Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 111

Terzi Yamağı Barbaros Şansal

0

Savash PORGHAM 13.05.2014

VİVAHİBA

Terzi Yamağı Barbaros Şansal, şüphesiz Türkiye’de moda dünyasının renkli simalarından biri, belki de en renklisi… Bugüne dek çok eleştirildi, sivri çıkışlarıyla olay oldu, tehdit edildi, darp edildi ve alıkonuldu. Aktivist duruşundan dolayı onu pek çok toplumsal eylemde en ön sıralarda görmek mümkün. Özellikle Gezi süreci öncesi ve sonrası sergilediği tavırla pek çok grubun hedefi haline gelirken birçoklarının da sempatisini kazandı. Sosyal medya üzerinden en çok nefret söylemi ve hakarete maruz kalan ünlülerin başında geliyor. Barbaros Şansal bu hakaretler için şöyle konuşuyor:

“Bana twitter üzerinden hakaret edenleri retweet etmek hoşuma gidiyor çünkü benim fanlarım onlara ağızlarının payını veriyorlar. Bana belden aşağı, eşcinsellik üzerinden vuruyorlar fakat bunu yapan insanlarla bir şekilde karşı karşıya geldiğimde benimle yatmak istiyorlar. Bu hakaretleri gözardı etmiyorum ama umursamıyorum. ”

Barbaros Şansal, daha çok eşcinsel ve ateist modacı kimliğiyle tanınsa da, göz dolduran bir akademik hayatı ve kişisel eğitim süreci var. Eski Sinematek Salonunda Türkiye’nin ilk moda eğitim stüdyosunu kurmuş olması, muntazam Türkçe’sinin yanı sıra, İngilizce, Almanca, Fransızca ve İtalyanca dillerine hakimiyeti, yayınlanmış eserleri, uluslararası çapta tanınması ve daha pek çok yönü O’nu ötekileştirmek adına görmezden geliniyor.

Barbaros Şansal’ın eğlenceli kişiliği, sıcak tavrı ve hoşsohbetiyle ilgili daha önce çok şey duymuştum ama karşılıklı oturup sohbet edince anladım ki az bile söylemişler. “Barbaros Bey” diye söze başladığımda, “Beyi, ağayı, haşmetmeap sözlerini bırak” dedi. Sonra ekledi: “Kendine muhafazakar diyen bazı insanlar söylediklerimden rahatsız oluyor. Ben onlardan daha muhafazakarım da ondan. Ben cinselliğimi, felsefemi, sosyolojik görüşümü ve sanatımı muhafaza edebiliyorum. Bu insanlar kimliksiz oldukları için başka yererde asalet arıyorlar.”

Türkiye’nin siyasi iklimini sordum, “Devlet fildir, onunla yatağa girilmez. Zevkini yapar, yorgun düşer. Uykusunda döner, ezer ve geçer. Sol siyaset yapar, sağ ise ticaret” dedi. Çok ses getiren kaçırılma olayını sordum, “Ben kaçırılmadım, alıkonuldum. Eğer infial çıkmasaydı belki de beni gömeceklerdi” dedi. Askerliğe neden alınmadığını sordum, “TSK ve Barzani arasında dönen bir şeylerin farkına varınca beni silah altına almak istediler. Bana hasta raporu verdiler ama ben hasta değildim, hastalıklı olan onların zihniyetiydi” dedi.

Türkiye’deki moda hayatına yönelik de ilginç tespitleri var Barbaros Şansal’ın: “Heteroseksüeller modada başarılı olamaz çünkü çift cinsiyetli bir zeka taşımak zorundasınız. Ben, hayallerimde kaybettiğim, içimde olan, bulmaya ya da sahip olmaya çalıştığım kadınları çizip, biçip ve nakde çeviriyorum.” Ateist misiniz soruma ise ” Ben Elmalı’nın mealinden tut Gnostik İncil’e, Magdalenalı Meryem’den Tevrat’a, Ölü Deniz Parşömenlerinden Yemen yazıtlarına, Mesnevi dahil tüm dini eserleri eğitim hayatım boyunca elimden geldiği kadar okudum. İman eden, inanan ve ibadet eden herkese saygılıyım” yanıtını aldım.

AKP’li çalışanlarını kovacağına dair attığı ve ortalığı karıştıran o tweetini de sordum kendisine. Şansal’ın yanıtı “Suriyelileri çalıştırdığımda, engellilere iş verip onları hayata bağladığımda kimse bundan söz etmiyor. Ben işverenim ve dilediğimi tazminat karşılığı çıkarırm. Zaten bir kişiden şüpheleniyordum. O da Kur’an’a el basarak AKP’li olmadığına dair yemin etti” şeklindeydi. Darağacında solan üç fidan ve defilede onları boynundaki urganla anması konusunda da, “Hepsi memleketlerinin halkı için mücadele vermiş insanlardı ve yok yere canları alındı. Bu ülkede düşünmen özgür ama düşünceni ifade etmek yasak” ifadelerini kullandı.

Barbaros Şansal’a pek çok konuda sorular sordum ve hepsine açık yüreklilikle, cesurca verilen yanıtlar aldım. Gelin, Barbaros Şansal’ın kendine has üslubuyla yaptığı çarpıcı tespitlerini onun perspektifinden anlamlandırmaya çalışalım.

-Dünya Kültüründe Türk Sempozyumuna katılımınız Konya Selçuk Üniversitesi yönetimi tarafından reddedildi ama sonra çark etmek zorunda kaldılar. Neden sizi orada istemediler?

Barbaros Şansal: Ben 2009’da bir söyleşi için Selçuk Üniversitesine gitmiştim. Bana “Buraya gelirsen seni ülküceler kesecek, İslamcılar dövecek” demişlerdi. Ama salondan ülkücülerin omuzlarında çıkmıştım. Daha sonra aynı üniversitede başka bir söyleşim için büyük bir salon istendi ancak rektör reddetti. Çarşamba günü Türkiye’de ilk kez yapılacak Dünya Kültüründe Türk Sempozyumunda, 9 Eylül Üniversitesindeki hoca arkadaşlarım bana “Biz seni istiyoruz ama rektör biraz sıkıntı çıkarıyor. Biz seni listeye konuk olarak yazalım” dediler. Ben de olur dedim. Sonra, sempozyum sonunda yayınlanacak bildiride yazımın nasıl olacağını sordular. Ben de yazı yazmayacağımı, Osmanlı hamam kültürü üzerine bir koleksiyonla sunum yapacağımı söyledim. Geri adım atmak zorunda kaldılar çünkü yabancı üniversiteler ve katılımcılar benim olmamı istediler. Dolayısıyla Selçuk Üniversitesine gideceğim.

Yasaklı olduğum üniversiteler var. Örneğin; Haliç Üniversitesinde yasaklıyım. Bir ihtimalle Bilgi Üniversitesinde yasaklıyım. Bunların dışında, bugüne dek 50 üniversitede çeşitli çalışmalar kapsamında bulundum. Geçenlerde Kocaeli Üniversitesinde yapılan 7. Ulusal İç Mimarlık Öğrenci buluşmasındaydım. Rektör izin vermediğinden oturumu SEKA’nın çayırında yaptık. Mobilya İhracatçıları Birliği başkanı konuşma yaptı. Çocuk kakası rengi pabuçlarından tanırım ben onları. “Kaç kişi İstanbul’daki mobilya fuarına gitti?” diye sordu ve çocuklardan epeyce el kaldıran da oldu. Sonra çocuklara kızarak “Neden gitmediniz, ben İstanbul’dan İzmit’e arabamla 1.5 saatte kolaylıkla geldim” dedi. Ben de el kaldırarak, “Bu çocukların değil arabası, otobüse binecek parası bile yok. Ne biçim konuşuyorsunuz?” dedim. O da beni dinlemeden gitti.

-Geçtiğimiz yıl Twitter üzerinden size yönelik hakaret tweetlerini incelemiş ve Londra Açık Gazetede bir yazı kaleme almıştım. Türkiye’de sosyal medya üzerinden en fazla nefret söylemine maruz kalan ünlülerin başında geliyorsunuz. Sizce bunun sebepleri nelerdir?

Barbaros Şansal: Hiç birini dikkate alıp dava açmadım bile. Bu hakaretler beni sadece cilalar, zımparalayamaz. Ben Sansaryan’da yattığım zaman “Burada Allah yok, Peygamber tatilde” yazıyordu. Zührevi’ye aldıklarında saçımız tıraşlandı, Eskişehir trenine koyulduk. Her gece dayak yedik, işkence gördük ve tecavüze uğradık. Ben 9 yıl sürgün yaşadım bu ülkede ve kaçak/mülteci olduğum için bir arkadaşımın doğum kağıdıyla okumak zorunda kaldım Londra’da. Bu nefret söyleminin altında aslında kendi içlerindeki yüzleşemedikleri gizlilikler var. Bana belden aşağı, eşcinsellik üzerinden vuruyorlar fakat bunu yapan insanlarla bir şekilde karşı karşıya geldiğimde benimle yatmak istiyorlar. Türkiye’de ne kadar eşcinsel olduğunu bilmek için, nereye giderseniz gidin geceleri belediye parklarına bakmanız yeterlidir. O karanlıkta o saatte orada oturan adamlar birbirinden zeytinyağlı ayşe kadın tarifi almıyorlar. Türkiye cumhuriyeti, eşcinselliğin çok yaygın olduğu, fakat tabuların, önyargıların baskın olduğu bir ülkedir. Özellikle de son 20 yılda. Çünkü 70’li yıllar öncesi Türkiye’de eşcinsellikle ilgili bir sorun yoktu. Daha sonra 80’ler sonrasındaki jakobenizm ve faşizm ve son iktidarın hedef göstermeleri söz konusu. Eşcinsellik bir gerçekliktir çünkü eğer bu ülkenin en büyük yıldızları Zeki Müren ve Bülent Ersoy’sa, bu konuyu konuşmak bile istemiyorum. Eğer onları alkışlayanlar bana hakaret ediyorlarsa, çift cinsiyetli karakterlerinden, ötekileştirmelerinden dolayıdır. Üzerinde aslında hiç durmuyorum.

Bana twiiter üzerinden hakaret edenleri retweet etmek hoşuma gidiyor çünkü benim fanlarım onlara ağızlarının payını veriyorlar. Hakaret tweetlerini favorilerime ekleyip retweet yapınca karşı taraf önce şaşırıyor. Sonra onları engelliyorum ve sinirimi bozabilecek yazılarını zaten görmüyorum. Ama onlara yazılanları görünce çok eğleniyorum. Bizleri elitist, yüksek burjuva olmakla eleştiriyorlar ama bakıyorum hepsi yalı, dört çeker araba, Burberry eşarp, Chanel çanta peşindeler. Nicelikte kalmış ve niteliğini kaybetmiş zengin AKP seçmenleri varoşlarda değil lüks semtlerde yaşıyorlar. Sonra da onların kızları güvenlik görevlileriyle garajda birlikteyken güvenlik kameralarına yakalanıyorlar. Bu insanlar birileri tarafından nefretle doldurulmuşlar. Yani, devlet fildir, onunla yatağa girilmez. Zevkini yapar, yorgun düşer. Uykusunda döner, ezer ve geçer. Bu hakaretler benim için madalyadır. Uyuşturucu ve kadın satanları iyi görüyorlar ama beni eşcinsel bir ateist olduğum için hedef tahtasına koyuyorlar. Oysaki ben sadece elbise satıyorum.

-Size sosyal medya üzerinden hakaret edenlerin profilleri incelendiğinde, genellikle dini motifli kişilerin ağır homofobik tepkilerini görüyoruz. Söylemleriniz neden kendini muhafazakar olarak tanımlayan bazı kişileri bu denli tahrik ediyor sizce?

Barbaros Şansal: Ben onlardan daha muhafazakarım da ondan. Ben cinselliğimi, felsefemi, sosyolojik görüşümü ve sanatımı muhafaza edebiliyorum. Bu insanlar kimliksiz oldukları için başka yererde asalet arıyorlar. Kanadalı bir gazeteyle bunu yeni konuştuk. Ben Elmalı’nın mealinden tut Gnostik İncil’e, Magdalenalı Meryem’den Tevrat’a, Ölü Deniz Parşömenlerinden Yemen yazıtlarına, Mesnevi dahil tüm dini eserleri eğitim hayatım boyunca elimden geldiği kadar okudum. İman eden, inanan ve ibadet eden herkese saygılıyım. Ben kiliseye şapkayla girmem, camiye şortla girmem, Müslümanların inancına göre abdestli değilsem camiye girmem. Sanırım bu rahatsızlık ve kıskançlık benim gösterdiğim saygıdan kaynaklanıyor. Biz Yıldırım(Mayruk) beyle 25 yıldır birlikte çalışıp yaşıyoruz. Kendisi 30 gün oruç tutan, mümin bir Müslüman. O, iftarını yaptıktan sonra ben viskimi içerim ve kadehimle onun iftar masasına oturmam. O da, ben içki içiyorsam Kur’anı açıp bana dinletmeye çalışmaz. Herkes kendi sahasında özgürlük sınırlarını bilirse zaten bir sorun olmaz. Biri bana küfür etmiş, ya da Başbakan laf söylemiş… Bunlar benim için kaale alınacak konular değil. Benim bir sanatım var. Eğer yaptığım bir elbiseye hatadan dolayı eleştiri gelirse çok üzülebilirim. Ama insanoğlu iki delikli bir silindire benzer; ağzından laf yerine bok, kıçından bok yerine laf üretebilir. Onların ne söylediğini gözardı etmesem de beni hiç ilgilendirmiyor. Onlar benim karşıma geldiklerinde benim ısmarladığım yemeği yerler, benim yatağıma girerler ve benim yaşadığım hayatı yaşamak isterler. Kedi uzanamadığı ciğere mundar der. Ben duygu ve inançsızlıklarımı kimseye empoze etmeye çalışmıyorum ama onlar bunu yapıyorlar.

-Gezi olayları başta olmak üzere, Türkiye’nin gündemiyle yakından ilgilisiniz. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu siyasal iklimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barbaros Şansal: Türkiye’nin bir siyasi iklimi mi var? Türkiye’de istikrarlı bir siyaset yok. Türkiye’nin 40’lardan buyana siyasal hayatı değerlendirildiğinde, hep sol iktidarları suçlarlar ancak hep sağ iktidarların iş başında olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin siyasi bir iklimi olabilmesi için önce siyasetinin olması gerekiyor. Türkiye’nin siyasal bir vizyonu da yoktur. 80 sonrası Türkiye, küreselleşme aptallığı ve vahşi bir kapitalizmin içine düşürüldü. Toplumların eğitim, sağlık ve güvenliğini ücretsiz ve dengeli olarak sağlamak üzere planlanmış, karşılığında vergi toplamayı hak etmiş bir sistem oluştuğunda ancak siyasetten söz edilebilir. Seküler, sosyal bir hukuk devleti ile çağdaşlığa ulaşabiliriz. Ayaklar baş, başlar ayak olmuş durumdadır. Bütün dünyada solun bir yükselişi var. Türkiye’de solun böylesi paramparça olması da siyasetin olmamasından kaynaklıdır. Sol siyaset yapar, sağ ise ticaret yapar ve aradaki basit fark budur. Bugün Sağlık Bakanlığının “Kısır partisi yapan kadınlar bunu sebze ve meyveyle yesinler” tweetini gördüm. Böylesi zihniyette bir sağlık bakanlığı elbet ki çöküşü getirir. Bana sosyal statüm ve hayat biçimimden dolayı “Derdin ne?” diye sorabilirler. Ben kurtarılmış bölgeden kurtarılmış bölgeye bir hayat istemiyorum. Ne Küçük Armutlu’dan geçerken korkayım, ne de beş yıldızlı bir otele girerken utanayım. Dünyada hayvanlara tecavüzde ilk sıradayız, çocuk gelinlerde ikinci sıradayız, çocuk tecavüzünde önlerdeyiz. Yolsuzluk ve basın sansürü de cabası. Hangi siyasetten bahsediyoruz? Bu, siyaset değil, resmen cinayettir. Emevi ve bağnaz bir zihniyetin bu kadar uzun süre bu topraklarda hüküm süreceğine inanmak istemiyorum. Saatler, vakıflar, ayakkabı kutuları var. Yani, Türkiye’de siyaset değil, ticaret var. Bugün Başbakan, Hülya Avşar’dan daha çok televizyona çıkıyor.

-Bugüne dek pek çok fiziksel saldırıyla karşı karşıya kaldınız. Bir de çok konuşulan kaçırılma olayınız var. Kimileri hala kaçırıldığınıza şüpheyle yaklaşıyor. Kaçırılma olayınızdan biraz bahseder misiniz, o gün tam olarak ne oldu?

Barbaros Şansal: Ben 2012 yılında işyerimin kapısı önünde, Almanya Konsolosluğu, Makine Kimya Endüstrisi, İTÜ, GATA ve Başbakanlık ofisinin yanı başında ağır bir saldırıya uğradım ve bu olay faili meçhul olarak kapatıldı. Fakat Muşlu bir mafyadan bu olayın failini öğrendim, neticede benim de bir statüm ve çevrem var. Kimin yaptırdığını öğrendiğimde şaşırmadım ve üzerine de gitmedim. Sonra da Ağustos’ta 11 saat alındım. Takvim Gazetesi “Terzi Yamuğu” manşetiyle, henüz soruşturmanın ilk saatlerinde polislerle yaptığım özel konuşmaları sayfalarına taşıyarak beni hedef gösterdi. Daha önce de Kur’ana, türbana, sakala hakaret eden eşcinsel modacı demiş, benim özel kimlik tahsis dilekçelerimi, yani kimlik bilgilerimi yasadışı olarak gazeteye taşımışlardı. Biz bu durumu basın savcılığına ilettiğimizde de “İfade özgürlüğü” denildi. Yani, böylesi şeyler ifade özgürlüğü oluyor bu ülkede.

Ben kaçırılmadım, alıkonuldum. İfadelerimde de bu var. Ben darp edilmedim, hakarete maruz kalmadım, sadece o gece telefonum elimden alındı. Ben bir canlı yayına bağlandığımda alındım. Bunun ispatı da var. Tarabya otelinden eve dönmüştüm. Halk TV’ye canlı olarak bağlandığım esnada kapı çaldı. Ben, üstümde şort ve tshortle bahçedeydim. Saatim ve gözlüğüm bile yoktu. Garaj yakın olduğu için diyafondan bakmadan aşağı indim. Kapıyı açınca karşımda bir beyaz araç ve üç bey vardı. Zaten böyle bir şeyi bekliyordum. “Buyrun?” dedim, “Bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor” dediler. Kapıyı açtılar, bindim. Ancak karakola değil de orman yönüne döndüler. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum, “Öbür tarafa” dediler. “Öbür taraf neresi?” diye sorduğumda cevap vermediler. Ben de ya Vatan’a ya da Gayrettepe’ye götürüyorlar diye düşündüm. Kapıyı açmayı denedim ama çocuk kilidi kapalı olduğundan açılmadı. Elimi cebime attığımda öndeki kişi “Telefonunuzu alalım” dedi. Epey bir yol gittik ve Bahçeköy’ü geçtik. En son Pirinççi Köyü’nü hatırlıyorum. Sonra tek katlı, bahçe içinde bir eve gittik. Beni alan kişiler 2.5 saat kadar konuştular benimle. Bir odada kaldım ve sabah da aynı yoldan beni geri bıraktılar. Bana “Şu tarihte, şu sefer sayılı THY uçağıyla Yeşilköy havaalanına gelip, şu numaralı pasaport kontrolünden geçmişsin” gibi, herkesin bilemeyeceği, özel hayatımla ilgili bilgiler verdiler. “Neden bunları yapıyorsun, neden Gezi’ye gittin, sen doktorlarla çalışıp taş atmamışsın” gibi sürekli telkinlerde bulundular. Benim haberim yoktu ama bir infial olmuş ve İçişleri bakanı televizyona çıkarak “Bize müracaat yok” demiş. Sıkıntı da burada çünkü o zaman Çağdaş Hukukçular Vatan Caddesinde, benim avukatlarım Sarıyer karakolunda, şoförümün Karaköy karakolunda hüviyetine el konulmuş ve müracaat yok deniliyor. Eğer infial çıkmasaydı belki de beni gömeceklerdi. Bu olayın benim daha önce uğradığım saldırının devamı olduğunu düşünüyorum.

