Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 79

AKP’liler bile çözüm sürecinin nereye gittiğini bilmiyor

0

Sosyalist solun önemli isimlerinden Ömer Laçiner, Türkiye’nin uluslararası arenada bu kadar itibarsızlaştığı bir dönemin daha önce hiç yaşanmadığını düşünüyor.

VYayınları tarafından basılan ve bugün piyasada bulmakta bir hayli zorlanacağınız THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) İddianamesi’nin 17. sayfasında adı geçen Ömer Laçiner için şu not düşülmüş: “Abdurrahman oğlu, 1946 doğumlu, Sivas, Küçükminare Mahallesi…” Laçiner, yaşı itibarıyla, Türkiye’nin yarım asırlık sosyalist sol tarihine tanıklık etti. 12 Mart Muhtırası öncesinde, ordu içerisinde gizli bir Marksist-Leninist örgüt kurduğu için tutuklandı. Üç yıl hapis yattı ve tabii ki ordudan atıldı. Diğer arkadaşları gibi Avrupa’ya iltica etmek zorunda kaldı. Laçiner, şu anda kişisel müktesebatını, neredeyse 40 yıl önce yayın hayatına başlayan Birikim Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaparak genç kuşaklara aktarıyor. Kendisi ile Türkiye’nin yakın tarihini ve gündemi konuştuk.

-1970’in Mart ayı… Göztepe’deki gizli bir örgüt evinde, ona yakın teğmen ile birlikte toplantı hâlindesiniz…
Ben, 1970’li yıllarda, iki davadan yargılandım. Bunlardan biri Kara Kuvvetleri içerisinde, Marksist-Leninist subaylardan müteşekkil bir örgüt kurmaktan kaynaklanmıştı. Ordu içerisindeki Kemalist cuntadan da bağımsızdık ve onlara karşı da mesafeliydik. İkincisi ise daha önce temaslarımız olan THKP-C ile olan ilişkimizdi. 1971’in Mayıs ayında, THKP-C ile ilişkilerimiz başlamıştı, resmî olarak. Bu, iki ay sürdü ve ben yakalandım…

-24 yaşında bir piyade üsteğmenisiniz. Nasıl bir Ömer Laçiner var o gün?
Benim kuşağım şöyleydi: Bir kere okuduğu okulların en iyi talebeleriydi. Özgüvenimiz çok yüksekti. ‘Her şeyi yapabiliriz’ diyorduk. Küçücük bir örgüt kursak bile 35-40 milyonluk Türkiye’yi kurtaracağımızı sanırdık. Toplumun en alt kesimlerinin uzun vadede çıkarlarına, haysiyetlerine, şereflerine halel getirmeyeceğimize öylesine iman ediyorduk ki… İnsanlar bize, “Ya biz bunu istemiyoruz” derlerse biz ne yapacaktık? Bu soruyu kendimize sormuyorduk. Koşullar da bize, “Tamam, yapabiliriz” dedirtiyordu. Çünkü bizim karşımızdaki sağ ve merkez sağ son derece kalitesizdi. Mesela o dönemin bütün sağ yayınlarına bakın, bir tanesinde bile, “Yahu bu adamların derdi nedir? Ya bu adamların da haklı bir tarafları var.” dedirtecek bir satır bile göremezsiniz.

-O günleri göz önüne aldığınızda, kişisel tarihinize yönelik bir özeleştiriniz var mı?
Olmaz olur mu? Bizim o dönemde bir imkânımız vardı ve biz bunu tepmişizdir. 1970’lerde, kitle çalışmalarına daha ağırlık verebilirdik, insanlara daha fazla bir şeyler anlatabilirdik. Legal alanda kalabilirdik. Tabii legal mücadele bir noktadan sonra imkânsız hâle geldi. Ciddi bir faşist saldırı vardı çünkü. Ve sağın arkasında da devlet vardı.

-O dönemde sol aksiyoner, sağ ise reaksiyoner olarak hareket ediyor…
Evet, solun bir yükselişi vardı. Hem dünyada hem de Türkiye’de. Biz sağdan daha güçlüydük. Onlar da bu yüzden kahvehane tararlardı. Sol, devlet ile uğraşıyordu. 1970’lerin sonlarına doğru bu kez sol da faşistlere karşı saldırıya geçti. 1970’lere kadar sağdan bir elin parmağını geçmez ölen sayısı. Solda ise sayı kıyas bile götürmez. THKP-C, THKO zaten sağa karşı saldırılarla yoluna başlamadı. Devlete karşı savaş açtı.

-Siz, daha sonra Mahir Çayan’ın THKP-C’sine nasıl dâhil oluyorsunuz?
Biz zaten THKP-C’den haberdardık ama onların perspektifini çok doğru bulmamıştık. Aramızdaki ayrılığın sebebi, cuntaya karşı tavır meselesiydi. Dev-Genç, cuntaya karşı daha yakındı. Biz ise başından beri mesafeliydik. 12 Mart Muhtırası sonrasında bizim üzerimizde ciddi bir baskı oldu ve THKP-C ile birlikte hareket etme kararı aldık. Mahir’le konuştuk. Orada bir şeyler yapıldı ama ben bunun ayrıntılarına girmem. 1971 Temmuz’unda ben yakalandım. Birilerinin ifadesinde ismim çıktı ve yakalandım. Beni doğrudan doğruya THKP-C ile ilişkilendiremediler. Ben zaten Mahir’in ifadesinden gittim. Ondan dolayı tutuklandım.

-Mahir mi ele verdi sizi?  
Ben öyle demem hani. Ne ettiyse etti işte. O zamana kadar beni örgüte monte edemiyorlardı. Mahirler Maltepe Cezaevi’nden kaçtı ve birtakım askerlerin kaçışı planladığı ortaya çıktı. Biz de daha sonra örgüte monte edildik. Böylece THKP-C davasında, örgüt yöneticiliğinden yargılandım.

-Sizin de içinde bulunduğunuz Parti-Cephe geleneğinden bugüne ne kaldı?
Bir şey kalmadı. Şu günkü hareket adını kullanıyor sadece. Zihniyet olarak da motivasyon kaynakları olarak da tamamen ayrı. Benim sol dendiğinde aklıma gelenler arasında değiller.

-Sokağı iyi bilen bir kişi olarak, Türkiye’de, son dönemde giderek artan şiddet olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sokaklarda artık ciddi bir tehlike var…
Eğer bir kontrolsüz durum ortaya çıkarsa, bu, toplumun en umutsuz kesimleri tarafından kullanılır. Kürt hareketindeki insanlar, bunu yana yakıla söylüyor. Hep retorik hâline gelen bir cümle var. Bu kuşak, barışı sağlayabilecek son kuşak. Cizre, beni çok endişelendiriyor. Daha önce Yasin Börü isimli bir genç resmen linç edildi. Bunun HDP’ye ne faydası olabilir mesela, bunu anlamıyorum?

-PKK ya da KCK bu konuda çok eleştiriliyor, diğer sosyolojik gruplara yaşam hakkı tanımadığı yönünde…
Bu PKK’ya has değil sadece. Türkiye’de monistik bir anlayış var. Yani kendisinin dışındakileri kabul etmeyen bir anlayış. Bu, bir kültür. PKK, bir egemenlik yarışı içinde. PKK, Cemaat’in okullarına, dershanelerine hep, “Ne oluyoruz, bunlar bizim kaymak tabakamızı alıyorlar” diye bakıyor. HÜDA-PAR ile de sıkıntılar var… HDP de farkında bunun. PKK, İran’da, Suriye’de, Irak’ta iddialı. Ayrıca, Pankürdist bir tarafları olan bir hareket. Bu iddialarından vazgeçmediler. Goran hareketi ile de Barzani ile de rekabet hâlindeler bölgede. Mesela, Abdullah Öcalan’ın kitaplarını incelediğinizde Mustafa Kemal’i örnek aldığını görürsünüz. Oradan referanslar alıyor. Öcalan’ın rakiplerini tasfiye etmek konusunda atak olması biraz bundan kaynaklanıyor. Kürt sorunu artık bir bölge sorunu oldu. Eğer Türkiye’nin başındaki insanlar, bu kadar dar görüşlü olmasalardı, ön alabilirlerdi. PKK, daha demokratik bir çözüme zorlanabilirdi. Devlet, manevi olarak daha üstün olacak bir seviyeye ulaşmalıydı. Maddi olarak devlet daha üstün zaten. Ama küçük hesaplar yapılıyor. Her adımı siyaset odaklı. Türkiye’nin Kobani’ye bakışı tamamen çıkarcıydı mesela… Türkiye, bölgede, tamamen esnaf pazarlığı yapıyor.

-HÜDA-PAR alttan alta devlet tarafından destekleniyor, iddiasını da bu eksende mi okumak gerek?
Olabilir. PKK’nın şiddet eylemlerini engelleyecek tedbirler alırsınız ama şiddete başvurduğunda da yolunuzdan dönmezsiniz. Ama şu an devlet ne yapacağını bilmiyor. Kararsız. Dönemlik kararlar alınıyor. Kuzey Irak’ın PKK ile ilişkileri kaşınıyor, günlük çıkarlar için… HÜDA-PAR meselesi kaşınıyor. Aman barış sürecine bir şey olmasın deniyor ama insanların şunu söylemek de hakları: “İyi de ben neye zarar vermediğimi bileyim! Orada ne yapıyorsunuz, bunu bileyim.” Siz gazetecisiniz, ne yapıldığını biliyor musunuz? Ben biliyor muyum? AKP’nin kendi kitlesi, çözüm süreci ile ilgili ne yapılmak istendiğini biliyor mu? Hiçbir şey bilinmiyor.

-HDP’nin önümüzdeki seçimlere parti ile girme kararı almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İlk başta AKP’nin lehine gibi gözüküyor tabii. HDP’nin barajı geçme ihtimali daha düşük gibi. HDP farz edin yüzde 9 aldı. Vekiller AKP’ye gidecek ve belki de anayasayı değiştirecek güce sahip olacak. Bu noktadan sonra HDP ne yapacak? Eğer AKP tarafından demokratik bir anayasa yapılmazsa, Kürtler, “Bizim için artık meşru bir devlet değilsiniz” diyebilir…

-Tanımlamalar, Türkiye’de artık anlamını yitirmeye başladı. Entelektüel camia, AKP’yi tanımlarken de böyle bir sıkıntı yaşıyor. Artık, “Bu hukuksuzluğu da yaptılar” denerek söze başlanıyor. Siz de gelinen noktada AKP’yi tanımlamakta zorlananlardan mısınız?
AKP, kendi sosyolojisine uygun davranıyor. Olaylara araçsal bakıyor. Sayısal büyümeyi her şeyin önünde görüyor. Toplumun kazanımlarını hiçe sayan, ahlaki düzeyi çok yüzeysel olan bir hareket hâline geldi. Bu, bir orta sınıf politikasıdır. Bu politika, çok daha saygın olabilirdi. Daha ilkeli olabilirdi. Türkiye’de demokrasinin kazanımlarını pekiştiren, bunu tabana yayan bir hareket olabilirdi. Hayırla yâd edilirlerdi ama tam tersine bir şey yaptılar. Bunun için de zorlayıcı bir sebep yoktu aslında. 2007 sonrasında askerin siyasi ağırlığı tasfiye edildikten sonra her şeyi yapabilirlerdi. Ama bunu tercih etmediler. Kendi muhafazakârlıklarını dizayn etmeye kalktılar, demokrasi rafa kalktı. Fakat bu başlarına yıkılacak, er ya da geç. Kaygılıyız, çünkü iktidarın meşruluğunu sorgulayacağımız olaylar yaşanıyor. Bu, sadece 17 Aralık yolsuzluk dosyası da değil… Uludere, Reyhanlı, Soma bunlar korkunç şeyler… Türkiye’nin uluslararası politikasını iflas kelimesi artık karşılamıyor. Ben, Türkiye’nin uluslararası arenada bu kadar itibarsızlaştığına hiç şahit olmadım. Batı gazetelerini okumak yeter bunu anlamak için. Bu devirler geçer. Yeni bir kuşak çıkacak. Ve bunu biz göreceğiz. Bunu ben de göreceğim. Buna benim de yaşım yetecek. AKP eliyle Türkiye, ahlakın ne olduğunu sorgulayacak. Türkiye İslamcılığı sorgulayacak ve bu AKP’nin eli ile olacak. AKP, din adı altında yürütülen siyaseti bitirecek. AKP, bu çöküşü başlattı. Şu anda pik noktasından aşağıya doğru iniyorlar zaten. Önümüzdeki dönemde, Batı’daki gibi bir anlayış hâkim olmaya başlayacak. Dindar insanlar olacak ama toplumu yönlendirici olarak siyaset bitecek. Büyük tarihe bakarsanız bu böyle olacak. Biz şu an bu büyük tarihin dalgaları arasında geziyoruz…

-Muhsin Yazıcıoğlu ile anne tarafından bir akrabalığınız var. Sizden daha önce dinlemiştim. Yazıcıoğlu, ölmeden hemen önce bir toplantı yapmak için harekete geçiyor. Bu toplantı için sanırım bir otel bile ayarlanıyor. Soldan önemli isimler de davet ediliyor bu toplantıya…
Evet. Bunun teşebbüslerini yapıyordu. Baskın Oran ile iletişime geçilmiş. Baskın Oran da çok anlam verememiş. Bunu bana kendisi söyledi, “Ne yapılmak isteniyor?” diye sordu. Zaten bu konuşma yapıldıktan 15-20 gün sonra öldürüldü çocuk. Zaten hep geçmişle bir barışma yapalım diyordu. Antikomünist söylemi geride bırakalı yıllar olmuştu.

-Size de zaman zaman, “Abi oturup konuşalım” diyordu sanırım…    
Tabii anne tarafından akrabayız. Elmalı köyüne gittiğimizde annelerimiz hep beraber vakit geçirirdi. Ben onun çocukluğunu biliyorum. Ama aramıza sağ-sol davası nedeni ile kan girdi. Bana hep, “Bir gün oturup konuşalım” derdi. Şahsen konuşalım diyordu. Bir kere beni araba ile bir yere bıraktı, yolda konuşalım dedi. Ben buna hazır değildim. Tam da, “Bizim tarlayı sürmüşler” dediği günlerdi. Bu özeleştiri ötesi bir şeydi. Muhsin bir şeyler biliyordu ve onun o bildiği şeyi tahmin ediyorum Alpaslan Türkeşler de biliyordu. Bu bir tahmin. Bu adamların elinde bir sır vardı. Şuradan çıkarıyorum bunu. MHP gibi bir hareketin içinden Yazıcıoğlu’nun ayrılması bana hep ilginç geldi. Bir çatışma olmadı. Normalde çok kan dökülmesi gerekirdi. Kan dökülmemesini sağlayan neydi? Ben bunu Muhsin’e sorsam bunun cevabını vermeyecekti. Kafamda da bu varken ben ciddi ciddi konuşamazdım kendisi ile. Bu soru işareti hep beni rahatsız etti çünkü. Geçmişte olan oldu. Muhsin bunlarla hesaplaştı. O manada ender adamlardan biriydi. Muhsin’i sıkıştırmak da istemedim. MHP’nin içinden ayrıldı ama ona dokunamadılar. Demek ki birileri güvence altına almıştı onu. Ben bunu bilemiyorum. Ölümüyle ilgili önce hep kaza olmuştur diyordum ama daha sonra kafamda daha ciddi şeyler olduğunu düşünmeye başladım. Çok karanlık nokta var.

Bünyamin Köseli 10.02.2015

AKSİYON

CHP’nin Genç PM Üyesi Gökçe Pişkin Reha Kazar’a Konuştu

0

Gökçe Pişkin’e öncelikle merhabalar diliyor ve bu röportajı kabul ettiği için kendisine teşekkür ediyorum.

Öncelikle Gökçe Pişkin kimdir, onu okuyalım:

12 Mayıs 1986, Adana doğumlu. İsmet İnönü İlköğretim Okulu, Tarsus Amerikan Lisesi Fen- Matematik Bölümü, Ortadoğu Teknik üniversitesi ve New York State Üniversitesi Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunu. Londra Ekonomi ve Siyaset Okulu’nda Ekonomi ve Avrupa Birliği üzerine eğitim görmüştür. Siyasi hayatına Ankara’da başlamış olup, DSP Adana İl Gençlik Kolları Başkanlığı, ardından CHP Adana İl Gençlik Kolları Eğitim Sekreterliği yapmıştır. 10 Ocak 2011 ve 19 Mart 2013 tarihleri arasında CHP Gençlik Kolları Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’nı sürdürmüştür. 19 Temmuz 2012 CHP 34. Olağan Kurultayı’nda Parti Meclisi üyeliğine seçilmiştir. CHP Gençlik Örgütü’nü, Avrupalı Genç Sosyalistler (ECOSY) tam üyeliğine ve Uluslararası Genç Sosyalistler (IUSY) üyeliğine kabul ettirme sürecini yöneten Gökçe Pişkin, “Dünya için Geleceğin Liderleri” bursunu kazanan dünyadaki sayılı kişilerden biridir. İlk kez gerçekleştirilen PTPI (People to People Internatinal) Barış Kampı’nda, barış elçisi olarak Türkiye’yi Mısır’da temsil etmiş olan Pişkin, ODTÜ Model Birleşmiş Milletler (MUN) Klübü kurucu üyesi, Hacı Bektaş Veli Anadolu Vakfı Üst Kurul Delegesidir.

Ve sizleri bekletmeden hemen röportaj sorularına geçiyorum.

1- Sevgili Gökçe Pişkin, siyasete ilginiz ne zaman başladı?

Siyasi bir aile ortamına doğdum ve hayatım boyunca da siyaseti yakından takip ettim. Dedem İsmet İnönü ile, babam Bülent Ecevit ve Murat Karayalçın ile siyasetin içinde var olmuş örgütlerde yer almış insanlar. Beni büyüten dedem ve anneannem Köy Enstitüsü mezunları. Son derece politize, devrimci kökleri olan bir aile… Evimiz 70’li yıllardan kalan kurşun izleriyle ve siyasi kitaplarla dolu. Annem ve babam gençlik yıllarında hapishane tozu yutmuş sol geleneğin bir parçası. Böyle bir ortamda siyasetten uzak kalamıyorsunuz. Annem yıllarca il ilçe örgütlerinde görev yaptı. Çocukken arabada özgün müzik dinleniyor. Mühendis bir anne babanın çocuğu olarak örgütlü sivil toplumun içinde, odaların seçimlerinde yetişiyor, dayanışma gecelerinde koltuklarda sabahlıyorsunuz. Sonra toplumsal hassasiyetleriniz artıyor.

2- Siyasi hayatınız Ankara’da başlıyor. Sonra DSP Adana İl Gençlik Kolları Başkanlığı yapıyorsunuz. Benim görüşüm DSP’nin artık bir hiç olduğu… DSP’den başlama nedeniniz nedir? DSP’den sonra CHP’ye geçiş süreciniz var. Ankara’daki başlangıçtan, CHP’ye geçiş noktasını bize özetleyebilir misiniz?

Siyasi olgunluğa siyasetin kendi içinde eriştiğime inanıyorum. Bülent Ecevit ile yürüdüğümüz halkçı yolun bir devamı olarak Demokratik Sol Parti’nin bana göre son arifesinde örgütün içinde görev alma fırsatı buldum. 2007 seçimlerinden solda birlik toplantılarına katıldığım sırada Odtü’de öğrenciydim.

2008’de Sn.Zeki Sezer’in bizzat rica ve talimatıyla o an Adana İl Gençlik Kolları Başkanlığı görevini kabul ettim. Dönemin Milletvekillerinin, Eski Bakanımız Uluç Gürkan ağabeyimin de etkisi üzerimde büyük oldu. Demokratik Sol Parti benim pratikte okulum oldu. Fakat Zeki Sezer’in gidişiyle partinin büründüğü yapının demokratik sol anlayışla örtüşmediğini ve Türkiye adına bir umut olamayacağını düşündüğümden siyasete ara verdim. Edindiğim deneyim ve bilgi birikimini bavuluma koyarak oradan ayrıldım. Yani DSP’den CHP’ye transfer olmadım. Siyaseti bir süre tamamen bıraktım.

Daha sonraları benim çalışmaları takip eden CHP Adana Gençlik Kolları’nda mücadele eden bir grup arkadaşım CHP içerisinde yaratmaya çalıştıkları değişim için beni CHP’ye davet etti. Gençlik örgütünün partinin içinde yaratmaya çalıştığı değişim, arkadaşlarımın birikimi ve umudu benim omuz vermemi gerektiriyordu. Gençlik örgütlenmeleri birer okuldur ama aynı zamanda dönüştürücü bir gelenektir. Bu düşüncelerle çalışmaya koyulduk ve CHP’ye üye oldum. Arkadaşlarıma destek verdim. Aradan çok geçmeden Genel Başkanımız değişti ve siyasetin sakin gücü Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi devraldı. Benim için asıl maraton o zaman başladı.

3- Peki CHP’de PM’ye seçildiğiniz zaman ne hissettiniz? Bu sizin kendinize olan özgüveninizi ve inançlarınızı arttırdı mı?

Aday gösterildiğimde babam yoğun bakımda yatıyordu ve bitkisel hayattaydı. Bir itirafta bulunayım mı?  Parti Meclisi’ni düşünecek ruh halinde değildim. Beni tek ayakta tutan şey babamın ve siyasetteki yol arkadaşlarımın bana olan inancıydı. Siyasette sorumluluk alıp gerekli yerlerde dönüşüm gerçekleştirebileceğime inançları tamdı. Ankara’ya giderken düşündüm ki, babamın sağlığı yerinde olsaydı siyasi sorumluluk almaktan imtina etmeme kızardı. Ankara’dan telefon geldi, babamı zar zor bırakarak gittim. Babamın katılmayı çok istediği ve CHP’nin gerçek iktidar ekibinin seçileceğine inandığı 2012 Olağan Kurultayı’na o olmadan katılmak bana ağır geldi. Salona girdiğimde gözyaşlarımı tutamadım ve apar topar oradan ayrıldım. Onun yokluğunu kaldıramadım ve geceyi acilde geçirdim. Genel Başkan olsam ne faydaydı, babam artık yoktu geri gelemeyecekti. En iyi arkadaşım yanımda yoktu. Gece seçildiğimin haberi geldi.

Dönemin gazeteleri Kurultay’da seçilmemi coşkuyla kutlamış, CHP Gençlik Kolları’nın Uluslararası Sosyalist yapılanmalara üyelik sürecini yönettiğimden ötürü politik anlamda pozitif bulmuşlardı. Kamuoyu desteği büyüktü. Ertesi gün Adana’ya döndüm ve o gün babamı kaybettim. Ölmek için seçilmemi beklemiş gibiydi. Her şey koca bir şakaydı.  Parti Meclisi’ne seçildiğimin ilk gün ulusal basına babamın ölümüyle taşındık.  Cenazemize Adana’dan ve Türkiye’nin her yerinden partililerimiz sevenlerimiz geldi. 7 gün yas tutmaya fırsat bulamadan ben çalışmalara başlamıştım. CHP benim özel dünyamdan çok daha önemli bir misyona sahipti ve ben artık o misyonun önemli bir parçasıydım.

Parti Meclisi’nin bana sağladığı ek bir özgüven yoktu fakat önemli olan şuydu ki biz Gençlik Kolları geleneğinden gelen emekçiler artık söz ve oy sahibiydik. Orada asıl özgüvenini ortaya koyan Kemal Kılıçdaroğlu oldu, yenilikçi düşünceler taşıyan biz gençleri yanına aldı. CHP açısından büyük bir yenilikti. Toplamda 6 gençtik. Parti Meclisi’nde olmamız düşüncelerimizi partimizin ana yönetiminde ifade edebilmemize ve söz hakkına sahip olmamıza olanak sağladı. Yer yer etkimiz oldu, yer yer rahatsız ettik. Ama mücadele ettik, mücadelemiz sürüyor. Konuşma özgürlüğümüz vardı, kendimizi dinlettiğimize inanıyorum.

4- CHP Gençlik Örgütü adına muazzam işlere imza atmışsınız. CHP Gençlik Örgütü’nü Avrupalı Genç Sosyalistler (ECOSY) ve Uluslar arası Genç Sosyalistler’e (IUSY) kabul ettirdiniz. Bu süreci örnek alacak olursak, Avrupa’daki sol gençlerin CHP’ye yaklaşımı nasıl? CHP’yi çok iyi tanıyan gençler Avrupa’da mevcut mu?

CHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcısı olarak görev aldığım 2011-2013 yılları arasında Uluslararası İlişkiler’den sorumluydum. Ana partimiz CHP’nin Sosyalist Enternasyonal Üyesi olmasına rağmen CHP Gençlik Kolları’mızın bu doğrultuda son dönemlerde böyle bir yapılanması mevcut değildi ve bu yapıdan bilinçli olarak uzak durulmuştu. Bunu kabul edemezdik. Hemen CHP Gençlik Kollarımız’ın başvuru formlarını doldurduk ve uluslararası toplantılarda örgütümüzü, fikirlerimizi, ideolojimizi paylaştık. 2010 öncesinde kendilerine mesafeli duran CHP ve CHP Gençlik Kolları bir anda  uluslar arası sosyalist platformların gözde örgütü haline geldi. Türkiye’deki mevcut siyasi iklimi ve bizim savunduğumuz ilkeleri pek çok ülkede, bir çok kongrede sunma imkanı bulduk. Alman Genç Sosyalistler’den Latin Amerika’daki genç sosyalistlere kadar hepsiyle birebir iletişim kurduk. 2011 seçimlerinde seçim kampanyamıza destek vermek için geldiler. 2012’de tutuklu öğrencilerimizin serbest bırakılması için yürüttüğümüz çalışmalara destek olmak adına Türkiye’ye geldiler. Avrupa’da genç işsizliğini bitirmek adına ortak kampanya düzenledik. 600 genç sosyalistle Foça’da yaz kampı yaparak Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Gezi’yi tartıştık. Hep birlikte Gezi’ye destek eylemi gerçekleştirdik. Gezi direnişimize gıpta ettiler, heyecan duydular.

Sıralayamayacağım kadar çok platformda CHP Gençlik Kolları ile Uluslararası Genç Sosyalistleri bir araya getirerek sol’un sesini ve gücünü büyüttük. Geriye dönüp baktığımda gurur duyuyorum. CHP Gençlik Kolları’na bir gelenek bıraktığıma inanıyorum. Son olarak şunu söyleyebilirim ki Avrupa’da CHP’nin gençlerine bakış açısı son derece olumlu. El birliğiyle sadece Türkiye’yi değil, dünyayı değiştireceğiz.

5- Ben yıllardır söylüyorum: ”Artık Türk siyaseti ve toplumu için genç liderlerin sorumluluk alması gerekiyor. Çünkü bu Avrupa’da böyle. Muhalefet adına bu şekilde başarıya ulaşılabilir.” Siz de gerçekten önemli işlere imza attınız. Kendinizi hiç CHP’nin başında hayal ettiniz mi? Açık konuşmak gerekirse, siyasi kariyeriniz adına hedefleriniz neler?

Sabahtan akşama Syriza’nın zaferinin tartışıldığı günlerden geçiyoruz. Gençler giderek ipleri eline alıyor. Şüphesiz ben de gençlerin siyaseti dönüştürebilecek güce sahip olduğuna inananlardanım. Buradaki mesele bireysel bir başarı hikayesi olmaktan çok bir kadro ve ideolojik yol haritasıyla bütünleşmekle alakalı. CHP Gençlik Kolları ve Uluslararası Genç Sosyalist yapılanmaları beni fikirsel anlamda donatırken, aynı zamanda Türkiye ve dünyanın her yerinde fikirlerimizi hayata geçirebilecek kadroları tanımama ve onlarla beraber hareket etmeme aracı oldu. Ben Gökçe Pişkin olarak tek değilim, görünen ve görünmeyen yüzlerce siyasi kadro ile Gezi’nin ruhunu, emek zeminini, doğa dostu ekonomiyi, eşitliği, özgürlükleri örme iddiasını taşıyoruz. Her birimiz ayrı şehirlerde, hatta ayrı ülkelerde bu amaç doğrultusunda çalışıyoruz. Bu süreçlerde hangimiz hangi yapının Genel Başkanı veya Genel Sekreteri hatta ve hatta çaycısı olacağız bilemiyoruz; hangimiz hangi ülkede Başbakan olacak Bakan olacak şimdiden bilemeyiz ama tek bildiğimiz şey şu ki biz ideolojilerin öldüğüne inanmıyoruz, unsurların biçim değiştirdiğine ve ideolojilerimizi özümüzde muhafaza ederek kendimizi yenileyebileceğimize inanıyoruz. Bu siyasette kariyer olmaz, görev ve sorumluluk olur. Bizim için bu örgütlü mücadeledir. Buna kariyer olarak yaklaşanları aramızdan gün be gün eliyoruz. Kapitalizmin hastalığı bireyselciliğin bizi toplumsal ve sosyal yaklaşımımızdan uzaklaştırmasına izin vermiyoruz.

Bazen uluslararası toplantılarda diplomatlara Filistin meselesi hakkında konuşma yaparken, Adana’da çalışmadan dönen arkadaşlarıma çay servisi yapıyorum. Köy yerlerinde sandalyenin üstüne çıkıp kahve toplantılarında tarımı anlatırken, gençlik evinde tuvaletleri temizlemeye yardımcı oluyorum. Eşitliği savunuyorsak, bunun ta kendisi olabilmeliyiz. Lider olmaya çalışmıyorum, ışık olmaya mücadele ediyorum. Ortak hedefimiz Türkiye ve dünyayı değiştirmek. En yalın haliyle eşitlik. Başka bir düzen kuracağız.

6- Bir çok insan muhalefeti başarısız buluyor. CHP içerisinde öz eleştiri yapılıyor mu? Bu görüş hakkında sizin düşünceleriniz neler?

Başarısızlıktan neyi kastettiğiniz önemli. Başarısızlık iktidar değil de muhalefet partisi olmak mı? Veya etkin muhalefet yapamamak mı?

İktidar olmak için savunduğumuz değerlerden taviz vermeyi ben başarı olarak kabul edemem. Bu doğrultuda bir iktidar dayatmasını ilkeli bulmuyorum. Sol’u sürekli dizayn etme çabasında olan sağın kendi içindeki tutarsızlıkla mücadele etmesi gerekir.

Öte yandan muhalefet partisi iseniz zaten iktidar olamamışsınızdır. Olmak için taviz vermek yerine, değerlerimizi büyütecek plan ve kadrolarla hareket etmek gerektiğine inanıyorum. Başarısız bulan insanları da partiye müdahil olup, iktidar mücadelesine omuz vermeye davet ediyorum. Siyasi düşüncelerin mücadelesi dışarıdan değil, içeriden olur.

Bize gelecek olursak, biz devamlı bir özeleştiri verip kendimizi yenilemeye gayret gösteriyoruz. Sol bugün tek çare olarak karşımızda dururken, Anadolu’nun her bir tarafı kendiliğinden yani son derece doğaçlama bir biçimde kapsül direnişlerle doluyken, sendikalar sokakta, öğrenciler eylemde, kadınlar direnişteyken tüm bunları doğru söylem ve kadrolarla ördüğümüzde hayal ettiğimiz Türkiye hedefimize ulaşacağız. Biz bunu partinin sol gençlik kanadı olarak yapacağız.

7- Siz Adana doğumlusunuz. Kamuoyu son dönemde sizi Tufanbeyli Termik Santrali’nde yaşanan işçi kıyımına karşı verdiğiniz mücadeleden tanıyor. Süreçle ilgili ne söyleyebilirsiniz? Adana halkına mesajınız var mı?

Adana Tufanbeyli ErnejiSa Termik Santrali’nde çalışan 800’ü aşkın sayıda işçi iş bırakma eylemi gerçekleştirdikten sonra sözleşme süreleri dolmadan ve iş henüz bitmeden kış ayında işten atılıyor. Geçici süreyle termik santralin inşaatında çalıştırılan taşeron işçiler, sendikasızlığın ve güvencesizliğin bedelini ağır ödüyor. Bu işçiler işten çıkarılırken, Tayland, Filipinler ve Kore’den 1000’i aşkın sayıda işçi getiriliyor.

Duyar duymaz olay bölgesine gittim. İşçilerle görüştükten sonra termik santralin kapısına dayandım. İşçilerin geri alınmasını talep ettim. Firma yetkilileri çelişkili açıklamalarda bulundu. İşçiler işe geri alınmadığı müddetçe mücadele edeceğimi belirterek oradan ayrıldım.

Tufanbeyli’nin eşsiz doğasını katledecek olan termik santralde Tufanbeylili işçiler işten çıkarılıyor. Tufanbeyli halkı huzursuz, işçiler kış ayında kapı önüne konmalarından ötürü çaresiz. Şehir merkezine uzak olması ve yerel bürokratlarının vurdumduymazlığı yüzünden ihmal edilmesine karşın CHP gençlik örgütü olarak işçilere ve halka sahip çıkmaya devam edeceğiz. Hukukçularımızla, sendikacılarımızla gerekli tüm başvuruları yapacak, bu direnişin zafere ulaşması için çaba göstereceğiz.

Sonraki adımımız ise Tufanbeyli’ye yapılması planlanan 2.termik santralin önüne geçmek. Daha fazla doğa katliamına müsaade etmeyeceğiz. Alternatif istihdam olanakları yaratılmalı. Gerek Tufanbeyli gerekse diğer kırsal ilçelerimizde tarıma elverişli arazilerimizin verimli ve etkin değerlendirilmesi, çevremizin korunması için çaba göstereceğiz.

8- Bugün Türkiye’nin her köşesinden siyasete ilgi duyan, siyasete atılan gençler var. Elbette bu gençlerin de siyasi olarak kariyer hedefleri var. Hem bunu göz önünde bulundurarak hem de Türkiye’nin geleceğini düşünerek, genç arkadaşlarımıza söylemek istediğiniz şeyler var mıdır?

Siyaset dediğiniz şey hayatın yönetimi. Burada kariyer değil, görevler vardır, paylaşım vardır, takım oyunu vardır. Genç arkadaşlarımın sıkça sorduğu bu soruya şöyle yanıt vermeliyim: siz mücadele ettikçe görev sizi bulur. Özellikle sol bakış açısına sahip iseniz, toplumsal yaklaşmalısınız. Siyasette ben yoktur, biz vardır. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışı vardır. Gerektiğinde hapishanelere girmeyi göze alacak, gerektiğinde canından vazgeçeceksiniz. Bizim siyasi idollerimizin bize işaret ettiği budur. Gezi şehitlerimizin can verme sebebi budur. Toplumsaldır.

Reha KAZAR 09.02.2015

RADİKALBLOG

CHP’nin Genç PM Üyesi Gökçe Pişkin Reha Kazar’a Konuştu

0

Gökçe Pişkin’e öncelikle merhabalar diliyor ve bu röportajı kabul ettiği için kendisine teşekkür ediyorum.

Öncelikle Gökçe Pişkin kimdir, onu okuyalım:

12 Mayıs 1986, Adana doğumlu. İsmet İnönü İlköğretim Okulu, Tarsus Amerikan Lisesi Fen- Matematik Bölümü, Ortadoğu Teknik üniversitesi ve New York State Üniversitesi Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunu. Londra Ekonomi ve Siyaset Okulu’nda Ekonomi ve Avrupa Birliği üzerine eğitim görmüştür. Siyasi hayatına Ankara’da başlamış olup, DSP Adana İl Gençlik Kolları Başkanlığı, ardından CHP Adana İl Gençlik Kolları Eğitim Sekreterliği yapmıştır. 10 Ocak 2011 ve 19 Mart 2013 tarihleri arasında CHP Gençlik Kolları Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı’nı sürdürmüştür. 19 Temmuz 2012 CHP 34. Olağan Kurultayı’nda Parti Meclisi üyeliğine seçilmiştir. CHP Gençlik Örgütü’nü, Avrupalı Genç Sosyalistler (ECOSY) tam üyeliğine ve Uluslararası Genç Sosyalistler (IUSY) üyeliğine kabul ettirme sürecini yöneten Gökçe Pişkin, “Dünya için Geleceğin Liderleri” bursunu kazanan dünyadaki sayılı kişilerden biridir. İlk kez gerçekleştirilen PTPI (People to People Internatinal) Barış Kampı’nda, barış elçisi olarak Türkiye’yi Mısır’da temsil etmiş olan Pişkin, ODTÜ Model Birleşmiş Milletler (MUN) Klübü kurucu üyesi, Hacı Bektaş Veli Anadolu Vakfı Üst Kurul Delegesidir.

Ve sizleri bekletmeden hemen röportaj sorularına geçiyorum.

1- Sevgili Gökçe Pişkin, siyasete ilginiz ne zaman başladı?

Siyasi bir aile ortamına doğdum ve hayatım boyunca da siyaseti yakından takip ettim. Dedem İsmet İnönü ile, babam Bülent Ecevit ve Murat Karayalçın ile siyasetin içinde var olmuş örgütlerde yer almış insanlar. Beni büyüten dedem ve anneannem Köy Enstitüsü mezunları. Son derece politize, devrimci kökleri olan bir aile… Evimiz 70’li yıllardan kalan kurşun izleriyle ve siyasi kitaplarla dolu. Annem ve babam gençlik yıllarında hapishane tozu yutmuş sol geleneğin bir parçası. Böyle bir ortamda siyasetten uzak kalamıyorsunuz. Annem yıllarca il ilçe örgütlerinde görev yaptı. Çocukken arabada özgün müzik dinleniyor. Mühendis bir anne babanın çocuğu olarak örgütlü sivil toplumun içinde, odaların seçimlerinde yetişiyor, dayanışma gecelerinde koltuklarda sabahlıyorsunuz. Sonra toplumsal hassasiyetleriniz artıyor.

2- Siyasi hayatınız Ankara’da başlıyor. Sonra DSP Adana İl Gençlik Kolları Başkanlığı yapıyorsunuz. Benim görüşüm DSP’nin artık bir hiç olduğu… DSP’den başlama nedeniniz nedir? DSP’den sonra CHP’ye geçiş süreciniz var. Ankara’daki başlangıçtan, CHP’ye geçiş noktasını bize özetleyebilir misiniz?

Siyasi olgunluğa siyasetin kendi içinde eriştiğime inanıyorum. Bülent Ecevit ile yürüdüğümüz halkçı yolun bir devamı olarak Demokratik Sol Parti’nin bana göre son arifesinde örgütün içinde görev alma fırsatı buldum. 2007 seçimlerinden solda birlik toplantılarına katıldığım sırada Odtü’de öğrenciydim.

2008’de Sn.Zeki Sezer’in bizzat rica ve talimatıyla o an Adana İl Gençlik Kolları Başkanlığı görevini kabul ettim. Dönemin Milletvekillerinin, Eski Bakanımız Uluç Gürkan ağabeyimin de etkisi üzerimde büyük oldu. Demokratik Sol Parti benim pratikte okulum oldu. Fakat Zeki Sezer’in gidişiyle partinin büründüğü yapının demokratik sol anlayışla örtüşmediğini ve Türkiye adına bir umut olamayacağını düşündüğümden siyasete ara verdim. Edindiğim deneyim ve bilgi birikimini bavuluma koyarak oradan ayrıldım. Yani DSP’den CHP’ye transfer olmadım. Siyaseti bir süre tamamen bıraktım.

Daha sonraları benim çalışmaları takip eden CHP Adana Gençlik Kolları’nda mücadele eden bir grup arkadaşım CHP içerisinde yaratmaya çalıştıkları değişim için beni CHP’ye davet etti. Gençlik örgütünün partinin içinde yaratmaya çalıştığı değişim, arkadaşlarımın birikimi ve umudu benim omuz vermemi gerektiriyordu. Gençlik örgütlenmeleri birer okuldur ama aynı zamanda dönüştürücü bir gelenektir. Bu düşüncelerle çalışmaya koyulduk ve CHP’ye üye oldum. Arkadaşlarıma destek verdim. Aradan çok geçmeden Genel Başkanımız değişti ve siyasetin sakin gücü Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi devraldı. Benim için asıl maraton o zaman başladı.

3- Peki CHP’de PM’ye seçildiğiniz zaman ne hissettiniz? Bu sizin kendinize olan özgüveninizi ve inançlarınızı arttırdı mı?

Aday gösterildiğimde babam yoğun bakımda yatıyordu ve bitkisel hayattaydı. Bir itirafta bulunayım mı?  Parti Meclisi’ni düşünecek ruh halinde değildim. Beni tek ayakta tutan şey babamın ve siyasetteki yol arkadaşlarımın bana olan inancıydı. Siyasette sorumluluk alıp gerekli yerlerde dönüşüm gerçekleştirebileceğime inançları tamdı. Ankara’ya giderken düşündüm ki, babamın sağlığı yerinde olsaydı siyasi sorumluluk almaktan imtina etmeme kızardı. Ankara’dan telefon geldi, babamı zar zor bırakarak gittim. Babamın katılmayı çok istediği ve CHP’nin gerçek iktidar ekibinin seçileceğine inandığı 2012 Olağan Kurultayı’na o olmadan katılmak bana ağır geldi. Salona girdiğimde gözyaşlarımı tutamadım ve apar topar oradan ayrıldım. Onun yokluğunu kaldıramadım ve geceyi acilde geçirdim. Genel Başkan olsam ne faydaydı, babam artık yoktu geri gelemeyecekti. En iyi arkadaşım yanımda yoktu. Gece seçildiğimin haberi geldi.

Dönemin gazeteleri Kurultay’da seçilmemi coşkuyla kutlamış, CHP Gençlik Kolları’nın Uluslararası Sosyalist yapılanmalara üyelik sürecini yönettiğimden ötürü politik anlamda pozitif bulmuşlardı. Kamuoyu desteği büyüktü. Ertesi gün Adana’ya döndüm ve o gün babamı kaybettim. Ölmek için seçilmemi beklemiş gibiydi. Her şey koca bir şakaydı.  Parti Meclisi’ne seçildiğimin ilk gün ulusal basına babamın ölümüyle taşındık.  Cenazemize Adana’dan ve Türkiye’nin her yerinden partililerimiz sevenlerimiz geldi. 7 gün yas tutmaya fırsat bulamadan ben çalışmalara başlamıştım. CHP benim özel dünyamdan çok daha önemli bir misyona sahipti ve ben artık o misyonun önemli bir parçasıydım.

Parti Meclisi’nin bana sağladığı ek bir özgüven yoktu fakat önemli olan şuydu ki biz Gençlik Kolları geleneğinden gelen emekçiler artık söz ve oy sahibiydik. Orada asıl özgüvenini ortaya koyan Kemal Kılıçdaroğlu oldu, yenilikçi düşünceler taşıyan biz gençleri yanına aldı. CHP açısından büyük bir yenilikti. Toplamda 6 gençtik. Parti Meclisi’nde olmamız düşüncelerimizi partimizin ana yönetiminde ifade edebilmemize ve söz hakkına sahip olmamıza olanak sağladı. Yer yer etkimiz oldu, yer yer rahatsız ettik. Ama mücadele ettik, mücadelemiz sürüyor. Konuşma özgürlüğümüz vardı, kendimizi dinlettiğimize inanıyorum.

4- CHP Gençlik Örgütü adına muazzam işlere imza atmışsınız. CHP Gençlik Örgütü’nü Avrupalı Genç Sosyalistler (ECOSY) ve Uluslar arası Genç Sosyalistler’e (IUSY) kabul ettirdiniz. Bu süreci örnek alacak olursak, Avrupa’daki sol gençlerin CHP’ye yaklaşımı nasıl? CHP’yi çok iyi tanıyan gençler Avrupa’da mevcut mu?

CHP Gençlik Kolları Genel Başkan Yardımcısı olarak görev aldığım 2011-2013 yılları arasında Uluslararası İlişkiler’den sorumluydum. Ana partimiz CHP’nin Sosyalist Enternasyonal Üyesi olmasına rağmen CHP Gençlik Kolları’mızın bu doğrultuda son dönemlerde böyle bir yapılanması mevcut değildi ve bu yapıdan bilinçli olarak uzak durulmuştu. Bunu kabul edemezdik. Hemen CHP Gençlik Kollarımız’ın başvuru formlarını doldurduk ve uluslararası toplantılarda örgütümüzü, fikirlerimizi, ideolojimizi paylaştık. 2010 öncesinde kendilerine mesafeli duran CHP ve CHP Gençlik Kolları bir anda  uluslar arası sosyalist platformların gözde örgütü haline geldi. Türkiye’deki mevcut siyasi iklimi ve bizim savunduğumuz ilkeleri pek çok ülkede, bir çok kongrede sunma imkanı bulduk. Alman Genç Sosyalistler’den Latin Amerika’daki genç sosyalistlere kadar hepsiyle birebir iletişim kurduk. 2011 seçimlerinde seçim kampanyamıza destek vermek için geldiler. 2012’de tutuklu öğrencilerimizin serbest bırakılması için yürüttüğümüz çalışmalara destek olmak adına Türkiye’ye geldiler. Avrupa’da genç işsizliğini bitirmek adına ortak kampanya düzenledik. 600 genç sosyalistle Foça’da yaz kampı yaparak Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Gezi’yi tartıştık. Hep birlikte Gezi’ye destek eylemi gerçekleştirdik. Gezi direnişimize gıpta ettiler, heyecan duydular.

Sıralayamayacağım kadar çok platformda CHP Gençlik Kolları ile Uluslararası Genç Sosyalistleri bir araya getirerek sol’un sesini ve gücünü büyüttük. Geriye dönüp baktığımda gurur duyuyorum. CHP Gençlik Kolları’na bir gelenek bıraktığıma inanıyorum. Son olarak şunu söyleyebilirim ki Avrupa’da CHP’nin gençlerine bakış açısı son derece olumlu. El birliğiyle sadece Türkiye’yi değil, dünyayı değiştireceğiz.

5- Ben yıllardır söylüyorum: ”Artık Türk siyaseti ve toplumu için genç liderlerin sorumluluk alması gerekiyor. Çünkü bu Avrupa’da böyle. Muhalefet adına bu şekilde başarıya ulaşılabilir.” Siz de gerçekten önemli işlere imza attınız. Kendinizi hiç CHP’nin başında hayal ettiniz mi? Açık konuşmak gerekirse, siyasi kariyeriniz adına hedefleriniz neler?

Sabahtan akşama Syriza’nın zaferinin tartışıldığı günlerden geçiyoruz. Gençler giderek ipleri eline alıyor. Şüphesiz ben de gençlerin siyaseti dönüştürebilecek güce sahip olduğuna inananlardanım. Buradaki mesele bireysel bir başarı hikayesi olmaktan çok bir kadro ve ideolojik yol haritasıyla bütünleşmekle alakalı. CHP Gençlik Kolları ve Uluslararası Genç Sosyalist yapılanmaları beni fikirsel anlamda donatırken, aynı zamanda Türkiye ve dünyanın her yerinde fikirlerimizi hayata geçirebilecek kadroları tanımama ve onlarla beraber hareket etmeme aracı oldu. Ben Gökçe Pişkin olarak tek değilim, görünen ve görünmeyen yüzlerce siyasi kadro ile Gezi’nin ruhunu, emek zeminini, doğa dostu ekonomiyi, eşitliği, özgürlükleri örme iddiasını taşıyoruz. Her birimiz ayrı şehirlerde, hatta ayrı ülkelerde bu amaç doğrultusunda çalışıyoruz. Bu süreçlerde hangimiz hangi yapının Genel Başkanı veya Genel Sekreteri hatta ve hatta çaycısı olacağız bilemiyoruz; hangimiz hangi ülkede Başbakan olacak Bakan olacak şimdiden bilemeyiz ama tek bildiğimiz şey şu ki biz ideolojilerin öldüğüne inanmıyoruz, unsurların biçim değiştirdiğine ve ideolojilerimizi özümüzde muhafaza ederek kendimizi yenileyebileceğimize inanıyoruz. Bu siyasette kariyer olmaz, görev ve sorumluluk olur. Bizim için bu örgütlü mücadeledir. Buna kariyer olarak yaklaşanları aramızdan gün be gün eliyoruz. Kapitalizmin hastalığı bireyselciliğin bizi toplumsal ve sosyal yaklaşımımızdan uzaklaştırmasına izin vermiyoruz.

Bazen uluslararası toplantılarda diplomatlara Filistin meselesi hakkında konuşma yaparken, Adana’da çalışmadan dönen arkadaşlarıma çay servisi yapıyorum. Köy yerlerinde sandalyenin üstüne çıkıp kahve toplantılarında tarımı anlatırken, gençlik evinde tuvaletleri temizlemeye yardımcı oluyorum. Eşitliği savunuyorsak, bunun ta kendisi olabilmeliyiz. Lider olmaya çalışmıyorum, ışık olmaya mücadele ediyorum. Ortak hedefimiz Türkiye ve dünyayı değiştirmek. En yalın haliyle eşitlik. Başka bir düzen kuracağız.

6- Bir çok insan muhalefeti başarısız buluyor. CHP içerisinde öz eleştiri yapılıyor mu? Bu görüş hakkında sizin düşünceleriniz neler?

Başarısızlıktan neyi kastettiğiniz önemli. Başarısızlık iktidar değil de muhalefet partisi olmak mı? Veya etkin muhalefet yapamamak mı?

İktidar olmak için savunduğumuz değerlerden taviz vermeyi ben başarı olarak kabul edemem. Bu doğrultuda bir iktidar dayatmasını ilkeli bulmuyorum. Sol’u sürekli dizayn etme çabasında olan sağın kendi içindeki tutarsızlıkla mücadele etmesi gerekir.

