Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 74

Şeriat Derneği İle Röportaj

0

Yeni kurulan Şeriat Derneği’nin başkanı Recep Çalışkan neden böyle bir dernek kurduklarını ve amaçlarını anlattı. Şeriat ‘zorla’ tanıtacakları haberlerini kabul etmeyen Çalışkan, Charlie Hebdo saldırganlarını da aklamadıklarını belirtti.

Şeriat Derneği kuran ve başkanlığını yapan Recep Çalışkan amaçlarını anlattı. Kadınların derneğe üye olamayacağını söyleyen Çalışkan röportajı yapan kadın gazeteciye de, ‘sizinler aynı odada saatlerce duramam’ dedi. Habertürk gazetesinden Işıl Cinmen’in röportajı şöyle:

Türkiye ’nin ilk resmi Şeriat Derneği kuruldu.
Çıkan haberlerde dernek başkanı Recep Çalışkan’ın “Herkese zorla da olsa Şeriat’ı tanıtacağız” dediği yazıyordu.
Bu “zorla” nasıl olacak acaba diye merak ettim.
Türkiye’nin ilk resmi Ateizm Derneği kurulduğunda kurucularıyla ilkröportajlardan birini ben yapmıştım.
O yüzden Recep Çalışkan’la konuşup Şeriat Derneği’nin ne amaçladığını ondan öğrenmenin doğru olacağını düşündüm.
İşte Türkiye’nin ilk yasal Şeriat Derneği’nin Başkanı Recep Çalışkan’ın söyledikleri…

“Şeriat’ı zorla tanıtacağız” dediniz mi?

Öyle bir şey söyler miyim? Haberleri okuyunca röportaj yaptığım muhabiri aradım. “Öyle bir şey yazmadım” dedi, yazdığı metni gönderdi. Metinde öyle bir cümle yok. Charlie Hebdo saldırganlarını aklayacak bir cümle de sarf etmedik. İslam’da insan öldürmek kitabın neresinde yazıyor? Bizim herhangi bir örgütle bağlantımız yok.

Şeriat Derneği’nin amacı Şeriat’ı getirmek değilse, ne?

Şeriat’ın ne demek olduğunu Müslümanlar bile bilmiyor. Biz bunu anlatabilmek için Şeriat Derneği’ni kurduk. Şeriat’ın rejimle ya da yönetimle işi olmaz. Her Müslüman’ın Şeriat’ı zaten kendi bünyesinde yaşaması gerekir. Kendi Şeriat’ını yaşayabiliyorsan, dürüst olabiliyorsan, insanlara zarar vermiyorsan sen zaten Şeriat’la yaşıyorsun. Bu derneği kurmaktaki diğer bir amacımız da, İslam karşıtı gruplarla mücadele etmek.

“ATEİZM DERNEĞİ’NE İZİN VERİLİYOR DA ŞERİAT DERNEĞİ’NE NEDEN VERİLMESİN?”

Kim o gruplar, bu derneği kime karşı kurma ihtiyacı hissettiniz?

Türkiye’de Ateizm Derneği’ne yasal olarak izin veriliyor da Şeriat Derneği’ne neden verilmesin? Bu sorunun akabinde yasal başvurumuzu yaptık. Valilik 6 ay boyunca örgüt bağlantısı ve diğer bilgileri araştırdı. Herhangi bir örgüte bağlı olmadığımız tespit edilince yasal izin çıktı. Derneğimizin amacı tüzüğümüzde yazılıdır; Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Anayasa’ya aykırı bir şey yapmıyoruz.

Yani Şeriat Derneği kurmaya Ateizm Derneği’nin kurulduğunu öğrenince mi karar verdiniz?

Bizim kitabımızda “İnsanoğlu başıboş bırakılacağını, ‘iman ettik’ diyerek Cennet’e girebileceğini mi zannetti?” der. Vatandaş olarak konuştuğumda, iki kişi beni dinler ve gider. Dernek olduğumuz zaman İslam karşıtı gruplarla mücadele edebiliriz, sesimizi daha çok duyurabiliriz ve bilgiyi daha rahat aktarabiliriz.

“MEDYA BİZİ BAŞTAN KARALADI”

Siz kimsiniz, dini bilginizi nereden aldınız?

Bu işe Allah’ın izniyle soyunduk. Kur’an-ı Kerim üzerine 20 yıldır çalışma yapıyorum. Ortaokul mezunuyum, 38 yaşındayım.

Yeni açıldınız ama dernekte kaç kişi var?

Şu anda 7 kişiyiz. Bu duyuru zamanıydı ama medya bizi baştan karaladı; bunu beklemiyordum. Yedek üye sayısını tamamlayınca kongreye gideceğiz.

Derneğin referans aldığı kitaplar neler?

Kur’an-ı Kerim, İslam Tarihi ve Sünnet kitapları dışında kitap kabul etmiyoruz.

“DEVLETTEN Mİ KORKACAĞIM YOKSA ALLAH’TAN MI?”

“Şeriat’ın rejimle ya da yönetimle işi olmaz” dediniz ama Kur’an-ı Kerim’deki haliyle siyasal bir “İslam Şeriatı” emredilmiyor mu?

Öyle bir şey yok! Şeriat yol ve kural demektir. Biz, yönetim şekli Şeriat olsun demiyoruz. Şunu düşünün: Kişi ibadetini düzgün ve içinden gelerek yapmadıktan sonra devlet zorlasa ne olur, zorlamasa ne olur?

O zaman laik düzende de kişilerin Şeriat yolunda yaşayabileceğini söylüyorsunuz, değil mi?

Namaz kılmadığım için devletten mi korkacağım yoksa Allah’tan mı? Devletten korkarsam devlete ibadet etmiş olurum. Allah’a ibadet eden yalnız Allah’tan korkar.

“YARATICIMIZ HAKKINDA İLERİ GERİ KONUŞULMAYACAK” 

O zaman son tahlilde Ateizm Derneği’nin de bu sistem içinde var olmasını kendi içinizde kabul edebiliyorsunuz demektir, değil mi?

Dernek kurabilirler. Biz onlara, onlar bize karışmadığı sürece olabilir. Onlar Allah’a inanmıyorlarsa da bize saygı duyacaklar. Bizim yaratıcımız hakkında ileri geri konuşulmayacak.

İnanmama hakkını tanıyor musunuz?

İslam’da inanmayanları inanmaya zorlama diye bir şey yoktur.

Size göre Cihat nedir?

O Kur’an ile yapılan cihattır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul ’u fethettiği zaman Gayrimüslimlere zulüm etti mi? Etmedi, çünkü kitap buna izin vermez.

Ama Cihat’ın anlamlarından biri inançsızlarla ve İslam düşmanları ile fiziksel savaş anlamına geliyor.

Cihat, silahı alıp “Allahu ekber” diyerek insan öldürmek değildir. “Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibidir.” Ancak inanmayalar sizinle savaşırsa, siz de onlarla savaşın, diyor dinimiz.

“HZ. MUHAMMED GELSE HANGİ DEVLETİN BAŞINA GEÇEBİLİR”

Sizce bir gün Türkiye’ye Şeriat düzeni gelecek mi?

Dünyada 1,6 milyar Müslüman var. Önce onların bir araya gelmesi lazım. Ümmet bir araya geldikten sonra bir Müslüman’ın başına gelen bütün Müslümanlar’ın başına gelmiş sayılacak. Tek devlet olunacak ve Şeriat kuralları bu şekilde geçerli olacak.

1,6 milyar insanın bir araya gelmesi zor. Bu olmadan uygulanması mümkün mü?

Değil. Hazreti Muhammed gelse hangi İslam Devleti’nin başına geçebilir? Hiçbirine geçemez çünkü ümmetin tek olması lazım. Oysa her şey parça parça oldu. Müslüman, Müslüman’ı “Allahu ekber” diyerek öldürüyor. Mesela İran’daki Şeriat, Şeriat değil; bu İslam’a uygun değil. Müslümanlar bir çatı altından toplanacak, İslam birliği, tek birlik olacak ve kanunlar düzenlenecek. Şeriat budur.

İran’daki rejim neden İslam’a uygun değil?

Bana “Zina yapan kadın öldürülür” diye bir ayet getirin, bu işi bırakırım. Öyle bir hayat yok; bu bir uydurma. Ama örneğin Şeriat, Özgecan Aslan’ın katili için “derhal idam edin” der. Bunda ne var? Özgecan’ın katili yaşadığı için ben rahat uyuyamıyorum. Benim de depremde iki kız evladım öldü. Her gün onları düşünüp ağlıyorum, saçlarım beyazladı. Özgecan’ın ailesinin ne hissettiğini anlayabiliyorum. Ya da hırsızlık… Siz emek harcıyorsunuz, para kazanıyorsunuz; ben de kapınızı kırıp bütün birikiminizi çalıyorum. Şeriat burada sizin hakkınızı koruyor. Burada yanlış bir şey mi var?


“DİĞER KİTAPLARIN HÜKMÜ BİTMİŞTİR”       

Dünyada Müslüman olmayan 6 milyara yakın insan var. Bu kadar insanın doğrudan Cehennem’e gidecek olma fikri tuhaf değil mi?

Sizi yaratan Allah sizden ne istiyor, bunu bileceksiniz.

Ama Allah tek ve tüm kitapları da O gönderdi, değil mi?

Diğer kitapların hükmü bitmiştir. Kafir, müşrik, fasık, mürted, münafık olabilirsiniz ya da mümin olursunuz. Mümin olursanız Cennet’e gidersiniz. Diğerlerinden biri olursanız, kafirlerden de aşağıya gidersiniz. Diğer kitapların yolları yanlıştır. Bu Allah’la onların arasında olan konu.

“NEREDE BİR REZALET VAR, O TAŞIN ALTINDAN MÜSLÜMAN ÇIKIYOR”

Yani kişiler kişilere karışamaz, değil mi?

“İnanmayan gayrimüslimlere zekat verin ki İslam’a kalpleri ısınsın” diye bir hadis var. İslam’ın derininde yumuşaklık var. Ama bugün Müslüman, Müslüman’a zulüm ediyor, öldürüyor. Böyle olmaz ki! Nerede bir rezalet var, o taşın altından Müslüman çıkıyor. Allah, “Benim adıma insanları dolandırma” diyor. Sen yaptığın kötülükler için ne hakla Allah’ın adını kullanıyorsun! Beni perişan ettiler.

Kendinizi Türkiye’de özgür hissediyor musunuz?

Basından dolayı kendimi özgür hissetmiyorum.

Basın ne yaptı?

Ateistler “Allah var da inanmadık mı” diyorlar; onlara ses yok. Biz konuşunca ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Bu ayrımcılıktır.

Ateizm Derneği açıldığında kurucusuyla röportaj yaptım, şimdi de sizinle de yapıyorum. Bu hayli eşitlikçi bir tutum değil mi?

Genelde böyle olmuyor. Ateizm Derneği’nden kişiler televizyonlarda, “Allah yok” diyorlar ama karşısında dini anlatacak kimse olmuyor. Ben sizin inancınıza dahilsem beni kabul edeceksiniz, dahil değilsem etmeyeceksiniz. Böyle bir şey olur mu?

“KADINLAR DERNEĞE ÜYE OLAMAZ”

Peki. Bir kadın sizin derneğinize üye olabilir mi?

Olamaz.

Neden?

Şu an için müsait değiliz ama ilerleyen zamanlarda derneğimiz genişlerse kadınlar için bir şube açabiliriz.

Aynı alanda çalışamayacağınız için mi üye olamazlar?

Dinimize göre nikahsız erkek ve kadın aynı ortamda kalamaz.

İstanbul’da olsaydınız benimle bu röportajı yüzyüze yapmayı ret mi edecektiniz?

Bu zarurettir. Size röportaj verir giderim ama aynı odada saatlerce duramam.

“ALLAH, 4 KADINLA EVLENMEYİ EMRETMİŞSE BİR BİLDİĞİ VARDIR”

Açık giyinen kadınlardan kişisel olarak rahatsız oluyor musunuz?

Bir hanım “Müslüman’ım” diyorsa, kitapta örtünmesi yazıyor; örtünürse görevini yapmış olur. Derse ki, “Ben Allah’a muhalefetim, örtünmem” o kadın müşrik olur. İsterse başını açsın, isterse mini etek giysin benden korktuğu için değil, Allah’tan korktuğu için kendisi düzeltsin.

Peki 4 kadınla evlenme konusuna nasıl bakıyorsunuz?

Allah emretmişse bir bildiği vardır. Bir insan evliyse ve hanımı örneğin hastaysa, kişi bu kadınla ilişki yaşayamaz. Evlenmek o adamın hakkı değil midir? Adam evlenmeden zina yapsa, düşüp kalksa bunun hesabını Allah’a veremez.

Ya erkek hastaysa, kadın ne yapacak?

Kocasından onu boşamasını talep edebilir.

