Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 110

‘Beş yaşındaki bir çocuğa tecavüz etseydiniz sindirebilirdik ama..”

0

Ayşe ARMAN / Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU 19.10.2014

HÜRRİYET

Twitter’a bakarken gözümün önünden geçiverdi o mesaj:

“Görün bakın Ayşe Arman, bu marjinal eşcinsellerle bir röportaj patlatır!”
Onlara göre ben bu toplumdaki çarpıklıkları normalleştirmeye çalışıyorum.
Evlenen gay’lerle de röportaj yaparsam, gay evliliğini meşrulaştırmış olacağım.
Zararlıyım yani!
Onlara kalsa, keşke bu toplumda eşcinseller olmasa.
Ama varlar.
Onlara kalsa, keşke ne yaşayacaklarsa kapalı kapılar ardında yaşasınlar.
Ama öyle olmuyor işte.
Kimsenin böyle bir şey talep etme hakkı yok. Kimsenin insanların bir bölümünü yok saymaya hakkı yok. İnsanlar istedikleri gibi davranmakta özgür.
Ve aşk da cinsiyet-minsiyet tanımıyor.
El ele dolaşmak istiyorlar.
Birbirlerine dokunmak istiyorlar.
Sen, heteroseksüelsin, bir kadına dokunmak istiyorsun.
O, homoseksüel, bir erkek bedenine dokunmak istiyor.
21’inci yüzyılda bunları tartışmak da bana saçma geliyor.
Bırak ya, kim kime dokunmak istiyorsa dokunsun, sana ne?
Onu artık ‘hasta’ olarak yargılamaktan da vazgeç, gülünç oluyorsun.
Adam da bunu seçmiş filan değil, ‘cinsel tercih’ diye bir şey yok, ‘cinsel yönelim’ diye bir şey var.
Yani doğuştan öyle, sonradan olmuyor.
Sonradan, sadece yıllardır içinde bastırdığı şey dışarı çıkıyor, aslına rücu ediyor, kendi özüne dönüyor.
Evlenen gay çiftin haberini yapayım diye özel bir gayretim olmadı…
Ama kader işte… Ama haber işte, kendilerini ifade etmek için bana geldiler. Gazetede buluştuk.
Bir sürü gay haberi yaptım bugüne kadar, bazıları insanı susuz götürüp, getirebilen kişilerdi, becerikli, lafı gediğini oturtan…
“Ekin ve Emrullah nasıl gençler?” diye merak ettim.
Birden karşımda biri 19, diğeri 26 yaşında çok naif iki insan gördüm.
Birbirlerine düşkünler.
İnanılmaz özen gösteriyorlar.
Birbirlerinin gözünün içine bakıyorlar. Yani aralarındaki sevgiyi hissetmemek için gerizekâlı olmak gerekiyor.
Bu çocuklar belli ki birbirlerine tutkuyla bağlılar.
Zaten evli gibi yaşıyorlarmış, kendilerinin ifadesiyle ilişkilerini taçlandırmak istemişler.
Katılırsınız katılmazsınız…
Tasvip edersiniz, etmezsiniz…
Ciddiye alırsınız, almazsınız…
Fark edilmek için yapılmış bir hamle olarak değerlendirirsiniz, değerlendirmezsiniz…
Sizin bileceğiniz iş.
Ama bu insanlar varlar ve ötekileştirilmemek için direniyorlar. ‘Özgürlük’ dendiğinde mangalda kül bırakmayanlar, eşcinseller için de aynı özgürlüğü tanımak zorundalar.
Bunu da unutmasak iyi olur.
Sizi Ekin ve Emrullah’la baş başa bırakıyorum…

Ekin ve Emrullah… Sizi evlenen ilk gay çift olarak tanıdık. Hakkınızda bir sürü haber çıktı. Büyük tantana koptu. Şu an neler yaşıyorsunuz?

EMRULLAH: Başımıza gelmeyen kalmadı! Hayatımız kaydı. Evimize bile gidemiyoruz. Zaten artık evimiz de yok…

Neden?

EKİN: Ev sahibi kovdu.

EMRULLAH: “Ne haltlar karıştırdığınızı öğrendim. Komşularımızdan imza topladım, sizi evimden attıracağım!” diye mesajlar attı.

EKİN: Biz de son derece kibar bir şekilde, “Evinize bir zarar mı verdik ki, bizi çıkarmak istiyorsunuz?” diye sorduk. Kem küm etti. Ama açıkça, “Siz eşcinselsiniz! Sizin gibilere ev-mev vermek istemiyorum” da diyemediği için kıvırttı durdu. Komşulardan imza toplamış. Biz, orada kimseyi tanımıyoruz ki, bizim hakkımızda nasıl kötü bir şey söylemiş olabilirler? Kime ne zarar vermişiz? Kendi halinde iki insanız. Bir taşkınlığımız yok, bir şeyimiz yok. Ama eşcinsel olduğumuzu öğrendi ya, üstüne bir de evlendik ya, bizi kapıya koyma hakkını görüyor kendinde…

EMRULLAH: “Ne haltlar çevirdiğinizi öğrendim!” diyor. Bu nasıl bir küstahlıktır! Birbirimizi seviyoruz, evlendik, var mı? İzin mi alacağız ondan! Bizim özelimiz bu, kimseyi ilgilendirmez. Ev sahibiyle aramızdaki tek olay kira. Onun dışında başka hiçbir münasebetimiz yok.

EKİN: Bu nasıl bir homofobiyse yeni ev de bulamıyoruz. Birkaç emlakçıya telefonla sorduk, “Tamam gelin bakalım” dediler, buluşunca bizi tanıdılar, “Başka yerlere bakın. Size verecek evimiz yok!” dediler. Çaresizlikten arkadaşlarımızda kalıyoruz.

Bu kadar mı yaşadığınız zorluk?

EKİN: Olur mu? Daha kötüsü de var. Bir sürü tehdit alıyoruz. Ben Antakyalıyım. Oradan mesajlar geliyor, “Antakya’nın adını kötüye çıkardın, buraya gelirsen, kafana bir tane sıkacağız…” diye. Ama tabii bu mesajlara pabuç bırakacak halim yok! Allah’tan “Antakya’dan ancak senin kadar cesur ve sevgi dolu biri çıkabilirdi! Tebrik ediyoruz” diyenler de var.

“ANNEN DE PİSLİK, SENİ HER ZAMAN DESTEKLEDİ”

Peki aile çevresi?

EKİN: Babam ve babamın tarafı, “Sen rezilsin! Hemen soyadını değiştir, bizim ailemizle ilişkini kes!” diyor. Bunun, benim için zerre kadar önemi yok. Zaten 12 yaşından beri eşcinsel olduğumu açıkça söylüyorum. Onlar için mümkün olsa da ölüp gitsem, yok ölmeyeceksem de eşcinselliğimi gizleyeyim. Bu ikiyüzlülük de midemi bulandırıyor. Sen ister kabul et, ister etme. Ben buyum! Böyle doğdum. Kendimi de seviyorum. Şimdi, en az kendim kadar sevdiğim bir de eşim var. Benim bir kadınla birlikte olabilmem imkânsız. Bunu akılları almıyor. Nasıl heteroseksüel bir erkeğin, bir erkekle birlikte olması mümkün değilse, benim de bir kadınla birlikte olmam mümkün değil. Ama kardeşim, anlatamadım gitti! Akıllarınca beni reddediyorlar. Peki sorsalar ya, ben o ailenin bir ferdi olmak istiyor muyum? Hayır! Asıl ben onları reddediyorum! Sildirin beni kütüğünüzden. Sürekli “Allah senin belanı versin!” diye telefonlar geliyor, “Senin annen de pislik, sana her zaman destek verdi” diyorlar. Annem tek kelimeyle canımdır. Her zaman, her konuda destekçimdir. Emrullah, annem ve ben fotoğraf çektirmişiz. “Bu iki sapıkla nasıl aynı karede olursun? Sen rezil bir kadınsın! Nasıl o fotoğrafı Facebook’a koyarsın” diyorlar. Eşcinseliz ya, analarımız da bizi sevmesin istiyorlar! Bir annenin çocuğunu sevmemesi mümkün mü? Ama bak, babalar konusunda bir şey diyemeyeceğim.

Annen burada mı yaşıyor?

EKİN: Hayır Antakya’da, 40 yaşında daha. Çok genç, çok tatlı bir annem var.

Peki sen Emrullah? Sen de bir kafede garsonluk yapıyordun değil mi? Bu evlilik yüzünden başına gelen bir şey var mı?

EMRULLAH: Evet. Ben de işimi kaybettim. Kimseye bulaşmayan, ölçülü, sessiz biriyim. Bir problemimiz yoktu. Haberler çıkınca, çekindiler. Onları da anlıyorum.

ZEKİ MÜREN’İ SEVİYORLAR, BÜLENT ERSOY DİNLİYORLAR

BİZ BÖYLE DOĞDUK, CİNSEL TERCİH FİLAN DEĞİL
Diyorlar ki, “Eşcinsellik cinsel tercih!” Saçma! Nedir bu, marjinal bir duruş mu sergiliyoruz biz? Meslek mi seçiyoruz? “Seçmek” ne demek? Biz, böyle doğduk. Seçmedik. Doğamız bu. Bu, bir tercih değil yani.


Senin ailenin tepkisi ne oldu?

EMRULLAH: O biraz problemli. Ben Ekin gibi cesur değildim hiçbir zaman. O 12 yaşından beri kafa tutuyor. “Ben buyum, yerse!” diyor, diyebiliyor. Ben yapamadım. Eşcinsel olduğumu kimseye itiraf edemedim. Şunun şurasında son üç yıldır kendim gibiyim. Çevremden de kimse bilmiyordu. Hele ailem, akrabalarım hiç… Şimdi hepsi öğrenmiş oldu.

EMRULLAH: Evet. Ve tabii şok geçirdiler. Ama öncesinde söylemiş olsaydım da bir şey değişmeyecekti. Onlarda algı sabittir, değişmez. “Böyle bir şey varsa bu hastalıktır! Bunu düzeltmeye çalışacağız” diye düşünüyorlar. Ne yazık ki bu ülkenin çoğunluğu, eşcinselliği hâlâ hastalık olarak görüyor. Siyasetçiler farklı mı? Hayır! Günah olarak görüyorlar. Gel gelelim Zeki Müren’i seviyorlar, Bülent Ersoy dinliyorlar ama eşcinselliğin gizli yaşanması gerektiğini düşünüyorlar. Ortalıkta olmayacaksın. Kötü bir şey yapıyorsun. İki erkek, el ele yürürse özendirici olur diye düşünüyorlar. Varsın evlerinden atsınlar, ne yapacaklarsa yapsınlar. Benim ailem de aklınca beni düzeltecekti.

GURUR DUYUYORUZ, ARTIK KİMSEDEN KORKMUYORUZ

Nasıl yapacaktı?

EKİN: Herhalde evlendireceklerdi Emrullah’ı! Bir sürü eşcinsel, baskılara karşı gelemediği için evleniyor, hatta çocukları oluyor. Yazıktır o kadınlara! Sonunda bütün herkes mutsuz oluyor.

EMRULLAH: Bizimkilerin istediği bu olayın tamamen unutulması. Onlara göre utanç verici bir şey yaptık. Oysa biz, çok istediğimiz, hayalimiz olan bir şeyi gerçekleştirdik. Ve kendimizle gurur duyuyoruz. Üç yıl öncesine kadar herkese kapalıydım. Sadece zaman kolluyordum. Gün gelecek eşcinsel olduğumu haykırabileceğim, sevdiğim kişiyi bulacağım ve bundan böyle bütün hayatı birlikte yaşayacağız, paylaşacağız. Bana sadece sevgi değil, cesaret de verdi Ekin. Artık kimseden korkumuz yok!

Yani siz, başınıza bunca şey gelmesine rağmen pişman filan değilsiniz…

EKİN: Tabii ki değiliz. Hayatımızın en doğru şeyini yaptık. Ayrıca ben eşcinselim diye mutsuz da değilim. Bir daha dünyaya gelsem, yine bu bedende, aynı şekilde doğmak isterim. Evet, homofobik bir ülkede yaşıyoruz, transları direkt öldürüyorlar, bizi doğduğumuza pişman etmeye çalışıyorlar. Yine de halimden memnunum. 19 yaşındayım, kendimle yüzleştim. Kendimi olmadığım biri gibi göstermeye de çalışmıyorum.

Marmara Üniversitesi’nde okuyorsun değil mi?

EKİN: Evet ama bu olaylar yüzünden şu aralar okula gitmiyorum.

TANIŞTIĞIMIZ ANDAN İTİBAREN HİÇ AYRILMADIK

Nasıl tanıştınız?

EKİN: Bir gece kulübünde. Ben bir kız arkadaşımla dans ediyordum. Birden Emrullah’ı gördüm, “Melis, bak ne kadar tatlı bir çocuk!” dedim. Sonra tanıştık, dans ettik. Zaten sabah olmuştu, bizim eve geldik.

EMRULLAH: Birbirimizi tanıdığımız andan itibaren hiç ayrılmadık. Zaten çok kısa süre sonra da birlikte yaşamaya başladık.

EKİN: İlişkimizin üçüncü ayında fiilen evli gibiydik. Kedilerimiz, çocuklarımızdı. Biz birbirimize karşı çok dürüst ve saygılıyız. İçimiz titriyor birbirimiz için. Her şeyi paylaşıyoruz. Zevklerimiz ortak. Hobilerimiz ortak. İleriye dönük hayallerimiz var. Bizim için ortada hiçbir sorun yok, iki erkek olmamız dışında. Bize göre o da sorun değil ama millete dert oldu.

EMRULLAH: Birlikte yaşamaya karar verdiğimiz zaman Ekin’e söylediğim bir şey vardı: “Gün içinde ne olursa olsun, kavga da etmiş olsak, gece aynı yatağa gireceğiz, aynı yastığa baş koyacağız. Salonda yatma gibi bir şey olmayacak.” Kavga da ettiğimiz oluyordu ama yatağa hiçbir zaman küs girmedik. Hiçbir zaman ayrı odalarda yatmadık.

DÜĞÜNÜMÜZÜ ŞİMDİYE KADAR BİRİKTİRDİĞİMİZ PARAYLA YAPTIK

Çok eleştirildi o kırmızı kuşak… Niye bağladın beline evlenirken?

EKİN: Bir kere biz, birbirimizi kesinlikle kimlikleştirmiyoruz. “Sen bu ilişkide erkeksin, ben kadınım” gibi bir şey yok. Biz ikimiz de gay’iz. O kırmızı kurdeleyi de şöyle açıklayayım: Ben sanatçı olarak eğitim alıyorum, düğünüm başlı başına bir mesajdı ama düğünümün içinde ayrı bir mesaj da vermek istedim. Bekâretin önemsiz olduğunu anlatıyor o belimdeki kırmızı kuşak. Yoksa, ben bir erkeğim, benim nerem bakire? Ben dışa- vurumculuk yapıp, bu şekilde ifade etmeye çalıştım kendimi. Mesajımı çok güzel alanlar oldu, yanlış değerlendirenler de…

EMRULLAH: Bu bizim düğünümüz, nasıl istersek öyle yaparız. İnsanlar buna niye bu kadar takıldılar anlayamadık.

Kimleri davet ettiniz düğününüze?

EMRULLAH: Sevdiklerimizi, yakın çevremizi. Orada olmasını istediğimiz 90 kişiyi…

Parayı nereden buldunuz?

EKİN: Şimdiye kadar biriktirdiğimiz parayla yaptık. Destek olan arkadaşlar da vardı. Sağ olsunlar. Ama takılarımı bile oraya bıraktım.

Siz bu işi ciddiye almış mıydınız yoksa geyik mi yaptınız?

EKİN: Tabii ki ciddiye aldığımız bir şey yaptık! Biz zaten duygusal olarak evliydik, orada imza atman bir şey değiştirmiyor ki. Zaten evli olarak yaşıyorduk. Biz bunu bir düğünle taçlandırmak istedik. Zaten davetiyemize de “Sadece sizin dilekleriniz eşliğinde kaygılarımızdan arınacağımızı düşünüyoruz” diye yazdık.

Şu an ne hissediyorsunuz?

EKİN: Bu kadar hakareti ve aşağılanmayı hak edecek bir şey yapmadık biz. Birbirimizi sevdik o kadar. Kimseyi öldürmedik, kimseye tecavüz etmedik. Bana gelen korkunç bir mesaj var. Çok çok ayıp bir şey. Nefretin seviyesizliğine bakın, “5 yaşındaki bir çocuğa tecavüz etseydiniz sindirebilirdik ama bunu sindiremeyiz!” demişler.

BİR ŞEYLERİ DEĞİŞTİREBİLDİYSEK NE MUTLU BİZE…

Ya senin aile hikâyen…

EMRULLAH: Batmanlıyım. Kürt’üm. Ama 26 yıldır İstanbul’dayız. Heteroseksüel gibi gezdim, dolaştım, davrandım. 25 yaşına kadar sadece kendi içimde yaşadım. En yakın arkadaşlarımla bile hiçbir şey paylaşmadım. Ekin’e her zaman söylüyorum, onun cesaretine hayranım. Onun sayesinde ben de kendim olabildim. Biz bir şeyleri değiştirmişsek ne mutlu bize…

HEDEF TAHTASI OLMAYI GÖZE ALDIK

Evliliğinizi, dünya âleme duyurmak nereden aklınıza geldi? Gerekçeniz neydi?

EKİN: Biz aslında sadece eşcinsel camiaya seslenmek, onlara cesaret vermek istemiştik. “Yalnız değilsiniz! Sizin gibi başka insanlar da var. Biz de onlardanız. O kadar da güçsüz, aciz değiliz. Korkmayın!” demek istemiştik. Akit gazetesi dışında, bütün gazeteler sadece haberi verdiler. Teşekkür ediyoruz. Tamam internet sitelerinde birtakım feci yorumlar vardı. Akit, “Sapıklar düğün yaptı, yetkililerin soruşturma başlatmasını bekliyoruz” diye yazdı ama genel olarak ‘iki eşcinsel evlendi’ diye verildi haber. Biz homofobiklere hedef tahtası olmayı göze almıştık. Ülkemizde de gay evlilikleri başlasın diye yaptık. Kim ne derse desin, eşcinsel özgürlük mücadelesinde bir yerimiz olduğunu düşünüyorum.