-Bülent Ersoy’la ilgili sarfettiğiniz sözlerden dolayı 2012’de Pembe Hayat Derneği üyeliğinden çıkarıldınız. LGBTİ haklarına duyarlı bir birey olarak, bugün Türkiye’de faaliyet gösteren LGBTİ derneklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barbaros Şansal: Beni transfobik olmakla suçladılar ama Bülent Ersoy benim kırk yıllık arkadaşım. Yine defilemde en öndeydi. Biz birbirimizin üslubunu biliriz, kavga da ederiz, barışırız da. Bülent Ersoy’un Pembe Hayat da olmak üzere, hiçbir dernekle ilişkisi yoktur. Arkadaşlar rica ettikleri için Pembe Hayat Derneğine destek oldum ve Ankara’da polise karşı onlarla birlikte ben yürüdüm. Önce benimle konuşmalarını yeğlerdim. Kendi derneklerinin reklamı için beni attılar. Ben LGBT ile birlikte, Hormonlu Domates ödülünü Burhan Kuzu’ya vermiş adamım. Ben LGBT aktivisti değilim. Eşcinsel hakları için savaşmama gerek yok çünkü ben bu haklara zaten sahibim. Ben, hakkını kaybetmiş insanların savaşını destekliyorum. Ben zaten hiçbir LGBT örgütü üyesi değilim. Pembe Hayat’a da Belgin Çelik’in ricası üzerine gittim.

Genç çocuklar birşeyler yapmaya çalışıyorlar ama LGBT bireyler genelde eğer iş, güç, isim ve para sahibiyse derneklerle alakası kalmıyor. Bu derneklerde iki tip insan var; üniversiteye gelmiş ve biranda özgür kalmış, eşcinselliğini yaşayan insanlar var. Bir de derneklerde kendine mertebe arayan, ama akşamları peruğu takıp fuhuşa çıkanlar var. LGBT dernekleri Türkiye için daha yeni filizlerdir ve umarım ki meyve verirler. Ancak Gezi sürecinden sonraki 20. Onur Yürüyüşü çok önemliydi çünkü halkın büyük bir desteği vardı. Umarım bu yıl yapılacak yürüyüşe polis müdahale etmez. Çünkü bunu kimseye izah edemezler ve dünya bunu homofobiye bağlar.

-Eşcinsel olduğunuzdan dolayı askere alınmadınız. Bunu da “Bana hastalıklı muamelesi yaptılar, ağırıma gitti” diyerek açıkladınız. Sizin için eşcinsellik neyi ifade ediyor? Bir tercih meselesi midir yoksa homofobik insanların gördüğü gibi bir hastalık mıdır?

Barbaros Şansal: Ben genç yaşta tüberküloz geçirdiğim için askerden raporluydum. Sonra 1997 yılında Diyarbakır 2. Taktik 181. Filoya bir defileye gittikten sonra, JİTEM’de görevli bir arkadaşla tanıştım ve samimi olduk. Haftasonları görüşmelerimiz olurdu. Mayın yüklü Skorsky’lerle Eşref Bitlis pistinden havalanıp, Hakkari ve Çukurca’ya gitmişliğim vardır. Bir süre sonra, özellikle harekat çadırında Türk ordusu ve Barzani arasında farklı şeyler geliştiğini sezdim. Orada bir şeylerin döndüğünü fark ettiğimi anladıklarında, beni tekrar silah altına almak istediler. Hatta askerlik şubesindeki dosyam imha edildi. Bunun üzerine ben eşcinsel olduğumu beyan ettim. Beyanımı kabul etmediler ve GATA’ya yatırdılar. 5 gün sonra bana rapor verdiler. Dünya Sağlık Örgütüne göre, eşcinsellik bir hastalık değildir. Ben bugün pek çok askeri davada mağdur olmuş komutanların ziyaretine gidiyorum. Buradan da orduya karşı olan hoşgörümün sınırı anlaşılabilir. Bana psikosomatik bozukluk teşhisi koyup, parantez içinde de homoseksüalite hastası dediler. Oysa ki ben ne hastaydım ne de engelli. Eşcinsellere yönelik TSK kanunlarının derhal düzelmesi lazım. Madem eşcinseller hasta ise, neden orduda kadınlar var? Askerlik sadece heteroseksüel erkeklere ait bir meslek değil. Hasta olan eşcinseller değil, onların zihniyetidir.

-Türkiye’nin ilk moda eğitim stüdyosunu kurdunuz. Kendinize Terzi Yamağı diyerek aslında moda felsefenizi ortaya koyuyorsunuz. Bugün Türkiye’nin moda hayatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Barbaros Şansal: Heteroseksüeller modada başarılı olamaz çünkü çift cinsiyetli bir zeka taşımak zorundasınız. Ben, hayallerimde kaybettiğim, içimde olan, bulmaya ya da sahip olmaya çalıştığım kadınları çizip, biçip ve nakde çeviriyorum. Dünya modasında da başarılı kadın yoktur. Hiçbir kadın, başka bir kadının kendisinden daha güzel olmasını istemez ve muhakkak birbirlerini söğüşlüyorlardır. Ben mesleğim için pek konuşmam, işimi yapar ve teşhir ederim. Türkiye’de moda berbat. Buralarda moda yok. 1940’larda akademide açılan bir moda bölümü vardı ancak gereksiz görüldüğünden dolayı kapatıldı. Halk evleri, kız teknik meslek liseleri ve olgunlaşmalar cumhuriyet tarihinde bir moda devrimine doğru gidiyordu ama kapatıldılar. Bunların yerlerine belediyelerin ahşap boyama ve orlon sabunluk yapma kursları var artık. Moda, insanların dinsel, cinsel, fiziksel, kültürel, ekonomik ve siyasi haberleşme biçimine verilen bir sosyal olgunun adıdır. Türkiye’de ulusal tekstil entegre sanayisi bitti. Eğer ben dikiş ipliğini Almanya’dan satın alıyorsam hangi modadan konuşacağız biz? Moda ve mimari birbiriyle ilintilidir. Ben bir etek diktiğimde yırtmacını açarken merdiven yüksekliğinin 17 cm, basamak genişliğinin 25 cm olduğunu bilmezsem, çalışan bir kadına o eteği dikemem.

Moda, teknik bir iştir. Eğitimi 10 yıl, olgunlaşması 10 yıl sürer. Yani, 20 yıldan önce hiç kimse bu mesleği yapıyorum diyemez. Zanaattan gelen sanatların hepsi böyledir. Mesela sayın Başbakan “Biz çıraklığı bitirip kalfalığa, oradan ustalığa geçtik” diyor. Mertebeyi eksik söylüyor çünkü yamak olmadan çırak, çırak olmadan kalfa, kalfa olmadan usta, usta olmadan üstat olunamaz. Kendisi yamaklığı bilmediği için üstat olamıyor zaten. Sonradan olunmaz, öyle doğulur. Türkiye Müslüman bir ülke ve ölüler pamuklu kefenle gömülür. 3 milyon 600 bin tondan 400 bine geriledi pamuk üretimimiz. Bugün pamuklu kefenle gömülenlerin mezarı 6 aydan önce yapılamıyor. Çünkü kefen bezleri pamuk değil, polyester ve cesetler çürümüyor. Türkiye’de moda yok, dikiş var. Biz de son atölyeyiz ve dike dike bugünlere geldik.

“Ben Hiçbir Zaman Mehdi Olduğumu İddia Etmedim”

0

Savash PORGHAM 27.05.2014

VİVAHİBA

Adnan Oktar, söylemleri, eserleri ve özellikle televizyon yayınlarındaki üslubuyla gündemdeki yerini koruyan bir kişi. Materyalizm, ateizm ve anti darwinizm konuları başta olmak üzere, pek çok konuda değerlendirmeler yaptığı 300’e yakın eseri bulunuyor. 1979 yılından buyana, kitapları ve çalışmaları 73 farklı dile çevirildi. Söylemleriyle ilgili pek çok kez eleştirilen Adnan Oktar, bu konuda şunları söylüyor:

“İtiraz dediğiniz şeylerin hemen hepsi demagojiden ibaret. Bundan bir kaç yıl önce evrimcilere çağrı yaptım. Evrimin yaşandığını gösteren tek bir tane ara form fosili getirene 10 Milyon TL vereceğimi söyledim. Hala bir kişi bile çıkıp işte delilimiz budur demedi. Diyemezler, çünkü yok.”

Adnan Oktar’ın talebeleri de en az kendisi kadar dikkat çekiyor ve çok konuşuluyorlar. Özellikle kadın talebelerinin giyim tarzı konusunda eleştiriler de sıkça yapılıyor. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da bu minvalde bir eleştirisi olmuş, Oktar’ın kadın talebeleri bir bildiriyle bu eleştirilere sert bir yanıt vermişlerdi. Adnan Oktar’ın bu konudaki görüşleri ise şöyle:

“Biz bir cemaat veya tarikat değiliz. Birbirini seven, değer veren, koruyan, kollayan bir arkadaş grubu olarak düşünebilirsiniz. Benim hocalık, mürşidlik iddiam yok. Arkadaşlarım da mürit değil. Devlet makamında olan bir insanın hanımların kıyafetlerinin İslam’a uygun olup olmadığını değerlendirmek gibi bir sorumluluğu yoktur. Bülent Arınç bu sözleriyle sadece arkadaşlarımı değil, en başta kendi gelini olmak üzere, dekolte giyinen, denize giren, müzik dinleyip dans eden tüm hanımları, Türkiye’nin çok geniş bir kesimini hedef almış oldu.”

Adnan Oktar’la ilgili en çok merak edilen ve eleştirilen konu şüphesiz Mehdiyet ile ilgili söylemleri ve kendini Mehdi olarak görüp görmediğidir. “Ben hiçbir zaman Mehdilik iddiasında bulunmadım, bulunmam da. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak demek, dinden çıkmak demektir” diyen Adnan Oktar, Mehdi’nin fiziksel özelliklerinin kendisine benzemesinin onun Mehdi olabileceği anlamına gelmediğini de sözlerine ekliyor.

Sayın Adnan Oktar’la Mehdiyetten eserlerine, anti darwinizmden anti semitizme, PKK’dan AKP-Gülen Cemaati savaşına ve açtıkları davalara varıncaya kadar pek çok konuda konuştuk ve kendisinden samimi cevaplar aldım. Söyleşiye zarif tavrı ve desteğiyle katkı sunan kıymetli Meltem Arıkan’a da teşekkür etmeden geçmek istemiyorum. Gelin, Adnan Oktar’ın pek çok konuda merak edilen değerlendirmelerini kendisinden öğrenelim.

***

-Cemaatinizle ilgili merak edilen pek çok nokta var. Cemaatiniz tam olarak hangi mezhebe bağlı ve kendinizi tasavvufi bir tarikat olarak görüyor musunuz?

Adnan Oktar: Biz bir cemaat veya tarikat değiliz. Birbirini seven, değer veren, koruyan, kollayan bir arkadaş grubu olarak düşünebilirsiniz. Benim hocalık, mürşidlik iddiam yok. Arkadaşlarım da mürit değil. Kimseye beni örnek alın, benim gibi olun demiyorum. Kuran’a uyun, Peygamberimiz (sav) gibi olun diyorum. Ben Hanefiyim, ancak arkadaşlarım arasında farklı mezheplerden olanlar, ailesi Alevi olanlar var. Ben kendimi sadece Allah’ın bir kulu olarak görüyorum. Her türlü övgünün, iltifatın asıl sahibinin Allah olduğunu biliyorum. Allah’ı çok seviyorum, Allah’tan çok korkuyorum. İnsanların özgürce üzerlerinde ağır yükler olmadan, birbirlerine değer vererek, şefkat duyarak, merhamet ederek yaşamalarını istiyorum. Arkadaşlarım da bu ahlaka sahip insanlar. Dünyaya da bu güzel ahlak sahip olsun diye bir araya geldiği bir arkadaş grubuyuz biz. Aynı ahlaka sahip aynı değerleri koruyan insanların birlikte olmaktan zevk alması, beraber bir fikri çalışma içinde olması çok normal.

-Bir iddiaya göre 300’e yakın yayınlanmış eseriniz var. Yaradılış Atlası başta olmak üzere, eserlerinize yönelik eleştirilerden biri islamiyetten ziyade, daha çok köktendinci hristiyanlık yaradılışçılığına yakın oldukları noktasında. Bu eleştiriye yönelik değerlendirmeleriniz nelerdir?

Adnan Oktar: İddia değil bu, gerçek. 1979’dan bu yana devam eden bir fikri mücadelem var. Eserlerimin sayısı 300’e yaklaştı. Ve bu eserler 73 farklı dile tercüme edildi. Dünyanın bir çok ülkesinde ilgiyle okunuyor. Çin’e gitseniz benim eserlerim var. İran’da, Rusya’da, Belçika’da, Sudan’da, Nijerya’da benim eserlerimle karşılaşırsınız. Endonezya’da müfredata dahil edildi. Malezya’da üniversitelerde kullanılan temel kaynak eserlerden biri. Tabi bu, Allah’ın takdir ettiği güzel bir başarı. Ben samimiyetle yola çıktım, samimi olarak Darwinizmin materyalizmin geçersizliğini anlatmak amacıyla başladım. Allah da bu samimiyeti, eserlerimi tüm dünyaya duyurarak ödüllendirdi. Hamdolsun.

Söz konusu eleştiriyi yapan arkadaşlar, özellikle evrim konusunda pek bilgi sahibi olmayan kişiler. Biz Hristiyan Yaratılışçılardan değil, onlar benim eserlerimden faydalanıyorlar. Hristiyan Yaratılışçıların anlattıkları bilimle uyumlu değil. Dünyanın ömrü 6 bin yıldır diyorlar, yüz milyon yıllık fosiller var, bunları açıklamaları mümkün değil. Dolayısıyla onların öne sürdükleri bilgi, evrime karşı baştan yenilmiş bilgi. Benim eserlerimde, özellikle Yaratılış Atlasında ortaya konulan bilgiye karşı ise bilimsel olarak hiçbir cevabı yok evrimcilerin. Atlas’ta uzun uzun bir konuyu anlatmıyorum. Fosil örneklerini ortaya koyuyorum, yanlarında da o canlının günümüzde yaşayan hali var. Aralarında en ufak farklılık yok. 200 milyon yıllık örümcek fosiliyle bugün yaşayan örümcek tıpatıp aynıysa, canlılar evrim geçirerek bugünkü halini aldı masalı baştan aşağı çökmüş demektir. (Fosil örneklerini incelemek isteyenler www.yaratilisatlasi.com adresine bakabilirler.) Bundan sonra evrimci arkadaşlar istedikleri kadar detaylar üzerinde tartışmalara girsinler fark etmez, netice elde edemezler. Çünkü ne ilk proteinin nasıl olduğunu açıklayabiliyorlar, ne de canlıların yüz milyonlarca yıldır kusursuz yapılarıyla var olmalarını. Yenilgiyi kabul etmek gururlarına ağır geliyor olabilir, ancak evrim teorisi gibi tamamen içi boş bir teoriyi savunmak çok daha küçük düşürücü bir durum.

-Mehdilikle ilgili 200 hadisin size uyduğunu iddia etseniz de mehdilik iddiasında olmadığınızı da belirttiniz. Mehdinin adı ve çıkacağı yere dair de söylemleriniz var. Mehdiyet bağlamında, tam olarak düşünce ve perspektifiniz nedir, kendinizi Mesih olarak görüyor musunuz?

Adnan Oktar: Ben hiçbir zaman Mehdilik iddiasında bulunmadım, bulunmam da. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak demek, dinden çıkmak demektir. Ben Allah’tan çok korkan bir insanım asla böyle bir şeye tevessül etmem. Yemin de ettim ömrüm boyunca Mehdilik iddia etmeyeceğim diye. Mehdi’nin fiziksel görünümünü de İstanbul’da çıkacağını da anlatan ben değilim, Peygamberimiz (sav).

Türkiye’de de İslam aleminde de bu geleneksel yaklaşım vardır: Bir kişi Mehdiyeti anlatıyorsa, “tamam bu Mehdilik iddiasında bulunuyor” denilir. Mesela Bediüzzaman Risale-i Nur’da yüzlerce sayfa Mehdiyeti anlatmıştır. Ona da aynısı söylenmiştir. Halbuki Üstad, ben Mehdi değilim, Mehdi Hicri 1400 (Miladi 1979)’de gelecek diyor. Darwinizmi ve materyalizmi tamamen yıkacak, İslam birliğini oluşturacak, samimi iman ahlakını dünyaya hakim kılacak diye yapacağı faaliyetleri tek tek anlatıyor.

Peygamberimiz (sav), o kadar çok detay vermiş ki Mehdi hakkında; Orta boylu olacak, geniş omuzlu olacak, alnı açık olacak, gözleri çekik ve yeşil olacak, karnı geniş olacak, tek kaş çatma çizgisi olacak, dişleri güzel olacak, kaşları hilal şeklinde olacak, cildi parlak olacak, yanağında inciyi andıran açık renkli ben olacak, sırtında nübüvvet mührü olan ben olacak, teni kırmızıyla karışık beyaz olacak gibi çok kapsamlı anlatıyor. Ve dediğiniz gibi bu detaylar bana benziyor. Ama bu benzerlik Mehdi olmak anlamına gelmez, böyle benzeyen onlarca insan bulursunuz. Mehdi kaderde takdir edilmiş kişidir. Çalışarak gayret ederek Mehdi olunmaz. İslam ahlakı dünyaya hakim olduğunda, Hz. İsa (as) “omuzlarından hafifçe öne itip” arkasında namaz kıldığında biz o zaman “bu kişi Allahualem Mehdi’dir” diyeceğiz.

Mehdi’yi anlatmak tüm Müslümanlara Peygamberimiz (sav)’in bir emridir. Taa sahabe döneminde dahi Mehdiyet sürekli anlatılıyor ve müjdeleniyordu. Sahabe günde 5 vakit Peygamberimiz (sav)’e Mehdi’yi soruyordu. Yakın zamana kadar da tüm alimler Mehdiyeti çok detaylı anlatırdı. Sonra nedense son 30 yılda yani Hicri 1400’ün başlamasıyla ve alametlerin ortaya çıktığının görülmesiyle birlikte birden bire alimler Mehdiyet’i anlatmaktan vazgeçtiler. Aslında bu da Resulullah (sav)’in söylediği alametlerden biri. Mehdi çıktığında, minberlerde deccaliyet mehdiyet anlatılmaz olur diyor. Gerçekten de artık nedense kimsenin ne alametleri ne ahir zamanı ne kıyametin yakın olduğunu anlattığını duymuyoruz. Bu konuda ısrarla anlatım yapan bir tek ben varım, çünkü bu konuya samimi yaklaşıyorum. “Mehdilik iddia ediyorsun” dediklerinde Mehdiyeti anlatmaktan vazgeçeceğimi sanıyorlar. Peygamberimiz (sav)’in bu kadar önemle üzerinde durduğu, dünyanın bu kadar ihtiyacı içinde olduğu bir konuyu anlatmaktan vazgeçmem.

-Yaradılışçığa yönelik savunmalarınız ve evrim teorisini çürütmek için ileri sürdüğünüz argümanlara yönelik pek çok bilim adamının itirazları var. Sizce darwinizm ve yaradışçılık noktalarında söylemleriniz neden bu kadar eleştiriliyor? Bu eleştirilere cevabınız nedir?

