Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 90

Flash TV’nin Sahibi İlk Defa Konuştu

0

24 yıllık medya patronu ama ilk kez konuştu: Erdoğan beni yokluğa mahkum etmelerini söylemiş!

Flash TV’nin sahibi Ömer Göktuğ, yıllar sonra ilk kez konuştu. Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e çok ses getiren bir röportaj veren Göktuğ, bakın Türk medyasını ve medya patronluğunu nasıl anlattı. İşte ders niteliğinde o çok çarpıcı röportaj…

Çalışanlarını siper edenlerden değil, çalışma arkadaşları için kendini siper edecek kadar cesur yürek o…Belki de bu röportaj sayesinde bugün ilk kez onunla tanışacaksınız. Çok gündemde olmayı sevmiyor, internette tarama yapsanız fotoğrafını bile kolay kolay bulamazsınız. Dedim ya başarılı ama geri planda durmayı tercih ediyor. Bir basın emekçisi olarak ben kendisini tanıdığım için mutluyum ve gurur duydum, ne de olsa çok kalmadı onlardan… Okan Bayülgen’in tabiriyle “Devrimci kanal” Flash TV’nin sahibi o. Ömer Göktuğ… Açık yürekli, cesur. Bir medya patronu ilk kez bu kadar açık konuşuyor. 24 yıllık bir TV’nin sahibi dile kolay. Kimler geldi, kimler geçti, bir tek o kalıcı oldu. Bir tek o çizgisini bozmadı. Bütün medya patronlarını az çok tanıdık, ama öyle ama böyle gündeme geldiler. Kimi vergi cezaları ile kimi iktidara yakınlığı ile kimi girdiği ihaleler kimi de giderek büyürken, gücüne güç eklerken… Ama o hep geri planda kaldı… 24 yıldan bu yana kendi yağı ile kavrulan bir kanaldan bahsediyoruz. Birçok kanal el değiştirdi, kapandı ama Flash TV’nin ne duruşu değişti ne de patronu… Tempoyu hep yüksek tuttular, Türk toplumunun unuttuğu eğlenceyi hep doyasıya yaşadılar. Bir nevi izleyicide antidepresan etkisi yaptılar…
Kimi zaman tebessüm ettik, kimi zaman pes dedik…! Ama işin en güzel yanı halay nasıl güzel çekilir, onu da onlardan öğrendik, Ankara’nın bağları ile göbek atan keyifli yurdum insanlarına şahit olduk…
O ne iktidara yakın ne de cemaate. Hani şu moda tabir var ya: Bitaraf olmayan bertaraf olur. Sanırım bu açıklamayı pek önemsemiyor. Medya bağımsız olmalı, hiçbir iktidarla yakınlığı olmamalı, kanalımız tam bağımsız diyor. Flash TV’nin halaylarla anılmasını da tebessümle karşılıyor. Diyor ki “Bizi küçümseyen zübbeler bile düğünlerinde bizim şarkılarımızı çalıyor. Toplumun her kesimi bizi izliyor” diye de iddialı konuşuyor. Bu röportajdan ben çok büyük keyif aldım, en çok etkilendiğim kısmı ise “Güvercin tedirginliği”ydi. Nedir o tedirginlik? diye sormayın, röportajda saklı…
Satırlarımın sonuna gelirken hemen emeğe saygı diyorum ve bu röportaj için benim kahrımı bir hayli çeken ve büyük emek veren Flash TV’nin başarılı ekran yüzü  Mustafa Yenigün’e teşekkürü borç bilirim. Hayli ilginç sunum tarzı, görselliği ve habere hâkimiyeti ile kendisini takipte olduğumuzu ve başarılarının devamını dilediğimizi de söyleyeyim.
Şimdi ben aradan çekiliyor sizi Ömer Bey ve bu ders niteliğindeki röportaj ile baş başa bırakıyorum… Mutlu olun, umudunuzu yitirmeyin,  güzel yarınlar bizim! Sevgi dolu bir dünya ve gerçek gazetecilerin koridorlarda cirit attığı bir medya diliyorum…

RÖPORTAJ: ALEV GÜRSOY CİMİN

Ömer Bey, öncelikle röportaj talebimi kırmadığınız için çok teşekkür ediyorum. Flash TV gibi yıllara meydan okuyan, renkli ve çok konuşulan bir kanalın sahibi olmanıza rağmen pek gündemde değil, geri planda kalmayı tercih ediyorsunuz. Öncelikle sizi tanımak isterim, kimdir Ömer Göktuğ?
Flash ile ilgili düşünceleriniz için teşekkür ederim. Ben 1953 İstanbul Beşiktaş nüfusuna kayıtlıyım. Çok gözlemci ve hafızası kuvvetli biriyim. Menderes dönemi Kıbrıs anlaşması, İngiltere infiali gibi olaylardan bugüne kadar siyasi ve sosyal hayatı yakından gözlemleyerek yaşıyorum.

“İŞADAMI CEPHEYE EN SON ÇIKAR”

Diğer medya patronları gibi işadamı olmanıza rağmen pek gündemde değilsiniz, ne siz ne de aileniz neden?
Bir iş adamı, ne iş yapıyorsa yapsın cepheye en son çıkar. Kişisel imajı ile kurumsal imajını ayırır, ayırmalıdır. Gündeme gelmek veya öne çıkmak esasen kurumsal bir sorun, acizlik veya olağanüstü bir durum nedeniyle olabilir.

“MEDYA GÜCÜ İLE ÇIKAR SAĞLAMAYI REDDETTİK”

Kimler geldi kimler geçti bu medya kervanından dersem yeridir. Birçok medya patronu tarihe gömüldü. Hala varlığını sürdüren en eski medya patronlarından birisiniz ve Flash TV çizgisini hiç bozmadı, hep kalıcı oldu, bunun sırrı ne, nerede?
Evet, ilk özel TV Magic Box grubu idi. 10 yıl önce gittiler. Biz ikinci özel kanalız. Bizden sonra HBB, Kanal 6, Show gibi kanallar yayına geçti. Flash 1991 yılı sonunda kuruldu, 24 yaşında. Bu durumun birçok nedeni var. Öncelikle yüzde yüz özkaynak ile yola çıktık ve hiçbir zaman borçlu olmadık. Tüm krizlerde çok dikkatli davrandık. İkinci sebep ise medya gücü ile çıkar sağlamayı reddettik… Çünkü bu alışkanlık tedavisi olmayan bir kötü alışkanlıktır. Alışırsan kurtulamazsın ve batar gidersin.

“MEDYA PATRONU MEDYAYI HAKSIZ ÇIKARLARI İÇİN KULLANAMAZ”

Bir işadamı olarak medyada yer almak isteyişinizin diğer medya patronlarına benzer ya da farklı yönleri var mı? Mesela ihalelerde vs. faydasını görüyor musunuz, tabii giriyorsanız?
Hiçbir şirketimiz resmi veya özel hiçbir ihaleye girmemiştir. Son dönem yani 5 – 6 yıllık özel kanallar hariç tüm medya patronlarını tanırım… Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Kemal Uzan, Enver Ören ve diğerlerini medya işine girmeden 10-15 yıl öncesinden tanırım. Medyanın güç olarak görülmesi ve haksız çıkarlar için kullanılması genellenebilir bir olgu olarak görülmemeli.

“HEPSİNİ TANIRIM, HİÇ BİR İKTİDARDAN TALEBİM VE ÇIKARIM OLMADI”

Medyaya neden girdiniz peki, bu iş sizin için keyif ve tutku muydu, yoksa medya patronu olmanın getirdiği prestijden mi yararlanmak istediniz?
Medya üzerinden hiçbir ekstra prestij yaşamadım… Doğrusu pek keyif de almıyorum. Hatta çok sıkıntı çektiğimi ve ciddi zararlar gördüğümü söyleyebilirim. Bir işadamının prestiji, kendi iş dünyasında ve çalışanlarına karşı düşünülebilir; bu anlamda prestij güvenilirliktir. İmza güveni, söz güveni ve hatta konuşulmayan konularda bile güven… Hiçbir sözümüzden dönmedik ve çalışanlarımızın haklarını hiç aksatmadan verdik. Flash’ın 24 yıllık tarihinde maaşlar bir gün bile geç ödenmedi. Bir insanın prestiji, dost ve aile çevresi ile toplum önderleri ile ilişkileri olarak değerlendirilebilir. Kendim ve ailem için mütevazı bir hayatım oldu. Liderlere gelince Sn. Demirel’i 40 yıldır tanırım. Korkut ve Turgut Özal kardeşleri ve Erbakan hocayı çocukluğumdan beri tanırım. Sn. Kılıçdaroğlu’nu SSK Genel Müdürlüğünden beri yaklaşık 35 yıldır, rahmetli Ecevit’i, Sn. Baykal’ı Mesut Beyi, Sn. Çiller’i yakinen tanırım. Sn. Gül ve Sn. Erdoğan’ı Lise çağlarından beri… Hatta daha onlar birbirini tanımadığı zamanlardan beri ayrı ayrı tanırım… Eğer bu insanları tanımak prestij sağlıyorsa, ben medya işine girmeden çok önceki zamanlardan bayağı prestij sahibiymişim. Hemen söyleyeyim bu insanların hiçbirinden hiçbir talebim ve çıkarım olmamıştır… Tam tersi olmuş olabilir.

“SÖZCÜ KURULURKEN BANA DA YATIRIMCI OLARAK TEKLİF YAPILDI AMA…”

Türk medyasının en büyük sorunlarından birinin medya patronlarının sadece gazetecilik değil de başka alanlarda da faaliyet göstermesi, mesela işadamı olması ve bu nedenle iktidarlara boyun eğmek durumunda kaldıkları söyleniyor. Ve Türkiye’de Sözcü gazetesinin patronu dışında sadece gazetecilik yapan başka medya patronu yok. Siz de bir işadamısınız bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Medya patronlarının işadamı olması doğal bir durumdur. Yeter ki iyi işadamı olsunlar. Gazetecilerin medya patronu olması olağandışı ve normal ekonomik kurallara uygun olmayan bir durumdur. Bir gazetecinin medya yatırımı yapabilecek kadar parası olması kolay izah edilemez… Bunun örnekleri var… Arka planı ile ilgili somut bilgilerim var ama bu konuya girmek istemem.  Sözcü kurulurken bana da yatırımcı olarak teklif yapıldı. Bu teklif, çözüm önerisi olmayan sert ve yıkıcı muhalefet… Muhalif kesimlerin istismarıdır. Uluslararası basın ilkelerini zorlamamak gerekir.

Sözcü Gazetesi’nin şu anki sahibinden mi gelmişti bu teklif size ve neden kabul etmediniz, sert muhalefet miydi sorun?

Hayır, gazete kurulmamıştı bile o zaman. Birkaç kişi benimle bu konuda görüştü ancak ben görsel basında kalmayı yani sadece Flash TV ile yetinmeyi daha mantıklı buldum. Netice itibari ile yazılı medyaya çok yakın değildik, bildiğimiz sektörde kalmak daha akılcıl.

Yani bir gazete açmayı düşünmüyorsunuz…

Yok düşünmüyorum. Hiç böyle bir düşüncem olmadı, olacağını da sanmıyorum…

“İSTER MALİYECİ GELSİN, İSTER MÜFETTİŞ”

Peki, siz bu bahsettiğim sorunu hiç yaşıyor musunuz? Yani hem medya patronu hem de işadamı olmanın ağır geldiği günler oluyor mu?

Sultan Abdulhamit, her kurulan gazeteye, dergiye bir kese altın gönderirmiş. Bunu çoğu kabul edermiş. Kabul etmeyenlerle hafiye teşkilatı ilgilenirmiş… Genlerimiz böyle. Benim yaşadığım dönemde ise, siyasiler şöyle bir bakıyor… “Nasıl olsa bir şeyler ister” diye bekliyor… Bir şey isterse kucakta… İstemezse biraz yol veriyor… Yine istemezse gelsin maliyeci, gelsin müfettiş, gelsin kamu gücü. En son versiyon ise “Süleyman iki milyon gönder… Reklam faturası geliyor”

“MEDYA PATRONLARI SEKTÖRÜ YETERİNCE BİLMİYOR”

Peki diğer medya patronlarını eleştirdiğiniz konular var mı hiç?
Ben medya patronlarını, sektörü yeterince bilmedikleri konusunda eleştiriyorum. Patronlar sektörün mali portresini, hukuksal yapısını, üretim düzenini, medya & reklam tarafını yeterince bilmiyor… Profesyonellere teslim olmuş gidiyor. İş dünyamızın en akıllı adamlarından Erol Aksoy Show’u kurup teslim ettiği üç profesyonel yöneticisinden ilk bir yılda “Bizi ortak et” teklifi aldı.

“ACUN ILICALI’NIN MEDYA PATRONLUĞU GELECEK VAAD EDİYOR”
En beğendiğiniz medya patronu kim mesela?
Hiç tanımıyorum, kaynaklarını bilmiyorum ama en iyi potansiyeli Acun Ilıcalı olarak görüyorum. İşin ekonomisine riayet ederse ve kazaya uğramazsa kalıcı olabilir.

