçlenmeye başladığı, kadınların hak talebinin sokakta daha görünür hale geldiği bir dönemde olması da tepkiyi büyüttü.

‘İdam gelse yine devrimcileri asarlar tecavüzcüleri değil’

– Bu tepkiler içinde farklı öneriler de dile getirildi. Mesela, idam dendi, hadım edelim dendi. Bunlarla ilgili görüşünüz ne?

Bunlar hiçbir karşılığı ve ciddiyeti olmayan öneriler. Duygusallıkla, fevri olarak, kendini veya kamuoyunu tatmin etmek amacıyla söylenen şeylerdir. Cumhuriyet tarihinde tacavüzden dolayı idam edilmiş bir tek kişi göstersinler bana! Asılanların çoğu devrimcidir, ya sağcı, ya solcu insanlardır. Şimdi idam gelse yine devrimciyi asacaklar. Tecavüzcüyü asarlar mı?..

Köklü çözüm, toplumda kadın kimliğinin eşitliği üzerinden bir bilincin geliştirilmesidir. Bunun ne İslam’la, ne sosyalizmle, ne liberalizmle doğrudan bağı yoktur. Kadın özgürlüğü sorunu çok eskidir. İslam’dan da, sosyalizmden de eski bir sorundur.

Kadınların özgürlüğü sorunu çözülmedikçe, toplumdaki ilişkiler, devlet-birey ilişkileri, emek-sermaye ilişkileri doğru çözülemez.

– Siz epeydir bunun altını çiziyorsunuz…

Evet, çünkü bu çok önemli. Çünkü “egemenlik” ilişkisi orada üretiliyor ve oradan devlete, iktidara doğru yayılmaya başlıyor. Ve ona bağlı bir ahlak sistemi doğuyor.

İşin temeline, tarihine inip doğru yorumlamak ve tedbirler almak, buna göre bir eğitim sistemiyle, medya diliyle, siyaset üslubuyla desteklenen kapsamlı bir proje hazırlamakla sorun çözülmeye başlanabilir.

– Siz bunu çalışmaya devam ediyor musunuz?

Evet, bu bizim için en önemli konulardan biri. Yoksa kadın eşbaşkanlar “süs olsun” diye yanımızda durmuyor. Uyguladığımız “yüzde 50 cinsiyet kotası” dünyada kimsede yok. Eşbaşkanlık var, çeşitli kotalar var, ama cinsiyetle ilgili “yarı yarıya” ilkesini benimsemeye kimse cesaret etmedi dünyada. Eşbaşkanlıktan yerel düzeyde en alt yöneticiye kadar her düzeyde yüzde 50 kotası da sadece bizde.

– Buna tepki gösterenler var mı?

Var tabii ki. Ama bunlar tarihsel bir kırılmayı yaratmak için alınmış kararlardır. Sonuçları bu hafta, birkaç ay veya birkaç yıl içinde çıkmaz. Bunun sonuçları önümüzdeki on yıllara, yüzyıllara damgasını vuracak. Çünkü binlerce yıllık geri bir kültürün kırılması için uğraşıyoruz.

‘Barajı aşamazsak bize ve Türkiye’ye ders olsun’

Seçime parti olarak girme kararınıza dönelim. Bu konuda size bazı dost çevrelerden de eleştiriler geldi. Gerçi siz barajı aşacağınızdan emin görünüyorsunuz, ama yüzde 1 bile risk görmüyor musunuz?

Birincisi, biz kimilerinin öne sürdüğü gibi, AKP’yle anlaşma ve uzlaşma yaparak bu kararı almadık, tam tersine AKP’yi geriletmek için en büyük hamle budur diyerek bu karara vardık.

İkincisi, bizim gerçekten de barajın altında kalmamız durumumuz varsa, biz bunu hak etmişiz demektir.

Hani Temel’i asmaya götürürlerken son sözünü soruyorlar, o da “bu da bana ders olsun” diyor ya…

Biz bu kadar iddialı laflar edeceğiz, bu kadar önemli programlarımız olacak, bu kadar büyük bedeller ödemiş siyasal mücadele hareketlerinden geleceğiz ve bizim gibi mücadelerden geçmiş ittifaklarımızla beraber, devrimci sol olarak geleceğiz… Karşımızda da yolsuzluklarla rüşvetlerle, katliamlarla suçlanan ve yıpranmış 13 yıllık bir iktidar olacak… Ve biz barajı aşamayacağız!..

E biz bunu hak ediyoruz o zaman, kardeşim! O zaman “bu da bize ders olsun.”

– Ama fatura sadece size değil, bütün Türkiye’ye çıkacak?

O zaman “bütün Türkiye’ye de ders olsun…” Bizler bunu demek ki hak ediyoruz.

Bakın, ben bundan korkmamak lazım diye düşünüyorum. Türkiye, kendi özgücüne güvenmelidir, muhalif dinamiklerine güvenmelidir.

Biz bu iktidarı alt ederiz! Mesele, bu zamana kadar biz birbirimize dokunamamışız. Yani, mesela, Karadeniz’de çok ilerici, devrimci bir damar var. Ama Hakkari’ye, Diyarbakır’a, Muş’a dokunamamış yıllarca. Onlar da ona uzanamamış. Trakya Kars’la, İzmir Urfa’yla ilişki kuramamış.

‘CHP akıllı davransaydı halk iktidarı kurardık’

– Şimdi kuruyor mu?

Evet, kuruyor. Kırılma noktası cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Artık birbirine dokunanlar, uzananlar arttı.

Bu özgücümüze dayanarak biz, bırakın AKP’yi devirmeyi, Türkiye’de bir demokratik halk iktidarı kurmayı düşünüyoruz. Biz o kadar iddialıyız.

CHP akıllı davransaydı 2015’te bunu yapabilirdik. Ama anlaşılan, CHP ya seçim sonrası doğru bir çizgiye gelecek ya da aşılacak.

Ana hat, ana muhalefet HDP’dir. 2019 seçimlerinde de tek başına iktidara yürüyen bir HDP olacaktır.

– Peki, diyelim ki yüzde 9.9 oyla baraja takıldınız…

Böyle bir şey çıkmayacak. İyi bir sinerji yakaladık. Bize verilen her oy çok kıymetli, boşa gitmeyecek. HDP’ye verilen her bir oy belki 3-4 kat daha önemli, çünkü AKP’den götürecek. Onun planlarını bozacak.

Ancak seçmenlerde “HDP barajın altında kalırsa Türkiye kaosa gider” şeklinde korku yaratmak doğru değil. İnsanların inanarak, güvenerek gönülden oy vermeleri için elimizden gelen bütün samimiyeti ortaya koyacağız elbette. Ben bunun olacağına inanıyorum.

Ama diyelim ki, en kötü senaryo gerçekleştir. Barajı aşamadık. Bu bir kıyamet değildir. Buradan bir korku senaryosu çıkarılmamalıdır.

Bir defa biz parlamento dışında da kalsak, Türkiye’nin dördüncü büyük partisi olmaya devam ederiz. Sadece Meclis grubu oluşturmamış oluruz. AKP belki bundan faydalanarak kendi sandalye sayısını arttırabilir. Ama siyaset sadece parlamento değildir. Demokratik çerçevede olmak kaydıyla, meydanlarda ve sokaklarda şiddet kullanılmadan büyük kampanyalar gündeme gelecektir.

Biz erken seçim ve barajın düşürülmesi kampanyası yürürütürüz. Eminim çok geniş toplumsal kesinlerden de destek sağlarız. Hatta belki parlamentoya girmiş muhalefetin de katkısını alırız.

“Her şey kötüye gider. Bir gerileme dönemi başlar. Bu da 50 yıl, 100 yıl sürer” demeye, endişelenmeye gerek yok. İnanın, ilk yıl içinde büyük gelişmeler olur. Çünkü toplumlar baskıya, zülme karşı direnme hakkına sahiptir.

– Her durumda iyimsersiniz yani?

Evet. Hiç korkmaya, paniklemeye gerek yok. Ama doğru ve olumlu seçenek ve en büyük ihtimal, HDP’nin barajı aşarak AKP’yi geriletmesidir.

– Bunun güçlü bir ihtimal olduğunu, HDP’nin barajı aşacağını savunan Konda verilerine dayalı simülasyonlar da var. Ama seçimlere doğru birçok provokasyon gündeme gelebilir.

Olabilir tabii. Bu sadece bizim için geçerli bir risk değil. Bütün ülke için geçerli. Türkiye üzerinde içerde ve dışarda provokasyonları isteyen güçler vardır. Mesela IŞİD. Güneydeki ve doğumuzdaki ülkelerde de herkes Türkiye’nin istikrarından hoşlanmayacaktır. Provokasyon olursa burada sadece HDP hedef değildir.

‘Kobanê olayları için bizim yaptığımız özeleştiriyi Davutoğlu’ndan duymadık’

– Bir lider olarak Selahattin Demirtaş’ın yükseliş sürecine bağlı olarak size karşı bir eleştiri ve yıpratma dalgası da ortaya çıktı. Özellikle de Kobanê olaylarında. Bu konuda sizin herhangi bir özeleştiriniz var mı?

Özeleştiri yaptık. İlk günden beri yaptık. Halklarımıza karşı bizim sorumluluğumuz vardı, daha dikkatli davranmalıydık dedim. Ben bu değerlendirmeyi, özeleştirimizi canlı yayınlarda, toplantılarda defalarca yaptım.

Ama olaylarda asıl sorumlu olan hükümetin başkanı, Başbakan Davutoğlu‘nun ağzından bir özeleştiri duyamadık. Asıl mesele de bu. İçişleri Bakanlığı, kolluk kuvvetleri bize bağlı değil ki. Üstelik ilk ölüme yol açan, şiddet olayının ateşini ilk yakan polisti.

Sonuçta 6 Hüdapar’lı ve 36 HDP’li yaşamını yitirdi. Bu bize karşı bir psikolojik harekâttı.

Türkiye’nin batısındakiler, Müslümanlar, laikler, Alevisi de, Müslüman olmayanı da bence şunu sormalı: Kobanê eylemleri kime karşıydı?

Gericiliğe, yobazlığa, faşizme, IŞİD’e karşıydı; onunla işbirliği yapan AKP zihniyetine karşıydı.

Batı’da yaşayan, kendini solcu ve sosyal demokrat olarak tanımlayan güçlerin bir kısmının bizim IŞİD’e karşı mücadelemizden niye bu kadar rahatsız olduğunu anlayabilmiş değilim.

Kobane’de IŞİD’i durdurabilmiş bir hareketi niye suçlarlar? Kutlamaları gerekmez mi?

– Kürt hareketi çok örgüt çıkardı. Belki uzun bir geçmişi yok henüz, ama şimdiye kadarki gidişine bakarak HDP’den memnun musunuz?

Evet, farklı denemelerimiz olmuştur. HDP başarılı bir örgütlenme oldu. “Türkiyelileşme” açısından da öyle. Türkiye’nin fotoğrafına uyan, içinde zengin bir çeşitliliği taşıyan bir tek HDP’dir ve HDP dışında Türkiyeli parti yoktur.

AKP Türk-İslamcı damar üzerinden yürür. CHP de ağırlıklı olarak ulusalcı Türk kimliği üzerinden. MHP zaten milliyetçi Türk partisidir.

Bütün kimlik, inanç ve mezhepleri birleştirmeyi hem fiziki, hem ideolojik olarak başarabilmiş, eşitler arası ilişki kurmuş tek parti HDP’dir. Bütün kimlikleri buluşturmayı başarabilmiş bir partidir. Aynen Türkiye’nin kendi gerçeği gibidir.