Adnan Oktar: İtiraz dediğiniz şeylerin hemen hepsi demagojiden ibaret. Bundan bir kaç yıl önce evrimcilere çağrı yaptım. Evrimin yaşandığını gösteren tek bir tane ara form fosili getirene 10 Milyon TL vereceğimi söyledim. Hala bir kişi bile çıkıp işte delilimiz budur demedi. Diyemezler, çünkü yok. Ben fosilleri yani somut delilleri ortaya koyuyorum, karşımdakilerden beklediğim de somut delil. Fosil gösterecekler, zor bir şey değil. Ama yapamıyorlar işte… Eğer evrim yaşanmış olsaydı bu süreci görebileceğimiz en net, en tartışmasız, en somut bilimsel bulgu fosiller olurdu. Fosillere baktığımızda yarım organlar, az gelişmiş uzuvlar, birinden diğerine dönüşmek üzere olan yapılar görürdük. Bugüne kadar yaklaşık 400 milyon fosil gün ışığına çıkarıldı. Ama içlerinde bir tane bile evrim olduğunu gösteren fosil yok. Bunun anlamı nedir? Açık ve net, evrim diye bir şey yok demektir.

Evrimcilerin ikinci çıkmazı ise ilk proteinin nasıl oluştuğu sorusu. Dawkins’e bu soruyu sorduklarında uzun uzun gökyüzüne bakıyor, düşünüp taşınıyor sonrasında verdiği tek cevap “uzaylılar getirdi” oluyor. Yani bilimsel itiraz dediğiniz şeyin temeli bu. İlk proteinin uzaydan geldiğini iddia etmek… Evrimciler eskiden insanların bilgiye zor ulaşıyor olmasından istifade ediyor, Latince terimler vs kullanarak “bu konu sizin anlayabileceğiniz bir şey değil, biz diyorsak siz kabul edin” diyorlardı. Bugün ise bilgiye ulaşmak çok kolay. Allah’ın izniyle nereye gitseler fosil sergimiz, hangi internet sayfasını açsalar evrimin geçersizliğini anlattığım kitaplar var. Üstelik herkesin anlayabileceği kadar açık anlatıyorum konuları, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar dahi gülüyor evrimcilere. Çünkü tesadüfle bir şeyin oluştuğuna inanmak insanlık tarihinin en utanç verici mantık çöküntüsüdür.

-Semitizm ve siyonizme karşı pek çok söylem ve çalışmalarınız var. Ancak son dönemlerde bu konuda bir yumuşamanız söz konusu. Bunun sebebi nedir?

Adnan Oktar: Bu konuda insanlarda genel bir bilgi eksikliği, bilgi karışıklığı var. Öncelikle bir Müslümanın anti Semit olması mümkün değildir. Bir Müslüman Peygamber soyuna karşı olamaz. Tam tersine onları korur, kollar, şefkatle yaklaşır. Sadece Museviler değil Hristiyanlar da bize emanettir. Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın evlatlarının güzel yaşamasını sağlamak Müslümanların sorumluluğudur. Osmanlı’nın 1492’de Musevileri kurtarmak için donanmasını göndermesinin de temelinde bu ahlak vardır. Benim de bakış açım her zaman bu olmuştur. Biliyorsunuz Museviler ve Araplar aslında kardeşler, aynı soydan geliyorlar. Biri Hz. İsrail (Yakup)’un evlatları diğeri Hz. İsmail’in evlatları. Hepsinin babası Hz. İbrahim. Bir arada kardeşçe yaşamak varken, 19. yüzyılda doruğa tırmanan Darwinist materyalist ideolojilerin körüklemesiyle ortaya çıkan anlamsız kavgalar yüzünden her iki taraf da acı içinde yaşıyor. Bu kavgayı bitirmek mümkün. İki topluluğun bir arada kardeşçe (tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi) yaşamalarını sağlamak mümkün. Ben de bunun için gayret ediyorum. Kini, intikamı, öfkeyi bir kenara bırakıp sevgiyi, affediciliği, şefkati öne almak gerekiyor. Musevilerin de Arapların da Türklerin de Hristiyanların da ataları bu topraklarda yaşamış. Her üç dinin kutsal mekanları bu topraklarda. İsraillilerin de Filistinlilerin de bu topraklarda dilediği gibi yaşamaları lazım.

-Kadın talebelerinizin giyim tarzı ile ilgili pek çok eleştiri var ve İslam’a uymadığı söyleniyor. Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç’ın da bu minvalde bir eleştirisi olmuştu. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Adnan Oktar: Devlet makamında olan bir insanın hanımların kıyafetlerinin İslam’a uygun olup olmadığını değerlendirmek gibi bir sorumluluğu yoktur. Bülent Arınç bu sözleriyle sadece arkadaşlarımı değil, en başta kendi gelini olmak üzere, dekolte giyinen, denize giren, müzik dinleyip dans eden tüm hanımları, Türkiye’nin çok geniş bir kesimini hedef almış oldu. İnsanların yaşam tarzına, kıyafetine, gülmelerine, müzik dinlemelerine bakarak insanlara namussuz demek kabul edilecek bir söz değil. Türkiye’de tüm televizyon kanallarında, neredeyse tüm dizilerde, sohbet programlarında her türlü eğlence, müzik, dekolte kıyafet var. Gelini mini etek giydiği için namussuz olmadığına göre, oğlu eşiyle evlenmeden önce flört ettiği için namussuz olmadığına göre, bu ülkedeki dekolte giyen milyonlarca hanım namussuz olmadığına göre ve kimsenin de onları bu yaşamları için yargılama hakkı olmadığına göre, Bülent Bey’in konuşurken daha dikkatli olması gerekir.

Kadını haşa yarım gören, kadınların neşeli güzel yaşamasından rahatsız olan, kendilerine her şeyi hak gören ama kadınlara da her şeyi yasaklayan bir anlayış İslam’da yok. Her kadın kendi aklı ve vicdanıyla namusunu nasıl koruyacağını bilir. Erkeklerin ayrıca kadınların ne konuşacağına, ne giyeceğine, nereye gideceğine, nereye gitmeyeceğine karışmasına gerek yoktur. Kadını adeta ikinci sınıf olarak gören bu zihniyet inşaAllah Hz. Mehdi devrinde tamamen değişecek. Peygamberimiz (sav), o devirde kadınlar yanlarında kimse olmadan Şam’a kadar giderler diyor. Demek ki kadın üzerindeki tüm baskılar ortadan kalkacak ve kadınlar alabildiğine özgür olacaklar inşaAllah o devirde.

-PKK’ya karşı sert söylemleriniz var ve onları bir tehlike olarak görüyorsunuz. Bu bağlamda, PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti devletiyle müzakere sürecini ve Abdullah Öcalan’ın duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adnan Oktar: Bunca zamandır hiç şehit haberi almıyor olmamız elbette sevinç duyulacak bir durum. Buna kimse bir şey diyemez. Önemli olan PKK’nın ideolojisinin ve bu ideolojinin hedefi olan dünyanın ne olduğunun göz ardı edilmemesidir. Karşımızda felsefesi olan bir yapı var. Bu felsefenin ön gördüğü bir Güneydoğu ve hayat idealleri var. Dağa çıkan her gence sözde akademi denilen ortamda 7 gün 24 saat bunun eğitimi veriliyor ve bu gençler bir şeye inandırılıyor. Nedir bu? PKK’nın Marksist Leninist Stalinist bir yapılanma olduğu gerçeğini düşünmeden adım atılırsa isabetli sonuç elde edilemez. Ben de hem konuşmalarında hem de yazılarımda bu yönü üzerinde duruyorum. Bölgede yaklaşık 30 yıldır devam eden bir propaganda çalışması var. Bu propagandaya karşı bilimle, felsefeyle, anlatımla cevap verilmezse sorunun çözüme kavuşması mümkün olmaz. PKK’nın ilk günden beri hedefi Marksist Leninist Stalinist düşünceye dayalı Bağımsız Kürdistan kurmak. Şimdi bunun adını kibarlaştırıp özerklik, federasyon, kanton bölge vs gibi şeylerle insanlara telkin etmeye çalışıyorlar. Biz de bu telkinin, bu oyunun amacının ne olduğunu bildiğimizi ve gördüğümüzü söylüyoruz. Bölgede komünist ideolojiye dayalı bir özerk yapı oluşması demek, iddia edilen ergenekonun elinde çok acı çekmiş canlarımızı bir başka belanın içine terk etmek demektir. Özgürlüğün, neşenin, sevincin, aile değerlerinin, ahlakın olmadığı, baskının, yıldırmanın, şiddetin hakim olduğu bir özerk yapıya Kürt kardeşlerimizi bırakacağımızı kimsenin düşünmemesi lazım. Yıllarca Kürtleri yok sayanlar, onlara haşa insan değilmiş gibi muamele edenler, onların güzel ahlakının kıymetini anlamayanlar şimdi gitmek istiyorlarsa gitsinler diyorlar.

Kürtler dindardır ve gitmek istemiyorlar. Zorla bizden ayırmaya kalkan olursa da buna müsaade etmeyiz. Bu süreç başladığında PKK’lılar yurt dışına çekilecek denildi. Ben de o zaman, ellerindeki silahı değil beyinlerindeki silahı bırakmaları önemli, beyinlerindeki silahı bıraktıktan sonra gitmelerine de gerek yok demiştim. İşte bu beyindeki silahın bırakılması ancak ilmi çalışmayla mümkün olur. Nitekim son zamanlarda sayısı artan adam kaçırma, iş yeri yakma, baskın yapma vs gibi eylemler ne ellerindeki ne beyinlerindeki silahı bırakmadıklarını gösteriyor. Öcalan’ın son dönemlerde İslam’a yakınlaştığını ima eden açıklamalar yapması, samimi ise, güzel bir şey. Israrlı anlatımlarımızın etkisi olduğunu gösteriyor. Ancak göz boyamak için değil, samimi olarak bizim anladığımız anlamda Kuran talebesi olmaları, samimi olarak İttihadı İslam’ı savunmaları önemli.

-Geçmişte Türkiye’de laikler ile muhafazakarlar arasında süren bir mücadele vardı. Bugün ise iki islami tandanslı gurup, yani aynı mahallenin çocukları birbiriyle savaşıyor. AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı nasıl değerlendiriyorsunuz ve hangi tarafa kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?

Adnan Oktar: Ben laikler ve muhafazakârlar arasında bir mücadele olarak görmüyorum geçmişte yaşananları. Kendi insanına tepeden bakan, kendi insanının değerlerinden kopmuş, bir çok Ortadoğu ülkesinde örneklerine rastlanan derin devlet yapılanmasının kendi insanıyla mücadelesi olarak görüyorum. Laiklik Kuran’ın özünde olan bir kavram, demokrasi de öyle. “Senin dinin sana benim dinim bana” hükmü laikliğin en hikmetli anlatımıdır. Ama laikliği dinsizlik olarak algılayıp insanları da zorla dinden ayırmaya kalkanlar olursa bunların uygulamasının adı laiklik değil baskıdır. Oysa insanlar dindar olmaya zorlanamayacağı gibi dini değerlerinden uzaklaşmaya da zorlanamaz. Son dönemlerde Ak Parti ile Gülen Camiası arasındaki tartışma ise Cumhuriyet tarihinde örneğine rastlanmadık bir olay. En başından beri aralarında uzlaşma olması gerektiğini savunuyorum. Tayyip Hocam’ın 12 yılda bu ülkeye çok güzel hizmetleri oldu, daha da olacak inşaAllah.

Ekonomik istikrar, altyapı yatırımları, imar projeleri ve hepsinden önemlisi demokratik gelişmeler, işkencenin iyice azalması, faili meçhullerin bıçak gibi kesilmesi çok önemli icraatlardır. Şimdi bunların hepsini yok sayıp, “seninle artık işimiz bitti” diyerek bir Başbakanı anti demokratik yollardan kenara almaya çalışmayı ben vicdani bulmuyorum. Eğer böyle bir yöntemi kabul edersek o zaman her Başbakanın sonu böyle olacak demektir. 3. Dünya ülkesi değiliz biz. Eğer Ak Parti’de suç işleyenler varsa hukuk devreye girer. Tayyip Hocam’ın bir hatası olmuşsa söylenir, doğrusunu yapar. Ama bu öfke dalgası, sürekli kin, sürekli hakaret normal bir durum değil. Gülen Camiası da geniş, özellikle yurt dışındaki okullarla önemli hizmetleri olan bir camia. Böyle büyük bir camianın ezilmesini, yok olmasını istemem. Hatalı olan varsa, suç işlemiş olan varsa devlet bunları tespit eder, gereken hukuki işlem yapılır, ama koskoca bir Müslüman grup yok olsun diyenleri de vicdanlı bulmuyorum. Müslüman yok olsun demez, ıslah olsun der. İnsanlar sevginin dilini bilmiyorlar. Acımasızlığı, gaddarlığı, alaycılığı iyi öğrenmişler, ama sevmeyi, merhamet etmeyi, şefkatle bakmayı, koruyup kollamayı hiç öğrenememişler. Yazılara, televizyon programlarına, sosyal medyaya bakıyorum hep öfke sözleri, hep kin nefret ülkenin üzerini adeta bir grilik kaplamış. Oysa sevgi gözüyle baksalar insanlar her şeyi çözüme kavuşturmak çok kolay.

Allah, Hucurat Suresi’nin 9. ayetinde iki mümin topluluk arasında anlaşmazlık olduğunda, aralarını bulup uzlaştırın diye emrediyor. Ben de bu ayete uyarak, iki tarafın uzlaşması için gayret ediyorum.

-Son olarak, cemaatinize yönelik eleştiri yapanlara tahammül göstermediğiniz söyleniyor ve pek çok dava açtığınız da biliniyor. Neden bu kadar çok dava açma yoluna gidiyorsunuz?

Adnan Oktar: Ben değil avukatlarım dava açıyorlar, tek tek takip ettiğim veya ilgilendiğim bir konu değil. Ama bir hukuk devletinde, devlet vatandaşını hakarete, tehdite karşı korumakla yükümlüdür. Ben her türlü eleştiriye açık bir insanım. Yayın sırasında gelen eleştirileri sesli okuyorum, tüm Türkiye duyuyor. Eleştiriden asla çekinmem. Karikatürler vs oluyor ben de çok gülüyorum, hatta onları da yayında gösteriyorum. Ancak kimsenin kimseye ağır hakaret etmeye ya da tehditte bulunmaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Hakaret, çirkin söz, tehditi kimse kabul etmez. Kendisine hakaret edilen makul bir insan ne yapar, cevap verip kavga etmeyeceğine göre, doğal olarak hukuka başvuracaktır. Hukuk hakarete karşı en etkili yöntem. Dikkat edin, sürekli çirkin üslup kullanan, insanlara rahatsızlık veren bir çok insan, hukukla karşılığını alınca çok özenli konuşmaya başlıyor. Bu da hukuki yola başvurmanın iyi bir yöntem olduğunun delillerinden biri.

“Ben Hiçbir Zaman Mehdi Olduğumu İddia Etmedim”

0

Savash PORGHAM 27.05.2014

VİVAHİBA

Adnan Oktar, söylemleri, eserleri ve özellikle televizyon yayınlarındaki üslubuyla gündemdeki yerini koruyan bir kişi. Materyalizm, ateizm ve anti darwinizm konuları başta olmak üzere, pek çok konuda değerlendirmeler yaptığı 300’e yakın eseri bulunuyor. 1979 yılından buyana, kitapları ve çalışmaları 73 farklı dile çevirildi. Söylemleriyle ilgili pek çok kez eleştirilen Adnan Oktar, bu konuda şunları söylüyor:

“İtiraz dediğiniz şeylerin hemen hepsi demagojiden ibaret. Bundan bir kaç yıl önce evrimcilere çağrı yaptım. Evrimin yaşandığını gösteren tek bir tane ara form fosili getirene 10 Milyon TL vereceğimi söyledim. Hala bir kişi bile çıkıp işte delilimiz budur demedi. Diyemezler, çünkü yok.”

Adnan Oktar’ın talebeleri de en az kendisi kadar dikkat çekiyor ve çok konuşuluyorlar. Özellikle kadın talebelerinin giyim tarzı konusunda eleştiriler de sıkça yapılıyor. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın da bu minvalde bir eleştirisi olmuş, Oktar’ın kadın talebeleri bir bildiriyle bu eleştirilere sert bir yanıt vermişlerdi. Adnan Oktar’ın bu konudaki görüşleri ise şöyle:

“Biz bir cemaat veya tarikat değiliz. Birbirini seven, değer veren, koruyan, kollayan bir arkadaş grubu olarak düşünebilirsiniz. Benim hocalık, mürşidlik iddiam yok. Arkadaşlarım da mürit değil. Devlet makamında olan bir insanın hanımların kıyafetlerinin İslam’a uygun olup olmadığını değerlendirmek gibi bir sorumluluğu yoktur. Bülent Arınç bu sözleriyle sadece arkadaşlarımı değil, en başta kendi gelini olmak üzere, dekolte giyinen, denize giren, müzik dinleyip dans eden tüm hanımları, Türkiye’nin çok geniş bir kesimini hedef almış oldu.”

Adnan Oktar’la ilgili en çok merak edilen ve eleştirilen konu şüphesiz Mehdiyet ile ilgili söylemleri ve kendini Mehdi olarak görüp görmediğidir. “Ben hiçbir zaman Mehdilik iddiasında bulunmadım, bulunmam da. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak demek, dinden çıkmak demektir” diyen Adnan Oktar, Mehdi’nin fiziksel özelliklerinin kendisine benzemesinin onun Mehdi olabileceği anlamına gelmediğini de sözlerine ekliyor.

Sayın Adnan Oktar’la Mehdiyetten eserlerine, anti darwinizmden anti semitizme, PKK’dan AKP-Gülen Cemaati savaşına ve açtıkları davalara varıncaya kadar pek çok konuda konuştuk ve kendisinden samimi cevaplar aldım. Söyleşiye zarif tavrı ve desteğiyle katkı sunan kıymetli Meltem Arıkan’a da teşekkür etmeden geçmek istemiyorum. Gelin, Adnan Oktar’ın pek çok konuda merak edilen değerlendirmelerini kendisinden öğrenelim.

***

-Cemaatinizle ilgili merak edilen pek çok nokta var. Cemaatiniz tam olarak hangi mezhebe bağlı ve kendinizi tasavvufi bir tarikat olarak görüyor musunuz?

Adnan Oktar: Biz bir cemaat veya tarikat değiliz. Birbirini seven, değer veren, koruyan, kollayan bir arkadaş grubu olarak düşünebilirsiniz. Benim hocalık, mürşidlik iddiam yok. Arkadaşlarım da mürit değil. Kimseye beni örnek alın, benim gibi olun demiyorum. Kuran’a uyun, Peygamberimiz (sav) gibi olun diyorum. Ben Hanefiyim, ancak arkadaşlarım arasında farklı mezheplerden olanlar, ailesi Alevi olanlar var. Ben kendimi sadece Allah’ın bir kulu olarak görüyorum. Her türlü övgünün, iltifatın asıl sahibinin Allah olduğunu biliyorum. Allah’ı çok seviyorum, Allah’tan çok korkuyorum. İnsanların özgürce üzerlerinde ağır yükler olmadan, birbirlerine değer vererek, şefkat duyarak, merhamet ederek yaşamalarını istiyorum. Arkadaşlarım da bu ahlaka sahip insanlar. Dünyaya da bu güzel ahlak sahip olsun diye bir araya geldiği bir arkadaş grubuyuz biz. Aynı ahlaka sahip aynı değerleri koruyan insanların birlikte olmaktan zevk alması, beraber bir fikri çalışma içinde olması çok normal.

