Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 107

”Çocukluğuma beton döktüler”

0

Sahadaki hırçın futbolcu ya da şimdinin ekranlardaki futbol yorumcusu Tümer ile değil; Yıllar içinde büyümüş, okuyan-dinleyen, her fırsatta şükreden, bir baba-oğul gördüğünde burnunun direği sızlayan, tüm kırgınlıklarının z raporunu almış bir Tümer Metin ile tanıştırmak isterim sizi…

Gerçekten yetenekli 10 numaralar Türkiye’de artık neredeyse çıkmıyor. Oğuz Çetin, Sergen derken sen o kuşak 10 numaraların son temsilcilerindensin. Bu durumu neye bağlıyorsun?
Aday çok geldi ama haklısın içlerinden tam bir 10 numara çıkmadı. Bak şimdi bir örnek anlatayım. Benim çocukluğum bir evin önündeki kömür molozlarının yığılmasıyla oluşan tepe ve hemen önündeki küçücük bir arsada top oynamakla geçti. Biz orada üçe üç maçlar yapardık.  Ne zaman ki Zonguldak’a giderim, biz burada nasıl top oynuyormuşuz, nasıl sığıyormuşuz diye düşünürüm. O tepe bilmeden çok şey öğretti bize. Dar alanda çabuk düşünme yetisi, çok tekrardan kazanılan özelliklerin hepsini oradan öğrendik. Geçtiğimiz bayram aile ziyareti için Zonguldak’a gittim. O arsa satılmış ve yerine bina yapılmış. Benim çocukluğuma beton dökmüşler dedim. Kız kardeşimin oğlu 7 yaşında, ben onun yaşındayken tek dünyam futboldu. Bir futbol topun varsa o en kıymetli hazinemizdi. Şimdi ki çocukların futbol dışında yönlenebileceği o kadar çok mecra var ki. Yeğenim doğduğu zaman Fenerbahçe’de oynuyordum, göbek bağını tesise gömmüştüm. Ama futbolla hiç alakası olmadı. Zaten futbolcu öyle sonradan olunmuyor doğuluyor.

Şimdi aileler çocuklarını futbolcu yapmaya, teşvik etmeye çalışıyor. Öyle olmaz, o şekilde futbolcu çıkmaz. Benim babam beni alt yapıya yazdırdıktan sonra hiç peşimden gelmedi. Yazdırdılar ve hiç ilgilenmediler.

Tamam sokakta futbol oynuyordunuz, istekliydiniz ama şimdi alt yapılar, tesisler, profesyonel antrenörler var. Yani imkanlar çok daha fazla ama yetenekli yıldız futbolcu yok.
Geçen sene 16-17 tane çeşitli yaş gruplarından alt yapı antrenmanı izledim. 8 yaşındaki bir çocuğa pozisyon almayı öğretme. Bırak bir topla haşır neşir olsun, bir çalım atsın. Zaten futbolun temel birimleri içinde ters kademeyi, birebir savunmayı, alan savunmasını, adam adamayı 20-25 gün içinde öğretirsin. Ama yeteneği nasıl öğreteceksin?

Günümüz futbolu artık sadece istatistiğe döndü. Rakamlar futbolda önemli kabul ama haddinden fazla önemser olduk. Kaç koşmuş, ne kadar sprint atmış… İşin asıl özünde olan adam eksiltme, skora etki etme nerede? Mekaniğe döndü artık futbol. Bir çok hoca tanıyorum, oyuncusuna “Gitme, mevkiinin dışına çıkma,” diyor. Ben isyankar bir oyuncuydum. Pozisyon beni taşıyorsa golü bulmak için giderdim.

Şimdi Sergen’e ne kadar pozisyon bilgisi öğretirsen öğret, onun kafasında bildiği bir şey var. Hakan’ın da öyleydi, benim de. Şimdi Hasan Şaş’ın elinden isyan etme duygusunu alıp, mevkiinden çıkma deyip o mekaniğin içine sokarsan, olmaz. Hasan sahada kavga edecek, etmeliydi. Olmuş bir futbolcunun elinden doğasını alırsak ve o mekaniğin içine sokup, verileri kıymetli kılarsak, o zaman işin içinden çıkamıyoruz.

Yetenekli futbolcu azaldığı gibi lider özellikli oyuncu da yok…
Onu öğretemezsin. Ben 18 yaşında Zonguldakspor’da oynarken 36 yaşındaki adamlar vardı takımda ama iki hafta sonra takım kaptanlığını bana verdiler. Yaptığı işi sahiplenen sonuna kadar içine dalan bir insanım. Yani liderlik kişinin kendisiyle alakalı. Mesela Selçuk çok düzgün bir profil, Galatasaray kaptanlığı veriyorsun, tamam kabul. Ama liderlik illa düzgün bir profil anlamına gelmez. Sadece düzgün bir profil olduğu için bir oyuncuya liderlik verilmez. Sadece istatistiklerine bakıp ona da verilmez.

Lider, koruyup kollayan, çekip çeviren, gerekirse isyan eden, gerekirse sükunetini koruyan, kriz yöneten kişidir. Hasan Şaş sahada bir şeye delirirken, kaptanı Hakan Şükür’ün ona “sakin ol” diyeceği anlar vardır ya da altını körüklediği anlar vardır. Budur liderlik. O an ki ihtiyaca göre davranmaktır. O an takım uyuyordur ve Hasan Şaş’ın sinirlenmesine ihtiyaç vardır. Bir oyuncuya kaptanlık yani liderlik bunları yapabilir mi diye bakıp verilmeli.

Biz Sergen ile bilirdik birbirimizi. Mesela Bülent’i ikiye bir yakaladığımızda ne yapacağımızı biliyorduk. Daha golü atmadan atacağımızı biliyorduk. Stadda herkesten önce şampiyon olduğumuzun farkındaydık. Bunu işte yeni nesil bilmiyor. Bugün alt yapıya yazılan ve futbolcu olmak isteyen bütün çocuklar için söylüyorum, artık biraz özenti var. Önceden biz topa sarılmışken şimdi aileler topa sarılmış çocuğu futbolcu olsun istiyor.

35 BİN KİŞİNİN BİRLİKTE BESTESİNE MARUZ KALDIM, ŞİMDİ ISLIKLANMAYA TEPKİ DİYORLAR…

Bu aynı zamanda futbolcunun mental olarak da güçlü olmasının önemini gösteriyor?
Hangimiz güçlüydük ki? Hepimiz sonradan öğrendik. Uzun bir süre Burak ve Selçuk’a Galatasaray taraftarının verdiği tepki konuşuldu. Biz ne tepkiler gördük. Ben Fenerbahçe’ye transfer oldum, gittiğim gün ülkede danıştayı vurdular, ama benim transfer haberim daha önce girdi. Üstünden 8 sene geçmiş, hala sokağa çıktığımda tepkilerini yaşıyorum.

Ben 35 bin kişinin tek bir ağızdan bestesine maruz kaldım İnönü’de. Şimdi bir kaç seyirci ıslıklamasına tepki diyorlar ve etkileniyorlar. Biz alt yapıları konuşacağımıza işin mentor kısmını ve futbolcunun zihinsel olarak kuvvetlenmesini asıl konuşmalıyız.

Beşiktaş taraftarına kırgın mısın?
Değilim. Ben içimde böyle duygular barındırmam. Bir insandan nefret ediyorsan illa ki onunla bir şeyler paylaşmışsındır. Biz bir masal yaşadık ama bu işin doğasında ayrılık da var. Ben de o dönem sosyal hayatımda gördüğüm tepkiyi antrenmana gittiğimde daha fazla çalışarak üzerimden attım.

Barcelona taraftarları bir Real Madrid maçında Figo için “Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevdik,” diye bir pankart açmışlardı. Benzer duygusallığı taşıyan Beşiktaşlılar için sormak istiyorum: Neden gittin?
Kitabımda en fazla yer alan bölüm bu. Ben kim olduğumun çok net farkındayım. Çok aksi bir adam gibi görünsem de duygusal tarafım her zaman ağır basmıştır. Beşiktaş’ta oynarken taraftarın bana verdiği kıymeti kulübün vermediğine inanıyorum.

Hep söylemişimdir kör ölür badem gözlü olur. Fenerbahçe ise hayat standardımı bambaşka bir yere taşıyacak bir teklifle geldi ve kafamı karıştırdı. Bir de o dönem kendimce bir fırsat yakaladım. Fenerbahçe’nin 100. yıl şampiyonluğu. Kendi kendime bak bir de bu var dedim. Beşiktaş’ta 100. yılı yaşadım, burada da yaşarsam bir futbolcu için kimseye nasip olmayacak bir hedeftir diye düşündüm.

Aynı dönem Ajax’tan da teklif aldın ama gitmedin, neden?
Gitmemiş olduğum için pişman değilim. Ama keşke çok erken yaşta biri elimden tutsaydı da Larissa’ya gitseydim. Yani boş ver Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’yi, 23 yaşına kadar Larissa’da oynasaydım, sonra Olympiakos’a transfer olurdum. Son 15 yıldır Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorlar. İki sene Şampiyonlar Ligi’nde iyi maçlar çıkarıp 27 yaşında Real Sociedad, Deportivo gibi bir kulüp, ardından 29 yaşında Barcelona’da oynardım.

GALATASARAY MAÇLARINDAN SONRA FENERBAHÇE BAŞKANI SOYUNMA ODASINA GELİP “BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN” DER…

Türkiye’nin iki büyük kulübünde oynadın. Derbi maçlarına çıkmadan önce iki kulübün soyunma odalarındaki atmosferde nasıl farklılıklar var?
Ben derbi dışındaki maçlarda takımla beraber hareket etmeyi severdim. Ama derbi günü çekerdim kendimi. O gün ısınmaya çıkana kadar maçı düşünmek istemezdim. Çünkü bir gece önce maçı yaşardım kafamda. Kim nasıl oynayacak, kaç gol nasıl atacak kafamda oynar bitirirdim. Mesela Fenerbahçe için Galatasaray derbileri maç değil bayramdır. Kazandığınız dakika başkan soyunma odasına gelir ve “Bayramınız mübarek olsun,” der. Şimdi bu seviyede yaşanan duygular için buna maç diyemezsin artık bu başka bir şeydir. Eminim Galatasaray için de böyledir bu.

Galatasaray’dan hiç teklif almadın mı?
Aslında bana ilk teklif Galatasaray’dan geldi. Mehmet Cansun başkandı, kibarca “Ben çocukken sarı fırtına Metin oluyordum,” deyip reddettim ve Beşiktaş’a gittim. Sonra bir kez daha teklif aldım. Fatih Hoca’nın Milan’dan döndüğü zamandı. Biz de Şenol Hoca ile milli takım kampındaydık. Beşiktaş’ta kontratım bitiyordu. O dönem çok istediler almayı. Ama kulübe yapılmış bir teklif değildi, Fatih Hoca ile benim aramda geçen bir konuşmaydı. O günün şartlarında olmayacağını ikimiz de biliyorduk.

Peki sen oynadığın dönemde kendini zihinsel olarak nasıl kuvvetlendirdin?
Benim hayatımda çok önemli dönüm noktaları var. Mesela milli takımda Fatih Hoca’nın geldiği 3 maçlık bir dönem var. Danimarka, Ukrayna, Arnavutluk maçlarının olduğu dönem. Ben bambaşka bir adama dönüştüm. Attığım goller için demiyorum. Fatih Hoca gibi bir figür ve Acar Baltaş gibi bir mentor girdi hayatıma. Acar Baltaş ile paylaştığım özel şeyleri vücuduma dövme yaptırdım. Bana dedi ki, “Kişi kendini bir şeye adarsa Tanrı da harekete geçer.” Ben o dönem kendimi adadım işte. 2006 Dünya Kupası’na 32 yaşında bir adamın gitme hayali vardı. Baraja kadar getirdik olmadı. Tamam yapayım olmasın, ama en azından deneyeyim.

Kitabında İsviçre ile oynadığımız o olaylı baraj maçları bölümünü çok kısa geçmişsin. Sahanın içinden biri olarak neden daha detaylı paylaşmaktan çekindin?
Daha detaylı giremezsin çünkü. Öncesi, sonrası, bütün yaşananlar, perde arkası ile 300 sayfa yazarım. Ama daha başrol oyuncusu olanlar var. Emre Belözoğlu, Fatih Tekke, Hakan Şükür, Alpay Özalan. Daha 1. dakikada Alpay penaltı yaptırdı. Onun 500 sayfa, Hoca’nın 1000 sayfa yazması gerekir. Onlar yazsın okuyalım. Benim elimden bu kadarı geldi.

FUTBOLCUNUN VERDİĞİ TEPKİLERİN TEK SEBEBİ VAR: KAYBETME KORKUSU

Geriye dönsen neleri değiştirmek isterdin?
Mümkünse aynı şekilde yaşayayım. Daha kati ve sağlıklı kararlar alabileceğim olaylar olur. Mesela şu an bir TV programı yapıyorum. Erkan Zengin Türk Telekom Arena’da oyundan çıkıyor ve formayı çıkarıyor. Oyundan alındığı için bir isyanı var. Bunu dışarıdan bakan herkes şöyle yorumlayabilir, “Hocasına tavır yapıyor.” Futbolcu önce kendine isyan eder, kötü oynamıştır, skorda etkisi yoktur. Psikolojik olarak onun altında ezilir. Dolayısıyla hocasına olan tavrını böyle de yorumlamak lazım.

Futbolcunun verdiği bütün tepkilerin altında tek bir neden yatar: Kaybetme korkusu. Takım, taraftar, aidiyet duygusu, kulüp falan hiç bir şey önemli değildir. Futbolcunun öz benliğinde futbol bitecek ve ben ondan sonra ki hayatımda kaybetme duygusunu içimde yaşayacağım vardır. Erkan’ın yaptığını ben de yaptım. Hatta boğaz boğaza geldiğim hocalar oldu. Şimdi geriye dönsem bunları yapmam dememi bekliyorsun benden biliyorum. Ama yine yaparım. Değişmedim ki. Benim ilk gençliğim Zonguldak’da geçti. Sonra İstanbul’da ve yurtdışında yaşadım. Çok geliştim kabul ama ruhumdaki alt yapı Zonguldak’ın o dar sokakları. Bazen Zonguldak Kozlu Tümer’i tutamıyorum çıkıyor içimden.

Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmayı tercih etmemende de bu kaybetme korkusu yatıyor olabilir mi? Futbolculuk dönemin kadar başarılı olamayacağından korkmuş olabilir misin?
Bir futbolcu futbolu bırakınca hemen ne yapacak sorusu gündeme geliyor. Ticaret desen, yapanların hepsi başarısız olmuş. Tek sığındıkları yer sahaya inmek. Çünkü bütün hayatın öyle geçmiş, tek bildiğin o. Hepsinin hayali büyük bir takım çalıştırmak ve başarılı olmak. Aday ise binlerce. Aralarından sıyrıl sıyrılabilirsen. Çok iyi futbolcuydun, çok iyi hoca olursun diye bir kural da yok. Sadece çok üst düzey futbol oynadıysan, o adaylar arasından bir mevki edinmen daha kolay oluyor. Ama başarılı olup olmayacağın tartışılır.

Futbola hizmet etmenin sadece teknik adamlıkla olduğunu düşünmüyorum. Ben şu an doğru yorumu yaparak Türk futboluna hizmet ediyorum. Çünkü biliyorum ki, bugün oynayan bir futbolcu benim ağzımdan çıkacak bir yorumu bekliyorlar, dikkat ediyorlar.

Başka nasıl hizmet edebilirdim diye düşünüyor musun?
Neden federasyonda çalışamıyoruz? Dünyanın her yerinde futbolu bırakan herkes ülke federasyonunda görev alabiliyor. Neden galerici, inşaatçı, demirci futbolun karar mekanizmasında da, Hakan Şükür, Sergen Yalçın, Tümer Metin değil?

Bir örnek vereyim. Yunanistan’a transfer oldum. İlk gün öğlen uyudum akşam üzeri antrenman var. Kapım çaldı, dünyanın en güzel kadınlarından biri. Dedim ben güzel bir ülkeye geldim herhalde. Bana sendika başkanı aşağıda sizi bekliyor dedi. Eski takım arkadaşım Giannakopoulos futbolu bırakmış ve sendika başkanı olmuş. Hemen seni sendikaya bağlıyorlar ve bütün sorunlarınla ilgileniyorlar. Benim dönerken kulüpten alacağım vardı. Onlar mahkemeye gidip hallettiler.

FATİH TEKKE KURŞUNLANDIĞINDA 16 KULÜP KAPTANINI ARADIM…

Türkiye’de neden o seviyede değiliz?
Bak sana bir şey söyleyeyim, futbolun en temel öğesi futbolcu değil mi? Saha kötü olunca değiştir zemini. Seyircisiz de maç oynanabiliyor. Ama futbolcu olmayınca ne yapacaksın? Fatih Tekke kurşunlandığında 16 tane kulüp kaptanını aradım. “Bu hafta maçlara 10 dakika geç çıkalım,” dedim. Çıkma demiyorum. O zaten büyük devrim. Ama 10 dakika geç çıkabilirsin. Bütün her şey sekteye uğrar. Yayın, reklam, sponsorluk anlaşmaları. Biz buradayız, biz olmadan hiç bir şey olmaz mesajını en güzel şekilde vermiş olacaktık. Yapsak yıkılırdı ortalık. Kimse yapamadı.

Türk futbolunun devrime ihtiyacı var diye yıllardır konuşulur. Sen karar mekanizmasında olsan nasıl bir devrim yapardın?
Ne zaman ki Türk futbolunda devrim konusu açılsa herkes hemen alt yapı diyor. Bu çok uzun vadeli bir ütopyadır. Alt yapıda yapacağın devrim sana ancak 15 sene sonra geri döner. Kısa vade için çözüm? Yok. Hadi üst yapıyı değiştirelim o zaman. O da ancak karar mekanizmalarına futbolun tozunu yutmuş insanların oturmasıyla olur. Ve ahbap çavuş ilişkisinin bitmesi lazım.

Üst yapıyı değiştirmek için önce üst düzey futbol oynayan futbolculara da ihtiyaç yok mu?
Biz Samsun’dan İlhan’la beraber geldik Beşiktaş’a. Celil Sağır, Cenk İşler, Ali Akdeniz de Samsun’dan geldi. Gençlerbirliği’nden Ümit Karan geldi mesela. Şimdi Anadolu’nun yıldızı olarak bizim geldiğimiz gibi Tarık Çamdal geliyor, Veysel Sarı geliyor. Yarın bir gün Erkan Zengin gelecek. Ama burası başka bir şey. Burak Yılmaz, Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye gidiyor, olmuyor. Sonra Trabzon’da Şenol Hoca akademisinde ona göre bir sistem kuruluyor ve başarılı oluyor. Galatasaray’a geliyor çok başarılı iki sezon geçiriyor ve şimdi en çok eleştirilen oyunculardan biri. Neden? Çünkü burada çıta hep çok yüksek. Altında oynama şansın yok.

Böyle üst seviyede oynayan futbolcuların sürekli aynı seviyede oynamak için hep bir itici güce ihtiyaçları var mı? Başta belki hoca verir o gücü ama hoca gidince de futbolcunun kendi o gücü yaratması gerekmez mi?
Real Madrid’in İstanbul’da 6 gol attığı maçı izledin değil mi? 5. golde Ronaldo’nun attığı sprinti hatırlıyor musun? Ronaldo’ya 5. gol için motivasyon mu ya da itici bir güç mü lazım? Ama adamın kendine koyduğu bir hedefi var. Arkadan Messi geliyor, önde Raul var. Şampiyonlar Ligi’nde en fazla gol atan oyuncu unvanını önce ben yakalayacağım diyor. Bugün bizim eleştirdiğimiz yıldız dediğimiz oyuncularımızın sorunu bu: Kişisel hedefleri yok.

EMRE SAHADA NEDEN SİNİRLENİYOR ANLIYORUM

Pasa dayalı futbol mu, hızlı tempolu futbol mu?
İkisi de. Bak sana şöyle cevap vereyim. Sence dünyanın en hızlı futbolcusu kim?

Ronaldo.
Bence Pirlo. Çünkü daha çabuk düşünüyor ve topu daha hızlı kullanıyor. Hız, kuvvet dayanıklılığı, tempo, koordinasyon, yetenek bunların hepsi futbolun içinde çok önemli yer tutuyor. Ama bence en önemlisi beyin-ayak koordinasyonu. Ronaldo’nun ilk zamanlarındaki görüntülerini hatırlıyorum. Bir çocuk geliyor diye konuşuyordu herkes. Duran topun sağından solundan fake atıyordu. Her futbolcu bunu bir iki kez yapabilir de, sekiz on kez yapınca bambaşka biri geliyor diyorsun. Şimdi yapmıyor Ronaldo onu. O zaman o mecraya girebilmek için ona ihtiyacı vardı. Şimdi başka bir oyuncuya büründü. Zaten istese de şu an müsaade etmiyorlar yapmasına. O yüzden Pirlo sırıtmıyor. Çünkü eskiyi de gördü, bugüne de çok kolay entegre oldu. Mesela Selçuk’un geldiğinden bu yana istatistiklerine bakalım. Eminim rakamsal istatistikleri Pirlo’dan daha iyidir. Ama biz de sabır diye bir şey yok.

Şu an Türk futbolunun lider özellikli oyuncusu kim?
Şu an oynayan bir çok oyuncuyu alalım bizim dönemimizdeki kadroların içine koyalım, oynama şansları yok. Ve bunlar şu an yıldız seviyesindeler. Sadece bir kaç oyuncu sayabilirim oynayabilecek. Arda, zeka ile hemen o döneme entegre olabilir. Selçuk’u da koy o bölgeye bizle beraber oynar. Emre Belözoğlu zaten oynadığı için saymıyorum. İyi bir Gökhan ve Caner yine oynayabilir.

Emre demişken, ligin en tecrübeli oyuncusu ve hala öfkesini kontrol edemiyor.
Bir gün cezalıyım genç oyuncular ile antrenman yapıyorum. Bir genç oyuncu aynı hatayı 3-4 defa yapınca ben de tepki gösterdim. Antrenman bitiminde Zico bana dedi ki, “Neden sinirlendiğini anlıyorum. İstiyorsun ki senin gibi düşünsün.” Şimdi yorumculuk yaparken de, bazen aynı şekilde sinirleniyorum. Chedjou Semih’in önüne bir top atıyor, Semih’in topla o mesafeyi ket edebilme ihtimali yok. Halbuki biraz önüne atsa, Semih topsuz o mesafeyi koşup topla buluşacak. Oynatmak işte böyle bir şey. Futbolcu birbirini tanımalı. İşte Emre’nin genelde sinirlendiği konular da bu tip şeyler. Şimdi yanında oynayan yeni nesil oyuncuların yaşadıklarını Emre yaşadığı için, biraz da hiyerarşik düzenden, “Biz böyle yapamıyorduk, bunlar ne yapıyor,” diye bir isyanı var Emre’nin. Bir de Emre istiyor ki, kimse ona dokunmasın faul yapmasın. Yahu Messi’ye ne fauller yapıyorlar dönüp gidiyor adam. Senin ekonomik kaygın yok, bu ligin en deneyimli oyuncususun, gelecek korkun yok, neden kavga ediyorsun? Bu artık yapı falan değil. Emre’yi tanıyanlar dışarıda çok iyi insan diyorlar. Dışarıda da Emre’nin damarına basalım bakalım ne olacak? Bir insanın bir tane karakteri olur. Ben saha içinde de agresif bir adamdım, dışarıda da.

Ne seni çok sinirlendirir?
Salaklık ve adaletsizlik. Hayatımda hiç kimseye saygısızlık yapmadım. Kalabalığın içinde yürürüm kimseyi rahatsız etmem, kimsenin ayağına basmam. O yüzden bu tip şeylerin yapılmasına tahammülüm yok.

İNSANLARIN BENİ ÖNEMSEDİĞİ KADAR KENDİMİ ÖNEMSEMEDİM

Futbolcuyken de giyimine özen gösteren biriydin ama şu an modaya daha ilgilisin sanki. Kitap, giyim, kuşam derken ortada bir Tümer Metin imajı var. Bu bir imaj çalışmasının sonucu mu?
Alakası yok. Sadece güne entegre oluyorum. Kıyafete artık eskisi kadar para harcamıyorum. Zaten giyecek zamanım da yok. Haftanın üç günü kanaldayım ve sponsorla giyiniyorum. Artık sadece gardırobu tamamlayacak özel bir şey gördüğüm zaman alıyorum. Mesela eskiden kalma kotlarım var, ben bunları nasıl giyiyormuşum diyorum. Gidip yeni kot almaktansa o kotu tadilata verip 10 senenin keyfi ile giyiyorum.

Tümer Metin kimdir?
Çok zor bir soru bu. Samimiyetle söyleyeceğim şu olur, ben hayatım boyunca insanların beni önemsediği kadar kendimi hiç önemsemedim. Bu kadar bir adamım işte ben.

En önemli kusurun ne?
Sinirlendiğimde kıvılcımların çaktığı zamanlar oluyor. Gerçi futbolu bıraktıktan sonra tansiyon biraz daha düştü. Şu an Şansal Ağabey’den çok şey öğreniyorum. Onun o babacan, insanı koruyup kollayan bilge tarafı bana da bir şeyler katıyor. Ama ne kadar törpülemeye çalışsam da bazen sinir katsayım çok çabuk yukarı çıkabiliyor.