ÜNİVERSİTENİN RESİM BÖLÜMLERİNİ BİRİNCİLİKLE KAZANDIM

Eşcinsel olduğunu ne zaman fark ettin?

EKİN: Kendimi bildim bileli… Bir çocuk dergisi vardı. Oradaki bir erkek çocuğu beğeniyordum. Kızlarla oldum olası bir alakam olmadı. Annem durumu fark edince, doktor doktor dolaştık, kadıncağız perişan, herkese soruyordu: “Ekin, trans mı, gay mi, nedir, bana söyleyin!” Bir gün bütün aileyi topladım, “Bırakın artık doktorlara gitmeyi” dedim, “Ben eşcinselim.” Söyleyiverdim. Nasıl rahatladım anlatamam. Hüngür hüngür ağladık annemle birlikte. Sonra tabii amcalarım filan dahil oldu. “Ekin’i okula yollamayacağız, okul hayatı bitmiştir!” dediler.

Neden?

EKİN: Beni hetero yapacaklar da ondan! “İşe başlasın, inşaata girsin!” Erkeksi bir iş ya, kendimi erkek gibi hissedeceğimi düşünüyorlar. İki sene ev hapsi yaşadım. Sonra Güzel Sanatlar Lisesi’ne kaydolmamı kabul ettiler. Babam bırakıp, getiriyordu. Bıçak çekenler oldu, küfür edenler oldu, arkamdan “Travesti!” diye bağıranlar oldu. Benim tek kurtuluşum İstanbul’du. Üç yıl boyunca gözümü kırpmadan çalıştım. Benimle hazırlanan hocam şahit. Mersin Güzel Sanatlar Fakültesi birinciliği, Hacettepe Resim Bölümü birinciliği, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Resim Bölümü birinciliği… Ama ben Marmara Üniversitesi’ni tercih ettim. Çok tatlı bir hocam var. Diyor ki, “Ekin, ben seni kaybetmek istemiyorum. Çok yeteneklisin!” Üçüncü sınıftayım ama şu aralar tehditler yüzünden devam edemiyorum.

 

Yazar Nilgün Şimşek ile Söyleşi

Buğçe Çalışkan 05.09.2014

GENÇ YAZI

Yazar Nilgün Şimşek’le İzmir Kitap Fuarı’nda buluştuk.

Fuarın kalabalığından sıyrılıp Ayşa Boşnak Börekçisi’ne gittik. Sevgili Gamze ve Sevgili Seda’da bize eşlik etti. Hayata ve edebiyata dair sohbet ettik.

Nilgün Şimşek, Öykünün Karanlık Yüzü ve Siyah Sardunyalar’ın yazarı.  Öyle hoş bir sohbetli ki konuşurken kitap kokusu alıyorsunuz buram buram…

Buğçe Çalışkan: Nasıl başladı hikayeniz?

Nilgün Şimşek:2008 yılında başladı ciddi anlamda. Ama tabii ben o zaman karar verdim yazmaya. Yazmaya başlayınca fark ediyorsun zaten, hayatın boyunca hep yazmışsın. Bu bir öykü, şiir falan olmamış ama mektup olmuş, öfke boşaltımı olmuş, kimi zaman defterin kenarına bir şey karalamışsın ya da birine not göndermişsin, o sana göndermiş. Anket defterleri yapmışız. İlkokuldayken şiir yazardım ama şey muhabbetini sevmem; ilkokuldayken şiir yazardım, öğretmenim beni keşfetti muhabbetini sevmem, yok öyle bir şey. Ama ödev verirler yaparsın kitap hediye ederler sana böyle böyle edebiyatın içinde olmuşum. Çok daha sonra fark ettim. Yazdıklarımı ve bana yazılan hiçbir şeyi atmamışım. Hayatımın bir döneminde şiir yazdım. Şiir öyle enteresan bir şey ki. Dünyanın hem en kolay hem de en zor şeyi. Türkiye’nin %98’i şair. Üzülen, mutluluk duyan herkes hayatının bir döneminde şair oluyor Türkiye’de. İşte bende öyle öfke dolu bir dönemimde altmış şiir yazdım. Sonra emekli oldum. Yazdığımda bana güzel gelen şiirlerim, tekrar okuduğumda eksik geldi ve onları açıklamak amacıyla 10-15’ini seçip kısa öyküler yazdım. Aradan zaman geçti… İlk başta güzel olan öyküler yine kötüleşti. Ne yapabilirim, nasıl düzeltebilirim derken yazı atölyelerini araştırdım. 28 Ekim 2008. Ertesi gün Mario Levi’nin kursu başlıyor. Kayıt olup, başladım kursa. Bir ayın sonunda öğrendim ki çok kötü bir şairim, tek öğrendiğim bu.

Mario Levi inanılmaz bir hocadır. Çok cesaretlendirdi beni. Sonra o şiirlerdeki duygulardan yola çıkarak, şiirlerden bağımsız öyküler yazdım. 2010 yılında öykü kitabım çıktı, böyle başladım. Bu süreçte fark ettim ki koliler dolusu kağıt saklamışım.

Buğçe: Kağıt saklama alışkanlığı neden?

Nilgün Şimşek: Herhalde yazıya olan aşktan. Yoksa başka bir biriktirme huyum yok. Eşyadan çabuk vazgeçerim. Onun bunun bana yazdıklarından, benim onlara yazdıklarımdan hiç vazgeçmemişim. Kağıt istiflemişim..

Buğçe Çalışkan: İçinden güzel şeyler çıkar onların…

Nilgün Şimşek: Tabii ara sıra karıştırıyorum. Danışıyorum onlara. Bayağı malzeme var içinde.

Buğçe Çalışkan: Peki daha öncesinde ne yapıyordunuz?

Nilgün Şimşek: Son sınıfla birlikte çalışma hayatına atıldım. 3-4 sene profesyonel iş hayatım oldu. Sonra ilk çocuğumun doğmasıyla bıraktım çalışmayı. Fakat hiperaktive problemim var benim. Sosyal sorumluluk projelerine katıldım. Sonra 1997’de arkadaşımla bir şirket kurduk. 10 sene reklam-promosyon sektöründe çalıştım. Ondan sonra da emekli oldum.

Buğçe Çalışkan: Çalışma hayatınızın yazdıklarınıza etkisi ne kadar oldu peki?

Nilgün Şimşek: Yaşadığım her şeyin etkisi var yazdıklarımda. Onu ayıramazsın. Ben ayıramıyorum en azından.

Buğçe Çalışkan: Yaşarken çok pozitifsiniz. Hikayeleriniz niye hüzünlü?

Nilgün Şimşek: Ben çok örnek bir insan değildim talebeliğimde. Üniversiteyi kahvede bitirdim. Başarılarımdan çok kişiliğimle ön plandaydım. Bunun iki sebebi olabilir. Birincisi; böyle yaşadığım bir şeylerin farkında olmadığım, biriktirmediğim anlamına gelmiyor. Yaşarken neşeyle karşılamaya çalışıyorum her şeyi. Ama hayat öyle bir şey ki her yanı hüzün dolu. Yazarken bunu yazıyorsun.  Mutlu şeylerden hikaye çıkmıyor.  Yoksa böyle melankolik değilimdir. İkinci sebep; tüm bunları göğüsleyebilmenin bir yolu olmalı bende hafife alıyorum. Daha çözümsel bakıyorum.

Buğçe Çalışkan: Yazmaya nasıl başlarsınız?

Nilgün Şimşek: Bu yola girdiğimde bir şey beni rahatsız ediyor, sen bunu yaz, anlat. Ve böyle başlıyor. Kendimde fark ettiğim tek şey var: İlk cümleyi bulmadan hiçbir şey yazamıyorum.

Kafamın içinde yazıyorum. Yazmak bilinci açmakla ilgili bir şey. Yazdıkça bir laf, bir laf daha. Ve hiçbir şeyi unutmuyoruz bir de. Hikayen gelip kendini yazdırıyor, Mario Hoca böyle der. Bende onunla hem fikirim.

Buğçe Çalışkan: Size ait bir kulübenin olduğunu biliyorum. Orada neler yapıyorsunuz? Başkaları gelebiliyor mu yoksa Nazlı gibi tek başınıza mısınız?

Nilgün Şimşek: Çalışırken tek başımayım. Kalabalık ortamlarda yazamıyorum. Okuyamıyorum da mesela. Vapurda okuyabilirim ama. Kapalı mekan. Çalışma saatlerimde ne yapmam gerekiyorsa ( film izlemek, müzik dinlemek, okumak) yalnız yapmalıyım. Kulübeyi de yalnız kalmak istediğim için yaptım. Çünkü ben şehir dışında yaşıyorum. İki genç çocuğum var. Bazen evde yatacak yer bulamadığım oluyordu. Çok kalabalık gelenler var. Bende çok misafir severim. Çocuklarımın arkadaşları benimde arkadaşım gibidir, o kadar iç içeyiz. Mutfakta çalışıyordum ilk başta. Ancak herkes yattıktan sonra çalışabiliyordum. Çünkü ancak yalnız kalabiliyordum.

Bir ardiye oda vardı bahçede ıvır zıvır koyduğumuz. Orayı oda yaptım kendime. Şimdi çalışırken oraya hiç kimseyi almıyorum ama arkadaşlarım gelip kahve içmek istediklerinde odamı ziyaret edebiliyorlar. Güzel bir oda. Kendim boyadım, kendim yaptım her şeyini. Çok dağınık falan. Ama odamda genelde yalnızım. Çünkü özel her şeyim orada.

Buğçe Çalışkan: Yazarken nasıl peki? Dışarıdayken aklınıza bir şey gelmez mi? Karakterle yaşamaz mısınız? Yazma süreci öyledir çünkü…

Nilgün Şimşek: Evet ama neredeysem oradayımdır. Yol çok severim. Uzun yol gidiyorum şehir dışında oturduğum için arabada olmayı yalnız olmayı çok severim. Nereye gittiğimin bir önemi yok,trafikte sıkışmaktan da dertlenmem. Çok yüksek seste müzik dinlerim arabada. Yollarda çok düşünürüm ama arkadaş ortamında kakara kikiri yapıyorum. İşte o zaman o dünyadan tamamen çıkıyorum.

Buğçe Çalışkan: Karakterlerden üstünüze yapışan oluyor peki?

Nilgün Şimşek:  Yani hayır. Şöyle söyleyeyim yazı atölyesinde Mario Hoca’yla ikinci çalıştığımızda Mario Hoca’da Karanlık Çökerken romanını yeni bitirmişti. Beş karakter vardı. Numune baskılarını getirmişti ve demişti ki: Şimdi vedalaşıyorum bu beş karakterle. Hala bir benimleler ama yavaş yavaş vedalaşıyoruz. Bende demiştim ki vay be edebiyatçı adamın hadiseye yaklaşımına bakın ne hoş falan. Hikayelerde böyle değil ama romanı bitirince çok haklı olduğunu gördüm.  Roman bitince gitmiyorlar. Tam anlatabildim mi endişesi de olabilir bu.  Acaba karakterin söylediği yeterli mi diye bitiş anında bir endişe olabilir. Bende hikayenin tamamından zor ayrıldım. Çünkü altı ay döne döne okuyorsun, düzeltiyorsun. O da seni içinden tutmaya devam ediyor. Bu sefer niye böyle bir şey yazdım ki demeye başlıyorsun çünkü duyguyu boşaltmışsın artık.

Buğçe Çalışkan: İyelik eki almayan anne var Siyah Sardunyalar’da. Onu nasıl yazdınız?

Nilgün Şimşek: Benim anne tanımımın çok aksine bir karakter. Ve başta öyle olacağımnı biliyordum. Ben dünyadaki bütün sorunların, kavgaların sevgi eksikliğinden doğduğuna inanıyorum. Ve maalesef çocuklar sevgisizliği annelerinden öğreniyorlar. Duygusal olarak ne öğreniyorsan anneden öğreniyor. Tamam baba da çok önemli bir faktör ama çocuk her şeyi anneden öğreniyor. Geçen sempozyumda kadına şiddet konuşuluyordu. Bu insanların çok hoşuna gitmiyor ama şiddet gösteren erkekleri anneler yetiştiriyor. Anne çok önemli. O yüzden buradaki anneye kötü karakter hoşuma giden bir şey değil. Tamamen iyi ya da tamamen kötü de gerçekçi değil ama kendimi alamadım. Herkesin ismi var mesela ama Nazlı’nın annesinin ismi de yok.

Buğçe Çalışkan: Türkiye ve edebiyat hakkında neler söylemek istersiniz?

Nilgün Şimşek: Ben bir edebiyat gurusu değilim. Ama 2008 yılında yazmaya yönelik okumaya başlayınca  gerçekten okumaya başladım. Dolayısıyla bu konuda ahkam kesmem kolay bir şey değil, doğruda olmaz. Ancak sürekli gördüğüm şeyleri anlatabilirim.

Edebiyata gelesiye kadar okuma durumumuz çok kötü. Edebiyat kolay bir şey değil. Edebiyatı anlayacak insanlar lazım bunun içinde okuma seviyesi. %4,5’lardan bahsediyoruz. Bunu hor gördüğüm için söylemiyorum. Ama okumuyorlar. O %4,5’un %75’i de kadın okuyucu. Ne okuyorlarsa okusunlar. Ama mutlaka okusunlar. Blog yazarlarına çemkiriyorlar. Edebiyat bitti falan diye. Hayır, oradan da bir edebiyat doğacak. Çünkü dünya değişiyor. Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazdığında millet söylemediğini bırakmamış ona. Edebiyat çevreleri eleştirmiş. Şimdi biliyoruz ki Türk Edebiyatı’nın bir dönüm noktası. Söyleyeceğini o güne kadar kimsenin söylemediği bir biçimde söylemiş. Şimdi ki gençlerde öyle. Ben çok takdir ediyor ve destekliyorum. Onlardan kelime alıyorum. Yitik Ülke gibi yayınevlerinin de genç kalemlere fırsat tanıması gerektiğine inanıyorum.

Buğçe Çalışkan: Benim gördüğüm kadarıyla şair de, öykü ya da roman yazarı da masalcı aslında.

Nilgün Şimşek: Doğru. Masal hayatın her yerinde. Masalların ilk halini okudun mu? İlk yazılan masalların sonu felaket. Bazen dönüp bu kadar kötü mü diyorsun. Bir yandan bakıyorsun o kadar güzel ki, masal gibi. O yüzden dediğin doğru. Herkes masalcı.

Buğçe Çalışkan: Bildiğim kadarıyla sık sık yurtdışına gidip geliyorsunuz. Türkiye ve yurtdışını yazarlık açısından kıyaslamanızı istesem?

Nilgün Şimşek: Amerika’yla kıyaslasan farklı, Avrupa’yla kıyaslasan farklı. Bir kere yine geliyoruz ülkenin sosyo-ekonomik durumuna, kültüre, sanata, edebiyata bakışına. Çok farklı diğer ülkelerden. Amerika’da çok fazla kitap satılıyor, Avrupa’da da öyle. Japonya uçmuş durumda. Yazarda ona göre kitaplarla çıkmak durumda kalıyor yayınevinin karşısına. Amerika’da bir şey yazdığınızda yazar oluyorsunuz. Ama ben Türkiye’de kendime yazar diyemiyorum. Anlatıcıyım ben. Şu anda deniyorum. Yazar olabilmem için daha çok fırın ekmek yemem lazım. Bir şeyler yazıyorum ama Leyla Erbil dururken, sen daha yanına yanaşamamışken, kendine nasıl yazar diyorsun, onlara ayıp.  Ama bir yandan da bu benim, benim kelimelerim, benim anlatış biçimim. Benimde söyleyecek sözüm var. Yazarım o zaman herhalde bende. Yani zor bir durumdayım. Bize yazan mı demek lazım?

Buğçe Çalışkan: Hangi yazarları örnek alıyorsunuz?

Nilgün Şimşek: Liseden Alman Edebiyatı geçmişim var. Gogol hastasıyım ben. Dostoyevski falan. Tolstoy’un mekan tasvirlerini bayılıyorum. Gerçi şimdi 700 sayfa kitap yazdığında kimse dönüp bakmıyor, okumak istemiyor insanlar. Günümüzde görseller çok olduğu için tasvirleri önemsemiyorlar. Ama ben seviyorum. Türk yazarlardan Selim İleri’ye bayılıyorum. Neredeyse bütün kitaplarını okudum. Ondaki eşya bilgisi, kumaş elbise bilgisi… İnsan her şeyi bilebilir mi? Okuduğun her şeyin arkasında bilgi var. Ve o bilgi beni hasta ediyor. Her şeyi bilerek yazmış. Leyla Erbil hastasıyım. Şimdi hangisini söylesem öbürünün hakkı kalacak.

Buğçe Çalışkan: Üçüncü kitaba başladınız mı?

Nilgün Şimşek: Son öyküyü yazarken başladım ona. Çabuk ilerledi. Biyografik bir kitap olacağı için alt yapım çalışması uzun sürdü Hikayesini benimle paylaşan kişi yaşıyor. Ve onun sesinden çıkıp kendi sesimi bulmam gerekiyordu. Bunun için kurguyla çok uğraştım. Ama eylüle bitecek şekilde çalışıyorum.

Buğçe Çalışkan: Yazmanın dışında neler yapıyorsunuz?

Nilgün Şimşek: Örgü örüyorum. Doğacak bebekler oluyor, onlara bebek çeyizi hazırlıyorum. Kızım yün kazak istiyor ona kazak örüyorum. Ama her zaman değil. Düşünce halindeysem ona sarıyorum. Örüyorum, örüyorum, örüyorum. Sonra uzunca bir süre elime almıyorum. İnişli çıkışlı hallerimde var yani. Her zaman her şeyi aynı disiplinde yapamıyorum.

