Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 77

“Suç Ortamının Önüne Geçilmesi Başlıca Kaygımız Olmalı”

0

Kadın hakları konusunda araştırmalarda bulunan İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Senem Yıldırım, Tarsus’ta vahşice öldürülen 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan cinayeti hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Öncelikle Özgecan cinayetiyle ilgili genel değerlendirmelerinizi kısaca alabilir miyiz?

Özgecan Aslan cinayeti, toplumun her bireyi için vicdanıyla, toplumsal düzen ve yapıyla en önemlisi ise gündelik yaşam pratikleriyle tekrar tekrar yüzleştiği ve kendi deneyimlerini sorguladığı travmatik bir olay. Bu ülkede her gün yaşanan şiddetin, bireye karşı şiddetin, özellikle de kadına karşı şiddetin yüzümüze tekrar bir tokat gibi vurulduğu bir olay. Bu noktada tekrar yüzleşme ve sorgulama dememin sebebi bu olayı duyan her kadın gündelik yaşam pratiklerinde defalarca yaşadığı ve kaynağını erkek egemen toplum düzenine dayandırabileceğimiz kaygıları, korkuları, acıları bir kez daha anımsadı. Bu da aslında toplumsal bir travma demek. Sosyal medyada veya günlük iletişim pratiklerinizde de farketmişsinizdir ki birçok kadın kendisinin de nesnesi konumuna sokulduğu birçok şiddet olayını bu olayla birlikte diğer insanlarla paylaştı. Özgecan da bu deneyimleri yaşayan kadınların acısı oldu; belki de bu deneyimleri onlara yaşatanların yüreklerine de bir çentik attı. Olayın kendisine baktığımızda da birçok boyutu bir arada taşıdığınızı görüyoruz. Bu vahşetin hem toplumsal, hem psikiyatrik, hem hukuksal hem de siyasi boyutu var. Bu alanlar da uzman kişiler kendi bilgi birikimleri çerçevesinde zaten analizlerde bulunuyorlar. Bu noktada yapmamız gereken bütün bu boyutları göz önünde bulundurmak.

Benzer hadiselere son dönemde sıkça rastlamaya başladık, bunun sebebini neye bağlıyorsunuz?

Aslında son dönemde sıkça rastlamamızın sebebi daha görünür ve daha duyulur hale gelmesi. Şiddet toplumsal yaşamızın bir parçası. Daha önce de dediğim gibi gündelik yaşam pratiklerimizin bir parçası. Özgecan’ın öldürülmesi, vahşice katledilmesi, bu olguyu üstelik bizi rahatsız ederek tekrar gündemizize getirdi. Akıl almaz bu vahşet olayı karşısında ne yapacağımızı bilemedik, donakaldık belki de ilk duyduğumuzda. Sonra da herkes kendi yaşantısını gözden geçirdi. Bu da ayrı bir dehşet duymamıza sebep oldu çünkü şiddet hepimizin yaşamının büyük çoğunluğunda orada. Fiziksel şiddetin yanına sözlü ve psikolojik şiddetten de bahsediyorum. Televizyonu açtığınızda, sosyal medyayı takip ettiğinizde hatta sokakta yürürken hergün hepimiz kadınlar ve erkekler olarak şiddette maruz kalıyoruz. Bu noktada erkek egemen toplumun değer yargıları ve algılanış biçimi kadını dezavantajlı grup olarak tanımlayıp konumlandırdığından kadın şiddettin nesnesi olmaktan kaçamıyor. Günümüzde ise bahsettiğim televizyon, internet gibi kaynakların hızlı bilgi aktarımı özellikleri sebebiyle de bu olaylardan daha çok haberdar olup durumun vahimliğinin ayırdına varıyoruz ve farkındalığımız da bizi dehşete düşürüyor.

Toplumda artan şiddet olaylarının sizce sebebi nedir, bu konuda neler yapılmalı?

Şiddet olaylarındaki artış aslında şiddetin toplumsal olarak “normal” görülmesi veya görülmeye başlanması diyelim, ile yakından ilgili. Her gün maruz kaldığınız şiddeti yok sayarsanız ve yokmuş gibi davranırsanız durumun normalleştirilmesine de katkıda bulunursunuz. Bu noktada toplumsallaşmanın kurum ve araçları büyük önem kazanıyor. Nedir bu kurumlar: aile, okul, arkadaş çevresi, medya vb. Şu noktada belki de kulağınıza çok klişe gelecek bir cümleyle başlamak gerek: “Eğitim şart!” Evet eğitim şart. Ailede başlıyor ve çocuğun birey olma sürecinde okul ve iş ortamlarında devam ediyor. Daha çocuk yaştaki bireyi sürekli şiddete maruz bırakırsanız; yani ona şiddet uygularsanız, şiddet uyguladığında bunun yanlış olduğunun ayrıdına varması sağlamazsanız, şiddetin uygulanma sürecinde onu seyirci bırakırsanız toplum sağlıklı bir biçimde gelişimini sürdüremez. Bu nokta daha önce de belirttiğim gibi şiddet sadece fiziksel şiddetle sınırlı değil. Küfür de şiddet. İstenmeyen fiziksel temas da. Bireye psikolojik baskı yapmak da. Bunların normalleştirme süreçlerine karşı durmamız gerekiyor. Herhangi bir kanalla aktarılan “belirli grupların şiddeti hakettikleri”, “onlara şiddet uygulamanın doğal ve normal olduğu” algılarının önüne geçilmesi gerekiyor. Bu noktada da saldırganlık ve şiddeti yok saymamak ve ne olduğunu, sonuçlarını açıkça tartışmak gerekiyor.

Kadınlara yönelik şiddet olaylarının artmasını neye bağlıyorsunuz, bu konuda neler yapılmalı?

Bahsettiğim şiddet uygulamanın uygun görüldüğü dezavantajlı grupların en büyüklerinden biri de kadınlar. Bunun toplumsal, tarihsel, kültürel bir çok sebebi ve boyutu var. Farklı kültürlerde farklı boyutlarda yaşansa da aynı zamanda evrensel bir durum. Ve yeni bir durum değil. Dediğim gibi sadece görünürlüğü, konuşurluğu arttığı için daha çokmuş gibi algılıyoruz. Rakamlara bakıyoruz, istatistiksel verilere bakıyoruz ve dehşete düşüyoruz. Örneğin 2014 yılında kayda geçen kadın cinayetleri sayısı 294. Bu kadınların çoğu da ayrıldıkları eşleri tarafından katlediliyor. Öncelikle toplum olarak bu durumu bir sorun olarak algılamamız gerekiyor. Sadece kırsal kesimin, belli bölgelerin sorunu değil. Şehir hayatının ve bütün ülkenin sorunu aynı zamanda. Kadınların bu konularda, hak talep etme ve örgütlenme konularından bahsediyorum, girişimlerine şüphe ile, kaygı ile bakılmamalı. Bazı şeyleri toplum olarak aşmaya başlamamızın zamanı geldi de geçiyor. Kadınların mücadelesi sadece bir kadın meselesi olarak da algılanmamalı. Erkeklerin bu mücadelede kadınların yanında yer alması gerekiyor. Ama lütfeden, uygun bulan, izin veren konumunda değil. Eşit aktörler olarak destek vermeleri gerekiyor. Kadın sorunları erkekler tarafından, onların tahakkümünde tartışıldığında ne gibi bir komedinin ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz.  O sebeple hukuksal ve siyasal düzenlemeler yapılmalı; bu düzenlemenin de toplumsal olarak sindirilmesi için eğitim sisteminin desteği gerekmektedir. Bildiğiniz gibi 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanun geçtiğimiz yıllarda yürürlüğe girdi. Hukuksal düzenlemeler uygulama ile işlerlik kazandığı takdirde bir şey ifade eder. Eğer bu tür suçlarda kadının görünüşüne, mesleğine vb. atıflarda bulunup bunlara da hafifletici sebep derseniz, bu davranışları toplumsal olarak “uygun” ve “normal” hale getirirsiniz.

Siyasilerinde demeçleriyle konu bir anda katile verilecek cezanın boyutları tartışmasına dönüştü, ancak caydırıcı cezalardan önce suç ortamının oluşmasının önüne de geçilmesi gerekmiyor mu?

Meselenin tabi ki siyasi bir boyutu da var. Daha önce de söyledim bu çok katmanlı bir mesele. Bu noktada siyaset derken genelde toplumun kafasında olan bir siyaset tanımı var. Bu da bir sürü olumsuz çağrışımlarla yüklü; uzak durulması gereken bir şeymiş gibi bakılıyor. Siyaseti nasıl tanımladığımız önemli. Siyaset ilişkisel bir şeydir. Bireysel düzeyde ve grup düzeyinde iktidar ilişkilerinden doğar. Bu tanıma göre de toplumsal olan şey siyasidir. Yani erkek egemen toplum yapısında kurulan iktidar ilişkileri siyasidir. Kadın meselesi siyasidir. Bu noktada da sorunların tanımlanmasında ve çözümünde hem söylem düzeyinde hem de pratikte belirli politikaların, dile getirilmesi, oluşturulması ve uygulanması gerekmektedir. Sizin de dediğiniz gibi öncelikle şuç ortamının önüne geçilmesi başlıca kaygımız olmalı. Bunun için de belirttiğim hukuksal düzenlemelere, ayrıca siyaset yapma sürecinde ve toplumsal ilişkilerde de eşitliğe ihtiyacımız var.

ipeknews

Gökhan Türkmen: Soğukkanlıyım

0

Çocukluğundan belliymiş Gökhan Türkmen’in sanatla ilgileneceği. Resim yapmak için saatlerce odasına kapanır, yaşıtları oyuncaklarla oynarken; o müzik dinler, klip izlermiş. Bugün bile yaşıtlarına göre daha olgun olmasını okula bir yaş erken başlamasına bağlıyor.

Duygularını belli etmeyi sevmiyor “Çünkü kimsenin benden negatif enerji almasını istemiyorum” diyor. En çok yanlış anlaşılmaktan korkan Türkmen, yeni kurduğu müzik şirketi için de çok iddialı cümleler kurmak istemiyor “Ya batarız ya çıkarız” diyor.

Bu aralar nasılsınız?
Yeni bir şirket kurduk, iki ay oldu.
Onun işleriyle uğraşıyoruz. İlk çalışmamıza da yakın arkadaşım Onur Ocaklı’nın single’ıyla başladık. Birkaç işimiz daha olacak. Onun dışında benim albümlerim de artık bu şirketten çıkacak. İyi bir şeyler yapmak ve iyi bir yapımcı olabilmek
için uğraşıyorum açıkçası. İyi müzisyenlerle, samimi adamlarla çalışmak için yola çıktık. İnşallah başarılı oluruz.

İnşallah… Peki, bu defa başkaları için işin mutfağında olmak nasıl bir şey? 
Hiçbir zaman “Solistim” deyip kenara çekilen bir adam olmadım. Her yerde gözü kulağı olan biri oldum. Her zaman işin mutfağındaydım. Şimdi hem kendi hem de bir başkasının albümü için çalışmak kolay olmayacak. Biz bir aile şirketi olmayı düşünüyoruz. Biraz daha güçlendikçe iyi isimlerle çalışmak istiyoruz ama şimdilik sevdiğimiz, bildiğimiz yakın arkadaşlarımız için bir şeyler yapmayı düşünüyoruz. Bir yandan da benim işlerim var, onları da devam ettirmek zorundayım.
Sonuçta ben de bir şarkıcıyım. O yüzden gücümüz yettiğince, elimizden geldiğince çekirdek aile modunda yavaş yavaş
ilerleyeceğiz. İşin mutfağında olmak birazcık meşakkatli ama biz bir aile olduğumuz sürece her şey daha kolay olacak.
Türkiye’de bu işi yapmanın zor olduğunu söylerken bir şirket kuruyorsunuz.

Öyleyse zoru seven birisiniz…
Evet, zoru seven bir adamım. Türkiye’de bu işi yapmak çok zor olduğu için bu işe baş koyduk. Çünkü bu zamana kadar yapılan bütün işler ortada, bizim yaptığımız işler de ortada. En iyisini yapmak ve bizim gibi düşünen insanlara fırsat verebilmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. “Bu piyasada biz de varız” gibi bir iddiayla yola çıkmadık zaten. Ya batarız ya çıkarız.

Neden Türkiye’de bu işi yapmanın bu kadar zor olduğunu düşünüyorsunuz?
Çünkü sanata verilen değer ortada.
Sadece müzikle alakalı bir durum değil bu. Aldığımız eğitim sanatla doğru orantılı değil. Hiçbir şekilde sanata karşı duyarlılığımız yok bence. Karşılaştırmak istemiyorum ama bizim sanata bakış açımız diğer Avrupa ülkelerindeki gibi değil.
Biz işimize âşık olduğumuz için bize basit geliyor ama dışarıdan bakıldığında çok da kolay bir iş yapmıyoruz. Çünkü “Ulan ne güzel hem para kazanıyorsunuz hem eğleniyorsunuz” diye bakılıyor sanata. Böyle yorumlamayanlar var mı,  var tabii ki ama çok az bir kesim.  Yoksa “Neler çekiyoruz, haberiniz var mı?” gibi bir fakir edebiyatı yapmayacağım. Yine dünyaya gelsem yine bu işi yaparım. Sadece “Keşke biraz daha değer verilse” diyorsunuz. Benim yanıma gelip “Sizi çok seviyorum”, “Sizin hayranınızınım” deyip bir şarkımı bile bilmeyen insanlar var mesela. İşte bu hayran olma ve değer verme kısmını tartışmamız gerekiyor. Bu bir kaşıma gözüme hayranlık mı yoksa söylediğiniz şarkının kime ait olduğunu bilmek mi? Bunun gibi bir sürü şey… Biz o değer verme kısmında yanılıyoruz aslında. Birini televizyondan takip etmeyi, verilen değer gibi algılıyoruz. Değer vermek bu değil bence. O yüzden de Türkiye’de bu işi yapmak çok zor.

TECRÜBESİZ BİR ADAMDIM

“En Baştan” albümünüz için “Bu albüm benim için bir tezdi” diyorsunuz. Diğerleri neydi peki?
“Aslında hiçbir şey yapmadım, şimdi yapıyorum” gibi bir şeyi kastetmiyorum. İlk albümüm çıktığında tecrübesiz bir adamdım. Sahne alıyordum, kendimce şarkı söylüyordum. Onlar beni büyüttü, tecrübe edindim. Bu birikimle yaptığım
ilk albüm “En Baştan” olduğu için böyle bir şey söyledim. En çok uğraştığım albüm “En Baştan.” Yoksa diğerlerini reddetmek gibi bir durum söz konusu değil.

“En Baştan” albümü sizin için bir tez olduğuna göre 6 yıllık mezuniyetin sonunda neler öğrendiniz?
Bu albümle iyi bir öğrenci olduğumu gösterdim gibi geliyor. Çünkü iyi bir iş çıkardığımı düşünüyorum. Bundan önceki üç albümde Aykut Gürel ile çalıştım. Çok şey öğrendim ondan. Televizyon ve radyo programlarına katıldım. Hayranlarımla kurduğum ilişkiden, onlara karşı duyduğum sorumluluk duygusunda da pek çok şey öğrendim. Bunların hepsi bir eğitimdi bana göre. Kendi adıma yaptığım bir tez oldu. Bununla da mezun olduğumu düşünüyorum. Ben öyle düşünüyorum tabii ki.

