Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 112

“HSYK’daki tablo hükümeti tam anlamıyla sevindiremedi”

0

ömerfarukeminağaoğlu

Erman Çimen 15.10.2014

ÇAĞDAŞSES

Anayasa’da 2010 yılında yapılan değişiklikle 22 üyeli HSYK’nın 15 üyesinin Yargıtay ve Danıştay ile yerel mahkemelerden (adli ve idari yargıdan) seçilmesi esası getirilmişti. 2010’da yapılan ilk seçimden sonra yerel mahkemelerdeki ikinci HSYK seçimleri dün yapıldı. Seçimde hükümetin desteklediği, muhafazakar, ülkücü ve sosyal demokrat hakim ve savcıların oluşturduğu Yargıda Birlik Platformu (YBP), Yargıçlar Sendikası ve YARSAV’ın ortak listesi ile cemaate yakın adaylar ve bağımsızlar yarıştı. Seçimde 45’i adli, 16’sı idari yargıdan olmak üzere 61 aday vardı. Adli yargı mensupları 7 asıl 4 yedek üye, idari yargı mensupları ise 3 asıl 2 yedek üye için sandık başına gitti.

İdari yargı seçimde YBP’den Halil Koç 736 oy olarak ilk sırada ipi göğüsledi. Cemaate yakın adaylardan HSYK üyesi Ahmet Berberoğlu bir oy farkla ikinci olurken, Mahmut Şen ise 713 oyla 3. olarak HSYK asıl üyesi seçildiler. YBP’nin adayları Cafer Ergen ve Mehmet Gökpınar de yedek üye oldular.  Adli yargıda ise 7 asıl üyeliğin tamamını YBP adayları kazandı.

Konu ile ilgili olarak CagdasSes.com’a konuşan Yargıçlar Sendikası Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, HSYK seçimlerinde Yargı bağımsızlığını var etmek için değil, kendi etkinliğini pekiştirebilmek için iktidarın doğrudan bir taraf olarak içinde yer aldığı ve herkesin de bu durumu seyrettiği bir HSYK seçim süreci yaşadıklarını belirterek; “YSK’nın varlığının, yargı denetimi adına hiç bir şey ifade etmediği, seçimlerde yargı denetiminin etkinliğini öne çıkaramadığı da açıkça görüldü” diye konuştu.

Seçimler öncesi hükümet kanadı tarafından YARSAV ve Yargıçlar Sendikası üzerine bir algı operasyonu yapıldığını söyleyen Eminağaoğlu; “Çünkü hükümet YARSAV’a yapılan bu saldırıların onda birini kendi eliyle büyüttüğü ve bildiği cemaat yapılanmasına yapma yoluna bile gitmedi. Özellikle idari yargıda çok açıkça iktidar ve cemaat gücü öne çıkmasına rağmen, bizler tarafında cemaatle bir işbirliği yani öyle bir irade sergilense, idari yargıda gösterilen adayların da o eksende olması yolu seçilebilirdi ki, öyle bir irade asla ortaya konulmamıştır. Bu herkesçe de bilinmesine rağmen, ısrarla bu gibi saldırılar hep yapılarak gündemde tutulmuştur” dedi.

Eminağaoğlu ayrıca seçilen kişilerin isim ve kişiliklerine bakıldığında, hükümeti her yönüyle sevindirecek bir tablo olmadığını da belirtirken; “Ama üzücü olan bu isimlerin, hükümetin koordinatörlüğünde ortaya çıkan bir oluşumda bir araya gelmiş olmalarıdır. Seçilenlerin, üzerlerindeki bu gölgeye gerçeklik sağlamayacak biçimde uygulamalarını ortaya koymaları gerekmektedir. Bu nedenle kendilerini bunu gösterme şansı elbette tanınacaktır” diye konuştu.

Öncelikle HSYK seçimleri üzerine genel değerlendirmeleriniz nelerdir?

Yargı bağımsızlığını var etmek için değil, kendi etkinliğini pekiştirebilmek için, iktidarın doğrudan bir taraf olarak içinde yer aldığı, bundan geri durmadığı, herkesin de bu durumu seyrettiği bir HSYK seçim süreci yaşadık. Süreç öyle bir aşamaya taşındı ki, iktidar kanadı beklentilerine aykırı bir soncun çıkması durumunda, sonuçları gayrimeşru sayacaklarını, başka seçeneklerinin söz konusu olabileceğini dahi ifade ettiler. Tüm kamu olanakları, iktidar tarafından desteklediği grup lehine denetimsiz biçimde  seferber edildi.

İşte böyle bir ortamda eşit yarışma ve serbest seçim kuralı yaşama geçirilemeden, seçim süreci ve seçimler gerçekleşti. YSK’nın varlığının, yargı denetimi adına hiç bir şey ifade etmediği, seçimlerde yargı denetiminin etkinliğini öne çıkaramadığı açıkça görüldü.

“İKTİDARLAR İÇİN HSYK HEP BİR ÇEKİM MERKEZİ OLDU”

Her olağanüstü dönemde gözler hep HSYK üzerine çevrilmiş… Çünkü iktidarlar amaçlarına kolaycılıkla ulaşabilmek için, yargıyı kullanma iradesini öne çıkarmışlar. Bunun içinde yargı üzerinde etkin olan HSYK’ya hakim olmaya yönelmişler. Yargıya güvence amacıyla ortaya çıkan HSYK’yı, yargıya vesayet aracına, yargıyı yöneten bir organ konumuna sürüklemişler. Bu şekilde, HSYK’da etkin güçler yargı üzerinde HSYK yoluyla uyguladıklarıyla, yargıyı adaletten uzaklaştırmışlar. 12 Mart’ta, 12 Eylül’de yaşananlarla bu durumun böyle olduğu açıkça görülmüş.

“TEKME TOKATA BİLE BAŞVURDULAR”

12 Eylüldeki yapılanmanın temel kurgusu bozulmadan, 2010’daki değişiklikle ortaya çıkan HSYK ile AKP, o tarihte düşündüğü amacına ulaşıp, HSYK’yı bir hizaya sokma aracı şeklinde daha etkin olarak kullanmaya başlamış, ancak HSYK’da gücü birlikte kullandığı cemaatle aralarında özellikle 2013 sonlarından bu yana yaşadığı sorunlar karşısında, gücü tek başına ele geçirmek için, TBMM’de tekme tokat yoluna bile başvurarak yasa çıkartıp, HSYK’da Bakanın rolünü artırmış, bu yasa değişikliği Anayasa Mahkemesince iptal edilince, bu sefer kaybettiği yetkileri seçim yoluyla toplama, elde etme yoluna koyulmuş, normalde bir arada olmayan kişileri, tüzel kişilikleri bulunmayan, hukuki varlık içermeyen YBP adlı bir oluşum yaratarak, anılan ve tüm yargıç ve savcıları bu şemsiye altına çekmeye çalışmış, sadece kendi görüşündeki yargıçlar ve savcılarla birlikte hareket etmediği görünümünü öne çıkarmış, birleştirici değil aslında ayrıştırıcı nitelik taşıyan bu iradesinde de seçim sonuçlarına bakıldığında kendi açısından başarılı olmuştur.

YBP platformu adı altında, hukukçu kimliklerini tek belirleyici özellik olarak değil de, alt kimliklerini öne çekerek bir araya gelen kişiler için ve yine YBP için üzücü olan, bu kişilerin Bakanlık koordinatörlüğünde ve hukuksal varlığı bulunmayan bu oluşum çatısı altında bir araya gelmiş, buluşmuş olmalarıdır.

YBP, kamu kaynakları ve iktidar koordinatörlüğünde; cemaat ise biat kültürüyle bu süreci yürütmüştür. Sonuçlar ortadadır. YARSAV ve Yargıçlar Sendikası, örgütlü demokratik mücadele ile süreçte yer almışlardır. Yargının, hukuk ve demokrasi bilincinin fotoğrafı ortaya çıkmıştır. Örgüt ve disiplin olmadan bir seçimin yürütülemeyeceği, açıkça görülmüştür. Ne hükümet, ne cemaat ne de başka bir güçle dirsek temasına girilmeden yürüttüğümüz süreçten, bizler böyle bir sonuçla çıktık. Duruşumuz, doğru yerde olduğumuzun; bu tablo ise yargının içinde bulunduğu durumun ifadesidir.

“YARGI BAĞIMSIZLIĞINA UYGUN OLMAYAN BİR SEÇİM YAŞANDI”

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına uygun olmayan bir seçim süreci yaşanmıştır. Yargıç ve savcılara oy hakkı tanınması olumludur. Bu oy hakkını kullanmada henüz yargıç ve savcılar, yargıç kimliğinin gereği olarak, güç odakları karşısında 2010 ve 2014 teki seçimlerde duruş sergileyememiş olsalar da, bu hakları mutlaka korunmalıdır.

Seçimlerin hükümet-cemaat savaşı ekseninde gelişmesi yargıda tarafsızlığın geleceği için ne gibi sonuçlar doğuracak?

Seçim sonuçlarına bakan herkesin, hukuk adına bir şeyler demesi veya sorması gerekirken, herkes, hükümet mi cemaat mi sorularını ifade etmektedir. Bu yargının içine sürüklendiği durumu da göstermektedir. Yargıda örgütlenmenin baskılanmasıyla kabuklar kırılamayınca, çıkan sonucu göstermektedir. Sonuçlara bakanların hukuk adına bir şeyler söylemesi gerekmektedir ki, onun da örgütlü mücadelenin yargıdaki gücüyle doğru orantılı olduğu, yargı bağımsızlığının temelinin de iktidarların lütfundan değil, örgütlü mücadeleden geçtiği bir kez daha bu acı tecrübeyle görülmüştür.

“YARGIDA CİDDİ BİR CEMAAT YAPILANMASININ VARLIĞI AÇIKÇA GÖRÜLDÜ”

Yargıda ciddi bir cemaat yapılanmasının varlığı açıkça görülmüştür. Hükümet kanadı bizleri cemaat suçlamasına maruz bırakmış, bize var olan desteği soru işaretleri yaratarak ortadan kaldırmaya yönelmiş, bizlere yöneldiğinin onda biri kadar bildiği cemaat yapılanmasının ve adaylarının üzerine gitmemiştir. 

Bu cemaat yapılanmasının çok önemli bir bölümü mevcut iktidar partisi hükümetleri döneminde ortaya çıkmıştır. Açtığımız davalarla bunlar ortadadır.

“HSYK ÜZERİNDEN YARGIDA İSTEDİKLERİNİ ELDE ETTİLER”

HSYK, hükümet veya cemaat için bir arena, üstünlük savaşının verileceği bir alan haline dönüşmemeli, burada gözetilen sadece yargı, hukuk ve yargıya güvence boyutu olmalıdır. Seçim sürecine baktığımızda, her ikisi de buraya, diğerine kaptırılamayacak alan gözüyle bakmıştır. Bu da HSYK üzerinden şimdiye kadar yaptıklarının ifadesidir. Çünkü bu güçler şimdiye kadar HSYK üzerinden, yargıda istediklerini elde etmişler, bunu yaşayarak görmüşlerdir.

“HUKUKSAL DENETİME AÇIK BİR HSYK ORTAYA ÇIKMALIDIR”

HSYK’ya seçilen kişilerin, hukukçu kimliklerini öne çekerek, burasını bir güç alanı niteliğine sokmamaları, onlardan beklenen davranıştır. Burası iktidar veya cemaat için bir kavga alanı değil, hukukun öne çekildiği bir yer olmalıdır. İktidar, cemaat veya bir başka güç adı, yargının tarafsızlığıyla yani olmazsa olmazıyla asla bağdaşmaz. Bazı alt kimlik, etiket veya güçleri, koruyan, ötekileştiren, dışlayan değil, hukuksal gereğinin açık ve şeffaflıkla yapıldığı, hukuksal denetime açık bir HSYK artık ortaya çıkmalıdır. Aksi halde hükümet veya cemaat, hangi gücün HSYK içinde etkin olduğunun bir farkı olmayacaktır.

Hükümete yakın çevrelerden daha önce başkanlığını yaptığınız YARSAV’a karşıda cemaatle işbirliği yapıldığına dair suçlamalar yöneltilmişti. Seçimden sonra YARSAV’da sendikanızla beraber konuyla ilgili bir açıklama yaptı. Bu konudaki değerlendirmeleriniz?

Hükümet, YARSAV’la seçim işbirliği yaptığımız bu süreçte, olabildiğince cemaat suçlamasıyla öne çıktı. Bu, bize ve YARSAV’a yönelecek oylar yönünden belirleyici bir durumdu. Bir algı operasyonuydu. Çünkü YARSAV’a yapılan bu saldırıların onda birini kendi eliyle büyüttüğü ve bildiği cemaat yapılanmasına yapma yoluna bile gitmedi. Özellikle idari yargıda çok açıkça iktidar ve cemaat gücü öne çıkmasına rağmen, bizler tarafında cemaatle bir işbirliği yani öyle bir irade sergilense, idari yargıda gösterilen adayların da o eksende olması yolu seçilebilirdi ki, öyle bir irade asla ortaya konulmamıştır. Bu herkesçe de bilinmesine rağmen, ısrarla bu gibi saldırılar hep yapılarak gündemde tutulmuştur.

 “YARSAV HİÇBİR ZAMAN CEMAATLE BİRLİKTELİK SAĞLAMADI”

YARSAV ve Yargıçlar Sendikası, süreçteki çalışmalarını açıklıkla yürütmüşlerdir. Yargıç kimliğini esas almışlar, ne hükümet ne cemaat diyerek hiç bir güç odağı ile birliktelik sergilememişler, ancak iktidar süreci siyaseten yönetebilmek için, elindeki medya değil her yolla bu gibi saldırıları gerçekleştirmekten asla geri durmamış, seçimleri kazanmak adına her yolu kullanmıştır.

Ayrıca kimi çevrelerden bu seçim sonuçlarının aslında ne hükümete ne de cemaate yaradığını, ortaya çıkan sonuçla aslında hukuka bağlı yargı mensuplarının isimlerinin öne çıktığı,  bunun arka planda iyi bir gelişme olduğuna dair yorumlar da var. Siz bunlara katılıyor musunuz?

HSYK, yargı bağımsızlığı ve yargı tarafsızlığı için var. Yargıyı yönetmek veya vesayet yaratmak için değil, yargıya güvence olmak için var. Seçilen kişilerin isim ve kişiliklerine baktığınızda, hükümeti her yönüyle sevindirecek bir tablo yok. Ama üzücü olan bu isimlerin, hükümetin koordinatörlüğünde ortaya çıkan bir oluşumda bir araya gelmiş olmalarıdır. Oysa yargı alanında böyle bir koordinatörlüğünün söz konusu olamaması gerekirdi. YBP; hükümetin etkin çalışmalarının ürünüdür. Seçilenlerin, üzerlerindeki bu gölgeye gerçeklik sağlamayacak biçimde uygulamalarını ortaya koymaları gerekmektedir. Bu nedenle kendilerini bunu gösterme şansı elbette tanınacaktır.

Son olarak, bundan sonra Yargıçlar sendikası olarak, hem HSYK ve hem de Türkiye’deki hukuk sistemi genelinde hedefleriniz ve mücadelenizi seyri ne şekilde olacak? 

Gücün Anayasası olmaz. 1982 de bu anlayışla güce hayır diyen kesim % 8’dir. Yargı da; ne hükümet, ne cemaat, hiç bir gücün olamaz, bağımsız olmalıdır. Bugün bunu ifade edenlerin de 1982 deki gibi % 8 oranında kaldıkları görülmüştür. Ancak 1982 de herkese sorulan o soru, bugün sadece hukuk eğitimi almış olanlara sorulmuştur. Aynı oy oranı çıkmıştır. Hukuk eğitimi almanın bir şeyi değiştirmediği görülmüştür. Bunun üzerine ayrıca konuşulabilir.

12 Eylül döneminde yaklaşık 800 dolayında yasa çıkarılmıştır. Bu iktidar ise yaklaşık 2500’e yakın yasa çıkarma, değiştirme yoluna gitmesine rağmen, hedefin ve önceliğini 12 Eylül hukukuna değil, cumhuriyet hukukuna yöneltmiştir. Hukuk sistemini iyice içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Yapının, özgürlükçü bakışla, evrensel ilkelere uygun biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir.

“YARGI BAĞIMSIZLIĞI İÇİN ÖRGÜTLÜ MÜCADELE”

Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve etkinliği konularında, her geçen gün geriye gidişler hızla artmaktadır. Bu konuda evrensel ilke ve değerlerin öne çıkarılması ve etkin kılınması için örgütlü mücadelenin yeri ve vazgeçilmezliği kaçınılmazdır. Evrensel değerli etkin kılmak için, örgütlü mücadelenin daha öne çekilerek yapılması gerektiği ortadadır. Bunun için yargıda örgütlenmenin daha kapsayıcı ve etkin olabilmesinin adımları ve yolları üzerinde durulacaktır.

Ruşen Çakır’la IŞİD ve Ortadoğu Denklemi

0

savashruşen

Savash Porgham 23.09.2014

AÇIK GAZETE

Şüphesiz Türkiye gündemin en sıcak konu başlığı 49 rehinemizin IŞİD elinden kurtarılması ve bu durumun bundan sonra Türkiye’nin IŞİD politikasına nasıl yansıyacağıdır.

49 rehinemizin kurtarılması çok sevindirici ve salt muhalefet malzemesi yapılamayacak kadar önemli bir detaydır. Kurtarma sürecinde emeği geçen herkes şüphesiz teşekkürü hak ediyor. Bu sevinci doya doya yaşamak gerekiyor ancak bazı soruların gündeme gelmesi de elbette ki meşrudur. IŞİD’in Musul misyonumuzdaki çalışanları rehin almasına kadar giden sürecin siyasal sorumluluğu kime ait? Neçirwan Barzani’nin “Türkiye’ye Musul başkonsolosluğunun boşaltılması için telkin ve yardımda bulunduk ama reddedildi” açıklaması üzerine, neden zamanında tahliye yapılmadı? Ne oldu da IŞİD, Türkiye’ye karşı en önemli kozdan vazgeçerek rehineleri serbest bıraktı? Kurtarma sürecinde IŞİD’e karşı bir operasyon mu yürütüldü yoksa temas mı sağlandı? IŞİD’le yapılan siyasi ve diplomatik pazarlığın çerçevesi nedir? Türkiye rehineleri takas yoluyla mı kurtardı?

Bu minvalde kurtarma sürecine dair pek çok soru gündeme getirilebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın operasyon, Başbakan Davutoğlu’nun temas ve AKP vekili Şamil Tayyar’ın CİA hamlesi tabirleri elbette ki kafaları karıştıran bir durum. Peki, aslında ne oldu? Erdoğan’ın “Velev ki takas yapıldı” söyleminin ardından, iktidara yakın Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin takas vurgusu yapması önemli bir ayrıntı. Bu minvalde pek çok yazı kaleme alan ve bölgedeki süreci başından beri yakinen izleyen gazeteci Ruşen Çakır, rehinelerin kurtarılmasına dair şu ifadeleri kaydediyor:

“Operasyon sözcüğünü illa bir silahlı müdahale olarak değerlendirmemek gerekiyor. İstihbarat servislerinin yaptıkları müdahaleler de operasyondur ve çatışma olmayabilir. Sonuçta bu insanlar bir şekilde kurtarıldı ama bunun IŞİD’in rızasıyla olduğu kesin. Çatışma, kandırma ve IŞİD elinden zorla alınma gibi bir durum yok. Burada takas meselesinin daha fazla öne çıktığını görüyorum. Bir de Türkiye’nin koalisyona girmeyeceğini açıklamasının da süreçte kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Bu çok anlaşılır bir şey çünkü eğer Türkiye koalisyona girseydi ya da kapıyı açık bırakmış olsaydı, kurtarma olayı gerçekleşmeyebilirdi.”

Burada yanıtlanması gereken çok önemli bir soru daha karşımıza çıkıyor. Ne oldu da IŞİD, rehineleri bırakarak Türkiye’ye karşı elinde tuttuğu en önemli kozdan vazgeçme noktasına geldi? Ruşen Çakır’a bu soruyu yönelttiğimde şu yanıtı aldım:

“Bu konu çok önemli çünkü IŞİD, elindeki rehinelerle Türkiye’yi üç ay hareketsiz bırakabildi. Ama belli bir aşamadan sonra her ne olursa olsun Türkiye’nin harekete geçebileceği düşünülmüş olabilir. Rehine meselesi, Türkiye’nin koalisyona girmemesinin tek nedeni değil. Başka nedenler de var. İlk telaffuz edilen neden rehineler olsa da, eğer IŞİD rehineler meselesini abartıp Türkiye’yi rahatsız etmeyi sürdürseydi, Türkiye diğer tüm nedenleri görmezden gelip koalisyona girmeye yönelebilirdi.”

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, rehinelerin serbest kalmasına müteakip, “Türkiye’nin IŞİD’e karşı çabalarını artırmasını bekliyoruz” açıklamasını yaptı. Başından beri İŞİD’e karşı kurulan çekirdek koalisyona karşı mesafeli duran Türkiye’nin bundan böyle nasıl bir politika izleyeceği merak konusu. Ruşen Çakır’ın bu konudaki değerlendirmeleri şöyle:

“ Öncelikle Türkiye, topraklarını IŞİD’in lojistik olarak kullanmasını imkansızlaştırabilir. Hiçbir şey yapmasa bile, sınırlarındaki kontrolleri artırarak özellikle Avrupa’dan militanların geçişlerini sert önlemlerle engelleyebilir. Türkiye’nin içinde IŞİD için faaliyet yürüten yapılarların çalışmalarını önleyebilir. Türkiye’nin IŞİD’e karşı silahlı bir müdahale yapması söz konusu olamaz. Silahlı mücadele yapanlara da yardım edebilmesi bu aşamada mümkün gözükmüyor.”

Kıymetli meslek büyüğüm gazeteci Ruşen Çakır’la rehinelerin kurtarılma sürecinden Türkiye’nin IŞİD politikasına, IŞİD’in Irak ve Suriye’deki konumundan Kobani Kantonu’nun akıbetine, PKK’nın Ortadoğu’daki yükselişinden bunun çözüm sürecine yansımalarına, Türkiye’nin Irak ve Suriye politikalarından bağımsız Kürdistan’a, Türk-Kürt ittifakından ABD’nin Irak/Suriye politikasına, göçmen akınından Türkiye’nin insani misyonuna varıncaya kadar gündemin pek çok konu başlığını irdelemeye çalıştık. Ruşen Çakır’ın perspektifinden Ortadoğu denklemine dair çok önemli detaylar bulacaksınız. Bir detayı eklemek gerekiyor. Söyleşiyi yaptığımızda ABD ve koalisyon güçlerinin Suriye’deki IŞİD mevzilerine hava operasyonları henüz başlamamıştı.

– Rehinlerin IŞİD’in elinden kurtarılmasına Erdoğan “Operasyon”, Davutoğlu ise “Temas” dedi. Bu tanımlamaların birbirinden çok farklı anlamları var. Sizce kurtarma sürecini nasıl okumak gerekiyor?

– Operasyon sözcüğünü illa bir silahlı müdahale olarak değerlendirmemek gerekiyor. İstihbarat servislerinin yaptıkları müdahaleler de operasyondur ve çatışma olmayabilir. Temaslarla da bu süreçler yürütülebilir. Bu olay bir muhalefet malzemesi üretmek için kullanmaya çok da elverişli değil. Çünkü ortada insan hayatı var ve IŞİD’in insanları nasıl kestiği, öldürdüğü ve bunu nasıl bir propaganda aracı olarak kullandığı ortada. Koskoca Amerika ve İngiltere’nin sivil vatandaşları IŞİD’in elinde kurban oldu. Böyle bir durumda rehineler üzerine konuşurken daha dikkatli olmakta yarar var. Sonuçta bu insanlar bir şekilde kurtarıldı ama bunun IŞİD’in rızasıyla olduğu kesin. Çatışma, kandırma ve IŞİD elinden zorla alınma gibi bir durum yok. Bu sürecin detayları hakkında bir takım iddialar var. Takas iddiası öne çıkıyor ve bu dünya istihbarat tarihinde hep olmuştur. Bunu yakın zamanda Amerika da yaptı. Eğer Amerikan’ın son öldürülen gazeteciler için takas imkanı olsaydı sanırım reddetmezdi.

Burada Kürtlerin Kobani’ye karşı bir siyasi vaatle rehinelerin kurtarıldığına dair iddiaları var. Bu bana çok doyurucu bir açıklama olarak gelmiyor çünkü Türkiye gibi bir ülkenin IŞİD gibi bir örgüte siyası vaatte bulunmuş olsa bile çok anlamlı değil. Bugün “Size dokunmayacağız” dersiniz ama bir hafta sonra koşullar değişir ve dokunmak durumunda kalırsınız. Kimse de “Siz bize daha önce başka türlü konuşmuştunuz” diyemez. Hele Ortadoğu gibi bir coğrafyada bu işler taahhütler ve vaatlerle yürümez. Burada takas meselesinin daha fazla öne çıktığını görüyorum. Bir de Türkiye’nin koalisyona girmeyeceğini açıklamasının da süreçte kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Bu çok anlaşılır bir şey çünkü eğer Türkiye koalisyona girseydi ya da kapıyı açık bırakmış olsaydı, kurtarma olayı gerçekleşmeyebilirdi. Türkiye’nin daha yeni koalisyona girmeyeceğini açıklamış bir ülke olması, IŞİD’in rehineleri serbest bırakma sürecini kolaylaştırdı.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, rehinelerin kurtarılması noktasında “IŞİD’le maddi bir pazarlık değil, diplomatik ve siyasi bir pazarlık yapıldı” ifadelerini kullandı. Sizce söz konusu diplomatik ve siyasi pazarlıklar neler olabilir?

– Ruşen Çakır: Bilemiyorum ama çok ciddi ve önemli bir şeylerin olduğunu sanmıyorum. Sonuçta ortada birbirine denk olmayan iki güç var. Türkiye, Osmanlı bakiyesi olan bir devlet ve IŞİD ise eninde sonunda sadece bir örgüt. Bu iki gücün aynı düzlemde oturup bir şeyler konuşması mümkün olamaz. Eğer böyle bir şey olmuşsa zaten her şey bitmiş demektir. Rehinelerin hayatının kurtarılması için IŞİD’e gönül alıcı laflar edilmiştir. Ayrıca IŞİD üstünde etkisi olan Iraklı Sünni aşiretlerle olan ilişkiler devreye sokulmuştur. Yoksa IŞİD’i meşru bir güç olarak kabul edip, Iraklı ve Suriyeli Sünnilerin temsilcisi olarak görüp stratejik tartışmalar yapılmış olması olacak şeyler değil.

-Erdoğan’ın IŞİD’le diplomatik ve siyasi pazarlık yapıldığını açıklaması, Türkiye’nin IŞİD’i bir terör örgütünden ziyade devlet olarak gördüğü algısını yaratabilir mi? Diplomatik ve siyasi pazarlıklar eşit statü ve güçler arasında yapılmaz mı?

– Sanmıyorum. Eğer Türkiye böyle bir şey yaparsa, Türkiye’nin batıyla olan ittifakları, NATO üyeliği ve Avrupa Birliği süreci biter. Bu kabul edilebilecek bir şey değil ve hükümet bunu kendi bakanları ve tabanına da atamaz. Hele ki bu aşamada, Musul düşeli henüz üç ay kadar olmuşken mümkün değil. İleride koşullar değişir, IŞİD tasfiye olur, IŞİD içindeki eski Basçı yapılar Sünni bir devletleşme için bir şey yapar pozisyona gelince belki olabilir ama bu aşamada Türkiye’nin IŞİD gibi bir örgütü siyasi muhatap almasını ben düşünmüyorum.

-Sizce ne oldu da IŞİD kendisine karşı baskının en çok olduğu dönemde, Türkiye’ye karşı elindeki çok önemli bir kozdan vazgeçerek rehineleri serbest bıraktı?

– Bu soru çok önemli bir soru. Bu konuda değişik analizler yapabiliriz. Bu konu çok önemli çünkü IŞİD, elindeki rehinelerle Türkiye’yi üç ay hareketsiz bırakabildi. Ama belli bir aşamadan sonra her ne olursa olsun Türkiye’nin harekete geçebileceği düşünülmüş olabilir. Rehine meselesi, Türkiye’nin koalisyona girmemesinin tek nedeni değil. Başka nedenler de var. İlk telaffuz edilen neden rehineler olsa da, eğer IŞİD rehineler meselesini abartıp Türkiye’yi rahatsız etmeyi sürdürseydi, Türkiye diğer tüm nedenleri görmezden gelip koalisyona girmeye yönelebilirdi. Bir yerden sonra elinizdeki koz ve silah, size dönüp vurabilir. IŞİD, Türkiye’yi beklemediği kadar kendisine düşman edebilirdi. Yine, eğer Türkiye’nin koalisyona girmeyeceğini söylemesine rağmen, IŞİD rehineleri vermeme konusunda ısrar etseydi, Türkiye’nin öfkesini kazanabilirdi.

Belki de IŞİD, rehineler kozunu harcamamış, artık elinden bir koz olarak çıkabileceğini düşünmüş olduğu için rehineleri serbest bırakmış olabilir. IŞİD’in bugüne kadarki performansından stratejik aklının çok güçlü olduğunu görüyoruz. Bunu defalarca kez dile getirdim ve bana kızanlar da oldu ama eğriye eğri, doğruya doğru demek gerekiyor. Rehineleri almaları ne kadar akılcıysa, onları serbest bırakmalarının akıl dışı olduğu düşünülebilir ancak belki ortada başka bir rasyonellik vardır. Biz, IŞİD ve El Kaide gibi örgütleri anlamaya çalışırken kendi klişeleşmiş perspektifimizle hareket ediyoruz. Ama onların bambaşka bir perspektifleri var. Kendimizi onların yerine koyup, neyi niçin yaptıklarının anlamaya çalışırken hatalar yapabiliyoruz. Çok basit bir nedenle, halifeliğini ilan eden El Bağdadi rehinelerin bırakılmasını istemiş olabilir. Derin analizler bir yerden sonra çok fazla işe yaramayabilir. Bunun arkasında bir çapanoğlu aramak tabi ki meşrudur ama pek âla arkasından bir şey de çıkmayabilir.

– IŞİD, Irak’ta mevzi kaybetmeye başlamasıyla birlikte tekrar Suriye’ye yöneldi. Özellikle Kobani Kantonu’nda olmak üzere, IŞİD’in Suriye’de Kürtlerle yeniden yoğun bir sıcak savaşa girmesinin sebepleri nelerdir?

– Suriye’de YPG ile IŞİD’in savaşı sürüyor. IŞİD, Suriye’de sadece YPG ile değil, Nursa Cephesi ve diğer guruplarla da savaşıyor. En son İdlip’te yanılmıyorsam Ahrar-Al Şam örgütüne yönelik yaptıkları büyük intihar saldırısı da çok etkili oldu. Aynı zamanda Esad rejimiyle de savaşıyorlar. Kobani’ye bir taarruz yapılmasının stratejik nedenleri var ve öteden beri IŞİD’in göz koyduğu bir yer. Kobani, biraz kendi başına kalmış bir yer çünkü Rojova’nın diğer kantonlarından oraya yardım ulaştırılması çok zor. Yardım ulaştırmanın en kolay yolu genellikle Türkiye üzerinden. Rojova’nın diğer iki kantonunun tam ortasında bir yer ve yardım ulaştırılabilecek geçitlerin kontrolü IŞİD’in elinde. Bir iddiaya göre, Türkiye’den böyle bir yardım talebinde bulunmuşlar ama Türkiye kabul etmemiş. Salih Müslim’in peşmergenin yardım teklifi konusunda “Türkiye’yle konuşup gelebilirler, kapımız açık” açıklaması var. Peşmergenin Suriye içinden geçip doğrudan Kobani’ye ulaşması pek mümkün değil. Çatışarak gelebilirler ama doğrudan Kobani’ye gelme yolları Suruç’tandır. Kobani, IŞİD’in merkezi olan Rakka’ya çok yakın bir yer. Ele geçirmeleri halinde çok rahatlayacaklardır. Kolaylıkla alabileceklerini sanmıyorum çünkü orada çok büyük bir direniş var. Orayı alabilmelerinin bedeli çok ağır olabilir. IŞİD, genellikle yerel halkın kendisine desteği olduğu yerleri kolaylıkla alıyor. Ancak Kobani’den büyük bir çoğunluk Kürt olduğundan, IŞİD’e karşı bir destek olmadığını biliyoruz.