Buğçe Çalışkan: Çocuklarınızla aranız nasıl? Çalışırken nasıldı?

Nilgün Şimşek: Bir süre çalışmayı bıraktım. Oğlum ilkokula başladığında iş hayatıma geri döndüm. İş hayatımdan serbest çalıştım. Ortak iş olduğu ve arkadaşımda anne olduğu için birimizin gelmediği gün öbür kü gelir toplar diye başladık. Ama benim iş disiplinim orada da öne çıktı. Sorumluluk alıyorsun. Kendi işin ve berbat bir sektörde çalışıyorsun. Hep son dakika işler, elin hep işin içinde. Çok zor oldu bana o 10 sene. Çocuklarımın eve geldiği saatte evde olup, onlar uyuduktan sonra geri döndüm.

Çocuklarımla aram her zaman çok iyiydi. Hiç kişisel sorun yaşamadık. Onlar yaşadılar. Onlar yaşayınca hayatla bende yaşadım. Ama üçümüz arasındaki ilişki her zaman çok iyiydi ve hala öyle. Çok sıkıntı çekerek büyüttüm. Dışarıda sıkıntı çektikleri için ama hiç onlardan yana ben üzülmedim.

Buğçe Çalışkan: Eşinizle aranız nasıl? İkili ilişkiyi kastetmiyorum, aman yanlış anlaşılmasın. Yazmanıza karşı tutumu nasıl?

Nilgün Şimşek: Eşim benim çocukluk arkadaşım. Biz onunla birlikte büyüdük. Tanıştığımızda ben 9, o 12 yaşındaydı. Çok genç evlendik. HJayat büyümeden ibaret bir şey ve değişimin durmadığı. İyi ki de öyle. Ben biraz fazla değişiyorum galiba. Hayatımda bir şey değişiyor, hemen adapte oluyorum ve oradan kendime yeni bir yol çiziyorum. Bambaşka biri oluyorum. Ben devamlı değişiyorum. Ama erkeklerin bu şansı olmuyor. O zavallım erken yaşta evlenmiş, cart diye çocuk sahibi olmuş. Getirecek, yedirecek, evi döndürecek. Aynı hedefe doğru gidiyorlar. Mutlaka kendilerine göre bir değişimleri var. Ama ben biraz onu şaşırtan biri nsanım. Bu son şaşırmak çok fena oldu. Birden bire ortak zamanlarımızdan da çalmaya başladım. Evin düzenini değiştirmek zorunda kaldım. Daha çok yalnız bıraktım onu. Misafirler gelsin gitsin bayılır. Çok sosyal bir insan Cengiz. Ama ben ilk kitabı yazarken evin düzenini de değiştirdim. Boşaltım evi. Rahatsız oldu ilk başta. Fakat Öykünün Karanlık Yüzü çıkarken sırtı hazırlanıyordu. Ben ona telefon ettim. Dedim ki 14 hikaye var. Aşk hikayesi de var, aldatılmış kadın hikayesi de var. Her ne kadar kurgu yapmış olsa da biyografik bir yanı var ve üstümüze yapışacak. Sen iş adamısın, bu seni rahatsız edecekse kitabı Nilgün Yokeş diye çıkarayım. O da ne münasebet, sen oraya ne yazmış olursan ol, ben ancak gurur duyarım, dedi. Ve o dakikadan sonra Cengiz beni çok destekledi her anlamda.

Buğçe Çalışkan: Gençlere ne söylemek istersiniz?

Nilgün Şimşek: Sana yolda dediklerini diyeceğim. Bol bol okuyun. Bilin çocuklar. Sadece edebiyat için demiyorum, bilin. Kendinizi, geliştirmek için bilin. Her şeyi bilerek yapın. Disiplininiz olsun hayata karşı. Bilmek, öğrenmek en büyük hedefiniz olsun. İlla bir konuda da değil. Bol bol okuyun. Ne okuyorsanız okuyun, doğru bilgiye ulaşın mutlaka. Hayata karşı sabırlı olun. Sabır çok önemli bir şey. Birde sevgiyi çok önemsiyorum. Sevgi her şeyin başı ve sonu. Severek büyütün çocuklarınızı. Ve ne yapmak istiyorsanız onun peşinden koşun hayatta.

Yazar Nilgün Şimşek ile Söyleşi

Buğçe Çalışkan 05.09.2014

GENÇ YAZI

Yazar Nilgün Şimşek’le İzmir Kitap Fuarı’nda buluştuk.

Fuarın kalabalığından sıyrılıp Ayşa Boşnak Börekçisi’ne gittik. Sevgili Gamze ve Sevgili Seda’da bize eşlik etti. Hayata ve edebiyata dair sohbet ettik.

Nilgün Şimşek, Öykünün Karanlık Yüzü ve Siyah Sardunyalar’ın yazarı.  Öyle hoş bir sohbetli ki konuşurken kitap kokusu alıyorsunuz buram buram…

Buğçe Çalışkan: Nasıl başladı hikayeniz?

Nilgün Şimşek:2008 yılında başladı ciddi anlamda. Ama tabii ben o zaman karar verdim yazmaya. Yazmaya başlayınca fark ediyorsun zaten, hayatın boyunca hep yazmışsın. Bu bir öykü, şiir falan olmamış ama mektup olmuş, öfke boşaltımı olmuş, kimi zaman defterin kenarına bir şey karalamışsın ya da birine not göndermişsin, o sana göndermiş. Anket defterleri yapmışız. İlkokuldayken şiir yazardım ama şey muhabbetini sevmem; ilkokuldayken şiir yazardım, öğretmenim beni keşfetti muhabbetini sevmem, yok öyle bir şey. Ama ödev verirler yaparsın kitap hediye ederler sana böyle böyle edebiyatın içinde olmuşum. Çok daha sonra fark ettim. Yazdıklarımı ve bana yazılan hiçbir şeyi atmamışım. Hayatımın bir döneminde şiir yazdım. Şiir öyle enteresan bir şey ki. Dünyanın hem en kolay hem de en zor şeyi. Türkiye’nin %98’i şair. Üzülen, mutluluk duyan herkes hayatının bir döneminde şair oluyor Türkiye’de. İşte bende öyle öfke dolu bir dönemimde altmış şiir yazdım. Sonra emekli oldum. Yazdığımda bana güzel gelen şiirlerim, tekrar okuduğumda eksik geldi ve onları açıklamak amacıyla 10-15’ini seçip kısa öyküler yazdım. Aradan zaman geçti… İlk başta güzel olan öyküler yine kötüleşti. Ne yapabilirim, nasıl düzeltebilirim derken yazı atölyelerini araştırdım. 28 Ekim 2008. Ertesi gün Mario Levi’nin kursu başlıyor. Kayıt olup, başladım kursa. Bir ayın sonunda öğrendim ki çok kötü bir şairim, tek öğrendiğim bu.

Mario Levi inanılmaz bir hocadır. Çok cesaretlendirdi beni. Sonra o şiirlerdeki duygulardan yola çıkarak, şiirlerden bağımsız öyküler yazdım. 2010 yılında öykü kitabım çıktı, böyle başladım. Bu süreçte fark ettim ki koliler dolusu kağıt saklamışım.

Buğçe: Kağıt saklama alışkanlığı neden?

Nilgün Şimşek: Herhalde yazıya olan aşktan. Yoksa başka bir biriktirme huyum yok. Eşyadan çabuk vazgeçerim. Onun bunun bana yazdıklarından, benim onlara yazdıklarımdan hiç vazgeçmemişim. Kağıt istiflemişim..

Buğçe Çalışkan: İçinden güzel şeyler çıkar onların…

Nilgün Şimşek: Tabii ara sıra karıştırıyorum. Danışıyorum onlara. Bayağı malzeme var içinde.

Buğçe Çalışkan: Peki daha öncesinde ne yapıyordunuz?

Nilgün Şimşek: Son sınıfla birlikte çalışma hayatına atıldım. 3-4 sene profesyonel iş hayatım oldu. Sonra ilk çocuğumun doğmasıyla bıraktım çalışmayı. Fakat hiperaktive problemim var benim. Sosyal sorumluluk projelerine katıldım. Sonra 1997’de arkadaşımla bir şirket kurduk. 10 sene reklam-promosyon sektöründe çalıştım. Ondan sonra da emekli oldum.

Buğçe Çalışkan: Çalışma hayatınızın yazdıklarınıza etkisi ne kadar oldu peki?

Nilgün Şimşek: Yaşadığım her şeyin etkisi var yazdıklarımda. Onu ayıramazsın. Ben ayıramıyorum en azından.

Buğçe Çalışkan: Yaşarken çok pozitifsiniz. Hikayeleriniz niye hüzünlü?

Nilgün Şimşek: Ben çok örnek bir insan değildim talebeliğimde. Üniversiteyi kahvede bitirdim. Başarılarımdan çok kişiliğimle ön plandaydım. Bunun iki sebebi olabilir. Birincisi; böyle yaşadığım bir şeylerin farkında olmadığım, biriktirmediğim anlamına gelmiyor. Yaşarken neşeyle karşılamaya çalışıyorum her şeyi. Ama hayat öyle bir şey ki her yanı hüzün dolu. Yazarken bunu yazıyorsun.  Mutlu şeylerden hikaye çıkmıyor.  Yoksa böyle melankolik değilimdir. İkinci sebep; tüm bunları göğüsleyebilmenin bir yolu olmalı bende hafife alıyorum. Daha çözümsel bakıyorum.

Buğçe Çalışkan: Yazmaya nasıl başlarsınız?

Nilgün Şimşek: Bu yola girdiğimde bir şey beni rahatsız ediyor, sen bunu yaz, anlat. Ve böyle başlıyor. Kendimde fark ettiğim tek şey var: İlk cümleyi bulmadan hiçbir şey yazamıyorum.

Kafamın içinde yazıyorum. Yazmak bilinci açmakla ilgili bir şey. Yazdıkça bir laf, bir laf daha. Ve hiçbir şeyi unutmuyoruz bir de. Hikayen gelip kendini yazdırıyor, Mario Hoca böyle der. Bende onunla hem fikirim.

Buğçe Çalışkan: Size ait bir kulübenin olduğunu biliyorum. Orada neler yapıyorsunuz? Başkaları gelebiliyor mu yoksa Nazlı gibi tek başınıza mısınız?

Nilgün Şimşek: Çalışırken tek başımayım. Kalabalık ortamlarda yazamıyorum. Okuyamıyorum da mesela. Vapurda okuyabilirim ama. Kapalı mekan. Çalışma saatlerimde ne yapmam gerekiyorsa ( film izlemek, müzik dinlemek, okumak) yalnız yapmalıyım. Kulübeyi de yalnız kalmak istediğim için yaptım. Çünkü ben şehir dışında yaşıyorum. İki genç çocuğum var. Bazen evde yatacak yer bulamadığım oluyordu. Çok kalabalık gelenler var. Bende çok misafir severim. Çocuklarımın arkadaşları benimde arkadaşım gibidir, o kadar iç içeyiz. Mutfakta çalışıyordum ilk başta. Ancak herkes yattıktan sonra çalışabiliyordum. Çünkü ancak yalnız kalabiliyordum.

Bir ardiye oda vardı bahçede ıvır zıvır koyduğumuz. Orayı oda yaptım kendime. Şimdi çalışırken oraya hiç kimseyi almıyorum ama arkadaşlarım gelip kahve içmek istediklerinde odamı ziyaret edebiliyorlar. Güzel bir oda. Kendim boyadım, kendim yaptım her şeyini. Çok dağınık falan. Ama odamda genelde yalnızım. Çünkü özel her şeyim orada.

Buğçe Çalışkan: Yazarken nasıl peki? Dışarıdayken aklınıza bir şey gelmez mi? Karakterle yaşamaz mısınız? Yazma süreci öyledir çünkü…

Nilgün Şimşek: Evet ama neredeysem oradayımdır. Yol çok severim. Uzun yol gidiyorum şehir dışında oturduğum için arabada olmayı yalnız olmayı çok severim. Nereye gittiğimin bir önemi yok,trafikte sıkışmaktan da dertlenmem. Çok yüksek seste müzik dinlerim arabada. Yollarda çok düşünürüm ama arkadaş ortamında kakara kikiri yapıyorum. İşte o zaman o dünyadan tamamen çıkıyorum.

Buğçe Çalışkan: Karakterlerden üstünüze yapışan oluyor peki?

Nilgün Şimşek:  Yani hayır. Şöyle söyleyeyim yazı atölyesinde Mario Hoca’yla ikinci çalıştığımızda Mario Hoca’da Karanlık Çökerken romanını yeni bitirmişti. Beş karakter vardı. Numune baskılarını getirmişti ve demişti ki: Şimdi vedalaşıyorum bu beş karakterle. Hala bir benimleler ama yavaş yavaş vedalaşıyoruz. Bende demiştim ki vay be edebiyatçı adamın hadiseye yaklaşımına bakın ne hoş falan. Hikayelerde böyle değil ama romanı bitirince çok haklı olduğunu gördüm.  Roman bitince gitmiyorlar. Tam anlatabildim mi endişesi de olabilir bu.  Acaba karakterin söylediği yeterli mi diye bitiş anında bir endişe olabilir. Bende hikayenin tamamından zor ayrıldım. Çünkü altı ay döne döne okuyorsun, düzeltiyorsun. O da seni içinden tutmaya devam ediyor. Bu sefer niye böyle bir şey yazdım ki demeye başlıyorsun çünkü duyguyu boşaltmışsın artık.

Buğçe Çalışkan: İyelik eki almayan anne var Siyah Sardunyalar’da. Onu nasıl yazdınız?

Nilgün Şimşek: Benim anne tanımımın çok aksine bir karakter. Ve başta öyle olacağımnı biliyordum. Ben dünyadaki bütün sorunların, kavgaların sevgi eksikliğinden doğduğuna inanıyorum. Ve maalesef çocuklar sevgisizliği annelerinden öğreniyorlar. Duygusal olarak ne öğreniyorsan anneden öğreniyor. Tamam baba da çok önemli bir faktör ama çocuk her şeyi anneden öğreniyor. Geçen sempozyumda kadına şiddet konuşuluyordu. Bu insanların çok hoşuna gitmiyor ama şiddet gösteren erkekleri anneler yetiştiriyor. Anne çok önemli. O yüzden buradaki anneye kötü karakter hoşuma giden bir şey değil. Tamamen iyi ya da tamamen kötü de gerçekçi değil ama kendimi alamadım. Herkesin ismi var mesela ama Nazlı’nın annesinin ismi de yok.

Buğçe Çalışkan: Türkiye ve edebiyat hakkında neler söylemek istersiniz?

Nilgün Şimşek: Ben bir edebiyat gurusu değilim. Ama 2008 yılında yazmaya yönelik okumaya başlayınca  gerçekten okumaya başladım. Dolayısıyla bu konuda ahkam kesmem kolay bir şey değil, doğruda olmaz. Ancak sürekli gördüğüm şeyleri anlatabilirim.

Edebiyata gelesiye kadar okuma durumumuz çok kötü. Edebiyat kolay bir şey değil. Edebiyatı anlayacak insanlar lazım bunun içinde okuma seviyesi. %4,5’lardan bahsediyoruz. Bunu hor gördüğüm için söylemiyorum. Ama okumuyorlar. O %4,5’un %75’i de kadın okuyucu. Ne okuyorlarsa okusunlar. Ama mutlaka okusunlar. Blog yazarlarına çemkiriyorlar. Edebiyat bitti falan diye. Hayır, oradan da bir edebiyat doğacak. Çünkü dünya değişiyor. Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı yazdığında millet söylemediğini bırakmamış ona. Edebiyat çevreleri eleştirmiş. Şimdi biliyoruz ki Türk Edebiyatı’nın bir dönüm noktası. Söyleyeceğini o güne kadar kimsenin söylemediği bir biçimde söylemiş. Şimdi ki gençlerde öyle. Ben çok takdir ediyor ve destekliyorum. Onlardan kelime alıyorum. Yitik Ülke gibi yayınevlerinin de genç kalemlere fırsat tanıması gerektiğine inanıyorum.

Buğçe Çalışkan: Benim gördüğüm kadarıyla şair de, öykü ya da roman yazarı da masalcı aslında.

Nilgün Şimşek: Doğru. Masal hayatın her yerinde. Masalların ilk halini okudun mu? İlk yazılan masalların sonu felaket. Bazen dönüp bu kadar kötü mü diyorsun. Bir yandan bakıyorsun o kadar güzel ki, masal gibi. O yüzden dediğin doğru. Herkes masalcı.

Buğçe Çalışkan: Bildiğim kadarıyla sık sık yurtdışına gidip geliyorsunuz. Türkiye ve yurtdışını yazarlık açısından kıyaslamanızı istesem?

Nilgün Şimşek: Amerika’yla kıyaslasan farklı, Avrupa’yla kıyaslasan farklı. Bir kere yine geliyoruz ülkenin sosyo-ekonomik durumuna, kültüre, sanata, edebiyata bakışına. Çok farklı diğer ülkelerden. Amerika’da çok fazla kitap satılıyor, Avrupa’da da öyle. Japonya uçmuş durumda. Yazarda ona göre kitaplarla çıkmak durumda kalıyor yayınevinin karşısına. Amerika’da bir şey yazdığınızda yazar oluyorsunuz. Ama ben Türkiye’de kendime yazar diyemiyorum. Anlatıcıyım ben. Şu anda deniyorum. Yazar olabilmem için daha çok fırın ekmek yemem lazım. Bir şeyler yazıyorum ama Leyla Erbil dururken, sen daha yanına yanaşamamışken, kendine nasıl yazar diyorsun, onlara ayıp.  Ama bir yandan da bu benim, benim kelimelerim, benim anlatış biçimim. Benimde söyleyecek sözüm var. Yazarım o zaman herhalde bende. Yani zor bir durumdayım. Bize yazan mı demek lazım?

Buğçe Çalışkan: Hangi yazarları örnek alıyorsunuz?

