Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 11

Musa Uçan yazdı – İsmail Kartal Kötüye Gidiyor

0

Musa Uçan

Kendi seyircisi önünde güzel futbolla bol gollü galibiyete hasret kalan Fenerbahçe, bu sezonun sürpriz ekibi Kasımpaşa’yı son dakikada devirerek, büyük dersler çıkarılması gereken aldatıcı bir galibiyetle haftayı kapattı.

İsmail Kartal kötüye gidiyor

Deneyimli teknik adam ve ekibi, rakipleri hiç analiz etmiyor. Bir kaç maçtır bunun emareleri vardı ancak Kasımpaşa maçında bariz biçimde görüldü.

Geriden oyun kurmaya çalışırken bazı bölümlerde 7 oyuncuyla baskı yiyen, Tadic – Jayden bağlantısını kuramayan, rakibin zayıf sağ tarafı yerine ısrarla oyunu sola yığan, tamamen İsmail Yüksek’in üzerine kalan verimsiz orta saha, Kartal ve teknik heyet için alınacak çok fazla ders barındırıyor.

Maç sonrasında da maçın iyi geçtiğini söyleyip, birbiriyle çelişen ifadeler kullanan ve dahası “rakibin gol dışında pozisyonu yok” sözlerini sarf ederek, insanlarda “acaba biz farklı bir maç mı izledik” hissini yine uyandıran Kartal, umut vermiyor.

Mert Hakan’a kimsenin borcu yok

Adanaspor ile oynanan kupa maçından bu yana Mert Hakan yükselen formu ile formayı kaptı ve bir de gol atarak galibiyette büyük rol oynadı.

Mert Hakan, son iki maçta formasının hakkını verdi ancak maç içinde bazı hareketleri ve hem Rize hem Kasımpaşa maçı sonrası açıklamaları son derece tuhaf.

Oyuncu kendisini eleştiren taraftar ve spor camiasına sürekli gönderme yapıyor ama unuttuğu şey, 4 senedir beklenen performansın çok uzağında olduğu.

Mert Hakan bildiğim kadarıyla Fenerbahçe’nin sözleşmeli oyuncusu ve iyi de bir maaşı var.

Zaten yapması gereken şeyi yaptığı için kimseye sitem etme hakkı yok. Mert Hakan kendisini, kimsenin ona hiç bir borcu olmadığına ikna edip, oyunda kalmalı.

21 günde her şey belli olacak

Avrupa Konferans Liginde Belçika lideri U.S. Gillois ile eşleşen Fenerbahçe, bunun yanı sıra çok zor lig ve Türkiye Kupası maçları oynayacak.

21 günde tam 7 maç oynayacak olan Fenerbahçe’de işler hiç yolunda gitmiyor.

İsmail Kartal, kimin ne dediği ve kendisine yakın gördüğü oyuncuların gönlünü hoş edecek kadro tercihleri yerine yeni bir şeyler üretmeye odaklanmazsa yaklaşık 20 gün sonra, hepimiz “işler neden yanlış gitti, seneye kim gitmeli, kim kalmalı” ve en önemlisi “nasıl bir teknik adam profili ile devam edilmeli” sorularına yanıt ararken bulacağız kendimizi.

Dost acı söyler, bugün susup 20 gün sonra bunları yazıp okurlardan beni ciddiye almasını da bekleyemem açıkçası.

Fenerbahçe tarlada hazine buldu

0

Nuri Şahin’le ligin kalburüstü, Avrupa kupaları adayı bir takımı haline gelen Antalyaspor, Sergen Yalçın’la yenilgisiz 6 maçın ardından kendi evinde Fenerbahçe’ye, iyi direndiği maçta 2-0 yenildi.

Fenerbahçe kalan en zor 2 deplasmanından bir tanesinden, bu defa hatasız savunmasıyla 3 puanla çıktı ve şampiyonluk yolunda adeta “tarlada hazine” buldu.

Fred’in yokluğu Dzeko ve Szymanski’yi etkiliyor

Fredsiz oyun işini belli ki İsmail Kartal, Dzeko’nun derine koşuları ve kafasına, vücuduna atılan uzun topla çözmüş ve iyi çalışıyor sistem.

Uzun toplarda, derinde ve yay çevresinde oyunu kuran Dzeko servisleri harika yapıyor. Çok iyi kaleci performansları ve şanssız kaçan goller olsa da hem geçen hafta hem Antalya maçında, çoğu santrforun panikle gol deneyeceği zor anlarda soğukkanlı kalıp topu tutarak gol çıkaran da o oldu.

Takımını çok iyi yönlendire de, 37 yaşındaki bir oyuncu için bu yorucu oluyor. Haliyle de “yorgun son vuruşlar” kaçınılmaz oluyor.

Szymanski için de durum farksız değil. Polonyalı yıldızın ısı haritası, Fred’in olduğu maçlarda ceza yayı sağ tarafı ve ceza sahası içinde, Fredsiz maçlarda orta saha ve ceza yayı çevresinde yoğunlaşıyor. İstek ve konsantrasyon sorunu olmasa da, kaleden uzak kaldıkça skora katkısı düşüyor.

Oyunu geniş görebilen ve teknik kapasitesi yüksek olan İrfan Can – Szymanski rotasyonu düşünülebilir ama Dzeko, sakatlık olmadığı sürece sahada bulunacaktır ve bulunmalı da.

Cengiz ilk defa liderlik yapıyor

Roma, Leicester City, Marseilles. Hepsi büyük kulüp ama şampiyonluk adayı değiller.

Cengiz artık oynadığı her turnuvanın favorisi bir takımın yıldızı ve mental olarak bu yarışa hazır.

Şimdiye kadar doğrudan 15 puan kazandırdı ve formayı da geri verecek gibi durmuyor.

Zemin değil manralite sorunu

Aralık ayında, bir sabah TV’de Japon İmparatorluk Kupası final maçına denk geldim. Kawasaki ve Kashiwa arasındaki maç ilgimi çekmese de taraftar ve sahayı görünce maçı izledim, zemin ve tribünler cezbetti. 0-0 ile penaltılara giden, kalitesiz futbola rağmen izledim.

Bu hafta, Japonya’nın çok üzerinde futbol oynanan Türkiye’de de kupa maçları var. Japon bir futbolsever, Antalyaspor – Beşiktaş maçına denk gelse izler mi?

İzlemez. Çünkü pirinç tarlasına dönmüş sahada futbol oynanmaz. Şanslı olanın topu kaleye girer, şanssız olanın topu yarım metre sonra çamura saplanır.

O rezil saha, imaj olarak maçın önemsiz olduğunu düşündürür öncelikle. Albenisi yok, çekmez iter. İzlemez kimse.