IŞİD, burada koalisyonu test ediyor da olabilir. Koalisyonun önemli ayaklarından biri Suriye’ye müdahale etmekti. Orada YPG’nin durumu biraz zor. KDP’nin durumu açık; Amerika açık bir destek veriyor. Ancak YPG biraz sahipsiz. Dolayısıyla, IŞİD orada koalisyonu test ediyor. Eğer IŞİD, Kobani’yi düşürürse, henüz koalisyon başlamadan çok büyük bir hayal kırıklığı olur çünkü şuana kadar IŞİD’e karşı orada herhangi bir koalisyon müdahalesi olmadı. Esad güçlerinin Kobani’ye doğru IŞİD mevzilerini bombaladığına dair iddialar var. Bu, doğru olabilir.

-IŞİD’in rehineleri serbest bırakmasının arkasında özellikle Suriye’de bir Türk-Kürt ittifakını engelleme hedefi olabilir mi?

– Bu konuya Türkiye bağlamında baktığımızda, eğer Türkiye, Suriye Kürtlerini tamamen sahipsiz bırakıp IŞİD vahşetine teslim ederse, kendi içinde barışı tesis edemez. Eğer böyle bir şey yapılıyorsa çok büyük bir hatadır. Ben buna çok inanmıyorum ama Türkiye, PKK çizgisinin Suriye’de çok da güçlenmesini istemiyor. Bunun yolu Kürtlerin IŞİD tarafından tasfiye edilmesine zemin hazırlamak mıdır? Sanmıyorum. Eğer böyle bir şey yapılıyorsa çok büyük bir kumardır ve Türkiye buna IŞİD başarılı olsa da olma sa da pişman olur. Kobani’ye karşı böylesi büyük bir saldırı var ve buradan YPG güçlü bir şekilde çıkarsa, bu durum PKK’nın Ortadoğu’da bölgesel bir güç olma ağırlığını fazlasıyla artıracaktır. Yani Türkiye’nin hiç istemediği bir noktaya gelinecektir. Bu çok riskli bir hamle olur. Böyle yapılacağını sanmıyorum ama Türkiye’nin Kürtlere o bölgede destek vermek için çok da heyecanlı olduğunu da düşünmüyorum. Türkiye, “Ne halleri varsa görsünler” politikası izliyor sanki. Bence bu da yanlış, çünkü yıllarca Türkiye sınırları içinde yaşamış ve müzakere yürütülen Kürtlerin kardeşleriyle sınırdaş olmakla, ne olacağı belli olmayan bir IŞİD’le sınırdaş olmanın arasında çok fark var. Türkiye içi IŞİD’le sınırdaş olmak hiç arzu edilebilir bir şey değil çünkü daha sonra sıra kesinlikle Türkiye’ye gelecektir.

-Sizin de bahsettiğiniz gibi, IŞİD Erbil’e yaklaştığında Amerika bir operasyonla ilerleyişlerini önledi. Ancak aynı durum Kobani için geçerli değil. Bu çifte standardı nasıl okumak gerekiyor?

– Bunun en büyük nedeni PYD ve YPG’nin gerek Ankara, gerek Erbil’le sorunları olması. Eğer bu sorunlar olmasaydı, Kobani’ye müdahale de aynı kolaylıkla yapılabilirdi. Şimdi YPG ve özellikle Talabani’nin partisi Kobani’ye destek konusunda Amerika’ya çağrılar yapıyorlar. Barzani de doğrudan koalisyona değil de, uluslararası topluma bir çağrıda bulundu. Şunu unutmamak gerek; Şengal’de Ezidilere karşı IŞİD harekatında, onlara Rojova’dan ilk yardıma giden YPG oldu. Bu da Erbil’le PYD’nin arasındaki buzların bir ölçüde erimesine neden oldu. Aynı şekilde PKK güçleri de Kandil’den Mahmur’un kurtarılmasına yardıma gittiler, çağrı üzerine de Kerkük’e takviye gönderdiler. Irak Kürtleri bütün bunları değerlendiriyor ve bir nevi minnet duyuyorlar. Dolayısıyla bunun karşılığında, Rojova konusunda daha duyarlı hareket ediyorlar. Ama henüz aralarındaki sorunlar tam olarak bitmiş değil ve hala Kandil’le Erbil arasında birbirlerine karşı ciddi eleştiriler var. Bir yerden sonra olay Suriye Kürtlerinin varolma mücadelesi olduğu için, ileride böylesi sorunların geri planda kalacağını düşünüyorum.

-Ortadoğu’da IŞİD’e karşı en etkili savaşı veren örgüt şüphesiz PKK ve onun çizgisine bağlı Kürt guruplar. Bu de facto durum PKK’nın batı nezdindeki prestijini de artırmış durumda. PKK’nin yükselişi ve Türkiye’nin IŞİD’e karşı politikaszılığının çözüm sürecine yansımaları neler olabilir?

– Eğer Türkiye, çözüm süreciyle Kürdistan’ın diğer parçalarındaki gelişmelerin koordinasyonunu sağlayamazsa, hem Irak’ta, hem Suriye’de, hem de Türkiye’de kaybeder. Ankara’nın öncelikle bu koordinasyonu sağlaması gerekiyor. Sadece Ankara değil, PKK’nın da bu konuda daha esnek ve yumuşak davranması gerekiyor. Sanırım burada anahtar İmralı’dır. Öcalan’la yapılan görüşmelerde bu durumun konfigürasyonları şekillendirilebilir. Uzun zamandır tartışılıyor ancak bunun formülü bir türlü bulunamadı. Bu konuda her iki taraf da çok katı şuana kadar. Özellikle de Rojova konusunda. Mesela Duran Kalkan bir açıklama yaptı. Hemen çözüm sürecinin bitebileceği yorumları geldi. Halbuki Duran Kalkan görüşmelerin netleşmesi için topu İmralı’ya attı. Hala yapılabilecek şeyler var ve İmralı ile MİT’in yürüttüğü müzakereler bu sorunları çözebilir. Ancak bu sorunların çözümü çok da kolay değil.

-Rehinelerin serbest bırakılması, özellikle batının koalisyona girme baskısını artırması da düşünüldüğünde Türkiye’nin IŞİD politikasını nasıl etkileyebilir?

– Öncelikle Türkiye, topraklarını IŞİD’in lojistik olarak kullanmasını imkansızlaştırabilir. Hiçbir şey yapmasa bile, sınırlarındaki kontrolleri artırarak özellikle Avrupa’dan militanların geçişlerini sert önlemlerle engelleyebilir. Türkiye’nin içinde IŞİD için faaliyet yürüten yapılarların çalışmalarını önleyebilir. Türkiye’nin IŞİD’e karşı silahlı bir müdahale yapması söz konusu olamaz. Silahlı mücadele yapanlara da yardım edebilmesi bu aşamada mümkün gözükmüyor. Fuad Hüseyin, IŞİD’in Irak’ta Kürtlere saldırmasıyla birlikte Türkiye’den yardım istediklerini, cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklemelerinin söylendiği ve daha sonrasında da yardım edilmediğini söyledi. Burada somut bir şey var çünkü Irak Kürtleri Türkiye’nin stratejik ortağı ve PKK gibi değil. Türkiye’nin Irak’la pek çok siyasi ve ekonomik ilişkileri var. Buna rağmen Türkiye, Irak Kürtlerinin yardım taleplerini reddetti. Yani Türkiye’nin en azından bu aşamada angaje olması kolay bir şey değil.

-Bölgede gelişen yeni dengeler gözetildiğinde, Beşar Esad’ın Suriye’deki konumunu bundan sonra nasıl görüyorsunuz?

– Esad zaten tüm bu olaylar olmadan önce yerini sağlamlaştırmıştı. Kimyasal silah kullanımı tartışmaları olduğu dönemde Amerika’nın Suriye’ye müdahale etmemesi de bunu göstermişti. Demek ki Amerika, Esad’ın gitmeyeceğini düşünüyor ve gitmesini çok da arzu etmiyor. Suriye’de iç savaş ilk başladığı zaman, hatırlayacaksın, Esad canlı bir televizyon açıklaması yaptı ve hepimiz merakla ekranların başına geçtik. Esad’dan bir demokrasi vaadi bekleniyordu ancak bunu yapmadı ve fareler, teröristler tabirlerini kullandı. O zaman ortada böyle bir durum yoktu ve Esad’ın topu taca atıp yalan söylediğini gördük. Ama eğer bugün aynı konuşmayı yapsa, batıdan pek çok kişi onun doğru söylediğine inanacaktır. O gün doğru değildi ama bugün doğru. Şimdi batı şöyle bir hesap yapıyor; IŞİD, El Kaide, El Nursa mı yoksa Esad mı? Bu noktayı gelinmesinde, Türkiye dahil pek çok kesimin sorumluluğu var. Suriye muhalefetinin aşırı derecede radikalleşmesi, olayın cihatçı guruplar tarafından domine edilmesi Esad’ın ömrünü uzattı. Böyle de acı bir durum var. Tüm bu guruplar Esad’ın devrilmesi için o bölgeye çekildi. Askeri olarak çok sorun çıkarılmış olsa da, siyasi olarak Esad’ın ömrü arttı.

-Türkiye’nin Beşar Esad’ın varlığıyla ilgili sorunu var. IŞİD’de zamanında destek vermesi, bugün de karşısında olma durumu her halükarda Esad’ın elini güçlendiriyor. Türkiye bu paradoksu nasıl aşabilir?

– Türkiye bu paradokstan çıkamayacak. Bu konuda bir öngörüm yok, kimsenin de öngörüsü olduğunu sanmıyorum. Çok karışık bir durum ve merak etmekle birlikte, ne olacağını bilemiyorum. Çok zor bir durumla karşı karşıyayız. Bu konu üzerine ne söylesek doğru, ne söylesek yalan olur. Bu durumda Türkiye’nin herhangi bir istikrarlı politika geliştirilmesi bana göre mümkün gözükmüyor. Bu tıkanıklığın aşılma yolu Türkiye’nin Kürtlerle yeni bir perspektif ve çerçeve geliştirmesi olabilir.

-IŞİD tehlikesiyle birlikte Ortadoğu’nun güç ve ittifak dengeleri değişmiş durumda. Sizce orta ve uzun vadede bölgede bağımsız bir Irak Kürdistan’ın kurulma ihtimali hala var mı?

– Kuzey Irak’ın İŞİD karşısında ilk elden gösterdiği askeri zaaf bağımsızlık idealine gölge düşürdü. Şengal ve Mahmur’un düşmesi, Erbil’in Amerika sayesinde korunması bu minvalde söylenebilir. IŞİD sorununun çözümü askeri değil siyasi olmak zorunda. Bu bağlamda, Irak Sünnilerine bir statü bağlanması gerekiyor. Bu statü sunumu bağlamında, Irak Kürtlerinin durumu da masadadır. Irak şuan üç parça. Her bir parça bağımsız devlet mi olur yoksa federasyon/konfederasyon mu olur bilemiyorum. Artık Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı kadar, Iraklı Sünnilerin konumunu da tartışmak gerekiyor. Bu üç parçanın ayrılması durumunda Musul, Kerkük ve Bağdat gibi ortak noktaların durumunun ne olacağı da önemli. Iraklı Kürtlerin bağımsızlığa her zaman birkaç adım yakın olduğu aşikar ancak Sünnilerin statüsü üzerinde kafa yormadan bu durum pek mümkün gözükmüyor. Çok zor bir durum var. Zaten IŞİD bölgede olduğu sürece bu senaryoları konuşmanın bir anlamı yok. Eğer IŞİD askeri olarak tasfiye edilebilirse bunlar konuşulabilir.

– Son üç günde Kobani’den Türkiye’ye akın eden Kürtlerin sayısı 130 bini aşmış durumda ve Türkiye topraklarında 1.5 milyonun üzerinde Iraklı ve Suriyeli göçmen var. Göç dalgasının artarak devam etmesi durumunda, sizce Türkiye nasıl bir politika izleyecektir?

– Bunca göçmenin olmasına rağmen, Türkiye’nin dada fazlasını kabul etmemesi olmaz tabi. Sınırların açılmasının bir mahsuru yok ancak Kürt Hareketi de bu kadar Kürtün Türkiye tarafına gelmesinden pek de hoşnut değil. Onlar da Kobani’de insanları gitmemeye ikna etmeye çalışıyorlar. Türkiye’ye gelen herkese kapıların kesinlikle açılması gerek, bunun lamı cimi yok. Eğer Türkiye, IŞİD’e karşı insani boyutta bir katkı sunacaksa, bu insani boyut da mültecilere kucak açmaktır. Daha önce de Irak’tan Kürt mülteciler iki kez geldiler ve ben bu göçleri gazeteci olarak izlemiştim. Kürtler geliyorlar ama ülkelerindeki durumlar düzelince geri dönüyorlar. Yani burada kalmıyorlar. Iraklı Kürtler geri dönebilirler ama Suriye’den gelen Kürtlerin durumu çok daha vahim. Esad rejimi ayakta kaldığı sürece durumları belirsiz. Türkiye’yi insani yardım konusunda çok fazla eleştirmemek lazım çünkü kapasitesinin çok üzerinde destek olmaya çalışıyor.

Ruşen Çakır’la IŞİD ve Ortadoğu Denklemi

0

savashruşen

Savash Porgham 23.09.2014

AÇIK GAZETE

Şüphesiz Türkiye gündemin en sıcak konu başlığı 49 rehinemizin IŞİD elinden kurtarılması ve bu durumun bundan sonra Türkiye’nin IŞİD politikasına nasıl yansıyacağıdır.

49 rehinemizin kurtarılması çok sevindirici ve salt muhalefet malzemesi yapılamayacak kadar önemli bir detaydır. Kurtarma sürecinde emeği geçen herkes şüphesiz teşekkürü hak ediyor. Bu sevinci doya doya yaşamak gerekiyor ancak bazı soruların gündeme gelmesi de elbette ki meşrudur. IŞİD’in Musul misyonumuzdaki çalışanları rehin almasına kadar giden sürecin siyasal sorumluluğu kime ait? Neçirwan Barzani’nin “Türkiye’ye Musul başkonsolosluğunun boşaltılması için telkin ve yardımda bulunduk ama reddedildi” açıklaması üzerine, neden zamanında tahliye yapılmadı? Ne oldu da IŞİD, Türkiye’ye karşı en önemli kozdan vazgeçerek rehineleri serbest bıraktı? Kurtarma sürecinde IŞİD’e karşı bir operasyon mu yürütüldü yoksa temas mı sağlandı? IŞİD’le yapılan siyasi ve diplomatik pazarlığın çerçevesi nedir? Türkiye rehineleri takas yoluyla mı kurtardı?

Bu minvalde kurtarma sürecine dair pek çok soru gündeme getirilebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın operasyon, Başbakan Davutoğlu’nun temas ve AKP vekili Şamil Tayyar’ın CİA hamlesi tabirleri elbette ki kafaları karıştıran bir durum. Peki, aslında ne oldu? Erdoğan’ın “Velev ki takas yapıldı” söyleminin ardından, iktidara yakın Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’nin takas vurgusu yapması önemli bir ayrıntı. Bu minvalde pek çok yazı kaleme alan ve bölgedeki süreci başından beri yakinen izleyen gazeteci Ruşen Çakır, rehinelerin kurtarılmasına dair şu ifadeleri kaydediyor:

“Operasyon sözcüğünü illa bir silahlı müdahale olarak değerlendirmemek gerekiyor. İstihbarat servislerinin yaptıkları müdahaleler de operasyondur ve çatışma olmayabilir. Sonuçta bu insanlar bir şekilde kurtarıldı ama bunun IŞİD’in rızasıyla olduğu kesin. Çatışma, kandırma ve IŞİD elinden zorla alınma gibi bir durum yok. Burada takas meselesinin daha fazla öne çıktığını görüyorum. Bir de Türkiye’nin koalisyona girmeyeceğini açıklamasının da süreçte kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Bu çok anlaşılır bir şey çünkü eğer Türkiye koalisyona girseydi ya da kapıyı açık bırakmış olsaydı, kurtarma olayı gerçekleşmeyebilirdi.”

Burada yanıtlanması gereken çok önemli bir soru daha karşımıza çıkıyor. Ne oldu da IŞİD, rehineleri bırakarak Türkiye’ye karşı elinde tuttuğu en önemli kozdan vazgeçme noktasına geldi? Ruşen Çakır’a bu soruyu yönelttiğimde şu yanıtı aldım:

“Bu konu çok önemli çünkü IŞİD, elindeki rehinelerle Türkiye’yi üç ay hareketsiz bırakabildi. Ama belli bir aşamadan sonra her ne olursa olsun Türkiye’nin harekete geçebileceği düşünülmüş olabilir. Rehine meselesi, Türkiye’nin koalisyona girmemesinin tek nedeni değil. Başka nedenler de var. İlk telaffuz edilen neden rehineler olsa da, eğer IŞİD rehineler meselesini abartıp Türkiye’yi rahatsız etmeyi sürdürseydi, Türkiye diğer tüm nedenleri görmezden gelip koalisyona girmeye yönelebilirdi.”

ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, rehinelerin serbest kalmasına müteakip, “Türkiye’nin IŞİD’e karşı çabalarını artırmasını bekliyoruz” açıklamasını yaptı. Başından beri İŞİD’e karşı kurulan çekirdek koalisyona karşı mesafeli duran Türkiye’nin bundan böyle nasıl bir politika izleyeceği merak konusu. Ruşen Çakır’ın bu konudaki değerlendirmeleri şöyle:

“ Öncelikle Türkiye, topraklarını IŞİD’in lojistik olarak kullanmasını imkansızlaştırabilir. Hiçbir şey yapmasa bile, sınırlarındaki kontrolleri artırarak özellikle Avrupa’dan militanların geçişlerini sert önlemlerle engelleyebilir. Türkiye’nin içinde IŞİD için faaliyet yürüten yapılarların çalışmalarını önleyebilir. Türkiye’nin IŞİD’e karşı silahlı bir müdahale yapması söz konusu olamaz. Silahlı mücadele yapanlara da yardım edebilmesi bu aşamada mümkün gözükmüyor.”

Kıymetli meslek büyüğüm gazeteci Ruşen Çakır’la rehinelerin kurtarılma sürecinden Türkiye’nin IŞİD politikasına, IŞİD’in Irak ve Suriye’deki konumundan Kobani Kantonu’nun akıbetine, PKK’nın Ortadoğu’daki yükselişinden bunun çözüm sürecine yansımalarına, Türkiye’nin Irak ve Suriye politikalarından bağımsız Kürdistan’a, Türk-Kürt ittifakından ABD’nin Irak/Suriye politikasına, göçmen akınından Türkiye’nin insani misyonuna varıncaya kadar gündemin pek çok konu başlığını irdelemeye çalıştık. Ruşen Çakır’ın perspektifinden Ortadoğu denklemine dair çok önemli detaylar bulacaksınız. Bir detayı eklemek gerekiyor. Söyleşiyi yaptığımızda ABD ve koalisyon güçlerinin Suriye’deki IŞİD mevzilerine hava operasyonları henüz başlamamıştı.

– Rehinlerin IŞİD’in elinden kurtarılmasına Erdoğan “Operasyon”, Davutoğlu ise “Temas” dedi. Bu tanımlamaların birbirinden çok farklı anlamları var. Sizce kurtarma sürecini nasıl okumak gerekiyor?

– Operasyon sözcüğünü illa bir silahlı müdahale olarak değerlendirmemek gerekiyor. İstihbarat servislerinin yaptıkları müdahaleler de operasyondur ve çatışma olmayabilir. Temaslarla da bu süreçler yürütülebilir. Bu olay bir muhalefet malzemesi üretmek için kullanmaya çok da elverişli değil. Çünkü ortada insan hayatı var ve IŞİD’in insanları nasıl kestiği, öldürdüğü ve bunu nasıl bir propaganda aracı olarak kullandığı ortada. Koskoca Amerika ve İngiltere’nin sivil vatandaşları IŞİD’in elinde kurban oldu. Böyle bir durumda rehineler üzerine konuşurken daha dikkatli olmakta yarar var. Sonuçta bu insanlar bir şekilde kurtarıldı ama bunun IŞİD’in rızasıyla olduğu kesin. Çatışma, kandırma ve IŞİD elinden zorla alınma gibi bir durum yok. Bu sürecin detayları hakkında bir takım iddialar var. Takas iddiası öne çıkıyor ve bu dünya istihbarat tarihinde hep olmuştur. Bunu yakın zamanda Amerika da yaptı. Eğer Amerikan’ın son öldürülen gazeteciler için takas imkanı olsaydı sanırım reddetmezdi.

Burada Kürtlerin Kobani’ye karşı bir siyasi vaatle rehinelerin kurtarıldığına dair iddiaları var. Bu bana çok doyurucu bir açıklama olarak gelmiyor çünkü Türkiye gibi bir ülkenin IŞİD gibi bir örgüte siyası vaatte bulunmuş olsa bile çok anlamlı değil. Bugün “Size dokunmayacağız” dersiniz ama bir hafta sonra koşullar değişir ve dokunmak durumunda kalırsınız. Kimse de “Siz bize daha önce başka türlü konuşmuştunuz” diyemez. Hele Ortadoğu gibi bir coğrafyada bu işler taahhütler ve vaatlerle yürümez. Burada takas meselesinin daha fazla öne çıktığını görüyorum. Bir de Türkiye’nin koalisyona girmeyeceğini açıklamasının da süreçte kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Bu çok anlaşılır bir şey çünkü eğer Türkiye koalisyona girseydi ya da kapıyı açık bırakmış olsaydı, kurtarma olayı gerçekleşmeyebilirdi. Türkiye’nin daha yeni koalisyona girmeyeceğini açıklamış bir ülke olması, IŞİD’in rehineleri serbest bırakma sürecini kolaylaştırdı.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan, rehinelerin kurtarılması noktasında “IŞİD’le maddi bir pazarlık değil, diplomatik ve siyasi bir pazarlık yapıldı” ifadelerini kullandı. Sizce söz konusu diplomatik ve siyasi pazarlıklar neler olabilir?

– Ruşen Çakır: Bilemiyorum ama çok ciddi ve önemli bir şeylerin olduğunu sanmıyorum. Sonuçta ortada birbirine denk olmayan iki güç var. Türkiye, Osmanlı bakiyesi olan bir devlet ve IŞİD ise eninde sonunda sadece bir örgüt. Bu iki gücün aynı düzlemde oturup bir şeyler konuşması mümkün olamaz. Eğer böyle bir şey olmuşsa zaten her şey bitmiş demektir. Rehinelerin hayatının kurtarılması için IŞİD’e gönül alıcı laflar edilmiştir. Ayrıca IŞİD üstünde etkisi olan Iraklı Sünni aşiretlerle olan ilişkiler devreye sokulmuştur. Yoksa IŞİD’i meşru bir güç olarak kabul edip, Iraklı ve Suriyeli Sünnilerin temsilcisi olarak görüp stratejik tartışmalar yapılmış olması olacak şeyler değil.

-Erdoğan’ın IŞİD’le diplomatik ve siyasi pazarlık yapıldığını açıklaması, Türkiye’nin IŞİD’i bir terör örgütünden ziyade devlet olarak gördüğü algısını yaratabilir mi? Diplomatik ve siyasi pazarlıklar eşit statü ve güçler arasında yapılmaz mı?

– Sanmıyorum. Eğer Türkiye böyle bir şey yaparsa, Türkiye’nin batıyla olan ittifakları, NATO üyeliği ve Avrupa Birliği süreci biter. Bu kabul edilebilecek bir şey değil ve hükümet bunu kendi bakanları ve tabanına da atamaz. Hele ki bu aşamada, Musul düşeli henüz üç ay kadar olmuşken mümkün değil. İleride koşullar değişir, IŞİD tasfiye olur, IŞİD içindeki eski Basçı yapılar Sünni bir devletleşme için bir şey yapar pozisyona gelince belki olabilir ama bu aşamada Türkiye’nin IŞİD gibi bir örgütü siyasi muhatap almasını ben düşünmüyorum.

-Sizce ne oldu da IŞİD kendisine karşı baskının en çok olduğu dönemde, Türkiye’ye karşı elindeki çok önemli bir kozdan vazgeçerek rehineleri serbest bıraktı?

– Bu soru çok önemli bir soru. Bu konuda değişik analizler yapabiliriz. Bu konu çok önemli çünkü IŞİD, elindeki rehinelerle Türkiye’yi üç ay hareketsiz bırakabildi. Ama belli bir aşamadan sonra her ne olursa olsun Türkiye’nin harekete geçebileceği düşünülmüş olabilir. Rehine meselesi, Türkiye’nin koalisyona girmemesinin tek nedeni değil. Başka nedenler de var. İlk telaffuz edilen neden rehineler olsa da, eğer IŞİD rehineler meselesini abartıp Türkiye’yi rahatsız etmeyi sürdürseydi, Türkiye diğer tüm nedenleri görmezden gelip koalisyona girmeye yönelebilirdi. Bir yerden sonra elinizdeki koz ve silah, size dönüp vurabilir. IŞİD, Türkiye’yi beklemediği kadar kendisine düşman edebilirdi. Yine, eğer Türkiye’nin koalisyona girmeyeceğini söylemesine rağmen, IŞİD rehineleri vermeme konusunda ısrar etseydi, Türkiye’nin öfkesini kazanabilirdi.

Belki de IŞİD, rehineler kozunu harcamamış, artık elinden bir koz olarak çıkabileceğini düşünmüş olduğu için rehineleri serbest bırakmış olabilir. IŞİD’in bugüne kadarki performansından stratejik aklının çok güçlü olduğunu görüyoruz. Bunu defalarca kez dile getirdim ve bana kızanlar da oldu ama eğriye eğri, doğruya doğru demek gerekiyor. Rehineleri almaları ne kadar akılcıysa, onları serbest bırakmalarının akıl dışı olduğu düşünülebilir ancak belki ortada başka bir rasyonellik vardır. Biz, IŞİD ve El Kaide gibi örgütleri anlamaya çalışırken kendi klişeleşmiş perspektifimizle hareket ediyoruz. Ama onların bambaşka bir perspektifleri var. Kendimizi onların yerine koyup, neyi niçin yaptıklarının anlamaya çalışırken hatalar yapabiliyoruz. Çok basit bir nedenle, halifeliğini ilan eden El Bağdadi rehinelerin bırakılmasını istemiş olabilir. Derin analizler bir yerden sonra çok fazla işe yaramayabilir. Bunun arkasında bir çapanoğlu aramak tabi ki meşrudur ama pek âla arkasından bir şey de çıkmayabilir.

– IŞİD, Irak’ta mevzi kaybetmeye başlamasıyla birlikte tekrar Suriye’ye yöneldi. Özellikle Kobani Kantonu’nda olmak üzere, IŞİD’in Suriye’de Kürtlerle yeniden yoğun bir sıcak savaşa girmesinin sebepleri nelerdir?

– Suriye’de YPG ile IŞİD’in savaşı sürüyor. IŞİD, Suriye’de sadece YPG ile değil, Nursa Cephesi ve diğer guruplarla da savaşıyor. En son İdlip’te yanılmıyorsam Ahrar-Al Şam örgütüne yönelik yaptıkları büyük intihar saldırısı da çok etkili oldu. Aynı zamanda Esad rejimiyle de savaşıyorlar. Kobani’ye bir taarruz yapılmasının stratejik nedenleri var ve öteden beri IŞİD’in göz koyduğu bir yer. Kobani, biraz kendi başına kalmış bir yer çünkü Rojova’nın diğer kantonlarından oraya yardım ulaştırılması çok zor. Yardım ulaştırmanın en kolay yolu genellikle Türkiye üzerinden. Rojova’nın diğer iki kantonunun tam ortasında bir yer ve yardım ulaştırılabilecek geçitlerin kontrolü IŞİD’in elinde. Bir iddiaya göre, Türkiye’den böyle bir yardım talebinde bulunmuşlar ama Türkiye kabul etmemiş. Salih Müslim’in peşmergenin yardım teklifi konusunda “Türkiye’yle konuşup gelebilirler, kapımız açık” açıklaması var. Peşmergenin Suriye içinden geçip doğrudan Kobani’ye ulaşması pek mümkün değil. Çatışarak gelebilirler ama doğrudan Kobani’ye gelme yolları Suruç’tandır. Kobani, IŞİD’in merkezi olan Rakka’ya çok yakın bir yer. Ele geçirmeleri halinde çok rahatlayacaklardır. Kolaylıkla alabileceklerini sanmıyorum çünkü orada çok büyük bir direniş var. Orayı alabilmelerinin bedeli çok ağır olabilir. IŞİD, genellikle yerel halkın kendisine desteği olduğu yerleri kolaylıkla alıyor. Ancak Kobani’den büyük bir çoğunluk Kürt olduğundan, IŞİD’e karşı bir destek olmadığını biliyoruz.

IŞİD, burada koalisyonu test ediyor da olabilir. Koalisyonun önemli ayaklarından biri Suriye’ye müdahale etmekti. Orada YPG’nin durumu biraz zor. KDP’nin durumu açık; Amerika açık bir destek veriyor. Ancak YPG biraz sahipsiz. Dolayısıyla, IŞİD orada koalisyonu test ediyor. Eğer IŞİD, Kobani’yi düşürürse, henüz koalisyon başlamadan çok büyük bir hayal kırıklığı olur çünkü şuana kadar IŞİD’e karşı orada herhangi bir koalisyon müdahalesi olmadı. Esad güçlerinin Kobani’ye doğru IŞİD mevzilerini bombaladığına dair iddialar var. Bu, doğru olabilir.

-IŞİD’in rehineleri serbest bırakmasının arkasında özellikle Suriye’de bir Türk-Kürt ittifakını engelleme hedefi olabilir mi?

– Bu konuya Türkiye bağlamında baktığımızda, eğer Türkiye, Suriye Kürtlerini tamamen sahipsiz bırakıp IŞİD vahşetine teslim ederse, kendi içinde barışı tesis edemez. Eğer böyle bir şey yapılıyorsa çok büyük bir hatadır. Ben buna çok inanmıyorum ama Türkiye, PKK çizgisinin Suriye’de çok da güçlenmesini istemiyor. Bunun yolu Kürtlerin IŞİD tarafından tasfiye edilmesine zemin hazırlamak mıdır? Sanmıyorum. Eğer böyle bir şey yapılıyorsa çok büyük bir kumardır ve Türkiye buna IŞİD başarılı olsa da olma sa da pişman olur. Kobani’ye karşı böylesi büyük bir saldırı var ve buradan YPG güçlü bir şekilde çıkarsa, bu durum PKK’nın Ortadoğu’da bölgesel bir güç olma ağırlığını fazlasıyla artıracaktır. Yani Türkiye’nin hiç istemediği bir noktaya gelinecektir. Bu çok riskli bir hamle olur. Böyle yapılacağını sanmıyorum ama Türkiye’nin Kürtlere o bölgede destek vermek için çok da heyecanlı olduğunu da düşünmüyorum. Türkiye, “Ne halleri varsa görsünler” politikası izliyor sanki. Bence bu da yanlış, çünkü yıllarca Türkiye sınırları içinde yaşamış ve müzakere yürütülen Kürtlerin kardeşleriyle sınırdaş olmakla, ne olacağı belli olmayan bir IŞİD’le sınırdaş olmanın arasında çok fark var. Türkiye içi IŞİD’le sınırdaş olmak hiç arzu edilebilir bir şey değil çünkü daha sonra sıra kesinlikle Türkiye’ye gelecektir.

-Sizin de bahsettiğiniz gibi, IŞİD Erbil’e yaklaştığında Amerika bir operasyonla ilerleyişlerini önledi. Ancak aynı durum Kobani için geçerli değil. Bu çifte standardı nasıl okumak gerekiyor?

– Bunun en büyük nedeni PYD ve YPG’nin gerek Ankara, gerek Erbil’le sorunları olması. Eğer bu sorunlar olmasaydı, Kobani’ye müdahale de aynı kolaylıkla yapılabilirdi. Şimdi YPG ve özellikle Talabani’nin partisi Kobani’ye destek konusunda Amerika’ya çağrılar yapıyorlar. Barzani de doğrudan koalisyona değil de, uluslararası topluma bir çağrıda bulundu. Şunu unutmamak gerek; Şengal’de Ezidilere karşı IŞİD harekatında, onlara Rojova’dan ilk yardıma giden YPG oldu. Bu da Erbil’le PYD’nin arasındaki buzların bir ölçüde erimesine neden oldu. Aynı şekilde PKK güçleri de Kandil’den Mahmur’un kurtarılmasına yardıma gittiler, çağrı üzerine de Kerkük’e takviye gönderdiler. Irak Kürtleri bütün bunları değerlendiriyor ve bir nevi minnet duyuyorlar. Dolayısıyla bunun karşılığında, Rojova konusunda daha duyarlı hareket ediyorlar. Ama henüz aralarındaki sorunlar tam olarak bitmiş değil ve hala Kandil’le Erbil arasında birbirlerine karşı ciddi eleştiriler var. Bir yerden sonra olay Suriye Kürtlerinin varolma mücadelesi olduğu için, ileride böylesi sorunların geri planda kalacağını düşünüyorum.