-Bir iddiaya göre 300’e yakın yayınlanmış eseriniz var. Yaradılış Atlası başta olmak üzere, eserlerinize yönelik eleştirilerden biri islamiyetten ziyade, daha çok köktendinci hristiyanlık yaradılışçılığına yakın oldukları noktasında. Bu eleştiriye yönelik değerlendirmeleriniz nelerdir?

Adnan Oktar: İddia değil bu, gerçek. 1979’dan bu yana devam eden bir fikri mücadelem var. Eserlerimin sayısı 300’e yaklaştı. Ve bu eserler 73 farklı dile tercüme edildi. Dünyanın bir çok ülkesinde ilgiyle okunuyor. Çin’e gitseniz benim eserlerim var. İran’da, Rusya’da, Belçika’da, Sudan’da, Nijerya’da benim eserlerimle karşılaşırsınız. Endonezya’da müfredata dahil edildi. Malezya’da üniversitelerde kullanılan temel kaynak eserlerden biri. Tabi bu, Allah’ın takdir ettiği güzel bir başarı. Ben samimiyetle yola çıktım, samimi olarak Darwinizmin materyalizmin geçersizliğini anlatmak amacıyla başladım. Allah da bu samimiyeti, eserlerimi tüm dünyaya duyurarak ödüllendirdi. Hamdolsun.

Söz konusu eleştiriyi yapan arkadaşlar, özellikle evrim konusunda pek bilgi sahibi olmayan kişiler. Biz Hristiyan Yaratılışçılardan değil, onlar benim eserlerimden faydalanıyorlar. Hristiyan Yaratılışçıların anlattıkları bilimle uyumlu değil. Dünyanın ömrü 6 bin yıldır diyorlar, yüz milyon yıllık fosiller var, bunları açıklamaları mümkün değil. Dolayısıyla onların öne sürdükleri bilgi, evrime karşı baştan yenilmiş bilgi. Benim eserlerimde, özellikle Yaratılış Atlasında ortaya konulan bilgiye karşı ise bilimsel olarak hiçbir cevabı yok evrimcilerin. Atlas’ta uzun uzun bir konuyu anlatmıyorum. Fosil örneklerini ortaya koyuyorum, yanlarında da o canlının günümüzde yaşayan hali var. Aralarında en ufak farklılık yok. 200 milyon yıllık örümcek fosiliyle bugün yaşayan örümcek tıpatıp aynıysa, canlılar evrim geçirerek bugünkü halini aldı masalı baştan aşağı çökmüş demektir. (Fosil örneklerini incelemek isteyenler www.yaratilisatlasi.com adresine bakabilirler.) Bundan sonra evrimci arkadaşlar istedikleri kadar detaylar üzerinde tartışmalara girsinler fark etmez, netice elde edemezler. Çünkü ne ilk proteinin nasıl olduğunu açıklayabiliyorlar, ne de canlıların yüz milyonlarca yıldır kusursuz yapılarıyla var olmalarını. Yenilgiyi kabul etmek gururlarına ağır geliyor olabilir, ancak evrim teorisi gibi tamamen içi boş bir teoriyi savunmak çok daha küçük düşürücü bir durum.

-Mehdilikle ilgili 200 hadisin size uyduğunu iddia etseniz de mehdilik iddiasında olmadığınızı da belirttiniz. Mehdinin adı ve çıkacağı yere dair de söylemleriniz var. Mehdiyet bağlamında, tam olarak düşünce ve perspektifiniz nedir, kendinizi Mesih olarak görüyor musunuz?

Adnan Oktar: Ben hiçbir zaman Mehdilik iddiasında bulunmadım, bulunmam da. Çünkü böyle bir iddiada bulunmak demek, dinden çıkmak demektir. Ben Allah’tan çok korkan bir insanım asla böyle bir şeye tevessül etmem. Yemin de ettim ömrüm boyunca Mehdilik iddia etmeyeceğim diye. Mehdi’nin fiziksel görünümünü de İstanbul’da çıkacağını da anlatan ben değilim, Peygamberimiz (sav).

Türkiye’de de İslam aleminde de bu geleneksel yaklaşım vardır: Bir kişi Mehdiyeti anlatıyorsa, “tamam bu Mehdilik iddiasında bulunuyor” denilir. Mesela Bediüzzaman Risale-i Nur’da yüzlerce sayfa Mehdiyeti anlatmıştır. Ona da aynısı söylenmiştir. Halbuki Üstad, ben Mehdi değilim, Mehdi Hicri 1400 (Miladi 1979)’de gelecek diyor. Darwinizmi ve materyalizmi tamamen yıkacak, İslam birliğini oluşturacak, samimi iman ahlakını dünyaya hakim kılacak diye yapacağı faaliyetleri tek tek anlatıyor.

Peygamberimiz (sav), o kadar çok detay vermiş ki Mehdi hakkında; Orta boylu olacak, geniş omuzlu olacak, alnı açık olacak, gözleri çekik ve yeşil olacak, karnı geniş olacak, tek kaş çatma çizgisi olacak, dişleri güzel olacak, kaşları hilal şeklinde olacak, cildi parlak olacak, yanağında inciyi andıran açık renkli ben olacak, sırtında nübüvvet mührü olan ben olacak, teni kırmızıyla karışık beyaz olacak gibi çok kapsamlı anlatıyor. Ve dediğiniz gibi bu detaylar bana benziyor. Ama bu benzerlik Mehdi olmak anlamına gelmez, böyle benzeyen onlarca insan bulursunuz. Mehdi kaderde takdir edilmiş kişidir. Çalışarak gayret ederek Mehdi olunmaz. İslam ahlakı dünyaya hakim olduğunda, Hz. İsa (as) “omuzlarından hafifçe öne itip” arkasında namaz kıldığında biz o zaman “bu kişi Allahualem Mehdi’dir” diyeceğiz.

Mehdi’yi anlatmak tüm Müslümanlara Peygamberimiz (sav)’in bir emridir. Taa sahabe döneminde dahi Mehdiyet sürekli anlatılıyor ve müjdeleniyordu. Sahabe günde 5 vakit Peygamberimiz (sav)’e Mehdi’yi soruyordu. Yakın zamana kadar da tüm alimler Mehdiyeti çok detaylı anlatırdı. Sonra nedense son 30 yılda yani Hicri 1400’ün başlamasıyla ve alametlerin ortaya çıktığının görülmesiyle birlikte birden bire alimler Mehdiyet’i anlatmaktan vazgeçtiler. Aslında bu da Resulullah (sav)’in söylediği alametlerden biri. Mehdi çıktığında, minberlerde deccaliyet mehdiyet anlatılmaz olur diyor. Gerçekten de artık nedense kimsenin ne alametleri ne ahir zamanı ne kıyametin yakın olduğunu anlattığını duymuyoruz. Bu konuda ısrarla anlatım yapan bir tek ben varım, çünkü bu konuya samimi yaklaşıyorum. “Mehdilik iddia ediyorsun” dediklerinde Mehdiyeti anlatmaktan vazgeçeceğimi sanıyorlar. Peygamberimiz (sav)’in bu kadar önemle üzerinde durduğu, dünyanın bu kadar ihtiyacı içinde olduğu bir konuyu anlatmaktan vazgeçmem.

-Yaradılışçığa yönelik savunmalarınız ve evrim teorisini çürütmek için ileri sürdüğünüz argümanlara yönelik pek çok bilim adamının itirazları var. Sizce darwinizm ve yaradışçılık noktalarında söylemleriniz neden bu kadar eleştiriliyor? Bu eleştirilere cevabınız nedir?

Adnan Oktar: İtiraz dediğiniz şeylerin hemen hepsi demagojiden ibaret. Bundan bir kaç yıl önce evrimcilere çağrı yaptım. Evrimin yaşandığını gösteren tek bir tane ara form fosili getirene 10 Milyon TL vereceğimi söyledim. Hala bir kişi bile çıkıp işte delilimiz budur demedi. Diyemezler, çünkü yok. Ben fosilleri yani somut delilleri ortaya koyuyorum, karşımdakilerden beklediğim de somut delil. Fosil gösterecekler, zor bir şey değil. Ama yapamıyorlar işte… Eğer evrim yaşanmış olsaydı bu süreci görebileceğimiz en net, en tartışmasız, en somut bilimsel bulgu fosiller olurdu. Fosillere baktığımızda yarım organlar, az gelişmiş uzuvlar, birinden diğerine dönüşmek üzere olan yapılar görürdük. Bugüne kadar yaklaşık 400 milyon fosil gün ışığına çıkarıldı. Ama içlerinde bir tane bile evrim olduğunu gösteren fosil yok. Bunun anlamı nedir? Açık ve net, evrim diye bir şey yok demektir.

Evrimcilerin ikinci çıkmazı ise ilk proteinin nasıl oluştuğu sorusu. Dawkins’e bu soruyu sorduklarında uzun uzun gökyüzüne bakıyor, düşünüp taşınıyor sonrasında verdiği tek cevap “uzaylılar getirdi” oluyor. Yani bilimsel itiraz dediğiniz şeyin temeli bu. İlk proteinin uzaydan geldiğini iddia etmek… Evrimciler eskiden insanların bilgiye zor ulaşıyor olmasından istifade ediyor, Latince terimler vs kullanarak “bu konu sizin anlayabileceğiniz bir şey değil, biz diyorsak siz kabul edin” diyorlardı. Bugün ise bilgiye ulaşmak çok kolay. Allah’ın izniyle nereye gitseler fosil sergimiz, hangi internet sayfasını açsalar evrimin geçersizliğini anlattığım kitaplar var. Üstelik herkesin anlayabileceği kadar açık anlatıyorum konuları, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar dahi gülüyor evrimcilere. Çünkü tesadüfle bir şeyin oluştuğuna inanmak insanlık tarihinin en utanç verici mantık çöküntüsüdür.

-Semitizm ve siyonizme karşı pek çok söylem ve çalışmalarınız var. Ancak son dönemlerde bu konuda bir yumuşamanız söz konusu. Bunun sebebi nedir?

Adnan Oktar: Bu konuda insanlarda genel bir bilgi eksikliği, bilgi karışıklığı var. Öncelikle bir Müslümanın anti Semit olması mümkün değildir. Bir Müslüman Peygamber soyuna karşı olamaz. Tam tersine onları korur, kollar, şefkatle yaklaşır. Sadece Museviler değil Hristiyanlar da bize emanettir. Hz. Musa’nın ve Hz. İsa’nın evlatlarının güzel yaşamasını sağlamak Müslümanların sorumluluğudur. Osmanlı’nın 1492’de Musevileri kurtarmak için donanmasını göndermesinin de temelinde bu ahlak vardır. Benim de bakış açım her zaman bu olmuştur. Biliyorsunuz Museviler ve Araplar aslında kardeşler, aynı soydan geliyorlar. Biri Hz. İsrail (Yakup)’un evlatları diğeri Hz. İsmail’in evlatları. Hepsinin babası Hz. İbrahim. Bir arada kardeşçe yaşamak varken, 19. yüzyılda doruğa tırmanan Darwinist materyalist ideolojilerin körüklemesiyle ortaya çıkan anlamsız kavgalar yüzünden her iki taraf da acı içinde yaşıyor. Bu kavgayı bitirmek mümkün. İki topluluğun bir arada kardeşçe (tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi) yaşamalarını sağlamak mümkün. Ben de bunun için gayret ediyorum. Kini, intikamı, öfkeyi bir kenara bırakıp sevgiyi, affediciliği, şefkati öne almak gerekiyor. Musevilerin de Arapların da Türklerin de Hristiyanların da ataları bu topraklarda yaşamış. Her üç dinin kutsal mekanları bu topraklarda. İsraillilerin de Filistinlilerin de bu topraklarda dilediği gibi yaşamaları lazım.

-Kadın talebelerinizin giyim tarzı ile ilgili pek çok eleştiri var ve İslam’a uymadığı söyleniyor. Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç’ın da bu minvalde bir eleştirisi olmuştu. Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Adnan Oktar: Devlet makamında olan bir insanın hanımların kıyafetlerinin İslam’a uygun olup olmadığını değerlendirmek gibi bir sorumluluğu yoktur. Bülent Arınç bu sözleriyle sadece arkadaşlarımı değil, en başta kendi gelini olmak üzere, dekolte giyinen, denize giren, müzik dinleyip dans eden tüm hanımları, Türkiye’nin çok geniş bir kesimini hedef almış oldu. İnsanların yaşam tarzına, kıyafetine, gülmelerine, müzik dinlemelerine bakarak insanlara namussuz demek kabul edilecek bir söz değil. Türkiye’de tüm televizyon kanallarında, neredeyse tüm dizilerde, sohbet programlarında her türlü eğlence, müzik, dekolte kıyafet var. Gelini mini etek giydiği için namussuz olmadığına göre, oğlu eşiyle evlenmeden önce flört ettiği için namussuz olmadığına göre, bu ülkedeki dekolte giyen milyonlarca hanım namussuz olmadığına göre ve kimsenin de onları bu yaşamları için yargılama hakkı olmadığına göre, Bülent Bey’in konuşurken daha dikkatli olması gerekir.

Kadını haşa yarım gören, kadınların neşeli güzel yaşamasından rahatsız olan, kendilerine her şeyi hak gören ama kadınlara da her şeyi yasaklayan bir anlayış İslam’da yok. Her kadın kendi aklı ve vicdanıyla namusunu nasıl koruyacağını bilir. Erkeklerin ayrıca kadınların ne konuşacağına, ne giyeceğine, nereye gideceğine, nereye gitmeyeceğine karışmasına gerek yoktur. Kadını adeta ikinci sınıf olarak gören bu zihniyet inşaAllah Hz. Mehdi devrinde tamamen değişecek. Peygamberimiz (sav), o devirde kadınlar yanlarında kimse olmadan Şam’a kadar giderler diyor. Demek ki kadın üzerindeki tüm baskılar ortadan kalkacak ve kadınlar alabildiğine özgür olacaklar inşaAllah o devirde.

-PKK’ya karşı sert söylemleriniz var ve onları bir tehlike olarak görüyorsunuz. Bu bağlamda, PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti devletiyle müzakere sürecini ve Abdullah Öcalan’ın duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adnan Oktar: Bunca zamandır hiç şehit haberi almıyor olmamız elbette sevinç duyulacak bir durum. Buna kimse bir şey diyemez. Önemli olan PKK’nın ideolojisinin ve bu ideolojinin hedefi olan dünyanın ne olduğunun göz ardı edilmemesidir. Karşımızda felsefesi olan bir yapı var. Bu felsefenin ön gördüğü bir Güneydoğu ve hayat idealleri var. Dağa çıkan her gence sözde akademi denilen ortamda 7 gün 24 saat bunun eğitimi veriliyor ve bu gençler bir şeye inandırılıyor. Nedir bu? PKK’nın Marksist Leninist Stalinist bir yapılanma olduğu gerçeğini düşünmeden adım atılırsa isabetli sonuç elde edilemez. Ben de hem konuşmalarında hem de yazılarımda bu yönü üzerinde duruyorum. Bölgede yaklaşık 30 yıldır devam eden bir propaganda çalışması var. Bu propagandaya karşı bilimle, felsefeyle, anlatımla cevap verilmezse sorunun çözüme kavuşması mümkün olmaz. PKK’nın ilk günden beri hedefi Marksist Leninist Stalinist düşünceye dayalı Bağımsız Kürdistan kurmak. Şimdi bunun adını kibarlaştırıp özerklik, federasyon, kanton bölge vs gibi şeylerle insanlara telkin etmeye çalışıyorlar. Biz de bu telkinin, bu oyunun amacının ne olduğunu bildiğimizi ve gördüğümüzü söylüyoruz. Bölgede komünist ideolojiye dayalı bir özerk yapı oluşması demek, iddia edilen ergenekonun elinde çok acı çekmiş canlarımızı bir başka belanın içine terk etmek demektir. Özgürlüğün, neşenin, sevincin, aile değerlerinin, ahlakın olmadığı, baskının, yıldırmanın, şiddetin hakim olduğu bir özerk yapıya Kürt kardeşlerimizi bırakacağımızı kimsenin düşünmemesi lazım. Yıllarca Kürtleri yok sayanlar, onlara haşa insan değilmiş gibi muamele edenler, onların güzel ahlakının kıymetini anlamayanlar şimdi gitmek istiyorlarsa gitsinler diyorlar.

Kürtler dindardır ve gitmek istemiyorlar. Zorla bizden ayırmaya kalkan olursa da buna müsaade etmeyiz. Bu süreç başladığında PKK’lılar yurt dışına çekilecek denildi. Ben de o zaman, ellerindeki silahı değil beyinlerindeki silahı bırakmaları önemli, beyinlerindeki silahı bıraktıktan sonra gitmelerine de gerek yok demiştim. İşte bu beyindeki silahın bırakılması ancak ilmi çalışmayla mümkün olur. Nitekim son zamanlarda sayısı artan adam kaçırma, iş yeri yakma, baskın yapma vs gibi eylemler ne ellerindeki ne beyinlerindeki silahı bırakmadıklarını gösteriyor. Öcalan’ın son dönemlerde İslam’a yakınlaştığını ima eden açıklamalar yapması, samimi ise, güzel bir şey. Israrlı anlatımlarımızın etkisi olduğunu gösteriyor. Ancak göz boyamak için değil, samimi olarak bizim anladığımız anlamda Kuran talebesi olmaları, samimi olarak İttihadı İslam’ı savunmaları önemli.

-Geçmişte Türkiye’de laikler ile muhafazakarlar arasında süren bir mücadele vardı. Bugün ise iki islami tandanslı gurup, yani aynı mahallenin çocukları birbiriyle savaşıyor. AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı nasıl değerlendiriyorsunuz ve hangi tarafa kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?

Adnan Oktar: Ben laikler ve muhafazakârlar arasında bir mücadele olarak görmüyorum geçmişte yaşananları. Kendi insanına tepeden bakan, kendi insanının değerlerinden kopmuş, bir çok Ortadoğu ülkesinde örneklerine rastlanan derin devlet yapılanmasının kendi insanıyla mücadelesi olarak görüyorum. Laiklik Kuran’ın özünde olan bir kavram, demokrasi de öyle. “Senin dinin sana benim dinim bana” hükmü laikliğin en hikmetli anlatımıdır. Ama laikliği dinsizlik olarak algılayıp insanları da zorla dinden ayırmaya kalkanlar olursa bunların uygulamasının adı laiklik değil baskıdır. Oysa insanlar dindar olmaya zorlanamayacağı gibi dini değerlerinden uzaklaşmaya da zorlanamaz. Son dönemlerde Ak Parti ile Gülen Camiası arasındaki tartışma ise Cumhuriyet tarihinde örneğine rastlanmadık bir olay. En başından beri aralarında uzlaşma olması gerektiğini savunuyorum. Tayyip Hocam’ın 12 yılda bu ülkeye çok güzel hizmetleri oldu, daha da olacak inşaAllah.