“SİYASİLER MEDYAYA İKTİDARDA BAŞKA MUHALEFET DE BAŞKA DAVRANIYORLAR”

Az önce de dediğim gibi Flash çok eski bir kanal, birçok iktidar dönemini gördü, Hiç başınızın ağrıdığı oldu mu?
Bu işin içinde rahmetli Özal’ı, Sn. Demirel’i, Rahmetli Erbakan’ı, Sn. Çiller’i, Sn. Mesut Yılmaz’ı Rahmetli Ecevit’i Sn. Abdullah Gül’ü, Sn. Erdoğan’ı gördük… Şimdi de Sn. Davutoğlu’nu görüyoruz. Bunların ortak yanı “İktidarda başka, muhalefette başka” olmalarıdır. Hepsinin muhalefet dönemlerinde medya ilişkileri çok sıcak ve medenidir. Yine hepsinin iktidar döneminde “Benden değilsen, karşımdasın” fikri hâkimdir. Bu durum medya namusu taşıyanlar için çok ağır bir baş ağrısı yapar. Tarafsız… Bağımsız… KORKAK olursunuz.

“SİYASİLERDEN TEHDİT NİTELİKLİ ELEŞTİRİ ALDIM”

Mesela herhangi bir iktidar döneminde yaşadığınız bir baskı ve yahut her hangi bir bakanla ile vekil ile yaşadığınız ilginç bir anınız olayınız var mı yayınlarınız nedeniyle?
Evet, bana göre çok ilginç… Bir bakan, birkaç milletvekili, birkaç belediye başkanı beni arayarak “şart ve tehdit” nitelikli eleştiriler yaptı.

“BİR SİYASİYE KÜFRETTİM”

Siz ne yaptınız?

Sinkaflı küfür ettim.

Yaa sonra ne oldu?

İnanın hiç bir şey olmadı…Sadece bir tanesi ağabeyimi arayarak beni şikayet etmiş.

“KİMSEYE BİAT ETMEM”

Sonra?

Sonra unutulup gitti…Hatta o bakan İstanbul’da bir otelde kahvaltıda beni gördü, geldi boynuma sarıldı.

“RAHMETLİ BABAM MEZARDAN KALKSA TEHDİT VE ŞANTAJA BOYUN EĞMEM”

Yaptığınızı doğru buluyor musunuz şimdi düşününce?

43 yaşındaydım. Çok kızdım, telefonda oldu… İsim verip kimseyi mahcup etmem… Ama rahmetli babam mezardan kalksa tehdit ve şantaja boyun eğmem, biat etmem.

“ERDOĞAN, BENDEN UZAK DURMALARINI BENİ YOKLUĞA MAHKÛM ETMELERİNİ SÖYLEMİŞ”

Malum diğer medya patronlarının iktidarla başı zaman zaman ağrıyor. Sayın Erdoğan, her daim konuşmalarında onları ve yayınlarını hedef alıyor, siz bu konuda sanki biraz şanslısınız pek hedefte değilsiniz, bunun sebebi size göre ne?
Sayın Erdoğan’ı 68 yılından bu yana tanırım. İmam Hatip Lisesi 2.inci veya 3.üncü sınıfındaydı. Beyoğlu ilçe gençlik kolu başkanlığı, ilçe ve il başkanlığı, Belediye Başkanlığı, Parti başkanlığı Başbakanlığı dönemlerini ayrıntısıyla bilirim. Sn. Erdoğan’ın tanıdığı ilk TV patronu benim. Girdiği ilk TV Stüdyosu bizim stüdyolarımızdır. İkimiz de birbirimizi biliriz. Başbakan olup girdiği ilk Bakanlar kurulunda arkadaşlarına “Benden uzak durmalarını, yokluğa mahkûm etmelerini” söylemiş. Bunu bana o kurulda bulunan iki bakan anlattı. Bana neden bu kadar kırgın – kızgın olduğunu bilmiyorum. AKP kurulurken Sn. Gül, Sn. Gökçek ve Sn. Erdoğan yarışıyordu. Ben esasen bu kuşaktanım ama Erbakan Hoca’yı yarı yolda bırakmalarını hoş karşılamıyordum. Bu üçlü arasında en az yakın olduğum kişi Sn. Erdoğan’dı… O süreçte benim dışımda ve bence gerçek dışı bazı dedikodular nedeniyle kırılmış olabilir. Yine de Flash gerçekten tarafsız yayıncılık yapıyor… Yıkıcı muhalefet yapmıyor… Bu durumu da dikkate alıyor olabilirler.

“FLASH TV GERÇEKTEN TARAFSIZ YAYINCILIK YAPIYOR, YIKICI MUHALEFETE KARŞIYIZ”

Geçmişi de çok iyi bilen bir medya patronu olarak size desem ki bugünkü medyanın durumunu nasıl görüyorsunuz ne dersiniz ve size göre Türk medyasının en büyük sorunu ne?
Medyamızın Patron yetersizliği önemli bir sorun. Bunun yanında mecra bolluğu ve kadro yetersizliği de önemli sayılır.

“PESPAYE DURUMLAR, KALDIRAMIYORUM”

Çok geçmedi üzerinden Türkiye uzunca bir süre medyaya bomba gibi düşen tapeleri konuştu, “Alo Fatih” sanırım uzunca bir süre hafızalardan silinmeyecek. Sizin de hiç böyle baskılar aldığınız oldu mu, var mı bir Alo Fatihlik durum? Hatta hüngür hüngür ağlayan bir medya patronuna bile şahit olduk.
Bunlar üzüntü verici pespaye durumlar.

“MEDYA PATRONU OLMANIN ZORLUĞUNU AYDIN DOĞAN VE DİNÇ BİLGİN’E SORMALI”

Mesela geçtiğimiz günlerde Koza İpek Yayın Grubu’nun patronu Akın İpek ilk kez konuştu, açıklamaları büyük yankı uyandırdı, “İktidar sürekli bana baskı yaptı, şu çalışanını kov, şu gazeteciyi at” dedi ama direndim dedi. Medya patronu olmak sanırım zor bu ülkede?
Sn. Akın İpek’i tanımam… Ne kadar dirençli ve direncinin ne kaynaklı olduğunu bilmem. Tek bilebildiğim şey son on yıldaki çok hızlı yükselişidir. Medya patronu olmanın zorluklarını Aydın Bey’e, Dinç Bey’e, Erol Bey’e sormalı… Bugün mutlu olan medya patronlarına ise birkaç sene sonra sorulabilir.

“ERDOĞAN’IN YAKIN ÇEVRESİ BİLE VAR DERKEN BEN BASKI YOK DİYEMEM”

İktidarın ve özellikle Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın medyaya yönelik tutumunu nasıl buluyorsunuz? Var mı bir baskı ortamı?
Sayın Erdoğan’ın yakın ve eski çevresi bile baskı var derken… Benim aksini söylememi beklemiyorsunuzdur. Siyasette istihbarat ve propaganda çok önemlidir. Tayyip Bey ilk gençlik seminerlerinden beri bunu çok iyi bilir.

“DÜN ERGENEKONCULARA ÜZÜLÜYORDUK ŞİMDİ BUNLARA”

Türkiye malumunuz çok sıcak günlerden geçiyor. Geçtiğimiz günlerde Zaman ve STV grubuna yönelik bir operasyon düzenlendi. Siz bunu bir paralel yapı operasyonu olarak mı yoksa medya operasyonu olarak mı değerlendirirsiniz?

Valla biz eskiden Ergenekonculara üzülürdük, şimdi bunlara üzülüyoruz. Bu Balyoz, Ergenekon operasyonları olurken diyorduk ki, sıra bir gün bunlara gelecek ve bu kez başkaları da onlar için üzülecek. Tam da dediğimiz gibi oldu. Bu hiç akılcıl bir olay değil, biz bunu taa 2008 yılında programlarımızda dile getirdik. Bir takım yabancılar Türkiye’ye geldi ve bunların akıllarına bir şeyler koydu. Gözü olan, kulağı olan, aklı olan Flash izleseydi o dönem ne demek istediğimizi anlardı. Medya operasyonuydu, inlerine girildiydi kısmı bana göre teferruat, bunlar iktidar savaşları. Cephe ve mevzi savaşları, Basın özgürlüğü vs. hikaye. Arka plandaki ayrıntıları görmek lazım. Kimse hikaye anlatmasın.

“İTİLMİŞ KAKILMIŞ BİR KURUMUZ”

Anladığım kadarıyla siz ne iktidara yakınsınız ne de cemaate. Ne güzel şucu bucu olmamak değil mi bir medya patronu için?

(Gülüyor) Bitaraf olan da bertaraf oluyor sonra. Biz çok itilmiş kakılmış kenarda tutulmuş bir kurumuz. Bertaraf olmak da böyle bir şey işte.

“GÜVERCİN TEDİRGİNLİĞİNDEYİZ”

Bu şartlar altında ne kadar özgürsünüz, ya da kendinizi ne kadar özgür hissediyorsunuz?
Bağımsız, Tarafsız korkak durumdayız… Toprağı bol olsun Hrant Dink bu duruma “Güvercin Tedirginliği” diyordu.

“BAĞIMSIZ, TARAFSIZ VE KORKAK DURUMDAYIZ”

Basın özgürlüğü diye şey kaldı mı hala?  Bu sorunun cevabı biraz zor gerçi ama?
Evet… Ülkemizde sonsuz bir basın özgürlüğü var. Çok mutluyuz. Keyfimize diyecek yok…Oldu mu?İsterseniz kafayı yemeden konuyu değiştirelim.

Peki, tamam sağlam kafa ile sağlam bir soruya geçelim o halde Bildiğim kadarıyla Bursa’da yaşıyorsunuz. Peki, oradan bir TV kanalını yönetmek zor olmuyor mu, neden İstanbul’da değilsiniz ya da kanal neden Bursa’da değil?
CNN’in merkezi Atlanta’da, New York’ta değil, Washington’da değil. Bizim grup şirketlerin merkezi Bursa. Tabii ki operasyonlar İstanbul ve Ankara’dan yürütülüyor. Biz bir yerel televizyonlar Network’ü olarak yola çıktık. Uzun hikâye… Bunu anlayan olmadı… Şimdi de anlayan yok. Adam ABD’ye gidiyor; aynı kanalda kendi ilinin, hatta ilçesinin olaylarını izliyor. Bunun yanında NBA maçını izliyor. Buna network veya Yerel – Ulusal zincir denir. Bu nedenle Bursa uygundu… Ama 25 yıldır sektör hala bu aşamaya gelmedi… İşte sektör.

“BİZİ Tİ’YE ALANLAR BİZİMLE COŞUYOR”

Ömer Bey açıkçası, Flash TV bizi hep tebessüm ettiren bir televizyon kanalı. Halayla da artık neredeyse bütünleşti… Kanalı her açtığımızda mutlaka bir halay, türkü eğlence alıp başını gidiyor, tabii bunu çok ti’ye alanlar da var, Hatta “Dünya yıkılsa Flash halay çeker” diyenlerin sayısı hayli fazla, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bakın Ankara’nın Bağları türküsü bizden çıktı. Tavukları pişirmişem bizden çıktı. Kolbastı oyunu bizden çıktı. Zengin fukara hangi düğüne gitseniz bunlar çalmadan düğün bitmez. Aslında bu toplumda Flash’ın net bir karşılığı var. Bizi Ti’ye alanlar da bu şarkılarla coşuyor. İzin verin de herkesin “Belgesel” seyrettiği bir toplumda bunlar da olsun.

“BİZİ KÜÇÜMSEYEN ZÜBBELERE SÖZÜMÜZ ŞU: NE YAPTIĞIMIZI İYİ BİLİYORUZ”

Müzik ruhun gıdası derler, peki sürekli halaylarla anılan bir kanal olmak sizi rahatsız ediyor mu? Hatta “Flash TV kafası” tanımlaması bile var.  Bunlar sizi kızdırıyor mu?
Halay, Flash TV kafası gibi sözler bizi hiç rahatsız etmez. Bugün kent nüfuslarımızın %60’ı kent doğumlu değil, kırsal veya taşra doğumlu. Biz ne yaptığımızı biliyoruz… Züppeleri anlıyoruz… Onların da çoğu taşralı, ama ne yapsınlar… Biraz farklı görünmeye ihtiyaçları olabilir.
Hey gidi günler hey! Ömrünün yarım asrını Türk sinemasına tahsis eden Kadir İnanır, bile Flash TV’den geçti, ana haberi sunmuştu sizde, neden yine böyle bir atılımda bulunmuyorsunuz buna benzer? Ve Kadir Bey’de umduğunuzu bulmuş muydunuz?
Medya topluma mal olmuş tüm popüler yüzleri kullanmak ister. Bu tür denemelere atılım değil kitle testleri gözüyle bakmak lazım. İzleyici çok iyi refleks veriyor… Özellikle televizyonda popüler yüzlerden çok samimi, doğal ve güven verici tipler tercih ediliyor.

Bu arada Kadir İnanır oyunculuk, spikerlik derken artık akillerimizden de oldu bildiğiniz üzere, ne düşünüyorsunuz?

Allah yolunu açık etsin.