-Ortadoğu’da IŞİD’e karşı en etkili savaşı veren örgüt şüphesiz PKK ve onun çizgisine bağlı Kürt guruplar. Bu de facto durum PKK’nın batı nezdindeki prestijini de artırmış durumda. PKK’nin yükselişi ve Türkiye’nin IŞİD’e karşı politikaszılığının çözüm sürecine yansımaları neler olabilir?

– Eğer Türkiye, çözüm süreciyle Kürdistan’ın diğer parçalarındaki gelişmelerin koordinasyonunu sağlayamazsa, hem Irak’ta, hem Suriye’de, hem de Türkiye’de kaybeder. Ankara’nın öncelikle bu koordinasyonu sağlaması gerekiyor. Sadece Ankara değil, PKK’nın da bu konuda daha esnek ve yumuşak davranması gerekiyor. Sanırım burada anahtar İmralı’dır. Öcalan’la yapılan görüşmelerde bu durumun konfigürasyonları şekillendirilebilir. Uzun zamandır tartışılıyor ancak bunun formülü bir türlü bulunamadı. Bu konuda her iki taraf da çok katı şuana kadar. Özellikle de Rojova konusunda. Mesela Duran Kalkan bir açıklama yaptı. Hemen çözüm sürecinin bitebileceği yorumları geldi. Halbuki Duran Kalkan görüşmelerin netleşmesi için topu İmralı’ya attı. Hala yapılabilecek şeyler var ve İmralı ile MİT’in yürüttüğü müzakereler bu sorunları çözebilir. Ancak bu sorunların çözümü çok da kolay değil.

-Rehinelerin serbest bırakılması, özellikle batının koalisyona girme baskısını artırması da düşünüldüğünde Türkiye’nin IŞİD politikasını nasıl etkileyebilir?

– Öncelikle Türkiye, topraklarını IŞİD’in lojistik olarak kullanmasını imkansızlaştırabilir. Hiçbir şey yapmasa bile, sınırlarındaki kontrolleri artırarak özellikle Avrupa’dan militanların geçişlerini sert önlemlerle engelleyebilir. Türkiye’nin içinde IŞİD için faaliyet yürüten yapılarların çalışmalarını önleyebilir. Türkiye’nin IŞİD’e karşı silahlı bir müdahale yapması söz konusu olamaz. Silahlı mücadele yapanlara da yardım edebilmesi bu aşamada mümkün gözükmüyor. Fuad Hüseyin, IŞİD’in Irak’ta Kürtlere saldırmasıyla birlikte Türkiye’den yardım istediklerini, cumhurbaşkanlığı seçimlerini beklemelerinin söylendiği ve daha sonrasında da yardım edilmediğini söyledi. Burada somut bir şey var çünkü Irak Kürtleri Türkiye’nin stratejik ortağı ve PKK gibi değil. Türkiye’nin Irak’la pek çok siyasi ve ekonomik ilişkileri var. Buna rağmen Türkiye, Irak Kürtlerinin yardım taleplerini reddetti. Yani Türkiye’nin en azından bu aşamada angaje olması kolay bir şey değil.

-Bölgede gelişen yeni dengeler gözetildiğinde, Beşar Esad’ın Suriye’deki konumunu bundan sonra nasıl görüyorsunuz?

– Esad zaten tüm bu olaylar olmadan önce yerini sağlamlaştırmıştı. Kimyasal silah kullanımı tartışmaları olduğu dönemde Amerika’nın Suriye’ye müdahale etmemesi de bunu göstermişti. Demek ki Amerika, Esad’ın gitmeyeceğini düşünüyor ve gitmesini çok da arzu etmiyor. Suriye’de iç savaş ilk başladığı zaman, hatırlayacaksın, Esad canlı bir televizyon açıklaması yaptı ve hepimiz merakla ekranların başına geçtik. Esad’dan bir demokrasi vaadi bekleniyordu ancak bunu yapmadı ve fareler, teröristler tabirlerini kullandı. O zaman ortada böyle bir durum yoktu ve Esad’ın topu taca atıp yalan söylediğini gördük. Ama eğer bugün aynı konuşmayı yapsa, batıdan pek çok kişi onun doğru söylediğine inanacaktır. O gün doğru değildi ama bugün doğru. Şimdi batı şöyle bir hesap yapıyor; IŞİD, El Kaide, El Nursa mı yoksa Esad mı? Bu noktayı gelinmesinde, Türkiye dahil pek çok kesimin sorumluluğu var. Suriye muhalefetinin aşırı derecede radikalleşmesi, olayın cihatçı guruplar tarafından domine edilmesi Esad’ın ömrünü uzattı. Böyle de acı bir durum var. Tüm bu guruplar Esad’ın devrilmesi için o bölgeye çekildi. Askeri olarak çok sorun çıkarılmış olsa da, siyasi olarak Esad’ın ömrü arttı.

-Türkiye’nin Beşar Esad’ın varlığıyla ilgili sorunu var. IŞİD’de zamanında destek vermesi, bugün de karşısında olma durumu her halükarda Esad’ın elini güçlendiriyor. Türkiye bu paradoksu nasıl aşabilir?

– Türkiye bu paradokstan çıkamayacak. Bu konuda bir öngörüm yok, kimsenin de öngörüsü olduğunu sanmıyorum. Çok karışık bir durum ve merak etmekle birlikte, ne olacağını bilemiyorum. Çok zor bir durumla karşı karşıyayız. Bu konu üzerine ne söylesek doğru, ne söylesek yalan olur. Bu durumda Türkiye’nin herhangi bir istikrarlı politika geliştirilmesi bana göre mümkün gözükmüyor. Bu tıkanıklığın aşılma yolu Türkiye’nin Kürtlerle yeni bir perspektif ve çerçeve geliştirmesi olabilir.

-IŞİD tehlikesiyle birlikte Ortadoğu’nun güç ve ittifak dengeleri değişmiş durumda. Sizce orta ve uzun vadede bölgede bağımsız bir Irak Kürdistan’ın kurulma ihtimali hala var mı?

– Kuzey Irak’ın İŞİD karşısında ilk elden gösterdiği askeri zaaf bağımsızlık idealine gölge düşürdü. Şengal ve Mahmur’un düşmesi, Erbil’in Amerika sayesinde korunması bu minvalde söylenebilir. IŞİD sorununun çözümü askeri değil siyasi olmak zorunda. Bu bağlamda, Irak Sünnilerine bir statü bağlanması gerekiyor. Bu statü sunumu bağlamında, Irak Kürtlerinin durumu da masadadır. Irak şuan üç parça. Her bir parça bağımsız devlet mi olur yoksa federasyon/konfederasyon mu olur bilemiyorum. Artık Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığı kadar, Iraklı Sünnilerin konumunu da tartışmak gerekiyor. Bu üç parçanın ayrılması durumunda Musul, Kerkük ve Bağdat gibi ortak noktaların durumunun ne olacağı da önemli. Iraklı Kürtlerin bağımsızlığa her zaman birkaç adım yakın olduğu aşikar ancak Sünnilerin statüsü üzerinde kafa yormadan bu durum pek mümkün gözükmüyor. Çok zor bir durum var. Zaten IŞİD bölgede olduğu sürece bu senaryoları konuşmanın bir anlamı yok. Eğer IŞİD askeri olarak tasfiye edilebilirse bunlar konuşulabilir.

– Son üç günde Kobani’den Türkiye’ye akın eden Kürtlerin sayısı 130 bini aşmış durumda ve Türkiye topraklarında 1.5 milyonun üzerinde Iraklı ve Suriyeli göçmen var. Göç dalgasının artarak devam etmesi durumunda, sizce Türkiye nasıl bir politika izleyecektir?

– Bunca göçmenin olmasına rağmen, Türkiye’nin dada fazlasını kabul etmemesi olmaz tabi. Sınırların açılmasının bir mahsuru yok ancak Kürt Hareketi de bu kadar Kürtün Türkiye tarafına gelmesinden pek de hoşnut değil. Onlar da Kobani’de insanları gitmemeye ikna etmeye çalışıyorlar. Türkiye’ye gelen herkese kapıların kesinlikle açılması gerek, bunun lamı cimi yok. Eğer Türkiye, IŞİD’e karşı insani boyutta bir katkı sunacaksa, bu insani boyut da mültecilere kucak açmaktır. Daha önce de Irak’tan Kürt mülteciler iki kez geldiler ve ben bu göçleri gazeteci olarak izlemiştim. Kürtler geliyorlar ama ülkelerindeki durumlar düzelince geri dönüyorlar. Yani burada kalmıyorlar. Iraklı Kürtler geri dönebilirler ama Suriye’den gelen Kürtlerin durumu çok daha vahim. Esad rejimi ayakta kaldığı sürece durumları belirsiz. Türkiye’yi insani yardım konusunda çok fazla eleştirmemek lazım çünkü kapasitesinin çok üzerinde destek olmaya çalışıyor.

‘Sadri Alışık yüzünden Ermeni kalamadım’

haykobağdat

İpek ÖZBEY – Fotoğraflar: Levent ARSLAN 20 Eylül 2014

HÜRRİYET

 

Kendi deyişiyle televizyonların ‘Ermeni’ kontenjanı, siyasetin ‘Ermeni adayı’ Hayko Bağdat, yeni kitabında en yakası açılmamış hikâyelerini yazdı, Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı değil, salyangoz olmayı anlatıp, bizi evinin içine kadar soktu. Bağdat’ın üslubuyla tüm acıları bu kez biraz da tebessümle okuyacaksınız, Hrant’ın ölümü hariç… O başka çünkü…

Müslüman mahallesinde salyangoz olmayı anlattığınız kitabınızda “Bir çocuk ötekilikle başlatılır mı hayata”, diye soruyorsunuz. Başlarsa ne olur?
İki yolu var bunun. Biri gömülmek. Hastalıklı bir haldir bu. Bu hastalığın tedavisi olmayacağı anlaşılırsa giderek ölürsün. Kaçarsın, yok sayılmak istersin. Yok sayılmamayı sorun etmekten ziyade bir avantaj olarak görürsün. Bu, zevksiz bir şey, niye böyle olsun? İkinci hal, bunu beğenmezsin, bu halde olmanın sebebini kendinde bulmazsın. Bunun bir sistem sorunu olduğunun farkına varırsın ve değiştirmeye çalışırsın. Bu zor ama yaşam enerjisi verir ve eğlenmeye başlarsın.

Eğlenmeye başlarsın da ne demek?
E çok komik değil mi her şey? Sana atfedilen kimliğin algılanış biçimi. Senin gerçekliğinle onun arasındaki garip durum. Bütün bunların aslında saçma sapan olduğunu fark eden bir yerden onları deşifre etme hali çok eğlenceli değil mi?

Bunu ne zaman fark ettiniz, ikinci yola girmeye nasıl karar verdiniz?
Ben birinci yola hiç girmedim.

Sizi ilk yoldan uzak tutan şey neydi?
Sanırım Sadri Alışık’tı.

YOK OĞLUM, O TÜRK-MÜSLÜMAN

Bunu kitapta yazıyorsunuz, “Sadri Alışık yüzünden Ermeni kalamadım ben” diyorsunuz hatta.
O ötekilik, azınlılık halinin verdiği bir savunma refleksi var. Sokaklardaki insanların, kalabalıkların, komşuların senin için bir tehlike unsuru olduğu sana söylenmemiş ama biliyorsun. Hayatın güvenlik tedbiriyle geçiyor. Çocuk olarak bunu bir realite olarak görüyorsun. Kurduğun mesafede hayatta meşru olan kendinsin. Başka bir hayatta kalma yöntemi yok çünkü. Kendini kıymetli hissetmelisin. O kıymeti aile içinde birbirimize vererek ayakta kalıyorduk. Ve ister istemez tehlike yaratan insanların kötü olduğu sonucuna varıyorduk. Hastalıklı bir şey. Ufacık  yaşta televizyonda görüp sevmeye başladığımda Sadri Alışık’ın iyiler tarafında olduğundan emindim.

Bu ne demekti?
İyiyse bizden demek ki. Bir gün anneme “Sadri Alışık bizden mi?” diye sordum. “Yok oğlum, o Türk-Müslüman” dedi. Orada sorun başladı. Çünkü Sadri Alışık’ı kötüler listesine sokmam mümkün değildi. Ben o günden itibaren sokağın, annemin, devletin bana dayattığının gerçek olmadığını fark edip, kendi terazimi oluşturdum.

“Bana öğretilen şu üç şey yanlıştı” deseniz, neleri sayarsınız?
İçine doğduğumuz kimliklerin bizleri çirkin, öteki, iyi, güzel, mutlu ya da mutsuz etme kaynağı olduğu bilgisi yalandı. Hiç ilgisi yokmuş. Evin içine o ailenin kapalılığına kimseyi sokmamalıyız bilgisi de doğru değildi. Sonra ben herkesi evime doldurdum, çoğalttım orayı. Bugünkü evimi de öyle kurdum.

Kimlerle doldurdunuz evinizi?
Beğendiğim, dokunduğum, hissettiğim herkesle. Kendi evimin güvenliğini yıktım. Üçüncüsü de şu: Bütün bunlarla mücadele ettiğimiz zaman bunları değiştirebiliriz bilgisi vardı. Bu, hayatın dayattığı bir şeydi. Bu da doğru değilmiş. Hiçbir şey değişmeyecekmiş.

Annenizin “Aman oğlum” diye başlayan cümleleri var mıydı?
Hâlâ var. Bir televizyon programına gidip en bagajsız sözleri söylediğim için kendimle gurur duyduğum programın çıkışında annem aradığında bütün algım bozulur.

Ne der?
“Aman oğlum” der işte. Kitapta anlattım, Hrant’tan sonra haksız değil artık.

Peki siz bugün kendi çocuklarınıza “Aman oğlum” diyor musunuz?
Kendi çocuklarıma bunu demek için çok fazla sebep kalmasın diye topu göğsümde yumuşatıyorum.

Önce Ergenekon mahallesinde oturuyorsunuz, sonra Baysungur Sokak’a taşınıyorsunuz. Orada artık bir ‘mahalle çocuğu’sunuz. Bu, hayatınızda nasıl bir kırılma noktası?
Gerçek hayatla, mahalle kavgasıyla, sıradan bir insanın başına gelebilecek her şeyle karşılaşma şansım oldu. Bu, büyük bir avantajdı. Mahalleye çıkınca sıradan bir insan olmanın, tedavi olmanın yolunu aramaya başladım.

BEN DE ONLAR GİBİ OLABİLİRDİM 

O arada canınız yandı mı?
Çok.

Mahalleden eve ağlayarak gittiğiniz oldu mu?
Yok, ben delikanlı çocuktum, ağlamıyordum. Çaktırmazdım.

Bugüne kadar canınızı en çok ne acıttı?
Hrant’ın ölümü. Kin ve nefretten bahsetmiyorum. Bu beni çok ama çok üzdü.

Kitap sanki iki bölüm. Sizi acıtsa da yaşadıklarınızı hep bir tebessümle okudum. Taa ki Hrant’a kadar.
Çünkü benim hayatım da iki bölüm.

Bir de herkesi anlama haliniz var kitapta. Yani İmam Hatip’li arkadaşınız Süleyman, “Hayko sen  Ermeniymişsin ama çok iyi birisin” dediğinde buna kızmıyorsunuz.
Süleyman’ı anlıyorum çünkü. Şaşırdı, vücuduma dokundu, düşünsenize. Üniversite hazırlık kursuna gidecek yaştayız. Ben de onlar gibi biri olabilirdim. Anlamak da yorucu bir şey. Bu yüzden sosyal medyada mizahı bu kadar kullanmaya başladım. Çıldırmamak için.

UYGUN ERMENİ BULUNAMADI!

“Televizyonlara bir Ermeni lazım” meselesi var bir de. Bununla da çok dalga geçiyorsunuz…
Nasıl dalga geçmem. O kadar ki, çağrıldığım bir etkinliğe katılmaya müsait değilsem telefondaki ses “Bize başka bir Ermeni önerebilir misin?” diyebilecek kadar pervasızlaşmış.

Az daha milletvekili de oluyormuşsunuz aynı kontenjandan…
BDP destekli bağımsız adaylık için benim ismim üzerinde uzlaşıldı. Bu fikri genel başkan Selahattin Demirtaş’a iletmek için aralarında Ahmet İnsel, Roni Margulies, Mithat Sancar’ın da olduğu bir kadro kuruldu. Bir Transporter kiralayıp düştük yollara.

Sonra?
Teklif BDP yönetimine sunuldu. Sonra Sırrı Abi seçildi, o da “Uygun Ermeni aday bulunamadı” diye demeç verdi. Hâlâ aramızda bir atışma malzemesidir.

Erdoğan “Afedersin Ermeni” dediğinde ne yaptınız?
Güldüm. Yıllar önce Hatay Vakıflıköy’e gittik. Orası Türkiye’nin tek Ermeni köyü. Köyde bir taş ev var. O evin önüne park ettik. Evin sahibi olan köylü, gururla evi anlatıyor. Gruptan biri dedi ki, “Peki ne eviymiş bu daha önce”.  Adam da karşısındaki 60 Ermeniye “Afedersiniz Ermeni eviymiş” dedi. Başbakan ile o adamın arasındaki fark şu: O adamın bunu söylemesi benim çocuğumun hayatını zorlaştırmayacak. Hatta o adam mahcup olacak.

ETYEN ABİ SÖZÜMÜ DEĞERSİZLEŞTİRDİ 

Kitapta “Rumlar Ermenileri sevmez” diyorsunuz.
Ermeniler de Rumları sevmez. Yahudiler hiçbirini sevmez. Hepsi toplanıp Süryanileri sevmez. Bu, İstanbul’da biraz sınıfsal bir şeydir. Rumlar daha eski kentlidir, Ermeniler sonradan gelmiştir ve köylüdür o zaman. Yahudiler kapalı olduğu için onlara Raton derler, sıçan demektir. Etyen Abi azınlıkların İslamofobik hallerini teşhis ederken biraz Burgazada’dan baktı meseleye. Malatya’nın Argovan Köyü’ndeki Alevi, Sünni, Ermeni köyü arasında böyle bir ilişki yoktu. O, sınıfsal kentlilikle ilgili bir sorundur.

Konu, Etyen Mahçupyan’dan açılmışken, son atışmanızdan bahsedelim. O size ‘palyaço’ siz ona ‘saray soytarısı’ dediniz. Neler oluyor?
Yazımın o kadar etki yaratmasına, Etyen Abi’nin kendisini bu kadar zor duruma sokmasına sevinmedim ki ben… Şunu daha babacan bulurdum: Etyen Abi, “Oğlum bak, ben biliyorum bu hayatta bir şeyleri. Siz yokken bir sürü emek verdim. Şimdi benim ne dediğimi anlamıyor olabilirsiniz. Tabii kendi jenerasyonunuzun değerleriyle, kendi acılarınızla davranın. Ama bence buradan yürünmez” deseydi, onu arar, “Abi seni bir daha dinlemek istiyorum” derdim. Ama palyaçolar yazısında sözümüzü değersizleştirdi. Alkış almak için bunları yaptığımızı söyledi.  Biz acımızı, derdimizi, bilgimizi, vicdanımızı pazarlamadık ki. Biz de yazabilirdik o yazıları. Yıllardır o kadar çok vesile oldu ki. Ayıptı, yazmadık.

‘Sadri Alışık yüzünden Ermeni kalamadım’

haykobağdat

İpek ÖZBEY – Fotoğraflar: Levent ARSLAN 20 Eylül 2014

HÜRRİYET

 

Kendi deyişiyle televizyonların ‘Ermeni’ kontenjanı, siyasetin ‘Ermeni adayı’ Hayko Bağdat, yeni kitabında en yakası açılmamış hikâyelerini yazdı, Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı değil, salyangoz olmayı anlatıp, bizi evinin içine kadar soktu. Bağdat’ın üslubuyla tüm acıları bu kez biraz da tebessümle okuyacaksınız, Hrant’ın ölümü hariç… O başka çünkü…

Müslüman mahallesinde salyangoz olmayı anlattığınız kitabınızda “Bir çocuk ötekilikle başlatılır mı hayata”, diye soruyorsunuz. Başlarsa ne olur?
İki yolu var bunun. Biri gömülmek. Hastalıklı bir haldir bu. Bu hastalığın tedavisi olmayacağı anlaşılırsa giderek ölürsün. Kaçarsın, yok sayılmak istersin. Yok sayılmamayı sorun etmekten ziyade bir avantaj olarak görürsün. Bu, zevksiz bir şey, niye böyle olsun? İkinci hal, bunu beğenmezsin, bu halde olmanın sebebini kendinde bulmazsın. Bunun bir sistem sorunu olduğunun farkına varırsın ve değiştirmeye çalışırsın. Bu zor ama yaşam enerjisi verir ve eğlenmeye başlarsın.

Eğlenmeye başlarsın da ne demek?
E çok komik değil mi her şey? Sana atfedilen kimliğin algılanış biçimi. Senin gerçekliğinle onun arasındaki garip durum. Bütün bunların aslında saçma sapan olduğunu fark eden bir yerden onları deşifre etme hali çok eğlenceli değil mi?

Bunu ne zaman fark ettiniz, ikinci yola girmeye nasıl karar verdiniz?
Ben birinci yola hiç girmedim.

Sizi ilk yoldan uzak tutan şey neydi?
Sanırım Sadri Alışık’tı.

YOK OĞLUM, O TÜRK-MÜSLÜMAN

Bunu kitapta yazıyorsunuz, “Sadri Alışık yüzünden Ermeni kalamadım ben” diyorsunuz hatta.
O ötekilik, azınlılık halinin verdiği bir savunma refleksi var. Sokaklardaki insanların, kalabalıkların, komşuların senin için bir tehlike unsuru olduğu sana söylenmemiş ama biliyorsun. Hayatın güvenlik tedbiriyle geçiyor. Çocuk olarak bunu bir realite olarak görüyorsun. Kurduğun mesafede hayatta meşru olan kendinsin. Başka bir hayatta kalma yöntemi yok çünkü. Kendini kıymetli hissetmelisin. O kıymeti aile içinde birbirimize vererek ayakta kalıyorduk. Ve ister istemez tehlike yaratan insanların kötü olduğu sonucuna varıyorduk. Hastalıklı bir şey. Ufacık  yaşta televizyonda görüp sevmeye başladığımda Sadri Alışık’ın iyiler tarafında olduğundan emindim.

Bu ne demekti?
İyiyse bizden demek ki. Bir gün anneme “Sadri Alışık bizden mi?” diye sordum. “Yok oğlum, o Türk-Müslüman” dedi. Orada sorun başladı. Çünkü Sadri Alışık’ı kötüler listesine sokmam mümkün değildi. Ben o günden itibaren sokağın, annemin, devletin bana dayattığının gerçek olmadığını fark edip, kendi terazimi oluşturdum.

“Bana öğretilen şu üç şey yanlıştı” deseniz, neleri sayarsınız?
İçine doğduğumuz kimliklerin bizleri çirkin, öteki, iyi, güzel, mutlu ya da mutsuz etme kaynağı olduğu bilgisi yalandı. Hiç ilgisi yokmuş. Evin içine o ailenin kapalılığına kimseyi sokmamalıyız bilgisi de doğru değildi. Sonra ben herkesi evime doldurdum, çoğalttım orayı. Bugünkü evimi de öyle kurdum.

Kimlerle doldurdunuz evinizi?
Beğendiğim, dokunduğum, hissettiğim herkesle. Kendi evimin güvenliğini yıktım. Üçüncüsü de şu: Bütün bunlarla mücadele ettiğimiz zaman bunları değiştirebiliriz bilgisi vardı. Bu, hayatın dayattığı bir şeydi. Bu da doğru değilmiş. Hiçbir şey değişmeyecekmiş.

Annenizin “Aman oğlum” diye başlayan cümleleri var mıydı?
Hâlâ var. Bir televizyon programına gidip en bagajsız sözleri söylediğim için kendimle gurur duyduğum programın çıkışında annem aradığında bütün algım bozulur.

Ne der?
“Aman oğlum” der işte. Kitapta anlattım, Hrant’tan sonra haksız değil artık.

Peki siz bugün kendi çocuklarınıza “Aman oğlum” diyor musunuz?
Kendi çocuklarıma bunu demek için çok fazla sebep kalmasın diye topu göğsümde yumuşatıyorum.

Önce Ergenekon mahallesinde oturuyorsunuz, sonra Baysungur Sokak’a taşınıyorsunuz. Orada artık bir ‘mahalle çocuğu’sunuz. Bu, hayatınızda nasıl bir kırılma noktası?
Gerçek hayatla, mahalle kavgasıyla, sıradan bir insanın başına gelebilecek her şeyle karşılaşma şansım oldu. Bu, büyük bir avantajdı. Mahalleye çıkınca sıradan bir insan olmanın, tedavi olmanın yolunu aramaya başladım.

BEN DE ONLAR GİBİ OLABİLİRDİM 

O arada canınız yandı mı?
Çok.

Mahalleden eve ağlayarak gittiğiniz oldu mu?
Yok, ben delikanlı çocuktum, ağlamıyordum. Çaktırmazdım.

Bugüne kadar canınızı en çok ne acıttı?
Hrant’ın ölümü. Kin ve nefretten bahsetmiyorum. Bu beni çok ama çok üzdü.

Kitap sanki iki bölüm. Sizi acıtsa da yaşadıklarınızı hep bir tebessümle okudum. Taa ki Hrant’a kadar.
Çünkü benim hayatım da iki bölüm.

Bir de herkesi anlama haliniz var kitapta. Yani İmam Hatip’li arkadaşınız Süleyman, “Hayko sen  Ermeniymişsin ama çok iyi birisin” dediğinde buna kızmıyorsunuz.
Süleyman’ı anlıyorum çünkü. Şaşırdı, vücuduma dokundu, düşünsenize. Üniversite hazırlık kursuna gidecek yaştayız. Ben de onlar gibi biri olabilirdim. Anlamak da yorucu bir şey. Bu yüzden sosyal medyada mizahı bu kadar kullanmaya başladım. Çıldırmamak için.

UYGUN ERMENİ BULUNAMADI!

“Televizyonlara bir Ermeni lazım” meselesi var bir de. Bununla da çok dalga geçiyorsunuz…
Nasıl dalga geçmem. O kadar ki, çağrıldığım bir etkinliğe katılmaya müsait değilsem telefondaki ses “Bize başka bir Ermeni önerebilir misin?” diyebilecek kadar pervasızlaşmış.

Az daha milletvekili de oluyormuşsunuz aynı kontenjandan…
BDP destekli bağımsız adaylık için benim ismim üzerinde uzlaşıldı. Bu fikri genel başkan Selahattin Demirtaş’a iletmek için aralarında Ahmet İnsel, Roni Margulies, Mithat Sancar’ın da olduğu bir kadro kuruldu. Bir Transporter kiralayıp düştük yollara.

Sonra?
Teklif BDP yönetimine sunuldu. Sonra Sırrı Abi seçildi, o da “Uygun Ermeni aday bulunamadı” diye demeç verdi. Hâlâ aramızda bir atışma malzemesidir.

Erdoğan “Afedersin Ermeni” dediğinde ne yaptınız?
Güldüm. Yıllar önce Hatay Vakıflıköy’e gittik. Orası Türkiye’nin tek Ermeni köyü. Köyde bir taş ev var. O evin önüne park ettik. Evin sahibi olan köylü, gururla evi anlatıyor. Gruptan biri dedi ki, “Peki ne eviymiş bu daha önce”.  Adam da karşısındaki 60 Ermeniye “Afedersiniz Ermeni eviymiş” dedi. Başbakan ile o adamın arasındaki fark şu: O adamın bunu söylemesi benim çocuğumun hayatını zorlaştırmayacak. Hatta o adam mahcup olacak.

ETYEN ABİ SÖZÜMÜ DEĞERSİZLEŞTİRDİ 

Kitapta “Rumlar Ermenileri sevmez” diyorsunuz.
Ermeniler de Rumları sevmez. Yahudiler hiçbirini sevmez. Hepsi toplanıp Süryanileri sevmez. Bu, İstanbul’da biraz sınıfsal bir şeydir. Rumlar daha eski kentlidir, Ermeniler sonradan gelmiştir ve köylüdür o zaman. Yahudiler kapalı olduğu için onlara Raton derler, sıçan demektir. Etyen Abi azınlıkların İslamofobik hallerini teşhis ederken biraz Burgazada’dan baktı meseleye. Malatya’nın Argovan Köyü’ndeki Alevi, Sünni, Ermeni köyü arasında böyle bir ilişki yoktu. O, sınıfsal kentlilikle ilgili bir sorundur.

Konu, Etyen Mahçupyan’dan açılmışken, son atışmanızdan bahsedelim. O size ‘palyaço’ siz ona ‘saray soytarısı’ dediniz. Neler oluyor?
Yazımın o kadar etki yaratmasına, Etyen Abi’nin kendisini bu kadar zor duruma sokmasına sevinmedim ki ben… Şunu daha babacan bulurdum: Etyen Abi, “Oğlum bak, ben biliyorum bu hayatta bir şeyleri. Siz yokken bir sürü emek verdim. Şimdi benim ne dediğimi anlamıyor olabilirsiniz. Tabii kendi jenerasyonunuzun değerleriyle, kendi acılarınızla davranın. Ama bence buradan yürünmez” deseydi, onu arar, “Abi seni bir daha dinlemek istiyorum” derdim. Ama palyaçolar yazısında sözümüzü değersizleştirdi. Alkış almak için bunları yaptığımızı söyledi.  Biz acımızı, derdimizi, bilgimizi, vicdanımızı pazarlamadık ki. Biz de yazabilirdik o yazıları. Yıllardır o kadar çok vesile oldu ki. Ayıptı, yazmadık.

Ömür Gedik: Seks, hayatımın merkezinde duruyor

0

ömürgedik

Karşınızda Ömür Gedik… Sinema eleştirmenliği, hayvan hakları savunuculuğu, şarkıcılık, hepsi onda. Ömür Gedik beşinci single’ı ‘Bekle Bekle’yi çıkardı. Bu vesileyle buluştuk. Kariyerini, ilişkisini anlattı, hakkındaki eleştirileri cevapladı: “Ben de kıyafet konusunda abarttığımı düşünüyorum”

 

Röportajcılık, eleştirmenlik, hayvan hakları ve müzik… Bu neyin hırsı?

– Aslında hırslı değilim. Bunların hepsini çok seviyorum. Sevdiğim şeyleri yaparken mutlu oluyorum. Bu da kendimi mutlu etme dürtüsü.

Yine de bu kadar çalışmanın arkasındaki asıl dert para kazanmak mı, şöhret duygusunun çekiciliği mi?

– Tam aksine hayvanlar için kurduğumuz dernek ‘Haçiko’ ciddi para harcatıyor. Konserler sayesinde onları karşılıyorum. Şöhrete gelince… Gazeteciyim, bilinmeyi istediğim çevrede biliniyorum. Ama daha fazla tanınmak hayvan hakları konusunda daha çok yardımcı oluyor.

Peki amaç mutluluk ve çalışmaksa seksi pozlar vermenizin sebebi ne?

– Hayatla oyun oynamayı seviyorum!

Kendinizi çok mu beğeniyorsunuz?

– Evet. Aynaya çok bakıyorum. Sarışın olmayı da seviyorum.

Sarışınlar aptaldır derler…

– Öyle olmadığının da bir sürü kanıtı var.

Peki yaptığınız röportajlarda o kadar dekolte giymenizin sebebi ne?

– Şimdi normale dönmeye çalışıyorum. Röportaj yapmaya başlarken biraz konuşulsun istedik ve strateji belirledik. Medyada yazı kadar görsel de önemli. Okuyucu biraz daha sayfada vakit geçirsin istedim.

Röportajda önemli olan karşınızdakini konuşturmak mı yoksa röportajcı olarak kendini ön plana çıkarmak mı?

– Görseli ön plana çıkararak röportajlarıma dikkat çekmek istedim ama sorularımla kendimi ön plana çıkarmadım. Kıyafet konusunda ben de abarttığımı düşündüm. Daha ölçülü fotoğraflara geçiş yaptım.

17 yaşındaki oyuncu Batuhan Karacakaya’yla yaptığınız röportaja gelirsek… Oradaki derin yırtmacın amacı neydi?

– O gün giydiğim üniversitelerin mezuniyet dönemi için hazırlanan bir elbiseydi. O yaş grubuna uygun bir şey yapmak istedim ama beni başka bir yerden mezun ettiler.

Konsept çekimlerde Ayşe Arman’ı mı örnek alıyorsunuz?

– Ayşe Arman’ın röportaj ve görsellerini beğenirim ama kimseyi örnek almıyorum.

Peki bu seksi görüntünüzün ardında, cinsellik hayatınızın neresinde duruyor?

– Aile hayatının bu kadar ön plana çıktığı bir ülkede ulu orta konuşulması gereken bir şey değil. Ama tabii benim için bir tabu da değil. İnsan hayatında önemli bir yerde duran bir dürtü. Benim de hayatımı şekillendiriyor. Hayatımın merkezinde, hayvanlara yakın bir yerde duruyor diyeyim.