Gecekondu binası gibi deplasman tribünü, spikerin bile oyuncuyu tanımayacağı mesafeden çekim. İzlemez Japon o maçı. Beşiktaşlı bile kapatabilir televizyonu.

Umarım bu satırları bir kulüp yöneticisi oturur okur ve -haklı olarak- şikayet ettikleri yayın gelirleri ile Kawasaki – Kashiwa arasında oynanan Japon İmparatorluk Kupası final maçı arasındaki korelasyon üzerine düşünür.

Bataklık gibi olan zeminler değil; futbolu yöneten mantalite.

Tek gole rağmen ‘Premier’ galibiyet – Musa Uçan yazdı

0

Çağdaş Atan çok taktir ettiğim ve Türk futbolunun geleceğinde imzası olacağına inandığım bir teknik adam. Başakşehir veya başka bir takım, Çağdaş Atan takımı ile deplasmanda oynamak hiç bir takım için hiç bir zaman kolay iş değil ligimizde.

Geçen hafta berabere bitirdiği ilk yarı sonrası panik olan İsmail Kartal bu hafta benzer durumda, 10 kişi kalan rakibi karşısında soğukkanlılığını koruyarak kritik 3 puanı almayı bildi.

Kartal’ın Fenerbahçesi, rakibi 11 kişi iken de, 10 kişi kaldığında da oyundan silerek ‘Premier kalite’ bir oyun izletti soğuk kış gününde.

Gol kısırlığı, yan top ve duran top çıkmazı

2014-15 sezonundan bu yana Türk liginde de istatistik tutan OptaCan verilerine göre Fenerbahçe, ceza sahasında topla buluşma sayısında lig rekoru kırdı.

Dzeko ve Tadic, neredeyse tüm atakların içindeydi. Son vuruşlarda Volkan Babacan ve direğe takılan Dzeko’nun performansı, futbol akademilerinde “oyun kurucu santrfor nedir” başlıklı bir ders konusu olabilir.

Fenerbahçe, rakibin kapandığı bölümde yan topla gol aramaya başlıyor, başarılı çok isabetli orta da yapsa da sonuç alamıyor.

Dar alanlarda hızla üçgenler kurabilen Fenerbahçe, iki kanattan da orta yapacak adamı topla buluşturuyor ancak bu esnada kurduğu üçgenler, ceza sahası içinde rakibin yerleşip sayısal üstünlüğü ele alması ile neticeleniyor.

Rakibe adam paylaşımı için gereken süre, topu boştaki oyuncuya taşırken veriliyor. Böylece Gaziantep, Samsun ve dün Başakşehir maçında olduğu gibi Dzeko en az bir bazen iki uzun oyuncu arasında kayboluyor.

Oyun istatistikleri olarak, olumlu pas sayısı artıyor ama belki de daha az pasla daha pratik yan top kullanmak düşünülebilir. Evet, bu şekilde bekler böyle rahat orta yapamaz ama ceza sahasında daha az rakip oyuncu olması sonuç açısından kritik bir veri.

Diğer verimsiz kısım ise duran toplar Sarı-Lacivertli ekipte. Kazanılan çok fazla sayıda korner, serbest vuruş hatta penaltıya rağmen bunlardan skor hatta tehlike üretmekte zorlanan Fenerbahçe için bu, büyük handikap.

Öğrendiğim kadarıyla, taç dahil, duran top üzerine uzmanlaşmış Midtjylland’ın teknik ekibinden bir antrenör takviyesi olacak Kartal’ın teknik ekibine. Jürgen Klopp’un da bu teknik ekipten bir duran top antrenörü transfer ettiğini hatırlatalım.

Bonucci, Becao, Dzeko, Jayden, Serdar Aziz gibi ‘hava topu canavarları’ ve de pivot olmamakla beraber zamanlama ve pozisyon alma becerileri ile yüksek hava topu kazanma yüzdesi ile oynayan Djiku ve İsmail Yüksek, ceza yayından penaltı atar gibi şut çeken Szymanski, İrfan, Cengiz gibi silahlarla, çok sayıda ölümcül duran top seti kurgulanabilir.

Duran toplarda ceza sahasında, dikkatleri üstüne çekecek bir ‘mikser’ ve ön, arka direklere yapılacak şaşırtma koşuları ile çok gol bulabilir Fenerbahçe. Bu topları doğru yere atacak çok ama çok fazla da usta ayak var üstelik.

UEFA Konferans Ligi dahil yarıştığı tüm kulvarlarda favori olduğu için, Kartal’ın talebelerinin genelde çok adamlı sert, istikrarlı savunmalara maruz kalması doğal.

Bu sebeple duran topla kazanılacak goller bana göre geçiş ve set oyunu ile atılmış ve atılacak bir çok golden daha akılda kalıcı ve değerli olacaktır şampiyonluklar yolunda.

Elektrikli otomobil – Mert Tetik

0

Günümüzde sürdürülebilirlik hedefi olarak otomotiv sektöründe elektrikli araçlara geçiş konuşulmakta. Peki neden böyle bir hedef var, elektrikli araçların sürdürülebilirlik alanında katkıları nelerdir? Yazımda bu sorunları açıklayarak geçişin sebeplerini anlatacağım.

Yazıma otomotiv sektörünün başlangıcındaki değişimlerden başlamak istiyorum. Tarihte ilk üretilen araçlar elektrikli araçlardır. İlk araç 1835 yılında Thomas Davenport tarafından yapılmış olup dc motor ile çalışmaktaydı. 1910 yılına kadar elektrikli araçlar gelecek vadediyor olsalar da sonrasında durum değişti. O dönemlerde elektriğe ulaşmak çok kolay değildi, her şehirde, her yerleşimde ulaşmak kolay değildi, uzun mesafe katetemiyorlardı ve elektrikli araç olsalar da elektrik ulaşımının zorluğundan benzin yakılarak çalıştırılan bir elektrikli motorla çalışıyorlardı, ayrıca 1914 yılında Henry Ford üretim maliyetinin neredeyse 3 kat azalttığı içten yanmalı motorları geliştirmiştir. Bu değişimler elektrikli araçların sonunu getirmiştir.

Fakat bu kadar çok araç 1950’li yıllarda tehlikeli seviyelerde hava kirliliği sorununa yol açmıştır. İnternette 1955 Los Angeles yazıp arttığınızda bile göre bileceğiniz bir hava kirliliği bunun üzerine benzinli araçlarda emisyon ve egzoz salınımında verimi arttırmak için birçok yatırım yapılmıştır. Büyük ölçüde verim alınsa da artan nüfus ve değişin ihtiyaçların da etkisiyle istenen verim alınamamıştır. Sonrasında yaşanan körfez savaşı ve hızla artan yakıt fiyatları ülkeleri temiz ve alternatif bir kaynak arayışına itmiştir. Böylece 1990 sonrasında birçok yatırım yapılsa da pek başarılı olamamıştır.