Nilgün Şimşek: Liseden Alman Edebiyatı geçmişim var. Gogol hastasıyım ben. Dostoyevski falan. Tolstoy’un mekan tasvirlerini bayılıyorum. Gerçi şimdi 700 sayfa kitap yazdığında kimse dönüp bakmıyor, okumak istemiyor insanlar. Günümüzde görseller çok olduğu için tasvirleri önemsemiyorlar. Ama ben seviyorum. Türk yazarlardan Selim İleri’ye bayılıyorum. Neredeyse bütün kitaplarını okudum. Ondaki eşya bilgisi, kumaş elbise bilgisi… İnsan her şeyi bilebilir mi? Okuduğun her şeyin arkasında bilgi var. Ve o bilgi beni hasta ediyor. Her şeyi bilerek yazmış. Leyla Erbil hastasıyım. Şimdi hangisini söylesem öbürünün hakkı kalacak.

Buğçe Çalışkan: Üçüncü kitaba başladınız mı?

Nilgün Şimşek: Son öyküyü yazarken başladım ona. Çabuk ilerledi. Biyografik bir kitap olacağı için alt yapım çalışması uzun sürdü Hikayesini benimle paylaşan kişi yaşıyor. Ve onun sesinden çıkıp kendi sesimi bulmam gerekiyordu. Bunun için kurguyla çok uğraştım. Ama eylüle bitecek şekilde çalışıyorum.

Buğçe Çalışkan: Yazmanın dışında neler yapıyorsunuz?

Nilgün Şimşek: Örgü örüyorum. Doğacak bebekler oluyor, onlara bebek çeyizi hazırlıyorum. Kızım yün kazak istiyor ona kazak örüyorum. Ama her zaman değil. Düşünce halindeysem ona sarıyorum. Örüyorum, örüyorum, örüyorum. Sonra uzunca bir süre elime almıyorum. İnişli çıkışlı hallerimde var yani. Her zaman her şeyi aynı disiplinde yapamıyorum.

Buğçe Çalışkan: Çocuklarınızla aranız nasıl? Çalışırken nasıldı?

Nilgün Şimşek: Bir süre çalışmayı bıraktım. Oğlum ilkokula başladığında iş hayatıma geri döndüm. İş hayatımdan serbest çalıştım. Ortak iş olduğu ve arkadaşımda anne olduğu için birimizin gelmediği gün öbür kü gelir toplar diye başladık. Ama benim iş disiplinim orada da öne çıktı. Sorumluluk alıyorsun. Kendi işin ve berbat bir sektörde çalışıyorsun. Hep son dakika işler, elin hep işin içinde. Çok zor oldu bana o 10 sene. Çocuklarımın eve geldiği saatte evde olup, onlar uyuduktan sonra geri döndüm.

Çocuklarımla aram her zaman çok iyiydi. Hiç kişisel sorun yaşamadık. Onlar yaşadılar. Onlar yaşayınca hayatla bende yaşadım. Ama üçümüz arasındaki ilişki her zaman çok iyiydi ve hala öyle. Çok sıkıntı çekerek büyüttüm. Dışarıda sıkıntı çektikleri için ama hiç onlardan yana ben üzülmedim.

Buğçe Çalışkan: Eşinizle aranız nasıl? İkili ilişkiyi kastetmiyorum, aman yanlış anlaşılmasın. Yazmanıza karşı tutumu nasıl?

Nilgün Şimşek: Eşim benim çocukluk arkadaşım. Biz onunla birlikte büyüdük. Tanıştığımızda ben 9, o 12 yaşındaydı. Çok genç evlendik. HJayat büyümeden ibaret bir şey ve değişimin durmadığı. İyi ki de öyle. Ben biraz fazla değişiyorum galiba. Hayatımda bir şey değişiyor, hemen adapte oluyorum ve oradan kendime yeni bir yol çiziyorum. Bambaşka biri oluyorum. Ben devamlı değişiyorum. Ama erkeklerin bu şansı olmuyor. O zavallım erken yaşta evlenmiş, cart diye çocuk sahibi olmuş. Getirecek, yedirecek, evi döndürecek. Aynı hedefe doğru gidiyorlar. Mutlaka kendilerine göre bir değişimleri var. Ama ben biraz onu şaşırtan biri nsanım. Bu son şaşırmak çok fena oldu. Birden bire ortak zamanlarımızdan da çalmaya başladım. Evin düzenini değiştirmek zorunda kaldım. Daha çok yalnız bıraktım onu. Misafirler gelsin gitsin bayılır. Çok sosyal bir insan Cengiz. Ama ben ilk kitabı yazarken evin düzenini de değiştirdim. Boşaltım evi. Rahatsız oldu ilk başta. Fakat Öykünün Karanlık Yüzü çıkarken sırtı hazırlanıyordu. Ben ona telefon ettim. Dedim ki 14 hikaye var. Aşk hikayesi de var, aldatılmış kadın hikayesi de var. Her ne kadar kurgu yapmış olsa da biyografik bir yanı var ve üstümüze yapışacak. Sen iş adamısın, bu seni rahatsız edecekse kitabı Nilgün Yokeş diye çıkarayım. O da ne münasebet, sen oraya ne yazmış olursan ol, ben ancak gurur duyarım, dedi. Ve o dakikadan sonra Cengiz beni çok destekledi her anlamda.

Buğçe Çalışkan: Gençlere ne söylemek istersiniz?

Nilgün Şimşek: Sana yolda dediklerini diyeceğim. Bol bol okuyun. Bilin çocuklar. Sadece edebiyat için demiyorum, bilin. Kendinizi, geliştirmek için bilin. Her şeyi bilerek yapın. Disiplininiz olsun hayata karşı. Bilmek, öğrenmek en büyük hedefiniz olsun. İlla bir konuda da değil. Bol bol okuyun. Ne okuyorsanız okuyun, doğru bilgiye ulaşın mutlaka. Hayata karşı sabırlı olun. Sabır çok önemli bir şey. Birde sevgiyi çok önemsiyorum. Sevgi her şeyin başı ve sonu. Severek büyütün çocuklarınızı. Ve ne yapmak istiyorsanız onun peşinden koşun hayatta.

Engel tanımayan baba ve oğul

0

Cumhur Önder Arslan 19.10.2014

CUMHURİYET SPOR

Bir babanın, görme engelli oğluna spor salonunda basketbol maçı anlatırken görüntülenmesi 7’den 70’e herkesin tarifi pek de mümkün olmayan duygular hissetmesini sağladı. Peki kimdi bu baba ve oğul; tüm Türkiye bir yandan da bu sorunun yanıtını arıyordu. Cumhuriyet, bu unutulmaz tablonun mimarlarına ulaştı. Baba Sühan Özkan; spor, medya ve siyaset dünyasının içinde olan; geçmişte ANAP milletvekilliği, Futbol Federasyonu ve Rizespor idareciliği, Anadolu Ajansı ile TRT’de üst düzey yöneticilik yapmış bir isim… Oğlu Selim Özkan ise doğuştan görme engelli… Ancak hiçbir ‘engel’, 28 yaşındaki Selim’in kendini geliştirmesini, hayata tutunmasını ‘engel’lememiş.. Bir de Beşiktaş’ı çok sevmiş Selim, öyle ki hiç görmediği takımının maçlarını spor salonunda, statlarda Galatasaraylı babasından canlı dinleyecek kadar.. Selim’in 28 yıldır gözlerindeki kara görüntüyü; Beşiktaş, ‘beyaz’ıyla aydınlatmış, sevinci olmuş onun bazen de üzüntüsü… Selim’in bilinmeyen dünyasını babası Sühan Özkan anlatıyor:

Selim ve siz Beşiktaş – Telekom maçındaki görüntünüzle Türkiye’nin gündemine oturdunuz. Neler söyleceksiniz?

SÜHAN ÖZKAN: Biz fırsat buldukça Selim ile birlikte maça gidiyoruz. Sadece maça değil, birçok etkinliğe birlikte katılıyoruz. Bunu her zaman yapıyoruz. Bizi bu konuda kısıtlayan hiçbir şey yok. Gidiyoruz, geliyoruz. Ama önceki gün basketbol maçında herkese yakalandık (gülerek söylüyor). İnsanların böyle güzel reaksiyon vermesine şaşırdım açıkçası. Çünkü Selim’le maça gitmemiz, benim ona anlatım yapmam, bizim için rutin bir işti… Sonra bazı arkadaşlarımın gösterilen reaksiyonla ilgili yaptığı açıklamalar hoşuma gitti. Türkiye’de iyi hassasiyetlerin yoğun olması, çabuk ortaya çıkması, toplumun geleceği açısından umut verici. İnsanların birbirlerine sahip çıkması, ilgilenmesi önemli gelişmeler ve değerler. Toplumun bunun farkında olduğunu bu sayede tespit ettik.

Selim’in özel uğraş alanları var mı, nelerle uğraşıyor, hayatını nasıl sürdürüyor?

SÜHAN ÖZKAN: Selim müzisyen. Lozan’da Ribaux – Pierre Yüksek Müzik Enstitüsü’nü bitirdi.

Şimdi Lozan Konservatuarı’nda yüksek lisans yapıyor. Portekizce de dahil İngilizce, İtalyanca, Almanya, İtalyanca, Fransızca.. Her dili biliyor. Selim sahneye de çıkıyor. Kendisi aynı zamanda tenor, klasik ses sanatçısı olarak kendini geliştiriyor. 15 yıldır İsviçre’de yaşıyor, tatillerde İstanbul’a geliyor. Selim küçük yaşlardan itibaren müzikle ilgilenmeye başladı, biz de onun bu alana yönelmesini istedik, ona destek olmaya çalıştık. Benden fazla annesi Lale Hanım ile 24 saat beraber yaşıyorlar. Bütün yükü annesi çekiyor. Ama kendisi bunun yük olduğunu söylemiyor. Babaların babasının yanında anaların anası da var.

Selim’in Beşiktaş aşkı nasıl doğdu? Hiç görmediği Kara Kartal’ı hangi etkiyle desteklemeye başladı?

SÜHAN ÖZKAN: Geçmişte evimizde bize yardımcı olan bir hanımefendi vardı. Kendisi Beşiktaşlıydı. O, Beşiktaş’ı Selim’e hep anlatıyordu. Beşiktaş’ın büyük bir kulüp olduğunu, çok sevilen bir takım olduğunu hep Selim’e aktardı. Selim de bu şekilde Beşiktaşlı oldu.

Beşiktaş kazanınca veya kaybedince Selim neler hissediyor?

SÜHAN ÖZKAN: Selim, çok cool bir adamdır. Bütün olayları gerektiği gibi reaksiyonlarla karşılıyor. Beşiktaş yenilince biraz üzülür.. Kendini bu konularda çok fazla fanatik boyutlarda tutmaz. Her zaman centilmenlikten ve saygıdan yanadır. Kavgasız gürültüsüz maçların geçmesini ister.

Siz ve Selim, Türk sporunun içinde bulunduğu ortamda ülkeye önemli bir mesaj verdiniz. Bu düşünceye katılıyor musunuz?

SÜHAN ÖZKAN: Biz onlara vesile olduysak seviniriz. Bazı değerleri kaybetmemek lazım. Spor budur. Mümkün olduğu kadar dostluk ve sevgi… Sevgiyi transfer edersek sporumuz gelişir. Biz hem sporda hem de toplumsal hayatta barışın ve sevginin hâkim olmasını istiyoruz. Dayanışma lazım. İnsanlar birbirleriyle dayanışırsa sevgi yeşerir.

Engel tanımayan baba ve oğul

0

Cumhur Önder Arslan 19.10.2014

CUMHURİYET SPOR

Bir babanın, görme engelli oğluna spor salonunda basketbol maçı anlatırken görüntülenmesi 7’den 70’e herkesin tarifi pek de mümkün olmayan duygular hissetmesini sağladı. Peki kimdi bu baba ve oğul; tüm Türkiye bir yandan da bu sorunun yanıtını arıyordu. Cumhuriyet, bu unutulmaz tablonun mimarlarına ulaştı. Baba Sühan Özkan; spor, medya ve siyaset dünyasının içinde olan; geçmişte ANAP milletvekilliği, Futbol Federasyonu ve Rizespor idareciliği, Anadolu Ajansı ile TRT’de üst düzey yöneticilik yapmış bir isim… Oğlu Selim Özkan ise doğuştan görme engelli… Ancak hiçbir ‘engel’, 28 yaşındaki Selim’in kendini geliştirmesini, hayata tutunmasını ‘engel’lememiş.. Bir de Beşiktaş’ı çok sevmiş Selim, öyle ki hiç görmediği takımının maçlarını spor salonunda, statlarda Galatasaraylı babasından canlı dinleyecek kadar.. Selim’in 28 yıldır gözlerindeki kara görüntüyü; Beşiktaş, ‘beyaz’ıyla aydınlatmış, sevinci olmuş onun bazen de üzüntüsü… Selim’in bilinmeyen dünyasını babası Sühan Özkan anlatıyor:

Selim ve siz Beşiktaş – Telekom maçındaki görüntünüzle Türkiye’nin gündemine oturdunuz. Neler söyleceksiniz?

SÜHAN ÖZKAN: Biz fırsat buldukça Selim ile birlikte maça gidiyoruz. Sadece maça değil, birçok etkinliğe birlikte katılıyoruz. Bunu her zaman yapıyoruz. Bizi bu konuda kısıtlayan hiçbir şey yok. Gidiyoruz, geliyoruz. Ama önceki gün basketbol maçında herkese yakalandık (gülerek söylüyor). İnsanların böyle güzel reaksiyon vermesine şaşırdım açıkçası. Çünkü Selim’le maça gitmemiz, benim ona anlatım yapmam, bizim için rutin bir işti… Sonra bazı arkadaşlarımın gösterilen reaksiyonla ilgili yaptığı açıklamalar hoşuma gitti. Türkiye’de iyi hassasiyetlerin yoğun olması, çabuk ortaya çıkması, toplumun geleceği açısından umut verici. İnsanların birbirlerine sahip çıkması, ilgilenmesi önemli gelişmeler ve değerler. Toplumun bunun farkında olduğunu bu sayede tespit ettik.

Selim’in özel uğraş alanları var mı, nelerle uğraşıyor, hayatını nasıl sürdürüyor?

SÜHAN ÖZKAN: Selim müzisyen. Lozan’da Ribaux – Pierre Yüksek Müzik Enstitüsü’nü bitirdi.

Şimdi Lozan Konservatuarı’nda yüksek lisans yapıyor. Portekizce de dahil İngilizce, İtalyanca, Almanya, İtalyanca, Fransızca.. Her dili biliyor. Selim sahneye de çıkıyor. Kendisi aynı zamanda tenor, klasik ses sanatçısı olarak kendini geliştiriyor. 15 yıldır İsviçre’de yaşıyor, tatillerde İstanbul’a geliyor. Selim küçük yaşlardan itibaren müzikle ilgilenmeye başladı, biz de onun bu alana yönelmesini istedik, ona destek olmaya çalıştık. Benden fazla annesi Lale Hanım ile 24 saat beraber yaşıyorlar. Bütün yükü annesi çekiyor. Ama kendisi bunun yük olduğunu söylemiyor. Babaların babasının yanında anaların anası da var.

Selim’in Beşiktaş aşkı nasıl doğdu? Hiç görmediği Kara Kartal’ı hangi etkiyle desteklemeye başladı?

SÜHAN ÖZKAN: Geçmişte evimizde bize yardımcı olan bir hanımefendi vardı. Kendisi Beşiktaşlıydı. O, Beşiktaş’ı Selim’e hep anlatıyordu. Beşiktaş’ın büyük bir kulüp olduğunu, çok sevilen bir takım olduğunu hep Selim’e aktardı. Selim de bu şekilde Beşiktaşlı oldu.

Beşiktaş kazanınca veya kaybedince Selim neler hissediyor?

SÜHAN ÖZKAN: Selim, çok cool bir adamdır. Bütün olayları gerektiği gibi reaksiyonlarla karşılıyor. Beşiktaş yenilince biraz üzülür.. Kendini bu konularda çok fazla fanatik boyutlarda tutmaz. Her zaman centilmenlikten ve saygıdan yanadır. Kavgasız gürültüsüz maçların geçmesini ister.

Siz ve Selim, Türk sporunun içinde bulunduğu ortamda ülkeye önemli bir mesaj verdiniz. Bu düşünceye katılıyor musunuz?

SÜHAN ÖZKAN: Biz onlara vesile olduysak seviniriz. Bazı değerleri kaybetmemek lazım. Spor budur. Mümkün olduğu kadar dostluk ve sevgi… Sevgiyi transfer edersek sporumuz gelişir. Biz hem sporda hem de toplumsal hayatta barışın ve sevginin hâkim olmasını istiyoruz. Dayanışma lazım. İnsanlar birbirleriyle dayanışırsa sevgi yeşerir.

Diyarbakır’da çok oyunculu satranç

0

Nazan Özcan 20.10.2014

YURT GAZETESİ

Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdurrahim Ay ve Yönetim Kurulu Üyesi Reha Ruhavioğlu, günlerdir Diyarbakır’da Kobani’den çok Hizbullah–PKK çatışması konuşulduğunu söyleyip şöyle diyor: “Bu ancak PKK ile Hizbullah arasında halledilebilecek bir mesele. Gençlerin birbirine saldırmasıyla halledemezsiniz. Aksine 90’lı yıllardaki çatışma haline bir adım daha yaklaşırsınız” diyor.

Diyarbakır’daki 14 ölümlü olayların sebebini tek bir şeye bağlamak mümkün görünmüyor. Ortada ciddi ve çok tehlikeli bir santranç oyunu var sanki. Satranç karışık, oyuncular da. Devlet, PKK ve Hizbullah tarafından oynanıyor. Bu çatışmalardan sonra arabuluculuk görevi üstlenen Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdurrahim Ay ve yine Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Reha Ruhavioğlu, devlet-PKK çatışmasından ziyade PKK-Hizbullah çatışmasının çok daha tehlikeli olduğunu söylüyor.