Libidonuz yüksek mi?

– Evet. “Erkekler gün içinde çok sık seks düşünüyor” derler ya… Kadınlar da farklı değil.

Ferhat Göçer’le ayrılığınız devam ediyor mu?

– Hayır, beraberiz. O ayrılık çok çocukça bir kavgadan çıktı. Evden eşyalarımı almaya geldiğimde sarıldık ve öyle kaldık. Yani ayrılık sadece iki gün sürdü.

FERHAT’TAN ARTIK EVLENME TEKLİFİ BEKLEMİYORUM

Yedi yıldır birliktesiniz. Neden hâlâ evlenmediniz?

– Evlenme teklif etmedi. İlk başlarda bekliyor ve istiyordum. Artık beklemiyorum. Evliliğe kafa yormuyorum. Ferhat’ın geçmişinde yaşadığı travmalar biraz iyileştiğinde evlenebiliriz.

Evlenirseniz düğün hayvan barınağında falan mı olur?

– Evet. Önemli bir otelde düğün yapmam. Hayvanların dramına dikkat çekmek için barınakta evlenirim.

Ferhat Bey’in kızının “Benden çok Ömür Gedik’in çocuğuyla ilgileniyor” diyerek dava açtığı doğru mu?

– Açılan dava değil bir şikâyet dilekçesi, Ferhat belgeleri sunduğunda soruşturmaya bile gerek olmadığına dair karar çıktı. Benim kızıma gelirsek onu çok seven ve çok ilgilenen bir babası var. Tabii Ferhat da Tayga’yı çok seviyor.

Ferhat Bey’in kızıyla aranız nasıl?

– Çok tatlı ve iyi bir kız. Şikâyet dilekçesi talihsizlik.

Hâlâ neden eski eşinizin soyadını kullanıyorsunuz?

– Kızımla aynı soyadda kalmak istiyorum.

Göçer’le evlenirseniz?

– Ölene kadar Gedik soyadını kullanmak istiyorum. İnsanın çocuğuyla aynı soyadda kalması güzel.

Ferhat Bey’den çocuk istemiyor musunuz o halde?

– Hayır istemiyorum.

EĞER FİLMİ BEĞENMEZSEM SINIFTA KALIR

Beşinci single’ınız ‘Bekle Bekle’yi geçen hafta çıkardınız. Müzik sevdası nereden geliyor?

– Ortaokul yıllarından beri piyano ve şan dersleri alıyorum. Korolarda sahne aldım. Teoman’ın müzik grubunda vokal yaptım. Müzikle hep iç içeydim. Sadece son yıllarda biraz daha ön plana çıktı.

Neredeyse her gün bir popçunun çıktığı müzik dünyasında neden sizi dinleyelim?

– Şarkı sözlerim isyankâr ve sitemkâr. Sound’um güzel. Son şarkılarımda İskender Paydaş’la güzel işler çıkardık.

Sinema konusunda eğitiminiz var mı?

– Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okurken Yavuzer Çetinkaya’nın sinema derslerine katılırdım. Bir dönem İngiltere’de sinema okudum. Sonra Doğan Hızlan yönetiminde kültür sanat sayfasında çalıştım. Krizde kapatıldı. Eklere dağıldık. Sinema ağırlıklı yazılar yazmaya başladım.

Bir sinema eleştirmeninin oyuncularla röportaj yapması ne kadar doğru? Size röportaj veren oyuncunun filmi tam not alırken, vermeyeninki sınıfta mı kalır?

– Filmi beğenmezsem sınıfta kalır. Bunu da herkes biliyor.

Eleştirilerinizde Pollyanna’cılık yapmanızın sebebi ne?

– Sivri dilli olmak istersem çok rahat olurum. Tabii beğenmediğim yanları eleştiriyorum ama her filmde birilerine dokunacak bir şey var, onları öne çıkarıyorum.

‘Pi’ filminin yönetmeni Darren Aronofsky’yi ‘Pi’nin Yaşamı’nın yönetmeni olarak yazınca ortalığı karıştırdınız. Google’dan kontrol etmediniz mi?

– Normalde kontrol ediyorum ama o gözümden kaçmış. O kadar çok yazı yazıyorum ki insanlık hali.

HAYVANLAR İNSANLARDAN DAHA GÜZEL

Hayvanları çok severim demenizin alt metni “Onları insanlardan daha çok seviyorum” mu?

– Bazen öyle. Onları insanlardan daha estetik ve güzel buluyorum.

Hiç hayvan öldürdünüz mü?

– Hayır. Tabii hayati tehlikem olursa başka ama en kötü durumda hayvanı alır başka bir yere taşırım, yine de öldürmem.

Yaz aylarındayız. Gece sivrisinek musallat oldu. Ona da mı sevgiyle yaklaşırsınız?

– Uzun giyerim, camı açarım, sineklerin kaçması için üretilen kremleri kullanır, öldürmem.

Hayvanları bu kadar severken bir kere de deri bir elbiseyle fotoğraf çektirmiştiniz…

– Deri engelleyebildiğimiz bir şey değil ama o fotoğrafta giydiklerim deri değil. Başka bir kumaştı.

“Tamamen soyunmayı estetik bulmuyorum. Örtülü soyunmayı daha seksi buluyorum ve öyle yapıyorum.”

Ferhat’la hâlâ beraberiz. Ayrılık çok çocukça bir kavgadan çıktı. Evden eşyalarımı almaya geldiğimde sarıldık ve öyle kaldık. Yani ayrılık sadece iki gün sürdü.

7 Temmuz 2014

Hakan GENCE / Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Hürriyet KELEBEK

Ömür Gedik: Seks, hayatımın merkezinde duruyor

0

ömürgedik

Karşınızda Ömür Gedik… Sinema eleştirmenliği, hayvan hakları savunuculuğu, şarkıcılık, hepsi onda. Ömür Gedik beşinci single’ı ‘Bekle Bekle’yi çıkardı. Bu vesileyle buluştuk. Kariyerini, ilişkisini anlattı, hakkındaki eleştirileri cevapladı: “Ben de kıyafet konusunda abarttığımı düşünüyorum”

 

Röportajcılık, eleştirmenlik, hayvan hakları ve müzik… Bu neyin hırsı?

– Aslında hırslı değilim. Bunların hepsini çok seviyorum. Sevdiğim şeyleri yaparken mutlu oluyorum. Bu da kendimi mutlu etme dürtüsü.

Yine de bu kadar çalışmanın arkasındaki asıl dert para kazanmak mı, şöhret duygusunun çekiciliği mi?

– Tam aksine hayvanlar için kurduğumuz dernek ‘Haçiko’ ciddi para harcatıyor. Konserler sayesinde onları karşılıyorum. Şöhrete gelince… Gazeteciyim, bilinmeyi istediğim çevrede biliniyorum. Ama daha fazla tanınmak hayvan hakları konusunda daha çok yardımcı oluyor.

Peki amaç mutluluk ve çalışmaksa seksi pozlar vermenizin sebebi ne?

– Hayatla oyun oynamayı seviyorum!

Kendinizi çok mu beğeniyorsunuz?

– Evet. Aynaya çok bakıyorum. Sarışın olmayı da seviyorum.

Sarışınlar aptaldır derler…

– Öyle olmadığının da bir sürü kanıtı var.

Peki yaptığınız röportajlarda o kadar dekolte giymenizin sebebi ne?

– Şimdi normale dönmeye çalışıyorum. Röportaj yapmaya başlarken biraz konuşulsun istedik ve strateji belirledik. Medyada yazı kadar görsel de önemli. Okuyucu biraz daha sayfada vakit geçirsin istedim.

Röportajda önemli olan karşınızdakini konuşturmak mı yoksa röportajcı olarak kendini ön plana çıkarmak mı?

– Görseli ön plana çıkararak röportajlarıma dikkat çekmek istedim ama sorularımla kendimi ön plana çıkarmadım. Kıyafet konusunda ben de abarttığımı düşündüm. Daha ölçülü fotoğraflara geçiş yaptım.

17 yaşındaki oyuncu Batuhan Karacakaya’yla yaptığınız röportaja gelirsek… Oradaki derin yırtmacın amacı neydi?

– O gün giydiğim üniversitelerin mezuniyet dönemi için hazırlanan bir elbiseydi. O yaş grubuna uygun bir şey yapmak istedim ama beni başka bir yerden mezun ettiler.

Konsept çekimlerde Ayşe Arman’ı mı örnek alıyorsunuz?

– Ayşe Arman’ın röportaj ve görsellerini beğenirim ama kimseyi örnek almıyorum.

Peki bu seksi görüntünüzün ardında, cinsellik hayatınızın neresinde duruyor?

– Aile hayatının bu kadar ön plana çıktığı bir ülkede ulu orta konuşulması gereken bir şey değil. Ama tabii benim için bir tabu da değil. İnsan hayatında önemli bir yerde duran bir dürtü. Benim de hayatımı şekillendiriyor. Hayatımın merkezinde, hayvanlara yakın bir yerde duruyor diyeyim.

Libidonuz yüksek mi?

– Evet. “Erkekler gün içinde çok sık seks düşünüyor” derler ya… Kadınlar da farklı değil.

Ferhat Göçer’le ayrılığınız devam ediyor mu?

– Hayır, beraberiz. O ayrılık çok çocukça bir kavgadan çıktı. Evden eşyalarımı almaya geldiğimde sarıldık ve öyle kaldık. Yani ayrılık sadece iki gün sürdü.

FERHAT’TAN ARTIK EVLENME TEKLİFİ BEKLEMİYORUM

Yedi yıldır birliktesiniz. Neden hâlâ evlenmediniz?

– Evlenme teklif etmedi. İlk başlarda bekliyor ve istiyordum. Artık beklemiyorum. Evliliğe kafa yormuyorum. Ferhat’ın geçmişinde yaşadığı travmalar biraz iyileştiğinde evlenebiliriz.

Evlenirseniz düğün hayvan barınağında falan mı olur?

– Evet. Önemli bir otelde düğün yapmam. Hayvanların dramına dikkat çekmek için barınakta evlenirim.

Ferhat Bey’in kızının “Benden çok Ömür Gedik’in çocuğuyla ilgileniyor” diyerek dava açtığı doğru mu?

– Açılan dava değil bir şikâyet dilekçesi, Ferhat belgeleri sunduğunda soruşturmaya bile gerek olmadığına dair karar çıktı. Benim kızıma gelirsek onu çok seven ve çok ilgilenen bir babası var. Tabii Ferhat da Tayga’yı çok seviyor.

Ferhat Bey’in kızıyla aranız nasıl?

– Çok tatlı ve iyi bir kız. Şikâyet dilekçesi talihsizlik.

Hâlâ neden eski eşinizin soyadını kullanıyorsunuz?

– Kızımla aynı soyadda kalmak istiyorum.

Göçer’le evlenirseniz?

– Ölene kadar Gedik soyadını kullanmak istiyorum. İnsanın çocuğuyla aynı soyadda kalması güzel.

Ferhat Bey’den çocuk istemiyor musunuz o halde?

– Hayır istemiyorum.

EĞER FİLMİ BEĞENMEZSEM SINIFTA KALIR

Beşinci single’ınız ‘Bekle Bekle’yi geçen hafta çıkardınız. Müzik sevdası nereden geliyor?

– Ortaokul yıllarından beri piyano ve şan dersleri alıyorum. Korolarda sahne aldım. Teoman’ın müzik grubunda vokal yaptım. Müzikle hep iç içeydim. Sadece son yıllarda biraz daha ön plana çıktı.

Neredeyse her gün bir popçunun çıktığı müzik dünyasında neden sizi dinleyelim?

– Şarkı sözlerim isyankâr ve sitemkâr. Sound’um güzel. Son şarkılarımda İskender Paydaş’la güzel işler çıkardık.

Sinema konusunda eğitiminiz var mı?

– Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okurken Yavuzer Çetinkaya’nın sinema derslerine katılırdım. Bir dönem İngiltere’de sinema okudum. Sonra Doğan Hızlan yönetiminde kültür sanat sayfasında çalıştım. Krizde kapatıldı. Eklere dağıldık. Sinema ağırlıklı yazılar yazmaya başladım.

Bir sinema eleştirmeninin oyuncularla röportaj yapması ne kadar doğru? Size röportaj veren oyuncunun filmi tam not alırken, vermeyeninki sınıfta mı kalır?

– Filmi beğenmezsem sınıfta kalır. Bunu da herkes biliyor.

Eleştirilerinizde Pollyanna’cılık yapmanızın sebebi ne?

– Sivri dilli olmak istersem çok rahat olurum. Tabii beğenmediğim yanları eleştiriyorum ama her filmde birilerine dokunacak bir şey var, onları öne çıkarıyorum.

‘Pi’ filminin yönetmeni Darren Aronofsky’yi ‘Pi’nin Yaşamı’nın yönetmeni olarak yazınca ortalığı karıştırdınız. Google’dan kontrol etmediniz mi?

– Normalde kontrol ediyorum ama o gözümden kaçmış. O kadar çok yazı yazıyorum ki insanlık hali.

HAYVANLAR İNSANLARDAN DAHA GÜZEL

Hayvanları çok severim demenizin alt metni “Onları insanlardan daha çok seviyorum” mu?

– Bazen öyle. Onları insanlardan daha estetik ve güzel buluyorum.

Hiç hayvan öldürdünüz mü?

– Hayır. Tabii hayati tehlikem olursa başka ama en kötü durumda hayvanı alır başka bir yere taşırım, yine de öldürmem.

Yaz aylarındayız. Gece sivrisinek musallat oldu. Ona da mı sevgiyle yaklaşırsınız?

– Uzun giyerim, camı açarım, sineklerin kaçması için üretilen kremleri kullanır, öldürmem.

Hayvanları bu kadar severken bir kere de deri bir elbiseyle fotoğraf çektirmiştiniz…

– Deri engelleyebildiğimiz bir şey değil ama o fotoğrafta giydiklerim deri değil. Başka bir kumaştı.

“Tamamen soyunmayı estetik bulmuyorum. Örtülü soyunmayı daha seksi buluyorum ve öyle yapıyorum.”

Ferhat’la hâlâ beraberiz. Ayrılık çok çocukça bir kavgadan çıktı. Evden eşyalarımı almaya geldiğimde sarıldık ve öyle kaldık. Yani ayrılık sadece iki gün sürdü.

7 Temmuz 2014

Hakan GENCE / Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Hürriyet KELEBEK

PKK, DHKP-C, TİKKO: Yoldaşlarını nasıl öldürdüler?

0

aytekinyılmaz

“PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde haklarını arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur… PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, ‘demokratik’ sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir.”

5 Ekim 2010’da rizgari.com’da yayımlanan bu satırlar, Kürt sorununa ilişkin çalışmaları ve görüşleri nedeniyle hayatının yaklaşık 18 yılını cezaevinde geçiren İsmail Beşikçi’ye ait.

“Devrimci şiddet”, “parti kararı”, “merkez komitesi tasarrufu” veya “ihanet”, adını ne koyarsanız koyun, eski, çok eski bir hikâye bu. Misal, dünyada sol, hâlâ Bolşevizm’in liderlerinden Nikolay Buharin’in 1938’de idam edilmesini tartışıyor. Yaklaşık 50 yıl sonra itibarı iade edilse de, gri alandaki soru aynı; “ihanet” mi etmişti, yoksa görüşleri mi tehlikeli bulunmuştu?

Sosyalizmin sembol ismi Rosa Luxemburg’un, 1919’da Almanya’da kendilerini “sol”da kabul eden “vatanseverler”in yönlendirmesiyle linç edilerek öldürülüp nehre atılmasını hatırlayın. Her şeye kadir ”merkez komite”lerinin sorgulanamayan kararlarına, “çürümüş bir ceset”e benzettiği “bürokratik parti” yapılarına isyan ederken “Tarihsel olarak, gerçekten devrimci bir hareket tarafından işlenen hatalar, en zeki merkez komitesinin yanılmazlığından son derece daha verimlidir” görüşüyle donmuş yapılara isyan eden… “Hareket etmeyenler zincirlerini fark etmezler. Özgürlüğün fikri, kendisinden daha değerlidir” diyen… Ve tarihin cilvesine bakın ki, Diyarbakır’daki bir afişten hareket eden acar savcılığın soruşturma evrakına “PKK terör örgütü üyesi” olarak kaydedilen Rosa Lüksemburg!

Kürt sorununa çözüm yolunda hayatı boyunca gözünü budaktan esirgemeyen Beşikçi, örgüt içi infazları mahkûm ederken kadim bir tecrübeden hareketle demokrat olmanın tek ölçüsünü “ ifade özgürlüğü”ne bağlıyor.

O tecrübenin sağ tarafını biliyoruz; “Davadan döneni vurun!”

Peki “sol” örgütlerde neler oldu, neler “ihanet” sayıldı, hangi gerekçelerle canlara kıyıldı, işkenceler yapıldı?

Bu cinayetleri diyelim ki “devrimci şiddet” gibi gerekçeler yaratarak işleyenler arınıp örgütlerini güçlendirdiler mi, yoksa “katil devlet”in tetikçilerine benzer işlere bulaşıp kirlettiler mi?

Sorgulanmayan kararlar örgütleri nereye götürür? Zamanla partilerin yerine merkez komiteleri, onların da yerine kararları/talimatları sorgulanmayan şahıslar geçmez mi? “Her şeyi bilen” merkezlerin altındaki insanlar konuşabilir mi? İnsanlar konuşamazsa hesap nasıl sorulur, kitle örgütü “demokratik” olma vasfını neye dayanarak iddia edebilir?

Bir örgüt içinde farklı görüşler olması zaaf mıdır? Ve “farklı düşünce” bir “parti suçu” olabilir mi?

Ve “işkencede çözülme” iddiasıyla cezalandırma ne kadar meşru olabilir? İnsanlardan nereye kadar “fevkalade” davranışlar bekleyebilirsiniz? “Çözülme”nin zarar vereceği örgütler “illegal” yapılanmalar olduğuna göre, çözülmeyle zarar gören bir örgüt, işkence gören mensubu “rızai bir tavır” sergilemiş gibi infaza mı yönelmelidir? Yoksa tek “çözülme”den bütün yapılanmaya gelen zararın, bir örgütlenme zaafı olduğunu mu sorgulamalıdır?

İnfaz ve işkencelerle örgütün alt düzeyine aynı zamanda güç gösterisi yapmanın bedelinin insan hayatı olması kabul edilebilir mi, “omertà yasası” işletilip cinayetler seyredilebilir mi?

Nihayet, cana kıymak, yargısız infaz sadece devlet yaptığı zaman mı bir “insanlık suçu”dur?

Soru çok, tecrübe derin, yüzleşme zor, hesaplaşma çetin. Türkiye’de sol, toplumsal muhalefet kanalını ifade ettiğini öne sürüyorsa, bu kanalın temizlenmesi gereği de ortada. Özgürlüğü savunmayı, farklı olana saygıyı başka zamanlara ve yerlere bir kez daha havale etmemek için konuşmak, hesaplaşmak lazım.

Unutmamalı; adlarının önünde ne olursa olsun, zorbaların en büyük zaferi, buyruğundakileri de kendi kılığına büründürmesidir!

İşte, kanla da kirlenen bir mazinin muhasebesi yolunda çok önemli bir kitap İletişim Yayınları’ndan çıktı: “Yoldaşını öldürmek!”

Adı özet bu kitabın yazarı Aytekin Yılmaz.

1992’nin 24 Mart’ında Bayrampaşa Cezaevi’ne 25 yaşında bir PKK’lı olarak giren Yılmaz, 25 Temmuz 2001’de Gemlik Hapishanesi’nden çıktı. Bugün Mahsus Mahal Dergisi Yayın Yönetmenliği’nin yanı sıra kurucusu olduğu derneklerde çalışmalarına devam eden Yılmaz, cezaevinde geçen 9 yıl 4 ay 15 günde ve sonrasında tanıklıklarını önce 2003’te çıkan “Labirentin Sonu: İçimizdeki Hapishane” kitabında anlattı.

Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner’in editörlüğünde ve sonsözüyle yayımlanan “Yoldaşını Öldürmek” kitabında, Aytekin Yılmaz yazdıklarına bu kez, birlikte başka bir dünya savundukları örgütlerin yaşama hakkı tanımadığı kadın ve erkeklerin hikâyelerini ekledi.

DHKP-C tarafından 17 yaşında öldürülen Şimel Aydın, TİKKO’nun göğsünde kaşık sapından yapılmış kör bıçak bıraktığı Ramiz Şişman, PKK’nın kendisine reva gördüklerine katlanamadığı için başını duvarlara vuran Sorgul ve daha fazlasının yer aldığı bu kitaba bir giriş için buyrun.

‘1990 ve 2000 arası örgütler hapishanelerde iktidar oldu’

– 1990’ların Bayrampaşa Cezaevi’ni bilmeyen birine nasıl özetlersiniz?

Bayrampaşa Cezaevi, cumhuriyet tarihinde araştırılması, yüzleşilmesi gereken, Dersim ’38, 6-7 Eylül yağması, Maraş katliamı ve Diyarbakır hapishanesi gerçeği gibi olgulardan biridir. Bayrampaşa hapishanesini hem devletin 19 Aralık 2000’de yapmış olduğu “Hayata Dönüş operasyonu” bakımından, hem de örgüt içi infazlar bakımından araştırılması gerekmektedir. Sol demokrat çevreler devletin 19 Aralık operasyonlarını anarken, örgüt içi infazları anmamaktadırlar.

– Onca hapishane arasında Bayrampaşa Cezaevi’ni ayırt eden ne?

Cezaevlerini üç döneme ayırıyorum: 1923-1980, 1980-1990 ve 1990-2000 yılları arası. Üçüncü dönemin diğerlerinden farklı olarak özel bir yeri var, çünkü bu dönem, hapishane içinde hapishanelerin kurulduğu bir dönemdir.

– “Hapishane içinde hapishane” ne demek?

1990 ve 2000 yılları arasında hapishanelerde radikal sol örgütler iktidar oldu ve merkezi Bayrampaşa olmak üzere büyük birkaç hapishanede ‘hapishane içinde hapishane’ kurdular. Bu hapishanelerde örgüt içi infazlar yapıldı, “gereksiz şiddet” kullanıldı.

‘10 yılda 5 bin siyasi mahpus

örgütlerinin işkencesine maruz kaldı’

– Sizce şiddetin gereklisi var mı?

Nazi toplama kamplarını yazan Primo Levi “Boğulanlar ve Kurtulanlar!” kitabında bu deyimi kullanmıştı. Ben de ilk okuduğumda böyle bir tepki vermiştim. “Gereksiz şiddet” ihtiyaç fazlası uygulanan bir şiddettir. Diyelim ki kurbanı eninde sonunda öldüreceksiniz, “gereksiz şiddet” öldürmeden önce kurbana yapılan işkencenin zamana yayılmasıdır. Nazi kamplarında tek amaç vardı: Kamplardaki Yahudilerin tamamının öldürülmesi. Bazı kamplarda bu işlem hemen yerine getirilirken, bazı kamplarda zamana yayıldı. Bayrampaşa’da da radikal sol örgütlerin kurduğu hapishane içindeki hapishanelerde böyle bir yönteme başvuruldu. Ölüme mahkûm edilmiş olanlara sürece yayılmış işkenceler yapıldı. ’90 ve 2000 yılları arasında 5 bin civarında siyasi mahpusun, örgütlerin bu uygulamalarına maruz kaldığını söyleyebilirim. Bayrampaşa tutukevi olduğu için sürekli bir sirkülasyon vardı.

– Bayrampaşa’da kaç örgüt, kaç koğuş, kaç kişi vardı?

Bayrampaşa Sağmalcılar’da C blok, siyasilerin kaldığı bloktu, 12 koğuş vardı. Örgütler ayrı ayrı koğuşlarda kalıyordu. Bir koğuşta 70 kişi kalan da vardı, 10 kişi kalan da. Bir dönem nüfusu yaklaşık 800’dü. PKK, Rizgari dâhil iki üç Kürt örgütü, gerisi Türk solundan olmak üzere 10 civarında örgüt vardı. Hapishane içinde hapishaneyi kuranlar, başta PKK, DHKP-C ve TİKKO olmak üzere devrimci şiddeti mücadele biçimi olarak benimseyen radikal sol örgütlerdi.

– Cezaevinde baskın örgüt hangisiydi?

Kürtlerde PKK, Türk solunda DHKP-C.

‘Örgütler yoldaşlarını en çok çözüldükleri için öldürdü’

– Bu iki örgüt arasında üst alt ilişkisi var mıydı?

Örgütler arası konsey olur, herkes bağımsızdır. Birilerinin “içişleri”ne karışmazlar, bu infazlar için de geçerlidir. 1992’de Bayrampaşa Cezaevi’ne girdiğimde bazı infazlara tanık oldum. Saydığım örgütler “hain”, “ajan”, “işbirlikçi” diyerek yoldaşlarını öldürdüler, onları en çok da poliste çözüldükleri için öldürdüler.

– PKK’nın yaptırdığı bir araştırmaya referansla kitabınıza şu notu düşüyorsunuz: “Sorgulananların yüzde 98’i poliste çözüldü.” Bu doğruysa sadece bir grubun ölüm cezası almasına sebep olan ne?

Polise verdiğiniz bilginin ehemmiyeti. Mesela verdiğiniz bilgiyle bir yoldaşın ölümüne sebep vermek gibi kritik bir çözülme yaptıysanız örgüt hakkınızda karar alabilir, yine örgütten insanların yakalanmalarına sebep olmuşsanız bu kararı alabilirler. Ama yoldaş ölümüne sebep olmamasına rağmen öldürülenler de oldu.

DHKP-C 17 yaşındaki Şimel’i nasıl öldürdü?

– “Yoldaş ölümüne sebebiyet verme” iddiası nasıl ispatlanıyor? Ya da ispatlanabiliyor mu?

Polis sorgusundan geldikten sonra örgütün yaptığı ikinci bir sorguyla karşılaşıyorsunuz. Sorulduğunda zaten söylüyorsunuz sorguda olup bitenleri. Ayrıca polis ifade tutanaklarını alıp okuyorlar! Örneğin, Şimel için örgüt, iddiayı “yoldaşların ölümüne sebebiyet vermek” olarak açıklıyor.

DHKP-C tarafından 17 yaşında öldürülen Şimel Aydın
DHKP-C tarafından 17 yaşında öldürülen Şimel Aydın – Anlatır mısınız, Şimel’in başına ne geldi?

Şimel Aydın, 17 yaşında İstanbul’da DHKP-C’ye yönelik bir operasyonda yakalanıyor. Sorguda birçok şey anlatıyor. Tutuklandıktan sonra örgüt süreci rapor etmesini istiyor. Yaklaşık 20 gün sonra koğuşundaki örgüt sorumluları ajan olduğunu iddia ederek Şimel’i gözaltına alıyor.

‘İki yıla varan ranza hapislerinde konuşmak yasaktı’

– Hapishanede gözaltı nasıl oluyor?

“Uygulama” denilen ranza hapsiyle. Sizi ranzaya koyuyorlar ve sadece tuvalet ihtiyacınızı gidermek için o ranzadan kalkabiliyorsunuz. Bu uygulama cezası durumunuza göre değişebilir, bazen günlerce, bazen aylarca sürebilir bu hapislik. DHKP-C’nin bazı kişilere iki yıl süre ranza hapsi verdiğini duydum. Bittiğinde konuşmakta zorlananlar olmuş. Bir arkadaşım PKK koğuşunda 9 ay kaldı, uygulama bittiğinde ağzından ses çıkaramıyordu! Çünkü uygulamada kaldığınız sürede herhangi bir kişiyle konuşmanız yasaktır.

Şimel bu ranza hapsinin ne anlama geldiğini bilmediği için başta ses çıkarmıyor. Bir süre sonra koğuş sorumluları geceleri Şimel’i yemekhaneye indirerek sabaha kadar sorgulamaya başlıyor. İddiaları reddediyor, yalvarıyor ama nafile. Sonunda intihar girişiminde bulunuyor ve iki kol bileğini kesiyor.

Örgütün ajan dediği kıza babasından ‘örgüte yardımcı ol’ telkini!

– Bunun üzerine DHKP-C geri adım atıyor mu?

Aksine, daha da zor günler yaşatıyorlar Şimel’e. Örgüte sempati duyan babası ve annesi ziyaretine geldiğinde “örgüt ablası” da yanında bekliyor. Babası örgüte yardımcı olmasını istiyor. Kitapta doğrulatamadığım için yazamamıştım ama sonra doğrulattım, babası örgüte yardımcı olmasını isteyince Şimel, “Öyle diyorsun ama bana ajan diyorlar” diyor.

– Ailesi kime inanıyor?

Şimel’in ailesine maalesef ulaşamadım. Belki bu kitap vesile olur. Anladığım kadarıyla, babası kızının devrimci olmasıyla gurur duyan bir baba, örgütün ona zarar vereceğini düşünmüyor. Sonra günlerden bir gün gidip cenazesini alıyorlar.

– Nasıl öldürüyorlar Şimel’i?

Tutukluluğu sürerken koğuşta serbest bırakma kararı alıyorlar. Hatta Şimel çıkınca bir yoldaşına “Arkadaşlar doğru olanı yaptılar, ben gereksiz heyecanlandım” diyor. Ama yaklaşık bir hafta içinde sorgulamalar yeniden başlıyor.

Gece yarısı kadınlar koğuşunu inleten ‘Anneee’ çığlıkları

– Sorgulamalar yemekhanede yapılıyorsa gardiyanlar veya koğuştaki diğer kadınlar bu olanları duymuyorlar mı?

Koğuşta bulunan bir kadınla konuştuğumda ikinci gözaltı sürecinde bir sabah çocuk çığlığı ile uyandığını söyledi. Koğuşun hepsi de onun gibi uyanıkmış.

– Ve kimse bir şey demiyor mu?

Hayır, yataklarından çıkmadan bekliyorlar. 30’a yakın örgütten kadın var o koğuşta ve bir kız çocuğunun “Anneee” diyen çığlıklarını dinliyorlar. Görüştüğüm tanık “yavaş yavaş artan ve sonunda çığlığa dönüşen bir bağırma” diye tarif etti duyduklarını.

‘Farelerde denedikleri elektrik işkencesini

Şimel’e uyguladılar, sonra boğarak öldürdüler’

– Ateş mi?

Hayır, elektrik. Manyeto bu etkiyi yapar, yaşadığımdan biliyorum. O dönem de erkekler koğuşunda güvercinlere ve lağım farelerine elektrik akımı vererek tatbikat yapıyorlarmış. Bildiğiniz büyük radyo pilleri, manyeto pilleriyle yapıyorlar bunu. Başka yerlerden de doğrulattım bu bilgiyi.

– Örgüt üyeleri 12 Eylül darbesiyle devletten gördüğü işkenceyi yoldaşlarına mı uyguluyordu?

Aynen öyle. Şimel bunlara rağmen çözüldüğünü kabul etse de ajan olduğunu iddiasını reddediyor. Ama örgüt ölüm cezası veriyor. Ve 21 Ağustos 1994 gecesi uykusunda bir grup kadın yoldaşı onu boğarak öldürüyorlar.

‘Nöbet tutturarak suça ortak ettiler,

30 kadın ‘Şimel’i biz öldürdük’ dedi’

– Koğuştaki onca kadın 17 yaşında bir kıza elektrik verilmesine, öldürülmesine seyirci mi kalıyor?

Bir şey diyememişler. Yıllar sonra öğrendim, Şimel öldürüldüğünde Rizgari davasından Recep Maraşlı ve arkadaşları DHKP-C’ye tavır alıyorlar, onlarla diyaloglarını kesiyorlar. Ama koğuşta, nöbetçileri değiştirerek insanları suça ortak ediyorlar. Hatta daha sonra hapishane idaresi “Şimel’i kim öldürdü” diye sorduğunda, 30 kişi “Biz öldürdük” diyor.

‘İnfaz sonrası halay çekilir, koğuşlara tatlı dağıtılırdı!’

– İnfaz ertesinde cezaevinde neler oluyor?

Ben iki olayda halay çekildiğini gördüm. Biri 1990’lı yıllarda gerillalar karakol basıp 20-30 askeri öldürdüğündeydi. Bana korkunç gelirdi. İkinci halay da yoldaşlarını öldürdükten sonra çekilen halaydı. Bir de üstüne koğuşlara tatlı dağıtırlardı. Öldürdükleri insan dün arkadaşlarıyken bunu yaptılar! İnanabiliyor musun bunlara? Hatta 1996 yılında Buca’da DHKP-C birini öldürtüyor, bu sırada başka bir cezaevinde olan kardeşine tatlı ikram ediyorlar. Yemeyince de sorun yaşanıyor diye duymuştum.

– Cezaevinde bedenlere ne yapılıyor?

