Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 106

Oynadığım Diziyi Sahipleniyorum !

0

“ OYUNCULUK ÇOK BÜYÜK VEFA İSTEYEN BİR MESLEK”

Havadis Türk – 9 yıldır Arka Sokaklar dizisinde Zeliha Karakterini canlandıran Yüsra Geyik dizi ve sinema sektörü üzerine samimi açıklamalar yaptı. 14 yaşından beri oyunculuk yapan Geyik “Oyunculuk çok büyük vefa isteyen bir meslek” diyor.

Oyunculuğa nasıl başladınız?
14 yaşında Tümay Özokur Ajans’a kayıt oldum. Kaydolduğum gün bir televizyon filmi çekiliyordu. O gün görüşüp anlaştık ve o gün bu gündür oyunculuk yapıyorum. Yabancı Damat, Yumurcak TV ve Hayat Bilgisi gibi pek çok dizide rol aldım. 9 sezondur da Arka Sokaklar dizisinde severek oynuyorum.

Arka Sokaklar dizisindeki rolünüzden biraz bahseder misiniz?
Beş çocuklu bir polis memurunun en büyük kızını canlandırıyorum. Dört kardeş olarak başladık. Küçük bir kardeşimiz daha dünyaya geldi dizi süresince. Birbirinden farklı karakterlere sahip beş kardeşten, babasının başına sürekli bela açan ve sorun yaratan, gönül meseleleriyle fazla ilgili olan Zeliha karakterini oynuyorum. Bu sezon, yine polis olan Arda karakteri ile aralarında bir ilişki başlıyor gibi Zeliha’nın. Babasıyla iş arkadaşı olmasından dolayı oldukça karışık ama heyecanlı bir hikaye başlıyor.

OYNADIĞIM DİZİYİ SAHİPLENİYORUM

Dizi boyunca birçok oyuncunun girip çıktığını izledik Arka Sokaklar’a. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Polislik mesleğinin gerçeğinde de olan bir durum bu. Oradan oraya sürüklenip, tayinleri çıkan insanlar polisler. Oyuncuların girip çıkması dizide çok güzel işleniyor. Hoş bir doku yaratıyor bence. Oynadığım diziyi çok seviyorum ve sahipleniyorum.

Oyunculukta hedefleriniz neler?
Oyuncu olarak belli bir yere gelmek istiyorum tabii ki. Sinema ya da televizyon çok fark etmiyor. Önemli olan benim tatmin olmam. Kurduğum hayaller var elbet. Oyunculuk, tek başına çabalayarak bir yerlere gelmesi zor bir meslek. Umarım bundan sonra da şansım yaver gider ve iyi yönetmenler ve oyuncular ile yine iyi bir ekiple çalışırım.

TÜRK FİLMİ SEYRETMEYİ ÇOK SEVERİM

Hobileriniz nelerdir?
Türk filmi seyretmeyi çok severim. Televizyonda bir Türk filmi varsa, başka hiçbir şey izlemem. Yeşil Çam oyuncularına hayranım. Çünkü şartların çok zor olduğu bir zamanda çok güzel işler yapılmış. Biz şuanda, her şeyin geliştiği, şartların kolay olduğu dönemde bile zorlanıyoruz. Demek ki o zamanda yapılan güzel işler çok büyük bir başarı. Çok büyük vefa isteyen bir meslek oyunculuk.

9’DAN SONRA OYNAMAM DİYEN OYUNCULARDA VAR!

Türkan Şoray kanunlarınız var mı? Öpüşmem, sevişmem diyor musunuz?
Kural diye adlandırmak istemiyorum. İlkeleri olan insanlar , ilkelerine ters düşen hareketler yapmak istemeye bilirler. Sadece öpüşmek veya sevişmekle sınırlı değil. Ben saat 9’dan sonra çalışmam diyen oyuncular da var. Rolümün gereği sahneleri, kendi ilkelerime göre tartarak oyarım tabii ki.

Farklı bir mesleği yapan insanların çoğu işine maddi yönden bağımlıdırlar. Ama oyuncu öyle değil. Oyuncu hem kendini tatmin ediyor, hem de etrafındaki insanlarla bir alış verişi oluyor. Oyunculuğu sadece bir meslek olarak görmüyorum.Oyunculuk, oyuncunun hayatı oluyor!

Yüsra Geyik kimdir?
21 haziran 1990 Samsun doğumlu.
Sanat Tasarım Fakültesi mezunu.
9 sezondur Arka Sokaklar dizisinde rol alıyor.
14 yaşından beri oyunculuk yapan Yüsra Geyik bugüne kadar Yabancı Damat, Yumurcak TV, Hayat Bilgisi gibi dizilerde yer aldı.

HAVADİSTURK

Recep Kaan Yılmaz Röportajı

0
Benim de severek izlediğim, yakından takibe aldığım GÖNÜL İŞLERİ dizisininTİBET karakteri Recep Kaan Yılmaz ile enfes röportajımız, Keyifli okumalar

 

Kaan Yılmaz kimdir?
30 yaşındayım şuan. 6 yaşımda sevgili öğretmenim Sayın Mete Akkaya sayesinde sahneye adım attım ve tiyatro eğitimim başlamış oldu. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. İki seneyi geçti biraz, müzikle ilgileniyorum. Yazar, çizer, söyler, oynarım.
Oyunculuk kariyerin nasıl başladı?
Erken başlayan oyunculuk eğitimim aslında sadece konuşmayan bir veledin (ben) sosyal olarak açılması içindi, ama tesadüfen 19 yaşımda Hayat Bilgisi dizisinde yer aldım ve o günden beri oyunculuk, hayatımı kazandığım mesleğim oldu.
Gönül İşlerinde Tibet karakterini canlandırıyorsun nasıl biri Tibet?
Tibet, sevimsiz adam. Annesinin istediği hayatı yaşamış hep. Böyle sağlıksız bir durum da, kötü sonuçlara sebep olmuş. İnsanları ve hayatı anlamayan, anlamak gibi bir derdi de olmayan, parayı güç sayan, etiketlere önem veren bir insan.
Gönül İşlerinde Tibet’e neler olacak, Sevda ile araları düzelecek mi? 
Göreceğiz, bakalım. 🙂 Hayatta yapılan her şeyin bir sonucu olur, bu sonuç her zaman adil olmasa da. Tibet’in hayatı ve ilişkisi ne olacak, ben de merak ediyorum.
Acemi Cadı dizisinden beri takip ediyorum seni ve bu dizide görünce şaşırdım ve mutlu oldum, bu proje nasıl başladın?
 
Biliyorsunuzdur : bizim mesleğimizde olmazsa olmazlardan bir tanesi de deneme çekimidir (audition). Ve çoğu meslektaşım gibi beni de gerginliğe sürükler. Deneme çekimleri  bizim iş görüşmelerimiz işte. Ve benim iş görüşmelerim hep sancılı 🙂 Ama akıllıca yazılmış senaryonun güzelliği, TMC gibi köklü bir firma ve daha önce de çalışma fırsatımın olduğu Sayın Türkan Derya gibi etkenleri göz önüne alınca çok istedim çalışmayı. Biraz git-gel yaşadıktan sonra anlaştık ve umarım ortaya güzel bir iş ve izlenebilir bir karakter çık
Çakıl Taşları hakkında düşüncelerin nelerdi? 
 
Çakıl Taşları bizim de, izleyicilerin de çok sevdiği bir televizyon dizisiydi. Çok iyi bir iş çıkardığımıza inanıyorum ki, hala Çakıl Taşlarının yıl dönümünü kutlayan sevenleri de bunun göstergesidir. Hepsine buradan tekrar teşekkür ediyorum sizin vasıtanızla.
Set ortamınız nasıl. Kadroda çok iyi isimler var onlar ile çalışmak nasıl bir duygu?
Set ortamımız huzurlu ve güler yüzlü. Hem kamera arkasındaki, hem de kamera önündeki herkes mutlu insanlar. Tabi burada iki büyük etkenden bahsetmeliyim: birincisi yapımcımız Sayın Erol Avcı, samimi ve güler yüzlü bir insan, ikincisi yönetmenimiz Sayın Türkan Derya olumlu ve güler yüzlü! Unutmayın; yönetmen nasıl ise, bütün setin ruh hali de öyledir.
Söylediğiniz gibi iyi oyuncularla ve iyi bir ekiple çalışıyorum, ne kadar güzel olduğunun ekrana yansıdığına inanıyorum . Bir oyuncu her zaman iyi oyuncularla çalışmak ister!
Öğrenci evinde kaldın mı?
Kaldım tabi ki! Ama ben üniversitedeyken aynı zamanda da çalışıyordum. Bunun sayesinde de yaşıtlarımdan biraz daha rahat bir öğrenci evim oldu oldu diyebilirim.
Hayatımın sonuna kadar………….. olacağım.
“İnsan”

İstemem hakkımı helal ettim dediğin kişiler oldu mu?

Çoğu insanın olduğu gibi benim de oldu.

Beni kırmayıp röportajı kabul ettiğin için teşekkür ederim

Ben teşekkür ederim, umarım istediğiniz gibi olmuştur. Kendinize iyi bakın.

Değerli paylaşımlarından ve verdiği içten yanıtlarından dolayı Recep Kaan Yılmaz’a çok teşekkür ederim.

Eren Akkaş 20.10.2014

bidoluroportaj.blogspot.com.tr/

Recep Kaan Yılmaz Röportajı

0
Benim de severek izlediğim, yakından takibe aldığım GÖNÜL İŞLERİ dizisininTİBET karakteri Recep Kaan Yılmaz ile enfes röportajımız, Keyifli okumalar

 

Kaan Yılmaz kimdir?
30 yaşındayım şuan. 6 yaşımda sevgili öğretmenim Sayın Mete Akkaya sayesinde sahneye adım attım ve tiyatro eğitimim başlamış oldu. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. İki seneyi geçti biraz, müzikle ilgileniyorum. Yazar, çizer, söyler, oynarım.
Oyunculuk kariyerin nasıl başladı?
Erken başlayan oyunculuk eğitimim aslında sadece konuşmayan bir veledin (ben) sosyal olarak açılması içindi, ama tesadüfen 19 yaşımda Hayat Bilgisi dizisinde yer aldım ve o günden beri oyunculuk, hayatımı kazandığım mesleğim oldu.
Gönül İşlerinde Tibet karakterini canlandırıyorsun nasıl biri Tibet?
Tibet, sevimsiz adam. Annesinin istediği hayatı yaşamış hep. Böyle sağlıksız bir durum da, kötü sonuçlara sebep olmuş. İnsanları ve hayatı anlamayan, anlamak gibi bir derdi de olmayan, parayı güç sayan, etiketlere önem veren bir insan.
Gönül İşlerinde Tibet’e neler olacak, Sevda ile araları düzelecek mi? 
Göreceğiz, bakalım. 🙂 Hayatta yapılan her şeyin bir sonucu olur, bu sonuç her zaman adil olmasa da. Tibet’in hayatı ve ilişkisi ne olacak, ben de merak ediyorum.
Acemi Cadı dizisinden beri takip ediyorum seni ve bu dizide görünce şaşırdım ve mutlu oldum, bu proje nasıl başladın?
 
Biliyorsunuzdur : bizim mesleğimizde olmazsa olmazlardan bir tanesi de deneme çekimidir (audition). Ve çoğu meslektaşım gibi beni de gerginliğe sürükler. Deneme çekimleri  bizim iş görüşmelerimiz işte. Ve benim iş görüşmelerim hep sancılı 🙂 Ama akıllıca yazılmış senaryonun güzelliği, TMC gibi köklü bir firma ve daha önce de çalışma fırsatımın olduğu Sayın Türkan Derya gibi etkenleri göz önüne alınca çok istedim çalışmayı. Biraz git-gel yaşadıktan sonra anlaştık ve umarım ortaya güzel bir iş ve izlenebilir bir karakter çık
Çakıl Taşları hakkında düşüncelerin nelerdi? 
 
Çakıl Taşları bizim de, izleyicilerin de çok sevdiği bir televizyon dizisiydi. Çok iyi bir iş çıkardığımıza inanıyorum ki, hala Çakıl Taşlarının yıl dönümünü kutlayan sevenleri de bunun göstergesidir. Hepsine buradan tekrar teşekkür ediyorum sizin vasıtanızla.
Set ortamınız nasıl. Kadroda çok iyi isimler var onlar ile çalışmak nasıl bir duygu?
Set ortamımız huzurlu ve güler yüzlü. Hem kamera arkasındaki, hem de kamera önündeki herkes mutlu insanlar. Tabi burada iki büyük etkenden bahsetmeliyim: birincisi yapımcımız Sayın Erol Avcı, samimi ve güler yüzlü bir insan, ikincisi yönetmenimiz Sayın Türkan Derya olumlu ve güler yüzlü! Unutmayın; yönetmen nasıl ise, bütün setin ruh hali de öyledir.
Söylediğiniz gibi iyi oyuncularla ve iyi bir ekiple çalışıyorum, ne kadar güzel olduğunun ekrana yansıdığına inanıyorum . Bir oyuncu her zaman iyi oyuncularla çalışmak ister!
Öğrenci evinde kaldın mı?
Kaldım tabi ki! Ama ben üniversitedeyken aynı zamanda da çalışıyordum. Bunun sayesinde de yaşıtlarımdan biraz daha rahat bir öğrenci evim oldu oldu diyebilirim.
Hayatımın sonuna kadar………….. olacağım.
“İnsan”

İstemem hakkımı helal ettim dediğin kişiler oldu mu?

Çoğu insanın olduğu gibi benim de oldu.

Beni kırmayıp röportajı kabul ettiğin için teşekkür ederim

Ben teşekkür ederim, umarım istediğiniz gibi olmuştur. Kendinize iyi bakın.

Değerli paylaşımlarından ve verdiği içten yanıtlarından dolayı Recep Kaan Yılmaz’a çok teşekkür ederim.

Eren Akkaş 20.10.2014

bidoluroportaj.blogspot.com.tr/

İç savaş çıkarmak istediler

0

Başbakan Davutoğlu’nun ev sahipliğinde bir kez daha bir araya gelen Akil İnsanlar Heyeti’nden Avukat Mehmet Uçum, toplantının nasıl bir anlam taşıdığını anlattı. Uçum, Kobani bahanesiyle çıkan olaylarda yapılmak istenenin ‘bir Kürt iç savaşı çıkarmak’ olduğunu, ama başarılamadığını, olaylarda dış öznelerin payının olduğunu söyledi.

Türkiye, her gün değişen dengelerin ortasında, kendi gündemi ve hedefleri doğrultusunda ilerliyor. Bu gündemin şüphesiz ki en öncelikli başlıklarından birisi Çözüm Süreci. Geçtiğimiz günlerde Akil İnsanlar Heyeti, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başkanlığında yeniden bir araya geldi. Hayli uzun süren toplantı, sürecin başarıyla yürütülmesi konusunda olumlu bir adım olarak görüldü. Ben de bu yüzden sorularımı bu sefer, Akil İnsanlar Heyeti üyesi Av. Mehmet Uçum’a yönelttim.