“ERKEKLER, KADINLARDAN ÜSTÜN YARATILMIŞTIR”

Ama bu…

Ayet’e göre erkekler üstün yaratılmıştır. NİSÂ Suresi 34. ayette Allah, “Erkekler, kadınlar üzerinde hakim dururlar” der. İyi olan kadın, itaatkar kadındır. Kadın bir hata yapıyorsa önce güzel bir dille nasihat edeceksin. Anlamazsa onu yatakta yalnız bırakacaksın. Eğer erkeğe itaat ederse, kadınları incitmek için bahane aranmaz. Yaratılış olarak erkek üstündür ama hak olarak eşit olabilir; ona bir şey diyemem.

Anlıyorum. Bu derneği Türkiye’ye yaymaya çalışacaksınız değil mi?

Yurtiçi ve yurtdışı şube isteyenlere vereceğiz. Derneğimize Müslümanların sahip çıkmalarını, destek vermelerini, üye olmalarını istiyoruz. Allah, “Müminler öyle kimselerdir ki, kötülüğü iyilikle savarlar” der. Siz bana kötülük yapsanız bile, ben size iyilik yapacağım ki bana karşı düşünceleriniz değişebilsin.

Işıl Cinmen 26.02.2015

HABERTÜRK

Yağmur Tanrısevsin ile çok özel

0
İlk olarak kısa şekilde Yağmur Tanrısevsin kimdir?
25 yaşındayım Mersin doğumluyum Üniversite okumak için  Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okudum ama resmi hiç meslek olarak düşünmedim. Üniversiteye başladıktan sonra oyunculuk dersleri alabileceğim yerleri araştırdım, birçok yerde eğitimler aldım. Tümay Özokur’la tanışmam hayatımın dönüm noktası oldu; kendisi benimle çalışmak istediğini söyledi. Beni iyi yönlendireceğini düşündüğüm için çok mutlu oldum. ‘Adını Feriha Koydum’ ilk dizim oldu.
Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı? Hayal ettiğiniz yerde misiniz?
Oyunculuk kariyerime Tümay Özokurla başladım. Kendimi keşfetmemi ve insanları daha iyi tanıyabilmemi sağladı. Ben olumsuz kelimesiyle adlandırmayı sevmiyorum yaşadıklarımı çünkü ne yaşarsan yaşa, yaşadığının mutlaka seni geliştiren bir öğretisi vardır. Eskisinden daha istekliyim empati kurma konusunda, insanları anlamaya daha fazla gayret gösteriyorum. Nedenlerle değil nasıllarla daha çok ilgileniyorum.
Gençlik dizilerinde hep sevilmeyen karakterleri oynadınız. Aslında sevilmemenizin sebebi başarılı  performansınız mı oldu?
Evet senaryo gereği kötü karakterler bana geldi ben bir oyuncuyum istediğim her rolü oynarım yeterki oynayacağım karakter içime sinsin kötü karakteri de iyi oynadığımı düşünüyorum
Kaçak nasıl bir yolculuktu?
Kacak seti benim okulum oldu, bundan sonra da olmaya devam edecek. Usta çırak ilişkisi okulda alınabilecek bir eğitim değil, onların yaşam tecrübeleri kitaplarda yazmıyor. Hepsi altın değerinde öğütler ve ben can kulağıyla dinliyorum ustalarımı. Onlarla çalışmak eğitici olmakla beraber aynı zamanda keyifliydi, kendimi çok şanslı hissediyorum.
Haluk Bilginer aslında bir öğretmen mi oldu size?
Gerek sinema gerek tiyatro da olsun gerçekten değerli santçılarımız var ve benim de hepsinden öğreneceğim çok şey var. Tüm ustalarımızla oynayabilmeyi isterim, keşke olabilse.
Filminiz için imajınızda değişiklik yaptınız. Sanat için feda etmeli miyiz çok şeyi?
Bizler oyuncuyuz rol gereği tarzımızda değişikler olabiliyor oynadığım “KATRAN” sinema filminde de saçlarımı sarıya boyattım daha sonra eski saç rengime döndüm.
Hedefleriniz ve hayalleriniz nelerdir?
Her insan gibi ben de hayaller kurarım ama gerçekleşmeden paylaşmayı sevmem. Oyunculuk evet hayalimdi ama ben oyuncu olacağım diye hiç dillendirmemiştim, ne mutlu bana hayalim şimdilerde gerçek oldu. Hayal değil ama planlarım var kısa vadeli.. Mesela mesleki eğitimini aldığım seramik konusunda oyunculukla paralel gitmek istiyorum. Kısa bir süre sonra, sizlere sürprizlerim olacak
Sizi seven binlerce insan var. Bu kitlenin sevgisi de çok özel. Bu nasıl bir duygu? Buradan onlara ne demek istersiniz?
Hayranlarımı çok seviyorum elimden geldiği kadar onlara cevap yazmaya çalışıyorum beni gördüklerinde fotoğraf çektiriyorum hayranlarımı çok sevdiğimi söylüyorum buradan onaları kocaman öpüyorum.
Yağmur’un vazgeçemediği şeyler var mı hayatta?
Evet var ailemden vaz geçemem Annenin yeri ayrı babamın yeri ayrı.anneciyimdir her çocuk gibi, babama karşı olan duygularımda daha hassasımdır.
Aşk ve mutluluk. İkisi de var gibi yok aslında. Bu iki hissi birleştiren şey nedir sizce?
Değişime açık bir insan olmakla beraber hayatı biraz fazla sorgularım, ani kararlar veremem. Sevdiklerime bağlı ve sadakat duygusuyla yaşayan bir insanım. Gencim ve hayattan keyif almak için ne gerekirse yapıyorum
Mutlu olmanın yolu mutlu etmek mi?
Tabiki mutlu olursanız etrafınızdakileri ailenizi, arkadaşlarınızı hatta sevgiliniz bile mutlu edersiniz, gününüz mutsuz geçerse  etrafındakileri de mutsuz etmiş olursunuz..
AYŞE KARADUMAN 21.02.2015

Yağmur Tanrısevsin ile çok özel

0
İlk olarak kısa şekilde Yağmur Tanrısevsin kimdir?
25 yaşındayım Mersin doğumluyum Üniversite okumak için  Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okudum ama resmi hiç meslek olarak düşünmedim. Üniversiteye başladıktan sonra oyunculuk dersleri alabileceğim yerleri araştırdım, birçok yerde eğitimler aldım. Tümay Özokur’la tanışmam hayatımın dönüm noktası oldu; kendisi benimle çalışmak istediğini söyledi. Beni iyi yönlendireceğini düşündüğüm için çok mutlu oldum. ‘Adını Feriha Koydum’ ilk dizim oldu.
Oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı? Hayal ettiğiniz yerde misiniz?
Oyunculuk kariyerime Tümay Özokurla başladım. Kendimi keşfetmemi ve insanları daha iyi tanıyabilmemi sağladı. Ben olumsuz kelimesiyle adlandırmayı sevmiyorum yaşadıklarımı çünkü ne yaşarsan yaşa, yaşadığının mutlaka seni geliştiren bir öğretisi vardır. Eskisinden daha istekliyim empati kurma konusunda, insanları anlamaya daha fazla gayret gösteriyorum. Nedenlerle değil nasıllarla daha çok ilgileniyorum.
Gençlik dizilerinde hep sevilmeyen karakterleri oynadınız. Aslında sevilmemenizin sebebi başarılı  performansınız mı oldu?
Evet senaryo gereği kötü karakterler bana geldi ben bir oyuncuyum istediğim her rolü oynarım yeterki oynayacağım karakter içime sinsin kötü karakteri de iyi oynadığımı düşünüyorum
Kaçak nasıl bir yolculuktu?
Kacak seti benim okulum oldu, bundan sonra da olmaya devam edecek. Usta çırak ilişkisi okulda alınabilecek bir eğitim değil, onların yaşam tecrübeleri kitaplarda yazmıyor. Hepsi altın değerinde öğütler ve ben can kulağıyla dinliyorum ustalarımı. Onlarla çalışmak eğitici olmakla beraber aynı zamanda keyifliydi, kendimi çok şanslı hissediyorum.
Haluk Bilginer aslında bir öğretmen mi oldu size?
Gerek sinema gerek tiyatro da olsun gerçekten değerli santçılarımız var ve benim de hepsinden öğreneceğim çok şey var. Tüm ustalarımızla oynayabilmeyi isterim, keşke olabilse.
Filminiz için imajınızda değişiklik yaptınız. Sanat için feda etmeli miyiz çok şeyi?
Bizler oyuncuyuz rol gereği tarzımızda değişikler olabiliyor oynadığım “KATRAN” sinema filminde de saçlarımı sarıya boyattım daha sonra eski saç rengime döndüm.
Hedefleriniz ve hayalleriniz nelerdir?
Her insan gibi ben de hayaller kurarım ama gerçekleşmeden paylaşmayı sevmem. Oyunculuk evet hayalimdi ama ben oyuncu olacağım diye hiç dillendirmemiştim, ne mutlu bana hayalim şimdilerde gerçek oldu. Hayal değil ama planlarım var kısa vadeli.. Mesela mesleki eğitimini aldığım seramik konusunda oyunculukla paralel gitmek istiyorum. Kısa bir süre sonra, sizlere sürprizlerim olacak
Sizi seven binlerce insan var. Bu kitlenin sevgisi de çok özel. Bu nasıl bir duygu? Buradan onlara ne demek istersiniz?
Hayranlarımı çok seviyorum elimden geldiği kadar onlara cevap yazmaya çalışıyorum beni gördüklerinde fotoğraf çektiriyorum hayranlarımı çok sevdiğimi söylüyorum buradan onaları kocaman öpüyorum.
Yağmur’un vazgeçemediği şeyler var mı hayatta?
Evet var ailemden vaz geçemem Annenin yeri ayrı babamın yeri ayrı.anneciyimdir her çocuk gibi, babama karşı olan duygularımda daha hassasımdır.
Aşk ve mutluluk. İkisi de var gibi yok aslında. Bu iki hissi birleştiren şey nedir sizce?
Değişime açık bir insan olmakla beraber hayatı biraz fazla sorgularım, ani kararlar veremem. Sevdiklerime bağlı ve sadakat duygusuyla yaşayan bir insanım. Gencim ve hayattan keyif almak için ne gerekirse yapıyorum
Mutlu olmanın yolu mutlu etmek mi?
Tabiki mutlu olursanız etrafınızdakileri ailenizi, arkadaşlarınızı hatta sevgiliniz bile mutlu edersiniz, gününüz mutsuz geçerse  etrafındakileri de mutsuz etmiş olursunuz..
AYŞE KARADUMAN 21.02.2015

Ece Temelkuran: Bu Ülkeyi Artık Delilik Yönetiyor

0

500 sayfalık kitapla bir dönem affedilir mi? Koskoca bir yara var memleketin derinlerinde, yakından baksan, dokunsan iyileşir mi? Yoksa sen de mi hastalanırsın iyice? ‘Nasılsa geçmiyormuş yaralar, hep aynı ölümler, hep aynı kayıplar, iyiye gitmeyecek hiçbir şey’ mi dersin? Bilmiyorum.

Epey sarsıcı bir roman. Adile Naşit’in gülmesiyle ağlamasının arasında saniyeler geçebilir ya, tam olarak öyle. Bir sayfa önce gülerken, yan sayfada boğazınıza çakıl taşları dolabilir. Adı:‘Devir.’ Okuyacaksanız, iki küçük çocuk sizi sırlarına ortak edecek.

Onlar anlatırken, siz nerelerde darbe aldığımızı, arkadaşlıkların düelloya çıktığı günleri, bir dönem küvetlerde yakılan fotoğraflardan ve kitaplardan geriye kalan sararmış sayfaları ve kareleri göreceksiniz. Bir yanınızda Sue Ellen, diğer yanınızda Ecevit’le Demirel duracak. Bir evin penceresinden Ajda Pekkan’ın sesini, yan bahçeden devrim marşlarını duyacaksınız.

Hayatın… hayatımızın makaslanacak çok bölümü var Önder’ diyecek Sevgi, siz de altını çizeceksiniz.

Max Ali ve Can Luka’ya, kardeşinin iki oğluna, iki yeğenine, o günleri hiç bilmeyen çocuklara yazdığın bir kitap var elimizde. Ali’yle Can’a emanet ettiğin 496 sayfa. Büyüdüklerinde bu kitabı okuduklarında ne demelerini istersin?

Acaba bu memleketin derdini sırtlamayı seçecekler mi, en çok onu merak ediyorum. Yarı ABD’de yarı burada büyüyorlar. Yani eğer istemezlerse kalplerine memleketi hiç ağırlık etmeden yaşayıp giderler. Ama işte o zaman hikayenin dışında kalıyorsun. Aile, dostluk, rakı masasındaki efkar, hemhal olunan bir gam…

Bunların dışında olmayı seçerler mi, bunu çok merak ediyorum. O yüzden dedim, bakalım neyi hatırlayacaksınız, neyi unutmayacaksınız diye kitabı onlara adarken.

Bir yandan ikisi de burada doğdu. Babaları da buranın derdini hep sırtlamış bir adam. Dolayısıyla etlerine işlemiştir diye düşünüyorum memleket. Ne bileyim, “Yazık” deyişimizi, “Ayıp”deyişimizi, “Canım” deyişimizi duydukları için bile artık biraz Türkçe’dir onlar da, biraz buralıdır. Gizli gizli de öyle olsun istiyorum açıkçası. Garip bir şey.