Haftada kaç gün spor yapıyorsun?
Hiç yapmıyorum. Evimde bir bench press’im, bir de daha komplike içinde omuzu, bacağı falan aynı andan çalışabileceğim bir aletim varım. Bazen dergiden o sayfaları yırtıp önüme koyup çalışıyorum. Ama düzenli değilim, canım isteyince yapıyorum. Çok uzun seneler profesyonel spor yapınca yoruldum artık. Şu an benim için en büyük zulüm koşmak, koşamıyorum. Alpay kadar çalışmıyorum yaniJ

Hayat sloganın ne?
Kişi kendini bir şeye adadı mı Tanrı da harekete geçer.

Mutluluk rüyan ne?
Benim rüyalarım çok karmaşık. Sanki saatler sürüyor, bildiğin film gibi. Yastığa başını koyduğu zaman uyuyabilenlerden hiç olmadım. Zor uykuya dalarım. Bu soruyu rüya anlamında sormadığının farkındayım. 15 sene önce bugün yaşadıklarımı yaşayacağımı tahmin ediyordum. 10 sene sonra nerede olacağımı da biliyorum.

Nerede olacaksın?
Çeşme’de yaşayacağım. Balığa gideyim, mangal yakayım, sakin, huzurlu bir hayatım olsun. Oradan gazeteye yazımı göndereyim, kitap yazayım, haftada 2 gün geleyim televizyon programı yapıp döneyim.

Bir kitap daha yazacak mısın?
Belki de yazmışımdır. Futbol ile alakalı değil ama hastalıklı bir aşk hikayesi yazdım.

“Metin Olmak” kitabını yazmaya ne zaman karar verdin?
Fenerbahçe’ye transfer olduğum dönemde. O dönem susmam gerekiyordu ama futbolu bırakınca özellikle transfer aşamasında yaşadıklarımı yazmayı planlamıştım. O hikayenin benim ağzımdan anlatılması gerekiyordu. Ben bir anlatayım seven sevmeyen o zaman belli olsun dedim.

ÇOCUĞUM OLSUN İSTERİM AMA KİMLE OLACAK BİLMİYORUM

En son ne zaman ağladın?
Ben ağlarım ya. Katı bir tarafım yoktur. Bir filmde, çocuğun babasıyla bir diyaloğu burnumun direğini sızlatır.

Dayı olduğunu ve yeğenine çok düşkün olduğunu biliyorum. Tümer Metin baba olmayacak mı?
Nasip. Bunu kendi başıma yapamam tabi. Bir süreçten geçtim ben. Evliliğim bitti. Şu an bambaşka bir adama dönüştüm. Hayata dair beklentilerim çok değişti. Çocuk fikrine kapalı değilim ama kimle yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok.

Korkuların var mı?
Çok. Yakınlarımı kaybetme korkum çok fazla. Kontrol freak oluyorum bazen. Babam Zonguldak’tan Alanya’ya yazlığa kendi arabasıyla gitmek istiyor. Büyük kavgalar ediyoruz. Çünkü ben o arada felaket senaryoları yazıyorum. Onlar gidene kadar o yol bana bitmiyor.

Zaman içinde neler değişti hayatında?
Pek bir şey değişmedi sadece hayatımda değiştiremeyeceğim gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bakıyorum herkes trafikten şikayetçi oluyor. Ben şikayetçi olmuyorum, şükrediyorum. Bir arabam olduğuna, belediye otobüsünde sıcakta terleyerek gitmek yerine kendi arabamda oturduğuma şükrediyorum. Ya da insanlar sıcaktan şikayet ediyorlar. Böyle şey olur mu? Gölge varsa oturursun, kliman varsa açarsın, hiç biri yoksa tevekkelle kabul edersin.

Kitabın sonunda teşekkür ettiğin isimler var. Onların dışında bugün geriye dönüp 3 kişiye teşekkür etmek istesen, kimler olur?
Acar Baltaş’a teşekkür etmek isterim. 2005-2006 döneminde içimdeki puzzle’ın tamamlanmayan bölümlerini benim adıma tamamladığı için. Çok korkusu olan bir adamdım. Ama anladım ki, dünyanın neresine gidersem gideyim yaşarım. Ne olacağım korkusunu içinde çok barındıran bir adamdım. Ama artık sıfırdan başlayıp yaşayabilirim.

Futbolu bıraktıktan sonra fikir alışverişinde bulunduğum, kitabın yapım aşamasındaki tüm desteklerinden dolayı Heval El-hüseyni’ye çok teşekkür ederim.

Babama teşekkür ederim. Bana bu genleri verdiği için. Hayata dair hiç bir şey bilmiyorken, bana sevgi saygı anlamında bütün öğrettikleri için.

Gezdiğin ve en beğendiğin yer
Yunanistan’da Zakynthos adası.

Çok görmek istediğin ama henüz gidemediğin yer
Karnaval dönemi Rio. O konvoyun içinde coşkuyla yürümeyi çok istiyorum.

İstanbul’da nerelere gidersin?
Bebek, Etiler, Ortaköy’ü çok severim. Bir de benim kalelerim vardır kimsenin bilmediği. İstanbul’a yarım saat mesafede gün batımı çok güzel olan, salaş, taze balık yiyebileceğin yerler. Şehrin içinde de kimsenin dikkatini çekmeden rahat oturabileceğin kafeler biliyorum ama sakın isimlerini sorma söylemem.

Hangi parfümü kullanırsın?
Bulgari Aqua. O konuda çok tutucuyum. Yıllardır aynı ve değiştirmeye teşebbüs dahi etmem.

Araba merakın var mı?
O konuda da çok tutucuyum. Arabam hala 2008 model ve daha 40 binde. Yurtdışında çok üst düzey arabalar kullandım. Yollar daha müsait orada. Hatta bir tanesini perte çıkardım. Burada 6 yıldır 911 Carrera Turbo’m var. Bir de jeepim vardı. Bir hafta önce çok radikal bir karar alıp sattım ve yerine şoförlü bir minibüse geçtim. Şimdi trafikte en azından işlerimi halledebiliyorum.

Evde hayvan besliyor musun?
Geçmişte oldu ama sonra babama verdim daha doğal bir ortamda yaşasınlar diye. Çok seviyorum ama evde doğru bulmuyorum. Zaman ayırman ve ona göre yaşaman gerek.

Röportaj:Burcu Kapu

“Sosyalistlerin HDP/PKK İle İlişkilerini Tamamen Kesmeleri Gerekir”

0

Ercan Küçük 24.10.2014

ercankucuk.com

Türkiye’de sol gruplar ve örgütler arasında her zaman ideolojik ve eylemsel tartışmalar yaşanmıştır. Zaman zaman birbiriyle sert tartışmalara hatta kavgalara giren sol örgütlerin bir çoğu Kobane’de IŞİD’in Kürtler’e saldırılarında bir araya gelmiş, katliamlara dur demiş ve kamuoyu yaratmışlardı. Ancak, özellikle Kobane’de IŞİD’le savaşan YPG kanadından gelen ABD ile işbirliği açıklamaları solda yeni bir tartışmaya yol açmışa benziyor.

Solun yeni tartışma konusunu, Kobane’de yaşananları, Gezi Direnişini ve gündeme ilişkin diğer konuları sosyalist yazar Yavuz Alogan ile konuştuk..

IŞİD Neden Bitirilemiyor?

-2003’te 20 Mart’ta operasyona başlayıp 9 Nisan’da Bağdat’a giren ABD ve diğer büyük güçler 2014’te yaklaşık bir aydır IŞİD’i yok edemiyor. IŞİD’in bir anda bu kadar parlamasının, ilerlemesinin ve hâlâ yok edilememesinin nedeni nedir?

İki nedeni var: birincisi, IŞİD’in bütün Ortadoğu bölgesinde ABD’ye tepki duyan halk kesimlerinden oluşan çok geniş bir kitle desteğine sahip olması; ikincisi, ABD’nin hem cephe hem de gerilla savaşı taktiklerini kullanabilen IŞİD’in askeri harekâtının yarattığı ortamda bölgeye müdahale imkânı elde etmesidir. Başka deyişle, doğal kaynakları (su, petrol, gaz) ele geçirip emperyal şirketlerin çıkarlarına zarar vermediği sürece IŞİD emperyalizm için yararlı bir unsurdur. Bir diğer neden, ABD kaynaklı bölge haritalarında bulunabilir. Bu haritalarda Irak’ın kuzeyinde Kürtler, güneyinde Şiiler, ortasında da bir Sünni devleti görülmektedir. ABD, IŞİD’i bu orta bölgeye sığdırmaya çalışıyor, IŞİD de 7. yüzyıldan sonraki İslam yayılmasına uygun bir haritanın oluşmasını amaçlıyor.

IŞİD 21.Yüzyılın En Önemli Hareketlerinden Biri Olacak

-IŞİD’e özellikle Kürt hareketi neden çeteciler diyor? IŞİD terör örgütü müdür çeteci mi?

IŞİD “çeteci” ya da “terör” örgütü değildir. Şiddeti propaganda aracı olarak kullanan, bölgede gerçekten bir devlet kurmak isteyen, şeriatçı, Batı sistemine karşı bir güçtür. Beş yıl süren Irak-İran savaşının; Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Irak ve Suriye’de yaşanan çatışmaların askeri tecrübesine sahiptir. Kendine özgü bir eğitim ve lojistik doktrini var (yoksa bu kadar hızlı ve sonuç alıcı biçimde hareket edemez). İşgal ettiği yerlerde kamu düzenini sağlayabilecek bilgi ve beceriye sahip olduğu görülüyor. İçinde Saddam’ın Muhafız Alayı’nın unsurları, belki yönetme tecrübesine sahip eski Irak yetkilileri vardır. “Şeriat Kanunları”nı kamu yönetimi aracı olarak, insanların inanç dünyasına hitap ederek kullanıyor. Basit ve herkesin anlayabileceği bir tarzı var. Sürekli kılık değiştirse, yenilgilere uğrasa da, 21. asrın önemli hareketlerinden biri olacağı kesindir.

-IŞİD ile PKK-PYD arasındaki çatışmanın temel sebepleri nedir?

Kuruluş sürecinde olan güçler mümkün olduğu kadar geniş topraklara ve doğal kaynaklara sahip olmak isterler.

-Bildiğimiz gibi uzun bir süredir Irak’ın enerji kaynaklarını Suriye üzerinden bir koridor ile Akdeniz’e taşıma projesi var. Bölgedeki Kürtleri ve IŞİD’i bu noktada nereye oturtmamız gerekir?

Kürtler, Afrin, Kobane ve Cizre kantonlarını köprübaşı olarak tutup, denize çıkan bir koridoru ABD’yi de ikna ederek kurmak istediler. Burada esas amaçlanan bölge Lazkiye’dir. IŞİD de orta vadede bu bölgeyi ele geçirmeye çalışmaktadır. Ancak bu türden planların başarılı olması, Suriye devletinin tamamen dağılmasına ve daha kuzeydeki Tartus üssünün statüsüne bağlıdır. Başka deyişle, Suriye Devleti dağılmadıkça ve Ruslar Doğu Akdeniz’den çekilmedikçe bu türden bir koridorun açılması ve oradan güvenli petrol sevkiyatının yapılması pek mümkün görünmüyor.

-Kobane’deki insanlık dramı ile Kürtler’in bölgedeki rolü arasında benzerlikler ve çelişkiler nelerdir?

Barzani başlangıçta Kobane başta olmak üzere PYD-PKK’nin bölgede kantonlar kurmasına karşı çıktı; hatta sınır yerine hendek kazdırarak tepkisini ifade etti. Fakat ABD’nin Kobane Kürtlerine açık destek vermesi ve Kuzey Irak Parlamentosu’nun kantonların statüsünü kabul etmesi ve yardım kararı alması bu durumu değiştirdi. Daha sonra Kanton yapılanması Barzani tarafından reddedildi vs. Süreç devam ediyor. Ödül ne kadar büyük, devlet kurma ihtimali ne kadar yüksek, ABD başta olmak üzere Batı buna ne kadar razı olursa, Kürtler o ölçüde birleşirler.

-Irk ya da din ayırmaksızın devam eden katliamlar sürecinde Kobane’nin daha çok ön plana çıkmasının bir anlamı var mı? Mesela Kobane’de Türkmenler katledilirken neden bu kadar tepki gösterilmedi?

Türkmenler Telafer başta olmak üzere bölgenin pek çok yerinde katledildi. Ancak burada bir ayrıntı var. IŞİD hareketi bölgedeki etnik oluşumları da kısmen parçaladı. Bu hareketin saflarında Sünni Türkmenler ve Kürtler de var. Öte yanda, Kobane (anladığımız kadarıyla) stratejik bir bölge: mutasavver devletin sınır kapısı gibi düşünüldü, ayrıca orada yapılacak bir tahkimat Kürtlerin Akdenize açılmalarını önler.

YPG’nin ABD İle İşbirliği Açıklaması

-YPG’nin “ABD ile işbirliği halindeyiz, Kobane kazanırsa ABD de kazanır” açıklaması neyi ifade etmektedir? Kendisine solcu-sosyalist-devrimci ya da en azından antiemperyalist diyenlerin emperyalistlerle işbirliği yapması ne kadar doğru?

Bölgede bulunan hiçbir Kürt hareketi (PKK dahil) antiemperyalist bir deklarasyonda bulunmadı, ayrıca “solcu-sosyalist-devrimci” olduğunu da söylemedi. Bunlar kendi milli çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaparlar. Sadece Türkiye’de HDP, ülkemizin batısında kitle tabanı edinmek için zaman zaman bir tür sol jargon kullanıyor.

-Türkiye’den Kobane ye nasıl bakılmalı? HDP’nin eylem çağrısıyla sokaklar bir anda çatışma alanına döndü, ortalık karıştı. Sonra HDP, Atatürk heykellerine ve bayrağa saldıranları provokatör olarak gösterdi. Bu ne kadar doğru? HDP’nin çağrısıyla PKK mı sokağa döküldü? Yoksa HDP’nin çağrısını fırsat bilip birileri HDP ve Kobane üzerinden provokasyon yapmaya mı çalıştı?

Doğu ve Güneydoğu’da PKK-Hizbullah/Hüda-Par gerilimi nedeniyle, batıda da –ne yazık ki- Kürtler ile Türkler arasında zaman zaman göze çarpan patlayıcı bir gerilim var. Bu gerilim bazen şiddete dönüşebiliyor. Bu tür ortamlarda her türlü provokasyon ve yönlendirme olur. Ayrıntılarını bilemeyiz. Tek bir demeç ya da talimat felaketle sonuçlanabilir.

Kürt Hareketinin Bölgede Ayrı Bir Devlet Kurmasına Karşıyız

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, “PKK ile PYD aynı, ikisi de terör örgütü” dedi ama PYD Lideri Salih Müslim zaman zaman Türkiye’ye geliyor. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile görüşüyor. Buradan ne sonuç çıkartmak gerekiyor? Sizce PYD terör örgütü müdür?

Biz sosyalistler “terör örgütü” kavramını kullanmayız. Çok muğlak bir kavram. Devlet bile zaman zaman kendi yasalarını çiğneyerek “terör örgütü” haline gelir. PKK ve PYD Kürt ulusal hareketini temsil eden iki örgüttür. Kürt hareketinin bölgede ayrı bir devlet kurmasına, Türkiye’nin siyasi coğrafyasını değiştirmesine elbette karşıyız. Ancak terminolojiyi doğru kullanmak gerekir. Emperyalizmin desteğinde bir geç milliyetçilik hareketi söz konusudur.

Atatürk Heykellerine Saldırı

-Türkiye’de Kobane eylemleri sırasında Atatürk büstlerine ve bayrağa yönelik saldırılar yaşandı. Sovyet Rusya yıkılırken, Ukrayna bölünürken Lenin’in heykelleri yıkıldı. Türkiye’de Atatürk heykellerine saldırılar yapıldı. Neden heykeller?

Heykeller Devlet ideolojisinin ve resmiyetinin en somut ifadesidir. Ancak Rusya’da Lenin heykellerini yıkanlar sosyalizme tepki duyanlar, kapitalizmi özgürlük ve demokrasi sananlardı. Türkiye’de Mustafa Kemal’in heykelini yıkanlar ise, öyle görünüyor ki, uydurulmuş bir “sömürgeci TC” analizinden hareket ediyorlar.

Gezi Direnişi Bitti mi?

-Gezi direnişi sizce bitti mi? Devam ediyor mu? Türkiye siyaseti, yöneticiler, örgütler Gezi Direnişinden almaları gereken dersleri ve sonuçları alabildi mi?

Gezi direnişi, bizim kullandığımız terimle Haziran Ayaklanması, önümüzdeki dönemde çok daha kitlesel ve sonuç alıcı biçimde tekrarlanacaktır. Şartlar bu yönde tahmin yapmayı mümkün kılıyor. Haziran’dan herkesin gerekli dersleri aldığını ve kendine göre sonuçlar çıkardığını sanıyorum. Hükümet’in yeni “güvenlik” paketi, sosyalist solun yaptığı çeşitli yorumlar ve girişimler bütün tarafların gerekli dersleri çıkardığını gösteriyor.

Birleşik Haziran Hareketi..

-Gezi’den sonra HDP, Sol Cephe kuruldu. Şimdi de Birleşik Haziran Hareketi kuruldu. Bu harekete nasıl bakıyorsunuz? Gezi’nin ruhu mevcut parti ve örgütlerle sürdürülemez mi? Özellikle sol binbir parçaya bölünmüşken neden yeni oluşumlar, örgütlenmeler doğuyor?

HDP’yi bir yana bırakırsak, sosyalist birlik girişimlerinin hepsi olumludur, desteklenmesi gerekir. Kitle mücadelesi yükseldiği zaman sosyalist sol birleşme eğilimi gösterir; mücadele yatıştığı zaman da her grup kendi köşesine çekilir. Tekel işçilerinin direnişi, daha uzak tarihte 15-16 Haziran 1970 olayları hep bunu göstermiştir. Sosyalist soldaki birleşme eğilimlerini yeni bir kitle hareketine hazırlık olarak düşünebiliriz. Ayrıca sosyalist sol “binbir parça”ya bölünmüş değil; ulusalcı ve ulusalcı olmayan sol olarak iki cephe halinde görünüyor. Bu bağlamda “birleşik muhalefet”in kurulması da olumlu olmuştur; böylece kimin ne yapabileceği daha iyi anlaşılabilir. Sosyalistlerin HDP/PKK ile ilişkilerini tamamen kesmeleri gerekir, çünkü sosyalizm etnik milliyetçilik tanımaz; emperyalizmin geniş bir piyasa için dar idari birimler, başka deyişle ulusları parçalama stratejisine alet olamaz.

HDP Sosyalist Bir Parti Değildir

-Sizce HDP sol bir parti midir? HDP’nin Medeni Yıldırım’ın, Ali İsmailler’in, Ethemler’in katili, Roboski (Uludere)nin faili AKP ile müzakere yapmasını, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı yemini sırasında ayakta alkışlanmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

HDP sosyalist bir parti değildir. Kısmen PKK’nin Türkiye’den kopmama, batıda sosyalistlerden, genel olarak solculardan güç alma çabasının ürünüdür. PKK’nin legal koludur. Kendi mantığı içinde bakılırsa AKP’yle müzakere yapması, onu ayakta alkışlaması vs. doğaldır. Türkiye’nin kurulu düzeniyle birleşerek kendi varlıklarını ayırma, daha büyük hesaplaşmaları erteleme derdindeler.

-Öcalan’ın  “Kobane düşerse Türkiye darbe sürecine girer,” açıklamaları ne anlama geliyor?

Kobane düşerse PKK’nin kendisine (Öcalan’a) rağmen askeri mücadeleye başlayacağını, ayaklanmalar olacağını, çözüm sürecinin sona erebileceğini, sıkıyönetim-OHAL vs. gibi uygulamaların geri geleceğini kastediyor olabilir. Pek çok örneğini gördüğümüz gibi, düşünmeden, içgüdüsel olarak konuşmuş da olabilir. Şeyh’in her sözünde derin keramet aramak gerekmez.

-‘Yelpaze’ başlıklı yazınızın bir bölümünde Günümüzde emperyalizm, tek bir küresel piyasanın birleştirdiği fakat binlerce etnisite ve mezhebin böldüğü, zayıf/tarihsiz devletçiklerden oluşan geniş bir sömürü alanı istiyor. “ diyorsunuz. Suriye’de Kürtler kendi kantonlarını kurdular. Hatta Rojava Devrimi deniyor. Sizce Rojava devrim midir? Neoliberal politikaların sonucu olarak bir bölünme midir?

Günümüzde her şey çok hızlı değişiyor. Siz bu soruyu yazdığınızda durum farklıydı. Şimdi Kanton’dan vazgeçtiler ve görüldüğü kadarıyla Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırlarını kapsayan bir devlet yapılanmasına karar verdiler. En azından şimdilik öyle görünüyor, fakat yakında bu da değişebilir. Fakat emperyalizm ile neo-liberalizmin istediği yapılanma değişmiyor: Tek bir küresel piyasa ve pek çok yerel yönetim, küçük etnik ve dini devletçikler. Başka deyişle, sermayenin yayılmasında, teknolojinin sınır ötesi kullanımında, pazarlama/ticaret ilişkilerinde hiçbir ulusal devletin ticaret kanunu, iş hukuku vs. ile sınırlı olmayan, emeğin üretkenliği/ucuzluğu dışında hiçbir kaygı taşımayan, çokuluslu şirketlerin yönettiği, askeri ve siyasi bakımdan birkaç emperyal merkeze bağlı bir dünya isteniyor. Elbette emperyalist-kapitalist sistem buna ulaşmış olmaktan henüz çok uzak; çünkü dünyada bir bloklaşma (Rusya-Çin vs) ve yeni iktisadi dayanışma alanları, çeşitli direniş biçimleri var.

-Meclisten geçen tezkere hakkında ne düşünüyorsunuz? Tezkere kim için? Esad mı, PKK mı, IŞİD mi?

Tezkere hem ABD’ye göz kırpıyor (yabancı asker bulundurma/IŞİD’le mücade vs), hem TSK’yı tatmin etmeye çalışıyor (hedef olarak PKK), hem de ABD ile Koalisyon’un “terörle mücadele” dedikleri şeyi Esad’ın devrilmesi şartına bağlıyor.

-Hem Aydınlık’ta hem İleriHaber’de yazılar yazıyorsunuz. ‘Burada bu yazılmaz, bunu diğer tarafta yazarım’ gibi bir düşünceniz oluyor mu?

Olmuyor.

-Son olarak eklemek istedikleriniz varsa alabilir miyiz?

Sorular için teşekkür ederim.

“Sosyalistlerin HDP/PKK İle İlişkilerini Tamamen Kesmeleri Gerekir”

0

Ercan Küçük 24.10.2014

ercankucuk.com

Türkiye’de sol gruplar ve örgütler arasında her zaman ideolojik ve eylemsel tartışmalar yaşanmıştır. Zaman zaman birbiriyle sert tartışmalara hatta kavgalara giren sol örgütlerin bir çoğu Kobane’de IŞİD’in Kürtler’e saldırılarında bir araya gelmiş, katliamlara dur demiş ve kamuoyu yaratmışlardı. Ancak, özellikle Kobane’de IŞİD’le savaşan YPG kanadından gelen ABD ile işbirliği açıklamaları solda yeni bir tartışmaya yol açmışa benziyor.

Solun yeni tartışma konusunu, Kobane’de yaşananları, Gezi Direnişini ve gündeme ilişkin diğer konuları sosyalist yazar Yavuz Alogan ile konuştuk..

IŞİD Neden Bitirilemiyor?

-2003’te 20 Mart’ta operasyona başlayıp 9 Nisan’da Bağdat’a giren ABD ve diğer büyük güçler 2014’te yaklaşık bir aydır IŞİD’i yok edemiyor. IŞİD’in bir anda bu kadar parlamasının, ilerlemesinin ve hâlâ yok edilememesinin nedeni nedir?

İki nedeni var: birincisi, IŞİD’in bütün Ortadoğu bölgesinde ABD’ye tepki duyan halk kesimlerinden oluşan çok geniş bir kitle desteğine sahip olması; ikincisi, ABD’nin hem cephe hem de gerilla savaşı taktiklerini kullanabilen IŞİD’in askeri harekâtının yarattığı ortamda bölgeye müdahale imkânı elde etmesidir. Başka deyişle, doğal kaynakları (su, petrol, gaz) ele geçirip emperyal şirketlerin çıkarlarına zarar vermediği sürece IŞİD emperyalizm için yararlı bir unsurdur. Bir diğer neden, ABD kaynaklı bölge haritalarında bulunabilir. Bu haritalarda Irak’ın kuzeyinde Kürtler, güneyinde Şiiler, ortasında da bir Sünni devleti görülmektedir. ABD, IŞİD’i bu orta bölgeye sığdırmaya çalışıyor, IŞİD de 7. yüzyıldan sonraki İslam yayılmasına uygun bir haritanın oluşmasını amaçlıyor.

IŞİD 21.Yüzyılın En Önemli Hareketlerinden Biri Olacak

-IŞİD’e özellikle Kürt hareketi neden çeteciler diyor? IŞİD terör örgütü müdür çeteci mi?

IŞİD “çeteci” ya da “terör” örgütü değildir. Şiddeti propaganda aracı olarak kullanan, bölgede gerçekten bir devlet kurmak isteyen, şeriatçı, Batı sistemine karşı bir güçtür. Beş yıl süren Irak-İran savaşının; Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Irak ve Suriye’de yaşanan çatışmaların askeri tecrübesine sahiptir. Kendine özgü bir eğitim ve lojistik doktrini var (yoksa bu kadar hızlı ve sonuç alıcı biçimde hareket edemez). İşgal ettiği yerlerde kamu düzenini sağlayabilecek bilgi ve beceriye sahip olduğu görülüyor. İçinde Saddam’ın Muhafız Alayı’nın unsurları, belki yönetme tecrübesine sahip eski Irak yetkilileri vardır. “Şeriat Kanunları”nı kamu yönetimi aracı olarak, insanların inanç dünyasına hitap ederek kullanıyor. Basit ve herkesin anlayabileceği bir tarzı var. Sürekli kılık değiştirse, yenilgilere uğrasa da, 21. asrın önemli hareketlerinden biri olacağı kesindir.

