Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 113

Yılmaz Vural’ın planladığı çılgın proje!

0

yılmazvural

Türk futbolunun renkli simalarından Yılmaz Vural, Star gazetesinden Gökçe Bayraktar’a bir röportaj verdi ve çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Vural’ın açıklamaları şu şekilde;

“Çok güler yüzlü, çok samimi ama bir o kadar da lafını esirgemeyen biri.. Türk futbolunu yönetebilirim diyecek kadar da özgüvene sahip.. Yaşadığı haksızlıklarsa hafızasında dün gibi taze… Hayata bakış açısı ise tam bir Avrupalı edasında..

Röportaj için buluştuğumuzda, onunla fotoğraf çektirmek ve konuşmak isteyen kimseyi geri çevirmedi, kırmadı. Hani spordan anlamaz diye düşünülen kadınlar var ya onlar bile meğer sıkı bir Yılmaz Vuralhayranıymış. Çayımızı yudumlarken merakıma yenilerek neden futbol, neden antrenörlük diye soruyorum. Ve böylece upuzun bir hikayenin içinde buluyorum kendimi.

Son dakika gelen gollerin şanssız ismi Yılmaz Vural, yöneticilerle yaşadığı sorunlardan artık bıkmış olacak ki, kulüp satın almak için kolları sıvamış bile..”

“Yönetiminin popülaritesini geçiyorsan bitiriyorlar seni!”

Alex Ferguson gibi çok uzun yıllar tek bir takımın başında olmak ister miydiniz? Yoksa sizin yaptığınız gibi birçok takımı çalıştırmak daha mı avantajlı?

“Benim tercihim değildi ki bu! Türk futbol sisteminin çarpık yapılaşmasındankaynaklanan bir durum. Geçen sene ben Elazığspor’da çok önemli bir işçıkardım. Bir mucize yarattım. 3 puanla aldığım takımı, 43 puanla lig 13.süyaptım. Kulübün çalışanları bana tapıyordu, oyuncular çok seviyorlardı ama buna rağmen o kulübün başkanı benimle devam etmek istemedi!”

Bu kadar başarılıyken ve sevilirken istenmiyorsunuz… Neden ki?

“Herkes bana soruyor, ona sormak lazım, benimle devam etmek istemeyen o! Elazığ’nın fahri hemşehrisi gibi olmuştum. Onları sadece futboldadesteklemedim ki, hem kültürel anlamda hem konumu ve insanı itibariyle, kentin tanıtımı ve marka değeri açısından hep destekledim. Beyaz Show’da gibi çok izlenen bir programda tam 3 saat sporundan, mutfağından, insanına kadar Elazığ’ı tanıttım.”

“Elazığspor’da mucize yarattım buna rağmen paramı vermediler!”

Yönetimin sizi sevmeme nedeni ne olabilir sizce?

“Senin popülariten yönetimin popülaritesini geçiyorsa bittin! Çünkü genelde yöneticiler sportif amaçla kulübün başında değillerdir. Yöneticilerde teknik direktörün kıymetini bilme duygusu olmuyor. Çünkü yönetim diyor ki, benim burada siyasi, ticari amaçlarım var, o yüzden hocanın popülaritesi benimkini geçmemeli. İstersen takımı şampiyon yap, hiç önemli değil. Böyle bir ego savaşı başlıyor aranızda! Ben teknik direktör olarak yetki ve sorumluluklarımla takımıma hakim olmak isterim ancak yönetimdekiler bu yetkiyi vermek istemiyorlar. Bu amatör idarecilik ne yazık ki! Buna en tipik örnek GS’da yaşandı. Fatih Terim’in ayrılmasında yaşanan olay tamamen ego savaşıdır! Büyük egosu olanlarla çalışıyorsunuz, bu egoları idare etmek hiç kolay değil.”

Spor camiasında Lobicilik var mı?

“Kesinlikle! Şu an Türk futbolunda antrenörler kendi emeklerinin karşılığında bir yere gelmiyorlar, tamamen ait oldukları grubun ne kadar gücü varsa, onların dayanışmasıyla bir yere geliyorlar. Benim gibileri de, kulüp zarara uğrayınca, kurtuluş yolu olsun diye çağırıyorlar. O yüzden benim sezon başında çalıştığım takım sayısı fazla değildir. Bir süre geçer çaresizlik başlar ve gel çalıştır takımı derler, böyle bir misyonumuz var maalesef. Yabancı hoca merakı varsa benimde Alman pasaportum var, bu mesleğin eğitimini yurtdışında aldım.”

Türkiye’de böyle bir sorun var, peki yurtdışından teklif alıyor musunuz?

“Azerbaycan ve Katar’dan çağırdılar. Ama bu ülkeler bana, benim ülkemden daha çok bir şey katmaz. Eğer 5 Avrupa ülkesinden biri ( İngiltere, Almanya,Fransa, İtalya, İspanya) teklif ederse Türk antrenörlüğü açısından bir başarı sayılır. Bu 5 büyük Avrupa ülkesi futbolda tamamen profesyonelleşmiş, çok üst seviyedeler. En son İngiltere’den bir teklif aldım bildiğiniz gibi…”

Ama hüsranla sonuçlandı…

“Olmadı ne yazık ki. Elene elene 2 kişi kaldık, tercihi ötekinden yana kullandılar. Ama ben onlarca insanın içinden seçilerek geldim oraya. Bu bile başarıdır…”

Engel olmak isteyenler olmuş olabilir mi?

“Bir insanın iyi bir mevkiye gelmesini yalandan isteriz çünkü güçlü bir kıskançlık var. Her meslek grubunda bu böyle! Başarının tarifi eşittir başkasını başarısız gösterip kendini öne çıkarmak. Çok önemli mevkilerde bir sürü arkadaşım var, kendi emekleriyle orada olduklarını düşünmüyorum. Bu kadar torpil ile işlerin yürümesi doğru değil. Niye eğitime uğraş veriliyor o zaman? Son zamanlarda isyan ettiğim bir şey oldu. Roberto Carlos çok önemli beğendiğim bir oyuncu, Sivasspor’da antrenörlüğe başladı ama lisansı yok. TFF’ de buna bir kılıf uydurdu, Roberto Carlos’un sahaya çıkması için bir kural değişikliği yaptı, böylece Roberto Carlos’un antrenör olarak değil idareci olarak sahaya çıkması sağlandı. Bunun arkasından Sergen de, Okan da bu tarzda antrenör olmuş oldu. Federasyon kendi yaptığı eğitimleri inkâr etmiş oldu.”

Bu kadar bilgi ve birikime sahipsiniz, peki sizin keşfettiğiniz oyuncu oldu mu hiç?

“Olmaz mı hiç! Onlarca! Mesela Hakan Şükür en büyük referansım. Adapazarı’nda altyapıda oynarken onu Bursaspor’a ben götürdüm, 2 sene birlikte çalıştık. Dünya çapında Türkiye’yi 20 sene sırtında taşımış bir oyuncunun ortaya çıkmasını sağladım. Ümit Karan, Gençlerbirliği’nin kadrosuna Almanya’nın amatör bir takımından gelmişti. Ümit’te büyük katkım olmuştur. Milli futbolcu Serdar Gürler, Fransa’dan gelmişti, takım kadrosunda yoktu bile, şimdi 7 milyon Euro bonservis bedeli istenecek hale geldi. Ve Ali Bilgin, Volkan Yaman var. Bunları Almanya’dan ben getirdim. Tuncay Akgün ise FB’de, Bursaspor’da ve milli takımda oynadı. Büyük takımlarda oynamış hatta milli takıma bile gitmiş birçok oyuncunun ortaya çıkmasında önemli katkım oldu, ama kimse bana bunun için ödül vermedi. Kimse helal olsun Yılmaz, sen keşfettin bu çocukları, yoktan var ettin demedi.”

Arda Turan futbolun teknik ve taktik kısmını İspanya’da öğrendiğini söyledi… Türkiye’de antrenörler işin tekniğini öğretmekte yetersiz mi kalıyorlar?

“Arda benimle çalışmadı ki! Benimle çalışmış olsaydı böyle bir şey söylemezdi belki! Ama Türkiye’de antrenörlük eğitimi almış kişilerin, Arda’nın bu ifadesini kabul etmeleri gerekiyor. Arda çok sevdiğim bir oyuncu, sık sık da telefonlaşıyoruz. Arda’ya orayla buranın arasındaki farkı soruyorum. Anlattıklarını kendi eğitim bilgilerimle kıyaslayınca, büyük farklar göremiyorum. Türkiye maalesef çok profesyonel antrenör yetiştirecek eğitim sistemine sahip değil. Türkiye’de kendi tecrübelerinizle bir şeyler öğrenmeye çalışıyorsunuz ve çok zaman kaybediyorsunuz. Türkiye’de başarılı olmuş antrenörlere bir bakın, teknik bilgilerinden ziyade daha çok karizmaları ve liderlikleriyle ön plana çıkıyorlar. Yoksa üstün antrenörlük bilgisine sahip olduklarından değil.”

“Federasyon başkanlığını bile herkesten iyi yaparım!”

Bir röportajınızda, bazı antrenörleri eleştirerek, sadece kendilerine çalışıyorlar hiç kimseyi yetiştirmiyorlar demişsiniz? Peki, siz kimleri yetiştirdiniz?

“Tabiî ki! Fatih Eser (Milli Takımdaydı rahmetli oldu), Mehmet Ali ( Samsunspor’da yardımcımdı) Mehmet Demirtaş (4-5 takımda antrenörlük yaptı), Kaleci antrenörü Cemal Tosun, İvasa’nın geçen seneki performansıyla bugünkünü kıyaslayın, Cemal’in değerini anlarsınız. Cenk Özcan ( Milli takımlarda çalıştı), Coşkun Birdal, İlhan Varvar, Mustafa Eraydın, Erdoğan Yılmaz, Erser Uzgur…”

Sadece kendinize yatırım yapmadığınızı kanıtlıyorsunuz yani…

“Medrese gibiyim ben! Yanımdakileri çok sık değiştiriyorum çocuklar bozuluyorlar bana. Öğrenip gitsinler, kendi ayakları üzerinde dursunlar, yenileri gelsin onları yetiştireyim istiyorum. Üniversite kökenli birini kadroya alırım mutlaka. Türkiye’ye ekip çalışmasını sokanlardan biriyim, bu yüzden çok zorluklar çektim. Niye yanında bu kadar adam getiriyorsun diye beni eleştirdiler hep. Hatta Celal Doğan itiraf etti, 1994 senesinde Gaziantep’teyken ben, bu kadar kalabalık ekip mi olur Yılmaz dedi. Yıllar sonra meğer haklıymışsın bu kadar ekip olması gerekiyormuş dedi, ama bunu fark edip söylediğinde 15 sene geçmişti…”

“BAŞBAKAN ERDOĞAN’I ÇOK SEVİYORUM…”

Başbakan Erdoğan’ı sistemle uğraştığı için seviyorum demişsiniz. Siz de futbolun sistemiyle uğraşıyorsunuz, bu noktada Başbakan’ı kendinize yakın mı buluyorsunuz?

“Türkiye’nin yetiştirdiği çok önemli liderlerden biri Başbakan Erdoğan. Belki benim siyası görüşüm onunla yanı olmayabilir ama tarzı ve liderlik anlayışı bakımından onu çok seviyorum. Çünkü lider gözü kara olandır, cesaretlidir, radikaldir. Başbakan Erdoğan’ın tarzı hoşuma gidiyor. Başbakan’ın aile yapısına bakarsak zengin bir aileden gelmiyor, halkın içinden gelmiş biri, nereden geldiğini iyi bilen, halkın kendisinden ne beklediğini iyi analiz eden biri. Herkesin başaracağı bir şey değil bu. Aileden tutun da, eğitim sistemine kadar lider yetiştiren bir ülke modeli değiliz aslında.”

Tekrar spor dünyasına dönelim… Yönetici modeli olarak Ali Şen mi,Aziz Yıldırım mı?

“Birbirinden çok farklı yönetici tipleri. Ali Şen çok sosyal, dışa dönük ve diplomat bir yöneticidir. Aziz Yıldırım ise içe dönüktür ve sosyal değildir. Ali Şen tarzı yönetici, toplumla kavga etmeden sempatik bir şekilde kendi bildiğini yapar. Aziz Yıldırım kavga ederek kendi düşündüğünün doğru olduğunu ifade eder. Biri çok çalışkan, üretken ve sportif başarı olmasa da, ben bu kulübü Avrupa seviyesine getireceğim diye 24 saatini veren bir yönetici. Diğeri ise daha çok sonuca odaklı, çünkü futbolun gerçeğini iyi biliyor, sonuç olmazsa seyredenler tarafından bütün yaptıklarınızın önemsenmeyeceğini iyi biliyor. İki yöneticinin ortaya koyduğu tablo böyle. Ancak Ali Şen döneminde FB sempatisi daha fazlaydı.”

Yabancı antrenörler takımdan ayrılırken tazminatlarını eksiksiz alıyorlar ama Türk antrenörler ayrılırken haklarını alamıyorlar ve istedikleri zaman da bu vefasızlık olarak gösteriliyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

“Aynen çok güzel tarif ettiniz! Çünkü onların müracaat ettikleri yer FİFA, FİFA’ya ödemeyin de göreyim! Türkiye’yi hiç bir uluslararası müsabakaya sokmazlar. Ama TFF, kulüplerden yana tavır koyuyor. Antrenörün emeğini görmezden geliyor. Mesela 2010 senesinde Konyaspor’u çalıştırdım, paramı vermediler. Hakkımı istedim, çok borçları olduğundan bana sıra yeni geldi. Kulübün şuan ki başkanı aradı, faizini isteme dedi bana. Sonunda ben hakkım olan paramı aldım ama arkamdan kendi internet sitelerinden, “büyük takımları ve milli takımı çalıştırmak isteyen Yılmaz Vural parasını faizine kadar aldı, Yılmaz Vural’ın durumu budur, bütün futbol camiasına duyurulur” şeklinde yazılı açıklama yaptı. Ayrıca Elazığspor da para mı vermedi. Şuan itibariyle hala para mı almış değilim. Ben onlara başarımla emeğimle 100 milyon lira para kazandıracağım, ama o benim paramı ödemeyecek…”

“KAFAMDA KULÜP SATIN ALMA PROJESİ VAR!”

Kulüp yöneticileriyle yıldızınız barışmıyor anlaşıldı. Peki, hedeflerinizin arasında kulüp yöneticisi olma fikri var mı?

“Kesinlikle! Uzun süredir aklımda olan bir proje. Bir kulüp satın alıp, onu kafamdaki yönetici tipiyle hayata geçirmek istiyorum. Bayrampaşaspor takımına böyle bir ilgim var aslında, hatta Belediye Başkanı’yla da görüştüm. Antrenör, oyuncu yetiştirmek istiyorum. Türkiye genelinde yapamadığım şeyi kendi dünyamda yapmak istiyorum, belki iyi bir örnek olurum o kulüple. Olmayacak bir hedef değil ancak ekonomik boyutu var, sponsor ve maddi destek sağlayacak dostlarımızla konuşuyoruz onların ilgisini ölçüyoruz.”

Avrupa ve dünya şampiyonalarını yerinde izlediniz mi hiç?

“Tabikii birçoğunu yerinde izledim, izlemez olur muyum hiç…”

Hiç duymadık görmedik ama sizi…

“Kimileri gider orada fotoğraf çekinir internette yayınlatır, ben bu tarz süslemelere gerek duymam. Herkesin bilmesine gerek yok nerede ne yaptığımı. Ama benim tarzımdakiler “level” atlayamazlar, o yüzden önemli görevler için “ne olacak bizim Yılmaz” deniyor. Bakın Türkiye’de mevki sahibi olunca sekreterler, özel araçlar tutulur, çünkü insanımızı ulaşılamaz olmak etkiler. Zaman zaman ben de mi öyle olsaydım acaba diyorum, sonra saçmalama Yılmaz diyorum! Ben bu işin halkla yapıldığına inandığım için halkla iç içe olmaktan yanayım. Bu işin bu tarafında çok başarılı oldum ama olduğum pozisyon beni hiçbir zaman tatmin etmedi. Ben Türk futbolunu, sporunu yönetebilecek biriyim! İki üniversite bitirmiş, yabancı dil bilen, kendini yetiştirmiş, Avrupa görmüş biri olarak söylüyorum bunu. Federasyon başkanlığına kadar her görevi herkesten iyi yapabileceğimi düşünüyorum, benim bu yeterliliğim var!”

“Yılmaz Vural olmaya çalışsınlar da göreyim!”

Hiç düşündünüz mü Fatih Terim’den ya da Mustafa Denizli’den neyim eksik ki ben milli takımın başında olamıyorum diye?