“GENELEV KADININI DA CAMİ İMAMINI DA KUCAKLAMAK İSTERİZ”

Dilber Ay’ın Parmaklıklar ardında yaptığı ilginç programı sormadan edemeyeceğim. Bu format kime ait ve gaye ne programda, kime ne mesaj verilmek isteniyor?
Her sanatçının kitlede özel bir karşılığı var. Bu format ve diğer birçok özgün program formatımız Genel Yayın Yönetmenimiz Sn. Şenay Şenol ve Programlar Müdürümüz Sn. Mustafa Aktaş tarafından geliştiriliyor. Bu iki değerli yöneticimiz Flash TV’nin kurulduğu günden bu yana kurumumuza çok değerli katkılar yapmışlardır.

“HER KESİM BİZİ İZLİYOR”

Flash TV’nin hedef kitlesi kimler genelde?
Hedef kitlemizi “Yeni kentli”, “Orta ve orta altı gelir grubu”, “Kadın”, “Orta yaş” grupları ağırlıklı olarak öngörüyoruz… Ama şaşılacak şekilde üst gelir ve üst eğitimli gruplar tarafından izlendiğimizi hatta bazı programlarımızın çocuklardan çok iyi tepki aldığını da gözlemliyoruz. Sonuçta genelev kadınından cami imamına kadar herkesi kucaklamak isteriz

“BİR TV KANALININ GÖRÜŞÜ VE SİYASİ YAKINLIĞI OLAMAZ”

Her kanalın az çok siyasi görüşü ya da siyasetçilere olan yakınlığı ortada ama ben Flash TV’nin rengini hiç çözemedim. Kime yakın hangi görüşe daha sempati duyar?
Bir TV kanalının görüşü veya siyasi yakınlığı olmaz, olmamalıdır. Flash TV’nin rengini çözemediğinize üzülmeyin. Ben de çözemiyorum… Bir rengi yok herhalde. Çözebilen olduğunu da sanmam. İnsanlığın ortak değerlerine, ülkemizin ortak değerlerine sahip olmaya çalışıyoruz.

“TAM BİR ÖZGÜRLÜK VAR, VİCDANLI YAYINCILIK YAPIYORUZ”

Flash TV’nin haberciliğini nasıl buluyorsunuz, var mı herhangi bir müdahale?
Haber ve programlarımızda tam bir özgürlük vardır. Arkadaşlarımızın ortak aklı ve vicdanı ile yayıncılık yapıyoruz. İnanılmaz belki ama burada hiçbir editoryal yönlendirme yoktur. Bir çıkıntılık olacak diye zaman zaman korkuyorum ama, hiç olmadı. En üst yöneticisinden, kapıcısına kadar tüm arkadaşlarımla gurur duyuyorum. Onları çok çalıştırır, yorarım; ama dışarıdan hiç toz kondurmam… Göğsümü siper ederim.

“OKAN BAYÜLGEN’İ SEVİYORUZ”

En büyük hayranlarınızdan biri Okan Bayülgen. Flash TV’nin devrimci bir kanal olduğunu söylüyor her defasında, mutlu oluyor musunuz o bunları söylerken?
Okan Bey, çok özgün medya duruşu olan biri. Donanımlı bir televizyoncu. Arkadaşlarımız da O’nu seviyor.

Ömer Bey tekrar teşekkür ediyorum. Röportajımızın sonunda size daha önce hazırladığım bir espriyi yapmak ve soruma cevap da almak istiyorum ama kızmak yok! Halay çekmeyi biliyor musunuz?
Açıkçası pek bilmem… Çocukluğumda folklor yaptım… Oyun havası, Zeybek, Halay hepimizin genlerinde var. Hiç bilmeyen bile yarım şişe rakıdan sonra aslanlar gibi oynar. İçmeden de oynanır tabii… Sahneleri esir alan birçok başörtülü kız görüyorum.
Gönül isterdi ki daha uzun uzun sürsün bu güzel söyleşi, hoş sohbetiniz ve cesur yüreğinizi canı gönülden selamlıyorum, yürekten teşekkür ediyorum. Diğer medya patronları da dilerim sizi örnek alır diyorum ve çalışanlarını siper etmek yerine göğsünüz siper eder tıpkı sizin gibi…

MEDYARADAR

Lefter Küçükandonyadis’in Son Röportajı

0

Lefter Küçükandonyadis’in son röportajı, FANATİK gazetesinde çıkmıştı. Ordinaryüs; Fenerbahçe aşkının tarif edilemeyeceğini söylerken şu ifadeyi kullanmıştı: ‘Kalbini sök ver’ deseler, söküp veririm…

Basına konuşmaktan ısrarla kaçınan Lefter Küçükandonyadis,  17. şampiyonluğun ardından 24 Mayıs 2007’de FANATİK’e konuşmuş, “Fenerbahçem için kalbimi isteseler, söküp veririm” demişti.

Futbolculuğu ve kişiliğiyle tüm sporseverlerin kalbinde taht kuran Fenerbahçe ve Türk futbolunun Ordinaryüs lakaplı Efsane’si Lefter Küçükandonyadıs, ısrarla gelen röportaj taleplerini hep geri çevirmiş, konuşmaktan kaçınmıştı. 17. şampiyonluğun ardından Büyükada’da evinin önünde dinlenirken yakaladığımız Lefter, ısrarlarımıza dayanamayıp, Fenerbahçesi ile ilgili duygularını dile getirmişti. 24 Mayıs 2007’de yayınlanan Lefter’in bu son röportajını anısı önünde saygıyla eğilip, bir kez daha yayınlıyoruz…

“Bu yıl şampiyonluk çok zor kazanıldı. Bizi şampiyon yapmayacaklardı ancak ilahi adalet işte. Allah yardım etti ve çok şükür bu günleri gördük. Fenerbahçe, bu sezon saha içinde olduğu kadar saha dışında da büyük zorluklarla karşılaştı” diyen Efsane, Başkan Aziz Yıldırım ve özellikle Ali Koç’a övgüler yağdırdı. Genç yöneticiyi bir gün başkanlık koltuğunda görmek istediğini vurgulayan Lefter, taraftarın da sezon boyunca takımını yalnız bırakmayarak şampiyonlukta büyük pay sahibi olduğunu söyledi.

“BÜYÜK ONUR DUYARIM”

Taraftarlar arasında dolaşan “100. yılda şampiyonluk kupasını Lefter kaldırsın” fikrinden haberi olmadığını söyleyen efsane futbol adamı, “Bundan büyük onur duyarım. Ancak sağlık sorunlarım nedeniyle bu pek mümkün görünmüyor. İçimdeki Fenerbahçe aşkını tarif etmem imkansız. ‘Kalbini sök ver’ deseler, Fenerbahçe için şu anda çıkartır veririm. Sarı-Lacivert takım için her şeyi yaparım. Gerekirse gider kupayı da kaldırırım” diyerek bu öneriye çok sıcak baktığını gösterdi.

“TUNCAY BENİ ARASIN”

Takımdan ayrılması gündemde olan Tuncay’dan övgüyle bahseden Lefter, “Fenerbahçe’deki en beğendiğim oyuncu Tuncay. Bunu herkes biliyor. Bir keresinde soyunma odasına inerek formasını da öptüm. Müthiş bir hırsla oynuyor. Asla mücadeleden vazgeçmiyor. Kaybetmeyi kabullenemiyor. Her durumda takımını ateşliyor. Üstelik çok da iyi bir Fenerbahçeli. Gideceği yönünde söylentiler var. Ama bence kalmalı. Uzun yıllar Sarı-Lacivertli takıma hizmet etmeli ve Fenerbahçe tarihine geçmeli. Eğer gitmeye karar verirse mutlaka beni arasın. Ona iki çift lafım olacak” şeklinde konuştu.

AYIP OLMASIN!

Arkadaşlarımız Berkan Demirşen ve Can Gebetaş’ı Ada’da konuk eden Lefter, bu arada geçmişe küçük bir yolculuk da yaptı. 17 yıl giydiği Fenerbahçe formasıyla 615 maçta 423 gol atan yaşayan efsane, Galatasaray maçlarının oyuncular için de büyük önem taşıdığı vurgularken, “Şu sol ayağımı görüyor musunuz? Onunla Galatasaray’a 17 tane gol attım. Sağ ayağımla da 10 gol. Bir tane de kafayla attım ama ayıp olmasın diye onu söylemiyorum” diyerek ezeli rakiplerine göndermede bulundu.

FANATİK

Lefter Kimdir?

Lefter Küçükandonyadis (22 Aralık 1925; Büyükada, İstanbul – 13 Ocak 2012, İstanbul), forvet mevkinde forma giymiş Rum asılı Türk futbolcu ve teknik direktördür. Doğum adı Rumcada özgür anlamına gelen Elefterios (Yunan alfabesi ile: Ελευθέριος) olan futbolcu, kısaca Lefter olarak anılmaktadır.[1] Aynı zamanda ordinaryüs lakabıyla da tanınmaktadır.

Türk futbolunun en popüler futbolcularından biri olarak yıllarca alkışlanan Lefter, Fenerbahçe marşında da adı geçen sembol oyunculardandır. Fenerbahçe ile İstanbul Profesyonel Ligi’nde 2, Türkiye Şampiyonası’nda 3 kere şampiyonluk yaşadı. 13 Ocak 2012 tarihinde, tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi’nde 86 yaşında ağır zatürreye bağlı kalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

WIKIPEDIA

Lefter Küçükandonyadis’in Son Röportajı

0

Lefter Küçükandonyadis’in son röportajı, FANATİK gazetesinde çıkmıştı. Ordinaryüs; Fenerbahçe aşkının tarif edilemeyeceğini söylerken şu ifadeyi kullanmıştı: ‘Kalbini sök ver’ deseler, söküp veririm…

Basına konuşmaktan ısrarla kaçınan Lefter Küçükandonyadis,  17. şampiyonluğun ardından 24 Mayıs 2007’de FANATİK’e konuşmuş, “Fenerbahçem için kalbimi isteseler, söküp veririm” demişti.

Futbolculuğu ve kişiliğiyle tüm sporseverlerin kalbinde taht kuran Fenerbahçe ve Türk futbolunun Ordinaryüs lakaplı Efsane’si Lefter Küçükandonyadıs, ısrarla gelen röportaj taleplerini hep geri çevirmiş, konuşmaktan kaçınmıştı. 17. şampiyonluğun ardından Büyükada’da evinin önünde dinlenirken yakaladığımız Lefter, ısrarlarımıza dayanamayıp, Fenerbahçesi ile ilgili duygularını dile getirmişti. 24 Mayıs 2007’de yayınlanan Lefter’in bu son röportajını anısı önünde saygıyla eğilip, bir kez daha yayınlıyoruz…

“Bu yıl şampiyonluk çok zor kazanıldı. Bizi şampiyon yapmayacaklardı ancak ilahi adalet işte. Allah yardım etti ve çok şükür bu günleri gördük. Fenerbahçe, bu sezon saha içinde olduğu kadar saha dışında da büyük zorluklarla karşılaştı” diyen Efsane, Başkan Aziz Yıldırım ve özellikle Ali Koç’a övgüler yağdırdı. Genç yöneticiyi bir gün başkanlık koltuğunda görmek istediğini vurgulayan Lefter, taraftarın da sezon boyunca takımını yalnız bırakmayarak şampiyonlukta büyük pay sahibi olduğunu söyledi.

“BÜYÜK ONUR DUYARIM”

Taraftarlar arasında dolaşan “100. yılda şampiyonluk kupasını Lefter kaldırsın” fikrinden haberi olmadığını söyleyen efsane futbol adamı, “Bundan büyük onur duyarım. Ancak sağlık sorunlarım nedeniyle bu pek mümkün görünmüyor. İçimdeki Fenerbahçe aşkını tarif etmem imkansız. ‘Kalbini sök ver’ deseler, Fenerbahçe için şu anda çıkartır veririm. Sarı-Lacivert takım için her şeyi yaparım. Gerekirse gider kupayı da kaldırırım” diyerek bu öneriye çok sıcak baktığını gösterdi.

“TUNCAY BENİ ARASIN”

Takımdan ayrılması gündemde olan Tuncay’dan övgüyle bahseden Lefter, “Fenerbahçe’deki en beğendiğim oyuncu Tuncay. Bunu herkes biliyor. Bir keresinde soyunma odasına inerek formasını da öptüm. Müthiş bir hırsla oynuyor. Asla mücadeleden vazgeçmiyor. Kaybetmeyi kabullenemiyor. Her durumda takımını ateşliyor. Üstelik çok da iyi bir Fenerbahçeli. Gideceği yönünde söylentiler var. Ama bence kalmalı. Uzun yıllar Sarı-Lacivertli takıma hizmet etmeli ve Fenerbahçe tarihine geçmeli. Eğer gitmeye karar verirse mutlaka beni arasın. Ona iki çift lafım olacak” şeklinde konuştu.

AYIP OLMASIN!

Arkadaşlarımız Berkan Demirşen ve Can Gebetaş’ı Ada’da konuk eden Lefter, bu arada geçmişe küçük bir yolculuk da yaptı. 17 yıl giydiği Fenerbahçe formasıyla 615 maçta 423 gol atan yaşayan efsane, Galatasaray maçlarının oyuncular için de büyük önem taşıdığı vurgularken, “Şu sol ayağımı görüyor musunuz? Onunla Galatasaray’a 17 tane gol attım. Sağ ayağımla da 10 gol. Bir tane de kafayla attım ama ayıp olmasın diye onu söylemiyorum” diyerek ezeli rakiplerine göndermede bulundu.