-IŞİD ile PKK-PYD arasındaki çatışmanın temel sebepleri nedir?

Kuruluş sürecinde olan güçler mümkün olduğu kadar geniş topraklara ve doğal kaynaklara sahip olmak isterler.

-Bildiğimiz gibi uzun bir süredir Irak’ın enerji kaynaklarını Suriye üzerinden bir koridor ile Akdeniz’e taşıma projesi var. Bölgedeki Kürtleri ve IŞİD’i bu noktada nereye oturtmamız gerekir?

Kürtler, Afrin, Kobane ve Cizre kantonlarını köprübaşı olarak tutup, denize çıkan bir koridoru ABD’yi de ikna ederek kurmak istediler. Burada esas amaçlanan bölge Lazkiye’dir. IŞİD de orta vadede bu bölgeyi ele geçirmeye çalışmaktadır. Ancak bu türden planların başarılı olması, Suriye devletinin tamamen dağılmasına ve daha kuzeydeki Tartus üssünün statüsüne bağlıdır. Başka deyişle, Suriye Devleti dağılmadıkça ve Ruslar Doğu Akdeniz’den çekilmedikçe bu türden bir koridorun açılması ve oradan güvenli petrol sevkiyatının yapılması pek mümkün görünmüyor.

-Kobane’deki insanlık dramı ile Kürtler’in bölgedeki rolü arasında benzerlikler ve çelişkiler nelerdir?

Barzani başlangıçta Kobane başta olmak üzere PYD-PKK’nin bölgede kantonlar kurmasına karşı çıktı; hatta sınır yerine hendek kazdırarak tepkisini ifade etti. Fakat ABD’nin Kobane Kürtlerine açık destek vermesi ve Kuzey Irak Parlamentosu’nun kantonların statüsünü kabul etmesi ve yardım kararı alması bu durumu değiştirdi. Daha sonra Kanton yapılanması Barzani tarafından reddedildi vs. Süreç devam ediyor. Ödül ne kadar büyük, devlet kurma ihtimali ne kadar yüksek, ABD başta olmak üzere Batı buna ne kadar razı olursa, Kürtler o ölçüde birleşirler.

-Irk ya da din ayırmaksızın devam eden katliamlar sürecinde Kobane’nin daha çok ön plana çıkmasının bir anlamı var mı? Mesela Kobane’de Türkmenler katledilirken neden bu kadar tepki gösterilmedi?

Türkmenler Telafer başta olmak üzere bölgenin pek çok yerinde katledildi. Ancak burada bir ayrıntı var. IŞİD hareketi bölgedeki etnik oluşumları da kısmen parçaladı. Bu hareketin saflarında Sünni Türkmenler ve Kürtler de var. Öte yanda, Kobane (anladığımız kadarıyla) stratejik bir bölge: mutasavver devletin sınır kapısı gibi düşünüldü, ayrıca orada yapılacak bir tahkimat Kürtlerin Akdenize açılmalarını önler.

YPG’nin ABD İle İşbirliği Açıklaması

-YPG’nin “ABD ile işbirliği halindeyiz, Kobane kazanırsa ABD de kazanır” açıklaması neyi ifade etmektedir? Kendisine solcu-sosyalist-devrimci ya da en azından antiemperyalist diyenlerin emperyalistlerle işbirliği yapması ne kadar doğru?

Bölgede bulunan hiçbir Kürt hareketi (PKK dahil) antiemperyalist bir deklarasyonda bulunmadı, ayrıca “solcu-sosyalist-devrimci” olduğunu da söylemedi. Bunlar kendi milli çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaparlar. Sadece Türkiye’de HDP, ülkemizin batısında kitle tabanı edinmek için zaman zaman bir tür sol jargon kullanıyor.

-Türkiye’den Kobane ye nasıl bakılmalı? HDP’nin eylem çağrısıyla sokaklar bir anda çatışma alanına döndü, ortalık karıştı. Sonra HDP, Atatürk heykellerine ve bayrağa saldıranları provokatör olarak gösterdi. Bu ne kadar doğru? HDP’nin çağrısıyla PKK mı sokağa döküldü? Yoksa HDP’nin çağrısını fırsat bilip birileri HDP ve Kobane üzerinden provokasyon yapmaya mı çalıştı?

Doğu ve Güneydoğu’da PKK-Hizbullah/Hüda-Par gerilimi nedeniyle, batıda da –ne yazık ki- Kürtler ile Türkler arasında zaman zaman göze çarpan patlayıcı bir gerilim var. Bu gerilim bazen şiddete dönüşebiliyor. Bu tür ortamlarda her türlü provokasyon ve yönlendirme olur. Ayrıntılarını bilemeyiz. Tek bir demeç ya da talimat felaketle sonuçlanabilir.

Kürt Hareketinin Bölgede Ayrı Bir Devlet Kurmasına Karşıyız

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, “PKK ile PYD aynı, ikisi de terör örgütü” dedi ama PYD Lideri Salih Müslim zaman zaman Türkiye’ye geliyor. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile görüşüyor. Buradan ne sonuç çıkartmak gerekiyor? Sizce PYD terör örgütü müdür?

Biz sosyalistler “terör örgütü” kavramını kullanmayız. Çok muğlak bir kavram. Devlet bile zaman zaman kendi yasalarını çiğneyerek “terör örgütü” haline gelir. PKK ve PYD Kürt ulusal hareketini temsil eden iki örgüttür. Kürt hareketinin bölgede ayrı bir devlet kurmasına, Türkiye’nin siyasi coğrafyasını değiştirmesine elbette karşıyız. Ancak terminolojiyi doğru kullanmak gerekir. Emperyalizmin desteğinde bir geç milliyetçilik hareketi söz konusudur.

Atatürk Heykellerine Saldırı

-Türkiye’de Kobane eylemleri sırasında Atatürk büstlerine ve bayrağa yönelik saldırılar yaşandı. Sovyet Rusya yıkılırken, Ukrayna bölünürken Lenin’in heykelleri yıkıldı. Türkiye’de Atatürk heykellerine saldırılar yapıldı. Neden heykeller?

Heykeller Devlet ideolojisinin ve resmiyetinin en somut ifadesidir. Ancak Rusya’da Lenin heykellerini yıkanlar sosyalizme tepki duyanlar, kapitalizmi özgürlük ve demokrasi sananlardı. Türkiye’de Mustafa Kemal’in heykelini yıkanlar ise, öyle görünüyor ki, uydurulmuş bir “sömürgeci TC” analizinden hareket ediyorlar.

Gezi Direnişi Bitti mi?

-Gezi direnişi sizce bitti mi? Devam ediyor mu? Türkiye siyaseti, yöneticiler, örgütler Gezi Direnişinden almaları gereken dersleri ve sonuçları alabildi mi?

Gezi direnişi, bizim kullandığımız terimle Haziran Ayaklanması, önümüzdeki dönemde çok daha kitlesel ve sonuç alıcı biçimde tekrarlanacaktır. Şartlar bu yönde tahmin yapmayı mümkün kılıyor. Haziran’dan herkesin gerekli dersleri aldığını ve kendine göre sonuçlar çıkardığını sanıyorum. Hükümet’in yeni “güvenlik” paketi, sosyalist solun yaptığı çeşitli yorumlar ve girişimler bütün tarafların gerekli dersleri çıkardığını gösteriyor.

Birleşik Haziran Hareketi..

-Gezi’den sonra HDP, Sol Cephe kuruldu. Şimdi de Birleşik Haziran Hareketi kuruldu. Bu harekete nasıl bakıyorsunuz? Gezi’nin ruhu mevcut parti ve örgütlerle sürdürülemez mi? Özellikle sol binbir parçaya bölünmüşken neden yeni oluşumlar, örgütlenmeler doğuyor?

HDP’yi bir yana bırakırsak, sosyalist birlik girişimlerinin hepsi olumludur, desteklenmesi gerekir. Kitle mücadelesi yükseldiği zaman sosyalist sol birleşme eğilimi gösterir; mücadele yatıştığı zaman da her grup kendi köşesine çekilir. Tekel işçilerinin direnişi, daha uzak tarihte 15-16 Haziran 1970 olayları hep bunu göstermiştir. Sosyalist soldaki birleşme eğilimlerini yeni bir kitle hareketine hazırlık olarak düşünebiliriz. Ayrıca sosyalist sol “binbir parça”ya bölünmüş değil; ulusalcı ve ulusalcı olmayan sol olarak iki cephe halinde görünüyor. Bu bağlamda “birleşik muhalefet”in kurulması da olumlu olmuştur; böylece kimin ne yapabileceği daha iyi anlaşılabilir. Sosyalistlerin HDP/PKK ile ilişkilerini tamamen kesmeleri gerekir, çünkü sosyalizm etnik milliyetçilik tanımaz; emperyalizmin geniş bir piyasa için dar idari birimler, başka deyişle ulusları parçalama stratejisine alet olamaz.

HDP Sosyalist Bir Parti Değildir

-Sizce HDP sol bir parti midir? HDP’nin Medeni Yıldırım’ın, Ali İsmailler’in, Ethemler’in katili, Roboski (Uludere)nin faili AKP ile müzakere yapmasını, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı yemini sırasında ayakta alkışlanmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

HDP sosyalist bir parti değildir. Kısmen PKK’nin Türkiye’den kopmama, batıda sosyalistlerden, genel olarak solculardan güç alma çabasının ürünüdür. PKK’nin legal koludur. Kendi mantığı içinde bakılırsa AKP’yle müzakere yapması, onu ayakta alkışlaması vs. doğaldır. Türkiye’nin kurulu düzeniyle birleşerek kendi varlıklarını ayırma, daha büyük hesaplaşmaları erteleme derdindeler.

-Öcalan’ın  “Kobane düşerse Türkiye darbe sürecine girer,” açıklamaları ne anlama geliyor?

Kobane düşerse PKK’nin kendisine (Öcalan’a) rağmen askeri mücadeleye başlayacağını, ayaklanmalar olacağını, çözüm sürecinin sona erebileceğini, sıkıyönetim-OHAL vs. gibi uygulamaların geri geleceğini kastediyor olabilir. Pek çok örneğini gördüğümüz gibi, düşünmeden, içgüdüsel olarak konuşmuş da olabilir. Şeyh’in her sözünde derin keramet aramak gerekmez.

-‘Yelpaze’ başlıklı yazınızın bir bölümünde Günümüzde emperyalizm, tek bir küresel piyasanın birleştirdiği fakat binlerce etnisite ve mezhebin böldüğü, zayıf/tarihsiz devletçiklerden oluşan geniş bir sömürü alanı istiyor. “ diyorsunuz. Suriye’de Kürtler kendi kantonlarını kurdular. Hatta Rojava Devrimi deniyor. Sizce Rojava devrim midir? Neoliberal politikaların sonucu olarak bir bölünme midir?

Günümüzde her şey çok hızlı değişiyor. Siz bu soruyu yazdığınızda durum farklıydı. Şimdi Kanton’dan vazgeçtiler ve görüldüğü kadarıyla Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırlarını kapsayan bir devlet yapılanmasına karar verdiler. En azından şimdilik öyle görünüyor, fakat yakında bu da değişebilir. Fakat emperyalizm ile neo-liberalizmin istediği yapılanma değişmiyor: Tek bir küresel piyasa ve pek çok yerel yönetim, küçük etnik ve dini devletçikler. Başka deyişle, sermayenin yayılmasında, teknolojinin sınır ötesi kullanımında, pazarlama/ticaret ilişkilerinde hiçbir ulusal devletin ticaret kanunu, iş hukuku vs. ile sınırlı olmayan, emeğin üretkenliği/ucuzluğu dışında hiçbir kaygı taşımayan, çokuluslu şirketlerin yönettiği, askeri ve siyasi bakımdan birkaç emperyal merkeze bağlı bir dünya isteniyor. Elbette emperyalist-kapitalist sistem buna ulaşmış olmaktan henüz çok uzak; çünkü dünyada bir bloklaşma (Rusya-Çin vs) ve yeni iktisadi dayanışma alanları, çeşitli direniş biçimleri var.

-Meclisten geçen tezkere hakkında ne düşünüyorsunuz? Tezkere kim için? Esad mı, PKK mı, IŞİD mi?

Tezkere hem ABD’ye göz kırpıyor (yabancı asker bulundurma/IŞİD’le mücade vs), hem TSK’yı tatmin etmeye çalışıyor (hedef olarak PKK), hem de ABD ile Koalisyon’un “terörle mücadele” dedikleri şeyi Esad’ın devrilmesi şartına bağlıyor.

-Hem Aydınlık’ta hem İleriHaber’de yazılar yazıyorsunuz. ‘Burada bu yazılmaz, bunu diğer tarafta yazarım’ gibi bir düşünceniz oluyor mu?

Olmuyor.

-Son olarak eklemek istedikleriniz varsa alabilir miyiz?

Sorular için teşekkür ederim.

“Tek Hedefimiz Halk İle Halkın İktidarını Kurmaktır”

0

Ercan Küçük 24.10.2014

ERCANKUCUK.COM

Eylül ayında gerçekleştirilen olağanüstü kurultayla içindeki tartışmaları sonlandıran Cumhuriyet Halk Partisi çalışmalarına devam etmeye başladı. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra gençlerin dikkatini çekmeye başlayan CHP geçtiğimiz aylarda Occupy CHP hareketine de ev sahipliği yapmıştı. Genel Merkez düzeyinde bu gelişmeler devam ederken CHP yerel siyasette de çalışmalara, gençler arasında örgütlenmeye devam ediyor. Bu çalışmalar kapsamında CHP İstanbul Gençlik Örgütü 19 Ekim Pazar günü MKM’de Kentsel Dönüşüm Çalıştayı düzenledi. Hasan Ferit Gedik’e adanan bu çalıştayla CHP Gençliği kentsel dönüşüm mağduru olan gecekondulara da gittiğini oradaki halkla dayanışma içinde olduğunu gösterdi.

CHP, İstanbul Zeytinburnu’nda da gençlik örgütünde bir görev değişikliğine giderek Gençlik Örgütü Başkanlığı’na Tayfun Zorlu’yu atadı. İlk defa 12-13 yaşlarında geldiği CHP’de Gençlik Örgütü Başkanlığı’na atanan Tayfun Zorlu ile bugüne kadar yaptıkları ve bundan sonra yapmayı düşündüğü projelerini konuştuk.

-Tayfun Zorlu kimdir? CHP içindeki siyasi geçmisiniz?

Tayfun Zorlu; Subcomandante Marcos’un dediği gibi bir eşcinsel, bir zenci, Avrupa’da bir Asyalı, İsrail’de bir Filistinli, Almanya’da bir Yahudi, Polonya’da bir çingene, topraksız bir köylü, bir işsiz, mutsuz bir öğrenci.

Kendimde sol ideoloji teorilerini keşfedip pratiğe döktüğümden beri ezilen her kesimin ortak sesi olmaya çalıştım ve mücadelemi bu doğrultuda vermeye karar verdim. Emek en yüce değerdir diyen, İnsan haklarına saygılı, her insanın eşit olduğunu savunan, insanları dil, din, ırk, ten ayrımı gözetmeksizin seven, sayan, vücuduna özgürlüğü kazımış bir yurtseverim.

Ayrıca düşünceleriyle; işçisini ezen, işçi sınıfını yok sayan o vahşi kapitalizme ruhlarını satmış olanların düşmanıyım. Başkasına atılan tokatı yüzünde hisseden bir kardeşinizim.

Cumhuriyet Halk Partisi ile tanışmam 12 – 13 yaşlarımda gerçekleşti. Aile olarak sol ideolojiyi benimsediğimiz için bizim açımızdan garipsenmeyen bir tavırdı benimki. On yedi yaşında ilk olarak girdiğim gençlik örgütü yönetiminde üç dönem yöneticilik yaptım. Daha sonraki süreçte yaşanan bazı politik sebeplerden dolayı gençlik örgütü yönetiminde yer almayıp Türkiye’de ki sol siyasetini analiz ettim. Cumhuriyet tarihimizin en büyük halk ayaklanması olan Gezi Parkı olayları sonrasında ilçemizde ‘Zeytinburnu Direniş Formu’nun koordine edilmesine destek oldum.

“Bu Sokakta CHP Var”

-Nasıl bir örgütlenme modeliniz olacak? 

Geçmiş dönemlerde ki yöneticilik tecrübelerimden dolayı Zeytinburnu’nda merkez komite modelinin uygun olduğunu düşünüyorum. Yönetim olarak komisyonlarda boğulmak yerine basitleştirip Bilişim Komisyonu, Örgütlenme Komisyonu, Eğitim Komisyonu’nun daha aktif, daha pratik ve daha doğru şekilde sonuca ulaşacağımızı düşündük ve uygulamaya karar verdik. Basın ve Haberleşme, Sosyal Ağların Takibi konularını Bilişim Komisyonumuz; STK örgütlenmeleri, Mahalli örgütlenmeler, İşçi Örgütlenmeleri, Öğrenci Kolektiflerini Örgütlenme Komisyonumuz; Halk Eğitimi, Örgüt Eğitimini de Eğitim Komisyonumuzun koordine etmesini kararlaştırdık.

Geçmiş dönemde ilçemizde kullandığımız bir sloganımız vardı; ‘Bu Sokakta CHP Var’. Aslında tamda istediğimiz bu. Her nokta da insanların bize ulaşabileceği bir Halk Partisi.

-Gençlik Örgütünüzün bugüne kadar yaptığı çalışmalar hakkında bilgi alabilir miyiz? 

Oluşturmak istediğimiz gençlik örgütü ilk olarak sokağa 16 Haziran’da Beltur’un Galata Meydanı’nı İşgal ettiğinde ‘Meydanlar Halkındır Sermayenin Değil’ siyasi sloganı ile çıktı. Gerek açtığımız pankart gerek siyasi duruşumuz meydandaki halk tarafından coşku ile karşılandı.

30 Haziran’da LGBTİ bireylerin varoluş savaşını dile getirdiği Onur Yürüyüşü’nde halkın yanında olduk. Son zamanlarda artan cinsel kimlik cinayetlerine karşı dik duruş sergilemek amaçlı katılım sağlanan bu eylemde #trans cinayetleri politiktir sloganıyla halkın sesine ses kattık.

“Kurtuluş yok, tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz” sloganıyla hareket eden gençlik örgütümüz, insanların yaşam hakkını savunmak için kitle ile birlikte yürüdük.

13 Mayıs tarihinde sorumsuzluğun sorumlusunun devlet olduğu Soma Katliamı’nı unutmak isteyen zihniyete inat gençlik örgütümüzün yoğun katılımıyla 7 Temmuz’da Manisa’da Somalı ailelerimizi ziyaret ettik.

Emeğin, emekçinin, mağdurun, ezilenin yanında yer alma şiarı ile çıkılan bu yolda gençler olarak, böylesi vahim olayların bir daha yaşanmamasının teminatı olma noktasında Soma’nın unutulmaması ve unutturulmaması hedeflerimizden biri olacaktır.

Gençlik Örgütü olarak; sadece seçim zamanları değil, halkın ve hitap ettiğimiz gençlerin zorlu ve sıkıntılı dönemlerde de yanında olmamız gerektiği düşüncesinden yola çıkarak, çoğu gencin üniversite sınavı sonrası yaşadığı tercih döneminde onların yanında olduğumuzu göstermek adına Eğitim Komisyonumuzun çalışması doğrultusunda 13-14-15 Temmuz tarihlerinde broşür çalışması yaptık.

-Peki Ya Projeleriniz?

Siyasi kitlemizi oluşturmak ve oluşan kitlemiz ile sokakta halkımızı bilinçlendirmek ve bu doğrultuda siyasi çalışmalar düzenlemek en büyük hedefimizdir.

Eğitim Komisyonumuzla, ilçe merkezimiz de ücretsiz eğitimler düzenleyerek gençliğimizi hiçbir cemaatin, sermayenin eline bırakmamak; düzenleyeceğimiz eğitim programları ile genç kardeşlerimizi siyasileştirmek, sol düşünmelerini sağlamak en büyük hedefimizdir.

Örgütlenme Komisyonumuzla, mahallelerimize hakim olmak ve halkımızı bilinçlendirerek belediyeyi halk ile yönetmeyi sağlamak için halk meclislerini kurmak; işçi sınıfının yanında yer almak ve onları örgütleyerek mevcut düzen tarafından ezilmelerini engellemek için bilgilendirmeye çalışmak; öğrenci kolektifleri ile öğrenci kardeşlerimizin sıkıntısına çözüm sağlamak en büyük hedefimizdir.

Yakın bir sürede bir ilçemiz sınırları içerisinde bir rehabilitasyon merkezine kırtasiye yardımı yaptık. Bir ailemize iş imkanı sunduk ve aile içerisindeki öğrenci kardeşlerimize burs desteği veriyoruz. Halkımızın desteği ile umarım bu bursların sayısını arttırarak eğitim görmek isteyen genç kardeşlerimizi teşvik ederiz.

Eylemsellik konusunda geçmişte yaptıklarımız daha da iyisinin teminatıdır.

‘Halk İçin Siyaset’ Sloganı

-Özellikle sosyal medyadaki söylemlerinizde Gençlik örgütü olarak ‘Halk icin siyaset’ sloganını kullanıyorsunuz. Bunun anlamı nedir? Neden bu slogan?

Politika kişilerin şahsî koltukları, çıkarları doğrultusunda, siyaset ise halkın çıkarları doğrultusunda yapılır. Adında ‘HALK’ı bulunduran partimiz de siyaset yapıyorsak ‘halk için’ sloganı bizler için en idealidir. Bağımsız ve demokratik bir Türkiye kurmak, yaşanılan sıkıntıları daha iyi analiz etmek için biz ilçemiz gençlik örgütünü işçi, eğitimci, öğrenci, iş veren, hukukçu olarak düzenlemeye çalıştık. Temennimiz halkımızın oyları ile meclis koltuklarında oturanların da aynı mantıkla seçilmesidir.

-Zeytinburnu’nun en önemli sorunları nelerdir sizce?

Yoğun göç, uyuşturucu kullanımı ve satışının rahatlığı, kahvehanelerde kumar oynatılması ve denetimin yapılmaması, halkın yönetime katılmaması, kültürel düzey de yönetilmemek, siyasi çıkarlar ile yönetilen belediyemizde halkın sadece oy verenler olarak görülmesi, rant odaklı kentsel dönüşüm, mahalle kültürünün yok edilip sermayeye peşkeş çekilmeye çalışılması, belediye yönetiminin yeşile olan düşmanlığı, kadınlarımızın aile ekonomisine katılımını sağlayacak projelerin olmaması, çocuklarımızın oyun alanlarının olmaması, Davutpaşa, Mithatpaşa patlamalarında da gördüğümüz kadarıyla belediyenin iş yerlerindeki denetimsizliği en önemli sorunlar arasındadır. Olumlu bir şey gören varsa lütfen beni aydınlatsın

-Özellikle Zeytinburnu gibi çok farklı kesimlerin yaşadığı ilçelerde bonzai kullanımının çok fazla olduğunu görüyoruz. Siz Zeytinburnu’nda uyuşturucu ile mücadeleyle ilgili herhangi bir çalışma yapacak mısınız? Varsa biraz bilgi alabilir miyiz?

Oligarşi, halkı güçsüzleştireceği, örgütsüzleştireceği, çürüteceği için kumarı, uyuşturucuyu, fuhuşu yaygınlaştırmaktadır. Bonzai kullanımının çok fazla olduğunu görüyoruz demek aslında asıl konuya hakim olmamızı engelleyebilir ve mücadele noktamızı farklılaştırabilir.

Bugün tüm olarak uyuşturucu; Sümer, Nuripaşa, Yeşiltepe, Seyitnizam, Merkezefendi, Telsiz mahallelerimizde yaygın olarak kullanılmakta ve satılmaktadır. Uyuşturucu ile mücadele herhangi bir siyasi kurumun, devletin narkotiğinin birleşmesiyle yok edilecek bir durum değildir. Halkı bu mücadeleye dahil etmek ve biz siyasilerinde mücadele de halkımıza siper olmak en büyük sorumluluğumuzdur.

Bu konuyla ilgili çalışmalarımız sürüyor ve büyük bir mücadeleye girişmek benim şahsi olarak en büyük önceliğim. Yapılacak çalışma planlandığı ve uygulamaya geçilmeye başlandığı anda kamuoyuna bilgi verilecektir.

Hani başımızdaki kişi diyor ya ‘Biz bu hizmet yolculuğuna kefeni giydik öyle çıktık’ diye, şimdi onun yolundan gidenleri de bu mücadeleye davet ediyorum. Ama şunu net biliyorum ki biz bu mücadelede Hasan Ferit oluruz.

Zeytinburnu’nda Solun İktidar Olamamasının Nedeni

-Zeytinburnu’nda Adil Emecan’dan beri sol iktidara gelemiyor, belediyeyi kazanamıyor. Özellikle son yerel seçimde AKP, farkı açtı. Sizce bunun sebebi nedir? Bu durumun değişmesi için neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Geçmiş dönemde Fatsa’da Terzi Fikri, bu dönemde Ovacık’ta Mehmet Maçoğlu’nun belediyecilik anlayışını gördükten sonra Türkiye’de ki bütün belediye yönetimlerini incelemek, araştırmak gerekiyor ki o zaman belediyecilikte sol iktidarın ne olduğunu daha iyi anlarız.