“Benim kimseden eksiğim yok! Herkes kendi geçmişinde bu işe ne kadar yatırım yapmış, hangi imkânlarla neyi yapıyor iyi analiz etmesi lazım. Ben mütevazı olamayacağım, profesyonel futbol oynayıp da 2 üniversite bitirmiş, bu işin teori boyutunu da çok iyi bilen, öğretim üyeliği yapmış başka antrenör var mı? Belki milli takımda top koşturmadım ama neticede bende futboldan gelen biriyim.”

Stat içindeki hareketleriniz, agresif tavırlarınız büyük takımlar için güven kaybı yaratıyor olabilir mi?

“Yoo bu bir tarz meselesi. Yöneticiliğinizle ilgilisi yok. Futbol bir showdur, oraya izleyici hoş vakit geçirmeye, sizi izlemeye geliyor, yaptıklarınızla ilgiyi üzerinize çekebilmelisiniz. Benim yaptıklarım herkese yakışmaz. İşin görsel ve show boyutu var. Bir Yılmaz Vural olmaya çalışsınlar da göreyim, beceremezler. Türkiye’de ağır olda molla sansınlar mantığı değişmedi. Türkiye’de ses çıkarmayan adama efendi derler, bana göre en efendi olmayan adam sessiz adamdır. Kendini anlatmayan gerçek ifadesinin ne olduğunu belli etmeyen efendi değil riyakârdır bence. Ama toplum o tiplere efendilik sınıfı veriyor.”

“Başbakan 3 çocuk olursa vergi yok dedi, biz de üçüncü çocuğu yaptık!”

Kariyer telaşı içinde iyi bir eş, iyi bir baba olabildiniz mi?

“Rezil bir eş, rezil bir baba oldum maalesef! Ailemi maddi anlamda krallar gibi yaşattım ama duygu boyutunda hep eksik kaldım. 28 yaşındaki oğlum beni hala çocuk gibi öper sever, benimle uyumak ister. 1986, 1989 ve 2010 doğumlu üç oğlum var. Başbakanımız 3 çocuk olursa vergi vermeyeceksiniz dedi, bizde o yüzden üçüncü çocuğu yaptık. (Gülüşmeler ) Şaka bir yana çocuk çok güzel bir şey, çok seviyorum onları. Özel hayatımla ilgili çok konuşmayı sevmiyorum çünkü iyi bir örnek değilim bu konuda. Ama karımdan yana çok şanslıyım, çok karakterli bir eşe sahibim. Karım başımın tacıdır.”

Gözlerinizin içi gülüyor çocuklarınızdan ve eşinizden bahsederken. Ailenize düşkünsünüz anlaşılan…

“Çok bağlıyımdır aileme. Ancak ailemin toplum önünde olmasını sevmiyorum. Medya dünyası insan yapısını çok çabuk değiştiriyor. Bence gazetede, televizyonda çıkmaları onlara zarar verir, bunun örneklerini çok gördük. Hassas davranıyorum ailem konusunda.”

İyi bir yatırım yaptınız mı 28 sene içerisinde?

“Çok şükür evimiz arabalarımız var, çocuklarım en iyi okullara gidiyorlar, yaşamla ilgili maddi hiçbir sıkıntımız yok. Ekonomik rahatlığa sahibim ama hanlarım apartmanlarım yok tabii.”

 

Haber7.com

CHP’DE TÜZÜK DEVRİMİ YAPILMAK ZORUNDADIR!

0
CHP, Gezi Direnişi’nden sonra kitleler üzerinde yeniden bir umut olmuştu. Ancak yerel seçim öncesinde yaşanan adaylık tartışmaları, cemaatle ittifak iddiaları olumsuz etki yaratmıştı. Özellikle Yeni CHP tartışmaları başladığından itibaren parti içinde bir takım hareketler görüldü. Kadro Hareketi de CHP içinde yer alan bir oluşum. Kadro Hareketi dönem başkanı Barış Tınay, yöneticiler Hakkı Gügen, Hakan Bahçetepe ve Ali Kök ile yerel seçimleri, CHP’yi, Occupy CHP hareketini konuştuk. Kadro Hareketi, CHP için önerilerini de anlattı. CHP içinde neler yaşanacağını, bu önerilerin ne kadar ilgi toplayacağını önümüzdeki günler gösterecek.
Ercan Küçük (EK) :  Kadro Hareketi hakkında bilgi alalım öncelikle. Kadro Hareketi kimdir, hangi ihtiyaçtan doğmuştur?
Barış Tınay (BT) :  Kadro Hareketi tarihsel kökeni olan bir harekettir. Bu adı ilk olarak kullanan bizler değiliz. 1932 yılında Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başını çektiği isimler, Kadro Dergisi’ni çıkartmış ve tarihimize “Kadrocular” olarak geçmiştir. Kadro Hareketi, Kemalizmi bir ideoloji haline getirmeye yönelik çalışmalar yapan, devletçiliği esas alan bir hareketti. Aynı zamanda Kemalizmle sosyalizm ilişkisini incelemişlerdir.
Siyasette, bir alanda boşluk olduğu zaman yeni oluşumlar mutlaka ortaya çıkmaktadır. Kadro Hareketi, bu siyasi boşluğun bir sonucudur. Özü itibariyle, kısaca anlatmak gerekirse “Sol Kemalist” bir hareketiz. Kemalizmin gerçek sol özünü, anti-emperyalist özelliğini insanlara anlatmaya çalışıyoruz. Kemalizm’i statükoculuk, elitistlik olarak gören anlayışa karşı hem dışarıda ve de ne yazık ki parti içerisinde mücadele ediyoruz.
EK :  CHP içinde geçmişte de başka hareketler ortaya çıktı. Kadro Hareketi’nin bu hareketlerden farkı ne? Yoksa siz de hizipçi misiniz?
BT : Bizler, sadece CHP odaklı siyaset yapmıyoruz. Yapmamaya da özen gösteriyoruz aslında. Çünkü Türkiye’nin çok daha önemli sorunları bulunmaktadır. Bunlar da dar değil geniş anlamda politik perspektifler ortaya koymamızı gerektirmektedir. Daha önceki hareketler, ne yazık ki daha çok parti içerisine odaklanmıştır. Biz, bu hataya düşmedik. Siyasete yıllarını vermiş, tecrübeli bir kadromuz var. Bizler, daha çok CHP Genel Merkezi’nin politikalarına etki etme ve yönlendirme çabası içerisindeyiz. Bizlerden önceki, özellikle gençlik hareketlerinin birçoğu kongreler, kurultaylar peşinde koşan ideolojisiz hareketlerdi.  Dolayısı ile yok olmaya mahkûmlardı. Fakat bizler, 2 senedir bu hareketi yürütüyoruz. Biz çıkar ve hizip üzerine bir siyaset yürütmüyoruz. Böyle bir siyasi anlayışı da kabul etmiyoruz. Bizler, temiz, şeffaf ve ideolojiyi esas alan bir siyasi anlayıştan yanayız.  Kadro Hareketi, parti içinde muhalif bir kanat değil aksine yönlendirici ve ideolojik bir kanat olma çabası içerisindedir.
EK :  Peki Kadro Hareketi içerisindeki herkes CHP’ye üye mi? Aranızda başka partilerden üyeler var mı?
BT :  Tabi ki üyelerimiz ağırlıklı olarak CHP’lilerden oluşuyor. Ama biz sadece CHP üyelerine açık bir hareket değiliz. Aramızda İşçi Partili arkadaşlarımız da vardır. Diğer partilerden de arkadaşlarımız var. Herhangi bir partiye üye olmayan arkadaşlarımız da var. İdeolojilerimizi, manifestomuzu, ilkelerimizi benimseyen her arkadaşımız bizimle birlikte siyaset yapabilir. Bu da çok doğal bir şeydir. Amacımız Tam Bağımsız Türkiye için mücadele etmek. El vermek, omuz vermek isteyen kimseye hayır deme lüksümüz bulunmamaktadır.
EK :  Kadro Hareketi’nin çalışmaları hakkında bilgi verebilir misiniz?
BT :  Kadro Hareketi, CHP içerisinde Sol Kemalist ideolojiye sahip, Türkiye siyasetine yön vermeye çalışan bir harekettir. Amacımız CHP’yi eleştirmek, değiştirmek değil, özüne döndürmektir. Yeni CHP söylemlerini çok doğru bulmuyoruz. Çalışmalarımız da eğitim ağırlıklıdır.
Yaptığımız çalışmalardan örnekler vermek gerekirse, Suriye ile savaşa karşı bir çalışmamız olmuştur. Bu doğrultuda Türkiye’deki konsolosluklara Türkçe, İngilizce, Arapça dillerinde savaş karşıtı olduğumuzu belirten mektuplar gönderdik. Fethiyespor’a destek vermek için TFF önünde “Yüce Atatürk” yazılı tişörtlerle giderek bir basın açıklaması gerçekleştirdik. Akit Gazetesi’nin “Olmasaydın da Olurduk” manşetini mahkemeye taşıdık. Gezi sürecinde Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Müdürü, İstanbul Valisi hakkında “toplumu kin ve nefrete yönelterek iç çatışmaya sevketmekten” suç duyurusunda bulunduk. Bir gençlik kolları etkinliğinde “onun bunun askeri olmayın” diyen Gazeteci Koray Çalışkan’a karşı “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” diye bir manifesto yayınladık.
Örneklerimden de anlaşıldığı üzere, parti içindeki tartışmalara olabildiğince uzak durmaya çalışıyoruz. Lakin partinin sağa kaymasına, liberalleşmesine sessiz kalmamız beklenemez. Kemalizmi özellikle statükoyu temsil eden, bir darbe ideolojisi olarak göstermek isteyenlere karşı mücadele etmek zorundayız. Koray Çalışkan örneğinde olduğu gibi.
Hakkı Gügen (HG) :  Türkiye’de cumhuriyet yıkıcısı iktidara karşı ayaklanan, direnen halk kitlelerinin çocukları olarak CHP içindeyiz. Bu mücadele bayramların yasaklanmasıyla başlayan bir mücadeleydi. Bu mücadelenin içinden gelen insanlarız biz. Daha mücadeleci, daha halkla iç içe bir CHP yaratmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
KADROO
ADAYLARIN BELİRLENMESİ NOKTASINDA ÖZEN GÖSTERİLMEMİŞTİR
 
EK :  CHP’de yerel seçimler öncesinde adayların belirlenmesi sürecinde çok tartışmalar yaşandı. Bazı ilçelerde CHP binalarının işgal edildiğini de gördük, istifalar da yaşandı. Siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
BT :  Adaylık süreçleri çok başarılı bir şekilde yürütülmemiştir. Bu zaten partideki herkesin ortak görüşüdür. Biz de bu konudaki endişelerimizi gerekli yerlere aktardık. Bu konuda alınan seçim sonuçları da bu sürecin başarılı bir şekilde yürütülmediğinin en büyük kanıtı olmuştur. Adayların belirlenmesi noktasında, meclis üyelerinin belirlenmesi noktasında gerekli özen gösterilmemiştir. Sonradan partiye gelenler, adaylık başvurusu yapmayan adaylar, kotalara uyulmaması gibi olaylar parti örgütünde ciddi sıkıntılar yarattı. Örgütü oldukça rahatsız etti. Örgütün içine sinmeyen adaylarla alınan sonuçlar ne yazıkki ortadadır.
EK :  Seçim sonuçlarında AKP %44 civarında oy aldı. Halk, tapeler, yolsuzluk iddialarına rağmen AKP’ye oy vermeye devam ediyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
BT :  Bu seçimler, aslında yerel seçim olmasına rağmen genel seçim havasında geçmiştir. AKP de bu yönde ciddi bir çalışma üretmiştir. Sloganları, söylemleri, politikalarıyla genel seçim algısı yarattılar. Daha önceki yerel seçimlerde AKP oy kaybetmiş ve %38 oy almıştı. Tapeler, 4 bakanla ilgili yolsuzluk iddiaları toplumda ciddi anlamda etki yaratmıştır. Fakat bunun ardının kesilmemesi, her gün 1 tapenin çıkması, bunların komplo olduğu ve paralel devlet algısının gerçek olduğu yönünde bir fikir oluşturdu. Sonuçlara baktığımızda AKP başarısızdır demek güçtür.
CHP BAŞARISIZ OLMUŞTUR
 
EK :  Peki CHP sizce başarılı mıdır? Özellikle İstanbul ve Ankara’da?
BT : CHP, bu seçimlerde başarısız olmuştur. Bunu net bir şekilde ortaya koyabilmemiz, ifade edebilmemiz gerekmektedir. Bizim için oy arttırmak bir başarı ölçüsü olmamalıdır. Önemli olan seçimi kazanmaktır. Kazanamadığımız zaman bunlar da bahane edilmemelidir. Adayların belirlenmesi aşamasında yayınlanan genelgelere bile uyulmamıştır. Kendi yayınladığı genelgeye uymayan genel merkez, genelgeye örgütün uymasını istiyor. Bu da tabi ayrı bir ironi konusudur. Örneğin adaylık başvuruları 20 Eylül’e kadardı. Eğitim sertifikası olmayanlar aday olamayacaktı. Genelgede özel durumlar sebebiyle genel merkezin de başvuru alabileceği bir madde de vardı. Suistimale açık bir madde aynı meşhur 12.maddemiz gibi. Baktığımız zaman şu andaki mevcut listelerdeki çoğu isim, genelge tarihine uymayan, sonradan adaylık başvurusu yapan, eğitim sertifikası almamış ve hatta partili olmayan kişiler. Birçok ilçede eğilim yoklaması yapıldı. Bu demokratik bir gelişme olarak sunuldu. Ne yazık ki eğilim sonuçlarına da itibar edilmedi. Fatih’te Sabri Erbakan, Bahçelievler’de Saffet Bulut, Üsküdar’da İhsan Özkes gibi. Bunlar örgüt nezdinde çok ciddi, kırıcı davranışlardır. Adaylar, çoğu ilçelerde örgütün içine sinmemiştir. 6 ay öncesinde adaylar açıklanacak denmesine rağmen, neredeyse son 1 ay kala adayı açıklanan ilçeler oldu. Kimsenin görmediği ve görebileceğini de düşünmediğim anket sonuçları var. Bakırköy, Kadıköy, Beşiktaş adayları gece boyunca sürekli kendi aralarında döndü. Bu yüzden sosyal medyada ne yazık ki dalga konusu olduk. Topluma da güven veremedik.
EK : Gezi’den sonra değişen bir Türkiye var. Sosyal konularda aktif olan bir genç kesim var. Pamir bebek olayında da gördük bunu. Halk doğrudan arama kurtarma çalışmalarına katıldı. Seçimlerde halk sandıklara sahip çıktı. Halk sosyal, siyasi konularda olayı başkasına bırakmaktansa kendisi doğrudan müdahale etmeye başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ali Kök (AK) :  Gezi’den sonra insanlarda sosyal medyanın kullanılmasının da etkisiyle anlık reaksiyon verebilme yeteneği had safhaya ulaştı. Mesela adayımızın sandık tutanaklarımızı alamıyoruz tweetiyle yaklaşık 1000 arkadaşımızın gelip “görev alalım, neler yapabiliriz” şeklinde biz geri dönüş yaptıklarını gördük. Pamir olayında da. Türkiye’nin genel bir davranışı haline geldi. Bir yerde bir eksiklik olduğunda insanlar sosyal medyanın etkisiyle hemen oraya akın etme derdinde ve yardımlaşmanın en üst seviyede olduğunu görüyoruz.  Gezi olayları ve hükümetin de bunlardan rahatsız olmasıyla ilgili uygulamalarla da karşılaştık.
Hakkı Gügen (HG) :  13 yıldır süren ve devlet olmaya çalışan bir hükümet var. Hükümete olan güvensizlik devlet sistemine güvensizliğe dönüştü. Pamir olayında da devletin polisine güvenip görevi ona bırakmaktansa halk görevi kendisi almayı tercih etti. Ya da Gezi Parkı olaylarında halk yaralandığında, hastalandığında devlet hastanesine güvenip gitmektense gönüllü revirlere gidip tedavi oluyor. Hükümetin devletleşmesiyle oluşan güvensizlikten halk kendi yatay örgütlenmelerini kurup bunlara sahip çıkıp, toplumsal görevler alarak yerine getiriyor.
EK :  Halkın devlet yapısına ihtiyaç duymadan kendi yöntemlerini oluşturmaya başlaması biraz sosyalizme, komünizme de yakın bakmaya çalıştığını mı gösteriyor?
BT :  Bu hangi açıdan baktığımızla alakalı. Genel olarak baktığımızda bu insanların çoğunun herhangi bir ideolojiyi sahiplenmediğini daha çok olaya özgürlükler açısından yaklaştığını görüyoruz. Bütün ideolojileri bir kenara koyarak, bu olayları, dayanışmayı demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesi noktasında bir adım olarak görmeliyiz. Yani, dayanışmanın artması bir nevi özgürlük ve demokrasinin korunması isteminden kaynaklanıyor.
 