Ekonomik istikrar, altyapı yatırımları, imar projeleri ve hepsinden önemlisi demokratik gelişmeler, işkencenin iyice azalması, faili meçhullerin bıçak gibi kesilmesi çok önemli icraatlardır. Şimdi bunların hepsini yok sayıp, “seninle artık işimiz bitti” diyerek bir Başbakanı anti demokratik yollardan kenara almaya çalışmayı ben vicdani bulmuyorum. Eğer böyle bir yöntemi kabul edersek o zaman her Başbakanın sonu böyle olacak demektir. 3. Dünya ülkesi değiliz biz. Eğer Ak Parti’de suç işleyenler varsa hukuk devreye girer. Tayyip Hocam’ın bir hatası olmuşsa söylenir, doğrusunu yapar. Ama bu öfke dalgası, sürekli kin, sürekli hakaret normal bir durum değil. Gülen Camiası da geniş, özellikle yurt dışındaki okullarla önemli hizmetleri olan bir camia. Böyle büyük bir camianın ezilmesini, yok olmasını istemem. Hatalı olan varsa, suç işlemiş olan varsa devlet bunları tespit eder, gereken hukuki işlem yapılır, ama koskoca bir Müslüman grup yok olsun diyenleri de vicdanlı bulmuyorum. Müslüman yok olsun demez, ıslah olsun der. İnsanlar sevginin dilini bilmiyorlar. Acımasızlığı, gaddarlığı, alaycılığı iyi öğrenmişler, ama sevmeyi, merhamet etmeyi, şefkatle bakmayı, koruyup kollamayı hiç öğrenememişler. Yazılara, televizyon programlarına, sosyal medyaya bakıyorum hep öfke sözleri, hep kin nefret ülkenin üzerini adeta bir grilik kaplamış. Oysa sevgi gözüyle baksalar insanlar her şeyi çözüme kavuşturmak çok kolay.

Allah, Hucurat Suresi’nin 9. ayetinde iki mümin topluluk arasında anlaşmazlık olduğunda, aralarını bulup uzlaştırın diye emrediyor. Ben de bu ayete uyarak, iki tarafın uzlaşması için gayret ediyorum.

-Son olarak, cemaatinize yönelik eleştiri yapanlara tahammül göstermediğiniz söyleniyor ve pek çok dava açtığınız da biliniyor. Neden bu kadar çok dava açma yoluna gidiyorsunuz?

Adnan Oktar: Ben değil avukatlarım dava açıyorlar, tek tek takip ettiğim veya ilgilendiğim bir konu değil. Ama bir hukuk devletinde, devlet vatandaşını hakarete, tehdite karşı korumakla yükümlüdür. Ben her türlü eleştiriye açık bir insanım. Yayın sırasında gelen eleştirileri sesli okuyorum, tüm Türkiye duyuyor. Eleştiriden asla çekinmem. Karikatürler vs oluyor ben de çok gülüyorum, hatta onları da yayında gösteriyorum. Ancak kimsenin kimseye ağır hakaret etmeye ya da tehditte bulunmaya hakkı olmadığını düşünüyorum. Hakaret, çirkin söz, tehditi kimse kabul etmez. Kendisine hakaret edilen makul bir insan ne yapar, cevap verip kavga etmeyeceğine göre, doğal olarak hukuka başvuracaktır. Hukuk hakarete karşı en etkili yöntem. Dikkat edin, sürekli çirkin üslup kullanan, insanlara rahatsızlık veren bir çok insan, hukukla karşılığını alınca çok özenli konuşmaya başlıyor. Bu da hukuki yola başvurmanın iyi bir yöntem olduğunun delillerinden biri.

Nezih Erdoğan’la Türk Sinemasının İlk Yılları

Can Öktemer – 13 Ekim 2014

azbilmisozneler.com

Türkiye’de sinemanın ilk yılları ve Osmanlı’da sinema denilince akla ilk gelen isimlerin başında İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlilerinden  Prof. Dr. Nezih Erdoğan geliyor.  Bununla beraber  Nezih Erdoğan, akademik kimliğinin yanında edebiyatçı yönüyle de biliniyor. Geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür’ romanı okurlarla buluşmuştu.  Bu yıl 100. yaşını kutlayan Türkiye sinemanın ilk yılları hakkında halen yeteri kadarı bilgiye sahip olmadığımız bir gerçek. Erdoğan, bu sorunun ana nedenlerinin başında, Osmanlıca bilinmemesini ve arşivlere girilememesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Nezih Erdoğan’la Türkiye sinemasının ilk yıllarını konuştuk.

Türkiye’de sinemanın ilk yılları ve Osmanlı’da sinema denilince akla ilk gelen isimlerin başında İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlilerinden  Prof. Dr. Nezih Erdoğan geliyor.  Bununla beraber  Nezih Erdoğan, akademik kimliğinin yanında edebiyatçı yönüyle de biliniyor. Geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür’ romanı okurlarla buluşmuştu.  Bu yıl 100. yaşını kutlayan Türkiye sinemanın ilk yılları hakkında halen yeteri kadarı bilgiye sahip olmadığımız bir gerçek. Erdoğan, bu sorunun ana nedenlerinin başında, Osmanlıca bilinmemesini ve arşivlere girilememesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Nezih Erdoğan’la Türkiye sinemasının ilk yıllarını konuştuk.

-Bir çok araştırmacı ve akademisyen, Türkiye sinema tarihini Fuat Uzkınay’ın 1914’te çekmiş olduğu ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ isimli filmini başlangıç saymakta. Fakat başka araştırmacılar da Türkiye sinema tarihini bu filmle başlatmanın yanlış olduğunun kanısında. Sizce Türkiye sinema tarihini bu filmle başlatmak doğru mu? Film üzerinden ortaya çıkan bu  karışıklığın sebebi nedir? 

Tarih deyince her şeyden önce kronoloji anlamamızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Mitlerle iç içe geçmiş, yerleşik anlatılarımız var. Bu anlatılar bir ilk ile başlamak refleksiyle davranıyor. Biz de bu anlatıları içselleştiriyor ve tarih anlayışımızı bu kronolojik yaklaşımın belirlemesine izin veriyoruz. Üstelik ödevimizi de doğru dürüst yapmıyoruz. ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ ilk film veya değil, ancak sözünü ettiğiniz karışıklık hayli semptomatik, bizim akıl karışıklığımızı  ele vermesi bakımından çok anlamlı. Bir sinema yazarı bu filme ilişkin ipuçlarını Kasım ayına kadar gazetelerde tarıyor, hiçbir şey bulamayınca belki de film hiç çekilmedi diyor. Halbuki Aralık ayını da tarasa bir gazetenin bu filmin bir sinemada gösterileceğini duyurduğunu bulacak. Bundan bir kaç yıl önce bir sinema profesörü Berkeley Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir konferansta anıtın yıkılmasını gösteren üç fotoğrafın film karesi gibi peş peşe sıralandığı bir klibi gösterip, bu ilk Türk filmi diyebiliyor.

Sorulması gereken, ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ filminin çekilmesiyle beraber bir şeyler değişti mi? Bize bir şeyler oldu mu? Ne yazık ki tartışmaların bu sorular etrafında gelişmesi epey vakit aldı. Yine de, son yıllarda serinkanlı bir bakışın gelişmeye başladığını söyleyebilirim. Dilek Kaya’nın bu konuda yazdıklarını okumak gerekiyor. Ana rahmine dönmek ister gibi bir ilk aramak yerine kırılma ya da bağdaşma noktalarına, değişen bağlamlara ve süreçlere bakmak bana daha doğru görünüyor.

-Bilindiği üzere Fuat Uzkınay’dan önce Osmanlı’da sinema faaliyeti mevcut. Bu faaliyetler içinde en bilineni  Manaki kardeşlerin 1911 yılında çekmiş oldukları ‘V. Sultan Mehmet Reşat’ın Manastır ve Selanik Ziyareti’ filmidir. Manaki kardeşler hakkında günümüze ulaşan bir bilgi var mı? Sizce Türkiye sinema tarihi yazılırken Manaki kardeşlerin hakkı yenmiş, ikinci plana atılmış mıdır?  

Belki de Manaki Kardeşler ile ilgili yapılan araştırmalar yapanların, tezler yazanların hakkı yenmiştir. Saadet Özen’in tezinden haberiniz var mı? Yorgo ve Sula Bozis, Burçak Evren de Manaki Kardeşler’e hatırı sayılır bir yer veriyor çalışmalarında. İleride bu konuda daha fazla yayın yapılacağını düşünüyorum.

-Osmanlı’dan günümüze sinemaya dair ulaşan belge ve görüntü sayısının azlığı dikkat çekmekte. Sizce bu durumu yaratan sebep nedir? Sizce günümüze neden bu kadar az film ulaşmıştır?

Çok temel sorunlarımız var. Osmanlıca bilmiyoruz, arşivlere giremiyoruz.  Türkiye’de arşivleri ellerinde tutan kurumların çalışma biçimlerine bakmak ve dedikodu yapmayı bırakıp, bunları kültür politikalarının çerçevesi içinde sorgulamaya başlamamızın zamanı geldi, geçiyor. Biz İstanbul Şehir Üniversitesi olarak geçen hafta (10 Ekim 2014) Osmanlı Dönemi’nde Sinema Manzaraları diye bir etkinlik gerçekleştirdik. Osmanlı dönemine dair bulabildiğimiz tüm filmler yurtdışındaki arşiv ve müzelerden geldi. Türkiye’deki kurumlarla işbirliği yapmak çok güç.

-Osmanlı’daki ilk sinema hareketinden, Yeşilçam’a bakıldığında, sinemayla uğraşanların genellikle gayrimüslimler olduğu görülmekte. Türklerin o dönem sinemaya mesafeli yaklaşmalarının özel bir sebebi var mıydı? Sizce, Gayrimüslimler, Türkiye’de sinema gelişimine ne gibi katkılar sunmuşlardı? 

Sinema’nın ilk gösterimlerinin başladığı dönemde İstanbul’un kozmopolit bir karakterinin olduğunu ileri süremiyoruz belki ama Osmanlı derken yalnızca Türk ve Müslümanların kastedilmediğini kavramamız gerekli. Hele İstanbul çok dilli, çok dinli ve çok etnisiteli bir şehirdi, hala öyle. Tarihçilerin sık sık dile getirdiği görüş, ticaretin gayrimüslimlerin elinde olduğu, ticareti biraz hakir gören “Türk”lerin kendilerini bürokrasinin çarkı içinde görmeyi tercih ettikleri şeklinde. Sinemanın da başlarda bir ticaret olarak daha çok gayrimüslimlerin ilgisini çekmiş olması makul görünüyor. Bununla birlikte elimizdeki veriler Türklerin sinemadan uzak durdukları gibi bir tezi desteklemiyor. Seyirci açısından baktığımızda sinema Şehzadebaşı’nda da Pera’da gördüğü ilgiyi belki daha fazlasını gördü. Sigorta yıllıklarını, gazete ve hatıratları incelediğimizde ise, Lokantacı Ali Efendi, Cemil Filmer, Halil Kamil, Kemal Film (Sedenler) gibi film ithalatının yanı sıra yapımcılıkla da uğraşan isimlerle karşılaşıyoruz. Bununla birlikte gayrimüslimlerin sayıca bir üstünlük sergiledikleri apaçık bir gerçek. Buna bir de ilk yıllarda öne çıkan gayrimüslim kadın oyuncuları ekleyebiliriz.

-Sinema araştırmacılarının ve akademisyenlerin Türkiye sineması üzerine yapmış oldukları araştırmaları ağırlıklı olarak Yeşilçam sineması üzerinden yaptıklarını görüyoruz. Sizce Osmanlı’daki sessiz sinema dönemine yönelik bir ilgisizlik söz konusu mu? 

İlgisizlik değil, ancak, eskilere gittikçe kaynaklar azalıyor. Biraz önce film arşivlerine erişmenin güçlüğüne değindim. Ayrıca araştırma yapabilmek için önce kaynaklara ulaşmak, sonra kaynakları ele geçirdiğimizde onları kullanabileceğimiz gereçleri edinmemiz, metodları geliştirmemiz gerekiyor. Bu yönde ümit verici girişimler var: Bilim ve Sanat Vakfı’nın İstanbul Şehir Üniversitesi ile işbirliği içinde yürüttüğü Türk Sineması Araştırmaları Projesi (http://www.tsa.org.tr),  yine İnternet üzerinden erişebileceğiniz “Sinema – Seyir Belge Arşivi (http://arsivsinemaseyir.com).” Bunun yanı sıra İstanbul Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim üyeleri – aralarında ben de varım-  bir süredir “Sessiz Sinema” ve “Erken Sinema” dersleri yürütüyorlar. 10 Ekim’de İstanbul Modern’de gerçekleştirdiğimiz uluslararası “Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” etkinliği de bu yönde ilgi gören bir girişim oldu. Önümüzdeki dönemler için tasarladığımız uluslararası sinema tarihi konferansının önemli bir odağı da Osmanlı Dönemi olacak. Son zamanlardaki yayınlara da bakacak olursak, demek ki, giderek artan bir ilgi olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

-Bugün Türkiye sinemasının hala endüstrileşemediğini ve hala bir çok eksiğinin olduğunu görüyoruz. Türkiye’de sinemanın yavaş geliştiğini düşünüyor musunuz?

Katılıyorum. Belki sinemanın yavaş gelişmesi iyi bir şeydir. Ancak endüstrileşme meselesinin hala ciddiyetle ele alınmadığını görüyorum. Endüstrileşmenin sağlıklı bir fotoğrafının bile çekilebildiğinden emin değilim. Hollywood, ABD Başkanından Türkiye veya Avusturalya’nın Amerikan filmlerine kota koyma girişimlerini isteyecek ve bunu başaracak kadar güçlü bir endüstri. Yeşilçam zamanında en az Hollywood kadar film yapmakla birlikte hiçbir zaman bu güce kavuşamadı. Bunda bir çok kurumun hatası, ihmali var. Ben bir üniversite mensubu olarak kendi payıma bizim de elimizden geleni yapmadığımız kanısındayım. Üniversitelerde film yapımı kadar film işletmeciliği, sinema ekonomisi, pazarlaması vb gibi konuların artık müfredata girmesi gerektiğini düşünüyorum. Sinemanın bir sanat olması gerektiğine o kadar şartlanmışız ki, filmlerin aynı zamanda alınıp satılır metalar olduğunu göremiyoruz.

-Bildiğiniz üzere, Altın Portakal film festivalinde yaşanan sansür olayı festivale damgasını vurdu. Bu durum için ne demek isterseniz? Sizce festivaldeki bu sansür girişimi ileride daha vahim durumlara yol açabilir mi?

Ben entropiye inanıyorum. Her an her şey daha kötüye gidebilir, kötüye gitme istidadı vardır çünkü ve eğer gidebiliyorsa mutlaka gidecektir. Bize düşen direnmek.

 

Nezih Erdoğan’la Türk Sinemasının İlk Yılları

Can Öktemer – 13 Ekim 2014

azbilmisozneler.com

Türkiye’de sinemanın ilk yılları ve Osmanlı’da sinema denilince akla ilk gelen isimlerin başında İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlilerinden  Prof. Dr. Nezih Erdoğan geliyor.  Bununla beraber  Nezih Erdoğan, akademik kimliğinin yanında edebiyatçı yönüyle de biliniyor. Geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür’ romanı okurlarla buluşmuştu.  Bu yıl 100. yaşını kutlayan Türkiye sinemanın ilk yılları hakkında halen yeteri kadarı bilgiye sahip olmadığımız bir gerçek. Erdoğan, bu sorunun ana nedenlerinin başında, Osmanlıca bilinmemesini ve arşivlere girilememesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Nezih Erdoğan’la Türkiye sinemasının ilk yıllarını konuştuk.

Türkiye’de sinemanın ilk yılları ve Osmanlı’da sinema denilince akla ilk gelen isimlerin başında İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim görevlilerinden  Prof. Dr. Nezih Erdoğan geliyor.  Bununla beraber  Nezih Erdoğan, akademik kimliğinin yanında edebiyatçı yönüyle de biliniyor. Geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür’ romanı okurlarla buluşmuştu.  Bu yıl 100. yaşını kutlayan Türkiye sinemanın ilk yılları hakkında halen yeteri kadarı bilgiye sahip olmadığımız bir gerçek. Erdoğan, bu sorunun ana nedenlerinin başında, Osmanlıca bilinmemesini ve arşivlere girilememesinden kaynaklı olduğunu söylüyor. Nezih Erdoğan’la Türkiye sinemasının ilk yıllarını konuştuk.

-Bir çok araştırmacı ve akademisyen, Türkiye sinema tarihini Fuat Uzkınay’ın 1914’te çekmiş olduğu ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ isimli filmini başlangıç saymakta. Fakat başka araştırmacılar da Türkiye sinema tarihini bu filmle başlatmanın yanlış olduğunun kanısında. Sizce Türkiye sinema tarihini bu filmle başlatmak doğru mu? Film üzerinden ortaya çıkan bu  karışıklığın sebebi nedir? 

Tarih deyince her şeyden önce kronoloji anlamamızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Mitlerle iç içe geçmiş, yerleşik anlatılarımız var. Bu anlatılar bir ilk ile başlamak refleksiyle davranıyor. Biz de bu anlatıları içselleştiriyor ve tarih anlayışımızı bu kronolojik yaklaşımın belirlemesine izin veriyoruz. Üstelik ödevimizi de doğru dürüst yapmıyoruz. ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ ilk film veya değil, ancak sözünü ettiğiniz karışıklık hayli semptomatik, bizim akıl karışıklığımızı  ele vermesi bakımından çok anlamlı. Bir sinema yazarı bu filme ilişkin ipuçlarını Kasım ayına kadar gazetelerde tarıyor, hiçbir şey bulamayınca belki de film hiç çekilmedi diyor. Halbuki Aralık ayını da tarasa bir gazetenin bu filmin bir sinemada gösterileceğini duyurduğunu bulacak. Bundan bir kaç yıl önce bir sinema profesörü Berkeley Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir konferansta anıtın yıkılmasını gösteren üç fotoğrafın film karesi gibi peş peşe sıralandığı bir klibi gösterip, bu ilk Türk filmi diyebiliyor.

Sorulması gereken, ‘Ayestefanos Abidesi’nin Yıkılış’ı’ filminin çekilmesiyle beraber bir şeyler değişti mi? Bize bir şeyler oldu mu? Ne yazık ki tartışmaların bu sorular etrafında gelişmesi epey vakit aldı. Yine de, son yıllarda serinkanlı bir bakışın gelişmeye başladığını söyleyebilirim. Dilek Kaya’nın bu konuda yazdıklarını okumak gerekiyor. Ana rahmine dönmek ister gibi bir ilk aramak yerine kırılma ya da bağdaşma noktalarına, değişen bağlamlara ve süreçlere bakmak bana daha doğru görünüyor.

-Bilindiği üzere Fuat Uzkınay’dan önce Osmanlı’da sinema faaliyeti mevcut. Bu faaliyetler içinde en bilineni  Manaki kardeşlerin 1911 yılında çekmiş oldukları ‘V. Sultan Mehmet Reşat’ın Manastır ve Selanik Ziyareti’ filmidir. Manaki kardeşler hakkında günümüze ulaşan bir bilgi var mı? Sizce Türkiye sinema tarihi yazılırken Manaki kardeşlerin hakkı yenmiş, ikinci plana atılmış mıdır?  

Belki de Manaki Kardeşler ile ilgili yapılan araştırmalar yapanların, tezler yazanların hakkı yenmiştir. Saadet Özen’in tezinden haberiniz var mı? Yorgo ve Sula Bozis, Burçak Evren de Manaki Kardeşler’e hatırı sayılır bir yer veriyor çalışmalarında. İleride bu konuda daha fazla yayın yapılacağını düşünüyorum.

-Osmanlı’dan günümüze sinemaya dair ulaşan belge ve görüntü sayısının azlığı dikkat çekmekte. Sizce bu durumu yaratan sebep nedir? Sizce günümüze neden bu kadar az film ulaşmıştır?

Çok temel sorunlarımız var. Osmanlıca bilmiyoruz, arşivlere giremiyoruz.  Türkiye’de arşivleri ellerinde tutan kurumların çalışma biçimlerine bakmak ve dedikodu yapmayı bırakıp, bunları kültür politikalarının çerçevesi içinde sorgulamaya başlamamızın zamanı geldi, geçiyor. Biz İstanbul Şehir Üniversitesi olarak geçen hafta (10 Ekim 2014) Osmanlı Dönemi’nde Sinema Manzaraları diye bir etkinlik gerçekleştirdik. Osmanlı dönemine dair bulabildiğimiz tüm filmler yurtdışındaki arşiv ve müzelerden geldi. Türkiye’deki kurumlarla işbirliği yapmak çok güç.