YALNIZLIK KORKUM VARDI

O zaman biz de “en başa” gidelim ve Gökhan Türkmen nasıl bir çocukmuş öğrenelim.
Anneme ilkokulda çok çektirdim. İlkokul döneminde biraz fazla yalnızlık korkum vardı sanırım. Annem okula bırakırdı beni, arkasından ağlardım. Sırada benimle oturduğunu bile bilirim. O dönemler çok yaramazdım. Öğretmenim sürekli annemi çağırırdı. Ama bu kısa bir dönemdi. Onun dışında çok fazla haylazlığım yoktu. Yapı olarak sakinimdir, çocukken de böyleydi. Büyük tepkiler veren bir adam değilim. Bu da ailemin verdiği öğütlerle alakalı. Babam da sakindir, annem de… Ne bileyim, inanılmaz sevinmem mesela. Çok istediğim bir şey olsa bile büyük büyük tepkiler vermem. Akan hayatın içinde hep soğukkanlıyımdır.

Hep olgun muydunuz?
Evet, biraz yaşıma göre olgunumdur. Küçükken de yaşımı büyük zannedenler çok oluyordu. Belki de çevremde hep benden büyüklerin olmasının ve okula bir yaş küçük başlamamın etkisi olabilir.

Yalnız kaldığınızda neler yapardınız?
Resim yapardım. Hayatımda müziği keşfedene kadar en çok vakit harcadığım şey resim yapmaktı. Benim oyuncaklara falan hiç merakım yoktu.

Hâlâ resme ilginiz devam ediyor mu?
Uzun zamandır resim yapmıyorum. Ama kendime oda yapmak istiyorum bunun için. Yeniden başlamak istiyorum aslında. 11 yaşındaydım sanırım resim yapmaya başladığımda. Belki de onunla ilgilenmek beni durağanlaştırdı, soğukkanlı olmamı sağladı. Çünkü yaşıtlarım oyuncaklarla oynarken ben müzik dinlerdim, klipleri izlerdim. Hatta dalıp gittiğimi söylerler. Üç-dört saat resim yapardım. O dönemi çok iyi hatırlıyorum, resim yaparken algılarımı kapatırdım. Ne zaman 14 yaşında gelip gitar çalmaya başladım, o zaman resim biraz daha geri planda kaldı. Hiç yapmamaya başladım.

BEBEĞİMİZLE YENİDEN DOĞACAKMIŞIZ GİBİ HİSSEDİYORUM

Az önce “Çok istediğim bir şey olsa bile büyük büyük tepkiler vermem” dediniz ya baba olduğunuzu öğrendiğinizde nasıl bir tepki verdiniz?
Ne bileyim, bana olumlu ya da olumsuz bir haber verildiğinde onu hayatın içerisine yayıyorum. O an bütün sevincimi orada yaşamıyorum, tüketmiyorum. Baba olacağımı öğrendiğim zaman da çok heyecanlandım ama nasıl bir tepki verebilirim ki? Benden “İşte evet, baba olacağım!” gibi bir tepki göremezsiniz. Mesela şu an doğacağı zamanı düşündüğümde çok heyecanlanıyorum ama yine de büyük tepkiler veremiyorum.

Peki, bu heyecanı nasıl anlatırsınız? 
Çok güzel bir his. Herhalde benim yaşayacağım çok fazla duygu kalmadı. Yaşamadığım bir tek bu duygu kalmıştı, şimdi onu da yaşıyorum. Bu duygunun inanılmaz bir güç vereceğine inanıyorum. Şu an şirket kurduk, stresli bir dönemdeyiz ama bu duygu sayesinde atlatacağıma inanıyorum. O yüzden de bana böyle yeniden doğma sevinci yaşatacak. Onunla beraber biz de yeniden doğacakmışız gibi hissediyorum.

Kime benzesin istersiniz, size mi Sinem Hanım’a mı?
Sinem’e de benzeyebilir bana da hiç fark etmez. İkimiz de nasıl yetiştireceğimizi gayet iyi biliyoruz. Yani ikimiz de çok pozitif insanlarız, pozitif olmaya çalışıyoruz. Etrafımızdaki insanlara iyi şeyler vermeye istiyoruz. Bebeğimizin de böyle olmasını isterim. Mutlu olmayı becerebilen bir insan olduğu sürece hiç sıkıntı çekeceğini düşünmüyorum. Ama en önemlisi vicdanlı ve merhametli biri olması.

Emine Bıyık 08.02.2015

AKŞAM

Gökhan Türkmen: Soğukkanlıyım

0

Çocukluğundan belliymiş Gökhan Türkmen’in sanatla ilgileneceği. Resim yapmak için saatlerce odasına kapanır, yaşıtları oyuncaklarla oynarken; o müzik dinler, klip izlermiş. Bugün bile yaşıtlarına göre daha olgun olmasını okula bir yaş erken başlamasına bağlıyor.

Duygularını belli etmeyi sevmiyor “Çünkü kimsenin benden negatif enerji almasını istemiyorum” diyor. En çok yanlış anlaşılmaktan korkan Türkmen, yeni kurduğu müzik şirketi için de çok iddialı cümleler kurmak istemiyor “Ya batarız ya çıkarız” diyor.

Bu aralar nasılsınız?
Yeni bir şirket kurduk, iki ay oldu.
Onun işleriyle uğraşıyoruz. İlk çalışmamıza da yakın arkadaşım Onur Ocaklı’nın single’ıyla başladık. Birkaç işimiz daha olacak. Onun dışında benim albümlerim de artık bu şirketten çıkacak. İyi bir şeyler yapmak ve iyi bir yapımcı olabilmek
için uğraşıyorum açıkçası. İyi müzisyenlerle, samimi adamlarla çalışmak için yola çıktık. İnşallah başarılı oluruz.

İnşallah… Peki, bu defa başkaları için işin mutfağında olmak nasıl bir şey? 
Hiçbir zaman “Solistim” deyip kenara çekilen bir adam olmadım. Her yerde gözü kulağı olan biri oldum. Her zaman işin mutfağındaydım. Şimdi hem kendi hem de bir başkasının albümü için çalışmak kolay olmayacak. Biz bir aile şirketi olmayı düşünüyoruz. Biraz daha güçlendikçe iyi isimlerle çalışmak istiyoruz ama şimdilik sevdiğimiz, bildiğimiz yakın arkadaşlarımız için bir şeyler yapmayı düşünüyoruz. Bir yandan da benim işlerim var, onları da devam ettirmek zorundayım.
Sonuçta ben de bir şarkıcıyım. O yüzden gücümüz yettiğince, elimizden geldiğince çekirdek aile modunda yavaş yavaş
ilerleyeceğiz. İşin mutfağında olmak birazcık meşakkatli ama biz bir aile olduğumuz sürece her şey daha kolay olacak.
Türkiye’de bu işi yapmanın zor olduğunu söylerken bir şirket kuruyorsunuz.

Öyleyse zoru seven birisiniz…
Evet, zoru seven bir adamım. Türkiye’de bu işi yapmak çok zor olduğu için bu işe baş koyduk. Çünkü bu zamana kadar yapılan bütün işler ortada, bizim yaptığımız işler de ortada. En iyisini yapmak ve bizim gibi düşünen insanlara fırsat verebilmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. “Bu piyasada biz de varız” gibi bir iddiayla yola çıkmadık zaten. Ya batarız ya çıkarız.

Neden Türkiye’de bu işi yapmanın bu kadar zor olduğunu düşünüyorsunuz?
Çünkü sanata verilen değer ortada.
Sadece müzikle alakalı bir durum değil bu. Aldığımız eğitim sanatla doğru orantılı değil. Hiçbir şekilde sanata karşı duyarlılığımız yok bence. Karşılaştırmak istemiyorum ama bizim sanata bakış açımız diğer Avrupa ülkelerindeki gibi değil.
Biz işimize âşık olduğumuz için bize basit geliyor ama dışarıdan bakıldığında çok da kolay bir iş yapmıyoruz. Çünkü “Ulan ne güzel hem para kazanıyorsunuz hem eğleniyorsunuz” diye bakılıyor sanata. Böyle yorumlamayanlar var mı,  var tabii ki ama çok az bir kesim.  Yoksa “Neler çekiyoruz, haberiniz var mı?” gibi bir fakir edebiyatı yapmayacağım. Yine dünyaya gelsem yine bu işi yaparım. Sadece “Keşke biraz daha değer verilse” diyorsunuz. Benim yanıma gelip “Sizi çok seviyorum”, “Sizin hayranınızınım” deyip bir şarkımı bile bilmeyen insanlar var mesela. İşte bu hayran olma ve değer verme kısmını tartışmamız gerekiyor. Bu bir kaşıma gözüme hayranlık mı yoksa söylediğiniz şarkının kime ait olduğunu bilmek mi? Bunun gibi bir sürü şey… Biz o değer verme kısmında yanılıyoruz aslında. Birini televizyondan takip etmeyi, verilen değer gibi algılıyoruz. Değer vermek bu değil bence. O yüzden de Türkiye’de bu işi yapmak çok zor.

TECRÜBESİZ BİR ADAMDIM

“En Baştan” albümünüz için “Bu albüm benim için bir tezdi” diyorsunuz. Diğerleri neydi peki?
“Aslında hiçbir şey yapmadım, şimdi yapıyorum” gibi bir şeyi kastetmiyorum. İlk albümüm çıktığında tecrübesiz bir adamdım. Sahne alıyordum, kendimce şarkı söylüyordum. Onlar beni büyüttü, tecrübe edindim. Bu birikimle yaptığım
ilk albüm “En Baştan” olduğu için böyle bir şey söyledim. En çok uğraştığım albüm “En Baştan.” Yoksa diğerlerini reddetmek gibi bir durum söz konusu değil.

“En Baştan” albümü sizin için bir tez olduğuna göre 6 yıllık mezuniyetin sonunda neler öğrendiniz?
Bu albümle iyi bir öğrenci olduğumu gösterdim gibi geliyor. Çünkü iyi bir iş çıkardığımı düşünüyorum. Bundan önceki üç albümde Aykut Gürel ile çalıştım. Çok şey öğrendim ondan. Televizyon ve radyo programlarına katıldım. Hayranlarımla kurduğum ilişkiden, onlara karşı duyduğum sorumluluk duygusunda da pek çok şey öğrendim. Bunların hepsi bir eğitimdi bana göre. Kendi adıma yaptığım bir tez oldu. Bununla da mezun olduğumu düşünüyorum. Ben öyle düşünüyorum tabii ki.

YALNIZLIK KORKUM VARDI

O zaman biz de “en başa” gidelim ve Gökhan Türkmen nasıl bir çocukmuş öğrenelim.
Anneme ilkokulda çok çektirdim. İlkokul döneminde biraz fazla yalnızlık korkum vardı sanırım. Annem okula bırakırdı beni, arkasından ağlardım. Sırada benimle oturduğunu bile bilirim. O dönemler çok yaramazdım. Öğretmenim sürekli annemi çağırırdı. Ama bu kısa bir dönemdi. Onun dışında çok fazla haylazlığım yoktu. Yapı olarak sakinimdir, çocukken de böyleydi. Büyük tepkiler veren bir adam değilim. Bu da ailemin verdiği öğütlerle alakalı. Babam da sakindir, annem de… Ne bileyim, inanılmaz sevinmem mesela. Çok istediğim bir şey olsa bile büyük büyük tepkiler vermem. Akan hayatın içinde hep soğukkanlıyımdır.

Hep olgun muydunuz?
Evet, biraz yaşıma göre olgunumdur. Küçükken de yaşımı büyük zannedenler çok oluyordu. Belki de çevremde hep benden büyüklerin olmasının ve okula bir yaş küçük başlamamın etkisi olabilir.

Yalnız kaldığınızda neler yapardınız?
Resim yapardım. Hayatımda müziği keşfedene kadar en çok vakit harcadığım şey resim yapmaktı. Benim oyuncaklara falan hiç merakım yoktu.

Hâlâ resme ilginiz devam ediyor mu?
Uzun zamandır resim yapmıyorum. Ama kendime oda yapmak istiyorum bunun için. Yeniden başlamak istiyorum aslında. 11 yaşındaydım sanırım resim yapmaya başladığımda. Belki de onunla ilgilenmek beni durağanlaştırdı, soğukkanlı olmamı sağladı. Çünkü yaşıtlarım oyuncaklarla oynarken ben müzik dinlerdim, klipleri izlerdim. Hatta dalıp gittiğimi söylerler. Üç-dört saat resim yapardım. O dönemi çok iyi hatırlıyorum, resim yaparken algılarımı kapatırdım. Ne zaman 14 yaşında gelip gitar çalmaya başladım, o zaman resim biraz daha geri planda kaldı. Hiç yapmamaya başladım.

BEBEĞİMİZLE YENİDEN DOĞACAKMIŞIZ GİBİ HİSSEDİYORUM

Az önce “Çok istediğim bir şey olsa bile büyük büyük tepkiler vermem” dediniz ya baba olduğunuzu öğrendiğinizde nasıl bir tepki verdiniz?
Ne bileyim, bana olumlu ya da olumsuz bir haber verildiğinde onu hayatın içerisine yayıyorum. O an bütün sevincimi orada yaşamıyorum, tüketmiyorum. Baba olacağımı öğrendiğim zaman da çok heyecanlandım ama nasıl bir tepki verebilirim ki? Benden “İşte evet, baba olacağım!” gibi bir tepki göremezsiniz. Mesela şu an doğacağı zamanı düşündüğümde çok heyecanlanıyorum ama yine de büyük tepkiler veremiyorum.

Peki, bu heyecanı nasıl anlatırsınız? 
Çok güzel bir his. Herhalde benim yaşayacağım çok fazla duygu kalmadı. Yaşamadığım bir tek bu duygu kalmıştı, şimdi onu da yaşıyorum. Bu duygunun inanılmaz bir güç vereceğine inanıyorum. Şu an şirket kurduk, stresli bir dönemdeyiz ama bu duygu sayesinde atlatacağıma inanıyorum. O yüzden de bana böyle yeniden doğma sevinci yaşatacak. Onunla beraber biz de yeniden doğacakmışız gibi hissediyorum.

Kime benzesin istersiniz, size mi Sinem Hanım’a mı?
Sinem’e de benzeyebilir bana da hiç fark etmez. İkimiz de nasıl yetiştireceğimizi gayet iyi biliyoruz. Yani ikimiz de çok pozitif insanlarız, pozitif olmaya çalışıyoruz. Etrafımızdaki insanlara iyi şeyler vermeye istiyoruz. Bebeğimizin de böyle olmasını isterim. Mutlu olmayı becerebilen bir insan olduğu sürece hiç sıkıntı çekeceğini düşünmüyorum. Ama en önemlisi vicdanlı ve merhametli biri olması.

Emine Bıyık 08.02.2015

AKŞAM

Ataol Behramoğlu, Balçiçek Pamir’e Konuştu

0

“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği’’ diye başlar Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var’’ isimli şiiri… Şiire biraz bulaşmışların ezbere okudukları klasiklerden biridir. Behramoğlu 50. sanat yılını dostlarıyla, sevdikleriyle kutladı geçtiğimiz hafta. Bugün Pazartesi Sohbeti’nin konuğu. Behramoğlu ile aşk, şiire niye ihtiyacımız olduğunu, 20 yılını doldurduğu köşe yazarlığını, Cumhuriyet Gazetesi’ni konuştuk…

-50. sanat yılı… Dile kolay. Neyin tadı kalmış damağınızda?

1965 yılında ilk yazım yayınlandı. Yaşarken 50. sanat yılı güzel geldi.. İnsanlar hep merak ederler “Öldüğümden sonra ne diyecekler?’’ diye… Ona tanık oldum, güzel geldi. Hayatımdan çok güzel kadınlar geçti. Ve çok güzel kadınlar oldu, şimdi de var. Çok mutluyum. Çok büyük şans. Ayrıca bir kızım var, bir kız babası olduğum için müthiş mutluyum. Geniş kitlelere giden, çok insanın sevdiği az sayılmayacak sayıda şiirim, müthiş bir tatmin duygusu. Tasarladığım şeylerin büyük çoğunluğunu yerine getirdim. Keşkeler yok gibi.