– Eskiden daha çok “Kürt partisi” olarak görünen örgütünüz, şimdi daha çok “sol parti”, “sol muhalafet” olarak algılanıyor. Özellikle de sizin liderliğinizle birlikte…

Ben geçmiş dönemde Kürt kimliği üzerinden, kimlik odaklı siyaset yapılmasını yanlış görmedim. Çünkü ihtiyaçtı. İnkâr edilmiş, yok sayılmış bir kimliği görünür hâle getirmek için kimlik odaklı siyaset yapmak zorundasınız. Ama şimdi durum, ulusal düzeyde siyaset yapmayı kolaylaştırıyor artık.

Yalnızca kimlik odaklı değil, aynı zamanda sınıf odaklı siyaset yapmanın şartları bugün daha uygun. Bu, bütün kimliklerin kurtuluşunu da kolaylaştırıyor. Türkiye’de devrimciler arasında 60’lı, 70’li, 80’li yıllarda “ulusal hedefler mi, sınıfsal hedefler mi” anlaşmazlığı vardı. Bazı siyasi hareketler ulusal hedefleri başa koymuştu.

Şimdi ikisini birlikte götürmek çok daha makul, kolay ve gerçekçi. O yüzden cumhurbaşkanı seçimlerinden başlayarak bu çizgi güçleniyor. Genel seçimlerde bunu daha görünür, daha somut hale getireceğiz. Önermelerimizde, siyasetimizde, ekonomik yaklaşımlarımızda, projelerimizde daha iyi görünecek.

Öcalan-Demirtaş rekabeti tartışması psikolojik harekât’

– Kimileri de “Öcalan-Demirtaş rekabeti” konusunu gündeme getiriyor…

Gereksiz ve boş bir tartışmadır. AKP çevreleri bunu psikolojik bir harekât unsuru olarak kullanıyorlar. Sayın Öcalan barış sürecinde son derece ciddi ve fedakâr bir tutum içerisindedir. Barışı savunan her siyasetçinin kendisinin bu çabasına destek olması gerekir. Biz de elimizden geldiğince barış mücadelesine katkı sunuyoruz.

Bir zamanlar “siyasette liderlik dışında farklı bir konumda olmak”tan bahsederken, şimdi siyasetin tam merkezindesiniz. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Kahvaltıda ne yediğinizi sormayacağım ama, günde kaç saat uyuyorsunuz?

Ağır bir sorumluluk ve vebalin altına girdik. Neredeyse tam gün, tam saat çalışıyoruz. Bazen günde 20 ayrı görüşme yapmak gerekiyor. İki gün uyumadığım oluyor. Yalnız ben de değil. Eşbaşkanımız, vekillerimiz, bütün yönetimimiz, il ve ilçe teşkilatlarımız da böyle yoğun bir tempoyla çalışıyor.

Sorumluluğumuz büyük. Görevimiz sadece AKP’yi geriletmek değil. Bunu kimileri gibi “AKP gibi davranarak” yapmayı da amaçlamıyoruz.  Alternatif bir demokratik programı topluma sunmak istiyoruz.

Başarırsak bu sadece HDP’nin zaferi olmayacak, bütün ilericilerin zaferi olacak.

HDP, şimdiye kadar deneyimlenen bütün girişimlerin en kapsamlısı, en geniş cephesi ve en başarılısı olarak, inanç kesimlerini de hak, adalet, eşitlik ve barış ilkelerinde buluşturarak, güncellenmiş bir sol hareket olarak Türkiye siyaset sahnesine damgasını vuracak.

Böylece uzun yıllar sonra, belki de TİP’ten bu yana ilk kez bir sol hareket, siyaset sahnesine gümbür gümbür ağırlığını koymuş olacak.

Hakan Aksay 25.02.2015

T24

Osman Sonant: Bu kardeşin bir tahtası eksik!

0

Osman Sonant, “Leyla ile Mecnun”un ardından yine Onur Ünlü’nün imzasını taşıyan “Beş Kardeş” dizisiyle seyirci karşısına çıktı. Dördüncü kardeş Orhan’ı canlandıran oyuncuya göre bu karakterin ‘bir tahtası eksik’!

* “Beş Kardeş” başladı, hayırlı olsun diyerek başlayalım biz de röportajımıza. Nasıl gidiyor çekimler?  

– Teşekkür ederim. Çekimler çok iyi gidiyor. Ekim ayında başlamıştık, eğlenceli şekilde devam ediyor.

* Siz, kardeşlerden Orhan’ı canlandırıyorsunuz…

– Evet, Orhan dördüncü kardeş. Bodyguard olarak çalışıyor. Bir yandan da müziğe merakı var, şarkıcı olmak istiyor. Çalıştığı mekânda sahneye çıkan assolisti kıskanıyor hatta. Çok yardımsever biri aslında ama diğer kardeşlerine göre bir tahtası eksik. (Gülüyor) Bir de beş kardeşin dördüncüsü şanssızdır ya… Prens olacağını düşünürken bir anda beşinci kardeş gelir ve tahtı elinden alınır. Orhan da o durumda.

* Orhan’ın kardeşleriyle arası nasıl?

– Kardeşlerin çok enteresan ilişkileri var. Birbirlerinin hayatlarıyla çok ilgili değiller gibi. Herkes kendi derdinde.

EVLENMELERİ İÇİN ÇATLAK EŞLER LAZIM

* Peki evin tüm yükünü sırtlayan Sait’le (Serkan Keskin) ilişkisi nasıl?

– Biliyorsunuz anne ve babaları depremde ölmüş, o günden beri Sait kardeşlerine hem annelik hem babalık yapmış. Sait, Orhan’ın hayatında da çok önemli bir yerde. Hem baba gibi, hem akıl hocası.

* Kardeşlerin hepsi bekar, evliliğe sıcak bakan yalnızca Sait mi?

– Diğerleri çok da evlenecek gibi değiller açıkçası. Evlenebilmeleri için anca kendileri gibi çatlak eşler bulmaları gerekiyor. Ama zamanla hepsinin duygusal dünyaları ekrana yansıyacak.

MAHALLE DİZİSİ OLDUĞUNDAN UÇUK KAÇIK DURUMLAR YOK

* Orhan’ın şarkıcı olmak istediğini söylediniz. Amacına ulaşabilecek mi, yoksa hep hayal olarak mı kalacak bu istek?

– Şarkı söylemeye başlayacak. Ama tavernada. Sonrasında ne olacağını ise bilmiyorum.

* Normalde sesiniz nasıldır, şarkı söyler misiniz?

– Normalde söylerim ama dizide “Orhan nasıl söyler”den yola çıkarak okudum şarkıları. Şarkıcı olamayacak gibi söylemesi gerekiyor çünkü. ‘Yapamamayı’ göstermek biraz zor. Ben yakıştırdığımı düşünüyorum.

* Komedi işi, diğer türlere göre daha mı zor?

– Bu işte komedi olsun diye komedi yapılmıyor. Karakterlerin, yapısal özelliklerinin tam tezatı durumlara düşmelerinden çıkan bir komedi var dizide. Mahalle dizisi olduğu için de çok uçuk kaçık durumlar olmuyor. O yüzden kendimizi tutmak zorunda kalıyoruz.

* “Leyla ile Mecnun” dizisinden çok kişi var ekipte. Adaptasyon sorunu olmamıştır sanırım…

– Yönetmenimiz Onur Ünlü, ikinci yönetmenimiz Erkan Tunç, Serkan Keskin ve benim dışımda rejiden bazı arkadaşlar var. Leyla kadrosu dediğimiz şey bu kadar. Ama diğer oyuncular da Onur Ünlü’nün filmlerinde oynamış arkadaşlar. Birbirimizi tanıdığımız için, dediğiniz gibi bir adaptasyon sorunu yaşamadık. Bu ekipteki oyuncuların birçoğunun oyunculukla derdi çok benzer. Bu dert benzerliği çalışma arkadaşlığına dönüşünce, çok verimli hale geliyor.

BU SEFER SETTE ERKEK HAKİMİYETİ YOK

* Setinizde bir erkek hakimiyeti mi var?

– Bu sefer yok! Önceki dizide en çok eleştirildiğimiz konu buydu, “Erkek dizisi yapıyorsunuz, sap gibi takılıyorsunuz” diyorlardı. Gerçekten de öyleydi. Koğuş gibiydik. Arada hikâyeye bir tane kız girince nefes alıyorduk. Şimdi öyle değil ama, çok güzel kızlarımız var. Hepsi de iyi oyuncular, çok şanslıyız.

FİLMİM FESTİVALLERE KATILACAK

* Dizinin yanında sinema filmi projeleriniz var mı?

– Murat Saraçoğlu yeni bir film çekti, orada oynadım. Bağımsız bir film, festivallere gidecek.

Büşra BOZOK AYTEK 22 Şubat 2015

HÜRRİYET

 

Osman Sonant: Bu kardeşin bir tahtası eksik!

0

Osman Sonant, “Leyla ile Mecnun”un ardından yine Onur Ünlü’nün imzasını taşıyan “Beş Kardeş” dizisiyle seyirci karşısına çıktı. Dördüncü kardeş Orhan’ı canlandıran oyuncuya göre bu karakterin ‘bir tahtası eksik’!

* “Beş Kardeş” başladı, hayırlı olsun diyerek başlayalım biz de röportajımıza. Nasıl gidiyor çekimler?  

– Teşekkür ederim. Çekimler çok iyi gidiyor. Ekim ayında başlamıştık, eğlenceli şekilde devam ediyor.

* Siz, kardeşlerden Orhan’ı canlandırıyorsunuz…

– Evet, Orhan dördüncü kardeş. Bodyguard olarak çalışıyor. Bir yandan da müziğe merakı var, şarkıcı olmak istiyor. Çalıştığı mekânda sahneye çıkan assolisti kıskanıyor hatta. Çok yardımsever biri aslında ama diğer kardeşlerine göre bir tahtası eksik. (Gülüyor) Bir de beş kardeşin dördüncüsü şanssızdır ya… Prens olacağını düşünürken bir anda beşinci kardeş gelir ve tahtı elinden alınır. Orhan da o durumda.

* Orhan’ın kardeşleriyle arası nasıl?

– Kardeşlerin çok enteresan ilişkileri var. Birbirlerinin hayatlarıyla çok ilgili değiller gibi. Herkes kendi derdinde.

EVLENMELERİ İÇİN ÇATLAK EŞLER LAZIM

* Peki evin tüm yükünü sırtlayan Sait’le (Serkan Keskin) ilişkisi nasıl?

– Biliyorsunuz anne ve babaları depremde ölmüş, o günden beri Sait kardeşlerine hem annelik hem babalık yapmış. Sait, Orhan’ın hayatında da çok önemli bir yerde. Hem baba gibi, hem akıl hocası.

* Kardeşlerin hepsi bekar, evliliğe sıcak bakan yalnızca Sait mi?

– Diğerleri çok da evlenecek gibi değiller açıkçası. Evlenebilmeleri için anca kendileri gibi çatlak eşler bulmaları gerekiyor. Ama zamanla hepsinin duygusal dünyaları ekrana yansıyacak.

MAHALLE DİZİSİ OLDUĞUNDAN UÇUK KAÇIK DURUMLAR YOK

* Orhan’ın şarkıcı olmak istediğini söylediniz. Amacına ulaşabilecek mi, yoksa hep hayal olarak mı kalacak bu istek?

– Şarkı söylemeye başlayacak. Ama tavernada. Sonrasında ne olacağını ise bilmiyorum.

* Normalde sesiniz nasıldır, şarkı söyler misiniz?

– Normalde söylerim ama dizide “Orhan nasıl söyler”den yola çıkarak okudum şarkıları. Şarkıcı olamayacak gibi söylemesi gerekiyor çünkü. ‘Yapamamayı’ göstermek biraz zor. Ben yakıştırdığımı düşünüyorum.

* Komedi işi, diğer türlere göre daha mı zor?