Örgütlenme modelimizle halkı bilinçlendirmek, ahde vefa ilkesiyle halkın yanında yer almak ve halk için siyaset şiarıyla sorunlara çözüm olabilirsek bir şeyleri değiştirebiliriz.

AKP’nin farkı açma sorusuna da demek ki daha iyi örgütlenmişler, daha inançlı çalışmışlar ve daha zengin bir çalışma yürütmüşler cevabını verebilirim.

Kurultay Sonrası CHP

-CHP geçtiğimiz ay olağanüstü kurultayını yaptı. Kurultay sonrası nasıl bir CHP görüyorsunuz?

Partimizde kurultaylar bitmez. Ama en kısa sürede özlenen ve beklenen sol iktidarın partimiz tarafından oluşmasını temenni ediyoruz.

-Sizin nasıl bir Türkiye hayaliniz var?

ık ve net. Madenlerde, şantiyelerde işçi kardeşlerimizin ölmeyeceği, sorumsuzluk yüzünden iş kazalarında kardeşlerimizin katledilmeyeceği, Emeğin en yüce deger olduğu, emekçilerin sömürülmediği, HES’ler ve rantlarla doğanın katledilmediği, insanların sadakaya Muhtaç bırakılmadığı, Çocuklarımızın yatağa aç girmeyeceği bir Türkiye yaratana dek mücadeleye devam edeceğiz.

-Eklemek istedikleriniz?

Belediye hakkında konuşmamız gerekirse de ilçemiz son dönemlerde iki büyük halklar çatışmasına dönebilecek eylemlere şahit oldu. İnsanlar birbirlerini linç etmek için kimi araçları taşladı, kimi ellerinde döner bıçakları ile sokaklarda dolaştı. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Bir esnaf hayvan sever bir kadını bıçakla rehin aldı. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Çok değil yakın bir zaman da bir kadını sokak ortasında bıçaklayarak öldürdüler. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Sümer mahallemizde ‘Kentsel Dönüşüm’ adıyla halkımızı yerlerinden ederek, aynı metrekare daireleri alabilmeleri için halkımızı borçlandırırken belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Sokak aralarında uyuşturucu ticareti yapılıyor ve bir partinin gençlik örgütü başkanı mücadele edeceklerini belirtiyor. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Sorarım sana nerede bu devlet ?

Mensubu olduğumuz bu partinin Gençlik Örgütlenmesi, bu coğrafyadan Başbakan, milletvekilleri, parti genel başkanları ve birçok devlet adamı yetiştirmiştir ve yetiştirmeye de devam ediyor ve edecektir.

Bugün, gençlik kolları siyaseti yapmış arkadaşlarımız genel merkez, il ve ilçe politikalarına yön vermektedirler.

Gençlerin ve gençliğin bu derece de ön plana çıkabildiği bir örgütlenme içerisinde mahalli yapılarda bunu hissedememenin üzüntüsünü yaşadığımızı belirtme isteği duyuyoruz. Partinin en temel prensiplerini sahiplenerek yola çıkan gençlerin her kuşakta ‘Altı Ok’ vurgusu yaparak içini kendi şartları ve birikimleriyle tekrarlaması gerektiği kanaatindeyiz.

Her geçen gün polis tarafından devlet terörüyle birinin daha katledilmemesi için sesimizi daha çok çıkarma ihtiyacı hissetmekteyiz. En temel hakkımız olan yaşama hakkına yapılan bu tacizler siyaset alanının genç fikre, genç bedene ve genç dile olan ihtiyacını gözler önüne sermektedir.

Tek hedefimiz halk ile halkın iktidarını kurmaktır.

Teşekkürler..

“Tek Hedefimiz Halk İle Halkın İktidarını Kurmaktır”

0

Ercan Küçük 24.10.2014

ERCANKUCUK.COM

Eylül ayında gerçekleştirilen olağanüstü kurultayla içindeki tartışmaları sonlandıran Cumhuriyet Halk Partisi çalışmalarına devam etmeye başladı. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra gençlerin dikkatini çekmeye başlayan CHP geçtiğimiz aylarda Occupy CHP hareketine de ev sahipliği yapmıştı. Genel Merkez düzeyinde bu gelişmeler devam ederken CHP yerel siyasette de çalışmalara, gençler arasında örgütlenmeye devam ediyor. Bu çalışmalar kapsamında CHP İstanbul Gençlik Örgütü 19 Ekim Pazar günü MKM’de Kentsel Dönüşüm Çalıştayı düzenledi. Hasan Ferit Gedik’e adanan bu çalıştayla CHP Gençliği kentsel dönüşüm mağduru olan gecekondulara da gittiğini oradaki halkla dayanışma içinde olduğunu gösterdi.

CHP, İstanbul Zeytinburnu’nda da gençlik örgütünde bir görev değişikliğine giderek Gençlik Örgütü Başkanlığı’na Tayfun Zorlu’yu atadı. İlk defa 12-13 yaşlarında geldiği CHP’de Gençlik Örgütü Başkanlığı’na atanan Tayfun Zorlu ile bugüne kadar yaptıkları ve bundan sonra yapmayı düşündüğü projelerini konuştuk.

-Tayfun Zorlu kimdir? CHP içindeki siyasi geçmisiniz?

Tayfun Zorlu; Subcomandante Marcos’un dediği gibi bir eşcinsel, bir zenci, Avrupa’da bir Asyalı, İsrail’de bir Filistinli, Almanya’da bir Yahudi, Polonya’da bir çingene, topraksız bir köylü, bir işsiz, mutsuz bir öğrenci.

Kendimde sol ideoloji teorilerini keşfedip pratiğe döktüğümden beri ezilen her kesimin ortak sesi olmaya çalıştım ve mücadelemi bu doğrultuda vermeye karar verdim. Emek en yüce değerdir diyen, İnsan haklarına saygılı, her insanın eşit olduğunu savunan, insanları dil, din, ırk, ten ayrımı gözetmeksizin seven, sayan, vücuduna özgürlüğü kazımış bir yurtseverim.

Ayrıca düşünceleriyle; işçisini ezen, işçi sınıfını yok sayan o vahşi kapitalizme ruhlarını satmış olanların düşmanıyım. Başkasına atılan tokatı yüzünde hisseden bir kardeşinizim.

Cumhuriyet Halk Partisi ile tanışmam 12 – 13 yaşlarımda gerçekleşti. Aile olarak sol ideolojiyi benimsediğimiz için bizim açımızdan garipsenmeyen bir tavırdı benimki. On yedi yaşında ilk olarak girdiğim gençlik örgütü yönetiminde üç dönem yöneticilik yaptım. Daha sonraki süreçte yaşanan bazı politik sebeplerden dolayı gençlik örgütü yönetiminde yer almayıp Türkiye’de ki sol siyasetini analiz ettim. Cumhuriyet tarihimizin en büyük halk ayaklanması olan Gezi Parkı olayları sonrasında ilçemizde ‘Zeytinburnu Direniş Formu’nun koordine edilmesine destek oldum.

“Bu Sokakta CHP Var”

-Nasıl bir örgütlenme modeliniz olacak? 

Geçmiş dönemlerde ki yöneticilik tecrübelerimden dolayı Zeytinburnu’nda merkez komite modelinin uygun olduğunu düşünüyorum. Yönetim olarak komisyonlarda boğulmak yerine basitleştirip Bilişim Komisyonu, Örgütlenme Komisyonu, Eğitim Komisyonu’nun daha aktif, daha pratik ve daha doğru şekilde sonuca ulaşacağımızı düşündük ve uygulamaya karar verdik. Basın ve Haberleşme, Sosyal Ağların Takibi konularını Bilişim Komisyonumuz; STK örgütlenmeleri, Mahalli örgütlenmeler, İşçi Örgütlenmeleri, Öğrenci Kolektiflerini Örgütlenme Komisyonumuz; Halk Eğitimi, Örgüt Eğitimini de Eğitim Komisyonumuzun koordine etmesini kararlaştırdık.

Geçmiş dönemde ilçemizde kullandığımız bir sloganımız vardı; ‘Bu Sokakta CHP Var’. Aslında tamda istediğimiz bu. Her nokta da insanların bize ulaşabileceği bir Halk Partisi.

-Gençlik Örgütünüzün bugüne kadar yaptığı çalışmalar hakkında bilgi alabilir miyiz? 

Oluşturmak istediğimiz gençlik örgütü ilk olarak sokağa 16 Haziran’da Beltur’un Galata Meydanı’nı İşgal ettiğinde ‘Meydanlar Halkındır Sermayenin Değil’ siyasi sloganı ile çıktı. Gerek açtığımız pankart gerek siyasi duruşumuz meydandaki halk tarafından coşku ile karşılandı.

30 Haziran’da LGBTİ bireylerin varoluş savaşını dile getirdiği Onur Yürüyüşü’nde halkın yanında olduk. Son zamanlarda artan cinsel kimlik cinayetlerine karşı dik duruş sergilemek amaçlı katılım sağlanan bu eylemde #trans cinayetleri politiktir sloganıyla halkın sesine ses kattık.

“Kurtuluş yok, tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz” sloganıyla hareket eden gençlik örgütümüz, insanların yaşam hakkını savunmak için kitle ile birlikte yürüdük.

13 Mayıs tarihinde sorumsuzluğun sorumlusunun devlet olduğu Soma Katliamı’nı unutmak isteyen zihniyete inat gençlik örgütümüzün yoğun katılımıyla 7 Temmuz’da Manisa’da Somalı ailelerimizi ziyaret ettik.

Emeğin, emekçinin, mağdurun, ezilenin yanında yer alma şiarı ile çıkılan bu yolda gençler olarak, böylesi vahim olayların bir daha yaşanmamasının teminatı olma noktasında Soma’nın unutulmaması ve unutturulmaması hedeflerimizden biri olacaktır.

Gençlik Örgütü olarak; sadece seçim zamanları değil, halkın ve hitap ettiğimiz gençlerin zorlu ve sıkıntılı dönemlerde de yanında olmamız gerektiği düşüncesinden yola çıkarak, çoğu gencin üniversite sınavı sonrası yaşadığı tercih döneminde onların yanında olduğumuzu göstermek adına Eğitim Komisyonumuzun çalışması doğrultusunda 13-14-15 Temmuz tarihlerinde broşür çalışması yaptık.

-Peki Ya Projeleriniz?

Siyasi kitlemizi oluşturmak ve oluşan kitlemiz ile sokakta halkımızı bilinçlendirmek ve bu doğrultuda siyasi çalışmalar düzenlemek en büyük hedefimizdir.

Eğitim Komisyonumuzla, ilçe merkezimiz de ücretsiz eğitimler düzenleyerek gençliğimizi hiçbir cemaatin, sermayenin eline bırakmamak; düzenleyeceğimiz eğitim programları ile genç kardeşlerimizi siyasileştirmek, sol düşünmelerini sağlamak en büyük hedefimizdir.

Örgütlenme Komisyonumuzla, mahallelerimize hakim olmak ve halkımızı bilinçlendirerek belediyeyi halk ile yönetmeyi sağlamak için halk meclislerini kurmak; işçi sınıfının yanında yer almak ve onları örgütleyerek mevcut düzen tarafından ezilmelerini engellemek için bilgilendirmeye çalışmak; öğrenci kolektifleri ile öğrenci kardeşlerimizin sıkıntısına çözüm sağlamak en büyük hedefimizdir.

Yakın bir sürede bir ilçemiz sınırları içerisinde bir rehabilitasyon merkezine kırtasiye yardımı yaptık. Bir ailemize iş imkanı sunduk ve aile içerisindeki öğrenci kardeşlerimize burs desteği veriyoruz. Halkımızın desteği ile umarım bu bursların sayısını arttırarak eğitim görmek isteyen genç kardeşlerimizi teşvik ederiz.

Eylemsellik konusunda geçmişte yaptıklarımız daha da iyisinin teminatıdır.

‘Halk İçin Siyaset’ Sloganı

-Özellikle sosyal medyadaki söylemlerinizde Gençlik örgütü olarak ‘Halk icin siyaset’ sloganını kullanıyorsunuz. Bunun anlamı nedir? Neden bu slogan?

Politika kişilerin şahsî koltukları, çıkarları doğrultusunda, siyaset ise halkın çıkarları doğrultusunda yapılır. Adında ‘HALK’ı bulunduran partimiz de siyaset yapıyorsak ‘halk için’ sloganı bizler için en idealidir. Bağımsız ve demokratik bir Türkiye kurmak, yaşanılan sıkıntıları daha iyi analiz etmek için biz ilçemiz gençlik örgütünü işçi, eğitimci, öğrenci, iş veren, hukukçu olarak düzenlemeye çalıştık. Temennimiz halkımızın oyları ile meclis koltuklarında oturanların da aynı mantıkla seçilmesidir.

-Zeytinburnu’nun en önemli sorunları nelerdir sizce?

Yoğun göç, uyuşturucu kullanımı ve satışının rahatlığı, kahvehanelerde kumar oynatılması ve denetimin yapılmaması, halkın yönetime katılmaması, kültürel düzey de yönetilmemek, siyasi çıkarlar ile yönetilen belediyemizde halkın sadece oy verenler olarak görülmesi, rant odaklı kentsel dönüşüm, mahalle kültürünün yok edilip sermayeye peşkeş çekilmeye çalışılması, belediye yönetiminin yeşile olan düşmanlığı, kadınlarımızın aile ekonomisine katılımını sağlayacak projelerin olmaması, çocuklarımızın oyun alanlarının olmaması, Davutpaşa, Mithatpaşa patlamalarında da gördüğümüz kadarıyla belediyenin iş yerlerindeki denetimsizliği en önemli sorunlar arasındadır. Olumlu bir şey gören varsa lütfen beni aydınlatsın

-Özellikle Zeytinburnu gibi çok farklı kesimlerin yaşadığı ilçelerde bonzai kullanımının çok fazla olduğunu görüyoruz. Siz Zeytinburnu’nda uyuşturucu ile mücadeleyle ilgili herhangi bir çalışma yapacak mısınız? Varsa biraz bilgi alabilir miyiz?

Oligarşi, halkı güçsüzleştireceği, örgütsüzleştireceği, çürüteceği için kumarı, uyuşturucuyu, fuhuşu yaygınlaştırmaktadır. Bonzai kullanımının çok fazla olduğunu görüyoruz demek aslında asıl konuya hakim olmamızı engelleyebilir ve mücadele noktamızı farklılaştırabilir.

Bugün tüm olarak uyuşturucu; Sümer, Nuripaşa, Yeşiltepe, Seyitnizam, Merkezefendi, Telsiz mahallelerimizde yaygın olarak kullanılmakta ve satılmaktadır. Uyuşturucu ile mücadele herhangi bir siyasi kurumun, devletin narkotiğinin birleşmesiyle yok edilecek bir durum değildir. Halkı bu mücadeleye dahil etmek ve biz siyasilerinde mücadele de halkımıza siper olmak en büyük sorumluluğumuzdur.

Bu konuyla ilgili çalışmalarımız sürüyor ve büyük bir mücadeleye girişmek benim şahsi olarak en büyük önceliğim. Yapılacak çalışma planlandığı ve uygulamaya geçilmeye başlandığı anda kamuoyuna bilgi verilecektir.

Hani başımızdaki kişi diyor ya ‘Biz bu hizmet yolculuğuna kefeni giydik öyle çıktık’ diye, şimdi onun yolundan gidenleri de bu mücadeleye davet ediyorum. Ama şunu net biliyorum ki biz bu mücadelede Hasan Ferit oluruz.

Zeytinburnu’nda Solun İktidar Olamamasının Nedeni

-Zeytinburnu’nda Adil Emecan’dan beri sol iktidara gelemiyor, belediyeyi kazanamıyor. Özellikle son yerel seçimde AKP, farkı açtı. Sizce bunun sebebi nedir? Bu durumun değişmesi için neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Geçmiş dönemde Fatsa’da Terzi Fikri, bu dönemde Ovacık’ta Mehmet Maçoğlu’nun belediyecilik anlayışını gördükten sonra Türkiye’de ki bütün belediye yönetimlerini incelemek, araştırmak gerekiyor ki o zaman belediyecilikte sol iktidarın ne olduğunu daha iyi anlarız.

Örgütlenme modelimizle halkı bilinçlendirmek, ahde vefa ilkesiyle halkın yanında yer almak ve halk için siyaset şiarıyla sorunlara çözüm olabilirsek bir şeyleri değiştirebiliriz.

AKP’nin farkı açma sorusuna da demek ki daha iyi örgütlenmişler, daha inançlı çalışmışlar ve daha zengin bir çalışma yürütmüşler cevabını verebilirim.

Kurultay Sonrası CHP

-CHP geçtiğimiz ay olağanüstü kurultayını yaptı. Kurultay sonrası nasıl bir CHP görüyorsunuz?

Partimizde kurultaylar bitmez. Ama en kısa sürede özlenen ve beklenen sol iktidarın partimiz tarafından oluşmasını temenni ediyoruz.

-Sizin nasıl bir Türkiye hayaliniz var?

ık ve net. Madenlerde, şantiyelerde işçi kardeşlerimizin ölmeyeceği, sorumsuzluk yüzünden iş kazalarında kardeşlerimizin katledilmeyeceği, Emeğin en yüce deger olduğu, emekçilerin sömürülmediği, HES’ler ve rantlarla doğanın katledilmediği, insanların sadakaya Muhtaç bırakılmadığı, Çocuklarımızın yatağa aç girmeyeceği bir Türkiye yaratana dek mücadeleye devam edeceğiz.

-Eklemek istedikleriniz?

Belediye hakkında konuşmamız gerekirse de ilçemiz son dönemlerde iki büyük halklar çatışmasına dönebilecek eylemlere şahit oldu. İnsanlar birbirlerini linç etmek için kimi araçları taşladı, kimi ellerinde döner bıçakları ile sokaklarda dolaştı. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Bir esnaf hayvan sever bir kadını bıçakla rehin aldı. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Çok değil yakın bir zaman da bir kadını sokak ortasında bıçaklayarak öldürdüler. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Sümer mahallemizde ‘Kentsel Dönüşüm’ adıyla halkımızı yerlerinden ederek, aynı metrekare daireleri alabilmeleri için halkımızı borçlandırırken belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Sokak aralarında uyuşturucu ticareti yapılıyor ve bir partinin gençlik örgütü başkanı mücadele edeceklerini belirtiyor. Peki ya belediye başkanımız ve yöneticilerimiz neredeydi ? Bir açıklama yapıldı mı ?

Sorarım sana nerede bu devlet ?

Mensubu olduğumuz bu partinin Gençlik Örgütlenmesi, bu coğrafyadan Başbakan, milletvekilleri, parti genel başkanları ve birçok devlet adamı yetiştirmiştir ve yetiştirmeye de devam ediyor ve edecektir.

Bugün, gençlik kolları siyaseti yapmış arkadaşlarımız genel merkez, il ve ilçe politikalarına yön vermektedirler.

Gençlerin ve gençliğin bu derece de ön plana çıkabildiği bir örgütlenme içerisinde mahalli yapılarda bunu hissedememenin üzüntüsünü yaşadığımızı belirtme isteği duyuyoruz. Partinin en temel prensiplerini sahiplenerek yola çıkan gençlerin her kuşakta ‘Altı Ok’ vurgusu yaparak içini kendi şartları ve birikimleriyle tekrarlaması gerektiği kanaatindeyiz.

Her geçen gün polis tarafından devlet terörüyle birinin daha katledilmemesi için sesimizi daha çok çıkarma ihtiyacı hissetmekteyiz. En temel hakkımız olan yaşama hakkına yapılan bu tacizler siyaset alanının genç fikre, genç bedene ve genç dile olan ihtiyacını gözler önüne sermektedir.

Tek hedefimiz halk ile halkın iktidarını kurmaktır.

Teşekkürler..

Levent Gültekin’le AKP-Cemaat kavgası

0

Müjgan Halis 18.10.2014

DİKEN

Levent Gültekin yaklaşık 20 yıl İslamcı, muhafazakar camianın medyasında çalıştı. Kendi tabiriyle onlarla büyüdü, onlarla beraber hayal kurdu.

Yeni Şafak’ta çalıştı, Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Star gazetesinde, 24’te, Cine 5’te üst düzey yöneticilikler yaptı. Bugün Türkiye’de etkili noktalarda bulunan insanlarla bir mahalle birlikteliğine sahip oldu.

Bu geçmiş birlikteliklerin onların reflekslerini fark etmeye kolaylık sağladığını söylüyor. “Aldıkları tutumun motivasyon kaynağını daha kolay anlıyorum. Ne yapabileceklerini, nereye yöneleceklerini, asıl dertlerinin ne olduğunu dışarıda durmanın da verdiği avantajla daha rahat gözlemleyebiliyorum” diye konuşuyor. Eski mahallesinden bir süre önce ayrılan ve bir web sitesinde uzun süredir çarpıcı makaleler kaleme alan Gültekin, Diken’in söyleşilerinin bu haftaki konuğu.

Eski ‘mahallenizden’ taşındığınızı söyleyebilir miyiz?

Doğrusunu isterseniz ben bir yere gitmiş değilim. Fakat bir mahalle topyekûn bir yere taşındı. Gücün, iktidarın yanına. İsmet Özel derdi ki ‘Hangi gerekçeyle sosyalist olduysam aynı gerekçeyle de Müslüman oldum.’ Benim için de durum bundan farklı değil. Dindarlığı önemsememe gerekçe olan değerler benim onlardan ayrışmama da bir gerekçe oldu.

Peki neydi sizi onlardan ayıran değerler?

Son üç dört yılda gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım bana dürüst, ahlaklı, nazik, saygılı, adil, özgürlükçü biri olmak için İslamcıların arasında durmanın akıllıca bir iş olmadığını gösterdi.

Dinin itibarı düştü diyebilir miyiz? 

Elbette. İnsanlar artık dindarların daha dürüst olduğuna, daha hakperest olduğuna inanmıyor. Dindarlığın insanı daha ahlaklı yaptığına inanmıyor. Namaz kılan adama duyulan bir güven vardı, artık duyulmuyor. Başı örtülüye bir itimat vardı artık yok.

Dindarların barıştan, nezaketten, hoşgörüden yana olduklarına dair algıyı gerçeğe dönüştürecek bir tutum takınamadılar.

İnsanların kafasında doğal olarak şöyle sorular oluşuyor: Bunca yıldır dini değerlerin eğitimini almış, hayatının önemli bir kısmını dinle diyanetle geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu kadar haksızlık ve yolsuzluk yapabiliyor? Nasıl olur da bu kadar kaba, çatışmacı, nezaketten, güzel ahlaktan uzak kalabiliyorlar? Din bunca sürede insanların üzerinde hiç mi etki etmemiş? Din insanları niçin adam etmedi? Onlarca yıldır topluma Allah’tan korkmayı öğütleyenler nasıl olur da Allah’tan korkmuyorlar?

40 yıllık dini atmosferi teneffüs eden insanların geldiği tuhaf bir nokta var. Ortaya çıkan dindar, Müslüman prototipinden kimse memnun değil. AK Partililer Cemaat’in dindarlarından memnun değil. Cemaat dindarları ise diğer dindarlardan. Toplum olarak biz de iki tarafın dindarlığından ne eminiz ne de memnunuz.

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar.

Nasıl olur peki böyle bir şey? 

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar. Sınav soruları onların döneminde çalındı. Haksızlık onların eliyle yaygınlaştı. Kabalık, nezaketsizlik, kuralsızlık onların eliyle pekiştirildi. Özel hayat onların eliyle ortalığa saçıldı. 40 yıl boyunca ibadetini yaptıkları dinden hiç nasiplenmemiş olmak olur mu? Benim aklım almıyor bunları.

Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı.

Türkiye tipi bir dindarlık gelişti diyebilir miyiz?

Bence Türkiye tipi değil, bütün dünyada benzer bir şey yaşanıyor. ‘Dünyanın filan yerinde o kadar düzgün Müslümanlar var ki, insanlar hayran kalıyor’ diyeceğimiz bir topluluk yok. Ne yazık ki böyle bir Müslüman topluluk oluşmadı.

Tek tek Müslümanlar var ama…

Tek tek bahsetmiyorum, grup olarak. Tek tek çok değerli insanlar var, hiç şüphem yok. Benim dediğim şey, daha üst yönetim, ama rengi veren de üsttekiler.

Hiçbirimiz Erzurum’daki Mehmet Ağa’nın dürüstlüğünden etkilenemiyoruz, çünkü o ancak kendi komşusuyla ilgili olabilir. Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı. Ama o polislerin büyük kısmı, bu memleketi daha dindar , daha şefkatli, daha müşfik insanlarla dolduralım diye oraya girenlerden oluşuyor. Ya da Ergenekon sürecinde gözümüzün önünde tonlarca haksızlık yapıldı. Bu adaletsizlikleri tam da bu özel yetiştirilmiş insanlar yaptı. Özel üretim sonunda ortaya çıkan bir insan dindar protitipi.

Peki sizce dindarlar kendi karşıtlarına dönüştü mü biraz? Kemalist iktidarla mücadele eden dindarların sadece etiketi mi farklıydı?

Ben etiketlerin, ideolojilerin aslında yüzeysel birer perde olduğunu fark ettim bu süreçte. Bu ülkede yaşayan her kesimin özde birbirinin kopyası olduğu ortaya çıktı.

Solcuların Kemalistlerden, İslamcıların laiklerden bir farkının olmadığını anladık. İktidar yanında durunca verdikleri tepkinin kaynağının ideolojiler değil bu ülkenin kültürü, ahlak anlayışı değer algısı olduğunu gördük.