FANATİK

Lefter Kimdir?

Lefter Küçükandonyadis (22 Aralık 1925; Büyükada, İstanbul – 13 Ocak 2012, İstanbul), forvet mevkinde forma giymiş Rum asılı Türk futbolcu ve teknik direktördür. Doğum adı Rumcada özgür anlamına gelen Elefterios (Yunan alfabesi ile: Ελευθέριος) olan futbolcu, kısaca Lefter olarak anılmaktadır.[1] Aynı zamanda ordinaryüs lakabıyla da tanınmaktadır.

Türk futbolunun en popüler futbolcularından biri olarak yıllarca alkışlanan Lefter, Fenerbahçe marşında da adı geçen sembol oyunculardandır. Fenerbahçe ile İstanbul Profesyonel Ligi’nde 2, Türkiye Şampiyonası’nda 3 kere şampiyonluk yaşadı. 13 Ocak 2012 tarihinde, tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi’nde 86 yaşında ağır zatürreye bağlı kalp yetmezliğinden vefat etmiştir.

WIKIPEDIA

Mihri Belli’nin 1992’de Verdiği Röportaj

0

‘Sosyalizmi Türkler kuracak’

1940’ta 4 yıl kaldığınız Amerika dönüşünde kendinizi karaya vurmuş balık gibi hissetmiştiniz. 11 yıl sonra Türkiye’ye gelince de aynı mı oldu?

Amerika’dayken Türkiye olaylarıyla fazla ilişiğimiz yoktu. Bu kez Türkiye’yi yakından izleyebildik. Geldiğimiz de hiç de balık gibi hissetmedik kendimizi.

Gezmediğiniz yer, görmediğiniz olay yok. En büyük hayal kırıklığınız ne oldu?

12 Mart oldu. 12 Mart’a kadar ben Mustafa Kemal’in kurduğu ordunun işbirlikçi tekelci sermayenin vurucu gücü olarak kullanılabileceğimi sanmıyordum.

Yarım asırlık mücadelenizde geldiğiniz nokta bir hayal kırıklığı yaratmadı mı?

Türkiye açısından bugün hedefe her zamankinden daha yakınız. Dışarıdan dayatma komünizm yok şimdi. Sovyetler Birliği denen o bürokratik düzenin ortadan kalkmasıyla kamburumuz gitti. Dışarıdan dayatılan TKP, ne Türk, ne de komünistti. Bugün bir işçi sınıfı hareketliliği var. Eninde sonunda tarihsel bir rol oynayacak güce ulaşacaktır. Kürt halkının uyanışı, 1925’ten bu yana uygulanan asimilasyona karşı yığınsal bir direnişin başlayışı da olumlu bir şeydir. Dünyaya gelince, görünüşte sosyalizm yenildi, kapitalizm kazandı. Kazanmak ne demek? Kapitalizmin yaptığı yoksul açlık denizi içinde birkaç refah adası kurmaktır. O da ne pahasına? Çevreyi kirletme, dünyayı çöplüğe döndürme, çölleştirme, dünyanın tavanını delme pahasına. Bu zafer midir?

Bunca yıl, ideolojik terminolojinize herhangi bir değişiklik getirdi mi?

1960’larda “Sosyalizm yolunda gerçekten tam bağımsız demokratik Türkiye” dedik. Bugün de geçerlidir bu slogan. Terimlerde değişiklik olması için sebep yoktur. Sömürü düzeni varlığını sürdürmektedir.

Örneğin sınıf kavramı. 50 yıl içinde hiç mi değişikliğe uğramadı?

Batının refah adacıklarında 19. Yüzyıl proleteryası şimdi mevcut değil. Hizmet çalışanları, fabrika çalışanlarından çok daha az ücret alıyor. Böyle değişmeler var. Fakat biz Doğu ülkesiyiz; Avrupa’nın kapısını çalıp çalıp geri çevriliyorsak da. Özde işçi sınıfının işlevi Türkiye’de değişmemiştir.

Proletarya hâlâ devrimin temel gücü ve yöneticisi mi?

Türkiye gerçeğinde proletarya tek başına değil tabii. Ezilen yığınlar, devrimci aydın zümre ile ittifak halinde önemli devrimci roller oynamaya namzettir.

Yaşamınız boyunca hedefinize hiç yaklaştınız mı?

Yaklaştığımız oldu tabii, inisiyatifin devrimci güçlere geçtiği anlar oldu. 60’ların sonlarında mesela.

Hedefe ne kadarlık bir mesafeniz olduğunu düşünüyorsunuz?

Hedefe ulaşma tekdüze bir süratle olmaz. Gerilemeler, ilerlemeler olur. Objektif olarak, egemen güçlerin soruna çözüm getiremez duruma gelmesi ve ezilenlerin yeni yol arama özlemini duymaları anlamında bence en yakın an budur. Subjektif yani bilinçli bir yığınsal hareket olarak değil tabii.

İdeolojinize karşı ne bir coşku, ne bir ilgi var ama.

Onlar subjektif koşullar. Yağ var, şeker var ama helvayı yapacak örgüt yok.

Sizin istediğiniz sistemi Ruslar, Bulgarlar, Polonyalılar, Çinliler kuramadılar. Türkler mi kuracak?

O yoldan giderlerse kuramazlar. Fransız devrimi eşitlik, özgürlük idealleriyle çıkıyor ortaya. Ne oldu, 50 yıl sonra Fransa karaborsacılar, her türlü rezillikler içinde bir toplum haline geldi. İdealler bunun için miydi? Demek bir yozlaşma oluyor. Biz Kurtuluş Savaşı’nda istiklal, özgürlük gibi ideallerle ortaya çıktık. Cumhuriyetin ilk yıllarında “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir Türkiye’yiz” dedik. Ne oldu? Varlıklı ile yoksul arasında muazzam uçurumlar ortaya çıktı. Şimdi Sovyetlerde de öyle; geriye dönüş süreci içindeyiz.

Yani hiçbir ulusun yapamadığını Türkler mi yapacak?

Yapmaya mecburdur. Çünkü bu bozuk bir sistem besbelli. Şimdi de önümüzde başka bir hedef, yöntem yok. Sosyalizm yine geçerli bir kuram. Mesela Küba’da o kadar ablukaya rağmen, Batı ülkelerinde olmayan ileri bir sağlık sistemi var. Uyuşturucu kaçakçılığı yok, yapanı hemen asarlar. Bu da sosyalizmin güçlülüğünü tabak gibi ortaya çıkarıyor.

En eski “eski tüfek”lerden birisiniz. Ama bir silahlı eyleminiz yok.

Bunu 60’lı yıllarda bir şair dostumuz küçümseme olarak kullanmıştı. İşçi Partisi kurulmuştu. 141’den hükümlüler partiye giremiyordu. ‘Ehh onlar da kaderlerine küssün’ diyorlardı. Yeniçeri Ocağı’nda savaşa gitmeyip ocağı bekleyenlere eski tüfek derler. Bunlar da bizim için eski tüfek demişti. O zaman Yön’de Eski Tüfek diye yazı yazmaya başladım. Etkileri oldu. Bu sefer o şair arkadaş, ‘Ben de eski tüfeğim’ diye çıktı ortaya. Adını vermeyeyim.

Devrimci örgütler geçmişte yurtdışı kardeş partilerden mali destek aldılar. Şimdi o olanaklar kalkmış görünüyor. Finansman sorunu sizce nasıl çözülür?

Devrimcilerin feragatiyle. Boğazından kesip verecekleri para ile. O para bereketlidir. Öteki haram paradır.

TKP haram para mı yemiştir?

Olduğu gibi kendisi haram içindedir.

Şimdi daha yoksul dediğiniz halkın feragatiyle mi olacak?

Sosyalist hareket bir güç olarak ortaya çıkarsa, umulmadık yerden imkân çıkar. Halkın yaratacağı olanaklar, dipsiz kuyudur. Zaten servetin kaynağı halktır.

İlk Deniz Gezmiş’in elinde gördüğünüz Şehir Gerillası gibi kitaplar için neden “Bunların çok zararı oldu” demiştiniz?

Gerilla hareketlerini anlatan kitaplar son derece zararlıydı. Çünkü şartlar ne olursa olsun, ‘Bunu silah halleder’ diyordu. Şimdi Marigella’nın o kitabını 12 Mart’tan sonra okudum. Rezaletti. Mesela banka soymayı kapitalizmin kan damarlarına taarruz diye düşünüyordu. İstediğin kadar banka soy kardeşim. Nasıl olsa banka devlet garantilidir. Milletten aldığı vergiyle o bankanın zararını telafi edecektir. Silahlı eylemi ‘Şartlar ne olursa olsun’ savunmak yanlıştır. Bu, ancak şartlar olduğunda savunulabilir. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi.

Eşinizin ve sizin çevirdiğiniz kitaplar içinde sonra yaklaşımının yanlış olduğunu fark ettikleriniz oldu mu?

Hayır. Biz yalnız klasikleri çevirdik. Marks, Engels gibi.

Klasikler de yanlış olabilir.

Yine de okunması gereken şeylerdi. Zorunludur dünyayı anlamak için.

Anılarınızda bir de Deniz Gezmiş’in gerilla kıyafetiyle SBF’ye gelmesini teşhircilik olarak değerlendiriyorsunuz.

Deniz oraya gerilla kıyafetiyle ODTÜ’den gelmiş. Ho Şi Minh’i anma günü. Yanında bir hanım vardı, Antepli. Oğlu da devrimci öğrenci. Dedi, “Bey asker midi?” Dedim “Çöpçüdür”.

Size göre teşhircilik hangi ihtiyaçtan doğuyordu?

O gösterilere lüzum yoktu. “Deniz nedir bu kıyafet?” dedim. “Pantolonum leke olmuştu”, dedi. Bahane buldu yani. Şimdi o gerilla ruhunu aşılamak istiyor çevreye. Kıyafetini de kullanıyor o arada. Bence gereği yoktu.

Yaşar Kemal’in yalancı olduğuna inanırsınız. Çünkü ‘Yazıyorum’ dediği halde, sizin romanınızı yazmamıştır. Yaşar Kemal yazsaydı nasıl bir roman olurdunuz?

Rezalet bir roman olurdu. Çünkü bizim yaşamımızı hiç bilmez. Çukurova’dan çıkamaz Yaşar. Yazarlığını takdir ederim. Yalnız İşçi Partisi yanlılığı bize karşı dürüstçe olmayan tutumlara sürüklemiştir onu. Bana ‘Romanını yazıyorum, Mihriciğim’ filan diyor. Reşat Fuat’a da aynı şeyi söylüyor. Ben ciddiye almadım ama Reşat inanmıştı romanının yazılacağına. Aslı maslı yoktu.

Yani memnun oldunuz yazmadığına.

Çok. Çünkü bir iki romanda varız biz. Hep kötü adam olarak. Birini Pınar Kür yazdı galiba, birini de Aclan Sayılgan. Deprem’de Ali ağabey diye bir adam var. Bütün işlerin altından çıkıyor.

Siz olduğunuzu nasıl anladınız?

Belli. Mahir Çayan’la buluşuyoruz Kuğulu Park’ta falan.

60-70’li yıllarda sol kitaplar çok okunurdu. 90’larda grafik çok düşük. Neden?

Darbeden sonra uygulanan halkı apolitize etme politikasının sonucudur.

Kitap bile okumayanların davanıza coşkuyla sarılacağına nasıl inanıyorsunuz?

Bugünkü durum budur diye ilelebet böyle olmayacaktır. 1960’lı yıllarda rekor düzeyde sol kitaplar okunuyordu Türkiye’de. 1950’lerde hiç okunmuyordu. Binaenaleyh bu 90’ların sonrasında da olabilir.

Anılarınızda, çektiğiniz sıkıntıları anlatırken, annenizin tıpkı Kurtuluş Savaşı direnişçilerinden babanıza olduğu gibi size de, “Meğer herkes bizden yanaymış, ne çokmuşuz” diyebileceği günü görmeden öldüğünü anlatıyorsunuz. Bugün yaşasaydı anneniz ne derdi?

Biz sandığınızdan çokuz. Ama annem herhalde ‘Ne çokmuşuz’ demeyecekti. Evet. Biz çokuz da, çoğunluk o çokun içinde olduğunun farkında değil.

Sosyalist hareketi yeniden örgütleme niyetiniz var mı?

Bu bir adamın işi değildir; kolektif çabayla olacaktır. Biz de bir köşesinden tutarız. Bizim elimizde bir sihirli değnek yok ki dokununca sol toparlansın.

MİHRİ BELLİ KİMDİR?

Mihri Belli 1915’te Silivri’de doğdu. Babası Kurtuluş Savaşı yıllarında Trakya direnişini yönetenlerden Urfalı Mahmut Hayrettin’dir. Siyasi eyleme 1936-1940 yıllarında iktisat okumaya gittiği Amerika’da başladı. Yurda dönünce TKP’de çalışmaya başladı. 1943-44 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Prof. Neumark’ın asistanı oldu. 1944’te tutuklandı, 2 yıl hapis cezası aldı. 1946’da yurtdışına çıktı. Yunan iç savaşında tabur komutanlığı yaptı. 1950’de yurda döndü. 1951 TKP tevkifatında tutuklandı, 7 yıl hapse mahkûm oldu. 27 Mayıs’tan sonra ilk kez yasal olarak konuşmaya ve yazmaya başladı. İki kez daha tutuklandı. 12 Mart 1971’den sonra FKÖ’nün konuğu oldu. 1974 Af Yasası’ndan sonra Türkiye Emekçi Partisi’ni kurdu. 1979’da suikasta uğradı. Ağır yaralandı. 1981 sonunda yurtdışına çıktı. 11 yıl aradan sonra geçtiğimiz haftalarda Türkiye’ye döndü. Dr. Sevim Belli ile evli olan Mihri Belli, iki çocuk babası.