Diyarbakır’da ölen 14 kişinin ardından bir taraftan çözüm süreci konuşuluyor ama bir taraftan da çok ciddi şekilde Hizbullah-PKK çatışması konuşuluyor. Siz de arabuluculardansınız.

Abdurrahim Ay: Kobani hem PKK tarafından çok iyi işlendi hem buradaki İslami camialar da çok duyarlılık gösterdi ve IŞİD’e karşı çok net eylemler koydu.

Reha Ruhavioğlu: Mesela aralarında hükümete yakın Ay-Der gibi derneklerin de olduğu İslami grupların “Katil IŞİD, Kürdistan’dan defol” demesi önemliydi. Mavi Marmara’da ölen Şehit Ali Haydar Bengi Derneği’nin katılması bile çok önemli bir parametreydi.

Ama galiba Hizbullah sorunu da hep duruyordu hafızalarda.
Ay: 90’lı yıllardan beri kapanmayan bir defter var. Affetmedi Kürtler Hizbullah’ı.

Ruhavioğlu: Hizbullah’ın on yıldır legalize olma çabasının bir türlü meşruiyet zemine oturmamasının yegane sebebi, kendi geçmişine bir özeleştiride bulunmaması. Hatta bunların yaşanmamış gibi davranması. Diğer İslami camia da Hizbullah yüzünden mağdur edildi. Menzil grubu, Nubıhar öyle. Belki legalleşti ama herkes Hizbullah’tan bir özeleştiri bekliyor. Bu şunun da bahanesi olmamalı: Kobani için gösteriler yapıyorsunuz, o arada başka bir hesabınızı görmeye çalışıyorsunuz. Bu mesele ancak PKK ile Hizbullah arasında halledilebilecek bir mesele. Gençlerin birbirine saldırmasıyla halledemezsiniz. Aksine 90’lı yıllardaki çatışma haline bir adım daha yaklaşırsınız. Bu mesele en üst düzeyde ve kökten halledilmezse, gençler her durumda bir yürüyüşe geçiyorlar, Hizbullah’a yakın bir derneğine denk geliyorlar ve saldırılıyor. İlginç olan şu: Bugün Hizbullah’a ya da Hüda-Par’a saldıranlar hiçbir şekilde Hizbullah şiddeti doğrudan yaşamış insanlar değil. Yaşı en büyük olan, 25. En nihayetinde, Kürtlerin bu Hizbullah’ın özeleştirisine kesinlikle ihtiyacı var. Öbür türlü, kolay kolay bu ateş dinmeyecek. Ayrıca Hüda-Par’ın biz kendi meşru müdafaamızı yapacağız demesi, tarafların karşı karşıya gelmesi açısından tehlikeli.

Yani Hizbullah ile PKK birebir görüşmeli diyorsunuz.
Ruhavioğlu: Evet, bu bizim ilk arabuluculuk çabamız değil. Üniversite eylemlerinde bile bir yerden sonra herkesin söz geçirme durumu tükeniyor. Böyle devam ederse, bu sene Kutlu Doğum Haftası’nda, biz gene bir çatışma yaşayacağız. Geçmiş iki yıldan daha kötü neticeler de ortaya çıkabilir.

Ay: Kobani’nin Hizbullah-PKK çatışmasına dönmesi, hak verdiğimiz bir nokta değil. Kobani üzerinden hükümetle verdiğiniz çatışma başka bir konu, bu meseleyi açmışken, başka açık hesapları da görelim demek, bütün hesapları karmakarışık ediyor. Günlerdir Diyarbakır’da Kobani’den çok Hizbullah –PKK çatışması konuşuluyor. Birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri bile yetiyor. Birikmiş bir gaza kıvılcım çakılması gibi bir patlama meydana geliyor. Diğer cemaatlerle de görüştük, bize dediler ki, olaylar başlayınca insanlara haber verdik, kapılarınızı kapayın, hiçbir yere çıkmayın. Hüda-Par ise parti binalarının önünde önlem aldı. Bu kalabalıkla karşı karşıya gelmek demek. Böyle bir manzara çıktı ortaya, 14 kişi öldü maalesef. Altısı Hüda-Par’lı.

Hizbullah’ın “taziye çadırları kurmuyoruz” demesi, neye tekabül eder?
Ay: Aslında bu bütün Kürtler için tek bir anlama gelir: Biz bu işi bitirmedik, intikam alacağız. Anladığım kadarıyla niyetleri biraz kendi tabanlarının gazını almak hem de bu iş tamamen bitti zannetmeyin gibi iki yönlü mesaj vermek.

Ruhavioğlu: Çadır kurmamak, doğrudan intikam demek değil. Yani aslında bu meselenin açık kaldığını gösterir. Örneğin, gelip biz öldürdük, özür diliyoruz ve cezası neyse razıyız demek sorunu çözebilir. Kaldı ki, Hüda-Par camiası bunu istiyor benim anladığım. PKK bunu sahiplensin, biz mağduruz ve bizden özür dilensin.

Ay: Hizbullah, bize saldırı olmadan saldırmayacağız da diyor. Bu çok değerli. Bir de aslında Hatip Dicle ve Hüseyin Yılmaz bir televizyon programına çıkacaktı. Hatip Dicle çıktı, Hüseyin Yılmaz gitmedi. Gerekçe olarak, bir anlaşma yapılmadan, bir özür dilenmeden, olaylar kınanmadan bir araya gelmemiz mümkün değil dediler. PKK’den özür ve olayların sorumluluğu kabul etmeyi bekliyor ama bu PKK’nin de yapabileceği bir şey değil. Zaten bence PKK’nin böyle bir şey yapacağını düşünmedikleri için böyle söylüyorlar.

Ama PKK de onlardan özür bekliyor geçmiş yıllar için.
Ruhavioğlu: Zaten meselenin en başa götürülmesi meseleyi kilitliyor. Bugünkü meseleyle hesaplaşma çok kolay olur yoksa.

İki taraf da karşı taraftan bekliyor özeleştiriyi? Sonuç ne olacak?
Ay: PKK onlar bize saldırdı dese de, yöneticiler tarafından bir özel özür beklendiğini görmedim ben. Daha makuller. Ama bunu Hüda-Par açıkça istiyor ve tabana doğru indikçe beklenti daha yükselip tavır sertleşiyor.

Ruhavioğlu: Bizim ilk anlaşmayı ilk istediğimiz nokta, iki tarafın yüzde yüz çatışmasızlıkta anlaşması. Tıpkı PKK-devlet gibi. Bu çatışmada gelin sizi barıştıralım gibi bir tutumuz yok, zaten bu çok zor. İki taraf birbirine saldırmayacak şeklinde bir talimat verilmeli, ki her an patlayabilir durum ortadan kalksın.

Bu devletle kavga etmek gibi değil ki, burada insanlar belki de kapı komşuların birisi PKK’li birisi Hizbullahlı.
Ay: Bu o yüzden devletten daha tehlikeli. Eski olaylarla değerlendirildiğinde, tüm toplumu etkisi altına alacak, yayılacak ve etkileyecek bir kapasite taşıyor o yüzden.

Süreç de var bir tarafta.
Ruhavioğlu: Tehlikelerden biri de bu. PKK, süreçle Hizbullah meselesini birbirinden ayırıyor. Ama Hizbullah ayırmıyor. Ayrıca diyor ki, siz bu süreçte bir tek PKK’yi muhatap aldınız ve Kürdistan’da alanı ona bıraktınız. O da alan hakimiyetini bize saldırarak tahkim etmeye çalışıyor. Hizbullah’ın kamusal görüşü bu. Dolayısıyla bu meseleyi süreçle bağlantılı görüyor. Ama PKK, bizim Hizbullah’a sistematik bir saldırımız yok, gençlerimiz geçmişin kötü hatıralarıyla saldırdı diye meseleyi ikiye ayırıyor.

Hüda-Par sürecin bir parçası olmak istiyor yani.

Ruhavioğlu: Hükümete, siz sadece PKK ile görüşüyorsunuz, diğer grupları buna dahil etmiyorsunuz eleştirisini evvelden beri yapıyor. Mesela seçimlerde kırsalda PKK’nin Hüda-Par’lı olan birkaç köye baskın yapılması sonrası, Hüda-Par’ın şöyle bir algıya kapıldı: Devlet süreçle birlikte, kendisinin bölgedeki hakimiyet alanını azaltıyor, bu azalan hakimiyet alanını PKK tahkim ediyor. Dolayısıyla PKK de alanı tahkim ettikçe bize saldırıyor. Sonuç itibarıyla süreç bizim zararımızı işliyor burada.

Ay: Bu bir tek Hizbullah’da olan algı değil. Birçok sol camia da aynen böyle düşünüyor. Süreçle birlikte devletin PKK’ye biraz daha göz yumduğu, Lice olayları örneğin, düşünülüyor. Kendileri için de PKK’nin hakimiyet alanını büyütmesini tehdit olarak görüyorlar.

Bir gecede bu kadar silah nereden çıktı? Bunlar siyasi parti değil mi?

Ay: Siyasi parti dediğinizin bir üstünde PKK ve Hizbullah var.

Ruhavioğlu: Uzun süredir Hizbullah’ın uzantılarına birtakım saldırılıyor oluyor ve bunun failleri bulunmuyor. Bütün bu süreçte bu camiada şöyle bir durum ortaya çıkıyor, sürekli saldırılar oluyor ve tedbirimizi almamız lazım. Ayrıca Hizbullah silahı bırakmış değil, silahı susturmuş bir örgüt. YDG-H (PKK’nin gençlik asayiş birimi, Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi, N.Ö.) çok kontrolsüz bir yapı, PKK bile zaman zaman söz geçiremiyor. Taş ve molotofla yetinmiyorlar yani. Hüda-Par camiası da bu tür saldırılara hazırlıklı olmak zorunda hissediyor. Bir tür kopya örgütlenme de var bir anlamda: PKK’nin legal kolu BDP/HDP, Hüda-Par da Hizbullah’ın legal kolu. PKK yapılanmasını taklit ediyorlar. PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’tan sonra Hüda-Par da aynısını yaparak Şeyh Sati Seriyyeleri ya da Hür-Ekip Asayiş’i ortaya çıkardı. Yukardan çok habersiz olduklarını söylemiyorum ama kontrol edilmekte zorlandıklarını, giderek de daha da zorlanacaklarını bir gençlik yapılanması burada da meydana geliyor. O gün herkes saldırı olabilir, evlerinize çekilin dediğinde, Hüda-Par bize saldırı olabilir, tedbirli olarak mekanlarda bekleyelim dedi. Siz mekanlarınıza saldırı olacağınızı bile bile böyle bir şey yaparsanız, eli boş beklemiyorsunuz demektir. Ayrıca ellerinde tabanca olması da gerekmiyor, birbirlerini sopalarla da öldürebilirler.

Ay: Kimin yaptığı belli değil ama Bağlar’da ateşli silah satan av bayilerini bir gecede yağmaladılar.

Av silahları satan iki dükkanların yağmalanması da yeni bir şey galiba?
Ruhavioğlu: Bu saldırıların Hüda-Par’a yönelmesinin PKK tabanı tarafından düşünüldüğünü sanmıyorum, ama oraya çok kolay yönlendirilebilir olduğu için bunu planlayan elin hiç zorlanmadığını düşünüyorum. Bankaların, kamu binalarının, okulların yakılmasını duyduk ama Diyarbakır’da ilk defa av malzemeleri satan dükkanların yağmalanması oldu. Sanki biraz bir odak tarafından belirlenmiş gibi. Sanki şöyle: PKK’nin eğer Kobani düşer ve süreç biterse ben sokağı ateşe veririm restine karşı, devletin içinden de sen benim sokakları ateşlendirirsen ben de senin karşına iç çatışma tehlikesini çıkarırım ve kazanan sen olmazsın gibi bir satranç oyunu var gibi.

Görüşmelerin neresindesiniz?
Ay: İki taraf da görüşme iradesini devam ettiriyor. Küçük bir kriz yaşıyoruz şimdilik. Aşılacak gibi. Uzun sürecek bir dizi görüşmenin, herkesi kuşatacak çok daha temelli bir çözümün bir ayağı yakın zamanda gerçekleşebilir.

Diyarbakır’da çok oyunculu satranç

0

Nazan Özcan 20.10.2014

YURT GAZETESİ

Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdurrahim Ay ve Yönetim Kurulu Üyesi Reha Ruhavioğlu, günlerdir Diyarbakır’da Kobani’den çok Hizbullah–PKK çatışması konuşulduğunu söyleyip şöyle diyor: “Bu ancak PKK ile Hizbullah arasında halledilebilecek bir mesele. Gençlerin birbirine saldırmasıyla halledemezsiniz. Aksine 90’lı yıllardaki çatışma haline bir adım daha yaklaşırsınız” diyor.

Diyarbakır’daki 14 ölümlü olayların sebebini tek bir şeye bağlamak mümkün görünmüyor. Ortada ciddi ve çok tehlikeli bir santranç oyunu var sanki. Satranç karışık, oyuncular da. Devlet, PKK ve Hizbullah tarafından oynanıyor. Bu çatışmalardan sonra arabuluculuk görevi üstlenen Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdurrahim Ay ve yine Mazlum-Der Diyarbakır Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Reha Ruhavioğlu, devlet-PKK çatışmasından ziyade PKK-Hizbullah çatışmasının çok daha tehlikeli olduğunu söylüyor.

Diyarbakır’da ölen 14 kişinin ardından bir taraftan çözüm süreci konuşuluyor ama bir taraftan da çok ciddi şekilde Hizbullah-PKK çatışması konuşuluyor. Siz de arabuluculardansınız.

Abdurrahim Ay: Kobani hem PKK tarafından çok iyi işlendi hem buradaki İslami camialar da çok duyarlılık gösterdi ve IŞİD’e karşı çok net eylemler koydu.

Reha Ruhavioğlu: Mesela aralarında hükümete yakın Ay-Der gibi derneklerin de olduğu İslami grupların “Katil IŞİD, Kürdistan’dan defol” demesi önemliydi. Mavi Marmara’da ölen Şehit Ali Haydar Bengi Derneği’nin katılması bile çok önemli bir parametreydi.

Ama galiba Hizbullah sorunu da hep duruyordu hafızalarda.
Ay: 90’lı yıllardan beri kapanmayan bir defter var. Affetmedi Kürtler Hizbullah’ı.

Ruhavioğlu: Hizbullah’ın on yıldır legalize olma çabasının bir türlü meşruiyet zemine oturmamasının yegane sebebi, kendi geçmişine bir özeleştiride bulunmaması. Hatta bunların yaşanmamış gibi davranması. Diğer İslami camia da Hizbullah yüzünden mağdur edildi. Menzil grubu, Nubıhar öyle. Belki legalleşti ama herkes Hizbullah’tan bir özeleştiri bekliyor. Bu şunun da bahanesi olmamalı: Kobani için gösteriler yapıyorsunuz, o arada başka bir hesabınızı görmeye çalışıyorsunuz. Bu mesele ancak PKK ile Hizbullah arasında halledilebilecek bir mesele. Gençlerin birbirine saldırmasıyla halledemezsiniz. Aksine 90’lı yıllardaki çatışma haline bir adım daha yaklaşırsınız. Bu mesele en üst düzeyde ve kökten halledilmezse, gençler her durumda bir yürüyüşe geçiyorlar, Hizbullah’a yakın bir derneğine denk geliyorlar ve saldırılıyor. İlginç olan şu: Bugün Hizbullah’a ya da Hüda-Par’a saldıranlar hiçbir şekilde Hizbullah şiddeti doğrudan yaşamış insanlar değil. Yaşı en büyük olan, 25. En nihayetinde, Kürtlerin bu Hizbullah’ın özeleştirisine kesinlikle ihtiyacı var. Öbür türlü, kolay kolay bu ateş dinmeyecek. Ayrıca Hüda-Par’ın biz kendi meşru müdafaamızı yapacağız demesi, tarafların karşı karşıya gelmesi açısından tehlikeli.

Yani Hizbullah ile PKK birebir görüşmeli diyorsunuz.
Ruhavioğlu: Evet, bu bizim ilk arabuluculuk çabamız değil. Üniversite eylemlerinde bile bir yerden sonra herkesin söz geçirme durumu tükeniyor. Böyle devam ederse, bu sene Kutlu Doğum Haftası’nda, biz gene bir çatışma yaşayacağız. Geçmiş iki yıldan daha kötü neticeler de ortaya çıkabilir.

Ay: Kobani’nin Hizbullah-PKK çatışmasına dönmesi, hak verdiğimiz bir nokta değil. Kobani üzerinden hükümetle verdiğiniz çatışma başka bir konu, bu meseleyi açmışken, başka açık hesapları da görelim demek, bütün hesapları karmakarışık ediyor. Günlerdir Diyarbakır’da Kobani’den çok Hizbullah –PKK çatışması konuşuluyor. Birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri bile yetiyor. Birikmiş bir gaza kıvılcım çakılması gibi bir patlama meydana geliyor. Diğer cemaatlerle de görüştük, bize dediler ki, olaylar başlayınca insanlara haber verdik, kapılarınızı kapayın, hiçbir yere çıkmayın. Hüda-Par ise parti binalarının önünde önlem aldı. Bu kalabalıkla karşı karşıya gelmek demek. Böyle bir manzara çıktı ortaya, 14 kişi öldü maalesef. Altısı Hüda-Par’lı.

Hizbullah’ın “taziye çadırları kurmuyoruz” demesi, neye tekabül eder?
Ay: Aslında bu bütün Kürtler için tek bir anlama gelir: Biz bu işi bitirmedik, intikam alacağız. Anladığım kadarıyla niyetleri biraz kendi tabanlarının gazını almak hem de bu iş tamamen bitti zannetmeyin gibi iki yönlü mesaj vermek.

Ruhavioğlu: Çadır kurmamak, doğrudan intikam demek değil. Yani aslında bu meselenin açık kaldığını gösterir. Örneğin, gelip biz öldürdük, özür diliyoruz ve cezası neyse razıyız demek sorunu çözebilir. Kaldı ki, Hüda-Par camiası bunu istiyor benim anladığım. PKK bunu sahiplensin, biz mağduruz ve bizden özür dilensin.