‘Türkiye senden özür dilemese de kendi kendine affettiğin baba gibi’

İnsan en çok kendini sevmeyeni mi anlamaya çalışıyor? Sana bu kitabı yazdıran ne onu merak ediyorum aslında, çünkü halihazırda bizi, seni beni pek de sevmeyen bir ülkenin insanlarıyız ya, annen döver, ‘Anne’ diye ağlarsın, sen de Türkiye seni dövdükçe ‘Anne’ diye ağlayan çocuklara mı benzedin? Şöyle de sorabilirim: İnsan en çok bu hayatta kendini döveni mi dövmeyeni mi anlamaya çalışıyor?

İnsan, anlam vermeye çalışıyor herhalde. Bir anlamı olduğu sürece acı can yakmaz çünkü. Neden diye sormak için, evet. Niye hep bize benzeyenler ölüyor? Nasıl zalim oldular bu kadar? Anlasam öfkem içimi yemeyecek sanki. Öyle düşündüm yazarken.

Biraz da anladım galiba kitabı yazarken. Bir ilk nedeni yok bu merhametsizliğin. Hayatta, ayakta kalmanın fazla kutsandığı bir toprakta doğmuşuz işte. Pusu da o yüzden, şark kurnazlığı da, yalan da, ikiyüzlülük de…

Bir de tabii dövüşünü sevmiyorsun memleketin. Ara sıra, hem de sen hiç beklemezken bir sevişi var, “Çay vereyim, içersin?” deyişi var, ona kurban oluyorsun. Bunu yaptığın her seferinde kızıyorsun kendine ama sonuç değişmiyor. O senden özür dilemese de kendi kendine affettiğin baba gibi…

Bu kitabı sana yazdıran öfken mi, o günlerin masumiyetine dair özlem mi?

Duygular değil bu kitabı yazdıran, daya ziyade soğukkanlı bir kararlılık. Duygu var tabii, çocukların “Büyük Türkiye, yeni Türkiye, ileri demokrasi” diye konuşulurken  aynı hızda öldürülmelerine bir öfke. Berkin, Ali İsmail… Onların öfkesi var ama bağırıp çağırmadan. Dişlerini sıkarsın ya böyle, içinden yemin edersin, yüzün poker yüzü… Öyle bir öfke.

O günlerin masumiyeti diye bir şey pek yok aslında. Anlam var sadece, çok daha çok anlam.

Aynı yöne doğru koşanlar birbirlerinin ayağına çok çelme takıyor

En iyiler hep öldüler, biz ilk ölenlerle tanıştık. Ve şimdi de böyle bu. Çocuklar ölüyor, öldükleri gün ya da komaya girdikleri gün, ve hatta ağaçlarla dahi söküldükleri gün tanışıyoruz. Bizim bir türlü bir tanışamama halimiz var ya, niye tanışamıyoruz?

Şimdi bu sorunun cevabı bu mudur bilmiyorum ama şöyle bir şey diyesim gelmedi: Kimse kimsenin kıymetini bilmiyor. Aynı yöne doğru koşanlar birbirlerinin ayağına çok çelme takıyor. Yani devlet baba, siyasal iktidar bize çok hunhar davranıyor da biz birbirimize merhamet ediyor değiliz. Türkiye’de birçok aydın, yazar, sanatçı, devrimci bu tezgahtan geçmiş ve küstürülmüştür.

Diyorlar ya insan sevgisi, bu ülkede biraz kıt o. Niye kıt bilmiyorum, ama böyle olduğunu biliyorum. Türklerin cehennemin kaynayan kazanlarında birbirlerini bacaklarından aşağıya çektiğine dair o fıkra var ya, doğrudur yani. Ölüp gidenler de işte artık sevilebilir hale geliyor, onlara şefkat gösterebiliriz, bir tehlikesi yok.

Kitabın kahramanı çocuklar sırların içinde oturuyor. Senin çocukluğuna dair sırrın ne? Neyi sakladın da bugünlere getirdin?

Bilmem. Ama hatırlamakla ilgili hep bir meselem oldu. Hatırlamak üzerine hem yaptığım gazetecilik işlerinde, hem yazarlığımda hem de kişisel hayatımda çok düşündüm, çok okudum. Sanırım benim unuttuğumu hatırlamadığım bir şey var.

12 Eylül hepimize bir şey yaptı. O günleri görenlere de görmeyenlere de. Bir tek Kenan Evren’i öldürmedi tutuyor. Kenan Evren’i ressam sanan çocuklar var bugün. 40 yıl sonra çocuklar kimi ne sansın istersin?

80’i okurken en çok anlamaya çalıştığım şey o gaflet uykusu hali. Sen sonu bilen biri olarak neler olacağından haberdar olarak okuyorsun olacakları. Bakıyorsun, aslında o gün tarihi yapanlar da biliyorlar. Ama tarih sökülmüş gidiyor, kimse engel olamıyor.

Bugün aynı sökülüp gitme halini yaşıyoruz. Sonu görüyoruz ama kimse bu yuvarlanıp gitme haline engel olamıyor bir şekilde. Sanırım bugünkü ‘kahramanlar’ da gelecekte “Yuh be! Hiç mi bir şey yapamadınız!” diye okuyacağımız karakterler olacak.

Eğer bir hedef yoksa durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok

Kitapta ruhumuza işleyen huylarımız çıkıyor sayfaların içinden. Hani gülsek mi ağlasak mı dedirten. Annen var içinde, annem var. Misal, temizlikçinin geldiği günler dahi evini temizleyen insanlar onlar. Bizim annelerimiz babalarımız ne kadar yaralı? Bu kitap onları da iyileştirir mi yoksa daha da hastalandırır mı dersin? Zira kapatmadıkları belki de yarım bıraktıkları bazı hesapları sen kapatmaya çalışıyorsun. Annenin babanın yarım bıraktığı hesapları çocuklar kapayabilir mi dersin?

Öyle sanarak 40 yıl kadar yaşadım da şimdi öyle kapanacak bir hesap olmadığını düşünüyorum. İnsanlar var, yaşadıkları dönemde korkularının ve yeteneklerinin el verdiği kadarına yapıyorlar. İyi-kötü bir terkipten de sen oluyorsun işte.

Herkesi oluşturan tarihsel, siyasi, toplumsal koşullar var. Çamaşırın suyuyla merdiven yıkayan anneannelerimizi oluşturan, sonra kaçık naylon çorabı diken annelerimizi, en son bizim gibi işte her çorap atışında daha atmasa mıydım diye düşünen kadınları oluşturan koşullar.

Bu koşulları biraz anlamak istedim yazarken. İyileştirir mi? Belki. Çünkü durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok eğer bir hedef yoksa.

Hayatta kalmaya çalışmak yaşamak mıdır bilmiyorum

Evlerinin banyolarında fotoğrafların yakıldığı, kitapların saklandığı, Sevdalı Bulut’u okula götüremeyen çocuklarız biz, bizim jenerasyon. Çok naif bir grup insan birden bire kartlarla girilen binalarla karşı karşıya kaldık. Bizim kuşağın delirmeden, teker teker intihar etmeden bugünlere gelmesine dair ne dersin?

Önce şunu söyleyeyim, iki arkadaşım intihar etti. Biri delirdi. Tam da böyle bir sonsuz yadırgama yüzünden. İkisinin de adı Özgür’dü. Şaşırmamak lazım. Ama şuna şaşırıyorum, 80’ler, hatta 90’lar hiç yokmuş gibi yapmayı nasıl başardık? Hamburger, Adidas ayakkabı, Levis kot biz büyürken geldi bu ülkeye, beraberinde birçok şeyi getirdiler.

İktisat etmeyi‘ öğrenen çocuklarken bir anda tüketim ve gösteri kültürünün en azılı yağmasıyla karşılaştık. Birkaç yıl önce ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’yi okuyup sonra emeğin en yüce değer olmadığı bir dünyada ilk gençliğimizi geçirdik. Hayatta kalmaya çalıştık. Hayatta kalmaya çalışmak yaşamak mıdır bilmiyorum.

Nazım Hikmet’in dizesi var kitapta. ‘İnsanlara inanmalıyız.’ Zeynep Miraç’a verdiğin söyleşide de, ‘İnsana inancımı yitirdiğim günlerdeyim’ diyorsun. Kendine inancını hiç yitirdin mi?

Elbette. Geçmişte. Çok zor zamanlardı. Geçti şimdi. Geçer yani. Geçmek zorunda.

Gazetecilik yaparken, şehirleri dolaşırken mi iyisin yoksa küçücük bir arşiv odasında eski gazeteleri okurken mi?

Arşiv odasında daha iyiyim. Kendi hikayelerimi kurarken daha iyiyim. Çocukluğuma en yakın hissettiğim o an. Öbür türlü yaşarken hep olduğumdan daha büyük, daha ciddi, daha güçlü olmak zorunda kaldım. Yorucu ve anlamsız geliyor artık.

Çocukluğumdaki gibi gülmek istiyorum. Hakikaten de kendimle ilgili tekamül hedefim bu. Edebiyatla bu daha mümkün gibi geliyor bana.

Ben gazetecilik sıramı savdım, benden bu kadar

Gazetecilik bırakılabiliyor mu? Uykuların kaçıyordu bazı görevleri üstlendiğinde şimdi uykuların düzeldi mi?

Bırakılabiliyor. Bunu söyleyince bana kızanlar var da, kızmasınlar. Ben sıramı savdım. Fena da savmadım bana sorarsan. Benden bu kadar!

Bu romanı da İstanbul’dan kaçıp Ankara’da yazmışsın. Niye İstanbul’da yazamıyorsun? İstanbul sana yazarken bir şey mi yapıyor? Bir sebebi olmalı kaçıp kaçıp başka şehirlerde tanımadığın yerlerde kendini anlatmanın… İstanbul’daki Ece’yle Ankara’dakinin, Beyrut’takinin farkı ne?

Artık evde de yazmaya başladım. Yazmak benim için ‘ev‘ denen yerin dışında konumlandı. Küçükkenki evden kaçmak hissinin yeniden oluşturulması gibi bir şey benim için yazmak. Öyleydi. Şimdi ev de iyi, kaçılacak bir yer olmaktan çıktı belki.

Erdoğan’la ilgili hiçbir hissim yok

Biliyor musun, ilkokullarda çocuklar bahçede sokakta oyun oynarken ‘Tayyip geliyor’ diye birbirini kovalıyorlar şimdi. Bir korku unsuru olarak zihinlerinde biriken birisi. Bu çocukların korkusu. ‘Tayyip’ dediğimde sendeki hissin adı ne? Bendeki epey bıkkınlık ve biraz da delirdi ve kimsesi yok galiba diye acıma.

Yemin ediyorum hiçbir hissim yok. Benim siyasi karakterlerle ilgili hiç hissim yok. Çünkü onlar olmasa bu mekanizma onların bir benzerini yaratacak zaten. İnsanlar kişi olarak siyasilere öfkeleniyorlar ya, hakikaten benim için öyle değil.

Demokrasi gibi kelimelerin asıl sahiplerine geri dönmesini isterdim

Unuttuğumuz kelimeleri, özenle hafızamızdan silinenleri tutmuş bugüne getirmişsin. Bugünden 40 sene sonraya hangi kelimeler kalmayacak dersin? Ya da hangileri kalmasın istersin? Vicdan, ahlak, adap bunlar 40 sene sonra hatırlanır mı dersin?

Bir sürü espri kalmayacak, ona üzülüyorum. Çünkü dönemin Gırgır dergisini okurken gördüm ki artık o espri dilinin bugün hiçbir karşılığı yok. Bugünden kalmamasını istediğim şey küfürlerin bir şaka gibi kullanılma hali. Küfrün de bir haysiyeti var, birincisi. İkincisi, küfür komik bir şey değil.

Çiğnenip tükürülmüş kelimeler çok. Vicdan, adap, ahlak… bunlar öyle kelimeler bence. Şimdiki muhafazakar iktidarın ağzında başka anlamlar kazandılar. Kelimeler zaten biraz kapanın elinde kalıyor epeydir. Demokrasi gibi mesela. Bu kelimelerin asıl sahiplerine geri dönmesini isterdim kırk sene sonra.

Bana dokunmayın arkadaş: Ben herkes her şeyi görmez istemezken lazımdım

Köşe yazarı olmayınca bir grup insanın sesi kısılıyor, zira biz kendimizi köşe yazarları üzerinden tarif etmeyi, ‘XXX’in de yazısında belirttiği gibi’ diye konuşarak köşe yazılarının arkasına saklanmayı tercih eden insanlarız. Sen de şimdi o sesi kıstın. Sana dargınlar mı? Yazsam mı acaba diyor musun? Yoksa ‘Bana dokunmayın arkadaş’ mı diyorsun?