26.07.1992

NURİYE AKMAN

Mihri Belli’nin 1992’de Verdiği Röportaj

0

‘Sosyalizmi Türkler kuracak’

1940’ta 4 yıl kaldığınız Amerika dönüşünde kendinizi karaya vurmuş balık gibi hissetmiştiniz. 11 yıl sonra Türkiye’ye gelince de aynı mı oldu?

Amerika’dayken Türkiye olaylarıyla fazla ilişiğimiz yoktu. Bu kez Türkiye’yi yakından izleyebildik. Geldiğimiz de hiç de balık gibi hissetmedik kendimizi.

Gezmediğiniz yer, görmediğiniz olay yok. En büyük hayal kırıklığınız ne oldu?

12 Mart oldu. 12 Mart’a kadar ben Mustafa Kemal’in kurduğu ordunun işbirlikçi tekelci sermayenin vurucu gücü olarak kullanılabileceğimi sanmıyordum.

Yarım asırlık mücadelenizde geldiğiniz nokta bir hayal kırıklığı yaratmadı mı?

Türkiye açısından bugün hedefe her zamankinden daha yakınız. Dışarıdan dayatma komünizm yok şimdi. Sovyetler Birliği denen o bürokratik düzenin ortadan kalkmasıyla kamburumuz gitti. Dışarıdan dayatılan TKP, ne Türk, ne de komünistti. Bugün bir işçi sınıfı hareketliliği var. Eninde sonunda tarihsel bir rol oynayacak güce ulaşacaktır. Kürt halkının uyanışı, 1925’ten bu yana uygulanan asimilasyona karşı yığınsal bir direnişin başlayışı da olumlu bir şeydir. Dünyaya gelince, görünüşte sosyalizm yenildi, kapitalizm kazandı. Kazanmak ne demek? Kapitalizmin yaptığı yoksul açlık denizi içinde birkaç refah adası kurmaktır. O da ne pahasına? Çevreyi kirletme, dünyayı çöplüğe döndürme, çölleştirme, dünyanın tavanını delme pahasına. Bu zafer midir?

Bunca yıl, ideolojik terminolojinize herhangi bir değişiklik getirdi mi?

1960’larda “Sosyalizm yolunda gerçekten tam bağımsız demokratik Türkiye” dedik. Bugün de geçerlidir bu slogan. Terimlerde değişiklik olması için sebep yoktur. Sömürü düzeni varlığını sürdürmektedir.

Örneğin sınıf kavramı. 50 yıl içinde hiç mi değişikliğe uğramadı?

Batının refah adacıklarında 19. Yüzyıl proleteryası şimdi mevcut değil. Hizmet çalışanları, fabrika çalışanlarından çok daha az ücret alıyor. Böyle değişmeler var. Fakat biz Doğu ülkesiyiz; Avrupa’nın kapısını çalıp çalıp geri çevriliyorsak da. Özde işçi sınıfının işlevi Türkiye’de değişmemiştir.

Proletarya hâlâ devrimin temel gücü ve yöneticisi mi?

Türkiye gerçeğinde proletarya tek başına değil tabii. Ezilen yığınlar, devrimci aydın zümre ile ittifak halinde önemli devrimci roller oynamaya namzettir.

Yaşamınız boyunca hedefinize hiç yaklaştınız mı?

Yaklaştığımız oldu tabii, inisiyatifin devrimci güçlere geçtiği anlar oldu. 60’ların sonlarında mesela.

Hedefe ne kadarlık bir mesafeniz olduğunu düşünüyorsunuz?

Hedefe ulaşma tekdüze bir süratle olmaz. Gerilemeler, ilerlemeler olur. Objektif olarak, egemen güçlerin soruna çözüm getiremez duruma gelmesi ve ezilenlerin yeni yol arama özlemini duymaları anlamında bence en yakın an budur. Subjektif yani bilinçli bir yığınsal hareket olarak değil tabii.

İdeolojinize karşı ne bir coşku, ne bir ilgi var ama.

Onlar subjektif koşullar. Yağ var, şeker var ama helvayı yapacak örgüt yok.

Sizin istediğiniz sistemi Ruslar, Bulgarlar, Polonyalılar, Çinliler kuramadılar. Türkler mi kuracak?

O yoldan giderlerse kuramazlar. Fransız devrimi eşitlik, özgürlük idealleriyle çıkıyor ortaya. Ne oldu, 50 yıl sonra Fransa karaborsacılar, her türlü rezillikler içinde bir toplum haline geldi. İdealler bunun için miydi? Demek bir yozlaşma oluyor. Biz Kurtuluş Savaşı’nda istiklal, özgürlük gibi ideallerle ortaya çıktık. Cumhuriyetin ilk yıllarında “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir Türkiye’yiz” dedik. Ne oldu? Varlıklı ile yoksul arasında muazzam uçurumlar ortaya çıktı. Şimdi Sovyetlerde de öyle; geriye dönüş süreci içindeyiz.

Yani hiçbir ulusun yapamadığını Türkler mi yapacak?

Yapmaya mecburdur. Çünkü bu bozuk bir sistem besbelli. Şimdi de önümüzde başka bir hedef, yöntem yok. Sosyalizm yine geçerli bir kuram. Mesela Küba’da o kadar ablukaya rağmen, Batı ülkelerinde olmayan ileri bir sağlık sistemi var. Uyuşturucu kaçakçılığı yok, yapanı hemen asarlar. Bu da sosyalizmin güçlülüğünü tabak gibi ortaya çıkarıyor.

En eski “eski tüfek”lerden birisiniz. Ama bir silahlı eyleminiz yok.

Bunu 60’lı yıllarda bir şair dostumuz küçümseme olarak kullanmıştı. İşçi Partisi kurulmuştu. 141’den hükümlüler partiye giremiyordu. ‘Ehh onlar da kaderlerine küssün’ diyorlardı. Yeniçeri Ocağı’nda savaşa gitmeyip ocağı bekleyenlere eski tüfek derler. Bunlar da bizim için eski tüfek demişti. O zaman Yön’de Eski Tüfek diye yazı yazmaya başladım. Etkileri oldu. Bu sefer o şair arkadaş, ‘Ben de eski tüfeğim’ diye çıktı ortaya. Adını vermeyeyim.

Devrimci örgütler geçmişte yurtdışı kardeş partilerden mali destek aldılar. Şimdi o olanaklar kalkmış görünüyor. Finansman sorunu sizce nasıl çözülür?

Devrimcilerin feragatiyle. Boğazından kesip verecekleri para ile. O para bereketlidir. Öteki haram paradır.

TKP haram para mı yemiştir?

Olduğu gibi kendisi haram içindedir.

Şimdi daha yoksul dediğiniz halkın feragatiyle mi olacak?

Sosyalist hareket bir güç olarak ortaya çıkarsa, umulmadık yerden imkân çıkar. Halkın yaratacağı olanaklar, dipsiz kuyudur. Zaten servetin kaynağı halktır.

İlk Deniz Gezmiş’in elinde gördüğünüz Şehir Gerillası gibi kitaplar için neden “Bunların çok zararı oldu” demiştiniz?

Gerilla hareketlerini anlatan kitaplar son derece zararlıydı. Çünkü şartlar ne olursa olsun, ‘Bunu silah halleder’ diyordu. Şimdi Marigella’nın o kitabını 12 Mart’tan sonra okudum. Rezaletti. Mesela banka soymayı kapitalizmin kan damarlarına taarruz diye düşünüyordu. İstediğin kadar banka soy kardeşim. Nasıl olsa banka devlet garantilidir. Milletten aldığı vergiyle o bankanın zararını telafi edecektir. Silahlı eylemi ‘Şartlar ne olursa olsun’ savunmak yanlıştır. Bu, ancak şartlar olduğunda savunulabilir. Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi.

Eşinizin ve sizin çevirdiğiniz kitaplar içinde sonra yaklaşımının yanlış olduğunu fark ettikleriniz oldu mu?

Hayır. Biz yalnız klasikleri çevirdik. Marks, Engels gibi.

Klasikler de yanlış olabilir.

Yine de okunması gereken şeylerdi. Zorunludur dünyayı anlamak için.

Anılarınızda bir de Deniz Gezmiş’in gerilla kıyafetiyle SBF’ye gelmesini teşhircilik olarak değerlendiriyorsunuz.

Deniz oraya gerilla kıyafetiyle ODTÜ’den gelmiş. Ho Şi Minh’i anma günü. Yanında bir hanım vardı, Antepli. Oğlu da devrimci öğrenci. Dedi, “Bey asker midi?” Dedim “Çöpçüdür”.

Size göre teşhircilik hangi ihtiyaçtan doğuyordu?

O gösterilere lüzum yoktu. “Deniz nedir bu kıyafet?” dedim. “Pantolonum leke olmuştu”, dedi. Bahane buldu yani. Şimdi o gerilla ruhunu aşılamak istiyor çevreye. Kıyafetini de kullanıyor o arada. Bence gereği yoktu.

Yaşar Kemal’in yalancı olduğuna inanırsınız. Çünkü ‘Yazıyorum’ dediği halde, sizin romanınızı yazmamıştır. Yaşar Kemal yazsaydı nasıl bir roman olurdunuz?

Rezalet bir roman olurdu. Çünkü bizim yaşamımızı hiç bilmez. Çukurova’dan çıkamaz Yaşar. Yazarlığını takdir ederim. Yalnız İşçi Partisi yanlılığı bize karşı dürüstçe olmayan tutumlara sürüklemiştir onu. Bana ‘Romanını yazıyorum, Mihriciğim’ filan diyor. Reşat Fuat’a da aynı şeyi söylüyor. Ben ciddiye almadım ama Reşat inanmıştı romanının yazılacağına. Aslı maslı yoktu.

Yani memnun oldunuz yazmadığına.

Çok. Çünkü bir iki romanda varız biz. Hep kötü adam olarak. Birini Pınar Kür yazdı galiba, birini de Aclan Sayılgan. Deprem’de Ali ağabey diye bir adam var. Bütün işlerin altından çıkıyor.

Siz olduğunuzu nasıl anladınız?

Belli. Mahir Çayan’la buluşuyoruz Kuğulu Park’ta falan.

60-70’li yıllarda sol kitaplar çok okunurdu. 90’larda grafik çok düşük. Neden?

Darbeden sonra uygulanan halkı apolitize etme politikasının sonucudur.

Kitap bile okumayanların davanıza coşkuyla sarılacağına nasıl inanıyorsunuz?

Bugünkü durum budur diye ilelebet böyle olmayacaktır. 1960’lı yıllarda rekor düzeyde sol kitaplar okunuyordu Türkiye’de. 1950’lerde hiç okunmuyordu. Binaenaleyh bu 90’ların sonrasında da olabilir.

Anılarınızda, çektiğiniz sıkıntıları anlatırken, annenizin tıpkı Kurtuluş Savaşı direnişçilerinden babanıza olduğu gibi size de, “Meğer herkes bizden yanaymış, ne çokmuşuz” diyebileceği günü görmeden öldüğünü anlatıyorsunuz. Bugün yaşasaydı anneniz ne derdi?

Biz sandığınızdan çokuz. Ama annem herhalde ‘Ne çokmuşuz’ demeyecekti. Evet. Biz çokuz da, çoğunluk o çokun içinde olduğunun farkında değil.

Sosyalist hareketi yeniden örgütleme niyetiniz var mı?

Bu bir adamın işi değildir; kolektif çabayla olacaktır. Biz de bir köşesinden tutarız. Bizim elimizde bir sihirli değnek yok ki dokununca sol toparlansın.

MİHRİ BELLİ KİMDİR?

Mihri Belli 1915’te Silivri’de doğdu. Babası Kurtuluş Savaşı yıllarında Trakya direnişini yönetenlerden Urfalı Mahmut Hayrettin’dir. Siyasi eyleme 1936-1940 yıllarında iktisat okumaya gittiği Amerika’da başladı. Yurda dönünce TKP’de çalışmaya başladı. 1943-44 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Prof. Neumark’ın asistanı oldu. 1944’te tutuklandı, 2 yıl hapis cezası aldı. 1946’da yurtdışına çıktı. Yunan iç savaşında tabur komutanlığı yaptı. 1950’de yurda döndü. 1951 TKP tevkifatında tutuklandı, 7 yıl hapse mahkûm oldu. 27 Mayıs’tan sonra ilk kez yasal olarak konuşmaya ve yazmaya başladı. İki kez daha tutuklandı. 12 Mart 1971’den sonra FKÖ’nün konuğu oldu. 1974 Af Yasası’ndan sonra Türkiye Emekçi Partisi’ni kurdu. 1979’da suikasta uğradı. Ağır yaralandı. 1981 sonunda yurtdışına çıktı. 11 yıl aradan sonra geçtiğimiz haftalarda Türkiye’ye döndü. Dr. Sevim Belli ile evli olan Mihri Belli, iki çocuk babası.