-Müthiş aşk şiirleriniz var, inanıyor musunuz hâlâ aşka?

İnanmak ne kelime, onun için yaşıyorum. Ve bugün aşka, duygusallığa ihtiyaç var. Şaşırıyorum gençlerin az duygulu olmalarına… Ama ben insana inanmayı hep sürdürdüm çünkü insanın varoluşu bir mucize. İnsanlık önemli bir cevher ve güzele, iyiye doğru evrilmesi lazım.

-Aşka inancı yitirdik mi?

Her şeye inancımızı yitirdik, sadece aşka değil. Kendimize önce… İnsan olmanın değerli bir şey olduğuna inancımızı yitirmek üzereyiz. Tamamen bireyseliz. Sistemlerle alakalı tabii. İnsan bencildir ama bir bebek dünyaya merakla, sevinçle, sevgiyle bakar; sonra kirlenir.

-Şiire ihtiyacımız var mı?

Farkında olunmadan evet. “Hiç şiir okumaz’’ diyeceğin biri bile karşılaştığı zaman etkilenebiliyor. Kabuğunu kaldırmak lazım, yüreği atıyor. Şiir o kabuğu kaldırmada en etkili sanat dallarından biri.

-Siyasetin ihtiyacı var mı?

Ah o kadar var ki… Dil katılaşmış, saldırganlaşmış, sığlaşmış. Ama şiiri bir malzeme olarak kullanmak değil, konuşmaların içine özümsetmek lazım.

-Biraz moda galiba?

Fena bir şey değil aslında ama keşke özümsense…

-Kılıçdaroğlu kürsüden bir şiirinizi Yunus diye okudu, siz de “Saray’daki yapınca tefe koyuyoruz!’’ diye yazdınız sosyal medyada.

Evet. Sonra zarif bir telefon aldım Kılıçdaroğlu’ndan, “Biz sizi çağımızın Yunus’u görüyoruz’’ dedi.

-Bu ülkede şair olmak nasıl bir his?

Aptallar vardır, her şeye gülerler; ben biraz abdal gibiyim, iyimser bakıyorum. Her yerde sevgi var. Makalelerimde canına okuduğum siyasetçilerin bile gizliden gizliye bazı şiirlerimi sevdiğini biliyorum.

-Çelişki yok mu?

Hem aşk şiiri yazıyorsunuz hem birilerinin canına okuyorsunuz. Oluyor tabii. Hep iyi şeyler yazmak isterdim doğrusu. Tevfik Fikret de “Yiyin efendiler’’le hatırlanmak istemezdi. İntikam, çıkar ya da garezle değil de iyilik için yapıyorsan çelişkiye biraz daha göz yumulabilir.

-“O şiirleri yazan siz, beni niye ötekileştiriyorsunuz?’’ diye soran var mı?

Hafif bir kırgınlık yaşadıklarını hissdediyorum. 1960’lı yıllarda hedefimiz sosyalist Türkiye idi. Karşımıza polis çıktı, başkaları çıktı, her şeye rağmen diyalog vardı. Tartışabiliyorduk. Birleştiğimiz değerler vardı. Laiklik, Cumhuriyet değerleri, kadın-erkek eşitliği. Şimdi öyle bir yere geldik ki hedef geride kaldı. Müthiş zıtlaşmalar var.

-Siz sosyalist misiniz?

Evet, emek ve adaletten yana bir insanım. Ama belki de hayatımda ilk defa “Emekli maaşımı muntazaman alabilecek miyim?” diye bir endişe yaşıyorum. babamın böyle bir endişesi yoktu. Güvensiz bir ekonomi, taşeron sistemi. Ayrıca daha önce günlük yaşamda din baskısı hissetmedim. Bütün Anadolu’da gezdim. Sıcacık güzel yaşanırdı. Karşılıklı saygı vardı… Bugün din silah haline geldi. Dindar olmayanlar bile mevlit okuturdu, o kadar iç içe girmiştik. Ben bile dua bilirim.

-Dua eder misiniz?

Arapça etmem. Çocukken ederdim ama çok zor zamanlarımda bugün bu yaşımda, şiir okurum. Şiirle ayakta kalırım. Çocukken yatmadan önce dua ederdim. Yüzümü bulutlara kaldırıp mırıldanıyorum… Dua hep vardır hayatımızda. Bir güce yakınmak, bir dilekte bulunmak, muhatap ne olursa olsun. Yani kısaca insanlar dinlerini bu topraklarda rahat yaşadılar. Bula bula türbanı çıkardılar. Kadınlar başlarını da örterlerdi eskiden. Ama başörtüsü taktı diye kimsenin incitildiğini de duymadım.

-Duymadınız mı sahiden?

Türbandan bahsetmiyorum ben. Resmi kurumların kuralları var. Subaylar sakal bırakmaz. Tartışabilirsin ama kuraldır. Resmi kurumda türban yadırganırdı ama şimdi alışmaya başladık. Ama itiraf edeyim ben hâlâ yadırgıyorum, kapkara örtüler içinde biri, havaalanında mesela, o bankoyu tercih etmiyorum işlem için.

“DEMİREL’İ AFFETTİM YURTSEVER BİR ADAM”

-Başbakan size dava açtı…

Dönemin Başbakan’ı… Hâkim reddetti. “Seçimlerde kaybetseler bile bunlar gitmez’’ dedim, hakaret yoktu. Haydar Ergülen, Tayyip Erdoğan’a sormuş sanatçılarla kahvaltıda. “Nasıl olur da Ataol Behramoğlu’na dava açıldı?’’ demiş, o da “Benim haberim yok, avukatlar yapmıştır’’ diye yanıt vermiş.

-Daha önce başınıza gelmiş miydi?

Daha ağırı başıma gelmişti. 1982’de cezaevinde “Barış Derneği’’ davasından hakkımda açılan bir başka davadan Yargıtay verilmiş kararı onayladı. Cezaevindeki süreyi ona saydılar. İşkencede öldürülmüş bir delikanlı hakkında bir demeç vermiştim.

-Kim dava açtı peki?

Süleyman Demirel. Yargıtay davayı onayınca 1 yıl ceza aldım. Ve ben içeride boşuna yattığım dönem için tazminat davası bile açamadım. Yani Cumhurbaşkanı sayesinde 1 yıl içeride yatan şairim ben.

-Demirel hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne hissettiriyor size o isim?

Sana ne hissettiriyor? (Gülüyor) Çok günahı var ama bir taraftan da çok değişti tabii. Demirel’in Deniz Gezmiş’lerin idam cezasını onaylaması elbette unutulmaz. Ama her şeye rağmen Demirel bugünkülerden daha yurtsever bir adam.

-Bir sosyalist olarak affettiniz yani Demirel’i?

Evet affettim.

“CUMHURİYET’İ BATIRACAKLAR”

-Ne oluyor Cumhuriyet’te?

Önce şunu söyleyeyim. Ben söz sahibi olsam Charlie Hebdo kapağını yayımlardım çünkü kapaktaki figürün Hz. Muhammed olduğuna dair hiçbir ibare yok. Utku’nun çıkarılması beni çok ama çok üzdü. Ankara’dan söküp getirdiler çocuğu. Bu Charlie Hebdo olayından dolayı sanırım. O, “Kapak girmesin!’’ diyenlerden. Cumhuriyet Gazetesi’nin elbette değişime ve tirajının artmasına ihtiyacı var ama bu gelişmenin onu o yapan temeller üzerinde olması gerekir. O temelleri oynatamazsın. Böyle bir gazetede bu kadar kısa süre içinde bu hareketler, bu haller çok yanlış. Şaştım kaldım. Utku’nun nasıl çırpındığını gördüm ve işsiz kaldı şimdi böyle bir gazeteci. Genel yayın yönetmenliğinden sonra ne iş yapar? Ankara’yı da batırdılar. Niye geldi Utku Çakırözer, niye gitti?

-Işık Kansu’nun ayrılması?

Olacak iş değil. Ben de ayrılmayı düşünüyorum, 20 yıl oldu yazalı. Haftada iki kez. Olup bitenler korkunç gazetemde ama yıpranmasın diye duruyorum, bırakıp gidemiyorum.

-Aydın Engin hakkında ağır bir yazı kaleme almıştınız.

O bir yazı analiziydi. Olaylara ahlaki açıdan bakarım. Sana saldırdılar biliyorsun Kabataş olayında, o anda saldırmak en kolay iştir, oysa ben olaya bütün olarak bakarım, o güne kadar olan Balçiçek’e bakarım. Eleştiririm ama varlığına, kimliğine laf söylemem, söyletmem. Aydın Engin yıllarca başka bir gazetedeydi, sonra geldi ama öyle bir geldi ki sanki hep buradaymış gibi, en çok söz sahibiymiş gibi davrandı. İlhan Selçuk yaşıyor olsaydı ve Sözcü’ye bu şekilde “Yılmaz Özdil faşizan, o gazeteye yakışır’’ dese yine eleştirirdim. Cumhuriyet yazarlarının kendi köşelerinde söyledikleri sözler herkesi az çok bağlar.

-Polemik büyümedi…

Hikmet Çetinkaya telefon etti, “Keşke yapmasaydın, hep beraber gazeteyi geliştirmemiz lazım. Ben Aydın’a söyledim, o da ‘Cevap vermesin, bu işin sonu gelmez’’ dedi.” Bugün Cumhuriyet Gazetesi’ni oynak bir yapı haline getirdiler. Yeni gelenin ne zaman gideceği ne malum? Bu gidişle gazete batar. Bu haliyle olmaz, tiraj düşer. Çok üzülüyorum olanlara. Gazeteye gitmeyi canım çekmiyor, ayıp geliyor Utku’nun arkasından. Adam işsiz yahu…

-Gazeteyi bırakırsanız ne yapacaksınız? Nerede yazacaksınız?

Ben gazeteci değilim ki. Bu saatten sonra yazmasam da olur. Şiir yazıyorum zaten. Canım çekmiyor köşe yazmayı artık.

Balçiçek Pamir 09.02.2015

HABERTÜRK

 

Ataol Behramoğlu, Balçiçek Pamir’e Konuştu

0

“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği’’ diye başlar Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var’’ isimli şiiri… Şiire biraz bulaşmışların ezbere okudukları klasiklerden biridir. Behramoğlu 50. sanat yılını dostlarıyla, sevdikleriyle kutladı geçtiğimiz hafta. Bugün Pazartesi Sohbeti’nin konuğu. Behramoğlu ile aşk, şiire niye ihtiyacımız olduğunu, 20 yılını doldurduğu köşe yazarlığını, Cumhuriyet Gazetesi’ni konuştuk…

-50. sanat yılı… Dile kolay. Neyin tadı kalmış damağınızda?

1965 yılında ilk yazım yayınlandı. Yaşarken 50. sanat yılı güzel geldi.. İnsanlar hep merak ederler “Öldüğümden sonra ne diyecekler?’’ diye… Ona tanık oldum, güzel geldi. Hayatımdan çok güzel kadınlar geçti. Ve çok güzel kadınlar oldu, şimdi de var. Çok mutluyum. Çok büyük şans. Ayrıca bir kızım var, bir kız babası olduğum için müthiş mutluyum. Geniş kitlelere giden, çok insanın sevdiği az sayılmayacak sayıda şiirim, müthiş bir tatmin duygusu. Tasarladığım şeylerin büyük çoğunluğunu yerine getirdim. Keşkeler yok gibi.

-Müthiş aşk şiirleriniz var, inanıyor musunuz hâlâ aşka?

İnanmak ne kelime, onun için yaşıyorum. Ve bugün aşka, duygusallığa ihtiyaç var. Şaşırıyorum gençlerin az duygulu olmalarına… Ama ben insana inanmayı hep sürdürdüm çünkü insanın varoluşu bir mucize. İnsanlık önemli bir cevher ve güzele, iyiye doğru evrilmesi lazım.

-Aşka inancı yitirdik mi?

Her şeye inancımızı yitirdik, sadece aşka değil. Kendimize önce… İnsan olmanın değerli bir şey olduğuna inancımızı yitirmek üzereyiz. Tamamen bireyseliz. Sistemlerle alakalı tabii. İnsan bencildir ama bir bebek dünyaya merakla, sevinçle, sevgiyle bakar; sonra kirlenir.

-Şiire ihtiyacımız var mı?

Farkında olunmadan evet. “Hiç şiir okumaz’’ diyeceğin biri bile karşılaştığı zaman etkilenebiliyor. Kabuğunu kaldırmak lazım, yüreği atıyor. Şiir o kabuğu kaldırmada en etkili sanat dallarından biri.

-Siyasetin ihtiyacı var mı?

Ah o kadar var ki… Dil katılaşmış, saldırganlaşmış, sığlaşmış. Ama şiiri bir malzeme olarak kullanmak değil, konuşmaların içine özümsetmek lazım.

-Biraz moda galiba?

Fena bir şey değil aslında ama keşke özümsense…

-Kılıçdaroğlu kürsüden bir şiirinizi Yunus diye okudu, siz de “Saray’daki yapınca tefe koyuyoruz!’’ diye yazdınız sosyal medyada.

Evet. Sonra zarif bir telefon aldım Kılıçdaroğlu’ndan, “Biz sizi çağımızın Yunus’u görüyoruz’’ dedi.

-Bu ülkede şair olmak nasıl bir his?

Aptallar vardır, her şeye gülerler; ben biraz abdal gibiyim, iyimser bakıyorum. Her yerde sevgi var. Makalelerimde canına okuduğum siyasetçilerin bile gizliden gizliye bazı şiirlerimi sevdiğini biliyorum.

-Çelişki yok mu?

Hem aşk şiiri yazıyorsunuz hem birilerinin canına okuyorsunuz. Oluyor tabii. Hep iyi şeyler yazmak isterdim doğrusu. Tevfik Fikret de “Yiyin efendiler’’le hatırlanmak istemezdi. İntikam, çıkar ya da garezle değil de iyilik için yapıyorsan çelişkiye biraz daha göz yumulabilir.

-“O şiirleri yazan siz, beni niye ötekileştiriyorsunuz?’’ diye soran var mı?

Hafif bir kırgınlık yaşadıklarını hissdediyorum. 1960’lı yıllarda hedefimiz sosyalist Türkiye idi. Karşımıza polis çıktı, başkaları çıktı, her şeye rağmen diyalog vardı. Tartışabiliyorduk. Birleştiğimiz değerler vardı. Laiklik, Cumhuriyet değerleri, kadın-erkek eşitliği. Şimdi öyle bir yere geldik ki hedef geride kaldı. Müthiş zıtlaşmalar var.

-Siz sosyalist misiniz?

Evet, emek ve adaletten yana bir insanım. Ama belki de hayatımda ilk defa “Emekli maaşımı muntazaman alabilecek miyim?” diye bir endişe yaşıyorum. babamın böyle bir endişesi yoktu. Güvensiz bir ekonomi, taşeron sistemi. Ayrıca daha önce günlük yaşamda din baskısı hissetmedim. Bütün Anadolu’da gezdim. Sıcacık güzel yaşanırdı. Karşılıklı saygı vardı… Bugün din silah haline geldi. Dindar olmayanlar bile mevlit okuturdu, o kadar iç içe girmiştik. Ben bile dua bilirim.

-Dua eder misiniz?