Bana dokunmayın arkadaş! Mesele yazı yazmak da değil insanlarla kavga etmek istemiyorum artık. Herhalde ben de bu dünyaya bu bayağı kavga için gelmedim diyorum kendi kendime. Ne yapacağım şimdi? Nagehan yanlış biliyor filan mı diyeceğim? Bu kadar yapıp ettiklerimiz böyle mi harcanacak yani? İstemiyorum.

Zaten artık bana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Herkes her şeyi görüyor. Ben herkes her şeyi görmez istemezken lazımdım. Bunu gülmeden söylemem mümkün değil ama şimdi yeni muhaliflerimiz var, her şeyi sonradan anlayanlar filan. Onlar maşallah pek ateşliler!

Bu ülkeyi delilik yönetiyor

Dibimizdeki bir ülkede bir kafesin içinde diri diri insan yakılıyor ve hiç gıkımız bile çıkmıyor. Memleketin bu suskunluk ve her şeyi unutma ama aynı zamanda muntazam bir şekilde ikiye bölünme halini nasıl yorumluyorsun?

Bu ülkeyi artık hiç kimse yönetmiyor. Bu ülkeyi delilik yönetiyor. Bunu gören, birazcık aklı olanlar da kenarda sessizce durup bu iş nereye varacak ona bakıyor. Ne yapsın insanlar?

Gezi boyunca bütün şehirlerde, mümkün olan en tatlı sözlerle bu ülkenin nasıl olmasını istediklerini söylediler. Dinlenmedi. Herkesten de kahraman olmasını bekleyemezsiniz.

Ben tek siz hepiniz!

Kendini koruyanlarla kendini ateşe atanlar aynı hızda yaşlanmıyor diyorsun ya, senin içinde iki tane Ece var, biri kendini koruyan (korumaya çalışan) biri ateşe atan. İki Ece’nin yaşlarını merak ediyorum? Ve tiplerini. Biri uzun saçlı biri kısa saçlı mı? Ne halde o Eceler? Ya da bir Ece’de topladın mı yine?

Hahaha… Seninle konuşmak bu kadar zor olduğu için güzel! Tek olduk şimdi, öyle diyeyim. Ben tek siz hepiniz!

Gidip sağda solda konuşmalar yapıp Türkiye’yi anlatıyorsun, özlediğin demokrasi hakkında konuşuyorsun. Türkiye’den gitmeyi düşünüyor musun? Ya da bu ülke beni göndermek istiyor diye hissettiğin vakitler var mı?

Türkçe’den –bilerek Türkçe diyorum- gitmek diye bir şey yok. Göndermek isteyenler vardır da herhalde üç-beş sevenimiz de mevcuttur.

Türkiye seni ne kadar seviyor, sen ne kadar seviyorsun?

Türkiye beni sevmeyi seçmekten korkar, başına iş gelir. Ben onu sevmekten korkmam. Başıma iş gelse de. Aramızdaki denklem bu. Sanırım birçok kişi için bu böyle.

Milletvekilliği teklif ettiler, güldüm

Gelseler sana milletvekilliği teklif etseler, kabul eder misin?

Ettiler. Güldüm. Dedim ki “Demek durum sandığımdan da kötü!” Yok o işlere bulaşmam. Türkiye’de siyaset, bilhassa sol siyaset insan hızarıdır, bana göre değil.

Herkes de sevmesin beni, böyle iyi

Seni çok seven bir grup insan var bir de seni sevenlere ve üzerine de sana gıcık olan bir grup. Sana gıcık olanlara bir mesajın varsa alabilir miyim?

Vallahi tanısan seversin!  Ne diyeyim arkadaş; adamın ya da kadının işte, canı nefret etmek istiyor. Ama en sevdiklerim; “Samimi bulmuyorum”, “Egosu yüksek”. En büyük favorim de; “Bilmiyorum niye ama bu kadını sevmiyorum.”Dert olmuş yani içine, konuyu derinlemesine düşünüyor.

Herkes de sevmesin beni yahu! Böyle iyi.

Elif Key 10.02.2015

DİKEN

Ece Temelkuran: Bu Ülkeyi Artık Delilik Yönetiyor

0

500 sayfalık kitapla bir dönem affedilir mi? Koskoca bir yara var memleketin derinlerinde, yakından baksan, dokunsan iyileşir mi? Yoksa sen de mi hastalanırsın iyice? ‘Nasılsa geçmiyormuş yaralar, hep aynı ölümler, hep aynı kayıplar, iyiye gitmeyecek hiçbir şey’ mi dersin? Bilmiyorum.

Epey sarsıcı bir roman. Adile Naşit’in gülmesiyle ağlamasının arasında saniyeler geçebilir ya, tam olarak öyle. Bir sayfa önce gülerken, yan sayfada boğazınıza çakıl taşları dolabilir. Adı:‘Devir.’ Okuyacaksanız, iki küçük çocuk sizi sırlarına ortak edecek.

Onlar anlatırken, siz nerelerde darbe aldığımızı, arkadaşlıkların düelloya çıktığı günleri, bir dönem küvetlerde yakılan fotoğraflardan ve kitaplardan geriye kalan sararmış sayfaları ve kareleri göreceksiniz. Bir yanınızda Sue Ellen, diğer yanınızda Ecevit’le Demirel duracak. Bir evin penceresinden Ajda Pekkan’ın sesini, yan bahçeden devrim marşlarını duyacaksınız.

Hayatın… hayatımızın makaslanacak çok bölümü var Önder’ diyecek Sevgi, siz de altını çizeceksiniz.

Max Ali ve Can Luka’ya, kardeşinin iki oğluna, iki yeğenine, o günleri hiç bilmeyen çocuklara yazdığın bir kitap var elimizde. Ali’yle Can’a emanet ettiğin 496 sayfa. Büyüdüklerinde bu kitabı okuduklarında ne demelerini istersin?

Acaba bu memleketin derdini sırtlamayı seçecekler mi, en çok onu merak ediyorum. Yarı ABD’de yarı burada büyüyorlar. Yani eğer istemezlerse kalplerine memleketi hiç ağırlık etmeden yaşayıp giderler. Ama işte o zaman hikayenin dışında kalıyorsun. Aile, dostluk, rakı masasındaki efkar, hemhal olunan bir gam…

Bunların dışında olmayı seçerler mi, bunu çok merak ediyorum. O yüzden dedim, bakalım neyi hatırlayacaksınız, neyi unutmayacaksınız diye kitabı onlara adarken.

Bir yandan ikisi de burada doğdu. Babaları da buranın derdini hep sırtlamış bir adam. Dolayısıyla etlerine işlemiştir diye düşünüyorum memleket. Ne bileyim, “Yazık” deyişimizi, “Ayıp”deyişimizi, “Canım” deyişimizi duydukları için bile artık biraz Türkçe’dir onlar da, biraz buralıdır. Gizli gizli de öyle olsun istiyorum açıkçası. Garip bir şey.

‘Türkiye senden özür dilemese de kendi kendine affettiğin baba gibi’

İnsan en çok kendini sevmeyeni mi anlamaya çalışıyor? Sana bu kitabı yazdıran ne onu merak ediyorum aslında, çünkü halihazırda bizi, seni beni pek de sevmeyen bir ülkenin insanlarıyız ya, annen döver, ‘Anne’ diye ağlarsın, sen de Türkiye seni dövdükçe ‘Anne’ diye ağlayan çocuklara mı benzedin? Şöyle de sorabilirim: İnsan en çok bu hayatta kendini döveni mi dövmeyeni mi anlamaya çalışıyor?

İnsan, anlam vermeye çalışıyor herhalde. Bir anlamı olduğu sürece acı can yakmaz çünkü. Neden diye sormak için, evet. Niye hep bize benzeyenler ölüyor? Nasıl zalim oldular bu kadar? Anlasam öfkem içimi yemeyecek sanki. Öyle düşündüm yazarken.

Biraz da anladım galiba kitabı yazarken. Bir ilk nedeni yok bu merhametsizliğin. Hayatta, ayakta kalmanın fazla kutsandığı bir toprakta doğmuşuz işte. Pusu da o yüzden, şark kurnazlığı da, yalan da, ikiyüzlülük de…

Bir de tabii dövüşünü sevmiyorsun memleketin. Ara sıra, hem de sen hiç beklemezken bir sevişi var, “Çay vereyim, içersin?” deyişi var, ona kurban oluyorsun. Bunu yaptığın her seferinde kızıyorsun kendine ama sonuç değişmiyor. O senden özür dilemese de kendi kendine affettiğin baba gibi…

Bu kitabı sana yazdıran öfken mi, o günlerin masumiyetine dair özlem mi?

Duygular değil bu kitabı yazdıran, daya ziyade soğukkanlı bir kararlılık. Duygu var tabii, çocukların “Büyük Türkiye, yeni Türkiye, ileri demokrasi” diye konuşulurken  aynı hızda öldürülmelerine bir öfke. Berkin, Ali İsmail… Onların öfkesi var ama bağırıp çağırmadan. Dişlerini sıkarsın ya böyle, içinden yemin edersin, yüzün poker yüzü… Öyle bir öfke.

O günlerin masumiyeti diye bir şey pek yok aslında. Anlam var sadece, çok daha çok anlam.

Aynı yöne doğru koşanlar birbirlerinin ayağına çok çelme takıyor

En iyiler hep öldüler, biz ilk ölenlerle tanıştık. Ve şimdi de böyle bu. Çocuklar ölüyor, öldükleri gün ya da komaya girdikleri gün, ve hatta ağaçlarla dahi söküldükleri gün tanışıyoruz. Bizim bir türlü bir tanışamama halimiz var ya, niye tanışamıyoruz?

Şimdi bu sorunun cevabı bu mudur bilmiyorum ama şöyle bir şey diyesim gelmedi: Kimse kimsenin kıymetini bilmiyor. Aynı yöne doğru koşanlar birbirlerinin ayağına çok çelme takıyor. Yani devlet baba, siyasal iktidar bize çok hunhar davranıyor da biz birbirimize merhamet ediyor değiliz. Türkiye’de birçok aydın, yazar, sanatçı, devrimci bu tezgahtan geçmiş ve küstürülmüştür.

Diyorlar ya insan sevgisi, bu ülkede biraz kıt o. Niye kıt bilmiyorum, ama böyle olduğunu biliyorum. Türklerin cehennemin kaynayan kazanlarında birbirlerini bacaklarından aşağıya çektiğine dair o fıkra var ya, doğrudur yani. Ölüp gidenler de işte artık sevilebilir hale geliyor, onlara şefkat gösterebiliriz, bir tehlikesi yok.

Kitabın kahramanı çocuklar sırların içinde oturuyor. Senin çocukluğuna dair sırrın ne? Neyi sakladın da bugünlere getirdin?

Bilmem. Ama hatırlamakla ilgili hep bir meselem oldu. Hatırlamak üzerine hem yaptığım gazetecilik işlerinde, hem yazarlığımda hem de kişisel hayatımda çok düşündüm, çok okudum. Sanırım benim unuttuğumu hatırlamadığım bir şey var.

12 Eylül hepimize bir şey yaptı. O günleri görenlere de görmeyenlere de. Bir tek Kenan Evren’i öldürmedi tutuyor. Kenan Evren’i ressam sanan çocuklar var bugün. 40 yıl sonra çocuklar kimi ne sansın istersin?

80’i okurken en çok anlamaya çalıştığım şey o gaflet uykusu hali. Sen sonu bilen biri olarak neler olacağından haberdar olarak okuyorsun olacakları. Bakıyorsun, aslında o gün tarihi yapanlar da biliyorlar. Ama tarih sökülmüş gidiyor, kimse engel olamıyor.

Bugün aynı sökülüp gitme halini yaşıyoruz. Sonu görüyoruz ama kimse bu yuvarlanıp gitme haline engel olamıyor bir şekilde. Sanırım bugünkü ‘kahramanlar’ da gelecekte “Yuh be! Hiç mi bir şey yapamadınız!” diye okuyacağımız karakterler olacak.

Eğer bir hedef yoksa durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok

Kitapta ruhumuza işleyen huylarımız çıkıyor sayfaların içinden. Hani gülsek mi ağlasak mı dedirten. Annen var içinde, annem var. Misal, temizlikçinin geldiği günler dahi evini temizleyen insanlar onlar. Bizim annelerimiz babalarımız ne kadar yaralı? Bu kitap onları da iyileştirir mi yoksa daha da hastalandırır mı dersin? Zira kapatmadıkları belki de yarım bıraktıkları bazı hesapları sen kapatmaya çalışıyorsun. Annenin babanın yarım bıraktığı hesapları çocuklar kapayabilir mi dersin?

Öyle sanarak 40 yıl kadar yaşadım da şimdi öyle kapanacak bir hesap olmadığını düşünüyorum. İnsanlar var, yaşadıkları dönemde korkularının ve yeteneklerinin el verdiği kadarına yapıyorlar. İyi-kötü bir terkipten de sen oluyorsun işte.

Herkesi oluşturan tarihsel, siyasi, toplumsal koşullar var. Çamaşırın suyuyla merdiven yıkayan anneannelerimizi oluşturan, sonra kaçık naylon çorabı diken annelerimizi, en son bizim gibi işte her çorap atışında daha atmasa mıydım diye düşünen kadınları oluşturan koşullar.