26.07.1992

NURİYE AKMAN

Aslı Aydıntaşbaş Sordu, Soner Yalçın Cevapladı

0

Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş, Odatv imtiyaz sahibi Soner Yalçın’ın, Cemaat operasyonuyla ilgili değerlendirmelerini köşesine taşıdı.

“Soner Yalçın’ı konuşmaya zor ikna ettim…” diyen Aydıntaşbaş,  Soner Yalçın’ın 14 Aralık operasyonuyla ilgili, “Eğer gazeteci mesleğini kötü niyetli kullanırsa buna biz basın özgürlüğü diye sahip çıkamayız” dediğini aktardı.

İşte Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet’teki köşesinde yayınlanan o yazısı:

“Soner Yalçın’ı zor ikna ettim konuşmaya… Merak ettiğim, Oda Tv davasında 2 yıl yatan Soner’in 14 Aralık gözaltılarına nasıl baktığıydı. Ahmet Şık gibi,”Onlar bize çektirdi ama bu da zulüm” diyordu. Hayır. Soner daha ilk cümlede ”Gazeteciler gözaltında” lafıma itiraz etti. Adeta kükreyerek ”Ne hakla Zaman ve Samanyolu’nu Oda Tv davasına benzetiyorlar” dedi.

İşte Soner Yalçın’la soru-cevap:

– 14 Aralık’ta gazetecilerin tutuklanmasına nasıl bakıyorsun?

– Cemaat medyasını 2’ye ayırıyorum. Kirliliğe az bulaşanlar ve bu süreçte bilfiil karalama ve gerçeklerin üzerini kapatma işine giren, kumpasın merkezinde yer alanlar. Onları itham ediyorum. Adalet karşısında hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Suç işlemişlerdir. Temizlenmeyi ancak böyle sağlayabiliriz.

– Muhalif duran bir gazetecinin gözaltına alınması bir yandan da ‘basın özgürlüğüne darbe’ değil mi?

– Gazeteci diye ‘Efendim basın özgürlüğüdür, dokunamazsın’ diyemeyiz. Bir suç işleyip mesleğimi kötü niyetle kullanıyorsam, buna biz basın özgürlüğü diye sahip çıkamayız.

‘İDDİALARI ÇÜRÜTTÜK’

– Oda Tv davasında da “Bunlar gazeteci değil. Yazdıklarıyla darbeye ortam hazırladılar” dendi…

– Ama biz çıktık bütün iddiaları çürüttük. 2 yıl hapis yattık ama aslanlar gibi savunmalarımızı yaptık. İddiaları çürüttük. Beni legal ve illegal olarak 4.5 yıl dinlemiş, bütün hesaplarıma girmişler. Hiçbir şey bulamamışlar. 30 Ocak’ta duruşmamız var. Suç duyurusunda bulunacağız. Davamızda bu kumpası kuranlar çok açık şekilde ortadadır.

Oda Tv’de iddianamede delil olarak sitedeki haberler gösterildi. Şimdi de diziler ya da haberlerden söz ediliyor…

– Bize bir kumpas kuruldu. Zaman ve Samanyolu’na bir kumpas kurulmadı. Onlar bu kumpasın bir parçasıydılar. Yapma lütfen! Nasıl Oda Tv ve Samanyolu basın özgürlüğünde yan yana gelir. Bu bize hakarettir.

‘GAZETECİ DEĞİLLER’

– Kitaptan, haberden, yazıdan suç olur mu?

– Gönül ister ki Samanyolu ve Zaman genel yayın yönetmenleri de bizim gibi çıkıp iddiaları çürütsün. Ama ben inanıyorum ki iyi bir savcılar bu kumpas meselesini araştırırsa, Balyoz ve Oda Tv’de binlerce sahte delil bulacaktır. Ortada bir kumpas var. Bunu kim yaptı? Bunun içinde hakimler, savcılar, gazeteciler, TÜBİTAK, bürokratlar yok mu? Yapma Allah aşkına. Bu kumpası yapan gazetecilerle bizi nasıl aynı kefeye koyuyorsun? Her Ergenekon operasyonunda Samanyolu’nda alt yazı geçiyorlardı ‘Soner Yalçın da gözaltında’ diye. Ben kaçtım mı? Sonuna kadar bu topraklarda kaldık. Onlar neden kaçtı?

– Polislere yönelik kızgınlığını anlıyorum. Ama Zaman’ı neden suçluyorsun? Onların yaptığı olan operasyonun haberini yapmak değil mi?

– Bunu anlamak istemiyorsun. Bu kumpas bir merkezden yönetiliyor. En tepede biri, altında başka birimler var. Kuryelik yapanlar var. Bunları basın özgürlüğü olarak ele alamazsın. O zaman kendi mesleğine ihanet edersin. Kumpasın merkezinde gazeteciler var. Biz bunu yaşadık. Anlattıklarım hayali değil. Bunlar gazeteci değil. Kusura bakma ama ben Ekrem Dumanlı’ya kefil olamıyorum. Siz oluyorsanız buyurun. Gazetelere ilan verin. Bugün gazetelerde ‘basın özgürlüğü’ diye ilan var.

– Velev ki diziyi yapan Fethullah Gülen’den esinlendi, hatta talimat aldı. Eeee…? Nihayetinde dizi.

– Tabii ki diziyi yapan istediğini yapar. Adamın hayali. Ama adam dizi yaparken illegal işlerin içinde MHP kasetlerini de organize ediyorsa o da çıkacak. Bizi asıl polisin yaptıkları ilgilendirir. Ama ben büyük bir kumpastan söz ediyorum. Beni kim cezaevine attı? Ben bir inanç grubu olarak Fethullah Gülen cemaatinin hakkını savunurum. Ama o devleti teslim almak istedi. Bunu görmüyor musunuz hâlâ?

‘NİYE TARAF TUTAYIM?’

– Bir anlamda hükümetin pozisyonuyla aynı…

– Erdoğan böyle söylüyor diye bu doğru değil diyemem. Biz bunu Erdoğan demeden de söylüyorduk. Erdoğan’ı mı destekliyorum? Alakası yok. Ben niye taraf tutayım? Kişi ve kurumlar birbirine düşünce gerçekler ortaya çıkar. Sonuçta Erdoğan hükümeti, Davutoğlu hükümeti bu kumpası ortaya çıkaracaksa bu Türkiye’nin lehinedir. ‘Efendim diktatörlüğe gidiyor.’ Ya ben onunla mücadele ederim. Biz zaten hep demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesi verdik, vereceğiz. Ama bu ayrı. Burada insanların hayatlarını yok ettiler. Bu büyük acıların sahibi hakim karşısında yargılanması gerekiyor. Bunu talep etmek zorundayız.

Odatv.com

 

Aslı Aydıntaşbaş Sordu, Soner Yalçın Cevapladı

0

Milliyet gazetesi yazarı Aslı Aydıntaşbaş, Odatv imtiyaz sahibi Soner Yalçın’ın, Cemaat operasyonuyla ilgili değerlendirmelerini köşesine taşıdı.

“Soner Yalçın’ı konuşmaya zor ikna ettim…” diyen Aydıntaşbaş,  Soner Yalçın’ın 14 Aralık operasyonuyla ilgili, “Eğer gazeteci mesleğini kötü niyetli kullanırsa buna biz basın özgürlüğü diye sahip çıkamayız” dediğini aktardı.

İşte Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet’teki köşesinde yayınlanan o yazısı:

“Soner Yalçın’ı zor ikna ettim konuşmaya… Merak ettiğim, Oda Tv davasında 2 yıl yatan Soner’in 14 Aralık gözaltılarına nasıl baktığıydı. Ahmet Şık gibi,”Onlar bize çektirdi ama bu da zulüm” diyordu. Hayır. Soner daha ilk cümlede ”Gazeteciler gözaltında” lafıma itiraz etti. Adeta kükreyerek ”Ne hakla Zaman ve Samanyolu’nu Oda Tv davasına benzetiyorlar” dedi.

İşte Soner Yalçın’la soru-cevap:

– 14 Aralık’ta gazetecilerin tutuklanmasına nasıl bakıyorsun?

– Cemaat medyasını 2’ye ayırıyorum. Kirliliğe az bulaşanlar ve bu süreçte bilfiil karalama ve gerçeklerin üzerini kapatma işine giren, kumpasın merkezinde yer alanlar. Onları itham ediyorum. Adalet karşısında hesap vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Suç işlemişlerdir. Temizlenmeyi ancak böyle sağlayabiliriz.

– Muhalif duran bir gazetecinin gözaltına alınması bir yandan da ‘basın özgürlüğüne darbe’ değil mi?

– Gazeteci diye ‘Efendim basın özgürlüğüdür, dokunamazsın’ diyemeyiz. Bir suç işleyip mesleğimi kötü niyetle kullanıyorsam, buna biz basın özgürlüğü diye sahip çıkamayız.

‘İDDİALARI ÇÜRÜTTÜK’

– Oda Tv davasında da “Bunlar gazeteci değil. Yazdıklarıyla darbeye ortam hazırladılar” dendi…

– Ama biz çıktık bütün iddiaları çürüttük. 2 yıl hapis yattık ama aslanlar gibi savunmalarımızı yaptık. İddiaları çürüttük. Beni legal ve illegal olarak 4.5 yıl dinlemiş, bütün hesaplarıma girmişler. Hiçbir şey bulamamışlar. 30 Ocak’ta duruşmamız var. Suç duyurusunda bulunacağız. Davamızda bu kumpası kuranlar çok açık şekilde ortadadır.

Oda Tv’de iddianamede delil olarak sitedeki haberler gösterildi. Şimdi de diziler ya da haberlerden söz ediliyor…

– Bize bir kumpas kuruldu. Zaman ve Samanyolu’na bir kumpas kurulmadı. Onlar bu kumpasın bir parçasıydılar. Yapma lütfen! Nasıl Oda Tv ve Samanyolu basın özgürlüğünde yan yana gelir. Bu bize hakarettir.

‘GAZETECİ DEĞİLLER’

– Kitaptan, haberden, yazıdan suç olur mu?

– Gönül ister ki Samanyolu ve Zaman genel yayın yönetmenleri de bizim gibi çıkıp iddiaları çürütsün. Ama ben inanıyorum ki iyi bir savcılar bu kumpas meselesini araştırırsa, Balyoz ve Oda Tv’de binlerce sahte delil bulacaktır. Ortada bir kumpas var. Bunu kim yaptı? Bunun içinde hakimler, savcılar, gazeteciler, TÜBİTAK, bürokratlar yok mu? Yapma Allah aşkına. Bu kumpası yapan gazetecilerle bizi nasıl aynı kefeye koyuyorsun? Her Ergenekon operasyonunda Samanyolu’nda alt yazı geçiyorlardı ‘Soner Yalçın da gözaltında’ diye. Ben kaçtım mı? Sonuna kadar bu topraklarda kaldık. Onlar neden kaçtı?

– Polislere yönelik kızgınlığını anlıyorum. Ama Zaman’ı neden suçluyorsun? Onların yaptığı olan operasyonun haberini yapmak değil mi?

– Bunu anlamak istemiyorsun. Bu kumpas bir merkezden yönetiliyor. En tepede biri, altında başka birimler var. Kuryelik yapanlar var. Bunları basın özgürlüğü olarak ele alamazsın. O zaman kendi mesleğine ihanet edersin. Kumpasın merkezinde gazeteciler var. Biz bunu yaşadık. Anlattıklarım hayali değil. Bunlar gazeteci değil. Kusura bakma ama ben Ekrem Dumanlı’ya kefil olamıyorum. Siz oluyorsanız buyurun. Gazetelere ilan verin. Bugün gazetelerde ‘basın özgürlüğü’ diye ilan var.

– Velev ki diziyi yapan Fethullah Gülen’den esinlendi, hatta talimat aldı. Eeee…? Nihayetinde dizi.

– Tabii ki diziyi yapan istediğini yapar. Adamın hayali. Ama adam dizi yaparken illegal işlerin içinde MHP kasetlerini de organize ediyorsa o da çıkacak. Bizi asıl polisin yaptıkları ilgilendirir. Ama ben büyük bir kumpastan söz ediyorum. Beni kim cezaevine attı? Ben bir inanç grubu olarak Fethullah Gülen cemaatinin hakkını savunurum. Ama o devleti teslim almak istedi. Bunu görmüyor musunuz hâlâ?

‘NİYE TARAF TUTAYIM?’

– Bir anlamda hükümetin pozisyonuyla aynı…

– Erdoğan böyle söylüyor diye bu doğru değil diyemem. Biz bunu Erdoğan demeden de söylüyorduk. Erdoğan’ı mı destekliyorum? Alakası yok. Ben niye taraf tutayım? Kişi ve kurumlar birbirine düşünce gerçekler ortaya çıkar. Sonuçta Erdoğan hükümeti, Davutoğlu hükümeti bu kumpası ortaya çıkaracaksa bu Türkiye’nin lehinedir. ‘Efendim diktatörlüğe gidiyor.’ Ya ben onunla mücadele ederim. Biz zaten hep demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesi verdik, vereceğiz. Ama bu ayrı. Burada insanların hayatlarını yok ettiler. Bu büyük acıların sahibi hakim karşısında yargılanması gerekiyor. Bunu talep etmek zorundayız.