-Osmanlı’daki ilk sinema hareketinden, Yeşilçam’a bakıldığında, sinemayla uğraşanların genellikle gayrimüslimler olduğu görülmekte. Türklerin o dönem sinemaya mesafeli yaklaşmalarının özel bir sebebi var mıydı? Sizce, Gayrimüslimler, Türkiye’de sinema gelişimine ne gibi katkılar sunmuşlardı? 

Sinema’nın ilk gösterimlerinin başladığı dönemde İstanbul’un kozmopolit bir karakterinin olduğunu ileri süremiyoruz belki ama Osmanlı derken yalnızca Türk ve Müslümanların kastedilmediğini kavramamız gerekli. Hele İstanbul çok dilli, çok dinli ve çok etnisiteli bir şehirdi, hala öyle. Tarihçilerin sık sık dile getirdiği görüş, ticaretin gayrimüslimlerin elinde olduğu, ticareti biraz hakir gören “Türk”lerin kendilerini bürokrasinin çarkı içinde görmeyi tercih ettikleri şeklinde. Sinemanın da başlarda bir ticaret olarak daha çok gayrimüslimlerin ilgisini çekmiş olması makul görünüyor. Bununla birlikte elimizdeki veriler Türklerin sinemadan uzak durdukları gibi bir tezi desteklemiyor. Seyirci açısından baktığımızda sinema Şehzadebaşı’nda da Pera’da gördüğü ilgiyi belki daha fazlasını gördü. Sigorta yıllıklarını, gazete ve hatıratları incelediğimizde ise, Lokantacı Ali Efendi, Cemil Filmer, Halil Kamil, Kemal Film (Sedenler) gibi film ithalatının yanı sıra yapımcılıkla da uğraşan isimlerle karşılaşıyoruz. Bununla birlikte gayrimüslimlerin sayıca bir üstünlük sergiledikleri apaçık bir gerçek. Buna bir de ilk yıllarda öne çıkan gayrimüslim kadın oyuncuları ekleyebiliriz.

-Sinema araştırmacılarının ve akademisyenlerin Türkiye sineması üzerine yapmış oldukları araştırmaları ağırlıklı olarak Yeşilçam sineması üzerinden yaptıklarını görüyoruz. Sizce Osmanlı’daki sessiz sinema dönemine yönelik bir ilgisizlik söz konusu mu? 

İlgisizlik değil, ancak, eskilere gittikçe kaynaklar azalıyor. Biraz önce film arşivlerine erişmenin güçlüğüne değindim. Ayrıca araştırma yapabilmek için önce kaynaklara ulaşmak, sonra kaynakları ele geçirdiğimizde onları kullanabileceğimiz gereçleri edinmemiz, metodları geliştirmemiz gerekiyor. Bu yönde ümit verici girişimler var: Bilim ve Sanat Vakfı’nın İstanbul Şehir Üniversitesi ile işbirliği içinde yürüttüğü Türk Sineması Araştırmaları Projesi (http://www.tsa.org.tr),  yine İnternet üzerinden erişebileceğiniz “Sinema – Seyir Belge Arşivi (http://arsivsinemaseyir.com).” Bunun yanı sıra İstanbul Şehir Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümü öğretim üyeleri – aralarında ben de varım-  bir süredir “Sessiz Sinema” ve “Erken Sinema” dersleri yürütüyorlar. 10 Ekim’de İstanbul Modern’de gerçekleştirdiğimiz uluslararası “Osmanlı’dan Sinema Manzaraları” etkinliği de bu yönde ilgi gören bir girişim oldu. Önümüzdeki dönemler için tasarladığımız uluslararası sinema tarihi konferansının önemli bir odağı da Osmanlı Dönemi olacak. Son zamanlardaki yayınlara da bakacak olursak, demek ki, giderek artan bir ilgi olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

-Bugün Türkiye sinemasının hala endüstrileşemediğini ve hala bir çok eksiğinin olduğunu görüyoruz. Türkiye’de sinemanın yavaş geliştiğini düşünüyor musunuz?

Katılıyorum. Belki sinemanın yavaş gelişmesi iyi bir şeydir. Ancak endüstrileşme meselesinin hala ciddiyetle ele alınmadığını görüyorum. Endüstrileşmenin sağlıklı bir fotoğrafının bile çekilebildiğinden emin değilim. Hollywood, ABD Başkanından Türkiye veya Avusturalya’nın Amerikan filmlerine kota koyma girişimlerini isteyecek ve bunu başaracak kadar güçlü bir endüstri. Yeşilçam zamanında en az Hollywood kadar film yapmakla birlikte hiçbir zaman bu güce kavuşamadı. Bunda bir çok kurumun hatası, ihmali var. Ben bir üniversite mensubu olarak kendi payıma bizim de elimizden geleni yapmadığımız kanısındayım. Üniversitelerde film yapımı kadar film işletmeciliği, sinema ekonomisi, pazarlaması vb gibi konuların artık müfredata girmesi gerektiğini düşünüyorum. Sinemanın bir sanat olması gerektiğine o kadar şartlanmışız ki, filmlerin aynı zamanda alınıp satılır metalar olduğunu göremiyoruz.

-Bildiğiniz üzere, Altın Portakal film festivalinde yaşanan sansür olayı festivale damgasını vurdu. Bu durum için ne demek isterseniz? Sizce festivaldeki bu sansür girişimi ileride daha vahim durumlara yol açabilir mi?

Ben entropiye inanıyorum. Her an her şey daha kötüye gidebilir, kötüye gitme istidadı vardır çünkü ve eğer gidebiliyorsa mutlaka gidecektir. Bize düşen direnmek.

 

Ümit Kocasakal: Yeni HSYK umut verdi

0

ırmakmete

Irmak Mete 17.10.2014

AYDINLIK

İstanbul Barosunu, baro olmanın ötesine taşıdıklarını belirten Kocasakal, yeni HSYK’yla ilgili ‘Söylemlerini hayata geçirirlerse arkalarında oluruz’ dedi. Kocasakal, ‘susmayan, biat etmeyen kendini mesleki sorunlarla sınırlamayan baro’ vurgusu yaptı

Dünyanın en büyük ikinci barosu olan İstanbul Barosu Genel Kurulu 18-19 Ekim tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde yapılacak. Yönetime yeniden aday olan Doç. Dr. Ümit Kocasakal, Çağdaş Avukatlar Grubu, Hukukun Üstünlüğü Platformu, İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu ve Özgürlükçü ve Demokrat Avukatlar grubunun adayları ile yarışacak. 2 dönemdir Baro Başkanlığı görevini yürüten Kocasakal’a çalışmalarını ve HSYK seçimine ilişkin görüşlerini sorduk:

ÖYM’LERİN KARİZMASINI ÇİZDİK’

– Sizce niçin iki dönemdir tercih ediliyorsunuz?

Bir, biz oy almak uğruna hiçbir zaman olmadığımız gibi görünmedik. Siyasi çizgimizden, ilkelerimizden ödün vermedik. İlkelerimiz nedir? Anayasamızın değiştirilemez ilkelerine sahip çıkmaktır. Üniter devlet, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir. Geçen seçimde bize ‘KCK’ya sahip çıkmadınız’ gibi eleştiriler geldi. Halbuki biz hukuken o davayı da gidip izledik. Ama ‘İdeolojik anlamda buna sahip çıkmak zorunda değiliz’ dedik.

İki, biz sadece belli kişilerin değil, ideolojik anlamda bir araya gelmeyeceğimiz insanların da haklarına sahip çıktık. Ergenekon’da, Balyoz’da mücadele verirken, paralel denen polislere yapılan operasyonlarda, KCK davalarında da hukuksuzluklara karşı çıktık. Üç, baro yönetiminde kimseyi itmedik. Herkesi kucakladık.

Dört, avukatlık onurunu ve saygınlığını ayakta tuttuk. Özel görevli mahkemelerin en kudretli döneminde herkes kaçacak delik ararken, İstanbul Barosu bunların karizmasını çizdi. Gitti duruşma salonuna ‘Adil bir yargılama yapın. Avukatlık onuruna dokunmayın’ dedi. Baro yönetimini 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki tavrından dolayı ifadeye çağıran Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na karşılık olarak ‘Hukuksuzluğa teslim olmuyoruz. İfadeye gelmiyoruz’ diye açıklama yaptığımızı tarih yazacaktır.

CEMAAT’LE MÜCADELEDE BEDEL ÖDEDİK’

– İki dönemi geride bıraktınız. Sizi hep mücadelede ön saflarda gördük. Acaba avukatlar ‘Sadece mesleki sorunlara değil, memleket sorunlarına da değinen baro’ mu diyor?

Kesinlikle… Susmayan, biat etmeyen, boyun eğmeyen baro. Sadece meslek sorunlarıyla ilgilensin söylemi o kadar yanlış ki… Bir hukuk kurumu hukukla ilgili gelişmelere gözünü kapatabilir mi? Zengin fakir aynı gemideyiz. Bu gemi batarsa kimse kurtulamaz. Türkiye kalmazsa, Cumhuriyet kalmazsa, avukatın sorununun bir anlamı oluyor mu? Geldiğimiz noktada baro artık bir baronun çok ötesinde…

– Kumpas davalarındaki hukuksuzluklara karşı tavrınız nedeniyle ‘darbecilikle’ suçlandınız. Hakkınızda dava açıldı. Başkanlığınızı ve yönetim kurulunu düşürmek için bir takım girişimler oldu…

Paralel yapıyla mücadele verenlerden biri de biziz. Bunun için bedel de ödedik. 4 yıla kadar hapis istemiyle yargılandık. Asıl darbecinin kim olduğu da ortaya çıktı. Kendisine ‘Hukukun Üstünlüğü’ adını veren grup hakkımızda dava açılır açılmaz ‘Yönetim düştü’ diye tantanaya başladı. Bununla da yetinmeyip Adalet Bakanlığı’na, Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurup görevden alınmamızı talep ettiler. Yani Genel Kurul iradesini gasp etmeye kalktılar. Şimdi ben merak ediyorum, gelip de Genel Kurul’dan nasıl oy talep edecekler? Hangi yüzle?

AVUKATLAR GEZİ’DE DESTAN YAZDI’

– İstanbul Barosu Haziran Ayaklanması’nda şiddet gören yurttaşların yanında oldu. Bundan sonra nasıl devam edecek?

O dönemde yaptığımız herşey, Avukatlık Kanunu’nun bize yüklediği görev ve sorumluluk çervesinde yapılmıştır. Hukuksuz bir takım polisiye uygulamalara karşı elbette yurttaşımızın yanında olduk. Bu süreçte gerçek anlamda destan yazan avukat arkadaşlarıma minnetlerimi sunmak istiyorum. Bundan sonra da aynı şekilde görevimizi yerine getirmeye devam edeceğimizden hiç kuşkunuz olmasın.

AÇIKLAMALARI UMUT VERDİ’

– HSYK seçiminin sonucunu nasıl değerlerdiriyorsunuz?

Paralel yapının gücünün kırılmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç kesinlikle olumlu görülmeli. Yargı, bu yapı tasfiye edildikten sonra bu sefer de siyasi iktidara tabi olmamalı. Bir takım medyanın yazdığı gibi ‘HSYK tamamen siyasi iktidara bağlandı’ görüşlerinin gerçeği yansıtmadığı görülüyor. Aydınlık gazetesinde Abbas Özden’in açıklamaları oldu. Seçilen diğer hakimlerin açıklamaları da açıkçası bende büyük bir umut yarattı. Ama söylemden ziyade eyleme bakmak gerek. Umut ediyorum ki Sayın Özden’in açıklamalarındaki gibi bu yargı tamamen bağımsız hareket eder. Söylemler güzel. Ne kadar hayata geçeceğini beraber göreceğiz. Eğer bu şekilde ilerlerse herkes bilsin ki İstanbul Barosu arkasında olur. Siyasi iktidara tabi hale getirirse de en üst düzeyde mücadele ederiz.

– Geçmişte işlenen suçlar konusunda yeni HSYK’da bir girişiminiz olacak mı?

Önceki HSYK’nın yapısını bildiğimiz için hiçbir şekilde meşru olarak görmedik. Hiçbir temasta bulunmadık. Ama şimdi söylendiği gibi artık HSYK bağımsız yargı çerçevesinde davranacaksa biz de yaklaşımımızı gözden geçiririz. Ayrıca şahsen yaşadığımız birçok hukuksuzluk var. Bilgilerimizi ve tanıklıklarımızı yeni HSYK’nın değerlendirmesine sunabiliriz. Biraz bu sürecin gelişimini görmek istiyoruz.

– Ergenekon şüphelisi en yüksek oyu alırken, Ergenekon hakimi en düşük oyu alıyor. Burada nasıl bir mesaj vermek istedi hakim ve savcılar?

Bu bir yandan iadei itibardır. Bir yandan da zaten var olmayan bir itibarın var olmadığının somut olarak gösterilmesidir. Dönemin kudretli, astığım astık, hukuk tanımam tavrınınyerlerde sürünecek hale gelmesidir. O anlamda da son derece değerlidir. Bence o dönem belirli bir yapıya dayanarak hareket edenlerin atanması yetmez. İşledikleri suçların da cezai anlamda hesabının sorulması gerekiyor. Ama tamamen hukuk çerçevesinde. Biz onlara ‘Zamanı gelince o kürsülerden siz de aşağı ineceksiniz’ dedik. O zaman yiyip içtiler, şimdi faturasını ödemek durumundalar.

MESLEKİ HİZMETLER

– Mesleğe yönelik ne gibi çalışmalarınız oldu?

İstanbul Barosu olmasa, geçen sene Türkiye’ye çift hukukluluğu getirecek olan

arabuluculuk kanunu böyle çıkmayacaktı. Görüşülen otele eylem yapmak için gittik. Kapıyı kilitlediler, kırdık, içeri girdik. Alt ve üst komisyonunu deyim yerindeyse sözlü olarak dağıttım. İstanbul Barosu ilk defa bir sosyal tesise kavuştu. Kanlıca’daki Barobahçe bütün yurttaşlara açık. Şimdi ikincisi Ortaköy sırtlarında yapılıyor. Baro binası yıkılıyor, yerine 300 kişilik modern bir toplantı salonu olan, baroya yakışır bir bina yapıyoruz. Çünkü orası ilk depremde herkese mezar olurdu. Servisler senede 1 milyon kişiyi taşıyor. Baro odalarının hepsi şu an pırıl pırıl. Baro merkezlerinde kadın meslektaşlar için emzirme odaları yaptık. Bakırköy’de çocuk bakım yeri yaptık.

Ücretsiz bilgi bankası oluşturduk. Baro TV’yi kurduk. Meslektaş bürosunda oturup gidemediği bir paneli izleyebilecek.

Bir avukat anlaşmalı hastanelerde sadece avukat kartını göstererek ayakta tedavide indirim alıyor. Daha da önemlisi Türkiye Barolar Birliği, İstanbul Barosu ve bu hastaneler arasındaki üçlü bir protokolle yatarak tedavide senelik 120 bin TL’ye kadar biz karşılıyoruz. İşçi avukatlar sorunuyla ilgilendik. İlk defa bu konuda sözleşme hazırlayıp Barolar Birliği Genel Kurul’dan biz geçirdik. Ama Danıştay maalesef yürütmeyi durdurdu.

Ümit Kocasakal: Yeni HSYK umut verdi

0

ırmakmete

Irmak Mete 17.10.2014

AYDINLIK

İstanbul Barosunu, baro olmanın ötesine taşıdıklarını belirten Kocasakal, yeni HSYK’yla ilgili ‘Söylemlerini hayata geçirirlerse arkalarında oluruz’ dedi. Kocasakal, ‘susmayan, biat etmeyen kendini mesleki sorunlarla sınırlamayan baro’ vurgusu yaptı

Dünyanın en büyük ikinci barosu olan İstanbul Barosu Genel Kurulu 18-19 Ekim tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi’nde yapılacak. Yönetime yeniden aday olan Doç. Dr. Ümit Kocasakal, Çağdaş Avukatlar Grubu, Hukukun Üstünlüğü Platformu, İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu ve Özgürlükçü ve Demokrat Avukatlar grubunun adayları ile yarışacak. 2 dönemdir Baro Başkanlığı görevini yürüten Kocasakal’a çalışmalarını ve HSYK seçimine ilişkin görüşlerini sorduk:

ÖYM’LERİN KARİZMASINI ÇİZDİK’

– Sizce niçin iki dönemdir tercih ediliyorsunuz?

Bir, biz oy almak uğruna hiçbir zaman olmadığımız gibi görünmedik. Siyasi çizgimizden, ilkelerimizden ödün vermedik. İlkelerimiz nedir? Anayasamızın değiştirilemez ilkelerine sahip çıkmaktır. Üniter devlet, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü, demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir. Geçen seçimde bize ‘KCK’ya sahip çıkmadınız’ gibi eleştiriler geldi. Halbuki biz hukuken o davayı da gidip izledik. Ama ‘İdeolojik anlamda buna sahip çıkmak zorunda değiliz’ dedik.

İki, biz sadece belli kişilerin değil, ideolojik anlamda bir araya gelmeyeceğimiz insanların da haklarına sahip çıktık. Ergenekon’da, Balyoz’da mücadele verirken, paralel denen polislere yapılan operasyonlarda, KCK davalarında da hukuksuzluklara karşı çıktık. Üç, baro yönetiminde kimseyi itmedik. Herkesi kucakladık.

Dört, avukatlık onurunu ve saygınlığını ayakta tuttuk. Özel görevli mahkemelerin en kudretli döneminde herkes kaçacak delik ararken, İstanbul Barosu bunların karizmasını çizdi. Gitti duruşma salonuna ‘Adil bir yargılama yapın. Avukatlık onuruna dokunmayın’ dedi. Baro yönetimini 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki tavrından dolayı ifadeye çağıran Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na karşılık olarak ‘Hukuksuzluğa teslim olmuyoruz. İfadeye gelmiyoruz’ diye açıklama yaptığımızı tarih yazacaktır.

CEMAAT’LE MÜCADELEDE BEDEL ÖDEDİK’

– İki dönemi geride bıraktınız. Sizi hep mücadelede ön saflarda gördük. Acaba avukatlar ‘Sadece mesleki sorunlara değil, memleket sorunlarına da değinen baro’ mu diyor?

Kesinlikle… Susmayan, biat etmeyen, boyun eğmeyen baro. Sadece meslek sorunlarıyla ilgilensin söylemi o kadar yanlış ki… Bir hukuk kurumu hukukla ilgili gelişmelere gözünü kapatabilir mi? Zengin fakir aynı gemideyiz. Bu gemi batarsa kimse kurtulamaz. Türkiye kalmazsa, Cumhuriyet kalmazsa, avukatın sorununun bir anlamı oluyor mu? Geldiğimiz noktada baro artık bir baronun çok ötesinde…

– Kumpas davalarındaki hukuksuzluklara karşı tavrınız nedeniyle ‘darbecilikle’ suçlandınız. Hakkınızda dava açıldı. Başkanlığınızı ve yönetim kurulunu düşürmek için bir takım girişimler oldu…

Paralel yapıyla mücadele verenlerden biri de biziz. Bunun için bedel de ödedik. 4 yıla kadar hapis istemiyle yargılandık. Asıl darbecinin kim olduğu da ortaya çıktı. Kendisine ‘Hukukun Üstünlüğü’ adını veren grup hakkımızda dava açılır açılmaz ‘Yönetim düştü’ diye tantanaya başladı. Bununla da yetinmeyip Adalet Bakanlığı’na, Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurup görevden alınmamızı talep ettiler. Yani Genel Kurul iradesini gasp etmeye kalktılar. Şimdi ben merak ediyorum, gelip de Genel Kurul’dan nasıl oy talep edecekler? Hangi yüzle?