Ne din, ne ideolojiler bu kuralı değiştiremedi. Kültürümüzün ortaya çıkardığı ahlak anlayışı dinin etkisiyle değişmedi. Solcular için toplumdan öğrendiklerinden daha fazlasını ideolojileri onlara vermedi. Daha özgür, daha eşitlikçi yapmadı.

Benzerliğimiz birbirimizden etkilenmemizden değil aynı kültür atmosferinde yetişmemizden kaynaklanıyor. Ülkede nezaket genel geçer kural ama sosyalist aldı İslamcı almadı. Mümkün mü bu? Ya da sağlam bir ahlak var dindarlar aldı ama laikler almadı. Öyle mi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazınızda AK Parti ile Cemaat’in birbirlerinden nefret eden, birbirlerinin kuyusunu kazan gelin ile kaynana gibi olduklarını ve misafir yanında karşılıklı gülücükler saçtıklarını yazmışsınız. Size 2.5 yıl önce bu satırları yazdıran hangi dinamiklerdi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Peki ilk ne oldu da su yüzüne çıktı?

Özellikle 7 Şubat’tan sonra Başbakan Cemaat’e güvenini kaybetti. Ve bu güvensizliğini de bürokrasideki tercihleriyle göstermeye başladı. Aslında bunun 7 Şubat’tan daha gerisi de var. O da şu: Hükümet iktidara geldiğinde bürokrasiye atayacağı insan kadrosunun ağırlıklı kısmını, yüzde 80 diyebiliriz Cemaat tabanından tercih etti. Çünkü kendi dünya görüşüne yakın, yetişmiş başka insan kaynağı yoktu.

Bu, zamanla bazı kurumlarda Cemaat’in hakimiyetini getirdi. Cemaat kontrolünü sağlamış olduğu alanlarda, kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımadı. Bunun en bariz örneği Hanefi Avcı’dır. Hanefi Avcı Cemaat’in  emniyette örgütlenmesindeki en önemli isimlerden biridir. Dindarlar da bu kuruma girsin diye onlara kol kanat geren biridir. Fakat Hanefi Avcı’ ya bile tahammül edemediler.

Peki ne oldu da Avcı’yı gözden çıkardılar? 

Şöyle bir psikolojisi var: Biz çok çalışkanız, çok dürüstüz, çok kontrollü işler yapıyoruz. Bu nedenle Cemaat terbiyesi, disiplini almamış insanlara tam güvenemiyoruz. Bundan dolayı bizim rahle-i tedrisatımızdan geçmiş insanlarla iş tutalım. Öbürleri falso veriyor, yanlış yapıyor; o yüzden her tarafa kendi güvendiğimiz adamları koyalım ki daha muntazam iş çıkaralım.

Güvenilir olmaktan neyi kast ediyorlar?

Türkiye’yi dindarlaştırma çabasında göstereceği sadakat ve disiplin. Bu inanç bir süre sonra devlet kurumlarında Cemaat mensubu olmayanlara barınma hakkı tanımaz oldu. Mesela bir üniversite kuruluyor, rektörlüğü Cemaat’ten birine veriliyor. O gelen kişi bütün kadroyu tamamen Cemaat terbiyesi almış insanlarla doldurunca akıl almaz bir tablo çıkıyor ortaya. Buraya iki tane de Milli Görüş’ten, iki tane solcu falan girsin yok. Bu durum AK Parti’yi fena halde rahatsız etti.

Fetullah Hoca, üç buçuk yıl önce başbakana içinde 150-200 kişilik isim listesi de olan bir mektup gönderiyor. Diyor ki: “Güneydoğu’da belli başlı kadrolara bu isimleri atayın göreceksiniz Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak.”

Ne zaman başladı bu rahatsızlık?

Zannediyorum, üç buçuk yıl önce. MİT krizinden bir yıl kadar önce. Çok konuşulan bir olay vardır:  Fetullah Hoca, üç buçuk yıl önce başbakana içinde 150-200 kişilik isim listesi de olan bir mektup gönderiyor. Diyor ki: “Güneydoğu’da belli başlı kadrolara bu isimleri atayın göreceksiniz Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak.”

Bürokrasi kadrosu mu?

Evet, öğretmen, doktor, başhekim, emniyet müdürü, yargıç gibi önemli kadrolar. Mantık şu: Benim yetiştirdiğim insanlar toplumla diyalog kurmada daha mahir. Bunlar bölge halkıyla çok sıcak bir diyalog geliştirecek ve toplumla devleti barıştıracaklar. Kürt sorunu diye de bir şey kalmayacak.

Başbakan’ın cevabı ne oluyor?

Başbakan listeye bakıyor ve kendi alanına bir müdahale olduğunu söyleyip teklifi reddediyor.

Yine mevzu Kürt sorunu yani?

Evet. İlk güvensizliğinin temeli odur. Ondan sonra sırtlarını birbirlerine karşı sağlama alma ihtiyacı hissetmeye başladılar. Başgösteren güvensizlikten sonra başbakan, ‘O kadar verdik, ben sizin önünüzü açtım, ama ben açtıkça siz benim önümü kapamaya başladınız’ aşamasına geldi. Örtülü bir çekişme başladı akabinde. Bu böyle giderken MİT operasyonu oldu ve orada her şey koptu. İktidar artık atamalarda Cemaat’e göz açtırmamayı prensip edindi.

Cemaat çevrelerinde konuşulan şöyle bir hesap vardı: Başbakanın iki yıl ömrü kaldı. Siyasi etkinliği kalıcı hale getirecek organizasyonlar yapılmalı.

MİT operasyonu gerçekten de başbakanı doğrudan hedefleyen bir şey miydi?

Bu konuda kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum. Cemaat çevrelerinde konuşulan şöyle bir hesap vardı: Başbakanın iki yıl ömrü kaldı. Siyasi etkinliği kalıcı hale getirecek organizasyonlar yapılmalı.

Ölmesini mi bekliyorlardı başbakanın?

Bekleme demeyeyim de, geleceğe dönük plan diyelim.

Neyin planıydı bu?

Bürokrasideki etkinliğe siyasi etkinliği katmak. Çünkü bürokrasinin  en rahat ettiği –bu Kemalistlerin olduğu dönem için de geçerli- zayıf iktidardır, koalisyonlardır. Bürokrasinin karşısında dirayetsiz, hatta mümkünse bir koalisyon olduğu zaman iktidara istediğiniz birçok şeyi yaptırabilirsiniz.

Karşılarında blok bir iktidar ve dirayetli bir başbakan var. O, bürokrasinin hareket alanını daraltıyor. Çünkü bürokrasi de artık Cemaat demek. Hem de öyle 300-500 kişi değiller. Cemaat’in  bürokrasideki iktidarını tamamlamak için son bir adım kalmıştı. Yargı- emniyet-istibarat sacayağının üçüncüsünün tamamlanması MİT’in de kontrole alınmasıyla olacaktı.  Çok uğraştılar. Güneydoğu’yla alakalı bahsettiğim listeyle başlayan tereddüt Cemaat’in MİT’te etkinlik kazanmasının da önünü kesti. Yani başbakan artık daha temkinliydi. İşte tüm bu kavgalar verilirken kamuoyu önünde birbirlerine saygı, hürmet dileklerinde bulunuyorlardı.

Yine aynı yazıda birbirlerine bu kadar riyakar davranmayı nasıl becerdiklerini soruyorsunuz, sizce nasıl becerdiler?

Dini yorumlayış şekillerinden diyebilirim.Takiyye kültürünün temelinde ikircikli davranmak vardır. Kazanımları kaybetmeyelim diye yutkunmak, sözleri esirgemek, gerekirse ikiyüzlü olmak. Tüm bunlar din için, dindarlık için gerekli şeylerdi. İronik bir durum var: İnsanları daha dindarlaştıralım diye kurulan okular, yurtları korumak vakıfları  için değerlerden bu sefer de dinden ve dindarlığın gereklerinden taviz veriyorlar.

Zarrab hangi gerekçeyle, hangi korkuyla iktidara bağış yapmışsa, İshak Alaton, Üzeyir Garih de benzer gerekçeyle Cemaat’e bağış yapmıştır. 

AK Parti-Cemaat kavgası hakkında bir sürü şey yazılıp çiziliyor, televizyonlar ve sosyal medya keza. Ama sonuçta reel bir durum, kavga yaşanıyor. Ve bu kavganın tarafı olmadan bir şey yapmak gerekiyor. Bu kavga nerede durulmalı sizce?

Ben bu kavgada iki tarafın da oyuncağı olmadan değerleri savunabileceğimizi düşünüyorum. Yolsuzluğa hayır, özgürlüğü kısıtlayıcı tutumlara hayır, yargıda ya da devletin çeşitli kademelerinde grupsal hareket edecek yapılanmalara da hayır diyebiliriz.

Yani, ‘Sizi birbirinizle baş başa bırakıyoruz’ deyip, değerleri yüceltecek bir tutumu benimseyebiliriz. Bunlar özgürlük, demokrasi, ahlak, nezaket, saygı, kardeşlik, dostluk gibi değerlerdir. Yoksa kalkıp yolsuzlukları dilime dolamak benim de hoşuma gidiyor, sonuna kadar dolayabilirim. Ama bir şey fark ediyorum: Türkiye’de toplumun hassasiyetlerini bazı çevreler kendine malzeme yapıyor.

Yani, sizin yolsuzluk hassasiyetiniz Cemaat’in hükümeti dövme sopasına dönüşüyor. Bu hassasiyetimi Cemaat’in eline silah olarak vermek istemiyorum.

Şunu da demem; önce şu yolsuzlukları halledelim, sonra öteki işlere bakarız. Benim için yolsuzluk yapmakla bir insana haksız yere 16 yıl hapis vermek aynı şeydir. Benim için sınav sorularının çalınmasıyla Halkbank’tan 4 buçuk milyon dolar çalınması arasında zerre fark yoktur. Çünkü dindarlar, siyaseti ‘Biz daha dürüstüz’ sloganı üzerine kuruyordu. Şimdi tam da iktidara geliyorsun, sınav sorular çalınıyor ve bir sürü garibanın hakkı yeniyor. Senin döneminde adalet yakıcı bir silaha dönüşüyor.

Yolsuzluk yaptı diyerek hükumetle kavgaya öncülük edenlerin bu konuda sicili daha temiz değil.  Ya da daha başka bir şey söyleyeyim; Zarrab hangi gerekçeyle, hangi korkuyla iktidara bağış yapmışsa, İshak Alaton, Üzeyir Garih de benzer gerekçeyle Cemaat’e bağış yapmıştır. Zarrab’ın hükumet üyelerine gösterdiği saygı ve hürmetin içeriği neyse Koç’un, Sabancı’nın, Eczacıbaşı’nın Cemaat’e gösterdiği saygı ve hürmetin içeriği aynı. Cemaat bu insanlarla ilişkisindeki tuhaflığı izah etmedi ki. Çünkü Cemaat’in hedeflediği toplum yapısı ile İshak Alaton’unki aynı mı? Niye para aktarıyorlar Cemaat’e?

Peki ne yapabiliriz?

İnsanların kimliğine, ideolojisine göre değil, nerede durduğuna ve savunduğu değerlerin gerçekte ne olduğuna bakarak bir itibar dalgası oluşturabiliriz. Aliya İzzetbegoviç’in güzel bir sözü vardır:‘Tarihi Allah yazar, biz alacağımız tutumla en fazla nerede durduğumuzu gösterebiliriz’ der. İki tarafın da oyuncağı olmamak, bir tarafa olan öfkemizi diğer tarafın sermayesi yapmadan toplumu iki taraftan da uzaklaştıracak bir şöyleme yönelebiliriz. Erdoğan’a öfke duyanlar Cemaat’e, Cemaat’e öfke duyanlar Erdoğan’a göz kırpıyor. En azında öfkelerimizi bir süre erteleyebiliriz.

Bütün bunlara rağmen halkın AK Parti’ye verdiği desteği nasıl yorumlamak lazım?

AK Parti’nin muhalifi olanlar AK Parti’den daha parlak değil. İnsanlar şöyle bir şey diyemiyorlar: ‘AK Parti gidince yerine daha dürüst insanlar gelecek.’ Sanırım asıl sorun burası. Mesela şöyle tepkiler alıyorum:‘Tamam abi bu adamlar çalıyorlar, bunlar hırsız, bunlara oy vermeyelim gitsinler sen de haklısın. Peki yerine gelecek olanlar asla çalmaz diyebiliyor musun?’ Diyebiliyor muyuz?

Maalesef diyemiyoruz…

‘Nasıl olsa herkes çalacak bari benimki çalsın’ diyen taraftarlara bölünmüş ülke. Çünkü toplum Türkiye’de iktidar mutlaka çalar düşüncesinde. Halbuki bu gidişatı dindarlar değiştirebilirdi. Çünkü ülkenin tükenmeye yüz tuttuğu bir dönemde iktidara geldiler. Herkesin kredisi bitmişti, herkes denenmişti. Bu çarkı bozmaya imkanları vardı. Fakat yapmadılar, daha ucuz, daha günü kurtaran şeylere tevessül ettiler.

Evet maddi anlamda çok şey yaptılar. Havayolları, otoyollar, hastaneler, okullar… Fakat mesele o değil ki. Değerler kayboluyor. Kültürel olarak hiçbir şey yok. 10 yıllık AK Parti bilimde, teknolojide değerlerin yüceltilmesi göz dolduracak işler çıkaramadı. Bu alanda  yaptıklarıyla alakalı söyleyebileceğimiz somut bir şey var mı?

Aynı zamanda sokaktaki insanın Cemaat’e karşı ciddi bir güvensizliği, komplocu bir örgüt olduğuna dair bir hissiyatı var. Cemaat bu hissiyatı nasıl yaratmış olabilir?

Geçmiş bir yazımdan örnek vereyim. Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazımın başlığı şöyleydi: ‘Gülen Cemaati bu algıdan niçin rahatsız olmuyor?’ Demiştim ki, toplumda ezici bir çoğunluğunda Cemaat için, ‘Bunlar her türlü komployu kurarlar, başkasının hakkını yerler, haksızlık yaparlar ve İsrail’le iş tutuyorlar’ diye oluşan  bir algı var. Giderek de büyüyor.

Fakat Cemaat mensuplarında buna dair bir endişe yok. Cemaat bunu dert etmedi, bundan sonra da etmesinin bir anlamı yok, geçmiş olsun. Kendilerine duyulan güveni kaybettiler. Bunların asıl derdinin ahlaklı, dürüst toplum yaratmak olduğu kanaati derin bir yara aldı. Bu kavga aslında Cemaatlerin bu çabalarının gerçek olmadığını ortaya çıkardı. Bir gün AK Parti’nin ses kaydı düşüyor, öbür gün Cemaat’in. Artık Türkiye’de herkesin zihninde ‘ses kaydı’ diye iki kelime duyulsun, ilk akla gelen Cemaat’tir.

Ve kaset?

Evet. Özel hayata müdahale denince Cemaat akla geliyorsa bunun sorumlusu kendileridir. Bu gerçek olmayabilir, iftira dahi olabilir ama bu algıyı Cemaat düşmanları yaratmadı. Çünkü Cemaat’in muhalifleri yıllardır Cemaat’le uğraşıyor. Ama asla böyle bir algıyı oluşturmayı başaramadılar.  Kemalistler Cemaat aleyhine tonlarca şey yaptılar, devlet tavır aldı, medya mesafeliydi, yargılandılar ama buna rağmen asla onların söylediğine toplum paye vermedi. Fakat son üç yılda muhaliflerinin onlara 40 yılda yapamadığı kötülüğü kendi kendilerine yaptılar.

Cemaat’in etkileyebileceği oy oranın yüzde iki üç. Bu oylar ancak blok olarak bir yere giderse bir

30 Mart seçimlerinde cemaat tarafında bir siyasallaşma, bir partileşme sinyalleri yayılıyor

Cemaat’in parti kurma niyeti son zamanlarda sıklıkla depreşiyor. Fakat karar verdik yapıyoruz diye bir durumları yok. Niyetleri var realize etmek için ortam bulamıyorlar.

Cemaat’in oylarının dağılacağı söyleniyor.

Cemaat’in oylarının farklı partilere dağılmasının Erdoğan açısından bir sakıncası yok. AK Parti’ye bir darbe vuramaz.

Benim kanaatim Cemaat’in etkileyebileceği oy oranın yüzde iki üç olduğu yönünde. Bu oylar ancak blok olarak bir yere giderse bir anlamı var.

Cemaat oyları için CHP’nin heyecanlanmasını da anlayabilmiş değilim. Çünkü Cemaat CHP’ye oy verin çağrısı yapacak ve bu çağrının tabanında oluşturacağı çatlağı göze alacak durumda değil. Dindarlıklarıyla kimlik bulan insanların yetişme tarzından gelen bir şeydir o, sola oy vermek cehennemlik bir eylem olarak görülür.

‘Peygamber efendimizle rüyada konuştuk, tweetleri ikiye katlayın’ diyen bir düzey, CHP’ye oy verdiğinde cehenneme gideceğini düşünen bir düzeydir.

Cemaat’in bir kaybı daha var. Şöyle bir algı vardı: Bunlar çok modern, okumuş, eğitim görmüş bir topluluk. Steril bir dindarlıkları var. Son kavga bize bunun da gerçek olmadığını gösterdi. AK Parti ile Cemaat’in kavgası gecekondu mahalle kavgası düzeyinde sürüyor. Zaten Türkiye’de şu anda asıl sorun her şeyin, sanatın, sinemanın, medyanın, bürokrasinin gecekondu kültürüne teslim olmasıdır. Kavganın dili, yöntemleri, kullanılan silahlar, söylenen laflar. Hepsi düşük profilli insanların yapacağı türden şeyler.

Sizce AK Parti-Cemaat kavgasının faydaları var. Nedir o faydalar?

Bu kavgayla dindarların gerçek dindar olmadığını öğrendik. Bence bu toplum için büyük bir kazançtır.

AK Parti’ye yakın medyadaki tarafgirliğin ve karşılığında alınan yüksek maaşların kaynağını öğrendik. Yasakçılık, özgürlükleri kısıtlama bakımından dindarların da Kemalistlerden geri kalmadığını tecrübe ettik.

Köşe yazan, TV’lerde yorumculuk yapan bazı gazetecilerin‘kullanışlı aptal’ olduklarını anladık. Bu kavga sayesinde dindarlık görünümü ile ‘dini ahlak’ın apayrı şeyler olduğunu gördük. Başkalarına Allah’tan korkmayı öğütleyenlerin, aslında Allah’tan korkmayabileceğini fark ettik.

Türkiye’nin kaderini etkileyecek bu kavgada ‘Beyaz Türkler’in ne kadar çaresiz olduğunu anladık. Kendi çalışanlarına aslan kesilen işadamlarının ne kadar korkak olduğunu gördük.

Bu kavga dindarlığın artık pazara sürülebilir bir malzeme olmasının önüne geçti. Artık insanlar ‘Bu adam dindar, o yüzden dürüst adam’ demeyecekler. Ön kabulün ortadan kalkmış olması sağlıklı ilişkinin oluşmasına zemin oluşturacaktır.

Tayyip bey artık normal hareket etmiyor, bu korkuya yenilmiş durumda. Kimseye güvenemiyor, rahat hareket edemiyor

Liberal kesimden, soldan başbakana yönelik diktatörleşme eleştirileri var. Sizce de var mı böyle bir eğilim?

Gezi sürecinde Başbakan Erdoğan’ın ruhuna bir korku sindi. İktidarın kaybolabilir bir şey olduğunu gördü. Bunu çok yakından da biliyorum. Bu korkuyu çok derin hissetti. Özellikle Dolmabahçe’ye yapılan yürüyüş sonrası, aynı anda bütün illerde insanlar sokağa çıkıyordu. O korku Erdoğan’ın benliğini rehin aldı.

Üstelik bu korku 17 Aralık’la birlikte zirve yaptı. Tayyip bey artık normal hareket etmiyor, bu korkuya yenilmiş durumda. Kimseye güvenemiyor, rahat hareket edemiyor. İnsanları rahat bırakmak üzerine politika geliştirmiyor, içe kapanmayı, yasaklamayı  bir kurtuluş yolu olarak görüyor. Bütün bunlar da bize baskı unsuru olarak yansıyor.

Yani Tayyip bey üzerindeki tehdit bu kadar baskın olmasaydı, belki bu kadar içe kapanma olmayacaktı.

Elbette sadece bu değil. Bir de bu tutuma neden olan yetiştiği kültürel hava var. İtaati esas alan, sorgulamayı yasaklayan bir kültürden geliyor. İki yıl önce ‘Akit gazetesi tarzı Türkiye siyasetini rehin alacak mı?’ diye bir yazı yazmıştım.  Orada, Tayyip Erdoğan’ın üslubunun, siyaset yapış tarzının giderek Akit gazetesine benzediğine dikkat çekmiştim. Akit gazetesinde şöyle bir anlayış vardır: Siyasal anlamda Türkiye’de bir Müslümanlar var bir de Müslüman olmayanlar. Arası yok. Tayyip beyin o korkuyla bu çizgiye kayışı hızlandı.

Akit gazetesi 20 yıldır Türkiye’de ne yapıyorsa, bugünkü İslamcı kanaat önderleri, yazarlar, çizerler, siyasiler aynı şeyi yapıyor. Benzer refleksi gösteriyorlar. Yıllarca Akit gazetesinin hedefinde olan arkadaşımızın yönettiği Akşam’ın manşetiyle, Akit’in manşeti arasında zerre kadar fark kalmadı. Ya da Star’ın.

İslamcı camiada iki damar vardı, birini Yeni Şafak temsil ederdi ki o daha kibar, daha entelektüel bir çizgiydi; diğeriyse Akit gazetesinin temsil ettiği çizgi. Daha kaba saba, daha nobran bir çizgi. Geziden sonra siyasetteki Akitleşme süreci hızlandı. Akit, İslamcı camiaya mührünü bastı. Herkesi kendine benzetti. Herkesi kendisine düşman gören Akit tarzı dindarlık bütün dindarları etkisi altına aldı.

Erdoğan’daki öfkenin başka nedenleri var mı?

Kabul etmek lazım, Tayyip Erdoğan geçmiş iktidarların hepsinden fazla okul, hastane, havaalanı gibi maddi işler yaptı. Bunun bilinmediğini, yeterli takdiri görmediğini, hakkının yenildiğini düşünerek daha da öfkeli bir siyasete kayıyor. Toplumun farklı kesimleri ve farklı beklentileri olduğunu dikkate almadı.

Zaman zaman cumhurbaşkanına hitaben de bir şeyler yazıyorsunuz. Özellikle bu son krizde bütün gözler Sayın Gül’de. Ama cumhurbaşkanı geçenlerde ‘Ben ne yapabilirim ki?’ diye bir şey söyledi. Nasıl yorumluyorsunuz bunu?

Bence Cumhurbaşkanı çok şey yapabilir. Fakat endişeleri buna müsaade etmiyor. Cumhurbaşkanı, böyle bir kavgada alacağı bir tavrın, yıllardır içinde bulunduğu mahallenin tamamına zarar verebilir endişesini abartıyor. Ben tersini düşünüyorum. Zarar veren konuşmak değil suskun kalmaktır.

Dediğim gibi, Türkiye’nin asıl sorunu gecekondu kültürünün her alanda egemen olmasıdır. Tayyip Erdoğan kendisini gecekondu kültürünün egemen olduğu alana hapsetti. Şehirlilerin lidere ihtiyacı var. Artık toplumdaki ayrım bu. Toplumsal kutuplaşmayı ideolojiler değil, meselelere yaklaşımlar ve alına tutumların kalitesi belirliyor. Şehirlilerin lider ihtiyacını Kemal Kılıçdaroğlu gideremiyor. Bunu ancak muhafazakar kesimden gelen ama Gezi ruhunu anlayan, oradaki hassasiyetlere değer veren biri karşılayabilir. Geldiğimiz ortamda bunu en iyi karşılayabileceklerin başında Gül’ün geldiğini düşünüyorum.

Fakat Gül’ün tereddütlü tavrı bu durumu zorlaştırıyor. Gül artık istese de Tayyip Erdoğan’ın rakibi olamaz. Çünkü aynı tabana hitap etmiyorlar. Kavgaya girmesine gerek kalmadan değerler üzerinden nerede durduğunu netleştirebilir. Toplumun ayrışmasını asgariye indirecek ziyaretler, toplantılar yapabilir. Kanaat önderleriyle mesaisini sıklaştırabilir. Son dönemde kaybolan değerlere daha fazla vurgu yapabilir.  Üslubun, nezaketin, ötekine saygının odağında bir tutuma herkesin dikkatini çekebilir. Fakat yapmıyor, yapamıyor.

Başbakan’a rağmen bunları yapıp, öne çıkabilir mi?

Onu söylüyorum, Abdullah beyin konumu başbakanın sağı, solu, arkası, önü değil. Dediğim gibi istese de rakip olamazlar artık. Çünkü iktidar farklılaştırdı. Yol arkadaşı olmak için ideoloji yetmiyor, ikisinin dindar olması ortak payda değil artık. Dindar olmak Cemaat ile Ak Parti arasında nasıl ortak payda değilse, başbakan ile Gül arasında da ortak payda değil.

Oy veren herkesin Tayyip Erdoğan’ı bütünüyle benimsediğini söyleyemeyiz. Tayyip Erdoğan’a oy verdiği halde gidişattan, tarzdan, üsluptan, meselelere yaklaşımdan rahatsız olan milyonlar vardır. Gül, Erdoğan’dan bağımsız olarak bu milyonlar için de umut olabilir. Hatta alacağı esaslı tutumla Erdoğan için de caydırıcı bir güç haline gelebilir.