Peki elektrikli araçlar nasıl gündeme geri geldi. Elektrikli araçların en büyük sıkıntısı enerjiyi depolamaktır. O dönemlerde kullanılan kurşun asit piller çok yetersiz kalmaktaydı, yapılan geliştirmeler ise hala yetersizdi. 2010’lu yıllarında başlarında cep telefonları ve dizüstü bilgisayarlarda kullanılan Lityum pillerle inanılmaz bir yol katedildi ve maliyetler inanılmaz derecede azaltıldı. Yapılan çalışmalarla gelecek 5 sene içerisinde Lityum pillerin çok daha uzun mesafeler kat etmeyi sağlaması beklenmekte.

Peki neden elektrikli araçlar, farkları ne? Kafanızda elektrikli araç olsa da enerjinin nasıl elde edildiği de önemli şeklinde bir soru olabilir fakat yine de elektrikli araçlar önemli ölçüde fark yaratıyor. İçten yanmalı araçlar 4 adımlı ısı motoru ile çalışır. Yakıt motora enjekte edilir, sıkıştırılır, tutuşturulur ve ortaya enerji ve hareket çıkar, bu hareket ise mekanik parçalar ile birbirine iletilerek tekerleklere ulaşır. Bu işlemler içerisinde birçok sürtünme olayı gerçekleşir. Bu sürtünmeler araç içi parçaları yıpratır ve atık oluşturur, sürtünme sırasında birçok enerji kaybı yaşanır ortalama olarak bir aracın yakıtından çıkan enerjinin sadece %25’i tekerleklere iletilebilir. Eğer 12 silindirli bir spor otomobil kullanıyorsanız bu enerji kaybı %95 seviyelerine kadar çıkabilir.

Elektrik motoru ise tek bir hareketli parçadan oluşur ve o parçada manyetik alanın kuvveti ile dönerek sürtünmeye maruz kalmaz. Enerji kablolar ile motora enerji verir böylece büyük sürtünmeler gerçekleşmez. Parçalarda aşınma gerçekleşmez ve %100’e yakın bir verim ile araç çalışır. Buradaki etken şanzımandan tekerleklere giderken ki sürtünme ve enerji iletimi sırasında kabloların akıma uyguladığı dirençten kaynaklıdır. Fakat elektrikli araçlarda bir fark daha vardır, frene basmanız durumunda araç elektrik üretebilir ve bu üretilen enerji bataryada depolanır. Bu durum teorik olarak verimi %100’ün üzerine çıkarmanızı sağlar. Yani enerjiyi benzer şekillerde elde etseniz bile çok daha verimli olacaktır.

Enerji üretimi için de birçok çalışma yapılmakta. Depolama sistemi elektrikli araçlar için hala büyük bir sorun, bu yüzden birçok firmanın hedefinin 2030 olduğunu görebilirsiniz. Buna yönelik olarak belki Almanya ve Norveç gibi ülkelerin kablosuz şarj özellikli otoyollar yapmak üzere çalışmalarını görmüşsünüzdür. Bu yollarda üretilecek enerjinin otoyolun kenarlarına rüzgâr türbinleri ve güneş panelleri konularak yapılması yönünde birçok çalışma var. Bu durum enerji üretimi açısından da sürdürülebilirliği sağlayacaktır. 

Elektrikli araçların şüphesiz önünde daha yolu var fakat Karbon 0 hedefi için tek çare olarak görülmekte. Evet bazı alternatifler var hidrojen motoru gibi fakat hiçbir alternatif elektrikli araç kadar verim sağlayamamakta. Gelecekte çok daha ucuz olması, bakım masrafı olmaması (pil değişimi hariç), tamamen yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanabilmesi önemli ölçüde avantaj. Depolama sorun, kullanılan pillerin geri dönüşümü ve yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanımı gibi alanlarda yapılan yatırımlar otomotiv sektöründe karbon 0 hedefinde önemli rol oynayacaktır.  

 

Kent Bostanları – Süleyman Yurddaşer

Kent bostanları, 20. Yüzyılda Avrupa Birliği ülkelerinde geliştirilen bir tarımsal üretim şeklidir. Mekan olarak seçilen ortamlar bina terasları, balkonlar, çıkmaz sokaklar ve terk edilmiş fabrika sahalarıdır. Buralarda üretim yapmaya teşvik edilen insanlar yaşlı emekliler, psikolojik problemi olan ve büyük kentlerde yaşayan ev kadınlarıdır.  Bu üretim şeklini yerel yönetimler desteklemekte ve bazı gereksinimleri yerel yönetimlerce karşılanmaktadır. Bu projeye dahil olan fertlerin birbirleri ile iletişim halinde olmaları sağlanarak üretimle ilgili deneyimlerini paylaşmalarına olanak sağlanmaktadır. Böylece insanların sosyal bir topluluk oluşturmalarına olanak yaratılmış olmaktadır. Bununla büyük kentlerde yaşayan, bunalmış insaları sosyolojik ve psikolojik olarak rahatlatacağı düşünülmektedir.

Yani, kent bostanları, bir nevi REHABİLİTASYON projesidir. Ancak, bunun farkında olmayan bazı Türk vatandaşları ve Türk tarımını yönetmek üzere Bakanlık düzeyinde görevlendirilen Tarım Bakanlarımız bu projeyi kentlerin gıda ihtiyacını karşılayacak projeler olarak değerlendirerek kentlerin gıda ihtiyacını yerel üretimlerle sağlanarak fahiş fiyatların önüne geçeceğiz diye basına yeni ve çok önemli bir proje olarak sunmaktadırlar. (basından)Bu kent bostanlarına ilave yeni üretim sistemler de geliştirilmiştir. Kapalı alanlarda hidrofonik (su içinde üretim), topraksız tarım vb . Bu sistemlerin de ilk kuruluşları çok pahalı olduğu gibi buralarda ancak salata için marul, yeşil soğan vb yetiştirebilirsiniz. Ayrıca bu pahalı sistemler, doğa ile bütünleşmiş sürdürülebilir üretim şekilleri olarak halka sunulmaktadır.  Biz hangi şekilde olursa olsun üretime karşı değiliz ama bunlar tarımın magazinleridir. Gıda temini için geniş tarım arazilerine gereksinimiz vardır.