Ay: Hizbullah, bize saldırı olmadan saldırmayacağız da diyor. Bu çok değerli. Bir de aslında Hatip Dicle ve Hüseyin Yılmaz bir televizyon programına çıkacaktı. Hatip Dicle çıktı, Hüseyin Yılmaz gitmedi. Gerekçe olarak, bir anlaşma yapılmadan, bir özür dilenmeden, olaylar kınanmadan bir araya gelmemiz mümkün değil dediler. PKK’den özür ve olayların sorumluluğu kabul etmeyi bekliyor ama bu PKK’nin de yapabileceği bir şey değil. Zaten bence PKK’nin böyle bir şey yapacağını düşünmedikleri için böyle söylüyorlar.

Ama PKK de onlardan özür bekliyor geçmiş yıllar için.
Ruhavioğlu: Zaten meselenin en başa götürülmesi meseleyi kilitliyor. Bugünkü meseleyle hesaplaşma çok kolay olur yoksa.

İki taraf da karşı taraftan bekliyor özeleştiriyi? Sonuç ne olacak?
Ay: PKK onlar bize saldırdı dese de, yöneticiler tarafından bir özel özür beklendiğini görmedim ben. Daha makuller. Ama bunu Hüda-Par açıkça istiyor ve tabana doğru indikçe beklenti daha yükselip tavır sertleşiyor.

Ruhavioğlu: Bizim ilk anlaşmayı ilk istediğimiz nokta, iki tarafın yüzde yüz çatışmasızlıkta anlaşması. Tıpkı PKK-devlet gibi. Bu çatışmada gelin sizi barıştıralım gibi bir tutumuz yok, zaten bu çok zor. İki taraf birbirine saldırmayacak şeklinde bir talimat verilmeli, ki her an patlayabilir durum ortadan kalksın.

Bu devletle kavga etmek gibi değil ki, burada insanlar belki de kapı komşuların birisi PKK’li birisi Hizbullahlı.
Ay: Bu o yüzden devletten daha tehlikeli. Eski olaylarla değerlendirildiğinde, tüm toplumu etkisi altına alacak, yayılacak ve etkileyecek bir kapasite taşıyor o yüzden.

Süreç de var bir tarafta.
Ruhavioğlu: Tehlikelerden biri de bu. PKK, süreçle Hizbullah meselesini birbirinden ayırıyor. Ama Hizbullah ayırmıyor. Ayrıca diyor ki, siz bu süreçte bir tek PKK’yi muhatap aldınız ve Kürdistan’da alanı ona bıraktınız. O da alan hakimiyetini bize saldırarak tahkim etmeye çalışıyor. Hizbullah’ın kamusal görüşü bu. Dolayısıyla bu meseleyi süreçle bağlantılı görüyor. Ama PKK, bizim Hizbullah’a sistematik bir saldırımız yok, gençlerimiz geçmişin kötü hatıralarıyla saldırdı diye meseleyi ikiye ayırıyor.

Hüda-Par sürecin bir parçası olmak istiyor yani.

Ruhavioğlu: Hükümete, siz sadece PKK ile görüşüyorsunuz, diğer grupları buna dahil etmiyorsunuz eleştirisini evvelden beri yapıyor. Mesela seçimlerde kırsalda PKK’nin Hüda-Par’lı olan birkaç köye baskın yapılması sonrası, Hüda-Par’ın şöyle bir algıya kapıldı: Devlet süreçle birlikte, kendisinin bölgedeki hakimiyet alanını azaltıyor, bu azalan hakimiyet alanını PKK tahkim ediyor. Dolayısıyla PKK de alanı tahkim ettikçe bize saldırıyor. Sonuç itibarıyla süreç bizim zararımızı işliyor burada.

Ay: Bu bir tek Hizbullah’da olan algı değil. Birçok sol camia da aynen böyle düşünüyor. Süreçle birlikte devletin PKK’ye biraz daha göz yumduğu, Lice olayları örneğin, düşünülüyor. Kendileri için de PKK’nin hakimiyet alanını büyütmesini tehdit olarak görüyorlar.

Bir gecede bu kadar silah nereden çıktı? Bunlar siyasi parti değil mi?

Ay: Siyasi parti dediğinizin bir üstünde PKK ve Hizbullah var.

Ruhavioğlu: Uzun süredir Hizbullah’ın uzantılarına birtakım saldırılıyor oluyor ve bunun failleri bulunmuyor. Bütün bu süreçte bu camiada şöyle bir durum ortaya çıkıyor, sürekli saldırılar oluyor ve tedbirimizi almamız lazım. Ayrıca Hizbullah silahı bırakmış değil, silahı susturmuş bir örgüt. YDG-H (PKK’nin gençlik asayiş birimi, Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketi, N.Ö.) çok kontrolsüz bir yapı, PKK bile zaman zaman söz geçiremiyor. Taş ve molotofla yetinmiyorlar yani. Hüda-Par camiası da bu tür saldırılara hazırlıklı olmak zorunda hissediyor. Bir tür kopya örgütlenme de var bir anlamda: PKK’nin legal kolu BDP/HDP, Hüda-Par da Hizbullah’ın legal kolu. PKK yapılanmasını taklit ediyorlar. PKK’nın gençlik yapılanması YDG-H’tan sonra Hüda-Par da aynısını yaparak Şeyh Sati Seriyyeleri ya da Hür-Ekip Asayiş’i ortaya çıkardı. Yukardan çok habersiz olduklarını söylemiyorum ama kontrol edilmekte zorlandıklarını, giderek de daha da zorlanacaklarını bir gençlik yapılanması burada da meydana geliyor. O gün herkes saldırı olabilir, evlerinize çekilin dediğinde, Hüda-Par bize saldırı olabilir, tedbirli olarak mekanlarda bekleyelim dedi. Siz mekanlarınıza saldırı olacağınızı bile bile böyle bir şey yaparsanız, eli boş beklemiyorsunuz demektir. Ayrıca ellerinde tabanca olması da gerekmiyor, birbirlerini sopalarla da öldürebilirler.

Ay: Kimin yaptığı belli değil ama Bağlar’da ateşli silah satan av bayilerini bir gecede yağmaladılar.

Av silahları satan iki dükkanların yağmalanması da yeni bir şey galiba?
Ruhavioğlu: Bu saldırıların Hüda-Par’a yönelmesinin PKK tabanı tarafından düşünüldüğünü sanmıyorum, ama oraya çok kolay yönlendirilebilir olduğu için bunu planlayan elin hiç zorlanmadığını düşünüyorum. Bankaların, kamu binalarının, okulların yakılmasını duyduk ama Diyarbakır’da ilk defa av malzemeleri satan dükkanların yağmalanması oldu. Sanki biraz bir odak tarafından belirlenmiş gibi. Sanki şöyle: PKK’nin eğer Kobani düşer ve süreç biterse ben sokağı ateşe veririm restine karşı, devletin içinden de sen benim sokakları ateşlendirirsen ben de senin karşına iç çatışma tehlikesini çıkarırım ve kazanan sen olmazsın gibi bir satranç oyunu var gibi.

Görüşmelerin neresindesiniz?
Ay: İki taraf da görüşme iradesini devam ettiriyor. Küçük bir kriz yaşıyoruz şimdilik. Aşılacak gibi. Uzun sürecek bir dizi görüşmenin, herkesi kuşatacak çok daha temelli bir çözümün bir ayağı yakın zamanda gerçekleşebilir.

‘Kara Talih’li topluluk: Ezidiler

0

İrfan Bozan 14.10.2014

AL JAZEERA

Amed Gökçen, 10 yıl boyunca 6 farklı ülkede Ezidileri araştırdı. Araştırmasını “Kara Kitap Kara Talih” adıyla kitaplaştırdı. Haklarında doğrudan çok yanlışların bilindiği Ezidiler’i Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Amed Gökçen, Al Jazeera’ye anlattı.

Ezidilik nedir?

Ezidilik bir dindir. Bu dinin temel kaynakları mitolojik hikayeye dayanıyor. Tanrının yarattığı melekler ve meleklerin vekilleri ile kurulan ilişkiye dayanan bir din. Bizim İslam, Hristiyanlık ve Musevilik’te gördüğümüz yapının tam tersi değilse de, onlardan tamamen farklı bir inanış sistemi var. Ezidiliğin yanlış anlaşılmasının temel nedeni de; Ezidilerin Tanrı ve melekleri arasındaki ilişkinin diğer Semavi dinlerde tanımlandığı gibi olmaması.

Ezidilerin farklı inandıkları ne?

Ezidilik’te bir tane yaratıcı var ve bu Tanrı’nın kendisidir. Tanrı kendisinden sonra bir yardımcı yaratıyor ve bu yardımcıyı sınavlara tabi tutuyor. Bu meleğin adı Tavusi melek. Tavusi Melek, tüm sınavlardan geçiyor. Sonrasında Tanrı diğer melekleri yaratıyor. Ardından dünya var ediliyor. Tanrı Adem’i yarattıktan sonra meleklerine diyor ki: “Bu Adem nurludur buna secde edeceksiniz” Tüm melekler secde ediyor bir tek Tavusi Melek Adem’e secde etmiyor. Tanrı önceki sınavlarında Tavusi Melek’e “Sen sen ol benden başka kimseye secde etme” diye buyurduğu için Tavusi Melek bunun da bir sınav olduğunu düşünüyor ve secde etmiyor. Bunun üzerine Tanrı, Tavusi Melek’i cezalandırıyor. 40 bin yıl boyunca Tavusi Melek, Araf’ta ağlıyor. Tanrı onun sınavı geçtiğini düşünüp onu Cennet’e alıyor. Sonra dünyayı yönetme gücünü Tavusi Melek’e veriyor. İşte Ezidilik kendisini bu mitolojik hikaye üzerine formüle ediyor.

Semavi dinlerin inanışına göre isyan eden melek Şeytan. Ezidiler için “Şeytan’a tapıyorlar” yargısının  kaynağı bu inanış mı?

Evet ama Ezidiler onu bu isimle adlandırmıyor. Ezidi inancında böyle bir melek yok. Daha doğrusu kötülük meleği kavramı yok. Ezidiler kötülüğün insandan geldiğine inanır. Bu hikaye diğer dinlerde Tanrı’ya isyan olarak formüle ediliyor.

Bir Ezidi’nin uyması gereken dini kurallar nedir? 

Her Ezidi bir Şeyh’e tabi olmalı. Her Ezidi, Pir’e tabi olmalı. Her Ezidi, mutlak ve mutlak Tanrı’nın bir olduğuna inanmalı. Her Ezidi, Meleki Tavus’un Tanrı’nın yardımcısı olduğuna inanmalı. Her Ezidi’nin 11. Ayın ilk haftasında Irak’taki Laleş’e gidip hacı olması lazım. Her Ezidi’nin Şeyh’i tarafından saçının kesilmesi lazım. Her Ezidi’nin günde iki defa yüzünü Güneş’e dönüp Tanrı’ya dua etmesi lazım.

Ezidiler için “Güneş’e tapıyorlar” iddiasının kaynağı da Güneş’e dönme meselesi değil mi?

Ezidiler için Güneş’e tapıyor denmesi tam bir cahillik. Güneş’e tapma yok. Güneş ibadeti için hiza aldığı bir araç. Dualarında Güneş’i yüceltmiyor, Tanrı’nın ismini söylüyor. Güneş’e göre kazaya düşüp düşmediğini anlıyor.

Boyu gölgesinden daha uzunsa diyor ki ben kazaya düştüm, 2 tane daha dua okuyor. Güneş’in inançlarında bir misyonu yok.

Uzun süre Ezidiler için “Yezidi” kelimesi kullanıldı. Hatta Muaviye’nin oğlu Yezid’in takipçileri olduğu iddia edildi? Nedir doğru kelime ve Yezid ile bu dinin bir alakası var mı?

Ezidi kelimesinin kökeni Kürtçe’ye dayanır. Başlarına “Y” konulup Yezidi deniliyor. Bu doğru değil. Yezid’in aşağılama için kullanıldığını ben düşünmüyorum Zira Yezid birçok Sünni topluluk için hâlâ kıymetlidir. Türkiye’de de ortaokul kitaplarında İstanbul’u kuşatan İslam kahramanı olarak adının geçmişliği var. Şunu net söyleyeyim Yezid ile Ezidi adının çıkışı arasında en ufak bir alaka yok.

Ezidilerin hepsi Kürt mü? Kürt olmayan Ezidi yok mu?

Ezidi dininin doğuş yeri Hakkari’den Irak’a doğru uzanan Sincan Dağları. Evet bütün Ezidiler Kürt’tür ama günümüzde özellikle Kafkaslarda ‘biz Kürt değiliz’ diyen topluluklar oluşmaya başladı. Ermenistan’da Gürcistan’da ve Moskova’da yaşayan Ezidilerden ‘biz Kürt değiliz’ diyenlere rastladım.

Kürtlerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dinlerinin Ezidilik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, genel yargı bu yönde. Kürtlerin Müslüman olmadan önce Güneş’e doğru ibadet eden topluluk olduğu birçok tarihçinin üzerinde birleştiği konu.

Kitabınızın adı “Kara Kitap Kara Talih” kitapta Ezidilerin tarih boyunca yaşadığı eziyetleri de anlatmışsınız. Kimler bu eziyet edenler?

13. yüzyıldan itibaren Ezidi toplulukları katliamlara, saldırılara uğramışlar. Çok ciddi sıkıntılar yaşamışlar bunu sadece Osmanlı ile sınırlamak doğru değil. Zulmedenler içinde Türkmen Atabey’i de var Kürt aşiretleri de var. Ortadoğu’da zaten dinsel topluluklar her zaman birbirleriyle kavgalı olmuş. Ezidiler gibi Tanrı, Cennet, Cehennem konularında onlara göre uç inancı savunan topluluk da herkesin hedefi olmuş. Ezidilik inancı hakkında çok fazla yalan yanlış bilgiler de üretilmiş.

Bugünkü Türkiye toprakları üzerinde ne kadar Ezidi yaşamış?

1800’lü yılların sonuna kadar 300 bin Ezidi yaşamış.

Nereye gitmiş bu Ezidiler?

İlk önemli kaçış 1876 Osmanlı-Rus savaşında olmuş. Bu savaşla birlikte Doğu Anadolu’daki Ezidilerin çoğu Ermenilerle birlikte Kafkaslara göç etmiş. Ermenilerin, Ezidilerle arası hep iyi olmuş. 1915’de yine Ermenilerle birlikte yine aynı istikamete gidiş olmuş. Böylece Doğu Anadolu’da Ezidi nüfus kalmamış. Çok daha önceleri de 1850 büyük kıtlığında Mardin ve Urfalı Ezidiler Suriye’ye göç etmiş. Asıl büyük göç ise 1960’dan sonra Avrupa’ya olmuş. Bugün Avrupa’da yaşayan 100 binin üzerindeki Ezidi nüfus tamamen Türkiye’den göç edenlerden oluşuyor.

Bu göçlerin sebebi neydi?

İç içe geçmiş birbirini destekleyen nedenler var. Baskı kimi zaman devletten gelmiş kimi zaman da aşiretlerden gelmiş. Sebebi dinsel çünkü bunlar Müslüman değil.

Ezidiler’in Osmanlı’ya bakışları nasıl olmuş? İsyankar bir topluluk mu?

Tabii. Ezidiler, Osmanlı Tarihi boyunca hiçbir şekilde askere gitmemiş tek topluluktur. Osmanlının bu topluma bu kadar saldırmasının temel nedenlerinden biri de bu. İki sebep var ilki Müslümanlaştırma diğeri de askere alma.

İnançları askerliğe karşı mı?

Hayır. Bunlar yerleşik topluluk değil. Herhangi bir devlet için savaşmak istemiyorlar Savaşmamışlar da zaten.

IŞİD’in Şengal’a saldırmasının ardından 20 binin üzerine Ezidi Türkiye topraklarına geldi. İnançlarından dolayı yadırganmadılar hatta Kürt Siyasi Hareketi’ne yakın unsurlar, büyük yardım kampanyaları yürüttüler/ yürütüyorlar. Bir zamanlar sıkıntı yaşadıkları topraklarda şimdi onlara yardım ediliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürtler biraz da kendi tarihlerini temize çekmeye çalışıyorlar. Çünkü herkes ama herkes bu insanlara zulmedildiğini biliyor. Bu insanlara sadece onlarla aynı inançta olmadıkları için zulmedildi. Şu anda siyaset Kürtlerin dine bakış açısını değiştirdi. Kürt siyasi hareketi bu insanların orada yaşaması gerektiğini insanlara kabul ettirdi. Bu insanlar bu toprağın sahibiydi.  Bu tavır Kürt siyasi hareketinin bence en önemli işidir. Bunların bugün Urfa’da, Batman’da, Mardin’de rahat bir şekilde yaşıyor olmaları çok önemli.

‘Kara Talih’li topluluk: Ezidiler

0

İrfan Bozan 14.10.2014

AL JAZEERA

Amed Gökçen, 10 yıl boyunca 6 farklı ülkede Ezidileri araştırdı. Araştırmasını “Kara Kitap Kara Talih” adıyla kitaplaştırdı. Haklarında doğrudan çok yanlışların bilindiği Ezidiler’i Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Amed Gökçen, Al Jazeera’ye anlattı.

Ezidilik nedir?

Ezidilik bir dindir. Bu dinin temel kaynakları mitolojik hikayeye dayanıyor. Tanrının yarattığı melekler ve meleklerin vekilleri ile kurulan ilişkiye dayanan bir din. Bizim İslam, Hristiyanlık ve Musevilik’te gördüğümüz yapının tam tersi değilse de, onlardan tamamen farklı bir inanış sistemi var. Ezidiliğin yanlış anlaşılmasının temel nedeni de; Ezidilerin Tanrı ve melekleri arasındaki ilişkinin diğer Semavi dinlerde tanımlandığı gibi olmaması.