1996 yılında Hasan Hüseyin Er’i öldürüp kapının önüne koyan TİKKO idareye haber veriyor, gönderdiği haberde şöyle diyor: “Gelin çöpünüzü alın.”

– Saydığınız örneklere dair akla takılan bir soru; örgütünün infazına itiraz edenin başına ne gelirdi?

Hakkında “Acaba onu niçin savunuyor” diye düşünülüp işbirlikçilikle suçlanırdı. 1996’da Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde böyle bir şey olmuş. Bana anlatılanlara göre, DHKP-C kadınlar koğuşunda bir kadını öldürüyor, başka bir kadın “Niye yapıyorsunuz, ben onu tanıyorum, öyle biri değil” diyerek itiraz ediyor ve ona ölümden beter etme cezası veriyorlar.

‘DHKP-C kendilerine itiraz edeni soyup gardiyanlara vermiş’

– “Ölümden beter etme” cezası kapsamında neler var?

Osmanlıların “ibreti âlem” dedikleri şeyler. Bu örnekte yaklaşık altı ay işkence yapıyorlar, altı ayın sonunda kolunu kırıyorlar. Bu da yetmiyor, kırdıktan sonra “Öyle bir ders verelim ki bir daha kimse böyle bir işe kalkışmasın” diyorlar ve kadını soyup gardiyanlara veriyorlar.

– Gardiyanlar tecavüz mü ediyor?

Hayır, battaniyeyle örtünmesine yardımcı oluyorlar.

Cezaevinde linç: ‘Tekme atıp tükürün!’

– Örgütün kadını çıplak verme sebebi ne?

O içeriye bir mesaj. Diyor ki, “Örgüte hesap soranı böyle yaparız!” Bartın’da PKK örgüt sorumluları Hüseyin H.’ye de yapıyorlar ölümden beter etmeyi. Hüseyin, ailesine yakın olmak için örgüt yerine hapishane idaresinden sevk isteyince “örgüt saflarından kaçıp düşmana sığınmak”la suçlanıyor. Örgüt yöneticisi Hüseyin’i kolundan tutup toplam 180 kişinin olduğu 4 koğuşa sokuyor ve herkese “Hüseyin’e tekme atıp tükürme” talimatı veriyor.

Yıllar sonra orada bulunan eski mahpus arkadaşımla görüştüğümde, bana “Saçından, kaşlarından, çenesinden, bıyıklarından, gömlek yakasından balgamlar sarkıyordu” dedi. “Lince katılmayan oldu mu” diye sorduğumda dedi ki: “Örgüt sorumlusu yanındaki adamlarıyla izliyordu. Sadece birkaç kişi denileni yapmadı bizim koğuşta.”

‘1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde olanlar

1990’larda Bayrampaşa’da zalim oldu’

– Bu işkenceye karar veren örgüt yöneticisi kim? Örgütün hapishane sorumlularının profili ne?

PKK’nin hapishane sorumluları 1980’li yıllarda Diyarbakır Hapishanesi’nde çok kötü işkencelere maruz kalanlardı. Ama 1990’lı yıllarda Bayrampaşa’da ve başka hapishanelerde zalim oldular. Belki de iktidar olgusundan kaynaklı olarak, bugün mağdur olan yarın iktidar olduğunda zalim oluyor.

– Bir “yoldaş” hakkında işkence ve infaz kararlarını bu kişiler mi alıyordu?

İstisnaları var ama genelde sizin hakkınızda bir toplantı yapılır, o toplantıda bir karar alınır, üst örgüte rapor edilir, o rapora göre talimat gelir: “Öldürün” ya da “öldürmeyin.”

– Raporu kim yazıyor?

Örgüt sorumluları. Bir Leninist partinin olmazsa olmazlarından “rapor-talimat” sistemi arızalıdır. Rapor yanlış giderse talimat da yanlış gelir. Bu tip illegal ya da radikal sol örgütler doğası gereği uzaktan kumandalı örgütler oluyor. Örneğin senin hakkında bir rapor yazılıyor, (Abdullah) Öcalan’a gidecekse o dönem rapor Şam’a gidiyor, DHKP-C’deysen (Dursun) Karataş’a, Avrupa’ya gidiyor ve tüm bunlar olurken sen bir mağdur olarak o raporu göremiyorsun. Ayrıca talimat geldiğinde bunu tartışamıyorsunuz, “Uygula” deniyor. Vakit geçtikten sonra da “Yanlışsa hatayı düzelt” diyorlar. Ama infazın geri dönüşü yok! PKK’de iç infazlar kuruluştan beri var, özellikle de 2. Kongre’den beri. 1993’e gelindiğinde infazlar hem hapishanelerde, hem dağda çok artmaya başlıyor.

‘Öcalan kendisine karşı olanların infazını onaylıyor’

– 1993’te infaz kararlarının Öcalan’a bağlanması sizce kararı verenler açısından bir önlem mi?

Örgüt diyor ki, “Bu ne böyle vuran vurana.” Öcalan da, dağdakilere ve cezaevlerine de ulaşacak bir talimat yayınlıyor: “Parti önderinden izinsiz infaz yapılmayacak.” Ama sanıyorum Öcalan şöyle bir taktik izliyor: Örgüt içi sorun yaşayanlar söz konusu olduğunda “Bana karşılar mı” diye soruyor, “Evet, sana karşılar” dendiğinde infazı onaylıyor. Sorgul’un infazı buna bir örnek.

Öcalan’ı eleştirdiği için infaz edildiği ileri sürülen ve kefensiz gömülen Sorgul
Öcalan’ı eleştirdiği için infaz edildiği ileri sürülen ve kefensiz gömülen Sorgul- Sorgul’a ne oldu?

Sorgul’u üniversitedeyken tanımıştım. Dağa çıkmak istiyordu. Çıktı, sonra Bayrampaşa’da karşılaştık. Cezaevinden çıktıktan sonra yine dağa gitmiş ama bazı sorunlar yaşamış. Yönetim ve Öcalan hakkında da sözünü esirgememiş. Ve 1996’da tutuklanmış.

– Dağda hapishane mi var?

O işlevi görecek yerler var kamplarda. Sorgul tutuklanmayı yediremiyor, kafasını vurmaya başlıyor duvarlara. Örgüt de psikolojik durumunun iyi olmadığını söylüyor. Hakkında “ajan” diyenler de çıkıyor ve idamı isteniyor. Sonra bir şans daha veriliyor Sorgul’a. Ama o eleştirmeye devam ediyor.

– Kitapta Sorgul’un eleştirilerini sayarken dağda kadınlara yönelik cinsiyetçi tutumdan da bahsediyorsunuz. Bunlardan biri; aşk ilişkisi yaşanınca kadınların bu “suç”tan mahkûm edilirken erkeklere dokunulmaması. Suç ve ceza PKK içinde kadın ve erkeklere farklı mı uygulanıyor?

Bunu genelleştiremeyiz. Ama PKK her ne kadar Marksist-Leninist bir örgüt olsa da Kürt toplumunun feodal yapısı dağa da yansıyor. Kürt toplumundaki erkek egemen refleksi, dağa çıkmış Kürt erkeklerde de görmek mümkündür.

‘Eşcinselliğe tedbir olarak koğuş değiştirilirdi’

– Parantez açılmışken erkek egemenliğin yanı sıra erkekler arası hiyerarşiyi de soralım: Erkekler koğuşunda eşcinsellerin durumu nasıldı? Örgütlere göre eşcinsellik suç muydu?

1990’larda hiçbir örgüt eşcinselliği bir kimlik olarak kabul etmedi. Muhafazakâr bir Müslüman gibi “sapkınlık”, “yoz ilişki” olarak görüyorlardı eşcinselliği ve tartışılmıyordu, çünkü “çarpık ilişki”ydi. Bu “çarpık ilişki”lerden bazıları tespit edildi örgüt içinde.

– Hapishanelerde bu nasıl tespit edildi? Kişilere mi sordular?

Sorulmaz. Komün yaşamda iki kişinin birbirine fazla yaklaştığı hissedilirse, ortada somut bir şey yokken mesela voltada onunla daha çok geziyorsan diğer kişiyi tedbir olarak başka koğuşa gönderirlerdi, “Ne olur ne olmaz, kafa kol ilişkisi gelişmesin” diye düşünerek. 90’lı yıllarda eşcinsel olanların radikal sol örgütlerde kalacak yeri yoktu. Tespit edilenler, örgütlerin ortak kararlarıyla siyasi mahpusların olmadığı hapishanelere gönderildiler.

‘Tırnağı uzun diye elini kırmak istediler’

– Onlar da Eskişehir Cezaevi’ne mi yollanıyordu?

Evet, 12 Eylül kuşağının direnerek kapattırdığı ama ‘90 sonrasında örgüt baskısından kaçmak için mahpusların gitmek zorunda kaldığı Eskişehir’e yollanıyorlardı onlar da. Örgüt, bağımsızların koğuşunda en son gitar çaldığı için tırnağını uzun tutan Gündüz’ün elini kırmak isteyince, bir gecede 20 kişi gitti o cezaevine.

– Kitapta saçı uzun olanlardan da saçlarının kestirilmesinin istendiğini yazıyorsunuz. Örgütlerin hapishane içinde giyim kodu mu vardı?

Kötü örnek oldukları gerekçesiyle yapıldı onlar. Mesela anarşist biri vardı, aynı gerekçeyle cezaevinden gönderdiler.

‘Dağda infaz kurşuna dizerek yapılır, ölen kefensiz gömülür’

– Öcalan’a ve sisteme yönelik eleştirileri nedeniyle dağdakilere “kötü örnek” olan Sorgul’un idamı nasıl gerçekleşiyor?

Dağda infaz genelde kurşuna dizerek olur. Öğrendiğim kadarıyla, Sorgul bu kez başka bir kampta yine ajanlıkla suçlanıyor. Nihai karar Öcalan’a sorulduğunda, hakkında olumsuz şeyler de söyleyen Sorgul hakkında “Ajan olabilir” diye bir cümle kurduğunu söyleyenler oldu.

– Dağda infaz edilen kişinin bedenine ne yapılıyor?

Kefensiz gömülür. Bu infazlara dair ne desen eksik kalır. Öldüğünü bile bilmezsin, ailesine haber verilmez, belli bir zamandan sonra mezarın yeri aşınır. Unutmayalım, illegal bir yaşam örgüt dilinde yeraltı yaşamı olarak geçer. Bu gibi illegal örgütlerde bu tür şeyler yeraltında, yani kayıt dışı bir alanda olup biter.

‘İnfazlar en çok hizipleşme dönemlerinde yaşanıyor’

– PKK içinde lideri eleştirmenin, muhalefet etmenin cezası, iki nokta üst üste konduğunda ölüm mü?

PKK tarihi incelendiğinde biraz öyle olmuş. Partiye içeriden muhalefet etme birincil derece suç, cezası ölüm. Bunun ucu da Bolşevik Partisi’ne gidiyor. 1921’de yapılan 10. Kongre’de Lenin hizipleşmenin önünü alıyor. Örgütler de diyor ki “Eğer Lenin bunu böyle yaptıysa biz haydi haydi böyle yapmalıyız.” PKK’de, DHKP-C’de, TİKKO’da infazların tarihi incelendiğinde bunların en çok hizip dönemlerinde yaşandığını görürüz.

Mesela 1993’ten sonra DHKP-C’de infazlar çoktu, çünkü Bedri Yağan ve Dursun Karataş ayrılığında şiddet uygulandı. TİKKO’da 1996’da infazlar çoktu, çünkü Kardelen Hareketi’yle örgüt bir grup arkadaşını “ajan”, “hain” ilan edip öldürdü. 1991’de PKK içinde çıkan Mehmet Şener olayı da örgüt içi hesaplaşmanın soncudur. (PKK’nın üst düzey yöneticilerinden olan ve Öcalan’ı eleştiren Mehmet Şener 1 Kasım 1991’de infaz edildi. Şener, 9 Ocak 2013’te Paris’te öldürülen üç kadından Sakine Cansız’ın eski nişanlısıydı-T24)

– Kitapta “çizgi suçu” dediğiniz düşünce suçu, 1990’ların ortalarında suç olmaktan çıkmıyor mu?

Hiçbir örgütte çıkmaz. PKK’de kalkmadığını nereden biliyoruz; 2004’te Kani Yılmaz’ın vurulmasından. (PKK’dan ayrılan Yılmaz, Nizamettin Taş gibi Kürt siyasetinin dönemin bazı önde gelen isimleriyle PWD’yi kurmuştu- T24)

– Bugün örgüt içi infazlar devam ediyor mu?

Eskisi gibi olduğunu düşünmek doğru olmaz. 2004’teki olaydan sonra bir şey olduysa bile ben duymadım.

– Osman Baydemir’in “Şiddet miadını doldurdu” dediği için sorgulanması sizce “çizgi suçu” kapsamında mı yapıldı?

Belli ki rahatsız olmuşlardı. Öcalan, 1997’de Mahir Sayın’la yaptığı röportajda, “Diyelim ki size bir şey oldu, sizden sonra kim partiyi yürütebilir” sorusuna “Bizde iki numara olmaz” diye yanıt veriyor. Buna rağmen Öcalan’ın onayı olmadan bazı infazların yapıldığını görüyoruz. Örneğin Devrim’in durumu karışık.

Devrim: Hakkımdaki ölüm kararını ben uygularım, yeter ki bana hain denmesin

– Devrim’in hikâyesi nedir?

Devrim, üniversiteden ayrılıp dağa çıkanlardan. Polis sorgusunda çözülünce polisler, “örgüt içine giderse öldürülebileceğini, isterse onu ayrı tutabileceklerini” söylüyor. Devrim, teklifi önce kabul ediyor, ama içi rahat etmiyor. Bu arada onunla yakalananlar tüm suçu Devrim’e atınca örgüt Devrim’i aralarına getirme kararı alıyor ve Devrim’i ikna etmek için ziyaretler yapıyorlar. Devrim ikna olup geldiğinde ranza hapsine alınıyor ve rapor yazması isteniyor. Raporunda “Hata yaptım” deyip af diliyor. Bu olayların geçtiği, cezaevlerinin ana merkezi Bursa Cezaevi’nde değerlendirme yapılırken dışarıdaki örgütten Devrim için infaz talimatı geliyor. Devrim de başına gelecekleri anlayınca “Hakkımda ölüm kararı varsa, bu eylemi ben yerine getirebilirim. Yeter ki parti beni hain ilan etmesin” diyor.

– Bunu söylemesi bir işe yarıyor mu?

Hayır. Kendisi mi yaptı, yoldaşları mı, bilgisi kesin olmasa da gardiyanlar Devrim’i hücre tuvaletinde ölü buluyor. Ben Gulag’ları, Stalin’i, Auschwitz’i ve Diyarbakır Hapishanesi’ndeki işkence yöntemlerini inceledim. Bayrampaşa ve benzer hapishanelerde radikal sol örgütlerin kurbanlarına yaptıkları, Nazilerin uygulamalarına çok benziyor. Bayrampaşa’da kurbanların neredeyse yüzde 90’ının “Evet, hatalıyım, bana şans verin” demesine rağmen öldürülmüşler. Yani hedef, hain dediklerini mutlak anlamda öldürmek. Diyarbakır hapishanesinde subaylar, Kürt mahpuslara “Türk olduğunu söyle kurtul” diyorlardı ve söyleyenleri “Genç Kemalistler” koğuşuna yolluyorlardı, işkence bitiyordu.

‘Diyarbakır’daki işkencelerin hiçbiri ranza hapsi kadar çökertmez’

– Evet, ancak Diyarbakır’da bok yedirme, İstiklal Marşı okuturken cop sokma gibi çok ağır işkenceler yapılıyordu.

Diyarbakır Hapishanesi’nde yapılmadık işkence yönteminin kalmadığına inanıyorum. Ama bu saydıklarının hiçbiri, 50 kişilik bir koğuşta ranzaya hapsedilip, kimseyle konuşmama cezası almak kadar insanı çökerten bir şey değildir. Bunu polis sorgusunda her türlü işkenceye maruz kalmış biri olarak söylüyorum. Ayrıca, düşman bildiklerinin sana işkence ettiğinde moral değerlerini koruyabiliyorsun. O yüzden Diyarbakır’ı yaşayanlar baskılara karşı direnip ayakta kaldılar. Devletin baskıları grup olarak devrimcileri bir arada diri tuttu.

Bayrampaşa’da örgütlerin uygulamalarına maruz kalanlar, örgütlere direnemediler, devrime ve örgütlere olan inançları kırıldı, oradan tanıdığım birçok arkadaşım hapishane sonrası yaşamlarında siyasetten uzaklaştılar. 12 Eylül döneminde Diyarbakır Hapishanesi’nde devletin işkencelerine maruz kalanlar, inançlarını ve örgütlülüklerini korurlarken 90’lı yıllarda Bayrampaşa’da örgütlerin baskılarına maruz kalanlar, inançlarını ve mücadele azimlerini yitirdiler. Aradaki fark budur. Kendi deneyimimden de çıkardığım sonuç benzer bir şey. Mesela polis sorgusunda çok ağır bir işkence süreci yaşamama rağmen, çok dert etmedim. Ama Bayrampaşa’daki ranza hapsi denilen şey bana çok ağır gelmişti. Düşünsenize, düne kadar “yoldaşım” dediğiniz birileri başınızda 24 saat nöbet tutuyor. Bunu fark ettiğinizde kendinizi devrime ihanet etmiş bir hain konumunda görmeye başlıyorsunuz. Bazıları ranza hapsine uzun süre dayanamayıp intihar girişimlerinde bulundular, bileklerini kesenler, avuç dolusu hap yutanlar, şah damarını kesenler oldu.

‘Osman Tim unsuru cezalandırılmıştır deyip alkışlattılar’

– Siz neden ranza hapsi aldınız, sizin hikâyeniz nedir?

İlk kez Osman Tim’in infazına tanık olduktan sonra örgütle aram iyi olmadı. Osman üniversiteyi bırakıp dağa çıkmıştı. İstanbul Bölge Sorumlusu’yken yakalandığında anlattıklarına göre tek tokat yemeden çözülmüş. Örgüt Osman’ın ranza hapsini çok sıkı tuttu, kimseyle görüştürmediler. O da tutukluyken “Beni öldürecekler” yazılı bir kâğıdı, gardiyana vermesini söyleyerek güvendiği bir nöbetçiye veriyor. Ama o not idareye değil, örgüt yöneticilerine gidiyor. Günler geçerken bir sabah “Osman arkadaş ilişkiye alınmıştır” dedi örgüt yöneticisi, biz de sevindik. Bir gün birlikte volta atarken çözülmesini sordum, “Heval” dedi, “Dizlerimin bağı çözüldü.” Çok geçmeden bir gün örgüt sorumlusu geldi ve “Osman Tim unsuru partimiz tarafından cezalandırılmıştır” dedi. Suskunluk olunca da “Eylemimizi selamlıyoruz, alkışlıyoruz” diyerek oradaki mahpuslara infazı alkışlattı.

Osman’dan sonra benim örgütün adaletine olan inancım kırıldı. Örgütle arama gündelik hayatımda da koyduğum mesafe yüzünden kötü örnek olarak gösterilmeye başlandım. Hakkımda itibarsızlaştırılma yapılıyordu. Hapishane içinde takip bile ediliyordum! Çözülmek insanlar için telafi etmesi yeterince güç bir şeyken, o insanları bir de örgütün böyle cezalandırmasını kabul edemiyordum. 1993’te Bayrampaşa Hapishanesi’nden Öcalan’a haber gönderdim, dedim ki “Bayrampaşa örgütünü yönetenler tam bir çete. Önü alınmazsa sonucu ağır olur.” İki ay sonra mektup geldi, “Olan bitenleri amca da biliyor” diye. Ama Öcalan’a gönderdiğim mesajla da bir şey değişmeyince bir toplantıda “Örgüt kendini parti merkezi yerine koyarak gerçek partiyi tasfiye ediyor. Örgütle ilişkimi kesiyorum. Merkezin kararını bekleyeceğim” dedim.

’30 sivili öldüren Bayrampaşa direkt Öcalan’a bağlı çalışıyormuş’

– Merkez Bursa’ysa, Bayrampaşa nasıl bu kadar özerk davranıyordu sizce?

Çünkü Bayrampaşa direkt Öcalan’a bağlı çalışıyormuş. 10 yıl sonra PKK, Bayrampaşa yöneticilerini devletle işbirliği yaptıkları için ihraç ettiğinde Öcalan, avukatı aracılığıyla kararın gözden geçirilmesini istiyor ve sorumlunun “kendisini anlayan bir kişi” olduğunu söylüyor! Bayrampaşa örgüt sorumluları Öcalan’dan aldıkları yetkiyle, astığım astık, kestiğim kestik yapıyorlardı. Bu kişilerin etkileri sadece Bayrampaşa Hapishanesi’yle sınırlı değildi. İstanbul’a ve çevre illere kadar müdahale edebiliyorlardı. PKK’li legal kurumları kontrol ediyorlardı. ’90-99 yılları arasında İstanbul’da 30 sivil insanın “ajan”, “hain”, “işbirlikçi” oldukları gerekçesiyle PKK tarafından öldürüldüğünü belgelerden anlıyoruz. Bu sivillerin infazlarından Bayrampaşa örgütü sorumludur. 90’ların ortasında hapishane merkez örgütünün Bayrampaşa’daki örgüt sorumlularını görevden almaya çalıştıklarını, ama alamadıklarını biliyorum. 99’da Öcalan İmralı’ya getirildiğinde PKK ilk kongresinde Bayrampaşa örgüt sorumlularını devletin işbirlikçisi olarak suçladı ve mahkûm etti.

Ama o vakte kadar biz de yaşayacaklarımızı yaşadık. Örgüt parti merkezini tasfiye ediyor, dediğim toplantıda, daha sonra ajanlıkla suçlanacak bir kişi beni destekledi. Sonra bizi örgüt içinde örgüt kurarak, darbe yapmakla suçladılar ve tuhaf bir oylama sonucunda soruşturma komisyonu kuruldu ve tutuklandık.

‘Örgüt sorumlusu bir gece geldi ve son sözümü sordu’

– Siz ajanlıkla suçlanmadınız mı?

Hayır, çünkü ben poliste çözülmemiştim, örgüt başlarda beni “direnişçi bir yoldaş” olarak anlatmıştı. Dilimin uzunluğu, kendime olan güvenim bu direnişçi geçmişe dayanıyordu. Ama ajanlıkla suçlanmasam da eleştirilerim nedeniyle ranza hapsine alındım. Hapis sürerken, bir gece nöbetçiler beni başka bir koğuşa götürdü. Öldürüleceğimi düşünürken son sözlerimi sordu örgüt sorumlusu.

– Neydi son sözünüz?

“Yeni sözüm yok” dedim. Böylece “Daha önceden yaptığım eleştirilerin arkasındayım” demiş oluyordum. 5 kişi bir süre bana baktılar, sonra öte bir yere geçip konuşmaya başladılar. Ben ölüme yakın bir yerde dururken onlar aşağı indiler… Hayata yeniden döndüm. Bir gün sonra da partinin kararıyla ihraç edildiğimi söylediler. Ve örgütün baskısıyla çıkarılan özel bir genelgeyle siyasilerin olmadığı Kırklareli Cezaevi’ne gönderildim.

‘Cezaevi müdürü: Durumunuz beni aşıyor, bakanlığa bildirdim’

– Nasıl bir “baskı”dan söz ediyorsunuz?

Örgüt, idareye “can güvenliğimin olmadığını”, “örgütlerin bulunduğu hapishanelere gönderilmemem gerektiğini” söyleyerek cezaevi idaresine baskı yaptı ve devletle anlaştı. Cezaevi müdürüne, “Beni neden örgütlerin bulunduğu hapishaneye göndermiyorsunuz?” dediğimde, “Durumunuz bizi aşıyor, bakanlığa bildirdik, oradan gelecek cevabı bekliyoruz” demişti. Birkaç gün sonra ise bakanlık benim durumuma ilişkin özel bir genelge yayınlayarak Kırklareli Hapishanesi’ni “can güvenliği olmayanlar” için açmış oldu. 1993’te oraya gönderilen ilk siyasi mahpus oldum.

‘Devlet bazı infazlara yardımcı bile oldu!’

– Söyleşinin başında da “örgütün polis ifadelerini alıp okuduğunu” söylemiştiniz. Cezaevlerinde örgütle devlet arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz?

Devlet, mahpusların can güvenliğini korumakla görevliyken bu kitap boyunca gördüğünüz hiçbir kurbanı korumuyor, hatta benzer nedenlerle, TİKKO tarafından öldürülen Ramiz Şişman örneğinde olduğu gibi, devlet, infazlara yardımcı bile oluyor. Onca infaz yapılırken ortalıkta olmayan, varlığı kapı altı (İfade, cezaevindeki idareye ait bölüm için kullanılıyor-T24) ile sınırlı idare, iş örgütün isteklerine gelince ortaya çıkıyor.

‘Sevgilisiyle görüşteyken kaşık sapıyla bıçakladılar’

– Devlet infaza nasıl yardımcı oldu sizce?

TKP/ML, içlerinde ajanlar olduğu gerekçesiyle Kardelen Hareketi’ni başlattı. Örgütün yayınlarına göre 13 kişi öldürüldü. Ramiz Şişman infaz edilenlerin ajan olduğuna inanmadığını söyleyince kendisi de ajan ilan edildi. Hakkında infaz kararı alındı. Ancak Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin yapısı zor olduğundan diğer örgütlere danıştı örgüt sorumluları. Örgüt dayanışmasının güzide örneklerinden biri de ziyaret gününde sergilendi! Ramiz sevgilisiyle görüşteyken iki yoldaşı, Ramiz’i sayısız kez bıçakladı. Hatta en son kaşık sapından yapılmış kör bıçağı göğsüne saplanmış halde bırakmışlar.

‘Devlet Bayrampaşa’da örgütlere kontrollü imkân tanıdı’

– Ramiz Şişman sevgilisinin gözleri önünde öldürülürken gardiyanlar neredeydi?

O dönem aynı cezaevinde kalmış bir mahpus arkadaşımın duyduğuna göre, Ramiz ilk başta kendisini idare kapısına atmayı başarıyor ama gardiyanlar kapıyı kapatıyor. İdare isteseydi bu infazı engelleyebilirdi. Herkesin gözü önünde öldürüldü Ramiz. Tanıdığımız devlet bu kadar özgürlükçü müydü ki hapishaneleri örgütlere bıraktı? Hayır! Kürdistan’daki savaşta dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş “Biz bu savaşı düşük yoğunluklu düzeyde tutuyoruz” demişti ve sonlandırma değil ama bir konsept olarak çatışmanın sürekliliğinden bahsetmişti. Bence, devlet bu politikasını 90’lı yıllarda cezaevlerinde de uyguladı. Ben, Bayrampaşa’nın, İstanbul’daki emniyetin özel bir biriminin denetiminin altında olduğunu düşünüyorum. Bayrampaşa’da radikal sol örgütlere imkân tanıyarak, ama kontrolde de tutarak çatışmayı sürdürmekten yanaydı devlet.

– “Kontrol” iddianızın kaynağı ne?

O dönemi bilenler hatırlayacaktır, o yıllarda çok operasyon yapıldı; örneğin DHKP-C sokakta bir polisi vurduğunda sonraki gün bir ev basılıp üç DHKP-C’li öldürülürdü.

– Operasyon bilgilerinin hapishane yönetimiyle paylaşıldığını mı savunuyorsunuz?

Tabii ki hayır! Bu denetim, izleme, istihbarat toplama üzerinden de yapılabilir. Sonuçta örgütün ilgili birimleri görüşmeye gelir giderdi, birçok tekniği olan polis de bu görüşmeleri kolaylıkla dinleyebilir, dışarıya yazışmalar gittiğinde operasyonlar yapıp o bilgileri alabilir. Veya örgüt, “Aytekin’i bizim arkadaşlarımızın bulunduğu hiçbir cezaevine göndermeyeceksiniz” dediğinde ortada bir uzlaşma yoksa devlet, örgütün isteğini kabul edip neden özel genelge çıkarsın? Bayrampaşa örgüt sorumluları devlet yöneticileriyle çok içli dışlıydı.

‘PKK’yla ateşkes Bayrampaşa üzerinden sağlandı’ iddiası

O yıllarda cezaevini kontrol eden devlet yetkililerinin, 1998 ateşkesini Bayrampaşa üzerinden sağladığı söyleniyordu. Öcalan, Bayrampaşa örgüt sorumlularına çok güveniyordu. Oysa ‘98 ateşkes ilanının içi boş, PKK’yi aldatmaya yönelik bir girişim olduğu anlaşıldı. Öcalan 1 Eylül 1998’de ateşkes konuşması yaptı. Bu konuşma öncesi örgüt temsilcisi Bursa Hapishanesi’nde bana geldi, “Ateşkes yapılacak, çok önemli gelişmeler var, yakın bir zamanda hepimiz çıkabiliriz” dediğinde çok şaşırmıştım. Öcalan’ın 1 Eylül 1998 konuşmasını koğuşta MED TV’den birlikte izledik. Programı Günay Aslan sunuyordu. Programda Öcalan’ın sesi duyulur duyulmaz, ekran titremeye başladı. Çok sonraları duyduk ki, sözde ateşkese uyacaklarını söyleyen devlet yetkilileri programa sinyal göndererek sabote etmişler programı. Birkaç gün sonra ise Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş Suriye’yi tehdit ederek, Öcalan konusunda uyardı. Bir ay sonrası ise Öcalan Suriye’den çıkmak zorunda kaldı.

Ben bu ekibin, yani Bayrampaşa örgütüyle ilişkide olanların, Öcalan’ı İmralı’ya getiren ekiple bir ilişkisi olduğunu düşünenlerdenim. Bayrampaşa örgütüne inanan bir Öcalan yönetimi soluğu Kenya’da aldı.

‘Hayata Dönüş’ten sonra örgüt eylemleri sonlandı’

– Bunu açar mısınız?

İkna olmadıysanız şunu da söyleyeyim: Hayata Dönüş operasyonları yapıldıktan ve Bayrampaşa Cezaevi kapatıldıktan sonra radikal sol örgütlerin eylemleri dışarıda ve içeride bitmiştir. Bu operasyon bir devlet katliamıdır. 32 insanın yaşamına mal oldu. Tasvip edilecek bir yanı da yoktur belirtmek isterim.

– Dediğiniz gibi “devletin de çıkarı var”sa neden sonlandırsın bu ilişkiyi?

1980’lerde siyasi mahpuslara işkence yapan devlet 1990’lara geldiğinde “Bunlar zaten elimizde, istediğimiz gibi yön verebiliriz” dedi. Kürdistan’daki özel savaşa göre uygulamaya konan bu konsept, Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesiyle birlikte son buldu. Radikal sol örgütlerin hapishanelerdeki denetimlerine 19 Aralık 2000’deki Hayata Dönüş operasyonuyla son verdiler. Eski yapıyı sürdürmeye artık çok da gerek kalmamıştı. 90’lı yıllarda hapishaneler gerçeğini, Kürdistan’daki özel savaştan ayrı düşünülmemesini anlatmaya çalışıyorum.

‘Öcalan yakalandıktan sonra kimse çözüldüğü için öldürülmedi’

– Peki Öcalan’ın Kenya’dan getirilme süreci hapishanede nasıl izlendi? Yakalandığında “Hizmete hazırım” diyen Öcalan, örgüt içinde “çözülen” olarak mı kodlandı, yoksa sözleri “taktiksel” mi görüldü?

Öcalan’ın yakalanmasından sonra poliste direnmek eski önemini yitirdi.

– Nasıl?

1999’dan sonra PKK’de kimse çözüldüğü için öldürülmedi. Ama bu dönemi konuşurken savaşı ve faili meçhulleri de unutmayalım. İnsanlar öldürüldükçe “İçimize sızmış ajanları var. Çözülenler parti suçu işliyorlar” diyorlar ve cezalandırmalar oluyordu. Hâlbuki poliste direnmek nasıl insani bir şeyse çözülmek de bir o kadar insanidir. Aynı şeyi Öcalan için de düşünüyorum. Öcalan uçakta “Ben hizmete hazırım” dediğinde biz koğuştaydık PKK’liler olarak, canlı yayında izliyorduk.

– Tepkiler nasıldı?

Böyle düşünmeyenler yıkıldılar ama ben Öcalan’ı gördüğümde de aklıma Osman geldi, Osman Tim’in yaşadıklarını bildiğim için çok şaşırmadım.

‘Öcalan’dan sonra çözülenleri öldürenler özeleştiri yapmadı’

– Yoldaşlarını çözüldü diye öldürebilen örgüt yöneticileri Öcalan’ı eleştirebildi mi?

Ayrılanlar oldu. “Biz bunun için mi mücadele verdik” diye kırılanlar, o savunmaları beğenmeyenler oldu. Ama örgüt devam etti ve çözülenleri öldürenler özeleştiri yapmadılar.