Arapça etmem. Çocukken ederdim ama çok zor zamanlarımda bugün bu yaşımda, şiir okurum. Şiirle ayakta kalırım. Çocukken yatmadan önce dua ederdim. Yüzümü bulutlara kaldırıp mırıldanıyorum… Dua hep vardır hayatımızda. Bir güce yakınmak, bir dilekte bulunmak, muhatap ne olursa olsun. Yani kısaca insanlar dinlerini bu topraklarda rahat yaşadılar. Bula bula türbanı çıkardılar. Kadınlar başlarını da örterlerdi eskiden. Ama başörtüsü taktı diye kimsenin incitildiğini de duymadım.

-Duymadınız mı sahiden?

Türbandan bahsetmiyorum ben. Resmi kurumların kuralları var. Subaylar sakal bırakmaz. Tartışabilirsin ama kuraldır. Resmi kurumda türban yadırganırdı ama şimdi alışmaya başladık. Ama itiraf edeyim ben hâlâ yadırgıyorum, kapkara örtüler içinde biri, havaalanında mesela, o bankoyu tercih etmiyorum işlem için.

“DEMİREL’İ AFFETTİM YURTSEVER BİR ADAM”

-Başbakan size dava açtı…

Dönemin Başbakan’ı… Hâkim reddetti. “Seçimlerde kaybetseler bile bunlar gitmez’’ dedim, hakaret yoktu. Haydar Ergülen, Tayyip Erdoğan’a sormuş sanatçılarla kahvaltıda. “Nasıl olur da Ataol Behramoğlu’na dava açıldı?’’ demiş, o da “Benim haberim yok, avukatlar yapmıştır’’ diye yanıt vermiş.

-Daha önce başınıza gelmiş miydi?

Daha ağırı başıma gelmişti. 1982’de cezaevinde “Barış Derneği’’ davasından hakkımda açılan bir başka davadan Yargıtay verilmiş kararı onayladı. Cezaevindeki süreyi ona saydılar. İşkencede öldürülmüş bir delikanlı hakkında bir demeç vermiştim.

-Kim dava açtı peki?

Süleyman Demirel. Yargıtay davayı onayınca 1 yıl ceza aldım. Ve ben içeride boşuna yattığım dönem için tazminat davası bile açamadım. Yani Cumhurbaşkanı sayesinde 1 yıl içeride yatan şairim ben.

-Demirel hakkında ne düşünüyorsunuz? Ne hissettiriyor size o isim?

Sana ne hissettiriyor? (Gülüyor) Çok günahı var ama bir taraftan da çok değişti tabii. Demirel’in Deniz Gezmiş’lerin idam cezasını onaylaması elbette unutulmaz. Ama her şeye rağmen Demirel bugünkülerden daha yurtsever bir adam.

-Bir sosyalist olarak affettiniz yani Demirel’i?

Evet affettim.

“CUMHURİYET’İ BATIRACAKLAR”

-Ne oluyor Cumhuriyet’te?

Önce şunu söyleyeyim. Ben söz sahibi olsam Charlie Hebdo kapağını yayımlardım çünkü kapaktaki figürün Hz. Muhammed olduğuna dair hiçbir ibare yok. Utku’nun çıkarılması beni çok ama çok üzdü. Ankara’dan söküp getirdiler çocuğu. Bu Charlie Hebdo olayından dolayı sanırım. O, “Kapak girmesin!’’ diyenlerden. Cumhuriyet Gazetesi’nin elbette değişime ve tirajının artmasına ihtiyacı var ama bu gelişmenin onu o yapan temeller üzerinde olması gerekir. O temelleri oynatamazsın. Böyle bir gazetede bu kadar kısa süre içinde bu hareketler, bu haller çok yanlış. Şaştım kaldım. Utku’nun nasıl çırpındığını gördüm ve işsiz kaldı şimdi böyle bir gazeteci. Genel yayın yönetmenliğinden sonra ne iş yapar? Ankara’yı da batırdılar. Niye geldi Utku Çakırözer, niye gitti?

-Işık Kansu’nun ayrılması?

Olacak iş değil. Ben de ayrılmayı düşünüyorum, 20 yıl oldu yazalı. Haftada iki kez. Olup bitenler korkunç gazetemde ama yıpranmasın diye duruyorum, bırakıp gidemiyorum.

-Aydın Engin hakkında ağır bir yazı kaleme almıştınız.

O bir yazı analiziydi. Olaylara ahlaki açıdan bakarım. Sana saldırdılar biliyorsun Kabataş olayında, o anda saldırmak en kolay iştir, oysa ben olaya bütün olarak bakarım, o güne kadar olan Balçiçek’e bakarım. Eleştiririm ama varlığına, kimliğine laf söylemem, söyletmem. Aydın Engin yıllarca başka bir gazetedeydi, sonra geldi ama öyle bir geldi ki sanki hep buradaymış gibi, en çok söz sahibiymiş gibi davrandı. İlhan Selçuk yaşıyor olsaydı ve Sözcü’ye bu şekilde “Yılmaz Özdil faşizan, o gazeteye yakışır’’ dese yine eleştirirdim. Cumhuriyet yazarlarının kendi köşelerinde söyledikleri sözler herkesi az çok bağlar.

-Polemik büyümedi…

Hikmet Çetinkaya telefon etti, “Keşke yapmasaydın, hep beraber gazeteyi geliştirmemiz lazım. Ben Aydın’a söyledim, o da ‘Cevap vermesin, bu işin sonu gelmez’’ dedi.” Bugün Cumhuriyet Gazetesi’ni oynak bir yapı haline getirdiler. Yeni gelenin ne zaman gideceği ne malum? Bu gidişle gazete batar. Bu haliyle olmaz, tiraj düşer. Çok üzülüyorum olanlara. Gazeteye gitmeyi canım çekmiyor, ayıp geliyor Utku’nun arkasından. Adam işsiz yahu…

-Gazeteyi bırakırsanız ne yapacaksınız? Nerede yazacaksınız?

Ben gazeteci değilim ki. Bu saatten sonra yazmasam da olur. Şiir yazıyorum zaten. Canım çekmiyor köşe yazmayı artık.

Balçiçek Pamir 09.02.2015

HABERTÜRK

 

Burak Özçivit: Sadece Gözlerimi Seviyorum

0

Burak Özçivit herkesin konuştuğu bir isim! Üstelik yakışıklı olmasına rağmen “Kendimi çok yakışıklı bulmam. Sadece gözlerimi beğeniyorum ve anlamlı bakabildiğimi düşünüyorum” diyecek kadar da alçakgönüllü bir oyuncu…

‘İyi görünmek için gösterişe ihtiyacım yok’

Oyunculuğu ve yakışıklılığıyla kariyerinde altın çağını yaşayan Burak Özçivit, gösterişten hoşlanmıyor. Clear’in marka yüzü olan Özçivit, “ Saçlarımı canlandırdığım rollere göre uzatıp kısaltıyorum” diyor.
Herkes tarafından çok beğeniliyorsunuz. Peki ya siz kendinizi yakışıklı buluyor musunuz?
Ben öyle şeylere takılmıyorum. Kendimi eleştirdiğim olur, çok beğenmem, yakışıklı bulmam. Sadece gözlerimi beğeniyorum ve anlamlı bakabildiğimi düşünüyorum.  İyi görünmek ve kendimi iyi hissetmek için kişisel bakımıma önem veriyorum ve kendime özen gösteriyorum.
Kişisel bakımınız sizin için ne kadar önemli?
Sürekli kameraların önünde bir kişi olarak kişisel bakım benim için önemli bir konu. Çünkü bakımlı olmak kendinizi iyi hissetmenizi ve kendinize daha fazla güvenmenizi sağlıyor. İyi görünmek için pahalı arabalara, gösterişli saatlere ve abartı kıyafetlere gerek olmadığını; kişisel bakımın çok daha önemli olduğu düşünüyorum.
Sizi dönem dönem farklı saç ve sakal modelleriyle ekranlarda görüyoruz. Kendinizi yenilemeyi seviyor musunuz?
Her rolün hakkını vermem gerekiyor ve ben de bunun için uğraşıyorum. Örneğin Malkoçoğlu rolü için saçlarımla vedalaşmak durumunda kaldım ve bir dönem saçlarımı kısa kullandım. Sonrasında yer aldığım şampuan reklamlarındaki halimi gördükçe saçlarımla hasret giderdim diyebilirim. “Aşk Sana Benzer” filmimizde de canlandırdığım Ali karakteriyle kısa saçın daha fazla özdeşleştiğini düşündüğümüzden saçlarımı bir dönem daha kısa kullanmaya devam ettim. Şu an özlediğim uzun saçlarıma kavuştuğum için mutluyum, modern ve keskin hatları kendime yakıştırıyorum ancak bence önemli olan saçın uzunluğu veya modeli değil bakımlı ve sağlıklı olması.
KENDİNE BAKAN ERKEK SAYISI ARTIYOR
Siz saçlarınızın sağlıklı ve bakımlı olması için neler yapıyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemeliyim ki erkeklerin saç derisi kadınlardan daha farklı özellikler taşıyor. Bu nedenle erkek saç bakımı ayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Ben de erkeklerin kullandığı şampuanın saç ve saç derisine özel çözümler sunarak; erkeklerin saçlarıyla ilgili temel problemlerine çözüm bulması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle buna uygun ürünleri tercih ediyorum.
Sizce bakımlı bir erkek nasıl olmalıdır?
Erkeklerin kadınlardan önemli bir farkı; bir problem olmadan kendine pek fazla müdahale ettirmiyorlar ve kadınlar gibi önleyici bir kişisel bakımı kabullenmiyorlar. Erkekler ilk deodorantı 12 yaşında koktuğunda, ilk cilt temizleme ürününü sivilcesi çıktığında, ilk parfümü bir randevuya çıktığında kullanıyor. İlk nemlendirici kremi elleri kuruduğunda, ilk özel şampuanını kepek problemi olduğunda alıyor. Ancak erkeğin her yaşta beğenilen adam olmak arzusu bu durumu değiştiriyor. Öyle ki her yaşta kendine bakan erkeklerin sayısı giderek artıyor.
YENİ FİLM ÇEKECEĞİM
Planlarınız neler? Çektiğiniz Aşk Sana Benzer filmi çok beğenildi. Peki devamı gelecek mi?
Filmimizin beğenilmesi bizi çok mutlu ediyor; öncelikle izleyen, merak eden, ilgi gösteren herkese çok teşekkür ediyoruz.  10 yılda yaklaşık 20 tane hikaye yazdım ve bunları filme çekme hayalimi gerçekleştirebilmek için ‘BRK’S Production’ı kurduk.  Güzel filmlerin, projelerin devamı tabi ki gelecektir.
Yakışıklılığınızın kariyerinize etkisi ne oldu? Artısını mı yoksa eksisini mi  daha çok yaşadınız?
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki güzellik, yakışıklılık benim için bir kıstas değil. Olayın bütününe bakıyorum ve ilk başta insanların “iyi bir adam” olarak bahsetmesine önem veriyorum. Dış görünüşümün kariyerime olan artılarından bahsetmek gerekirse; 2005’te Best Model of Turkey seçilmemle ve buna bağlı olarak da Best Model of The World’de dünyanın en iyi ikinci mankeni olarak Türkiye’ye dönmek benim için gurur verici ve önemli bir başlangıç oldu. Ancak almış olduğum eğitimler, gösterdiğim çaba ve oyunculuğa bağlılığım olmasaydı bu kadar güzel projeler içerisinde yer alamazdım.
Banu Duran 08.02.2015

Burak Özçivit: Sadece Gözlerimi Seviyorum

0

Burak Özçivit herkesin konuştuğu bir isim! Üstelik yakışıklı olmasına rağmen “Kendimi çok yakışıklı bulmam. Sadece gözlerimi beğeniyorum ve anlamlı bakabildiğimi düşünüyorum” diyecek kadar da alçakgönüllü bir oyuncu…

‘İyi görünmek için gösterişe ihtiyacım yok’

Oyunculuğu ve yakışıklılığıyla kariyerinde altın çağını yaşayan Burak Özçivit, gösterişten hoşlanmıyor. Clear’in marka yüzü olan Özçivit, “ Saçlarımı canlandırdığım rollere göre uzatıp kısaltıyorum” diyor.
Herkes tarafından çok beğeniliyorsunuz. Peki ya siz kendinizi yakışıklı buluyor musunuz?
Ben öyle şeylere takılmıyorum. Kendimi eleştirdiğim olur, çok beğenmem, yakışıklı bulmam. Sadece gözlerimi beğeniyorum ve anlamlı bakabildiğimi düşünüyorum.  İyi görünmek ve kendimi iyi hissetmek için kişisel bakımıma önem veriyorum ve kendime özen gösteriyorum.
Kişisel bakımınız sizin için ne kadar önemli?
Sürekli kameraların önünde bir kişi olarak kişisel bakım benim için önemli bir konu. Çünkü bakımlı olmak kendinizi iyi hissetmenizi ve kendinize daha fazla güvenmenizi sağlıyor. İyi görünmek için pahalı arabalara, gösterişli saatlere ve abartı kıyafetlere gerek olmadığını; kişisel bakımın çok daha önemli olduğu düşünüyorum.
Sizi dönem dönem farklı saç ve sakal modelleriyle ekranlarda görüyoruz. Kendinizi yenilemeyi seviyor musunuz?
Her rolün hakkını vermem gerekiyor ve ben de bunun için uğraşıyorum. Örneğin Malkoçoğlu rolü için saçlarımla vedalaşmak durumunda kaldım ve bir dönem saçlarımı kısa kullandım. Sonrasında yer aldığım şampuan reklamlarındaki halimi gördükçe saçlarımla hasret giderdim diyebilirim. “Aşk Sana Benzer” filmimizde de canlandırdığım Ali karakteriyle kısa saçın daha fazla özdeşleştiğini düşündüğümüzden saçlarımı bir dönem daha kısa kullanmaya devam ettim. Şu an özlediğim uzun saçlarıma kavuştuğum için mutluyum, modern ve keskin hatları kendime yakıştırıyorum ancak bence önemli olan saçın uzunluğu veya modeli değil bakımlı ve sağlıklı olması.
KENDİNE BAKAN ERKEK SAYISI ARTIYOR
Siz saçlarınızın sağlıklı ve bakımlı olması için neler yapıyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemeliyim ki erkeklerin saç derisi kadınlardan daha farklı özellikler taşıyor. Bu nedenle erkek saç bakımı ayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Ben de erkeklerin kullandığı şampuanın saç ve saç derisine özel çözümler sunarak; erkeklerin saçlarıyla ilgili temel problemlerine çözüm bulması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle buna uygun ürünleri tercih ediyorum.
Sizce bakımlı bir erkek nasıl olmalıdır?
Erkeklerin kadınlardan önemli bir farkı; bir problem olmadan kendine pek fazla müdahale ettirmiyorlar ve kadınlar gibi önleyici bir kişisel bakımı kabullenmiyorlar. Erkekler ilk deodorantı 12 yaşında koktuğunda, ilk cilt temizleme ürününü sivilcesi çıktığında, ilk parfümü bir randevuya çıktığında kullanıyor. İlk nemlendirici kremi elleri kuruduğunda, ilk özel şampuanını kepek problemi olduğunda alıyor. Ancak erkeğin her yaşta beğenilen adam olmak arzusu bu durumu değiştiriyor. Öyle ki her yaşta kendine bakan erkeklerin sayısı giderek artıyor.
YENİ FİLM ÇEKECEĞİM
Planlarınız neler? Çektiğiniz Aşk Sana Benzer filmi çok beğenildi. Peki devamı gelecek mi?
Filmimizin beğenilmesi bizi çok mutlu ediyor; öncelikle izleyen, merak eden, ilgi gösteren herkese çok teşekkür ediyoruz.  10 yılda yaklaşık 20 tane hikaye yazdım ve bunları filme çekme hayalimi gerçekleştirebilmek için ‘BRK’S Production’ı kurduk.  Güzel filmlerin, projelerin devamı tabi ki gelecektir.
Yakışıklılığınızın kariyerinize etkisi ne oldu? Artısını mı yoksa eksisini mi  daha çok yaşadınız?
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki güzellik, yakışıklılık benim için bir kıstas değil. Olayın bütününe bakıyorum ve ilk başta insanların “iyi bir adam” olarak bahsetmesine önem veriyorum. Dış görünüşümün kariyerime olan artılarından bahsetmek gerekirse; 2005’te Best Model of Turkey seçilmemle ve buna bağlı olarak da Best Model of The World’de dünyanın en iyi ikinci mankeni olarak Türkiye’ye dönmek benim için gurur verici ve önemli bir başlangıç oldu. Ancak almış olduğum eğitimler, gösterdiğim çaba ve oyunculuğa bağlılığım olmasaydı bu kadar güzel projeler içerisinde yer alamazdım.
Banu Duran 08.02.2015