Son Akil İnsanlar toplantısından başlayalım. Toplantının zamanlaması ve sürece yeniden dahil olması hakkında neler söylersiniz?

Önemsediğim bir toplantı çağrısıydı. Çünkü bu davet, toplumun Çözüm Sürecine yeniden davet edilmesiydi. Akil İnsanlar Heyeti’ne hak ettiğinin üstünde bir anlam yüklediğim için değil, bu heyetin simgesel anlamından ötürü bu kanaatteyim. Bu heyet, dönemin Başbakanı olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın davetiyle oluştuğu günden bu yana bir temsil ilişkisi oluşturdu. Bu temsil ilişkisi, devletle değil, toplumla kurulmuş bir ilişkiydi. Bu, toplumun devreye girmesi demek.

ÜÇÜNCÜ GÖZ ÖNERİSİ

Toplantıda öne çıkan başlıklar nelerdi?

Herkesin mutabık kaldığı husus, sivil iradenin devam ettirilmesi oldu. Ayrıca, Öcalan’ın görüşme çeşitliliği, kamuoyuyla doğrudan temas edebilmesi önerilerden birisiydi. Yine, bir sivil yapının partilerle, Kandil ile, Avrupa ile görüşebilmesi önerildi. Silahlı unsurların yurtdışına çıkması ve geri dönüş süreçlerini izleyecek bir sivil izleme kurulunun kurulması da gündeme geldi. Üçüncü Gözün, yani sivil iradenin olabilmesi önerisi de gündemdeydi. Danışmanlık fonksiyonu olan bir arabuluculuk faaliyeti önerimiz oldu.

ÖRGÜT GÖLGE DEVLET GÖRÜNTÜSÜNÜ BIRAKMALI

Ya Başbakan’ın yaklaşımı?

Başbakan Davutoğlu’nun genel anlamda tutumu pozitif. Başbakan şu an önceliğin kamu düzeni olduğunu, bu sağlandıktan sonra önerilerin ele alınabileceğini belirtti. 6-8 Ekim olayları, çatışma alanları olduğunu gösterdi. Siyasi ve hukuki olarak bu sürecin yürümesi için, düzen ve güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Örneğin, örgütün gölge devlet otoritesi görüntüsü vermeyi bırakması gerekir.

Devlet Çözüm Süreci’nin öznesi

Çözüm Süreci’nde ne kadar mesafe kat edildi?

Bu sürecin çeşitli aşamaları var. İlk aşama, kalıcı çatışmasızlıktı. 21 aydır bu çatışmasızlık hâli devam ediyor. İkinci aşama, silahlı unsurların sınır dışına çıkarılmasıydı. Bu konuda istenen düzeye gelinemedi. Ama 2015 baharında bunun tamamlanması mümkün. Bir diğer husus da, geri dönüşler. Yaklaşık 2 milyon insandan söz ediliyor. Herkes dönüp yerleşmeyebilir. Ama en azından dönüş şartlarını sağlamak, bu dönüşlerin hukukunu oluşturmak gerekir. Bir diğer başlık da, sürecin hukukî çerçevesinin oluşturulmasıydı. Bu yasal çerçeve de oluşturuldu. Böylece devlet, Çözüm Süreci’nin öznesi ve yürütücüsü oldu.

OLAYLARDA DIŞ ÖZNELERİN PAYI VAR

Başbakan, bu projenin millî ve yerli olduğunu söyledi. Bu ne anlama geliyor?

Projenin yerli olması, inisiyatifin bizde olduğu anlamına gelir. Bu sürecin başarılı olması, dış aktörlerin elinden bu sorunu alacaktır. O yüzden dış özneler, bu sorunun bitmesini istemeyecektir. Son Kobani olaylarında dış öznelerin de payı var. Bunun yanında, Kobani’deki olaylara dikkat çekmek isteyenlerin talebi ile süreci akamete uğratmak isteyenlerin çabası iç içe geçti.

KÜRT İÇ SAVAŞI HEDEFLEDİLER

6-8 Ekim gösterilerinde rastlanan vahşet görüntülerini nasıl anlamalıyız?

Tamamen toplumsal çatışma, bir Kürt iç savaşı, Türk-Kürt kavgası yaratmaya dönük bir projeksiyon vardı. Bu başarılamadı.

Bazıları göstericilerle empati yapmayı öneriyor. O şiddet görüntülerini doğuranlarla nasıl bir empati yapılabilir?

Ağır tahrik, hukukta var olan bir şey. Fakat cezadan kurtulamazsınız. Üstelik burada ağır tahrik yoktur. Empati çağrısı yapanlar, o eylemleri yapanları hoş görmeye çağırıyorlar. Bu ne ahlaka, ne hukuka, ne de vicdana sığar.

ÜÇÜNCÜ GÖZ SİYASİ BİR KARAR

Kürtler Çözüm Süreci’ne nasıl bakıyor?

Kürtler, geçen çatışmasız dönemde Çözüm Sürecinin olumlu yanlarını sindirerek yaşadı. İktisadî, sosyal ilerlemeler var. Türkiye toplumu, bu sürecin çıkarına olduğunu anladı. Buna Kürtler de dahil.

Sivil bir Üçüncü Göz’ün devreye girmesi nasıl olacak?

Bu siyasi karardır. Öncelikle yetki, Çözüm Süreci Kurulu bu işin çerçevesini belirlemeli. Muhatap olmaları bakımından Öcalan, Kandil gibi öznelerle bu hususlar ele alınmalı.

Sayın Başbakanda ben bu iradeyi gördüm.

Gezi eylemleri gerici Kobani ise militan

Kobani gerekçeli olaylar ile Gezi benzerlik taşıyor mu?

Gezi, açıkça Çözüm Sürecini hedef almasa da, hedef bu süreçti. Orada, Öcalan’ın da sağlıklı yönlendirmesiyle BDP’liler bu olaydan uzak durdu. 6-8 Ekim olaylarında ise, Kobani ile Çözüm Süreci arasında bir bağ kurularak sürece zarar verilmek istendi. Gezi ile Kobani olayları arasında bir önemli fark da, Gezi olaylarının toplumsal tarafı olmasına rağmen Kobani olaylarında bunun olmamasıdır. Gezi, gerici bir olayken; Kobani olayları militandır.

Kobani gerekçeli olaylar süreci zora sokmayı başardı mı?

Hayır, başaramadı. Süreç testten başarıyla geçti. Rojava üzerinden ‘Ne mutlu PKK’li Kürdüm’ diyen bir ulus yaratma hevesine giren bir grup oldu. Bu diğer Kürtleri dışlayan bir ideolojik görüştür ve gericidir. Halkta da karşılığı yoktur. 6-8 Ekim olaylarına katılanların sayısı 120 bin. HDP tabanı göz önüne alındığında katılım çok düşük.

İkili devlet pratiği sürece katkı sunmaz

Çözüm Süreci konusunda Kürt siyasetinde bir isteksizlik, kafa karışıklığı mı var?

PKK’da, KCK’da ve HDP’de farklı kökler var, Avrupa var ve elbette Öcalan var. Orada birden çok kanat var, fakat bu işin merkezi aklı Öcalan. O da, demokratik siyaseti tek ve meşru araç olarak gördüğünü ilan etti. Bunun gerçekleştirilmesinin tek yolu da, illegal eylemlerin son bulması. Devletin toplumsal düzen için tedbirler alması kaçınılmaz. Sayın Davutoğlu’nun bahsettiği de bu.

Kamu düzeni vurgusunu olumsuz yorumlayanlar da var…

Türkiye’nin siyasi geleneği icabı, ‘kamu düzeni’ denilince, devlet otoritesinin güçlenmesi akla geliyor. Fakat Sayın Başbakan’ın sözünü ettiği durum, sürecin ilerlemesi için gereken bir zorunluluk. Kamu düzeninin varlığı, uygun adımların atılması için psikolojik zemini hazırlayacaktır. PKK’nin ikili devlet pratiği, sürece katkı sağlamaz.

Nil Gülsüm Foto: Sedat Özkömeç 22.10.2014

www.yenisafak.com.tr

İç savaş çıkarmak istediler

0

Başbakan Davutoğlu’nun ev sahipliğinde bir kez daha bir araya gelen Akil İnsanlar Heyeti’nden Avukat Mehmet Uçum, toplantının nasıl bir anlam taşıdığını anlattı. Uçum, Kobani bahanesiyle çıkan olaylarda yapılmak istenenin ‘bir Kürt iç savaşı çıkarmak’ olduğunu, ama başarılamadığını, olaylarda dış öznelerin payının olduğunu söyledi.

Türkiye, her gün değişen dengelerin ortasında, kendi gündemi ve hedefleri doğrultusunda ilerliyor. Bu gündemin şüphesiz ki en öncelikli başlıklarından birisi Çözüm Süreci. Geçtiğimiz günlerde Akil İnsanlar Heyeti, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başkanlığında yeniden bir araya geldi. Hayli uzun süren toplantı, sürecin başarıyla yürütülmesi konusunda olumlu bir adım olarak görüldü. Ben de bu yüzden sorularımı bu sefer, Akil İnsanlar Heyeti üyesi Av. Mehmet Uçum’a yönelttim.

Son Akil İnsanlar toplantısından başlayalım. Toplantının zamanlaması ve sürece yeniden dahil olması hakkında neler söylersiniz?

Önemsediğim bir toplantı çağrısıydı. Çünkü bu davet, toplumun Çözüm Sürecine yeniden davet edilmesiydi. Akil İnsanlar Heyeti’ne hak ettiğinin üstünde bir anlam yüklediğim için değil, bu heyetin simgesel anlamından ötürü bu kanaatteyim. Bu heyet, dönemin Başbakanı olan Sayın Cumhurbaşkanı’nın davetiyle oluştuğu günden bu yana bir temsil ilişkisi oluşturdu. Bu temsil ilişkisi, devletle değil, toplumla kurulmuş bir ilişkiydi. Bu, toplumun devreye girmesi demek.

ÜÇÜNCÜ GÖZ ÖNERİSİ

Toplantıda öne çıkan başlıklar nelerdi?

Herkesin mutabık kaldığı husus, sivil iradenin devam ettirilmesi oldu. Ayrıca, Öcalan’ın görüşme çeşitliliği, kamuoyuyla doğrudan temas edebilmesi önerilerden birisiydi. Yine, bir sivil yapının partilerle, Kandil ile, Avrupa ile görüşebilmesi önerildi. Silahlı unsurların yurtdışına çıkması ve geri dönüş süreçlerini izleyecek bir sivil izleme kurulunun kurulması da gündeme geldi. Üçüncü Gözün, yani sivil iradenin olabilmesi önerisi de gündemdeydi. Danışmanlık fonksiyonu olan bir arabuluculuk faaliyeti önerimiz oldu.

ÖRGÜT GÖLGE DEVLET GÖRÜNTÜSÜNÜ BIRAKMALI

Ya Başbakan’ın yaklaşımı?

Başbakan Davutoğlu’nun genel anlamda tutumu pozitif. Başbakan şu an önceliğin kamu düzeni olduğunu, bu sağlandıktan sonra önerilerin ele alınabileceğini belirtti. 6-8 Ekim olayları, çatışma alanları olduğunu gösterdi. Siyasi ve hukuki olarak bu sürecin yürümesi için, düzen ve güvenin tesis edilmesi gerekiyor. Örneğin, örgütün gölge devlet otoritesi görüntüsü vermeyi bırakması gerekir.

Devlet Çözüm Süreci’nin öznesi

Çözüm Süreci’nde ne kadar mesafe kat edildi?

Bu sürecin çeşitli aşamaları var. İlk aşama, kalıcı çatışmasızlıktı. 21 aydır bu çatışmasızlık hâli devam ediyor. İkinci aşama, silahlı unsurların sınır dışına çıkarılmasıydı. Bu konuda istenen düzeye gelinemedi. Ama 2015 baharında bunun tamamlanması mümkün. Bir diğer husus da, geri dönüşler. Yaklaşık 2 milyon insandan söz ediliyor. Herkes dönüp yerleşmeyebilir. Ama en azından dönüş şartlarını sağlamak, bu dönüşlerin hukukunu oluşturmak gerekir. Bir diğer başlık da, sürecin hukukî çerçevesinin oluşturulmasıydı. Bu yasal çerçeve de oluşturuldu. Böylece devlet, Çözüm Süreci’nin öznesi ve yürütücüsü oldu.

OLAYLARDA DIŞ ÖZNELERİN PAYI VAR

Başbakan, bu projenin millî ve yerli olduğunu söyledi. Bu ne anlama geliyor?

Projenin yerli olması, inisiyatifin bizde olduğu anlamına gelir. Bu sürecin başarılı olması, dış aktörlerin elinden bu sorunu alacaktır. O yüzden dış özneler, bu sorunun bitmesini istemeyecektir. Son Kobani olaylarında dış öznelerin de payı var. Bunun yanında, Kobani’deki olaylara dikkat çekmek isteyenlerin talebi ile süreci akamete uğratmak isteyenlerin çabası iç içe geçti.

KÜRT İÇ SAVAŞI HEDEFLEDİLER

6-8 Ekim gösterilerinde rastlanan vahşet görüntülerini nasıl anlamalıyız?

Tamamen toplumsal çatışma, bir Kürt iç savaşı, Türk-Kürt kavgası yaratmaya dönük bir projeksiyon vardı. Bu başarılamadı.

Bazıları göstericilerle empati yapmayı öneriyor. O şiddet görüntülerini doğuranlarla nasıl bir empati yapılabilir?

Ağır tahrik, hukukta var olan bir şey. Fakat cezadan kurtulamazsınız. Üstelik burada ağır tahrik yoktur. Empati çağrısı yapanlar, o eylemleri yapanları hoş görmeye çağırıyorlar. Bu ne ahlaka, ne hukuka, ne de vicdana sığar.

ÜÇÜNCÜ GÖZ SİYASİ BİR KARAR

Kürtler Çözüm Süreci’ne nasıl bakıyor?

Kürtler, geçen çatışmasız dönemde Çözüm Sürecinin olumlu yanlarını sindirerek yaşadı. İktisadî, sosyal ilerlemeler var. Türkiye toplumu, bu sürecin çıkarına olduğunu anladı. Buna Kürtler de dahil.

Sivil bir Üçüncü Göz’ün devreye girmesi nasıl olacak?

Bu siyasi karardır. Öncelikle yetki, Çözüm Süreci Kurulu bu işin çerçevesini belirlemeli. Muhatap olmaları bakımından Öcalan, Kandil gibi öznelerle bu hususlar ele alınmalı.

Sayın Başbakanda ben bu iradeyi gördüm.

Gezi eylemleri gerici Kobani ise militan

Kobani gerekçeli olaylar ile Gezi benzerlik taşıyor mu?