– Bu işte komedi olsun diye komedi yapılmıyor. Karakterlerin, yapısal özelliklerinin tam tezatı durumlara düşmelerinden çıkan bir komedi var dizide. Mahalle dizisi olduğu için de çok uçuk kaçık durumlar olmuyor. O yüzden kendimizi tutmak zorunda kalıyoruz.

* “Leyla ile Mecnun” dizisinden çok kişi var ekipte. Adaptasyon sorunu olmamıştır sanırım…

– Yönetmenimiz Onur Ünlü, ikinci yönetmenimiz Erkan Tunç, Serkan Keskin ve benim dışımda rejiden bazı arkadaşlar var. Leyla kadrosu dediğimiz şey bu kadar. Ama diğer oyuncular da Onur Ünlü’nün filmlerinde oynamış arkadaşlar. Birbirimizi tanıdığımız için, dediğiniz gibi bir adaptasyon sorunu yaşamadık. Bu ekipteki oyuncuların birçoğunun oyunculukla derdi çok benzer. Bu dert benzerliği çalışma arkadaşlığına dönüşünce, çok verimli hale geliyor.

BU SEFER SETTE ERKEK HAKİMİYETİ YOK

* Setinizde bir erkek hakimiyeti mi var?

– Bu sefer yok! Önceki dizide en çok eleştirildiğimiz konu buydu, “Erkek dizisi yapıyorsunuz, sap gibi takılıyorsunuz” diyorlardı. Gerçekten de öyleydi. Koğuş gibiydik. Arada hikâyeye bir tane kız girince nefes alıyorduk. Şimdi öyle değil ama, çok güzel kızlarımız var. Hepsi de iyi oyuncular, çok şanslıyız.

FİLMİM FESTİVALLERE KATILACAK

* Dizinin yanında sinema filmi projeleriniz var mı?

– Murat Saraçoğlu yeni bir film çekti, orada oynadım. Bağımsız bir film, festivallere gidecek.

Büşra BOZOK AYTEK 22 Şubat 2015

HÜRRİYET

 

Mehmet Ali Çelebi, Hürriyet’e Konuştu

0

Eskimiş bütün siyasi anlayışlar yenilenmeli
Mehmet Ali Çelebi, birliğinde gözaltına alındığında tarih, Eylül 2008’di. Geleceğin generalleri arasında gösteriliyordu. Ancak o, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ilk muvazzaf subay oldu. ‘Sehven’ olayıyla tanınan Teğmen Çelebi’nin 16.5 yıl hapis cezasına çarptırıldığı dosya Yargıtay’da bekleyedursun, o TSK’dan emekli oldu ve siyasete girme kararı aldı.

Eskiden halinizi hatırınızı soranlara “Kılıç gibiyim” diyordunuz. Artık asker değilsiniz, verdiğiniz yanıt ne oluyor?

Siyasete atılmakla birlikte, artık zulmedilen insan konumundan zulmedilen, acı çeken halkı temsil etme noktasına doğru ilerlemek amacındayım. O yüzden artık benim değil de halkın nasıl olduğu daha önemli.

Üniformanızı teslim ederken ne hissettiniz?

Kolay olmadı. 13 yaşında asker ocağına girdim. Üniformayı ilk giydiğimde geçmişin unutulmaz zaferleri, geleceğin umutları körpe bedenimde can bulmuştu. Hasdal zindanlarında Mustafa Kemal’in askeri olmanın sadece bir üniforma değil aynı zamanda bir ruh meselesi olduğunu anladım. Ödenen bedelleri, halkın desteğini gördükçe onlar için çalışmanın, direndiğimiz değerler için çaba göstermenin başka yolları olduğunu fark ettim: Genç bir yurttaş olarak siyasete girmek gibi.

Sizinle ilgili şöyle bir başlık atıldı: “Savaş helikopteri verilmedi, milletvekili oluyor.” Her şey bu kadar basit mi gelişti?

Hayır, TSK’nın kasten beni uçurmaması gibi bir durum söz konusu olmadı. İkinci tahliye sonrası atandığım birlik nedeniyle aktif uçuş yapmadım. TSK’da davanız devam ettiği sürece aynı rütbede kalıyorsunuz. Sıra arkadaşlarım yükselirken benim bu konumda kalmam, ideallerime tersti. İçerideki tüm kumpas mağdurları çıkana kadar mücadeleyi devam ettireceğim. Bu da elbette muvazzaf bir subay olduğum için TSK açısından sorun yaratıyordu. Elimi taşın altına daha çok koyabilmek adına ayrılma ve siyasete girme kararı aldım.

Milletvekili adaylığı teklifinin Kılıçdaroğlu’ndan geldiği yazılmıştı.

Hayır, bu kararı halkın yoğun talebi doğrultusunda kendi başıma aldım.

Eylül ayında bir araya geldiğimizde “Tutuklandıktan sonra vebalı gibi davrananlar oldu. Tek bir paşa çıkıp aileme ‘Geçmiş olsun’ demedi” demiştiniz. TSK’dan ayrılmanızda bu muamelenin payı var mı?

Elbette var. Bedel ödeyenlerin yalnızlığı, kumpaslara zamanında uyanılamaması ve tepki verilememesi hayli yaralayıcı oldu. İçeri atılan subaylar olarak yalnızdık ama davamızda haklıydık, kumpasa uğramıştık ve ettiğimiz subay yeminine sadık kalarak cumhuriyet değerlerini canla başla savunduk.

İlk tutuklanmanızın üzerinden altı yıl geçti. Bugün Ergenekon sözünü duyduğunuzda aklınızdan geçen ilk kelime ne oluyor?

‘Kumpas.’ 2008’de Ankara’da bir muhabirin “Ergenekon Terör Örgütü’yle bağlantılı olduğunuz iddia ediliyor” sorusuna verdiğim yanıt “Hayır, Mustafa Kemal’le bağlantım var” olmuştu. Kumpas, davaların tümünün
özetidir.

CHP’den aday adayı oldunuz. Partideki hangi boşluğu doldurmaya çalışacaksınız?

CHP, şimdilerde özgürleştirici ve eşitleştirici demokrasi anlayışını hayata geçirmeyi tasarlıyor. Bu mücadeleye elimden geldiğince destek vereceğim. Gençlik siyaseti yönünde ilerlemek istiyorum. Bu, sadece gençlerin siyasete katılması değil, eskimiş tüm siyasi anlayışların yenilenmesi ve gençleşmesi anlamına geliyor. Örneğin Gezi, hayli önemli bir deneyimdi. Bize yeni bir siyasi ufuk çizdi: Çevreci, özgürlükçü, barışçı, birlikte karar almacı
ve birlikte yaşamacı.

ÇARŞI CANDIR

Futbol lisansınız var, koyu Beşiktaşlısınız. Size Çarşı desem?

“Candır, canımızdır” derim.

Hasdal’da 2.5 yıl boyunca 500 kitap okuduğunuzu duymuştum. Sizin için en önemli kitap?

Çoğunlukla tarih kitapları. Ama felsefe kitapları da beni çok geliştirdi, ufkumu açtı. Özellikle Nietzsche’nin, Spinoza’nın ve Descartes’ın kitapları… Son dönem filozoflarından da Alain Badiou, Slavoj Zizek ve Jean-Luc Nancy’yi takip ediyorum.

O PKK’LI BANA KİTAP İMZALATTI

Hasdal’da size “Komutan sizinki siyasi dava” diyen PKK’lıyı yeniden gördünüz mü?

İnsanları o konumlara nelerin getirdiğini düşünmeden hareket ettiğim zamanlar oldu. Cezaevinde yakın bildiklerim benden uzak dururken PKK’lı dediğimiz kişi gerçeği ifade ediverdi ve sonra kitap fuarında bana kitap imzalattı. İmzadan sonra bana kendini tanıttı, şaşırdım. Beni uzaktan bir süre daha izledi ve gitti. Şimdilerde ne yapıyor, bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: Eline kan bulaşmamış, insan öldürmemiş herkesi kazanmak önemli. Duygudaşlıklar ve yürek zincirleri inşa etmek kıymetli.

O BENİM MUCİZEM

Mehmet Çelebi’nin eşi Kezban Merey Çelebi, Silivri’de başlayan aşklarını şu sözlerle anlatıyor: Aşkın başlaması bana göre doğduğum anda başlayan bir şey… Kendimi bildim bileli (tanımazken bile) sevdiğim ama Silivri duruşma salonunda tanışmamızla somut bir hale geçen bir sevgi bu… 16,5 yıl gibi niceliksel yaklaşım sonsuzluğa yayılmış bir aşk için öyle manasız ki! Ben Mehmet Ali ile zaten birdim, aramızda olan duvarlar ise sadece bedenlerimizi ayrı tutabilirdi. Hasdal Cezaevi görüş salonunda gelen beklenmedik evlilik teklifi ömrümce unutamayacağım anlardan biriydi. O benim mucizem.

İpek İZCİ / Fotoğraflar: Rıza ÖZEL 24 Şubat 2015

 

Mehmet Ali Çelebi, Hürriyet’e Konuştu

0

Eskimiş bütün siyasi anlayışlar yenilenmeli
Mehmet Ali Çelebi, birliğinde gözaltına alındığında tarih, Eylül 2008’di. Geleceğin generalleri arasında gösteriliyordu. Ancak o, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan ilk muvazzaf subay oldu. ‘Sehven’ olayıyla tanınan Teğmen Çelebi’nin 16.5 yıl hapis cezasına çarptırıldığı dosya Yargıtay’da bekleyedursun, o TSK’dan emekli oldu ve siyasete girme kararı aldı.

Eskiden halinizi hatırınızı soranlara “Kılıç gibiyim” diyordunuz. Artık asker değilsiniz, verdiğiniz yanıt ne oluyor?

Siyasete atılmakla birlikte, artık zulmedilen insan konumundan zulmedilen, acı çeken halkı temsil etme noktasına doğru ilerlemek amacındayım. O yüzden artık benim değil de halkın nasıl olduğu daha önemli.

Üniformanızı teslim ederken ne hissettiniz?

Kolay olmadı. 13 yaşında asker ocağına girdim. Üniformayı ilk giydiğimde geçmişin unutulmaz zaferleri, geleceğin umutları körpe bedenimde can bulmuştu. Hasdal zindanlarında Mustafa Kemal’in askeri olmanın sadece bir üniforma değil aynı zamanda bir ruh meselesi olduğunu anladım. Ödenen bedelleri, halkın desteğini gördükçe onlar için çalışmanın, direndiğimiz değerler için çaba göstermenin başka yolları olduğunu fark ettim: Genç bir yurttaş olarak siyasete girmek gibi.

Sizinle ilgili şöyle bir başlık atıldı: “Savaş helikopteri verilmedi, milletvekili oluyor.” Her şey bu kadar basit mi gelişti?

Hayır, TSK’nın kasten beni uçurmaması gibi bir durum söz konusu olmadı. İkinci tahliye sonrası atandığım birlik nedeniyle aktif uçuş yapmadım. TSK’da davanız devam ettiği sürece aynı rütbede kalıyorsunuz. Sıra arkadaşlarım yükselirken benim bu konumda kalmam, ideallerime tersti. İçerideki tüm kumpas mağdurları çıkana kadar mücadeleyi devam ettireceğim. Bu da elbette muvazzaf bir subay olduğum için TSK açısından sorun yaratıyordu. Elimi taşın altına daha çok koyabilmek adına ayrılma ve siyasete girme kararı aldım.

Milletvekili adaylığı teklifinin Kılıçdaroğlu’ndan geldiği yazılmıştı.

Hayır, bu kararı halkın yoğun talebi doğrultusunda kendi başıma aldım.

Eylül ayında bir araya geldiğimizde “Tutuklandıktan sonra vebalı gibi davrananlar oldu. Tek bir paşa çıkıp aileme ‘Geçmiş olsun’ demedi” demiştiniz. TSK’dan ayrılmanızda bu muamelenin payı var mı?