Alper Taş: CHP, AKP’nin Değirmenine Su Taşıyor

0

2015 Haziran seçimlerinin heyecanı ülkeyi hızla sarmaya başladı. Özellikle HDP’nin seçimlere bu kez parti amblemiyle katılıyor olması ve yüzde 10 seçim barajını yıkma kararlılığı göstermesi seçimlere ayrı bir anlam kattı. HDP’nin kararını açıklamasının ardından gerek HDP gerek KCK yetkilileri ÖDP ve BHH’deki diğer sol partilere işbirliği çağrısında bulundu ve ittifak görüşmeleri başlattı. ÖDP Eş Genelbaşkanı Alper Taş’tan gerek parti içindeki görevi, gerek medyada ve toplumdaki popülaritesi, gerekse Kürt halkı ile sempati ilişkisi nedeniyle bu işbirliği görüşmelerinde çok sık bahsediliyor. Alper Taş ile buluşup HDP ve sol sosyalist grupların işbirliği imkanlarını konuştum:

Bu yoğun gündeminizde bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim Alper Başkan. Şu sıralar yoğun bir görüşme ve eylem trafiği içindesiniz. 2015 seçimlerinin adaylıkları açıklanırken sizin de isminiz çok sık geçiyor. Birleşik Haziran Hareketi içindeki yeriniz açısından da, ÖDP Eşbaşkanı olarak da söyleyecekleriniz merak ediliyor.
Rica ederim. Ben de size teşekkür ederim.

 Alper Taş şu anda HDP’nin de CHP’nin de aday listesinde görmek istediği bir isim. Tercihinizi ne belirleyecek?
Şimdi şöyle bir şey: Benim milletvekilliği meselem değil söz konusu olan. Türkiye büyük bir karanlığın içerisinde. İslami faşizme doğur sürükleniyor. AKP, bütün özgürlük alanlarımızı, yaşam alanlarımızı daraltıyor. İşte yarın (10 Şubat, Salı) Meclis’e gelecek olan İç Güvenlik Paketi (yine ertelendi) zaten bir savaş paketi, bir olağanüstü hal rejimi paketi. Kürt sorununda da sorunu zamana yayarak, sürüncemede bırakarak bir tür çözümsüzlüğe doğru taşıyor. Eğitimde kendi zihniyetine uygun yeni bir nesil yaratmak için kimseye aldırmadan yukarıdan aşağı kendi mezhepçi zihniyetini egemen kılmaya çalışıyor. Türkiye’nin baroları gibi, mühendis odaları birliği gibi 12 Eylül rejiminin bile özerkliğine dokunmadığı bir demokratik örgütü, yarı özerk, kamu niteliğindeki bir örgütün özerkliğini bütünüyle ortadan kaldırarak kendisine bağlı bir kurum haline getirip sömürünün, sınırsız yağmanın, sınırsız sömürünün, sınırsız talanın önüne geçmeye çalışan, bu konuda çeşitli davalar açan, idareye yönelik davalar açan TMMOB’un bu yetkisini de elinden alan torba yasa gibi, bunun örnekleri çoğaltılabilir.

 Evet.
Yani AKP ülkeyi boğuyor, nefes alamaz bir noktaya getiriyor. Buna karşı yapılması gereken geniş bir siyasal zemini AKP’nin bu rejiminin karşısına dikmek. Burada en çok sıkıntılı olan, derdi olan kesimleri AKP’nin karşısına bir siyasal merkez oluşturmaya çağırmak, bir siyasi sorumluluğa çağırmak hepimizin görevi oluyor. Çünkü ne tek başına CHP ne tek başına HDP, AKP’nin bu saldırılarını göğüsleyebilme konusunda yeterli olamıyor.

 CHP, böyle bir zeminde buluşrur mu?
Hele hele CHP mevcut haliyle, izlediği siyasi çizgi itibarıyle aslında şu ana dek AKP’nin değirmenine de bir tür su taşıyor. Niye su taşıyor? Yani politika eksenini onun paradigmasının dışına çıkarmıyor, onun değerlerinin dışına çıkarmıyor. Yani memlekette sağ egemen deyip sağ çizgiye yanaşarak, sağ adaylarla AKP gibi bir zihniyeti yenebileceğini düşünüyor.

 Evet. Çok iyi tarif ettiniz.
Bunun en somut örneğini cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya koydu, Ekmelettin İhsanoğlu seçeneğiyle gördük. AKP’liler bile Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığını kendilerinin bir ideolojik zaferi olarak gördüler. Niye? Çünkü o paradigma içerisinde düşünülen bir insan. Soldan, sol bir programla, Kürtleri de kapsayan, hepimizi kapsayan bir aday tercihi yapmadı, yeni bir Türkiye programı ile AKP’nin paradigması içerisinde, AKP’nin değer sistemiyle ele alınabilecek bir adayla AKP’yi yenebileceğini düşündü ve birinci turda cumhurbaşkanlığı Recep Tayyip Erdoğan’a teslim edildi.

 CHP’nin sağa açılma politikası boşa mı çıktı? Oysa hâlâ bu çizgiyi sürdürüyor CHP.
Eh, tabii. İki seçimde de gördük. Hem 30 Mart seçimlerinde hem 10 Ağustos seçimlerinde gördük ki buradan yol alınmaz. Yani sağa dönerek yol alınmaz, sola ve Kürt Hareketi’ne dönerek, onlarla beraber yeni bir program yaparak, yeni bir Türkiye programı yaparak, özgürlükçü, eşitlikçi bir cumhuriyet programı yaparak şu anki mevcut halinden çıkıp, mevcut anlayışını değiştirip, sola ve Kürt Hareketi’ne dönüp, demokratik taleplerine sahip çıkıp onlarla beraber Türkiye’yi yeniden kurma iradesini ortaya koyan bir CHP bu süreçte anahtar bir rol oynayabilir.

 Peki, CHP bu işlevi yerine getirebilir mi?
Eğer böyle bir yönelim içerisine girebilirse. Niye? Çünkü Cumhuriyeti kuran bir parti CHP ve bu cumhuriyet artık yenildi. CHP’nin kurduğu Cumhuriyet yok artık. AKP iktidarı, AKP, yeni bir rejim kurdu, yeni bir cumhuriyet kurdu. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet’i kimlerle kurdu, bütün halklarla ve özellikle Kürtler’le kurdu. Pekala, Kürtler inkar edildi. Ne oldu? Büyük savaşlar yaşandı, büyük bedeller ödendi. Şimdi 21. yüzyıldayız, 2015’teyiz, bu AKP’nin eskimiş rejiminin karşısına yeni bir rejim, eşitlikçi, özgürlükçü bir rejim kurmak lazım. Kimle kuracak bunu? Elbette ki Kürtler’le beraber kuracak, Kürtlerle yeni bir mutabakat da yaparak kuracak. Bütün ezilenlerle beraber kuracak. Bunu şunun için söylüyoruz. CHP bir sosyal demokrat parti, biz bunun farkındayız. Biz sosyalist bir partiyiz. Şimdi doğal olarak sosyal demokrat partiler sosyalist partiler önünde engeldir. Çünkü sosyal demokrasi sosyalizmin önüne çekilmiş, sosyal devletin ürünü olan bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Ama bugün Türkiye’de sosyalist devrimin güncelliğini konuşmuyoruz, tartışmıyoruz, bu İslami faşizme doğru sürüklenen Türkiye’den söz ediyorsak ve sağın egemen olduğu bir Türkiye’den söz ediyorsak, doğal olarak sosyal demokratlardan sosyalistlere, Kürt Hareketi’ne, bütün kesimlerin ortak bir programında, eşitlikçi, özgürlükçü programında yan yana gelebilmeleri ve yan yana gelişlerini hem sokakta ortaya koymaları hem de 2015 Haziranında yapılacak seçim sandığına beraber taşıyabilmeleri bu açıdan oldukça önemli. Şimdi bu yapılabilir mi? Gerçekleşir mi? CHP, böyle bir köklü, devrimci hamle yapabilir mi? Zor gözüküyor.
 Hayır, sosyal demokrat bir parti. Sosyal demokrat bir partinin amasız, lakinsiz, fakatsız insan haklarına, evrensel değerlere sahip çıkması gerekmez mi?
Tabii, tabii, tabii, yani bu temel değerlere, eşitlik ve özgürlük değerlerinin en temel taleplerine sahip çıktığı noktada zaten her şey bir noktaya gelecek. Yani Türkiye’deki bu sağ gidişe karşı bir sol zemin oluşturabileceğiz hep beraber Kürtler, sosyalistler, neyse, sosyal demokratlar. Biz bu ihtiyacın altını çiziyoruz. Biz bunu dillendiriyoruz ÖDP olarak. Bunun önemli olduğunu.

 Bu mümkün mü?
Gerçekleşir, gerçekleşmezden öte, gerçekleşebilir istenirse, ama doğru olan bu. Bugün halka bir heyecan vermek gerekiyor, halka bir umut vermek gerekiyor. Bak dün (8 Şubat, Pazar) Alevilerle beraber alandaydık. Kürtler de vardı, Aleviler de vardı, CHP’liler de vardı, CHP tabanı da vardı, sosyalistler de vardı. Hep beraberdik. Şimdi miting alanında olan bir şeyi bir eşitlikçi, özgürlükçü program, Haziran’ın programı, yani Haziran isyanını açığa çıkartan talepler ne ise, bu talepler etrafında, bir program etrafında yan yana gelip AKP rejiminin karşısına çıkabiliriz. Şimdi bu çıkmadığımızda ne oluyor maalesef? Maalesef sonuç ne oluyor? 10 Ağustos seçimi ve 30 Mart seçimlerinde yaşanan oluyor. He, HDP’nin görece başarısı ki, HDP bu seçimlerden başarılı çıktı, hem 30 Mart seçimlerinden başarılı çıktı hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinden başarılı çıktı ama Türkiye’nin bu gidişatını maalesef değiştirmiyor. Yani HDP biraz daha başarılı olsa bile bu toplamda Türkiye’nin Kürtlerle Türkler toplamında sola baktığımızda, sol değerlere baktığımızda bir değişikliğe yol açmıyor.

 Ne olması gerekiyor?
Şimdi biz solda olan, sola yönelen, Kürt Hareketi’ne yönelen bir CHP’nin Kürtlerle kucaklaşarak ve bütün ezilenleri kapsayarak bir bütünsel program yapıp bu AKP rejimini aşacağımız bir zeminde ortaya çıkması karşısında Türkiye toplumu nefes alacak. Böyle bir, bu boğulmaktan sıyrılacak, nefes alacak. Şimdi pekala bu sandıkta bire bir aynı sonucu verir mi vermez mi diye tartışılıyor, çeşitli tepkilerden dolayı çeşitli oylar gitmeyebilir. Kürt tarafından da gitmeyebilir, CHP tarafından da gitmeyebilir. Kürt tarafı işte CHP’yi işte eski rejimin sahibi olarak görüp bir takım katliamlardan sorumlu olduğu gerekçesiyle oy vermeyebilir. Veya ulusalcı kesim, CHP’ye ulusalcı nedenlerle oy veren, cumhuriyetin kurucu partisi diye oy veren, Kürtlerle ittifakından dolayı oy vermekten imtina edebilecek olan kesimler de oyunu vermeyebilir. Buradan hareketle oy sandığa istediğimiz gibi yansımaz diye endişeler var. Mesele şudur: Mesele, her şeyden önce sandıkta kazanmak önemlidir her şeyden önce, bu önemlidir ama her şey sandığa hapsedilemez. Her şey sandıkta bire bir ölçülmez. Böyle bir ittifak, böyle bir programla tarihsel bir blok oluştursun, tarihsel bir ittifak oluştursun, bu ittifak siyaseten kazanır, yani Türkiye toplumunun geleceği aydınlanır, umutlanır, insanlar daha fazla…

 Yani diyorsunuz ki, milletvekili sayısı önemli değil.
Onun ötesinde yani, ben alacağına da inanıyorum ama alıp alamamasının ötesinde insanlar geleceğe dair büyük bir iddia ve umut taşır. Şimdi o zaman böyle bir zemin içerisinde biz yine milletvekilli olmayalım, gidelim memleketimize, Rize’de böyle bir tarihsel bloğun, böyle bir tarihsel ittifakın adayı olarak hemşehrilerimize bu gerçekliği anlatalım. Mesele parlamentoya girme, parlamentoda olma meselesi değil. Buraya indirgememek lazım. Bizim yaptığımız çağrı odur. Bu yüzden bunu önemli görüyoruz, buna inanıyoruz, bu çağrıyı yapıyoruz, bu çağrıda tabii ana sorumluluk şeydedir, CHP’dedir, çünkü Kürt Hareketi’nin bu konudaki taleplerine olumlu yanıt vermeyen bir partidir. Bu yanıt vermemenin sonuçlarını şeyde gördük, geçen seçimlerde gördük, her iki seçimde de gördük.

 Peki, ÖDP’nin Birleşik Haziran Hareketi kilit bir rol oynadığını söyleyebilir miyiz?
Ya şimdi tabi özellikle Kürt Hareketi açısından baraj altında kalma riski var, bu riskin aşılması konusunda özellikle Kürt Hareketi’nden HDP’den arkadaşların en azından bir dayanışma duygusuyla Haziran Hareketi’ne yaklaşımından anlaşılabiliyor. Bunu kıymetli de buluyor, bunu değerlendirmek gerekliliğini de düşünüyoruz, bunu yok sayarak, bunu tartışarak olmaz. Kürt Hareketi’nin, HDP’nin barajı yıkmasının bir çok faydası söz konusu olacak. Yani bir anti-demokratik baraj yıkılmış olacak. Yüzde 10 seçim barajı yıkılacak. İkincisi doğal olarak iç barış açısından önemli olacak ve bir noktada AKP’nin sayısal gücünü de bir anlamda zayıflatacak. Doğal olarak biz HDP’li arkadaşların bu manada Birleşi Haziran Hareketi’ne atfettikleri rolü anlatmaya çalışıyoruz, kavratmaya çalışıyoruz, tartışıyoruz ama Birleşik Haziran Hareketi bir seçim için kurulmuş da bir yapı değil, parti değil, bir harekettir, doğal olarak seçim için hiç düşündüğümüz, konuştuğumuz, tartıştığımız bir olay olmadı, hiçbir zaman, Birleşik Haziran Hareketi bir seçim dışı örgütlenme olarak, yani seçimle, sandıkla uğraşmayan, esasen bu AKP’nin zihniyetine karşı yarın, öbürsü gün mahallerimize, sokaklarımızda, okullarımızda geliyor saldırılar, bu IŞİD zihniyetli çetelerin saldırıları karşısında mahallerimizi, okullarımızı, işyerlerimizi koruyabilecek bir savunma örgütü olarak görüyoruz, doğal olarak Birleşik Haziran Hareketi bize esasen seçim dışında lazım olacak bir örgütlenmedir.