AVUKATLAR GEZİ’DE DESTAN YAZDI’

– İstanbul Barosu Haziran Ayaklanması’nda şiddet gören yurttaşların yanında oldu. Bundan sonra nasıl devam edecek?

O dönemde yaptığımız herşey, Avukatlık Kanunu’nun bize yüklediği görev ve sorumluluk çervesinde yapılmıştır. Hukuksuz bir takım polisiye uygulamalara karşı elbette yurttaşımızın yanında olduk. Bu süreçte gerçek anlamda destan yazan avukat arkadaşlarıma minnetlerimi sunmak istiyorum. Bundan sonra da aynı şekilde görevimizi yerine getirmeye devam edeceğimizden hiç kuşkunuz olmasın.

AÇIKLAMALARI UMUT VERDİ’

– HSYK seçiminin sonucunu nasıl değerlerdiriyorsunuz?

Paralel yapının gücünün kırılmasıyla sonuçlanabilecek bir süreç kesinlikle olumlu görülmeli. Yargı, bu yapı tasfiye edildikten sonra bu sefer de siyasi iktidara tabi olmamalı. Bir takım medyanın yazdığı gibi ‘HSYK tamamen siyasi iktidara bağlandı’ görüşlerinin gerçeği yansıtmadığı görülüyor. Aydınlık gazetesinde Abbas Özden’in açıklamaları oldu. Seçilen diğer hakimlerin açıklamaları da açıkçası bende büyük bir umut yarattı. Ama söylemden ziyade eyleme bakmak gerek. Umut ediyorum ki Sayın Özden’in açıklamalarındaki gibi bu yargı tamamen bağımsız hareket eder. Söylemler güzel. Ne kadar hayata geçeceğini beraber göreceğiz. Eğer bu şekilde ilerlerse herkes bilsin ki İstanbul Barosu arkasında olur. Siyasi iktidara tabi hale getirirse de en üst düzeyde mücadele ederiz.

– Geçmişte işlenen suçlar konusunda yeni HSYK’da bir girişiminiz olacak mı?

Önceki HSYK’nın yapısını bildiğimiz için hiçbir şekilde meşru olarak görmedik. Hiçbir temasta bulunmadık. Ama şimdi söylendiği gibi artık HSYK bağımsız yargı çerçevesinde davranacaksa biz de yaklaşımımızı gözden geçiririz. Ayrıca şahsen yaşadığımız birçok hukuksuzluk var. Bilgilerimizi ve tanıklıklarımızı yeni HSYK’nın değerlendirmesine sunabiliriz. Biraz bu sürecin gelişimini görmek istiyoruz.

– Ergenekon şüphelisi en yüksek oyu alırken, Ergenekon hakimi en düşük oyu alıyor. Burada nasıl bir mesaj vermek istedi hakim ve savcılar?

Bu bir yandan iadei itibardır. Bir yandan da zaten var olmayan bir itibarın var olmadığının somut olarak gösterilmesidir. Dönemin kudretli, astığım astık, hukuk tanımam tavrınınyerlerde sürünecek hale gelmesidir. O anlamda da son derece değerlidir. Bence o dönem belirli bir yapıya dayanarak hareket edenlerin atanması yetmez. İşledikleri suçların da cezai anlamda hesabının sorulması gerekiyor. Ama tamamen hukuk çerçevesinde. Biz onlara ‘Zamanı gelince o kürsülerden siz de aşağı ineceksiniz’ dedik. O zaman yiyip içtiler, şimdi faturasını ödemek durumundalar.

MESLEKİ HİZMETLER

– Mesleğe yönelik ne gibi çalışmalarınız oldu?

İstanbul Barosu olmasa, geçen sene Türkiye’ye çift hukukluluğu getirecek olan

arabuluculuk kanunu böyle çıkmayacaktı. Görüşülen otele eylem yapmak için gittik. Kapıyı kilitlediler, kırdık, içeri girdik. Alt ve üst komisyonunu deyim yerindeyse sözlü olarak dağıttım. İstanbul Barosu ilk defa bir sosyal tesise kavuştu. Kanlıca’daki Barobahçe bütün yurttaşlara açık. Şimdi ikincisi Ortaköy sırtlarında yapılıyor. Baro binası yıkılıyor, yerine 300 kişilik modern bir toplantı salonu olan, baroya yakışır bir bina yapıyoruz. Çünkü orası ilk depremde herkese mezar olurdu. Servisler senede 1 milyon kişiyi taşıyor. Baro odalarının hepsi şu an pırıl pırıl. Baro merkezlerinde kadın meslektaşlar için emzirme odaları yaptık. Bakırköy’de çocuk bakım yeri yaptık.

Ücretsiz bilgi bankası oluşturduk. Baro TV’yi kurduk. Meslektaş bürosunda oturup gidemediği bir paneli izleyebilecek.

Bir avukat anlaşmalı hastanelerde sadece avukat kartını göstererek ayakta tedavide indirim alıyor. Daha da önemlisi Türkiye Barolar Birliği, İstanbul Barosu ve bu hastaneler arasındaki üçlü bir protokolle yatarak tedavide senelik 120 bin TL’ye kadar biz karşılıyoruz. İşçi avukatlar sorunuyla ilgilendik. İlk defa bu konuda sözleşme hazırlayıp Barolar Birliği Genel Kurul’dan biz geçirdik. Ama Danıştay maalesef yürütmeyi durdurdu.

‘Hollywood sadece Amerikan piyasasıdır’

kuzufilm

“Kuzu” Filminin Yönetmeni Kutluğ Ataman Ile Yapılan Röportaj , 17.10.2014

ZUUNİ MEDEE GAZETESİ

“Ulanbator” Uluslararası Film Festivali geçen hafta Ulanbator’da düzenlenmiştir. Film festivalinin “odak ülkesi” seçilen Türkiye’nin 3 filmi 9 Ekim 2014 tarihinde Moğol seyircileri ile buluştu. Türk Film Günü çerçevesinde gösterilen “Kuzu” filminin yönetmeni Kutlu Ataman ile Moğolistan’a gelmişken bir mülakat yapma fırsatını elde ettik:

Öncelikle kendinizi kısaca okuyucularımıza tanıştırır mısınız? Bu seneki Uluslararası Film Festivali’nde Sizin yönettiğiniz “Kuzu” film gösterildi. Bu süreçteki duygularınızı paylaşır mısınız?

Ben 25 yıldır sanat alanında görev yapıyorum. Bu çerçevede, iki alanda emek harcadım. Birincisi film yönetmeni, film yazarı, ikincisi ise güzel sanat alanıdır. Özellikle sanat galerileri ve uluslararası müzelerde kendi eserlerimi sergiliyorum. Moğolistan’a ilk kez geldim. Moğolistan’a gelişim benim için güzel duygular ve hatıralar bıraktı. Bu kez Moğol seyircilerine güzel bir film getirdim. Uluslararası film festivallerine sürekli katılıyorum. Dolayısıyla bu konuda biriktirdiğim tecrübem var sayılır. Tabii ki her yerden gelen davetiyelerini değerlendirmeye vaktim yetmiyor. Ama film yönetmenleri ile ilgili festivalleri hiç kaçırmam. Moğolistan’dan davetiye aldığımda çok sevinmiştim. Çünkü çocukken Moğol halkı ve tarihi hakkında yazılan kitapları okurdum. Türk ve Moğol halkının kültürel ve tarihi bağları mevcuttur. Moğolistan hakkında yazılan kitapları okumuş biri olarak Moğolistan’a gelmekten büyük bir mutluluk duydum. Benim yönettiğim “Kuzu” filmi Türkiye’de henüz gösterilmedi. Dolayısıyla, ilk izleyen Moğolistan halkı oldu. Filmin açılışı yakın zamanda Türkiye’de yapılacaktır.

Moğol filmini izlediniz mi? Özellikle tarihi filmlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de bugüne kadar hiçbir Moğol filmi gösterilmemiştir. Bu yüzden herhangi bir Moğol filmini izlemedim. Türkiye’de hem yerel hem yabancı filmler gösterilmektedir. Bu filmleri arasında dünya sinema pazarında önde gelen Hollywood’un Amerikan filmleri daha çok yer almaktadır.

Sinema pazarı aslında zor bir alandır. Yapılan filmlerin film festivallerde yer alabilmesi zor şartları beraberinde getiriyor. Bu festival Moğol filmleri izlememe ve filmin yönetmenleri ile biraraya gelmeme vesile tanımıştır. Moğol sinema sanatçıları ile görüştüm. Onlar bana kendilerinin yaptığı filmleri hediye ettiler. Artık Türkiye’ye dönünce rahat rahat izleyeceğim ve Moğol sinema sanatçıları ile nasıl bir işbirliği yapabileceğimi düşüneceğim. Her ziyaret ettiğim ülke bir hatıra olarak aklımda kalıyor. Ama Moğolistan’ın bıraktığı hatıralar bir başkadır.

 

Son dönemde Moğolistan’da bir sürü filmin “üretilmesi” seyircilerin eleştirilerine yol açmaktadır. Dolayısıyla, seyircilerin olumsuz eleştirilere yol açmamak için nelere dikkat etmelidir?

Sinema alanının ancak sinema sanayisi ve piyasasının katkısı ile geliştiğini asla unutmamalıyız. Bir taraftan sadece gelir elde etmek amacıyla yapılan filmler varken diğer taraftan sadece sanat içerikli film olabilmektedir. Sinema sanatı bazı konuda yüzde yüz tarafsız olmayabilmektedir. Mesela, bir resim sanatı gibi yüzde yüz sanat içerikli olmayabiliyor. Bu yüzden hem sanatsal hem de ticari içerikli olabilmektedir. Önemli olan bu iki hususu bir dengede tutmaktadır. Bu denge her bir film yönetmeni ve yazarı için farklı şekilde tanımlanabilmektedir. Ben de bu iki hususu kendi düzeyimde bir dengede tutmaya çalışıyorum. Benim filmlerim milyarlar gibi bir kar getirmezse de en azından gelir veriyor. Çünkü ben herkes tarafından beğenilsin amacıyla film yapmıyorum. Sade ve doğal olan şeyleri kendime göre anlatmayı tercih ederim.

 

“Kuzu” filmini ne kadar sürede bitirdiniz. Bu film aracılığıyla seyircilere nasıl bir “mesaj” vermek istediniz?

 

Filmin çekimi yaklaşık 5 hafta sürmüştür. Ama 3 yıl önceden planlanmıştır. Bu sürede oyuncuların seçimi, çalışma grubunun kurulması, ses düzeni gibi çalışmalara tamamlandı ve çekime başlatıldı. “Kuzu” filmi genel olarak dramatik bir eserdir.

Ben kamuoyuna herhangi bir “mesaj” vermek amaçla film yapmıyorum. Bu film aracılığıyla Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde yaşayan azınlık hayatının bir parçasını anlatmayı ve onun güzelliğini insanlarla paylaşmayı hedefledim. Dolayısıyla, benim filmlerim herhangi bir mesaj içermemektedir.

 

Moğolistan’da her hafta yeni filmler açılıyor. Kaliteli bir film yapabilmek için ne kadar zaman lazım Sizce?

Daha çok gelir amaçlı film yapmak isterseniz oldukça kısa zamanda çekimini bitirmeniz lazım. Çünkü çekim ne kadar uzun sürerse o kadar harcama gerektirmektedir. Ama bu tür eserlerin uluslararası film festivallerinde yer alması ve uluslararası sahnesinde tanıtılması gibi olanakları mümkün değildir. Bu yüzden yukarıda da bahsettiğim gibi her iki hususu bir dengede tutmalıdır. Sanat içerikli filmin esas temeli senaryosunda yatmaktadır. Her şey ancak senaryodan etkilenmektedir.  Senaryoya göre oyuncular ve çekim şekilleri değişebilmektedir.

 

Günümüzde bütün dünya Hollywood filmlerine hayran kalmaktadır. Sizce, Hollywood’da tanınmak için neler yapılmalıdır?

Hollywood sadece bir Amerikan piyasasıdır. Yanı, Hollywood filmleri daha çok Amerikanlılar tarafından izlenmektedir. Dolayısıyla, dünyanın çeşitli yerlerin kültürüne kapalı kalmaktadır. Mesela, Türkiye’de yapılan bir Türk filminin Hollywood’da gösterilmesi olanaksızdır. Ama Hollywood’ün oyuncu ve sanatçıları ile işbirliği içinde film yapılabilmektedir. Ayrıca, Hollywood filmlerinin konu olarak birbirilerine benzer olduğunu düşünüyorum.

 

Türk sineması dünya sinema sanatı ile karşılaştırıldığında hangi düzeyde olduğunu düşünüyorsunuz?

Türk sinemacıların yaptığı film yerel sinema piyasasının %56’sını tek başına oluşturmaktadır. Bu bir başarıdır bence. Çünkü gün geçtikçe Türkiye’de gösterime sunulan Hollywood film sayısı artmaktadır. Buna rağmen seyircilerin büyük kısmı yerel filmini izlemeyi tercih etmektedir. Türk filmler son dönemlerde uluslararası film festivallere başarılı bir şekilde katılmaktadır. Bu yüzden Türk sinemasının gelişmekte olduğunu değerlendirebilirim. Ama tabii ki eksiklerimiz de vardır. Mesela, tam anlamıyla yüzde yüz sanat içerikli film seyirciler tarafından o kadar da beğenilmemektedir. Çünkü bu filmlere ancak sanatçılar ilgi duyabilmektedir.

İleride hangi konuda film yapmayı düşünüyorsunuz? Bazılar mesela tarihi film yapmak isterler?

Sanat içerikli, mesleki nitelikleri taşıyan ve aynı zamanda içinde bulunduğumuz dönemin piyasasına uyumlu olan bir film yapmayı planlıyorum. Şimdi bahsettiğim bu hususların biraraya getirilip getirilemeyeceğini düşündüm. Başta Güzey Kore, İngiltere olmak üzere Fransa film yönetmenlerinin yaptığı eserleri araştırmıştım. Araştırma neticesinde bu hususların biraraya getirilebileceğini öğrendim.

 

‘Hollywood sadece Amerikan piyasasıdır’

kuzufilm

“Kuzu” Filminin Yönetmeni Kutluğ Ataman Ile Yapılan Röportaj , 17.10.2014

ZUUNİ MEDEE GAZETESİ

“Ulanbator” Uluslararası Film Festivali geçen hafta Ulanbator’da düzenlenmiştir. Film festivalinin “odak ülkesi” seçilen Türkiye’nin 3 filmi 9 Ekim 2014 tarihinde Moğol seyircileri ile buluştu. Türk Film Günü çerçevesinde gösterilen “Kuzu” filminin yönetmeni Kutlu Ataman ile Moğolistan’a gelmişken bir mülakat yapma fırsatını elde ettik:

Öncelikle kendinizi kısaca okuyucularımıza tanıştırır mısınız? Bu seneki Uluslararası Film Festivali’nde Sizin yönettiğiniz “Kuzu” film gösterildi. Bu süreçteki duygularınızı paylaşır mısınız?

Ben 25 yıldır sanat alanında görev yapıyorum. Bu çerçevede, iki alanda emek harcadım. Birincisi film yönetmeni, film yazarı, ikincisi ise güzel sanat alanıdır. Özellikle sanat galerileri ve uluslararası müzelerde kendi eserlerimi sergiliyorum. Moğolistan’a ilk kez geldim. Moğolistan’a gelişim benim için güzel duygular ve hatıralar bıraktı. Bu kez Moğol seyircilerine güzel bir film getirdim. Uluslararası film festivallerine sürekli katılıyorum. Dolayısıyla bu konuda biriktirdiğim tecrübem var sayılır. Tabii ki her yerden gelen davetiyelerini değerlendirmeye vaktim yetmiyor. Ama film yönetmenleri ile ilgili festivalleri hiç kaçırmam. Moğolistan’dan davetiye aldığımda çok sevinmiştim. Çünkü çocukken Moğol halkı ve tarihi hakkında yazılan kitapları okurdum. Türk ve Moğol halkının kültürel ve tarihi bağları mevcuttur. Moğolistan hakkında yazılan kitapları okumuş biri olarak Moğolistan’a gelmekten büyük bir mutluluk duydum. Benim yönettiğim “Kuzu” filmi Türkiye’de henüz gösterilmedi. Dolayısıyla, ilk izleyen Moğolistan halkı oldu. Filmin açılışı yakın zamanda Türkiye’de yapılacaktır.

Moğol filmini izlediniz mi? Özellikle tarihi filmlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de bugüne kadar hiçbir Moğol filmi gösterilmemiştir. Bu yüzden herhangi bir Moğol filmini izlemedim. Türkiye’de hem yerel hem yabancı filmler gösterilmektedir. Bu filmleri arasında dünya sinema pazarında önde gelen Hollywood’un Amerikan filmleri daha çok yer almaktadır.

Sinema pazarı aslında zor bir alandır. Yapılan filmlerin film festivallerde yer alabilmesi zor şartları beraberinde getiriyor. Bu festival Moğol filmleri izlememe ve filmin yönetmenleri ile biraraya gelmeme vesile tanımıştır. Moğol sinema sanatçıları ile görüştüm. Onlar bana kendilerinin yaptığı filmleri hediye ettiler. Artık Türkiye’ye dönünce rahat rahat izleyeceğim ve Moğol sinema sanatçıları ile nasıl bir işbirliği yapabileceğimi düşüneceğim. Her ziyaret ettiğim ülke bir hatıra olarak aklımda kalıyor. Ama Moğolistan’ın bıraktığı hatıralar bir başkadır.

 

Son dönemde Moğolistan’da bir sürü filmin “üretilmesi” seyircilerin eleştirilerine yol açmaktadır. Dolayısıyla, seyircilerin olumsuz eleştirilere yol açmamak için nelere dikkat etmelidir?

Sinema alanının ancak sinema sanayisi ve piyasasının katkısı ile geliştiğini asla unutmamalıyız. Bir taraftan sadece gelir elde etmek amacıyla yapılan filmler varken diğer taraftan sadece sanat içerikli film olabilmektedir. Sinema sanatı bazı konuda yüzde yüz tarafsız olmayabilmektedir. Mesela, bir resim sanatı gibi yüzde yüz sanat içerikli olmayabiliyor. Bu yüzden hem sanatsal hem de ticari içerikli olabilmektedir. Önemli olan bu iki hususu bir dengede tutmaktadır. Bu denge her bir film yönetmeni ve yazarı için farklı şekilde tanımlanabilmektedir. Ben de bu iki hususu kendi düzeyimde bir dengede tutmaya çalışıyorum. Benim filmlerim milyarlar gibi bir kar getirmezse de en azından gelir veriyor. Çünkü ben herkes tarafından beğenilsin amacıyla film yapmıyorum. Sade ve doğal olan şeyleri kendime göre anlatmayı tercih ederim.

 

“Kuzu” filmini ne kadar sürede bitirdiniz. Bu film aracılığıyla seyircilere nasıl bir “mesaj” vermek istediniz?

 

Filmin çekimi yaklaşık 5 hafta sürmüştür. Ama 3 yıl önceden planlanmıştır. Bu sürede oyuncuların seçimi, çalışma grubunun kurulması, ses düzeni gibi çalışmalara tamamlandı ve çekime başlatıldı. “Kuzu” filmi genel olarak dramatik bir eserdir.

Ben kamuoyuna herhangi bir “mesaj” vermek amaçla film yapmıyorum. Bu film aracılığıyla Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde yaşayan azınlık hayatının bir parçasını anlatmayı ve onun güzelliğini insanlarla paylaşmayı hedefledim. Dolayısıyla, benim filmlerim herhangi bir mesaj içermemektedir.