Zaten bu tür yaklaşıma belediyeler balıklama atlamış durumdalar. 2012 yılında AKP Hükümetlerince çıkarılan 6360 ayılı Büyük Şehir (Bütün Şehir) yasası ile Belediyelerin tarımsal üretime dahil olmaları sağlanmış, Belediyeler de Tarım Daire Müdürlükleri kurulmuştur. Gerçi bu müdürlüklerin görev ve yetkileri, yetkilerinin sınırları tam olarak belirlenmemiş olsa da anılan yasaya göre kurulmuşlardır. Bilindiği gibi, 6360 sayılı yasa ile mahalle yapılan köylerin mer’aları köylerin ortak mülkiyeti olan araziler hızla ihale edilerek satışa çıkarıldılar. Kalanlarda da Belediyeler atalık tohum, yerel tohum ve organik üretim (üretim şekli nasıl olursa olsun tarımsal üretimin tamamı organiktir yani, canlıdır.)safsataları ile tarımsal üretime soyunmuşlardır.  Aslında Belediyeler, tarımsal üretime soyunmak yerine hazırlayacakları imar planlarında tarım arazilerini koruyacak şekilde hazırlarlarsa tarıma daha çok hizmet etmiş olurlar. (foto,1-2-3)  Çünkü, imar planlarında tarım arazilerine saldırılmasının geçici getirisi yüksek olur ama tarım sürekli gelir sağlar ve gıda teminimiz bu arazilerin korunmasına bağlıdır.

İzin olursa Büyük Şehir yasasının çıkışı ile biraz açıklama yapmalıyım. Bu yasa iki nedenle çıkarılmış olduğu, buna tarafsız bakabilen fikir sahipleri ve halk tarafından dillendirilmektedir. Birincisi siyasi olarak AK partiye kırsal kesimden fazla oy çıkması nedeni ile Büyük Şehir Belediye Başkanlıklarını kırsaldaki oylar ile alınabileceği düşüncesidir. (Allah’ın bildiğini kuldan saklamanın gereği yok) İkincisi ise 1995 yılında AB ile imzalanan Gümrük Birliği Anlaşmaları ile anlaşma dışı bırakılmasında birinci etken olan kırsal nüfusumuzun fazla olması ve kırsalımızın yeterince kalkınmamış olması idi. AK Parti Hükümetlerince kırsal nüfusu düşük göstermek için akla ve mantığa uygun olmayan, kırsaldaki üretimimize darbe vuran Bütün Şehir Yasasını çıkarmışlardır. Akla ve mantığa aykırı olmasına kendi köyümü örnek vermek iterim. Benim ilçem Ereğli Büyük Şehir olan Konya’ya 150 km, köyüm de ilçeye 50 km ve bu köy 2012 yılından bu yana Ereğli’nin bir mahallesi. Ereğli’de iken ben bir mahallemi dolaşıp geleyim desem 100 km yol yapmam gerek?

Bu yasanın tarıma sektörümüze de çok zarar vermiştir özellikle hayvancılık işletmeleri  yasa dışı olmakla karşı karşıyadırlar. Şöyle ki; örneğin bir süt sığır işletmeleri kent yasasına göre yerleşim yerlerinden, kentin bir mahallesinden azami 20 km mesafede olması zorunluluğu var.  Bu çarpıklığı gidermek için hükümetimiz İHTİSAS ÜRETİM BÖLGELERİ diye yine hayvancılık için çözüm projeleri hayata geçirmeye çalıştı ama o da üretimin karakterine uymamaktadır. Ayrıca bu işletmeler için suyun elektriğin pahalıya mal olması gibi üretime zarar verici yönleri var ama fazla uzatmadan bu kadarla yetinelim.

Başka ülkelerin daha doğrusu emperyalist güçlerin kendi ülkelerinin dışındaki ülkelerin yönetimine uzanması, müdahale etmesi kaçınılmaz olarak gelişmekte olan ülkelerin yapısına, ekonomisine zarar vermesi kaçınılmaz olmaktadır. Burada Atatürk’ün şu veciz akla gelmektedir mealen; “Ejnebilerin tavsiyesi ile gelişmiş, kalkınmış bir millet yoktur. Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir.”

Oysa, ulus olarak kalkınıp gelişmemiz için cumhuriyeti kuranların 1930-1940 yılları arasında geliştirip uyguladıkları projeler günümüzde de çok ilerici, toplumsal ve akıllı projelerdir. Uygulamada başarısı görülmüş bu üretim sistemleri iki kelime ile özetlenebilir “Devletçilik ve Halkçılık”Tekrar bu projeleri çağın koşullarına uyarlayarak uygulamaya sokmamız daha akıllıca olacaktır bence. Anılan tarihte uygulamaya sokulan üretim ve paylaşım şekli ile sanayileşmeye sermaye yaratılmıştır. 

Sonuç olarak, AB yukarda bahsettiğimiz kentlerde yığılmalara neden olan ve sonucunda da sosyolojik ve insanların psikolojisini bozan, böylece birçok insani problemin yaratılmasına neden projelerini bize de dayatmıştır. Bizim iş bilmez siyasetçilerimiz de bu dayatmaların neler getireceğini görmeden kabul etmiş ve yapıyı bozmuşlardır. Olan olmuş ama elde kalanları düzgün bir yola sokmak için bu günden tezi yok cumhuriyeti kuranların 1930-1940 yılları arasındaki pratikleri hayata geçirmeliyiz.

SÜLEYMAN YURDDAŞER


Taktik İntihar – Musa Uçan yazdı

0

Düşme hattındaki rakibini ilk 10 dakikada şoklayıp erken gol bulan Fenerbahçe için bu dakikalarda birisi çıkıp “berabere kalır” dese, çıldırmış muamelesi görürdü.

Ancak basit goller kaçıran Fenerbahçe ummadığı bir iç saha puan kaybıyla puan avantajını yitirip, stresli averaj liderliğine geri döndü.

2 puanı Kartal verdi

Kartal, skor 1-1 olsa da işler gayet iyi giderken öyle bir paniğe kapıldı ki anlamak mümkün değil.

Gol ihtiyacı olan takımın kaptanı ve ligin gol kralı Dzeko, 2. kaptanı ve ligin asist kralı Tadic, tüm dünya liglerinde bu sezon en çok gol üreten orta saha Szymanski ve kariyer sezonu geçiren İrfan’ı alarak adeta kendini sabote etti deneyimli teknik adam.

Kartal yalnızca 2 puan kaybettirmedi, rakibi Galatasaray’a da zorlu Trabzon deplasmanında müthiş bir motivasyon oldu. Neresinden baksanız taktik intihar!