Gezi, açıkça Çözüm Sürecini hedef almasa da, hedef bu süreçti. Orada, Öcalan’ın da sağlıklı yönlendirmesiyle BDP’liler bu olaydan uzak durdu. 6-8 Ekim olaylarında ise, Kobani ile Çözüm Süreci arasında bir bağ kurularak sürece zarar verilmek istendi. Gezi ile Kobani olayları arasında bir önemli fark da, Gezi olaylarının toplumsal tarafı olmasına rağmen Kobani olaylarında bunun olmamasıdır. Gezi, gerici bir olayken; Kobani olayları militandır.

Kobani gerekçeli olaylar süreci zora sokmayı başardı mı?

Hayır, başaramadı. Süreç testten başarıyla geçti. Rojava üzerinden ‘Ne mutlu PKK’li Kürdüm’ diyen bir ulus yaratma hevesine giren bir grup oldu. Bu diğer Kürtleri dışlayan bir ideolojik görüştür ve gericidir. Halkta da karşılığı yoktur. 6-8 Ekim olaylarına katılanların sayısı 120 bin. HDP tabanı göz önüne alındığında katılım çok düşük.

İkili devlet pratiği sürece katkı sunmaz

Çözüm Süreci konusunda Kürt siyasetinde bir isteksizlik, kafa karışıklığı mı var?

PKK’da, KCK’da ve HDP’de farklı kökler var, Avrupa var ve elbette Öcalan var. Orada birden çok kanat var, fakat bu işin merkezi aklı Öcalan. O da, demokratik siyaseti tek ve meşru araç olarak gördüğünü ilan etti. Bunun gerçekleştirilmesinin tek yolu da, illegal eylemlerin son bulması. Devletin toplumsal düzen için tedbirler alması kaçınılmaz. Sayın Davutoğlu’nun bahsettiği de bu.

Kamu düzeni vurgusunu olumsuz yorumlayanlar da var…

Türkiye’nin siyasi geleneği icabı, ‘kamu düzeni’ denilince, devlet otoritesinin güçlenmesi akla geliyor. Fakat Sayın Başbakan’ın sözünü ettiği durum, sürecin ilerlemesi için gereken bir zorunluluk. Kamu düzeninin varlığı, uygun adımların atılması için psikolojik zemini hazırlayacaktır. PKK’nin ikili devlet pratiği, sürece katkı sağlamaz.

Nil Gülsüm Foto: Sedat Özkömeç 22.10.2014

www.yenisafak.com.tr

Bir Sosyal Medya Fenomeni Röportajı: Kadıköy Belediyesi

Serhat Öz 11.06.2014

sozyal.co

Kadıköy Belediyesi‘nin sosyal medyadaki etkinliği, sosyal medya ile arası çok iyi olmayanlar tarafından bile biliyor. Artık bir sosyal medya fenomeni olarak adlandırılan Kadıköy Belediyesi Sosyal Medya Bürosu ile yaptığım röportajı birazdan okuyacaksınız. Van depremi ile başlayan bu dijital aktiflik öyle bir boyuta ulaşmış durumdaki sosyal medya yönetimi konusunda fikir sahibi olmak isteyenler için harika tavsiyeler alınabilecek duruma gelmiş.

Daha fazla uzatmadan oldukça ilginizi çekeceğini umduğum cevaplara bırakıyorum geri kalan kısmı:

Kadıköy Belediyesi’nin sosyal medya ile ilgili öyküsünü anlatabilir misiniz? Bu süreç nasıl başladı?

Kadıköy Belediyesi sosyal medyayı kendi kucağında buldu desek yanlış olmaz. Van Depremi sonrasında yardım kampanyası başlatan gençler deprem günü sosyal medya üzerinden organize olup belediyemizi yardım merkezi haline dönüştürdüler. Yardım organizasyonunda gerekli her şey twitter üzerinden sağlandı. Bu durum belediye yönetiminde sosyal medya kanallarının nasıl aktif kullanılabileceğine dair pratik bir deneyim oluşturdu. Kısa süre sonra da Kadıköy Belediyesi Sosyal Medya Birimi iletişim, kamu yönetimi, felsefe, siyaset bilimi gibi farklı akademik eğitime sahip gençlerle profesyonel olarak kuruldu.  Bu oluşumun ardından Kadıköy Belediyesi tüm sosyal medya hesaplarını yapılandırdı ve aktif olarak kullanmaya başladı.

Kadıköy Belediyesi’nin sosyal medya’ya bakış açısı nedir?

Sosyal Medya bizim için kent yönetiminin ve Kadıköy’deki günlük hayatın bir parçası. En önemlisi karşılıklı iletişim kanalı. Kente dair her şeyi sosyal medya mecralarından öğrenebiliyor ve müdahale edebiliyoruz ayrıca Kadıköy’deki yaşama dair renkli detayları da bu hesaplar aracılığıyla paylaşabiliyorsunuz. Bu anlamda sosyal medya sadece belediye faaliyetlerinin aktarıldığı bir mecra olmaktan çok Kadıköylülerin etkileşim halinde olduğu Kadıköylü bir hesap. Bu tutum hem demokratik, şeffaf, hesap verilebilir bir kent yönetiminin oluşmasına katkı veriyor hem de resmi kurumları vatandaşlar açısından daha ulaşılabilir hale getiriyor. Birçok öneriyi bu kanallarla alıp uygulama şansımız oluyor.

Hangi sosyal medya hesaplarını kullanıyorsunuz?

Tüm mecralarda, Belediye’nin bir hesabı, mecra olanak tanıyorsa kurumsal hesabımız mevcut.  Aktif olarak soruyorsanız, Facebook, Twitter, Instagram, YouTube, Foursquare, YouTube’un engellenmesiyle Dailymotion ve Vimeo’yu kullanıyoruz.

Sosyal medya hesaplarının yönetimi nasıl organize ediliyor. Hangi birim hesapların yönetiminden sorumlu?

Sosyal Medya Hesaplarından Dijital İletişim Bürosu sorumlu, vardiyalı olarak 4 kişi çalışıyoruz, 24 saat tarama takip yapıyoruz.

Sosyal Medya hesaplarını yönetirken ajans ile çalışıyor musunuz?

Ajans desteği alınmadı, başlangıçta kısa bir süre danışmanlık alındı. Belediyeler gibi hızlı hareket etmesi gereken, acil müdahalelerde bulunan, öte yandan içinde onlarca birim bulunan, binlerce sayfa hukuki metne dayanan, kurum içinde yüzlerce farklı terminolojik kelime kullanılan bir kurumun, ajansla anlaşması, iletişim kurması, koordineli çalışması imkânsıza yakın. Dışarıdan hizmet almak yerine şu an belediyede mevcut olan birimleri, bir kurumsal iletişim ajansına dönüştürme gayretindeyiz.

Sosyal Medya’da kurumsal dili belirlerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Özünde kurumsal dil meselesi sıkıntılı bir konu; vatandaşa/müşteriye saygı önemli bir nokta ama karşımızdaki bizi anlamadıktan sonra, aynı iletişim düzleminde buluşmadıktan sonra, plaza, “corporate dili” kullansanız kime, ne ifade eder?

Bu hususta en temeldeki kıstasımız en anlaşılabilir dili kullanmak. Öte yandan, sosyal medya bürosu olarak en önemli işlerimizden biri, belediye terminolojisini vatandaşın anlayabileceği dile dönüştürmek, örnek verirsek, belediyede plastik babaya, delinatör; kanalizasyon çukuruna manhola, haşerelere, vektör; inşaat alanı oranına, emsal denir. Bu kelimeleri gündelik dile çeviriyoruz. Bazen, ilgili birimden bir yanıt geliyor, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi çeviremez, saatlerce bunu nasıl 140 karakterde anlatırız diye uğraşıyoruz.

Zaman zaman sosyal medya dilinizle ilgili olumsuz eleştiriler aldığınızı görüyorum. Bence oldukça doğru olan dil kullanımınız için hatalıydık dediğiniz zamanlar oldu mu? 

Kulllandığımız üslup/ses tonu nihayetinde bir günde oluşmadı, konuşa konuşa, Kadıköylüleri tanıya tanıya gelişti, son formunu da almadı, alamaz da, gündem değiştikçe, sosyal medyada yeni espriler türedikçe bizim kullandığımız dil de dönüşmeye devam edecek. İşin özü aslında çizgiyi aşmakta, her zaman çizginin dışına yeni bir adım atmaya çabalıyoruz, attığımız yere bazen yeni bir çizgi çekiyoruz, artık sınırımız burası diyoruz, bazen de geri adım atıyoruz. Şu ana kadar yere hep sağlam basmaya özen gösterdik, nihayetinde bir kamu kurumunda, bir devlet kurumunda çalışıyoruz.

Sosyal medyada hukuka başvurmanız gereken olaylar yaşadınız mı?

Çok sık olmamakla beraber, Başkan’a, yönetime, personele kişisel hakaret veya asılsız itham olduğunda yargı yoluna gidiyoruz. “ Sizin yapacağınız işi ….” tarzı edilen küfür ve hakaretler eden şahısları bir devlet kurumuyla muhatap olduklarını hatırlatıyoruz. Türkiye’de sokakta yaşanan bireyler arası sivil iletişim sorunu sosyal medyaya da aynen taşındı, biz bu durumu düzeltmek için minör de olsa bir katkı sağlamaya çalışıyoruz.

Sosyal medya üzerinden yaşanacak sorunlarda kanunların yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?Sosyal Medya’da suçlar aslında son derece sınırlı, hakaret ve kasıtlı yanlış bilgilendirme, bunlar kanunla değil, iletişim etiğiyle düzenlenmesi gereken konular. Mecraları yasaklama meselesi, TİB’e verilen aşırı müdahale yetkileri hakikaten bu mevkide bu işten anlayan ya da kendini üst yönetime anlatamayan insanların oturmasıyla açıklanabilir, bu dönemde internet ağında dolaşan bilgileri engellemenin hiçbir yolu yok, bir ihtimal kaynağı bulabilirsiniz ya da bilgileri yalanlayabilirsiniz. Öte yandan, internet kullanıcılarının kişisel bilgilerinin, en basitinden internet trafiği bilgilerinin saklanmasına ve satılmasına dair hiçbir yasal düzenleme yapılmıyor.

Sosyal medyanın kurumsal kimliğe etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Yeni gelene hep kötü bakılır, sonra aşırı önemsenir, daha sonra da kanıksanır ve yerini alır… Çağrı merkezleri, info desk’ler, websiteleri önce hep gereksiz, boşuna masraf dendi, şu anda belli bir kurumsallık noktasını aşmış firma ve kurumlarda halkla ilişkilerin vazgeçilmez öğeleri haline geldiler. Sosyal medya da bu noktadaki yerini almak üzere, birkaç yıl içinde yeni kurulan ve büyük oynayan firmalar, tartışmadan sosyal medya ofislerini açmaya başlayacak diyebiliriz.

Sosyal medya bir halkla ilişkiler aracı olarak ne kadar etkili?

Her firma ya da kurum aynı verimle kullanabilir mi, daha kritik bir soru.

10.000 nüfuslu, ana yolda olmayan bir Anadolu kasabası için sosyal medya o kasabada yaşayan nüfus için etkili olmayabilir ama memleketine özlem duyan, büyükşehire ya da yurtdışına göç etmiş biri çok etkili olabilir.

Benzer şekilde bir küresel bir hipermarketler zinciri, küçük bir şubesindeki önemsiz gözüken bir sorunu, mesela son kullanım tarihi geçmiş bir ürünün iadesine dair bir soruna sosyal medyadan hızlıca müdahil olmazsa ve sorun büyüdükçe büyürse, sosyal medyada kullanıcıları bu firmaya güvenilmez olarak düşünmeye başlayabilir.

İnsanlara faydalı olacaksanız, sosyal medya’da olmanızın bir anlamı var, yoksa düz pazarlama mantığıyla, sadece süper tasarımlı reklam görselleri, komik viral metinlerle var olmaya çalışırsanız, sosyal medya kullanıcısı sizi tüketir ve unutur.

İleri kullanım örneği olarak, Foursquare’le hiçbir alan araştırması yapmadan, sokağa çıkmadan, Kadıköy’de 16-34 yaş aralığı Kadıköy’de hangi cinsiyet, hangi mevsimde, hangi saatte, hangi sokakta, hangi parkta, hangi mekânda ne kadar süre geçiriyor görebiliyoruz. Daha da ötesi, 2. Check-in’i görerek kaçının Kadıköylü, kaçının dışarıdan, hangi ilçeden geldiğini biliyoruz. Bunu resmi verilerle de karşılaştırıp, mevcut ve muhtemel sorunları, tespit etmeye ve çözüm geliştirmeye çalışıyoruz.

Henüz çok yeni göreve geldi fakat Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’nun sosyal medyaya yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 

Bizim çalışmamızın önünü açacak bir yaklaşımla geldi ve böyle de devam ediyor.

Yeni yönetimle birlikte sosyal medya stratejilerinde değişiklik olacak mı?

Bir strateji değişikliği olmayacak çünkü yeni yönetimin daha katılımcı bir kent yönetimi yaklaşımı bizim sosyal medya politikamıza uygun bir bakış açısı. Elbette farklı mecra ve uygulamalarla elimizdeki olanakları geliştireceğiz.

Ayrıca vurgulamak istediğiniz noktalar var mı?

Özellikle resmi kurumlara tavsiyelerimiz var; eğer insanların sizler hakkındaki fikir, öneri ve eleştirilerini dinlemeyecekseniz bu mecralarda kesinlikle yer almayın. Sosyal medya çoklu bir iletişim kanalı tekli değil. Farklı mecralardan size gelen mesajları yine bu dünyanın diline uygun olarak yanıtlamak ve değerlendirmek zorunlu.

Teşekkürler

Umarım beğenmişsinizdir. Kendi adıma şunu söyleyebilirim bu kadarlık bir yazıdan bile çıkaracak bir çok tecrübeli cümle buldum. Umarım bu konu hakkında çalışma yapan, ilgil duyan herkes için faydalı bir yazı olmuştur.

Sevgiler,

Bir Sosyal Medya Fenomeni Röportajı: Kadıköy Belediyesi

Serhat Öz 11.06.2014

sozyal.co

Kadıköy Belediyesi‘nin sosyal medyadaki etkinliği, sosyal medya ile arası çok iyi olmayanlar tarafından bile biliyor. Artık bir sosyal medya fenomeni olarak adlandırılan Kadıköy Belediyesi Sosyal Medya Bürosu ile yaptığım röportajı birazdan okuyacaksınız. Van depremi ile başlayan bu dijital aktiflik öyle bir boyuta ulaşmış durumdaki sosyal medya yönetimi konusunda fikir sahibi olmak isteyenler için harika tavsiyeler alınabilecek duruma gelmiş.