Ezidilerin farklı inandıkları ne?

Ezidilik’te bir tane yaratıcı var ve bu Tanrı’nın kendisidir. Tanrı kendisinden sonra bir yardımcı yaratıyor ve bu yardımcıyı sınavlara tabi tutuyor. Bu meleğin adı Tavusi melek. Tavusi Melek, tüm sınavlardan geçiyor. Sonrasında Tanrı diğer melekleri yaratıyor. Ardından dünya var ediliyor. Tanrı Adem’i yarattıktan sonra meleklerine diyor ki: “Bu Adem nurludur buna secde edeceksiniz” Tüm melekler secde ediyor bir tek Tavusi Melek Adem’e secde etmiyor. Tanrı önceki sınavlarında Tavusi Melek’e “Sen sen ol benden başka kimseye secde etme” diye buyurduğu için Tavusi Melek bunun da bir sınav olduğunu düşünüyor ve secde etmiyor. Bunun üzerine Tanrı, Tavusi Melek’i cezalandırıyor. 40 bin yıl boyunca Tavusi Melek, Araf’ta ağlıyor. Tanrı onun sınavı geçtiğini düşünüp onu Cennet’e alıyor. Sonra dünyayı yönetme gücünü Tavusi Melek’e veriyor. İşte Ezidilik kendisini bu mitolojik hikaye üzerine formüle ediyor.

Semavi dinlerin inanışına göre isyan eden melek Şeytan. Ezidiler için “Şeytan’a tapıyorlar” yargısının  kaynağı bu inanış mı?

Evet ama Ezidiler onu bu isimle adlandırmıyor. Ezidi inancında böyle bir melek yok. Daha doğrusu kötülük meleği kavramı yok. Ezidiler kötülüğün insandan geldiğine inanır. Bu hikaye diğer dinlerde Tanrı’ya isyan olarak formüle ediliyor.

Bir Ezidi’nin uyması gereken dini kurallar nedir? 

Her Ezidi bir Şeyh’e tabi olmalı. Her Ezidi, Pir’e tabi olmalı. Her Ezidi, mutlak ve mutlak Tanrı’nın bir olduğuna inanmalı. Her Ezidi, Meleki Tavus’un Tanrı’nın yardımcısı olduğuna inanmalı. Her Ezidi’nin 11. Ayın ilk haftasında Irak’taki Laleş’e gidip hacı olması lazım. Her Ezidi’nin Şeyh’i tarafından saçının kesilmesi lazım. Her Ezidi’nin günde iki defa yüzünü Güneş’e dönüp Tanrı’ya dua etmesi lazım.

Ezidiler için “Güneş’e tapıyorlar” iddiasının kaynağı da Güneş’e dönme meselesi değil mi?

Ezidiler için Güneş’e tapıyor denmesi tam bir cahillik. Güneş’e tapma yok. Güneş ibadeti için hiza aldığı bir araç. Dualarında Güneş’i yüceltmiyor, Tanrı’nın ismini söylüyor. Güneş’e göre kazaya düşüp düşmediğini anlıyor.

Boyu gölgesinden daha uzunsa diyor ki ben kazaya düştüm, 2 tane daha dua okuyor. Güneş’in inançlarında bir misyonu yok.

Uzun süre Ezidiler için “Yezidi” kelimesi kullanıldı. Hatta Muaviye’nin oğlu Yezid’in takipçileri olduğu iddia edildi? Nedir doğru kelime ve Yezid ile bu dinin bir alakası var mı?

Ezidi kelimesinin kökeni Kürtçe’ye dayanır. Başlarına “Y” konulup Yezidi deniliyor. Bu doğru değil. Yezid’in aşağılama için kullanıldığını ben düşünmüyorum Zira Yezid birçok Sünni topluluk için hâlâ kıymetlidir. Türkiye’de de ortaokul kitaplarında İstanbul’u kuşatan İslam kahramanı olarak adının geçmişliği var. Şunu net söyleyeyim Yezid ile Ezidi adının çıkışı arasında en ufak bir alaka yok.

Ezidilerin hepsi Kürt mü? Kürt olmayan Ezidi yok mu?

Ezidi dininin doğuş yeri Hakkari’den Irak’a doğru uzanan Sincan Dağları. Evet bütün Ezidiler Kürt’tür ama günümüzde özellikle Kafkaslarda ‘biz Kürt değiliz’ diyen topluluklar oluşmaya başladı. Ermenistan’da Gürcistan’da ve Moskova’da yaşayan Ezidilerden ‘biz Kürt değiliz’ diyenlere rastladım.

Kürtlerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki dinlerinin Ezidilik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, genel yargı bu yönde. Kürtlerin Müslüman olmadan önce Güneş’e doğru ibadet eden topluluk olduğu birçok tarihçinin üzerinde birleştiği konu.

Kitabınızın adı “Kara Kitap Kara Talih” kitapta Ezidilerin tarih boyunca yaşadığı eziyetleri de anlatmışsınız. Kimler bu eziyet edenler?

13. yüzyıldan itibaren Ezidi toplulukları katliamlara, saldırılara uğramışlar. Çok ciddi sıkıntılar yaşamışlar bunu sadece Osmanlı ile sınırlamak doğru değil. Zulmedenler içinde Türkmen Atabey’i de var Kürt aşiretleri de var. Ortadoğu’da zaten dinsel topluluklar her zaman birbirleriyle kavgalı olmuş. Ezidiler gibi Tanrı, Cennet, Cehennem konularında onlara göre uç inancı savunan topluluk da herkesin hedefi olmuş. Ezidilik inancı hakkında çok fazla yalan yanlış bilgiler de üretilmiş.

Bugünkü Türkiye toprakları üzerinde ne kadar Ezidi yaşamış?

1800’lü yılların sonuna kadar 300 bin Ezidi yaşamış.

Nereye gitmiş bu Ezidiler?

İlk önemli kaçış 1876 Osmanlı-Rus savaşında olmuş. Bu savaşla birlikte Doğu Anadolu’daki Ezidilerin çoğu Ermenilerle birlikte Kafkaslara göç etmiş. Ermenilerin, Ezidilerle arası hep iyi olmuş. 1915’de yine Ermenilerle birlikte yine aynı istikamete gidiş olmuş. Böylece Doğu Anadolu’da Ezidi nüfus kalmamış. Çok daha önceleri de 1850 büyük kıtlığında Mardin ve Urfalı Ezidiler Suriye’ye göç etmiş. Asıl büyük göç ise 1960’dan sonra Avrupa’ya olmuş. Bugün Avrupa’da yaşayan 100 binin üzerindeki Ezidi nüfus tamamen Türkiye’den göç edenlerden oluşuyor.

Bu göçlerin sebebi neydi?

İç içe geçmiş birbirini destekleyen nedenler var. Baskı kimi zaman devletten gelmiş kimi zaman da aşiretlerden gelmiş. Sebebi dinsel çünkü bunlar Müslüman değil.

Ezidiler’in Osmanlı’ya bakışları nasıl olmuş? İsyankar bir topluluk mu?

Tabii. Ezidiler, Osmanlı Tarihi boyunca hiçbir şekilde askere gitmemiş tek topluluktur. Osmanlının bu topluma bu kadar saldırmasının temel nedenlerinden biri de bu. İki sebep var ilki Müslümanlaştırma diğeri de askere alma.

İnançları askerliğe karşı mı?

Hayır. Bunlar yerleşik topluluk değil. Herhangi bir devlet için savaşmak istemiyorlar Savaşmamışlar da zaten.

IŞİD’in Şengal’a saldırmasının ardından 20 binin üzerine Ezidi Türkiye topraklarına geldi. İnançlarından dolayı yadırganmadılar hatta Kürt Siyasi Hareketi’ne yakın unsurlar, büyük yardım kampanyaları yürüttüler/ yürütüyorlar. Bir zamanlar sıkıntı yaşadıkları topraklarda şimdi onlara yardım ediliyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kürtler biraz da kendi tarihlerini temize çekmeye çalışıyorlar. Çünkü herkes ama herkes bu insanlara zulmedildiğini biliyor. Bu insanlara sadece onlarla aynı inançta olmadıkları için zulmedildi. Şu anda siyaset Kürtlerin dine bakış açısını değiştirdi. Kürt siyasi hareketi bu insanların orada yaşaması gerektiğini insanlara kabul ettirdi. Bu insanlar bu toprağın sahibiydi.  Bu tavır Kürt siyasi hareketinin bence en önemli işidir. Bunların bugün Urfa’da, Batman’da, Mardin’de rahat bir şekilde yaşıyor olmaları çok önemli.

Terzi Yamağı Barbaros Şansal

0

Savash PORGHAM 13.05.2014

VİVAHİBA

Terzi Yamağı Barbaros Şansal, şüphesiz Türkiye’de moda dünyasının renkli simalarından biri, belki de en renklisi… Bugüne dek çok eleştirildi, sivri çıkışlarıyla olay oldu, tehdit edildi, darp edildi ve alıkonuldu. Aktivist duruşundan dolayı onu pek çok toplumsal eylemde en ön sıralarda görmek mümkün. Özellikle Gezi süreci öncesi ve sonrası sergilediği tavırla pek çok grubun hedefi haline gelirken birçoklarının da sempatisini kazandı. Sosyal medya üzerinden en çok nefret söylemi ve hakarete maruz kalan ünlülerin başında geliyor. Barbaros Şansal bu hakaretler için şöyle konuşuyor:

“Bana twitter üzerinden hakaret edenleri retweet etmek hoşuma gidiyor çünkü benim fanlarım onlara ağızlarının payını veriyorlar. Bana belden aşağı, eşcinsellik üzerinden vuruyorlar fakat bunu yapan insanlarla bir şekilde karşı karşıya geldiğimde benimle yatmak istiyorlar. Bu hakaretleri gözardı etmiyorum ama umursamıyorum. ”

Barbaros Şansal, daha çok eşcinsel ve ateist modacı kimliğiyle tanınsa da, göz dolduran bir akademik hayatı ve kişisel eğitim süreci var. Eski Sinematek Salonunda Türkiye’nin ilk moda eğitim stüdyosunu kurmuş olması, muntazam Türkçe’sinin yanı sıra, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca dillerine hakimiyeti, yayınlanmış eserleri, uluslararası çapta tanınması ve daha pek çok yönü O’nu ötekileştirmek adına görmezden geliniyor.

Barbaros Şansal’ın eğlenceli kişiliği, sıcak tavrı ve hoşsohbetiyle ilgili daha önce çok şey duymuştum ama karşılıklı oturup sohbet edince anladım ki az bile söylemişler. “Barbaros Bey” diye söze başladığımda, “Beyi, ağayı, haşmetmeap sözlerini bırak” dedi. Sonra ekledi: “Kendine muhafazakar diyen bazı insanlar söylediklerimden rahatsız oluyor. Ben onlardan daha muhafazakarım da ondan. Ben cinselliğimi, felsefemi, sosyolojik görüşümü ve sanatımı muhafaza edebiliyorum. Bu insanlar kimliksiz oldukları için başka yererde asalet arıyorlar.”

Türkiye’nin siyasi iklimini sordum, “Devlet fildir, onunla yatağa girilmez. Zevkini yapar, yorgun düşer. Uykusunda döner, ezer ve geçer. Sol siyaset yapar, sağ ise ticaret” dedi. Çok ses getiren kaçırılma olayını sordum, “Ben kaçırılmadım, alıkonuldum. Eğer infial çıkmasaydı belki de beni gömeceklerdi” dedi. Askerliğe neden alınmadığını sordum, “TSK ve Barzani arasında dönen bir şeylerin farkına varınca beni silah altına almak istediler. Bana hasta raporu verdiler ama ben hasta değildim, hastalıklı olan onların zihniyetiydi” dedi.

Türkiye’deki moda hayatına yönelik de ilginç tespitleri var Barbaros Şansal’ın: “Heteroseksüeller modada başarılı olamaz çünkü çift cinsiyetli bir zeka taşımak zorundasınız. Ben, hayallerimde kaybettiğim, içimde olan, bulmaya ya da sahip olmaya çalıştığım kadınları çizip, biçip ve nakde çeviriyorum.” Ateist misiniz soruma ise ” Ben Elmalı’nın mealinden tut Gnostik İncil’e, Magdalenalı Meryem’den Tevrat’a, Ölü Deniz Parşömenlerinden Yemen yazıtlarına, Mesnevi dahil tüm dini eserleri eğitim hayatım boyunca elimden geldiği kadar okudum. İman eden, inanan ve ibadet eden herkese saygılıyım” yanıtını aldım.

AKP’li çalışanlarını kovacağına dair attığı ve ortalığı karıştıran o tweetini de sordum kendisine. Şansal’ın yanıtı “Suriyelileri çalıştırdığımda, engellilere iş verip onları hayata bağladığımda kimse bundan söz etmiyor. Ben işverenim ve dilediğimi tazminat karşılığı çıkarırm. Zaten bir kişiden şüpheleniyordum. O da Kur’an’a el basarak AKP’li olmadığına dair yemin etti” şeklindeydi. Darağacında solan üç fidan ve defilede onları boynundaki urganla anması konusunda da, “Hepsi memleketlerinin halkı için mücadele vermiş insanlardı ve yok yere canları alındı. Bu ülkede düşünmen özgür ama düşünceni ifade etmek yasak” ifadelerini kullandı.

Barbaros Şansal’a pek çok konuda sorular sordum ve hepsine açık yüreklilikle, cesurca verilen yanıtlar aldım. Gelin, Barbaros Şansal’ın kendine has üslubuyla yaptığı çarpıcı tespitlerini onun perspektifinden anlamlandırmaya çalışalım.

-Dünya Kültüründe Türk Sempozyumuna katılımınız Konya Selçuk Üniversitesi yönetimi tarafından reddedildi ama sonra çark etmek zorunda kaldılar. Neden sizi orada istemediler?

Barbaros Şansal: Ben 2009’da bir söyleşi için Selçuk Üniversitesine gitmiştim. Bana “Buraya gelirsen seni ülküceler kesecek, İslamcılar dövecek” demişlerdi. Ama salondan ülkücülerin omuzlarında çıkmıştım. Daha sonra aynı üniversitede başka bir söyleşim için büyük bir salon istendi ancak rektör reddetti. Çarşamba günü Türkiye’de ilk kez yapılacak Dünya Kültüründe Türk Sempozyumunda, 9 Eylül Üniversitesindeki hoca arkadaşlarım bana “Biz seni istiyoruz ama rektör biraz sıkıntı çıkarıyor. Biz seni listeye konuk olarak yazalım” dediler. Ben de olur dedim. Sonra, sempozyum sonunda yayınlanacak bildiride yazımın nasıl olacağını sordular. Ben de yazı yazmayacağımı, Osmanlı hamam kültürü üzerine bir koleksiyonla sunum yapacağımı söyledim. Geri adım atmak zorunda kaldılar çünkü yabancı üniversiteler ve katılımcılar benim olmamı istediler. Dolayısıyla Selçuk Üniversitesine gideceğim.

Yasaklı olduğum üniversiteler var. Örneğin; Haliç Üniversitesinde yasaklıyım. Bir ihtimalle Bilgi Üniversitesinde yasaklıyım. Bunların dışında, bugüne dek 50 üniversitede çeşitli çalışmalar kapsamında bulundum. Geçenlerde Kocaeli Üniversitesinde yapılan 7. Ulusal İç Mimarlık Öğrenci buluşmasındaydım. Rektör izin vermediğinden oturumu SEKA’nın çayırında yaptık. Mobilya İhracatçıları Birliği başkanı konuşma yaptı. Çocuk kakası rengi pabuçlarından tanırım ben onları. “Kaç kişi İstanbul’daki mobilya fuarına gitti?” diye sordu ve çocuklardan epeyce el kaldıran da oldu. Sonra çocuklara kızarak “Neden gitmediniz, ben İstanbul’dan İzmit’e arabamla 1.5 saatte kolaylıkla geldim” dedi. Ben de el kaldırarak, “Bu çocukların değil arabası, otobüse binecek parası bile yok. Ne biçim konuşuyorsunuz?” dedim. O da beni dinlemeden gitti.

-Geçtiğimiz yıl Twitter üzerinden size yönelik hakaret tweetlerini incelemiş ve Londra Açık Gazetede bir yazı kaleme almıştım. Türkiye’de sosyal medya üzerinden en fazla nefret söylemine maruz kalan ünlülerin başında geliyorsunuz. Sizce bunun sebepleri nelerdir?

Barbaros Şansal: Hiç birini dikkate alıp dava açmadım bile. Bu hakaretler beni sadece cilalar, zımparalayamaz. Ben Sansaryan’da yattığım zaman “Burada Allah yok, Peygamber tatilde” yazıyordu. Zührevi’ye aldıklarında saçımız tıraşlandı, Eskişehir trenine koyulduk. Her gece dayak yedik, işkence gördük ve tecavüze uğradık. Ben 9 yıl sürgün yaşadım bu ülkede ve kaçak/mülteci olduğum için bir arkadaşımın doğum kağıdıyla okumak zorunda kaldım Londra’da. Bu nefret söyleminin altında aslında kendi içlerindeki yüzleşemedikleri gizlilikler var. Bana belden aşağı, eşcinsellik üzerinden vuruyorlar fakat bunu yapan insanlarla bir şekilde karşı karşıya geldiğimde benimle yatmak istiyorlar. Türkiye’de ne kadar eşcinsel olduğunu bilmek için, nereye giderseniz gidin geceleri belediye parklarına bakmanız yeterlidir. O karanlıkta o saatte orada oturan adamlar birbirinden zeytinyağlı ayşe kadın tarifi almıyorlar. Türkiye cumhuriyeti, eşcinselliğin çok yaygın olduğu, fakat tabuların, önyargıların baskın olduğu bir ülkedir. Özellikle de son 20 yılda. Çünkü 70’li yıllar öncesi Türkiye’de eşcinsellikle ilgili bir sorun yoktu. Daha sonra 80’ler sonrasındaki jakobenizm ve faşizm ve son iktidarın hedef göstermeleri söz konusu. Eşcinsellik bir gerçekliktir çünkü eğer bu ülkenin en büyük yıldızları Zeki Müren ve Bülent Ersoy’sa, bu konuyu konuşmak bile istemiyorum. Eğer onları alkışlayanlar bana hakaret ediyorlarsa, çift cinsiyetli karakterlerinden, ötekileştirmelerinden dolayıdır. Üzerinde aslında hiç durmuyorum.