Öte yandan muhalefet partisi iseniz zaten iktidar olamamışsınızdır. Olmak için taviz vermek yerine, değerlerimizi büyütecek plan ve kadrolarla hareket etmek gerektiğine inanıyorum. Başarısız bulan insanları da partiye müdahil olup, iktidar mücadelesine omuz vermeye davet ediyorum. Siyasi düşüncelerin mücadelesi dışarıdan değil, içeriden olur.

Bize gelecek olursak, biz devamlı bir özeleştiri verip kendimizi yenilemeye gayret gösteriyoruz. Sol bugün tek çare olarak karşımızda dururken, Anadolu’nun her bir tarafı kendiliğinden yani son derece doğaçlama bir biçimde kapsül direnişlerle doluyken, sendikalar sokakta, öğrenciler eylemde, kadınlar direnişteyken tüm bunları doğru söylem ve kadrolarla ördüğümüzde hayal ettiğimiz Türkiye hedefimize ulaşacağız. Biz bunu partinin sol gençlik kanadı olarak yapacağız.

7- Siz Adana doğumlusunuz. Kamuoyu son dönemde sizi Tufanbeyli Termik Santrali’nde yaşanan işçi kıyımına karşı verdiğiniz mücadeleden tanıyor. Süreçle ilgili ne söyleyebilirsiniz? Adana halkına mesajınız var mı?

Adana Tufanbeyli ErnejiSa Termik Santrali’nde çalışan 800’ü aşkın sayıda işçi iş bırakma eylemi gerçekleştirdikten sonra sözleşme süreleri dolmadan ve iş henüz bitmeden kış ayında işten atılıyor. Geçici süreyle termik santralin inşaatında çalıştırılan taşeron işçiler, sendikasızlığın ve güvencesizliğin bedelini ağır ödüyor. Bu işçiler işten çıkarılırken, Tayland, Filipinler ve Kore’den 1000’i aşkın sayıda işçi getiriliyor.

Duyar duymaz olay bölgesine gittim. İşçilerle görüştükten sonra termik santralin kapısına dayandım. İşçilerin geri alınmasını talep ettim. Firma yetkilileri çelişkili açıklamalarda bulundu. İşçiler işe geri alınmadığı müddetçe mücadele edeceğimi belirterek oradan ayrıldım.

Tufanbeyli’nin eşsiz doğasını katledecek olan termik santralde Tufanbeylili işçiler işten çıkarılıyor. Tufanbeyli halkı huzursuz, işçiler kış ayında kapı önüne konmalarından ötürü çaresiz. Şehir merkezine uzak olması ve yerel bürokratlarının vurdumduymazlığı yüzünden ihmal edilmesine karşın CHP gençlik örgütü olarak işçilere ve halka sahip çıkmaya devam edeceğiz. Hukukçularımızla, sendikacılarımızla gerekli tüm başvuruları yapacak, bu direnişin zafere ulaşması için çaba göstereceğiz.

Sonraki adımımız ise Tufanbeyli’ye yapılması planlanan 2.termik santralin önüne geçmek. Daha fazla doğa katliamına müsaade etmeyeceğiz. Alternatif istihdam olanakları yaratılmalı. Gerek Tufanbeyli gerekse diğer kırsal ilçelerimizde tarıma elverişli arazilerimizin verimli ve etkin değerlendirilmesi, çevremizin korunması için çaba göstereceğiz.

8- Bugün Türkiye’nin her köşesinden siyasete ilgi duyan, siyasete atılan gençler var. Elbette bu gençlerin de siyasi olarak kariyer hedefleri var. Hem bunu göz önünde bulundurarak hem de Türkiye’nin geleceğini düşünerek, genç arkadaşlarımıza söylemek istediğiniz şeyler var mıdır?

Siyaset dediğiniz şey hayatın yönetimi. Burada kariyer değil, görevler vardır, paylaşım vardır, takım oyunu vardır. Genç arkadaşlarımın sıkça sorduğu bu soruya şöyle yanıt vermeliyim: siz mücadele ettikçe görev sizi bulur. Özellikle sol bakış açısına sahip iseniz, toplumsal yaklaşmalısınız. Siyasette ben yoktur, biz vardır. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışı vardır. Gerektiğinde hapishanelere girmeyi göze alacak, gerektiğinde canından vazgeçeceksiniz. Bizim siyasi idollerimizin bize işaret ettiği budur. Gezi şehitlerimizin can verme sebebi budur. Toplumsaldır.

Reha KAZAR 09.02.2015

RADİKALBLOG

Turizm Eski Bakanı Bahattin Yücel İle Gündeme Dair

0

Turizm eski bakanı, köşe yazarı Bahattin Yücel ile gündeme dair her şeyi konuştuk. Turizmden, medya ve siyasete kadar işte o çok çarpıcı ve samimi röportajın detayları…

-Başbakan Davutoğlu’nun birkaç gün önce turizm sektörüyle ilgili olarak “ Tur operatörlerine hazine destekli kredi imkanı sağlayacağız” açıklaması oldu. Siz de buna istinaden “Turizme teşvik ne anlama geliyor?” başlıklı bir yazı yazdınız. Teşvik konusundaki eleştiriniz neydi kısaca öğrenebilir miyiz?

Teşvik aslında genelde ülkenin kaynaklarının sınırlı oluşu nedeniyle, sektörler içerisinde birinin seçilerek kayırılması demektir. Genel amaç ülke ekonomisinin istenen, arzulanan düzeye yükselmesini sağlamak olmalıdır. Öncelikle objektif kriterlere dayanması ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara uygun, diskriminasyona yol açmayacak şekilde yapılmalıdır. Kısaca kayırmacılığa yer verilmemelidir.
Rusya’dan yurt dışına çıkanların yaklaşık yüzde ellisi Türkiye’ye gelir. Türkiye Rusya’da gidielcek çok önemli bir nokta, ama Rusya’da Türk turizmi açısından çok önemli bir pazardır.

Şimdi teşvik için deniliyor ki, Rusya ekonomisinin içinde bulunduğu darboğaz, petrol fiyatlarının düşüşü ve Ukrayna konusunda uygulanan ambargo nedeniyle, zor durumda kalan tur operatörlerine destek verilmesi gerekir.

Burada hemen şu soruyu sormamız lazım. Son Kriz ile tur operatörlerinin zor durumları arasında hiç bir bağlantı yoktur. Çünkü onlar kriz öncesinde zor duruma düştüler. Kur farklarını iyi yönetemediler, para hareketlerini düzenleyemediler. Bence anlamsız bir rekabete girerek fiyatları aşağı çektiler, hepsinden de önemlisi hesapsız yatırımlara kalktılar.

Tekrar söylüyorum; Rusya’daki tur operatörlerinin şu anda içinde bulundukları darboğazın, krizle hiç bir ilgisi yok. Krizden önce ortaya çıkmış bir durumdur onlarınki. Bunu da teşvikleri verenlerin çok iyi göz önünde bulundurması gerekmektedir.

Uçaklara verilecek yakıt indirimleri ve Hazine Destekli kefaletlerle yeni kaynak bulunmasına yardım gibi uygulamalarda kayırmacılık, sektörde haksız rekabete neden olur. Üstelik bu tür kayırmacılık desteklenenlere önemli katkı sağlamaz.

-Türkiye’nin en önemli kültür turizmi merkezlerinden Kapadokya’yı 91 bin turistin ziyaret ettiği haberi vardı dün bültenlerde. Turizm gelirlerinin ekonomik büyümeye katkısını göz önünde bulundurursak, sizce Türkiye’de turizm sektörü ne durumda ve nasıl bir gelecek bekliyor?

Türkiye turizme çok önem veriyor ve aslında Türkiye turizmde son derece başarılı. Türkiye Ekonomisi bu gün dünyada 16. ile 18. sıralama arasında gidip geliyor. 1 Numara Amerika, 2 Numara Çin, 3 Numara Japonya, 4 Numara Almanya ve işte bu şekilde devam ediyor.
Ancak Dünya Turizm sıralamasında bulunduğumuz yer hiç yabana atılır gibi bir yer değil. Gelen turist sayısı açısından bakıldığında 6 ya da 7. sıradayız. Yani Türkiye ilk onda üstlere doğru çıkıyor. Oysa gelir sıralamasında bu kadar iyi değiliz, kişi başına harcama ortalamasına bakarsak, 12-13.Sıralardayız.

Kapadokya konusuna gelirsek, biz bölgede Kapadokya’da 1.8 milyon turist ağırlıyoruz. Sadece 700 bin kişi balonlara biniyor. Kapadokya en önemli kültür merkezi olarak yerini korumakta…

-Siz sosyal medyayı çok iyi kullanana isimlerden birisiniz. Gündemi adeta sizin paylaşımlarınızdan takip ediyorum diyebilirim. Toplumda geleceğe dair ciddi bir umutsuzluk hakim . Sizce Türkiye nereye gidiyor?

Sosyal medya Türkiye’nin gerçek profilini çıkartır mı bilmiyorum. Ancak Türkiye bu alanda hiç yabana atılmaması gereken bir ülke ve internette penetrasyon oranı yüksek. Şu anda Türkiye nüfusu yaklaşık 77 milyon ve bu rakam içinde 38-40 milyon civarında internet kullanıcısı var. Biz Facebook’ta dünya sıralamasında ilk 5’in içindeyiz.

“Gezi” olayları sırasında Twitter’ın hazırlatmış olduğu bir rapor var. “Türkler dünya siyasal iletişim tarihinde konvansiyonel döneme son verdiler, twitter üzerinden yapılan haberleşme ile siyasal iletişimde yeni bir çağı başlattılar” şeklinde rapor hazırladılar

Bu yüzden çok önemsiyorum ben sosyal medyayı. Ama tabi sosyal medyadaki tepkiler ve sosyal medyaya yansıyan bir takım hükümlerle de Türkiye’nin geleceğine dair karar vermek çok doğru olmayabilir. Bu bilimsel yöntemlerle araştırılması gereken bir konudur.

-Ancak sosyal medyada yapılan paylaşımlarda da zaman zaman ülkenin geleceğine dair bir karamsarlık hakim.

Karamsarlık varsa bu ülkede ve ciddi anlamda artıyorsa, burada bir numaralı sorumlu iktidar ve muhalefetiyle siyasetçilerdir. Ve özellikle muhalefetin sesini duyurmayan medyadır.

Televizyonlar artık izlenmiyor. Haber kanalları izlenme oranı yüzde 1-1,5 çünkü hükümetin borazanı gibiler. CHP’nin ve MHP’yi destekleyen haber kanallarında ise ne televizyonculuk var, ne de objektif habercilik.

Aslına bakarsanız Basında iki şeye ihtiyacı var Türkiye’nin, birincisi Sendikalaşma olmalı. Eğer medyanın Toplumda 5. güç olarak haklı ayrıcalıklara sahip olması genel kabul görüyorsa, basın çalışanlarının da iş ve yaşam güvencelerini sağlayacak bir örgütlenmeye izin verilmesi lazım. İkincisi de, eğer gazete sahipleri sadece işlerini yapıyor olsalardı, hükümetin ekonomik uygulamalarından bu kadar çekinmelerine gerek kalmazdı.ti

-Muhalefet partilerinin bu ülke için umut olduğuna inanıyor musunuz?

Muhalefet partileri elbette ki umut olmalılar ve elbette ki iktidarın alternatifi olmalılar. Ancak öncelikle bir paradigmaya ihtiyaçları var. Ortaya ciddi projeler koymalılar. Ben şu anda mevcut durumda bunun ortaya çıkacağına inanmıyorum.
Siyaset dışında olduğum için son derece rahat konuşuyorum. Şu an sıralamada iki muhalefet partisi var. Onlara üçüncüsü de katılıyor. Her ne kadar Türkiye’de sol düşüncede olduklarını öne sürseler de, HDP Kürtlerin partisidir.  Mesela ben dinamizmi nedeniyle, az sayıda taraftarı olmasına rağmen HDP’nin ülke siyasetinin yenilenmesinde iyi bir model olacağını düşünüyordum.

HDP “Gezi” ye destek verip kitlesel ve örgütsel anlamda “Gezi” den yeni bir sentez çıkışına katkıda bulunsaydı, Türkler ve Kürtlerin bir arada yaşama iradelerine hiç bir güç karşı koyamazdı. Bunu yapmadılar ve konvansiyonel sistemde ısrar ettiler ve Türkiye’deki gelişimi ve değişimi görmediler okuyamadılar. Sadece ve sadece Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması için Tayyip Erdoğan’la yürüttükleri pazarlıkta nedeniyle uzak durdular. “Gezi” şansını harcadılar. Bence ileride fark edilecek ama en büyük kayıpları bu olacak..

HDP barajı büyük olasılıkla aşacaktır. Bu arada CHP’yi yanlarında konumlandırma çabaları var, öyle görüyorum ve bunun CHP’de karşılığı olduğu anlaşılıyor. Bu gidişle büyük kentlerde özellikle oradaki oylarda AK Parti’den değil Cumhuriyet Halk partisinden HDP ‘ye kaymalar olacaktır. Bu korkarım ki CHP’yi üçüncü parti olmaya iter. CHP’nin bu tavrıyla seçmenlerinin bir kısmının oy kullanmaya gitmemesi sonucunda, MHP’yi ikinci parti çıkabilir. Bu arada belirteyim Türkiye’de seçmenin Başkanlık sistemine onay vereceğine inanmıyorum. Bu muhalefete rağmen halk, gerekli direnci gösterecektir.

-Peki “Çözüm Süreci” ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle çözüm süreci nedir bilmiyoruz. Hangi pazarlıklar yapılıyor bilmiyoruz. Bir kere öncelikle şunu söylemek lazım Türkiye’de, herkes Türk’tür, kimse Kürtçe isim kullanamaz diyorsanız, bunu geçin. Kürtler bunun ciddi mücadelesini yaptılar ve doğal sayılması gereken haklarını kazandılar. Bu gün kimsenin Kürtçeye müdahale ettiği yok. Ama Güneydoğu’da Türkçeye müdahale var.

Ben şunu söylüyorum; eşit yurttaşlık temelinde hareket etmeliyiz. Bunun başka yolu yok. Eşit yurttaşlık ve adaletle bu sorunu çözeriz. Kürtler kendi kültürlerini diledikleri gibi yaşayacaklar, dillerini öğrenecekler. Ben Kürtçe eğitimin hakları olduğunu düşünüyorum ancak çok talep göreceğini zannetmiyorum, çünkü Türkler de çocuklarına İngilizce eğitim aldırma çabası içindeler. Pek çok okulda dersler İngilizce veriliyor. Çok efektif bir dil Türkçe ve genel olarak, sadece Türkiye’de bizi değil bölgede de halkları birleştiren dil olmayı sürdürecektir. Ama en önemlisi eşit yurttaşlık temelinde birleşmemizdir. Eğer bir ayrışma, özerk bölge, federal devlet yaratmaya kalkışılırsa, batıdaki Kürtlerle Türkler arasında çok ciddi çatışmalar yaşanabilir. Açık söylüyorum, bunu ne bizim istihbaratımız, ne ordumuz ne de polis teşkilatı önleyemez.

-Peki son olarak gündeme dair şunu sormak istiyorum. Sizce ekonomik anlamda Türkiye nereye gidiyor?

Türkiye ekonomik anlamda duvara toslamak üzere. 600 milyar dolar borcu olan bir ülke asla bağımsız olamaz, kimse kimseyi kandırmasın. O ülke parasal kararlarını filan kendisi alamaz. Ortada şimdi bir faiz tartışması var, bu ortamda faizlerin düşmesi Türk parasının değerinin düşmesi anlamına gelir. Bu neye yol açar? İlk akla gelen Turizm gelirlerinin artmasına yol açacağı, çünkü her şey ucuzlayacak ve tabi bir de ihracata katkısı olacak…Düşünce bu. Bence sanıldığı kadar kolay ve gerçekçi değil bu yaklaşım.
Biz ihracatımızın yüzde 41’ini Avrupa Birliği’ne yapıyoruz… Avrupa Birliği ise bir krize girebilir, Euro sürekli düşüyor. Bu durumda demek ki paranızın düşmesi sizin de bir anlamda damping yapmanıza yol açacak. Her şey çok daha ucuza gidecek, yani beklenen karşılığı bulamayacak.
Turizm’de de farklı değil. Ancak turizmde en önemli şey hava taşımacılığı ve burada yakıtın maliyetlere etkisi yüzde 40. Bu güzel bir gelişme; petrol fiyatlarının düşmesi. Ama bakın petrol düşünce bu kez Rusya krize giriyor ve en büyük müşterinizin göndereceği turist sayısında yarıya yakın azalma bekleniyor.

Türkiye’nin enerji konusunda çok ciddi ödemeleri var. Doğal olarak dış ticaret açığını büyütüyor ve tabi cari açığı da çok arttırıyor. Cari açık büyüklüğü Türkiye’nin dışardan borçlanmasını zorlaştırıyor. Son gelişmeler nedeniyle faizler üzerinde kurulan baskı sonucu Türk Lirasının olası değer kaybı eskisi kadar cazip para bulunmasını engelleyecek. Kısaca işler eskisi kadar kolay değil.

Ekonomi büyüdü, dünya lideri olduk hikayelerini bir kenara bırakalım. Türkiye parasının değeri yüksekken, dışardan ucuza borçlandı, bankalar o paralarla tüketici kredilerini pompaladı. AKP iktidara geldiğinde 8 katrilyon olan tüketici kredileri toplamı 12 Yılda 280 katrilyonu geçti.
Büyüme düştü. Dış kaynak verimli olmayan sektörlere harcandı. Şimdi sona geliyoruz. Bir Yunanistan değiliz şu anda. Ama İspanya’dan daha iyi değiliz. Türkiye çok yüksek faizler ödüyor. Tarihimizin en yüksek faiz ödenen dönemidir Ak Parti dönemi.

Ebru Özlem Özen 09.02.2015

GAZETEEKONOMİ

Turizm Eski Bakanı Bahattin Yücel İle Gündeme Dair

0

Turizm eski bakanı, köşe yazarı Bahattin Yücel ile gündeme dair her şeyi konuştuk. Turizmden, medya ve siyasete kadar işte o çok çarpıcı ve samimi röportajın detayları…

-Başbakan Davutoğlu’nun birkaç gün önce turizm sektörüyle ilgili olarak “ Tur operatörlerine hazine destekli kredi imkanı sağlayacağız” açıklaması oldu. Siz de buna istinaden “Turizme teşvik ne anlama geliyor?” başlıklı bir yazı yazdınız. Teşvik konusundaki eleştiriniz neydi kısaca öğrenebilir miyiz?

Teşvik aslında genelde ülkenin kaynaklarının sınırlı oluşu nedeniyle, sektörler içerisinde birinin seçilerek kayırılması demektir. Genel amaç ülke ekonomisinin istenen, arzulanan düzeye yükselmesini sağlamak olmalıdır. Öncelikle objektif kriterlere dayanması ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara uygun, diskriminasyona yol açmayacak şekilde yapılmalıdır. Kısaca kayırmacılığa yer verilmemelidir.
Rusya’dan yurt dışına çıkanların yaklaşık yüzde ellisi Türkiye’ye gelir. Türkiye Rusya’da gidielcek çok önemli bir nokta, ama Rusya’da Türk turizmi açısından çok önemli bir pazardır.

Şimdi teşvik için deniliyor ki, Rusya ekonomisinin içinde bulunduğu darboğaz, petrol fiyatlarının düşüşü ve Ukrayna konusunda uygulanan ambargo nedeniyle, zor durumda kalan tur operatörlerine destek verilmesi gerekir.

Burada hemen şu soruyu sormamız lazım. Son Kriz ile tur operatörlerinin zor durumları arasında hiç bir bağlantı yoktur. Çünkü onlar kriz öncesinde zor duruma düştüler. Kur farklarını iyi yönetemediler, para hareketlerini düzenleyemediler. Bence anlamsız bir rekabete girerek fiyatları aşağı çektiler, hepsinden de önemlisi hesapsız yatırımlara kalktılar.

Tekrar söylüyorum; Rusya’daki tur operatörlerinin şu anda içinde bulundukları darboğazın, krizle hiç bir ilgisi yok. Krizden önce ortaya çıkmış bir durumdur onlarınki. Bunu da teşvikleri verenlerin çok iyi göz önünde bulundurması gerekmektedir.

Uçaklara verilecek yakıt indirimleri ve Hazine Destekli kefaletlerle yeni kaynak bulunmasına yardım gibi uygulamalarda kayırmacılık, sektörde haksız rekabete neden olur. Üstelik bu tür kayırmacılık desteklenenlere önemli katkı sağlamaz.

-Türkiye’nin en önemli kültür turizmi merkezlerinden Kapadokya’yı 91 bin turistin ziyaret ettiği haberi vardı dün bültenlerde. Turizm gelirlerinin ekonomik büyümeye katkısını göz önünde bulundurursak, sizce Türkiye’de turizm sektörü ne durumda ve nasıl bir gelecek bekliyor?

Türkiye turizme çok önem veriyor ve aslında Türkiye turizmde son derece başarılı. Türkiye Ekonomisi bu gün dünyada 16. ile 18. sıralama arasında gidip geliyor. 1 Numara Amerika, 2 Numara Çin, 3 Numara Japonya, 4 Numara Almanya ve işte bu şekilde devam ediyor.
Ancak Dünya Turizm sıralamasında bulunduğumuz yer hiç yabana atılır gibi bir yer değil. Gelen turist sayısı açısından bakıldığında 6 ya da 7. sıradayız. Yani Türkiye ilk onda üstlere doğru çıkıyor. Oysa gelir sıralamasında bu kadar iyi değiliz, kişi başına harcama ortalamasına bakarsak, 12-13.Sıralardayız.

Kapadokya konusuna gelirsek, biz bölgede Kapadokya’da 1.8 milyon turist ağırlıyoruz. Sadece 700 bin kişi balonlara biniyor. Kapadokya en önemli kültür merkezi olarak yerini korumakta…

-Siz sosyal medyayı çok iyi kullanana isimlerden birisiniz. Gündemi adeta sizin paylaşımlarınızdan takip ediyorum diyebilirim. Toplumda geleceğe dair ciddi bir umutsuzluk hakim . Sizce Türkiye nereye gidiyor?

Sosyal medya Türkiye’nin gerçek profilini çıkartır mı bilmiyorum. Ancak Türkiye bu alanda hiç yabana atılmaması gereken bir ülke ve internette penetrasyon oranı yüksek. Şu anda Türkiye nüfusu yaklaşık 77 milyon ve bu rakam içinde 38-40 milyon civarında internet kullanıcısı var. Biz Facebook’ta dünya sıralamasında ilk 5’in içindeyiz.

“Gezi” olayları sırasında Twitter’ın hazırlatmış olduğu bir rapor var. “Türkler dünya siyasal iletişim tarihinde konvansiyonel döneme son verdiler, twitter üzerinden yapılan haberleşme ile siyasal iletişimde yeni bir çağı başlattılar” şeklinde rapor hazırladılar

Bu yüzden çok önemsiyorum ben sosyal medyayı. Ama tabi sosyal medyadaki tepkiler ve sosyal medyaya yansıyan bir takım hükümlerle de Türkiye’nin geleceğine dair karar vermek çok doğru olmayabilir. Bu bilimsel yöntemlerle araştırılması gereken bir konudur.

-Ancak sosyal medyada yapılan paylaşımlarda da zaman zaman ülkenin geleceğine dair bir karamsarlık hakim.

Karamsarlık varsa bu ülkede ve ciddi anlamda artıyorsa, burada bir numaralı sorumlu iktidar ve muhalefetiyle siyasetçilerdir. Ve özellikle muhalefetin sesini duyurmayan medyadır.

Televizyonlar artık izlenmiyor. Haber kanalları izlenme oranı yüzde 1-1,5 çünkü hükümetin borazanı gibiler. CHP’nin ve MHP’yi destekleyen haber kanallarında ise ne televizyonculuk var, ne de objektif habercilik.

Aslına bakarsanız Basında iki şeye ihtiyacı var Türkiye’nin, birincisi Sendikalaşma olmalı. Eğer medyanın Toplumda 5. güç olarak haklı ayrıcalıklara sahip olması genel kabul görüyorsa, basın çalışanlarının da iş ve yaşam güvencelerini sağlayacak bir örgütlenmeye izin verilmesi lazım. İkincisi de, eğer gazete sahipleri sadece işlerini yapıyor olsalardı, hükümetin ekonomik uygulamalarından bu kadar çekinmelerine gerek kalmazdı.ti

-Muhalefet partilerinin bu ülke için umut olduğuna inanıyor musunuz?

Muhalefet partileri elbette ki umut olmalılar ve elbette ki iktidarın alternatifi olmalılar. Ancak öncelikle bir paradigmaya ihtiyaçları var. Ortaya ciddi projeler koymalılar. Ben şu anda mevcut durumda bunun ortaya çıkacağına inanmıyorum.
Siyaset dışında olduğum için son derece rahat konuşuyorum. Şu an sıralamada iki muhalefet partisi var. Onlara üçüncüsü de katılıyor. Her ne kadar Türkiye’de sol düşüncede olduklarını öne sürseler de, HDP Kürtlerin partisidir.  Mesela ben dinamizmi nedeniyle, az sayıda taraftarı olmasına rağmen HDP’nin ülke siyasetinin yenilenmesinde iyi bir model olacağını düşünüyordum.