Daha fazla uzatmadan oldukça ilginizi çekeceğini umduğum cevaplara bırakıyorum geri kalan kısmı:

Kadıköy Belediyesi’nin sosyal medya ile ilgili öyküsünü anlatabilir misiniz? Bu süreç nasıl başladı?

Kadıköy Belediyesi sosyal medyayı kendi kucağında buldu desek yanlış olmaz. Van Depremi sonrasında yardım kampanyası başlatan gençler deprem günü sosyal medya üzerinden organize olup belediyemizi yardım merkezi haline dönüştürdüler. Yardım organizasyonunda gerekli her şey twitter üzerinden sağlandı. Bu durum belediye yönetiminde sosyal medya kanallarının nasıl aktif kullanılabileceğine dair pratik bir deneyim oluşturdu. Kısa süre sonra da Kadıköy Belediyesi Sosyal Medya Birimi iletişim, kamu yönetimi, felsefe, siyaset bilimi gibi farklı akademik eğitime sahip gençlerle profesyonel olarak kuruldu.  Bu oluşumun ardından Kadıköy Belediyesi tüm sosyal medya hesaplarını yapılandırdı ve aktif olarak kullanmaya başladı.

Kadıköy Belediyesi’nin sosyal medya’ya bakış açısı nedir?

Sosyal Medya bizim için kent yönetiminin ve Kadıköy’deki günlük hayatın bir parçası. En önemlisi karşılıklı iletişim kanalı. Kente dair her şeyi sosyal medya mecralarından öğrenebiliyor ve müdahale edebiliyoruz ayrıca Kadıköy’deki yaşama dair renkli detayları da bu hesaplar aracılığıyla paylaşabiliyorsunuz. Bu anlamda sosyal medya sadece belediye faaliyetlerinin aktarıldığı bir mecra olmaktan çok Kadıköylülerin etkileşim halinde olduğu Kadıköylü bir hesap. Bu tutum hem demokratik, şeffaf, hesap verilebilir bir kent yönetiminin oluşmasına katkı veriyor hem de resmi kurumları vatandaşlar açısından daha ulaşılabilir hale getiriyor. Birçok öneriyi bu kanallarla alıp uygulama şansımız oluyor.

Hangi sosyal medya hesaplarını kullanıyorsunuz?

Tüm mecralarda, Belediye’nin bir hesabı, mecra olanak tanıyorsa kurumsal hesabımız mevcut.  Aktif olarak soruyorsanız, Facebook, Twitter, Instagram, YouTube, Foursquare, YouTube’un engellenmesiyle Dailymotion ve Vimeo’yu kullanıyoruz.

Sosyal medya hesaplarının yönetimi nasıl organize ediliyor. Hangi birim hesapların yönetiminden sorumlu?

Sosyal Medya Hesaplarından Dijital İletişim Bürosu sorumlu, vardiyalı olarak 4 kişi çalışıyoruz, 24 saat tarama takip yapıyoruz.

Sosyal Medya hesaplarını yönetirken ajans ile çalışıyor musunuz?

Ajans desteği alınmadı, başlangıçta kısa bir süre danışmanlık alındı. Belediyeler gibi hızlı hareket etmesi gereken, acil müdahalelerde bulunan, öte yandan içinde onlarca birim bulunan, binlerce sayfa hukuki metne dayanan, kurum içinde yüzlerce farklı terminolojik kelime kullanılan bir kurumun, ajansla anlaşması, iletişim kurması, koordineli çalışması imkânsıza yakın. Dışarıdan hizmet almak yerine şu an belediyede mevcut olan birimleri, bir kurumsal iletişim ajansına dönüştürme gayretindeyiz.

Sosyal Medya’da kurumsal dili belirlerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Özünde kurumsal dil meselesi sıkıntılı bir konu; vatandaşa/müşteriye saygı önemli bir nokta ama karşımızdaki bizi anlamadıktan sonra, aynı iletişim düzleminde buluşmadıktan sonra, plaza, “corporate dili” kullansanız kime, ne ifade eder?

Bu hususta en temeldeki kıstasımız en anlaşılabilir dili kullanmak. Öte yandan, sosyal medya bürosu olarak en önemli işlerimizden biri, belediye terminolojisini vatandaşın anlayabileceği dile dönüştürmek, örnek verirsek, belediyede plastik babaya, delinatör; kanalizasyon çukuruna manhola, haşerelere, vektör; inşaat alanı oranına, emsal denir. Bu kelimeleri gündelik dile çeviriyoruz. Bazen, ilgili birimden bir yanıt geliyor, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi çeviremez, saatlerce bunu nasıl 140 karakterde anlatırız diye uğraşıyoruz.

Zaman zaman sosyal medya dilinizle ilgili olumsuz eleştiriler aldığınızı görüyorum. Bence oldukça doğru olan dil kullanımınız için hatalıydık dediğiniz zamanlar oldu mu? 

Kulllandığımız üslup/ses tonu nihayetinde bir günde oluşmadı, konuşa konuşa, Kadıköylüleri tanıya tanıya gelişti, son formunu da almadı, alamaz da, gündem değiştikçe, sosyal medyada yeni espriler türedikçe bizim kullandığımız dil de dönüşmeye devam edecek. İşin özü aslında çizgiyi aşmakta, her zaman çizginin dışına yeni bir adım atmaya çabalıyoruz, attığımız yere bazen yeni bir çizgi çekiyoruz, artık sınırımız burası diyoruz, bazen de geri adım atıyoruz. Şu ana kadar yere hep sağlam basmaya özen gösterdik, nihayetinde bir kamu kurumunda, bir devlet kurumunda çalışıyoruz.

Sosyal medyada hukuka başvurmanız gereken olaylar yaşadınız mı?

Çok sık olmamakla beraber, Başkan’a, yönetime, personele kişisel hakaret veya asılsız itham olduğunda yargı yoluna gidiyoruz. “ Sizin yapacağınız işi ….” tarzı edilen küfür ve hakaretler eden şahısları bir devlet kurumuyla muhatap olduklarını hatırlatıyoruz. Türkiye’de sokakta yaşanan bireyler arası sivil iletişim sorunu sosyal medyaya da aynen taşındı, biz bu durumu düzeltmek için minör de olsa bir katkı sağlamaya çalışıyoruz.

Sosyal medya üzerinden yaşanacak sorunlarda kanunların yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?Sosyal Medya’da suçlar aslında son derece sınırlı, hakaret ve kasıtlı yanlış bilgilendirme, bunlar kanunla değil, iletişim etiğiyle düzenlenmesi gereken konular. Mecraları yasaklama meselesi, TİB’e verilen aşırı müdahale yetkileri hakikaten bu mevkide bu işten anlayan ya da kendini üst yönetime anlatamayan insanların oturmasıyla açıklanabilir, bu dönemde internet ağında dolaşan bilgileri engellemenin hiçbir yolu yok, bir ihtimal kaynağı bulabilirsiniz ya da bilgileri yalanlayabilirsiniz. Öte yandan, internet kullanıcılarının kişisel bilgilerinin, en basitinden internet trafiği bilgilerinin saklanmasına ve satılmasına dair hiçbir yasal düzenleme yapılmıyor.

Sosyal medyanın kurumsal kimliğe etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Yeni gelene hep kötü bakılır, sonra aşırı önemsenir, daha sonra da kanıksanır ve yerini alır… Çağrı merkezleri, info desk’ler, websiteleri önce hep gereksiz, boşuna masraf dendi, şu anda belli bir kurumsallık noktasını aşmış firma ve kurumlarda halkla ilişkilerin vazgeçilmez öğeleri haline geldiler. Sosyal medya da bu noktadaki yerini almak üzere, birkaç yıl içinde yeni kurulan ve büyük oynayan firmalar, tartışmadan sosyal medya ofislerini açmaya başlayacak diyebiliriz.

Sosyal medya bir halkla ilişkiler aracı olarak ne kadar etkili?

Her firma ya da kurum aynı verimle kullanabilir mi, daha kritik bir soru.

10.000 nüfuslu, ana yolda olmayan bir Anadolu kasabası için sosyal medya o kasabada yaşayan nüfus için etkili olmayabilir ama memleketine özlem duyan, büyükşehire ya da yurtdışına göç etmiş biri çok etkili olabilir.

Benzer şekilde bir küresel bir hipermarketler zinciri, küçük bir şubesindeki önemsiz gözüken bir sorunu, mesela son kullanım tarihi geçmiş bir ürünün iadesine dair bir soruna sosyal medyadan hızlıca müdahil olmazsa ve sorun büyüdükçe büyürse, sosyal medyada kullanıcıları bu firmaya güvenilmez olarak düşünmeye başlayabilir.

İnsanlara faydalı olacaksanız, sosyal medya’da olmanızın bir anlamı var, yoksa düz pazarlama mantığıyla, sadece süper tasarımlı reklam görselleri, komik viral metinlerle var olmaya çalışırsanız, sosyal medya kullanıcısı sizi tüketir ve unutur.

İleri kullanım örneği olarak, Foursquare’le hiçbir alan araştırması yapmadan, sokağa çıkmadan, Kadıköy’de 16-34 yaş aralığı Kadıköy’de hangi cinsiyet, hangi mevsimde, hangi saatte, hangi sokakta, hangi parkta, hangi mekânda ne kadar süre geçiriyor görebiliyoruz. Daha da ötesi, 2. Check-in’i görerek kaçının Kadıköylü, kaçının dışarıdan, hangi ilçeden geldiğini biliyoruz. Bunu resmi verilerle de karşılaştırıp, mevcut ve muhtemel sorunları, tespit etmeye ve çözüm geliştirmeye çalışıyoruz.

Henüz çok yeni göreve geldi fakat Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’nun sosyal medyaya yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 

Bizim çalışmamızın önünü açacak bir yaklaşımla geldi ve böyle de devam ediyor.

Yeni yönetimle birlikte sosyal medya stratejilerinde değişiklik olacak mı?

Bir strateji değişikliği olmayacak çünkü yeni yönetimin daha katılımcı bir kent yönetimi yaklaşımı bizim sosyal medya politikamıza uygun bir bakış açısı. Elbette farklı mecra ve uygulamalarla elimizdeki olanakları geliştireceğiz.

Ayrıca vurgulamak istediğiniz noktalar var mı?

Özellikle resmi kurumlara tavsiyelerimiz var; eğer insanların sizler hakkındaki fikir, öneri ve eleştirilerini dinlemeyecekseniz bu mecralarda kesinlikle yer almayın. Sosyal medya çoklu bir iletişim kanalı tekli değil. Farklı mecralardan size gelen mesajları yine bu dünyanın diline uygun olarak yanıtlamak ve değerlendirmek zorunlu.

Teşekkürler

Umarım beğenmişsinizdir. Kendi adıma şunu söyleyebilirim bu kadarlık bir yazıdan bile çıkaracak bir çok tecrübeli cümle buldum. Umarım bu konu hakkında çalışma yapan, ilgil duyan herkes için faydalı bir yazı olmuştur.

Sevgiler,

Öymen, Akalın, Behramoğlu, Soral ve Doster bu kitapta buluştu

“Özelleştirmeyi demokrasi olarak tanımlayan, bağımsızlığın modasının geçtiğini savunan, emperyalistlerin halklara özgürlük getirdiğine inanan, sömürünün ortadan kalktığını düşünen, laikliği ve aydınlanmayı reddeden bu kesim, post modernizme, neo liberalizme, vahşi kapitalizme, yeni muhafazakarlığa olan sadakati nedeniyle, egemenlerin gözüne girmek, AB’nin, ABD’nin, büyük sermayenin gözüne girmek için böyle konuşuyor. Ama gerçekler onların savunduğunun tam tersi yönde gelişiyor.”

‘Emperyalizmi bilmeden siyaseti, iktisadı, diplomasiyi, toplumsal gelişmeleri açıklayamayız!’

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın anısına, Türkiye’nin Cumhuriyetçi yurtsever, devrimci, solcu, Kemalist,  bağımsızlıkçı ve aydın birikiminin hazırladığı ‘Emperyalizm ve Türkiye’ kitabı çıktı. Siyaset bilimci Doç. Dr. Barış Doster’in derlediği kitapta her biri alanlarında uzman akademisyenler ve aydınlar tarafından bilimsel bir bakış açısıyla hazırlanan makaleler yer alıyor.

Kitabın hazırlanış sürecini anlatan Barış Doster, yazılış öyküsünde Alpaslan Işıklı hocamızın emeği, yazılış amacında ise emperyalizmle mücadele var diyor.

Doster’le emperyalizmi anlama kılavuzu niteliğindeki ‘Emperyalizm ve Türkiye’ kitabı üzerine konuştuk.

-Söyleşimize öncelikle değerli hocamız Alpaslan Işıklı’yı anarak başlamak istiyorum. ‘Emperyalizm ve Türkiye’ kitabı sizin eşgüdümünüzde, ülkemizin Cumhuriyetçi, yurtsever, devrimci, solcu, Kemalist,  bağımsızlıkçı aydın birikiminin ortak çalışmasıyla yayınlandı ve Alpaslan Işıklı hocamıza ithaf edildi. Bu kitabın hazırlanış öyküsünü anlatır mısınız?

Böyle bir ortak kitabı derleme fikrini yıllar önce ilk açtığım kişiydi Alpaslan Hoca. Emperyalizmin tarihsel, kavramsal, kuramsal, siyasal, ideolojik, toplumsal, kültürel boyutlarını ortaya koyan, onunla mücadele yöntemleri üzerine kafa yoran, hayatımızı nasıl etkilediğini sorgulayan bir çalışma yapmaya karar verdiğimde, konuyu Alpaslan Hoca’ya açmış, makale istemiştim ondan. Kendisiyle Atatürkçü Düşünce Derneği’nde, başkanı olduğu Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nde (TÜMÖD) birlikte çalışan, eserleriyle büyüdüğümüz, dik, onurlu, yiğit duruşunu, bilimsel üretkenliğini ve yetkinliğini örnek aldığımız hocamızı kaybettiğimiz gün, gözümden süzülen yaşlarla birlikte bu çalışma geldi aklıma. Kitabı, Alpaslan Hoca’nın dostlarıyla, öğrencileriyle, yoldaşlarıyla, meslektaşlarıyla, dava arkadaşlarıyla birlikte çıkarmaya ve Alpaslan Hoca’nın anısına adamaya karar verdim. Bu konuda katkı istediğim herkes büyük bir hevesle, heyecanla işe koyuldu. Sunuş yazısını Prof. Dr. Korkut Boratav hocamız yazdı.

-Her biri alanında uzman olan kişiler, belli başlıklar altında emperyalizmin ülkemizi ve dünyayı nasıl sömürdüğünü, yönettiğini, baskı altına aldığını yazmışlar kitapta. Hangi konu başlıkları incelendi ve hangi soruların yanıtları arandı?