EK :   Bütün ideolojileri bir kenara koyup dediniz. İdeolojiler bitti mi?
BT :   İdeolojiler bitti demek komik bir söylem olur. Bu neo-liberal bir söylem aslında. Kapitalist sistem devam ettiği sürece sağ da sol da her zaman var olacaktır. Fakat geldiğimiz noktada insanlar, özellikle Gezi direnişi ile sokağa çıkan gençler, Kemalizm, Sosyalizm, Komünizm ya da kapitalizm derdinde değil. Bu insanlar, artık toplumdaki AKP’nin yürütmüş olduğu kin ve nefret politikalarından, baskıcı uygulamalardan dolayı bir sosyal patlatma yaratmıştır. Bunda kontrolsüz ve aşırı polis şiddetinin payı oldukça büyüktür. Gençlerimiz dövülüyor, katlediliyor. Bunları görenler de ister istemez tepki gösteriyorlar. Çünkü buradakiler onların arkadaşları, kardeşleri, çocukları.. Artık birleşmenin, birlikte hareket etmenin önemi kavranmış durumdadır. Böyle durumda asgari müşterekler dediğimiz kavramlar ortaya çıkıyor. İdeolojiler de biraz arka planda kalıyor.
CHP, GEZİ’Yİ ANLADI MI?
 
EK :  Gezi eylemleri döneminde Başbakan Erdoğan bu olaylar CHP’nin işi dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Ne CHP’si? Bu gençler bizi de istemiyorlar” demişti. Daha sonra yine Gezi için direniş gecesinin ertesi günü Kılıçdaroğlu, dönemin Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile polis eşliğinde Gezi Parkı’nı gezmişti. Sizce CHP Gezi’yi anlayabildi mi?
BT :  Gezi Direnişi Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en örgütlü, en hızlı gelişen direnişi olmuştur. Polis şiddetine karşı, hükümetin baskıcı politikalarına insanlar tepki gösterdi. Bu sosyal patlamadan herkes nasiplenmek zorunda kalmıştır. Bundan tabi ki CHP de etkilenmiştir. 90 kuşağı denilen internet düşkünü, apolitik olduğunu düşündüğümüz gençler belki de hayatlarında ilk defa eyleme katıldılar. Belki de yıllardır yapılamayan bir devrimi gerçekleştireceklerdi. Polis şiddetiyle mücadele ettiler. Bunlar çok önemli şeyler. Sistem karşıtı eylemler. Buradan mutlaka CHP’de kendince dersler çıkartmıştır. Bunlar politikalara ne kadar sirayet etmiştir bu tartışılır. Bunu bir yerel seçim süreciyle değerlendiremeyiz. Değerlendirmemek de gerekir.
OCCUPY CHP TARTIŞMALARI
 
EK :  OccupyCHP hareketi sosyal medyada örgütlendi. CHP Genel Merkezi’ni işgal ettiler. Forum yaptılar. Öncesi ve forumda konuşulanlar ve şuanki CHP ekseninde baktığımızda siz bu hareket hakkında neler düşünüyorsunuz?
BT :  Bu olaya şöyle bakmamız lazım. Şu an ki noktada karşımızda hedefine adım adım ilerleyen ve neredeyse sona yaklaşmış bir karşı devrim hareketi var. Yargıyı, polisi, orduyu tamamen ele geçirmiş, kendi derin devletini yaratmış, halkına şiddet uygulamayı kendine meşru görmüş ve görmeye de devam eden bir anlayış var. Yani bütün yurtseverlerin, aydınların, demokratların, sosyalistlerin birleşmesi gereken olağanüstü bir durum var. Bu arkadaşlarımızın CHP’ye gelmesini tabi ki olumlu karşılıyoruz. Bunun nasıl yapılacağı konusunda onların da fikirleri var, bizlerin de. CHP kapılarını bu gençlere açarken ne yapacağını bilmiyordu. Gelen arkadaşlar da neyi değiştireceklerini bilmiyorlardı. CHP’nin işleyişini ya da siyasi bir partinin nasıl olduğunu, siyasetin nasıl yapılacağını bilmiyorlardı.
Bu hareketin nasıl başarıya dönüşeceğini düşünmemiz gerekiyor öncelikle. Partinin değişmesi gerektiği konusunda biz de hemfikiriz. Ama nasıl ve ne yönde değişmesi konusunda iyi düşünmemiz gerekir. Bizlerin en başta rahatsız olduğu konu bu partiye emek veren, çok değerli arkadaşlarımızın yok sayılmasıdır.
Partide gençlik yok, hiç de olmadı gibi bir algı yaratılıyor. Parti gençliği, sadece bayrak asan, işgücünden faydalanılan bir kitle olarak gösteriliyor. Bu anlayışı kabul etmiyoruz. Bizim arkadaşlarımız delege yapılmıyor, meclis üyesi yapılmıyor. MYK’ya, PM’ne alınmıyor. Genel Başkanımız göreve geldikten sonra %10 gençlik kotası getirildi. Bu kotanın iyi ve kötü yönleri de ayrı bir tartışma konusudur.
Gençleri partiye çağıranlar, işgale hazırız diyenler, dükkân sizin diyenler ne kadar gençlik politikalarına destek vermişler, ne kadar gençlerin arkasında durmuşlardır, samimiyetle sorgulamamız gerekiyor. Zihniyeti değiştirmediğimiz sürece bu çağrıların, katılımların etkili olacağını düşünmüyorum. Bizim önce kendi partimizde emek harcayan arkadaşlarımızın önünü açmamız, onlara sahip çıkmamız gerekiyor.
HG :  Bu bizim alışık olduğumuz bir durum. Her seçim öncesinde olduğu gibi, sonrasında da ‘çare benim, çözüm benim’ gibi anlayışlarla genç arkadaşlar mücadelemize katılırlar. Ama bu sefer sosyal medyanın da aktif kullanılmasıyla örgütlü bir şekilde katıldılar. Partideki zihniyetin değişmesi çok önemli. Gençlik örgütümüzden yetişen değerlerimiz partide çok aktif olarak görev bulamıyorlar. Mesela AKP’de, Antalya ve GaziAntep Belediye Başkanlıklarını kazanan milletvekilleri MYK’dan ayrıldılar. Yerlerine giren isimlere baktığımızda yaşları 32-33-34 olan gençlik kollarından yetişme milletvekilleri olduğunu görüyoruz.  Buna benzer kendi içimizden yetişen değerleri, parti yönetiminde aktif şekilde görev almasını sağlamalıyız. Öncelikle değişmesi gereken budur.
EK :  OccupyCHP 20 maddelik bir manifesto hazırlamıştı. Sizce değişmesi gerekenler manifestodaki tespitler değil de sizin söyledikleriniz mi?
BT :  Yapılması gereken şey aslında ortak bir platform kurulup, örgütün ve bu arkadaşların birbirini tanımalarını sağlayabilecek ortamları yaratmak ve asgari müşterekler üzerinden bunu oturtabilmektir. Bu ülkede demokrasi sorunu var. Bu ülkede ifade özgürlüğü sorunu var. Bu ülkede basına sansür, baskı var. Bu tarz temel sorunlar üzerinden yola çıkmanın daha mantıklı olacağını düşünüyorum. Yayınlanan manifesto tüm OccupyCHP’yi de kapsamamaktadır. Tam anlamıyla katılımcı bir şekilde hazırlanmamıştır. Bu hareketteki bütün arkadaşların desteklediği bir manifesto değil. Yine de manifestoyu ele alırsak, CHP’nin ilkeleriyle çelişen fazlaca madde bulunmaktadır. Biz bunlara karşı çıkmak zorundayız. Dediğim gibi amacımız eğer AKP’yi yıkmak ise asgari müşterekler üzerinden bütün kesimleri birleştirmemiz gerekmektedir.
EK :  OccupyCHP hakkında bir takım iddialar var. Kürtçü, Atatürk karşıtı, Sorosçu denildi.
BT :  Bu arkadaşların söylemleriyle partinin şuanki politikalarının birbirinden uzak olmadığını söylememiz gerekiyor. Söylemler aslında Yeni CHP adı altında yapılan mevcut politikalarla benzer. Fakat ben yaftalama yapılmasını doğru bulmuyorum. Bu hareket içinde bizim de tanıdığımız arkadaşlarımız var. Bu konuda çekincelerimizin olması, eleştirel yaklaşmamız normaldir. Tabi yaftalamadan. Örneğin manifestoda kullanılan Türkiye Halkları kavramı çok tartışmalı bir kavramdır. Bu tarz söylemleri kullanmak, parti örgütünün önüne koymak doğru bir yaklaşım değildir.
EK :  OccupyCHPliler, “CHP madem halkın partisi, yine halkın partisi olacak” diye bir söylem geliştirdiler. CHP neden halktan kopuk? Neden halka ulaşmakta zorlanıyor da gençler toplanıp CHP’yi işgale geliyorlar?
 
HALK CHP’Yİ İŞGALE GELİYOR SÖYLEMİ AYRIŞTIRICIDIR
 
BT :  Bunlar aslında soyut kavramlar. Bu söylemleri ben doğru bulmuyorum, tasvip de etmiyorum. Bu arkadaşlarımız, daha önce de partiye gelse zaten üye olabilirlerdi. Bir şeyleri dışarıdan eleştirmek kolay geliyor insanlara.  Dışarıya karşı “CHP bir klik partisidir” imajı yaratılıyor. Halk, CHP’yi işgale geliyor söylemi ayrıştırıcı ve ötekileştirici söylemlerdir. Bu hareketin başarılı olmasını isteyenler bu söylemleri bırakmalıdırlar.
EK :  CHP Genel Merkezi’nde düzenlenen forum öncesinde dışarıda yaşanan tartışmalarda gönüllülerin “hani Genel Başkanın kapısına tekmeyi vuracaktık, burayı terk et burası artık gençlerin diyecektik” diyenler oldu. Böyle bir olay yaşansaydı ne olurdu?
BT :  Genel Başkanımız bu konuda herkese açık, isteyen herkes rahat bir şekilde kendisiyle görüşebilir. Ama bu tarz söylemlerin ortalığı provake etmek amacıyla söylendiğini düşünüyorum. Karşınızda sizi dinleyen bulduğunuzda böyle şeylere gerek kalmayacaktır. Genel Başkanımız da bu hareketi desteklediğini açıklamıştır zaten.
EK :  2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaşanacak. Sizin olmasını istediğiniz bir adayınız var mıdır?
BT :  Partimizin şeffaf bir şekilde bu süreci götüreceğine inanmak istiyorum. Yerel seçimlerden gerekli derslerin çıkartılacağını umuyorum. Artık, neredeyse son aşamaya gelmiş bulunmaktayız. Şu aşamada, biz kimin olmasından ziyade kimin olmaması gerektiğini biliyoruz. Biz toplumu bu kadar ayrıştıran, birbirine düşüren, iç savaş noktasına getiren kişilerin, böyle bir makama oturmasını istemiyoruz.
EK :  Başbakanın olmasını istemiyoruz dediniz. Peki ya Abdullah Gül aday olursa?
BT :  Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül arasında bir fark görmüyoruz. Toplum bu kadar ayrıştırılırken, Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Abdullah Gül’ün en ufak bir müdahalede bulunmadığı, bulunamadığı aşikardır. Bu makam, devletin en üst makamıdır. İnsanlara ve topluma güven vermesi gerekir. Tarafsız olunması gerekir. Toplum iç savaşa sürüklenirken, gençler katledilirken bir cumhurbaşkanı sessiz kalamaz.
EK : CHP’li yöneticiler yaptıkları açıklamalarda dışarıdan gençler gelsin, bizim gençlere ihtiyacımız var dediler. CHP’de genç yok mu?
BT :  CHP, bugün Türkiye’nin en dinamik gençlik örgütüne sahip partidir. Eleştirilebilir yanları yok mudur mutlaka vardır. Fakat yok sayılması, öncede bahsettiğim gibi kabul edilemez. Hele ki CHP’de gençlik çalışmıyor gibi söylemler doğru değil. Bunlar kırıcı söylemlerdir. Örgütün emeğine saygısızlıktır. Partide yıllarını veren, bu uğurda dayak yemiş, dışlanmış, katledilmiş arkadaşlarımız var. Gezi Direnişinde katledilen arkadaşlarımızın çoğu CHP üyesiydi.  Bunun farkına varmamız gerekiyor.
CHP GENÇLİK KOLLARI BAŞARISIZ!
 
EK :  Siz CHP Gençlik Kolları’nı başarılı buluyor musunuz?
BT :  Son dönemi özellikle ele alırsak, başarılı bulmuyoruz. Bu kadar gencin sokağa döküldüğü olağanüstü bir dönemde, CHP Gençlik Kolları’nın daha kapsayıcı ve kucaklayıcı politikalar üretmesi gerekirdi. Bu konudaki eksiklik, OccupyCHP gibi bir hareketin doğmasına yol açmıştır.
Eylemsellik noktasında yaşanan durgunluk ise partide gençlerin yok sayılmasına da sebebiyet veriyor.  Gençlere ihtiyacımız var söylemi aslında buradan doğuyor. Düşünün ki 90 yıllık bir partinin Genel Başkanı yumruklanıyor, gençlik kolları bir açıklama dahi yapamıyor. Oysaki gençlik kollarının tüm Türkiye’yi ayağa kaldırması gerekirdi.
EK :  Siz Gençlik Kolları yönetiminde olsaydınız neler yapardınız?
BT :  Aslında varsayım üzerine siyasi söylemde bulunulmaz. Lakin sorunuzu şu şekilde belirtirsek bizlerin isteği, Gençlik Kolları’nın parti politikalarına yön verebilmesidir. Yön verebilecek güce, ideolojiye ve örgütlülüğe sahip olabilmesidir. Biz genç arkadaşlarımızın daha ideolojik ve örgütlü olmalarını istiyoruz. İdeolojik bir çalışma ise ne yazık ki uzun yıllardır göremiyoruz. Ahmet Taner Kışlalı’nın anmasını unutan bir gençlik kolları da istemiyoruz.
HG :  Sistemin genci profiline girmeden çalışmaların yürütülmesi, gençliğin içinde gençlik çalışmaları yürütülmesi gerekiyor. Şortumuzla, çantamızla direnen gençlik formatını korumamız lazım. Üst yönetimin görevi çok sayıda genci çalıştırabilmesi, ürettirebilmesidir.
Hakan Bahçetepe (HB) :  Partide yukarısı gençliği partinin staj merkezi olarak görüyor. Sen dur bekle, zamanı gelsin söylemleri gençliğin önüne set çekiyor. Buna itiraz edince sıkıntılar yaşanıyor. Bu nasıl aşılır? Ben aşağıdan gelen yeni bir hareketle bunun aşılacağını düşünmüyorum. Var olan söylemler, AKP’nin liberal söylemleri, 2010’daki yetmez ama evet söylemlerinin biraz daha geliştirilip tekrarlanmasıdır. CHP Gençlik Kolları daha sınıf temelli, Uludere’deki kadınla Ege’deki kadının kader ortaklığı yapabileceği bir sınıf politikası oluşturmalıdır. Bu gençlik hareketi yukarıya sirayet ettikçe, Türkiye’deki gençliğin de önü açılmış olacaktır. CHP bu şekilde büyür. Demokratik özerklik, Türkiye Halkları gibi söylemlerle belli bir aşamaya gelineceğini düşünmüyorum. Almanya’da SPD gençliği,  Ana kademenin aldığı sağlık reformu kararını sokaklarda reddetti. Ana kademe de reform kararını geri çekti. CHP gençliği yukarıya karşı eleştiri vermeye çekiniyor. Parti meclisi üyesi olamam, bir yerlere gelemem korkusu olunca ideolojik siyaset yapma imkânı kalmıyor. Kalmayınca da güvensizlik ortamı oluşuyor. Bu tarz br hareketle ivme kazanmak yerine Hatay’da Ethem Sarısülükle, Ali İsmail Korkmaz’la ivme kazanılır.
HG :  Meclis üyeliği seçimlerinde eğilim yoklaması olan ilçelerde gençler merkez yoklaması olan ilçelere göre daha fazla yer bulmuşlardır. Biz parti örgütümüze güveniyoruz. Parti işleyişinin demokratikleşmesinde partinin her kademesindeki görevlinin ön seçimle belirlenmesinin gençliğin görev alması için yeterli koşullardan birisi olduğunu düşünüyoruz.
HB :  Yerel seçimlerde inşallah maşallah gibi dini söylemlerle karşı tarafın kitlesine hitap edemiyoruz. Bunu kırmak için sosyal politikalara ağırlık vermek gerekiyor.
TÜZÜKSEL DEVRİM ŞART !
 