HDP “Gezi” ye destek verip kitlesel ve örgütsel anlamda “Gezi” den yeni bir sentez çıkışına katkıda bulunsaydı, Türkler ve Kürtlerin bir arada yaşama iradelerine hiç bir güç karşı koyamazdı. Bunu yapmadılar ve konvansiyonel sistemde ısrar ettiler ve Türkiye’deki gelişimi ve değişimi görmediler okuyamadılar. Sadece ve sadece Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne kavuşması için Tayyip Erdoğan’la yürüttükleri pazarlıkta nedeniyle uzak durdular. “Gezi” şansını harcadılar. Bence ileride fark edilecek ama en büyük kayıpları bu olacak..

HDP barajı büyük olasılıkla aşacaktır. Bu arada CHP’yi yanlarında konumlandırma çabaları var, öyle görüyorum ve bunun CHP’de karşılığı olduğu anlaşılıyor. Bu gidişle büyük kentlerde özellikle oradaki oylarda AK Parti’den değil Cumhuriyet Halk partisinden HDP ‘ye kaymalar olacaktır. Bu korkarım ki CHP’yi üçüncü parti olmaya iter. CHP’nin bu tavrıyla seçmenlerinin bir kısmının oy kullanmaya gitmemesi sonucunda, MHP’yi ikinci parti çıkabilir. Bu arada belirteyim Türkiye’de seçmenin Başkanlık sistemine onay vereceğine inanmıyorum. Bu muhalefete rağmen halk, gerekli direnci gösterecektir.

-Peki “Çözüm Süreci” ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle çözüm süreci nedir bilmiyoruz. Hangi pazarlıklar yapılıyor bilmiyoruz. Bir kere öncelikle şunu söylemek lazım Türkiye’de, herkes Türk’tür, kimse Kürtçe isim kullanamaz diyorsanız, bunu geçin. Kürtler bunun ciddi mücadelesini yaptılar ve doğal sayılması gereken haklarını kazandılar. Bu gün kimsenin Kürtçeye müdahale ettiği yok. Ama Güneydoğu’da Türkçeye müdahale var.

Ben şunu söylüyorum; eşit yurttaşlık temelinde hareket etmeliyiz. Bunun başka yolu yok. Eşit yurttaşlık ve adaletle bu sorunu çözeriz. Kürtler kendi kültürlerini diledikleri gibi yaşayacaklar, dillerini öğrenecekler. Ben Kürtçe eğitimin hakları olduğunu düşünüyorum ancak çok talep göreceğini zannetmiyorum, çünkü Türkler de çocuklarına İngilizce eğitim aldırma çabası içindeler. Pek çok okulda dersler İngilizce veriliyor. Çok efektif bir dil Türkçe ve genel olarak, sadece Türkiye’de bizi değil bölgede de halkları birleştiren dil olmayı sürdürecektir. Ama en önemlisi eşit yurttaşlık temelinde birleşmemizdir. Eğer bir ayrışma, özerk bölge, federal devlet yaratmaya kalkışılırsa, batıdaki Kürtlerle Türkler arasında çok ciddi çatışmalar yaşanabilir. Açık söylüyorum, bunu ne bizim istihbaratımız, ne ordumuz ne de polis teşkilatı önleyemez.

-Peki son olarak gündeme dair şunu sormak istiyorum. Sizce ekonomik anlamda Türkiye nereye gidiyor?

Türkiye ekonomik anlamda duvara toslamak üzere. 600 milyar dolar borcu olan bir ülke asla bağımsız olamaz, kimse kimseyi kandırmasın. O ülke parasal kararlarını filan kendisi alamaz. Ortada şimdi bir faiz tartışması var, bu ortamda faizlerin düşmesi Türk parasının değerinin düşmesi anlamına gelir. Bu neye yol açar? İlk akla gelen Turizm gelirlerinin artmasına yol açacağı, çünkü her şey ucuzlayacak ve tabi bir de ihracata katkısı olacak…Düşünce bu. Bence sanıldığı kadar kolay ve gerçekçi değil bu yaklaşım.
Biz ihracatımızın yüzde 41’ini Avrupa Birliği’ne yapıyoruz… Avrupa Birliği ise bir krize girebilir, Euro sürekli düşüyor. Bu durumda demek ki paranızın düşmesi sizin de bir anlamda damping yapmanıza yol açacak. Her şey çok daha ucuza gidecek, yani beklenen karşılığı bulamayacak.
Turizm’de de farklı değil. Ancak turizmde en önemli şey hava taşımacılığı ve burada yakıtın maliyetlere etkisi yüzde 40. Bu güzel bir gelişme; petrol fiyatlarının düşmesi. Ama bakın petrol düşünce bu kez Rusya krize giriyor ve en büyük müşterinizin göndereceği turist sayısında yarıya yakın azalma bekleniyor.

Türkiye’nin enerji konusunda çok ciddi ödemeleri var. Doğal olarak dış ticaret açığını büyütüyor ve tabi cari açığı da çok arttırıyor. Cari açık büyüklüğü Türkiye’nin dışardan borçlanmasını zorlaştırıyor. Son gelişmeler nedeniyle faizler üzerinde kurulan baskı sonucu Türk Lirasının olası değer kaybı eskisi kadar cazip para bulunmasını engelleyecek. Kısaca işler eskisi kadar kolay değil.

Ekonomi büyüdü, dünya lideri olduk hikayelerini bir kenara bırakalım. Türkiye parasının değeri yüksekken, dışardan ucuza borçlandı, bankalar o paralarla tüketici kredilerini pompaladı. AKP iktidara geldiğinde 8 katrilyon olan tüketici kredileri toplamı 12 Yılda 280 katrilyonu geçti.
Büyüme düştü. Dış kaynak verimli olmayan sektörlere harcandı. Şimdi sona geliyoruz. Bir Yunanistan değiliz şu anda. Ama İspanya’dan daha iyi değiliz. Türkiye çok yüksek faizler ödüyor. Tarihimizin en yüksek faiz ödenen dönemidir Ak Parti dönemi.

Ebru Özlem Özen 09.02.2015

GAZETEEKONOMİ

Müzeyyen Senar’ın Savaş Ay’a Verdiği Röportajlar

Türk Sanat Müziği Sanatçısı Müzeyyen Senar 97 yaşında hayatını kaybetti. Kısmi felç nedeniyle uzun süredir yürüyemeyen ve konuşamayan 97 yaşındaki Senar, Cumhuriyet’in Divası olarak da anılmaktaydı. 

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak Cumhuriyetimizin en önemli sanatçılarından Olan Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar’ın aramızdan ayrılışından dolayı büyük üzüntü duyuyoruz. Büyük Sanatçı Senar’a Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı dileriz.

Müzeyyen Senar’ın 2013’te yaşamını yitiren Gazeteci Savaş Ay’a geçmişte verdiği röportajları toparlayarak yayınlıyoruz..

 

Müzeyyen Senar’la Bodrum’daki yazlığında çok uzun görüşmeler yaptım. Bazı konuşmalarımızı hem TAKVİM’e hem de televizyon programıma yansıttım anımsarsanız. Ancak esas beklediğim gün işte bugündü. 10 Kasım olacak ve Atatürk’ün huzurunda şarkılar söylemiş, onun beğenisini kazanmış divamız Müzeyyen Hanım’ın Ata’mızla ilgili anılarını yazacaktım. Müzeyyen Abla’nın sağlık durumu her şeyi, her an net hatırlamasına mani olur gibi. Kaldı ki üzerinden çok yıllar geçen anılar bunlar.

Bazen konuşmalarımıza bazen de hayatını anlatan kitabın değerli yazarı Raci Dikici’nin soruları ve yanıtlarına müracaat edip hazırladım bu yazıyı. İşte Müzeyyen Senar’ın ağzından Ata’mız: Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda beni görür görmez berbere gönderip saçlarımı kestirtti. Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Bana dönerek; ‘Buyurun dans edelim’ dedi. Sihirlenmiş gibi kalktım. Bana önden yol verdi. Piste doğru yürüdük. Ama o kadar heyecanlanmıştım ki, bir türlü istenildiği gibi dans edemiyordum. Müthiş anlayışlı bir insandı.

Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda beni görür görmez berbere gönderip saçlarımı kestirtti. Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Bana dönerek; ‘Buyurun dans edelim,’ dedi.

Müzeyyen Senar’la Bodrum’daki yazlığında çok uzun görüşmeler yaptım. Bazı konuşmalarımızı hem TAKVİM’e hem de televizyon programıma yansıttım anımsarsanız. Ancak esas beklediğim gün işte bugündü. 10 Kasım olacak ve Atatürk’ün huzurunda şarkılar söylemiş, onun beğenisini kazanmış divamız Müzeyyen Hanım’ın Ata’mızla ilgili anılarını yazacaktım. Müzeyyen Abla’nın sağlık durumu her şeyi, her an net hatırlamasına mani olur gibi. Kaldı ki üzerinden çok yıllar geçen anılar bunlar. Bazen konuşmalarımıza bazen de hayatını anlatan kitabın değerli yazarı Raci Dikici’nin soruları ve yanıtlarına müracaat edip hazırladım bu yazıyı. Siz, siz olun önce bunu, sonra da ilk fırsatta Raci Bey’in o muhteşem kitabını alıp okuyun olmaz mı? (Cumhuriyet’in Divası: MüzeyyenSenar/ Raci Dikici Remzi Yayınları)

*Kendimi çok mutlu hissettim. Gözümün önünde Ulu Önder, ben ve şarkılar vardı

*’Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma’ dedi. Çekine çekine oturdum…

*Atatürk, “Bu ne güzel ses. Hadi bakalım durma, devam bakalım” dedi

– Müzeyyen abla nasıl oldu Atatürk’le ilk görüşmeniz?
– Maestrom Nubar Tekyay Bey, bir gün evimize geldi. Yanılmıyorsam 1936 yılı Aralık ayıydı. Çok heyecanlıydı. “Hadi kızım, çabuk hazırlan saraya gidiyoruz” dedi. Şaşırdım. İçimden “Ne saray, ne işimiz var saraylarda?” diye geçirdim. Yine de olabildiğince düzgün giyinip hazırlandım. Eşim Ali Bey’i de alarak kapıdaki büyük otomobile bindik ve Dolmabahçe Sarayı’na yola koyulduk.

– Sonrası?
– Doğrusu o sıralar, o kadar tanınmış bir sanatçı olduğumu tahmin etmezdim. Bir taraftan da o yüce insanı göreceğim için seviniyor ve açıkçası korkuyordum da. Saraya vardığımızda bir yaver bizi aldı ve büyük salona götürdü. Uzun bir masanın etrafında devrin bütün tanınmış kişileri yer almıştı. Ortada Atatürk vardı. Eli çenesinde anlatılanları dinliyor ve tebessüm ediyordu. Ben yaklaştıkça dikkatini onlardan ayırdı ve göz ucuyla beni takip etmeye başladı. Yaverle tam karşısına geldiğimde yaver, “Müzeyyen Senar Hanım huzurlarınızda” dedi. “Beyefendi de kocası” diye ekledi. Atatürk “Öyle mi? Pek güzel. Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma” dedi. Sağ tarafına bir sandalye çektiler. Çekine çekine sandalyenin ucuna iliştim. Heyecanımı anlamış olacak ki, “Otur bakalım. Çekinme. Eğer böyle yaparsan o güzel sesini nasıl dinleriz” diye ekledi.

– Kalbin gümbürdüyor herhalde?
– Hem de nasıl. Yüzüme dönüp baktığında “Aaa! Bu saçlarının hali ne?” deyip yavere işaret etti. Kulağına fısıldadı. Yaver “Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım” dedi. Salondan çıkıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya geldim. Birden korkuya kapıldım. Yaver, “Merak etmeyin efendim, berberimiz sadece sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek” dedi. Sonradan öğrendiğime göre, Atatürk benim enseme topladığım saçlarımı beğenmemişti ve modern bir görünüm almam için saçlarımı kestirmek istemişti. Nitekim berber saçlarımı alagarson kesti. Birden görünümüm değişmişti. Ali de bıyıklarını kaybetti. Biraz sonra huzura gittiğimizde “İşte şimdi mükemmel oldu. Ver bakalım şu koltuğunun altındaki defteri. Herhalde şarkı defteridir değil mi?” diye sordu. Defteri kendilerine uzattım. Bu konuşmaları masada bize yakın olanlar aynen duyuyorlardı. Salih Bozok’la, Kılıç Ali benim yanıbaşımdaydılar.

– Hepsi birer efsane isim…
– Muhteşem insanlardı hepsi de. Atatürk masanın üzerine koyduğu repertuvarımın yazılı olduğu defterin sayfalarını tek tek açıp inceledi. Rakısını yudumlarken tabaktaki leblebileri de meze yapıyordu. Öyle bir keyifli içmesi vardı ki, imrenirdiniz. Sonra bana döndü, “Kızım sen bunların hepsini biliyor musun? Şimdi senden bir şarkı istesem söyleyebilecek misin?” dedi. Boynumu büküp “Emredersiniz efendim” dedim. Açtığı sayfalardan birini bana uzatıp “Haydi bakayım, şunu bir oku da dinleyelim” dedi.

– İmtihana girmiş gibi tam da.
– İmtihanların en büyüğü hem de. Saz ileride, kapıya yakın bir yerde hazır bekliyordu. Tatyos Efendi’nin hicazkâr şarkısını seçmişti: Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım / Üzme yetişir üzme firâkınla harabım.

– Kimler çalışıyor, hangi üstatlar var ekipte?
– Necati Tokyay, Şükrü Tunar, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar, Kemal Niyazi Seyhun, Yorgo ve Aleko Bacanos. İşin pirleri, devleri yani.

– Onlar, büyük kuvvet arkanızda ama?
– Olmaz mı? Ama benden bir hayli uzakta oturuyorlar. Saz heyetine makam ulaşınca kısa bir giriş taksiminden sonra ben eseri icra etmeye başladım. Zaten Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde öğrendiğim ilk şarkılardan biri idi. Birden kendimi çok mutlu hissettim. Gözümün önünde sadece Ulu Önder, ben ve şarkılar vardı. Şarkıyı okurken önce mırıldanan Atatürk, ‘Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’ı söylerken yüksek sesle bana refakat etmeye başlamıştı. Hicazkârla girmiştik ben de hicazkâr devam ettim. Hemen peşine Lavtaci Ovrik’in ‘Mestim bu gece sen de bana mest olarak gel’ şarkısına girdik. Üçüncü şarkıyı bitirdiğimde Atatürk elini kaldırınca sustuk. “Ne hata yaptım?” diye düşünürken, Atatürk herkesin duyabileceği bir sesle “Bu ne güzel ses. Hadi bakalım durma, devam bakalım,’ dedi. Emre uyduk, devam ettik. Masa büyük keyif içindeydi. Herkes coşmuştu. Tahminime göre icra şeklimin farklılığı dikkat çekmişti. Bu nedenle Atatürk de başka müdahalede bulunmadı.

– Arada konuşmalar olmadı mı hiç?
– Ben hicaza geçmek için durduğumda bana döndü, tekrar “Çok güzel, çok güzel, hadi devam edelim” dedi. Bütün korku ve heyecanım geçmişti. Zaten Nubar Tekyay keman taksimi ile hicaza geçişi yapıyordu. Çok şarkı okudum. Vakit geçti. Bana “Hadi bakalım, şimdi Rumeli türküsü” dedi. Ben de başladım. ‘Estergon kal’ası bre dilber aman subaşı durak’, ‘Alişimin kaşları kara’, ‘Gide gide yârelerim delindi’, ‘Köşküm var deryaya karşı’ ile devam ettim. Beyaz leblebisi, rakısı ve keyifle tüttürdüğü ucu yaldızlı sigarasıyla bana refakat ediyordu.

– Sabahı ettiniz mi yoksa?
– O coşuyor, biz coşuyorduk. Sabahın ilk ışıkları görününce sofradan kalktı. Böylece o gece sona ermişti. Benim için endişe ile başlayan gece büyük bir keyif ve coşku ile sona erdi. Ancak, gece Ali için tam eziyet olmuştu. Eve dönerken somurtup durdu ve bir tek kelime etmedi. Atatürk’le tanışmanın onu fazla etkilememiş olmasına şaşırmıştım. Hatta bir yaverin ayrılırken uzattığı zarftan çıkan 700 lira bile. Eve döndüğümde üzerime yürüyerek dövmeye yeltendi. Zaten çok yorgundum. Anlaşılan bir derse ihtiyacı vardı. Araya giren annemi itince elime geçen her şeyi ona fırlatmaya başladım. Vazoyla kafasına vurmak için koştuğumda kaçarak yatak odasına saklandı. Aksilik tam o sırada bebek olan oğlum Ergun, uyanıp ağlamaya başladı. Hemen kızgınlığım geçti ve evladımı kucağıma aldım. Artık çok yeni evli olmamıza rağmen bir şeyler kopmaya başlamıştı.

Aradan günler geçer. Müzeyyen Senar radyodan dönmüş ve ev işlerine dalmıştır. Ergun’u doyurup yatıracaktır. Tam o sırada kapı çalınır. Bu defa gelen yine Selahattin Pınar’dır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Hayrola Selahattin Bey, hayırlı bir haberin mi var?
– Hazırlan, Bursa’ya Atatürk’e gidiyoruz.

– Atatürk Bursa’da mı?
– Evet birkaç günlüğüne gitmişler. Seni de emretmişler. Çelik Palas’ta bekliyorlar. Hep beraber gideceğiz.

“Yine tatlı bir heyecanla sarsıldım. Hemen aklıma bir önceki davet geldi. Neler yapsam, neler etsem diye düşünmeye başladım. Önce Taksim’de berber Vili’ye koştum. Biraz uzamış olan saçlarımı günün modasına uygun kestirip maşa ile ondüle yaptırdım. Bir yandan sevinçten uçuyordum. Kolay mı, aşağı yukarı bir yıl içinde Büyük Ata’nın huzuruna ikinci defa çıkacaktım. Henüz 19 yaşındaydım ve demek ki beğenilmiştim. O akşam durumu Ali Bey’e ve anneme anlattım. Ali Bey şaşırdı, “Hayırdır inşallah! Gelebilmem zordur. Lütfen valide hanımla gidin” dedi.

Ertesi sabah annem ve saz arkadaşlarımla vapura bindik. Vapurda kuytu bir köşeye çekilip, “bu defa daha hazırlıklı gidelim, mahcup olmayalım”, diye düşündük ve saz arkadaşlarımla birlikte beraber güzel bir program yaptık. Yanıma iki elbise almıştım. Biri balo için eteği fırfırlı ve yakası payetli siyahtı. Diğeri daha sade, yine bordo renkli, uzun etekli bir elbiseydi. Bursa’ya varmıştık. Çelik Palas’a gittik. Odalarımızı gösterip iki üç gün misafir edileceğimizi söylediler.

Akşam olunca hazırlandım. Bordo renkli elbisemi giydim. Berber saçlarımı Atatürk’ün istediği gibi taradı. Kapı çalındı ve gelen görevli, Yaver Bey’in bizi alt salonda beklediğini söyledi. Yaver Bey bizi aldı, yemek salonuna götürdü. Saz kapının yanında oturuyordu. Ben sazın yanına gitmek istediğimde Yaver Bey, “Müzeyyen Hanım lütfen beni takip ediniz” dedi ve beni alıp U şeklinde düzenlenmiş masaya götürüp Celal Bayar’ın yanında yer gösterdi. Celal Amcam, beni tebessüm ederek sevgi ile karşıladı ve hatta cesaret vermek ister gibi hafifçe omzuma dokundu. Sağ yanımdaki sandalye boştu.

Bir süre sonra etrafta bir kıpırdanma oldu. Atatürk geliyordu. Herkes ayağa kalktı ve onu saygı ile selamladı. O eliyle işaret ederek herkesi oturttu ve masaya doğru gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu. Yine çok heyecanlanmıştım. Acaba saçlarımı ve kıyafetimi beğenecek miydi? Şöyle bir dönüp bana baktı. O an, yüreğim ağzıma geldi. Yüzündeki memnuniyet ifadesinden beğendiğini anlayınca üzerimden sanki büyük bir yük kalktı. “Nasılsın kızım?” diye sorunca “Teşekkür ederim efendim” dedim. Defterimi tekrar aldı. Sayfalarını çevirirken tekrar bana döndü “Güzel okuyorsun. Onun için bu gece seni doya doya dinleyeceğim” dedi. Atatürk Dolmabahçe’deki konser sırasında alıp baktığı defterimde bazı şarkılara işaret koymuştu. Bunları da dikkate alarak vapurda hazırladığımız programı uygulamaya başladık: Saz, peşrevi bitirince ve ben Bimen Şen’in (1873-1943) (ağır aksak) ‘Firkâtin aldı bütün neşve-i tâbım bu gece’ hicaz şarkısı ile başladım. Hicaz türküler okudum. Aradan en az iki saat geçmişti. Kısa bir ara verildi. Kendi aralarında konuşurlarken ve içkilerini yudumlarlarken sustuk. İşaret gelince Giriftzen Asım Bey’in (1852-1929) Uşşak şarkısı ‘Cânâ rakibi handân edersin’ şarkısı ile başladım.

Şarkı bitince eliyle bana işaret etti. Anlamıştım. Şarkıyı bir daha söyledim. Bitince tekrar işaret etti. Üçüncü defa okumaya başlayınca bayağı yüksek sesle bana refakat etmeye başladı. Rumeli türküleri ile gece sona erdi. Müthiş keyifli bir akşamdı. Ertesi akşam Merinos’un açılışı nedeniyle balo vardır. Balo belediyenin salonunda yapılır.

O gece harika bitti. Ertesi gün odamıza bir yetkili geldi, yarım saat içinde hareket edip Mudanya’ya gideceğimizi ve orada Ege Vapuru’na bineceğimizi söyledi. Ege Vapuru’na ilk defa biniyordum. Çok güzel bir gemi idi. Yorgo Baconos, “Gel bu akşam yine değişik bir program hazırlayalım. Belki Mustafa Kemal Paşa’ya da sürpriz olur. Doğrudan hüseyni ile girelim. Önce ben bir taksim yapayım, sonra sen devam et ve peşine türküler okumaya başla” dedi. Saat 19.30’da bir beyefendi gelip, “Yemek hazır. Atam sizi bekliyor” dedi. Salona girdik. Bana yanıbaşında yer ayrılmıştı. Hemen oturdum. Yemekler yendi. Söz, sohbet derken sıra, her zaman olduğu gibi şarkılara geldi.

Sonra ara verildi. Çok uzun bir gece olacağı belli idi. Akşam üzeri dinlenen Atatürk’ün çok keyifli olduğunu görüyordum. Aradan sonra Selahaddin Pınar’ın tanburunu alıp hisarbuselik makamındaki ‘Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar / Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar’ şarkısını okudu. İkinci bölümde, hazırladığımız hüseyni eserlerini okuduk. Gece ilerleyince şarkıları yine Rumeli türküleri takip etti. Gün ışımıştı. Atatürk, “İstanbul’a gidiyoruz” diyerek sofradan kalktı ve böylece program bitmiş oldu.

O sırada gemi hareket etti. Sabah saat 09.00’da rıhtıma yanaştı. Yine çok güzel bir gün başlamıştı. Gemiden çıkarken yaverlerden biri yine bana bir zarf uzattı. İçinde 700 lira vardı. Ali, Ergun’la birlikte kayınvalidemde kalıyordu. Doğruca oraya gittim. Çocukla eve gelince o güne kadar olmadık bir münakaşa çıktı aramızda. Her şeyin sona yaklaştığı belliydi. Atatürk’ten, ondan sonra iki davet daha geldi. Büyük bir aksilik ikisinde de şarkı söyleyemeyecek kadar hasta ve yatakta idim. Kalkacak halim yoktu. Açık yüreklikle ifade edeyim ki, esas beni hasta eden kocamın gösterdiği tepki idi.