 Yani Kürtler’in önerdiği öz savunma birlikleri ya da zamanında Devrimci Yol’un oluşturduğu direniş komiteleri gibi mi?
Evet, özsavunma olarak düşündüğümüz birşey, doğal olarak seçimlerde test etmek, seçimlerde nasıl söyleyeyim, kırmak filan gibi bir düşüncemiz yok, o noktada Birleşik Haziran Hareketi’nin elbette bir seçim siyaseti olacak, bunu 13 şubatta yapılacak olan boykot eyleminden sonra oturup meclislerimizde konuşacağız, bir deklarasyon olacak Birleşik Haziran Hareketi’nin ama Birleşik Haziran Hareketi daha yeni kurulmuş bir hareket, daha yeni yeni kendini inşa etmeye çalışan bir hareket, dostlarımızın da Birleşik Haziran Hareketi2,nin bu özgünlüğünü bu durumunu görmesi gerekiyor ve Birleşik Haziran Hareketi’ne dair beklentilerini buna uygun olarak belirlemeleri gerekiyor.

 Peki, siz şu anda partinizden daha popülersiniz, bunun nedeni nedir? Alper Taş ismi partinizden daha çok geçiyor.
Doğal olarak ben bir partinin eşbaşkanıyım ve daha çok televizyonlar, şunlar bunlar buralara çıkmam, benim fikirleri partimin fikirleridir, ben bir geleneğin çocuğuyum, yani bir devrimci hareketin bir parçasıyım, doğal olarak o süreçlerin bir ürünüyüm, doğal olarak ekranlarda biraz fazla görünmenin imkanı doğal olarak insanın daha fazla tanınmasına yol açıyor ama ben siyasette her zaman için daha çok biz olgusuna inanırım, kolektif bir anlayışa inanırım, bu noktada şundan sevinebilirim ancak ne mutlu bana ki beraber oluşturduğumuz bir partinin fikirlerini dile getirme konusunda yaptığım sözcülük başarılı gözüküyor, ben öyle intibalar alıyorum.

 Evet.
Bu başarı beni mutlu kılıyor, üzerime düşen sorumluluğu yapabilmenin mutluluğunu yaşıyorum ama partilerimiz ve fikirlerimizden ayrı ve onlardan bağımsız olarak değerlendirebilecek ve değerlendirilmesi gereken insanlar değiliz

 ÖDP’nin HDP ile ittifak yapmasının etkisi ne olur? Birleşik Haziran Hareketi’ni böler mi, arkasından sürükler mi?
Şimdi ben az önce de söyledim, BHH’nin içerisinde örneğin HDK’nın yapamadığı ve kapsayamadığı çok önemli dinamikleri biz kapsıyoruz, özellikle sosyal demokrasi içerisinde siyaset yapan, CHP’de siyaset yapan ama CHP’deki siyaseti yeterli bulmayan ve bu siyasetin daha solla, Kürt Hareketi’nin demokratik talepleriyle de buluşmasını isteyen çok önemli bir dinamiği de Birleşik Haziran Hareketi kapsıyor, doğal olarak içimizde sosyal demokrat CHP’de milletvekilleri var, parti meclisi üyesi arkadaşlarımız, var yurttaşlarımız var, doğal olarak Birleşik Haziran Hareketi bu dinamikleri de gören bir yerden pozisyon almalı yani Birleşik Haziran Hareketi’ni kırmamak, dökmemek, çatlatmamak, bütünlüğünü korumak ama bu bütünlüğü siyaset yaparak korumak tabii, siyasetsiz kılarak korumak değil yani bir tutumumuz elbette olacak, ama bu tutum Birleşik Haziran Hareketi’ni seçim sonrasında bütünlüklü olarak taşıyacak ,siyaseten kırmayacak bir tutum olmalı diye düşünüyorum.

 HDP ve CHP sizinle mi, ÖDP’yle mi, Birleşik Haziran Hareketi’yle mi ittifak yapmak istiyor?
Şimdi CHP’nin bizle bir görüşmesi olmadı, onu söyleyeyim. CHP kurumsal olarak ne ÖDP ile görüştü ne de BHH’le görüştü, sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir yetkilisi, bir genel başkan yardımcısı, cumhurbaşkanı seçimleri öncesi benle görüştü, karşılıklı görüştük, burada şöyle bir düşünceleri olduğunu ifade ettiler, özellikle sosyalist partilerden bazı şahısları , baraj altında kalan partilerin benim gibi başkanlarını meclise taşıyalım, milletvekili yapalım, tekrar partilerine dönmesi doğrultusunda düşüncelerini ilettiler, bunun dışında gazetelere yansıyan beyaanatlar var ama bizim, en son Kılıçdaroğlu’yla benim bunun dışında görüşmem oldu, bu görüşme benim talebimle oldu, bizim talebimizle oldu, burada seçimi konuşmadık, esasen Türkiye’deki siyasi gelişmeleri konuştuk, seçim gündemine gelmedik, o yüzden Birleşik Haziran Hareketi’ne ve ÖDP’ye CHP’den doğru 2015 Haziran seçimlerine dönük resmi bir davetin, resmi bir teklifin yapılmadığını şu ana kadar söyleyebilirim ama HDP’nin Birleşik Haziran Hareketi’ne değil BHH’nin içindeki partilere geldi yani bizimle görüştü, Halkın Türkiye Komünist Partisi’yle görüştü, Komünist Parti’yle görüştü, Emekçi Hareket Partisi’yle görüştü, TKP 1920 gibi yapılarla görüştü, ayın 18’inde, 18 Şuabat’ta ikinci bir görüşmeyi iki eş başkanın da katılacağı görüşmeyi HDP genel merkezinde 18 Şubat tarihinde yapacağız,görüşeceğiz, biz de bu arada zaten 13 Şubat boykotundan sonra seçim meselesini meclislerimizde konuşmaya başlamış olacağız. yani bir görüşme yapıldı, Figen başkanın ve Sebahat Tuncel’in katıldığı ilk görüşme yaptık, ikinci görüşmede ise Selahattin Demirtaş da katılacak.

 Herhalde nihai bir görüşme olacak. Elinizi kaldırır mısın orada Selahattin Başkan’la?
(Gülüyor.) Yani orda bir herhalde HDP’nin de anlıyoruz, bir an önce birşeyleri netleştirme gereği çünkü seçim takvimi de kısalıyor bir doğrusunu söylemek gerekirse, biraz hepimizin elini çabuk tutup hepimizin eğilimini berraklaştırmasında fayda var.

 Dünkü (8 Şubat) laiklik mitingi neye işaret ediyordu, sol bir cephe mümkün mü?
Evet, bunun mümkün olduğunu gösterdi, cephe kavramları çok iddialı kavramlar ama birleşik mücadele zemini zaten dün oldu, CHP’liler vardı, HDP’liler vardı, bizler vardık, hep beraberdik ve herkes ne güzel bak burada bir aradasınız, niye seçimde niye seçimde birarada olamıyorsunuz, herkes bize bunu söyledi, yani Ertuğrul Kürkçü , ben, CHP milletvekilleri, işte eski il başkanı Oğuz Can Salıcı böyle birlikte fotoğraf verdik, ben bunu Twitter’da paylaştım herkes ne güzel neden bu tabloyu seçimde de yapmıyorsunuz dedi, yani dünkü bütün mitingde yurttaşlar aynı şeyi söyledi, bizim de söylediğimiz böyle birşey.

 Peki umutlu musunuz?
Yani umutsuz yaşanmıyor, umudumuz var yani böyle bir zemini kaybetmememiz lazım, böyle bir zemin sandıkta gerçekleşir, gerçekleşmez ama gerçekleşmesi için uğraşalım, ama Türkiye toplumuna böyle bir birlikteliği bizim seçim öncesinde ve sonrasında sunmamız lazım. Mesela yarın İç Güvenlik Paketine ilişkin (Meclise gelişi ertelendi.) HDK’nın BHH’nin birlikteliğiyle sokaktayız. Bunlar önemli şeyler, mesele sadece sandık meselesi değil ama umut ediyoruz ki bütün bu güçler, sosyal demokratlar, HDP içerisinde, radikal demokrat dedikleri için söylüyorum yanlış anlaşılmasın, bazen bunu söyledik mi vay HDP’ye böyle tanımlamalar yapıyorsunuz diyorlar, HDP kendisini radikal demokrat olarak tanımladığı için söylüyorum, yani sosyal demokratlar ve radikal demokratlar ve sosyalistlerin ortak bir mücadele cephesi bugünün aktüel Türkiyesi için önemli. Yani bugünün temel çelişkisi bu. AKP rejiminin yıkılıp özgürlükçü eşitlikçi Türkiye’nin önünün açılması ve bunun için bundan rahatsız olan emek eksenli dinamiklerin birleşik bir mücadele zemini hazırlaması önemli. (Gülüyor.) Umutsuz yaşanmıyor. Umudumuz var.

 Son olarak ÖDP’nin Eş Genel Başkanı olarak tabanınıza ve sol sosyalist kesime söyleyeceğiniz bir şey var mı seçimle ilgili?
İşte birşey demeyeyim, onlarla konuşuyoruz çünkü, zaten tartışma süresi içerisindeyiz, biz onları dinliyoruz, onlarla bir fikir alışverişi içerisindeyiz, sağlıklı bir değerlendirme yapmamız gerekiyor, çünkü çok kritik bir seçim olacak, enine boyuna iyi değerlendirmeliyiz, çok boyutlu bakmalıyız ve Türkiye’nin önümüzdeki 5 yılını en azından belirleyecek bir sürece doğru girdiğimizin, önemli bir virajda olduğumuzun bilinciyle enine boyuna tartışalım, memleketin ihtiyaçlarına bakalım, bu tartışmayı serin kanlı ama geniş bir boyutlu bir tartışma ama önemli bir tartışma olarak görelim.

 Biz de size Halkın Nabzı Gazetesi olarak siyasal yaşamınızda başarılar diliyoruz, her zaman takipçiniz olacağımızı söyleyerekten, yolunuz açık olsun diyoruz.
Teşekkür ederim, biz de size gazete olarak uzun ömürler diliyoruz.

İshak Karakaş 11.02.2015

HALKIN NABZI

Alper Taş: CHP, AKP’nin Değirmenine Su Taşıyor

0

2015 Haziran seçimlerinin heyecanı ülkeyi hızla sarmaya başladı. Özellikle HDP’nin seçimlere bu kez parti amblemiyle katılıyor olması ve yüzde 10 seçim barajını yıkma kararlılığı göstermesi seçimlere ayrı bir anlam kattı. HDP’nin kararını açıklamasının ardından gerek HDP gerek KCK yetkilileri ÖDP ve BHH’deki diğer sol partilere işbirliği çağrısında bulundu ve ittifak görüşmeleri başlattı. ÖDP Eş Genelbaşkanı Alper Taş’tan gerek parti içindeki görevi, gerek medyada ve toplumdaki popülaritesi, gerekse Kürt halkı ile sempati ilişkisi nedeniyle bu işbirliği görüşmelerinde çok sık bahsediliyor. Alper Taş ile buluşup HDP ve sol sosyalist grupların işbirliği imkanlarını konuştum:

Bu yoğun gündeminizde bizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim Alper Başkan. Şu sıralar yoğun bir görüşme ve eylem trafiği içindesiniz. 2015 seçimlerinin adaylıkları açıklanırken sizin de isminiz çok sık geçiyor. Birleşik Haziran Hareketi içindeki yeriniz açısından da, ÖDP Eşbaşkanı olarak da söyleyecekleriniz merak ediliyor.
Rica ederim. Ben de size teşekkür ederim.

 Alper Taş şu anda HDP’nin de CHP’nin de aday listesinde görmek istediği bir isim. Tercihinizi ne belirleyecek?
Şimdi şöyle bir şey: Benim milletvekilliği meselem değil söz konusu olan. Türkiye büyük bir karanlığın içerisinde. İslami faşizme doğur sürükleniyor. AKP, bütün özgürlük alanlarımızı, yaşam alanlarımızı daraltıyor. İşte yarın (10 Şubat, Salı) Meclis’e gelecek olan İç Güvenlik Paketi (yine ertelendi) zaten bir savaş paketi, bir olağanüstü hal rejimi paketi. Kürt sorununda da sorunu zamana yayarak, sürüncemede bırakarak bir tür çözümsüzlüğe doğru taşıyor. Eğitimde kendi zihniyetine uygun yeni bir nesil yaratmak için kimseye aldırmadan yukarıdan aşağı kendi mezhepçi zihniyetini egemen kılmaya çalışıyor. Türkiye’nin baroları gibi, mühendis odaları birliği gibi 12 Eylül rejiminin bile özerkliğine dokunmadığı bir demokratik örgütü, yarı özerk, kamu niteliğindeki bir örgütün özerkliğini bütünüyle ortadan kaldırarak kendisine bağlı bir kurum haline getirip sömürünün, sınırsız yağmanın, sınırsız sömürünün, sınırsız talanın önüne geçmeye çalışan, bu konuda çeşitli davalar açan, idareye yönelik davalar açan TMMOB’un bu yetkisini de elinden alan torba yasa gibi, bunun örnekleri çoğaltılabilir.

 Evet.
Yani AKP ülkeyi boğuyor, nefes alamaz bir noktaya getiriyor. Buna karşı yapılması gereken geniş bir siyasal zemini AKP’nin bu rejiminin karşısına dikmek. Burada en çok sıkıntılı olan, derdi olan kesimleri AKP’nin karşısına bir siyasal merkez oluşturmaya çağırmak, bir siyasi sorumluluğa çağırmak hepimizin görevi oluyor. Çünkü ne tek başına CHP ne tek başına HDP, AKP’nin bu saldırılarını göğüsleyebilme konusunda yeterli olamıyor.

 CHP, böyle bir zeminde buluşrur mu?
Hele hele CHP mevcut haliyle, izlediği siyasi çizgi itibarıyle aslında şu ana dek AKP’nin değirmenine de bir tür su taşıyor. Niye su taşıyor? Yani politika eksenini onun paradigmasının dışına çıkarmıyor, onun değerlerinin dışına çıkarmıyor. Yani memlekette sağ egemen deyip sağ çizgiye yanaşarak, sağ adaylarla AKP gibi bir zihniyeti yenebileceğini düşünüyor.

 Evet. Çok iyi tarif ettiniz.
Bunun en somut örneğini cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya koydu, Ekmelettin İhsanoğlu seçeneğiyle gördük. AKP’liler bile Ekmelettin İhsanoğlu’nun adaylığını kendilerinin bir ideolojik zaferi olarak gördüler. Niye? Çünkü o paradigma içerisinde düşünülen bir insan. Soldan, sol bir programla, Kürtleri de kapsayan, hepimizi kapsayan bir aday tercihi yapmadı, yeni bir Türkiye programı ile AKP’nin paradigması içerisinde, AKP’nin değer sistemiyle ele alınabilecek bir adayla AKP’yi yenebileceğini düşündü ve birinci turda cumhurbaşkanlığı Recep Tayyip Erdoğan’a teslim edildi.