Elbette var. Bedel ödeyenlerin yalnızlığı, kumpaslara zamanında uyanılamaması ve tepki verilememesi hayli yaralayıcı oldu. İçeri atılan subaylar olarak yalnızdık ama davamızda haklıydık, kumpasa uğramıştık ve ettiğimiz subay yeminine sadık kalarak cumhuriyet değerlerini canla başla savunduk.

İlk tutuklanmanızın üzerinden altı yıl geçti. Bugün Ergenekon sözünü duyduğunuzda aklınızdan geçen ilk kelime ne oluyor?

‘Kumpas.’ 2008’de Ankara’da bir muhabirin “Ergenekon Terör Örgütü’yle bağlantılı olduğunuz iddia ediliyor” sorusuna verdiğim yanıt “Hayır, Mustafa Kemal’le bağlantım var” olmuştu. Kumpas, davaların tümünün
özetidir.

CHP’den aday adayı oldunuz. Partideki hangi boşluğu doldurmaya çalışacaksınız?

CHP, şimdilerde özgürleştirici ve eşitleştirici demokrasi anlayışını hayata geçirmeyi tasarlıyor. Bu mücadeleye elimden geldiğince destek vereceğim. Gençlik siyaseti yönünde ilerlemek istiyorum. Bu, sadece gençlerin siyasete katılması değil, eskimiş tüm siyasi anlayışların yenilenmesi ve gençleşmesi anlamına geliyor. Örneğin Gezi, hayli önemli bir deneyimdi. Bize yeni bir siyasi ufuk çizdi: Çevreci, özgürlükçü, barışçı, birlikte karar almacı
ve birlikte yaşamacı.

ÇARŞI CANDIR

Futbol lisansınız var, koyu Beşiktaşlısınız. Size Çarşı desem?

“Candır, canımızdır” derim.

Hasdal’da 2.5 yıl boyunca 500 kitap okuduğunuzu duymuştum. Sizin için en önemli kitap?

Çoğunlukla tarih kitapları. Ama felsefe kitapları da beni çok geliştirdi, ufkumu açtı. Özellikle Nietzsche’nin, Spinoza’nın ve Descartes’ın kitapları… Son dönem filozoflarından da Alain Badiou, Slavoj Zizek ve Jean-Luc Nancy’yi takip ediyorum.

O PKK’LI BANA KİTAP İMZALATTI

Hasdal’da size “Komutan sizinki siyasi dava” diyen PKK’lıyı yeniden gördünüz mü?

İnsanları o konumlara nelerin getirdiğini düşünmeden hareket ettiğim zamanlar oldu. Cezaevinde yakın bildiklerim benden uzak dururken PKK’lı dediğimiz kişi gerçeği ifade ediverdi ve sonra kitap fuarında bana kitap imzalattı. İmzadan sonra bana kendini tanıttı, şaşırdım. Beni uzaktan bir süre daha izledi ve gitti. Şimdilerde ne yapıyor, bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: Eline kan bulaşmamış, insan öldürmemiş herkesi kazanmak önemli. Duygudaşlıklar ve yürek zincirleri inşa etmek kıymetli.

O BENİM MUCİZEM

Mehmet Çelebi’nin eşi Kezban Merey Çelebi, Silivri’de başlayan aşklarını şu sözlerle anlatıyor: Aşkın başlaması bana göre doğduğum anda başlayan bir şey… Kendimi bildim bileli (tanımazken bile) sevdiğim ama Silivri duruşma salonunda tanışmamızla somut bir hale geçen bir sevgi bu… 16,5 yıl gibi niceliksel yaklaşım sonsuzluğa yayılmış bir aşk için öyle manasız ki! Ben Mehmet Ali ile zaten birdim, aramızda olan duvarlar ise sadece bedenlerimizi ayrı tutabilirdi. Hasdal Cezaevi görüş salonunda gelen beklenmedik evlilik teklifi ömrümce unutamayacağım anlardan biriydi. O benim mucizem.

İpek İZCİ / Fotoğraflar: Rıza ÖZEL 24 Şubat 2015

 

Mehmet Aslantuğ ve Hande Doğandemir, Hakan Gence’ye Konuştu

0

O konuşmayı çok sevmiyor, fazla röportaj vermiyor. Ama bize bir ayrıcalık yaptı ve uzun süreli suskunluğunu bu hafta başlayacak yeni dizisi ‘Racon’ için bozdu. Mehmet Aslantuğ ve başrol arkadaşı Hande Doğandemir’le buluştuk. Yeni projelerinden girdik, siyaset ve sansürden çıktık.

Kenan karakteri babasını kaybettikten sonra adaleti kendi dağıtıyor. Bu mümkün mü?
– Adaleti, yargıçlar eliyle mahkemeler dağıtır. Yani devlet… Doğrusu da budur. Bunun başkaca bir alternatifi düşünülemez bile! Burada çok önemli duran soru şu elbet: “Ya gecikiyor ya da taammüden dağıtılmıyor veya dağıtılamıyorsa ne oluyor?” Cevabı çok basit: İnsanlar Kenan gibilerine gidiyor!

İktidar size ne ifade ediyor?
– Oooooo! Çok çetrefil cevapları var bu sorunun.

Olsun bir yerden başlayalım…
– Çok iktidar gördü bizim kuşak, çok!  Darbelisi, darbesizi… Ve epeyce iktidar öyküsü okuyarak büyüdük biz, dünyanın her yerinden. Özgürleştirmeyen, iyileştirmeyen, umutlandırmayan ve adaletli davranmayan hiçbir iktidar, kalıcı değildir, olmadılar ve pek de hayırlı anılmadılar. Yani demem o ki, iktidar demek ateşten gömleği de giymek demektir.

Türkiye’ye dair rahatsızlıklarınız?
– Sosyal iklimin epeydir hoyratlaşması. Vicdanını kaybetmiş öfke nöbetleri, vandallıklar, pusuculuk, kolay yoldan şöhret, makam, mevki avcılığı…

Hiç kaçıp gitmek istiyor musunuz?
– Hayır! Bu ülke bizim. Hepimizin! Sorunları çözeceğiz ve birlikte yaşamanın bir yolunu bulacağız.

Ekranda içki kadehlerinin buzlanması, dekolte meselesi… Sansürler sizi korkutuyor mu?
– Üzülüyorum ama korkutmadı, korkutmayacak da! Kötü alışkanlıkları tetiklemek veya teşvik etmekle, öykünün gerçekliğini aramaya yönelik ihtiyacı karıştırmayacağımız ortak aklı bulacağız !

Otosansür uygular mısınız?
– Başkalarının hayatını taciz etmemek için kendi hayatımı kontrol altında tutuyorum elbette. Bu otosansür değil! Ben, bu özen ve dikkatle yaşayan, geleneklerini önemseyen bir kültürün çocuğuyum. Terbiyeli olmak bize binlerce yılın mirası. Bahçe kapısına kadar geçirilmediğimiz eve misafir olmaz, bahçe kapısından önce kapıyı kapatmayız mesela.

Geleceğe dair umudunuz var mı?
– Olmaz olur mu? Babayım ben, evlat yetiştiriyorum.

Çok röportaj vermiyorsunuz. Dışarıdan durgun ve sıkıcı görünüyorsunuz… Neden bu kadar ketumsunuz?
– Vay! Güzel oldu bu! Ben de diyorum, etraf niye göbek atıyor sürekli! Ben kimim, burası neresi? Valla ne desem bilemedim!

COŞKULARIM VE HÜZÜNLERİM KARADENİZ GİBİ

“İnsanlar yetiştikleri iklimlere benzer” demişsiniz. Sizin de çocukluğunuz Karadeniz’de geçmiş. Karadeniz gibi bir adam mısınız?
– Coşkularım öyledir, hüzünlerim de… Dostluklarım ve ilişkilerim Karadeniz iklimine benzemez! (Temel’e not:  İklim diyorum ha, yanlış anlaşılmasın! Havası yani, insanı değil!)

Hayatın nasıl bir dönemindesiniz?
– Dingin ama ihtiyaç halinde enerjisi yerinde adamlardanım! Şafak vakti yola da çıkar, dağ başında çadır da açarız evelallah!

Yeni diziniz Racon’un sloganı ‘Ailem İçin’. Siz aileniz için neler yaparsınız?
– Her şeyi. Son nefesime kadar!

Oğlunuz 15 yaşında. İlişkiniz nasıl?
– Bunu Can’a sormak gerek. Babam 48 yaşında vefat ettiğinde ben dört yaşındaydım. Sanırım 48 yaşına değin derin korkularla sarıldım oğluma. Nasıl sarıldıysam da öyle kaldım galiba. İyi eğleniriz Can’la. Bütün yeni nesil babalar gibi onlardan küçük bile olabiliriz, aniden!

Onun da sanata ilgisi var mı?
– Var elbette ama mimar da olmak istiyor. “İki mesleğim olabilir mi” diye sormuştu birkaç yıl önce! Bizim işlere güvenmiyor galiba!

İkiniz de oyuncusunuz. Odak noktası sadece sanat olan sıkıcı bir çift misiniz?
– Evet desem sıkıcı olmadığımıza ve aslında çok eğlenceli bir hayatımız olduğuna işaret eder miyim? Bilemedim şimdi yine!

Evliliğinizle ilgili birçok şey ortaya atıldı. Reddettiniz. Sizden ne istiyorlar?
– Bizden kimsenin bir şey istediği yok. Değirmen, öğütecek mısır bekler. Bizim durumumuzdaki ilişkilerden haber yapıp ticaretine dahil etmeye çalışır sistem. Satacak haber arar. Derdi sadece budur!

Arzum Hanım’la evliliğiniz şimdi nasıl gidiyor?
– Hiçbir zaman yıkacak kadar sarsılmadık. Bizi büyüten anne babalarımız gibi, sorunları büyütmedik! Başetmek mümkün olmasa ayrılırdık! Ayrılmak da evlenmek kadar doğaldır! Maymun iştahlı olmamak, birçok sorunu çözer.

Mutlu olduğunuzu açıklamak sizi bir süre sonra yoruyor mu?
– Böyle bir zorunluluk hiç hissetmedik! Gerçek olmayana bazen itiraz ettik, bazen de görmezden geldik. Hepsi bu.

Uzun zamandır evlisiniz. Sizin aşk tanımınız nedir?
– Her aşk kendi istisnasını yaşar!

SEYİRCİ KOLAY ÖYKÜLERİ SEVİYOR, BU KADAR NET!

 

‘Bir İstanbul Masalı’ Türk televizyonlarının fenomen işlerinden. Şimdi ‘Bir İstanbul Masalı’ dendiğinde aklınıza neler geliyor?
– Ozan’ın ne kadar yaşlandığı. (Ozan’a not: Sağa değul, kendume dedum.)

Neden artık o kalitede işlere çok fazla ulaşılamıyor?
– Reyting deneklerini incelemek gerek!

Yıllardır bir çok rol canlandırdınız. Son yıllarda kendini padişah sanıp sete kılıçla girenleri bile gördük. Sizin kendinizi role kaptırdığınız anlar oldu mu?
– İster misin bir sürü silahım olsun ve artık onlarla gezeyim! İşin şakası bir yana, birkaç istisna dışında böyle saçmalıklara yenilecek aktör pek yoktur! Bana gelince, hiç olmadı ama rolü bulursam üstüne yatabilir miyim acep!

Son dönemde ekrana yaptığınız işler reyting kurbanı oldu…
– Reyting sistemi halkı sever. Halk da merak ve entrikayı. ‘Veda’ da, ‘Ben Onu Çok Sevdim’ de iddialı öyküleri olan dönem işleriydi. Bütün dönem işleri gibi astarı yüzünden pahalıya mal oldu! Seyirci daha kolay tüketeceği öyküleri seviyor, bu kadar net!