Tayyip Erdoğan ile taraftarlarının arasındaki ilişki bir mazoşist bir ilişki değil mi? Kocasından dayak yiyen kadının ‘Beni sevdiği için dövüyor’ demesi gibi bir şey.

Bu dediğiniz tam da benim dediğim gecekondu kültürüne has bir şey. Erdoğan’ın sırtını oraya yaslaması sanırım bu duygunun geçerliliğinin sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor.

Bir de toplumun önemli bir kısmı Erdoğan’ın bizim yadırgadığımız tutum ve sözlerini ‘sahicilik’ olarak algılıyor. Halbuki sahicilik dediğimiz şey o kadar da matah bir şey değil. İnsan saygı duymadığı kimseler karşısında hesapsız, kontrolsüz, olduğu gibi hareket eder. Sahici olmak kendi kişiliğinizdeki kabalıkları ortaya çıkarıyorsa bu iyi bir şey mi?

Diğer taraftan toplum yıllarca kendisi gibi olan ama ona tepeden bakan iktidarların altında yaşadı. Şimdi kendileri gibi konuşan, onlar gibi kızan, onlar gibi hakaret eden, onlar gibi aşağılayan, onlar gibi refleksler ortaya koyan biri var. Üstelik bu kişi onlara tepeden de bakmıyor. Şimdi bir adam gelmiş, ‘Ben sizdenim’diyor. İşin ilginç yanı tam da onlar gibi hareket ediyor. Bence sorun tam da burada başlıyor. Çünkü liderliğin yön vermek, istikamet belirlemek, toplumu bir tık yukarı çekmek gibi bir misyonu da var. Fakat bizimkisi tam da bizim gibi. Beni nereye taşıyabilir ki?

Ben, benden daha kaliteli, daha kültürlü, daha nazik, daha anlayışlı biri tarafından yönetilmek istiyorum. Tayyip Erdoğan göstereceği liderlikle toplumu yukarı çekeceğine, kendisi toplumun seviyesine iniyor. Ve bunu iyi bir şeymiş gibi pazarlıyor. Sadece kişisel olarak değil kurumsal olarak da her şeyi buna göre kurguluyor. Toplumun düzeyine inmeyi politika olarak belirlemiş.

Mesela yıllar önce reyting sistemini değiştirdiler. Normalde medyanın, yayınlarıyla topluma değer katması gerek. Komedi bile yayınlıyorsa yüksek zeka ürünü olması gerekiyor ki hepimizin standardı yükselsin. Fakat bunlar tersini yaptılar. Baktılar ki A-B grubu bizim yaptıklarımızı izlemiyor. Yönettikleri programların kalitesini yükselteceklerine reyting ölçmede kullanılan denekleri değiştirdiler. Ağırlığı C grubuna verdiler. Şimdi hepimiz Recep İvedik düzeyindeki dizilere, yarışmalara, tartışma programlarına mahkumuz. O yüzden tartışma programları medyanın Recep İvedikleriyle dolup taşıyor. Ciddi insanların konuştuğu ciddi programlar reyting alamıyor. AK Parti’nin Cemaat ile beraber bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerin başında bence bu ayarlama geliyor.

Bu kavga yaşanırken, çözüm süreci diye bir süreç yürüyor. Bir yandan da Kürtlerin de bu kavgaya katılması isteniyor.

Kürtleri ‘bir şey yapması için’ çağıranların sorunlu olduğunu düşünüyorum. Niye Kürtler? Türkiye’nin sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil ki.

Türkiye’de bir özgürlük sorunu varsa bu durum Türkleri de ilgilendirmiyor mu?  Aleviler daha mı özgür? Kürtlere “Sizin sokağa inmeniz lazım” diyenlerin başka bir hesabı var. Çözüm süreciyle alakalı iki taraf da samimi değil. Başından beri söylüyorum: Kalıcı bir barış için yüksek bir kültüre ihtiyaç var. Taraflarda ne yazık ki bu kültür yok. Bütün bunların olmadığı yerden çıkacak barış kimin işine yarar doğrusu merak ediyorum.Dürüstlüğün gidişatta belirleyici olduğunu düşünürüm. PKK’nın ne yaptığından, Tayyip Erdoğan’ın ne dediğinden, Abdullah Öcalan’ın nasıl tutum aldığından çok ne kadar dürüst davrandıklarına bakıyorum.

İki taraf da birbirine güvenmiyor demek daha doğru değil mi?

Ama güvenin olmadığı yerde barış nasıl olacak o zaman? Yine de geldiğimiz nokta tabii ki olumlu. Savaş yok, bu saatten sona PKK’nın yeniden silaha sarılması bence intihar olur. Çünkü artık teknolojinin verdiği imkanlar var, toplumun dikkatini çekmek daha kolay. Dijital imkanlar silahtan daha etkili. Bunu Gezi’de gördük, insanlar sokağa dökülerek çok kuvvetli bir iktidara geri adım attırdılar. Evet ikisi de birbirine güvenmiyor. İşin ilginç yanı ben ikisine de güvenmiyorum.

 

Levent Gültekin’le AKP-Cemaat kavgası

0

Müjgan Halis 18.10.2014

DİKEN

Levent Gültekin yaklaşık 20 yıl İslamcı, muhafazakar camianın medyasında çalıştı. Kendi tabiriyle onlarla büyüdü, onlarla beraber hayal kurdu.

Yeni Şafak’ta çalıştı, Gerçek Hayat dergisini çıkardı. Star gazetesinde, 24’te, Cine 5’te üst düzey yöneticilikler yaptı. Bugün Türkiye’de etkili noktalarda bulunan insanlarla bir mahalle birlikteliğine sahip oldu.

Bu geçmiş birlikteliklerin onların reflekslerini fark etmeye kolaylık sağladığını söylüyor. “Aldıkları tutumun motivasyon kaynağını daha kolay anlıyorum. Ne yapabileceklerini, nereye yöneleceklerini, asıl dertlerinin ne olduğunu dışarıda durmanın da verdiği avantajla daha rahat gözlemleyebiliyorum” diye konuşuyor. Eski mahallesinden bir süre önce ayrılan ve bir web sitesinde uzun süredir çarpıcı makaleler kaleme alan Gültekin, Diken’in söyleşilerinin bu haftaki konuğu.

Eski ‘mahallenizden’ taşındığınızı söyleyebilir miyiz?

Doğrusunu isterseniz ben bir yere gitmiş değilim. Fakat bir mahalle topyekûn bir yere taşındı. Gücün, iktidarın yanına. İsmet Özel derdi ki ‘Hangi gerekçeyle sosyalist olduysam aynı gerekçeyle de Müslüman oldum.’ Benim için de durum bundan farklı değil. Dindarlığı önemsememe gerekçe olan değerler benim onlardan ayrışmama da bir gerekçe oldu.

Peki neydi sizi onlardan ayıran değerler?

Son üç dört yılda gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım bana dürüst, ahlaklı, nazik, saygılı, adil, özgürlükçü biri olmak için İslamcıların arasında durmanın akıllıca bir iş olmadığını gösterdi.

Dinin itibarı düştü diyebilir miyiz? 

Elbette. İnsanlar artık dindarların daha dürüst olduğuna, daha hakperest olduğuna inanmıyor. Dindarlığın insanı daha ahlaklı yaptığına inanmıyor. Namaz kılan adama duyulan bir güven vardı, artık duyulmuyor. Başı örtülüye bir itimat vardı artık yok.

Dindarların barıştan, nezaketten, hoşgörüden yana olduklarına dair algıyı gerçeğe dönüştürecek bir tutum takınamadılar.

İnsanların kafasında doğal olarak şöyle sorular oluşuyor: Bunca yıldır dini değerlerin eğitimini almış, hayatının önemli bir kısmını dinle diyanetle geçirmiş insanlar nasıl oluyor da bu kadar haksızlık ve yolsuzluk yapabiliyor? Nasıl olur da bu kadar kaba, çatışmacı, nezaketten, güzel ahlaktan uzak kalabiliyorlar? Din bunca sürede insanların üzerinde hiç mi etki etmemiş? Din insanları niçin adam etmedi? Onlarca yıldır topluma Allah’tan korkmayı öğütleyenler nasıl olur da Allah’tan korkmuyorlar?

40 yıllık dini atmosferi teneffüs eden insanların geldiği tuhaf bir nokta var. Ortaya çıkan dindar, Müslüman prototipinden kimse memnun değil. AK Partililer Cemaat’in dindarlarından memnun değil. Cemaat dindarları ise diğer dindarlardan. Toplum olarak biz de iki tarafın dindarlığından ne eminiz ne de memnunuz.

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar.

Nasıl olur peki böyle bir şey? 

40 yıl boyunca insanlara adil olmayı, Allah’tan korkmayı öğütleyen bir hocaefendinin yetiştirdiği insanlar ‘sehven’ diyerek birçok insanın hayatını kararttılar. Sınav soruları onların döneminde çalındı. Haksızlık onların eliyle yaygınlaştı. Kabalık, nezaketsizlik, kuralsızlık onların eliyle pekiştirildi. Özel hayat onların eliyle ortalığa saçıldı. 40 yıl boyunca ibadetini yaptıkları dinden hiç nasiplenmemiş olmak olur mu? Benim aklım almıyor bunları.

Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı.

Türkiye tipi bir dindarlık gelişti diyebilir miyiz?

Bence Türkiye tipi değil, bütün dünyada benzer bir şey yaşanıyor. ‘Dünyanın filan yerinde o kadar düzgün Müslümanlar var ki, insanlar hayran kalıyor’ diyeceğimiz bir topluluk yok. Ne yazık ki böyle bir Müslüman topluluk oluşmadı.

Tek tek Müslümanlar var ama…

Tek tek bahsetmiyorum, grup olarak. Tek tek çok değerli insanlar var, hiç şüphem yok. Benim dediğim şey, daha üst yönetim, ama rengi veren de üsttekiler.

Hiçbirimiz Erzurum’daki Mehmet Ağa’nın dürüstlüğünden etkilenemiyoruz, çünkü o ancak kendi komşusuyla ilgili olabilir. Bizi etkileyen ne? Yargıdaki bir hakimin yaptığı haksızlıklar. Gezi’deki polisin gaddarlığı. Ama o polislerin büyük kısmı, bu memleketi daha dindar , daha şefkatli, daha müşfik insanlarla dolduralım diye oraya girenlerden oluşuyor. Ya da Ergenekon sürecinde gözümüzün önünde tonlarca haksızlık yapıldı. Bu adaletsizlikleri tam da bu özel yetiştirilmiş insanlar yaptı. Özel üretim sonunda ortaya çıkan bir insan dindar protitipi.

Peki sizce dindarlar kendi karşıtlarına dönüştü mü biraz? Kemalist iktidarla mücadele eden dindarların sadece etiketi mi farklıydı?

Ben etiketlerin, ideolojilerin aslında yüzeysel birer perde olduğunu fark ettim bu süreçte. Bu ülkede yaşayan her kesimin özde birbirinin kopyası olduğu ortaya çıktı.

Solcuların Kemalistlerden, İslamcıların laiklerden bir farkının olmadığını anladık. İktidar yanında durunca verdikleri tepkinin kaynağının ideolojiler değil bu ülkenin kültürü, ahlak anlayışı değer algısı olduğunu gördük.

Ne din, ne ideolojiler bu kuralı değiştiremedi. Kültürümüzün ortaya çıkardığı ahlak anlayışı dinin etkisiyle değişmedi. Solcular için toplumdan öğrendiklerinden daha fazlasını ideolojileri onlara vermedi. Daha özgür, daha eşitlikçi yapmadı.

Benzerliğimiz birbirimizden etkilenmemizden değil aynı kültür atmosferinde yetişmemizden kaynaklanıyor. Ülkede nezaket genel geçer kural ama sosyalist aldı İslamcı almadı. Mümkün mü bu? Ya da sağlam bir ahlak var dindarlar aldı ama laikler almadı. Öyle mi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazınızda AK Parti ile Cemaat’in birbirlerinden nefret eden, birbirlerinin kuyusunu kazan gelin ile kaynana gibi olduklarını ve misafir yanında karşılıklı gülücükler saçtıklarını yazmışsınız. Size 2.5 yıl önce bu satırları yazdıran hangi dinamiklerdi?

AK Parti ile Cemaat arasında yaşananları iki tarafa da yakın olanlar biliyordu zaten, gizli bir şey değildi. Sadece kamuoyu önünde birbirlerine saygılı, hürmetli  davranıyormuş gibi yapıyorlardı. Amaç kavgayı tabandan saklamak gemiyi yüzdürmekti.

Peki ilk ne oldu da su yüzüne çıktı?

Özellikle 7 Şubat’tan sonra Başbakan Cemaat’e güvenini kaybetti. Ve bu güvensizliğini de bürokrasideki tercihleriyle göstermeye başladı. Aslında bunun 7 Şubat’tan daha gerisi de var. O da şu: Hükümet iktidara geldiğinde bürokrasiye atayacağı insan kadrosunun ağırlıklı kısmını, yüzde 80 diyebiliriz Cemaat tabanından tercih etti. Çünkü kendi dünya görüşüne yakın, yetişmiş başka insan kaynağı yoktu.

Bu, zamanla bazı kurumlarda Cemaat’in hakimiyetini getirdi. Cemaat kontrolünü sağlamış olduğu alanlarda, kendinden başka kimseye hayat hakkı tanımadı. Bunun en bariz örneği Hanefi Avcı’dır. Hanefi Avcı Cemaat’in  emniyette örgütlenmesindeki en önemli isimlerden biridir. Dindarlar da bu kuruma girsin diye onlara kol kanat geren biridir. Fakat Hanefi Avcı’ ya bile tahammül edemediler.

Peki ne oldu da Avcı’yı gözden çıkardılar? 

Şöyle bir psikolojisi var: Biz çok çalışkanız, çok dürüstüz, çok kontrollü işler yapıyoruz. Bu nedenle Cemaat terbiyesi, disiplini almamış insanlara tam güvenemiyoruz. Bundan dolayı bizim rahle-i tedrisatımızdan geçmiş insanlarla iş tutalım. Öbürleri falso veriyor, yanlış yapıyor; o yüzden her tarafa kendi güvendiğimiz adamları koyalım ki daha muntazam iş çıkaralım.

Güvenilir olmaktan neyi kast ediyorlar?

Türkiye’yi dindarlaştırma çabasında göstereceği sadakat ve disiplin. Bu inanç bir süre sonra devlet kurumlarında Cemaat mensubu olmayanlara barınma hakkı tanımaz oldu. Mesela bir üniversite kuruluyor, rektörlüğü Cemaat’ten birine veriliyor. O gelen kişi bütün kadroyu tamamen Cemaat terbiyesi almış insanlarla doldurunca akıl almaz bir tablo çıkıyor ortaya. Buraya iki tane de Milli Görüş’ten, iki tane solcu falan girsin yok. Bu durum AK Parti’yi fena halde rahatsız etti.

Fetullah Hoca, üç buçuk yıl önce başbakana içinde 150-200 kişilik isim listesi de olan bir mektup gönderiyor. Diyor ki: “Güneydoğu’da belli başlı kadrolara bu isimleri atayın göreceksiniz Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak.”

Ne zaman başladı bu rahatsızlık?

Zannediyorum, üç buçuk yıl önce. MİT krizinden bir yıl kadar önce. Çok konuşulan bir olay vardır:  Fetullah Hoca, üç buçuk yıl önce başbakana içinde 150-200 kişilik isim listesi de olan bir mektup gönderiyor. Diyor ki: “Güneydoğu’da belli başlı kadrolara bu isimleri atayın göreceksiniz Kürt sorunu diye bir şey kalmayacak.”

Bürokrasi kadrosu mu?

Evet, öğretmen, doktor, başhekim, emniyet müdürü, yargıç gibi önemli kadrolar. Mantık şu: Benim yetiştirdiğim insanlar toplumla diyalog kurmada daha mahir. Bunlar bölge halkıyla çok sıcak bir diyalog geliştirecek ve toplumla devleti barıştıracaklar. Kürt sorunu diye de bir şey kalmayacak.

Başbakan’ın cevabı ne oluyor?

Başbakan listeye bakıyor ve kendi alanına bir müdahale olduğunu söyleyip teklifi reddediyor.

Yine mevzu Kürt sorunu yani?

Evet. İlk güvensizliğinin temeli odur. Ondan sonra sırtlarını birbirlerine karşı sağlama alma ihtiyacı hissetmeye başladılar. Başgösteren güvensizlikten sonra başbakan, ‘O kadar verdik, ben sizin önünüzü açtım, ama ben açtıkça siz benim önümü kapamaya başladınız’ aşamasına geldi. Örtülü bir çekişme başladı akabinde. Bu böyle giderken MİT operasyonu oldu ve orada her şey koptu. İktidar artık atamalarda Cemaat’e göz açtırmamayı prensip edindi.

Cemaat çevrelerinde konuşulan şöyle bir hesap vardı: Başbakanın iki yıl ömrü kaldı. Siyasi etkinliği kalıcı hale getirecek organizasyonlar yapılmalı.

MİT operasyonu gerçekten de başbakanı doğrudan hedefleyen bir şey miydi?

Bu konuda kimsenin şüphesi olduğunu sanmıyorum. Cemaat çevrelerinde konuşulan şöyle bir hesap vardı: Başbakanın iki yıl ömrü kaldı. Siyasi etkinliği kalıcı hale getirecek organizasyonlar yapılmalı.

Ölmesini mi bekliyorlardı başbakanın?

Bekleme demeyeyim de, geleceğe dönük plan diyelim.

Neyin planıydı bu?

Bürokrasideki etkinliğe siyasi etkinliği katmak. Çünkü bürokrasinin  en rahat ettiği –bu Kemalistlerin olduğu dönem için de geçerli- zayıf iktidardır, koalisyonlardır. Bürokrasinin karşısında dirayetsiz, hatta mümkünse bir koalisyon olduğu zaman iktidara istediğiniz birçok şeyi yaptırabilirsiniz.

Karşılarında blok bir iktidar ve dirayetli bir başbakan var. O, bürokrasinin hareket alanını daraltıyor. Çünkü bürokrasi de artık Cemaat demek. Hem de öyle 300-500 kişi değiller. Cemaat’in  bürokrasideki iktidarını tamamlamak için son bir adım kalmıştı. Yargı- emniyet-istibarat sacayağının üçüncüsünün tamamlanması MİT’in de kontrole alınmasıyla olacaktı.  Çok uğraştılar. Güneydoğu’yla alakalı bahsettiğim listeyle başlayan tereddüt Cemaat’in MİT’te etkinlik kazanmasının da önünü kesti. Yani başbakan artık daha temkinliydi. İşte tüm bu kavgalar verilirken kamuoyu önünde birbirlerine saygı, hürmet dileklerinde bulunuyorlardı.

Yine aynı yazıda birbirlerine bu kadar riyakar davranmayı nasıl becerdiklerini soruyorsunuz, sizce nasıl becerdiler?

Dini yorumlayış şekillerinden diyebilirim.Takiyye kültürünün temelinde ikircikli davranmak vardır. Kazanımları kaybetmeyelim diye yutkunmak, sözleri esirgemek, gerekirse ikiyüzlü olmak. Tüm bunlar din için, dindarlık için gerekli şeylerdi. İronik bir durum var: İnsanları daha dindarlaştıralım diye kurulan okular, yurtları korumak vakıfları  için değerlerden bu sefer de dinden ve dindarlığın gereklerinden taviz veriyorlar.

Zarrab hangi gerekçeyle, hangi korkuyla iktidara bağış yapmışsa, İshak Alaton, Üzeyir Garih de benzer gerekçeyle Cemaat’e bağış yapmıştır. 

AK Parti-Cemaat kavgası hakkında bir sürü şey yazılıp çiziliyor, televizyonlar ve sosyal medya keza. Ama sonuçta reel bir durum, kavga yaşanıyor. Ve bu kavganın tarafı olmadan bir şey yapmak gerekiyor. Bu kavga nerede durulmalı sizce?

Ben bu kavgada iki tarafın da oyuncağı olmadan değerleri savunabileceğimizi düşünüyorum. Yolsuzluğa hayır, özgürlüğü kısıtlayıcı tutumlara hayır, yargıda ya da devletin çeşitli kademelerinde grupsal hareket edecek yapılanmalara da hayır diyebiliriz.

Yani, ‘Sizi birbirinizle baş başa bırakıyoruz’ deyip, değerleri yüceltecek bir tutumu benimseyebiliriz. Bunlar özgürlük, demokrasi, ahlak, nezaket, saygı, kardeşlik, dostluk gibi değerlerdir. Yoksa kalkıp yolsuzlukları dilime dolamak benim de hoşuma gidiyor, sonuna kadar dolayabilirim. Ama bir şey fark ediyorum: Türkiye’de toplumun hassasiyetlerini bazı çevreler kendine malzeme yapıyor.

Yani, sizin yolsuzluk hassasiyetiniz Cemaat’in hükümeti dövme sopasına dönüşüyor. Bu hassasiyetimi Cemaat’in eline silah olarak vermek istemiyorum.

Şunu da demem; önce şu yolsuzlukları halledelim, sonra öteki işlere bakarız. Benim için yolsuzluk yapmakla bir insana haksız yere 16 yıl hapis vermek aynı şeydir. Benim için sınav sorularının çalınmasıyla Halkbank’tan 4 buçuk milyon dolar çalınması arasında zerre fark yoktur. Çünkü dindarlar, siyaseti ‘Biz daha dürüstüz’ sloganı üzerine kuruyordu. Şimdi tam da iktidara geliyorsun, sınav sorular çalınıyor ve bir sürü garibanın hakkı yeniyor. Senin döneminde adalet yakıcı bir silaha dönüşüyor.

Yolsuzluk yaptı diyerek hükumetle kavgaya öncülük edenlerin bu konuda sicili daha temiz değil.  Ya da daha başka bir şey söyleyeyim; Zarrab hangi gerekçeyle, hangi korkuyla iktidara bağış yapmışsa, İshak Alaton, Üzeyir Garih de benzer gerekçeyle Cemaat’e bağış yapmıştır. Zarrab’ın hükumet üyelerine gösterdiği saygı ve hürmetin içeriği neyse Koç’un, Sabancı’nın, Eczacıbaşı’nın Cemaat’e gösterdiği saygı ve hürmetin içeriği aynı. Cemaat bu insanlarla ilişkisindeki tuhaflığı izah etmedi ki. Çünkü Cemaat’in hedeflediği toplum yapısı ile İshak Alaton’unki aynı mı? Niye para aktarıyorlar Cemaat’e?

Peki ne yapabiliriz?

İnsanların kimliğine, ideolojisine göre değil, nerede durduğuna ve savunduğu değerlerin gerçekte ne olduğuna bakarak bir itibar dalgası oluşturabiliriz. Aliya İzzetbegoviç’in güzel bir sözü vardır:‘Tarihi Allah yazar, biz alacağımız tutumla en fazla nerede durduğumuzu gösterebiliriz’ der. İki tarafın da oyuncağı olmamak, bir tarafa olan öfkemizi diğer tarafın sermayesi yapmadan toplumu iki taraftan da uzaklaştıracak bir şöyleme yönelebiliriz. Erdoğan’a öfke duyanlar Cemaat’e, Cemaat’e öfke duyanlar Erdoğan’a göz kırpıyor. En azında öfkelerimizi bir süre erteleyebiliriz.

Bütün bunlara rağmen halkın AK Parti’ye verdiği desteği nasıl yorumlamak lazım?

AK Parti’nin muhalifi olanlar AK Parti’den daha parlak değil. İnsanlar şöyle bir şey diyemiyorlar: ‘AK Parti gidince yerine daha dürüst insanlar gelecek.’ Sanırım asıl sorun burası. Mesela şöyle tepkiler alıyorum:‘Tamam abi bu adamlar çalıyorlar, bunlar hırsız, bunlara oy vermeyelim gitsinler sen de haklısın. Peki yerine gelecek olanlar asla çalmaz diyebiliyor musun?’ Diyebiliyor muyuz?

Maalesef diyemiyoruz…

‘Nasıl olsa herkes çalacak bari benimki çalsın’ diyen taraftarlara bölünmüş ülke. Çünkü toplum Türkiye’de iktidar mutlaka çalar düşüncesinde. Halbuki bu gidişatı dindarlar değiştirebilirdi. Çünkü ülkenin tükenmeye yüz tuttuğu bir dönemde iktidara geldiler. Herkesin kredisi bitmişti, herkes denenmişti. Bu çarkı bozmaya imkanları vardı. Fakat yapmadılar, daha ucuz, daha günü kurtaran şeylere tevessül ettiler.

Evet maddi anlamda çok şey yaptılar. Havayolları, otoyollar, hastaneler, okullar… Fakat mesele o değil ki. Değerler kayboluyor. Kültürel olarak hiçbir şey yok. 10 yıllık AK Parti bilimde, teknolojide değerlerin yüceltilmesi göz dolduracak işler çıkaramadı. Bu alanda  yaptıklarıyla alakalı söyleyebileceğimiz somut bir şey var mı?

Aynı zamanda sokaktaki insanın Cemaat’e karşı ciddi bir güvensizliği, komplocu bir örgüt olduğuna dair bir hissiyatı var. Cemaat bu hissiyatı nasıl yaratmış olabilir?