Şöyle bir iş bölümü yaptık: Cüneyt Akalın, emperyalizmin kuramını ve siyasal boyutunu, Ataol Behramoğlu emperyalizmin ulusal kültür üzerindeki baskılarını, Mustafa Gazalcı emperyalizm ve eğitim arasındaki ilişkiyi, Cevat Geray emperyalizmin kente, çevreye ilişkin yaklaşımını, Turan Karakaş emperyalizmin “küreselleşme” adı altında demokrasiyi ve insanlığı nasıl tahrip ettiğini yazdılar. Suay Karaman, emperyalizmin ülkemizin ulaşım politikalarını nasıl yörüngesinden çıkardığını, Mustafa Kaymakçı emperyalizm ile tarım politikaları arasındaki ilişkiyi, Mahmut Kiper emperyalizm-sanayi ilişkisini, Yıldırım Koç emperyalizmin işçi sınıfı ve sendikal hareketlere yönelik çullanışını, Onur Öymen sömürgeciliği ve Türkiye’nin emperyalizmle mücadelesini, Bartu Soral emperyalizmle kalkınma arasındaki ilişkiyi, Serdar Şahinkaya emperyalizmle ulusal savunma, ulusal havacılık sanayi arasındaki ilişkiyi incelediler. Tolga Yarman, enerji zemininde Türkiye’nin ve yaşadığımız bölgenin emperyalist güçler tarafından hangi yollarla yeniden yapılandırıldığını işledi makalesinde. Ben ise emperyalizmin Türkiye’yi nasıl kuşattığını ve hangi araçları kullanarak denetleyip, yönlendirdiğini yazdım.

‘Yaşananları anlamak için emperyalizm gerçeğini bilmeliyiz’

-Alpaslan Işıklı da ömrünü emperyalizmle mücadeleye adamıştı. Sizler de onun ışığında bu bayrağı dalgalandırmaya çalıştığınızı belirtiyorsunuz. Emperyalizm kavramını ve onun kullandığı yolları, aygıtları anlamak günümüzde neden bu kadar önemli?

Emperyalizm bilinmeden, iyi anlaşılmadan siyaseti, iktisadı, diplomasiyi, toplumsal gelişmeleri açıklayamayız. Baskıyı, zulmü, sömürüyü, gelir dağılımı adaletsizliğini, eşitsizliği, savaş ve işgalleri, açık-örtülü operasyonları, asimetrik harpleri, 5. kol faaliyetlerini yerli yerine oturtamayız. Ülkemiz özelinde baktığımızda demiryolu politikasından vazgeçip karayoluna ağırlık vermek, bu yolla, petrol bağımlılığını pekiştirmek, dev otomotiv şirketlerine mecbur hale gelmek, tarımı tasfiye etmek, eğitimde ve sağlıkta özelleştirmelerin, taşeronlaştırmanın önünü açmak, hep emperyalist taleplerle açıklanabilecek gelişmelerdir. Öğretmen ve doktorun pazarlama elemanına, öğrenci ve hastanın müşteriye, okul ve hastanenin ise birer işletmeye dönüşmesi, emperyalizm kavramından bağımsız açıklanamaz. GDO’lu gıdaları da, medyanın düştüğü halleri de, tüketim kalıplarımızın, harcama alışkanlıklarımızın değişmesini de, Türk mutfağından vazgeçip hamburger kültürüne teslim oluşumuzu da, diğer boyutlarının yanında, mutlaka emperyalizm gerçeğiyle birlikte anlayabiliriz.

Türkiye’de özellikle 1980 darbesinden sonra, siyaset üzerine konuşurken, siyasal iktisat devre dışı bırakıldı. Ekonomi politik dışlandı. Tarihsel maddecilik öcü gibi gösterilir oldu. Üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkileri konuşulmadan toplum tahlil edilmeye, siyaset incelenmeye çalışıldı. Gazeteciler, diplomatlar, üniversite hocaları, yüksek komutanlar, aydınlar, yazarlar emperyalizm kavramını kullanmadan ülkemizdeki, bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeler hakkında yorum yaptılar. Bu durum bu insanların entelektüel sığlığını, mesleki yetersizliğini, bilgisizliğini, cehaletini gösterdiği kadar, emperyalizmin zihinleri teslim almada, kafaları karıştırmada ne kadar başarılı olduğunu da gösteriyor. Toplumun öncüsü, pusulası, işaret fişeği olması gereken aydınlardaki yozlaşmayı, çürümeyi de ortaya koyuyor. Daha da vahimi, emperyalizmin iyi bir şey olduğunu, sömürdüğü ülkeleri geliştirdiğini, oralara elektrik, yabancı dille eğitim yapan okul, demiryolu götürdüğünü söyleyecek kadar bilinci bulanık, devşirilmiş, çürük, cahil bilim insanları, politikacılar türedi. Sevr’i Lozan’a tercih edenler, “İngiliz işgali sürseydi hepimiz çok iyi İngilizce konuşurduk” diyenler, “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” şeklinde ahkam kesenler, Anadolu’yu vatan değil arazi parçası olarak görenler de sürece koşut olarak medyada, üniversitelerde daha sık boy gösterir oldular. Büyük sermayenin sofra artıklarıyla beslenen, politikacıların uçağına binmekle övünen gazeteci, yazara, akademisyen tipi genel kabul görmeye başladı. Bu kitapla, bu tiplere, bu türlere karşı meydanın boş olmadığını da göstermek istedik.

-Emperyalizmi sadece gelişmiş, kapitalist bir ülkenin daha geri bir ülkeyi iktisadi, toplumsal, kültürel olarak sömürmesi, pazarını ele geçirmesi, siyasetini ve diplomasisini yönlendirmesi olarak açıklamak yeterli midir?

Bu kısa tanım, çok önemli noktalara dikkat çekmekle birlikte, emperyalizmi açıklamada gerek şartları barındırır ama konuyu ayrıntısıyla kavramak isteyenler için yeterli değildir. Çünkü emperyalizm deyince kurumsal ve örgütlü sömürüyü, zamana ve zemine göre değişen baskı-tahakküm araçlarını, denetim altına alınan, pazarı, kaynakları ele geçirilen ülkedeki işbirlikçileri, bir başkasının coğrafyası üzerinde inşa edilen yönetim baskısını da düşünmemiz gerekir. Emperyalizm gerektiğinde silahlı işgale başvurur, gerektiğinde de hedefteki ülkede hegemonya inşa eder. Yumuşak güç unsurlarını kullanarak, devletin ideolojik aygıtlarına başvurarak kitlelerin ikna edilmesi, kamuoyunun yönlendirilmesi söz konusudur. Siyasi, iktisadi, sınıfsal tahlil yapmadan, kuvvet tahlili yapmadan, pazar, hammadde ve ucuz emekle ilgili gerçekleri dikkate almadan, emperyalist tahlil yapmak zordur. Çokuluslu sermayenin, dev tekellerin, onlarla bütünleşmiş, onları besleyen ve onlardan beslenen emperyalist kuvvetlerin, finans sermayesinin, egemen sınıfların ve son kertede bunların etki ajanı, bunların çıkarlarının bekçisi ve sözcüsü olan mevcut sistemin politikacılarının aralarındaki ilişkilere bakmak da, emperyalizmin boyutlarını, araçlarını anlamamızı kolaylaştırır. Siyasetin sınıfsız, ideolojisiz hale gelmesi, bir pazarlama faaliyetine dönüşmesi, siyasi partilerin şirkete, genel başkanların CEO’ya, seçim kampanyalarının diş macunu reklamından farkı olmayan bir reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler boyutuna indirgenmesi, emperyalizmin etkisini gösterir.

-Kimi ‘aydınlarımız’ ve ‘solcularımız’ Lenin’in tarifi üzerinden çok zaman geçtiğini ve emperyalizmin artık küreselleşmeyle birlikte farklı bir boyuta taşındığını söylüyorlar. Emperyalizm soyut bir şey mi ya da mazlum milletler coğrafyasında, üçüncü dünyada devrimcilerin, ulusalcıların, cumhuriyetçilerin büyüttüğü bir heyula ya da paranoya mı?

Lenin, emperyalizmi kapitalizmin en ileri aşaması olarak tanımlar. Bu tanımı bugün de geçerlidir ve günceldir. Sorunuzda dikkat çektiğiniz kimi “aydınların ve solcuların” yaklaşımı, sadece cehalet içermiyor, aynı zamanda kimlere hizmet ettiklerini, hangi sınıflar adına siyaset yaptıklarını da ortaya koyuyor. Özelleştirmeyi demokrasi olarak tanımlayan, bağımsızlığın modasının geçtiğini savunan, emperyalistlerin halklara özgürlük getirdiğine inanan, sömürünün ortadan kalktığını düşünen, laikliği ve aydınlanmayı reddeden bu kesim, post modernizme, neo liberalizme, vahşi kapitalizme, yeni muhafazakarlığa olan sadakati nedeniyle, egemenlerin gözüne girmek, AB’nin, ABD’nin, büyük sermayenin gözüne girmek için böyle konuşuyor. Ama gerçekler onların savunduğunun tam tersi yönde gelişiyor.

‘Emperyalizmin oyunlarını göz önünde bulundurmadan, bölgemizde yaşananları açıklayamayız’

-Bölgemizde, özellikle son dönemde, hemen yanı başımızda  savaş ve kaos ortamı var. Bu coğrafyada her dönem oyuncular değişiyor ama oyun kurucu hep aynı. Yaşananları anlamak için emperyalizmi ve uygulamalarını bilmek gerekmez mi?

ABD emperyalizminin ve onun işbirlikçilerinin, uzantılarının, uydularının vahşetini, sömürüsünü, talanını, işgalini, baskısını, işkencesini en somut, en yoğun, en açık gördüğümüz yer yaşadığımız coğrafyadır. Irak’ta yaşananlar ortada. Ülke fiilen üçe bölündü. İşgal sonrasında öldürülen 1.5 milyondan fazla Iraklının kanı ABD’nin elindeyken, şimdi yanına Müslüman müttefiklerini de alarak, Suriye’ye çullanıyor. Bu kez bahanesi, yakın zamana kadar gözettiği, desteklediği, eylemlerine göz yumduğu bir İslamcı terör örgütü; yani eski adıyla IŞİD, sonradan değiştirilen adıyla İslam Devleti. Bölgenin petrol zenginliğini, İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını, ABD’nin stratejik hesaplarını, bu bağlamda Rusya ve Çin’in yükselişini engelleme çabalarını, İran’ı dizginleme hesabını, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesi ve bağımsız adımlar atması ihtimalini dikkate almadan, yani emperyalizmin oyunlarını göz önünde bulundurmadan, bölgemizde yaşananları açıklayamayız.

-Önümüzdeki süreci hem ülkemiz hem de bölgemiz açısından nasıl görüyorsunuz? Türkiye savaşın eşiğinde bu bataklığa sürüklenecek mi?

Bu kitap, aynı zamanda Türkiye’yi Türkiye’den yönetmek iddiasının, çabasının, hedefinin de bir ürünü olarak hazırlandı. Ayağı Anadolu topraklarına basan, yerli ve milli, Cumhuriyet Devrimi’nden güç ve ilham alan, Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği konusunda kıskanç, toplumcu, kamucu, planlamacı, halkçı, devletçi politikaları izlersek, kapitalizm, liberalizm, NATO, AB bağımlılığını, boyunduruğunu sorgularsak ve en önemlisi, kararlı, yürekli, tutarlı adımlar atarsak, geleceğimizin parlak olduğunu düşünüyorum. Yok eğer millet olarak aklımızı başımıza almazsak, gerekli özeleştiriyi vermezsek, emperyalizmin önümüze koyduklarına peşinen evet dersek, yakın gelecekte çok daha büyük sıkıntılar çekeriz. Yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerine, dünyanın siyasi ve iktisadi yöneliminin gereklerine göre adımlar atmamız, stratejiler geliştirmemiz gerekiyor.

Söyleşi: Şenol Çarık

Fotoğraf: Deniz Toprak

Odatv.com

Öymen, Akalın, Behramoğlu, Soral ve Doster bu kitapta buluştu

“Özelleştirmeyi demokrasi olarak tanımlayan, bağımsızlığın modasının geçtiğini savunan, emperyalistlerin halklara özgürlük getirdiğine inanan, sömürünün ortadan kalktığını düşünen, laikliği ve aydınlanmayı reddeden bu kesim, post modernizme, neo liberalizme, vahşi kapitalizme, yeni muhafazakarlığa olan sadakati nedeniyle, egemenlerin gözüne girmek, AB’nin, ABD’nin, büyük sermayenin gözüne girmek için böyle konuşuyor. Ama gerçekler onların savunduğunun tam tersi yönde gelişiyor.”

‘Emperyalizmi bilmeden siyaseti, iktisadı, diplomasiyi, toplumsal gelişmeleri açıklayamayız!’

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın anısına, Türkiye’nin Cumhuriyetçi yurtsever, devrimci, solcu, Kemalist,  bağımsızlıkçı ve aydın birikiminin hazırladığı ‘Emperyalizm ve Türkiye’ kitabı çıktı. Siyaset bilimci Doç. Dr. Barış Doster’in derlediği kitapta her biri alanlarında uzman akademisyenler ve aydınlar tarafından bilimsel bir bakış açısıyla hazırlanan makaleler yer alıyor.

Kitabın hazırlanış sürecini anlatan Barış Doster, yazılış öyküsünde Alpaslan Işıklı hocamızın emeği, yazılış amacında ise emperyalizmle mücadele var diyor.

Doster’le emperyalizmi anlama kılavuzu niteliğindeki ‘Emperyalizm ve Türkiye’ kitabı üzerine konuştuk.

-Söyleşimize öncelikle değerli hocamız Alpaslan Işıklı’yı anarak başlamak istiyorum. ‘Emperyalizm ve Türkiye’ kitabı sizin eşgüdümünüzde, ülkemizin Cumhuriyetçi, yurtsever, devrimci, solcu, Kemalist,  bağımsızlıkçı aydın birikiminin ortak çalışmasıyla yayınlandı ve Alpaslan Işıklı hocamıza ithaf edildi. Bu kitabın hazırlanış öyküsünü anlatır mısınız?

Böyle bir ortak kitabı derleme fikrini yıllar önce ilk açtığım kişiydi Alpaslan Hoca. Emperyalizmin tarihsel, kavramsal, kuramsal, siyasal, ideolojik, toplumsal, kültürel boyutlarını ortaya koyan, onunla mücadele yöntemleri üzerine kafa yoran, hayatımızı nasıl etkilediğini sorgulayan bir çalışma yapmaya karar verdiğimde, konuyu Alpaslan Hoca’ya açmış, makale istemiştim ondan. Kendisiyle Atatürkçü Düşünce Derneği’nde, başkanı olduğu Tüm Öğretim Elemanları Derneği’nde (TÜMÖD) birlikte çalışan, eserleriyle büyüdüğümüz, dik, onurlu, yiğit duruşunu, bilimsel üretkenliğini ve yetkinliğini örnek aldığımız hocamızı kaybettiğimiz gün, gözümden süzülen yaşlarla birlikte bu çalışma geldi aklıma. Kitabı, Alpaslan Hoca’nın dostlarıyla, öğrencileriyle, yoldaşlarıyla, meslektaşlarıyla, dava arkadaşlarıyla birlikte çıkarmaya ve Alpaslan Hoca’nın anısına adamaya karar verdim. Bu konuda katkı istediğim herkes büyük bir hevesle, heyecanla işe koyuldu. Sunuş yazısını Prof. Dr. Korkut Boratav hocamız yazdı.