HANDE DOĞANDEMİR: İnsanların düşündüklerini söylemek konusunda bile sindirilmeleri canımı acıtıyor

Hayatta nelerle derdiniz var?
– İnsana, hayvana, doğaya ve canlıya zarar veren her şeyle… En başta fiziksel ve psikolojik şiddetle, sonra da bir başkasının haklarına, hayatına müdahale eden zihniyetle derdim var.

E siz dertten ölürsünüz o zaman! Peki siyaset?
– Hayatımın tam ortasında duruyor.  Apolitik bir kuşak geldiğini düşünüyordum arkamızdan ama öyle değilmiş. Umarım yanılmayız çünkü bu düzeni onlar değiştirecek. Çok daha insani şartlarda yaşayabilirdik. Bir yerlerde bu düzen kurulmuşsa bir gün burada da olacaktır diye umuyorum. Hayatımın sonuna kadar da ne olursa olsun haklarımdan ve doğru bulduğum yoldan ayrılmam. Bu ülkede kadın, erkek, çocuk fark etmez herkesin aynı değeri gördüğü bir düzen için elimden ne geliyorsa yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim.

Peki yaşanan sansürler sizi korkutuyor mu?
– Korkutmaktan çok endişelendiriyor. İnsanların düşündüklerini söylemek konusunda bile sindirilmeleri canımı acıtıyor her insan gibi. Düşüncelerimi söylemekten korkmuyorum. Korkarsak dünyayı değiştiremeyiz ama her ne yapıyorsak da saygıyla ve kimsenin hakkını gasp etmeden yapmalıyız.

SEVGİNİN GÜCÜNE İNANIYORUM

Ankara doğumlusunuz. Siyasete ilginiz biraz da bunun sonucu mu?
–  Orada büyümüş olmanın benim insanlarla ilişkimi besleyen bir şey olduğunu düşünüyorum. Çok güzel bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdim. Ankara, sizi güzel ilişkiler kurmaya ve yaratıcı olmaya zorlayan bir şehir. Hâlâ hayatımdaki en önemli insanlar Ankara’da hayatıma dahil olan insanlar.

Her şeyi bırakıp İstanbul’a tek başınıza gelmişsiniz. Nasıl cesaret ettiniz?
– Şimdi olsa cesaret edebilir miydim bilmiyorum. Ama çok şey yapmak, çalışmak, öğrenmek isteği ve üretme aşkıyla oldu sanırım. Ayrıca bir şeyler başarmak için o cesaretin olması ve bir yerden başlamak gerek.

‘Güneşi Beklerken’den sonra yine bir baba kız hikâyesindesiniz. Bu sizin seçiminiz mi yoksa o tip roller mi geliyor?
– Açıkçası bu sefer ‘Yağmur’ karakteri için ‘ailenin kızı’ rolü demek çok doğru olmaz. Bir baba-kız hikâyesinden çok bir ailenin hikâyesi bu. Bir babanın adaletle ve ailesiyle olan ilişkisi. Bu noktada Yağmur, ailesine çok düşkün ama aynı zamanda kendi doğrularından asla vazgeçmeyecek kadar da güçlü ve isyankâr bir karakter. Çocuklar arasında belki de babasına en çok benzeyen ama kendi doğrusu için tüm ailesini karşısına alacak cesarete sahip tek kişi.

Sizin babanızla ilişkiniz buna benzer miydi?
– Hayır. Bu çok sert bir hikâye. Dolayısıyla çok sert ilişkiler barındırıyor. Bizim baba-kız olarak yumuşacık bir ilişkimiz var. Ayrıca ben herhangi bir şey için ailemi karşıma alacak kadar gözü kara biri değilim. Yağmur, ailenin en dişli karakteri. İnatçı, isyankâr ve cesaretli. İnandığı yoldan vazgeçmemek adına ailesini arkasında bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar da gözü kara. Ailesiyle ilgili ciddi zaafları var ama hayatta inandığı şeyler ailesinin önüne geçmiş ve onu bambaşka bir yola sokmuş. Ancak hayat planladığı gibi gitmiyor tabii ve ailesine dönmek zorunda kalıyor. İkilemleri çok olan zor bir karakter.

Ekranda bir kadın için yetenek kadar güzellik de büyük kriter… Sizin güzellik algısıyla aranız nasıl?
– Benim güzellikten anladığım kusursuz hatlar değil. Kendine güvenen, karizması olan ve doğal olan bana hep daha güzel gelmiştir. İçten gelen bir şey olduğunu düşünüyorum güzelliğin yoksa gerisi geçici tabii ki.  Dediğin gibi bir beklenti var ne yazık ki. Televizyona bir iş yapıyorsanız hem güzel hem de iyi bir fiziğe sahip olmanız önemli olarak görülüyor. Tabii bu yalnız televizyon için geçerli. Keşke bu tür kalıplar olmasa.

Karakterleriniz bir yana sizi hiç tanımayan birine kendinizi nasıl anlatırsınız?
– Duygusal diyebilirim. Sadece sevginin gücüne ve saygıya inanıyorum. Şükretmenin ve teşekkür etmenin çok büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum.

Racon’un diğer işlerden farkı ne?
– Hem televizyona iş hazırlayıp hem de ondan bağımsız bir şey yapıyor değiliz. Ne kadar çok izleniyorsanız, o kadar yayında kalıyorsunuz! Yarış sadece kaliteye göre kurulmuyor epeydir!

Hakan Gence 28.02.2015

HÜRRİYET KELEBEK

Mehmet Aslantuğ ve Hande Doğandemir, Hakan Gence’ye Konuştu

0

O konuşmayı çok sevmiyor, fazla röportaj vermiyor. Ama bize bir ayrıcalık yaptı ve uzun süreli suskunluğunu bu hafta başlayacak yeni dizisi ‘Racon’ için bozdu. Mehmet Aslantuğ ve başrol arkadaşı Hande Doğandemir’le buluştuk. Yeni projelerinden girdik, siyaset ve sansürden çıktık.

Kenan karakteri babasını kaybettikten sonra adaleti kendi dağıtıyor. Bu mümkün mü?
– Adaleti, yargıçlar eliyle mahkemeler dağıtır. Yani devlet… Doğrusu da budur. Bunun başkaca bir alternatifi düşünülemez bile! Burada çok önemli duran soru şu elbet: “Ya gecikiyor ya da taammüden dağıtılmıyor veya dağıtılamıyorsa ne oluyor?” Cevabı çok basit: İnsanlar Kenan gibilerine gidiyor!

İktidar size ne ifade ediyor?
– Oooooo! Çok çetrefil cevapları var bu sorunun.

Olsun bir yerden başlayalım…
– Çok iktidar gördü bizim kuşak, çok!  Darbelisi, darbesizi… Ve epeyce iktidar öyküsü okuyarak büyüdük biz, dünyanın her yerinden. Özgürleştirmeyen, iyileştirmeyen, umutlandırmayan ve adaletli davranmayan hiçbir iktidar, kalıcı değildir, olmadılar ve pek de hayırlı anılmadılar. Yani demem o ki, iktidar demek ateşten gömleği de giymek demektir.

Türkiye’ye dair rahatsızlıklarınız?
– Sosyal iklimin epeydir hoyratlaşması. Vicdanını kaybetmiş öfke nöbetleri, vandallıklar, pusuculuk, kolay yoldan şöhret, makam, mevki avcılığı…

Hiç kaçıp gitmek istiyor musunuz?
– Hayır! Bu ülke bizim. Hepimizin! Sorunları çözeceğiz ve birlikte yaşamanın bir yolunu bulacağız.

Ekranda içki kadehlerinin buzlanması, dekolte meselesi… Sansürler sizi korkutuyor mu?
– Üzülüyorum ama korkutmadı, korkutmayacak da! Kötü alışkanlıkları tetiklemek veya teşvik etmekle, öykünün gerçekliğini aramaya yönelik ihtiyacı karıştırmayacağımız ortak aklı bulacağız !

Otosansür uygular mısınız?
– Başkalarının hayatını taciz etmemek için kendi hayatımı kontrol altında tutuyorum elbette. Bu otosansür değil! Ben, bu özen ve dikkatle yaşayan, geleneklerini önemseyen bir kültürün çocuğuyum. Terbiyeli olmak bize binlerce yılın mirası. Bahçe kapısına kadar geçirilmediğimiz eve misafir olmaz, bahçe kapısından önce kapıyı kapatmayız mesela.

Geleceğe dair umudunuz var mı?
– Olmaz olur mu? Babayım ben, evlat yetiştiriyorum.

Çok röportaj vermiyorsunuz. Dışarıdan durgun ve sıkıcı görünüyorsunuz… Neden bu kadar ketumsunuz?
– Vay! Güzel oldu bu! Ben de diyorum, etraf niye göbek atıyor sürekli! Ben kimim, burası neresi? Valla ne desem bilemedim!

COŞKULARIM VE HÜZÜNLERİM KARADENİZ GİBİ

“İnsanlar yetiştikleri iklimlere benzer” demişsiniz. Sizin de çocukluğunuz Karadeniz’de geçmiş. Karadeniz gibi bir adam mısınız?
– Coşkularım öyledir, hüzünlerim de… Dostluklarım ve ilişkilerim Karadeniz iklimine benzemez! (Temel’e not:  İklim diyorum ha, yanlış anlaşılmasın! Havası yani, insanı değil!)

Hayatın nasıl bir dönemindesiniz?
– Dingin ama ihtiyaç halinde enerjisi yerinde adamlardanım! Şafak vakti yola da çıkar, dağ başında çadır da açarız evelallah!

Yeni diziniz Racon’un sloganı ‘Ailem İçin’. Siz aileniz için neler yaparsınız?
– Her şeyi. Son nefesime kadar!

Oğlunuz 15 yaşında. İlişkiniz nasıl?
– Bunu Can’a sormak gerek. Babam 48 yaşında vefat ettiğinde ben dört yaşındaydım. Sanırım 48 yaşına değin derin korkularla sarıldım oğluma. Nasıl sarıldıysam da öyle kaldım galiba. İyi eğleniriz Can’la. Bütün yeni nesil babalar gibi onlardan küçük bile olabiliriz, aniden!

Onun da sanata ilgisi var mı?
– Var elbette ama mimar da olmak istiyor. “İki mesleğim olabilir mi” diye sormuştu birkaç yıl önce! Bizim işlere güvenmiyor galiba!

İkiniz de oyuncusunuz. Odak noktası sadece sanat olan sıkıcı bir çift misiniz?
– Evet desem sıkıcı olmadığımıza ve aslında çok eğlenceli bir hayatımız olduğuna işaret eder miyim? Bilemedim şimdi yine!

Evliliğinizle ilgili birçok şey ortaya atıldı. Reddettiniz. Sizden ne istiyorlar?
– Bizden kimsenin bir şey istediği yok. Değirmen, öğütecek mısır bekler. Bizim durumumuzdaki ilişkilerden haber yapıp ticaretine dahil etmeye çalışır sistem. Satacak haber arar. Derdi sadece budur!

Arzum Hanım’la evliliğiniz şimdi nasıl gidiyor?
– Hiçbir zaman yıkacak kadar sarsılmadık. Bizi büyüten anne babalarımız gibi, sorunları büyütmedik! Başetmek mümkün olmasa ayrılırdık! Ayrılmak da evlenmek kadar doğaldır! Maymun iştahlı olmamak, birçok sorunu çözer.

Mutlu olduğunuzu açıklamak sizi bir süre sonra yoruyor mu?
– Böyle bir zorunluluk hiç hissetmedik! Gerçek olmayana bazen itiraz ettik, bazen de görmezden geldik. Hepsi bu.

Uzun zamandır evlisiniz. Sizin aşk tanımınız nedir?
– Her aşk kendi istisnasını yaşar!