BT :  Biz sürekli ideoloji tartışıyoruz ama aslında gözden kaçırıyoruz. Bizim, CHP’de tüzüksel bir sıkıntımız var.  CHP’de artık bir tüzük devrimi yapılmak zorundadır. Sol partiler, ideoloji ve örgüt partileridir. Biz de ne yazık ki bu iki durum da esnetilmiş, karmaşıklaştırılmıştır. Bizim tüzüğümüz dışarıdan gelenlere çok açık, korumasızdır. Genel Merkez politikaları yılllardan beri sağ odaklı yapılıyor, ısrarlı bir şekilde sağ oyların peşine düşülüyor. Bu yanlışın faturası ise her seçim sonrası parti örgütüne ödettiriliyor. Geçmiş dönem seçim sonuçları incelendiğinde, CHP ne zaman sola yönelik politika ürettiyse, o kadar başarılı olmuştur. Bu partide insanlar elini kolunu sallayarak aday olmamalıdır. Hiçbir şekilde görev almamış, partinin kapısından geçmemiş, hatta partiye hakaret etmiş insanlar önümüze PM üyesi, belediye başkan adayı veya milletvekili olarak getiriliyor. Bu ciddi anlamda bir haksızlık, kırgınlık ve küskünlük yaratıyor. Bu görevleri başarıyla yerine getirebilecek, partiye yıllarca emek vermiş insanlar ötelenmiş, dışlanmış oluyor. Partide emek vermiş insanların tüzüksel bir koruma altına alınarak, emeklerinin karşılığını alması gerektiğini, düşünüyoruz. Biz artık Faik Tunaylar’ın, Aydın Ayaydınlar’ın, parti üyesi olmayıp da başkan adayı hatta başkan olanların bu partide olmaması gerektiğini düşünüyoruz.
HB :  2010 kurultayında yapılan gençlik kotası demokrasi ve gençlik adına daha önce olmamış bir adımdı ve o zaman da olumlu karşılandı. Ama o zaman da söylediğimiz gibi bu madde tek bir cümleden ibaret olamaz. Bir tanımlaması olması gerekir. 30 yaşın altında olan her genç gençlik kotasından meclise, PM’ne yazılabilecek kadar ucu açık bir tüzük kurultayıydı bu. Gençlik kotasına uygun haller, davranışlar, partideki görevler şekillendirilmeliydi.
HG :  Bizim kotaya ihtiyacımız yok, demokrasiye ihtiyacımız var. Salt kota uygulanırsa emek veren gençler değil, sistemin gençleri görevlere gelebilir. Bizce emek veren, örgütün suyunu taşıyan arkadaşlar görevlere gelmeli. Bu partiyi kendi kültürü başarılı kılacaktır. Yakasına CHP rozeti takmakla CHPlileşme süreci tamamlanmıyor, CHPlilik ruhunu yaşaması gerekiyor.
6 OK HİÇBİR ZAMAN BİTMEZ
 
EK :  CHP-Cemaat ittifakı da çok tartışıldı. Siz bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP’nin böyle bir ittifaka ihtiyacı var mı? Eğer bu ittifak yapıldıysa CHP’de 6 Ok bitti mi?
BT :  CHP’de 6 Ok hiçbir zaman bitmez. CHP olsun ya da olmasın 6 Ok her zaman devam edecek bir ideolojidir. Çünkü bu ideoloji, bu toprakların ideolojisidir. Devletin kurucu felsefesidir. Yadsınamaz ve yok sayılamaz.
Cemaatle işbirliği söylentilerinin çok tutarlı bir yanı yok. Bunu gösterebilecek bir kanıt da yok. Cemaat denilen kavramın ne olduğu, nerede olduğu, ne yaptığı da bilinmiyor. Paralel denilerek CHP’ye yaftalanan bir cemaat söz konusu. Bu tartışmaların bilinçli yaratıldığını ve ulusalcı seçmeni etkilemeye yönelik söylemler olduğunu düşünüyorum.
CHP-CEMAAT TARTIŞMALARI
EK :  Ama var olan bir kavram?
BT :  Evet, tabi ki var. Bu kişilerin orduya sızdığı, cumhuriyet karşıtı odaklarla işbirliği yaptığı yıllardan beri MGK raporlarında zaten var. Fakat, biz ne cemaati ne de AKP’yi kendimize müttefik görüyoruz. İttifak yapmak gibi bir anlayış içinde olmamamız da beklenemez. Bu yapıları ayrı ayrı ele almak, bizleri yanlışa düşürür. Biz her ikisini de yıkmak zorundayız. İki yapı da Cumhuriyet düşmanıdır. CHP’nin bu oyunlara gelmemesi, cemaati iktidara taşıyan bir araç olarak görmemesi gerekmektedir.
CHP TDH’A KATILDI İZLENİMİ YARATILDI
 
EK :  Mustafa Sarıgül’ün İBB Adaylığı da çok konuşuldu. Yıldız bir isimdi ama geçmişte CHP’den ihraç edilmiş de bir isimdi. Sarıgül’ün adaylığıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
BT :  Toplum tarafından benimsenmiş bir belediye başkanıydı. Aynı şekilde İstanbul’da da Mustafa Sarıgül’e sempati besleyen büyük bir kesim vardır. Bunlar yadsınabilecek şeyler değildir. Kurumsal bir parti olarak düşünürsek, partiden ihraç edilen birinin başkanı olduğu belediyeye, ayağına giderek partiye davet edilmesi, çağırılması doğru şeyler değildir.
Partiden atılması siyasidir, siyasi değildir bu tartışmalara girmek çok doğru değil ama parti tarihine baktığımızda bir ihraç söz konusudur. Yöntemin bu şekilde olması CHP’lilerin gönlünü kırmıştır. Sanki CHP, TDH’a katıldı gibi bir izlenim yaratılmıştır. Parti yöneticilerimiz bu konuda ne yazık ki hassas davranmadılar. Parti çalışmalarında takılan sarı TDH atkıları, TDH Bayrakları örgütü ciddi anlamda rahatsız etmiştir. Bu TDH görselleri ne yazık ki seçim süreci boyunca da devam etmiştir.
“Sarının yanına kırmızı da gelecek, alışacaksınız, çalışacaksınız” diyenler, bu örgütün motivasyonunu kırmıştır. Emek harcayan, çalışma yapan, sabah akşam bayrak asan CHP örgütleri olmuştur ama fotoğraf karelerinde hep TDHlılar bulunmuştur. Onlar teşkilat dedikçe, bizler daha çok örgüt dedik. CHP örgütlerini açıkça dışlayan bir tutum sergilenmiştir. Bu da seçim çalışmalarına ve sonuçlarına yansımıştır. Bu arkadaşlar hiçbir çalışma yapmadıkları halde başarısızlıkları CHP örgütlerinin üstüne atmış, başarıları üstlerine almışlardır. Biz burada açık bir şekilde CHP Parti Meclisinin bu politikalarını eleştiriyoruz. CHP bu seçimlerde başarılı olamamıştır. Toplumun beklentisinin aksine aradaki fark çok ciddi anlamda yüksektir. Fark kapanabilecek bir durumda olmadığı için bir mücadele de gösterilmemiştir. Bu da örgütü bir kez daha kırmıştır. İnsanların beklentisi oylarına sahip çıkılmasıdır. Süreç yanlış başlatılmış, yanlış yönetilmiş ve yanlış bitirilmiştir.
DIŞARIDAN GELEN FAİK TUNAY İLE HAKAN ŞÜKÜR’ÜN FARKI YOKTUR
 
EK :  Sarıgül’ün aday gösterilmesinde toplum tarafından sevilmesi etkili oldu dediniz. Peki mesela Hakan Şükür gibi toplum tarafından sevilmiş, AKP’den ayrılan birisi de aday gösterilebilir mi bu mantıkla?
BT :  Tüzük Devrimini isterken işte bunların önüne geçebilmek istiyoruz. Biz bu partinin çalışmış, emek vermiş, işinden, okulundan, ailesinden feragat etmiş insanlarının bu makamlarda olmasını, siyaseten başarılı olmasını istiyoruz. Dışarıdan gelen Faik Tunay ile gelmesi düşünülen Hakan Şükür’ün bizim gözümüzde bir farkı yoktur. Hatay gibi Gezi direnişinde en çok şehit verdiğimiz bir ilde bile AKP’den devşirme bir adayımız oldu. Seçim kazandık ama kazanmak bazen her şey değildir. Bizler, bunların önüne geçmek istiyorsak tüzük devrimini yapmak zorundayız.
HG :  Mesele belediye başkanlığını kazanmak değil, orayı bir toplumsal dönüşümün, cumhuriyet değerlerinin kalesi haline getirmek olarak bakıyoruz. Mesele, Yılmaz Büyükerşenler’i çoğaltmak Ali İsmailler’i öldürtmemektir.
EK :  AKP Ankara Milletvekili Zelkif Kazdal AYM tartışmalarında önce AYM’nin iptal yetkisini kaldıralım dedi. Daha sonra AYM’yi tamamen kaldırmak lazım dedi. Neler söylemek istersiniz?
BT :  Aslında bu arkadaşları tamamen kaldırmak lazım ortadan. Bunlar hukuk devletini katletmiş, anayasayı çiğnemiş insanlardır. Ne yazıkki tamamen cehalet içerisine bulaşmış insanlar tarafından yönetiliyoruz. Bu her politik alanda kendini göstermektedir. Bütün, devlet geleneklerini yok saydılar. Kendi devlet düzenlerini inşa ettiler. Ülkeyi tamamen bir kabile, klik devleti haline getirdiler.
YSK’nın yasağı hakkında yasağı yasaklarız diyen, 3.Köprü güzergâhını helikopterle gezip belirleyen, kafasına göre istediği savcıyı, polisi oradan oraya atan bir başbakanımız var. Baklava çalan çocuklar hapis yatarken, paraları ayakkabı kutularına sıkıştıranlar AKP’nin adaletinde serbest bırakılıyor. Bu çok tehlikeli bir süreçtir. Toplumu kutuplaştırdığı gibi, insanların hak, adalet arayışlarını kendilerine bırakıyor. Halk, kendi adaletini kendi sağlamaya kalkarsa çok daha vahim sonuçlar ortaya çıkabilir.
EK :  Demokrasi sadece sandıktan ibaret midir?
BT :  Hayır, tabi ki değildir. Demokrasiyi bu şekilde gören aslında AKP’nin kendi zihniyetidir. Bu zihniyet şimdi demokrasiyi sahipleniyor, Milli İrade söylemini sahipleniyor. Demokrasi insanların 4-5 yılda bir gidip oy kullanması değildir. Katılımcı anlayışı esas alan, şeffaf bir yönetimdir. Kafanıza göre yeşil alanları yıkıp AVM yapamazsınız. İnsanların fikirlerini almak zorundasınız. Biz bu zihniyete karşı, demokrasiyi, hukuku, güçler ayrılığını, cumhuriyeti oluşturan değerleri savunmak zorundayız.
EK :  Elinizde sihirli bir değnek olsa ne yapmak isterdiniz?
BT :  Elimizde sihirli bir değnek yok ve olmayacak da. Varsayımlar üzerine siyaset konuşmamalıyız. Biz farazi şeylerle uğraşmaktansa, hızlı bir şekilde örgütlenmek zorundayız. Bu topraklarda belki bir daha Atatürk yetişmeyecektir. Kendi gücümüzü ortaya koyarak örgütlenmek, insanlara doğruyu anlatmak, 6 Ok’u tekrar Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesi haline getirmek zorundayız.
HG :  Sihirli değnek, Kadro Hareketi adıyla birbirine sarılan, mücadele eden kişilerin oluşturduğu enerjidir.
EK : Eklemek istedikleriniz varsa alalım.
BT :  Kadro Hareketi’nin özünü gençlik oluşturmaktadır. Ahmet Taner Kışlalıları, Uğur Mumcuları, Doğan Avcıoğlularını, Deniz Gezmişleri, örnek alan, siyasetinde esas yapan bir harekettir. Parti içerisinde kimseyle bir davamız, kavgamız yoktur. Tüm kavgamız Tam Bağımsız Türkiye içindir.
CHP’yi,  bu ülkenin kurtuluşu için tek çözüm olarak görüyoruz. O yüzden de CHP’nin özüne dönmesi için mücadele ediyoruz. Bu uğurda da mücadelemiz sürecektir.
Tam Bağımsız bir Türkiye için, örgütlenmek, anlatmak, konuşmak, ikna etmek zorundayız.
Kısacası çok çalışmak zorundayız.
Röportajınız için teşekkür ederim. Umarım, kendimizi açık bir şekilde ifade edebilmişizdir.
Yayınlandığı Adresler:

CHP’DE TÜZÜK DEVRİMİ YAPILMAK ZORUNDADIR!

0
CHP, Gezi Direnişi’nden sonra kitleler üzerinde yeniden bir umut olmuştu. Ancak yerel seçim öncesinde yaşanan adaylık tartışmaları, cemaatle ittifak iddiaları olumsuz etki yaratmıştı. Özellikle Yeni CHP tartışmaları başladığından itibaren parti içinde bir takım hareketler görüldü. Kadro Hareketi de CHP içinde yer alan bir oluşum. Kadro Hareketi dönem başkanı Barış Tınay, yöneticiler Hakkı Gügen, Hakan Bahçetepe ve Ali Kök ile yerel seçimleri, CHP’yi, Occupy CHP hareketini konuştuk. Kadro Hareketi, CHP için önerilerini de anlattı. CHP içinde neler yaşanacağını, bu önerilerin ne kadar ilgi toplayacağını önümüzdeki günler gösterecek.
Ercan Küçük (EK) :  Kadro Hareketi hakkında bilgi alalım öncelikle. Kadro Hareketi kimdir, hangi ihtiyaçtan doğmuştur?
Barış Tınay (BT) :  Kadro Hareketi tarihsel kökeni olan bir harekettir. Bu adı ilk olarak kullanan bizler değiliz. 1932 yılında Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başını çektiği isimler, Kadro Dergisi’ni çıkartmış ve tarihimize “Kadrocular” olarak geçmiştir. Kadro Hareketi, Kemalizmi bir ideoloji haline getirmeye yönelik çalışmalar yapan, devletçiliği esas alan bir hareketti. Aynı zamanda Kemalizmle sosyalizm ilişkisini incelemişlerdir.
Siyasette, bir alanda boşluk olduğu zaman yeni oluşumlar mutlaka ortaya çıkmaktadır. Kadro Hareketi, bu siyasi boşluğun bir sonucudur. Özü itibariyle, kısaca anlatmak gerekirse “Sol Kemalist” bir hareketiz. Kemalizmin gerçek sol özünü, anti-emperyalist özelliğini insanlara anlatmaya çalışıyoruz. Kemalizm’i statükoculuk, elitistlik olarak gören anlayışa karşı hem dışarıda ve de ne yazık ki parti içerisinde mücadele ediyoruz.
EK :  CHP içinde geçmişte de başka hareketler ortaya çıktı. Kadro Hareketi’nin bu hareketlerden farkı ne? Yoksa siz de hizipçi misiniz?
BT : Bizler, sadece CHP odaklı siyaset yapmıyoruz. Yapmamaya da özen gösteriyoruz aslında. Çünkü Türkiye’nin çok daha önemli sorunları bulunmaktadır. Bunlar da dar değil geniş anlamda politik perspektifler ortaya koymamızı gerektirmektedir. Daha önceki hareketler, ne yazık ki daha çok parti içerisine odaklanmıştır. Biz, bu hataya düşmedik. Siyasete yıllarını vermiş, tecrübeli bir kadromuz var. Bizler, daha çok CHP Genel Merkezi’nin politikalarına etki etme ve yönlendirme çabası içerisindeyiz. Bizlerden önceki, özellikle gençlik hareketlerinin birçoğu kongreler, kurultaylar peşinde koşan ideolojisiz hareketlerdi.  Dolayısı ile yok olmaya mahkûmlardı. Fakat bizler, 2 senedir bu hareketi yürütüyoruz. Biz çıkar ve hizip üzerine bir siyaset yürütmüyoruz. Böyle bir siyasi anlayışı da kabul etmiyoruz. Bizler, temiz, şeffaf ve ideolojiyi esas alan bir siyasi anlayıştan yanayız.  Kadro Hareketi, parti içinde muhalif bir kanat değil aksine yönlendirici ve ideolojik bir kanat olma çabası içerisindedir.
EK :  Peki Kadro Hareketi içerisindeki herkes CHP’ye üye mi? Aranızda başka partilerden üyeler var mı?
BT :  Tabi ki üyelerimiz ağırlıklı olarak CHP’lilerden oluşuyor. Ama biz sadece CHP üyelerine açık bir hareket değiliz. Aramızda İşçi Partili arkadaşlarımız da vardır. Diğer partilerden de arkadaşlarımız var. Herhangi bir partiye üye olmayan arkadaşlarımız da var. İdeolojilerimizi, manifestomuzu, ilkelerimizi benimseyen her arkadaşımız bizimle birlikte siyaset yapabilir. Bu da çok doğal bir şeydir. Amacımız Tam Bağımsız Türkiye için mücadele etmek. El vermek, omuz vermek isteyen kimseye hayır deme lüksümüz bulunmamaktadır.
EK :  Kadro Hareketi’nin çalışmaları hakkında bilgi verebilir misiniz?
BT :  Kadro Hareketi, CHP içerisinde Sol Kemalist ideolojiye sahip, Türkiye siyasetine yön vermeye çalışan bir harekettir. Amacımız CHP’yi eleştirmek, değiştirmek değil, özüne döndürmektir. Yeni CHP söylemlerini çok doğru bulmuyoruz. Çalışmalarımız da eğitim ağırlıklıdır.
Yaptığımız çalışmalardan örnekler vermek gerekirse, Suriye ile savaşa karşı bir çalışmamız olmuştur. Bu doğrultuda Türkiye’deki konsolosluklara Türkçe, İngilizce, Arapça dillerinde savaş karşıtı olduğumuzu belirten mektuplar gönderdik. Fethiyespor’a destek vermek için TFF önünde “Yüce Atatürk” yazılı tişörtlerle giderek bir basın açıklaması gerçekleştirdik. Akit Gazetesi’nin “Olmasaydın da Olurduk” manşetini mahkemeye taşıdık. Gezi sürecinde Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Müdürü, İstanbul Valisi hakkında “toplumu kin ve nefrete yönelterek iç çatışmaya sevketmekten” suç duyurusunda bulunduk. Bir gençlik kolları etkinliğinde “onun bunun askeri olmayın” diyen Gazeteci Koray Çalışkan’a karşı “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” diye bir manifesto yayınladık.
Örneklerimden de anlaşıldığı üzere, parti içindeki tartışmalara olabildiğince uzak durmaya çalışıyoruz. Lakin partinin sağa kaymasına, liberalleşmesine sessiz kalmamız beklenemez. Kemalizmi özellikle statükoyu temsil eden, bir darbe ideolojisi olarak göstermek isteyenlere karşı mücadele etmek zorundayız. Koray Çalışkan örneğinde olduğu gibi.
Hakkı Gügen (HG) :  Türkiye’de cumhuriyet yıkıcısı iktidara karşı ayaklanan, direnen halk kitlelerinin çocukları olarak CHP içindeyiz. Bu mücadele bayramların yasaklanmasıyla başlayan bir mücadeleydi. Bu mücadelenin içinden gelen insanlarız biz. Daha mücadeleci, daha halkla iç içe bir CHP yaratmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
KADROO
ADAYLARIN BELİRLENMESİ NOKTASINDA ÖZEN GÖSTERİLMEMİŞTİR
 