 CHP’nin sağa açılma politikası boşa mı çıktı? Oysa hâlâ bu çizgiyi sürdürüyor CHP.
Eh, tabii. İki seçimde de gördük. Hem 30 Mart seçimlerinde hem 10 Ağustos seçimlerinde gördük ki buradan yol alınmaz. Yani sağa dönerek yol alınmaz, sola ve Kürt Hareketi’ne dönerek, onlarla beraber yeni bir program yaparak, yeni bir Türkiye programı yaparak, özgürlükçü, eşitlikçi bir cumhuriyet programı yaparak şu anki mevcut halinden çıkıp, mevcut anlayışını değiştirip, sola ve Kürt Hareketi’ne dönüp, demokratik taleplerine sahip çıkıp onlarla beraber Türkiye’yi yeniden kurma iradesini ortaya koyan bir CHP bu süreçte anahtar bir rol oynayabilir.

 Peki, CHP bu işlevi yerine getirebilir mi?
Eğer böyle bir yönelim içerisine girebilirse. Niye? Çünkü Cumhuriyeti kuran bir parti CHP ve bu cumhuriyet artık yenildi. CHP’nin kurduğu Cumhuriyet yok artık. AKP iktidarı, AKP, yeni bir rejim kurdu, yeni bir cumhuriyet kurdu. Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet’i kimlerle kurdu, bütün halklarla ve özellikle Kürtler’le kurdu. Pekala, Kürtler inkar edildi. Ne oldu? Büyük savaşlar yaşandı, büyük bedeller ödendi. Şimdi 21. yüzyıldayız, 2015’teyiz, bu AKP’nin eskimiş rejiminin karşısına yeni bir rejim, eşitlikçi, özgürlükçü bir rejim kurmak lazım. Kimle kuracak bunu? Elbette ki Kürtler’le beraber kuracak, Kürtlerle yeni bir mutabakat da yaparak kuracak. Bütün ezilenlerle beraber kuracak. Bunu şunun için söylüyoruz. CHP bir sosyal demokrat parti, biz bunun farkındayız. Biz sosyalist bir partiyiz. Şimdi doğal olarak sosyal demokrat partiler sosyalist partiler önünde engeldir. Çünkü sosyal demokrasi sosyalizmin önüne çekilmiş, sosyal devletin ürünü olan bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Ama bugün Türkiye’de sosyalist devrimin güncelliğini konuşmuyoruz, tartışmıyoruz, bu İslami faşizme doğru sürüklenen Türkiye’den söz ediyorsak ve sağın egemen olduğu bir Türkiye’den söz ediyorsak, doğal olarak sosyal demokratlardan sosyalistlere, Kürt Hareketi’ne, bütün kesimlerin ortak bir programında, eşitlikçi, özgürlükçü programında yan yana gelebilmeleri ve yan yana gelişlerini hem sokakta ortaya koymaları hem de 2015 Haziranında yapılacak seçim sandığına beraber taşıyabilmeleri bu açıdan oldukça önemli. Şimdi bu yapılabilir mi? Gerçekleşir mi? CHP, böyle bir köklü, devrimci hamle yapabilir mi? Zor gözüküyor.
 Hayır, sosyal demokrat bir parti. Sosyal demokrat bir partinin amasız, lakinsiz, fakatsız insan haklarına, evrensel değerlere sahip çıkması gerekmez mi?
Tabii, tabii, tabii, yani bu temel değerlere, eşitlik ve özgürlük değerlerinin en temel taleplerine sahip çıktığı noktada zaten her şey bir noktaya gelecek. Yani Türkiye’deki bu sağ gidişe karşı bir sol zemin oluşturabileceğiz hep beraber Kürtler, sosyalistler, neyse, sosyal demokratlar. Biz bu ihtiyacın altını çiziyoruz. Biz bunu dillendiriyoruz ÖDP olarak. Bunun önemli olduğunu.

 Bu mümkün mü?
Gerçekleşir, gerçekleşmezden öte, gerçekleşebilir istenirse, ama doğru olan bu. Bugün halka bir heyecan vermek gerekiyor, halka bir umut vermek gerekiyor. Bak dün (8 Şubat, Pazar) Alevilerle beraber alandaydık. Kürtler de vardı, Aleviler de vardı, CHP’liler de vardı, CHP tabanı da vardı, sosyalistler de vardı. Hep beraberdik. Şimdi miting alanında olan bir şeyi bir eşitlikçi, özgürlükçü program, Haziran’ın programı, yani Haziran isyanını açığa çıkartan talepler ne ise, bu talepler etrafında, bir program etrafında yan yana gelip AKP rejiminin karşısına çıkabiliriz. Şimdi bu çıkmadığımızda ne oluyor maalesef? Maalesef sonuç ne oluyor? 10 Ağustos seçimi ve 30 Mart seçimlerinde yaşanan oluyor. He, HDP’nin görece başarısı ki, HDP bu seçimlerden başarılı çıktı, hem 30 Mart seçimlerinden başarılı çıktı hem cumhurbaşkanlığı seçimlerinden başarılı çıktı ama Türkiye’nin bu gidişatını maalesef değiştirmiyor. Yani HDP biraz daha başarılı olsa bile bu toplamda Türkiye’nin Kürtlerle Türkler toplamında sola baktığımızda, sol değerlere baktığımızda bir değişikliğe yol açmıyor.

 Ne olması gerekiyor?
Şimdi biz solda olan, sola yönelen, Kürt Hareketi’ne yönelen bir CHP’nin Kürtlerle kucaklaşarak ve bütün ezilenleri kapsayarak bir bütünsel program yapıp bu AKP rejimini aşacağımız bir zeminde ortaya çıkması karşısında Türkiye toplumu nefes alacak. Böyle bir, bu boğulmaktan sıyrılacak, nefes alacak. Şimdi pekala bu sandıkta bire bir aynı sonucu verir mi vermez mi diye tartışılıyor, çeşitli tepkilerden dolayı çeşitli oylar gitmeyebilir. Kürt tarafından da gitmeyebilir, CHP tarafından da gitmeyebilir. Kürt tarafı işte CHP’yi işte eski rejimin sahibi olarak görüp bir takım katliamlardan sorumlu olduğu gerekçesiyle oy vermeyebilir. Veya ulusalcı kesim, CHP’ye ulusalcı nedenlerle oy veren, cumhuriyetin kurucu partisi diye oy veren, Kürtlerle ittifakından dolayı oy vermekten imtina edebilecek olan kesimler de oyunu vermeyebilir. Buradan hareketle oy sandığa istediğimiz gibi yansımaz diye endişeler var. Mesele şudur: Mesele, her şeyden önce sandıkta kazanmak önemlidir her şeyden önce, bu önemlidir ama her şey sandığa hapsedilemez. Her şey sandıkta bire bir ölçülmez. Böyle bir ittifak, böyle bir programla tarihsel bir blok oluştursun, tarihsel bir ittifak oluştursun, bu ittifak siyaseten kazanır, yani Türkiye toplumunun geleceği aydınlanır, umutlanır, insanlar daha fazla…

 Yani diyorsunuz ki, milletvekili sayısı önemli değil.
Onun ötesinde yani, ben alacağına da inanıyorum ama alıp alamamasının ötesinde insanlar geleceğe dair büyük bir iddia ve umut taşır. Şimdi o zaman böyle bir zemin içerisinde biz yine milletvekilli olmayalım, gidelim memleketimize, Rize’de böyle bir tarihsel bloğun, böyle bir tarihsel ittifakın adayı olarak hemşehrilerimize bu gerçekliği anlatalım. Mesele parlamentoya girme, parlamentoda olma meselesi değil. Buraya indirgememek lazım. Bizim yaptığımız çağrı odur. Bu yüzden bunu önemli görüyoruz, buna inanıyoruz, bu çağrıyı yapıyoruz, bu çağrıda tabii ana sorumluluk şeydedir, CHP’dedir, çünkü Kürt Hareketi’nin bu konudaki taleplerine olumlu yanıt vermeyen bir partidir. Bu yanıt vermemenin sonuçlarını şeyde gördük, geçen seçimlerde gördük, her iki seçimde de gördük.

 Peki, ÖDP’nin Birleşik Haziran Hareketi kilit bir rol oynadığını söyleyebilir miyiz?
Ya şimdi tabi özellikle Kürt Hareketi açısından baraj altında kalma riski var, bu riskin aşılması konusunda özellikle Kürt Hareketi’nden HDP’den arkadaşların en azından bir dayanışma duygusuyla Haziran Hareketi’ne yaklaşımından anlaşılabiliyor. Bunu kıymetli de buluyor, bunu değerlendirmek gerekliliğini de düşünüyoruz, bunu yok sayarak, bunu tartışarak olmaz. Kürt Hareketi’nin, HDP’nin barajı yıkmasının bir çok faydası söz konusu olacak. Yani bir anti-demokratik baraj yıkılmış olacak. Yüzde 10 seçim barajı yıkılacak. İkincisi doğal olarak iç barış açısından önemli olacak ve bir noktada AKP’nin sayısal gücünü de bir anlamda zayıflatacak. Doğal olarak biz HDP’li arkadaşların bu manada Birleşi Haziran Hareketi’ne atfettikleri rolü anlatmaya çalışıyoruz, kavratmaya çalışıyoruz, tartışıyoruz ama Birleşik Haziran Hareketi bir seçim için kurulmuş da bir yapı değil, parti değil, bir harekettir, doğal olarak seçim için hiç düşündüğümüz, konuştuğumuz, tartıştığımız bir olay olmadı, hiçbir zaman, Birleşik Haziran Hareketi bir seçim dışı örgütlenme olarak, yani seçimle, sandıkla uğraşmayan, esasen bu AKP’nin zihniyetine karşı yarın, öbürsü gün mahallerimize, sokaklarımızda, okullarımızda geliyor saldırılar, bu IŞİD zihniyetli çetelerin saldırıları karşısında mahallerimizi, okullarımızı, işyerlerimizi koruyabilecek bir savunma örgütü olarak görüyoruz, doğal olarak Birleşik Haziran Hareketi bize esasen seçim dışında lazım olacak bir örgütlenmedir.

 Yani Kürtler’in önerdiği öz savunma birlikleri ya da zamanında Devrimci Yol’un oluşturduğu direniş komiteleri gibi mi?
Evet, özsavunma olarak düşündüğümüz birşey, doğal olarak seçimlerde test etmek, seçimlerde nasıl söyleyeyim, kırmak filan gibi bir düşüncemiz yok, o noktada Birleşik Haziran Hareketi’nin elbette bir seçim siyaseti olacak, bunu 13 şubatta yapılacak olan boykot eyleminden sonra oturup meclislerimizde konuşacağız, bir deklarasyon olacak Birleşik Haziran Hareketi’nin ama Birleşik Haziran Hareketi daha yeni kurulmuş bir hareket, daha yeni yeni kendini inşa etmeye çalışan bir hareket, dostlarımızın da Birleşik Haziran Hareketi2,nin bu özgünlüğünü bu durumunu görmesi gerekiyor ve Birleşik Haziran Hareketi’ne dair beklentilerini buna uygun olarak belirlemeleri gerekiyor.

 Peki, siz şu anda partinizden daha popülersiniz, bunun nedeni nedir? Alper Taş ismi partinizden daha çok geçiyor.
Doğal olarak ben bir partinin eşbaşkanıyım ve daha çok televizyonlar, şunlar bunlar buralara çıkmam, benim fikirleri partimin fikirleridir, ben bir geleneğin çocuğuyum, yani bir devrimci hareketin bir parçasıyım, doğal olarak o süreçlerin bir ürünüyüm, doğal olarak ekranlarda biraz fazla görünmenin imkanı doğal olarak insanın daha fazla tanınmasına yol açıyor ama ben siyasette her zaman için daha çok biz olgusuna inanırım, kolektif bir anlayışa inanırım, bu noktada şundan sevinebilirim ancak ne mutlu bana ki beraber oluşturduğumuz bir partinin fikirlerini dile getirme konusunda yaptığım sözcülük başarılı gözüküyor, ben öyle intibalar alıyorum.

 Evet.
Bu başarı beni mutlu kılıyor, üzerime düşen sorumluluğu yapabilmenin mutluluğunu yaşıyorum ama partilerimiz ve fikirlerimizden ayrı ve onlardan bağımsız olarak değerlendirebilecek ve değerlendirilmesi gereken insanlar değiliz

 ÖDP’nin HDP ile ittifak yapmasının etkisi ne olur? Birleşik Haziran Hareketi’ni böler mi, arkasından sürükler mi?
Şimdi ben az önce de söyledim, BHH’nin içerisinde örneğin HDK’nın yapamadığı ve kapsayamadığı çok önemli dinamikleri biz kapsıyoruz, özellikle sosyal demokrasi içerisinde siyaset yapan, CHP’de siyaset yapan ama CHP’deki siyaseti yeterli bulmayan ve bu siyasetin daha solla, Kürt Hareketi’nin demokratik talepleriyle de buluşmasını isteyen çok önemli bir dinamiği de Birleşik Haziran Hareketi kapsıyor, doğal olarak içimizde sosyal demokrat CHP’de milletvekilleri var, parti meclisi üyesi arkadaşlarımız, var yurttaşlarımız var, doğal olarak Birleşik Haziran Hareketi bu dinamikleri de gören bir yerden pozisyon almalı yani Birleşik Haziran Hareketi’ni kırmamak, dökmemek, çatlatmamak, bütünlüğünü korumak ama bu bütünlüğü siyaset yaparak korumak tabii, siyasetsiz kılarak korumak değil yani bir tutumumuz elbette olacak, ama bu tutum Birleşik Haziran Hareketi’ni seçim sonrasında bütünlüklü olarak taşıyacak ,siyaseten kırmayacak bir tutum olmalı diye düşünüyorum.

 HDP ve CHP sizinle mi, ÖDP’yle mi, Birleşik Haziran Hareketi’yle mi ittifak yapmak istiyor?
Şimdi CHP’nin bizle bir görüşmesi olmadı, onu söyleyeyim. CHP kurumsal olarak ne ÖDP ile görüştü ne de BHH’le görüştü, sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir yetkilisi, bir genel başkan yardımcısı, cumhurbaşkanı seçimleri öncesi benle görüştü, karşılıklı görüştük, burada şöyle bir düşünceleri olduğunu ifade ettiler, özellikle sosyalist partilerden bazı şahısları , baraj altında kalan partilerin benim gibi başkanlarını meclise taşıyalım, milletvekili yapalım, tekrar partilerine dönmesi doğrultusunda düşüncelerini ilettiler, bunun dışında gazetelere yansıyan beyaanatlar var ama bizim, en son Kılıçdaroğlu’yla benim bunun dışında görüşmem oldu, bu görüşme benim talebimle oldu, bizim talebimizle oldu, burada seçimi konuşmadık, esasen Türkiye’deki siyasi gelişmeleri konuştuk, seçim gündemine gelmedik, o yüzden Birleşik Haziran Hareketi’ne ve ÖDP’ye CHP’den doğru 2015 Haziran seçimlerine dönük resmi bir davetin, resmi bir teklifin yapılmadığını şu ana kadar söyleyebilirim ama HDP’nin Birleşik Haziran Hareketi’ne değil BHH’nin içindeki partilere geldi yani bizimle görüştü, Halkın Türkiye Komünist Partisi’yle görüştü, Komünist Parti’yle görüştü, Emekçi Hareket Partisi’yle görüştü, TKP 1920 gibi yapılarla görüştü, ayın 18’inde, 18 Şuabat’ta ikinci bir görüşmeyi iki eş başkanın da katılacağı görüşmeyi HDP genel merkezinde 18 Şubat tarihinde yapacağız,görüşeceğiz, biz de bu arada zaten 13 Şubat boykotundan sonra seçim meselesini meclislerimizde konuşmaya başlamış olacağız. yani bir görüşme yapıldı, Figen başkanın ve Sebahat Tuncel’in katıldığı ilk görüşme yaptık, ikinci görüşmede ise Selahattin Demirtaş da katılacak.