SEYİRCİ KOLAY ÖYKÜLERİ SEVİYOR, BU KADAR NET!

 

‘Bir İstanbul Masalı’ Türk televizyonlarının fenomen işlerinden. Şimdi ‘Bir İstanbul Masalı’ dendiğinde aklınıza neler geliyor?
– Ozan’ın ne kadar yaşlandığı. (Ozan’a not: Sağa değul, kendume dedum.)

Neden artık o kalitede işlere çok fazla ulaşılamıyor?
– Reyting deneklerini incelemek gerek!

Yıllardır bir çok rol canlandırdınız. Son yıllarda kendini padişah sanıp sete kılıçla girenleri bile gördük. Sizin kendinizi role kaptırdığınız anlar oldu mu?
– İster misin bir sürü silahım olsun ve artık onlarla gezeyim! İşin şakası bir yana, birkaç istisna dışında böyle saçmalıklara yenilecek aktör pek yoktur! Bana gelince, hiç olmadı ama rolü bulursam üstüne yatabilir miyim acep!

Son dönemde ekrana yaptığınız işler reyting kurbanı oldu…
– Reyting sistemi halkı sever. Halk da merak ve entrikayı. ‘Veda’ da, ‘Ben Onu Çok Sevdim’ de iddialı öyküleri olan dönem işleriydi. Bütün dönem işleri gibi astarı yüzünden pahalıya mal oldu! Seyirci daha kolay tüketeceği öyküleri seviyor, bu kadar net!

HANDE DOĞANDEMİR: İnsanların düşündüklerini söylemek konusunda bile sindirilmeleri canımı acıtıyor

Hayatta nelerle derdiniz var?
– İnsana, hayvana, doğaya ve canlıya zarar veren her şeyle… En başta fiziksel ve psikolojik şiddetle, sonra da bir başkasının haklarına, hayatına müdahale eden zihniyetle derdim var.

E siz dertten ölürsünüz o zaman! Peki siyaset?
– Hayatımın tam ortasında duruyor.  Apolitik bir kuşak geldiğini düşünüyordum arkamızdan ama öyle değilmiş. Umarım yanılmayız çünkü bu düzeni onlar değiştirecek. Çok daha insani şartlarda yaşayabilirdik. Bir yerlerde bu düzen kurulmuşsa bir gün burada da olacaktır diye umuyorum. Hayatımın sonuna kadar da ne olursa olsun haklarımdan ve doğru bulduğum yoldan ayrılmam. Bu ülkede kadın, erkek, çocuk fark etmez herkesin aynı değeri gördüğü bir düzen için elimden ne geliyorsa yapıyorum ve yapmaya da devam edeceğim.

Peki yaşanan sansürler sizi korkutuyor mu?
– Korkutmaktan çok endişelendiriyor. İnsanların düşündüklerini söylemek konusunda bile sindirilmeleri canımı acıtıyor her insan gibi. Düşüncelerimi söylemekten korkmuyorum. Korkarsak dünyayı değiştiremeyiz ama her ne yapıyorsak da saygıyla ve kimsenin hakkını gasp etmeden yapmalıyız.

SEVGİNİN GÜCÜNE İNANIYORUM

Ankara doğumlusunuz. Siyasete ilginiz biraz da bunun sonucu mu?
–  Orada büyümüş olmanın benim insanlarla ilişkimi besleyen bir şey olduğunu düşünüyorum. Çok güzel bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdim. Ankara, sizi güzel ilişkiler kurmaya ve yaratıcı olmaya zorlayan bir şehir. Hâlâ hayatımdaki en önemli insanlar Ankara’da hayatıma dahil olan insanlar.

Her şeyi bırakıp İstanbul’a tek başınıza gelmişsiniz. Nasıl cesaret ettiniz?
– Şimdi olsa cesaret edebilir miydim bilmiyorum. Ama çok şey yapmak, çalışmak, öğrenmek isteği ve üretme aşkıyla oldu sanırım. Ayrıca bir şeyler başarmak için o cesaretin olması ve bir yerden başlamak gerek.

‘Güneşi Beklerken’den sonra yine bir baba kız hikâyesindesiniz. Bu sizin seçiminiz mi yoksa o tip roller mi geliyor?
– Açıkçası bu sefer ‘Yağmur’ karakteri için ‘ailenin kızı’ rolü demek çok doğru olmaz. Bir baba-kız hikâyesinden çok bir ailenin hikâyesi bu. Bir babanın adaletle ve ailesiyle olan ilişkisi. Bu noktada Yağmur, ailesine çok düşkün ama aynı zamanda kendi doğrularından asla vazgeçmeyecek kadar da güçlü ve isyankâr bir karakter. Çocuklar arasında belki de babasına en çok benzeyen ama kendi doğrusu için tüm ailesini karşısına alacak cesarete sahip tek kişi.

Sizin babanızla ilişkiniz buna benzer miydi?
– Hayır. Bu çok sert bir hikâye. Dolayısıyla çok sert ilişkiler barındırıyor. Bizim baba-kız olarak yumuşacık bir ilişkimiz var. Ayrıca ben herhangi bir şey için ailemi karşıma alacak kadar gözü kara biri değilim. Yağmur, ailenin en dişli karakteri. İnatçı, isyankâr ve cesaretli. İnandığı yoldan vazgeçmemek adına ailesini arkasında bırakıp yeni bir hayat kuracak kadar da gözü kara. Ailesiyle ilgili ciddi zaafları var ama hayatta inandığı şeyler ailesinin önüne geçmiş ve onu bambaşka bir yola sokmuş. Ancak hayat planladığı gibi gitmiyor tabii ve ailesine dönmek zorunda kalıyor. İkilemleri çok olan zor bir karakter.

Ekranda bir kadın için yetenek kadar güzellik de büyük kriter… Sizin güzellik algısıyla aranız nasıl?
– Benim güzellikten anladığım kusursuz hatlar değil. Kendine güvenen, karizması olan ve doğal olan bana hep daha güzel gelmiştir. İçten gelen bir şey olduğunu düşünüyorum güzelliğin yoksa gerisi geçici tabii ki.  Dediğin gibi bir beklenti var ne yazık ki. Televizyona bir iş yapıyorsanız hem güzel hem de iyi bir fiziğe sahip olmanız önemli olarak görülüyor. Tabii bu yalnız televizyon için geçerli. Keşke bu tür kalıplar olmasa.

Karakterleriniz bir yana sizi hiç tanımayan birine kendinizi nasıl anlatırsınız?
– Duygusal diyebilirim. Sadece sevginin gücüne ve saygıya inanıyorum. Şükretmenin ve teşekkür etmenin çok büyük bir erdem olduğunu düşünüyorum.

Racon’un diğer işlerden farkı ne?
– Hem televizyona iş hazırlayıp hem de ondan bağımsız bir şey yapıyor değiliz. Ne kadar çok izleniyorsanız, o kadar yayında kalıyorsunuz! Yarış sadece kaliteye göre kurulmuyor epeydir!

Hakan Gence 28.02.2015

HÜRRİYET KELEBEK

Adil Serdar Saçan: “Kılıçdaroğlu’nu Cemaat konusunda uyardım”

0

İstanbul Organize Suçlarla Mücadele ve Kaçakçılık Şubesi Eski Müdürü Adil Serdar Saçan, ismi Hrant Dink cinayeti nedeniyle sık sık gündeme gelen dönemin Trabzon Emniyet Müdürü, eski EGM İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in gözaltına alınmasıyla ilgili Çağdaş Ses’e önemli açıklamalarda bulundu.

Hrant Dink suikastinde Ramazan Akyürek’in ihmallerinin çok büyük olduğunu yeniden kaydeden Saçan, Sabri Öz’ün devlet içindeki Fethullahçı cemaat yapılanmasını kaleme aldığı İn kitabını, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ile cemaat üzerine gerçekleştirdiği görüşmesini, oğluyla birlikte uğradığı suikast girişimini ve İç Güvenlik Yasa tasarısının arka planını CagdasSes.com’dan Erman Çimen’e anlattı.

İşte Adil Serdar Saçan’ın olay yaratacak o açıklamaları:

RAMAZAN AKYÜREK’İN HRANT DİNK CİNAYETİNDE BÜYÜK İHMALİ VAR

-Ramazan Akyürek’in Hrant Dink olayında çok büyük ihmalleri var. Bunu daha önce katıldığım televizyon programlarında da söyledim. Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine bir yazı da yazdım, “Dink cinayetini kapattılar” dedim. Orada açık açık yazmıştım Ramazan Akyürek’in suçlu olduğunu. Bana tazminat davası açtılar ve davayı bana kaybettirdiler, kendi hâkimleriyle beraber. Sonraki süreçte yazdığım her şey doğru çıktı.

RAMAZAN AKYÜREK FETHULLAHÇI EYLEMCİ GRUBUN BAŞI

-Ramazan Akyürek Fethullahçı eylemci grubun başı. Gerek Hrant Dink cinayeti gerekse Rahip Santoro cinayeti gibi olaylarda direkt onun ilgisi var. Kendisini kurtarmaya çalışıyor ama takibe almayan ve göz yuman odur. Yargılanmasına geç bile kalındı. Biz daha önce de birçok defa söyledik ama bizler gibi Atatürkçüleri meslekten attırmak ve cezaevlerine atmak gibi eylemler uyguladılar.

-Bu Fethullahçı yapıya her zaman dikkat etmek gerek. 2001’de Akbil operasyonunu yaptık. 28 Şubat’a karşı çıktıkları için bastığımızı iddia ettiler. Olay tamamen hırsızlıkla alakalıydı. Büyükşehir Belediyesi ihaleye fesat karıştırdıkları, yolsuzluk yaptıkları için biz o operasyonu yaptık.

DEVLETİ ELİNDE BULUNDURAN ÖTEKİNİ TASFİYE EDER

-Sonrasında açılan davalar oldu. Benim mahkemeye sunduğum dokümanlarda Ramazan Akyürek ile ilgili bilgiler de vardı. Ben bunları mahkemede anlattım ama Savcı da taraf tuttuğundan ispatlayamadım. Kendini savunma maksadıyla iftira atıyor dediler. Hep beraber hareket ettiler ama sonunda kılıçlar çekildi ve güç kavgasına dönüştü. Devleti elinde bulunduran ötekini tasfiye eder. Etti de zaten.

SABRİ ÖZ’ÜN KİTABINDAKİ TUNCAY GÜNEY KISIMLARI YANLIŞ

Sabri Öz’ün yazdığı İN kitabının büyük bölümü doğru ama eksik ve hatalı yerler var. Tuncay Güney’le ilgili değerlendirmeler çok farklı. Görüntülerin olduğu CD’yi bir MİT çekti diyorlar, bir Fethullahçılar dinledi diyorlar. Biz olayların farkındayız. Bizim kayıttan haberimiz olmadığını söyledik. Kayıtlar da legal olmadığı halde soruşturma yedik. Hakkımızda davalar açıldı. En az 20 soruşturma yedik. Adamlarsa göz göre göre Hrant Dink’i öldürüyor ve daha yeni gözaltına alınıyorlar.

2008’DE SUİKASTE UĞRADIM

-2008 yılında basına kaza olarak yansıyan kasıtlı bir eylemdi. Büyükşehir belediyesinin çöp ihalesini alan bir tır firması bizi güpegündüz oğlumla ezmeye çalıştı. Bizi bariyerlerle tırın arasında paramparça etti. Bu olay kesinlikle kaza değil öldürmeye yönelik bir teşebbüstü.