Kartal stresi yönetemiyor

Şüphesiz İsmail Kartal, Türk futbol tarihinin en derin kadrolarından birini yönetiyor. Maaşlar yatıyor, taraftar iç saha deplasman, hazırlık maçında bile biletleri tüketiyor. Ara transferde dünya çapında yıldız takviyeleri geliyor.

Şu şartlarda, maç 1-1 olunca yüzüne net yansıyacak kadar paniğe bürünmesi dev bir handikap ve puan kaybettiriyor.

Hoca sadece takımı yönetmeye değil bu paniği de yönetmeye geldi oysa. İsteyerek ve hak ederek.

Kartal’ın küsme, kırılma lüksü yok

Sahada işler kötü gider, önce İsmail Kartal paniğe kapılır.

Maç ve puan kaybedilir, önce İsmail Kartal ya küser hiç açıklama yapmaz ya da dünkü gibi çıkıp “biz gayet iyiydik hala lideriz” diyerek taraftarın kalbini bir daha kırar.

Bunlar bir defa olsa tolere edilebilir iletişim kazalarıdır ama tekrar ederse ‘kaza’ olarak görülmez.

Bugün iyi oyun ve taraftar desteğine rağmen panik oluyorsa yarın tribünler de homurdandığında ne yapacak hoca?

Elbet herkes biliyor içinin alev alev yandığını. Zaten sorun, herkesin anlayacağı kadar dışa vurması bu üzüntünün.

İsmail Kartal, sakinleştirilmesi veya avutulması gerekilen değil; sakinleştirip avutması gereken kişi rolü gereği.

Kartal, Fredsiz 1,5 aylık dönemde çok zor olmayan bir fikstür oynayacak. Bu dönemde Fred’in yerine oyuncu değil, Fredsiz oyun geliştirmek zorunda.

Özellikle sosyal medyaya kulak tıkar ve teknik ekibini takviye etmeyi başarırsa güvenli sulara çekebilir gemisini.

Şampiyonluk yarışında bu seviyelerde evinde puan kaybı yapan, yarıştan düşer ve fatura şu durumda mutlaka hocaya kesilir.

7-1’den daha değerli bir galibiyet – Musa Uçan yazdı

0

Aslında maç öncesi herkes bol gollü, ilk yarıda garantilenen bir Fenerbahçe galibiyeti bekliyordu.

Evinde, deplasmana çıkar gibi 7+1 kişiyle savunma yapıp uzun toplarla geçiş hücum deneyen Gaziantep FK maçında zor da olsa 3 puan geldi.

Dzeko tutuk, İsmail kötüydü

Takımının transferleri ile bile bizzat ilgilenen, formuyla da dünyada konuşulmaya devam eden Dzeko sahada tutuktu. Son vuruşlarda etkisiz olan kaptan, penaltıyı da direğe nişanladı.

Defansif yönünü övdüğümüz İsmail Yüksek ise en kötü maçlarından birini oynadı. Krunic’in de gelmesiyle mevkisinde forma rekabeti artan İsmail, kendini basit oynama konusunda geliştirmeli. Hiç şüphesiz İsmail’in bu formu, Fred’i de olumsuz etkiledi.

Hollandalı futbol efsanesi Johan Cruyff’un da dediği gibi: futbol basit bir oyun, zor olan ise basit futbol oynamaktır.

Kartal risk aldı ve kazandı

İsmail Kartal, son haftalarda kendisine yöneltilen eleştirileri haksız çıkarıyor son üç maçtır. Dün çift santrfordan ziyade, 8 kişiyle defans yapan rakibin hatlarını dağıtmak istedi ve istediğini aldı. Kartal, hamleleri ile şampiyonluğu istediğine dair çok güçlü bir mesaj da verdi.

Bonucci tam isabet, Livakovic ilk defa maç aldı

Baresi, Gentile, Maldini, Nesta gibi efsanelerin devamıdır Bonucci ve Chiellini ikilisi. 37 yaşında yolu Türkiye’ye düşen Bonucci dün ilk çıktığı maçta farkını ortaya koydu.

Yaptığı kritik müdahalelerdeki sezgisi, yaşına rağmen diri fiziği ama bence en önemlisi topsuz alanda müthiş işler yaptı.

Dzeko, Tadic ve Fred’in böyle anlarda takımı sakin tuttuğuna şahit olmuştuk ama skoru korumaya çalışan Fenerbahçe’de dün panik anlarını Bonucci yönetti.

Son bir kaç haftadır eleştiri alan Livakovic ise tartışmasız maçın adamıydı. Lev Yashin Trophy’de dünyanın en iyi 7. kalecisi seçilen Hırvat yıldız dün maçın başında ve sonunda yaptığı iki kurtarışla maçı aldı. Alınan 3 puanın biri İrfan Can ama ikisi Livakovic’ten geldi.

Geçen sezon Galatasaray – Adana Demirspor maçında Midtsjö, 87. dakikada Galatasaray’a şampiyonluğu getiren bir gol atmıştı. Futbol, anların oyunudur. Elbet daha çok erken ama olası bir şampiyonlukta sanırım Livakovic’in Gaziantep performansı, şampiyonluğu getiren anlardan biri olarak anılacaktır.

Cengiz kim olduğunu hatırladı – Musa Uçan yazdı

0

Fenerbahçe kulüp tarihinin gelmiş geçmiş en pahalı transferlerinden olmanın ve oluşan beklentinin baskısı ve yetiştiği lige, Avrupa çapında bir yıldız olarak dönmenin rehaveti. Ne korkunç bir karışım.

MUSA UÇAN

Cengiz’in Kadıköy macerası işte böyle iki karşıt hissiyatın verdiği yalpalama ile başladı. Tam da “ipin ucu kaçıyor” deniyordu ki, Cengiz kendisine bir bireysel antrenör tutup sıkı bir ajandaya dört kolla sarıldı. Kim olduğunu hatırladı. Kayserispor ve İstanbulspor deplasmanlarında atılan 9 golün 6’sına imza atan Cengiz, kim olduğunu kendi hatırladığı gibi taraftara ve hocasına da hatırlattı.

İsmail Kartal’ı tatlı bir sıkıntı bekliyor artık: Cengiz mi, İrfan mı veya ikisi birden nasıl oynar?

Crespo çok iyiydi

Kendini şimdiden TFF 1. Lige hazırlayan İstanbulspor’un geçiş denemelerinde hep Crespo vardı. 11 ikili mücadelenin 8’ini kazandı, 4 pas arası ve 4 sahipsiz top kapma, 2 hücum uzaklaştırma ve %85 pas isabetiyle oynadı Crespo. Bu satırlarda daha önce eleştirilerime maruz kalsa da dünkü performansı ile Cengiz’den sonra takımın en iyisiydi.