– İade-i itibar özeleştiri kapsamında yapılan bir hareket mi?

Evet. Diyelim ki bir infaz yapılıyor, sonradan yanlış olduğuna kanaat getirilince iade-i itibar yapılıyor. Sadece ölenler için geçerli bu, yaşayanlara yapılmıyor.

– PKK içinde iade-i itibar nasıl yapılıyor?

Raporlar gelir, bakar ki buna haksızlık olmuş, ailesini çağırıp “Özür dileriz, bir hata oldu” derler.

– İade-i itibarın, infazı organize edenlere yaptırımı oluyor mu?

Hayır, genellikle muhatabı bulunamaz. Geçmişe saplanmamak gerektiği, artık konunun partiye aktarıldığı, bundan sonrasının partinin sorunu olduğu vb. şeyler söylenir.

‘Çoğu infaz edilenin ailesi örgüt sempatizanı, susuyorlar’

– Ölümler ailelere nasıl haber veriliyor?

Hiçbir yere haber verilmiyor. Cezaevi veriyordur muhtemelen.

Hasan Hulusi Kulak ile Şimel Aydın’ın koğuşlarında öldürüldüklerini yazan gazete kupürü
Hasan Hulusi Kulak ile Şimel Aydın’ın koğuşlarında öldürüldüklerini yazan gazete kupürü- Nasıl öldüklerini sorduklarında doğru cevabı alabiliyorlar mı?

“Arkadaşları vurdu” derler. Basın da bu ölümleri kayıp kimlik ilanı kadar haber yapar. İyiyse 3. sayfada küçük, kötüyse 16. sayfada bir köşede.

– Aileler örgütlerin infaz kararlarını nasıl karşılıyor?

Anlatılması zor bir soru, öldürülenlerin çoğunun ailesi örgüt sempatizanı. Örgüt çevresinden insanlar, devrime, örgüte inanmış insanların sessizliği diyelim.

– Aileler “Kol kırılır yen içinde kalır” duygusundan mı susuyor, yoksa korkuyorlar mı sizce?

İşkence inanılmaz bir şeydir, hele bir de aynı değerleri paylaştığın insanların o işkenceyi yaptığını düşünmek daha da inanılmaz bir şey olsa gerek. 2003 yılında Bayrampaşa’da örgütlerin yaptıklarını anlattığım “İçimizdeki Hapishane” kitabım çıktığında yazılanlara inanmadılar. Ve bugün yine göreceksiniz, kitabıma bazıları yine inanmayacak. Devrimcilerin işkence yapmayacağına, yoldaşlarını öldürmeyeceğine inanan hazır bir kitle var bu ülkede.

‘İnfaz edilenlerin aileleri ne örgütten, ne devletten davacı’

– Diyelim ki hesap sormak isteyen bir aile var; nereye gider?

Örgüt merkezine gidiyorlardır muhtemelen. Orada sözle itibarı iade ediliyor veya edilmiyor. Ama sonrası yok. Her kayıp annesinin içinde üstü örtülmemiş bir mezar vardır. Bu yüzden yakınlarını kaybetmişler her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda toplanıyor. Dicle Haber Ajansı’ndan Mehmet Hatman’ın 10 yıllık araştırmasına göre 5 bin 453 faili meçhul var. Ve bu ailelerin nerede olduğu sorusunun yanıtı var. Peki infaz edilenlerin aileleri nerede? Devlet, yakınlarının güvenliğinden sorumlu değil miydi? Sorumluydu. Ama ne devletten, ne örgütten davacı olamıyorlar.

“Öcalan’ın ‘15 bin infaz’ dediği söyleniyor’

– Ailelerin ses çıkarmasına PKK izin verir mi sizce?

Faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybedenler, her Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’na çıkıyor ve devlet bunu kabullenmiş durumda. Bu çok değerli bir hak arayışı eylemidir. Benzer bir eylem biçimi 90’lı yıllarda örgüt içi infazlarda yakınlarını kaybetmiş aileler için de bir haktır. Ancak bu hakkı aile yakınları kullanabilir. Bugüne kadar böyle bir girişim olmadı bu ailelerden, bundan sonra olur mu, olmalı bence. PKK izin verir mi, vermez mi? Henüz böyle bir girişim olmadığı için bilemiyoruz, girişim olduğunda sorunun yanıtını öğreneceğiz. PKK örgüt içi infazları reddetmiyor. Öcalan’ın mahkemede “15 bin infaz” dediği söyleniyor. İbrahim Güçlü ve Kemal Burkay da defalarca söylediler bunu, Öcalan’dan veya PKK’den yalanlama gelmedi. Ama 50 bin kişinin yaşamını yitirdiği bir savaşta örgütün kendi içinde bunca infaz yapması bana abartılı geliyor.

– Sizce PKK’da infazlara dair bir arşiv var mı?

Bunların arşivi olmaz, her örgütte örgüt içi infaz kayıt dışıdır. Bir an evvel unutulması, açığa çıkmaması gereken bir şeydir.

– Gültan Kışanak, “PKK yönetimi ve Öcalan defalarca ‘Hakikatleri Araştırma ve Gerçeklerle Yüzleşme Komisyonu kurulsun biz de hesabımızı vermeye hazırız’ çağrısı yaptı” demişti. Belge yoksa PKK ne için hesap verecek?

Bence Kışanak’ın söylediği çok yanlış. Bir insan veya örgüt özür dilemek için başkasını beklememelidir. Bir örgüt hatasını, yanlışını kabul etmek için karşı olduğu devleti niye beklesin? Bir insanın hatasını kabul etmesi nasıl ki erdemli bir tutumsa, örgütler için de öyledir. Aksi “Hatalar yaptım ama devlet hatasını kabul etmedikçe ben de etmem” demek gibi bir şey olur ki çok yanlış buluyorum böylesi bir tutumu.

‘50’ye yakın infaz Şemdin Sakık’a yıkıldı’

– Murat Karayılan, 2011’de çıkan “Bir Savaşın Anatomisi” adlı kitabında şu cümleleri kayıt düşüyor: “Bazı kişiler sadece yönetim kararıyla diledikleri insanları cezalandırmışlardır, bu tipler filan kişi ajanıdır dediklerinde anında cezalandırdılar hatta daha ileri giderek dürüst, bağlı, devrimci kadroları da cezalandırmaya başladılar.” Sizce bu sözler bir başlangıç olabilir mi?

1995’teki 5. kongrede 50’ye yakın iç infazın itibarı iade ediliyor. Ama mesela Şemdin (Sakık) devlete sığındıktan sonra bunların neredeyse hepsi ona yıkılıyor. Başka bir örgüte gittiğinizde de “Evet, öyle tatsız bir olay oldu ama onu yapan bizden değil” diyorlar. Bunların vebalinin sistem değil, kişilerin olduğunu söylüyorlar.

‘Milliyetçi köylü kesim üniversiteli gençliğe baskın çıktı’

– Sizce sistemdeki sorun nerede?

Mücadele biçiminizin merkezine şiddeti alırsanız, iktidar/güç olma adına her yol mübah derseniz tam da böyle olur! Bütün mesele devrimci şiddet yönteminden, iktidar olma hırsından kaynaklanıyor. Devrimci şiddeti mücadele biçimi olarak uygulamaya koyduğunuz an bu uygulamalar kaçınılmaz olur. Şiddetin iki gözünün de kör olduğunu düşünüyorum, şiddet sonunda vuranı da vurur. Şiddetin böyle büyülü bir yanı vardır. Dünya devrimler tarihi incelendiğinde benzer olayların benzer sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Her ne yapacaksak, kendi evlatlarını yemeyen devrimler yapmamız lazım. Biz 90’lı yıllarda koğuşlarımızda şunu tartışırdık: “Bir Kürdistan’ım olsun nasıl olursa olsun” mu, yoksa “Bir Kürdistan’ım olsun ama sosyalist olsun” mu? İçinde bulunduğum aydın, üniversite kökenli gençlik “Faşist Kürdistan istemiyoruz, sosyalist özgürlükçü bir Kürdistan olsun” diyordu. Ama sayımız hep azınlıkta kaldı. Milliyetçiliğin yoğun olduğu köylü kesim, “Nasıl olursa olsun bizim olsun” diyordu. Sonraki yıllarda PKK de bu eğilim baskın çıktı.

‘Belge isteyen Google’a baksın’

– “Bunların arşivi olmaz” demenize rağmen 2012’de şunu yazdınız: “Eğer sol, geçmişle yüzleşme gibi bir konuda samimiyse 40-50 yıl öncesine değil yakın döneme, 1990’lara, bugüne baksın istemediğiniz kadar bilgi belge mevcut.” Mevzu bahis belgeler ne?

İnsanlar yeter ki araştırmak istesin, bulur o belgeleri. İnternet çağında Google arama motoru diye bir şey var. Google yukarıdan onlara bakıyor ve araştırma yapacak, belge toplayacak olanları bekliyor. Bu konularda çalışma yapmak isteyenler “Yoldaşını Öldürmek” kitabımda gereken belgeleri bulabilirler.

‘PKK, DHKP-C ve TİKKO infazlarının toplamı bini buluyor’

– Elinizde toplam kaç kişinin infazına ilişkin somut bilgi var?

1990 ve 99 yıllarını kapsayan on yıllık dönemde bin faili meçhul, bin de örgüt içi infaza dair somut bilgi var, isim isim.

– Bunlar kanıtlayabileceğiniz olaylar mı?

Evet, kanıtlanmış şeyler bunlar.

‘1990-99 arasında cezaevinde devlet 28,

3 örgüt 36 siyasi öldürüyor’

– Elinizdeki örgüt içi infazların ne kadarı hapishanede, ne kadarı dağda, ne kadarı ovada gerçekleşmiş?

PKK, DHKP-C ve TİKKO infazlarının toplamı bini buluyor. Bu ölümler arasında polis, asker yok; dağlarda yapılmış örgüt infazları yok. Bunlar köylerde, şehirlerde yaşayan siviller. “hain”, “işbirlikçi” ve “ajan” denilip öldürülenlerdir. Bunun 64’ü DHKP-C’nin, 62’si TİKKO’nun, geri kalan PKK’nin.

Bir de infazını söyle sana yöreni söyleyeyim durumu var. Bir Dersim örgütü olan TİKKO’nun infazlarından yaklaşık 15’i Dersim’de. DEV-SOL’un da 64 infazından 30’u İstanbul’dan. PKK’nın 1990-99 arası öldürdüklerinden 292’si devlet yanlısı olduğu için, 190’ı muhbir, 25’i itirafçı olduğu için öldürülüyor. 16 da köy muhtarı var listede.

Örgütlerin öldürdükleri arasında 74 kadın var. 1990’la 2000 yılları arası hapishanelerde Hayata Dönüş operasyonuna kadar olan sürede 28 siyasi mahpus devlet tarafından öldürülürken, aynı tarihlerde 1990-99 yılları arasında PKK, DHKP-C ve TİKKO’nun öldürdüğü siyasi mahpus, yani iç infaz sayısı 36.

– Örgütün hapishanedeki infazları devletinkileri aşıyor mu?

Yarışıyorlar; aralarındaki fark, ihtiyar kurtla genç kurt arasındaki fark kadar. Bence her örgüt henüz iktidar olamamış devlet adayıdır. Bunlar da diğer örnekler: Dersim’de 32 PKK, 34 devlet infazı var; Hakkâri’de 33 PKK, 48 devlet infazı; Batman-Silvan’da 16 PKK, 46 faili meçhul… Bu bölgelerin hepsinin bir anlamı var; Batman’da Hizbullah’ın o dönemki varlığı gibi…

– Siz bu sayıları neye dayanarak veriyorsunuz?

TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı). Bu vakıf kuruluşundan beri, aylık raporlar tutuyor, çok anlamlı bir faaliyet olduğunu söylemem gerekiyor. Bazı bilgilere bu raporlardan ulaşmak mümkündür. “PKK saldırısı sonucu 3 kişi yaşamını yitirdi, devlet saldırısı sonucu 5 kişi yaşamını yitirdi” diye not düşüyorlar.

– Ölümlerin devletten mi, PKK’dan mı kaynaklandığı tespitlerine nasıl güveniyorsunuz?

Yanılma payı bırakmak iyi olabilir. Çünkü 90’lı yıllarda birçok sivil eyleminin devletin JİTEM birimlerince yapıldığı biliniyor. Birçok yerde kadın çocuk ayrımı yapmaksızın katliamlar yapıldı ve “PKK’li gerillalar yaptı” denildi. Sonraki yıllarda öyle olmadığı anlaşıldı. Böyle eylemler var, bu bilgilere dikkat etmek lazım. Bunun yanında örgütlerin merkez yayın organlarında üstlendiği sivil öldürme eylemleri de var.

Mesela PKK’nin merkez yayın organı olan ve ayda bir çıkan Serxwebun gazetesi savaş döneminde sorun olmayacağını düşünerek “İki hain vuruldu”, “Bir aileden 5 kişi cezalandırıldı” gibi bilgileri yayımlamış. Örnek: Serxwebun, 17 Eylül 1990: “Kızını bir astsubaya veren Hüseyin Kadir ile kızı ölümle cezalandırıldı.” Serxwebun, sayı 115, Temmuz 1991: “10 gerillanın ölümünde parmağı olduğu düşünülen 6 işbirlikçi Maraş Pazarcık’ta öldürüldü.” Serxwebun, özel sayı 17, Eylül 1990: “Sömürü mekanizmasının birer aleti olan 9 mühendis Elazığ’da ölümle cezalandırıldı!”

 

13 Ağustos 2014

Hazal ÖZVARIŞ

T24.COM.TR

PKK, DHKP-C, TİKKO: Yoldaşlarını nasıl öldürdüler?

0

aytekinyılmaz

“PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var. Oğulları, kızları devlet güçleri tarafından öldürülenler, köyleri yakılıp yıkılanlar, faili meçhullerle karşılaşanlar şu veya bu şekilde haklarını arayabiliyor, seslerini duyurabiliyorlar. Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur… PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, ‘demokratik’ sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız. PKK’nin övgüye değil, eleştiriye ihtiyacı vardır. PKK’yi ilerletecek olan eleştiridir. Özeleştiri de şüphesiz önemlidir.”

5 Ekim 2010’da rizgari.com’da yayımlanan bu satırlar, Kürt sorununa ilişkin çalışmaları ve görüşleri nedeniyle hayatının yaklaşık 18 yılını cezaevinde geçiren İsmail Beşikçi’ye ait.

“Devrimci şiddet”, “parti kararı”, “merkez komitesi tasarrufu” veya “ihanet”, adını ne koyarsanız koyun, eski, çok eski bir hikâye bu. Misal, dünyada sol, hâlâ Bolşevizm’in liderlerinden Nikolay Buharin’in 1938’de idam edilmesini tartışıyor. Yaklaşık 50 yıl sonra itibarı iade edilse de, gri alandaki soru aynı; “ihanet” mi etmişti, yoksa görüşleri mi tehlikeli bulunmuştu?

Sosyalizmin sembol ismi Rosa Luxemburg’un, 1919’da Almanya’da kendilerini “sol”da kabul eden “vatanseverler”in yönlendirmesiyle linç edilerek öldürülüp nehre atılmasını hatırlayın. Her şeye kadir ”merkez komite”lerinin sorgulanamayan kararlarına, “çürümüş bir ceset”e benzettiği “bürokratik parti” yapılarına isyan ederken “Tarihsel olarak, gerçekten devrimci bir hareket tarafından işlenen hatalar, en zeki merkez komitesinin yanılmazlığından son derece daha verimlidir” görüşüyle donmuş yapılara isyan eden… “Hareket etmeyenler zincirlerini fark etmezler. Özgürlüğün fikri, kendisinden daha değerlidir” diyen… Ve tarihin cilvesine bakın ki, Diyarbakır’daki bir afişten hareket eden acar savcılığın soruşturma evrakına “PKK terör örgütü üyesi” olarak kaydedilen Rosa Lüksemburg!

Kürt sorununa çözüm yolunda hayatı boyunca gözünü budaktan esirgemeyen Beşikçi, örgüt içi infazları mahkûm ederken kadim bir tecrübeden hareketle demokrat olmanın tek ölçüsünü “ ifade özgürlüğü”ne bağlıyor.

O tecrübenin sağ tarafını biliyoruz; “Davadan döneni vurun!”

Peki “sol” örgütlerde neler oldu, neler “ihanet” sayıldı, hangi gerekçelerle canlara kıyıldı, işkenceler yapıldı?

Bu cinayetleri diyelim ki “devrimci şiddet” gibi gerekçeler yaratarak işleyenler arınıp örgütlerini güçlendirdiler mi, yoksa “katil devlet”in tetikçilerine benzer işlere bulaşıp kirlettiler mi?

Sorgulanmayan kararlar örgütleri nereye götürür? Zamanla partilerin yerine merkez komiteleri, onların da yerine kararları/talimatları sorgulanmayan şahıslar geçmez mi? “Her şeyi bilen” merkezlerin altındaki insanlar konuşabilir mi? İnsanlar konuşamazsa hesap nasıl sorulur, kitle örgütü “demokratik” olma vasfını neye dayanarak iddia edebilir?

Bir örgüt içinde farklı görüşler olması zaaf mıdır? Ve “farklı düşünce” bir “parti suçu” olabilir mi?

Ve “işkencede çözülme” iddiasıyla cezalandırma ne kadar meşru olabilir? İnsanlardan nereye kadar “fevkalade” davranışlar bekleyebilirsiniz? “Çözülme”nin zarar vereceği örgütler “illegal” yapılanmalar olduğuna göre, çözülmeyle zarar gören bir örgüt, işkence gören mensubu “rızai bir tavır” sergilemiş gibi infaza mı yönelmelidir? Yoksa tek “çözülme”den bütün yapılanmaya gelen zararın, bir örgütlenme zaafı olduğunu mu sorgulamalıdır?

İnfaz ve işkencelerle örgütün alt düzeyine aynı zamanda güç gösterisi yapmanın bedelinin insan hayatı olması kabul edilebilir mi, “omertà yasası” işletilip cinayetler seyredilebilir mi?

Nihayet, cana kıymak, yargısız infaz sadece devlet yaptığı zaman mı bir “insanlık suçu”dur?

Soru çok, tecrübe derin, yüzleşme zor, hesaplaşma çetin. Türkiye’de sol, toplumsal muhalefet kanalını ifade ettiğini öne sürüyorsa, bu kanalın temizlenmesi gereği de ortada. Özgürlüğü savunmayı, farklı olana saygıyı başka zamanlara ve yerlere bir kez daha havale etmemek için konuşmak, hesaplaşmak lazım.

Unutmamalı; adlarının önünde ne olursa olsun, zorbaların en büyük zaferi, buyruğundakileri de kendi kılığına büründürmesidir!

İşte, kanla da kirlenen bir mazinin muhasebesi yolunda çok önemli bir kitap İletişim Yayınları’ndan çıktı: “Yoldaşını öldürmek!”

Adı özet bu kitabın yazarı Aytekin Yılmaz.

1992’nin 24 Mart’ında Bayrampaşa Cezaevi’ne 25 yaşında bir PKK’lı olarak giren Yılmaz, 25 Temmuz 2001’de Gemlik Hapishanesi’nden çıktı. Bugün Mahsus Mahal Dergisi Yayın Yönetmenliği’nin yanı sıra kurucusu olduğu derneklerde çalışmalarına devam eden Yılmaz, cezaevinde geçen 9 yıl 4 ay 15 günde ve sonrasında tanıklıklarını önce 2003’te çıkan “Labirentin Sonu: İçimizdeki Hapishane” kitabında anlattı.

Birikim Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ömer Laçiner’in editörlüğünde ve sonsözüyle yayımlanan “Yoldaşını Öldürmek” kitabında, Aytekin Yılmaz yazdıklarına bu kez, birlikte başka bir dünya savundukları örgütlerin yaşama hakkı tanımadığı kadın ve erkeklerin hikâyelerini ekledi.

DHKP-C tarafından 17 yaşında öldürülen Şimel Aydın, TİKKO’nun göğsünde kaşık sapından yapılmış kör bıçak bıraktığı Ramiz Şişman, PKK’nın kendisine reva gördüklerine katlanamadığı için başını duvarlara vuran Sorgul ve daha fazlasının yer aldığı bu kitaba bir giriş için buyrun.

‘1990 ve 2000 arası örgütler hapishanelerde iktidar oldu’

– 1990’ların Bayrampaşa Cezaevi’ni bilmeyen birine nasıl özetlersiniz?

Bayrampaşa Cezaevi, cumhuriyet tarihinde araştırılması, yüzleşilmesi gereken, Dersim ’38, 6-7 Eylül yağması, Maraş katliamı ve Diyarbakır hapishanesi gerçeği gibi olgulardan biridir. Bayrampaşa hapishanesini hem devletin 19 Aralık 2000’de yapmış olduğu “Hayata Dönüş operasyonu” bakımından, hem de örgüt içi infazlar bakımından araştırılması gerekmektedir. Sol demokrat çevreler devletin 19 Aralık operasyonlarını anarken, örgüt içi infazları anmamaktadırlar.

– Onca hapishane arasında Bayrampaşa Cezaevi’ni ayırt eden ne?

Cezaevlerini üç döneme ayırıyorum: 1923-1980, 1980-1990 ve 1990-2000 yılları arası. Üçüncü dönemin diğerlerinden farklı olarak özel bir yeri var, çünkü bu dönem, hapishane içinde hapishanelerin kurulduğu bir dönemdir.

– “Hapishane içinde hapishane” ne demek?

1990 ve 2000 yılları arasında hapishanelerde radikal sol örgütler iktidar oldu ve merkezi Bayrampaşa olmak üzere büyük birkaç hapishanede ‘hapishane içinde hapishane’ kurdular. Bu hapishanelerde örgüt içi infazlar yapıldı, “gereksiz şiddet” kullanıldı.

‘10 yılda 5 bin siyasi mahpus

örgütlerinin işkencesine maruz kaldı’

– Sizce şiddetin gereklisi var mı?

Nazi toplama kamplarını yazan Primo Levi “Boğulanlar ve Kurtulanlar!” kitabında bu deyimi kullanmıştı. Ben de ilk okuduğumda böyle bir tepki vermiştim. “Gereksiz şiddet” ihtiyaç fazlası uygulanan bir şiddettir. Diyelim ki kurbanı eninde sonunda öldüreceksiniz, “gereksiz şiddet” öldürmeden önce kurbana yapılan işkencenin zamana yayılmasıdır. Nazi kamplarında tek amaç vardı: Kamplardaki Yahudilerin tamamının öldürülmesi. Bazı kamplarda bu işlem hemen yerine getirilirken, bazı kamplarda zamana yayıldı. Bayrampaşa’da da radikal sol örgütlerin kurduğu hapishane içindeki hapishanelerde böyle bir yönteme başvuruldu. Ölüme mahkûm edilmiş olanlara sürece yayılmış işkenceler yapıldı. ’90 ve 2000 yılları arasında 5 bin civarında siyasi mahpusun, örgütlerin bu uygulamalarına maruz kaldığını söyleyebilirim. Bayrampaşa tutukevi olduğu için sürekli bir sirkülasyon vardı.

– Bayrampaşa’da kaç örgüt, kaç koğuş, kaç kişi vardı?

Bayrampaşa Sağmalcılar’da C blok, siyasilerin kaldığı bloktu, 12 koğuş vardı. Örgütler ayrı ayrı koğuşlarda kalıyordu. Bir koğuşta 70 kişi kalan da vardı, 10 kişi kalan da. Bir dönem nüfusu yaklaşık 800’dü. PKK, Rizgari dâhil iki üç Kürt örgütü, gerisi Türk solundan olmak üzere 10 civarında örgüt vardı. Hapishane içinde hapishaneyi kuranlar, başta PKK, DHKP-C ve TİKKO olmak üzere devrimci şiddeti mücadele biçimi olarak benimseyen radikal sol örgütlerdi.

– Cezaevinde baskın örgüt hangisiydi?

Kürtlerde PKK, Türk solunda DHKP-C.

‘Örgütler yoldaşlarını en çok çözüldükleri için öldürdü’

– Bu iki örgüt arasında üst alt ilişkisi var mıydı?

Örgütler arası konsey olur, herkes bağımsızdır. Birilerinin “içişleri”ne karışmazlar, bu infazlar için de geçerlidir. 1992’de Bayrampaşa Cezaevi’ne girdiğimde bazı infazlara tanık oldum. Saydığım örgütler “hain”, “ajan”, “işbirlikçi” diyerek yoldaşlarını öldürdüler, onları en çok da poliste çözüldükleri için öldürdüler.

– PKK’nın yaptırdığı bir araştırmaya referansla kitabınıza şu notu düşüyorsunuz: “Sorgulananların yüzde 98’i poliste çözüldü.” Bu doğruysa sadece bir grubun ölüm cezası almasına sebep olan ne?

Polise verdiğiniz bilginin ehemmiyeti. Mesela verdiğiniz bilgiyle bir yoldaşın ölümüne sebep vermek gibi kritik bir çözülme yaptıysanız örgüt hakkınızda karar alabilir, yine örgütten insanların yakalanmalarına sebep olmuşsanız bu kararı alabilirler. Ama yoldaş ölümüne sebep olmamasına rağmen öldürülenler de oldu.

DHKP-C 17 yaşındaki Şimel’i nasıl öldürdü?

– “Yoldaş ölümüne sebebiyet verme” iddiası nasıl ispatlanıyor? Ya da ispatlanabiliyor mu?

Polis sorgusundan geldikten sonra örgütün yaptığı ikinci bir sorguyla karşılaşıyorsunuz. Sorulduğunda zaten söylüyorsunuz sorguda olup bitenleri. Ayrıca polis ifade tutanaklarını alıp okuyorlar! Örneğin, Şimel için örgüt, iddiayı “yoldaşların ölümüne sebebiyet vermek” olarak açıklıyor.

DHKP-C tarafından 17 yaşında öldürülen Şimel Aydın
DHKP-C tarafından 17 yaşında öldürülen Şimel Aydın – Anlatır mısınız, Şimel’in başına ne geldi?

Şimel Aydın, 17 yaşında İstanbul’da DHKP-C’ye yönelik bir operasyonda yakalanıyor. Sorguda birçok şey anlatıyor. Tutuklandıktan sonra örgüt süreci rapor etmesini istiyor. Yaklaşık 20 gün sonra koğuşundaki örgüt sorumluları ajan olduğunu iddia ederek Şimel’i gözaltına alıyor.

‘İki yıla varan ranza hapislerinde konuşmak yasaktı’

– Hapishanede gözaltı nasıl oluyor?

“Uygulama” denilen ranza hapsiyle. Sizi ranzaya koyuyorlar ve sadece tuvalet ihtiyacınızı gidermek için o ranzadan kalkabiliyorsunuz. Bu uygulama cezası durumunuza göre değişebilir, bazen günlerce, bazen aylarca sürebilir bu hapislik. DHKP-C’nin bazı kişilere iki yıl süre ranza hapsi verdiğini duydum. Bittiğinde konuşmakta zorlananlar olmuş. Bir arkadaşım PKK koğuşunda 9 ay kaldı, uygulama bittiğinde ağzından ses çıkaramıyordu! Çünkü uygulamada kaldığınız sürede herhangi bir kişiyle konuşmanız yasaktır.

Şimel bu ranza hapsinin ne anlama geldiğini bilmediği için başta ses çıkarmıyor. Bir süre sonra koğuş sorumluları geceleri Şimel’i yemekhaneye indirerek sabaha kadar sorgulamaya başlıyor. İddiaları reddediyor, yalvarıyor ama nafile. Sonunda intihar girişiminde bulunuyor ve iki kol bileğini kesiyor.

Örgütün ajan dediği kıza babasından ‘örgüte yardımcı ol’ telkini!

– Bunun üzerine DHKP-C geri adım atıyor mu?

Aksine, daha da zor günler yaşatıyorlar Şimel’e. Örgüte sempati duyan babası ve annesi ziyaretine geldiğinde “örgüt ablası” da yanında bekliyor. Babası örgüte yardımcı olmasını istiyor. Kitapta doğrulatamadığım için yazamamıştım ama sonra doğrulattım, babası örgüte yardımcı olmasını isteyince Şimel, “Öyle diyorsun ama bana ajan diyorlar” diyor.

– Ailesi kime inanıyor?

Şimel’in ailesine maalesef ulaşamadım. Belki bu kitap vesile olur. Anladığım kadarıyla, babası kızının devrimci olmasıyla gurur duyan bir baba, örgütün ona zarar vereceğini düşünmüyor. Sonra günlerden bir gün gidip cenazesini alıyorlar.

– Nasıl öldürüyorlar Şimel’i?

Tutukluluğu sürerken koğuşta serbest bırakma kararı alıyorlar. Hatta Şimel çıkınca bir yoldaşına “Arkadaşlar doğru olanı yaptılar, ben gereksiz heyecanlandım” diyor. Ama yaklaşık bir hafta içinde sorgulamalar yeniden başlıyor.

Gece yarısı kadınlar koğuşunu inleten ‘Anneee’ çığlıkları

– Sorgulamalar yemekhanede yapılıyorsa gardiyanlar veya koğuştaki diğer kadınlar bu olanları duymuyorlar mı?

Koğuşta bulunan bir kadınla konuştuğumda ikinci gözaltı sürecinde bir sabah çocuk çığlığı ile uyandığını söyledi. Koğuşun hepsi de onun gibi uyanıkmış.

– Ve kimse bir şey demiyor mu?

Hayır, yataklarından çıkmadan bekliyorlar. 30’a yakın örgütten kadın var o koğuşta ve bir kız çocuğunun “Anneee” diyen çığlıklarını dinliyorlar. Görüştüğüm tanık “yavaş yavaş artan ve sonunda çığlığa dönüşen bir bağırma” diye tarif etti duyduklarını.

‘Farelerde denedikleri elektrik işkencesini

Şimel’e uyguladılar, sonra boğarak öldürdüler’

– Ateş mi?

Hayır, elektrik. Manyeto bu etkiyi yapar, yaşadığımdan biliyorum. O dönem de erkekler koğuşunda güvercinlere ve lağım farelerine elektrik akımı vererek tatbikat yapıyorlarmış. Bildiğiniz büyük radyo pilleri, manyeto pilleriyle yapıyorlar bunu. Başka yerlerden de doğrulattım bu bilgiyi.

– Örgüt üyeleri 12 Eylül darbesiyle devletten gördüğü işkenceyi yoldaşlarına mı uyguluyordu?

Aynen öyle. Şimel bunlara rağmen çözüldüğünü kabul etse de ajan olduğunu iddiasını reddediyor. Ama örgüt ölüm cezası veriyor. Ve 21 Ağustos 1994 gecesi uykusunda bir grup kadın yoldaşı onu boğarak öldürüyorlar.

‘Nöbet tutturarak suça ortak ettiler,

30 kadın ‘Şimel’i biz öldürdük’ dedi’

– Koğuştaki onca kadın 17 yaşında bir kıza elektrik verilmesine, öldürülmesine seyirci mi kalıyor?

Bir şey diyememişler. Yıllar sonra öğrendim, Şimel öldürüldüğünde Rizgari davasından Recep Maraşlı ve arkadaşları DHKP-C’ye tavır alıyorlar, onlarla diyaloglarını kesiyorlar. Ama koğuşta, nöbetçileri değiştirerek insanları suça ortak ediyorlar. Hatta daha sonra hapishane idaresi “Şimel’i kim öldürdü” diye sorduğunda, 30 kişi “Biz öldürdük” diyor.

‘İnfaz sonrası halay çekilir, koğuşlara tatlı dağıtılırdı!’

– İnfaz ertesinde cezaevinde neler oluyor?

Ben iki olayda halay çekildiğini gördüm. Biri 1990’lı yıllarda gerillalar karakol basıp 20-30 askeri öldürdüğündeydi. Bana korkunç gelirdi. İkinci halay da yoldaşlarını öldürdükten sonra çekilen halaydı. Bir de üstüne koğuşlara tatlı dağıtırlardı. Öldürdükleri insan dün arkadaşlarıyken bunu yaptılar! İnanabiliyor musun bunlara? Hatta 1996 yılında Buca’da DHKP-C birini öldürtüyor, bu sırada başka bir cezaevinde olan kardeşine tatlı ikram ediyorlar. Yemeyince de sorun yaşanıyor diye duymuştum.

– Cezaevinde bedenlere ne yapılıyor?

1996 yılında Hasan Hüseyin Er’i öldürüp kapının önüne koyan TİKKO idareye haber veriyor, gönderdiği haberde şöyle diyor: “Gelin çöpünüzü alın.”

– Saydığınız örneklere dair akla takılan bir soru; örgütünün infazına itiraz edenin başına ne gelirdi?