EK :  CHP’de yerel seçimler öncesinde adayların belirlenmesi sürecinde çok tartışmalar yaşandı. Bazı ilçelerde CHP binalarının işgal edildiğini de gördük, istifalar da yaşandı. Siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
BT :  Adaylık süreçleri çok başarılı bir şekilde yürütülmemiştir. Bu zaten partideki herkesin ortak görüşüdür. Biz de bu konudaki endişelerimizi gerekli yerlere aktardık. Bu konuda alınan seçim sonuçları da bu sürecin başarılı bir şekilde yürütülmediğinin en büyük kanıtı olmuştur. Adayların belirlenmesi noktasında, meclis üyelerinin belirlenmesi noktasında gerekli özen gösterilmemiştir. Sonradan partiye gelenler, adaylık başvurusu yapmayan adaylar, kotalara uyulmaması gibi olaylar parti örgütünde ciddi sıkıntılar yarattı. Örgütü oldukça rahatsız etti. Örgütün içine sinmeyen adaylarla alınan sonuçlar ne yazıkki ortadadır.
EK :  Seçim sonuçlarında AKP %44 civarında oy aldı. Halk, tapeler, yolsuzluk iddialarına rağmen AKP’ye oy vermeye devam ediyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
BT :  Bu seçimler, aslında yerel seçim olmasına rağmen genel seçim havasında geçmiştir. AKP de bu yönde ciddi bir çalışma üretmiştir. Sloganları, söylemleri, politikalarıyla genel seçim algısı yarattılar. Daha önceki yerel seçimlerde AKP oy kaybetmiş ve %38 oy almıştı. Tapeler, 4 bakanla ilgili yolsuzluk iddiaları toplumda ciddi anlamda etki yaratmıştır. Fakat bunun ardının kesilmemesi, her gün 1 tapenin çıkması, bunların komplo olduğu ve paralel devlet algısının gerçek olduğu yönünde bir fikir oluşturdu. Sonuçlara baktığımızda AKP başarısızdır demek güçtür.
CHP BAŞARISIZ OLMUŞTUR
 
EK :  Peki CHP sizce başarılı mıdır? Özellikle İstanbul ve Ankara’da?
BT : CHP, bu seçimlerde başarısız olmuştur. Bunu net bir şekilde ortaya koyabilmemiz, ifade edebilmemiz gerekmektedir. Bizim için oy arttırmak bir başarı ölçüsü olmamalıdır. Önemli olan seçimi kazanmaktır. Kazanamadığımız zaman bunlar da bahane edilmemelidir. Adayların belirlenmesi aşamasında yayınlanan genelgelere bile uyulmamıştır. Kendi yayınladığı genelgeye uymayan genel merkez, genelgeye örgütün uymasını istiyor. Bu da tabi ayrı bir ironi konusudur. Örneğin adaylık başvuruları 20 Eylül’e kadardı. Eğitim sertifikası olmayanlar aday olamayacaktı. Genelgede özel durumlar sebebiyle genel merkezin de başvuru alabileceği bir madde de vardı. Suistimale açık bir madde aynı meşhur 12.maddemiz gibi. Baktığımız zaman şu andaki mevcut listelerdeki çoğu isim, genelge tarihine uymayan, sonradan adaylık başvurusu yapan, eğitim sertifikası almamış ve hatta partili olmayan kişiler. Birçok ilçede eğilim yoklaması yapıldı. Bu demokratik bir gelişme olarak sunuldu. Ne yazık ki eğilim sonuçlarına da itibar edilmedi. Fatih’te Sabri Erbakan, Bahçelievler’de Saffet Bulut, Üsküdar’da İhsan Özkes gibi. Bunlar örgüt nezdinde çok ciddi, kırıcı davranışlardır. Adaylar, çoğu ilçelerde örgütün içine sinmemiştir. 6 ay öncesinde adaylar açıklanacak denmesine rağmen, neredeyse son 1 ay kala adayı açıklanan ilçeler oldu. Kimsenin görmediği ve görebileceğini de düşünmediğim anket sonuçları var. Bakırköy, Kadıköy, Beşiktaş adayları gece boyunca sürekli kendi aralarında döndü. Bu yüzden sosyal medyada ne yazık ki dalga konusu olduk. Topluma da güven veremedik.
EK : Gezi’den sonra değişen bir Türkiye var. Sosyal konularda aktif olan bir genç kesim var. Pamir bebek olayında da gördük bunu. Halk doğrudan arama kurtarma çalışmalarına katıldı. Seçimlerde halk sandıklara sahip çıktı. Halk sosyal, siyasi konularda olayı başkasına bırakmaktansa kendisi doğrudan müdahale etmeye başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ali Kök (AK) :  Gezi’den sonra insanlarda sosyal medyanın kullanılmasının da etkisiyle anlık reaksiyon verebilme yeteneği had safhaya ulaştı. Mesela adayımızın sandık tutanaklarımızı alamıyoruz tweetiyle yaklaşık 1000 arkadaşımızın gelip “görev alalım, neler yapabiliriz” şeklinde biz geri dönüş yaptıklarını gördük. Pamir olayında da. Türkiye’nin genel bir davranışı haline geldi. Bir yerde bir eksiklik olduğunda insanlar sosyal medyanın etkisiyle hemen oraya akın etme derdinde ve yardımlaşmanın en üst seviyede olduğunu görüyoruz.  Gezi olayları ve hükümetin de bunlardan rahatsız olmasıyla ilgili uygulamalarla da karşılaştık.
Hakkı Gügen (HG) :  13 yıldır süren ve devlet olmaya çalışan bir hükümet var. Hükümete olan güvensizlik devlet sistemine güvensizliğe dönüştü. Pamir olayında da devletin polisine güvenip görevi ona bırakmaktansa halk görevi kendisi almayı tercih etti. Ya da Gezi Parkı olaylarında halk yaralandığında, hastalandığında devlet hastanesine güvenip gitmektense gönüllü revirlere gidip tedavi oluyor. Hükümetin devletleşmesiyle oluşan güvensizlikten halk kendi yatay örgütlenmelerini kurup bunlara sahip çıkıp, toplumsal görevler alarak yerine getiriyor.
EK :  Halkın devlet yapısına ihtiyaç duymadan kendi yöntemlerini oluşturmaya başlaması biraz sosyalizme, komünizme de yakın bakmaya çalıştığını mı gösteriyor?
BT :  Bu hangi açıdan baktığımızla alakalı. Genel olarak baktığımızda bu insanların çoğunun herhangi bir ideolojiyi sahiplenmediğini daha çok olaya özgürlükler açısından yaklaştığını görüyoruz. Bütün ideolojileri bir kenara koyarak, bu olayları, dayanışmayı demokrasi ve özgürlüklerin gelişmesi noktasında bir adım olarak görmeliyiz. Yani, dayanışmanın artması bir nevi özgürlük ve demokrasinin korunması isteminden kaynaklanıyor.
 
EK :   Bütün ideolojileri bir kenara koyup dediniz. İdeolojiler bitti mi?
BT :   İdeolojiler bitti demek komik bir söylem olur. Bu neo-liberal bir söylem aslında. Kapitalist sistem devam ettiği sürece sağ da sol da her zaman var olacaktır. Fakat geldiğimiz noktada insanlar, özellikle Gezi direnişi ile sokağa çıkan gençler, Kemalizm, Sosyalizm, Komünizm ya da kapitalizm derdinde değil. Bu insanlar, artık toplumdaki AKP’nin yürütmüş olduğu kin ve nefret politikalarından, baskıcı uygulamalardan dolayı bir sosyal patlatma yaratmıştır. Bunda kontrolsüz ve aşırı polis şiddetinin payı oldukça büyüktür. Gençlerimiz dövülüyor, katlediliyor. Bunları görenler de ister istemez tepki gösteriyorlar. Çünkü buradakiler onların arkadaşları, kardeşleri, çocukları.. Artık birleşmenin, birlikte hareket etmenin önemi kavranmış durumdadır. Böyle durumda asgari müşterekler dediğimiz kavramlar ortaya çıkıyor. İdeolojiler de biraz arka planda kalıyor.
CHP, GEZİ’Yİ ANLADI MI?
 
EK :  Gezi eylemleri döneminde Başbakan Erdoğan bu olaylar CHP’nin işi dedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “Ne CHP’si? Bu gençler bizi de istemiyorlar” demişti. Daha sonra yine Gezi için direniş gecesinin ertesi günü Kılıçdaroğlu, dönemin Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk ile polis eşliğinde Gezi Parkı’nı gezmişti. Sizce CHP Gezi’yi anlayabildi mi?
BT :  Gezi Direnişi Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en örgütlü, en hızlı gelişen direnişi olmuştur. Polis şiddetine karşı, hükümetin baskıcı politikalarına insanlar tepki gösterdi. Bu sosyal patlamadan herkes nasiplenmek zorunda kalmıştır. Bundan tabi ki CHP de etkilenmiştir. 90 kuşağı denilen internet düşkünü, apolitik olduğunu düşündüğümüz gençler belki de hayatlarında ilk defa eyleme katıldılar. Belki de yıllardır yapılamayan bir devrimi gerçekleştireceklerdi. Polis şiddetiyle mücadele ettiler. Bunlar çok önemli şeyler. Sistem karşıtı eylemler. Buradan mutlaka CHP’de kendince dersler çıkartmıştır. Bunlar politikalara ne kadar sirayet etmiştir bu tartışılır. Bunu bir yerel seçim süreciyle değerlendiremeyiz. Değerlendirmemek de gerekir.
OCCUPY CHP TARTIŞMALARI
 
EK :  OccupyCHP hareketi sosyal medyada örgütlendi. CHP Genel Merkezi’ni işgal ettiler. Forum yaptılar. Öncesi ve forumda konuşulanlar ve şuanki CHP ekseninde baktığımızda siz bu hareket hakkında neler düşünüyorsunuz?
BT :  Bu olaya şöyle bakmamız lazım. Şu an ki noktada karşımızda hedefine adım adım ilerleyen ve neredeyse sona yaklaşmış bir karşı devrim hareketi var. Yargıyı, polisi, orduyu tamamen ele geçirmiş, kendi derin devletini yaratmış, halkına şiddet uygulamayı kendine meşru görmüş ve görmeye de devam eden bir anlayış var. Yani bütün yurtseverlerin, aydınların, demokratların, sosyalistlerin birleşmesi gereken olağanüstü bir durum var. Bu arkadaşlarımızın CHP’ye gelmesini tabi ki olumlu karşılıyoruz. Bunun nasıl yapılacağı konusunda onların da fikirleri var, bizlerin de. CHP kapılarını bu gençlere açarken ne yapacağını bilmiyordu. Gelen arkadaşlar da neyi değiştireceklerini bilmiyorlardı. CHP’nin işleyişini ya da siyasi bir partinin nasıl olduğunu, siyasetin nasıl yapılacağını bilmiyorlardı.
Bu hareketin nasıl başarıya dönüşeceğini düşünmemiz gerekiyor öncelikle. Partinin değişmesi gerektiği konusunda biz de hemfikiriz. Ama nasıl ve ne yönde değişmesi konusunda iyi düşünmemiz gerekir. Bizlerin en başta rahatsız olduğu konu bu partiye emek veren, çok değerli arkadaşlarımızın yok sayılmasıdır.
Partide gençlik yok, hiç de olmadı gibi bir algı yaratılıyor. Parti gençliği, sadece bayrak asan, işgücünden faydalanılan bir kitle olarak gösteriliyor. Bu anlayışı kabul etmiyoruz. Bizim arkadaşlarımız delege yapılmıyor, meclis üyesi yapılmıyor. MYK’ya, PM’ne alınmıyor. Genel Başkanımız göreve geldikten sonra %10 gençlik kotası getirildi. Bu kotanın iyi ve kötü yönleri de ayrı bir tartışma konusudur.
Gençleri partiye çağıranlar, işgale hazırız diyenler, dükkân sizin diyenler ne kadar gençlik politikalarına destek vermişler, ne kadar gençlerin arkasında durmuşlardır, samimiyetle sorgulamamız gerekiyor. Zihniyeti değiştirmediğimiz sürece bu çağrıların, katılımların etkili olacağını düşünmüyorum. Bizim önce kendi partimizde emek harcayan arkadaşlarımızın önünü açmamız, onlara sahip çıkmamız gerekiyor.
HG :  Bu bizim alışık olduğumuz bir durum. Her seçim öncesinde olduğu gibi, sonrasında da ‘çare benim, çözüm benim’ gibi anlayışlarla genç arkadaşlar mücadelemize katılırlar. Ama bu sefer sosyal medyanın da aktif kullanılmasıyla örgütlü bir şekilde katıldılar. Partideki zihniyetin değişmesi çok önemli. Gençlik örgütümüzden yetişen değerlerimiz partide çok aktif olarak görev bulamıyorlar. Mesela AKP’de, Antalya ve GaziAntep Belediye Başkanlıklarını kazanan milletvekilleri MYK’dan ayrıldılar. Yerlerine giren isimlere baktığımızda yaşları 32-33-34 olan gençlik kollarından yetişme milletvekilleri olduğunu görüyoruz.  Buna benzer kendi içimizden yetişen değerleri, parti yönetiminde aktif şekilde görev almasını sağlamalıyız. Öncelikle değişmesi gereken budur.
EK :  OccupyCHP 20 maddelik bir manifesto hazırlamıştı. Sizce değişmesi gerekenler manifestodaki tespitler değil de sizin söyledikleriniz mi?
BT :  Yapılması gereken şey aslında ortak bir platform kurulup, örgütün ve bu arkadaşların birbirini tanımalarını sağlayabilecek ortamları yaratmak ve asgari müşterekler üzerinden bunu oturtabilmektir. Bu ülkede demokrasi sorunu var. Bu ülkede ifade özgürlüğü sorunu var. Bu ülkede basına sansür, baskı var. Bu tarz temel sorunlar üzerinden yola çıkmanın daha mantıklı olacağını düşünüyorum. Yayınlanan manifesto tüm OccupyCHP’yi de kapsamamaktadır. Tam anlamıyla katılımcı bir şekilde hazırlanmamıştır. Bu hareketteki bütün arkadaşların desteklediği bir manifesto değil. Yine de manifestoyu ele alırsak, CHP’nin ilkeleriyle çelişen fazlaca madde bulunmaktadır. Biz bunlara karşı çıkmak zorundayız. Dediğim gibi amacımız eğer AKP’yi yıkmak ise asgari müşterekler üzerinden bütün kesimleri birleştirmemiz gerekmektedir.
EK :  OccupyCHP hakkında bir takım iddialar var. Kürtçü, Atatürk karşıtı, Sorosçu denildi.
BT :  Bu arkadaşların söylemleriyle partinin şuanki politikalarının birbirinden uzak olmadığını söylememiz gerekiyor. Söylemler aslında Yeni CHP adı altında yapılan mevcut politikalarla benzer. Fakat ben yaftalama yapılmasını doğru bulmuyorum. Bu hareket içinde bizim de tanıdığımız arkadaşlarımız var. Bu konuda çekincelerimizin olması, eleştirel yaklaşmamız normaldir. Tabi yaftalamadan. Örneğin manifestoda kullanılan Türkiye Halkları kavramı çok tartışmalı bir kavramdır. Bu tarz söylemleri kullanmak, parti örgütünün önüne koymak doğru bir yaklaşım değildir.
EK :  OccupyCHPliler, “CHP madem halkın partisi, yine halkın partisi olacak” diye bir söylem geliştirdiler. CHP neden halktan kopuk? Neden halka ulaşmakta zorlanıyor da gençler toplanıp CHP’yi işgale geliyorlar?
 