Odatv.com

 

Necip Hablemitoğlu’nun Son Röportajı

0

Cumhuriyetimizin aydınlarından Devrim Şehidi Necip Hablemitoğlu 18 Aralık 2002′de uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Vefatının 15.yılında Necip Hablemitoğlu Hocamızı saygıyla anıyoruz.  RÖPORTAJLIK olarak Necip Hablemitoğlu’nun vefatından 24 saat önce Yasemin Güneri’ye verdiği röportajı yeniden yayınlıyoruz.

Necip Hablemitoğlu 12 yıl öncesinde olduğu gibi bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor..

Yasemin Güneri: Kitabınızın yayımlanmasıyla, Alman vakıfları hakkında, Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı’nca, ‘Almanya lehine casusluk yaptıkları’ gerekçesiyle haklarında dava açıldı. Tepeköy eski Muhtarı Halil Battal, Almanların Oktay Konyar’a çanta içinde para verdiklerini gördüğünü açıkladı. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Mahkemede bu ifadeyi veren muhtarı gönülden kutluyorum. Onca militan arasında bu ifadeyi dürüstçe ve cesaretle verebilmek davanın gelişimi açısından son derece önemli olmuştur. Bergama’daki ‘sivil itaatsizlik’ eylemlerinin finansmanı, merkezi Almanya’da bulunan ve sadece posta kutusunu adres gösteren FIAN Vakfı’nca karşılanmaktadır. FIAN Vakfı’nın denetimi, Almanya Temsilcisi Petra Sauerland üzerinden yapılmaktadır. FIAN’ın yanı sıra, Almanya İzmir Başkonsolosu Manfred Unger, yerli işbirlikçilere para dağıtımında en üst karar verici konumundadır. Bu, Türk makamları tarafından da biliniyor. Unger, Bergama’nın yanısıra, Eşme, Salihli, Sındırgı ve Sivrihisar’daki ‘altın karşıtı’ diğer yerli işbirlikçileri de parasal yönden desteklemektedir.

Yasemin Güneri: Alman vakıflarının tek faaliyet alanı Türkiye’deki altın rezervlerinin işletilmemesi mi? Başka ne gibi çalışmalar yürütüyorlar?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Tek faaliyet alanları bu değil. Almanya; MGK ve dolayısıyla TSK aleyhindeki faaliyetlerini yeni bir boyuta taşıyarak bu işle Yehova Şahitleri’ni görevlendirmiştir. ‘Vicdani Retçiler’ kimliği altında yasadışı faaliyet gösteren ve halkı askerlikten soğutmayı, askere gitmemeyi öngören bu yapılanma, başta yasadışı Heinrich Böll Vakfı temsilciliği olmak üzere, bugüne kadar Alman vakıflarından destek gören tüm sivil toplum örgütlerince desteklenmektedir.

Yasemin Güneri: Halkı askerlikten soğutmak suç teşkil ediyor yasalarımızda. Bu faaliyetlerini nasıl yapıyorlar?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Şimdi, ‘Vicdani Redcilik’ adı altında Mehmet Bal adlı bir Türk’ün askere gitmek yerine, askeri cezaevine girmesi, Almanya’da 1. haber olarak verilmiş ve başta Almanya’daki Türkler olmak üzere Türkiye’deki geniş kitlelerin askere gitmeyi reddederek sivil itaatsizlik kapsamında TSK’ya karşı bir komuoyu oluşturmaya çalıştıkları gözlenmektedir. Alman vakıfları da bu görüşlere çanak tutarak, yeni bir lobilicilik faaliyetine başladılar. Türkiye’de bu faaliyeti yürütenler, toplantılarına Almanya’dan konuşmacı getirmektedirler. Son yapılan ve 50 bin kişinin katıldığı ‘Savaşa Hayır’ mitinginin düzenleyicileri, Alman destekli ‘Vicdani Retçiler’dir.

Yasemin Güneri: Yeni kurulan AKP Hükümeti’nin Alman vakıflarına yaklaşımı nasıl olacak. Yapılan lobi faaliyetlerine göz yumulacak mı?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Gül Hükümeti’nde, geçmiş yıllarda ANAP üyesi olup da Almanya’ya özel eğitim için gönderilenler arasında iki bakan da bulunmuktadır. Bunlardan biri Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu’dur. Almanlar, ABD’ye yakın olan AKP Hükümeti’nde kendilerine yakın isim olarak Erkan Mumcu’yu görüyorlar. Konrad Adenauer Vakfı’nın yasadışı temsilcisi Wolf Schönnbohm ve yardımcısı Dirk Tröndle, AKP ile üst düzeyde bağlantı kurma çabası içindedir. Konrad Adenauer Vakfı, Kopenhag Zirvesi’nde gerçekleşen Türk-Alman gerginliğini giderme misyonunu üstlenmiştir.

Yasemin Güneri: Almanlar ve ABD’lilerin çalışma stratejilerine baktığımız zaman arada ne gibi farklılıklar bulunuyor?

NECİP HABLEMİTOĞLU: ABD, Türkiye’de üst düzeyde çıkarlarını temsil ettirirken Almanya sokaktaki militan ve müridlere kadar binlerce taraftara sahiptir ve kullanmaktadır. Merkezi Almanya’da bulunan tüm aşırı sol ve aşırı sağ yapılanmaların Türkiye’deki uzantıları, Almanya’nın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Ankara DGM’de açılan ‘Casusluk Davası’nın Genelkurmay Askeri Mahkemesi’ne intikal ettirilmesi gerekir. çünkü, davanın iddiananamesini yazan Savcı Nuh Mete Yüksel, Alman vakıflarının casusluk faaliyetlerinde bulunduğunu belirtmişti. Casusluk davaları da Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde görülür.

Yasemin Güneri: Almanya’nın Türkiye aleyhine başka ne gibi faaliyetleri bulunuyor?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Almanya, AB’ye Uyum Yasaları’nın uygulamasını görmek isterken, idamın kaldırılmasına karşın, kendi ülkesinde barındırdığı yüzbinlerce PKK, Nizam-ı Alem ülkücüsü, DHKP-C, TİKKO, Kaplancı, Partizan gibi örgüt militanlarını, Interpol uygulamalarına karşı Türkiye’ye iade etmede hiçbir adım atmamaktadır. Aynı şekilde, KADEK’i AB ülkeleri terörist olarak nitelemeye yanaşmazken, Türkiye’yi her fırsatta insan hakları ihlalcisi olarak takdim etmektedirler. Almanya, halihazırda PKK’nın elinde bulunan Alman mayınlarını da açıklamamaktadır. Türkiye’de 47 etnik halkın kendi anadilinde yayın yapma ve eğitim hakkı konusunda dayatan Almanya, 2.5 millyon Türk vatandaşının anadilini öğreten Türkçe öğretmenlerinin sözleşmelerini feshetmeye başlamıştır. Din dersleri de bu kapsamda Almanca olarak verilecektir.

 

NECİP HABLEMİTOĞLU KİMDİR?

1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında “Dilde Fikirde İşde BİRLİK”adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, halen Ankara Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Görevlisi olarak Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi vermekteydi. Evli ve iki kız çocuk babasıydı. 18 Aralık 2002′de uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti

Necip Hablemitoğlu’nun Son Röportajı

0

Cumhuriyetimizin aydınlarından Devrim Şehidi Necip Hablemitoğlu 18 Aralık 2002′de uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Vefatının 15.yılında Necip Hablemitoğlu Hocamızı saygıyla anıyoruz.  RÖPORTAJLIK olarak Necip Hablemitoğlu’nun vefatından 24 saat önce Yasemin Güneri’ye verdiği röportajı yeniden yayınlıyoruz.

Necip Hablemitoğlu 12 yıl öncesinde olduğu gibi bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor..

Yasemin Güneri: Kitabınızın yayımlanmasıyla, Alman vakıfları hakkında, Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı’nca, ‘Almanya lehine casusluk yaptıkları’ gerekçesiyle haklarında dava açıldı. Tepeköy eski Muhtarı Halil Battal, Almanların Oktay Konyar’a çanta içinde para verdiklerini gördüğünü açıkladı. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Mahkemede bu ifadeyi veren muhtarı gönülden kutluyorum. Onca militan arasında bu ifadeyi dürüstçe ve cesaretle verebilmek davanın gelişimi açısından son derece önemli olmuştur. Bergama’daki ‘sivil itaatsizlik’ eylemlerinin finansmanı, merkezi Almanya’da bulunan ve sadece posta kutusunu adres gösteren FIAN Vakfı’nca karşılanmaktadır. FIAN Vakfı’nın denetimi, Almanya Temsilcisi Petra Sauerland üzerinden yapılmaktadır. FIAN’ın yanı sıra, Almanya İzmir Başkonsolosu Manfred Unger, yerli işbirlikçilere para dağıtımında en üst karar verici konumundadır. Bu, Türk makamları tarafından da biliniyor. Unger, Bergama’nın yanısıra, Eşme, Salihli, Sındırgı ve Sivrihisar’daki ‘altın karşıtı’ diğer yerli işbirlikçileri de parasal yönden desteklemektedir.

Yasemin Güneri: Alman vakıflarının tek faaliyet alanı Türkiye’deki altın rezervlerinin işletilmemesi mi? Başka ne gibi çalışmalar yürütüyorlar?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Tek faaliyet alanları bu değil. Almanya; MGK ve dolayısıyla TSK aleyhindeki faaliyetlerini yeni bir boyuta taşıyarak bu işle Yehova Şahitleri’ni görevlendirmiştir. ‘Vicdani Retçiler’ kimliği altında yasadışı faaliyet gösteren ve halkı askerlikten soğutmayı, askere gitmemeyi öngören bu yapılanma, başta yasadışı Heinrich Böll Vakfı temsilciliği olmak üzere, bugüne kadar Alman vakıflarından destek gören tüm sivil toplum örgütlerince desteklenmektedir.

Yasemin Güneri: Halkı askerlikten soğutmak suç teşkil ediyor yasalarımızda. Bu faaliyetlerini nasıl yapıyorlar?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Şimdi, ‘Vicdani Redcilik’ adı altında Mehmet Bal adlı bir Türk’ün askere gitmek yerine, askeri cezaevine girmesi, Almanya’da 1. haber olarak verilmiş ve başta Almanya’daki Türkler olmak üzere Türkiye’deki geniş kitlelerin askere gitmeyi reddederek sivil itaatsizlik kapsamında TSK’ya karşı bir komuoyu oluşturmaya çalıştıkları gözlenmektedir. Alman vakıfları da bu görüşlere çanak tutarak, yeni bir lobilicilik faaliyetine başladılar. Türkiye’de bu faaliyeti yürütenler, toplantılarına Almanya’dan konuşmacı getirmektedirler. Son yapılan ve 50 bin kişinin katıldığı ‘Savaşa Hayır’ mitinginin düzenleyicileri, Alman destekli ‘Vicdani Retçiler’dir.

Yasemin Güneri: Yeni kurulan AKP Hükümeti’nin Alman vakıflarına yaklaşımı nasıl olacak. Yapılan lobi faaliyetlerine göz yumulacak mı?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Gül Hükümeti’nde, geçmiş yıllarda ANAP üyesi olup da Almanya’ya özel eğitim için gönderilenler arasında iki bakan da bulunmuktadır. Bunlardan biri Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu’dur. Almanlar, ABD’ye yakın olan AKP Hükümeti’nde kendilerine yakın isim olarak Erkan Mumcu’yu görüyorlar. Konrad Adenauer Vakfı’nın yasadışı temsilcisi Wolf Schönnbohm ve yardımcısı Dirk Tröndle, AKP ile üst düzeyde bağlantı kurma çabası içindedir. Konrad Adenauer Vakfı, Kopenhag Zirvesi’nde gerçekleşen Türk-Alman gerginliğini giderme misyonunu üstlenmiştir.

Yasemin Güneri: Almanlar ve ABD’lilerin çalışma stratejilerine baktığımız zaman arada ne gibi farklılıklar bulunuyor?

NECİP HABLEMİTOĞLU: ABD, Türkiye’de üst düzeyde çıkarlarını temsil ettirirken Almanya sokaktaki militan ve müridlere kadar binlerce taraftara sahiptir ve kullanmaktadır. Merkezi Almanya’da bulunan tüm aşırı sol ve aşırı sağ yapılanmaların Türkiye’deki uzantıları, Almanya’nın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Ankara DGM’de açılan ‘Casusluk Davası’nın Genelkurmay Askeri Mahkemesi’ne intikal ettirilmesi gerekir. çünkü, davanın iddiananamesini yazan Savcı Nuh Mete Yüksel, Alman vakıflarının casusluk faaliyetlerinde bulunduğunu belirtmişti. Casusluk davaları da Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde görülür.

Yasemin Güneri: Almanya’nın Türkiye aleyhine başka ne gibi faaliyetleri bulunuyor?