Hakkında “Acaba onu niçin savunuyor” diye düşünülüp işbirlikçilikle suçlanırdı. 1996’da Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde böyle bir şey olmuş. Bana anlatılanlara göre, DHKP-C kadınlar koğuşunda bir kadını öldürüyor, başka bir kadın “Niye yapıyorsunuz, ben onu tanıyorum, öyle biri değil” diyerek itiraz ediyor ve ona ölümden beter etme cezası veriyorlar.

‘DHKP-C kendilerine itiraz edeni soyup gardiyanlara vermiş’

– “Ölümden beter etme” cezası kapsamında neler var?

Osmanlıların “ibreti âlem” dedikleri şeyler. Bu örnekte yaklaşık altı ay işkence yapıyorlar, altı ayın sonunda kolunu kırıyorlar. Bu da yetmiyor, kırdıktan sonra “Öyle bir ders verelim ki bir daha kimse böyle bir işe kalkışmasın” diyorlar ve kadını soyup gardiyanlara veriyorlar.

– Gardiyanlar tecavüz mü ediyor?

Hayır, battaniyeyle örtünmesine yardımcı oluyorlar.

Cezaevinde linç: ‘Tekme atıp tükürün!’

– Örgütün kadını çıplak verme sebebi ne?

O içeriye bir mesaj. Diyor ki, “Örgüte hesap soranı böyle yaparız!” Bartın’da PKK örgüt sorumluları Hüseyin H.’ye de yapıyorlar ölümden beter etmeyi. Hüseyin, ailesine yakın olmak için örgüt yerine hapishane idaresinden sevk isteyince “örgüt saflarından kaçıp düşmana sığınmak”la suçlanıyor. Örgüt yöneticisi Hüseyin’i kolundan tutup toplam 180 kişinin olduğu 4 koğuşa sokuyor ve herkese “Hüseyin’e tekme atıp tükürme” talimatı veriyor.

Yıllar sonra orada bulunan eski mahpus arkadaşımla görüştüğümde, bana “Saçından, kaşlarından, çenesinden, bıyıklarından, gömlek yakasından balgamlar sarkıyordu” dedi. “Lince katılmayan oldu mu” diye sorduğumda dedi ki: “Örgüt sorumlusu yanındaki adamlarıyla izliyordu. Sadece birkaç kişi denileni yapmadı bizim koğuşta.”

‘1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’nde olanlar

1990’larda Bayrampaşa’da zalim oldu’

– Bu işkenceye karar veren örgüt yöneticisi kim? Örgütün hapishane sorumlularının profili ne?

PKK’nin hapishane sorumluları 1980’li yıllarda Diyarbakır Hapishanesi’nde çok kötü işkencelere maruz kalanlardı. Ama 1990’lı yıllarda Bayrampaşa’da ve başka hapishanelerde zalim oldular. Belki de iktidar olgusundan kaynaklı olarak, bugün mağdur olan yarın iktidar olduğunda zalim oluyor.

– Bir “yoldaş” hakkında işkence ve infaz kararlarını bu kişiler mi alıyordu?

İstisnaları var ama genelde sizin hakkınızda bir toplantı yapılır, o toplantıda bir karar alınır, üst örgüte rapor edilir, o rapora göre talimat gelir: “Öldürün” ya da “öldürmeyin.”

– Raporu kim yazıyor?

Örgüt sorumluları. Bir Leninist partinin olmazsa olmazlarından “rapor-talimat” sistemi arızalıdır. Rapor yanlış giderse talimat da yanlış gelir. Bu tip illegal ya da radikal sol örgütler doğası gereği uzaktan kumandalı örgütler oluyor. Örneğin senin hakkında bir rapor yazılıyor, (Abdullah) Öcalan’a gidecekse o dönem rapor Şam’a gidiyor, DHKP-C’deysen (Dursun) Karataş’a, Avrupa’ya gidiyor ve tüm bunlar olurken sen bir mağdur olarak o raporu göremiyorsun. Ayrıca talimat geldiğinde bunu tartışamıyorsunuz, “Uygula” deniyor. Vakit geçtikten sonra da “Yanlışsa hatayı düzelt” diyorlar. Ama infazın geri dönüşü yok! PKK’de iç infazlar kuruluştan beri var, özellikle de 2. Kongre’den beri. 1993’e gelindiğinde infazlar hem hapishanelerde, hem dağda çok artmaya başlıyor.

‘Öcalan kendisine karşı olanların infazını onaylıyor’

– 1993’te infaz kararlarının Öcalan’a bağlanması sizce kararı verenler açısından bir önlem mi?

Örgüt diyor ki, “Bu ne böyle vuran vurana.” Öcalan da, dağdakilere ve cezaevlerine de ulaşacak bir talimat yayınlıyor: “Parti önderinden izinsiz infaz yapılmayacak.” Ama sanıyorum Öcalan şöyle bir taktik izliyor: Örgüt içi sorun yaşayanlar söz konusu olduğunda “Bana karşılar mı” diye soruyor, “Evet, sana karşılar” dendiğinde infazı onaylıyor. Sorgul’un infazı buna bir örnek.

Öcalan’ı eleştirdiği için infaz edildiği ileri sürülen ve kefensiz gömülen Sorgul
Öcalan’ı eleştirdiği için infaz edildiği ileri sürülen ve kefensiz gömülen Sorgul- Sorgul’a ne oldu?

Sorgul’u üniversitedeyken tanımıştım. Dağa çıkmak istiyordu. Çıktı, sonra Bayrampaşa’da karşılaştık. Cezaevinden çıktıktan sonra yine dağa gitmiş ama bazı sorunlar yaşamış. Yönetim ve Öcalan hakkında da sözünü esirgememiş. Ve 1996’da tutuklanmış.

– Dağda hapishane mi var?

O işlevi görecek yerler var kamplarda. Sorgul tutuklanmayı yediremiyor, kafasını vurmaya başlıyor duvarlara. Örgüt de psikolojik durumunun iyi olmadığını söylüyor. Hakkında “ajan” diyenler de çıkıyor ve idamı isteniyor. Sonra bir şans daha veriliyor Sorgul’a. Ama o eleştirmeye devam ediyor.

– Kitapta Sorgul’un eleştirilerini sayarken dağda kadınlara yönelik cinsiyetçi tutumdan da bahsediyorsunuz. Bunlardan biri; aşk ilişkisi yaşanınca kadınların bu “suç”tan mahkûm edilirken erkeklere dokunulmaması. Suç ve ceza PKK içinde kadın ve erkeklere farklı mı uygulanıyor?

Bunu genelleştiremeyiz. Ama PKK her ne kadar Marksist-Leninist bir örgüt olsa da Kürt toplumunun feodal yapısı dağa da yansıyor. Kürt toplumundaki erkek egemen refleksi, dağa çıkmış Kürt erkeklerde de görmek mümkündür.

‘Eşcinselliğe tedbir olarak koğuş değiştirilirdi’

– Parantez açılmışken erkek egemenliğin yanı sıra erkekler arası hiyerarşiyi de soralım: Erkekler koğuşunda eşcinsellerin durumu nasıldı? Örgütlere göre eşcinsellik suç muydu?

1990’larda hiçbir örgüt eşcinselliği bir kimlik olarak kabul etmedi. Muhafazakâr bir Müslüman gibi “sapkınlık”, “yoz ilişki” olarak görüyorlardı eşcinselliği ve tartışılmıyordu, çünkü “çarpık ilişki”ydi. Bu “çarpık ilişki”lerden bazıları tespit edildi örgüt içinde.

– Hapishanelerde bu nasıl tespit edildi? Kişilere mi sordular?

Sorulmaz. Komün yaşamda iki kişinin birbirine fazla yaklaştığı hissedilirse, ortada somut bir şey yokken mesela voltada onunla daha çok geziyorsan diğer kişiyi tedbir olarak başka koğuşa gönderirlerdi, “Ne olur ne olmaz, kafa kol ilişkisi gelişmesin” diye düşünerek. 90’lı yıllarda eşcinsel olanların radikal sol örgütlerde kalacak yeri yoktu. Tespit edilenler, örgütlerin ortak kararlarıyla siyasi mahpusların olmadığı hapishanelere gönderildiler.

‘Tırnağı uzun diye elini kırmak istediler’

– Onlar da Eskişehir Cezaevi’ne mi yollanıyordu?

Evet, 12 Eylül kuşağının direnerek kapattırdığı ama ‘90 sonrasında örgüt baskısından kaçmak için mahpusların gitmek zorunda kaldığı Eskişehir’e yollanıyorlardı onlar da. Örgüt, bağımsızların koğuşunda en son gitar çaldığı için tırnağını uzun tutan Gündüz’ün elini kırmak isteyince, bir gecede 20 kişi gitti o cezaevine.

– Kitapta saçı uzun olanlardan da saçlarının kestirilmesinin istendiğini yazıyorsunuz. Örgütlerin hapishane içinde giyim kodu mu vardı?

Kötü örnek oldukları gerekçesiyle yapıldı onlar. Mesela anarşist biri vardı, aynı gerekçeyle cezaevinden gönderdiler.

‘Dağda infaz kurşuna dizerek yapılır, ölen kefensiz gömülür’

– Öcalan’a ve sisteme yönelik eleştirileri nedeniyle dağdakilere “kötü örnek” olan Sorgul’un idamı nasıl gerçekleşiyor?

Dağda infaz genelde kurşuna dizerek olur. Öğrendiğim kadarıyla, Sorgul bu kez başka bir kampta yine ajanlıkla suçlanıyor. Nihai karar Öcalan’a sorulduğunda, hakkında olumsuz şeyler de söyleyen Sorgul hakkında “Ajan olabilir” diye bir cümle kurduğunu söyleyenler oldu.

– Dağda infaz edilen kişinin bedenine ne yapılıyor?

Kefensiz gömülür. Bu infazlara dair ne desen eksik kalır. Öldüğünü bile bilmezsin, ailesine haber verilmez, belli bir zamandan sonra mezarın yeri aşınır. Unutmayalım, illegal bir yaşam örgüt dilinde yeraltı yaşamı olarak geçer. Bu gibi illegal örgütlerde bu tür şeyler yeraltında, yani kayıt dışı bir alanda olup biter.

‘İnfazlar en çok hizipleşme dönemlerinde yaşanıyor’

– PKK içinde lideri eleştirmenin, muhalefet etmenin cezası, iki nokta üst üste konduğunda ölüm mü?

PKK tarihi incelendiğinde biraz öyle olmuş. Partiye içeriden muhalefet etme birincil derece suç, cezası ölüm. Bunun ucu da Bolşevik Partisi’ne gidiyor. 1921’de yapılan 10. Kongre’de Lenin hizipleşmenin önünü alıyor. Örgütler de diyor ki “Eğer Lenin bunu böyle yaptıysa biz haydi haydi böyle yapmalıyız.” PKK’de, DHKP-C’de, TİKKO’da infazların tarihi incelendiğinde bunların en çok hizip dönemlerinde yaşandığını görürüz.

Mesela 1993’ten sonra DHKP-C’de infazlar çoktu, çünkü Bedri Yağan ve Dursun Karataş ayrılığında şiddet uygulandı. TİKKO’da 1996’da infazlar çoktu, çünkü Kardelen Hareketi’yle örgüt bir grup arkadaşını “ajan”, “hain” ilan edip öldürdü. 1991’de PKK içinde çıkan Mehmet Şener olayı da örgüt içi hesaplaşmanın soncudur. (PKK’nın üst düzey yöneticilerinden olan ve Öcalan’ı eleştiren Mehmet Şener 1 Kasım 1991’de infaz edildi. Şener, 9 Ocak 2013’te Paris’te öldürülen üç kadından Sakine Cansız’ın eski nişanlısıydı-T24)

– Kitapta “çizgi suçu” dediğiniz düşünce suçu, 1990’ların ortalarında suç olmaktan çıkmıyor mu?

Hiçbir örgütte çıkmaz. PKK’de kalkmadığını nereden biliyoruz; 2004’te Kani Yılmaz’ın vurulmasından. (PKK’dan ayrılan Yılmaz, Nizamettin Taş gibi Kürt siyasetinin dönemin bazı önde gelen isimleriyle PWD’yi kurmuştu- T24)

– Bugün örgüt içi infazlar devam ediyor mu?

Eskisi gibi olduğunu düşünmek doğru olmaz. 2004’teki olaydan sonra bir şey olduysa bile ben duymadım.

– Osman Baydemir’in “Şiddet miadını doldurdu” dediği için sorgulanması sizce “çizgi suçu” kapsamında mı yapıldı?

Belli ki rahatsız olmuşlardı. Öcalan, 1997’de Mahir Sayın’la yaptığı röportajda, “Diyelim ki size bir şey oldu, sizden sonra kim partiyi yürütebilir” sorusuna “Bizde iki numara olmaz” diye yanıt veriyor. Buna rağmen Öcalan’ın onayı olmadan bazı infazların yapıldığını görüyoruz. Örneğin Devrim’in durumu karışık.

Devrim: Hakkımdaki ölüm kararını ben uygularım, yeter ki bana hain denmesin

– Devrim’in hikâyesi nedir?

Devrim, üniversiteden ayrılıp dağa çıkanlardan. Polis sorgusunda çözülünce polisler, “örgüt içine giderse öldürülebileceğini, isterse onu ayrı tutabileceklerini” söylüyor. Devrim, teklifi önce kabul ediyor, ama içi rahat etmiyor. Bu arada onunla yakalananlar tüm suçu Devrim’e atınca örgüt Devrim’i aralarına getirme kararı alıyor ve Devrim’i ikna etmek için ziyaretler yapıyorlar. Devrim ikna olup geldiğinde ranza hapsine alınıyor ve rapor yazması isteniyor. Raporunda “Hata yaptım” deyip af diliyor. Bu olayların geçtiği, cezaevlerinin ana merkezi Bursa Cezaevi’nde değerlendirme yapılırken dışarıdaki örgütten Devrim için infaz talimatı geliyor. Devrim de başına gelecekleri anlayınca “Hakkımda ölüm kararı varsa, bu eylemi ben yerine getirebilirim. Yeter ki parti beni hain ilan etmesin” diyor.

– Bunu söylemesi bir işe yarıyor mu?

Hayır. Kendisi mi yaptı, yoldaşları mı, bilgisi kesin olmasa da gardiyanlar Devrim’i hücre tuvaletinde ölü buluyor. Ben Gulag’ları, Stalin’i, Auschwitz’i ve Diyarbakır Hapishanesi’ndeki işkence yöntemlerini inceledim. Bayrampaşa ve benzer hapishanelerde radikal sol örgütlerin kurbanlarına yaptıkları, Nazilerin uygulamalarına çok benziyor. Bayrampaşa’da kurbanların neredeyse yüzde 90’ının “Evet, hatalıyım, bana şans verin” demesine rağmen öldürülmüşler. Yani hedef, hain dediklerini mutlak anlamda öldürmek. Diyarbakır hapishanesinde subaylar, Kürt mahpuslara “Türk olduğunu söyle kurtul” diyorlardı ve söyleyenleri “Genç Kemalistler” koğuşuna yolluyorlardı, işkence bitiyordu.

‘Diyarbakır’daki işkencelerin hiçbiri ranza hapsi kadar çökertmez’

– Evet, ancak Diyarbakır’da bok yedirme, İstiklal Marşı okuturken cop sokma gibi çok ağır işkenceler yapılıyordu.

Diyarbakır Hapishanesi’nde yapılmadık işkence yönteminin kalmadığına inanıyorum. Ama bu saydıklarının hiçbiri, 50 kişilik bir koğuşta ranzaya hapsedilip, kimseyle konuşmama cezası almak kadar insanı çökerten bir şey değildir. Bunu polis sorgusunda her türlü işkenceye maruz kalmış biri olarak söylüyorum. Ayrıca, düşman bildiklerinin sana işkence ettiğinde moral değerlerini koruyabiliyorsun. O yüzden Diyarbakır’ı yaşayanlar baskılara karşı direnip ayakta kaldılar. Devletin baskıları grup olarak devrimcileri bir arada diri tuttu.

Bayrampaşa’da örgütlerin uygulamalarına maruz kalanlar, örgütlere direnemediler, devrime ve örgütlere olan inançları kırıldı, oradan tanıdığım birçok arkadaşım hapishane sonrası yaşamlarında siyasetten uzaklaştılar. 12 Eylül döneminde Diyarbakır Hapishanesi’nde devletin işkencelerine maruz kalanlar, inançlarını ve örgütlülüklerini korurlarken 90’lı yıllarda Bayrampaşa’da örgütlerin baskılarına maruz kalanlar, inançlarını ve mücadele azimlerini yitirdiler. Aradaki fark budur. Kendi deneyimimden de çıkardığım sonuç benzer bir şey. Mesela polis sorgusunda çok ağır bir işkence süreci yaşamama rağmen, çok dert etmedim. Ama Bayrampaşa’daki ranza hapsi denilen şey bana çok ağır gelmişti. Düşünsenize, düne kadar “yoldaşım” dediğiniz birileri başınızda 24 saat nöbet tutuyor. Bunu fark ettiğinizde kendinizi devrime ihanet etmiş bir hain konumunda görmeye başlıyorsunuz. Bazıları ranza hapsine uzun süre dayanamayıp intihar girişimlerinde bulundular, bileklerini kesenler, avuç dolusu hap yutanlar, şah damarını kesenler oldu.

‘Osman Tim unsuru cezalandırılmıştır deyip alkışlattılar’

– Siz neden ranza hapsi aldınız, sizin hikâyeniz nedir?

İlk kez Osman Tim’in infazına tanık olduktan sonra örgütle aram iyi olmadı. Osman üniversiteyi bırakıp dağa çıkmıştı. İstanbul Bölge Sorumlusu’yken yakalandığında anlattıklarına göre tek tokat yemeden çözülmüş. Örgüt Osman’ın ranza hapsini çok sıkı tuttu, kimseyle görüştürmediler. O da tutukluyken “Beni öldürecekler” yazılı bir kâğıdı, gardiyana vermesini söyleyerek güvendiği bir nöbetçiye veriyor. Ama o not idareye değil, örgüt yöneticilerine gidiyor. Günler geçerken bir sabah “Osman arkadaş ilişkiye alınmıştır” dedi örgüt yöneticisi, biz de sevindik. Bir gün birlikte volta atarken çözülmesini sordum, “Heval” dedi, “Dizlerimin bağı çözüldü.” Çok geçmeden bir gün örgüt sorumlusu geldi ve “Osman Tim unsuru partimiz tarafından cezalandırılmıştır” dedi. Suskunluk olunca da “Eylemimizi selamlıyoruz, alkışlıyoruz” diyerek oradaki mahpuslara infazı alkışlattı.

Osman’dan sonra benim örgütün adaletine olan inancım kırıldı. Örgütle arama gündelik hayatımda da koyduğum mesafe yüzünden kötü örnek olarak gösterilmeye başlandım. Hakkımda itibarsızlaştırılma yapılıyordu. Hapishane içinde takip bile ediliyordum! Çözülmek insanlar için telafi etmesi yeterince güç bir şeyken, o insanları bir de örgütün böyle cezalandırmasını kabul edemiyordum. 1993’te Bayrampaşa Hapishanesi’nden Öcalan’a haber gönderdim, dedim ki “Bayrampaşa örgütünü yönetenler tam bir çete. Önü alınmazsa sonucu ağır olur.” İki ay sonra mektup geldi, “Olan bitenleri amca da biliyor” diye. Ama Öcalan’a gönderdiğim mesajla da bir şey değişmeyince bir toplantıda “Örgüt kendini parti merkezi yerine koyarak gerçek partiyi tasfiye ediyor. Örgütle ilişkimi kesiyorum. Merkezin kararını bekleyeceğim” dedim.

’30 sivili öldüren Bayrampaşa direkt Öcalan’a bağlı çalışıyormuş’

– Merkez Bursa’ysa, Bayrampaşa nasıl bu kadar özerk davranıyordu sizce?

Çünkü Bayrampaşa direkt Öcalan’a bağlı çalışıyormuş. 10 yıl sonra PKK, Bayrampaşa yöneticilerini devletle işbirliği yaptıkları için ihraç ettiğinde Öcalan, avukatı aracılığıyla kararın gözden geçirilmesini istiyor ve sorumlunun “kendisini anlayan bir kişi” olduğunu söylüyor! Bayrampaşa örgüt sorumluları Öcalan’dan aldıkları yetkiyle, astığım astık, kestiğim kestik yapıyorlardı. Bu kişilerin etkileri sadece Bayrampaşa Hapishanesi’yle sınırlı değildi. İstanbul’a ve çevre illere kadar müdahale edebiliyorlardı. PKK’li legal kurumları kontrol ediyorlardı. ’90-99 yılları arasında İstanbul’da 30 sivil insanın “ajan”, “hain”, “işbirlikçi” oldukları gerekçesiyle PKK tarafından öldürüldüğünü belgelerden anlıyoruz. Bu sivillerin infazlarından Bayrampaşa örgütü sorumludur. 90’ların ortasında hapishane merkez örgütünün Bayrampaşa’daki örgüt sorumlularını görevden almaya çalıştıklarını, ama alamadıklarını biliyorum. 99’da Öcalan İmralı’ya getirildiğinde PKK ilk kongresinde Bayrampaşa örgüt sorumlularını devletin işbirlikçisi olarak suçladı ve mahkûm etti.

Ama o vakte kadar biz de yaşayacaklarımızı yaşadık. Örgüt parti merkezini tasfiye ediyor, dediğim toplantıda, daha sonra ajanlıkla suçlanacak bir kişi beni destekledi. Sonra bizi örgüt içinde örgüt kurarak, darbe yapmakla suçladılar ve tuhaf bir oylama sonucunda soruşturma komisyonu kuruldu ve tutuklandık.

‘Örgüt sorumlusu bir gece geldi ve son sözümü sordu’

– Siz ajanlıkla suçlanmadınız mı?

Hayır, çünkü ben poliste çözülmemiştim, örgüt başlarda beni “direnişçi bir yoldaş” olarak anlatmıştı. Dilimin uzunluğu, kendime olan güvenim bu direnişçi geçmişe dayanıyordu. Ama ajanlıkla suçlanmasam da eleştirilerim nedeniyle ranza hapsine alındım. Hapis sürerken, bir gece nöbetçiler beni başka bir koğuşa götürdü. Öldürüleceğimi düşünürken son sözlerimi sordu örgüt sorumlusu.

– Neydi son sözünüz?

“Yeni sözüm yok” dedim. Böylece “Daha önceden yaptığım eleştirilerin arkasındayım” demiş oluyordum. 5 kişi bir süre bana baktılar, sonra öte bir yere geçip konuşmaya başladılar. Ben ölüme yakın bir yerde dururken onlar aşağı indiler… Hayata yeniden döndüm. Bir gün sonra da partinin kararıyla ihraç edildiğimi söylediler. Ve örgütün baskısıyla çıkarılan özel bir genelgeyle siyasilerin olmadığı Kırklareli Cezaevi’ne gönderildim.

‘Cezaevi müdürü: Durumunuz beni aşıyor, bakanlığa bildirdim’

– Nasıl bir “baskı”dan söz ediyorsunuz?

Örgüt, idareye “can güvenliğimin olmadığını”, “örgütlerin bulunduğu hapishanelere gönderilmemem gerektiğini” söyleyerek cezaevi idaresine baskı yaptı ve devletle anlaştı. Cezaevi müdürüne, “Beni neden örgütlerin bulunduğu hapishaneye göndermiyorsunuz?” dediğimde, “Durumunuz bizi aşıyor, bakanlığa bildirdik, oradan gelecek cevabı bekliyoruz” demişti. Birkaç gün sonra ise bakanlık benim durumuma ilişkin özel bir genelge yayınlayarak Kırklareli Hapishanesi’ni “can güvenliği olmayanlar” için açmış oldu. 1993’te oraya gönderilen ilk siyasi mahpus oldum.

‘Devlet bazı infazlara yardımcı bile oldu!’

– Söyleşinin başında da “örgütün polis ifadelerini alıp okuduğunu” söylemiştiniz. Cezaevlerinde örgütle devlet arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünüyorsunuz?

Devlet, mahpusların can güvenliğini korumakla görevliyken bu kitap boyunca gördüğünüz hiçbir kurbanı korumuyor, hatta benzer nedenlerle, TİKKO tarafından öldürülen Ramiz Şişman örneğinde olduğu gibi, devlet, infazlara yardımcı bile oluyor. Onca infaz yapılırken ortalıkta olmayan, varlığı kapı altı (İfade, cezaevindeki idareye ait bölüm için kullanılıyor-T24) ile sınırlı idare, iş örgütün isteklerine gelince ortaya çıkıyor.

‘Sevgilisiyle görüşteyken kaşık sapıyla bıçakladılar’

– Devlet infaza nasıl yardımcı oldu sizce?

TKP/ML, içlerinde ajanlar olduğu gerekçesiyle Kardelen Hareketi’ni başlattı. Örgütün yayınlarına göre 13 kişi öldürüldü. Ramiz Şişman infaz edilenlerin ajan olduğuna inanmadığını söyleyince kendisi de ajan ilan edildi. Hakkında infaz kararı alındı. Ancak Ankara Ulucanlar Cezaevi’nin yapısı zor olduğundan diğer örgütlere danıştı örgüt sorumluları. Örgüt dayanışmasının güzide örneklerinden biri de ziyaret gününde sergilendi! Ramiz sevgilisiyle görüşteyken iki yoldaşı, Ramiz’i sayısız kez bıçakladı. Hatta en son kaşık sapından yapılmış kör bıçağı göğsüne saplanmış halde bırakmışlar.

‘Devlet Bayrampaşa’da örgütlere kontrollü imkân tanıdı’

– Ramiz Şişman sevgilisinin gözleri önünde öldürülürken gardiyanlar neredeydi?

O dönem aynı cezaevinde kalmış bir mahpus arkadaşımın duyduğuna göre, Ramiz ilk başta kendisini idare kapısına atmayı başarıyor ama gardiyanlar kapıyı kapatıyor. İdare isteseydi bu infazı engelleyebilirdi. Herkesin gözü önünde öldürüldü Ramiz. Tanıdığımız devlet bu kadar özgürlükçü müydü ki hapishaneleri örgütlere bıraktı? Hayır! Kürdistan’daki savaşta dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş “Biz bu savaşı düşük yoğunluklu düzeyde tutuyoruz” demişti ve sonlandırma değil ama bir konsept olarak çatışmanın sürekliliğinden bahsetmişti. Bence, devlet bu politikasını 90’lı yıllarda cezaevlerinde de uyguladı. Ben, Bayrampaşa’nın, İstanbul’daki emniyetin özel bir biriminin denetiminin altında olduğunu düşünüyorum. Bayrampaşa’da radikal sol örgütlere imkân tanıyarak, ama kontrolde de tutarak çatışmayı sürdürmekten yanaydı devlet.

– “Kontrol” iddianızın kaynağı ne?

O dönemi bilenler hatırlayacaktır, o yıllarda çok operasyon yapıldı; örneğin DHKP-C sokakta bir polisi vurduğunda sonraki gün bir ev basılıp üç DHKP-C’li öldürülürdü.

– Operasyon bilgilerinin hapishane yönetimiyle paylaşıldığını mı savunuyorsunuz?

Tabii ki hayır! Bu denetim, izleme, istihbarat toplama üzerinden de yapılabilir. Sonuçta örgütün ilgili birimleri görüşmeye gelir giderdi, birçok tekniği olan polis de bu görüşmeleri kolaylıkla dinleyebilir, dışarıya yazışmalar gittiğinde operasyonlar yapıp o bilgileri alabilir. Veya örgüt, “Aytekin’i bizim arkadaşlarımızın bulunduğu hiçbir cezaevine göndermeyeceksiniz” dediğinde ortada bir uzlaşma yoksa devlet, örgütün isteğini kabul edip neden özel genelge çıkarsın? Bayrampaşa örgüt sorumluları devlet yöneticileriyle çok içli dışlıydı.

‘PKK’yla ateşkes Bayrampaşa üzerinden sağlandı’ iddiası

O yıllarda cezaevini kontrol eden devlet yetkililerinin, 1998 ateşkesini Bayrampaşa üzerinden sağladığı söyleniyordu. Öcalan, Bayrampaşa örgüt sorumlularına çok güveniyordu. Oysa ‘98 ateşkes ilanının içi boş, PKK’yi aldatmaya yönelik bir girişim olduğu anlaşıldı. Öcalan 1 Eylül 1998’de ateşkes konuşması yaptı. Bu konuşma öncesi örgüt temsilcisi Bursa Hapishanesi’nde bana geldi, “Ateşkes yapılacak, çok önemli gelişmeler var, yakın bir zamanda hepimiz çıkabiliriz” dediğinde çok şaşırmıştım. Öcalan’ın 1 Eylül 1998 konuşmasını koğuşta MED TV’den birlikte izledik. Programı Günay Aslan sunuyordu. Programda Öcalan’ın sesi duyulur duyulmaz, ekran titremeye başladı. Çok sonraları duyduk ki, sözde ateşkese uyacaklarını söyleyen devlet yetkilileri programa sinyal göndererek sabote etmişler programı. Birkaç gün sonra ise Türk Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş Suriye’yi tehdit ederek, Öcalan konusunda uyardı. Bir ay sonrası ise Öcalan Suriye’den çıkmak zorunda kaldı.

Ben bu ekibin, yani Bayrampaşa örgütüyle ilişkide olanların, Öcalan’ı İmralı’ya getiren ekiple bir ilişkisi olduğunu düşünenlerdenim. Bayrampaşa örgütüne inanan bir Öcalan yönetimi soluğu Kenya’da aldı.

‘Hayata Dönüş’ten sonra örgüt eylemleri sonlandı’

– Bunu açar mısınız?

İkna olmadıysanız şunu da söyleyeyim: Hayata Dönüş operasyonları yapıldıktan ve Bayrampaşa Cezaevi kapatıldıktan sonra radikal sol örgütlerin eylemleri dışarıda ve içeride bitmiştir. Bu operasyon bir devlet katliamıdır. 32 insanın yaşamına mal oldu. Tasvip edilecek bir yanı da yoktur belirtmek isterim.

– Dediğiniz gibi “devletin de çıkarı var”sa neden sonlandırsın bu ilişkiyi?

1980’lerde siyasi mahpuslara işkence yapan devlet 1990’lara geldiğinde “Bunlar zaten elimizde, istediğimiz gibi yön verebiliriz” dedi. Kürdistan’daki özel savaşa göre uygulamaya konan bu konsept, Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesiyle birlikte son buldu. Radikal sol örgütlerin hapishanelerdeki denetimlerine 19 Aralık 2000’deki Hayata Dönüş operasyonuyla son verdiler. Eski yapıyı sürdürmeye artık çok da gerek kalmamıştı. 90’lı yıllarda hapishaneler gerçeğini, Kürdistan’daki özel savaştan ayrı düşünülmemesini anlatmaya çalışıyorum.

‘Öcalan yakalandıktan sonra kimse çözüldüğü için öldürülmedi’

– Peki Öcalan’ın Kenya’dan getirilme süreci hapishanede nasıl izlendi? Yakalandığında “Hizmete hazırım” diyen Öcalan, örgüt içinde “çözülen” olarak mı kodlandı, yoksa sözleri “taktiksel” mi görüldü?

Öcalan’ın yakalanmasından sonra poliste direnmek eski önemini yitirdi.

– Nasıl?

1999’dan sonra PKK’de kimse çözüldüğü için öldürülmedi. Ama bu dönemi konuşurken savaşı ve faili meçhulleri de unutmayalım. İnsanlar öldürüldükçe “İçimize sızmış ajanları var. Çözülenler parti suçu işliyorlar” diyorlar ve cezalandırmalar oluyordu. Hâlbuki poliste direnmek nasıl insani bir şeyse çözülmek de bir o kadar insanidir. Aynı şeyi Öcalan için de düşünüyorum. Öcalan uçakta “Ben hizmete hazırım” dediğinde biz koğuştaydık PKK’liler olarak, canlı yayında izliyorduk.

– Tepkiler nasıldı?

Böyle düşünmeyenler yıkıldılar ama ben Öcalan’ı gördüğümde de aklıma Osman geldi, Osman Tim’in yaşadıklarını bildiğim için çok şaşırmadım.

‘Öcalan’dan sonra çözülenleri öldürenler özeleştiri yapmadı’

– Yoldaşlarını çözüldü diye öldürebilen örgüt yöneticileri Öcalan’ı eleştirebildi mi?

Ayrılanlar oldu. “Biz bunun için mi mücadele verdik” diye kırılanlar, o savunmaları beğenmeyenler oldu. Ama örgüt devam etti ve çözülenleri öldürenler özeleştiri yapmadılar.

– İade-i itibar özeleştiri kapsamında yapılan bir hareket mi?

Evet. Diyelim ki bir infaz yapılıyor, sonradan yanlış olduğuna kanaat getirilince iade-i itibar yapılıyor. Sadece ölenler için geçerli bu, yaşayanlara yapılmıyor.

– PKK içinde iade-i itibar nasıl yapılıyor?