Bu koşulları biraz anlamak istedim yazarken. İyileştirir mi? Belki. Çünkü durup dururken geçmişi deşmenin bir anlamı yok eğer bir hedef yoksa.

Hayatta kalmaya çalışmak yaşamak mıdır bilmiyorum

Evlerinin banyolarında fotoğrafların yakıldığı, kitapların saklandığı, Sevdalı Bulut’u okula götüremeyen çocuklarız biz, bizim jenerasyon. Çok naif bir grup insan birden bire kartlarla girilen binalarla karşı karşıya kaldık. Bizim kuşağın delirmeden, teker teker intihar etmeden bugünlere gelmesine dair ne dersin?

Önce şunu söyleyeyim, iki arkadaşım intihar etti. Biri delirdi. Tam da böyle bir sonsuz yadırgama yüzünden. İkisinin de adı Özgür’dü. Şaşırmamak lazım. Ama şuna şaşırıyorum, 80’ler, hatta 90’lar hiç yokmuş gibi yapmayı nasıl başardık? Hamburger, Adidas ayakkabı, Levis kot biz büyürken geldi bu ülkeye, beraberinde birçok şeyi getirdiler.

İktisat etmeyi‘ öğrenen çocuklarken bir anda tüketim ve gösteri kültürünün en azılı yağmasıyla karşılaştık. Birkaç yıl önce ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’yi okuyup sonra emeğin en yüce değer olmadığı bir dünyada ilk gençliğimizi geçirdik. Hayatta kalmaya çalıştık. Hayatta kalmaya çalışmak yaşamak mıdır bilmiyorum.

Nazım Hikmet’in dizesi var kitapta. ‘İnsanlara inanmalıyız.’ Zeynep Miraç’a verdiğin söyleşide de, ‘İnsana inancımı yitirdiğim günlerdeyim’ diyorsun. Kendine inancını hiç yitirdin mi?

Elbette. Geçmişte. Çok zor zamanlardı. Geçti şimdi. Geçer yani. Geçmek zorunda.

Gazetecilik yaparken, şehirleri dolaşırken mi iyisin yoksa küçücük bir arşiv odasında eski gazeteleri okurken mi?

Arşiv odasında daha iyiyim. Kendi hikayelerimi kurarken daha iyiyim. Çocukluğuma en yakın hissettiğim o an. Öbür türlü yaşarken hep olduğumdan daha büyük, daha ciddi, daha güçlü olmak zorunda kaldım. Yorucu ve anlamsız geliyor artık.

Çocukluğumdaki gibi gülmek istiyorum. Hakikaten de kendimle ilgili tekamül hedefim bu. Edebiyatla bu daha mümkün gibi geliyor bana.

Ben gazetecilik sıramı savdım, benden bu kadar

Gazetecilik bırakılabiliyor mu? Uykuların kaçıyordu bazı görevleri üstlendiğinde şimdi uykuların düzeldi mi?

Bırakılabiliyor. Bunu söyleyince bana kızanlar var da, kızmasınlar. Ben sıramı savdım. Fena da savmadım bana sorarsan. Benden bu kadar!

Bu romanı da İstanbul’dan kaçıp Ankara’da yazmışsın. Niye İstanbul’da yazamıyorsun? İstanbul sana yazarken bir şey mi yapıyor? Bir sebebi olmalı kaçıp kaçıp başka şehirlerde tanımadığın yerlerde kendini anlatmanın… İstanbul’daki Ece’yle Ankara’dakinin, Beyrut’takinin farkı ne?

Artık evde de yazmaya başladım. Yazmak benim için ‘ev‘ denen yerin dışında konumlandı. Küçükkenki evden kaçmak hissinin yeniden oluşturulması gibi bir şey benim için yazmak. Öyleydi. Şimdi ev de iyi, kaçılacak bir yer olmaktan çıktı belki.

Erdoğan’la ilgili hiçbir hissim yok

Biliyor musun, ilkokullarda çocuklar bahçede sokakta oyun oynarken ‘Tayyip geliyor’ diye birbirini kovalıyorlar şimdi. Bir korku unsuru olarak zihinlerinde biriken birisi. Bu çocukların korkusu. ‘Tayyip’ dediğimde sendeki hissin adı ne? Bendeki epey bıkkınlık ve biraz da delirdi ve kimsesi yok galiba diye acıma.

Yemin ediyorum hiçbir hissim yok. Benim siyasi karakterlerle ilgili hiç hissim yok. Çünkü onlar olmasa bu mekanizma onların bir benzerini yaratacak zaten. İnsanlar kişi olarak siyasilere öfkeleniyorlar ya, hakikaten benim için öyle değil.

Demokrasi gibi kelimelerin asıl sahiplerine geri dönmesini isterdim

Unuttuğumuz kelimeleri, özenle hafızamızdan silinenleri tutmuş bugüne getirmişsin. Bugünden 40 sene sonraya hangi kelimeler kalmayacak dersin? Ya da hangileri kalmasın istersin? Vicdan, ahlak, adap bunlar 40 sene sonra hatırlanır mı dersin?

Bir sürü espri kalmayacak, ona üzülüyorum. Çünkü dönemin Gırgır dergisini okurken gördüm ki artık o espri dilinin bugün hiçbir karşılığı yok. Bugünden kalmamasını istediğim şey küfürlerin bir şaka gibi kullanılma hali. Küfrün de bir haysiyeti var, birincisi. İkincisi, küfür komik bir şey değil.

Çiğnenip tükürülmüş kelimeler çok. Vicdan, adap, ahlak… bunlar öyle kelimeler bence. Şimdiki muhafazakar iktidarın ağzında başka anlamlar kazandılar. Kelimeler zaten biraz kapanın elinde kalıyor epeydir. Demokrasi gibi mesela. Bu kelimelerin asıl sahiplerine geri dönmesini isterdim kırk sene sonra.

Bana dokunmayın arkadaş: Ben herkes her şeyi görmez istemezken lazımdım

Köşe yazarı olmayınca bir grup insanın sesi kısılıyor, zira biz kendimizi köşe yazarları üzerinden tarif etmeyi, ‘XXX’in de yazısında belirttiği gibi’ diye konuşarak köşe yazılarının arkasına saklanmayı tercih eden insanlarız. Sen de şimdi o sesi kıstın. Sana dargınlar mı? Yazsam mı acaba diyor musun? Yoksa ‘Bana dokunmayın arkadaş’ mı diyorsun?

Bana dokunmayın arkadaş! Mesele yazı yazmak da değil insanlarla kavga etmek istemiyorum artık. Herhalde ben de bu dünyaya bu bayağı kavga için gelmedim diyorum kendi kendime. Ne yapacağım şimdi? Nagehan yanlış biliyor filan mı diyeceğim? Bu kadar yapıp ettiklerimiz böyle mi harcanacak yani? İstemiyorum.

Zaten artık bana ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Herkes her şeyi görüyor. Ben herkes her şeyi görmez istemezken lazımdım. Bunu gülmeden söylemem mümkün değil ama şimdi yeni muhaliflerimiz var, her şeyi sonradan anlayanlar filan. Onlar maşallah pek ateşliler!

Bu ülkeyi delilik yönetiyor

Dibimizdeki bir ülkede bir kafesin içinde diri diri insan yakılıyor ve hiç gıkımız bile çıkmıyor. Memleketin bu suskunluk ve her şeyi unutma ama aynı zamanda muntazam bir şekilde ikiye bölünme halini nasıl yorumluyorsun?

Bu ülkeyi artık hiç kimse yönetmiyor. Bu ülkeyi delilik yönetiyor. Bunu gören, birazcık aklı olanlar da kenarda sessizce durup bu iş nereye varacak ona bakıyor. Ne yapsın insanlar?

Gezi boyunca bütün şehirlerde, mümkün olan en tatlı sözlerle bu ülkenin nasıl olmasını istediklerini söylediler. Dinlenmedi. Herkesten de kahraman olmasını bekleyemezsiniz.

Ben tek siz hepiniz!

Kendini koruyanlarla kendini ateşe atanlar aynı hızda yaşlanmıyor diyorsun ya, senin içinde iki tane Ece var, biri kendini koruyan (korumaya çalışan) biri ateşe atan. İki Ece’nin yaşlarını merak ediyorum? Ve tiplerini. Biri uzun saçlı biri kısa saçlı mı? Ne halde o Eceler? Ya da bir Ece’de topladın mı yine?

Hahaha… Seninle konuşmak bu kadar zor olduğu için güzel! Tek olduk şimdi, öyle diyeyim. Ben tek siz hepiniz!

Gidip sağda solda konuşmalar yapıp Türkiye’yi anlatıyorsun, özlediğin demokrasi hakkında konuşuyorsun. Türkiye’den gitmeyi düşünüyor musun? Ya da bu ülke beni göndermek istiyor diye hissettiğin vakitler var mı?

Türkçe’den –bilerek Türkçe diyorum- gitmek diye bir şey yok. Göndermek isteyenler vardır da herhalde üç-beş sevenimiz de mevcuttur.

Türkiye seni ne kadar seviyor, sen ne kadar seviyorsun?

Türkiye beni sevmeyi seçmekten korkar, başına iş gelir. Ben onu sevmekten korkmam. Başıma iş gelse de. Aramızdaki denklem bu. Sanırım birçok kişi için bu böyle.

Milletvekilliği teklif ettiler, güldüm

Gelseler sana milletvekilliği teklif etseler, kabul eder misin?

Ettiler. Güldüm. Dedim ki “Demek durum sandığımdan da kötü!” Yok o işlere bulaşmam. Türkiye’de siyaset, bilhassa sol siyaset insan hızarıdır, bana göre değil.

Herkes de sevmesin beni, böyle iyi

Seni çok seven bir grup insan var bir de seni sevenlere ve üzerine de sana gıcık olan bir grup. Sana gıcık olanlara bir mesajın varsa alabilir miyim?

Vallahi tanısan seversin!  Ne diyeyim arkadaş; adamın ya da kadının işte, canı nefret etmek istiyor. Ama en sevdiklerim; “Samimi bulmuyorum”, “Egosu yüksek”. En büyük favorim de; “Bilmiyorum niye ama bu kadını sevmiyorum.”Dert olmuş yani içine, konuyu derinlemesine düşünüyor.

Herkes de sevmesin beni yahu! Böyle iyi.

Elif Key 10.02.2015

DİKEN

Eren Erdem: ‘Erdoğan Fatiha’yı okur, ama inanmaz’

0

Erdoğan’ın CHP milletvekili Nazlıaka’yı hedef alan sözlerini, Eren Erdem değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’li Aylin Nazlıaka’yı hedef göstererek kullandığı, ‘bir Fatiha oku tabi biliyorsan’ ifadesi, sosyal medyada günün konusu olmuştu. Erdoğan’ın bu çıkışını, İslam düşüncesi üzerine yaptığı önemli çalışmalarla tanınan Eren Erdem’e sorduk.

ERDOĞAN FATİHA’YI OKUR, AMA İNANMAZ..

GERÇEK GÜNDEM: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özgecan Aslan’ın hayatına sebep olan vahşetle ilgili yaptığı konuşmada, muhalefet vekili Aylin Nazlıaka’yı eleştirirken kullandığı ‘bir Fatiha oku tabi biliyorsan’ ifadesi tepki görmüştü. Siz bu konuda neler söylersiniz?

EREN ERDEM: Erdoğan Fatiha suresini okur. Ama inanmaz! Hatta tecvidli de okur. Güzel de telaffuz eder. Ama içinde yazılanları tatbik etmez. Fatiha suresinin emrettiği yaşam modeline karşıdır. Fatiha suresi, Kur’an’ın direğidir. İslam’ın yaşam modelini irdeler. O surede ‘Allah dışında hiçbir otoriteye bağımlı olmamak’ farziyet kazanır. Bir kişi, Fatiha suresinin Allah’ın emri olduğunu söylediği halde, mal-mülk topluyor, servet biriktirip yoksullarla bölüşmüyor, saltanat ihata ediyorsa din terminolojisine göre ‘münafık’ olmuş olur. Erdoğan’ın dindarlık anlayışına göre, Fatiha suresi ‘papağan gibi arapça okunup, anlamı düşünülmemesi gereken bir duadır.’ Ama Hz.Muhammed’in getirdiği dine göre bu sureler birer devrim manifestosudur. Ezilenlerin, yoksulların bağımlı hale getirildiği otoritelere savaş açma emri verilir o surelerde.

FATİHA SURESİ VAHŞİ KAPİTALİZMLE MÜCADELE ANDIDIR!

GERÇEK GÜNDEM: Nasıl bir savaş?