KILIÇDAROĞLU’NU 17 ARALIK SONRASI CEMAAT KONUSUNDA UYARDIM

-17-25 Aralık operasyonu sonrası CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile görüştüm randevu alarak. Hatta eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan da yanımdaydı. Cemaatin nasıl bir yapı olduğunu, tehlikesini vs. her şeyi kendisine anlattım. O da bu konuda hassas olduklarını söyledi. Onların bize yaptıklarını ve güvenilmemesi gerektiğini anlattım; “Bu adamlar yanlış adamlar sakın güvenmeyin, bunlar bir örgüt” dedim. Kılıçdaroğlu uyarılarımızı dikkate alacağını, onlarla ve herhangi bir irtibatlarının olmadığını söyledi. Ben ummuyorum zaten ama başka ne tür bir ilişkileri var, ayrıntısını bilemem.

İÇ GÜVENLİK YASASI’NI FETHULLAHÇILARLA MÜCADELE DİYE GETİRİP, ATATÜRKÇÜLERİ HEDEF ALACAKLAR

Meclis’te görüşmeleri süren İç Güvenlik Yasa Tasarısı ile güya Polis Teşkilatı’ndaki Fethullahçıları tasfiye edecekler ama orada hükümet, bana göre Atatürkçüleri ve Ulusalcıları hedef almıştır.

PAKEDİN AMACI GENEL AF VE ÖCALAN’IN SERBEST BIRAKILMASININ SONRASINDA OLUŞACAK TEPKİLERİ BASTIRABİLECEK YASAL GÜCÜ SAĞLAMAK

 

Orada iki amaç var: Olaylara tedbir alma durumu var ama hangi olay? Herkes PKK ve Fethullahçı yapılanmaya karşı önlem sanıyor ama benim görüşüm seçimlerden sonra Abdullah Öcalan’ı serbest bırakıp, genel af çıkaracaklar ve buna karsı gelecek kişileri bastırmak için bu paket. Buna karşı gelecek kişileri ve yapacağı eylemleri engellemek. Amaç, ilerde solculara, Atatürkçülere, ulusalcılara, herkese baskı uygulamak. Bu paket emniyet içi Atatürkçüleri de emekliye ayırma adı altında tasfiye durumudur aynı zamanda..

SİYASETE GİRMEYİ ŞİMDİLİK DÜŞÜNMÜYORUM

 

 

Önümüzdeki genel seçimlere yönelik adaylık için herhangi bir başvurum yok. Ben bu süreçte, siyasi yapılarla anlaşacağımı pek sanmıyorum ve onlara göre hareket etmek istemiyorum. O yüzden şu anda siyasete girmeyi düşünmüyorum.

Erman Çimen – 27.02.2015

ÇAĞDAŞ SES

Adil Serdar Saçan: “Kılıçdaroğlu’nu Cemaat konusunda uyardım”

0

İstanbul Organize Suçlarla Mücadele ve Kaçakçılık Şubesi Eski Müdürü Adil Serdar Saçan, ismi Hrant Dink cinayeti nedeniyle sık sık gündeme gelen dönemin Trabzon Emniyet Müdürü, eski EGM İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in gözaltına alınmasıyla ilgili Çağdaş Ses’e önemli açıklamalarda bulundu.

Hrant Dink suikastinde Ramazan Akyürek’in ihmallerinin çok büyük olduğunu yeniden kaydeden Saçan, Sabri Öz’ün devlet içindeki Fethullahçı cemaat yapılanmasını kaleme aldığı İn kitabını, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ile cemaat üzerine gerçekleştirdiği görüşmesini, oğluyla birlikte uğradığı suikast girişimini ve İç Güvenlik Yasa tasarısının arka planını CagdasSes.com’dan Erman Çimen’e anlattı.

İşte Adil Serdar Saçan’ın olay yaratacak o açıklamaları:

RAMAZAN AKYÜREK’İN HRANT DİNK CİNAYETİNDE BÜYÜK İHMALİ VAR

-Ramazan Akyürek’in Hrant Dink olayında çok büyük ihmalleri var. Bunu daha önce katıldığım televizyon programlarında da söyledim. Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine bir yazı da yazdım, “Dink cinayetini kapattılar” dedim. Orada açık açık yazmıştım Ramazan Akyürek’in suçlu olduğunu. Bana tazminat davası açtılar ve davayı bana kaybettirdiler, kendi hâkimleriyle beraber. Sonraki süreçte yazdığım her şey doğru çıktı.

RAMAZAN AKYÜREK FETHULLAHÇI EYLEMCİ GRUBUN BAŞI

-Ramazan Akyürek Fethullahçı eylemci grubun başı. Gerek Hrant Dink cinayeti gerekse Rahip Santoro cinayeti gibi olaylarda direkt onun ilgisi var. Kendisini kurtarmaya çalışıyor ama takibe almayan ve göz yuman odur. Yargılanmasına geç bile kalındı. Biz daha önce de birçok defa söyledik ama bizler gibi Atatürkçüleri meslekten attırmak ve cezaevlerine atmak gibi eylemler uyguladılar.

-Bu Fethullahçı yapıya her zaman dikkat etmek gerek. 2001’de Akbil operasyonunu yaptık. 28 Şubat’a karşı çıktıkları için bastığımızı iddia ettiler. Olay tamamen hırsızlıkla alakalıydı. Büyükşehir Belediyesi ihaleye fesat karıştırdıkları, yolsuzluk yaptıkları için biz o operasyonu yaptık.

DEVLETİ ELİNDE BULUNDURAN ÖTEKİNİ TASFİYE EDER

-Sonrasında açılan davalar oldu. Benim mahkemeye sunduğum dokümanlarda Ramazan Akyürek ile ilgili bilgiler de vardı. Ben bunları mahkemede anlattım ama Savcı da taraf tuttuğundan ispatlayamadım. Kendini savunma maksadıyla iftira atıyor dediler. Hep beraber hareket ettiler ama sonunda kılıçlar çekildi ve güç kavgasına dönüştü. Devleti elinde bulunduran ötekini tasfiye eder. Etti de zaten.

SABRİ ÖZ’ÜN KİTABINDAKİ TUNCAY GÜNEY KISIMLARI YANLIŞ

Sabri Öz’ün yazdığı İN kitabının büyük bölümü doğru ama eksik ve hatalı yerler var. Tuncay Güney’le ilgili değerlendirmeler çok farklı. Görüntülerin olduğu CD’yi bir MİT çekti diyorlar, bir Fethullahçılar dinledi diyorlar. Biz olayların farkındayız. Bizim kayıttan haberimiz olmadığını söyledik. Kayıtlar da legal olmadığı halde soruşturma yedik. Hakkımızda davalar açıldı. En az 20 soruşturma yedik. Adamlarsa göz göre göre Hrant Dink’i öldürüyor ve daha yeni gözaltına alınıyorlar.

2008’DE SUİKASTE UĞRADIM

-2008 yılında basına kaza olarak yansıyan kasıtlı bir eylemdi. Büyükşehir belediyesinin çöp ihalesini alan bir tır firması bizi güpegündüz oğlumla ezmeye çalıştı. Bizi bariyerlerle tırın arasında paramparça etti. Bu olay kesinlikle kaza değil öldürmeye yönelik bir teşebbüstü.

KILIÇDAROĞLU’NU 17 ARALIK SONRASI CEMAAT KONUSUNDA UYARDIM

-17-25 Aralık operasyonu sonrası CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile görüştüm randevu alarak. Hatta eski Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan da yanımdaydı. Cemaatin nasıl bir yapı olduğunu, tehlikesini vs. her şeyi kendisine anlattım. O da bu konuda hassas olduklarını söyledi. Onların bize yaptıklarını ve güvenilmemesi gerektiğini anlattım; “Bu adamlar yanlış adamlar sakın güvenmeyin, bunlar bir örgüt” dedim. Kılıçdaroğlu uyarılarımızı dikkate alacağını, onlarla ve herhangi bir irtibatlarının olmadığını söyledi. Ben ummuyorum zaten ama başka ne tür bir ilişkileri var, ayrıntısını bilemem.

İÇ GÜVENLİK YASASI’NI FETHULLAHÇILARLA MÜCADELE DİYE GETİRİP, ATATÜRKÇÜLERİ HEDEF ALACAKLAR

Meclis’te görüşmeleri süren İç Güvenlik Yasa Tasarısı ile güya Polis Teşkilatı’ndaki Fethullahçıları tasfiye edecekler ama orada hükümet, bana göre Atatürkçüleri ve Ulusalcıları hedef almıştır.

PAKEDİN AMACI GENEL AF VE ÖCALAN’IN SERBEST BIRAKILMASININ SONRASINDA OLUŞACAK TEPKİLERİ BASTIRABİLECEK YASAL GÜCÜ SAĞLAMAK

 

Orada iki amaç var: Olaylara tedbir alma durumu var ama hangi olay? Herkes PKK ve Fethullahçı yapılanmaya karşı önlem sanıyor ama benim görüşüm seçimlerden sonra Abdullah Öcalan’ı serbest bırakıp, genel af çıkaracaklar ve buna karsı gelecek kişileri bastırmak için bu paket. Buna karşı gelecek kişileri ve yapacağı eylemleri engellemek. Amaç, ilerde solculara, Atatürkçülere, ulusalcılara, herkese baskı uygulamak. Bu paket emniyet içi Atatürkçüleri de emekliye ayırma adı altında tasfiye durumudur aynı zamanda..

SİYASETE GİRMEYİ ŞİMDİLİK DÜŞÜNMÜYORUM

 

 

Önümüzdeki genel seçimlere yönelik adaylık için herhangi bir başvurum yok. Ben bu süreçte, siyasi yapılarla anlaşacağımı pek sanmıyorum ve onlara göre hareket etmek istemiyorum. O yüzden şu anda siyasete girmeyi düşünmüyorum.

Erman Çimen – 27.02.2015

ÇAĞDAŞ SES

Şeriat Derneği İle Röportaj

0

Yeni kurulan Şeriat Derneği’nin başkanı Recep Çalışkan neden böyle bir dernek kurduklarını ve amaçlarını anlattı. Şeriat ‘zorla’ tanıtacakları haberlerini kabul etmeyen Çalışkan, Charlie Hebdo saldırganlarını da aklamadıklarını belirtti.

Şeriat Derneği kuran ve başkanlığını yapan Recep Çalışkan amaçlarını anlattı. Kadınların derneğe üye olamayacağını söyleyen Çalışkan röportajı yapan kadın gazeteciye de, ‘sizinler aynı odada saatlerce duramam’ dedi. Habertürk gazetesinden Işıl Cinmen’in röportajı şöyle:

Türkiye ’nin ilk resmi Şeriat Derneği kuruldu.
Çıkan haberlerde dernek başkanı Recep Çalışkan’ın “Herkese zorla da olsa Şeriat’ı tanıtacağız” dediği yazıyordu.
Bu “zorla” nasıl olacak acaba diye merak ettim.
Türkiye’nin ilk resmi Ateizm Derneği kurulduğunda kurucularıyla ilkröportajlardan birini ben yapmıştım.
O yüzden Recep Çalışkan’la konuşup Şeriat Derneği’nin ne amaçladığını ondan öğrenmenin doğru olacağını düşündüm.
İşte Türkiye’nin ilk yasal Şeriat Derneği’nin Başkanı Recep Çalışkan’ın söyledikleri…

“Şeriat’ı zorla tanıtacağız” dediniz mi?

Öyle bir şey söyler miyim? Haberleri okuyunca röportaj yaptığım muhabiri aradım. “Öyle bir şey yazmadım” dedi, yazdığı metni gönderdi. Metinde öyle bir cümle yok. Charlie Hebdo saldırganlarını aklayacak bir cümle de sarf etmedik. İslam’da insan öldürmek kitabın neresinde yazıyor? Bizim herhangi bir örgütle bağlantımız yok.

Şeriat Derneği’nin amacı Şeriat’ı getirmek değilse, ne?