 Herhalde nihai bir görüşme olacak. Elinizi kaldırır mısın orada Selahattin Başkan’la?
(Gülüyor.) Yani orda bir herhalde HDP’nin de anlıyoruz, bir an önce birşeyleri netleştirme gereği çünkü seçim takvimi de kısalıyor bir doğrusunu söylemek gerekirse, biraz hepimizin elini çabuk tutup hepimizin eğilimini berraklaştırmasında fayda var.

 Dünkü (8 Şubat) laiklik mitingi neye işaret ediyordu, sol bir cephe mümkün mü?
Evet, bunun mümkün olduğunu gösterdi, cephe kavramları çok iddialı kavramlar ama birleşik mücadele zemini zaten dün oldu, CHP’liler vardı, HDP’liler vardı, bizler vardık, hep beraberdik ve herkes ne güzel bak burada bir aradasınız, niye seçimde niye seçimde birarada olamıyorsunuz, herkes bize bunu söyledi, yani Ertuğrul Kürkçü , ben, CHP milletvekilleri, işte eski il başkanı Oğuz Can Salıcı böyle birlikte fotoğraf verdik, ben bunu Twitter’da paylaştım herkes ne güzel neden bu tabloyu seçimde de yapmıyorsunuz dedi, yani dünkü bütün mitingde yurttaşlar aynı şeyi söyledi, bizim de söylediğimiz böyle birşey.

 Peki umutlu musunuz?
Yani umutsuz yaşanmıyor, umudumuz var yani böyle bir zemini kaybetmememiz lazım, böyle bir zemin sandıkta gerçekleşir, gerçekleşmez ama gerçekleşmesi için uğraşalım, ama Türkiye toplumuna böyle bir birlikteliği bizim seçim öncesinde ve sonrasında sunmamız lazım. Mesela yarın İç Güvenlik Paketine ilişkin (Meclise gelişi ertelendi.) HDK’nın BHH’nin birlikteliğiyle sokaktayız. Bunlar önemli şeyler, mesele sadece sandık meselesi değil ama umut ediyoruz ki bütün bu güçler, sosyal demokratlar, HDP içerisinde, radikal demokrat dedikleri için söylüyorum yanlış anlaşılmasın, bazen bunu söyledik mi vay HDP’ye böyle tanımlamalar yapıyorsunuz diyorlar, HDP kendisini radikal demokrat olarak tanımladığı için söylüyorum, yani sosyal demokratlar ve radikal demokratlar ve sosyalistlerin ortak bir mücadele cephesi bugünün aktüel Türkiyesi için önemli. Yani bugünün temel çelişkisi bu. AKP rejiminin yıkılıp özgürlükçü eşitlikçi Türkiye’nin önünün açılması ve bunun için bundan rahatsız olan emek eksenli dinamiklerin birleşik bir mücadele zemini hazırlaması önemli. (Gülüyor.) Umutsuz yaşanmıyor. Umudumuz var.

 Son olarak ÖDP’nin Eş Genel Başkanı olarak tabanınıza ve sol sosyalist kesime söyleyeceğiniz bir şey var mı seçimle ilgili?
İşte birşey demeyeyim, onlarla konuşuyoruz çünkü, zaten tartışma süresi içerisindeyiz, biz onları dinliyoruz, onlarla bir fikir alışverişi içerisindeyiz, sağlıklı bir değerlendirme yapmamız gerekiyor, çünkü çok kritik bir seçim olacak, enine boyuna iyi değerlendirmeliyiz, çok boyutlu bakmalıyız ve Türkiye’nin önümüzdeki 5 yılını en azından belirleyecek bir sürece doğru girdiğimizin, önemli bir virajda olduğumuzun bilinciyle enine boyuna tartışalım, memleketin ihtiyaçlarına bakalım, bu tartışmayı serin kanlı ama geniş bir boyutlu bir tartışma ama önemli bir tartışma olarak görelim.

 Biz de size Halkın Nabzı Gazetesi olarak siyasal yaşamınızda başarılar diliyoruz, her zaman takipçiniz olacağımızı söyleyerekten, yolunuz açık olsun diyoruz.
Teşekkür ederim, biz de size gazete olarak uzun ömürler diliyoruz.

İshak Karakaş 11.02.2015

HALKIN NABZI

Ahmet Büke İle Öykünün Kundağına Firüze Dökülüşler

0

Toplumsal konulara duyarlılığı Ahmet Büke’nin öykülerinin temelini, çatısını, duvarını hatta duruşundaki gölgeyi imleyen o derin çığlığı oluşturur. Ama yaralara kalemi ile sarılırken sömürü, beklenti ve egonun tacı yoktur üzerinde. Yazarken birilerine bir şeyleri dikte etmek gibi ve tabiri caizse “ayar vermek” gibi bir derdi de hiç olmadı. Cazibe İstasyonu adlı kitabını “iş cinayetlerinde kaybettiklerimize” ithaf etmiştir. “Kumru’nun Gördüğü” adlı kitabını ise acının koyaklarında kalbi yorulan ve ölüme kendi elleriyle giden Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dicle Koğacığlu’na ithaf etmiştir. Belki de duyarlılığa ahraz insanlığın kalbine, edebî bir iğnedir onun sesi…

 

Sayın Ahmet Büke, sizi tanımak isteriz. Bir öykücünün yüreğinin arka sokaklarında demlediği kendisini, biliyoruz ki en iyi kendisi tanımlar öyküsel bir dil ile. Bir ilk olsun istiyoruz. Bize sizi minimal bir öykü tadında anlatır mısınız?

Çok anlatılacak bir hikâyem yok aslında. Taşrada doğdum, büyüdüm. Sonra üç büyük şehirde de yaşadım biraz. Her yaz doğduğum yere dönüyorum, baba ocağını tüttürüyorum yine de. Yazmak aklımda yoktu. Okumayı severdim. Biraz tesadüf eseri öykü yazmaya başladım. Yaşım otuz iki idi. Şimdi kırk dört oldum. Hâlâ öykü yazıyorum. Eskisi gibi hararetle yazmıyorum ama yine de pek ayrı kalamıyorum öyküden…

Sayın Büke, öyküler, hayatın gamzelerine naftalin kokulu düşler saklayıp; kurgu ile gerçeğin sobelediği ninnilere birlikte uyanmak manifestosudur! İşte bu öyküler bazen bir anne yaşmağında, bazen bir babanın öksüz gölgesinde bazen de ahşapları arap sabunu kokan bir konağın hüzünlü tablosunda dillenir. Bize öykünün hayatın rahminden çıkış anını anlatmanızı istesek? Öykünün göbek bağını kim ya da ne keser?

Benim aklımda anlar kalıyor daha çok. Bazısı yıllar öncesinden ya da gördüğüm bir filmden, okuduğum metinlerden. Çoğunu hafızamdan işe yarar halde geri çağıramıyorum. Ama bazıları öykünün tohumları olarak geri geliyor. Galiba bu o tohumun elinde biraz da. Hatırlanmak ve yeniden dünyaya düşmek isteyen inatla geri geliyor. Onlarla biraz oynuyorum; beraber gezip tozuyoruz, ardından oturup yazıyorum. Bence bir öykü -ya da öz diyelim- istemezse yazılamaz.

Sizin deyiminizle “yazmanın çakırkeyf hali” bir de “kendini beğenme hali” var. Bu iki hâl arasındaki keskin çizgi, egoyu bileyleyen ya da paslandıran bir felsefenin adı olsa gerek. Buradaki paslanma okur ile yazar arasındaki sofrayı kuran ironik köprü! Peki Sayın Büke, yazmanın halleri öykünün kaderini nasıl etkiler? Nedir öykünün kanı, canı?

Yazmak söz konusu olursa egodan kurtulmak pek mümkün değil. Yoksa yazdığını yayınlayandan çok saklayan olurdu. Oysa bu durum hemen hemen tam tersidir. Yazdıklarını ortaya çıkarmayanların yine çoğunluğu diyelim onları yok etmeye kıyamazlar. Kendi eliyle olmasa bile ortaya çıkmasını isterler. Bence bu kendini önemseme hali kaçınılmaz. Fakat bazı yazarlar, iyi eserler ortaya çıkararak bu hallerini katlanılır hale getiriyorlar. Neyse ki öyle yazanlar var ve edebiyat yol alıyor.

Sayın Büke, öykücülüğü meslek edinen ilk sanatçımız Ömer Seyfettin’dir. Yazı hayatına şiir ile başlayıp öykücülükte karar kılmıştır. Yazarlığı meslek edinmek – hele ki ülkemiz şartlarında- bir ütopyanın ayak sesine, gerçeğin diş gıcırtısını duyurma arzusu gibidir! Sahi, şair ve yazarlık meslek olabilir mi?  Para ve duyguyu bir düellonun döşünde buluşturmanın riskini sorsam?

Ben yazdıklarımla -en azından- geçimini sağlayabilen bir yazar olsaydım söyleyecek bir şeyim olurdu. Ama bu konuda başarısızım. Bunu yapabilen arkadaşlara sormak lazım belki de: Bu nasıl bir his!

Verdiğiniz bir söyleşide “bugün dünyada yaşanan kıyımları ve düşmanlıkları gördükçe onu daha çok seviyorum ve özlüyorum.” demişsiniz dedeniz için. Kıyımların ensesinde geçmişimizi de geleceğimizi de yavaş kaybediyoruz! Bu bağlamda bir yazarın sorumluluklarından bahsedebilir miyiz? Dedenize özlem, evrenin gözlerine batan kıymığı çıkartmaz biliyorum ama ona duyduğunuz özlemin kıyısında hangi çareleri öpüyor kalbiniz insanlık adına?

Kendim ile ilgili genellikle kötümserimdir ama insanlık için iyimserim her zaman. Yaşam ve insan çok dinamik… Olmadık zamanda ve en kötü anlarda ikisinden de umut fışkırabilir. Hayatın, insanın ve dünyanın değişebileceğine inanıyorum. Bu hissimi kaybetsem yazmadım galiba. Fakat buna iman da etmiyorum. Bazı türler yok oldu. Bütün mücadelemize rağmen geri dönülemez bir yerde de olabiliriz. Yine de en iyisi pes etmemektir.

Sayın Büke, öykü yazmak için önce görmek ve duymak gerekir! Karıncanın kamburundaki sancıyı, başak tanesinin rüzgâra avazı kadar susarken ki sevdasını, çitleri devrilmiş çocukların ölüme teslim edilişindeki tarihsel ve güncel gerçeği. Kısacası, görmenin kutsal aynasında birikmektir belki de yazmanın sırrı. Gözlem yapmak öykü hiyerarşisinin hangi basamağındadır? Bu basamağın öncesini ve sonrasını sorabilir miyim?

Bu herkes için değişir sanırım. Benim için işin neredeyse tamamı bakmak üzerine kurulu. Yüzlere, sokaklara, köpeklere, duvarlardaki çatlaklara, tren tarifelerine, cami halılarına, kuş yuvalarına, çocuklara yani hemen her şeye bakmak ve kaybolmakla geçiyor hayatım. Bu bana güzel geliyor. Çünkü bütün nesnelerin ve varlıkların hatta varlık olamayan boşlukların ve hislerin bile öyküsü var sanki.

 Ahmet Büke öyküleri karamsar bir havanın hâkimiyetini taşısa da o karamsarlığın içinde cesur bir gökyüzünü saklar hep. Yani kötüyü, haksızlığı, yoksulluğun kangren eden soluğunu anlatırken; asıl işaret ettiği güzele, doğruya ve umuda bakıştır.  Sanki hayat üzerine üzerine geldiğinde her şeyden kaçarak anne dizine sığınmış bir çocuğun, üzerine sinen anne kokusu gibi. Öykülerinizi yazarken edebiyat kuramlarına bağlı kalıyor musunuz? Yoksa hesapsız sancıların hayata göz kırpışında mı mayalanıyor kaleminiz?

Kuram pek ilgi alanıma girmiyor. Belki de okurken en sevmediğim dersin Edebiyat olması nedeniyle bu. Zil bir an önce çalsın diye kalbim çarpardı. Elbette okuldaki eğitim kuram değil. Ama dediğim gibi ilgimi çekmiyor.

“Babama göre bu ülkede başarısız ve mutsuz olmanın iki garantili yolu vardı; siyaset ve edebiyat. Galiba bu yüzden öykülerimi hiç okumadı.” Bir söyleşinizde kullandığınız bu cümle aslında yazmaya gönül vermiş birçok insanın karşısına çıkan zorluklardan biri. Sahi! Siyaset ve edebiyat mutsuzluğu göverten; huysuz ve yaramaz çocuk mu? Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Babalar çocuklarını koruma içgüdüsüyle öyle söylerler. Ama edebiyat zaten bütünüyle politik bir şey…

 Yayımlanmış altı öykü kitabınız var. En son çıkardığınız kitap “Cazibe İstasyonu” ama “Ekmek ve Zeytin” in yeri sanırım başka. Siz de öyle düşünüyor musunuz?

Evet, altı tane öykü kitabım var. En son Yüklük çıktı. Söylediğiniz gibi Ekmek ve Zeytin’in kalbimdeki yeri biraz farklı. O bir daha erişemeyeceğim bir yerde duruyor sanki…

 Ahmet Büke kimleri okuyor diye klasik bir soru sormayacağım! Ben Ahmet Büke’ye yazdıran kahramanları soracağım. Karıncaları, evladının kitaplarını yaşmağının arasında saklayan annesini, onu kanatırken iyileştiren anları sormak istiyorum? Unutamadığınız ve benim öykülerimin sütannesi dediğiniz bir kahraman var mı kurgu ya da gerçek de?

Dersim öyküsünde geçen nineyi unutamıyorum nedense. Bir de oradaki atlı adamı.

“Xasiork 2002 Kısa Öykü Yarışması’nda Kayıp Dua Kitabı adlı öykünüz ile birincilik kazandınız, aynı zamanda Oğuz Atay Öykü Ödülü ve Sait Faik Hikâye Armağanı sahibisiniz, ödüllerin yarışmaların Ahmet Büke’nin öykücülük serüveninde yeri nedir? Ödül/Popülarite dengesini sormak istiyorum size? Yarışmalar birer basamak mıdır yoksa edebi yolculuktan apayrı bir yere mi koyuyorsunuz?

Hepsinin ayrı bir anlamı var. Daha çok yazma konusunda beni motive ettiler. Öykücüler çok popüler olmazlar galiba. Bu konuda endişe etmeye gerek yok diye düşünüyorum.

 Şiir, edebiyatın nazlı çocuğudur. Avuç içleri hep öpülsün, duyguya müzik hep sağılsın ister. Şiirsel bir diliniz var öykülerinizde. Bunu ironi ile birleştirdiğinizde farklı bir tadın edebî raksı çıkıyor ortaya. Şiir yeteneğim yok dediğinizi biliyoruz. Şiir yazmamak şiir okumamayı gerektirmez diyerekten sormak isterim, bu benim şiirim dediğiniz bir şiir var mı? Çok beğendiğiniz bir şiiri ve dizelerini bizimle paylaşmak ister misiniz?

Arkadaş Z. Özger’i çok severim. Ama Ergin Günçe’nin Türkiye Kadar Bir Çiçek şiiri bir başka galiba.

Eskiden sevdiğim kızlar çiçeği

Öpemedik birbirimizi işte bunun çiçeği

 Kitap Haber sitesi “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutlu birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

 Selam, sevgi

Sayın Büke, bize zaman ayırdığınız, öykü metaforunun kıyısında demlendik; cevaplandık. Teşekkürler…

 Ben teşekkür ederim.

Mehtap Altan 11.02.2015

KİTAPHABER