HALK CHP’Yİ İŞGALE GELİYOR SÖYLEMİ AYRIŞTIRICIDIR
 
BT :  Bunlar aslında soyut kavramlar. Bu söylemleri ben doğru bulmuyorum, tasvip de etmiyorum. Bu arkadaşlarımız, daha önce de partiye gelse zaten üye olabilirlerdi. Bir şeyleri dışarıdan eleştirmek kolay geliyor insanlara.  Dışarıya karşı “CHP bir klik partisidir” imajı yaratılıyor. Halk, CHP’yi işgale geliyor söylemi ayrıştırıcı ve ötekileştirici söylemlerdir. Bu hareketin başarılı olmasını isteyenler bu söylemleri bırakmalıdırlar.
EK :  CHP Genel Merkezi’nde düzenlenen forum öncesinde dışarıda yaşanan tartışmalarda gönüllülerin “hani Genel Başkanın kapısına tekmeyi vuracaktık, burayı terk et burası artık gençlerin diyecektik” diyenler oldu. Böyle bir olay yaşansaydı ne olurdu?
BT :  Genel Başkanımız bu konuda herkese açık, isteyen herkes rahat bir şekilde kendisiyle görüşebilir. Ama bu tarz söylemlerin ortalığı provake etmek amacıyla söylendiğini düşünüyorum. Karşınızda sizi dinleyen bulduğunuzda böyle şeylere gerek kalmayacaktır. Genel Başkanımız da bu hareketi desteklediğini açıklamıştır zaten.
EK :  2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaşanacak. Sizin olmasını istediğiniz bir adayınız var mıdır?
BT :  Partimizin şeffaf bir şekilde bu süreci götüreceğine inanmak istiyorum. Yerel seçimlerden gerekli derslerin çıkartılacağını umuyorum. Artık, neredeyse son aşamaya gelmiş bulunmaktayız. Şu aşamada, biz kimin olmasından ziyade kimin olmaması gerektiğini biliyoruz. Biz toplumu bu kadar ayrıştıran, birbirine düşüren, iç savaş noktasına getiren kişilerin, böyle bir makama oturmasını istemiyoruz.
EK :  Başbakanın olmasını istemiyoruz dediniz. Peki ya Abdullah Gül aday olursa?
BT :  Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül arasında bir fark görmüyoruz. Toplum bu kadar ayrıştırılırken, Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Abdullah Gül’ün en ufak bir müdahalede bulunmadığı, bulunamadığı aşikardır. Bu makam, devletin en üst makamıdır. İnsanlara ve topluma güven vermesi gerekir. Tarafsız olunması gerekir. Toplum iç savaşa sürüklenirken, gençler katledilirken bir cumhurbaşkanı sessiz kalamaz.
EK : CHP’li yöneticiler yaptıkları açıklamalarda dışarıdan gençler gelsin, bizim gençlere ihtiyacımız var dediler. CHP’de genç yok mu?
BT :  CHP, bugün Türkiye’nin en dinamik gençlik örgütüne sahip partidir. Eleştirilebilir yanları yok mudur mutlaka vardır. Fakat yok sayılması, öncede bahsettiğim gibi kabul edilemez. Hele ki CHP’de gençlik çalışmıyor gibi söylemler doğru değil. Bunlar kırıcı söylemlerdir. Örgütün emeğine saygısızlıktır. Partide yıllarını veren, bu uğurda dayak yemiş, dışlanmış, katledilmiş arkadaşlarımız var. Gezi Direnişinde katledilen arkadaşlarımızın çoğu CHP üyesiydi.  Bunun farkına varmamız gerekiyor.
CHP GENÇLİK KOLLARI BAŞARISIZ!
 
EK :  Siz CHP Gençlik Kolları’nı başarılı buluyor musunuz?
BT :  Son dönemi özellikle ele alırsak, başarılı bulmuyoruz. Bu kadar gencin sokağa döküldüğü olağanüstü bir dönemde, CHP Gençlik Kolları’nın daha kapsayıcı ve kucaklayıcı politikalar üretmesi gerekirdi. Bu konudaki eksiklik, OccupyCHP gibi bir hareketin doğmasına yol açmıştır.
Eylemsellik noktasında yaşanan durgunluk ise partide gençlerin yok sayılmasına da sebebiyet veriyor.  Gençlere ihtiyacımız var söylemi aslında buradan doğuyor. Düşünün ki 90 yıllık bir partinin Genel Başkanı yumruklanıyor, gençlik kolları bir açıklama dahi yapamıyor. Oysaki gençlik kollarının tüm Türkiye’yi ayağa kaldırması gerekirdi.
EK :  Siz Gençlik Kolları yönetiminde olsaydınız neler yapardınız?
BT :  Aslında varsayım üzerine siyasi söylemde bulunulmaz. Lakin sorunuzu şu şekilde belirtirsek bizlerin isteği, Gençlik Kolları’nın parti politikalarına yön verebilmesidir. Yön verebilecek güce, ideolojiye ve örgütlülüğe sahip olabilmesidir. Biz genç arkadaşlarımızın daha ideolojik ve örgütlü olmalarını istiyoruz. İdeolojik bir çalışma ise ne yazık ki uzun yıllardır göremiyoruz. Ahmet Taner Kışlalı’nın anmasını unutan bir gençlik kolları da istemiyoruz.
HG :  Sistemin genci profiline girmeden çalışmaların yürütülmesi, gençliğin içinde gençlik çalışmaları yürütülmesi gerekiyor. Şortumuzla, çantamızla direnen gençlik formatını korumamız lazım. Üst yönetimin görevi çok sayıda genci çalıştırabilmesi, ürettirebilmesidir.
Hakan Bahçetepe (HB) :  Partide yukarısı gençliği partinin staj merkezi olarak görüyor. Sen dur bekle, zamanı gelsin söylemleri gençliğin önüne set çekiyor. Buna itiraz edince sıkıntılar yaşanıyor. Bu nasıl aşılır? Ben aşağıdan gelen yeni bir hareketle bunun aşılacağını düşünmüyorum. Var olan söylemler, AKP’nin liberal söylemleri, 2010’daki yetmez ama evet söylemlerinin biraz daha geliştirilip tekrarlanmasıdır. CHP Gençlik Kolları daha sınıf temelli, Uludere’deki kadınla Ege’deki kadının kader ortaklığı yapabileceği bir sınıf politikası oluşturmalıdır. Bu gençlik hareketi yukarıya sirayet ettikçe, Türkiye’deki gençliğin de önü açılmış olacaktır. CHP bu şekilde büyür. Demokratik özerklik, Türkiye Halkları gibi söylemlerle belli bir aşamaya gelineceğini düşünmüyorum. Almanya’da SPD gençliği,  Ana kademenin aldığı sağlık reformu kararını sokaklarda reddetti. Ana kademe de reform kararını geri çekti. CHP gençliği yukarıya karşı eleştiri vermeye çekiniyor. Parti meclisi üyesi olamam, bir yerlere gelemem korkusu olunca ideolojik siyaset yapma imkânı kalmıyor. Kalmayınca da güvensizlik ortamı oluşuyor. Bu tarz br hareketle ivme kazanmak yerine Hatay’da Ethem Sarısülükle, Ali İsmail Korkmaz’la ivme kazanılır.
HG :  Meclis üyeliği seçimlerinde eğilim yoklaması olan ilçelerde gençler merkez yoklaması olan ilçelere göre daha fazla yer bulmuşlardır. Biz parti örgütümüze güveniyoruz. Parti işleyişinin demokratikleşmesinde partinin her kademesindeki görevlinin ön seçimle belirlenmesinin gençliğin görev alması için yeterli koşullardan birisi olduğunu düşünüyoruz.
HB :  Yerel seçimlerde inşallah maşallah gibi dini söylemlerle karşı tarafın kitlesine hitap edemiyoruz. Bunu kırmak için sosyal politikalara ağırlık vermek gerekiyor.
TÜZÜKSEL DEVRİM ŞART !
 
BT :  Biz sürekli ideoloji tartışıyoruz ama aslında gözden kaçırıyoruz. Bizim, CHP’de tüzüksel bir sıkıntımız var.  CHP’de artık bir tüzük devrimi yapılmak zorundadır. Sol partiler, ideoloji ve örgüt partileridir. Biz de ne yazık ki bu iki durum da esnetilmiş, karmaşıklaştırılmıştır. Bizim tüzüğümüz dışarıdan gelenlere çok açık, korumasızdır. Genel Merkez politikaları yılllardan beri sağ odaklı yapılıyor, ısrarlı bir şekilde sağ oyların peşine düşülüyor. Bu yanlışın faturası ise her seçim sonrası parti örgütüne ödettiriliyor. Geçmiş dönem seçim sonuçları incelendiğinde, CHP ne zaman sola yönelik politika ürettiyse, o kadar başarılı olmuştur. Bu partide insanlar elini kolunu sallayarak aday olmamalıdır. Hiçbir şekilde görev almamış, partinin kapısından geçmemiş, hatta partiye hakaret etmiş insanlar önümüze PM üyesi, belediye başkan adayı veya milletvekili olarak getiriliyor. Bu ciddi anlamda bir haksızlık, kırgınlık ve küskünlük yaratıyor. Bu görevleri başarıyla yerine getirebilecek, partiye yıllarca emek vermiş insanlar ötelenmiş, dışlanmış oluyor. Partide emek vermiş insanların tüzüksel bir koruma altına alınarak, emeklerinin karşılığını alması gerektiğini, düşünüyoruz. Biz artık Faik Tunaylar’ın, Aydın Ayaydınlar’ın, parti üyesi olmayıp da başkan adayı hatta başkan olanların bu partide olmaması gerektiğini düşünüyoruz.
HB :  2010 kurultayında yapılan gençlik kotası demokrasi ve gençlik adına daha önce olmamış bir adımdı ve o zaman da olumlu karşılandı. Ama o zaman da söylediğimiz gibi bu madde tek bir cümleden ibaret olamaz. Bir tanımlaması olması gerekir. 30 yaşın altında olan her genç gençlik kotasından meclise, PM’ne yazılabilecek kadar ucu açık bir tüzük kurultayıydı bu. Gençlik kotasına uygun haller, davranışlar, partideki görevler şekillendirilmeliydi.
HG :  Bizim kotaya ihtiyacımız yok, demokrasiye ihtiyacımız var. Salt kota uygulanırsa emek veren gençler değil, sistemin gençleri görevlere gelebilir. Bizce emek veren, örgütün suyunu taşıyan arkadaşlar görevlere gelmeli. Bu partiyi kendi kültürü başarılı kılacaktır. Yakasına CHP rozeti takmakla CHPlileşme süreci tamamlanmıyor, CHPlilik ruhunu yaşaması gerekiyor.
6 OK HİÇBİR ZAMAN BİTMEZ
 
EK :  CHP-Cemaat ittifakı da çok tartışıldı. Siz bu iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP’nin böyle bir ittifaka ihtiyacı var mı? Eğer bu ittifak yapıldıysa CHP’de 6 Ok bitti mi?
BT :  CHP’de 6 Ok hiçbir zaman bitmez. CHP olsun ya da olmasın 6 Ok her zaman devam edecek bir ideolojidir. Çünkü bu ideoloji, bu toprakların ideolojisidir. Devletin kurucu felsefesidir. Yadsınamaz ve yok sayılamaz.
Cemaatle işbirliği söylentilerinin çok tutarlı bir yanı yok. Bunu gösterebilecek bir kanıt da yok. Cemaat denilen kavramın ne olduğu, nerede olduğu, ne yaptığı da bilinmiyor. Paralel denilerek CHP’ye yaftalanan bir cemaat söz konusu. Bu tartışmaların bilinçli yaratıldığını ve ulusalcı seçmeni etkilemeye yönelik söylemler olduğunu düşünüyorum.
CHP-CEMAAT TARTIŞMALARI
EK :  Ama var olan bir kavram?
BT :  Evet, tabi ki var. Bu kişilerin orduya sızdığı, cumhuriyet karşıtı odaklarla işbirliği yaptığı yıllardan beri MGK raporlarında zaten var. Fakat, biz ne cemaati ne de AKP’yi kendimize müttefik görüyoruz. İttifak yapmak gibi bir anlayış içinde olmamamız da beklenemez. Bu yapıları ayrı ayrı ele almak, bizleri yanlışa düşürür. Biz her ikisini de yıkmak zorundayız. İki yapı da Cumhuriyet düşmanıdır. CHP’nin bu oyunlara gelmemesi, cemaati iktidara taşıyan bir araç olarak görmemesi gerekmektedir.
CHP TDH’A KATILDI İZLENİMİ YARATILDI
 
EK :  Mustafa Sarıgül’ün İBB Adaylığı da çok konuşuldu. Yıldız bir isimdi ama geçmişte CHP’den ihraç edilmiş de bir isimdi. Sarıgül’ün adaylığıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
BT :  Toplum tarafından benimsenmiş bir belediye başkanıydı. Aynı şekilde İstanbul’da da Mustafa Sarıgül’e sempati besleyen büyük bir kesim vardır. Bunlar yadsınabilecek şeyler değildir. Kurumsal bir parti olarak düşünürsek, partiden ihraç edilen birinin başkanı olduğu belediyeye, ayağına giderek partiye davet edilmesi, çağırılması doğru şeyler değildir.
Partiden atılması siyasidir, siyasi değildir bu tartışmalara girmek çok doğru değil ama parti tarihine baktığımızda bir ihraç söz konusudur. Yöntemin bu şekilde olması CHP’lilerin gönlünü kırmıştır. Sanki CHP, TDH’a katıldı gibi bir izlenim yaratılmıştır. Parti yöneticilerimiz bu konuda ne yazık ki hassas davranmadılar. Parti çalışmalarında takılan sarı TDH atkıları, TDH Bayrakları örgütü ciddi anlamda rahatsız etmiştir. Bu TDH görselleri ne yazık ki seçim süreci boyunca da devam etmiştir.
“Sarının yanına kırmızı da gelecek, alışacaksınız, çalışacaksınız” diyenler, bu örgütün motivasyonunu kırmıştır. Emek harcayan, çalışma yapan, sabah akşam bayrak asan CHP örgütleri olmuştur ama fotoğraf karelerinde hep TDHlılar bulunmuştur. Onlar teşkilat dedikçe, bizler daha çok örgüt dedik. CHP örgütlerini açıkça dışlayan bir tutum sergilenmiştir. Bu da seçim çalışmalarına ve sonuçlarına yansımıştır. Bu arkadaşlar hiçbir çalışma yapmadıkları halde başarısızlıkları CHP örgütlerinin üstüne atmış, başarıları üstlerine almışlardır. Biz burada açık bir şekilde CHP Parti Meclisinin bu politikalarını eleştiriyoruz. CHP bu seçimlerde başarılı olamamıştır. Toplumun beklentisinin aksine aradaki fark çok ciddi anlamda yüksektir. Fark kapanabilecek bir durumda olmadığı için bir mücadele de gösterilmemiştir. Bu da örgütü bir kez daha kırmıştır. İnsanların beklentisi oylarına sahip çıkılmasıdır. Süreç yanlış başlatılmış, yanlış yönetilmiş ve yanlış bitirilmiştir.
DIŞARIDAN GELEN FAİK TUNAY İLE HAKAN ŞÜKÜR’ÜN FARKI YOKTUR
 