EREN ERDEM: Evveliyatı mücahit, bakiyesi müteahhit olan bu zihniyet aslında bilir bunu. Fatiha suresine göre, ‘insan sadece Allah’tan ister.’ Eğer bir sistem, insanın Allah’tan istemesini engelliyorsa tağuttur. Mesela, Allah, yeryüzünü rızıkla doldurmuştur. Kodamanlar bu rızkın etrafını çevirdiğinden ve insanlığın önemli bir kesimini bu rızıktan mahrum edip kendilerinde topladığından yoksulluk ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile Fatiha suresinde geçen ‘yalnız senden isteriz’ ifadesi, vahşi kapitalizmle mücadele andıdır. Şimdi, tek bir yüzükle siyasete girip bunca mal ve mülkün üzerine çöreklenmiş, bu kar kış zamanları yoksullar tir tir titrerken, kaçak saraylarda sefa süren, ve buna milli itibar kılıfı giydirenler, aslında Fatiha suresine göre ‘mücadele edilmesi gereken kodamanlardır.’ İslam bu kimselere nifak ehli der. Nifak ehli namazlı, niyazlı olabilir. Bu, onlarla mücadele şiarını ortadan kaldırmaz. Namaz, küfür ve nifağı örtmek için araç yapılmışsa, Müslümanların çok ciddi bir özeleştiri vererek bu durumla mücadele etmesi farzdır.

EBU CEHİL KENDİ ZAMANININ EN ÇOK İBADET EDEN KİŞİSİYDİ

GERÇEK GÜNDEM: Yani dinin ibadetlerini yapıyor olmaları onları dindar yapmaz öyle mi?

EREN ERDEM: Elbette yapmaz! Bakınız, Ebu Cehil çok ibadet ederdi. Ama müşrikti. Yani, Allah ile arasına çeşitli vasıtalar koymuştu. Ebu Cehil, Allah’ı reddetmiyordu. Kabul ediyordu. Ama Ebu Cehil’in inandığı Allah, yeryüzünün mülkünü kendisi gibi kodamanlara havale etmişti. Kur’an’ın Maun suresi bunun en net delilidir. Maun suresinde ne diyor; ‘yazıklar olsun o namaz kılanlara ki.’ Bu vurgu ile, yetimi gözetmeyen, ama namaz kılan birilerini eleştiriyor. Şimdi dikkat! Bu sure geldiğinde, Müslüman sayısı çok azdır. Henüz İslam’ın 6. Senesidir. Bu ayetin, Müslümanları kastetmesi imkansızdır. O halde, birileri hem namaz kılıyor, hem yetimleri gözetmiyordu. İşte Mekke’li müşriklerin özelliği buydu. İbadet eder, gereğini yapmazlardı. Yoksulu görmez, servet toplar, bölüşmez, bölüştürmeye karşı çıkarlardı. İşte bugün iktidarda olan zihniyet, tam olarak bu zihniyettir. Kendi yarattığı seçkinler arasında bölüştüren, halktan çalan, gasp ettiklerini yığan, yoksullaştıran bir zihniyet. Bu zihniyet Fatiha’yı sadece ‘okur..’ Ama yaşamaz. Fatiha’nın gereklerini yerine getirmez. Ama akşama kadar Fatiha sömürüsü yaparak, mütedeyyin insanların dini hayatını katleder.

İSLAM’A EN BÜYÜK ZARARI VERENLERDİR BUNLAR!

GERÇEK GÜNDEM: Son olarak ‘Fatiha sömürüsü’ ifadesini biraz daha açarsanız.

EREN ERDEM: Fatiha sömürüsü, dinin temel reflekslerini yok ederek, dini bir takım ritüellerden ibaret bir duruma dönüştürenlerin siyasal tavrıdır. Sosyal adalet yok. Eşitlik yok. Barış yok. Ne var? Kadını ikinci sınıf görmek. Çalmak, çırpmak, talan etmek, yağmalamak. Devletin malı deniz, yemeyen domuz diyerek kamu malına hücum etmek. Yandaşı kayırmak. Kendisi gibi düşünmeyenlere iftiralar düzmek. Kapitalizme abdest aldırıp, muhalifleri kapitalistlikle, emperyalistlikle suçlamak. Bu da yeni moda oldu. Amerikan atına binerek Osmanlı kılıcı sallayanlar, bugün kendilerine tepki gösterenleri Amerikan uşağı ilan ediyor. İslam’a tarihin en büyük zararını verenler bunlardır. Charlie Hebdo’yu eleştirip, Kur’an ve Peygamber ile alay edenleri görmezden gelenlerdir bunlar. Kız çocuklarını diri diri gömen zihniyeti eleştirip, kız çocuklarına şehvetle bakan nesiller yetiştirenlerdir bunlar. ‘Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev ya satılıktır, ya kiralık’ diyenlerdir bunlar. Milyonlarca insanın emeğini sömürüp, kaçak saraylarda sefa sürenlerdir bunlar. Ve milyonluk arabalarla gezip, ‘dövme fetvası vermek dışında işe yaramayan’ sihirbazlarıyla, bu halkı kandıranlardır bunlar. Fatiha suresi diyor ki; ‘bunlarla mücadele edin.’ Ve Hz.Muhammed tarihi bir söz ile bu yaklaşımı taçlandırıyor; ‘bir kimseyle münasebet kuracağınız vakit, kıldığı namaza değil, dirhem ve dinarla ilişkisine bakın’ diyor. Yani, namazla aldatanlara kanmayın, parayla ilişkisine bakın diyor. Bu Hz.Muhammed’in sözü. İnsanları öyle bir hale getirdiler ki, Hz.Muhammed’in sözleri dahi değer görmüyor. İktidarın tepesinde şahıs ne yaparsa yapsın, ‘bizdendir’ gibi kirli bir söze sığınılıyor. Ama söylüyorum, bu durum değişecek. İnşallah, bu millet; bu durumu değiştirecek, iradesini sandıkta gösterecek ve bu kirli sömürüye hayır diyecek. En büyük temennim budur.

18.02.2015

GERÇEK GÜNDEM

Eren Erdem: ‘Erdoğan Fatiha’yı okur, ama inanmaz’

0

Erdoğan’ın CHP milletvekili Nazlıaka’yı hedef alan sözlerini, Eren Erdem değerlendirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’li Aylin Nazlıaka’yı hedef göstererek kullandığı, ‘bir Fatiha oku tabi biliyorsan’ ifadesi, sosyal medyada günün konusu olmuştu. Erdoğan’ın bu çıkışını, İslam düşüncesi üzerine yaptığı önemli çalışmalarla tanınan Eren Erdem’e sorduk.

ERDOĞAN FATİHA’YI OKUR, AMA İNANMAZ..

GERÇEK GÜNDEM: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özgecan Aslan’ın hayatına sebep olan vahşetle ilgili yaptığı konuşmada, muhalefet vekili Aylin Nazlıaka’yı eleştirirken kullandığı ‘bir Fatiha oku tabi biliyorsan’ ifadesi tepki görmüştü. Siz bu konuda neler söylersiniz?

EREN ERDEM: Erdoğan Fatiha suresini okur. Ama inanmaz! Hatta tecvidli de okur. Güzel de telaffuz eder. Ama içinde yazılanları tatbik etmez. Fatiha suresinin emrettiği yaşam modeline karşıdır. Fatiha suresi, Kur’an’ın direğidir. İslam’ın yaşam modelini irdeler. O surede ‘Allah dışında hiçbir otoriteye bağımlı olmamak’ farziyet kazanır. Bir kişi, Fatiha suresinin Allah’ın emri olduğunu söylediği halde, mal-mülk topluyor, servet biriktirip yoksullarla bölüşmüyor, saltanat ihata ediyorsa din terminolojisine göre ‘münafık’ olmuş olur. Erdoğan’ın dindarlık anlayışına göre, Fatiha suresi ‘papağan gibi arapça okunup, anlamı düşünülmemesi gereken bir duadır.’ Ama Hz.Muhammed’in getirdiği dine göre bu sureler birer devrim manifestosudur. Ezilenlerin, yoksulların bağımlı hale getirildiği otoritelere savaş açma emri verilir o surelerde.

FATİHA SURESİ VAHŞİ KAPİTALİZMLE MÜCADELE ANDIDIR!

GERÇEK GÜNDEM: Nasıl bir savaş?

EREN ERDEM: Evveliyatı mücahit, bakiyesi müteahhit olan bu zihniyet aslında bilir bunu. Fatiha suresine göre, ‘insan sadece Allah’tan ister.’ Eğer bir sistem, insanın Allah’tan istemesini engelliyorsa tağuttur. Mesela, Allah, yeryüzünü rızıkla doldurmuştur. Kodamanlar bu rızkın etrafını çevirdiğinden ve insanlığın önemli bir kesimini bu rızıktan mahrum edip kendilerinde topladığından yoksulluk ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile Fatiha suresinde geçen ‘yalnız senden isteriz’ ifadesi, vahşi kapitalizmle mücadele andıdır. Şimdi, tek bir yüzükle siyasete girip bunca mal ve mülkün üzerine çöreklenmiş, bu kar kış zamanları yoksullar tir tir titrerken, kaçak saraylarda sefa süren, ve buna milli itibar kılıfı giydirenler, aslında Fatiha suresine göre ‘mücadele edilmesi gereken kodamanlardır.’ İslam bu kimselere nifak ehli der. Nifak ehli namazlı, niyazlı olabilir. Bu, onlarla mücadele şiarını ortadan kaldırmaz. Namaz, küfür ve nifağı örtmek için araç yapılmışsa, Müslümanların çok ciddi bir özeleştiri vererek bu durumla mücadele etmesi farzdır.

EBU CEHİL KENDİ ZAMANININ EN ÇOK İBADET EDEN KİŞİSİYDİ

GERÇEK GÜNDEM: Yani dinin ibadetlerini yapıyor olmaları onları dindar yapmaz öyle mi?

EREN ERDEM: Elbette yapmaz! Bakınız, Ebu Cehil çok ibadet ederdi. Ama müşrikti. Yani, Allah ile arasına çeşitli vasıtalar koymuştu. Ebu Cehil, Allah’ı reddetmiyordu. Kabul ediyordu. Ama Ebu Cehil’in inandığı Allah, yeryüzünün mülkünü kendisi gibi kodamanlara havale etmişti. Kur’an’ın Maun suresi bunun en net delilidir. Maun suresinde ne diyor; ‘yazıklar olsun o namaz kılanlara ki.’ Bu vurgu ile, yetimi gözetmeyen, ama namaz kılan birilerini eleştiriyor. Şimdi dikkat! Bu sure geldiğinde, Müslüman sayısı çok azdır. Henüz İslam’ın 6. Senesidir. Bu ayetin, Müslümanları kastetmesi imkansızdır. O halde, birileri hem namaz kılıyor, hem yetimleri gözetmiyordu. İşte Mekke’li müşriklerin özelliği buydu. İbadet eder, gereğini yapmazlardı. Yoksulu görmez, servet toplar, bölüşmez, bölüştürmeye karşı çıkarlardı. İşte bugün iktidarda olan zihniyet, tam olarak bu zihniyettir. Kendi yarattığı seçkinler arasında bölüştüren, halktan çalan, gasp ettiklerini yığan, yoksullaştıran bir zihniyet. Bu zihniyet Fatiha’yı sadece ‘okur..’ Ama yaşamaz. Fatiha’nın gereklerini yerine getirmez. Ama akşama kadar Fatiha sömürüsü yaparak, mütedeyyin insanların dini hayatını katleder.

İSLAM’A EN BÜYÜK ZARARI VERENLERDİR BUNLAR!

GERÇEK GÜNDEM: Son olarak ‘Fatiha sömürüsü’ ifadesini biraz daha açarsanız.

EREN ERDEM: Fatiha sömürüsü, dinin temel reflekslerini yok ederek, dini bir takım ritüellerden ibaret bir duruma dönüştürenlerin siyasal tavrıdır. Sosyal adalet yok. Eşitlik yok. Barış yok. Ne var? Kadını ikinci sınıf görmek. Çalmak, çırpmak, talan etmek, yağmalamak. Devletin malı deniz, yemeyen domuz diyerek kamu malına hücum etmek. Yandaşı kayırmak. Kendisi gibi düşünmeyenlere iftiralar düzmek. Kapitalizme abdest aldırıp, muhalifleri kapitalistlikle, emperyalistlikle suçlamak. Bu da yeni moda oldu. Amerikan atına binerek Osmanlı kılıcı sallayanlar, bugün kendilerine tepki gösterenleri Amerikan uşağı ilan ediyor. İslam’a tarihin en büyük zararını verenler bunlardır. Charlie Hebdo’yu eleştirip, Kur’an ve Peygamber ile alay edenleri görmezden gelenlerdir bunlar. Kız çocuklarını diri diri gömen zihniyeti eleştirip, kız çocuklarına şehvetle bakan nesiller yetiştirenlerdir bunlar. ‘Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev ya satılıktır, ya kiralık’ diyenlerdir bunlar. Milyonlarca insanın emeğini sömürüp, kaçak saraylarda sefa sürenlerdir bunlar. Ve milyonluk arabalarla gezip, ‘dövme fetvası vermek dışında işe yaramayan’ sihirbazlarıyla, bu halkı kandıranlardır bunlar. Fatiha suresi diyor ki; ‘bunlarla mücadele edin.’ Ve Hz.Muhammed tarihi bir söz ile bu yaklaşımı taçlandırıyor; ‘bir kimseyle münasebet kuracağınız vakit, kıldığı namaza değil, dirhem ve dinarla ilişkisine bakın’ diyor. Yani, namazla aldatanlara kanmayın, parayla ilişkisine bakın diyor. Bu Hz.Muhammed’in sözü. İnsanları öyle bir hale getirdiler ki, Hz.Muhammed’in sözleri dahi değer görmüyor. İktidarın tepesinde şahıs ne yaparsa yapsın, ‘bizdendir’ gibi kirli bir söze sığınılıyor. Ama söylüyorum, bu durum değişecek. İnşallah, bu millet; bu durumu değiştirecek, iradesini sandıkta gösterecek ve bu kirli sömürüye hayır diyecek. En büyük temennim budur.