İsmail Yüksek ise 8 numaraya hazır değil. 6 numara oynarken gösterdiği topu ayağından hızlı çıkarma meziyetini, 8 numara oynarken göstermiyor ama yine de mevcut takımda 6 numara için hala en iyisi İsmail Yüksek.

Mert Müldür ilk 11’de oynar

Sakatlıklarla boğuştuğu çok çok uzun bir süreç ardından Osayi’nin Afrika Uluslar Kupasına gitmesiyle nihayet ilk 11 şansı yakaladı Mert.

Mert’in formu sadece Fenerbahçe değil, milli takım için de hayatî öneme sahip.

Maç eksikliği kaynaklı küçük aksaklıklar, devam eden maçlarda da olursa eleştiri konusu olur ama yaptığı şahane asist ve genel performansı ile Mert Müldür bu takımda ilk 11 oynar dedirtti milli yıldız.

Ferdi ve Tadic durunca

Penaltı tekniği üzerine eleştirilere katılmakla birlikte Tadic’in genel formuna yöneltilen eleştirilere katılmıyorum ancak İstanbulspor deplasmanında belki ilk defa kötü bir maç çıkardı diyebilirim Sırp yıldız için.

Ferdi de ilk yarıda ciddi kademe hataları yaptı. Dünya yıldızı adayı milli oyuncu da bu sene için hatırlamak istemeyeceği bir performans ortaya koydu.

Dahası, zayıf rakibin hücumları ve hatta golü de sol taraftan geldi.

Eğer dün, bu iki yıldız da gününde olsaydı muhtemelen lig rekoru bir skorla maç bitebilirdi.

Bir Kuşak Yazıyor – Yeni İnsan Yayınevi ile röportaj

Röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Her yayınevi kendini ifade eden isimler bulmaya çalışır. “Yeni İnsan” adı da aslında bir milat belirtmiş oluyor. Yeni! yani bir eski var. Hangi kırılmadan sonrası yeni insan oluşuyor? Yeni insan tam olarak neyi ifade etmektedir? Gelecekte olması beklenen bir insan mı söz konusudur? Yoksa yeni insan bugün var mıdır? Gelecek mi, bugün mü? 

Öncelikle yayınevimize göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ederim. Yeni İnsan Yayınevi, yüzyılın hemen başında artık antroposen olarak adlandırılan yeni çağın en büyük sorununa, nedir o; doğayla savaşa giren insana, kaybedeceği bu savaştan çekilmesi için açılan bir çağrıdır. Metinleri bir yandan bu savaşı betimler, çözümler ve değerlendirir öte yandan çıkış yoluna meşale tutar. Ana akımı değil patikaları över, o patikalara methiyeler düzer. Bunu kimi zaman kurgu dışı, bilimsel ya da sezgisel kitaplarla yapar kimi zaman edebiyat ile bu yola soyunur. Örneğin iklim krizi mi söz konusu, Sular Altında romanı koca bir şehri su bastığında neler olacağına odaklanır. Ya da Permakültür Bahçeleri başka bir üretim tarzına odaklanır ve okuru heveslendirir. Perspektif oluşturmaya gayret eder; yazarları, editörleri, çevirmenleri ve emekçileri ile çağın dilini kullanır, onun üzerinde farkındalık yaratmaya gayret eder.

Yeni İnsan Yayınevi belki de bir risk alarak ekoloji gündemli yayında ısrar ediyor. Belki de yayıncılığı gelişmiş olan Türkiye’de ekoloji gündeminde en çok çalışma yapan yayınevisiniz. Bu yayın çizgisi nasıl oluştu, gelecek planı nedir, bu yayın politikasının avantaj ve dezavantajları nedir?

Ekoloji yayıncılığı bizim için bir iş değil;; bir duruş, bir tavır alma ya da başka bir deyişle antikapitalist politik bir tutum anlamına geliyor. Yayınevimizde kolektif bir farkındalığı hep birlikte yazmaya çalışıyoruz. Burada yanlış yapmaya da yol veriliyor. İçinde yaşadığımız şehirleri, kır hayatını, birlikte bir yaşam kurmak ve bunu insanlığın geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkararak, sömürüyü durdurarak, çağın geldiği yeni duruşu anlayarak ya da anlamlandırarak var olma çabası diye de okuyabiliriz. Hâl böyle olunca sürdürülebilir şehirler, kentte ekolojik yaşam, temiz enerji, alternatif eğitim, vegan bir kültür, başka bir okul mümkün diye üst üste koyarak, dayanışarak gıdasından sanatına kadar geniş bir çerçeveye oturtup hatta taşırabiliriz diye umuyorum. Deneyimin önemi ise bizim için çok büyük. Okulsuzluğun El Kitabı’nda mesela, hayatında hiç okula gitmemiş ve sadece evde kendi kendi eğitmiş insanların birebir deneyimi anlatılır. Neler yaşamışlar, hangi problemleri kendileri çözmüşler gibi. 

Ekoloji ve sürdürülebilirlik dışında yayınevinin öncelikli gündem başlıkları nelerdir?

Hiç aklımızda yokken üç dört senedir çocuk ve genç kitaplarına okurlarımız bizi iteledi. Öylesine ötekileştirici bir dil bu yaş grubu kitaplarına yerleşmiş ki belki yazanlar da farkındalığını yitirmiş, bir alışkanlığa dönüşmüş. Yeri geliyor bir mülteci, başka bir resimde boşanmış bir çiftin çocuğu, kırda yaşayan bir çiftlik çocuğu ya da ormanda yalnız kalmış bir kurt. Hayatta ne varsa, bu yaş grubu okurlar için de satırlarımızda bunlar var. O vakit bu yeni başlıkları yeni önermelerle sunma kaygısı var içimizde. Sonra estetik kaygılarımız var. Kitaplarımızı sunduğumuz yeni neslin elinde tabletler, bilgisayarlar ve yeni nesil telefonlar var. Hepsi görsel şölen sunuyor. Kitaplarımız bunların gerisinde kalamaz. Dünyanın en iyi çizerleri görsel olarak zihnimizi alıp alışık olmadığımız mekânlara, yerlere ve düşlere götürsünler bizi istiyorum. Kalıplar kırılırken, yeni kalıplar değil özgürlük yeni nesle ilham olsun istiyorum. Okurlar bizi buraya iteledi, şimdi onların çocukları ile Yeni İnsan Fide kitapları arasında yeni bağlar kuruldu. Durdular mı, bu kez biz onları ittik; ortaokuldan, liseden ve üniversiteden yazarlarımız aramıza sızdı. Bu yeni neslin sızdığı yeri dönüştürme gücü ile başladığımız yerden başka bir yere biz bir kez daha itildik. Ama üzüldük mü; hayır, yüzümüzde güller açtı.