EK :  Sarıgül’ün aday gösterilmesinde toplum tarafından sevilmesi etkili oldu dediniz. Peki mesela Hakan Şükür gibi toplum tarafından sevilmiş, AKP’den ayrılan birisi de aday gösterilebilir mi bu mantıkla?
BT :  Tüzük Devrimini isterken işte bunların önüne geçebilmek istiyoruz. Biz bu partinin çalışmış, emek vermiş, işinden, okulundan, ailesinden feragat etmiş insanlarının bu makamlarda olmasını, siyaseten başarılı olmasını istiyoruz. Dışarıdan gelen Faik Tunay ile gelmesi düşünülen Hakan Şükür’ün bizim gözümüzde bir farkı yoktur. Hatay gibi Gezi direnişinde en çok şehit verdiğimiz bir ilde bile AKP’den devşirme bir adayımız oldu. Seçim kazandık ama kazanmak bazen her şey değildir. Bizler, bunların önüne geçmek istiyorsak tüzük devrimini yapmak zorundayız.
HG :  Mesele belediye başkanlığını kazanmak değil, orayı bir toplumsal dönüşümün, cumhuriyet değerlerinin kalesi haline getirmek olarak bakıyoruz. Mesele, Yılmaz Büyükerşenler’i çoğaltmak Ali İsmailler’i öldürtmemektir.
EK :  AKP Ankara Milletvekili Zelkif Kazdal AYM tartışmalarında önce AYM’nin iptal yetkisini kaldıralım dedi. Daha sonra AYM’yi tamamen kaldırmak lazım dedi. Neler söylemek istersiniz?
BT :  Aslında bu arkadaşları tamamen kaldırmak lazım ortadan. Bunlar hukuk devletini katletmiş, anayasayı çiğnemiş insanlardır. Ne yazıkki tamamen cehalet içerisine bulaşmış insanlar tarafından yönetiliyoruz. Bu her politik alanda kendini göstermektedir. Bütün, devlet geleneklerini yok saydılar. Kendi devlet düzenlerini inşa ettiler. Ülkeyi tamamen bir kabile, klik devleti haline getirdiler.
YSK’nın yasağı hakkında yasağı yasaklarız diyen, 3.Köprü güzergâhını helikopterle gezip belirleyen, kafasına göre istediği savcıyı, polisi oradan oraya atan bir başbakanımız var. Baklava çalan çocuklar hapis yatarken, paraları ayakkabı kutularına sıkıştıranlar AKP’nin adaletinde serbest bırakılıyor. Bu çok tehlikeli bir süreçtir. Toplumu kutuplaştırdığı gibi, insanların hak, adalet arayışlarını kendilerine bırakıyor. Halk, kendi adaletini kendi sağlamaya kalkarsa çok daha vahim sonuçlar ortaya çıkabilir.
EK :  Demokrasi sadece sandıktan ibaret midir?
BT :  Hayır, tabi ki değildir. Demokrasiyi bu şekilde gören aslında AKP’nin kendi zihniyetidir. Bu zihniyet şimdi demokrasiyi sahipleniyor, Milli İrade söylemini sahipleniyor. Demokrasi insanların 4-5 yılda bir gidip oy kullanması değildir. Katılımcı anlayışı esas alan, şeffaf bir yönetimdir. Kafanıza göre yeşil alanları yıkıp AVM yapamazsınız. İnsanların fikirlerini almak zorundasınız. Biz bu zihniyete karşı, demokrasiyi, hukuku, güçler ayrılığını, cumhuriyeti oluşturan değerleri savunmak zorundayız.
EK :  Elinizde sihirli bir değnek olsa ne yapmak isterdiniz?
BT :  Elimizde sihirli bir değnek yok ve olmayacak da. Varsayımlar üzerine siyaset konuşmamalıyız. Biz farazi şeylerle uğraşmaktansa, hızlı bir şekilde örgütlenmek zorundayız. Bu topraklarda belki bir daha Atatürk yetişmeyecektir. Kendi gücümüzü ortaya koyarak örgütlenmek, insanlara doğruyu anlatmak, 6 Ok’u tekrar Türkiye Cumhuriyeti’nin felsefesi haline getirmek zorundayız.
HG :  Sihirli değnek, Kadro Hareketi adıyla birbirine sarılan, mücadele eden kişilerin oluşturduğu enerjidir.
EK : Eklemek istedikleriniz varsa alalım.
BT :  Kadro Hareketi’nin özünü gençlik oluşturmaktadır. Ahmet Taner Kışlalıları, Uğur Mumcuları, Doğan Avcıoğlularını, Deniz Gezmişleri, örnek alan, siyasetinde esas yapan bir harekettir. Parti içerisinde kimseyle bir davamız, kavgamız yoktur. Tüm kavgamız Tam Bağımsız Türkiye içindir.
CHP’yi,  bu ülkenin kurtuluşu için tek çözüm olarak görüyoruz. O yüzden de CHP’nin özüne dönmesi için mücadele ediyoruz. Bu uğurda da mücadelemiz sürecektir.
Tam Bağımsız bir Türkiye için, örgütlenmek, anlatmak, konuşmak, ikna etmek zorundayız.
Kısacası çok çalışmak zorundayız.
Röportajınız için teşekkür ederim. Umarım, kendimizi açık bir şekilde ifade edebilmişizdir.
Yayınlandığı Adresler:

2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü – Emine ENGİN

0

emine-engin-12 Nisan Dünya Otizm farkındalık günü yaklaşırken Mecidiyeköy’de bulunan Algı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nden Okul Öncesi Öğretmeni Emine ENGİN’in misafiri olduk. Röportaj teklifimizi kabul eden, Emine ENGİN bize Otizm ve ailelerin yaşadığı durumu anlattı.

Mesleğiniz/branşınız nedir?
Okul Öncesi öğretmeniyim

Kaç yıldır bu alanda görev yapıyorsunuz?
5 yıldır bu alandayım. Bu alandan önce devlet okullarının ana sınıflarında on sene görev yaptım. Görev yaptığım süre içinde birçok öğrenci ana sınıfından birinci sınıfa geçti. Bu öğrenciler geldiklerinde birer ana kuzusu olarak geliyor ve sonrasında temel eğitimi alıp, birer birey olarak üst sınıfa kayıt yaptırıyor. Çocuklara okul öncesi eğitimi verirken, öğretmen özel eğitim gibi fazla zorlanmaz. Çünkü gelen çocuklar sizi anlayabilecek düzeydedir. Siz onlara sınıf içi kuralları, arkadaş ilişkilerini, oyun oynamayı, kendine güven duymayı vb. öğretirsiniz. Bu arada öğretmen zorlanmaz mı? Zorlanır. Kalabalık bir sınıf olursa, davranış sorunları olan çocuklarda varsa.

Oysa özel eğitim böyle mi? Çok farklı. Çocuklarda farklı tanılar, farklı davranış sorunları, farklı sendromlar bunun yanında birde psikolojisi bozulmuş aileler. Hepsiyle ilgili araştırma yapmalısınız. Bilgi sahibi olmalısınız, çok okumalısınız. Sorunlara nasıl yaklaşacağınızı bilmelisiniz. Bu alanda kalmamın en önemli sebebi, özel çocuklar için bir şeyler yapabildiğimi görmek oldu. Normal gelişen bir çocuk için küçük olan bir gelişme, özel çocuk ve ailesi için çok büyük oluyor. Bir şeyler öğretmenin beni çok çok mutlu ettiğini, yaşanan duyguları gördükçe anladım. Farklı çocuklarla çalışmak, onlara faydalı olmak, onlar için bir şeyler yapmak benim için ifade edilemez bir duygu. Öğrencilerimin hepsini çok seviyorum.

Otizm Nedir?
Sosyal, bilişsel, fiziksel, dil gelişimi ve öz bakım becerilerinde 0-36 aydan başlayan gelişim geriliği olarak nitelendirilebilir.

Otizm Eğitimleri Nelerdir?
Otizmli bir çocuğun bütün gelişim alanlarında desteklenmesi gerekmektedir. Bu gelişim alanları ’’sosyal- duyusal- dil- öz bakım- ve bilişsel’dir. Çocuğa destek eğitim verilirken öncelikle bilişsel becerilerin gelişmesi gereklidir. Çünkü bilişsel beceriler otizmli bir çocuğun öğrenmesi gereken temeli baz alır. Bunlar algı -yönerge- taklit-eşleme – oyun- nesne- karşıtlıklar ve boyama becerileridir. Okula giden çocuklara da akademik eğitim verilir. Özel çocuklarımızda çeşitli davranış sorunları ve duygusal tepkiler olabiliyor. Biz bunları da çözümlemeye çalışıyoruz. Davranışı ele alırken öncesinde neler oldu, aile nasıl tepki verdi ve çocuğun tepkisi ne oldu. Bununla ilgili aileye tutacakları bir davranış gözlem formu veriyoruz. Aile bir-iki hafta gözlem formunu dolduruyor. Sonrasında aileyle birlikte bir plan hazırlayarak davranış sorunlarının ortadan kalkmasına yardımcı oluyoruz. Bu sorunlara örnek vermek gerekirse, sese duyarlılık, nedensiz gülme-ağlama, öfke nöbetleri, yaşanılan ortamda yapılan değişiklikler, ( ev-okul ortamı ) , ergenlik, ailenin farklı tutumu, yanlış kullanılan pekiştireçler de bunlardan bazıları.
Özel öğrencileriniz ile ilk karşılaştığınızda neler hissettiniz?
İlk karşılaştığımda önce üzülüyorum. Onların çaresiz, korumasız, etrafından bi haber, kanatsız bir melek olduklarını düşünüyorum. Çünkü o kadar güzeller ki

Özel çocukların aileleri neler yaşıyor?
Neler yaşamıyor ki. Çaresizlik, üzüntü, çöküntü, neden biz? Bunun gibi ardı ardına bitmek bilmeyen soruları kendilerine sorup duruyorlar. Cevap bulmaya çalışıyorlar. Bir de bunun üzerine çevrenin farklı gözle baktığını ve çocuklarının kabul edilmediklerini görünce üzüntünün boyutunu siz anlayın.

Tam da ailelerin yaşadığı sorunlardan söz ederken; psikolojik ve eğitsel olarak nasıl bir süreçten geçtiklerine de değinebilir misiniz?
Bu süreçte aileler zaten psikolojik olarak çok büyük çöküntü yaşıyorlar. Bununla mücadele etmeleri çok zorlaşıyor. Bu durumda psikolojik destek almaları gerekiyor. Bu tanıyla mücadele etmek yıpratıcı olduğu için kesinlikle destek almaları ve sorunlarını güvendikleri birileriyle paylaşmaları gerekiyor. ‘’Benim çevremdeki insanlar beni anlamıyor’’, diyorlarsa bunu çocuklarının özel eğitim öğretmenleriyle paylaşsınlar. Ailenin psikolojik durumunun iyi olması eğitim açısından çok önemlidir. Bana göre anne baba çocuğunun aynası gibidir. Çocuk anne babayı nasıl görüyorsa tepkisi de öyle olabilir.

Eğitsel olarak; Çocuk ailesiyle birlikte bize RAM’dan özel eğitim planı alarak gelir. Ama bunun öncesin de ‘’ tanı alma ve sağlık raporu’’ çıkartma da var. Biz RAM raporundaki çocukla ilgili bilgileri değerlendiririz. Eğitim performansını ve amaçları dikkate alarak, çocukla bir yılda çalışılacak kazanımları seçeriz. Burada önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Eğitimci önce çocuğu ailesinden dinlemeli ve iyi bir gözlem yaparak kendi değerlendirmeli, çocuğun yetersiz olduğu beceri alanlarını belirlemeli, daha sonra da bunu aileyle de paylaşmalıdır. Evde desteklemeleri gereken durumları da anlatırız. Burada aile kesinlikle eğitime destek olmak zorundadır. Çünkü devlet çocuklara aylık sekiz saat bireysel, dört saatte grup eğitimi veriyor. Biz sınırlı sürede aileye eğitimde rehberlik yaparak, çocuklarıyla iletişim kuracaklarını, nasıl çalışmalar yapacaklarını, yaşadıkları sorunlar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini gösteriyoruz. Aile evde desteklemeyi sürdürürse, eğitimcinin dediklerini yaparsa çocuktaki gelişmeler olumlu olur. Otizm ve diğer özel çocuklarda küçük yaşta ve yoğun eğitime başlama çok önemlidir. Çünkü çocuktaki gelişmeleri hızlı görebilirsiniz. Çocuk yoğun eğitimle ve aile işbirliğiyle daha iyi düzeye gelir.

Bir eğitimci olarak sizce Özel Çocukların aileleri ile nasıl iletişim kurulmalı?
Özel çocukların aileleri ile eğitimci sürekli iletişim halinde olmalı. Kesin yargılı ifadeler yerine, özenli ve ailenin anlayacağı seçilmiş ifadeler kullanılmalı. Aileyle empati kurarak konuşmak burada çok önemli. Aileleri anladığımızı, çocukları için bir şeyler yapabildiğimizi göstermek zorundayız. Açıkçası güvenlerini kazanmalıyız. Onları eğitimin içine katmalıyız. Ailelere nasıl çalıştığımızı gösterip, bunu evde yapmalarını sağlamalıyız. Bunun içinde sık sık konuşmalı bilgi vermeliyiz. Çocukta olan gelişmeleri aileyle paylaşıp, göstermeliyiz. Eğitimci ailelerin ilgi ve beklentileri doğrultusunda destek olmalı ve her ailenin farklı beklentiler içerisinde olduğunu unutmamalı. Ben özel çocuğu ve ailesini, kendimi ve kurumu bir aile olarak gördüğüm den, ailemize yeni biri katıldı diye düşünüyorum. Bu yolda ilerliyorum.

Özel çocuklar için nasıl bir beklenti süreci oluşturulmalı?
Öncelikle ailelere bu sürecin uzun olduğu anlatılmalı ve alıştırılmalı. Ailelere neyle savaşmaları gerektiği, çocuğun gelişim sürecindeki inişleri- çıkışları yazılı- sözlü anlatımlarla gösterilmeli. Eğitimin özel çocuklar üzerindeki etkisi ve devamlılığı konuşularak aileye açık olunmalı. Ne gereğinden fazla umut verilmeli ne de umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaşatılmalı.

Özel çocukların topluma kazandırılması için nasıl bir yol izlenmeli?
Burada aileye büyük iş düşmektedir. Çünkü özel çocuk bir gününü ailesinin yanında geçirmektedir. Öncelikle aile çocuğunu kabul etmeli, kendi sosyal ve toplumsal hayatının içine sokmalıdır. Örnek doğum günleri kutlamaları, birlikte dışarıda yemek yeme, alış-veriş yapma, sinemaya gitme gibi eylemleri sürdürmelidir. Bunun yanında aileler çocuklarına kesinlikle sorumluluk vermelidir. Asla çocuklarının yapamayacaklarını düşünmemeli, onlara fırsat tanımalıdır. Her şey ailede başlar. Bunu aileler unutmamalı. Önce özel çocuğumuzu biz kabul edeceğiz sonra topluma kabul ettireceğiz.

Biliyorsunuz ki Nisan ayında otizm farkındalık etkinlikleri düzenleniyor. Otizm ve farkındalık ile ilgili son olarak bize ne diyebilir siniz?
Otizm o kadar geniş bir yelpazeye sahip ki konuşulacak çok şey var. Biz sadece işin görünen bir bölümünden bahsettik. Ama insanlar unutmamalı ki otizm içimizde, ailemizde, çevremizde. Bu çocuklarımız için elimizden geleni millet olarak, devlet olarak yerine getirmeliyiz. Bunu bir aya değil genele yaymalıyız. Özel çocuklarımızı hayatın içinden uzaklaştırılmamalıyız. Biz diğer çocuklardan farklı değiliz. Sadece daha çok ilgiye desteğe ihtiyacımız var.