Bu dönemden kalma tek resim, Ege Vapuru’nun güvertesinde çekilmiştir. Daha sonrasını Senar’dan dinleyelim: “1938’in Haziran ayının son günlerinde, bir gün Nubar Tekyay tekrar geldi. “Savarona yatından çağrıldık. Hemen yola çıkmamız lazım” dedi. Atatürk’ün rahatsız olduğu söyleniyordu. Savarona yatı yeni alınmıştı. Doğrusu hem Ata’yı ve hem de çok methedilen yatı merak ediyordum. Bu sefer üzerime, yaz olmasına rağmen lacivert bir elbise giydim. Saçlarım zaten uzun değildi, müsterihtim. Nubar Bey’le yola çıktık; öğle saatinde Kanlıca Koyu’ndaki yata vardık. Atatürk, doktoru ile masada idi. Faruk Kaptan da vardı. Yedi sekiz ay önce gördüğüm Atatürk süzülmüştü. Masaya oturmamızı işaret etti. “Yemek yediniz mi?” diye sordu. Çok heyecanlanmıştım. Bu son karşılaşmamızda sofrada içki yoktu ve Atatürk’ün sigara içmediğini hatırlıyorum. Saat 13.00’te şarkı söylemeye başladım, iki saat sürdü. Defterim önünde idi. O istediği şarkıları söylüyor, biz okuyorduk. Ancak o gün benden istediği ‘Cânâ rakibi handân edersin’ hariç, şarkılardan birini çok iyi hatırlıyorum. Selahattin Pınar’ın hüzzam şarkısı idi: Aşkınla Senar, Nihat Odabaşı’na poz vermişti. sürünsem yine aşkınla delirsem / Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem / Bir gölge gibi ruhunun altında belirsem / Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem.

Selahattin Pınar bana, 1936’nın Ağustos ayı başlarında o sırada Florya Köşkü’nde bulunan Atatürk’e çok yeni bir bestesi olan bu şarkıyı okuduğunu ve Atatürk’ün de çok beğendiğini anlatmıştı. Saat 15.00’te istirahata çekilmek mecburiyetinde idi. O nedenle veda edip ayrıldık ve yine bir motor bizi karşı sahile bıraktı. Bu benim Atatürk’ü son görüşüm oldu.”

Savaş Ay / Takvim

 

 

KOCAMA KIZDIM 3. KATTAN ATTIM KENDİMİ•

Çok istedim ama ölemedim. Kömürlüğe düşmüşüm. Belimin üstüne hem de.• Atatürk beni saraya çağırıp şarkı okuttu. Bir ara baktım düet yapıyoruz.

Müzeyyen Senar ‘ı ziyaret bir gazetecinin konu mankenine gidişine benzemez benim için. Ana yarısı, aile parçası bir büyüğümü görmeye gider gibi gidiyorum ben ona. Elinde büyümüşlük bir yana, anamın da ustası, hocası, musiki pusulasıdır o.

TAHTTA BİR KRALİÇE

Epeydir ihmal ettim diye yenilmesi mukadder fırça seansına hazır halde tırmanıyorum Bodrum- Konacık yokuşunu. Bahçe içinden geçince görüyorum ki, tekerlekli sandalyede değil, tahtında bir kraliçe oturuyor sanki. Öylesine mağrur, özgüven içinde bir duruşu var Diva’nın.

BENZEMEZ KİMSE SANA

Sesime en sıcak, en yumuşak en efendi lezzeti vererekten selamlıyor, ellerini öpüyorum. – Ablaların hası, kraliçelerin en alası Yüzüme dik dik bakıyor, fena halde alınmış tavırlar gösteriyor. Korkudan, yağ musluklarımı dibine kadar açıyorum; – Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım. – Hadi oradan velet. Kendini affettirmek için yağcılık yapma – Emret sultanım. Emret fındıkkabuğuna gireyim – Uf zevzek, tamam afetim. – Yaşasııın affedildim. – Niye getirmedin ananı? – Bir dahaki sefere getiririm söz – Nasıl Şükran’ım, iyi mi? – İyi iyi abla. Geleceğimi söyledim, çok selamı var. Sen nasılsın canım gülüm – İyiyim ama belimin ağrısı 50 yıl sonra çıktı ortaya

ADAMA KIZINCA ATTIM

– 50 yıl mı? – Pencereden atmıştım kendimi

– Pencereden mi?

– Evet 3 katın penceresinden attım kendimi aşağıya. Kömürlüğe düştüm. Genceciktim hem de

– İntihar mı ettin yani abla? – Ne yapayım? Kurtulmak istedim. Hayattan da, o adamdan da, ailesinden de.

– Adam kimdi?

– (Feraye’yi gösteriyor) Bunun babasıydı işte. Ercüment. Galatasaray’da top oynardı.

– Nasıl oldu ki bunlar? – 2 sene Ankara’da dolaştık. Sonra İstanbul’a yollamaya kalktı beni. Ailesi istememişmiş güya. Ben de kıydım kendime

SEFİRE DE OLDUM

– Allah esirgemiş seni be ablacım. Büyük aşk büyük kavgadır derler

– Ne aşkı be Savaşım? Ben öyle kimselere vurulmadım, aşık olmadım. Hep adamlar musallat oldu bana.

– Hiç mi aşk yoktu?

– Bir defa oldu. Suudi Arabistan sefiri vardı. Onunla evlendim sefire oldum. Ben şarkıcıyım diye hükümeti istemedi, ayırdı bizi. Muhteşem bir adamdı.

***BEN KÜÇÜKKEN KEKEMEYDİM

– Nereye gidiyor musiki peki?

– Uyuyor… Derin uykuya yattı uyuyor.

– İyi de kim uyutuyor?

– Herkes. Hoca yok ki artık. Kim öğretecek gençlere.

– Hiç mi yok gözünün kestiği

– Var Ayşe Taş var güzel okuyor o kız.

– Nerede sizin zamanınızdaki hocalar değil mi?

– Oh hooo. Udi Hayriye hanım, Kemal Niyazi Bey.

– Senin ustaların mı onlar abla?

– Ustayı bırak baba anne gibiydiler. Hayriye hanımın evindeydim hiçbir yere göndermiyorlardı

LEMAN’IN KIZI SÜPER

– İlk geçtiğin şarkı hangisiydi aklında mı?

– “Ümitlerim hep kırıldı, yârim artık gelmeyecek. Gözyaşlarım dökülürken busesiyle silmeyecek.” Sözlerin kuvvetine bak

– Şimdi kimler güzel okuyor başka

– Şey geldi… Leman’ın kızı – !!! – Şevval geldi Şevval.

– Leman Sam’ın kızı Şevval Sam mı geldi?

– Geldi okudu bana. Çok güzel okuyor. Leman’ı çok iyi dinlemiş. Harika sesi var. Usul, tavır mükemmel kızda.

– Senin de tavrını annen Zehra hanımdan aldığını söylerler

– Sen nereden biliyorsun anamın adını?

– Sen de benim anamın adını biliyorsun (kahkahalar) 

ANA KIZ MEŞK EDERDİK

– Anamın sesi bülbül sesiydi Savaş. Bursa’da, ninniye, mayaya, gazele başlardı, bülbüller susardı yeminle.

– Kızı da o yüzden böyle bülbül soyundan oldu işte. – (gülüyor)

Bilsen çocukluğumu böyle demezdin – !!!!!! – Ben küçükken kekemeydim evladım

-Neee?

– Türküleri anamla birlikte okuyorduk. Düğünlerde, yaş günlerinde ana kız meşk ediyorduk

– Eeee?

– Nazara geldim her halde. Bir sabah bir kalktım konuşamıyorum. Pepeliyorum

– Nasıl geçti peki?

– Çok uzun süre geçmedi. Sadece şarkı söylerken düzgün çıkıyor

– Bizim Hüseyin Turan gibi.

– Evet, o çocuk da öyle. Orhan Şener vardı, Fikret Hakan vardı. Onlar da böyleydi.

HİCAZ MAKAMINDA İSTEKLER

– Nasıl kurtuldun sonra?

– Ben bir şey isteyeceğim zaman mecburen şarkı söyleyerek istiyordum anlaşılsın diye. – !!!!!!! – Hicaz makamında melodiyle tuzluğu istiyordum annemden mesela – Allah iyiliğini versin e mi?..; – İşte böyle yapa yapa şarkı söylemek hayatımın parçası oldu.

– Bursa’da mı keşfettiler seni abla?

– Yok İstanbul’da. Ailece Bursa’dan Üsküdar’a taşındık. Tam 1931’di. Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girdim.

– Kimler kimler var o zaman değil mi?

– Kimler yok ki? Yesari Asım Arsoy, Selahattin Pınar, Mustafa Nâfiz Irmak, Osman Nihat Akın, Sadettin Kaynak…

GAZİNOCULAR SIRAYA GİRDİ

– Sonra radyo başladı değil mi?

– 1 sene sonra da radyoya girdim. Mikrofona boyum yetişmiyordu. Ayaklarımın altına tahta kutular yerleştiriyorlardı

– Yaş kaç o zaman?

– 14-15 ancak varım. Safiye Ayla da orada.

– Radyo yıllarında herkes size hayran tabii

– Bu sefer de dediler ki kim bu kadınlar

– Kim dedi?

– Herkes dedi. Zannediyorlar ki ben de koca bir kadınım. Gazinocular kapılarımıza geldi. Seni çok merak ediyorlar sahneye çıkaralım dediler.

– Ufacık yaşta hem de

– Valla öyle oldu. Belvü’de yaşımı büyütüp attılar beni sahneye

– Herkes tanıdı böylece

– Hemen hemen. Ama esas tanınma taş plağımı çıkartınca oldu.

 DEFTERİM ATATÜRK’TE KALDI

– Ankara Radyosu’nda da çok okudun

– Orayı Mesut Cemil Bey kurdu. Bana da teklif yaptı, kabul ettim gittim. Atatürk’ün vefat ettiği yıl açılmıştı.

– Atatürk’e de okumuşsun değil mi?

– Hem de kaç defa

– Çok heyecanlı be ablam. Nasıl gördün ilk defa, nasıl okudun gaziye?

– Vefatından 2 yıl önceydi. Ben o zaman ilk eşimle, Ali Senar’la evliyim. Kocaman bir araba geldi eve. Böyle siyah, yakışıklı bir şoför, zabitler.

– Vay be ablama

– Bir de baktım Dolmabahçe Sarayı’na gelmişiz. Ben daha orada yere yığılacaktım heyecandan.

– Dur hemen bayılma daha Atatürk’ü görecen

– (gülerek) Ben de o yüzden bayılmadım bekledim. Bir salona girdik, silme dolu. Kocaman masalar, etrafında generaller, politikacılar, yazarlar.

ŞARKILARI O SEÇTİ

– Gazi nerede?

– O tam ortada. Güneş gibi parlıyor. Bende el ayak kontrolden çıkmış tabii

– Ne oldu sonra

– Paşa eliyle işaret etti. Gel bakalım dedi. Sağ yamacına oturttu beni.

– Sen yeniden kekeme oldun tabii

– Olacaktım da rahatlattı beni. Elimden repertuar defterimi aldı. Tam 600 şarkı vardı içinde. 3-4 tanesini işaretledi, bunları oku bakalım dedi

– Neydi ilk şarkı?

– Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım/ Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’…

– Allah, Tatyos Efendi’den hem de

– Bak bak velete, nasıl biliyorsun sen de bu işleri – Biz de anamızın yamacında yetiştik abla – Bazı şarkıları benimle birlikte okdu. En çok da Cana Rakibi handan edersin şarkısını beğendi.

ZARFTAN SERVET ÇIKTI

– Sonra

– Sonra geç oldu deyip izin istedik kalktık. Defterimde Atatürk’te kaldı. Yolda kocamla da kavga ettik – !!!!! – En başta atamız ve oradaki önemli insanlar bana ilgi alaka gösterince kocam Ali astı suratını. Yaverin verdiği zarftan 700 lira çıktı. Servet gibi paraydı. Yine de mutlu olmadı Ali. Eve gelince üstüme yürürdü, annemi tartakladı ben de kafasına vazoyu geçirdim. – !!!!!! – Bir defasında da Atatürk’le dans ettim diye kavga ettik. Sonra da ayrıldık zaten.

ÜMMÜ GÜLSÜM’Ü ATIP BANA OKUTTULAR

– Sen yurt dışına açılmadın mı hiç Müzeyyen Abla?

– Olur mu? 25 yaşındaydım Paris’te Lido’da konser verdim. Döndüğümde yer yerinden oynadı.

– Burada gazinolarda yükseliyor o zaman

– Tabii. Nerede şimdi o gazino kültürü. Yenikapı’da Çakır’ın gazinosu vardı mesela. Sonra Çakıl oldu hani. Fahri beyin Maksim Gazinosu, Tokatlıyan Oteli’nin sahnesi, İstanbul Gazinosu, Recep Özgen’in Tepebaşı Gazinosu

BALIKÇI OSMAN

– Sinemaya da çok emek vermişsin ama?

– Verdim ya. Arap filmlerinin şarkılar söyledim önce. Leyla ile Mecnun geldi, onun şarkılarını Ümmü söylüyordu – ??? Ümmü Gülsüm. Arap Bülbülü var ya hani

– Hatırladım

– Ümmü’nün söylediklerini attılar yeni besteler yapıp bana okutturdular. Binbirinci Gece’de, Boz Aslan’da, Selahaddin Eyyübi ve Balıkçı Osman Bağdat’ta filmlerinin şarkılarını seslendirdim.

– Oynamadın mı hiç peki

– Oynadım. Kerem ile Aslı’da, Ana Yüreği’nde bir de Nasrettin Hoca Düğünde filmlerinde oynadım.

 

***Vefa:- Tarkan gelmedi mi ziyarete?

– Gelmedi ama devamlı telefon açıyor. Sezen de öyle.

– Başka gelen gelmeyen?

– Bülent’le Gönül Yazar’a kızıyorum en çok. Tanyeli geldi dün sabah. Tatlıses hastaneye kaç defa kebap gönderdi.

***Paparazzi: – Bazen tekneye götürüp denize sokuyorlar beni

– Paparaziler görse çeker seni bikiniyle abla.

– Bak bende hiç selülit yok.

 

*** Sulama:– Söyle şu Feraye’ye begonvili fazla sulamasın, çiçek yerine yaprak basar sonra

– Kendin söyle abla. Dinlemiyor mu?

– Dinlemiyor. Ver kız şuradan hortumu. Gör nasıl sulanır toprak, çiçek

 ***Aşk:- Çok mu aşık oldun sen abla? – Ben olmadım. Bana oldular. Aşık da değil musallat oldular daha çok

– Hiç mi sevmedin peki?

– Sevdim. Bursa’da Mahir Kürklü’yü sevdim. Çocuktum.

 

Savaş Ay – TAKVİM

Müzeyyen Senar’ın Savaş Ay’a Verdiği Röportajlar

Türk Sanat Müziği Sanatçısı Müzeyyen Senar 97 yaşında hayatını kaybetti. Kısmi felç nedeniyle uzun süredir yürüyemeyen ve konuşamayan 97 yaşındaki Senar, Cumhuriyet’in Divası olarak da anılmaktaydı. 

RÖPORTAJLIK Ekibi olarak Cumhuriyetimizin en önemli sanatçılarından Olan Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar’ın aramızdan ayrılışından dolayı büyük üzüntü duyuyoruz. Büyük Sanatçı Senar’a Allah’tan rahmet, yakınlarına ve milletimize başsağlığı dileriz.

Müzeyyen Senar’ın 2013’te yaşamını yitiren Gazeteci Savaş Ay’a geçmişte verdiği röportajları toparlayarak yayınlıyoruz..

 

Müzeyyen Senar’la Bodrum’daki yazlığında çok uzun görüşmeler yaptım. Bazı konuşmalarımızı hem TAKVİM’e hem de televizyon programıma yansıttım anımsarsanız. Ancak esas beklediğim gün işte bugündü. 10 Kasım olacak ve Atatürk’ün huzurunda şarkılar söylemiş, onun beğenisini kazanmış divamız Müzeyyen Hanım’ın Ata’mızla ilgili anılarını yazacaktım. Müzeyyen Abla’nın sağlık durumu her şeyi, her an net hatırlamasına mani olur gibi. Kaldı ki üzerinden çok yıllar geçen anılar bunlar.

Bazen konuşmalarımıza bazen de hayatını anlatan kitabın değerli yazarı Raci Dikici’nin soruları ve yanıtlarına müracaat edip hazırladım bu yazıyı. İşte Müzeyyen Senar’ın ağzından Ata’mız: Atatürk, Dolmabahçe Sarayı’nda beni görür görmez berbere gönderip saçlarımı kestirtti. Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Bana dönerek; ‘Buyurun dans edelim’ dedi. Sihirlenmiş gibi kalktım. Bana önden yol verdi. Piste doğru yürüdük. Ama o kadar heyecanlanmıştım ki, bir türlü istenildiği gibi dans edemiyordum. Müthiş anlayışlı bir insandı.

Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda beni görür görmez berbere gönderip saçlarımı kestirtti. Balonun açılış dansını Atatürk yapacaktı. Bana dönerek; ‘Buyurun dans edelim,’ dedi.

Müzeyyen Senar’la Bodrum’daki yazlığında çok uzun görüşmeler yaptım. Bazı konuşmalarımızı hem TAKVİM’e hem de televizyon programıma yansıttım anımsarsanız. Ancak esas beklediğim gün işte bugündü. 10 Kasım olacak ve Atatürk’ün huzurunda şarkılar söylemiş, onun beğenisini kazanmış divamız Müzeyyen Hanım’ın Ata’mızla ilgili anılarını yazacaktım. Müzeyyen Abla’nın sağlık durumu her şeyi, her an net hatırlamasına mani olur gibi. Kaldı ki üzerinden çok yıllar geçen anılar bunlar. Bazen konuşmalarımıza bazen de hayatını anlatan kitabın değerli yazarı Raci Dikici’nin soruları ve yanıtlarına müracaat edip hazırladım bu yazıyı. Siz, siz olun önce bunu, sonra da ilk fırsatta Raci Bey’in o muhteşem kitabını alıp okuyun olmaz mı? (Cumhuriyet’in Divası: MüzeyyenSenar/ Raci Dikici Remzi Yayınları)

*Kendimi çok mutlu hissettim. Gözümün önünde Ulu Önder, ben ve şarkılar vardı

*’Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma’ dedi. Çekine çekine oturdum…

*Atatürk, “Bu ne güzel ses. Hadi bakalım durma, devam bakalım” dedi

– Müzeyyen abla nasıl oldu Atatürk’le ilk görüşmeniz?
– Maestrom Nubar Tekyay Bey, bir gün evimize geldi. Yanılmıyorsam 1936 yılı Aralık ayıydı. Çok heyecanlıydı. “Hadi kızım, çabuk hazırlan saraya gidiyoruz” dedi. Şaşırdım. İçimden “Ne saray, ne işimiz var saraylarda?” diye geçirdim. Yine de olabildiğince düzgün giyinip hazırlandım. Eşim Ali Bey’i de alarak kapıdaki büyük otomobile bindik ve Dolmabahçe Sarayı’na yola koyulduk.

– Sonrası?
– Doğrusu o sıralar, o kadar tanınmış bir sanatçı olduğumu tahmin etmezdim. Bir taraftan da o yüce insanı göreceğim için seviniyor ve açıkçası korkuyordum da. Saraya vardığımızda bir yaver bizi aldı ve büyük salona götürdü. Uzun bir masanın etrafında devrin bütün tanınmış kişileri yer almıştı. Ortada Atatürk vardı. Eli çenesinde anlatılanları dinliyor ve tebessüm ediyordu. Ben yaklaştıkça dikkatini onlardan ayırdı ve göz ucuyla beni takip etmeye başladı. Yaverle tam karşısına geldiğimde yaver, “Müzeyyen Senar Hanım huzurlarınızda” dedi. “Beyefendi de kocası” diye ekledi. Atatürk “Öyle mi? Pek güzel. Gel bakalım hanım kızım. Otur şöyle yanıma” dedi. Sağ tarafına bir sandalye çektiler. Çekine çekine sandalyenin ucuna iliştim. Heyecanımı anlamış olacak ki, “Otur bakalım. Çekinme. Eğer böyle yaparsan o güzel sesini nasıl dinleriz” diye ekledi.

– Kalbin gümbürdüyor herhalde?
– Hem de nasıl. Yüzüme dönüp baktığında “Aaa! Bu saçlarının hali ne?” deyip yavere işaret etti. Kulağına fısıldadı. Yaver “Lütfen beni takip ediniz Müzeyyen Hanım” dedi. Salondan çıkıp siyah mermerlerle kaplı büyük bir banyoya geldim. Birden korkuya kapıldım. Yaver, “Merak etmeyin efendim, berberimiz sadece sizin saçınızı ve eşinizin bıyığını kesecek” dedi. Sonradan öğrendiğime göre, Atatürk benim enseme topladığım saçlarımı beğenmemişti ve modern bir görünüm almam için saçlarımı kestirmek istemişti. Nitekim berber saçlarımı alagarson kesti. Birden görünümüm değişmişti. Ali de bıyıklarını kaybetti. Biraz sonra huzura gittiğimizde “İşte şimdi mükemmel oldu. Ver bakalım şu koltuğunun altındaki defteri. Herhalde şarkı defteridir değil mi?” diye sordu. Defteri kendilerine uzattım. Bu konuşmaları masada bize yakın olanlar aynen duyuyorlardı. Salih Bozok’la, Kılıç Ali benim yanıbaşımdaydılar.

– Hepsi birer efsane isim…
– Muhteşem insanlardı hepsi de. Atatürk masanın üzerine koyduğu repertuvarımın yazılı olduğu defterin sayfalarını tek tek açıp inceledi. Rakısını yudumlarken tabaktaki leblebileri de meze yapıyordu. Öyle bir keyifli içmesi vardı ki, imrenirdiniz. Sonra bana döndü, “Kızım sen bunların hepsini biliyor musun? Şimdi senden bir şarkı istesem söyleyebilecek misin?” dedi. Boynumu büküp “Emredersiniz efendim” dedim. Açtığı sayfalardan birini bana uzatıp “Haydi bakayım, şunu bir oku da dinleyelim” dedi.

– İmtihana girmiş gibi tam da.
– İmtihanların en büyüğü hem de. Saz ileride, kapıya yakın bir yerde hazır bekliyordu. Tatyos Efendi’nin hicazkâr şarkısını seçmişti: Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım / Üzme yetişir üzme firâkınla harabım.

– Kimler çalışıyor, hangi üstatlar var ekipte?
– Necati Tokyay, Şükrü Tunar, Nubar Tekyay, Selahattin Pınar, Kemal Niyazi Seyhun, Yorgo ve Aleko Bacanos. İşin pirleri, devleri yani.

– Onlar, büyük kuvvet arkanızda ama?
– Olmaz mı? Ama benden bir hayli uzakta oturuyorlar. Saz heyetine makam ulaşınca kısa bir giriş taksiminden sonra ben eseri icra etmeye başladım. Zaten Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde öğrendiğim ilk şarkılardan biri idi. Birden kendimi çok mutlu hissettim. Gözümün önünde sadece Ulu Önder, ben ve şarkılar vardı. Şarkıyı okurken önce mırıldanan Atatürk, ‘Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’ı söylerken yüksek sesle bana refakat etmeye başlamıştı. Hicazkârla girmiştik ben de hicazkâr devam ettim. Hemen peşine Lavtaci Ovrik’in ‘Mestim bu gece sen de bana mest olarak gel’ şarkısına girdik. Üçüncü şarkıyı bitirdiğimde Atatürk elini kaldırınca sustuk. “Ne hata yaptım?” diye düşünürken, Atatürk herkesin duyabileceği bir sesle “Bu ne güzel ses. Hadi bakalım durma, devam bakalım,’ dedi. Emre uyduk, devam ettik. Masa büyük keyif içindeydi. Herkes coşmuştu. Tahminime göre icra şeklimin farklılığı dikkat çekmişti. Bu nedenle Atatürk de başka müdahalede bulunmadı.

– Arada konuşmalar olmadı mı hiç?
– Ben hicaza geçmek için durduğumda bana döndü, tekrar “Çok güzel, çok güzel, hadi devam edelim” dedi. Bütün korku ve heyecanım geçmişti. Zaten Nubar Tekyay keman taksimi ile hicaza geçişi yapıyordu. Çok şarkı okudum. Vakit geçti. Bana “Hadi bakalım, şimdi Rumeli türküsü” dedi. Ben de başladım. ‘Estergon kal’ası bre dilber aman subaşı durak’, ‘Alişimin kaşları kara’, ‘Gide gide yârelerim delindi’, ‘Köşküm var deryaya karşı’ ile devam ettim. Beyaz leblebisi, rakısı ve keyifle tüttürdüğü ucu yaldızlı sigarasıyla bana refakat ediyordu.

– Sabahı ettiniz mi yoksa?
– O coşuyor, biz coşuyorduk. Sabahın ilk ışıkları görününce sofradan kalktı. Böylece o gece sona ermişti. Benim için endişe ile başlayan gece büyük bir keyif ve coşku ile sona erdi. Ancak, gece Ali için tam eziyet olmuştu. Eve dönerken somurtup durdu ve bir tek kelime etmedi. Atatürk’le tanışmanın onu fazla etkilememiş olmasına şaşırmıştım. Hatta bir yaverin ayrılırken uzattığı zarftan çıkan 700 lira bile. Eve döndüğümde üzerime yürüyerek dövmeye yeltendi. Zaten çok yorgundum. Anlaşılan bir derse ihtiyacı vardı. Araya giren annemi itince elime geçen her şeyi ona fırlatmaya başladım. Vazoyla kafasına vurmak için koştuğumda kaçarak yatak odasına saklandı. Aksilik tam o sırada bebek olan oğlum Ergun, uyanıp ağlamaya başladı. Hemen kızgınlığım geçti ve evladımı kucağıma aldım. Artık çok yeni evli olmamıza rağmen bir şeyler kopmaya başlamıştı.