NECİP HABLEMİTOĞLU: Almanya, AB’ye Uyum Yasaları’nın uygulamasını görmek isterken, idamın kaldırılmasına karşın, kendi ülkesinde barındırdığı yüzbinlerce PKK, Nizam-ı Alem ülkücüsü, DHKP-C, TİKKO, Kaplancı, Partizan gibi örgüt militanlarını, Interpol uygulamalarına karşı Türkiye’ye iade etmede hiçbir adım atmamaktadır. Aynı şekilde, KADEK’i AB ülkeleri terörist olarak nitelemeye yanaşmazken, Türkiye’yi her fırsatta insan hakları ihlalcisi olarak takdim etmektedirler. Almanya, halihazırda PKK’nın elinde bulunan Alman mayınlarını da açıklamamaktadır. Türkiye’de 47 etnik halkın kendi anadilinde yayın yapma ve eğitim hakkı konusunda dayatan Almanya, 2.5 millyon Türk vatandaşının anadilini öğreten Türkçe öğretmenlerinin sözleşmelerini feshetmeye başlamıştır. Din dersleri de bu kapsamda Almanca olarak verilecektir.

 

NECİP HABLEMİTOĞLU KİMDİR?

1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında “Dilde Fikirde İşde BİRLİK”adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi. Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, halen Ankara Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Görevlisi olarak Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi dersi vermekteydi. Evli ve iki kız çocuk babasıydı. 18 Aralık 2002′de uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti

Aziz Nesin’in 1992’de Verdiği Röportaj

0

Geçenlerde ‘enayi’ dediğiniz Türk halkına artık güveninizin kalmadığını söylediniz. Neden?

Zaten yoktu ki güvenim! Türk halkı yorumları hep yanlış yapılmıştır. En büyüğünü bilerek Mustafa Kemal yapmış, ‘Türk halkı zekidir, çalışkandır” demiştir. Bunlar o zamanlar önemliydi. Türk halkı ezikti, bitikti. Moral vermek istemiştir. Yoksa o da Türklerin tembel olduğunu, zeki olmadığını biliyordu.

Popülist bir yazarsınız. Sözleriniz bir bozgun yaşadığınızı düşündürüyor.

Bu demek değil ki halkı sevmiyorum, bütün Türkiye aptaldır. Ama Türk halkı zeki değildir. Zeki olmanın koşulları vardır. Örneğin bu halk iyi besleniyor mu? Yalan! Protein alıyor mu? Yalan! Domuz yiyor mu? Nasıl zeki olacak?

Zeki olmak için domuz yemek şart mı?

Et yemek şart. Ama domuz yerse akıllılık eder. Çocukluğumdan dinsel şeylerden etkilenmişim, ben yiyemiyorum. Zekânın kuşaktan kuşağa geçmesi için tarih bilinci olması, eğitilmesi gerekir. Bu millet eğitiliyor mu? Yalan!

Size ‘Bu halk enayi’ dedirten gerçek şey ne?

Şirketlerde yüzde 51 hisseyi elinde tutan egemendir. Toplumumuzun da yüzde 60’ı enayidir. Onun için toplum enayi diyorum.

Halkın desteğiyle yaşadığınızı söylerdiniz. Halk desteğini çekti mi sizden?

Halk desteğini çekti benden ama zaten desteği isteyerek vermedi ki. Yoksul bir ailenin çocuğuydum, halka gidip yardım isteseydim canıma okurlardı. Bu insanlar vergileriyle bana yardım ettiler. Bunu ödemenin yolu, halka sen iyisin demek değildir. Aptal, enayi olduğunu anlatmak gerekiyor.

Şimdiye kadar neden bu kadar net bir biçimde söylemediniz?

İnsanlar yaşlandıkça daha çok bilinçleniyorlar. Türk milleti kahramandır diye yalan söylüyorlar. Türk milleti kahraman değil yahu! İçinde kahramanlar var o başka. İstiklal Savaşında kaçanlar mı çoktur, katılanlar mı? Katılanların da kaçı zorla katılmıştır? Halk merkezi yönetim yüzünden aptallaştırılmıştır. Türk halkının yarattığı tek bir kavram yoktur. Türkler çağcıl uygarlığa ne kattı?

Bu ‘enayi halk’ karşısında kendinizi hangi konumda görüyorsunuz?

O enayi halka, tabii genellemiyorum; şirket örneğini verdim. Bu halka karşı görevlerimi yapmak, kendimce iyi sandığım nitelikleri paylaşmak istiyorum.

77 yaşındasınız. Bu duyguları taşımanızda nasıl bir mizah unsuru buluyorsunuz?

Bir annenin çocuğu geri zekâlı olsa ne yapar? Öyle anneler vardır, ömrünü o çocuk için verir. Ben de Türk milletini Allah tarafından zeki sanmıyorum. Kusurları var. Bunları bir anne gibi düzeltmeye çalışıyorum.

Siz bu toplumun bireyi olarak bu kusurlardan nasıl etkilendiniz?

Kusurların çoğunu yaşadım, yaşıyorum. Ben bulutlarda değilim. Kimse kendi kusurlarını söyleyemez. Bazıları kusurları diye meziyetlerini sıralar. Bende halka borçluluk duygusu aşırıdır. Bunu ödemek için ona doğruyu söylemeliyim. Halk iyi de niye durmadan aleyhine olan partileri iktidara getiriyor?

Yani böyle gelmiş böyle mi gidecek?

Eğitim böyle giderse evet. Çünkü sahtekârlık üzerine kurulmuş. Örneğin din eğitimi. Din nasıl başlamış, kaç türlü din vardır? Bunlar öğretilmeli.

Hayatınızı Marksizm’in yüceltilmesine adadınız. Bunu çocuklara da verdiniz mi?

Vermek istemiyorum. Onlara iyi insan olmanın bilincini vermeye çalışıyorum.

Bunun yolu Marksizm’den mi geçiyor?

Nereden geçerse geçsin, beni ilgilendirmiyor. Ben çocukları tanımam, annesini babasını tanımam. Burada yiyorlar içiyorlar.

Aileleri dindarsa onlara aptal olduklarını söylemiyorsunuz herhalde.

Söylüyorum, niye söylemeyeyim? Ama dindar oldukları için değil. Aptalsınız, akıllı olun diyorum. Örneğin kapı kapatmasını öğretemiyorum çocuklara. Türk aydınlarının bulunduğu bir yerde 15 gün tatil yaptım. Onlar da kapı kapatmasını bilmiyordu. Şimdi bu insanlara ne kadar iyisiniz mi diyeyim?

Siz hiç kendinizi hicvettiniz mi?

Etmez olur muyum? Bütün öykülerimdeki alt kişi benimdir.

Zaafları yüzünden eleştirmediğiniz yazar kalmadı. Sizde hangi zaaflar var?

Zaaflarım azalıyor. Arınmak için kendi kendime savaşım veriyorum. Zaaf diye bir meziyet söyleyeceğim size. Ben zamanımı çok boşa harcadım. Örneğin, dün 1,5 buçuk saat otobüs bekledim. Bu biraz cimriliğimden geliyor.

Genç ve güzel kadınlara düşkünlüğünüz de bir zaaf mı sizce?

Sadece kadınlar değil. Ben her konuda güzelliği seviyorum. İstanbul güzel olsun, evim olsun güzel olsun, kadın arkadaşım da güzel olsun.

Şu anda birlikte olduğunuz hanım kaç yaşında?

Yaşını söylemeyeyim. Söylenmeyecek kadar genç bir hanım.

Genç kadınlarla arkadaşlık ederken kalbinizden endişelenmiyor musunuz?

Kalbim durursa diye mi? Durursa durur ne yapalım? Adam uçağa binmeye korkuyormuş. Sormuşlar; babanız nerede öldü? Yatağında. Anneniz? Yatağında. Amcanız? Yatağında. Yatağa girmeye korkmuyor musunuz demişler.

Eskiden aklı başında herkes komünist partinin kurulmasına çalışmalıdır diyordunuz. Bugün de geçerli mi bu?

Tabii, ama bugün geçerliliği kendiliğinden kalmadı. Kimse komünist olmak istemiyor.

Ya siz?

Ben Marksistim. Her Marksistin komünist olması gerekmez.

Marksistlerin hataları ne oldu?

Çok… Ben o zamanda onlardan yana değildim. Ama bunu hiçbir zaman yazmadım. Her zaman kendime göre doğruyu söylüyordum. O doğrular bugün geçerli oldu. Bunları önceden görmek marifetti. Bu marifeti yapanlardan biriyim. Ama bunu ilan etmedim.

Keşke bunları o zaman söyleseydiniz.

Bu eleştirileri sosyalist ülkelerde ve kendi çevremde yaptım. Onun dışında yapsaydım işçi sınıfının aleyhine olurdu. Çünkü onlar inanmıştı. Bana kaç kişi inanırdı? Şeflerine inanıyorlardı. Şimdi şefler antikomünist oldu.

Yıllarca sol, sağın sosyalleşmesine kaynak oldu. Şimdi solun sağı besleyecek bir şeyi kaldı mı?

Kalmadı, tersine sağın solu besleyecek şeyleri var. Tabii bu gerçek sol değil, yürürlükteki sol. Örneğin Refah Partisi solun eski sloganlarını ele aldı.

Ölümden korkuyor musunuz?

Her insan korkar. Korkmam diyenler de korkar, belli etmezler. Fakat ben panik içinde değilim. Vasiyetimi yazdım. Yakılacak mektupları ayırdım.

Yakılacak mektuplarınız aşk mektupları mı?

Aşk mektupları ve başkasının işine yaramayacak mektuplar.

Sizin cimriliğiniz meşhur. Yaşamınızdaki en büyük lüks nedir?

Ben kendime pinti, başkalarına cömertim. En büyük cömertliğim bu vakıf. Benim çocuklar altın kaşıklarla yemek yerler belli günlerde. Bu bizim lüksümüzdür. Bununla yoksulluktan intikam alıyoruz.

Vakıftaki çocuklar hâlâ kullanılmış kâğıtlara mı burunlarını siliyorlar?

Ah onu bir türlü alıştıramadım. Sabah bizim yönetici dışarıya atılmış bir fanila bulmuş. Akşam konuşma yapacağız bu konuda. Ne kadar yoksulsak o kadar atan kişiler oluyoruz. O da aşağılık duygusundan ötürü.

Sizin yeniden çocuk sahibi olmak istediğiniz doğru mu?

(Kahkalar) Bunu enayiliğimi ortaya koyayım diye söyledim, gerçekleştirmek istemedim. Bu bütün erkeklerde galiba var. Bir erkeklik gösterisi.

Zaten yaşadığınız kadınlarla bunu gösteriyorsunuz.

Belki de böyle bir şeye kendim için gerek duydum. İnsana her türlü duygu gelir. Sapık duygu, kötü duygu gelir de, bunları yenmek önemlidir.

Hangi özelliklerinizle kadınları cezbettiğinizi düşünüyorsunuz?

Yakışıklı bir adam olmama dayanamıyorlar. (Kahkahalar)

Gençliğinizde duyduğunuz aşağılık duygusunun sizi çok çalışmaya ittiğini biliyoruz. 95 kitap yazmanızda bu duygunun yeri nedir?

Yalnız bu duygu ile yazmıyorum. Artık daha çok para kazanmam gerekiyor. Burada 32 çocuğumuz var. Onları yaşatmanın yolu kitaplarım. Başka marifetim yok.

Hâlâ bu duygunun etkisi altında kaldığınız söylenebilir mi?

Aşağılık duygusundan dolayı yazar olmadım. Gülmece yazarı oldum bu yüzden. Bütün gülmece yazarlarında bu duygu vardır.

Şimdi de korkuyorlar, özellikle meslektaşlarınız.

Türk halkı için düşüncelerimi söyledim demin. Bunları başkaları söylemez. Belki de bundan kızıyorlardır.

Bazı dergilerde fakirlik edebiyatı yaptığınız eski taşlamalarınız yer alıyor. Bunlara niye izin veriyorsunuz?

Hangi dergide haberim yok.

Haberiniz olsaydı yayınlanmasını ister miydiniz?

Para verselerdi isterdim. Bana düşünce yapısı olarak aykırı değilse. 30 yıldan beri benden çalıp çalıp basıyorlar. Adlarını vermeyeyim şimdi.

Siz Atatürk adına çok bozuluyormuşsunuz, öyle mi?

Evet, Atatürk çapında büyük bir adam bu adı almamalıydı. İnsan olduğu için tabii kusurları var. O kusurlar hep meziyet gibi gösterilmiş. İngiltere Kralı 8. Edward Türkiye’ye geldiğinde garson bir şey döker masaya. Atatürk ‘Ben bu millete her şeyi öğrettim, uşak olmasını öğretemedim’ der. Bu Atatürk’e yakışmayan bir şeydir. Bu söylenmez. Atatürk soyadını almak, yani Türk’ün atası olduğunu söylemek hoşuma gitmiyor. Atatürk soyadını alması ilginçtir. Etrafına insanları topluyor, onlara Atatürk’te karar kaldırıyor. Bu güzel değil. Onun için ben ona Mustafa Kemal demeyi tercih ederim. İkincisi, Atatürk imzasını başkasına attırır, ondan kopya eder. Bir Ermeninin imzasıdır, beş on tane imza örnekleri getirttirir, onlardan bir tanesini beğenir. Ermeninin imzasını beğenmesi önemli değil. Ermeni olur, Türk olur. Ama kötü yaz senin yazın olsun.

Nuriye Akman 27.09.1992

Nuriyeakman.com