Sürdürülebilirliği çocuklara anlatmak gibi zorlu ancak çok değerli bir çalışma yapıyorsunuz. Bu çalışmanızı okuyucularımıza anlatmak ister misiniz?

Yeni nesil çok zeki ve talepkâr. Bunu doğrudan değil kıvrak bir zekayla ve göndermelerle yapıyorlar. Yayınevimizin etkileşimsel öğrenme tavrı sayesinde ilginç bir bağ kuruluyor. Bence onlara bir şey öğretmeye, ukalalık taslayıp parmak sallamaya gerek yok, hatta bunlar saçma. Yeni nesilden öğrenmeye ihtiyaç var. Yetmiş yaşındaki dedesinin telefonda yapamadığı çok basit bir işi, on yaşındaki okumayı yeni öğrenmiş torunu beş saniyede yapıyor. Daha fazla düşünmeye gerek var mı sizce?

Yayıneviniz süreli yayın çalışması da yapıyor. Yayın çizgisi ve yazarlar için bilgi vermeniz mümkün mü?

Süreli yayın olarak Alternatif Eğitim Dergisi‘ni çıkarıyoruz. Dünyanın mevcut sorunlarını yirminci yüzyıldan kalma bir eğitim sistemi ile çözemeyiz. Bu sistem ezberci, çerçeve çizen, imtihana sokan ve öğrenmeyi değil direnmeyi gerektiren bir sistem. Peki eğitimin alternatifi nedir? Dergimiz bu sorunun peşinde, elinde bir fener dünyanın dört bucağına bakıyor. Çeviriyer ve özgün metinlerle sorular soruyor. Sonuçta ne çektiysek elinde hazır reçeteler sunan büyük teorilerden çekmedik mi ?

İnsanlık öğrenir mi? – Tarık Mete Aytekin

İNSANLIK ÖĞRENİR Mİ?

1923 yılında insanlar, devasa bir savaşı atlatmış ve ikinci bir savaşa doğru yelken açmıştı. Avrupa’da, savaşın galipleri de mağlupları kadar yorgundu. Savaşın dumanları daha yeni dağılmış, insanlar hayatta kalmak ve yaşamlarını yeniden kurmak için mücadele ederken, galipler, 4 yıllık savaşta çektikleri çileyi haklı çıkaracak kadar büyük ganimetler elde etmek için birbirinin boğazına sarılmıştı. Mağlup Almanya, galipler tarafından aşağılanacak, tarihinin gördüğü en büyük çöküşü gördükten sonra intikam arzusu ile toparlanacak ve Avrupa’yı bir kez daha ateşe verecekti. Dağılan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun mirasçıları, tam anlamıyla bir enkaz devralmış, borçlar, diktatörler ve enflasyon adı altında bir doğum sancısı yaşıyordu.

Rusya ise, üç yüz yıllık monarşinin görkemli çöküşüne tanık olmuş, kanlı bir devrim atlatmış ve yine kanlı bir yükselişe geçmişti.  Doğuda, Japonların güneşi, hırs dolu gözler ve aç ağızlarla Batılıların sömürgelerini ve Çini izlerken, yükselişinin planlarını yapmakla meşguldü. Atlantik okyanusunun diğer kıyısındaki Amerika Birleşik Devletleri ise, savaşın kaymağını yiyen taraftı. Dört yıl boyunca iki tarafa da silah satarak zenginleşmiş, savaşa mümkün olan en son anda katılarak alabileceği en az zararı alıp galip olmuş, hem galipleri hem mağlupları borca bağlamış ve dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmişti. ‘Kükreyen Yirmiler’ olarak adlandırdıkları bu dönemde, muazzam bir açlıkla önüne geleni tüketmiş, zenginlik içinde yüzmüş ve dünyanın kalanını da yönlendirmişlerdi. Tarihin gördüğü en büyük ekonomik buhranın onları kapıda beklediğinden habersiz, refahlarının ve güçlerinin tadını çıkarıyorlardı.

Ülkemiz ise, yepyeni bir sabaha uyanmıştı. Birkaç yıl öncesine kadar, Trablusgarp’ta atılan ilk kurşundan Lozan’da atılan son imzaya kadar, on yıl boyunca hiç durmadan harp etmiş, binlerce çocuğunu cephelerde kaybetmiş, aşağılanmış, sömürülmüş, bitap düşmüş bir ülkeydik. Tüm bu koşullara rağmen, bu ülke, mavi gözlü bir liderin önderliğinde bir kez daha ayağa kalkmış, bizi zincire vurmak isteyen açgözlü sömürgecilere meydan okumuş, hatta kazanmıştı. Kurtuluş mücadelesinin zaferle sonuçlanmasının ardından, özgürlüğünü tüm dünyaya duyurup cumhuriyeti kurmuştu. Ülke yorgundu, fakat coşkuluydu.

Kimileri bu yeni cumhuriyeti sevgiyle karşıladı. Özgürlüğün tadını alan vatandaşlar, cumhuriyetin ilkelerini kalbine kazıdı ve yepyeni yarınların inşasına başladı. Kimileri ise gözlerini Karadeniz’in kuzey kıyılarına dikti ve bambaşka fikirlerin, ideallerin hayalini kurdu. Kimileri daha ilk günden bu yeni düzenden nefret etti, köklerine dönmeyi, bir sultanı tahtta görmeyi arzuladı. Kimileri ise, tattıkları özgürlüğü Asya’nın göbeğindeki kardeşlerimiz ile paylaşmak, çok daha derinlerdeki köklerimize dönmek istedi.

Anlayacağınız, o günlerde her diyarda ayrı bir hayat yaşanıyor, her kafada başka bir düşünce dönüyor, her ağızdan farklı bir ses çıkıyordu.

‘Tarih tekerrürden ibarettir’ lafını eminim ki hepiniz duymuşsunuzdur. Genellikle bazı çok bilmiş insanların, çok bilmişliklerini süslemek için kullandığı bir sözdür bu. Tarihçilerin de sinirlerine dokunan bir sözdür aynı zamanda. Çünkü tarihteki birebir aynı koşulları yaratmak siz de taktir edersiniz ki imkansızdır. ‘Tarih tekerrürden ibarettir’ sözü bu yüzden, yaşanılan eşsiz durumları kavramamıza, onların değerini anlamamıza ve onlardan öğrenmemize engel olan bir sözdür aslında. 