Aradan günler geçer. Müzeyyen Senar radyodan dönmüş ve ev işlerine dalmıştır. Ergun’u doyurup yatıracaktır. Tam o sırada kapı çalınır. Bu defa gelen yine Selahattin Pınar’dır. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Hayrola Selahattin Bey, hayırlı bir haberin mi var?
– Hazırlan, Bursa’ya Atatürk’e gidiyoruz.

– Atatürk Bursa’da mı?
– Evet birkaç günlüğüne gitmişler. Seni de emretmişler. Çelik Palas’ta bekliyorlar. Hep beraber gideceğiz.

“Yine tatlı bir heyecanla sarsıldım. Hemen aklıma bir önceki davet geldi. Neler yapsam, neler etsem diye düşünmeye başladım. Önce Taksim’de berber Vili’ye koştum. Biraz uzamış olan saçlarımı günün modasına uygun kestirip maşa ile ondüle yaptırdım. Bir yandan sevinçten uçuyordum. Kolay mı, aşağı yukarı bir yıl içinde Büyük Ata’nın huzuruna ikinci defa çıkacaktım. Henüz 19 yaşındaydım ve demek ki beğenilmiştim. O akşam durumu Ali Bey’e ve anneme anlattım. Ali Bey şaşırdı, “Hayırdır inşallah! Gelebilmem zordur. Lütfen valide hanımla gidin” dedi.

Ertesi sabah annem ve saz arkadaşlarımla vapura bindik. Vapurda kuytu bir köşeye çekilip, “bu defa daha hazırlıklı gidelim, mahcup olmayalım”, diye düşündük ve saz arkadaşlarımla birlikte beraber güzel bir program yaptık. Yanıma iki elbise almıştım. Biri balo için eteği fırfırlı ve yakası payetli siyahtı. Diğeri daha sade, yine bordo renkli, uzun etekli bir elbiseydi. Bursa’ya varmıştık. Çelik Palas’a gittik. Odalarımızı gösterip iki üç gün misafir edileceğimizi söylediler.

Akşam olunca hazırlandım. Bordo renkli elbisemi giydim. Berber saçlarımı Atatürk’ün istediği gibi taradı. Kapı çalındı ve gelen görevli, Yaver Bey’in bizi alt salonda beklediğini söyledi. Yaver Bey bizi aldı, yemek salonuna götürdü. Saz kapının yanında oturuyordu. Ben sazın yanına gitmek istediğimde Yaver Bey, “Müzeyyen Hanım lütfen beni takip ediniz” dedi ve beni alıp U şeklinde düzenlenmiş masaya götürüp Celal Bayar’ın yanında yer gösterdi. Celal Amcam, beni tebessüm ederek sevgi ile karşıladı ve hatta cesaret vermek ister gibi hafifçe omzuma dokundu. Sağ yanımdaki sandalye boştu.

Bir süre sonra etrafta bir kıpırdanma oldu. Atatürk geliyordu. Herkes ayağa kalktı ve onu saygı ile selamladı. O eliyle işaret ederek herkesi oturttu ve masaya doğru gelip yanımdaki boş sandalyeye oturdu. Yine çok heyecanlanmıştım. Acaba saçlarımı ve kıyafetimi beğenecek miydi? Şöyle bir dönüp bana baktı. O an, yüreğim ağzıma geldi. Yüzündeki memnuniyet ifadesinden beğendiğini anlayınca üzerimden sanki büyük bir yük kalktı. “Nasılsın kızım?” diye sorunca “Teşekkür ederim efendim” dedim. Defterimi tekrar aldı. Sayfalarını çevirirken tekrar bana döndü “Güzel okuyorsun. Onun için bu gece seni doya doya dinleyeceğim” dedi. Atatürk Dolmabahçe’deki konser sırasında alıp baktığı defterimde bazı şarkılara işaret koymuştu. Bunları da dikkate alarak vapurda hazırladığımız programı uygulamaya başladık: Saz, peşrevi bitirince ve ben Bimen Şen’in (1873-1943) (ağır aksak) ‘Firkâtin aldı bütün neşve-i tâbım bu gece’ hicaz şarkısı ile başladım. Hicaz türküler okudum. Aradan en az iki saat geçmişti. Kısa bir ara verildi. Kendi aralarında konuşurlarken ve içkilerini yudumlarlarken sustuk. İşaret gelince Giriftzen Asım Bey’in (1852-1929) Uşşak şarkısı ‘Cânâ rakibi handân edersin’ şarkısı ile başladım.

Şarkı bitince eliyle bana işaret etti. Anlamıştım. Şarkıyı bir daha söyledim. Bitince tekrar işaret etti. Üçüncü defa okumaya başlayınca bayağı yüksek sesle bana refakat etmeye başladı. Rumeli türküleri ile gece sona erdi. Müthiş keyifli bir akşamdı. Ertesi akşam Merinos’un açılışı nedeniyle balo vardır. Balo belediyenin salonunda yapılır.

O gece harika bitti. Ertesi gün odamıza bir yetkili geldi, yarım saat içinde hareket edip Mudanya’ya gideceğimizi ve orada Ege Vapuru’na bineceğimizi söyledi. Ege Vapuru’na ilk defa biniyordum. Çok güzel bir gemi idi. Yorgo Baconos, “Gel bu akşam yine değişik bir program hazırlayalım. Belki Mustafa Kemal Paşa’ya da sürpriz olur. Doğrudan hüseyni ile girelim. Önce ben bir taksim yapayım, sonra sen devam et ve peşine türküler okumaya başla” dedi. Saat 19.30’da bir beyefendi gelip, “Yemek hazır. Atam sizi bekliyor” dedi. Salona girdik. Bana yanıbaşında yer ayrılmıştı. Hemen oturdum. Yemekler yendi. Söz, sohbet derken sıra, her zaman olduğu gibi şarkılara geldi.

Sonra ara verildi. Çok uzun bir gece olacağı belli idi. Akşam üzeri dinlenen Atatürk’ün çok keyifli olduğunu görüyordum. Aradan sonra Selahaddin Pınar’ın tanburunu alıp hisarbuselik makamındaki ‘Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar / Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar’ şarkısını okudu. İkinci bölümde, hazırladığımız hüseyni eserlerini okuduk. Gece ilerleyince şarkıları yine Rumeli türküleri takip etti. Gün ışımıştı. Atatürk, “İstanbul’a gidiyoruz” diyerek sofradan kalktı ve böylece program bitmiş oldu.

O sırada gemi hareket etti. Sabah saat 09.00’da rıhtıma yanaştı. Yine çok güzel bir gün başlamıştı. Gemiden çıkarken yaverlerden biri yine bana bir zarf uzattı. İçinde 700 lira vardı. Ali, Ergun’la birlikte kayınvalidemde kalıyordu. Doğruca oraya gittim. Çocukla eve gelince o güne kadar olmadık bir münakaşa çıktı aramızda. Her şeyin sona yaklaştığı belliydi. Atatürk’ten, ondan sonra iki davet daha geldi. Büyük bir aksilik ikisinde de şarkı söyleyemeyecek kadar hasta ve yatakta idim. Kalkacak halim yoktu. Açık yüreklikle ifade edeyim ki, esas beni hasta eden kocamın gösterdiği tepki idi.

Bu dönemden kalma tek resim, Ege Vapuru’nun güvertesinde çekilmiştir. Daha sonrasını Senar’dan dinleyelim: “1938’in Haziran ayının son günlerinde, bir gün Nubar Tekyay tekrar geldi. “Savarona yatından çağrıldık. Hemen yola çıkmamız lazım” dedi. Atatürk’ün rahatsız olduğu söyleniyordu. Savarona yatı yeni alınmıştı. Doğrusu hem Ata’yı ve hem de çok methedilen yatı merak ediyordum. Bu sefer üzerime, yaz olmasına rağmen lacivert bir elbise giydim. Saçlarım zaten uzun değildi, müsterihtim. Nubar Bey’le yola çıktık; öğle saatinde Kanlıca Koyu’ndaki yata vardık. Atatürk, doktoru ile masada idi. Faruk Kaptan da vardı. Yedi sekiz ay önce gördüğüm Atatürk süzülmüştü. Masaya oturmamızı işaret etti. “Yemek yediniz mi?” diye sordu. Çok heyecanlanmıştım. Bu son karşılaşmamızda sofrada içki yoktu ve Atatürk’ün sigara içmediğini hatırlıyorum. Saat 13.00’te şarkı söylemeye başladım, iki saat sürdü. Defterim önünde idi. O istediği şarkıları söylüyor, biz okuyorduk. Ancak o gün benden istediği ‘Cânâ rakibi handân edersin’ hariç, şarkılardan birini çok iyi hatırlıyorum. Selahattin Pınar’ın hüzzam şarkısı idi: Aşkınla Senar, Nihat Odabaşı’na poz vermişti. sürünsem yine aşkınla delirsem / Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem / Bir gölge gibi ruhunun altında belirsem / Bilmem ki ne yapsam da senin kalbine girsem.

Selahattin Pınar bana, 1936’nın Ağustos ayı başlarında o sırada Florya Köşkü’nde bulunan Atatürk’e çok yeni bir bestesi olan bu şarkıyı okuduğunu ve Atatürk’ün de çok beğendiğini anlatmıştı. Saat 15.00’te istirahata çekilmek mecburiyetinde idi. O nedenle veda edip ayrıldık ve yine bir motor bizi karşı sahile bıraktı. Bu benim Atatürk’ü son görüşüm oldu.”

Savaş Ay / Takvim

 

 

KOCAMA KIZDIM 3. KATTAN ATTIM KENDİMİ•

Çok istedim ama ölemedim. Kömürlüğe düşmüşüm. Belimin üstüne hem de.• Atatürk beni saraya çağırıp şarkı okuttu. Bir ara baktım düet yapıyoruz.

Müzeyyen Senar ‘ı ziyaret bir gazetecinin konu mankenine gidişine benzemez benim için. Ana yarısı, aile parçası bir büyüğümü görmeye gider gibi gidiyorum ben ona. Elinde büyümüşlük bir yana, anamın da ustası, hocası, musiki pusulasıdır o.

TAHTTA BİR KRALİÇE

Epeydir ihmal ettim diye yenilmesi mukadder fırça seansına hazır halde tırmanıyorum Bodrum- Konacık yokuşunu. Bahçe içinden geçince görüyorum ki, tekerlekli sandalyede değil, tahtında bir kraliçe oturuyor sanki. Öylesine mağrur, özgüven içinde bir duruşu var Diva’nın.

BENZEMEZ KİMSE SANA

Sesime en sıcak, en yumuşak en efendi lezzeti vererekten selamlıyor, ellerini öpüyorum. – Ablaların hası, kraliçelerin en alası Yüzüme dik dik bakıyor, fena halde alınmış tavırlar gösteriyor. Korkudan, yağ musluklarımı dibine kadar açıyorum; – Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım. – Hadi oradan velet. Kendini affettirmek için yağcılık yapma – Emret sultanım. Emret fındıkkabuğuna gireyim – Uf zevzek, tamam afetim. – Yaşasııın affedildim. – Niye getirmedin ananı? – Bir dahaki sefere getiririm söz – Nasıl Şükran’ım, iyi mi? – İyi iyi abla. Geleceğimi söyledim, çok selamı var. Sen nasılsın canım gülüm – İyiyim ama belimin ağrısı 50 yıl sonra çıktı ortaya

ADAMA KIZINCA ATTIM

– 50 yıl mı? – Pencereden atmıştım kendimi

– Pencereden mi?

– Evet 3 katın penceresinden attım kendimi aşağıya. Kömürlüğe düştüm. Genceciktim hem de

– İntihar mı ettin yani abla? – Ne yapayım? Kurtulmak istedim. Hayattan da, o adamdan da, ailesinden de.

– Adam kimdi?

– (Feraye’yi gösteriyor) Bunun babasıydı işte. Ercüment. Galatasaray’da top oynardı.

– Nasıl oldu ki bunlar? – 2 sene Ankara’da dolaştık. Sonra İstanbul’a yollamaya kalktı beni. Ailesi istememişmiş güya. Ben de kıydım kendime

SEFİRE DE OLDUM

– Allah esirgemiş seni be ablacım. Büyük aşk büyük kavgadır derler

– Ne aşkı be Savaşım? Ben öyle kimselere vurulmadım, aşık olmadım. Hep adamlar musallat oldu bana.

– Hiç mi aşk yoktu?

– Bir defa oldu. Suudi Arabistan sefiri vardı. Onunla evlendim sefire oldum. Ben şarkıcıyım diye hükümeti istemedi, ayırdı bizi. Muhteşem bir adamdı.

***BEN KÜÇÜKKEN KEKEMEYDİM

– Nereye gidiyor musiki peki?

– Uyuyor… Derin uykuya yattı uyuyor.

– İyi de kim uyutuyor?

– Herkes. Hoca yok ki artık. Kim öğretecek gençlere.

– Hiç mi yok gözünün kestiği

– Var Ayşe Taş var güzel okuyor o kız.

– Nerede sizin zamanınızdaki hocalar değil mi?

– Oh hooo. Udi Hayriye hanım, Kemal Niyazi Bey.

– Senin ustaların mı onlar abla?

– Ustayı bırak baba anne gibiydiler. Hayriye hanımın evindeydim hiçbir yere göndermiyorlardı

LEMAN’IN KIZI SÜPER

– İlk geçtiğin şarkı hangisiydi aklında mı?

– “Ümitlerim hep kırıldı, yârim artık gelmeyecek. Gözyaşlarım dökülürken busesiyle silmeyecek.” Sözlerin kuvvetine bak

– Şimdi kimler güzel okuyor başka

– Şey geldi… Leman’ın kızı – !!! – Şevval geldi Şevval.

– Leman Sam’ın kızı Şevval Sam mı geldi?

– Geldi okudu bana. Çok güzel okuyor. Leman’ı çok iyi dinlemiş. Harika sesi var. Usul, tavır mükemmel kızda.

– Senin de tavrını annen Zehra hanımdan aldığını söylerler

– Sen nereden biliyorsun anamın adını?

– Sen de benim anamın adını biliyorsun (kahkahalar) 

ANA KIZ MEŞK EDERDİK

– Anamın sesi bülbül sesiydi Savaş. Bursa’da, ninniye, mayaya, gazele başlardı, bülbüller susardı yeminle.

– Kızı da o yüzden böyle bülbül soyundan oldu işte. – (gülüyor)

Bilsen çocukluğumu böyle demezdin – !!!!!! – Ben küçükken kekemeydim evladım

-Neee?

– Türküleri anamla birlikte okuyorduk. Düğünlerde, yaş günlerinde ana kız meşk ediyorduk

– Eeee?

– Nazara geldim her halde. Bir sabah bir kalktım konuşamıyorum. Pepeliyorum

– Nasıl geçti peki?

– Çok uzun süre geçmedi. Sadece şarkı söylerken düzgün çıkıyor

– Bizim Hüseyin Turan gibi.

– Evet, o çocuk da öyle. Orhan Şener vardı, Fikret Hakan vardı. Onlar da böyleydi.

HİCAZ MAKAMINDA İSTEKLER

– Nasıl kurtuldun sonra?

– Ben bir şey isteyeceğim zaman mecburen şarkı söyleyerek istiyordum anlaşılsın diye. – !!!!!!! – Hicaz makamında melodiyle tuzluğu istiyordum annemden mesela – Allah iyiliğini versin e mi?..; – İşte böyle yapa yapa şarkı söylemek hayatımın parçası oldu.

– Bursa’da mı keşfettiler seni abla?

– Yok İstanbul’da. Ailece Bursa’dan Üsküdar’a taşındık. Tam 1931’di. Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne girdim.

– Kimler kimler var o zaman değil mi?

– Kimler yok ki? Yesari Asım Arsoy, Selahattin Pınar, Mustafa Nâfiz Irmak, Osman Nihat Akın, Sadettin Kaynak…

GAZİNOCULAR SIRAYA GİRDİ

– Sonra radyo başladı değil mi?

– 1 sene sonra da radyoya girdim. Mikrofona boyum yetişmiyordu. Ayaklarımın altına tahta kutular yerleştiriyorlardı

– Yaş kaç o zaman?

– 14-15 ancak varım. Safiye Ayla da orada.

– Radyo yıllarında herkes size hayran tabii

– Bu sefer de dediler ki kim bu kadınlar

– Kim dedi?

– Herkes dedi. Zannediyorlar ki ben de koca bir kadınım. Gazinocular kapılarımıza geldi. Seni çok merak ediyorlar sahneye çıkaralım dediler.

– Ufacık yaşta hem de

– Valla öyle oldu. Belvü’de yaşımı büyütüp attılar beni sahneye

– Herkes tanıdı böylece

– Hemen hemen. Ama esas tanınma taş plağımı çıkartınca oldu.

 DEFTERİM ATATÜRK’TE KALDI

– Ankara Radyosu’nda da çok okudun

– Orayı Mesut Cemil Bey kurdu. Bana da teklif yaptı, kabul ettim gittim. Atatürk’ün vefat ettiği yıl açılmıştı.

– Atatürk’e de okumuşsun değil mi?

– Hem de kaç defa

– Çok heyecanlı be ablam. Nasıl gördün ilk defa, nasıl okudun gaziye?

– Vefatından 2 yıl önceydi. Ben o zaman ilk eşimle, Ali Senar’la evliyim. Kocaman bir araba geldi eve. Böyle siyah, yakışıklı bir şoför, zabitler.

– Vay be ablama

– Bir de baktım Dolmabahçe Sarayı’na gelmişiz. Ben daha orada yere yığılacaktım heyecandan.

– Dur hemen bayılma daha Atatürk’ü görecen

– (gülerek) Ben de o yüzden bayılmadım bekledim. Bir salona girdik, silme dolu. Kocaman masalar, etrafında generaller, politikacılar, yazarlar.

ŞARKILARI O SEÇTİ

– Gazi nerede?

– O tam ortada. Güneş gibi parlıyor. Bende el ayak kontrolden çıkmış tabii

– Ne oldu sonra

– Paşa eliyle işaret etti. Gel bakalım dedi. Sağ yamacına oturttu beni.

– Sen yeniden kekeme oldun tabii

– Olacaktım da rahatlattı beni. Elimden repertuar defterimi aldı. Tam 600 şarkı vardı içinde. 3-4 tanesini işaretledi, bunları oku bakalım dedi

– Neydi ilk şarkı?

– Mâni oluyor halimi tâkrire hicâbım/ Üzme yetişir üzme firâkınla harabım’…

– Allah, Tatyos Efendi’den hem de

– Bak bak velete, nasıl biliyorsun sen de bu işleri – Biz de anamızın yamacında yetiştik abla – Bazı şarkıları benimle birlikte okdu. En çok da Cana Rakibi handan edersin şarkısını beğendi.

ZARFTAN SERVET ÇIKTI

– Sonra

– Sonra geç oldu deyip izin istedik kalktık. Defterimde Atatürk’te kaldı. Yolda kocamla da kavga ettik – !!!!! – En başta atamız ve oradaki önemli insanlar bana ilgi alaka gösterince kocam Ali astı suratını. Yaverin verdiği zarftan 700 lira çıktı. Servet gibi paraydı. Yine de mutlu olmadı Ali. Eve gelince üstüme yürürdü, annemi tartakladı ben de kafasına vazoyu geçirdim. – !!!!!! – Bir defasında da Atatürk’le dans ettim diye kavga ettik. Sonra da ayrıldık zaten.

ÜMMÜ GÜLSÜM’Ü ATIP BANA OKUTTULAR

– Sen yurt dışına açılmadın mı hiç Müzeyyen Abla?

– Olur mu? 25 yaşındaydım Paris’te Lido’da konser verdim. Döndüğümde yer yerinden oynadı.

– Burada gazinolarda yükseliyor o zaman

– Tabii. Nerede şimdi o gazino kültürü. Yenikapı’da Çakır’ın gazinosu vardı mesela. Sonra Çakıl oldu hani. Fahri beyin Maksim Gazinosu, Tokatlıyan Oteli’nin sahnesi, İstanbul Gazinosu, Recep Özgen’in Tepebaşı Gazinosu

BALIKÇI OSMAN

– Sinemaya da çok emek vermişsin ama?

– Verdim ya. Arap filmlerinin şarkılar söyledim önce. Leyla ile Mecnun geldi, onun şarkılarını Ümmü söylüyordu – ??? Ümmü Gülsüm. Arap Bülbülü var ya hani

– Hatırladım

– Ümmü’nün söylediklerini attılar yeni besteler yapıp bana okutturdular. Binbirinci Gece’de, Boz Aslan’da, Selahaddin Eyyübi ve Balıkçı Osman Bağdat’ta filmlerinin şarkılarını seslendirdim.

– Oynamadın mı hiç peki

– Oynadım. Kerem ile Aslı’da, Ana Yüreği’nde bir de Nasrettin Hoca Düğünde filmlerinde oynadım.

 

***Vefa:- Tarkan gelmedi mi ziyarete?

– Gelmedi ama devamlı telefon açıyor. Sezen de öyle.

– Başka gelen gelmeyen?

– Bülent’le Gönül Yazar’a kızıyorum en çok. Tanyeli geldi dün sabah. Tatlıses hastaneye kaç defa kebap gönderdi.

***Paparazzi: – Bazen tekneye götürüp denize sokuyorlar beni

– Paparaziler görse çeker seni bikiniyle abla.

– Bak bende hiç selülit yok.

 

*** Sulama:– Söyle şu Feraye’ye begonvili fazla sulamasın, çiçek yerine yaprak basar sonra

– Kendin söyle abla. Dinlemiyor mu?

– Dinlemiyor. Ver kız şuradan hortumu. Gör nasıl sulanır toprak, çiçek

 ***Aşk:- Çok mu aşık oldun sen abla? – Ben olmadım. Bana oldular. Aşık da değil musallat oldular daha çok

– Hiç mi sevmedin peki?

– Sevdim. Bursa’da Mahir Kürklü’yü sevdim. Çocuktum.

 

Savaş Ay – TAKVİM

Erdal Beşikçioğlu: Hangisi iktidar olursa olsun…

Oyuncu Erdal Beşikçioğlu, yıllardır kullanılmayan Tatbikat Sahnesi’ni geçen sezon yeniden hayata geçirmişti. Kısa zamanda Ankara’nın en önemli sanat mekânlarından biri haline gelen Tatbikat Sahnesi, üç farklı oyun çıkarmayı da becerdi. Mezarsız Ölüler ve Marquis de Sade’ın ardından şimdi de Woyzeck Masalı, sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Beşikçioğlu, İstanbul’daki sürprizlerin de haberini veriyor.

Erdal Beşikçioğlu, sinema ve dizi çekimleri devam ederken bir taraftan da ‘Woyzeck Masalı’ için çalıştı. Altı ay sonunda ortaya çıkan eserin hemen her anıyla bizzat ilgilendi. Öyle ki eserde rol alan oyuncularından Berkan Şal, kuliste röportaj sırasında yanımıza gelerek “Abi makyajımı ne zaman yapacaksın” diye soruyordu! Beşikçioğlu, son eseri Woyzeck Masalı’nı, Devlet Tiyatroları’ndan emekli olmasını ve tiyatroya bakışını anlatıyor.

Woyzeck Masalı nasıl ortaya çıktı?

-İlk başta ‘Kuşlar’ diye bir müzikal hazırlamak istedik ama Türkiye’de aynı anda şarkı söyleyip dans edebilen ve oynayabilen oyuncu pek bulamadık. Ankara’da sahne sorunu da vardı. Kuşlar’ı İstanbul’da yapmak üzere şimdilik rafa kaldırdık. Bu arada Kuşlar’ın denemesini yapmamız gerekiyordu. Woyzeck oyununa yöneldik. Bunu müzikal bir altyapıyla uyarlayıp seyirciyle buluşturmaya karar verdik.

Nasıl bir oyun bu?

-Woyzeck aslında bir halk hikâyesi. Tamamlanmamış bir eser. Biz de kendimize göre kurguladık. Tom Waits tarafından da bir denemesi yapılmış. Bizimki rock müzikali. Genç bir çiftin toplum baskısıyla nasıl canavarlaştığını rock müzikaliyle anlatıyoruz.

Neden bu oyunu seçtiniz?

-Toplum baskısı, iktidar tarafından dikte edilir hale gelmiş durumda. Üç çocuk, kürtaj, kadın cinayetleri… Bunlar bireysel ya da toplumsal durumlar değil. Bir kışkırtmayla oluşan bir durum ki bu kışkırtmayı ateşleyeni de biliyoruz. Toplumun ahlak değerleri sorgulanmaya başladı. Bizimkisi, bu kuralları koyanların ne kadar ahlaklı olduklarını sorgulayan bir oyun. Bu bağlamda zamanlaması iyi. Toplum baskısı olduğu sürece bu hikâyeler hep yaşanacaktır.