18.02.2015

GERÇEK GÜNDEM

Onur Akay, Turkish Channel’da Anjelic Calvin’e Konuştu

0

Yeşilçam’ın ünlü ismi Ahu Tuğba’nın kızı Anjelic Calvin, Amerika’nın Türk televizyonu Turkish Channel’da Türk sanat müziği sanatçısı Onur Akay’la röportaj yaptı.

Amerika’da üniversite eğitimine devam eden ve ABD Başkanı Barack Obama’dan Beyaz Saray’da başarı belgesi alarak dikkatleri üzerine çeken Anjelic Calvin, Turkish Channel’da haber programı yapmaya başladı. Calvin, Türk sanat müziğinin ünlü ismi Onur Akay’la bir röportaj yaptı. Akay, yapımcılığını Mustafa Şahin’in üstlendiği ‘Oklarla Dans’ isimli sinema filminde rol aldığını ilk kez Calvin’e açıkladı. Ünlü oyuncuların yer aldığı ve 2015’te gösterime girecek bir aksiyon filmi olan Oklarla Dans’ta gazinocular kralını oynayan Onur Akay, daha önce Mahallenin Muhtarları ve Şöhretler Kebapçısı isimli iki dizide rol almıştı.

İşte o röportaj:

Onur Akay  Medya köşe yazarı olarak, seninle bir röportaj yapmamış olsaydım çok pişmanlık duyardım. Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim…

-Onur Akay Türk sanat müziğinin en önemli genç temsilcilerinden biri. Konservatuar mezunu olmasının yanı sıra, köşe yazarlığı, medyadaki güçlü yönü ve emektar sanatkarlarımızın yardım eli, duyarlılık abidesi bir yürek. Türk sanat müziği makamlı bir müzik türüdür. Herkesin harcı değildir. Senin müziğe olan aşkın nasıl alevlendi?

Anjelikcim öncelikle güzel düşüncelerin ve duyguların için bende sana çok teşekkür ederim. Ben müzikle doğdum. Küçükken hatırlıyorum, hemen elime mikrofonu verirlerdi. “Onur hadi şarkı söyle” diye etrafıma toplanırdı herkes. Klasik eserler söylerdim… İçimdekini dinleyiciye aşkla aktaran bir müzik vardı bende. Sanırım sarının laciverte aşkı gibi bir şeydi müziğe olan aşkım.

-TRT repertuarında pek çok sayıda eserin yer alıyor. TRT, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan tek kanaldı. Önemli bir arşive ve güçlü bir alt yapıya sahip, unutulmaz bestekarlar ve sayısız duayen de cabası. Bize bu başarı ve eserlerden söz eder misin?

Ben sadece o yetenek ve aşkı eğitimle tamamladım. Sonrası sadece şans… O zamanlar internet yoktu. Dönemin en önemli kültür ve sanat dergilerinden biri, bana çok küçük yaşta köşe açtı. Yazılarım, şiirlerim yayınlanıyordu ve çok küçük yaşta, çok büyük bestekarlar şiirlerimden etkileniyordu. Semahat Özdenses, Suat Sayın, Necdet Tokatlığlu, Amir Ateş gibi unutulmayacak bestekarlardan telefonlar geliyor ve şiirlerimi bestelediklerini söylüyorlardı. TRT’de şarkılarımı ilk dinlediğimde ise, hissettiğim duyguyu anlatmaya kelime bulamıyorum.

-Onur Akay olmak, kısacası sanata, müziğe emek vermek zor.

Bu yolda edindiğin tecrübeler büyük. Bunların sana kattıkları, senden aldıkları ve bıraktıkları izler neler?

-Aslında benden aldıkları benden de çok! Çok büyük isimler hocalarım oldu ancak, tecrübelerde o büyük isimler kadar önemli hocalarım diyebilirim… Bende, sadece sanata hizmet ederek aldığım alkış sesleri kulağımda kalıcı bir iz bıraktı.

-İstanbul Ağlıyor radyolarda büyük bir başarı sağlamıştı. Peki ya niçin o şarkı? senin için özel bir anlamı var mı?

-Mutlaka yazdığım ve bestelediğim tüm şarkılarda yaşanmışlık vardır. Başka türlü kitlelere ulaşmaz. Ayrıca şiirle bestenin kol kola girmesi çok önemlidir. İlk klip şarkım olan İstanbul Ağlıyor’u ise, çok hissederek yorumlamıştım ve hâlâ müzik kanallarında dönüyor.

-Pek çok sanatçımıza kucak açıp, tüm yüreğinle unutanlara, unutturmaya çalışanlara inat yardım eli uzatıyorsun. Bu ilgin, duyarlılığın gerçekten vefasız piyasada büyük bir örnek teşkil ediyor. Bize bu içler acısı gerçekleri biraz vurgular mısın. Sözün bittiği pek çok ana tanık oldun.

-Yeni jenerasyon, yaşayan değerlerimize neden saygı göstermiyor diye çok düşündüm. Türk sanat müziğinin efsane assolistleri arasında sadece vefa bekleyenler var. Yine Yeşilçam’ın sayesinde bulundukları yere geldiklerini bilmeyen genç oyuncular var. Bu konuda bana, Yeşilçam’ın en önemli temsilcilerinden biri olan, annen değerli sanatçımız Ahu Tuğba da hak verecektir. Artık doğuştan sanatçı ruhu taşıyanlar değil, doğuştan sadece güzel veya yakışıklı olanlar star olduğundan o ruhu kaybettik. Kısa süre önce değerli sinema sanatçısı Hakkı Kıvanç’ın ölüm haberini alınca, Twitter hesabımdan yazarak başsağlığı diledim ve basın beni kaynak göstererek ölüm haberini yaptı. Herkes sosyal medyada başsağlığı diledi ancak, 500 filmde rol almış bir sanatçının cenazesinde 150 kişi bile yoktu!

Yalnızca sanatçıların değil, gerek medya alanında, gerek bu camiada olan her bir kişi üzerinde sana duyulan güven çok büyük. İnsanlar birebir ilk ağızdan seninle dertleşip, seninle iletişime geçiyor. Bu inancı dürüstlüğünün dışında neye borçlusun?

-Devleti kim yönetiyorsa, onlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunan bir sanatçı veya yazar olmadım. Hep doğrunun yanında olmayı tercih ettim. Gücün karşısında eğilmedim.

-Onur Akay özel hayatındaki bilinmeyenlerden biraz bahsedebilir mi? Batıl inançta olabilir… Hobilerin, olmazsa olmazların veya nefret duyduğun her ne varsa…

-Aşk olmazsa olmazım. Ancak aşık olduğumda normalde yapmadığım şeyleri yapıyorum. Hiçbir şeye karşı kıskançlığım yoktur ama, sadece aşık olduğum kişiyi çok kıskanıyorum ve bu huyumdan nefret ediyorum. Batıl inancım hiç yok.

-Onur Akay hiç aşk acısı çekti mi ? Böylesine yürekli ve ciğerden yorumlanan şarkılar, dolu dolu bir mücadele, yıldızlar altında gerçek bir yaşam. Aşk Onur’un renkli gözlerinden nasıl bir pencere hayata?

-Ah Anjelikcim ah! Çekmez olur mu hiç! Renkli gözlerime onun ilk bakışında değil, bence son bakışında aşk var. Çünkü ayrılırken sana nasıl bakıyorsa işte o bakış bana şarkı yazdırıyor. Aşık olduğum ve birlikte olduğum kişiler hep sonradan ünlü oldu…

-Son derece eğlenceli bir o kadar da acımasız bir sektörün içindesin, her dakika bir olaya tanık oluyorsun. Başına gelen trajikomik bir anını bizlerle paylaşır mısın?

-Çok küçük yaşta sahneye çıktığım için, evli olduğu halde sahnedeki bakışlarımdan etkilenerek bana aşık olanlara şaşırıyor ve gülüyordum. Çünkü karşılığı olmadan seviyorlardı. Hatta aralarında eşinden ayrılıp, bana yazdığı şiirlerle tanınmış bir şair olan bile var. İlk önce gülüyordum ama daha sonra bana yazılan şiir kitaplarını okuyunca duygulanmıştım. Her zaman bu olayı trajikomik bir anı olarak hatırlarım. Medya dünyasını, yani haberciliği hiç hayal etmediğim için mi buradayım bilmiyorum. 25 yıllık sahne hayatımda çok anılar oldu. ama medya açıldıktan sonra yaşadığım trajikomik anılar ise daha bir başka…

-Çocukken herkes hayal kurar. Geleceğe dair hayallerin neler? Hayranlarını ne gibi sürprizler bekliyor?

-Çocukken kurduğum hayaller hep gerçek oldu. Ben hayalleri olmuş gibi yaşarım ve mutlaka gerçek olur. Geleceğe dair en büyük hayalim gençlere eğitim verilen bir sanat merkezi açmak. Sevgili Anjelik, sürprize gelince ise, senin başarılarınla gurur duyan birisi olarak ve bu projeye şans getireceğini düşünerek, ilk defa sana söylüyorum. Mustafa Şahin’in sahibi olduğu MMS Film tarafından çekilen, ‘Oklarla Dans’ isimli sinema filminde rol aldım. Çok değerli oyuncuların yer aldığı ve Türkiye’de emsali olmayan bir aksiyon filmi. Daha önce iki dizide rol almıştım ama bu ilk sinema filmim. Gazinocular kralını oynuyorum. Yani sahnelerden gazino patronluğuna…

Onur Akay, Turkish Channel’da Anjelic Calvin’e Konuştu

0

Yeşilçam’ın ünlü ismi Ahu Tuğba’nın kızı Anjelic Calvin, Amerika’nın Türk televizyonu Turkish Channel’da Türk sanat müziği sanatçısı Onur Akay’la röportaj yaptı.

Amerika’da üniversite eğitimine devam eden ve ABD Başkanı Barack Obama’dan Beyaz Saray’da başarı belgesi alarak dikkatleri üzerine çeken Anjelic Calvin, Turkish Channel’da haber programı yapmaya başladı. Calvin, Türk sanat müziğinin ünlü ismi Onur Akay’la bir röportaj yaptı. Akay, yapımcılığını Mustafa Şahin’in üstlendiği ‘Oklarla Dans’ isimli sinema filminde rol aldığını ilk kez Calvin’e açıkladı. Ünlü oyuncuların yer aldığı ve 2015’te gösterime girecek bir aksiyon filmi olan Oklarla Dans’ta gazinocular kralını oynayan Onur Akay, daha önce Mahallenin Muhtarları ve Şöhretler Kebapçısı isimli iki dizide rol almıştı.

İşte o röportaj:

Onur Akay  Medya köşe yazarı olarak, seninle bir röportaj yapmamış olsaydım çok pişmanlık duyardım. Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğin için çok teşekkür ederim…

-Onur Akay Türk sanat müziğinin en önemli genç temsilcilerinden biri. Konservatuar mezunu olmasının yanı sıra, köşe yazarlığı, medyadaki güçlü yönü ve emektar sanatkarlarımızın yardım eli, duyarlılık abidesi bir yürek. Türk sanat müziği makamlı bir müzik türüdür. Herkesin harcı değildir. Senin müziğe olan aşkın nasıl alevlendi?

Anjelikcim öncelikle güzel düşüncelerin ve duyguların için bende sana çok teşekkür ederim. Ben müzikle doğdum. Küçükken hatırlıyorum, hemen elime mikrofonu verirlerdi. “Onur hadi şarkı söyle” diye etrafıma toplanırdı herkes. Klasik eserler söylerdim… İçimdekini dinleyiciye aşkla aktaran bir müzik vardı bende. Sanırım sarının laciverte aşkı gibi bir şeydi müziğe olan aşkım.

-TRT repertuarında pek çok sayıda eserin yer alıyor. TRT, radyo ve televizyon yayıncılığı yapan tek kanaldı. Önemli bir arşive ve güçlü bir alt yapıya sahip, unutulmaz bestekarlar ve sayısız duayen de cabası. Bize bu başarı ve eserlerden söz eder misin?

Ben sadece o yetenek ve aşkı eğitimle tamamladım. Sonrası sadece şans… O zamanlar internet yoktu. Dönemin en önemli kültür ve sanat dergilerinden biri, bana çok küçük yaşta köşe açtı. Yazılarım, şiirlerim yayınlanıyordu ve çok küçük yaşta, çok büyük bestekarlar şiirlerimden etkileniyordu. Semahat Özdenses, Suat Sayın, Necdet Tokatlığlu, Amir Ateş gibi unutulmayacak bestekarlardan telefonlar geliyor ve şiirlerimi bestelediklerini söylüyorlardı. TRT’de şarkılarımı ilk dinlediğimde ise, hissettiğim duyguyu anlatmaya kelime bulamıyorum.