-Her biri alanında uzman olan kişiler, belli başlıklar altında emperyalizmin ülkemizi ve dünyayı nasıl sömürdüğünü, yönettiğini, baskı altına aldığını yazmışlar kitapta. Hangi konu başlıkları incelendi ve hangi soruların yanıtları arandı?

Şöyle bir iş bölümü yaptık: Cüneyt Akalın, emperyalizmin kuramını ve siyasal boyutunu, Ataol Behramoğlu emperyalizmin ulusal kültür üzerindeki baskılarını, Mustafa Gazalcı emperyalizm ve eğitim arasındaki ilişkiyi, Cevat Geray emperyalizmin kente, çevreye ilişkin yaklaşımını, Turan Karakaş emperyalizmin “küreselleşme” adı altında demokrasiyi ve insanlığı nasıl tahrip ettiğini yazdılar. Suay Karaman, emperyalizmin ülkemizin ulaşım politikalarını nasıl yörüngesinden çıkardığını, Mustafa Kaymakçı emperyalizm ile tarım politikaları arasındaki ilişkiyi, Mahmut Kiper emperyalizm-sanayi ilişkisini, Yıldırım Koç emperyalizmin işçi sınıfı ve sendikal hareketlere yönelik çullanışını, Onur Öymen sömürgeciliği ve Türkiye’nin emperyalizmle mücadelesini, Bartu Soral emperyalizmle kalkınma arasındaki ilişkiyi, Serdar Şahinkaya emperyalizmle ulusal savunma, ulusal havacılık sanayi arasındaki ilişkiyi incelediler. Tolga Yarman, enerji zemininde Türkiye’nin ve yaşadığımız bölgenin emperyalist güçler tarafından hangi yollarla yeniden yapılandırıldığını işledi makalesinde. Ben ise emperyalizmin Türkiye’yi nasıl kuşattığını ve hangi araçları kullanarak denetleyip, yönlendirdiğini yazdım.

‘Yaşananları anlamak için emperyalizm gerçeğini bilmeliyiz’

-Alpaslan Işıklı da ömrünü emperyalizmle mücadeleye adamıştı. Sizler de onun ışığında bu bayrağı dalgalandırmaya çalıştığınızı belirtiyorsunuz. Emperyalizm kavramını ve onun kullandığı yolları, aygıtları anlamak günümüzde neden bu kadar önemli?

Emperyalizm bilinmeden, iyi anlaşılmadan siyaseti, iktisadı, diplomasiyi, toplumsal gelişmeleri açıklayamayız. Baskıyı, zulmü, sömürüyü, gelir dağılımı adaletsizliğini, eşitsizliği, savaş ve işgalleri, açık-örtülü operasyonları, asimetrik harpleri, 5. kol faaliyetlerini yerli yerine oturtamayız. Ülkemiz özelinde baktığımızda demiryolu politikasından vazgeçip karayoluna ağırlık vermek, bu yolla, petrol bağımlılığını pekiştirmek, dev otomotiv şirketlerine mecbur hale gelmek, tarımı tasfiye etmek, eğitimde ve sağlıkta özelleştirmelerin, taşeronlaştırmanın önünü açmak, hep emperyalist taleplerle açıklanabilecek gelişmelerdir. Öğretmen ve doktorun pazarlama elemanına, öğrenci ve hastanın müşteriye, okul ve hastanenin ise birer işletmeye dönüşmesi, emperyalizm kavramından bağımsız açıklanamaz. GDO’lu gıdaları da, medyanın düştüğü halleri de, tüketim kalıplarımızın, harcama alışkanlıklarımızın değişmesini de, Türk mutfağından vazgeçip hamburger kültürüne teslim oluşumuzu da, diğer boyutlarının yanında, mutlaka emperyalizm gerçeğiyle birlikte anlayabiliriz.

Türkiye’de özellikle 1980 darbesinden sonra, siyaset üzerine konuşurken, siyasal iktisat devre dışı bırakıldı. Ekonomi politik dışlandı. Tarihsel maddecilik öcü gibi gösterilir oldu. Üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkileri konuşulmadan toplum tahlil edilmeye, siyaset incelenmeye çalışıldı. Gazeteciler, diplomatlar, üniversite hocaları, yüksek komutanlar, aydınlar, yazarlar emperyalizm kavramını kullanmadan ülkemizdeki, bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeler hakkında yorum yaptılar. Bu durum bu insanların entelektüel sığlığını, mesleki yetersizliğini, bilgisizliğini, cehaletini gösterdiği kadar, emperyalizmin zihinleri teslim almada, kafaları karıştırmada ne kadar başarılı olduğunu da gösteriyor. Toplumun öncüsü, pusulası, işaret fişeği olması gereken aydınlardaki yozlaşmayı, çürümeyi de ortaya koyuyor. Daha da vahimi, emperyalizmin iyi bir şey olduğunu, sömürdüğü ülkeleri geliştirdiğini, oralara elektrik, yabancı dille eğitim yapan okul, demiryolu götürdüğünü söyleyecek kadar bilinci bulanık, devşirilmiş, çürük, cahil bilim insanları, politikacılar türedi. Sevr’i Lozan’a tercih edenler, “İngiliz işgali sürseydi hepimiz çok iyi İngilizce konuşurduk” diyenler, “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” şeklinde ahkam kesenler, Anadolu’yu vatan değil arazi parçası olarak görenler de sürece koşut olarak medyada, üniversitelerde daha sık boy gösterir oldular. Büyük sermayenin sofra artıklarıyla beslenen, politikacıların uçağına binmekle övünen gazeteci, yazara, akademisyen tipi genel kabul görmeye başladı. Bu kitapla, bu tiplere, bu türlere karşı meydanın boş olmadığını da göstermek istedik.

-Emperyalizmi sadece gelişmiş, kapitalist bir ülkenin daha geri bir ülkeyi iktisadi, toplumsal, kültürel olarak sömürmesi, pazarını ele geçirmesi, siyasetini ve diplomasisini yönlendirmesi olarak açıklamak yeterli midir?

Bu kısa tanım, çok önemli noktalara dikkat çekmekle birlikte, emperyalizmi açıklamada gerek şartları barındırır ama konuyu ayrıntısıyla kavramak isteyenler için yeterli değildir. Çünkü emperyalizm deyince kurumsal ve örgütlü sömürüyü, zamana ve zemine göre değişen baskı-tahakküm araçlarını, denetim altına alınan, pazarı, kaynakları ele geçirilen ülkedeki işbirlikçileri, bir başkasının coğrafyası üzerinde inşa edilen yönetim baskısını da düşünmemiz gerekir. Emperyalizm gerektiğinde silahlı işgale başvurur, gerektiğinde de hedefteki ülkede hegemonya inşa eder. Yumuşak güç unsurlarını kullanarak, devletin ideolojik aygıtlarına başvurarak kitlelerin ikna edilmesi, kamuoyunun yönlendirilmesi söz konusudur. Siyasi, iktisadi, sınıfsal tahlil yapmadan, kuvvet tahlili yapmadan, pazar, hammadde ve ucuz emekle ilgili gerçekleri dikkate almadan, emperyalist tahlil yapmak zordur. Çokuluslu sermayenin, dev tekellerin, onlarla bütünleşmiş, onları besleyen ve onlardan beslenen emperyalist kuvvetlerin, finans sermayesinin, egemen sınıfların ve son kertede bunların etki ajanı, bunların çıkarlarının bekçisi ve sözcüsü olan mevcut sistemin politikacılarının aralarındaki ilişkilere bakmak da, emperyalizmin boyutlarını, araçlarını anlamamızı kolaylaştırır. Siyasetin sınıfsız, ideolojisiz hale gelmesi, bir pazarlama faaliyetine dönüşmesi, siyasi partilerin şirkete, genel başkanların CEO’ya, seçim kampanyalarının diş macunu reklamından farkı olmayan bir reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler boyutuna indirgenmesi, emperyalizmin etkisini gösterir.

-Kimi ‘aydınlarımız’ ve ‘solcularımız’ Lenin’in tarifi üzerinden çok zaman geçtiğini ve emperyalizmin artık küreselleşmeyle birlikte farklı bir boyuta taşındığını söylüyorlar. Emperyalizm soyut bir şey mi ya da mazlum milletler coğrafyasında, üçüncü dünyada devrimcilerin, ulusalcıların, cumhuriyetçilerin büyüttüğü bir heyula ya da paranoya mı?

Lenin, emperyalizmi kapitalizmin en ileri aşaması olarak tanımlar. Bu tanımı bugün de geçerlidir ve günceldir. Sorunuzda dikkat çektiğiniz kimi “aydınların ve solcuların” yaklaşımı, sadece cehalet içermiyor, aynı zamanda kimlere hizmet ettiklerini, hangi sınıflar adına siyaset yaptıklarını da ortaya koyuyor. Özelleştirmeyi demokrasi olarak tanımlayan, bağımsızlığın modasının geçtiğini savunan, emperyalistlerin halklara özgürlük getirdiğine inanan, sömürünün ortadan kalktığını düşünen, laikliği ve aydınlanmayı reddeden bu kesim, post modernizme, neo liberalizme, vahşi kapitalizme, yeni muhafazakarlığa olan sadakati nedeniyle, egemenlerin gözüne girmek, AB’nin, ABD’nin, büyük sermayenin gözüne girmek için böyle konuşuyor. Ama gerçekler onların savunduğunun tam tersi yönde gelişiyor.

‘Emperyalizmin oyunlarını göz önünde bulundurmadan, bölgemizde yaşananları açıklayamayız’

-Bölgemizde, özellikle son dönemde, hemen yanı başımızda  savaş ve kaos ortamı var. Bu coğrafyada her dönem oyuncular değişiyor ama oyun kurucu hep aynı. Yaşananları anlamak için emperyalizmi ve uygulamalarını bilmek gerekmez mi?

ABD emperyalizminin ve onun işbirlikçilerinin, uzantılarının, uydularının vahşetini, sömürüsünü, talanını, işgalini, baskısını, işkencesini en somut, en yoğun, en açık gördüğümüz yer yaşadığımız coğrafyadır. Irak’ta yaşananlar ortada. Ülke fiilen üçe bölündü. İşgal sonrasında öldürülen 1.5 milyondan fazla Iraklının kanı ABD’nin elindeyken, şimdi yanına Müslüman müttefiklerini de alarak, Suriye’ye çullanıyor. Bu kez bahanesi, yakın zamana kadar gözettiği, desteklediği, eylemlerine göz yumduğu bir İslamcı terör örgütü; yani eski adıyla IŞİD, sonradan değiştirilen adıyla İslam Devleti. Bölgenin petrol zenginliğini, İsrail’in güvenliğini ve çıkarlarını, ABD’nin stratejik hesaplarını, bu bağlamda Rusya ve Çin’in yükselişini engelleme çabalarını, İran’ı dizginleme hesabını, Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesi ve bağımsız adımlar atması ihtimalini dikkate almadan, yani emperyalizmin oyunlarını göz önünde bulundurmadan, bölgemizde yaşananları açıklayamayız.

-Önümüzdeki süreci hem ülkemiz hem de bölgemiz açısından nasıl görüyorsunuz? Türkiye savaşın eşiğinde bu bataklığa sürüklenecek mi?

Bu kitap, aynı zamanda Türkiye’yi Türkiye’den yönetmek iddiasının, çabasının, hedefinin de bir ürünü olarak hazırlandı. Ayağı Anadolu topraklarına basan, yerli ve milli, Cumhuriyet Devrimi’nden güç ve ilham alan, Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği konusunda kıskanç, toplumcu, kamucu, planlamacı, halkçı, devletçi politikaları izlersek, kapitalizm, liberalizm, NATO, AB bağımlılığını, boyunduruğunu sorgularsak ve en önemlisi, kararlı, yürekli, tutarlı adımlar atarsak, geleceğimizin parlak olduğunu düşünüyorum. Yok eğer millet olarak aklımızı başımıza almazsak, gerekli özeleştiriyi vermezsek, emperyalizmin önümüze koyduklarına peşinen evet dersek, yakın gelecekte çok daha büyük sıkıntılar çekeriz. Yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerine, dünyanın siyasi ve iktisadi yöneliminin gereklerine göre adımlar atmamız, stratejiler geliştirmemiz gerekiyor.

Söyleşi: Şenol Çarık

Fotoğraf: Deniz Toprak

Odatv.com

”Çocukluğuma beton döktüler”

0

Sahadaki hırçın futbolcu ya da şimdinin ekranlardaki futbol yorumcusu Tümer ile değil; Yıllar içinde büyümüş, okuyan-dinleyen, her fırsatta şükreden, bir baba-oğul gördüğünde burnunun direği sızlayan, tüm kırgınlıklarının z raporunu almış bir Tümer Metin ile tanıştırmak isterim sizi…

Gerçekten yetenekli 10 numaralar Türkiye’de artık neredeyse çıkmıyor. Oğuz Çetin, Sergen derken sen o kuşak 10 numaraların son temsilcilerindensin. Bu durumu neye bağlıyorsun?
Aday çok geldi ama haklısın içlerinden tam bir 10 numara çıkmadı. Bak şimdi bir örnek anlatayım. Benim çocukluğum bir evin önündeki kömür molozlarının yığılmasıyla oluşan tepe ve hemen önündeki küçücük bir arsada top oynamakla geçti. Biz orada üçe üç maçlar yapardık.  Ne zaman ki Zonguldak’a giderim, biz burada nasıl top oynuyormuşuz, nasıl sığıyormuşuz diye düşünürüm. O tepe bilmeden çok şey öğretti bize. Dar alanda çabuk düşünme yetisi, çok tekrardan kazanılan özelliklerin hepsini oradan öğrendik. Geçtiğimiz bayram aile ziyareti için Zonguldak’a gittim. O arsa satılmış ve yerine bina yapılmış. Benim çocukluğuma beton dökmüşler dedim. Kız kardeşimin oğlu 7 yaşında, ben onun yaşındayken tek dünyam futboldu. Bir futbol topun varsa o en kıymetli hazinemizdi. Şimdi ki çocukların futbol dışında yönlenebileceği o kadar çok mecra var ki. Yeğenim doğduğu zaman Fenerbahçe’de oynuyordum, göbek bağını tesise gömmüştüm. Ama futbolla hiç alakası olmadı. Zaten futbolcu öyle sonradan olunmuyor doğuluyor.