Geçmiş bir yazımdan örnek vereyim. Yaklaşık iki buçuk yıl önce bir yazımın başlığı şöyleydi: ‘Gülen Cemaati bu algıdan niçin rahatsız olmuyor?’ Demiştim ki, toplumda ezici bir çoğunluğunda Cemaat için, ‘Bunlar her türlü komployu kurarlar, başkasının hakkını yerler, haksızlık yaparlar ve İsrail’le iş tutuyorlar’ diye oluşan  bir algı var. Giderek de büyüyor.

Fakat Cemaat mensuplarında buna dair bir endişe yok. Cemaat bunu dert etmedi, bundan sonra da etmesinin bir anlamı yok, geçmiş olsun. Kendilerine duyulan güveni kaybettiler. Bunların asıl derdinin ahlaklı, dürüst toplum yaratmak olduğu kanaati derin bir yara aldı. Bu kavga aslında Cemaatlerin bu çabalarının gerçek olmadığını ortaya çıkardı. Bir gün AK Parti’nin ses kaydı düşüyor, öbür gün Cemaat’in. Artık Türkiye’de herkesin zihninde ‘ses kaydı’ diye iki kelime duyulsun, ilk akla gelen Cemaat’tir.

Ve kaset?

Evet. Özel hayata müdahale denince Cemaat akla geliyorsa bunun sorumlusu kendileridir. Bu gerçek olmayabilir, iftira dahi olabilir ama bu algıyı Cemaat düşmanları yaratmadı. Çünkü Cemaat’in muhalifleri yıllardır Cemaat’le uğraşıyor. Ama asla böyle bir algıyı oluşturmayı başaramadılar.  Kemalistler Cemaat aleyhine tonlarca şey yaptılar, devlet tavır aldı, medya mesafeliydi, yargılandılar ama buna rağmen asla onların söylediğine toplum paye vermedi. Fakat son üç yılda muhaliflerinin onlara 40 yılda yapamadığı kötülüğü kendi kendilerine yaptılar.

Cemaat’in etkileyebileceği oy oranın yüzde iki üç. Bu oylar ancak blok olarak bir yere giderse bir

30 Mart seçimlerinde cemaat tarafında bir siyasallaşma, bir partileşme sinyalleri yayılıyor

Cemaat’in parti kurma niyeti son zamanlarda sıklıkla depreşiyor. Fakat karar verdik yapıyoruz diye bir durumları yok. Niyetleri var realize etmek için ortam bulamıyorlar.

Cemaat’in oylarının dağılacağı söyleniyor.

Cemaat’in oylarının farklı partilere dağılmasının Erdoğan açısından bir sakıncası yok. AK Parti’ye bir darbe vuramaz.

Benim kanaatim Cemaat’in etkileyebileceği oy oranın yüzde iki üç olduğu yönünde. Bu oylar ancak blok olarak bir yere giderse bir anlamı var.

Cemaat oyları için CHP’nin heyecanlanmasını da anlayabilmiş değilim. Çünkü Cemaat CHP’ye oy verin çağrısı yapacak ve bu çağrının tabanında oluşturacağı çatlağı göze alacak durumda değil. Dindarlıklarıyla kimlik bulan insanların yetişme tarzından gelen bir şeydir o, sola oy vermek cehennemlik bir eylem olarak görülür.

‘Peygamber efendimizle rüyada konuştuk, tweetleri ikiye katlayın’ diyen bir düzey, CHP’ye oy verdiğinde cehenneme gideceğini düşünen bir düzeydir.

Cemaat’in bir kaybı daha var. Şöyle bir algı vardı: Bunlar çok modern, okumuş, eğitim görmüş bir topluluk. Steril bir dindarlıkları var. Son kavga bize bunun da gerçek olmadığını gösterdi. AK Parti ile Cemaat’in kavgası gecekondu mahalle kavgası düzeyinde sürüyor. Zaten Türkiye’de şu anda asıl sorun her şeyin, sanatın, sinemanın, medyanın, bürokrasinin gecekondu kültürüne teslim olmasıdır. Kavganın dili, yöntemleri, kullanılan silahlar, söylenen laflar. Hepsi düşük profilli insanların yapacağı türden şeyler.

Sizce AK Parti-Cemaat kavgasının faydaları var. Nedir o faydalar?

Bu kavgayla dindarların gerçek dindar olmadığını öğrendik. Bence bu toplum için büyük bir kazançtır.

AK Parti’ye yakın medyadaki tarafgirliğin ve karşılığında alınan yüksek maaşların kaynağını öğrendik. Yasakçılık, özgürlükleri kısıtlama bakımından dindarların da Kemalistlerden geri kalmadığını tecrübe ettik.

Köşe yazan, TV’lerde yorumculuk yapan bazı gazetecilerin‘kullanışlı aptal’ olduklarını anladık. Bu kavga sayesinde dindarlık görünümü ile ‘dini ahlak’ın apayrı şeyler olduğunu gördük. Başkalarına Allah’tan korkmayı öğütleyenlerin, aslında Allah’tan korkmayabileceğini fark ettik.

Türkiye’nin kaderini etkileyecek bu kavgada ‘Beyaz Türkler’in ne kadar çaresiz olduğunu anladık. Kendi çalışanlarına aslan kesilen işadamlarının ne kadar korkak olduğunu gördük.

Bu kavga dindarlığın artık pazara sürülebilir bir malzeme olmasının önüne geçti. Artık insanlar ‘Bu adam dindar, o yüzden dürüst adam’ demeyecekler. Ön kabulün ortadan kalkmış olması sağlıklı ilişkinin oluşmasına zemin oluşturacaktır.

Tayyip bey artık normal hareket etmiyor, bu korkuya yenilmiş durumda. Kimseye güvenemiyor, rahat hareket edemiyor

Liberal kesimden, soldan başbakana yönelik diktatörleşme eleştirileri var. Sizce de var mı böyle bir eğilim?

Gezi sürecinde Başbakan Erdoğan’ın ruhuna bir korku sindi. İktidarın kaybolabilir bir şey olduğunu gördü. Bunu çok yakından da biliyorum. Bu korkuyu çok derin hissetti. Özellikle Dolmabahçe’ye yapılan yürüyüş sonrası, aynı anda bütün illerde insanlar sokağa çıkıyordu. O korku Erdoğan’ın benliğini rehin aldı.

Üstelik bu korku 17 Aralık’la birlikte zirve yaptı. Tayyip bey artık normal hareket etmiyor, bu korkuya yenilmiş durumda. Kimseye güvenemiyor, rahat hareket edemiyor. İnsanları rahat bırakmak üzerine politika geliştirmiyor, içe kapanmayı, yasaklamayı  bir kurtuluş yolu olarak görüyor. Bütün bunlar da bize baskı unsuru olarak yansıyor.

Yani Tayyip bey üzerindeki tehdit bu kadar baskın olmasaydı, belki bu kadar içe kapanma olmayacaktı.

Elbette sadece bu değil. Bir de bu tutuma neden olan yetiştiği kültürel hava var. İtaati esas alan, sorgulamayı yasaklayan bir kültürden geliyor. İki yıl önce ‘Akit gazetesi tarzı Türkiye siyasetini rehin alacak mı?’ diye bir yazı yazmıştım.  Orada, Tayyip Erdoğan’ın üslubunun, siyaset yapış tarzının giderek Akit gazetesine benzediğine dikkat çekmiştim. Akit gazetesinde şöyle bir anlayış vardır: Siyasal anlamda Türkiye’de bir Müslümanlar var bir de Müslüman olmayanlar. Arası yok. Tayyip beyin o korkuyla bu çizgiye kayışı hızlandı.

Akit gazetesi 20 yıldır Türkiye’de ne yapıyorsa, bugünkü İslamcı kanaat önderleri, yazarlar, çizerler, siyasiler aynı şeyi yapıyor. Benzer refleksi gösteriyorlar. Yıllarca Akit gazetesinin hedefinde olan arkadaşımızın yönettiği Akşam’ın manşetiyle, Akit’in manşeti arasında zerre kadar fark kalmadı. Ya da Star’ın.

İslamcı camiada iki damar vardı, birini Yeni Şafak temsil ederdi ki o daha kibar, daha entelektüel bir çizgiydi; diğeriyse Akit gazetesinin temsil ettiği çizgi. Daha kaba saba, daha nobran bir çizgi. Geziden sonra siyasetteki Akitleşme süreci hızlandı. Akit, İslamcı camiaya mührünü bastı. Herkesi kendine benzetti. Herkesi kendisine düşman gören Akit tarzı dindarlık bütün dindarları etkisi altına aldı.

Erdoğan’daki öfkenin başka nedenleri var mı?

Kabul etmek lazım, Tayyip Erdoğan geçmiş iktidarların hepsinden fazla okul, hastane, havaalanı gibi maddi işler yaptı. Bunun bilinmediğini, yeterli takdiri görmediğini, hakkının yenildiğini düşünerek daha da öfkeli bir siyasete kayıyor. Toplumun farklı kesimleri ve farklı beklentileri olduğunu dikkate almadı.

Zaman zaman cumhurbaşkanına hitaben de bir şeyler yazıyorsunuz. Özellikle bu son krizde bütün gözler Sayın Gül’de. Ama cumhurbaşkanı geçenlerde ‘Ben ne yapabilirim ki?’ diye bir şey söyledi. Nasıl yorumluyorsunuz bunu?

Bence Cumhurbaşkanı çok şey yapabilir. Fakat endişeleri buna müsaade etmiyor. Cumhurbaşkanı, böyle bir kavgada alacağı bir tavrın, yıllardır içinde bulunduğu mahallenin tamamına zarar verebilir endişesini abartıyor. Ben tersini düşünüyorum. Zarar veren konuşmak değil suskun kalmaktır.

Dediğim gibi, Türkiye’nin asıl sorunu gecekondu kültürünün her alanda egemen olmasıdır. Tayyip Erdoğan kendisini gecekondu kültürünün egemen olduğu alana hapsetti. Şehirlilerin lidere ihtiyacı var. Artık toplumdaki ayrım bu. Toplumsal kutuplaşmayı ideolojiler değil, meselelere yaklaşımlar ve alına tutumların kalitesi belirliyor. Şehirlilerin lider ihtiyacını Kemal Kılıçdaroğlu gideremiyor. Bunu ancak muhafazakar kesimden gelen ama Gezi ruhunu anlayan, oradaki hassasiyetlere değer veren biri karşılayabilir. Geldiğimiz ortamda bunu en iyi karşılayabileceklerin başında Gül’ün geldiğini düşünüyorum.

Fakat Gül’ün tereddütlü tavrı bu durumu zorlaştırıyor. Gül artık istese de Tayyip Erdoğan’ın rakibi olamaz. Çünkü aynı tabana hitap etmiyorlar. Kavgaya girmesine gerek kalmadan değerler üzerinden nerede durduğunu netleştirebilir. Toplumun ayrışmasını asgariye indirecek ziyaretler, toplantılar yapabilir. Kanaat önderleriyle mesaisini sıklaştırabilir. Son dönemde kaybolan değerlere daha fazla vurgu yapabilir.  Üslubun, nezaketin, ötekine saygının odağında bir tutuma herkesin dikkatini çekebilir. Fakat yapmıyor, yapamıyor.

Başbakan’a rağmen bunları yapıp, öne çıkabilir mi?

Onu söylüyorum, Abdullah beyin konumu başbakanın sağı, solu, arkası, önü değil. Dediğim gibi istese de rakip olamazlar artık. Çünkü iktidar farklılaştırdı. Yol arkadaşı olmak için ideoloji yetmiyor, ikisinin dindar olması ortak payda değil artık. Dindar olmak Cemaat ile Ak Parti arasında nasıl ortak payda değilse, başbakan ile Gül arasında da ortak payda değil.

Oy veren herkesin Tayyip Erdoğan’ı bütünüyle benimsediğini söyleyemeyiz. Tayyip Erdoğan’a oy verdiği halde gidişattan, tarzdan, üsluptan, meselelere yaklaşımdan rahatsız olan milyonlar vardır. Gül, Erdoğan’dan bağımsız olarak bu milyonlar için de umut olabilir. Hatta alacağı esaslı tutumla Erdoğan için de caydırıcı bir güç haline gelebilir.

Tayyip Erdoğan ile taraftarlarının arasındaki ilişki bir mazoşist bir ilişki değil mi? Kocasından dayak yiyen kadının ‘Beni sevdiği için dövüyor’ demesi gibi bir şey.

Bu dediğiniz tam da benim dediğim gecekondu kültürüne has bir şey. Erdoğan’ın sırtını oraya yaslaması sanırım bu duygunun geçerliliğinin sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor.

Bir de toplumun önemli bir kısmı Erdoğan’ın bizim yadırgadığımız tutum ve sözlerini ‘sahicilik’ olarak algılıyor. Halbuki sahicilik dediğimiz şey o kadar da matah bir şey değil. İnsan saygı duymadığı kimseler karşısında hesapsız, kontrolsüz, olduğu gibi hareket eder. Sahici olmak kendi kişiliğinizdeki kabalıkları ortaya çıkarıyorsa bu iyi bir şey mi?

Diğer taraftan toplum yıllarca kendisi gibi olan ama ona tepeden bakan iktidarların altında yaşadı. Şimdi kendileri gibi konuşan, onlar gibi kızan, onlar gibi hakaret eden, onlar gibi aşağılayan, onlar gibi refleksler ortaya koyan biri var. Üstelik bu kişi onlara tepeden de bakmıyor. Şimdi bir adam gelmiş, ‘Ben sizdenim’diyor. İşin ilginç yanı tam da onlar gibi hareket ediyor. Bence sorun tam da burada başlıyor. Çünkü liderliğin yön vermek, istikamet belirlemek, toplumu bir tık yukarı çekmek gibi bir misyonu da var. Fakat bizimkisi tam da bizim gibi. Beni nereye taşıyabilir ki?

Ben, benden daha kaliteli, daha kültürlü, daha nazik, daha anlayışlı biri tarafından yönetilmek istiyorum. Tayyip Erdoğan göstereceği liderlikle toplumu yukarı çekeceğine, kendisi toplumun seviyesine iniyor. Ve bunu iyi bir şeymiş gibi pazarlıyor. Sadece kişisel olarak değil kurumsal olarak da her şeyi buna göre kurguluyor. Toplumun düzeyine inmeyi politika olarak belirlemiş.

Mesela yıllar önce reyting sistemini değiştirdiler. Normalde medyanın, yayınlarıyla topluma değer katması gerek. Komedi bile yayınlıyorsa yüksek zeka ürünü olması gerekiyor ki hepimizin standardı yükselsin. Fakat bunlar tersini yaptılar. Baktılar ki A-B grubu bizim yaptıklarımızı izlemiyor. Yönettikleri programların kalitesini yükselteceklerine reyting ölçmede kullanılan denekleri değiştirdiler. Ağırlığı C grubuna verdiler. Şimdi hepimiz Recep İvedik düzeyindeki dizilere, yarışmalara, tartışma programlarına mahkumuz. O yüzden tartışma programları medyanın Recep İvedikleriyle dolup taşıyor. Ciddi insanların konuştuğu ciddi programlar reyting alamıyor. AK Parti’nin Cemaat ile beraber bu ülkeye yaptığı en büyük kötülüklerin başında bence bu ayarlama geliyor.

Bu kavga yaşanırken, çözüm süreci diye bir süreç yürüyor. Bir yandan da Kürtlerin de bu kavgaya katılması isteniyor.

Kürtleri ‘bir şey yapması için’ çağıranların sorunlu olduğunu düşünüyorum. Niye Kürtler? Türkiye’nin sorunu sadece Kürtlerin sorunu değil ki.

Türkiye’de bir özgürlük sorunu varsa bu durum Türkleri de ilgilendirmiyor mu?  Aleviler daha mı özgür? Kürtlere “Sizin sokağa inmeniz lazım” diyenlerin başka bir hesabı var. Çözüm süreciyle alakalı iki taraf da samimi değil. Başından beri söylüyorum: Kalıcı bir barış için yüksek bir kültüre ihtiyaç var. Taraflarda ne yazık ki bu kültür yok. Bütün bunların olmadığı yerden çıkacak barış kimin işine yarar doğrusu merak ediyorum.Dürüstlüğün gidişatta belirleyici olduğunu düşünürüm. PKK’nın ne yaptığından, Tayyip Erdoğan’ın ne dediğinden, Abdullah Öcalan’ın nasıl tutum aldığından çok ne kadar dürüst davrandıklarına bakıyorum.

İki taraf da birbirine güvenmiyor demek daha doğru değil mi?

Ama güvenin olmadığı yerde barış nasıl olacak o zaman? Yine de geldiğimiz nokta tabii ki olumlu. Savaş yok, bu saatten sona PKK’nın yeniden silaha sarılması bence intihar olur. Çünkü artık teknolojinin verdiği imkanlar var, toplumun dikkatini çekmek daha kolay. Dijital imkanlar silahtan daha etkili. Bunu Gezi’de gördük, insanlar sokağa dökülerek çok kuvvetli bir iktidara geri adım attırdılar. Evet ikisi de birbirine güvenmiyor. İşin ilginç yanı ben ikisine de güvenmiyorum.

 

Akiller toplantısında ‘federasyon olasılığı da tartışılmalı’ dendi

0

Servan Altıkanat 23.10.2014

RADİKAL

Yıllar önce ‘Doğu Raporu’nu yazmış, Kürt meselesi üzerine kitapları olan, çeşitli çalışmalarda bulunmuş bir bilim insanı ve gözlemci olarak Türkiye ‘yi, Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesi konusunda, hangi aşamada görüyorsunuz?
‘Kürt sorunu’ dediğimiz anda, bir kere mantıksal açıdan sorunlu bir alana giriyoruz. Kendimizi, bizim yarattığımız bir hapishaneye mahkûm ediyoruz. Hiç bir şey kendi başına sorun değildir. Bir olgudur, bir veridir, bir gerçektir. Bu veri, olgu veya gerçek, sorun haline gelmişse; bir ”onu anlamakta”, iki, onu yönetmekte zafiyet göstermişiz demektir. Bir olgu böyle sorunlaşır…

Eğer biz ”Kürt sorunu” diyorsak, onu anlamayı, yönetmeyi ve bir ülke gerçeği olarak onunla nasıl baş edeceğimizi bilememişiz demektir.

Bakın; bu kadar yıl, ”NATO’nun ikinci büyük ordusu” dediğimiz silahlı kuvvetlerimiz, savaştaydı. Onun üzerine polis teşkilatını ve korucuları ekleyin, yüzbinlerle ifade edilen büyük bir kolluk gücü 30 yıl, “sorunu” gidermek için seferber edildi. Bu güç ülkenin sınırları içinde tüketici bir savaş sürdürdü.

Hiç kimse de çıkıp, “Kardeşim bu kadar insani ve maddi kayıp veriyoruz; ülkenin kendine güveni morali ve itibarı zedeleniyor, neden” diye sormadı… Belli ki ülkemizi ‘hain’ler, ‘düşman’lar ve ‘iyi ve sadık vatandaşlar’ diye ikiye bölmüşüz. Yabancı parmağından sıkça söz etsek de belli ki bu bir iç sorun; yani bir kötü yönetim sorunu.

Artık şiddete daha büyük şiddetle gitmenin, güvenlik yöntemlerine abanmanın, hiç bir sonuç getirmediğini, bunun toplumumuzun bir kesimini daha da yabancılaştırdığını, belki de kopmaya doğru götürdüğünü görüyoruz. En azından önemli bir bölümümüz görüyor. Bu yüzden, “Kürt sorunu”na başka biçimde yaklaşmak ve denkleme çözüm için şiddetten başka araçlar sokmaya karar verdik.

Ama kolay giderilemeyecek duygusal engeller, hatta bataklıklar var: İçeride bir düşman yarattık. O kadar yıl, halkımızın bir bölümünün düşman olduğuna ilişkin insanları eğittik, şartlandırdık, ona uygun bir hukuk yarattık. İşte, ”olağanüstü hal hukuku” bu demek! Olağan biçimde yönetemediğin bir bölgeye, evrensel hukuk ilkeleri dışında bir hukuk getirmek demektir.

Geldiğimiz noktada ise, bütün bunlardan vazgeçildi; hani filmlerde olur ya: Kavganın en ölümcül anında yaşlı bilge bir kadın belirir ve ”Öldürme onu, o senin kardeşin” der… O andan itibaren her şey başkalaşır. Ama duyguların geriye sarması, değişmesi zor ve zaman alır.

Yeni gerçekleri sindirmek kolay değildir çok kişi için. Bu kadar nefret, kayıp, şiddet yaşanmıştır. Bu yüzden sorun, psikolojik ve siyasi boyutta sürüyor ve bu, ülkeyi geriyor; kutuplaşma ve var olan duygusal fay hatları hala çalışıyor.

Siz ‘demokrasisiz barış olmaz’ diyenlerden misiniz?
Gayet tabii; demokrasi ‘barış’ demek zaten. Niçin barış demek? Demokrasi, birlikte, çatışmadan, herkesin aklı, mesaisi ve duygularıyla ortak bir yaşam kurmanın ve bir gelecek oluşturmanın adıdır. Bu anlamda bir barış projesidir demokrasi.

Daha çok siyasal iktidara yakınlığı ile bilinen yazar, çizerlerden ‘Demokrasisiz de barış olur… Önce bir barış yapalım da, demokrasiyi sonra kurarız’ mealinde görüşler de duyduk ama…
Mümkün değil… Bir kere onların anladığı barış değil. Onların anladığı, iki çatışan, sürtüşen silahlı güç arasında, artık ‘silah kullanmama’ anlaşmasıdır. Bu anlaşma ‘barış’ demek değildir, barışın ön şartıdır sadece. Barış, birlikte yaşamanın, ilkeleri, kuralları, yöntem ve kurumları üzerinde uzlaşma ve onlar üzerinden ortak bir yaşam inşa etme ve bunu sürdürme halidir.

Pazar günü Dolmabahçe toplantısında Başbakan da benim bu söylediğime yakın şeyler söyledi. “Vicdanla uyuşmayan bir akıl, barış yaratamaz” dedi. Sonra, barış ortamının ‘eşit vatandaşlık üzerinden oluşturulması’ gereğini dile getirdi. Bu siyasi felsefede mutabıkız ve olması gereken de budur zaten. Sorun bunların olmamasından kaynaklanıyordu.

Bugünün Türkiye’si, sizin bundan yaklaşık 20 yıl evvel gördüğünüz-yazdığınız şeylerin hangilerini yerine getirebildi? Neler değişti dünden bugüne dek?
Bir kere şu değişti: Doğu sorunu, Kürt sorunu oldu. O günün konjonktüründe ‘doğu’ diyebiliyorduk; bugün ‘Kürt’ diyebiliyoruz. O günlerde ‘Kürt’ dediğin anda yazdıkların yasaklanacaktı, çünkü resmen Kürt yoktu. Var olup da yok dediğin anda, zaten bir topluluk sorun olur; ona ilişkin her şey de sorunun parçası… Fakat günümüzde bu şizofrenik bakış açısı sona erdi. Artık Kürtler var ve hatta ‘galiba haksızlığa uğradılar’ inancı yaygınlaştı, ‘onlara duyarsız davranıldığı için de isyan ettiler’ noktasına kadar geldik. Bundan sonraki adım, yurttaşlık tanımına Türk kimliğinin yanına ülkedeki diğer topluluk kimliklerini eklemek; bunu yapmak çok anlamlı olmadığından, tüm kimlikleri bir üst kimlik altında toplamak… Bu da ülke kimliğini yurttaş ve millet kimliği olarak öne çıkarmakla mümkün: Türkiyelilik. Bu çözümü 20 yıl önce teklif ederken hareket noktam neydi biliyor musunuz?

Neydi?
Amerika’da, doktora programına başladığımda, bölüm başkanı hepimizi evinde yaptığı bir davette bir araya getirdi ve bizlere nereden geldiğimizi sordu. Herkes kendini tanıttı. Bir öğrenci, “Ben Berç Berberoğlu, Türkiye’den bir Ermeni’yim” dedi. Bir vatandaşımla gurbette birlikte okuyacaktım! Çok sevindim, ama kimlik tanıtımı bana o kadar yadırgatıcı geldi ki… Bu konuyu sonradan çok düşündüm.

Hücrelerimize işlemiş bir “Türkiye Türklerindir” inancı var. Türkiye vatandaşları “Türk’tür” diye anayasal bir hüküm var. Bunların etkisinde o kadar kalmışız ki Türkiyeli bir Ermeni, Rum veya Kürt olunabileceğini, hatta Türk olunabileceğini bir türlü düşünemiyoruz.

Berç’in ‘Türkiye’den bir Ermeni’ olarak kimlik beyanı, kafama hem Türkiyeli (TC vatandaşı), hem de Ermeni olunabileceğini; hiçbir vatandaşın etnik-kültürel kimliğinden vazgeçilmeyebileceğini dank ettirdi. O zamandan beri bu gerçeğin teoriden gerçek hayata taşınmasına kafa yordum. Artık bu konu da ülkemizde tartışılabiliyor. Kavga gürültü, kan, çatışma olmadıkça, federasyon olasılığının da tartışılması gereği pazar günü Dolmabahçe’de dile getirildi.

Bir başka değişiklik de PKK konusunda oldu: PKK neydi? Hain idi, yabancıların Türkiye’deki ajanı idi, bölücü idi, lideri de bebek katili… Artık silah bırakırsa, PKK’nın siyasi bir aktör olacağı kabul edilmesi aşamasına geldik. Artık örgütün lideri hapiste olsa da o, Türkiye cumhuriyet tarihinin en büyük barış projesinin tarafı. Bundan daha büyük bir değişiklik olabilir mi?