-Onur Akay olmak, kısacası sanata, müziğe emek vermek zor.

Bu yolda edindiğin tecrübeler büyük. Bunların sana kattıkları, senden aldıkları ve bıraktıkları izler neler?

-Aslında benden aldıkları benden de çok! Çok büyük isimler hocalarım oldu ancak, tecrübelerde o büyük isimler kadar önemli hocalarım diyebilirim… Bende, sadece sanata hizmet ederek aldığım alkış sesleri kulağımda kalıcı bir iz bıraktı.

-İstanbul Ağlıyor radyolarda büyük bir başarı sağlamıştı. Peki ya niçin o şarkı? senin için özel bir anlamı var mı?

-Mutlaka yazdığım ve bestelediğim tüm şarkılarda yaşanmışlık vardır. Başka türlü kitlelere ulaşmaz. Ayrıca şiirle bestenin kol kola girmesi çok önemlidir. İlk klip şarkım olan İstanbul Ağlıyor’u ise, çok hissederek yorumlamıştım ve hâlâ müzik kanallarında dönüyor.

-Pek çok sanatçımıza kucak açıp, tüm yüreğinle unutanlara, unutturmaya çalışanlara inat yardım eli uzatıyorsun. Bu ilgin, duyarlılığın gerçekten vefasız piyasada büyük bir örnek teşkil ediyor. Bize bu içler acısı gerçekleri biraz vurgular mısın. Sözün bittiği pek çok ana tanık oldun.

-Yeni jenerasyon, yaşayan değerlerimize neden saygı göstermiyor diye çok düşündüm. Türk sanat müziğinin efsane assolistleri arasında sadece vefa bekleyenler var. Yine Yeşilçam’ın sayesinde bulundukları yere geldiklerini bilmeyen genç oyuncular var. Bu konuda bana, Yeşilçam’ın en önemli temsilcilerinden biri olan, annen değerli sanatçımız Ahu Tuğba da hak verecektir. Artık doğuştan sanatçı ruhu taşıyanlar değil, doğuştan sadece güzel veya yakışıklı olanlar star olduğundan o ruhu kaybettik. Kısa süre önce değerli sinema sanatçısı Hakkı Kıvanç’ın ölüm haberini alınca, Twitter hesabımdan yazarak başsağlığı diledim ve basın beni kaynak göstererek ölüm haberini yaptı. Herkes sosyal medyada başsağlığı diledi ancak, 500 filmde rol almış bir sanatçının cenazesinde 150 kişi bile yoktu!

Yalnızca sanatçıların değil, gerek medya alanında, gerek bu camiada olan her bir kişi üzerinde sana duyulan güven çok büyük. İnsanlar birebir ilk ağızdan seninle dertleşip, seninle iletişime geçiyor. Bu inancı dürüstlüğünün dışında neye borçlusun?

-Devleti kim yönetiyorsa, onlarla iyi ilişkiler içerisinde bulunan bir sanatçı veya yazar olmadım. Hep doğrunun yanında olmayı tercih ettim. Gücün karşısında eğilmedim.

-Onur Akay özel hayatındaki bilinmeyenlerden biraz bahsedebilir mi? Batıl inançta olabilir… Hobilerin, olmazsa olmazların veya nefret duyduğun her ne varsa…

-Aşk olmazsa olmazım. Ancak aşık olduğumda normalde yapmadığım şeyleri yapıyorum. Hiçbir şeye karşı kıskançlığım yoktur ama, sadece aşık olduğum kişiyi çok kıskanıyorum ve bu huyumdan nefret ediyorum. Batıl inancım hiç yok.

-Onur Akay hiç aşk acısı çekti mi ? Böylesine yürekli ve ciğerden yorumlanan şarkılar, dolu dolu bir mücadele, yıldızlar altında gerçek bir yaşam. Aşk Onur’un renkli gözlerinden nasıl bir pencere hayata?

-Ah Anjelikcim ah! Çekmez olur mu hiç! Renkli gözlerime onun ilk bakışında değil, bence son bakışında aşk var. Çünkü ayrılırken sana nasıl bakıyorsa işte o bakış bana şarkı yazdırıyor. Aşık olduğum ve birlikte olduğum kişiler hep sonradan ünlü oldu…

-Son derece eğlenceli bir o kadar da acımasız bir sektörün içindesin, her dakika bir olaya tanık oluyorsun. Başına gelen trajikomik bir anını bizlerle paylaşır mısın?

-Çok küçük yaşta sahneye çıktığım için, evli olduğu halde sahnedeki bakışlarımdan etkilenerek bana aşık olanlara şaşırıyor ve gülüyordum. Çünkü karşılığı olmadan seviyorlardı. Hatta aralarında eşinden ayrılıp, bana yazdığı şiirlerle tanınmış bir şair olan bile var. İlk önce gülüyordum ama daha sonra bana yazılan şiir kitaplarını okuyunca duygulanmıştım. Her zaman bu olayı trajikomik bir anı olarak hatırlarım. Medya dünyasını, yani haberciliği hiç hayal etmediğim için mi buradayım bilmiyorum. 25 yıllık sahne hayatımda çok anılar oldu. ama medya açıldıktan sonra yaşadığım trajikomik anılar ise daha bir başka…

-Çocukken herkes hayal kurar. Geleceğe dair hayallerin neler? Hayranlarını ne gibi sürprizler bekliyor?

-Çocukken kurduğum hayaller hep gerçek oldu. Ben hayalleri olmuş gibi yaşarım ve mutlaka gerçek olur. Geleceğe dair en büyük hayalim gençlere eğitim verilen bir sanat merkezi açmak. Sevgili Anjelik, sürprize gelince ise, senin başarılarınla gurur duyan birisi olarak ve bu projeye şans getireceğini düşünerek, ilk defa sana söylüyorum. Mustafa Şahin’in sahibi olduğu MMS Film tarafından çekilen, ‘Oklarla Dans’ isimli sinema filminde rol aldım. Çok değerli oyuncuların yer aldığı ve Türkiye’de emsali olmayan bir aksiyon filmi. Daha önce iki dizide rol almıştım ama bu ilk sinema filmim. Gazinocular kralını oynuyorum. Yani sahnelerden gazino patronluğuna…

Açelya Topaloğlu, Ayşe Karaduman’a Konuştu

0
Açelya Topaloğlu’nu biraz tanıyalım. Kısa da olsa bir biyografi.
19 Kasım 1986 da İzmir Karşıyaka’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi İzmir’de tamamladım. Babamın işi dolayısıyla İstanbul’a geldik ve liseyi İstanbul’da bitirdim. Lise yıllarımda Tan Sağtürk dans okuluna gittim, daha sonra Anadolu Ateşine seçildim. Aynı zamanda lisede kendi dans grubumu kurup, liseler arası dans yarışmalarında okuluma ödüller kazandırdım. Bunlar benim İstanbul’a alışmamı sağladı. Çünkü İzmir’deki kuzenler yeğenlerden oluşan kalabalık ailenin içinden, İstanbul’da 4 kişi yaşamak başlarda zor gelmişti. Lise bitince oyunculuk yeteneğimin, dans yeteneğimin önüne geçtiğini düşünen annem beni buna ikna etti ve konservatuar sınavlarına hazırlanmaya karar verdim. Müjdat Gezen Sanat Merkezinde actor studio eğitimimi tamamlayıp, ardından yine Müjdat Gezen Sanat Merkezinde 4 yıllık konservatuar eğitimimi tamamladım.
Oyunculuk kariyeriniz. Bu yolda ilk işiniz ve ilk işin heyecanı. Biraz anlatır mısınız?
Konservatuarın 2.sınıfındayken Osmanlı tarihini anlatan uluslararası bir belgeselde 5. Muradın 3. karısı ‘şayan kösem sultan’ karakterini canlandırdım. İlk kamera önü deneyimimdi. Osmanlı kostümleri içinde olmak ve o döneme ait hissetmek çok heyecan vericiydi. O kıyafetlerin verdiği güç davranışlarımıza yansıyordu. Böylelikle o dönemde sarayda yaşayan kadınların niye bu kadar güçlü olduklarını gördüm. Hurrem’e hak verdim doğrusu. Ardından bir kaç kısa filmde oynadım. Bazıları ödül aldı. Okulun son senesinde ‘eve düşen yıldırım’ dizisinde sevda karakterini canlandırdım. Okulun ardından dizi de bitti. Böylece tiyatroya daha çok zaman ayırabildim. Bu sürede birçok reklam filminde oynadım. Volkan Severcan’ın kurduğu ‘Sahnekarlar’ tiyatro topluluğuyla ‘Sersefil’ müzikalinde “Lilian” karakterini canlandırdım. Türkiye’nin birçok ilinde oynadık. Doğusuyla batısıyla görmediğim birçok ili görme fırsatım oldu bu turneler sayesinde.
Şöhret insana mutluluk getirir mi?
Şu ana kadar şöhretin hiç bir kötü yanını görmedim… Yaşamadım… Birçok sevenin olması tabi ki insanı mutlu ediyor.
Kaçak Gelinler belki de gerçek şöhretin ilk basamağı oldu. Bu dizi sizin için ne ifade ediyor?
Aynen dediğiniz gibi, “kaçak gelinler” daha çok tanınmama vesile oldu. Sonuçta 3 başrolden biri olarak yer aldığım ilk dizim. Bir de karakterimi çok severek canlandırdım. Partnerlerim, yönetmenlerim ve set ekibiyle hem çalışıp hem eğlenmek bir oyuncu için büyük bir şans.
Hayalleriniz ve gerçek hedefiniz. Nelerdir. Hayata bakış açınız? Hayatı nasıl yaşamayı tercih ediyorsunuz? Daha çok neşeli mi yoksa yalnızlığı seven biri mi?
Benim en büyük hayalim tiyatro sahnesinden uzak kalmadan popüler işlerin içinde olmak. Galiba ben espriyi anlamışım çünkü hayat beni güldürüyor. Bazen akışta oluyorum, bazen de sorumluluğumun gereğini yerine getirmek zorunda kalıyorum. Çoğunlukla tercihlerimi ruh halime göre belirliyorum. Genelde neşeli ama ender de olsa yalnızlığı seçtiğim de oluyor.
Mesleğinizin zor şartlarını biliyoruz. İnsanlar izlediğinde daha kolay bir iş olduğunu düşünüyor. Oyunculuk ile ilgili tavsiyeleriniz neler?
Öncelikle çok sevmek gerekiyor. Çünkü sevdiğin işi yaparken zorluklarını görmüyorsun.  Oyunculuğu kısa yoldan çok para kazanılan bir meslek gibi görmesinler. Eğitim şart.
Hayat felsefeniz nedir?
Ye, iç, eğlen, gül, oyna… Kimseye kalmaz bu dünya..  (bulaşıcı hastalık gibi)
Gelecek planlarınız nelerdir?
Plan yapmayı sevmiyorum. (durup dururken kaderi kendine güldürmeyeyim)
Edebiyata bakış açınız? Edebiyat sizin için nedir?
Edebiyatla aram çok iyidir. Çok okurum. şiiri de Ömer Hayyam ve Attila İlhan sevdirdi.
Hangi şairin satırları daha çok hayatınıza dokunuyor?
Galiba hayatıma dokunan tek sair Ömer Hayyam. Rubaileriyle ortaokulda tanıştım.
Hedefinize ulaşmanın yolları nelerdir sizin için?
Oturduğum yerden ulaşamayacağımı biliyorum. Bunu bildikten sonra gerisi kolay bence.
Aşka bakış açınız?
Aşkın varlığına inanıyorum. Çünkü annem ve babam en büyük örnek benim için. Ben de aşık olduğum insanla evlenmek isterim.
Hayranlarınız çok ve kendi kitleniz büyük. Onların bu müthiş sevgisi için neler demek istersiniz?
Birbirini hiç tanımayan, fakat sevdikleri dizi için, bu kadar çabuk bir araya gelebilen, bir şeyleri değiştirmek için çaba sarf eden bu genç kitle, tabi ki bizim de sevgimizi kazandı. Çünkü istediklerini elde edinceye kadar yılmadan uğraşıyorlar. Bu da yeni nesil için çok umut verici. Onların sevgisine layık olmaya çalışıyorum ve ben de onları çok seviyorum.
Sanat olmadan hayat olur mu?
Benim için tabi ki olmaz, ama sanatın olmaması için uğraşanlar da yok değil.  Sanatsız yaşayan insanlar yaşamak ile hayatta kalmanın farklı şeyler olduğunu keşke anlayabilseler. Tabi ki bizim üzerimize düşen de sanatın her alanını genişleterek yeni nesillere sevdirmek.
Hayatta keşkeleriniz oldu mu? Bu keşkeler bir sınav mı oldu hayatınızda?
Keşkelerle zaman kaybetmiyorum. Günümüzde zamanın çok kıymetli olduğunu biliyorum.
Ayşe Karaduman 19.02.2015