Oyunun çok izleyici çekeceğini düşünüyor musunuz?

-Sözcükleri müzikal olarak dinlemek kolay iş değil. Halkın alışık olduğu ritimle de yapmıyoruz üstelik. Biraz da protest bir şekilde rock müzikle yapıyoruz. Bu iş büyüklerimizi rahatsız eder. Ama 16 yaşındaki insanları rahatsız etmez. Benim hedefim iki saniyede bir geçen algı biçimini yakalayabilmek. Yoksa umurumda değil 45 yaşındakinin ne anladığı ya da anlamadığı. Ben burada 16 yaşındakini anlamaya çalışıyorum. O, dünyayı yeni algılamaya başlamışken ben onun estetik anlayışına bir parça katkıda bulunmak istiyorum.

İSTEYENE HER YER SAHNE

Neden Devlet Tiyatroları’ndan emekli oluyorsunuz?

-Bu kafanın, sanat üzerindeki kontrol mekanizmasının değişmesi gerekiyor. Ben DT’de oyun koymak istedim. Bana “Kostümler nasıl olacak” diye sordular. Ne ilgisi var şimdi? O kurumu yönetmeye hangi insan gelirse gelsin öyle bir endişeyle görevine devam edecekse orada hâlâ tiyatro yapmanın manası yok. Geçmiş günlerin hatırına emekliliğim gelene kadar ordayım. 16 Şubat’ta emekliyim.

Özel tiyatroların baskı altında olduğunu düşünüyor musunuz?

-Bu mesleği seven insanlar, sahneye çıkmak için beş kuruş almadan bu sevdanın peşinde koşmaya devam edecek. Sen sahne yapmasan bile o, bu sevdanın peşinde koşar. Dünyanın her köşesi bir sahnedir. O sahneyi yarattığın sürece anlatacak bir hikâyen vardır. O hikâyeyi anlatmana kimse engel olamaz.

TATBİKAT, İSTANBUL’A GELİYOR

Efsane oyununuz ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni bu sene de İstanbul’da oynayacak mısınız?

-Tatbikat Sahnesi’ni İstanbul’da da açıyoruz. Etiler’de Melodi Pasajı’nın olduğu yerdeki sinemayı sahne yapıyoruz. Mart ayından itibaren ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni hem burada hem İstanbul’da oynayacağım. Buradan ‘Mezarsız Ölüler’, ‘Woyzeck Masalı’ ve ‘Marquis de Sade’ı da götüreceğiz.

Bir Delinin Hatıra Defteri bilet bulunamadığı için çok şikâyet alıyordu. İstanbul’da bilet fiyatları ne kadar olacak?

– DT’de 10 liradan satılan bilet karaborsada 80-90-100 liradan satılıyordu. Buna engel olamadık. Bu durumda karaborsada neyse ister istemez o olacak.

‘SEYİRCİ BUNU ANLAR MI’ DİYE DÜŞÜNEMEZSİN

Ben muhalif bir adamım. Hangi parti iktidar gelirse gelsin muhalefetim devam eder. Çünkü ben halkın tarafındayım. Halkla birlikte nefes alıyorum. Sanatçı dediğin halkla beraber doğru nefes alabilen insandır.

Bugün AKP vardır, yarın CHP geldiğinde de bu eleştiriler devam edecektir. Bazı siyasi partiler bunun olgunluğunu taşır bazıları taşımaz. Bazılarıyla mücadele etmek zorunda kalırsınız, bazıları da yaptığınız eleştiriyi dinler.

Klasik düzende bir hikâye anlatmak değil bizim derdimiz. Seyirciye bir mesaj geçsin derdinde olmadık hiç. Amacımız olabildiğince çok insanı o oyunun içindeki ruh durumuna sokabilmek.

Diyarbakır’da tiyatro yaptığım zaman bu yoldan gittik. Shakespeare oynadık. Macbeth oynadık. “Seyirci anlar mı” diye hiç düşünmedik. Biz bir dünya kurduk. Öykü anlatmak istedik; o öyküyü onlarla birlikte yaşamak istedik. Biz gittikten sonra tuhaf tuhaf oyunlar oynanmaya başladı. İnsanları güldürmek, sözü anlatmak üzerine oyunlar oynanmaya başladı. Gişe düştü.

Karşı taraftaki insanı “Anlamaz bu tiyatroyu” diyerek yargılamamak lazım. Eskiden televizyon yoktu. Şimdi her üç saniyede bir değişen görüntüler, klipler var. İnsanlar bunların üzerinden hayatı anlamaya çalışıyorlar.

Haşim Kılıç 07.02.2015

HÜRRİYET

Erdal Beşikçioğlu: Hangisi iktidar olursa olsun…

Oyuncu Erdal Beşikçioğlu, yıllardır kullanılmayan Tatbikat Sahnesi’ni geçen sezon yeniden hayata geçirmişti. Kısa zamanda Ankara’nın en önemli sanat mekânlarından biri haline gelen Tatbikat Sahnesi, üç farklı oyun çıkarmayı da becerdi. Mezarsız Ölüler ve Marquis de Sade’ın ardından şimdi de Woyzeck Masalı, sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Beşikçioğlu, İstanbul’daki sürprizlerin de haberini veriyor.

Erdal Beşikçioğlu, sinema ve dizi çekimleri devam ederken bir taraftan da ‘Woyzeck Masalı’ için çalıştı. Altı ay sonunda ortaya çıkan eserin hemen her anıyla bizzat ilgilendi. Öyle ki eserde rol alan oyuncularından Berkan Şal, kuliste röportaj sırasında yanımıza gelerek “Abi makyajımı ne zaman yapacaksın” diye soruyordu! Beşikçioğlu, son eseri Woyzeck Masalı’nı, Devlet Tiyatroları’ndan emekli olmasını ve tiyatroya bakışını anlatıyor.

Woyzeck Masalı nasıl ortaya çıktı?

-İlk başta ‘Kuşlar’ diye bir müzikal hazırlamak istedik ama Türkiye’de aynı anda şarkı söyleyip dans edebilen ve oynayabilen oyuncu pek bulamadık. Ankara’da sahne sorunu da vardı. Kuşlar’ı İstanbul’da yapmak üzere şimdilik rafa kaldırdık. Bu arada Kuşlar’ın denemesini yapmamız gerekiyordu. Woyzeck oyununa yöneldik. Bunu müzikal bir altyapıyla uyarlayıp seyirciyle buluşturmaya karar verdik.

Nasıl bir oyun bu?

-Woyzeck aslında bir halk hikâyesi. Tamamlanmamış bir eser. Biz de kendimize göre kurguladık. Tom Waits tarafından da bir denemesi yapılmış. Bizimki rock müzikali. Genç bir çiftin toplum baskısıyla nasıl canavarlaştığını rock müzikaliyle anlatıyoruz.

Neden bu oyunu seçtiniz?

-Toplum baskısı, iktidar tarafından dikte edilir hale gelmiş durumda. Üç çocuk, kürtaj, kadın cinayetleri… Bunlar bireysel ya da toplumsal durumlar değil. Bir kışkırtmayla oluşan bir durum ki bu kışkırtmayı ateşleyeni de biliyoruz. Toplumun ahlak değerleri sorgulanmaya başladı. Bizimkisi, bu kuralları koyanların ne kadar ahlaklı olduklarını sorgulayan bir oyun. Bu bağlamda zamanlaması iyi. Toplum baskısı olduğu sürece bu hikâyeler hep yaşanacaktır.

Oyunun çok izleyici çekeceğini düşünüyor musunuz?

-Sözcükleri müzikal olarak dinlemek kolay iş değil. Halkın alışık olduğu ritimle de yapmıyoruz üstelik. Biraz da protest bir şekilde rock müzikle yapıyoruz. Bu iş büyüklerimizi rahatsız eder. Ama 16 yaşındaki insanları rahatsız etmez. Benim hedefim iki saniyede bir geçen algı biçimini yakalayabilmek. Yoksa umurumda değil 45 yaşındakinin ne anladığı ya da anlamadığı. Ben burada 16 yaşındakini anlamaya çalışıyorum. O, dünyayı yeni algılamaya başlamışken ben onun estetik anlayışına bir parça katkıda bulunmak istiyorum.

İSTEYENE HER YER SAHNE

Neden Devlet Tiyatroları’ndan emekli oluyorsunuz?

-Bu kafanın, sanat üzerindeki kontrol mekanizmasının değişmesi gerekiyor. Ben DT’de oyun koymak istedim. Bana “Kostümler nasıl olacak” diye sordular. Ne ilgisi var şimdi? O kurumu yönetmeye hangi insan gelirse gelsin öyle bir endişeyle görevine devam edecekse orada hâlâ tiyatro yapmanın manası yok. Geçmiş günlerin hatırına emekliliğim gelene kadar ordayım. 16 Şubat’ta emekliyim.

Özel tiyatroların baskı altında olduğunu düşünüyor musunuz?

-Bu mesleği seven insanlar, sahneye çıkmak için beş kuruş almadan bu sevdanın peşinde koşmaya devam edecek. Sen sahne yapmasan bile o, bu sevdanın peşinde koşar. Dünyanın her köşesi bir sahnedir. O sahneyi yarattığın sürece anlatacak bir hikâyen vardır. O hikâyeyi anlatmana kimse engel olamaz.

TATBİKAT, İSTANBUL’A GELİYOR

Efsane oyununuz ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni bu sene de İstanbul’da oynayacak mısınız?

-Tatbikat Sahnesi’ni İstanbul’da da açıyoruz. Etiler’de Melodi Pasajı’nın olduğu yerdeki sinemayı sahne yapıyoruz. Mart ayından itibaren ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni hem burada hem İstanbul’da oynayacağım. Buradan ‘Mezarsız Ölüler’, ‘Woyzeck Masalı’ ve ‘Marquis de Sade’ı da götüreceğiz.

Bir Delinin Hatıra Defteri bilet bulunamadığı için çok şikâyet alıyordu. İstanbul’da bilet fiyatları ne kadar olacak?

– DT’de 10 liradan satılan bilet karaborsada 80-90-100 liradan satılıyordu. Buna engel olamadık. Bu durumda karaborsada neyse ister istemez o olacak.

‘SEYİRCİ BUNU ANLAR MI’ DİYE DÜŞÜNEMEZSİN

Ben muhalif bir adamım. Hangi parti iktidar gelirse gelsin muhalefetim devam eder. Çünkü ben halkın tarafındayım. Halkla birlikte nefes alıyorum. Sanatçı dediğin halkla beraber doğru nefes alabilen insandır.

Bugün AKP vardır, yarın CHP geldiğinde de bu eleştiriler devam edecektir. Bazı siyasi partiler bunun olgunluğunu taşır bazıları taşımaz. Bazılarıyla mücadele etmek zorunda kalırsınız, bazıları da yaptığınız eleştiriyi dinler.

Klasik düzende bir hikâye anlatmak değil bizim derdimiz. Seyirciye bir mesaj geçsin derdinde olmadık hiç. Amacımız olabildiğince çok insanı o oyunun içindeki ruh durumuna sokabilmek.

Diyarbakır’da tiyatro yaptığım zaman bu yoldan gittik. Shakespeare oynadık. Macbeth oynadık. “Seyirci anlar mı” diye hiç düşünmedik. Biz bir dünya kurduk. Öykü anlatmak istedik; o öyküyü onlarla birlikte yaşamak istedik. Biz gittikten sonra tuhaf tuhaf oyunlar oynanmaya başladı. İnsanları güldürmek, sözü anlatmak üzerine oyunlar oynanmaya başladı. Gişe düştü.

Karşı taraftaki insanı “Anlamaz bu tiyatroyu” diyerek yargılamamak lazım. Eskiden televizyon yoktu. Şimdi her üç saniyede bir değişen görüntüler, klipler var. İnsanlar bunların üzerinden hayatı anlamaya çalışıyorlar.

Haşim Kılıç 07.02.2015

HÜRRİYET

Hayko Bağdat: Etyen Abi hep sağcı bir adamdı, soldan nefret ederdi

0
Hayko Bağdat: Etyen Abi hep sağcı bir adamdı

“Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı değil, ‘salyangoz olmayı’ anlattığı ‘Salyangoz’ adlı kitabı kısa süre önce çıkan Hayko Bağdat, “Başımıza gelebilecek herhangi bir adaletsizlik karşısında kapısını çalacağımız bir tane devlet kurumu yok. HSYK, MİT, polis, adliye, savcı… Parsellenmiş, parçalanmış ve vatandaşın hiçbir anlamda umudu kalmadığı adalete, eşitliğe, hakkını arayabileceğine hiçbir umudunun kalmadığı bir dönemden geçiyoruz” diyor.

Ben sizi ilk CNN Türk’te bir programda tanıdım. Hrant Dink öldürüldükten sonraydı. Şöyle düşünmüştüm açıkçası “Şimdi olsa böyle düşünür mü?” Evet milliyetçiliğe karşı, ben de karşıyım. Ama sizin yaptığınız da aslında bir nevi milliyetçilik değil mi?

Ben değil diye düşünüyorum. Böyle bir soru gelince refleks olarak savunma içindeyim. Ama samimiyetle de değil. Bu topraktaki bütün kimlikler yaralı. Alevi, Kürt, LGBT, kadın, Ermeni, Hristiyan, misyoner, ateist, muhafazakar… Hepsinde bir yara var. Bütün bu kimlikleri yaralayan cinayetler, katliamlar, baskı, ırkçılık adaletle sonuçlanmadı. Mesela Alevileri konuşalım. Madımak’ta benzin döküp yaktılar insanları. Ve arkasında adalet yok. Bir Alevi bugün hayata Madımak Oteli’nin camından bakıyor. Ona katilinin eşkalini tarif et deseler, çizdiği robot resim Sünni Müslümana benziyor. Sakallı, çarşaflı. Beyaz Toroslara bindirilmiş Kürtlere, annesinin yanından koparılmış ve işkenceyle öldürülmüş binlerce çocuğa katilin kimdir senin desem Türk’e benzetiyor. Anlatabiliyor muyum? Buna soykırıma uğramış Ermeni’yi koy, sokakta öldürülmüş seks işçisini koy, namus cinayeti adı altında öldürülmüş kadını koy. Hepsinin katili hepimize benziyor. Hepimiz biraz katiliz bu anlamda. Hepimizin suretleri birilerinin katilleri. Dolayısıyla ben kendi kimliğimle ortaya koyduğum sorunları Ermeni meselesi olarak görmüyorum.

Ama Twitter’da da hep Ermeni olmak üstünden espri yapıyorsunuz.

Yok, geçti o artık. Bunun üzerine inşa edilmiş bir algı var. Ermeni dediğin zaman tınlayan ses beni bile rahatsız ediyor bazen.

Ne önemi var ki bunun?

Ama böyle. Çocuklarımızı, birbirimizin çocuklarının katili haline getiren ideoloji var. Kimliklerimizi katil ilan etmektense içinde doğduğumuz kültürü, dini, mezhebi birilerinin katili gibi algılanmasından kendimizi kurtarmak için, çocuklarımızın üzerindeki kamburu almak için yapacağımız tek şey var. Hepimizin ortaklaşıp “Abi katil şudur” diyebileceğimiz ortak meseleler olması lazım.

Ama bu ortak meseleler için kökümüzün nereden geldiğinin ya da ırkımızın bir önemi yok.

Ben de bunu söylüyorum işte. Buraya getirmeye çalışıyorum insanları. Osmanbey’in ortasında bir gazeteci bütün devlet kurumlarının bilgisi ve katkısıyla öldürülüyorsa ve bunun peşine düşüyorsan bu Ermeni meselesi olmaz ki. Roboski’de 34 insanı savaş uçağı bombalıyorsa, Başbakan da “Biz yukarıdan Ahmet’i, Mehmet’i ayırt edemiyoruz” diyorsa… Aşağıdan baktığında katili görüyoruz biz. Katile katil diyebileceğimiz, katilin hafifletici sebeplerine aşık olmadığımız, katilin cinayeti işlemesindeki sebepleri anlamaya çalışmadığımız, ona empati kurmadığımız bir ortak kültür lazım bize. Mesela şimdi Ezidiler var Işid’ten kaçan. Korkunç fotoğraflar var, 4 yaşındaki çocuk kardeşini taşıyor. 2014 yılı insanlığın geldiği en medeni dönemde çöllerde susuzluktan ölmüş insanlar var. 1915 böyle bir şeydi. Yüzde 90’ı kadın ve çocuktu. Biz bunu film olarak seyretseydik eğer oradaki kadın ve çocuğun kurtulmasını isterdik. Ne oldu bize de onları dipçikle çöle itenleri tuttuk? Ne oldu da Roboski’de savaş uçağındaki “logoyu” tuttuk? Ne oldu Sivas’ta benzin dökenlerle empati kurduk. Ne oldu da namus adına çocuğunun gözü önünde 17 yerinden bıçaklanmış kadının kocasının hafifletici sebeplerini gazetelere manşet ettik? Herkes kendi yaralı olduğu yerden anlatıyor. Ben de diyorum ki hepimiz yaralı olduğumuz yerlerden tanışıyoruz zaten. Aynı şeyi söyleyebiliriz. Şimdi burada Ermeni meselesini gündeme getirmek vatana hizmettir. Bir havuzdur bu. Hep beraber oraya yığalım dertlerimizi. İnsanın vicdanı varsa bu kötü olan diyeceğiz işte. Bu havuza giren herkesin sonu kötü olmuş yani. Buna ulaşmaya çalışıyorum fakat şunu da söyleyeyim, eskiden bir Ermeni lazım olurdu. Medyaya, panele…

Evet, ben de okumuştum. Sizi arayıp bir Ermeni lazım deniyormuş…

Ben şimdi ulusal bir gazetede çalışıyorum, ulusal televizyonlara çıkıyorum. Lazım olmadıkça Ermenilikten bahsetmeyi ayıp buluyorum. Lazım olmadıkça bana Ermeniliğin hatırlatılmasını da ırkçılık olarak görüyorum. Hani bu benim tercih ettiğim bir şey değil de aslında o, o zamanların içerisindeki algıda bir Ermeni sandalyesine ihtiyaç olduğu…

Ama o sandalyeyi siz kendi kendinize yaratmadınız mı?

Başka şansım yok. Sen daha iyi bilirsin medyada programcı konuk bulmak için telefon rehberleri vardır. Orada ‘Ermeni’ diye klasör var. Toplasan 5 kişi. Dolayısıyla sistem seni oradan kabul ediyor. Bunu kırmak için ben çok mücadele verdim. Şimdi de başardım. Twitter’daki espiri düzeyi de…

Ben “denize girmeyin…” ile başlayan tweet’e çok gülmüştüm.

Bir sürü buna benzer var. “Kılıçdaroğlu 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkacağı zaman ben de İzmir’den denize döküleyim” diyorum. Ya da Ağrı için BDP ve AKP çekişip bir türlü belediye başkanı bulamadıkları zaman “Arkadaşlar karar veremediyseniz biz de talibiz” diyorum. Niye biliyor musun? Çünkü bunlar sanal durumlar. Kimliğine yapıştırılmış ve seni her daim tehdit unsuru yapan öğe haline getiren sanal durumlar. Çok komik değil mi? Ben her sabah kalkıp bu ülkeye nasıl bir hainlik yaparım diye üniformamı giyip sokağa çıkıp köşe başında pusu kuran insan gibi algılanıyorum. Dolayısıyla bunların mizahını yapıyorum ben. Çünkü ben her gün de öyle yaşamıyorum ki hayatımı. Bazen de çok komik. Bütün bunlara karşı mizah iyi bir üslup. Ruhban okulu esprisini hep yapıyorum. Dindar olduğum için falan değil ateistim. Üstelik yarı Rum’umdur. Annem Rumdur. Fakat şimdi 200-300 bin insan ruhban okulu açılsın istiyor.

Ben sizin annenizin kökenlerini niye bileyim mesela? Çok saçma değil mi? Anlatabiliyor muyum?

Çok iyi anlıyorum.

Hayko Bağdat diye bir adam var. Entelektüel bir köşe yazarı. Onun kökenlerinden bana ne? Niye ben onun Ermeni olduğunu, annesinin Rum olduğunu, babasının aslında Ermeni olduğunu niye biliyorum. Niye bütün bu bilgiler bende var mesela?

Çok doğru. Ben bir olay yaşadım mesela. Fransız Yahudi bir arkadaşımla İskoç kimliğinden bir arkadaşımı tanıştırdım bizim evde. Ve tanıştırırken dedim ki “David, İngiltere’dendir ama İskoç’tur. Stefan, Fransa’dandır ama Yahudi’dir”. Niye söyledim bilmiyorum. Belki o empatiyi daha iyi kurarlar zannettim. Döndü bir tanesi dedi ki “Çükümün boyunu da söyle istersen”. Orada fark ettim ki bu medeni dünyada çok ayıp. Bu sorgulanmaz. Türkiye gibi bir ülkede ben icat ettim. Ben durmadan etnik kökenlerden bahsediyorum dersem bana haksızlık olur. Daha iki gün önce Kılıçdaroğlu’na meydanlarda ‘Alevi olduğunu söylesene’ denilen, Demirtaş’a ‘Zaza olduğunu söylesene’ denilen bir seçim dönemi geçirdik biz.

Ne hissettiniz o söylendiğinde?

İlk defa duymuyorum elbette.

İkinci oldu değil mi?

Yok sadece Erdoğan’dan değil. Hayatta ilk defa duymuyorum. Taksici nerelisin diye sorduğunda, İstanbulluyum dediğinde, ısrar edip etnik kökenini sorduğunda, Ermeni’yim dediğinde ‘Estağfurullah’ cevabını çok duymuşumdur. Bu bir kalıp. Erdoğan orada bu mirastan, bu algıdan gelen bir hayatı olduğunun işaretini veriyor. İlk defa duymuyorum. Şuna daha çok kızgınım. Meslektaşlarımız sayfalarca yazı yazarak “Bir dakika kardeşim o öyle demek istemedi” şeklinde siyasetçilerin ağzından çıkanları temizlemeye çalıştılar. Erdoğan gibi birinin binlerce mecrası var ya ertesi gün çıkar der ki “Siz benden böyle bir şey bekler misiniz? Orada ben şunu demek istedim. Hatta kırılan varsa…” Niye demedin o zaman? Delikanlı çünkü gerçekten öyle söyledi. Düzeltmedi. Gazetecinin mesleği de tırnak içerisinde bu ülkede sabah çocuğunu okula gönderen insanların hayatını zorlaştıran bir cümleyi sarf etmiş. Ermenilerin yani. Başbakan’ın sözünü temizlemeye çalışmak mı? Ona kızdım. Onun arkasından ona biyad eden kültüre de… Benim hayatımı riske edecek tehlikeli gidişata dur demektense onu temizlemeye çalışan ve gazeteciyim diyenlere kızdım. Yoksa Erdoğan’a kızmadım. Erdoğan’ın neyi niye söylediğini iyi biliyorum ben bu anlamda.

Sizi Gezi olayları sırasında MİT ajanı olmakla suçladılar. Taraf’ta yazıyorsunuz diye cemaatçi diyorlar. Taraf hakikaten cemaatin gazetesi mi?

İlk önce Gezi’yi söyleyeyim o önemli. Şimdi Başbakan’ın Gezi temsilcileriyle görüşmek üzere tespit ettiği heyet içerisinde benim de adım geçti. Bunda Taksim Dayanışması da vardı. Çarşı da vardı. Bir sürü insan vardı. Ve biz o görüşme için dayanışmadan Mücella Hanım’la (Yapıcı) telefonda konuşup “Gidelim mi? Gitmeyelim mi? Gidersek ne söyleyelim?” dediğimiz bir dönemde sabah saat 6 gibi Taksim’e müdahale edildiği haberi geldi. Biz de kalktık her müdahalede yaptığımız gibi arkadaşlarımla beraber Taksim’e geldik. Ve Taksim’e geldiğimizde AKM’nin açıldığı yerde ben öne koşarak avukat Can Tayfun ve diğerlerinin yanına giderek onlara destek olmaya karar verdim. Şimdi buraya gitme kararı vermenin birkaç motivasyonu olabilir. Bir tanesi gerçekten sorumluluk almışsındır. O sözcü olan arkadaşlarıma destek olmak istedim. Başbakan’ın toplantısına çağrıldığım için kendimi bir şey zannetmiş olabilirim.