 

Moğolistan’da her hafta yeni filmler açılıyor. Kaliteli bir film yapabilmek için ne kadar zaman lazım Sizce?

Daha çok gelir amaçlı film yapmak isterseniz oldukça kısa zamanda çekimini bitirmeniz lazım. Çünkü çekim ne kadar uzun sürerse o kadar harcama gerektirmektedir. Ama bu tür eserlerin uluslararası film festivallerinde yer alması ve uluslararası sahnesinde tanıtılması gibi olanakları mümkün değildir. Bu yüzden yukarıda da bahsettiğim gibi her iki hususu bir dengede tutmalıdır. Sanat içerikli filmin esas temeli senaryosunda yatmaktadır. Her şey ancak senaryodan etkilenmektedir.  Senaryoya göre oyuncular ve çekim şekilleri değişebilmektedir.

 

Günümüzde bütün dünya Hollywood filmlerine hayran kalmaktadır. Sizce, Hollywood’da tanınmak için neler yapılmalıdır?

Hollywood sadece bir Amerikan piyasasıdır. Yanı, Hollywood filmleri daha çok Amerikanlılar tarafından izlenmektedir. Dolayısıyla, dünyanın çeşitli yerlerin kültürüne kapalı kalmaktadır. Mesela, Türkiye’de yapılan bir Türk filminin Hollywood’da gösterilmesi olanaksızdır. Ama Hollywood’ün oyuncu ve sanatçıları ile işbirliği içinde film yapılabilmektedir. Ayrıca, Hollywood filmlerinin konu olarak birbirilerine benzer olduğunu düşünüyorum.

 

Türk sineması dünya sinema sanatı ile karşılaştırıldığında hangi düzeyde olduğunu düşünüyorsunuz?

Türk sinemacıların yaptığı film yerel sinema piyasasının %56’sını tek başına oluşturmaktadır. Bu bir başarıdır bence. Çünkü gün geçtikçe Türkiye’de gösterime sunulan Hollywood film sayısı artmaktadır. Buna rağmen seyircilerin büyük kısmı yerel filmini izlemeyi tercih etmektedir. Türk filmler son dönemlerde uluslararası film festivallere başarılı bir şekilde katılmaktadır. Bu yüzden Türk sinemasının gelişmekte olduğunu değerlendirebilirim. Ama tabii ki eksiklerimiz de vardır. Mesela, tam anlamıyla yüzde yüz sanat içerikli film seyirciler tarafından o kadar da beğenilmemektedir. Çünkü bu filmlere ancak sanatçılar ilgi duyabilmektedir.

İleride hangi konuda film yapmayı düşünüyorsunuz? Bazılar mesela tarihi film yapmak isterler?

Sanat içerikli, mesleki nitelikleri taşıyan ve aynı zamanda içinde bulunduğumuz dönemin piyasasına uyumlu olan bir film yapmayı planlıyorum. Şimdi bahsettiğim bu hususların biraraya getirilip getirilemeyeceğini düşündüm. Başta Güzey Kore, İngiltere olmak üzere Fransa film yönetmenlerinin yaptığı eserleri araştırmıştım. Araştırma neticesinde bu hususların biraraya getirilebileceğini öğrendim.

 

“HSYK’daki tablo hükümeti tam anlamıyla sevindiremedi”

0

ömerfarukeminağaoğlu

Erman Çimen 15.10.2014

ÇAĞDAŞSES

Anayasa’da 2010 yılında yapılan değişiklikle 22 üyeli HSYK’nın 15 üyesinin Yargıtay ve Danıştay ile yerel mahkemelerden (adli ve idari yargıdan) seçilmesi esası getirilmişti. 2010’da yapılan ilk seçimden sonra yerel mahkemelerdeki ikinci HSYK seçimleri dün yapıldı. Seçimde hükümetin desteklediği, muhafazakar, ülkücü ve sosyal demokrat hakim ve savcıların oluşturduğu Yargıda Birlik Platformu (YBP), Yargıçlar Sendikası ve YARSAV’ın ortak listesi ile cemaate yakın adaylar ve bağımsızlar yarıştı. Seçimde 45’i adli, 16’sı idari yargıdan olmak üzere 61 aday vardı. Adli yargı mensupları 7 asıl 4 yedek üye, idari yargı mensupları ise 3 asıl 2 yedek üye için sandık başına gitti.

İdari yargı seçimde YBP’den Halil Koç 736 oy olarak ilk sırada ipi göğüsledi. Cemaate yakın adaylardan HSYK üyesi Ahmet Berberoğlu bir oy farkla ikinci olurken, Mahmut Şen ise 713 oyla 3. olarak HSYK asıl üyesi seçildiler. YBP’nin adayları Cafer Ergen ve Mehmet Gökpınar de yedek üye oldular.  Adli yargıda ise 7 asıl üyeliğin tamamını YBP adayları kazandı.

Konu ile ilgili olarak CagdasSes.com’a konuşan Yargıçlar Sendikası Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, HSYK seçimlerinde Yargı bağımsızlığını var etmek için değil, kendi etkinliğini pekiştirebilmek için iktidarın doğrudan bir taraf olarak içinde yer aldığı ve herkesin de bu durumu seyrettiği bir HSYK seçim süreci yaşadıklarını belirterek; “YSK’nın varlığının, yargı denetimi adına hiç bir şey ifade etmediği, seçimlerde yargı denetiminin etkinliğini öne çıkaramadığı da açıkça görüldü” diye konuştu.

Seçimler öncesi hükümet kanadı tarafından YARSAV ve Yargıçlar Sendikası üzerine bir algı operasyonu yapıldığını söyleyen Eminağaoğlu; “Çünkü hükümet YARSAV’a yapılan bu saldırıların onda birini kendi eliyle büyüttüğü ve bildiği cemaat yapılanmasına yapma yoluna bile gitmedi. Özellikle idari yargıda çok açıkça iktidar ve cemaat gücü öne çıkmasına rağmen, bizler tarafında cemaatle bir işbirliği yani öyle bir irade sergilense, idari yargıda gösterilen adayların da o eksende olması yolu seçilebilirdi ki, öyle bir irade asla ortaya konulmamıştır. Bu herkesçe de bilinmesine rağmen, ısrarla bu gibi saldırılar hep yapılarak gündemde tutulmuştur” dedi.

Eminağaoğlu ayrıca seçilen kişilerin isim ve kişiliklerine bakıldığında, hükümeti her yönüyle sevindirecek bir tablo olmadığını da belirtirken; “Ama üzücü olan bu isimlerin, hükümetin koordinatörlüğünde ortaya çıkan bir oluşumda bir araya gelmiş olmalarıdır. Seçilenlerin, üzerlerindeki bu gölgeye gerçeklik sağlamayacak biçimde uygulamalarını ortaya koymaları gerekmektedir. Bu nedenle kendilerini bunu gösterme şansı elbette tanınacaktır” diye konuştu.

Öncelikle HSYK seçimleri üzerine genel değerlendirmeleriniz nelerdir?

Yargı bağımsızlığını var etmek için değil, kendi etkinliğini pekiştirebilmek için, iktidarın doğrudan bir taraf olarak içinde yer aldığı, bundan geri durmadığı, herkesin de bu durumu seyrettiği bir HSYK seçim süreci yaşadık. Süreç öyle bir aşamaya taşındı ki, iktidar kanadı beklentilerine aykırı bir soncun çıkması durumunda, sonuçları gayrimeşru sayacaklarını, başka seçeneklerinin söz konusu olabileceğini dahi ifade ettiler. Tüm kamu olanakları, iktidar tarafından desteklediği grup lehine denetimsiz biçimde  seferber edildi.

İşte böyle bir ortamda eşit yarışma ve serbest seçim kuralı yaşama geçirilemeden, seçim süreci ve seçimler gerçekleşti. YSK’nın varlığının, yargı denetimi adına hiç bir şey ifade etmediği, seçimlerde yargı denetiminin etkinliğini öne çıkaramadığı açıkça görüldü.

“İKTİDARLAR İÇİN HSYK HEP BİR ÇEKİM MERKEZİ OLDU”

Her olağanüstü dönemde gözler hep HSYK üzerine çevrilmiş… Çünkü iktidarlar amaçlarına kolaycılıkla ulaşabilmek için, yargıyı kullanma iradesini öne çıkarmışlar. Bunun içinde yargı üzerinde etkin olan HSYK’ya hakim olmaya yönelmişler. Yargıya güvence amacıyla ortaya çıkan HSYK’yı, yargıya vesayet aracına, yargıyı yöneten bir organ konumuna sürüklemişler. Bu şekilde, HSYK’da etkin güçler yargı üzerinde HSYK yoluyla uyguladıklarıyla, yargıyı adaletten uzaklaştırmışlar. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de yaşananlarla bu durumun böyle olduğu açıkça görülmüş.

“TEKME TOKATA BİLE BAŞVURDULAR”

12 Eylüldeki yapılanmanın temel kurgusu bozulmadan, 2010’daki değişiklikle ortaya çıkan HSYK ile AKP, o tarihte düşündüğü amacına ulaşıp, HSYK’yı bir hizaya sokma aracı şeklinde daha etkin olarak kullanmaya başlamış, ancak HSYK’da gücü birlikte kullandığı cemaatle aralarında özellikle 2013 sonlarından bu yana yaşadığı sorunlar karşısında, gücü tek başına ele geçirmek için, TBMM’de tekme tokat yoluna bile başvurarak yasa çıkartıp, HSYK’da Bakanın rolünü artırmış, bu yasa değişikliği Anayasa Mahkemesince iptal edilince, bu sefer kaybettiği yetkileri seçim yoluyla toplama, elde etme yoluna koyulmuş, normalde bir arada olmayan kişileri, tüzel kişilikleri bulunmayan, hukuki varlık içermeyen YBP adlı bir oluşum yaratarak, anılan ve tüm yargıç ve savcıları bu şemsiye altına çekmeye çalışmış, sadece kendi görüşündeki yargıçlar ve savcılarla birlikte hareket etmediği görünümünü öne çıkarmış, birleştirici değil aslında ayrıştırıcı nitelik taşıyan bu iradesinde de seçim sonuçlarına bakıldığında kendi açısından başarılı olmuştur.

YBP platformu adı altında, hukukçu kimliklerini tek belirleyici özellik olarak değil de, alt kimliklerini öne çekerek bir araya gelen kişiler için ve yine YBP için üzücü olan, bu kişilerin Bakanlık koordinatörlüğünde ve hukuksal varlığı bulunmayan bu oluşum çatısı altında bir araya gelmiş, buluşmuş olmalarıdır.

YBP, kamu kaynakları ve iktidar koordinatörlüğünde; cemaat ise biat kültürüyle bu süreci yürütmüştür. Sonuçlar ortadadır. YARSAV ve Yargıçlar Sendikası, örgütlü demokratik mücadele ile süreçte yer almışlardır. Yargının, hukuk ve demokrasi bilincinin fotoğrafı ortaya çıkmıştır. Örgüt ve disiplin olmadan bir seçimin yürütülemeyeceği, açıkça görülmüştür. Ne hükümet, ne cemaat ne de başka bir güçle dirsek temasına girilmeden yürüttüğümüz süreçten, bizler böyle bir sonuçla çıktık. Duruşumuz, doğru yerde olduğumuzun; bu tablo ise yargının içinde bulunduğu durumun ifadesidir.

“YARGI BAĞIMSIZLIĞINA UYGUN OLMAYAN BİR SEÇİM YAŞANDI”

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına uygun olmayan bir seçim süreci yaşanmıştır. Yargıç ve savcılara oy hakkı tanınması olumludur. Bu oy hakkını kullanmada henüz yargıç ve savcılar, yargıç kimliğinin gereği olarak, güç odakları karşısında 2010 ve 2014 teki seçimlerde duruş sergileyememiş olsalar da, bu hakları mutlaka korunmalıdır.

Seçimlerin hükümet-cemaat savaşı ekseninde gelişmesi yargıda tarafsızlığın geleceği için ne gibi sonuçlar doğuracak?

Seçim sonuçlarına bakan herkesin, hukuk adına bir şeyler demesi veya sorması gerekirken, herkes, hükümet mi cemaat mi sorularını ifade etmektedir. Bu yargının içine sürüklendiği durumu da göstermektedir. Yargıda örgütlenmenin baskılanmasıyla kabuklar kırılamayınca, çıkan sonucu göstermektedir. Sonuçlara bakanların hukuk adına bir şeyler söylemesi gerekmektedir ki, onun da örgütlü mücadelenin yargıdaki gücüyle doğru orantılı olduğu, yargı bağımsızlığının temelinin de iktidarların lütfundan değil, örgütlü mücadeleden geçtiği bir kez daha bu acı tecrübeyle görülmüştür.

“YARGIDA CİDDİ BİR CEMAAT YAPILANMASININ VARLIĞI AÇIKÇA GÖRÜLDÜ”

Yargıda ciddi bir cemaat yapılanmasının varlığı açıkça görülmüştür. Hükümet kanadı bizleri cemaat suçlamasına maruz bırakmış, bize var olan desteği soru işaretleri yaratarak ortadan kaldırmaya yönelmiş, bizlere yöneldiğinin onda biri kadar bildiği cemaat yapılanmasının ve adaylarının üzerine gitmemiştir. 

Bu cemaat yapılanmasının çok önemli bir bölümü mevcut iktidar partisi hükümetleri döneminde ortaya çıkmıştır. Açtığımız davalarla bunlar ortadadır.

“HSYK ÜZERİNDEN YARGIDA İSTEDİKLERİNİ ELDE ETTİLER”

HSYK, hükümet veya cemaat için bir arena, üstünlük savaşının verileceği bir alan haline dönüşmemeli, burada gözetilen sadece yargı, hukuk ve yargıya güvence boyutu olmalıdır. Seçim sürecine baktığımızda, her ikisi de buraya, diğerine kaptırılamayacak alan gözüyle bakmıştır. Bu da HSYK üzerinden şimdiye kadar yaptıklarının ifadesidir. Çünkü bu güçler şimdiye kadar HSYK üzerinden, yargıda istediklerini elde etmişler, bunu yaşayarak görmüşlerdir.

“HUKUKSAL DENETİME AÇIK BİR HSYK ORTAYA ÇIKMALIDIR”

HSYK’ya seçilen kişilerin, hukukçu kimliklerini öne çekerek, burasını bir güç alanı niteliğine sokmamaları, onlardan beklenen davranıştır. Burası iktidar veya cemaat için bir kavga alanı değil, hukukun öne çekildiği bir yer olmalıdır. İktidar, cemaat veya bir başka güç adı, yargının tarafsızlığıyla yani olmazsa olmazıyla asla bağdaşmaz. Bazı alt kimlik, etiket veya güçleri, koruyan, ötekileştiren, dışlayan değil, hukuksal gereğinin açık ve şeffaflıkla yapıldığı, hukuksal denetime açık bir HSYK artık ortaya çıkmalıdır. Aksi halde hükümet veya cemaat, hangi gücün HSYK içinde etkin olduğunun bir farkı olmayacaktır.

Hükümete yakın çevrelerden daha önce başkanlığını yaptığınız YARSAV’a karşıda cemaatle işbirliği yapıldığına dair suçlamalar yöneltilmişti. Seçimden sonra YARSAV’da sendikanızla beraber konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Bu konudaki değerlendirmeleriniz?

Hükümet, YARSAV’la seçim işbirliği yaptığımız bu süreçte, olabildiğince cemaat suçlamasıyla öne çıktı. Bu, bize ve YARSAV’a yönelecek oylar yönünden belirleyici bir durumdu. Bir algı operasyonuydu. Çünkü YARSAV’a yapılan bu saldırıların onda birini kendi eliyle büyüttüğü ve bildiği cemaat yapılanmasına yapma yoluna bile gitmedi. Özellikle idari yargıda çok açıkça iktidar ve cemaat gücü öne çıkmasına rağmen, bizler tarafında cemaatle bir işbirliği yani öyle bir irade sergilense, idari yargıda gösterilen adayların da o eksende olması yolu seçilebilirdi ki, öyle bir irade asla ortaya konulmamıştır. Bu herkesçe de bilinmesine rağmen, ısrarla bu gibi saldırılar hep yapılarak gündemde tutulmuştur.

 “YARSAV HİÇBİR ZAMAN CEMAATLE BİRLİKTELİK SAĞLAMADI”

YARSAV ve Yargıçlar Sendikası, süreçteki çalışmalarını açıklıkla yürütmüşlerdir. Yargıç kimliğini esas almışlar, ne hükümet ne cemaat diyerek hiç bir güç odağı ile birliktelik sergilememişler, ancak iktidar süreci siyaseten yönetebilmek için, elindeki medya değil her yolla bu gibi saldırıları gerçekleştirmekten asla geri durmamış, seçimleri kazanmak adına her yolu kullanmıştır.

Ayrıca kimi çevrelerden bu seçim sonuçlarının aslında ne hükümete ne de cemaate yaradığını, ortaya çıkan sonuçla aslında hukuka bağlı yargı mensuplarının isimlerinin öne çıktığı,  bunun arka planda iyi bir gelişme olduğuna dair yorumlar da var. Siz bunlara katılıyor musunuz?

HSYK, yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığı için var. Yargıyı yönetmek veya vesayet yaratmak için değil, yargıya güvence olmak için var. Seçilen kişilerin isim ve kişiliklerine baktığınızda, hükümeti her yönüyle sevindirecek bir tablo yok. Ama üzücü olan bu isimlerin, hükümetin koordinatörlüğünde ortaya çıkan bir oluşumda bir araya gelmiş olmalarıdır. Oysa yargı alanında böyle bir koordinatörlüğünün söz konusu olamaması gerekirdi. YBP; hükümetin etkin çalışmalarının ürünüdür. Seçilenlerin, üzerlerindeki bu gölgeye gerçeklik sağlamayacak biçimde uygulamalarını ortaya koymaları gerekmektedir. Bu nedenle kendilerini bunu gösterme şansı elbette tanınacaktır.

Son olarak, bundan sonra Yargıçlar sendikası olarak, hem HSYK ve hem de Türkiye’deki hukuk sistemi genelinde hedefleriniz ve mücadelenizi seyri ne şekilde olacak? 

Gücün Anayasası olmaz. 1982 de bu anlayışla güce hayır diyen kesim % 8’dir. Yargı da; ne hükümet, ne cemaat, hiç bir gücün olamaz, bağımsız olmalıdır. Bugün bunu ifade edenlerin de 1982 deki gibi % 8 oranında kaldıkları görülmüştür. Ancak 1982 de herkese sorulan o soru, bugün sadece hukuk eğitimi almış olanlara sorulmuştur. Aynı oy oranı çıkmıştır. Hukuk eğitimi almanın bir şeyi değiştirmediği görülmüştür. Bunun üzerine ayrıca konuşulabilir.

12 Eylül döneminde yaklaşık 800 dolayında yasa çıkarılmıştır. Bu iktidar ise yaklaşık 2500’e yakın yasa çıkarma, değiştirme yoluna gitmesine rağmen, hedefin ve önceliğini 12 Eylül hukukuna değil, cumhuriyet hukukuna yöneltmiştir. Hukuk sistemini iyice içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Yapının, özgürlükçü bakışla, evrensel ilkelere uygun biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir.

“YARGI BAĞIMSIZLIĞI İÇİN ÖRGÜTLÜ MÜCADELE”

Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve etkinliği konularında, her geçen gün geriye gidişler hızla artmaktadır. Bu konuda evrensel ilke ve değerlerin öne çıkarılması ve etkin kılınması için örgütlü mücadelenin yeri ve vazgeçilmezliği kaçınılmazdır. Evrensel değerli etkin kılmak için, örgütlü mücadelenin daha öne çekilerek yapılması gerektiği ortadadır. Bunun için yargıda örgütlenmenin daha kapsayıcı ve etkin olabilmesinin adımları ve yolları üzerinde durulacaktır.