Şimdi aileler çocuklarını futbolcu yapmaya, teşvik etmeye çalışıyor. Öyle olmaz, o şekilde futbolcu çıkmaz. Benim babam beni alt yapıya yazdırdıktan sonra hiç peşimden gelmedi. Yazdırdılar ve hiç ilgilenmediler.

Tamam sokakta futbol oynuyordunuz, istekliydiniz ama şimdi alt yapılar, tesisler, profesyonel antrenörler var. Yani imkanlar çok daha fazla ama yetenekli yıldız futbolcu yok.
Geçen sene 16-17 tane çeşitli yaş gruplarından alt yapı antrenmanı izledim. 8 yaşındaki bir çocuğa pozisyon almayı öğretme. Bırak bir topla haşır neşir olsun, bir çalım atsın. Zaten futbolun temel birimleri içinde ters kademeyi, birebir savunmayı, alan savunmasını, adam adamayı 20-25 gün içinde öğretirsin. Ama yeteneği nasıl öğreteceksin?

Günümüz futbolu artık sadece istatistiğe döndü. Rakamlar futbolda önemli kabul ama haddinden fazla önemser olduk. Kaç koşmuş, ne kadar sprint atmış… İşin asıl özünde olan adam eksiltme, skora etki etme nerede? Mekaniğe döndü artık futbol. Bir çok hoca tanıyorum, oyuncusuna “Gitme, mevkiinin dışına çıkma,” diyor. Ben isyankar bir oyuncuydum. Pozisyon beni taşıyorsa golü bulmak için giderdim.

Şimdi Sergen’e ne kadar pozisyon bilgisi öğretirsen öğret, onun kafasında bildiği bir şey var. Hakan’ın da öyleydi, benim de. Şimdi Hasan Şaş’ın elinden isyan etme duygusunu alıp, mevkiinden çıkma deyip o mekaniğin içine sokarsan, olmaz. Hasan sahada kavga edecek, etmeliydi. Olmuş bir futbolcunun elinden doğasını alırsak ve o mekaniğin içine sokup, verileri kıymetli kılarsak, o zaman işin içinden çıkamıyoruz.

Yetenekli futbolcu azaldığı gibi lider özellikli oyuncu da yok…
Onu öğretemezsin. Ben 18 yaşında Zonguldakspor’da oynarken 36 yaşındaki adamlar vardı takımda ama iki hafta sonra takım kaptanlığını bana verdiler. Yaptığı işi sahiplenen sonuna kadar içine dalan bir insanım. Yani liderlik kişinin kendisiyle alakalı. Mesela Selçuk çok düzgün bir profil, Galatasaray kaptanlığı veriyorsun, tamam kabul. Ama liderlik illa düzgün bir profil anlamına gelmez. Sadece düzgün bir profil olduğu için bir oyuncuya liderlik verilmez. Sadece istatistiklerine bakıp ona da verilmez.

Lider, koruyup kollayan, çekip çeviren, gerekirse isyan eden, gerekirse sükunetini koruyan, kriz yöneten kişidir. Hasan Şaş sahada bir şeye delirirken, kaptanı Hakan Şükür’ün ona “sakin ol” diyeceği anlar vardır ya da altını körüklediği anlar vardır. Budur liderlik. O an ki ihtiyaca göre davranmaktır. O an takım uyuyordur ve Hasan Şaş’ın sinirlenmesine ihtiyaç vardır. Bir oyuncuya kaptanlık yani liderlik bunları yapabilir mi diye bakıp verilmeli.

Biz Sergen ile bilirdik birbirimizi. Mesela Bülent’i ikiye bir yakaladığımızda ne yapacağımızı biliyorduk. Daha golü atmadan atacağımızı biliyorduk. Stadda herkesten önce şampiyon olduğumuzun farkındaydık. Bunu işte yeni nesil bilmiyor. Bugün alt yapıya yazılan ve futbolcu olmak isteyen bütün çocuklar için söylüyorum, artık biraz özenti var. Önceden biz topa sarılmışken şimdi aileler topa sarılmış çocuğu futbolcu olsun istiyor.

35 BİN KİŞİNİN BİRLİKTE BESTESİNE MARUZ KALDIM, ŞİMDİ ISLIKLANMAYA TEPKİ DİYORLAR…

Bu aynı zamanda futbolcunun mental olarak da güçlü olmasının önemini gösteriyor?
Hangimiz güçlüydük ki? Hepimiz sonradan öğrendik. Uzun bir süre Burak ve Selçuk’a Galatasaray taraftarının verdiği tepki konuşuldu. Biz ne tepkiler gördük. Ben Fenerbahçe’ye transfer oldum, gittiğim gün ülkede danıştayı vurdular, ama benim transfer haberim daha önce girdi. Üstünden 8 sene geçmiş, hala sokağa çıktığımda tepkilerini yaşıyorum.

Ben 35 bin kişinin tek bir ağızdan bestesine maruz kaldım İnönü’de. Şimdi bir kaç seyirci ıslıklamasına tepki diyorlar ve etkileniyorlar. Biz alt yapıları konuşacağımıza işin mentor kısmını ve futbolcunun zihinsel olarak kuvvetlenmesini asıl konuşmalıyız.

Beşiktaş taraftarına kırgın mısın?
Değilim. Ben içimde böyle duygular barındırmam. Bir insandan nefret ediyorsan illa ki onunla bir şeyler paylaşmışsındır. Biz bir masal yaşadık ama bu işin doğasında ayrılık da var. Ben de o dönem sosyal hayatımda gördüğüm tepkiyi antrenmana gittiğimde daha fazla çalışarak üzerimden attım.

Barcelona taraftarları bir Real Madrid maçında Figo için “Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevdik,” diye bir pankart açmışlardı. Benzer duygusallığı taşıyan Beşiktaşlılar için sormak istiyorum: Neden gittin?
Kitabımda en fazla yer alan bölüm bu. Ben kim olduğumun çok net farkındayım. Çok aksi bir adam gibi görünsem de duygusal tarafım her zaman ağır basmıştır. Beşiktaş’ta oynarken taraftarın bana verdiği kıymeti kulübün vermediğine inanıyorum.

Hep söylemişimdir kör ölür badem gözlü olur. Fenerbahçe ise hayat standardımı bambaşka bir yere taşıyacak bir teklifle geldi ve kafamı karıştırdı. Bir de o dönem kendimce bir fırsat yakaladım. Fenerbahçe’nin 100. yıl şampiyonluğu. Kendi kendime bak bir de bu var dedim. Beşiktaş’ta 100. yılı yaşadım, burada da yaşarsam bir futbolcu için kimseye nasip olmayacak bir hedeftir diye düşündüm.

Aynı dönem Ajax’tan da teklif aldın ama gitmedin, neden?
Gitmemiş olduğum için pişman değilim. Ama keşke çok erken yaşta biri elimden tutsaydı da Larissa’ya gitseydim. Yani boş ver Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’yi, 23 yaşına kadar Larissa’da oynasaydım, sonra Olympiakos’a transfer olurdum. Son 15 yıldır Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorlar. İki sene Şampiyonlar Ligi’nde iyi maçlar çıkarıp 27 yaşında Real Sociedad, Deportivo gibi bir kulüp, ardından 29 yaşında Barcelona’da oynardım.

GALATASARAY MAÇLARINDAN SONRA FENERBAHÇE BAŞKANI SOYUNMA ODASINA GELİP “BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN” DER…

Türkiye’nin iki büyük kulübünde oynadın. Derbi maçlarına çıkmadan önce iki kulübün soyunma odalarındaki atmosferde nasıl farklılıklar var?
Ben derbi dışındaki maçlarda takımla beraber hareket etmeyi severdim. Ama derbi günü çekerdim kendimi. O gün ısınmaya çıkana kadar maçı düşünmek istemezdim. Çünkü bir gece önce maçı yaşardım kafamda. Kim nasıl oynayacak, kaç gol nasıl atacak kafamda oynar bitirirdim. Mesela Fenerbahçe için Galatasaray derbileri maç değil bayramdır. Kazandığınız dakika başkan soyunma odasına gelir ve “Bayramınız mübarek olsun,” der. Şimdi bu seviyede yaşanan duygular için buna maç diyemezsin artık bu başka bir şeydir. Eminim Galatasaray için de böyledir bu.

Galatasaray’dan hiç teklif almadın mı?
Aslında bana ilk teklif Galatasaray’dan geldi. Mehmet Cansun başkandı, kibarca “Ben çocukken sarı fırtına Metin oluyordum,” deyip reddettim ve Beşiktaş’a gittim. Sonra bir kez daha teklif aldım. Fatih Hoca’nın Milan’dan döndüğü zamandı. Biz de Şenol Hoca ile milli takım kampındaydık. Beşiktaş’ta kontratım bitiyordu. O dönem çok istediler almayı. Ama kulübe yapılmış bir teklif değildi, Fatih Hoca ile benim aramda geçen bir konuşmaydı. O günün şartlarında olmayacağını ikimiz de biliyorduk.

Peki sen oynadığın dönemde kendini zihinsel olarak nasıl kuvvetlendirdin?
Benim hayatımda çok önemli dönüm noktaları var. Mesela milli takımda Fatih Hoca’nın geldiği 3 maçlık bir dönem var. Danimarka, Ukrayna, Arnavutluk maçlarının olduğu dönem. Ben bambaşka bir adama dönüştüm. Attığım goller için demiyorum. Fatih Hoca gibi bir figür ve Acar Baltaş gibi bir mentor girdi hayatıma. Acar Baltaş ile paylaştığım özel şeyleri vücuduma dövme yaptırdım. Bana dedi ki, “Kişi kendini bir şeye adarsa Tanrı da harekete geçer.” Ben o dönem kendimi adadım işte. 2006 Dünya Kupası’na 32 yaşında bir adamın gitme hayali vardı. Baraja kadar getirdik olmadı. Tamam yapayım olmasın, ama en azından deneyeyim.

Kitabında İsviçre ile oynadığımız o olaylı baraj maçları bölümünü çok kısa geçmişsin. Sahanın içinden biri olarak neden daha detaylı paylaşmaktan çekindin?
Daha detaylı giremezsin çünkü. Öncesi, sonrası, bütün yaşananlar, perde arkası ile 300 sayfa yazarım. Ama daha başrol oyuncusu olanlar var. Emre Belözoğlu, Fatih Tekke, Hakan Şükür, Alpay Özalan. Daha 1. dakikada Alpay penaltı yaptırdı. Onun 500 sayfa, Hoca’nın 1000 sayfa yazması gerekir. Onlar yazsın okuyalım. Benim elimden bu kadarı geldi.

FUTBOLCUNUN VERDİĞİ TEPKİLERİN TEK SEBEBİ VAR: KAYBETME KORKUSU

Geriye dönsen neleri değiştirmek isterdin?
Mümkünse aynı şekilde yaşayayım. Daha kati ve sağlıklı kararlar alabileceğim olaylar olur. Mesela şu an bir TV programı yapıyorum. Erkan Zengin Türk Telekom Arena’da oyundan çıkıyor ve formayı çıkarıyor. Oyundan alındığı için bir isyanı var. Bunu dışarıdan bakan herkes şöyle yorumlayabilir, “Hocasına tavır yapıyor.” Futbolcu önce kendine isyan eder, kötü oynamıştır, skorda etkisi yoktur. Psikolojik olarak onun altında ezilir. Dolayısıyla hocasına olan tavrını böyle de yorumlamak lazım.

Futbolcunun verdiği bütün tepkilerin altında tek bir neden yatar: Kaybetme korkusu. Takım, taraftar, aidiyet duygusu, kulüp falan hiç bir şey önemli değildir. Futbolcunun öz benliğinde futbol bitecek ve ben ondan sonra ki hayatımda kaybetme duygusunu içimde yaşayacağım vardır. Erkan’ın yaptığını ben de yaptım. Hatta boğaz boğaza geldiğim hocalar oldu. Şimdi geriye dönsem bunları yapmam dememi bekliyorsun benden biliyorum. Ama yine yaparım. Değişmedim ki. Benim ilk gençliğim Zonguldak’da geçti. Sonra İstanbul’da ve yurtdışında yaşadım. Çok geliştim kabul ama ruhumdaki alt yapı Zonguldak’ın o dar sokakları. Bazen Zonguldak Kozlu Tümer’i tutamıyorum çıkıyor içimden.

Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmayı tercih etmemende de bu kaybetme korkusu yatıyor olabilir mi? Futbolculuk dönemin kadar başarılı olamayacağından korkmuş olabilir misin?
Bir futbolcu futbolu bırakınca hemen ne yapacak sorusu gündeme geliyor. Ticaret desen, yapanların hepsi başarısız olmuş. Tek sığındıkları yer sahaya inmek. Çünkü bütün hayatın öyle geçmiş, tek bildiğin o. Hepsinin hayali büyük bir takım çalıştırmak ve başarılı olmak. Aday ise binlerce. Aralarından sıyrıl sıyrılabilirsen. Çok iyi futbolcuydun, çok iyi hoca olursun diye bir kural da yok. Sadece çok üst düzey futbol oynadıysan, o adaylar arasından bir mevki edinmen daha kolay oluyor. Ama başarılı olup olmayacağın tartışılır.

Futbola hizmet etmenin sadece teknik adamlıkla olduğunu düşünmüyorum. Ben şu an doğru yorumu yaparak Türk futboluna hizmet ediyorum. Çünkü biliyorum ki, bugün oynayan bir futbolcu benim ağzımdan çıkacak bir yorumu bekliyorlar, dikkat ediyorlar.

Başka nasıl hizmet edebilirdim diye düşünüyor musun?
Neden federasyonda çalışamıyoruz? Dünyanın her yerinde futbolu bırakan herkes ülke federasyonunda görev alabiliyor. Neden galerici, inşaatçı, demirci futbolun karar mekanizmasında da, Hakan Şükür, Sergen Yalçın, Tümer Metin değil?

Bir örnek vereyim. Yunanistan’a transfer oldum. İlk gün öğlen uyudum akşam üzeri antrenman var. Kapım çaldı, dünyanın en güzel kadınlarından biri. Dedim ben güzel bir ülkeye geldim herhalde. Bana sendika başkanı aşağıda sizi bekliyor dedi. Eski takım arkadaşım Giannakopoulos futbolu bırakmış ve sendika başkanı olmuş. Hemen seni sendikaya bağlıyorlar ve bütün sorunlarınla ilgileniyorlar. Benim dönerken kulüpten alacağım vardı. Onlar mahkemeye gidip hallettiler.

FATİH TEKKE KURŞUNLANDIĞINDA 16 KULÜP KAPTANINI ARADIM…

Türkiye’de neden o seviyede değiliz?
Bak sana bir şey söyleyeyim, futbolun en temel öğesi futbolcu değil mi? Saha kötü olunca değiştir zemini. Seyircisiz de maç oynanabiliyor. Ama futbolcu olmayınca ne yapacaksın? Fatih Tekke kurşunlandığında 16 tane kulüp kaptanını aradım. “Bu hafta maçlara 10 dakika geç çıkalım,” dedim. Çıkma demiyorum. O zaten büyük devrim. Ama 10 dakika geç çıkabilirsin. Bütün her şey sekteye uğrar. Yayın, reklam, sponsorluk anlaşmaları. Biz buradayız, biz olmadan hiç bir şey olmaz mesajını en güzel şekilde vermiş olacaktık. Yapsak yıkılırdı ortalık. Kimse yapamadı.