Daha toplantıya gitmemişsiniz…

Daha gitmemişiz. Yani o şeyin oradaki biraz sonra oluşacak şiddete mani olacağına kendimi bir şey zannetmiş olabilirim. Tam tersine zaten solcu olduğum için, eylemlerde her tarafa gittiğim için hepsi olabilir. Orada korkunç bir müdahale başladı. Ve bir grup insanla polis karşı karşıya geldi. Karşılıklı taş atma, gaz atma başladı. Dayanışma’daki arkadaşlarla Dayanışma’nın megafonundan polisin biraz arkasından çekilecek barikat oluşturma kararı verildi. O oradan söylenmeye başladı. Amaç karşı karşıya gelecek grupların arasına 5 metre mesafe koymak. Fakat polis bir araç getirmiş. Bas bas bağırıyordu. O kadar çok yüksek ses çıkarıyordu ki sürekli bir şeyler söylüyordu insanlara. Megafonun sesi duyulmamaya başlandı. Ve bir adam Toma’nın altına yattı. Kafasını da tekerleğin içine koydu. Toma çalışıyordu o sırada. Tomayı kullanan şoförün adamı görüp görmediğini bilmiyorum. Birileri çekmeye çalıştı. Birileri mani oldu. O sırada megafon benim elimdeydi. O yaptığımız anonsun aynısını polisin megafonundan söyledim. 10 metre geride barikat kuralım gibi bir şeyler söyledim. Korktum. Herif ezilecek diye koydum. Aynı şey yine olsa yine yaparım. Çok insani bir meziyet. Ama o aletleri kullanmayı bilmeyecek kadar amatör olan birinin orada olması kötü olabilir. Tam tersine o adamın hayatı kurtulmuş olabilir. Uyduruyorum şu an da kendime iyi bir şey söylemek için… En nihayetinde Gezi’de direnen çocukların moralini bozan bir şey oldu. Özür diledim. Ama hal bu. Hani istediğin kadar zorla mitçilik polisçilik gibi bir şey çıkmıyor. Bütün samimiyetimle anlatıyorum meseleyi. Sonrasında tabi şehir efsaneleri… Tomaya binmişim de Taksim Meydanı’nda tur atmışım… Bunlar şehir efsaneleri. Hemen birkaç gün sonra Enver Aysever’in programına çıktım ve anlattım. Ve böyle anlattım gerçekten. Kendime methiye yapmış gibi olmayayım ama ben her şeyi samimiyetle anlatıyorum. Yani arkada ikinci bir kaset olduğu için değil. Şimdi buna “Yuh sana” da diyebilirisin, “E anladım be abi” de diyebilirsin, “Bravo sana” da diyebilirsin.

Sonra toplantıya gittiniz mi?

Hayır. O günkü müdahalelerden sonra birkaç insanın gözü çıktı Taksim’de. Zaten Başbakan eylemcilerle yapacağı ilk toplantıda pazarlık eder gibi bir duruma düşmemek için kendi emir vererek o vahşeti yaşattı o gün. Dayanışma’dan arkadaşlar valiyle konuşurken ben de valiyle konuştum. Vali öbür kulaktan bakanlarla konuşuyordu zaten. Kararı Başbakan vermişti ki kendisi de söylüyordu. İnsanların gözünün çıkarıldığı bir yerde akşam neyi konuşacağız Başbakan’la. Zaten o toplantıların bir sonuç vermediği, o toplantılara katılanların tutuklandığı, daha sonra çıplak arandığı bir tablo çıktı karşımıza. Dolayısıyla ilk başlarda temas kurmak, görüşmek herkesin niyetiydi. Dayanışma’nın da taleplerinden bir tanesi buydu. Fakat bu mecrada oradan yürümedi. Tam tersine Başbakan oraları tüketmek için kullandı buraları. İkinci bir şey daha vardı.

Taraf… Size diyorlar ki “Aslında Hayko Bağdat cemaatin yazarıdır…”

Yani cemaatçi olmam için bir süreç lazım. İlk önce Müslüman olmam gerek. Sonra Sünni olmak. Onun bir tarikatını seçmem gerek. Milli Güvenlik Kurulu kararıyla bu ülkenin vatandaşlarından bir bölümünü vatan haini ilan edildiği takdirde, devletin nasıl çalıştığını ben biliyorum. Yani o vatan hainlerine alınacak tedbirler içerinde askeri istihbaratın, polisin, jandarmanın, bekçinin, bağlı medyanın, bağlı televizyonun insanların her yaptığını biliyorum. Bundan bir önceki MGK kararında Ermeniler ve misyonerler vatan haini ilan edildiğinde Malatya’da gırtlaklarını kestiler insanların. Hepimiz biliyoruz ki devlet yaptı bunu. Hrant Dink öldürüldü. Rahip Santoro öldürüldü. Daha öncesinde şeriatçılar, Kürtler, bölücüler, Ermeniler… İşte o Beyaz Toroslara insanların bindirilmesi hep bu kararlar doğrultusundaydı. Devletin kime yaptığına bakma, ne yaptığına bak. Hepimizin hemfikir olduğu o büyük günahlarının hesabını soralım, konuşalım. Bunların bir kısmını ben ellerimle pankartlarını taşıdım Hrant Dink duruşmalarından önce. Cemaate bağlı olduğu varsayılan bürokratların, savcıların, polis şeflerinin, istihbaratçıların…

Pankart derken?..

Yani soruşturulsun bu herifler diye. Şimdi bir öcü gösteriliyor bize ve devlet olağanüstü yetkiler elde ediyor. Polis yasası, MİT yasası, basına karşı yasalar… Ne yapacak, insanların okullarını kapatacak. O kurumlara giden çocukları hayatının sonuna kadar sakıncalı piyade ilan edecek. Medyalarına büyük baskı yapacak, kanallarını kapatacak. İşte MİT yasasıyla herkesin telefonunu dinleyecek. Bunu sadece cemaate mi yapacak bu devlet. Devrimci basın, Alevi basını güven içinde midir? Dolayısıyla benim etik olarak karşı çıktığım şey, bir toplumsal kesimi külliyen hain ilan ederek buradan ceberrutlaşan devletin zulmüne karşı çıkmaktır. Benimle ne ilgim olabilir cemaatle. Hangi moral, motivasyonlar, hangi maddi ilişkiler? Ben hayatımda beş kuruş para kazanmadım medyadan. Şimdi bir programa başladım evet, cemaatin kanalında. Bugün TV’de. 3-5 bir şey verecekler bana ayda. Benim zar zor aldığım bir yazlığım vardı, onu satıyorum şu anda. Kaç tane mecra var Türkiye’de benim gibi bir adamın yazıp konuşabileceği? Taraf Gazetesi, Bugün TV. Şuna bakıyorum ben, o tv’sine gittiğimde, bu tv’sine gittiğimde, Doğan Medya’nın CNN’ine çıktığımda, cemaatin Bugün TV’sinde konuştuğumda da aynı şeyi söylüyorum.

Biz her şeyin önüne bir şey koyuyoruz. Cemaat bilmem nesi, Kürt bilmem nesi…

Zaten ben Kürt halkının haklarını savunduğumda PKK’lıydım. Gezi’de iki tane Mustafa Kemal gördükleri zaman ulusalcıydım. Kemalistlere yaranıyordum. Şimdi ise cemaatin bilmem nesiyim. Hadi bir mecrada gidip yorumlarımı yaptığımda bilmem neci olmayacağım bir mecra söyleyin bana.

“Yetmez ama evetçiydiniz” değil mi? Pişman mısınız?

Hayır.

Bir de “Yetmez ama evet”in isim babası siz misiniz?

Ben buldum, evet. Gerçi Şenol Karakaş var. O da ben buldum diye iddia ediyor. Aramızda tatlı bir kavga var şu anda! Artık onu bulmak iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmiyorum ama. Şunu söyleyeyim hangi taraf bizdendi? O referandum orada bize sunulan 15-16 maddeyle ilgili değildi. Kim kimden daha çok korkuyorsa ondan uzaklaştı. Yani sağcı, muhafazakar, devletçi bir iktidar var. Ve bunlar eski devletten şikayet ediyorlar. Bu eski devletin zulmünden daha çok canı yanmış olanlar, eski devletinde savunduğu ‘Hayır’a mesafeli durdular. “Ya bir dakika bunlar sağcı heriflerdir, bunlar muhafazakardır, bunlar iki gün sonra devleti ele geçirirler. Bu muhafazakarlarıyla cumhuriyete saldırırlar” korkuları olanlar ‘Evet’e uzak durdu. İçerisinde bir tane ölçü vardı. Sivil siyaset medeniyettir. Sivil siyasetle kavga edebilirsin. Sivil siyasete karşı Türkiye’deki en büyük eylem olan Gezi’deki gibi 4 milyon insan sokağa çıkabilirsin. Fakat derin devletin, katillerin karşısında biraz daha korkarsın. Şimdi tanka karşı sokağa çıktığımız gibi aynı şekilde tomaya karşı sokağa çıkıyoruz. Bir şey değişmedi ki benim hayatımda. Ne olacaktı da orası ideal olacaktı ki zaten. Zaten böyle oluyor Türkiye’de bu işler. ‘Evet’ deyip de, iktidarın dümen suyuna gidip de orada o az önce kızdığım arkadaşlar gibi ben köşe kapmaca oynamaya çalışmadım ki herhangi bir gazetede, şurada burada. Karşındaki bir kötü. Devleti ele geçirdiği anda hepsi kötü. Hayır da kötüydü evet de kötüydü. Bunların karşısında her zaman senin pozisyonun aynı. Roboski eyleminde, 24 Nisan soykırımında ya da aklına ne geliyorsa orada buradayım hala hayatımda bir şey değişmedi.

Ama ‘evet’ dediğiniz her şey bir daha değişti. HSYK’nın yapısı değişti.

Çünkü o devleti eskilerden arındırmak için daha medeni olan öneri bugün yeni devlete sahip olmak için fazla large geliyor. Burada geriye dönen iktidarın kendisi, biz değiliz ki. Elbette devletin vesayeti sivil siyasetten elini çekmeliydi. Fakat sivil siyasette elini uzatmaması gereken her yere elini uzattı. Bir tane bağımsız kurum yok. Yani seni şimdi gözaltına alsalar, şurada konuşacağız hemen “kimi polis almış, hangi savcıya götürmüş, hangi cezaevi müdürü…” Başımıza gelebilecek herhangi bir adaletsizlik karşısında kapısını çalacağımız bir tane devlet kurumu yok. HSYK, TRT, MİT, polis, adliye, savcı… Köşe kapmaca. Parsellenmiş, parçalanmış ve vatandaşın hiçbir anlamda umudu kalmadığı adalete, eşitliğe, hakkını arayabileceğine hiçbir umudunun kalmadığı bir dönemden geçiyoruz. Ne yapacağız? Mücadele edeceğiz.

Yorulmadınız mı?

Yorulmadın mı derken bitmedi ki dert ne yapalım? Daha romantik bir cevap vereyim. Hayat Hollywood filmi gibi değil. Yani filmin başında iyiler belli, kötüler belli, suç ortada. Sonunda iyiler kötüleri alt edecek. Bruce Willis yürürken kötü adamların binası havaya uçmuş olacak. Hayat böyle bir şey değil. Ne olacakta biz tamam artık diyeceğiz bu ülkede? “Tamam artık bitti her şey, çoluğumuz, çocuğumuz güven altında” böyle bir şey yok. Hayat daha çok bir Fransız filmi gibi. Hani başı yok, kıçı yok!

Korumanız var mı?

Bir tane polis korumam var.

Eşiniz ürkmüyor mudur? “Çıkma Hayko yeter” gibi şeyler söylemiyor mu?

Annem söylüyor ama eşim söylemiyor.

Çok zor bir şey olsa gerek. Sizin gibi aktivist bir insanla aynı evde yaşamak da zor, aynı hayatı paylaşmak da zor. Ondan dinlemek isterdim ne hissettiğini…

Bana ne derse ben “Peki karıcım ben yarın sabahtan itibaren köşe yazmayayım, televizyona çıkmayayım, bu mücadelenin içerisinde yer almayayım”a ikna olacağım. Çok mümkün olan bir şey değil. O daha mantıklıca bakıp en azından bunun sohbetini yapmak, gerektiği kadar tedbirler almaya çalışmak üzerinden devam ediyor. Ama en iyi konuştuğum programdan, reyting alan programdan veya iddialı bir köşe yazısından sonra ilk telefon annemden gelir. Ağzıma eder!

Tebrik ederim diye aramıyor yani.

Olur mu öyle şey.

Öyle algıladım. Siz öyle bir giriş yapınca. “Oğlum seninle gurur duyuyorum” der sandım.

Haksız değil ama. Kitapta da hep anlatmaya çalıştım. Bu ülkede “bir şey olmaz” diyebilir miyiz hiçbirimiz hiçbirimize?

Gergin bir hayat ama. Ya da siz geriliyor musunuz?

Yok gerilmiyorum. Çünkü özellikle sosyal medyada bunu başardım ben. Ben ağır abi taklidi yapmıyorum. Ben o televizyonda gördüğümüz ve televizyona çıktığı için kendisini çok mühim sanan bir moda girmedim ki hiç. Ben aslında üniversite kantinlerinde konuşulana benzer üslupta yazıyor ve söylüyorum. Hiç ağır abi taklidi yapmadığım için, kendimi çok fazla bulunmaz görmediğim için hayatımı o alanda o kulvarda o sakinlikte yaşıyorum. Halı sahada maç yapıyorum. Okey oynuyorum. Akşam bira içip maç izliyorum. Hayatımda hiçbir şey değişmediki benim. Oradan birisi televizyona, gazetelere çok kabul edildiği için orada bir sorun var bence.

Ama bilinçaltınızda bir yerde hep tehdit unsuruyla yaşıyorsunuz. Yani bunu anlatmaya çalışıyorum. Bu gergin bir şey.

Gerginim de şimdi bunu söyleyerek zalimi sevindirmeyeyim!

Bence zalimler sevinmesin, üzülsün.

Çok komik bir şey var. Niye öldürüleyim ki ben? Ne yapıyorum mesela? Ne yapabilirim ben bu ülkeye? Sokaktaki herhangi birinin çoluğuna çocuğuna nasıl bir zarar verebilirim. Neyin peşindeyim ben? Neyi hak ediyorum ben? Niye beni koca koca insanlar tehdit etsin? Niye benim hayatımı zorlaştırsın. Çok saçma. Hiçbir anlamı yok, bu kötülük. Kötülüğün olduğu yerde onunla mantıklı bir tartışmaya giremezsin ki. Bu ülkede hep olan kötülük. Demin anlattığım kimlikler meselesinde olduğu gibi “bu kötüdür ulan” diyemediğimiz için kötüleşmiş hayatımız. Son dönem iktidarda benim gördüğüm en büyük tespit artık “kötüler”. Metin Lokumcu’nun gazdan öldüğü gün Erdoğan, Ruşen Çakır’a hak ettiğini ima etti. Roboski olduğunda Genelkurmay’a teşekkür etti. Bocaladı. Çünkü o ana kadar AKP devlet ile halk arasında dururdu. Oradan bir yerden gelen kurşunlardan “bize karşıda sıkılmıştır” derdi. Bizi de hedef almışlardır derdi. Ne zaman ki 15 yaşında bir çocuk öldürüldü; Berkin. Çıktı onun ölümü hak ettiğini ima etti. Cebinde misket varmış. Ve normalde muhafazakârlar, Müslümanlar dualarında o çocuğa yer vermesi gerekenler, onun annesine sabır dilemesi gerekenler yuhaladılar. 6 bin zeytin ağacı kestiler mesela. Gezi’de 8 çocuğu öldürdüler. Soma’da olanlar… Gerçek emekçi halk için taşeron, köle dediler. Kötülük var artık. Ve kötülüğün mutlaklaştığı bu durum karşısında fiili olarak sadece seni, beni değil hayatımızı, algımızı, sevgilimize dokunuşumuzu etkiliyor iklimdeki bu kötülük. Şimdi bununla mantıklı bir tartışma yapamazsın. Bunu karşısına koyabileceğin yegâne bir güç var elinde; iyilik. Bana bununla ilgili siyasi bir şey söyle. Ne oldu Soma’dan sonra?

Dışarıdan bir gözlem. Aleviler de sanki gittikçe asimile olup siliniyor. Galiba ibadethane özgürlüğünün verilmemesinin en kötü sonucundan biri bu asimile oluyorlar.

13 yıllık AKP iktidarının yarattığı en büyük sonuçlardan bir tanesi Alevi kimliğinin bu kadar tekrar farkına varılarak yaşanmaya başlanmasıdır. Tam tersine Sünni muhafazakâr bakış açısıyla yönetildiğimiz 12 yılın sonunda şu an en hak mücadelesi adına hevesli olan kesimlerden bir tanesi Aleviler haline geldi. Tam tersine yürüdü o iş.

Etyen Mahçupyan’ın başbakanlık danışmanı olmasında Ermeni diyasporasının hiç desteği oldu mu?

Ben diyasporayı filan çok bilmiyorum. Biz mahalle çocuklarıyız. Üstelik bir yerden gelmiş değil, tam tersine buradan gitmişiz. Yani buraların çocuklarıyız. Benim diyasporayla alakam yok. Senin dediğin diyaspora Arjantin’de yaşayan Yozgatlıdır, Paris’te yaşayan Kayserilidir. Dolayısıyla onların da bu travmayla başa çıkmak için geliştirdiği tüm yöntemler benim için anlaşılırdır. Ben Etyen abiyle bir tartışma yaşadım. Başka yerlerde de söyledim, burada da söyleyeyim Etyen abi hakkında fikrimi. Her zaman sağcı bir adamdı, her zaman devlete ve egemene yakın durarak onu etkilemeye çalışırdı. Her zaman soldan nefret ederdi. Refah Partisi’ne oy verirdi mesela, o kadar. Türkiye’nin hayırlı bir yere gideceğini ancak Türkiye’deki muhafazakârların ve Müslümanların dönüşümüyle olacağına inanırdı. Ve orada bir tutarsızlık yok. Fakat şöyle bir şey var. Bundan 10 sene sonrasında Türkiye’nin bütün bu yaşadıklarımıza rağmen daha iyi bir ülke olacağını, kafasındaki muhafazakârların dönüşümünün tamamlanacağını, hepimiz için daha iyi bir ülke olacağına çok inanıyor. Fakat o kadar âşık oldu ki o fikre, ‘Bir dakika, bu ne olacak’ diyen herkesi aşağılamaya ve itibarsızlaştırmaya başladı. Ve arada olanları da yol kazası saymaya başladı. Berkin’i, Hrant’ın potansiyel katilleriyle çalışan AKP hükümetini anlamaya başladı, egemeni anlamaya başladı. Dolayısıyla artık bizim kurduğumuz vicdan sofralarında, hak ve adalet arayışında o masadan kalkmasını rica ettim ben ondan. Hem o masada oturup hem de bunu yapamazsın çünkü. Eşyanın tabiatına aykırı. Tabii kalkası da vardı. Ben söyledim diye kalkmadı. Görevini yapıyor şu anda. Ama onun Ermeni olmasının ve bir başdanışman olmasının bana fazladan bir heyecan vermesinin hiçbir karşılığı yok. Ne karşılığı olabilir ki?

10 Kasım’da 9.05’te kalkıp saygı duruşunda bulundunuz mu?

Hayır. Ben Mustafa Kemal için bir sürü anlamlı şey söyleyebilirim. Bir sürü olumsuz şey de söyleyebilirim.

Ermeniler nefret mi ediyor Mustafa Kemal’den?

Hayır, tam tersine. Ermeniler laiklik ve eşit vatandaşlık ütopyasıyla kendini daha güvende hissediyor.

Niye bizde bu klişe bilgi var sizce?

Tek parti döneminde şurada, burada o Kemalist ideolojiyle bütün kimliklerin nasibini aldığı zulümlerden azınlıklarda çok fazla nasibini almıştır. Varlık vergisinden tut, 6-7 Eylül’ünden tut bütün o zihniyet. Yani millete fötr şapka giydirmeye çalışan bir ideoloji, bu ülkede zaten fötr şapka giyen herkesi kovdu memleketinden ya. Bu ülkenin kadim halkları nerede? Dünyada en az Hristiyan’ın yaşadığı Müslüman ülkeyiz biz. Senin laiklik projen ne oldu? Beğenmediğin İran, Suriye, Beyrut, Lübnan, Irak, Tunus, Fas, Mısır yüzde 10’lar falandır herhalde. 100 yıl önce 5’te 2 olan bu toprakların kadim halkları nereden gelmiş değil, medeniyeti burada olan. Dünyanın ilk kiliseleri burada. Dolayısıyla laiklik projesi, yani dinin devlete egemen olmaması, devletin dinsel anlamda kör olması, bütün vatandaşlarına eşit insan muamelesi yapması fikri bu ülkedeki azınlıkların varlığının silinmesine yol açtı. Kiliseleri ahır yapan Müslüman muhafazakâr siyaset değildi ki. Dolayısıyla bu çetrefilli bir soru. Tabii ki bu anlamda Ermeniler de halk kalıntısı olarak bugüne kadar gelse, Ermeniler aynı evde yaşayıp, aynı kararı alıp sabah ona göre görev yerlerine dağılmıyorlar. Sınıfsal anlamda Samatya’da tek odalı bir evde yaşayan Ermeni de var.

Siz milletvekili olmak istiyor musunuz?

Öyle ufak bir deneyim geçti ama şimdi şöyle düşünüyorum. Bunlar enstrümanlar ya benim için, vekillik de bir enstrüman. Tabii ki bunları yüzüne söylemek isterim ben insanların. Muhataplarına bir fiil, yazdıklarımı okuyordur belki ama yakasına yapışıp söylemek daha heyecanlı olur hepimize de iyi gelir üstelik. Ama 2 çocuk babası bir adamım ben şimdi. Bir aile kararı gerekir. Bu arada bir teklif de yok henüz. Kendi kendimize gelin güvey olacağımız bir durum da olmasın ama kolay bir şey değildir mutlaka o. Şey sıkıntısı vardır bir de. Buradan sonra hayatımı daim ettireceğim meslek nedir benim. Babadan kalma matbaacılık desen o potansiyelimin yarısını kaybettim o anlamda. Gazetecilik desen, dışarıdan bakanlar viskimi içerken tweet atıyorum zannediyorlar ama hiç öyle değil valla. Hani vekilin aynı zamanda bütün bu işleri yaparken, bütün bu mücadeleyi verirken, çocuğunun da en azından ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bir maaşı olması ihtimali de gerek. Çok sıkıldığım için ticaretten, bazen cezbedici. Tüm açıklığımla söylüyorum sana. Bir yandan da onun getireceği hayat filan, zor karar.

O ideolojinin insanı olacaksınız öyle ya da böyle.

Valla ben sığmam oraya buraya ya…

HDP yakın gelebilir size.

Elbette ben şimdiye kadar hep Kürt siyasi hareketinin Batı’daki siyasi güçleriyle olan ittifaklarına oy verdim. Selahattin’e (Demirtaş) de oy verdim. Bunu da yazdım açık açık. İyi bir fikirdi falan filan. Büyük konuşmayayım ama ben hangi projenin içinde olursam olayım sanki bu ele avuca sığmaz hali muhafaza etmeyi, oraya girmemeyi tercih ediyorum. Siyasette de bu başarılabilir. Biraz da bunu başardım. İçinde bulunduğum bütün mecralarda bir kalıbın adamı olmamayı, yani polisin ajanı, cemaatin kalemi, ulusalcının bayrakçısı… Siyasette olsa böyle bir adama olurum herhalde.

Fatih Altaylı ile olan röportajımı okunuz mu? Ne diyorsunuz?

Okudum. Söyleyeyim ona da cevabımı var. Fatih Altaylı bir programında Rober Koptaş’ı davet etti. Agos’un genel yayın yönetmeni olan Rober Koptaş’ı. Ve ona dedi ki ‘Ben bu ülkede soykırım vardır diyenin yüzüne tükürürüm’. Karşısındaki genç meslektaşının bu olan bitene soykırım dediğini biliyordu. Ve yılların o kurt gazeteciliğiyle karşısındaki insanı yüzüne tükürülecek adam durumuna düşürmeyi, onu yenmeye çalışmayı, onu hiçleştirmeye çalışmayı hak gördü kendisine, olabilir. Fakat bu adamın nüfus kaydında, tapu kaydında 2 gün sonra üzerine soykırım mirası çıkarsa…

Ama yok demiyor ki, vardır diyor.

Tamam, ama soykırım mirasıdır kilise. Satın mı aldın kiliseyi, sahiplerinden mi aldın? Kilise satın alınır mı?

Hayır, diyor ki ‘O topraklar dedemden bize kalmış ben bilmiyorum ve o toprakların üzerinde kilisenin kalıntısı var.’

Dedene nereden kaldı diyorum ben de. Gittim ben o köye. Koca bir köydür orası, dağın başında. Binlerce Ermeni’nin yaşadığı, sonra çoluk çocuk yaşlı demeden hepsinin ölüme gönderildiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kime hak o ya. Kime hak orası? Sen 3 gün önce genç bir meslektaşına “‘Soykırım vardır diyenin yüzüne tükürürüm’ deyip o olaylardan bir tapu sahibi olduğun ortaya çıktığında ben sana kızarım.

Armağan Çağlayan 07.12.2014 

RADİKAL