Bana twiiter üzerinden hakaret edenleri retweet etmek hoşuma gidiyor çünkü benim fanlarım onlara ağızlarının payını veriyorlar. Hakaret tweetlerini favorilerime ekleyip retweet yapınca karşı taraf önce şaşırıyor. Sonra onları engelliyorum ve sinirimi bozabilecek yazılarını zaten görmüyorum. Ama onlara yazılanları görünce çok eğleniyorum. Bizleri elitist, yüksek burjuva olmakla eleştiriyorlar ama bakıyorum hepsi yalı, dört çeker araba, Burberry eşarp, Chanel çanta peşindeler. Nicelikte kalmış ve niteliğini kaybetmiş zengin AKP seçmenleri varoşlarda değil lüks semtlerde yaşıyorlar. Sonra da onların kızları güvenlik görevlileriyle garajda birlikteyken güvenlik kameralarına yakalanıyorlar. Bu insanlar birileri tarafından nefretle doldurulmuşlar. Yani, devlet fildir, onunla yatağa girilmez. Zevkini yapar, yorgun düşer. Uykusunda döner, ezer ve geçer. Bu hakaretler benim için madalyadır. Uyuşturucu ve kadın satanları iyi görüyorlar ama beni eşcinsel bir ateist olduğum için hedef tahtasına koyuyorlar. Oysaki ben sadece elbise satıyorum.

-Size sosyal medya üzerinden hakaret edenlerin profilleri incelendiğinde, genellikle dini motifli kişilerin ağır homofobik tepkilerini görüyoruz. Söylemleriniz neden kendini muhafazakar olarak tanımlayan bazı kişileri bu denli tahrik ediyor sizce?

Barbaros Şansal: Ben onlardan daha muhafazakarım da ondan. Ben cinselliğimi, felsefemi, sosyolojik görüşümü ve sanatımı muhafaza edebiliyorum. Bu insanlar kimliksiz oldukları için başka yererde asalet arıyorlar. Kanadalı bir gazeteyle bunu yeni konuştuk. Ben Elmalı’nın mealinden tut Gnostik İncil’e, Magdalenalı Meryem’den Tevrat’a, Ölü Deniz Parşömenlerinden Yemen yazıtlarına, Mesnevi dahil tüm dini eserleri eğitim hayatım boyunca elimden geldiği kadar okudum. İman eden, inanan ve ibadet eden herkese saygılıyım. Ben kiliseye şapkayla girmem, camiye şortla girmem, Müslümanların inancına göre abdestli değilsem camiye girmem. Sanırım bu rahatsızlık ve kıskançlık benim gösterdiğim saygıdan kaynaklanıyor. Biz Yıldırım(Mayruk) beyle 25 yıldır birlikte çalışıp yaşıyoruz. Kendisi 30 gün oruç tutan, mümin bir Müslüman. O, iftarını yaptıktan sonra ben viskimi içerim ve kadehimle onun iftar masasına oturmam. O da, ben içki içiyorsam Kur’anı açıp bana dinletmeye çalışmaz. Herkes kendi sahasında özgürlük sınırlarını bilirse zaten bir sorun olmaz. Biri bana küfür etmiş, ya da Başbakan laf söylemiş… Bunlar benim için kaale alınacak konular değil. Benim bir sanatım var. Eğer yaptığım bir elbiseye hatadan dolayı eleştiri gelirse çok üzülebilirim. Ama insanoğlu iki delikli bir silindire benzer; ağzından laf yerine bok, kıçından bok yerine laf üretebilir. Onların ne söylediğini gözardı etmesem de beni hiç ilgilendirmiyor. Onlar benim karşıma geldiklerinde benim ısmarladığım yemeği yerler, benim yatağıma girerler ve benim yaşadığım hayatı yaşamak isterler. Kedi uzanamadığı ciğere mundar der. Ben duygu ve inançsızlıklarımı kimseye empoze etmeye çalışmıyorum ama onlar bunu yapıyorlar.

-Gezi olayları başta olmak üzere, Türkiye’nin gündemiyle yakından ilgilisiniz. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu siyasal iklimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barbaros Şansal: Türkiye’nin bir siyasi iklimi mi var? Türkiye’de istikrarlı bir siyaset yok. Türkiye’nin 40’lardan buyana siyasal hayatı değerlendirildiğinde, hep sol iktidarları suçlarlar ancak hep sağ iktidarların iş başında olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin siyasi bir iklimi olabilmesi için önce siyasetinin olması gerekiyor. Türkiye’nin siyasal bir vizyonu da yoktur. 80 sonrası Türkiye, küreselleşme aptallığı ve vahşi bir kapitalizmin içine düşürüldü. Toplumların eğitim, sağlık ve güvenliğini ücretsiz ve dengeli olarak sağlamak üzere planlanmış, karşılığında vergi toplamayı hak etmiş bir sistem oluştuğunda ancak siyasetten söz edilebilir. Seküler, sosyal bir hukuk devleti ile çağdaşlığa ulaşabiliriz. Ayaklar baş, başlar ayak olmuş durumdadır. Bütün dünyada solun bir yükselişi var. Türkiye’de solun böylesi paramparça olması da siyasetin olmamasından kaynaklıdır. Sol siyaset yapar, sağ ise ticaret yapar ve aradaki basit fark budur. Bugün Sağlık Bakanlığının “Kısır partisi yapan kadınlar bunu sebze ve meyveyle yesinler” tweetini gördüm. Böylesi zihniyette bir sağlık bakanlığı elbet ki çöküşü getirir. Bana sosyal statüm ve hayat biçimimden dolayı “Derdin ne?” diye sorabilirler. Ben kurtarılmış bölgeden kurtarılmış bölgeye bir hayat istemiyorum. Ne Küçük Armutlu’dan geçerken korkayım, ne de beş yıldızlı bir otele girerken utanayım. Dünyada hayvanlara tecavüzde ilk sıradayız, çocuk gelinlerde ikinci sıradayız, çocuk tecavüzünde önlerdeyiz. Yolsuzluk ve basın sansürü de cabası. Hangi siyasetten bahsediyoruz? Bu, siyaset değil, resmen cinayettir. Emevi ve bağnaz bir zihniyetin bu kadar uzun süre bu topraklarda hüküm süreceğine inanmak istemiyorum. Saatler, vakıflar, ayakkabı kutuları var. Yani, Türkiye’de siyaset değil, ticaret var. Bugün Başbakan, Hülya Avşar’dan daha çok televizyona çıkıyor.

-Bugüne dek pek çok fiziksel saldırıyla karşı karşıya kaldınız. Bir de çok konuşulan kaçırılma olayınız var. Kimileri hala kaçırıldığınıza şüpheyle yaklaşıyor. Kaçırılma olayınızdan biraz bahseder misiniz, o gün tam olarak ne oldu?

Barbaros Şansal: Ben 2012 yılında işyerimin kapısı önünde, Almanya Konsolosluğu, Makine Kimya Endüstrisi, İTÜ, GATA ve Başbakanlık ofisinin yanı başında ağır bir saldırıya uğradım ve bu olay faili meçhul olarak kapatıldı. Fakat Muşlu bir mafyadan bu olayın failini öğrendim, neticede benim de bir statüm ve çevrem var. Kimin yaptırdığını öğrendiğimde şaşırmadım ve üzerine de gitmedim. Sonra da Ağustos’ta 11 saat alındım. Takvim Gazetesi “Terzi Yamuğu” manşetiyle, henüz soruşturmanın ilk saatlerinde polislerle yaptığım özel konuşmaları sayfalarına taşıyarak beni hedef gösterdi. Daha önce de Kur’ana, türbana, sakala hakaret eden eşcinsel modacı demiş, benim özel kimlik tahsis dilekçelerimi, yani kimlik bilgilerimi yasadışı olarak gazeteye taşımışlardı. Biz bu durumu basın savcılığına ilettiğimizde de “İfade özgürlüğü” denildi. Yani, böylesi şeyler ifade özgürlüğü oluyor bu ülkede.

Ben kaçırılmadım, alıkonuldum. İfadelerimde de bu var. Ben darp edilmedim, hakarete maruz kalmadım, sadece o gece telefonum elimden alındı. Ben bir canlı yayına bağlandığımda alındım. Bunun ispatı da var. Tarabya otelinden eve dönmüştüm. Halk TV’ye canlı olarak bağlandığım esnada kapı çaldı. Ben, üstümde şort ve tshortle bahçedeydim. Saatim ve gözlüğüm bile yoktu. Garaj yakın olduğu için diyafondan bakmadan aşağı indim. Kapıyı açınca karşımda bir beyaz araç ve üç bey vardı. Zaten böyle bir şeyi bekliyordum. “Buyrun?” dedim, “Bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor” dediler. Kapıyı açtılar, bindim. Ancak karakola değil de orman yönüne döndüler. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum, “Öbür tarafa” dediler. “Öbür taraf neresi?” diye sorduğumda cevap vermediler. Ben de ya Vatan’a ya da Gayrettepe’ye götürüyorlar diye düşündüm. Kapıyı açmayı denedim ama çocuk kilidi kapalı olduğundan açılmadı. Elimi cebime attığımda öndeki kişi “Telefonunuzu alalım” dedi. Epey bir yol gittik ve Bahçeköy’ü geçtik. En son Pirinççi Köyü’nü hatırlıyorum. Sonra tek katlı, bahçe içinde bir eve gittik. Beni alan kişiler 2.5 saat kadar konuştular benimle. Bir odada kaldım ve sabah da aynı yoldan beni geri bıraktılar. Bana “Şu tarihte, şu sefer sayılı THY uçağıyla Yeşilköy havaalanına gelip, şu numaralı pasaport kontrolünden geçmişsin” gibi, herkesin bilemeyeceği, özel hayatımla ilgili bilgiler verdiler. “Neden bunları yapıyorsun, neden Gezi’ye gittin, sen doktorlarla çalışıp taş atmamışsın” gibi sürekli telkinlerde bulundular. Benim haberim yoktu ama bir infial olmuş ve İçişleri bakanı televizyona çıkarak “Bize müracaat yok” demiş. Sıkıntı da burada çünkü o zaman Çağdaş Hukukçular Vatan Caddesinde, benim avukatlarım Sarıyer karakolunda, şoförümün Karaköy karakolunda hüviyetine el konulmuş ve müracaat yok deniliyor. Eğer infial çıkmasaydı belki de beni gömeceklerdi. Bu olayın benim daha önce uğradığım saldırının devamı olduğunu düşünüyorum.

-Bülent Ersoy’la ilgili sarfettiğiniz sözlerden dolayı 2012’de Pembe Hayat Derneği üyeliğinden çıkarıldınız. LGBTİ haklarına duyarlı bir birey olarak, bugün Türkiye’de faaliyet gösteren LGBTİ derneklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barbaros Şansal: Beni transfobik olmakla suçladılar ama Bülent Ersoy benim kırk yıllık arkadaşım. Yine defilemde en öndeydi. Biz birbirimizin üslubunu biliriz, kavga da ederiz, barışırız da. Bülent Ersoy’un Pembe Hayat da olmak üzere, hiçbir dernekle ilişkisi yoktur. Arkadaşlar rica ettikleri için Pembe Hayat Derneğine destek oldum ve Ankara’da polise karşı onlarla birlikte ben yürüdüm. Önce benimle konuşmalarını yeğlerdim. Kendi derneklerinin reklamı için beni attılar. Ben LGBT ile birlikte, Hormonlu Domates ödülünü Burhan Kuzu’ya vermiş adamım. Ben LGBT aktivisti değilim. Eşcinsel hakları için savaşmama gerek yok çünkü ben bu haklara zaten sahibim. Ben, hakkını kaybetmiş insanların savaşını destekliyorum. Ben zaten hiçbir LGBT örgütü üyesi değilim. Pembe Hayat’a da Belgin Çelik’in ricası üzerine gittim.

Genç çocuklar birşeyler yapmaya çalışıyorlar ama LGBT bireyler genelde eğer iş, güç, isim ve para sahibiyse derneklerle alakası kalmıyor. Bu derneklerde iki tip insan var; üniversiteye gelmiş ve biranda özgür kalmış, eşcinselliğini yaşayan insanlar var. Bir de derneklerde kendine mertebe arayan, ama akşamları peruğu takıp fuhuşa çıkanlar var. LGBT dernekleri Türkiye için daha yeni filizlerdir ve umarım ki meyve verirler. Ancak Gezi sürecinden sonraki 20. Onur Yürüyüşü çok önemliydi çünkü halkın büyük bir desteği vardı. Umarım bu yıl yapılacak yürüyüşe polis müdahale etmez. Çünkü bunu kimseye izah edemezler ve dünya bunu homofobiye bağlar.

-Eşcinsel olduğunuzdan dolayı askere alınmadınız. Bunu da “Bana hastalıklı muamelesi yaptılar, ağırıma gitti” diyerek açıkladınız. Sizin için eşcinsellik neyi ifade ediyor? Bir tercih meselesi midir yoksa homofobik insanların gördüğü gibi bir hastalık mıdır?

Barbaros Şansal: Ben genç yaşta tüberküloz geçirdiğim için askerden raporluydum. Sonra 1997 yılında Diyarbakır 2. Taktik 181. Filoya bir defileye gittikten sonra, JİTEM’de görevli bir arkadaşla tanıştım ve samimi olduk. Haftasonları görüşmelerimiz olurdu. Mayın yüklü Skorsky’lerle Eşref Bitlis pistinden havalanıp, Hakkari ve Çukurca’ya gitmişliğim vardır. Bir süre sonra, özellikle harekat çadırında Türk ordusu ve Barzani arasında farklı şeyler geliştiğini sezdim. Orada bir şeylerin döndüğünü fark ettiğimi anladıklarında, beni tekrar silah altına almak istediler. Hatta askerlik şubesindeki dosyam imha edildi. Bunun üzerine ben eşcinsel olduğumu beyan ettim. Beyanımı kabul etmediler ve GATA’ya yatırdılar. 5 gün sonra bana rapor verdiler. Dünya Sağlık Örgütüne göre, eşcinsellik bir hastalık değildir. Ben bugün pek çok askeri davada mağdur olmuş komutanların ziyaretine gidiyorum. Buradan da orduya karşı olan hoşgörümün sınırı anlaşılabilir. Bana psikosomatik bozukluk teşhisi koyup, parantez içinde de homoseksüalite hastası dediler. Oysa ki ben ne hastaydım ne de engelli. Eşcinsellere yönelik TSK kanunlarının derhal düzelmesi lazım. Madem eşcinseller hasta ise, neden orduda kadınlar var? Askerlik sadece heteroseksüel erkeklere ait bir meslek değil. Hasta olan eşcinseller değil, onların zihniyetidir.

-Türkiye’nin ilk moda eğitim stüdyosunu kurdunuz. Kendinize Terzi Yamağı diyerek aslında moda felsefenizi ortaya koyuyorsunuz. Bugün Türkiye’nin moda hayatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barbaros Şansal: Heteroseksüeller modada başarılı olamaz çünkü çift cinsiyetli bir zeka taşımak zorundasınız. Ben, hayallerimde kaybettiğim, içimde olan, bulmaya ya da sahip olmaya çalıştığım kadınları çizip, biçip ve nakde çeviriyorum. Dünya modasında da başarılı kadın yoktur. Hiçbir kadın, başka bir kadının kendisinden daha güzel olmasını istemez ve muhakkak birbirlerini söğüşlüyorlardır. Ben mesleğim için pek konuşmam, işimi yapar ve teşhir ederim. Türkiye’de moda berbat. Buralarda moda yok. 1940’larda akademide açılan bir moda bölümü vardı ancak gereksiz görüldüğünden dolayı kapatıldı. Halk evleri, kız teknik meslek liseleri ve olgunlaşmalar cumhuriyet tarihinde bir moda devrimine doğru gidiyordu ama kapatıldılar. Bunların yerlerine belediyelerin ahşap boyama ve orlon sabunluk yapma kursları var artık. Moda, insanların dinsel, cinsel, fiziksel, kültürel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimine verilen bir sosyal olgunun adıdır. Türkiye’de ulusal tekstil entegre sanayisi bitti. Eğer ben dikiş ipliğini Almanya’dan satın alıyorsam hangi modadan konuşacağız biz? Moda ve mimari birbiriyle ilintilidir. Ben bir etek diktiğimde yırtmacını açarken merdiven yüksekliğinin 17 cm, basamak genişliğinin 25 cm olduğunu bilmezsem, çalışan bir kadına o eteği dikemem.

Moda, teknik bir iştir. Eğitimi 10 yıl, olgunlaşması 10 yıl sürer. Yani, 20 yıldan önce hiç kimse bu mesleği yapıyorum diyemez. Zanaattan gelen sanatların hepsi böyledir. Mesela sayın Başbakan “Biz çıraklığı bitirip kalfalığa, oradan ustalığa geçtik” diyor. Mertebeyi eksik söylüyor çünkü yamak olmadan çırak, çırak olmadan kalfa, kalfa olmadan usta, usta olmadan üstat olunamaz. Kendisi yamaklığı bilmediği için üstat olamıyor zaten. Sonradan olunmaz, öyle doğulur. Türkiye Müslüman bir ülke ve ölüler pamuklu kefenle gömülür. 3 milyon 600 bin tondan 400 bine geriledi pamuk üretimimiz. Bugün pamuklu kefenle gömülenlerin mezarı 6 aydan önce yapılamıyor. Çünkü kefen bezleri pamuk değil, polyester ve cesetler çürümüyor. Türkiye’de moda yok, dikiş var. Biz de son atölyeyiz ve dike dike bugünlere geldik.