Türk futbolunun devrime ihtiyacı var diye yıllardır konuşulur. Sen karar mekanizmasında olsan nasıl bir devrim yapardın?
Ne zaman ki Türk futbolunda devrim konusu açılsa herkes hemen alt yapı diyor. Bu çok uzun vadeli bir ütopyadır. Alt yapıda yapacağın devrim sana ancak 15 sene sonra geri döner. Kısa vade için çözüm? Yok. Hadi üst yapıyı değiştirelim o zaman. O da ancak karar mekanizmalarına futbolun tozunu yutmuş insanların oturmasıyla olur. Ve ahbap çavuş ilişkisinin bitmesi lazım.

Üst yapıyı değiştirmek için önce üst düzey futbol oynayan futbolculara da ihtiyaç yok mu?
Biz Samsun’dan İlhan’la beraber geldik Beşiktaş’a. Celil Sağır, Cenk İşler, Ali Akdeniz de Samsun’dan geldi. Gençlerbirliği’nden Ümit Karan geldi mesela. Şimdi Anadolu’nun yıldızı olarak bizim geldiğimiz gibi Tarık Çamdal geliyor, Veysel Sarı geliyor. Yarın bir gün Erkan Zengin gelecek. Ama burası başka bir şey. Burak Yılmaz, Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye gidiyor, olmuyor. Sonra Trabzon’da Şenol Hoca akademisinde ona göre bir sistem kuruluyor ve başarılı oluyor. Galatasaray’a geliyor çok başarılı iki sezon geçiriyor ve şimdi en çok eleştirilen oyunculardan biri. Neden? Çünkü burada çıta hep çok yüksek. Altında oynama şansın yok.

Böyle üst seviyede oynayan futbolcuların sürekli aynı seviyede oynamak için hep bir itici güce ihtiyaçları var mı? Başta belki hoca verir o gücü ama hoca gidince de futbolcunun kendi o gücü yaratması gerekmez mi?
Real Madrid’in İstanbul’da 6 gol attığı maçı izledin değil mi? 5. golde Ronaldo’nun attığı sprinti hatırlıyor musun? Ronaldo’ya 5. gol için motivasyon mu ya da itici bir güç mü lazım? Ama adamın kendine koyduğu bir hedefi var. Arkadan Messi geliyor, önde Raul var. Şampiyonlar Ligi’nde en fazla gol atan oyuncu unvanını önce ben yakalayacağım diyor. Bugün bizim eleştirdiğimiz yıldız dediğimiz oyuncularımızın sorunu bu: Kişisel hedefleri yok.

EMRE SAHADA NEDEN SİNİRLENİYOR ANLIYORUM

Pasa dayalı futbol mu, hızlı tempolu futbol mu?
İkisi de. Bak sana şöyle cevap vereyim. Sence dünyanın en hızlı futbolcusu kim?

Ronaldo.
Bence Pirlo. Çünkü daha çabuk düşünüyor ve topu daha hızlı kullanıyor. Hız, kuvvet dayanıklılığı, tempo, koordinasyon, yetenek bunların hepsi futbolun içinde çok önemli yer tutuyor. Ama bence en önemlisi beyin-ayak koordinasyonu. Ronaldo’nun ilk zamanlarındaki görüntülerini hatırlıyorum. Bir çocuk geliyor diye konuşuyordu herkes. Duran topun sağından solundan fake atıyordu. Her futbolcu bunu bir iki kez yapabilir de, sekiz on kez yapınca bambaşka biri geliyor diyorsun. Şimdi yapmıyor Ronaldo onu. O zaman o mecraya girebilmek için ona ihtiyacı vardı. Şimdi başka bir oyuncuya büründü. Zaten istese de şu an müsaade etmiyorlar yapmasına. O yüzden Pirlo sırıtmıyor. Çünkü eskiyi de gördü, bugüne de çok kolay entegre oldu. Mesela Selçuk’un geldiğinden bu yana istatistiklerine bakalım. Eminim rakamsal istatistikleri Pirlo’dan daha iyidir. Ama biz de sabır diye bir şey yok.

Şu an Türk futbolunun lider özellikli oyuncusu kim?
Şu an oynayan bir çok oyuncuyu alalım bizim dönemimizdeki kadroların içine koyalım, oynama şansları yok. Ve bunlar şu an yıldız seviyesindeler. Sadece bir kaç oyuncu sayabilirim oynayabilecek. Arda, zeka ile hemen o döneme entegre olabilir. Selçuk’u da koy o bölgeye bizle beraber oynar. Emre Belözoğlu zaten oynadığı için saymıyorum. İyi bir Gökhan ve Caner yine oynayabilir.

Emre demişken, ligin en tecrübeli oyuncusu ve hala öfkesini kontrol edemiyor.
Bir gün cezalıyım genç oyuncular ile antrenman yapıyorum. Bir genç oyuncu aynı hatayı 3-4 defa yapınca ben de tepki gösterdim. Antrenman bitiminde Zico bana dedi ki, “Neden sinirlendiğini anlıyorum. İstiyorsun ki senin gibi düşünsün.” Şimdi yorumculuk yaparken de, bazen aynı şekilde sinirleniyorum. Chedjou Semih’in önüne bir top atıyor, Semih’in topla o mesafeyi ket edebilme ihtimali yok. Halbuki biraz önüne atsa, Semih topsuz o mesafeyi koşup topla buluşacak. Oynatmak işte böyle bir şey. Futbolcu birbirini tanımalı. İşte Emre’nin genelde sinirlendiği konular da bu tip şeyler. Şimdi yanında oynayan yeni nesil oyuncuların yaşadıklarını Emre yaşadığı için, biraz da hiyerarşik düzenden, “Biz böyle yapamıyorduk, bunlar ne yapıyor,” diye bir isyanı var Emre’nin. Bir de Emre istiyor ki, kimse ona dokunmasın faul yapmasın. Yahu Messi’ye ne fauller yapıyorlar dönüp gidiyor adam. Senin ekonomik kaygın yok, bu ligin en deneyimli oyuncususun, gelecek korkun yok, neden kavga ediyorsun? Bu artık yapı falan değil. Emre’yi tanıyanlar dışarıda çok iyi insan diyorlar. Dışarıda da Emre’nin damarına basalım bakalım ne olacak? Bir insanın bir tane karakteri olur. Ben saha içinde de agresif bir adamdım, dışarıda da.

Ne seni çok sinirlendirir?
Salaklık ve adaletsizlik. Hayatımda hiç kimseye saygısızlık yapmadım. Kalabalığın içinde yürürüm kimseyi rahatsız etmem, kimsenin ayağına basmam. O yüzden bu tip şeylerin yapılmasına tahammülüm yok.

İNSANLARIN BENİ ÖNEMSEDİĞİ KADAR KENDİMİ ÖNEMSEMEDİM

Futbolcuyken de giyimine özen gösteren biriydin ama şu an modaya daha ilgilisin sanki. Kitap, giyim, kuşam derken ortada bir Tümer Metin imajı var. Bu bir imaj çalışmasının sonucu mu?
Alakası yok. Sadece güne entegre oluyorum. Kıyafete artık eskisi kadar para harcamıyorum. Zaten giyecek zamanım da yok. Haftanın üç günü kanaldayım ve sponsorla giyiniyorum. Artık sadece gardırobu tamamlayacak özel bir şey gördüğüm zaman alıyorum. Mesela eskiden kalma kotlarım var, ben bunları nasıl giyiyormuşum diyorum. Gidip yeni kot almaktansa o kotu tadilata verip 10 senenin keyfi ile giyiyorum.

Tümer Metin kimdir?
Çok zor bir soru bu. Samimiyetle söyleyeceğim şu olur, ben hayatım boyunca insanların beni önemsediği kadar kendimi hiç önemsemedim. Bu kadar bir adamım işte ben.

En önemli kusurun ne?
Sinirlendiğimde kıvılcımların çaktığı zamanlar oluyor. Gerçi futbolu bıraktıktan sonra tansiyon biraz daha düştü. Şu an Şansal Ağabey’den çok şey öğreniyorum. Onun o babacan, insanı koruyup kollayan bilge tarafı bana da bir şeyler katıyor. Ama ne kadar törpülemeye çalışsam da bazen sinir katsayım çok çabuk yukarı çıkabiliyor.

Haftada kaç gün spor yapıyorsun?
Hiç yapmıyorum. Evimde bir bench press’im, bir de daha komplike içinde omuzu, bacağı falan aynı andan çalışabileceğim bir aletim varım. Bazen dergiden o sayfaları yırtıp önüme koyup çalışıyorum. Ama düzenli değilim, canım isteyince yapıyorum. Çok uzun seneler profesyonel spor yapınca yoruldum artık. Şu an benim için en büyük zulüm koşmak, koşamıyorum. Alpay kadar çalışmıyorum yaniJ

Hayat sloganın ne?
Kişi kendini bir şeye adadı mı Tanrı da harekete geçer.

Mutluluk rüyan ne?
Benim rüyalarım çok karmaşık. Sanki saatler sürüyor, bildiğin film gibi. Yastığa başını koyduğu zaman uyuyabilenlerden hiç olmadım. Zor uykuya dalarım. Bu soruyu rüya anlamında sormadığının farkındayım. 15 sene önce bugün yaşadıklarımı yaşayacağımı tahmin ediyordum. 10 sene sonra nerede olacağımı da biliyorum.

Nerede olacaksın?
Çeşme’de yaşayacağım. Balığa gideyim, mangal yakayım, sakin, huzurlu bir hayatım olsun. Oradan gazeteye yazımı göndereyim, kitap yazayım, haftada 2 gün geleyim televizyon programı yapıp döneyim.

Bir kitap daha yazacak mısın?
Belki de yazmışımdır. Futbol ile alakalı değil ama hastalıklı bir aşk hikayesi yazdım.

“Metin Olmak” kitabını yazmaya ne zaman karar verdin?
Fenerbahçe’ye transfer olduğum dönemde. O dönem susmam gerekiyordu ama futbolu bırakınca özellikle transfer aşamasında yaşadıklarımı yazmayı planlamıştım. O hikayenin benim ağzımdan anlatılması gerekiyordu. Ben bir anlatayım seven sevmeyen o zaman belli olsun dedim.

ÇOCUĞUM OLSUN İSTERİM AMA KİMLE OLACAK BİLMİYORUM

En son ne zaman ağladın?
Ben ağlarım ya. Katı bir tarafım yoktur. Bir filmde, çocuğun babasıyla bir diyaloğu burnumun direğini sızlatır.

Dayı olduğunu ve yeğenine çok düşkün olduğunu biliyorum. Tümer Metin baba olmayacak mı?
Nasip. Bunu kendi başıma yapamam tabi. Bir süreçten geçtim ben. Evliliğim bitti. Şu an bambaşka bir adama dönüştüm. Hayata dair beklentilerim çok değişti. Çocuk fikrine kapalı değilim ama kimle yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok.

Korkuların var mı?
Çok. Yakınlarımı kaybetme korkum çok fazla. Kontrol freak oluyorum bazen. Babam Zonguldak’tan Alanya’ya yazlığa kendi arabasıyla gitmek istiyor. Büyük kavgalar ediyoruz. Çünkü ben o arada felaket senaryoları yazıyorum. Onlar gidene kadar o yol bana bitmiyor.

Zaman içinde neler değişti hayatında?
Pek bir şey değişmedi sadece hayatımda değiştiremeyeceğim gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bakıyorum herkes trafikten şikayetçi oluyor. Ben şikayetçi olmuyorum, şükrediyorum. Bir arabam olduğuna, belediye otobüsünde sıcakta terleyerek gitmek yerine kendi arabamda oturduğuma şükrediyorum. Ya da insanlar sıcaktan şikayet ediyorlar. Böyle şey olur mu? Gölge varsa oturursun, kliman varsa açarsın, hiç biri yoksa tevekkelle kabul edersin.

Kitabın sonunda teşekkür ettiğin isimler var. Onların dışında bugün geriye dönüp 3 kişiye teşekkür etmek istesen, kimler olur?
Acar Baltaş’a teşekkür etmek isterim. 2005-2006 döneminde içimdeki puzzle’ın tamamlanmayan bölümlerini benim adıma tamamladığı için. Çok korkusu olan bir adamdım. Ama anladım ki, dünyanın neresine gidersem gideyim yaşarım. Ne olacağım korkusunu içinde çok barındıran bir adamdım. Ama artık sıfırdan başlayıp yaşayabilirim.

Futbolu bıraktıktan sonra fikir alışverişinde bulunduğum, kitabın yapım aşamasındaki tüm desteklerinden dolayı Heval El-hüseyni’ye çok teşekkür ederim.

Babama teşekkür ederim. Bana bu genleri verdiği için. Hayata dair hiç bir şey bilmiyorken, bana sevgi saygı anlamında bütün öğrettikleri için.

Gezdiğin ve en beğendiğin yer
Yunanistan’da Zakynthos adası.

Çok görmek istediğin ama henüz gidemediğin yer
Karnaval dönemi Rio. O konvoyun içinde coşkuyla yürümeyi çok istiyorum.

İstanbul’da nerelere gidersin?
Bebek, Etiler, Ortaköy’ü çok severim. Bir de benim kalelerim vardır kimsenin bilmediği. İstanbul’a yarım saat mesafede gün batımı çok güzel olan, salaş, taze balık yiyebileceğin yerler. Şehrin içinde de kimsenin dikkatini çekmeden rahat oturabileceğin kafeler biliyorum ama sakın isimlerini sorma söylemem.

Hangi parfümü kullanırsın?
Bulgari Aqua. O konuda çok tutucuyum. Yıllardır aynı ve değiştirmeye teşebbüs dahi etmem.

Araba merakın var mı?
O konuda da çok tutucuyum. Arabam hala 2008 model ve daha 40 binde. Yurtdışında çok üst düzey arabalar kullandım. Yollar daha müsait orada. Hatta bir tanesini perte çıkardım. Burada 6 yıldır 911 Carrera Turbo’m var. Bir de jeepim vardı. Bir hafta önce çok radikal bir karar alıp sattım ve yerine şoförlü bir minibüse geçtim. Şimdi trafikte en azından işlerimi halledebiliyorum.

Evde hayvan besliyor musun?
Geçmişte oldu ama sonra babama verdim daha doğal bir ortamda yaşasınlar diye. Çok seviyorum ama evde doğru bulmuyorum. Zaman ayırman ve ona göre yaşaman gerek.

Röportaj:Burcu Kapu