Raporlar gelir, bakar ki buna haksızlık olmuş, ailesini çağırıp “Özür dileriz, bir hata oldu” derler.

– İade-i itibarın, infazı organize edenlere yaptırımı oluyor mu?

Hayır, genellikle muhatabı bulunamaz. Geçmişe saplanmamak gerektiği, artık konunun partiye aktarıldığı, bundan sonrasının partinin sorunu olduğu vb. şeyler söylenir.

‘Çoğu infaz edilenin ailesi örgüt sempatizanı, susuyorlar’

– Ölümler ailelere nasıl haber veriliyor?

Hiçbir yere haber verilmiyor. Cezaevi veriyordur muhtemelen.

Hasan Hulusi Kulak ile Şimel Aydın’ın koğuşlarında öldürüldüklerini yazan gazete kupürü
Hasan Hulusi Kulak ile Şimel Aydın’ın koğuşlarında öldürüldüklerini yazan gazete kupürü- Nasıl öldüklerini sorduklarında doğru cevabı alabiliyorlar mı?

“Arkadaşları vurdu” derler. Basın da bu ölümleri kayıp kimlik ilanı kadar haber yapar. İyiyse 3. sayfada küçük, kötüyse 16. sayfada bir köşede.

– Aileler örgütlerin infaz kararlarını nasıl karşılıyor?

Anlatılması zor bir soru, öldürülenlerin çoğunun ailesi örgüt sempatizanı. Örgüt çevresinden insanlar, devrime, örgüte inanmış insanların sessizliği diyelim.

– Aileler “Kol kırılır yen içinde kalır” duygusundan mı susuyor, yoksa korkuyorlar mı sizce?

İşkence inanılmaz bir şeydir, hele bir de aynı değerleri paylaştığın insanların o işkenceyi yaptığını düşünmek daha da inanılmaz bir şey olsa gerek. 2003 yılında Bayrampaşa’da örgütlerin yaptıklarını anlattığım “İçimizdeki Hapishane” kitabım çıktığında yazılanlara inanmadılar. Ve bugün yine göreceksiniz, kitabıma bazıları yine inanmayacak. Devrimcilerin işkence yapmayacağına, yoldaşlarını öldürmeyeceğine inanan hazır bir kitle var bu ülkede.

‘İnfaz edilenlerin aileleri ne örgütten, ne devletten davacı’

– Diyelim ki hesap sormak isteyen bir aile var; nereye gider?

Örgüt merkezine gidiyorlardır muhtemelen. Orada sözle itibarı iade ediliyor veya edilmiyor. Ama sonrası yok. Her kayıp annesinin içinde üstü örtülmemiş bir mezar vardır. Bu yüzden yakınlarını kaybetmişler her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda toplanıyor. Dicle Haber Ajansı’ndan Mehmet Hatman’ın 10 yıllık araştırmasına göre 5 bin 453 faili meçhul var. Ve bu ailelerin nerede olduğu sorusunun yanıtı var. Peki infaz edilenlerin aileleri nerede? Devlet, yakınlarının güvenliğinden sorumlu değil miydi? Sorumluydu. Ama ne devletten, ne örgütten davacı olamıyorlar.

“Öcalan’ın ‘15 bin infaz’ dediği söyleniyor’

– Ailelerin ses çıkarmasına PKK izin verir mi sizce?

Faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybedenler, her Cumartesi günü Galatasaray Meydanı’na çıkıyor ve devlet bunu kabullenmiş durumda. Bu çok değerli bir hak arayışı eylemidir. Benzer bir eylem biçimi 90’lı yıllarda örgüt içi infazlarda yakınlarını kaybetmiş aileler için de bir haktır. Ancak bu hakkı aile yakınları kullanabilir. Bugüne kadar böyle bir girişim olmadı bu ailelerden, bundan sonra olur mu, olmalı bence. PKK izin verir mi, vermez mi? Henüz böyle bir girişim olmadığı için bilemiyoruz, girişim olduğunda sorunun yanıtını öğreneceğiz. PKK örgüt içi infazları reddetmiyor. Öcalan’ın mahkemede “15 bin infaz” dediği söyleniyor. İbrahim Güçlü ve Kemal Burkay da defalarca söylediler bunu, Öcalan’dan veya PKK’den yalanlama gelmedi. Ama 50 bin kişinin yaşamını yitirdiği bir savaşta örgütün kendi içinde bunca infaz yapması bana abartılı geliyor.

– Sizce PKK’da infazlara dair bir arşiv var mı?

Bunların arşivi olmaz, her örgütte örgüt içi infaz kayıt dışıdır. Bir an evvel unutulması, açığa çıkmaması gereken bir şeydir.

– Gültan Kışanak, “PKK yönetimi ve Öcalan defalarca ‘Hakikatleri Araştırma ve Gerçeklerle Yüzleşme Komisyonu kurulsun biz de hesabımızı vermeye hazırız’ çağrısı yaptı” demişti. Belge yoksa PKK ne için hesap verecek?

Bence Kışanak’ın söylediği çok yanlış. Bir insan veya örgüt özür dilemek için başkasını beklememelidir. Bir örgüt hatasını, yanlışını kabul etmek için karşı olduğu devleti niye beklesin? Bir insanın hatasını kabul etmesi nasıl ki erdemli bir tutumsa, örgütler için de öyledir. Aksi “Hatalar yaptım ama devlet hatasını kabul etmedikçe ben de etmem” demek gibi bir şey olur ki çok yanlış buluyorum böylesi bir tutumu.

‘50’ye yakın infaz Şemdin Sakık’a yıkıldı’

– Murat Karayılan, 2011’de çıkan “Bir Savaşın Anatomisi” adlı kitabında şu cümleleri kayıt düşüyor: “Bazı kişiler sadece yönetim kararıyla diledikleri insanları cezalandırmışlardır, bu tipler filan kişi ajanıdır dediklerinde anında cezalandırdılar hatta daha ileri giderek dürüst, bağlı, devrimci kadroları da cezalandırmaya başladılar.” Sizce bu sözler bir başlangıç olabilir mi?

1995’teki 5. kongrede 50’ye yakın iç infazın itibarı iade ediliyor. Ama mesela Şemdin (Sakık) devlete sığındıktan sonra bunların neredeyse hepsi ona yıkılıyor. Başka bir örgüte gittiğinizde de “Evet, öyle tatsız bir olay oldu ama onu yapan bizden değil” diyorlar. Bunların vebalinin sistem değil, kişilerin olduğunu söylüyorlar.

‘Milliyetçi köylü kesim üniversiteli gençliğe baskın çıktı’

– Sizce sistemdeki sorun nerede?

Mücadele biçiminizin merkezine şiddeti alırsanız, iktidar/güç olma adına her yol mübah derseniz tam da böyle olur! Bütün mesele devrimci şiddet yönteminden, iktidar olma hırsından kaynaklanıyor. Devrimci şiddeti mücadele biçimi olarak uygulamaya koyduğunuz an bu uygulamalar kaçınılmaz olur. Şiddetin iki gözünün de kör olduğunu düşünüyorum, şiddet sonunda vuranı da vurur. Şiddetin böyle büyülü bir yanı vardır. Dünya devrimler tarihi incelendiğinde benzer olayların benzer sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Her ne yapacaksak, kendi evlatlarını yemeyen devrimler yapmamız lazım. Biz 90’lı yıllarda koğuşlarımızda şunu tartışırdık: “Bir Kürdistan’ım olsun nasıl olursa olsun” mu, yoksa “Bir Kürdistan’ım olsun ama sosyalist olsun” mu? İçinde bulunduğum aydın, üniversite kökenli gençlik “Faşist Kürdistan istemiyoruz, sosyalist özgürlükçü bir Kürdistan olsun” diyordu. Ama sayımız hep azınlıkta kaldı. Milliyetçiliğin yoğun olduğu köylü kesim, “Nasıl olursa olsun bizim olsun” diyordu. Sonraki yıllarda PKK de bu eğilim baskın çıktı.

‘Belge isteyen Google’a baksın’

– “Bunların arşivi olmaz” demenize rağmen 2012’de şunu yazdınız: “Eğer sol, geçmişle yüzleşme gibi bir konuda samimiyse 40-50 yıl öncesine değil yakın döneme, 1990’lara, bugüne baksın istemediğiniz kadar bilgi belge mevcut.” Mevzu bahis belgeler ne?

İnsanlar yeter ki araştırmak istesin, bulur o belgeleri. İnternet çağında Google arama motoru diye bir şey var. Google yukarıdan onlara bakıyor ve araştırma yapacak, belge toplayacak olanları bekliyor. Bu konularda çalışma yapmak isteyenler “Yoldaşını Öldürmek” kitabımda gereken belgeleri bulabilirler.

‘PKK, DHKP-C ve TİKKO infazlarının toplamı bini buluyor’

– Elinizde toplam kaç kişinin infazına ilişkin somut bilgi var?

1990 ve 99 yıllarını kapsayan on yıllık dönemde bin faili meçhul, bin de örgüt içi infaza dair somut bilgi var, isim isim.

– Bunlar kanıtlayabileceğiniz olaylar mı?

Evet, kanıtlanmış şeyler bunlar.

‘1990-99 arasında cezaevinde devlet 28,

3 örgüt 36 siyasi öldürüyor’

– Elinizdeki örgüt içi infazların ne kadarı hapishanede, ne kadarı dağda, ne kadarı ovada gerçekleşmiş?

PKK, DHKP-C ve TİKKO infazlarının toplamı bini buluyor. Bu ölümler arasında polis, asker yok; dağlarda yapılmış örgüt infazları yok. Bunlar köylerde, şehirlerde yaşayan siviller. “hain”, “işbirlikçi” ve “ajan” denilip öldürülenlerdir. Bunun 64’ü DHKP-C’nin, 62’si TİKKO’nun, geri kalan PKK’nin.

Bir de infazını söyle sana yöreni söyleyeyim durumu var. Bir Dersim örgütü olan TİKKO’nun infazlarından yaklaşık 15’i Dersim’de. DEV-SOL’un da 64 infazından 30’u İstanbul’dan. PKK’nın 1990-99 arası öldürdüklerinden 292’si devlet yanlısı olduğu için, 190’ı muhbir, 25’i itirafçı olduğu için öldürülüyor. 16 da köy muhtarı var listede.

Örgütlerin öldürdükleri arasında 74 kadın var. 1990’la 2000 yılları arası hapishanelerde Hayata Dönüş operasyonuna kadar olan sürede 28 siyasi mahpus devlet tarafından öldürülürken, aynı tarihlerde 1990-99 yılları arasında PKK, DHKP-C ve TİKKO’nun öldürdüğü siyasi mahpus, yani iç infaz sayısı 36.

– Örgütün hapishanedeki infazları devletinkileri aşıyor mu?

Yarışıyorlar; aralarındaki fark, ihtiyar kurtla genç kurt arasındaki fark kadar. Bence her örgüt henüz iktidar olamamış devlet adayıdır. Bunlar da diğer örnekler: Dersim’de 32 PKK, 34 devlet infazı var; Hakkâri’de 33 PKK, 48 devlet infazı; Batman-Silvan’da 16 PKK, 46 faili meçhul… Bu bölgelerin hepsinin bir anlamı var; Batman’da Hizbullah’ın o dönemki varlığı gibi…

– Siz bu sayıları neye dayanarak veriyorsunuz?

TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı). Bu vakıf kuruluşundan beri, aylık raporlar tutuyor, çok anlamlı bir faaliyet olduğunu söylemem gerekiyor. Bazı bilgilere bu raporlardan ulaşmak mümkündür. “PKK saldırısı sonucu 3 kişi yaşamını yitirdi, devlet saldırısı sonucu 5 kişi yaşamını yitirdi” diye not düşüyorlar.

– Ölümlerin devletten mi, PKK’dan mı kaynaklandığı tespitlerine nasıl güveniyorsunuz?

Yanılma payı bırakmak iyi olabilir. Çünkü 90’lı yıllarda birçok sivil eyleminin devletin JİTEM birimlerince yapıldığı biliniyor. Birçok yerde kadın çocuk ayrımı yapmaksızın katliamlar yapıldı ve “PKK’li gerillalar yaptı” denildi. Sonraki yıllarda öyle olmadığı anlaşıldı. Böyle eylemler var, bu bilgilere dikkat etmek lazım. Bunun yanında örgütlerin merkez yayın organlarında üstlendiği sivil öldürme eylemleri de var.

Mesela PKK’nin merkez yayın organı olan ve ayda bir çıkan Serxwebun gazetesi savaş döneminde sorun olmayacağını düşünerek “İki hain vuruldu”, “Bir aileden 5 kişi cezalandırıldı” gibi bilgileri yayımlamış. Örnek: Serxwebun, 17 Eylül 1990: “Kızını bir astsubaya veren Hüseyin Kadir ile kızı ölümle cezalandırıldı.” Serxwebun, sayı 115, Temmuz 1991: “10 gerillanın ölümünde parmağı olduğu düşünülen 6 işbirlikçi Maraş Pazarcık’ta öldürüldü.” Serxwebun, özel sayı 17, Eylül 1990: “Sömürü mekanizmasının birer aleti olan 9 mühendis Elazığ’da ölümle cezalandırıldı!”

 

13 Ağustos 2014

Hazal ÖZVARIŞ

T24.COM.TR

Yılmaz Vural’ın planladığı çılgın proje!

0

yılmazvural

Türk futbolunun renkli simalarından Yılmaz Vural, Star gazetesinden Gökçe Bayraktar’a bir röportaj verdi ve çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Vural’ın açıklamaları şu şekilde;

“Çok güler yüzlü, çok samimi ama bir o kadar da lafını esirgemeyen biri.. Türk futbolunu yönetebilirim diyecek kadar da özgüvene sahip.. Yaşadığı haksızlıklarsa hafızasında dün gibi taze… Hayata bakış açısı ise tam bir Avrupalı edasında..

Röportaj için buluştuğumuzda, onunla fotoğraf çektirmek ve konuşmak isteyen kimseyi geri çevirmedi, kırmadı. Hani spordan anlamaz diye düşünülen kadınlar var ya onlar bile meğer sıkı bir Yılmaz Vuralhayranıymış. Çayımızı yudumlarken merakıma yenilerek neden futbol, neden antrenörlük diye soruyorum. Ve böylece upuzun bir hikayenin içinde buluyorum kendimi.

Son dakika gelen gollerin şanssız ismi Yılmaz Vural, yöneticilerle yaşadığı sorunlardan artık bıkmış olacak ki, kulüp satın almak için kolları sıvamış bile..”

“Yönetiminin popülaritesini geçiyorsan bitiriyorlar seni!”

Alex Ferguson gibi çok uzun yıllar tek bir takımın başında olmak ister miydiniz? Yoksa sizin yaptığınız gibi birçok takımı çalıştırmak daha mı avantajlı?

“Benim tercihim değildi ki bu! Türk futbol sisteminin çarpık yapılaşmasındankaynaklanan bir durum. Geçen sene ben Elazığspor’da çok önemli bir işçıkardım. Bir mucize yarattım. 3 puanla aldığım takımı, 43 puanla lig 13.süyaptım. Kulübün çalışanları bana tapıyordu, oyuncular çok seviyorlardı ama buna rağmen o kulübün başkanı benimle devam etmek istemedi!”

Bu kadar başarılıyken ve sevilirken istenmiyorsunuz… Neden ki?

“Herkes bana soruyor, ona sormak lazım, benimle devam etmek istemeyen o! Elazığ’nın fahri hemşehrisi gibi olmuştum. Onları sadece futboldadesteklemedim ki, hem kültürel anlamda hem konumu ve insanı itibariyle, kentin tanıtımı ve marka değeri açısından hep destekledim. Beyaz Show’da gibi çok izlenen bir programda tam 3 saat sporundan, mutfağından, insanına kadar Elazığ’ı tanıttım.”

“Elazığspor’da mucize yarattım buna rağmen paramı vermediler!”

Yönetimin sizi sevmeme nedeni ne olabilir sizce?

“Senin popülariten yönetimin popülaritesini geçiyorsa bittin! Çünkü genelde yöneticiler sportif amaçla kulübün başında değillerdir. Yöneticilerde teknik direktörün kıymetini bilme duygusu olmuyor. Çünkü yönetim diyor ki, benim burada siyasi, ticari amaçlarım var, o yüzden hocanın popülaritesi benimkini geçmemeli. İstersen takımı şampiyon yap, hiç önemli değil. Böyle bir ego savaşı başlıyor aranızda! Ben teknik direktör olarak yetki ve sorumluluklarımla takımıma hakim olmak isterim ancak yönetimdekiler bu yetkiyi vermek istemiyorlar. Bu amatör idarecilik ne yazık ki! Buna en tipik örnek GS’da yaşandı. Fatih Terim’in ayrılmasında yaşanan olay tamamen ego savaşıdır! Büyük egosu olanlarla çalışıyorsunuz, bu egoları idare etmek hiç kolay değil.”

Spor camiasında Lobicilik var mı?

“Kesinlikle! Şu an Türk futbolunda antrenörler kendi emeklerinin karşılığında bir yere gelmiyorlar, tamamen ait oldukları grubun ne kadar gücü varsa, onların dayanışmasıyla bir yere geliyorlar. Benim gibileri de, kulüp zarara uğrayınca, kurtuluş yolu olsun diye çağırıyorlar. O yüzden benim sezon başında çalıştığım takım sayısı fazla değildir. Bir süre geçer çaresizlik başlar ve gel çalıştır takımı derler, böyle bir misyonumuz var maalesef. Yabancı hoca merakı varsa benimde Alman pasaportum var, bu mesleğin eğitimini yurtdışında aldım.”

Türkiye’de böyle bir sorun var, peki yurtdışından teklif alıyor musunuz?

“Azerbaycan ve Katar’dan çağırdılar. Ama bu ülkeler bana, benim ülkemden daha çok bir şey katmaz. Eğer 5 Avrupa ülkesinden biri ( İngiltere, Almanya,Fransa, İtalya, İspanya) teklif ederse Türk antrenörlüğü açısından bir başarı sayılır. Bu 5 büyük Avrupa ülkesi futbolda tamamen profesyonelleşmiş, çok üst seviyedeler. En son İngiltere’den bir teklif aldım bildiğiniz gibi…”

Ama hüsranla sonuçlandı…

“Olmadı ne yazık ki. Elene elene 2 kişi kaldık, tercihi ötekinden yana kullandılar. Ama ben onlarca insanın içinden seçilerek geldim oraya. Bu bile başarıdır…”

Engel olmak isteyenler olmuş olabilir mi?

“Bir insanın iyi bir mevkiye gelmesini yalandan isteriz çünkü güçlü bir kıskançlık var. Her meslek grubunda bu böyle! Başarının tarifi eşittir başkasını başarısız gösterip kendini öne çıkarmak. Çok önemli mevkilerde bir sürü arkadaşım var, kendi emekleriyle orada olduklarını düşünmüyorum. Bu kadar torpil ile işlerin yürümesi doğru değil. Niye eğitime uğraş veriliyor o zaman? Son zamanlarda isyan ettiğim bir şey oldu. Roberto Carlos çok önemli beğendiğim bir oyuncu, Sivasspor’da antrenörlüğe başladı ama lisansı yok. TFF’ de buna bir kılıf uydurdu, Roberto Carlos’un sahaya çıkması için bir kural değişikliği yaptı, böylece Roberto Carlos’un antrenör olarak değil idareci olarak sahaya çıkması sağlandı. Bunun arkasından Sergen de, Okan da bu tarzda antrenör olmuş oldu. Federasyon kendi yaptığı eğitimleri inkâr etmiş oldu.”

Bu kadar bilgi ve birikime sahipsiniz, peki sizin keşfettiğiniz oyuncu oldu mu hiç?

“Olmaz mı hiç! Onlarca! Mesela Hakan Şükür en büyük referansım. Adapazarı’nda altyapıda oynarken onu Bursaspor’a ben götürdüm, 2 sene birlikte çalıştık. Dünya çapında Türkiye’yi 20 sene sırtında taşımış bir oyuncunun ortaya çıkmasını sağladım. Ümit Karan, Gençlerbirliği’nin kadrosuna Almanya’nın amatör bir takımından gelmişti. Ümit’te büyük katkım olmuştur. Milli futbolcu Serdar Gürler, Fransa’dan gelmişti, takım kadrosunda yoktu bile, şimdi 7 milyon Euro bonservis bedeli istenecek hale geldi. Ve Ali Bilgin, Volkan Yaman var. Bunları Almanya’dan ben getirdim. Tuncay Akgün ise FB’de, Bursaspor’da ve milli takımda oynadı. Büyük takımlarda oynamış hatta milli takıma bile gitmiş birçok oyuncunun ortaya çıkmasında önemli katkım oldu, ama kimse bana bunun için ödül vermedi. Kimse helal olsun Yılmaz, sen keşfettin bu çocukları, yoktan var ettin demedi.”

Arda Turan futbolun teknik ve taktik kısmını İspanya’da öğrendiğini söyledi… Türkiye’de antrenörler işin tekniğini öğretmekte yetersiz mi kalıyorlar?

“Arda benimle çalışmadı ki! Benimle çalışmış olsaydı böyle bir şey söylemezdi belki! Ama Türkiye’de antrenörlük eğitimi almış kişilerin, Arda’nın bu ifadesini kabul etmeleri gerekiyor. Arda çok sevdiğim bir oyuncu, sık sık da telefonlaşıyoruz. Arda’ya orayla buranın arasındaki farkı soruyorum. Anlattıklarını kendi eğitim bilgilerimle kıyaslayınca, büyük farklar göremiyorum. Türkiye maalesef çok profesyonel antrenör yetiştirecek eğitim sistemine sahip değil. Türkiye’de kendi tecrübelerinizle bir şeyler öğrenmeye çalışıyorsunuz ve çok zaman kaybediyorsunuz. Türkiye’de başarılı olmuş antrenörlere bir bakın, teknik bilgilerinden ziyade daha çok karizmaları ve liderlikleriyle ön plana çıkıyorlar. Yoksa üstün antrenörlük bilgisine sahip olduklarından değil.”

“Federasyon başkanlığını bile herkesten iyi yaparım!”

Bir röportajınızda, bazı antrenörleri eleştirerek, sadece kendilerine çalışıyorlar hiç kimseyi yetiştirmiyorlar demişsiniz? Peki, siz kimleri yetiştirdiniz?

“Tabiî ki! Fatih Eser (Milli Takımdaydı rahmetli oldu), Mehmet Ali ( Samsunspor’da yardımcımdı) Mehmet Demirtaş (4-5 takımda antrenörlük yaptı), Kaleci antrenörü Cemal Tosun, İvasa’nın geçen seneki performansıyla bugünkünü kıyaslayın, Cemal’in değerini anlarsınız. Cenk Özcan ( Milli takımlarda çalıştı), Coşkun Birdal, İlhan Varvar, Mustafa Eraydın, Erdoğan Yılmaz, Erser Uzgur…”

Sadece kendinize yatırım yapmadığınızı kanıtlıyorsunuz yani…

“Medrese gibiyim ben! Yanımdakileri çok sık değiştiriyorum çocuklar bozuluyorlar bana. Öğrenip gitsinler, kendi ayakları üzerinde dursunlar, yenileri gelsin onları yetiştireyim istiyorum. Üniversite kökenli birini kadroya alırım mutlaka. Türkiye’ye ekip çalışmasını sokanlardan biriyim, bu yüzden çok zorluklar çektim. Niye yanında bu kadar adam getiriyorsun diye beni eleştirdiler hep. Hatta Celal Doğan itiraf etti, 1994 senesinde Gaziantep’teyken ben, bu kadar kalabalık ekip mi olur Yılmaz dedi. Yıllar sonra meğer haklıymışsın bu kadar ekip olması gerekiyormuş dedi, ama bunu fark edip söylediğinde 15 sene geçmişti…”

“BAŞBAKAN ERDOĞAN’I ÇOK SEVİYORUM…”

Başbakan Erdoğan’ı sistemle uğraştığı için seviyorum demişsiniz. Siz de futbolun sistemiyle uğraşıyorsunuz, bu noktada Başbakan’ı kendinize yakın mı buluyorsunuz?

“Türkiye’nin yetiştirdiği çok önemli liderlerden biri Başbakan Erdoğan. Belki benim siyası görüşüm onunla yanı olmayabilir ama tarzı ve liderlik anlayışı bakımından onu çok seviyorum. Çünkü lider gözü kara olandır, cesaretlidir, radikaldir. Başbakan Erdoğan’ın tarzı hoşuma gidiyor. Başbakan’ın aile yapısına bakarsak zengin bir aileden gelmiyor, halkın içinden gelmiş biri, nereden geldiğini iyi bilen, halkın kendisinden ne beklediğini iyi analiz eden biri. Herkesin başaracağı bir şey değil bu. Aileden tutun da, eğitim sistemine kadar lider yetiştiren bir ülke modeli değiliz aslında.”

Tekrar spor dünyasına dönelim… Yönetici modeli olarak Ali Şen mi,Aziz Yıldırım mı?

“Birbirinden çok farklı yönetici tipleri. Ali Şen çok sosyal, dışa dönük ve diplomat bir yöneticidir. Aziz Yıldırım ise içe dönüktür ve sosyal değildir. Ali Şen tarzı yönetici, toplumla kavga etmeden sempatik bir şekilde kendi bildiğini yapar. Aziz Yıldırım kavga ederek kendi düşündüğünün doğru olduğunu ifade eder. Biri çok çalışkan, üretken ve sportif başarı olmasa da, ben bu kulübü Avrupa seviyesine getireceğim diye 24 saatini veren bir yönetici. Diğeri ise daha çok sonuca odaklı, çünkü futbolun gerçeğini iyi biliyor, sonuç olmazsa seyredenler tarafından bütün yaptıklarınızın önemsenmeyeceğini iyi biliyor. İki yöneticinin ortaya koyduğu tablo böyle. Ancak Ali Şen döneminde FB sempatisi daha fazlaydı.”

Yabancı antrenörler takımdan ayrılırken tazminatlarını eksiksiz alıyorlar ama Türk antrenörler ayrılırken haklarını alamıyorlar ve istedikleri zaman da bu vefasızlık olarak gösteriliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

“Aynen çok güzel tarif ettiniz! Çünkü onların müracaat ettikleri yer FİFA, FİFA’ya ödemeyin de göreyim! Türkiye’yi hiç bir uluslararası müsabakaya sokmazlar. Ama TFF, kulüplerden yana tavır koyuyor. Antrenörün emeğini görmezden geliyor. Mesela 2010 senesinde Konyaspor’u çalıştırdım, paramı vermediler. Hakkımı istedim, çok borçları olduğundan bana sıra yeni geldi. Kulübün şuan ki başkanı aradı, faizini isteme dedi bana. Sonunda ben hakkım olan paramı aldım ama arkamdan kendi internet sitelerinden, “büyük takımları ve milli takımı çalıştırmak isteyen Yılmaz Vural parasını faizine kadar aldı, Yılmaz Vural’ın durumu budur, bütün futbol camiasına duyurulur” şeklinde yazılı açıklama yaptı. Ayrıca Elazığspor da para mı vermedi. Şuan itibariyle hala para mı almış değilim. Ben onlara başarımla emeğimle 100 milyon lira para kazandıracağım, ama o benim paramı ödemeyecek…”

“KAFAMDA KULÜP SATIN ALMA PROJESİ VAR!”

Kulüp yöneticileriyle yıldızınız barışmıyor anlaşıldı. Peki, hedeflerinizin arasında kulüp yöneticisi olma fikri var mı?

“Kesinlikle! Uzun süredir aklımda olan bir proje. Bir kulüp satın alıp, onu kafamdaki yönetici tipiyle hayata geçirmek istiyorum. Bayrampaşaspor takımına böyle bir ilgim var aslında, hatta Belediye Başkanı’yla da görüştüm. Antrenör, oyuncu yetiştirmek istiyorum. Türkiye genelinde yapamadığım şeyi kendi dünyamda yapmak istiyorum, belki iyi bir örnek olurum o kulüple. Olmayacak bir hedef değil ancak ekonomik boyutu var, sponsor ve maddi destek sağlayacak dostlarımızla konuşuyoruz onların ilgisini ölçüyoruz.”

Avrupa ve dünya şampiyonalarını yerinde izlediniz mi hiç?

“Tabikii birçoğunu yerinde izledim, izlemez olur muyum hiç…”

Hiç duymadık görmedik ama sizi…

“Kimileri gider orada fotoğraf çekinir internette yayınlatır, ben bu tarz süslemelere gerek duymam. Herkesin bilmesine gerek yok nerede ne yaptığımı. Ama benim tarzımdakiler “level” atlayamazlar, o yüzden önemli görevler için “ne olacak bizim Yılmaz” deniyor. Bakın Türkiye’de mevki sahibi olunca sekreterler, özel araçlar tutulur, çünkü insanımızı ulaşılamaz olmak etkiler. Zaman zaman ben de mi öyle olsaydım acaba diyorum, sonra saçmalama Yılmaz diyorum! Ben bu işin halkla yapıldığına inandığım için halkla iç içe olmaktan yanayım. Bu işin bu tarafında çok başarılı oldum ama olduğum pozisyon beni hiçbir zaman tatmin etmedi. Ben Türk futbolunu, sporunu yönetebilecek biriyim! İki üniversite bitirmiş, yabancı dil bilen, kendini yetiştirmiş, Avrupa görmüş biri olarak söylüyorum bunu. Federasyon başkanlığına kadar her görevi herkesten iyi yapabileceğimi düşünüyorum, benim bu yeterliliğim var!”

“Yılmaz Vural olmaya çalışsınlar da göreyim!”

Hiç düşündünüz mü Fatih Terim’den ya da Mustafa Denizli’den neyim eksik ki ben milli takımın başında olamıyorum diye?

“Benim kimseden eksiğim yok! Herkes kendi geçmişinde bu işe ne kadar yatırım yapmış, hangi imkânlarla neyi yapıyor iyi analiz etmesi lazım. Ben mütevazı olamayacağım, profesyonel futbol oynayıp da 2 üniversite bitirmiş, bu işin teori boyutunu da çok iyi bilen, öğretim üyeliği yapmış başka antrenör var mı? Belki milli takımda top koşturmadım ama neticede bende futboldan gelen biriyim.”

Stat içindeki hareketleriniz, agresif tavırlarınız büyük takımlar için güven kaybı yaratıyor olabilir mi?

“Yoo bu bir tarz meselesi. Yöneticiliğinizle ilgilisi yok. Futbol bir showdur, oraya izleyici hoş vakit geçirmeye, sizi izlemeye geliyor, yaptıklarınızla ilgiyi üzerinize çekebilmelisiniz. Benim yaptıklarım herkese yakışmaz. İşin görsel ve show boyutu var. Bir Yılmaz Vural olmaya çalışsınlar da göreyim, beceremezler. Türkiye’de ağır olda molla sansınlar mantığı değişmedi. Türkiye’de ses çıkarmayan adama efendi derler, bana göre en efendi olmayan adam sessiz adamdır. Kendini anlatmayan gerçek ifadesinin ne olduğunu belli etmeyen efendi değil riyakârdır bence. Ama toplum o tiplere efendilik sınıfı veriyor.”

“Başbakan 3 çocuk olursa vergi yok dedi, biz de üçüncü çocuğu yaptık!”

Kariyer telaşı içinde iyi bir eş, iyi bir baba olabildiniz mi?

“Rezil bir eş, rezil bir baba oldum maalesef! Ailemi maddi anlamda krallar gibi yaşattım ama duygu boyutunda hep eksik kaldım. 28 yaşındaki oğlum beni hala çocuk gibi öper sever, benimle uyumak ister. 1986, 1989 ve 2010 doğumlu üç oğlum var. Başbakanımız 3 çocuk olursa vergi vermeyeceksiniz dedi, bizde o yüzden üçüncü çocuğu yaptık. (Gülüşmeler ) Şaka bir yana çocuk çok güzel bir şey, çok seviyorum onları. Özel hayatımla ilgili çok konuşmayı sevmiyorum çünkü iyi bir örnek değilim bu konuda. Ama karımdan yana çok şanslıyım, çok karakterli bir eşe sahibim. Karım başımın tacıdır.”

Gözlerinizin içi gülüyor çocuklarınızdan ve eşinizden bahsederken. Ailenize düşkünsünüz anlaşılan…

“Çok bağlıyımdır aileme. Ancak ailemin toplum önünde olmasını sevmiyorum. Medya dünyası insan yapısını çok çabuk değiştiriyor. Bence gazetede, televizyonda çıkmaları onlara zarar verir, bunun örneklerini çok gördük. Hassas davranıyorum ailem konusunda.”

İyi bir yatırım yaptınız mı 28 sene içerisinde?

“Çok şükür evimiz arabalarımız var, çocuklarım en iyi okullara gidiyorlar, yaşamla ilgili maddi hiçbir sıkıntımız yok. Ekonomik rahatlığa sahibim ama hanlarım apartmanlarım yok tabii.”

 

Haber7.com