Tarihçilerin hiç hoşlanmadığı bu ‘tarih tekerrürden ibarettir’ sözüne katılarak onlara hakaret etmeyeceğim tabii ki de. Bunun yerine, ‘insan tekerrür eder’ diye bir söz kullanmak istiyorum. Neden mi? Yüz yıl önce yaşadığımız tartışmaların çoğunun bugün farklı kimlikler altında, bazen farklı coğrafyalarda halen daha yaşandığını görebilirsiniz. Paul Stephenson’ın Yeni Roma adlı eserinin bir bölümünde, 1500 yıl öncesinde bile dini tartışmaların bugünkü Anadolu’yu nasıl kasıp kavurduğunu okumuştum. O dönemde, İsa’nın doğası, Tanrı ile olan akrabalık bağı yoğun tartışmalara sebep olan bir konuydu. Bu tartışma hayatın her alanına o kadar zerk etmişti ki, fırından ekmek almaya gittiğinizde fırıncı size İsa’nın yaratılışını sorar, cevabınız onun görüşleri ile uyuşmazsa size ekmek satmayabilirmiş. Tartışmalar öyle bir boyuta varmış ki yeni mezhepler türemiş, kanlı kavgalar çıkmış, hatta büyük imparator Ioustinianos bütün saltanatı boyunca mezhepler arasındaki bu yırtığı dikmeye çalışsa da başaramadan hayata gözlerini yummuştu. Bugün de benzer dini tartışmalar, aynı coğrafyada yer alan ülkemizde de hayatımızı etkilemektedir. Romalılar, uzun yıllar hüküm sürdükleri ve onlarca ayaklandırmayı bastırdıkları Mısır ve Suriye’nin halkları hakkında, onların karmakarışık geleneklere sıkı sıkıya bağlı olduklarını, bu geleneklerin gerekliliklerini yerine getirme konusunda en ufak bir sıkıntı çıkması durumunda çok büyük olayların çıkabileceğini ve bu halkların her fırsatta isyan çıkarmaya hazır, kaotik topluluklar olduğunu yazmıştır. Aynı sözler, bugün aynı topraklarda yaşayan insanlar için pekâlâ söylenebilir. Bugünkü yaşlıların, benim gibi gençler hakkındaki şikayetlerini saya saya bitiremeyiz. Yazının icat edildiği döneme kadar gittiğimizde, Sümerlilerin tabletlere yeni nesillerin tembel ve geleneklerden kopuk olduğuna dair şikayetler kazıdığını görürüz. 

Eminim ki biraz uğraşırsak, anlattıklarıma benzeyen onlarca örnek daha bulabiliriz ve eğer uğraşırsak, geçmişte yaşanan onlarca tartışmanın bugün hala daha aynı şekilde veya farklı kılıflara uydurularak devam ettiğini, hala aynı konularda şikayet ettiğimizi göreceğiz. Peki, hiç ilerlemedik mi? Tabii ki de teknolojik, ekonomik, kültürel ve demografik ve benzeri pek çok açıdan ilerlediğimizi söyleyebiliriz. Ancak binlerce yıl süren insanlık tarihinin hala aynı sorular ile cebelleştiğini görünce, bu ilerlemeyi sorgulamamak da mümkün değil.

İnanın bana, neden bu durumda olduğumuzu, neden bu bin bir tane döngüden bir türlü çıkamadığımızı sürekli sorguluyorum. Gerçekten de insanlar neden bir türlü öğrenemiyor? Bu sorunun cevabını bulmak için, önce insanın nasıl öğrendiğini sorgulamak gerekir diye düşündüm. Bana göre, insanın en iyi öğretmeni hatalarıdır. Bir insana kitaplar dolusu bilgi aktarabilir, saatler boyunca ders verebilirsiniz ama o hiçbir şey öğrenmeyebilir. İnsan kendisi o konuyu deneyimlemediği veya deneyimi zihninde gerçekleştiremediği sürece, tam anlamıyla öğrenmiş olmayacaktır. Hatalar ise, deneyimin en acı, en gerçekçi yoludur. Bu yüzden de en acı verici fakat en güçlü öğrenme, hatalar yoluyla olur. ‘Ders, sen öğrenene kadar tekrar eder’ diye meşhur bir Budist sözü vardır, eminim çoğunuz duymuşsunuzdur. Bu söz, sıkıştıkları konular hakkında benden tavsiye isteyen arkadaşlarıma çok sık söylediğim için onları gıcık etse de en sevdiğim sözlerden biridir. Çünkü bu söz, insanın hatalarından öğrenmesi gerektiğini ve hatalarından öğrenmedikçe, aynı hataları tekrarlamaya mahkûm olduğunu ima eder.

Gençler hakkında atıp tutan yaşlılar gibi konuşmak istemesem de ben de yeni nesillerin geçmişteki insanların hatalarından pek de öğrenemediğini düşünüyorum. Çağlar boyunca aynı tartışmalara girip, aynı davranışları sergilememizin başka bir açıklamasını bulamıyorum. Her yeni nesil, başkalarının hatalarından öğrenmek yerine kendisi hata yapıyor ve bunun bedelini kendisi ödemeyip gelecek nesillere ödetiyor diye düşünüyorum. Bugün bizler, geçmiş nesillerin pek çok hatasının bedelini ödeyeceğiz. Muhtemelen hiçbir şey öğrenmeyip gelecek nesillere çözmeleri için bir dünya dolusu problem bırakacağız. Geçmişte ne tartışıldıysa yine onu tartışacak, atalarımız nasıl davrandıysa yine öyle davranacağız ve bizim çocuklarımız da aynısını tekrarlayacak. Bunun son derece pesimist bir bakış açısı olduğunu söyleyebilirsiniz, hatta bir haklılık payı da olduğunu inkâr edemem. Ancak ben bu durumu pesimistten ziyade realist olarak görüyorum.

Beklenti, gerçekçi verilere oturtulmuş bir tahmin gibidir, sağlam temelleri olur. Umut ise, olağanüstü bir durumu arzulamaktır. En azından bu iki kavramın kıyası konusunda benim düşüncelerim bu yönde. Az önce anlattığım sebeplerden ötürü, ben önümüzdeki yüzyılda insanın yine tekerrür etmesini, yine benzer uğraşlarla meşgul olmasını ve aynı hataları tekrarlamasını bekliyorum. Hatalarımızdan öğrenmemizi, eski tartışmaları bir kenara bırakmayı ve geçmişin bize bıraktığı şeylerin kıymetini görmeyi ise, umut ediyorum. Dilerim bu yüzyılda, insanlar nihayet öğrenecekler.