Şeriat’ın ne demek olduğunu Müslümanlar bile bilmiyor. Biz bunu anlatabilmek için Şeriat Derneği’ni kurduk. Şeriat’ın rejimle ya da yönetimle işi olmaz. Her Müslüman’ın Şeriat’ı zaten kendi bünyesinde yaşaması gerekir. Kendi Şeriat’ını yaşayabiliyorsan, dürüst olabiliyorsan, insanlara zarar vermiyorsan sen zaten Şeriat’la yaşıyorsun. Bu derneği kurmaktaki diğer bir amacımız da, İslam karşıtı gruplarla mücadele etmek.

“ATEİZM DERNEĞİ’NE İZİN VERİLİYOR DA ŞERİAT DERNEĞİ’NE NEDEN VERİLMESİN?”

Kim o gruplar, bu derneği kime karşı kurma ihtiyacı hissettiniz?

Türkiye’de Ateizm Derneği’ne yasal olarak izin veriliyor da Şeriat Derneği’ne neden verilmesin? Bu sorunun akabinde yasal başvurumuzu yaptık. Valilik 6 ay boyunca örgüt bağlantısı ve diğer bilgileri araştırdı. Herhangi bir örgüte bağlı olmadığımız tespit edilince yasal izin çıktı. Derneğimizin amacı tüzüğümüzde yazılıdır; Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Anayasa’ya aykırı bir şey yapmıyoruz.

Yani Şeriat Derneği kurmaya Ateizm Derneği’nin kurulduğunu öğrenince mi karar verdiniz?

Bizim kitabımızda “İnsanoğlu başıboş bırakılacağını, ‘iman ettik’ diyerek Cennet’e girebileceğini mi zannetti?” der. Vatandaş olarak konuştuğumda, iki kişi beni dinler ve gider. Dernek olduğumuz zaman İslam karşıtı gruplarla mücadele edebiliriz, sesimizi daha çok duyurabiliriz ve bilgiyi daha rahat aktarabiliriz.

“MEDYA BİZİ BAŞTAN KARALADI”

Siz kimsiniz, dini bilginizi nereden aldınız?

Bu işe Allah’ın izniyle soyunduk. Kur’an-ı Kerim üzerine 20 yıldır çalışma yapıyorum. Ortaokul mezunuyum, 38 yaşındayım.

Yeni açıldınız ama dernekte kaç kişi var?

Şu anda 7 kişiyiz. Bu duyuru zamanıydı ama medya bizi baştan karaladı; bunu beklemiyordum. Yedek üye sayısını tamamlayınca kongreye gideceğiz.

Derneğin referans aldığı kitaplar neler?

Kur’an-ı Kerim, İslam Tarihi ve Sünnet kitapları dışında kitap kabul etmiyoruz.

“DEVLETTEN Mİ KORKACAĞIM YOKSA ALLAH’TAN MI?”

“Şeriat’ın rejimle ya da yönetimle işi olmaz” dediniz ama Kur’an-ı Kerim’deki haliyle siyasal bir “İslam Şeriatı” emredilmiyor mu?

Öyle bir şey yok! Şeriat yol ve kural demektir. Biz, yönetim şekli Şeriat olsun demiyoruz. Şunu düşünün: Kişi ibadetini düzgün ve içinden gelerek yapmadıktan sonra devlet zorlasa ne olur, zorlamasa ne olur?

O zaman laik düzende de kişilerin Şeriat yolunda yaşayabileceğini söylüyorsunuz, değil mi?

Namaz kılmadığım için devletten mi korkacağım yoksa Allah’tan mı? Devletten korkarsam devlete ibadet etmiş olurum. Allah’a ibadet eden yalnız Allah’tan korkar.

“YARATICIMIZ HAKKINDA İLERİ GERİ KONUŞULMAYACAK” 

O zaman son tahlilde Ateizm Derneği’nin de bu sistem içinde var olmasını kendi içinizde kabul edebiliyorsunuz demektir, değil mi?

Dernek kurabilirler. Biz onlara, onlar bize karışmadığı sürece olabilir. Onlar Allah’a inanmıyorlarsa da bize saygı duyacaklar. Bizim yaratıcımız hakkında ileri geri konuşulmayacak.

İnanmama hakkını tanıyor musunuz?

İslam’da inanmayanları inanmaya zorlama diye bir şey yoktur.

Size göre Cihat nedir?

O Kur’an ile yapılan cihattır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul ’u fethettiği zaman Gayrimüslimlere zulüm etti mi? Etmedi, çünkü kitap buna izin vermez.

Ama Cihat’ın anlamlarından biri inançsızlarla ve İslam düşmanları ile fiziksel savaş anlamına geliyor.

Cihat, silahı alıp “Allahu ekber” diyerek insan öldürmek değildir. “Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir.” Ancak inanmayalar sizinle savaşırsa, siz de onlarla savaşın, diyor dinimiz.

“HZ. MUHAMMED GELSE HANGİ DEVLETİN BAŞINA GEÇEBİLİR”

Sizce bir gün Türkiye’ye Şeriat düzeni gelecek mi?

Dünyada 1,6 milyar Müslüman var. Önce onların bir araya gelmesi lazım. Ümmet bir araya geldikten sonra bir Müslüman’ın başına gelen bütün Müslümanlar’ın başına gelmiş sayılacak. Tek devlet olunacak ve Şeriat kuralları bu şekilde geçerli olacak.

1,6 milyar insanın bir araya gelmesi zor. Bu olmadan uygulanması mümkün mü?

Değil. Hazreti Muhammed gelse hangi İslam Devleti’nin başına geçebilir? Hiçbirine geçemez çünkü ümmetin tek olması lazım. Oysa her şey parça parça oldu. Müslüman, Müslüman’ı “Allahu ekber” diyerek öldürüyor. Mesela İran’daki Şeriat, Şeriat değil; bu İslam’a uygun değil. Müslümanlar bir çatı altından toplanacak, İslam birliği, tek birlik olacak ve kanunlar düzenlenecek. Şeriat budur.

İran’daki rejim neden İslam’a uygun değil?

Bana “Zina yapan kadın öldürülür” diye bir ayet getirin, bu işi bırakırım. Öyle bir hayat yok; bu bir uydurma. Ama örneğin Şeriat, Özgecan Aslan’ın katili için “derhal idam edin” der. Bunda ne var? Özgecan’ın katili yaşadığı için ben rahat uyuyamıyorum. Benim de depremde iki kız evladım öldü. Her gün onları düşünüp ağlıyorum, saçlarım beyazladı. Özgecan’ın ailesinin ne hissettiğini anlayabiliyorum. Ya da hırsızlık… Siz emek harcıyorsunuz, para kazanıyorsunuz; ben de kapınızı kırıp bütün birikiminizi çalıyorum. Şeriat burada sizin hakkınızı koruyor. Burada yanlış bir şey mi var?


“DİĞER KİTAPLARIN HÜKMÜ BİTMİŞTİR”       

Dünyada Müslüman olmayan 6 milyara yakın insan var. Bu kadar insanın doğrudan Cehennem’e gidecek olma fikri tuhaf değil mi?

Sizi yaratan Allah sizden ne istiyor, bunu bileceksiniz.

Ama Allah tek ve tüm kitapları da O gönderdi, değil mi?

Diğer kitapların hükmü bitmiştir. Kafir, müşrik, fasık, mürted, münafık olabilirsiniz ya da mümin olursunuz. Mümin olursanız Cennet’e gidersiniz. Diğerlerinden biri olursanız, kafirlerden de aşağıya gidersiniz. Diğer kitapların yolları yanlıştır. Bu Allah’la onların arasında olan konu.

“NEREDE BİR REZALET VAR, O TAŞIN ALTINDAN MÜSLÜMAN ÇIKIYOR”

Yani kişiler kişilere karışamaz, değil mi?

“İnanmayan gayrimüslimlere zekat verin ki İslam’a kalpleri ısınsın” diye bir hadis var. İslam’ın derininde yumuşaklık var. Ama bugün Müslüman, Müslüman’a zulüm ediyor, öldürüyor. Böyle olmaz ki! Nerede bir rezalet var, o taşın altından Müslüman çıkıyor. Allah, “Benim adıma insanları dolandırma” diyor. Sen yaptığın kötülükler için ne hakla Allah’ın adını kullanıyorsun! Beni perişan ettiler.

Kendinizi Türkiye’de özgür hissediyor musunuz?

Basından dolayı kendimi özgür hissetmiyorum.

Basın ne yaptı?

Ateistler “Allah var da inanmadık mı” diyorlar; onlara ses yok. Biz konuşunca ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Bu ayrımcılıktır.

Ateizm Derneği açıldığında kurucusuyla röportaj yaptım, şimdi de sizinle de yapıyorum. Bu hayli eşitlikçi bir tutum değil mi?

Genelde böyle olmuyor. Ateizm Derneği’nden kişiler televizyonlarda, “Allah yok” diyorlar ama karşısında dini anlatacak kimse olmuyor. Ben sizin inancınıza dahilsem beni kabul edeceksiniz, dahil değilsem etmeyeceksiniz. Böyle bir şey olur mu?

“KADINLAR DERNEĞE ÜYE OLAMAZ”

Peki. Bir kadın sizin derneğinize üye olabilir mi?

Olamaz.

Neden?

Şu an için müsait değiliz ama ilerleyen zamanlarda derneğimiz genişlerse kadınlar için bir şube açabiliriz.

Aynı alanda çalışamayacağınız için mi üye olamazlar?

Dinimize göre nikahsız erkek ve kadın aynı ortamda kalamaz.

İstanbul’da olsaydınız benimle bu röportajı yüzyüze yapmayı ret mi edecektiniz?

Bu zarurettir. Size röportaj verir giderim ama aynı odada saatlerce duramam.

“ALLAH, 4 KADINLA EVLENMEYİ EMRETMİŞSE BİR BİLDİĞİ VARDIR”

Açık giyinen kadınlardan kişisel olarak rahatsız oluyor musunuz?

Bir hanım “Müslüman’ım” diyorsa, kitapta örtünmesi yazıyor; örtünürse görevini yapmış olur. Derse ki, “Ben Allah’a muhalefetim, örtünmem” o kadın müşrik olur. İsterse başını açsın, isterse mini etek giysin benden korktuğu için değil, Allah’tan korktuğu için kendisi düzeltsin.

Peki 4 kadınla evlenme konusuna nasıl bakıyorsunuz?

Allah emretmişse bir bildiği vardır. Bir insan evliyse ve hanımı örneğin hastaysa, kişi bu kadınla ilişki yaşayamaz. Evlenmek o adamın hakkı değil midir? Adam evlenmeden zina yapsa, düşüp kalksa bunun hesabını Allah’a veremez.

Ya erkek hastaysa, kadın ne yapacak?

Kocasından onu boşamasını talep edebilir.

“ERKEKLER, KADINLARDAN ÜSTÜN YARATILMIŞTIR”

Ama bu…

Ayet’e göre erkekler üstün yaratılmıştır. NİSÂ Suresi 34. ayette Allah, “Erkekler, kadınlar üzerinde hakim dururlar” der. İyi olan kadın, itaatkar kadındır. Kadın bir hata yapıyorsa önce güzel bir dille nasihat edeceksin. Anlamazsa onu yatakta yalnız bırakacaksın. Eğer erkeğe itaat ederse, kadınları incitmek için bahane aranmaz. Yaratılış olarak erkek üstündür ama hak olarak eşit olabilir; ona bir şey diyemem.

Anlıyorum. Bu derneği Türkiye’ye yaymaya çalışacaksınız değil mi?

Yurtiçi ve yurtdışı şube isteyenlere vereceğiz. Derneğimize Müslümanların sahip çıkmalarını, destek vermelerini, üye olmalarını istiyoruz. Allah, “Müminler öyle kimselerdir ki, kötülüğü iyilikle savarlar” der. Siz bana kötülük yapsanız bile, ben size iyilik yapacağım ki bana karşı düşünceleriniz değişebilsin.

Işıl Cinmen 26.02.2015

HABERTÜRK