Pazar günü Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde gerçekleşen sizin de iştirak ettiğiniz toplantıda neler konuşuldu?
En önce, bugün devreye sokulmuş olan ve barışma niyetini yansıtan çabanın bir süreç olmadığını, ‘süreçleşemediğini’ söyledik. Süreç, tarafları belli, statüleri eşit (biri sürekli mahkûm ve terörist olarak adlandırmamalı), müzakere yöntemi açık bir şey demek. Müzakerede geçilecek aşamaların ne olduğu, bu aşamalarda neyin tartışılacağı, her aşamanın sonunda ne beklendiği bilinmeli. Belli ki barış köklü reformlar gerektiriyor. Hukuk, siyaset, idare hatta eğitim sisteminde ne gibi değişikler olacak bilinmeli. Özetle barış görüşmeleri bir barış belgesi ile sonlandığında Anayasa dahil ortaya nasıl bir Türkiye çıkacak? Bu konuda netlik yok. Bu netlik olmadığı içinde, buna ‘süreç’ diyemiyoruz. Niyet var, süreç yok.

Bu belirsizlik, kuşkuları ve güvensizliği besliyor. Rivayetin önü açılıyor. Bu da süreci saptıracak duygu bataklıklarına hatta 7-8 Ekim olayları gibi sokakta patlayan öfke birikimlerine neden oluyor.

Bakın gazetelerde yer aldı: İmralı’ya yol haritası gönderildi… Yahu ‘yol haritası’ dediğin, üç beş kişinin hazırlayıp, ‘terörist’ dediğin hapiste yatan adama gönderilen şey olamaz. Bu yol, bir ülkenin geleceğe uzanan köklü değişiminin rotasıdır. O yolu kat edecek olan da toplumun kendisidir.

Toplumun ne olduğundan, nereye gideceğinden haberi olmadığı bir şeye ‘yol haritası’ denir mi? Kısaca böyle kopukluklar, boşluklar var mantıkta da yöntemde de…

Belirsizliği besleyen bir husus da şu: Taraflar birbirlerinden ne bekliyorlar? Üç aşağı beş yukarı, PKK ne istediğini söyledi. Hükümet bunun ne kadarına razı olacak bilmiyoruz. Ayrıca, Kürtlerin sadece ve sadece PKK tarafından temsil edilmesi de bir sorun. Niye muhatap sadece PKK? Eğer bu bir demokratikleşme, haklar ve özgürlükler konusu ise, niye PKK ile müzakere edilecek ki?

Temsil sorunu var diyorsunuz…
Sadece temsil değil, yaklaşım sorunu da var. Ben bu durumu Dolmabahçe’de ‘Neden mesela doğrudan doğruya toplumu muhatap almıyorsunuz’ diye sorarak dile getirdim.

Katılımcılardan birisi, Alevi sorununa dikkat çekti. Dedi ki, “Toplumsal barış kurmak için Alevileri kazanmak çok daha kolay… Silaha davranmıyorlar, saldırgan bir dil kullanmıyorlar. Niye Alevilerin önemsediği birkaç temel hak talebi hala karşılanmıyor?” Ve “emin olun” dedi, “Alevi sorununu ıskalayarak barış gerçekleşmez. Barış sadece hükümetle, Kürtler arasında (hele de Kürtleri temsilen sadece PKK ile) olmaz. Bu, vatandaşlar arasındaki büyük barışmanın parçasıdır.” Sonra ekledi: “Kürt sorunu biter, Türkiye’de fay hatlarının kırılmasını bekleyen veya zorlayan başka ülkeler, Alevi sorununu kışkırtmaya başlarlar. Neden bu konuda ayak diretiyorsunuz?”

‘Ya peki Uludere? Aradan 1000’i aşkın gün geçti…Uludere aydınlatılmadan, kalıcı bir barış gerçekleşebilir mi?
Uludere’nin üç anlamı var:

1- Kürtlerin hala potansiyel suçlu olarak görülmesi ve kuşkulu davranışlarının kolayca cezalandırılabileceği gerçeği… Halk arasında bile ‘Madem ki kaçakçı bunlar, çeksinler cezalarını’’ diyen pek çok kişi oldu.
2- Orduyu sivil otoriteye bağlayan ve kurumsal özerkliğine son veren hükümet, yanlış değerlendirme ve uygulama sonucu doğan bu felaket neticesinde orduyu (Genelkurmayı) cezalandırırsa, onu kaybedebileceğini hissetmiş olabilir. Gururu ve meslek itibarı kırılmış TSK, hükümetten iyice uzaklaşıp kendi içine kapanabilir diye düşünülmüş olabilir.
3- Gelen istihbarat, bir PKK komutanının kaçakçılarla Türkiye’ye gireceği doğrultusundaydı. Bu bilginin kaynağının ülkeyi ve Kürtlerle ilişkisini zora sokmak isteyen dış/bölgesel bir güç olabileceği ihtimali düşünülmeden kolay bir zafer hayali kuruldu sanırım. Olayın cezasız kalması ve üstünün örtülmesi tüm bunların tartışılmasını önlemek için bir tedbir olabilir.

Özetle hükümet, “söz dinler hale” getirdiği silahlı kuvvetlerin daha fazla yabancılaşmasını ve siyasete karşı tepkisel bir duyarsızlığa yönelmesini istememiş görünüyor.

Akiller toplantısında ‘federasyon olasılığı da tartışılmalı’ dendi

0

Servan Altıkanat 23.10.2014

RADİKAL

Yıllar önce ‘Doğu Raporu’nu yazmış, Kürt meselesi üzerine kitapları olan, çeşitli çalışmalarda bulunmuş bir bilim insanı ve gözlemci olarak Türkiye ‘yi, Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesi konusunda, hangi aşamada görüyorsunuz?
‘Kürt sorunu’ dediğimiz anda, bir kere mantıksal açıdan sorunlu bir alana giriyoruz. Kendimizi, bizim yarattığımız bir hapishaneye mahkûm ediyoruz. Hiç bir şey kendi başına sorun değildir. Bir olgudur, bir veridir, bir gerçektir. Bu veri, olgu veya gerçek, sorun haline gelmişse; bir ”onu anlamakta”, iki, onu yönetmekte zafiyet göstermişiz demektir. Bir olgu böyle sorunlaşır…

Eğer biz ”Kürt sorunu” diyorsak, onu anlamayı, yönetmeyi ve bir ülke gerçeği olarak onunla nasıl baş edeceğimizi bilememişiz demektir.

Bakın; bu kadar yıl, ”NATO’nun ikinci büyük ordusu” dediğimiz silahlı kuvvetlerimiz, savaştaydı. Onun üzerine polis teşkilatını ve korucuları ekleyin, yüzbinlerle ifade edilen büyük bir kolluk gücü 30 yıl, “sorunu” gidermek için seferber edildi. Bu güç ülkenin sınırları içinde tüketici bir savaş sürdürdü.

Hiç kimse de çıkıp, “Kardeşim bu kadar insani ve maddi kayıp veriyoruz; ülkenin kendine güveni morali ve itibarı zedeleniyor, neden” diye sormadı… Belli ki ülkemizi ‘hain’ler, ‘düşman’lar ve ‘iyi ve sadık vatandaşlar’ diye ikiye bölmüşüz. Yabancı parmağından sıkça söz etsek de belli ki bu bir iç sorun; yani bir kötü yönetim sorunu.

Artık şiddete daha büyük şiddetle gitmenin, güvenlik yöntemlerine abanmanın, hiç bir sonuç getirmediğini, bunun toplumumuzun bir kesimini daha da yabancılaştırdığını, belki de kopmaya doğru götürdüğünü görüyoruz. En azından önemli bir bölümümüz görüyor. Bu yüzden, “Kürt sorunu”na başka biçimde yaklaşmak ve denkleme çözüm için şiddetten başka araçlar sokmaya karar verdik.

Ama kolay giderilemeyecek duygusal engeller, hatta bataklıklar var: İçeride bir düşman yarattık. O kadar yıl, halkımızın bir bölümünün düşman olduğuna ilişkin insanları eğittik, şartlandırdık, ona uygun bir hukuk yarattık. İşte, ”olağanüstü hal hukuku” bu demek! Olağan biçimde yönetemediğin bir bölgeye, evrensel hukuk ilkeleri dışında bir hukuk getirmek demektir.

Geldiğimiz noktada ise, bütün bunlardan vazgeçildi; hani filmlerde olur ya: Kavganın en ölümcül anında yaşlı bilge bir kadın belirir ve ”Öldürme onu, o senin kardeşin” der… O andan itibaren her şey başkalaşır. Ama duyguların geriye sarması, değişmesi zor ve zaman alır.

Yeni gerçekleri sindirmek kolay değildir çok kişi için. Bu kadar nefret, kayıp, şiddet yaşanmıştır. Bu yüzden sorun, psikolojik ve siyasi boyutta sürüyor ve bu, ülkeyi geriyor; kutuplaşma ve var olan duygusal fay hatları hala çalışıyor.

Siz ‘demokrasisiz barış olmaz’ diyenlerden misiniz?
Gayet tabii; demokrasi ‘barış’ demek zaten. Niçin barış demek? Demokrasi, birlikte, çatışmadan, herkesin aklı, mesaisi ve duygularıyla ortak bir yaşam kurmanın ve bir gelecek oluşturmanın adıdır. Bu anlamda bir barış projesidir demokrasi.

Daha çok siyasal iktidara yakınlığı ile bilinen yazar, çizerlerden ‘Demokrasisiz de barış olur… Önce bir barış yapalım da, demokrasiyi sonra kurarız’ mealinde görüşler de duyduk ama…
Mümkün değil… Bir kere onların anladığı barış değil. Onların anladığı, iki çatışan, sürtüşen silahlı güç arasında, artık ‘silah kullanmama’ anlaşmasıdır. Bu anlaşma ‘barış’ demek değildir, barışın ön şartıdır sadece. Barış, birlikte yaşamanın, ilkeleri, kuralları, yöntem ve kurumları üzerinde uzlaşma ve onlar üzerinden ortak bir yaşam inşa etme ve bunu sürdürme halidir.

Pazar günü Dolmabahçe toplantısında Başbakan da benim bu söylediğime yakın şeyler söyledi. “Vicdanla uyuşmayan bir akıl, barış yaratamaz” dedi. Sonra, barış ortamının ‘eşit vatandaşlık üzerinden oluşturulması’ gereğini dile getirdi. Bu siyasi felsefede mutabıkız ve olması gereken de budur zaten. Sorun bunların olmamasından kaynaklanıyordu.

Bugünün Türkiye’si, sizin bundan yaklaşık 20 yıl evvel gördüğünüz-yazdığınız şeylerin hangilerini yerine getirebildi? Neler değişti dünden bugüne dek?
Bir kere şu değişti: Doğu sorunu, Kürt sorunu oldu. O günün konjonktüründe ‘doğu’ diyebiliyorduk; bugün ‘Kürt’ diyebiliyoruz. O günlerde ‘Kürt’ dediğin anda yazdıkların yasaklanacaktı, çünkü resmen Kürt yoktu. Var olup da yok dediğin anda, zaten bir topluluk sorun olur; ona ilişkin her şey de sorunun parçası… Fakat günümüzde bu şizofrenik bakış açısı sona erdi. Artık Kürtler var ve hatta ‘galiba haksızlığa uğradılar’ inancı yaygınlaştı, ‘onlara duyarsız davranıldığı için de isyan ettiler’ noktasına kadar geldik. Bundan sonraki adım, yurttaşlık tanımına Türk kimliğinin yanına ülkedeki diğer topluluk kimliklerini eklemek; bunu yapmak çok anlamlı olmadığından, tüm kimlikleri bir üst kimlik altında toplamak… Bu da ülke kimliğini yurttaş ve millet kimliği olarak öne çıkarmakla mümkün: Türkiyelilik. Bu çözümü 20 yıl önce teklif ederken hareket noktam neydi biliyor musunuz?

Neydi?
Amerika’da, doktora programına başladığımda, bölüm başkanı hepimizi evinde yaptığı bir davette bir araya getirdi ve bizlere nereden geldiğimizi sordu. Herkes kendini tanıttı. Bir öğrenci, “Ben Berç Berberoğlu, Türkiye’den bir Ermeni’yim” dedi. Bir vatandaşımla gurbette birlikte okuyacaktım! Çok sevindim, ama kimlik tanıtımı bana o kadar yadırgatıcı geldi ki… Bu konuyu sonradan çok düşündüm.

Hücrelerimize işlemiş bir “Türkiye Türklerindir” inancı var. Türkiye vatandaşları “Türk’tür” diye anayasal bir hüküm var. Bunların etkisinde o kadar kalmışız ki Türkiyeli bir Ermeni, Rum veya Kürt olunabileceğini, hatta Türk olunabileceğini bir türlü düşünemiyoruz.

Berç’in ‘Türkiye’den bir Ermeni’ olarak kimlik beyanı, kafama hem Türkiyeli (TC vatandaşı), hem de Ermeni olunabileceğini; hiçbir vatandaşın etnik-kültürel kimliğinden vazgeçilmeyebileceğini dank ettirdi. O zamandan beri bu gerçeğin teoriden gerçek hayata taşınmasına kafa yordum. Artık bu konu da ülkemizde tartışılabiliyor. Kavga gürültü, kan, çatışma olmadıkça, federasyon olasılığının da tartışılması gereği pazar günü Dolmabahçe’de dile getirildi.

Bir başka değişiklik de PKK konusunda oldu: PKK neydi? Hain idi, yabancıların Türkiye’deki ajanı idi, bölücü idi, lideri de bebek katili… Artık silah bırakırsa, PKK’nın siyasi bir aktör olacağı kabul edilmesi aşamasına geldik. Artık örgütün lideri hapiste olsa da o, Türkiye cumhuriyet tarihinin en büyük barış projesinin tarafı. Bundan daha büyük bir değişiklik olabilir mi?

Pazar günü Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde gerçekleşen sizin de iştirak ettiğiniz toplantıda neler konuşuldu?
En önce, bugün devreye sokulmuş olan ve barışma niyetini yansıtan çabanın bir süreç olmadığını, ‘süreçleşemediğini’ söyledik. Süreç, tarafları belli, statüleri eşit (biri sürekli mahkûm ve terörist olarak adlandırmamalı), müzakere yöntemi açık bir şey demek. Müzakerede geçilecek aşamaların ne olduğu, bu aşamalarda neyin tartışılacağı, her aşamanın sonunda ne beklendiği bilinmeli. Belli ki barış köklü reformlar gerektiriyor. Hukuk, siyaset, idare hatta eğitim sisteminde ne gibi değişikler olacak bilinmeli. Özetle barış görüşmeleri bir barış belgesi ile sonlandığında Anayasa dahil ortaya nasıl bir Türkiye çıkacak? Bu konuda netlik yok. Bu netlik olmadığı içinde, buna ‘süreç’ diyemiyoruz. Niyet var, süreç yok.

Bu belirsizlik, kuşkuları ve güvensizliği besliyor. Rivayetin önü açılıyor. Bu da süreci saptıracak duygu bataklıklarına hatta 7-8 Ekim olayları gibi sokakta patlayan öfke birikimlerine neden oluyor.

Bakın gazetelerde yer aldı: İmralı’ya yol haritası gönderildi… Yahu ‘yol haritası’ dediğin, üç beş kişinin hazırlayıp, ‘terörist’ dediğin hapiste yatan adama gönderilen şey olamaz. Bu yol, bir ülkenin geleceğe uzanan köklü değişiminin rotasıdır. O yolu kat edecek olan da toplumun kendisidir.

Toplumun ne olduğundan, nereye gideceğinden haberi olmadığı bir şeye ‘yol haritası’ denir mi? Kısaca böyle kopukluklar, boşluklar var mantıkta da yöntemde de…

Belirsizliği besleyen bir husus da şu: Taraflar birbirlerinden ne bekliyorlar? Üç aşağı beş yukarı, PKK ne istediğini söyledi. Hükümet bunun ne kadarına razı olacak bilmiyoruz. Ayrıca, Kürtlerin sadece ve sadece PKK tarafından temsil edilmesi de bir sorun. Niye muhatap sadece PKK? Eğer bu bir demokratikleşme, haklar ve özgürlükler konusu ise, niye PKK ile müzakere edilecek ki?

Temsil sorunu var diyorsunuz…
Sadece temsil değil, yaklaşım sorunu da var. Ben bu durumu Dolmabahçe’de ‘Neden mesela doğrudan doğruya toplumu muhatap almıyorsunuz’ diye sorarak dile getirdim.

Katılımcılardan birisi, Alevi sorununa dikkat çekti. Dedi ki, “Toplumsal barış kurmak için Alevileri kazanmak çok daha kolay… Silaha davranmıyorlar, saldırgan bir dil kullanmıyorlar. Niye Alevilerin önemsediği birkaç temel hak talebi hala karşılanmıyor?” Ve “emin olun” dedi, “Alevi sorununu ıskalayarak barış gerçekleşmez. Barış sadece hükümetle, Kürtler arasında (hele de Kürtleri temsilen sadece PKK ile) olmaz. Bu, vatandaşlar arasındaki büyük barışmanın parçasıdır.” Sonra ekledi: “Kürt sorunu biter, Türkiye’de fay hatlarının kırılmasını bekleyen veya zorlayan başka ülkeler, Alevi sorununu kışkırtmaya başlarlar. Neden bu konuda ayak diretiyorsunuz?”

‘Ya peki Uludere? Aradan 1000’i aşkın gün geçti…Uludere aydınlatılmadan, kalıcı bir barış gerçekleşebilir mi?
Uludere’nin üç anlamı var:

1- Kürtlerin hala potansiyel suçlu olarak görülmesi ve kuşkulu davranışlarının kolayca cezalandırılabileceği gerçeği… Halk arasında bile ‘Madem ki kaçakçı bunlar, çeksinler cezalarını’’ diyen pek çok kişi oldu.
2- Orduyu sivil otoriteye bağlayan ve kurumsal özerkliğine son veren hükümet, yanlış değerlendirme ve uygulama sonucu doğan bu felaket neticesinde orduyu (Genelkurmayı) cezalandırırsa, onu kaybedebileceğini hissetmiş olabilir. Gururu ve meslek itibarı kırılmış TSK, hükümetten iyice uzaklaşıp kendi içine kapanabilir diye düşünülmüş olabilir.
3- Gelen istihbarat, bir PKK komutanının kaçakçılarla Türkiye’ye gireceği doğrultusundaydı. Bu bilginin kaynağının ülkeyi ve Kürtlerle ilişkisini zora sokmak isteyen dış/bölgesel bir güç olabileceği ihtimali düşünülmeden kolay bir zafer hayali kuruldu sanırım. Olayın cezasız kalması ve üstünün örtülmesi tüm bunların tartışılmasını önlemek için bir tedbir olabilir.

Özetle hükümet, “söz dinler hale” getirdiği silahlı kuvvetlerin daha fazla yabancılaşmasını ve siyasete karşı tepkisel bir duyarsızlığa yönelmesini istememiş görünüyor.

Şarkılarım Hâlâ Geçerli

Ceren Özdemir 

VİRAL MECMUA

Bora Ayanoğlu deyince aklıma çocukluğumdan bir sahne gelir hemen. 80’li yılların sonunda bir yaz gecesi, balkondayız Bora Abi elinde gitar Fabrika Kızı’nı çalıp söylüyor.  Şanslı bir çocuktum, ailem sanatçıydı ve sanatçı dostları vardı, Bora Ayanoğlu da bunlardan biriydi. Güller ve Dudaklar, Fabrika Kızı, O Yaz şarkılarının hepimizin hayatında özel yerleri var. Bora Ayanoğlu tüm bilinen şarkılarını, bazı film müziklerini ve iki yeni şarkıyı We Play-We Pop etiketiyle çıkan “Söz ve Müzik” albümünde toparladı. Albümden başladık, şehir tiyatrolarından, sinemadan geçerek sözü yine müzikle tamamladık. Keyifli okumalar dileriz.

Albüm fikri nasıl çıktı?

Bora Ayanoğlu: 1998-99 sezonunda ikinci kere Şehir Tiyatrosuna girmiştim, bu sefer oyuncu olarak değil de baş müzik direktörü olarak. Tiyatro müzikleri üretiyordum sürekli. Bu sırada eve bir home-studio kurdum. Zamanla oğlum dedi ki, “baba kendi müziklerini de hazırlamaya başla, eski şarkıları soranlar oluyor.” Emekli olana kadar ben o şarkıların üzerinde çalıştım. Böyle böyle bir repertuar oluştu. 2012 senesinde emekli olduktan sonra Zeynep (Göktürk) ile karşılaştık, onu zaten Odeon zamanlarından tanıyordum. Zeynep, bu albümü hayata geçirmeyi önerdi ve bu fikri We Play’e sundu. Haluk Polat müzisyen, ortağı Barış müzisyen… Onun için onlarla diyalog kurmam çok daha kolay oldu. Böylece biz We Play ile anlaştık. Her şeyi çok güzel ve tadında yaptık. Ben onlara şunu söyledim; “Ben evin içinde çalan sakin bir orkestra istiyorum” dedim ve her şeyin başında durdum. Fotoğraflar çekildi, albüm için bir sürü kapak yapıldı, tam aklımdaki gibi olana kadar yeniden yaptırdım. Zeynep bu süreci hep sabırla yürüttü. Bu albüm Zeynep’in sayesinde oldu diyebilirim.

Peki niye bu kadar ara verdiniz?

B.A:Nino Varon’la bir albüm yapmıştık. Nino sanatçı bir adam basınla falan pek işi olmaz. O albüm pek duyulmadı. En son 1994 ya da 95 yılında bir albüm yaptım, o plâk şirketi de tanıtımını yapmadı. Klipi yapmayı ve yayınlatılmasını filan benden beklediler. O da öyle kadük oldu. O dönemde müzik karakter değiştirmeye başladı, arabesk hakim oldu piyasaya. Ben de o dönem hep film müziği yaptım. Cahit Berkay’la ikimiz vardık bu işi yapan. Sonra tiyatroya döndüm. Bir kaç tane dizi müziği yaptım, dizi çekimleri çok hızlanınca oranın hızına yetişmek mümkün olmadı. Bu sırada tiyatro ve sinemada oyunculuk da devam etti tabii. Bir kaç tane dizide oynadım ama dediğim gibi çalışma koşulları çok zorlaştı…

Film projesi var mı bu aralar?

B.A:Fabrika Kızı’nı film yapmayı düşünüyoruz.

Şarkılarınızın efsane oluşunu neye bağlıyorsunuz ?

B.A:O dönemde kimselerin yapmaya cesaret edemediği sosyal içerikli şarkıları ilk yapan kişi olmama bağlıyorum.  Demek ki bu ülkede değişen bir şey olmuyor ki bu şarkılar hâlâ geçerli. Kadına şiddet konusu özellikle. Bunların hepsi kadınları uyarma adına yaptığım şarkılardı. Samsun’daki bir tütün fabrikasında çalışan kadın işçiler tuvalet kağıdı rulosunu imzalayıp yollamıştı bana Fabrika Kızı çıktığı dönem. Yüzlerce imza, rulo halinde, düşün yani… Herkes lay lay lom peşinde koşarken ben kadının özgürlüğünü, güvenliğini savunan ve kadına yönelik şiddete karşı çıkan şarkılar yazdım. Bir de naif şarkılardır bunlar, insanların kalbine hitap eder. Para kazanmak gailesiyle değil, insanlığa bir mesaj bırakmak için yazdığım şarkılardır. Bizim milletimizde kendini ifade edememe zorluğu var, bundan dolayı kadın cinayetleri oluyor. Ben şöyle düşünüyorum keşfedilmeyen şarkılar her zaman yenidir. Kalbine dokunuyorsa o şarkı, o şarkı yenidir…

Stüdyo aşaması nasıl geçti?

B.A:Çok şenlikli! Gitarları Barış Bahçeci çaldı. Grup Badem geldi alt yapıları çaldı. 4 Vokal geldi back vokalleri yaptılar. Orkestra ile birbirimizi çok sevdik, çocuklar bayıla bayıla çalıştı. Ben sadece ruhunu tarif ettim, yeterli oldu. Zaten onlar da o ruhu özlemişler ki… Barış’ın çok katkısı oldu, çalmaktan kolu tutuldu çocuğun valla! Şarkı okumalarında kendimi Haluk Polat’a emanet ettim. Ben uzun zamandır şarkı söylemiyorum çünkü. Her gün bir şarkı kaydederiz sanırken daha hızlı hallettik. Sonra arada ben rahatsızlandım ardından Soma Faciası oldu. Ramazandı, seçimlerdi derken albüm Eylül’de çıktı. Ben işimi severek yaptım, arkadaşlar severek yaptılar… Albüm çıkalı çok az oldu ikinci baskı yapılıyor. Dinleyici de çok sahiplendi albümü…

Solistliği mi tercih ediyorsunuz besteciliğimi? Hangisi sizi heyecanlandırıyor?

B.A:Ben hayatımda hep besteci olmayı önemsedim. Belki de kendimi lanse etmek pek işime gelmedi. Şarkılarımı hep ismimden önünde tuttum.  Çoğunlukla bu şarkıların bana ait olduğu da bilinmez. İnsanlara iyi şeyler sunarsan onlara iyi davranırsan insanlar seni kabul ediyor ama insanlara kötü davranırsan – ister sanatçı ister politikacı ol- o iş hiçbir zaman yerine ulaşmıyor. Hâlâ Gülbeyaz dizisi konuşuluyor mesela, çünkü iyi bir işti.

Oyunculuğu tekrar düşünüyor musunuz?

B.A:Dizi sektörünün koşulları çok çetin. İyi bir proje çıkarsa ve yorulmadan yapabileceğim bir çalışma programı olursa neden olmasın?

Yeni projelerini merakla ve heyecanla bekliyoruz Bora Abi!