EMİNE ENGİN

Algı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi

Okul Öncesi Öğretmeni

2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü – Emine ENGİN

0

emine-engin-12 Nisan Dünya Otizm farkındalık günü yaklaşırken Mecidiyeköy’de bulunan Algı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nden Okul Öncesi Öğretmeni Emine ENGİN’in misafiri olduk. Röportaj teklifimizi kabul eden, Emine ENGİN bize Otizm ve ailelerin yaşadığı durumu anlattı.

Mesleğiniz/branşınız nedir?
Okul Öncesi öğretmeniyim

Kaç yıldır bu alanda görev yapıyorsunuz?
5 yıldır bu alandayım. Bu alandan önce devlet okullarının ana sınıflarında on sene görev yaptım. Görev yaptığım süre içinde birçok öğrenci ana sınıfından birinci sınıfa geçti. Bu öğrenciler geldiklerinde birer ana kuzusu olarak geliyor ve sonrasında temel eğitimi alıp, birer birey olarak üst sınıfa kayıt yaptırıyor. Çocuklara okul öncesi eğitimi verirken, öğretmen özel eğitim gibi fazla zorlanmaz. Çünkü gelen çocuklar sizi anlayabilecek düzeydedir. Siz onlara sınıf içi kuralları, arkadaş ilişkilerini, oyun oynamayı, kendine güven duymayı vb. öğretirsiniz. Bu arada öğretmen zorlanmaz mı? Zorlanır. Kalabalık bir sınıf olursa, davranış sorunları olan çocuklarda varsa.

Oysa özel eğitim böyle mi? Çok farklı. Çocuklarda farklı tanılar, farklı davranış sorunları, farklı sendromlar bunun yanında birde psikolojisi bozulmuş aileler. Hepsiyle ilgili araştırma yapmalısınız. Bilgi sahibi olmalısınız, çok okumalısınız. Sorunlara nasıl yaklaşacağınızı bilmelisiniz. Bu alanda kalmamın en önemli sebebi, özel çocuklar için bir şeyler yapabildiğimi görmek oldu. Normal gelişen bir çocuk için küçük olan bir gelişme, özel çocuk ve ailesi için çok büyük oluyor. Bir şeyler öğretmenin beni çok çok mutlu ettiğini, yaşanan duyguları gördükçe anladım. Farklı çocuklarla çalışmak, onlara faydalı olmak, onlar için bir şeyler yapmak benim için ifade edilemez bir duygu. Öğrencilerimin hepsini çok seviyorum.

Otizm Nedir?
Sosyal, bilişsel, fiziksel, dil gelişimi ve öz bakım becerilerinde 0-36 aydan başlayan gelişim geriliği olarak nitelendirilebilir.

Otizm Eğitimleri Nelerdir?
Otizmli bir çocuğun bütün gelişim alanlarında desteklenmesi gerekmektedir. Bu gelişim alanları ’’sosyal- duyusal- dil- öz bakım- ve bilişsel’dir. Çocuğa destek eğitim verilirken öncelikle bilişsel becerilerin gelişmesi gereklidir. Çünkü bilişsel beceriler otizmli bir çocuğun öğrenmesi gereken temeli baz alır. Bunlar algı -yönerge- taklit-eşleme – oyun- nesne- karşıtlıklar ve boyama becerileridir. Okula giden çocuklara da akademik eğitim verilir. Özel çocuklarımızda çeşitli davranış sorunları ve duygusal tepkiler olabiliyor. Biz bunları da çözümlemeye çalışıyoruz. Davranışı ele alırken öncesinde neler oldu, aile nasıl tepki verdi ve çocuğun tepkisi ne oldu. Bununla ilgili aileye tutacakları bir davranış gözlem formu veriyoruz. Aile bir-iki hafta gözlem formunu dolduruyor. Sonrasında aileyle birlikte bir plan hazırlayarak davranış sorunlarının ortadan kalkmasına yardımcı oluyoruz. Bu sorunlara örnek vermek gerekirse, sese duyarlılık, nedensiz gülme-ağlama, öfke nöbetleri, yaşanılan ortamda yapılan değişiklikler, ( ev-okul ortamı ) , ergenlik, ailenin farklı tutumu, yanlış kullanılan pekiştireçler de bunlardan bazıları.
Özel öğrencileriniz ile ilk karşılaştığınızda neler hissettiniz?
İlk karşılaştığımda önce üzülüyorum. Onların çaresiz, korumasız, etrafından bi haber, kanatsız bir melek olduklarını düşünüyorum. Çünkü o kadar güzeller ki

Özel çocukların aileleri neler yaşıyor?
Neler yaşamıyor ki. Çaresizlik, üzüntü, çöküntü, neden biz? Bunun gibi ardı ardına bitmek bilmeyen soruları kendilerine sorup duruyorlar. Cevap bulmaya çalışıyorlar. Bir de bunun üzerine çevrenin farklı gözle baktığını ve çocuklarının kabul edilmediklerini görünce üzüntünün boyutunu siz anlayın.

Tam da ailelerin yaşadığı sorunlardan söz ederken; psikolojik ve eğitsel olarak nasıl bir süreçten geçtiklerine de değinebilir misiniz?
Bu süreçte aileler zaten psikolojik olarak çok büyük çöküntü yaşıyorlar. Bununla mücadele etmeleri çok zorlaşıyor. Bu durumda psikolojik destek almaları gerekiyor. Bu tanıyla mücadele etmek yıpratıcı olduğu için kesinlikle destek almaları ve sorunlarını güvendikleri birileriyle paylaşmaları gerekiyor. ‘’Benim çevremdeki insanlar beni anlamıyor’’, diyorlarsa bunu çocuklarının özel eğitim öğretmenleriyle paylaşsınlar. Ailenin psikolojik durumunun iyi olması eğitim açısından çok önemlidir. Bana göre anne baba çocuğunun aynası gibidir. Çocuk anne babayı nasıl görüyorsa tepkisi de öyle olabilir.

Eğitsel olarak; Çocuk ailesiyle birlikte bize RAM’dan özel eğitim planı alarak gelir. Ama bunun öncesin de ‘’ tanı alma ve sağlık raporu’’ çıkartma da var. Biz RAM raporundaki çocukla ilgili bilgileri değerlendiririz. Eğitim performansını ve amaçları dikkate alarak, çocukla bir yılda çalışılacak kazanımları seçeriz. Burada önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Eğitimci önce çocuğu ailesinden dinlemeli ve iyi bir gözlem yaparak kendi değerlendirmeli, çocuğun yetersiz olduğu beceri alanlarını belirlemeli, daha sonra da bunu aileyle de paylaşmalıdır. Evde desteklemeleri gereken durumları da anlatırız. Burada aile kesinlikle eğitime destek olmak zorundadır. Çünkü devlet çocuklara aylık sekiz saat bireysel, dört saatte grup eğitimi veriyor. Biz sınırlı sürede aileye eğitimde rehberlik yaparak, çocuklarıyla iletişim kuracaklarını, nasıl çalışmalar yapacaklarını, yaşadıkları sorunlar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini gösteriyoruz. Aile evde desteklemeyi sürdürürse, eğitimcinin dediklerini yaparsa çocuktaki gelişmeler olumlu olur. Otizm ve diğer özel çocuklarda küçük yaşta ve yoğun eğitime başlama çok önemlidir. Çünkü çocuktaki gelişmeleri hızlı görebilirsiniz. Çocuk yoğun eğitimle ve aile işbirliğiyle daha iyi düzeye gelir.

Bir eğitimci olarak sizce Özel Çocukların aileleri ile nasıl iletişim kurulmalı?
Özel çocukların aileleri ile eğitimci sürekli iletişim halinde olmalı. Kesin yargılı ifadeler yerine, özenli ve ailenin anlayacağı seçilmiş ifadeler kullanılmalı. Aileyle empati kurarak konuşmak burada çok önemli. Aileleri anladığımızı, çocukları için bir şeyler yapabildiğimizi göstermek zorundayız. Açıkçası güvenlerini kazanmalıyız. Onları eğitimin içine katmalıyız. Ailelere nasıl çalıştığımızı gösterip, bunu evde yapmalarını sağlamalıyız. Bunun içinde sık sık konuşmalı bilgi vermeliyiz. Çocukta olan gelişmeleri aileyle paylaşıp, göstermeliyiz. Eğitimci ailelerin ilgi ve beklentileri doğrultusunda destek olmalı ve her ailenin farklı beklentiler içerisinde olduğunu unutmamalı. Ben özel çocuğu ve ailesini, kendimi ve kurumu bir aile olarak gördüğüm den, ailemize yeni biri katıldı diye düşünüyorum. Bu yolda ilerliyorum.

Özel çocuklar için nasıl bir beklenti süreci oluşturulmalı?
Öncelikle ailelere bu sürecin uzun olduğu anlatılmalı ve alıştırılmalı. Ailelere neyle savaşmaları gerektiği, çocuğun gelişim sürecindeki inişleri- çıkışları yazılı- sözlü anlatımlarla gösterilmeli. Eğitimin özel çocuklar üzerindeki etkisi ve devamlılığı konuşularak aileye açık olunmalı. Ne gereğinden fazla umut verilmeli ne de umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaşatılmalı.

Özel çocukların topluma kazandırılması için nasıl bir yol izlenmeli?
Burada aileye büyük iş düşmektedir. Çünkü özel çocuk bir gününü ailesinin yanında geçirmektedir. Öncelikle aile çocuğunu kabul etmeli, kendi sosyal ve toplumsal hayatının içine sokmalıdır. Örnek doğum günleri kutlamaları, birlikte dışarıda yemek yeme, alış-veriş yapma, sinemaya gitme gibi eylemleri sürdürmelidir. Bunun yanında aileler çocuklarına kesinlikle sorumluluk vermelidir. Asla çocuklarının yapamayacaklarını düşünmemeli, onlara fırsat tanımalıdır. Her şey ailede başlar. Bunu aileler unutmamalı. Önce özel çocuğumuzu biz kabul edeceğiz sonra topluma kabul ettireceğiz.

Biliyorsunuz ki Nisan ayında otizm farkındalık etkinlikleri düzenleniyor. Otizm ve farkındalık ile ilgili son olarak bize ne diyebilir siniz?
Otizm o kadar geniş bir yelpazeye sahip ki konuşulacak çok şey var. Biz sadece işin görünen bir bölümünden bahsettik. Ama insanlar unutmamalı ki otizm içimizde, ailemizde, çevremizde. Bu çocuklarımız için elimizden geleni millet olarak, devlet olarak yerine getirmeliyiz. Bunu bir aya değil genele yaymalıyız. Özel çocuklarımızı hayatın içinden uzaklaştırılmamalıyız. Biz diğer çocuklardan farklı değiliz. Sadece daha çok ilgiye desteğe ihtiyacımız var.

EMİNE ENGİN

Algı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi

Okul Öncesi Öğretmeni

“Bakırköy’ü Bakırköy’lüler Yönetmeli” – İbrahim KELEŞ – Bakırköy Belediye Meclis Üyesi Adayı

0

İbrahim Keleşİbrahim Bey sizi biraz tanıyabilir miyiz?

1967 yılında samsunda doğmuşum, 1970 yılında ailemle beraber yurtdışına gittik, 1975-1983 yılları arasında ilk ve orta eğitimimi tamamladım, 1987 yılında Ataköy Lisesi’nden mezun oldum, 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İstatistik bölümünden mezun oldum, 1993 yılından bu yana ticaretle uğraşmaktayım 31 yıllık Bakırköy’lüyüm.

Neden Bakırköy belediye “Meclis Üyeliği “diye bir soru sormak istiyoruz?

Bildiğiniz üzere İstanbul’umuz Dünya’nın gözbebeği bir şehir. İlçemiz ise köklü tarihi ve konumu itibarı ile İstanbul’un gözbebeği. Böyle bir konum ve özelliğe sahip bir ilçenin adetan köyleştirilmiş, bir çok modern yaşamın koşullarından  uzaklaştırılmış ve geri bırakılmış olmasından rahatsızım. Çünkü ben de Bakırköylüyüm,  Bakırköy ve Bakırköylüye hizmet etmek ve bir nebzede katkımın olabilme Bakırköylülerin hakkını korumak ve yeni , modern bir görünüşe sahip olabilmesinin içinde yer alabilmek benim için gurur verici bir şey olacağını düşündüğüm için meclis üyesi olmak istedim. Bakırköylü olarak ve Bakırköy’de yaşayan biri olarak eksikliklerin ve sorunlarımızın farkındayız dolaysıyla hizmet aşkı ile meclis üyesi adayıyım.

Bakırköy’de gördüğünüz eksiklikler nelerdir?

Elbette ki ülkemin yeryeri her şeyi bir diğerinden daha güzel ve farklı fakat globalleşen bir dünyada içinde metro, tramvay, metrobüs, havalanı, alış veriş merkezleri Tren, Deniz ulaşım araçları, Ana arterlerden E5 (Eskilerinin deyimi ile Londra Asfaltı) Hipodromu ve daha da önemlisi köklü bir tarih ile tüm bunları yoğurabilecek kültürel bir alt yapıya sahip kaç ilçe var dünyada ve ülkemizde tam olarak bilemiyorum fakat pek çok özelliği ile aslında neredeyse sadece şehirlerin barındırabileceği tüm bu özelliklerle bir ilçeden bahsediyoruz.

Bu alt ve üst yapı içersinde yöneticilerin yeterli algı ve becerilere sahip olamadığında modern şehir yaşamının neredeyse tüm gereklerini barındıran ilçemiz sonuç olarak bir şehir değil son 10 yılda olduğu gibi hak etmediği şekilde eksik ve güdük bırakılmış bir kasabaya dönüşebilmektedir.

Sorunuza soruyla cevap vermek durumunda kalıyorum fakat sormadan yapamayacağım. Sizce; bu kadar özelliği barındıran bir ilçe gün itibarı ile bulunması gereken sosyokültürel ve modern şehir yaşamının tüm gereklerini gerçekleştirecek şehirsel niteliklere sahip midir? Bakırköy’de yaşıyorsanız az önce belirttiğim niteliklerden ne kadar uzak olduğunu sokakları dahi dolaşsanız inanın anlayabilirsiniz.

Eksik bilmiyorsam Bakırköy Ülkemizde beklide Dünyada en çok sanatçı yetiştiren ilçelerden, böyle bir ilçenin sanat ve kültürel üretiminin de ortalamanın çok üzerinde Ülkemiz hatta Dünya çapında sosyal, kültürel ve sanatsal faaliyetlerinin olması gerekir. Sadece “sen ben bizim oğlan” mantığıyla yapılmış faaliyetler değil ses getirecek kültürel ve sanatsal etkinliklerin kesinlikle artırılması gerekir.

Sizlere sunduğumuz projelerimize göz atmanızda fayda var orada yer alan projelerin hepsi tek tek düşünülmüş planlanmış ve Bakırköy’ümüzün çağdaş ve modern hak ettiği yere kavuşturacak projelerdir. Tüm halkımızdan tek ricamız birkaç dakikasını ayırıp bu projelere göz atmasında fayda var.

Malumunuz yerel seçimler genel seçimlerden farklı özellikler taşır. Burada aslolan ekip ve yerel projelerdir. Kimin nasıl hizmet edeceğidir. İdeolojik saplantıdan öte hizmet önemlidir.

Son olarak halkımıza güzel, sağlıklı ve mutlu günler dilerken demokrasinin vazgeçilmezi barış ve sevgi dolu günler diliyor seçimiz halkımıza güzellikler getirmesini temenni ediyoruz. Sevgiyle kalın.

Seçime katılan diğer partili adayların nitelikleri için neler düşünüyorsunuz?

Açıkçası elbette bir diğer şahıs için kişisel anlamda kötü bir şey söylemem mümkün değil tarih ve halkımız süreç içersinde bunu değerlendirecektir. Kaldı ki kişiliklerinden öte bizleri ilgilendiren Bakırköyümüze neyi, nekadar, ne şekilde hizmet edecekleridir? Yoksa kimsenin kişiliği bizi ilgilendirmez.

Halkımızın da bildiği gibi “Bakırköy’ü en iyi Bakırköylüler yönetir”. Bu gerçeğe kesinlikle inanıyorum.

Ülkemizin eğitim ve kültür seviyesi en yüksek ilçelerinden birine ithal belediye başkanı ve meclis üyeleri adeta halk yok sayılarak bir başka partiden aday gösterilmektedir.

Şahsen bu durum insanı üzüyor. Eğitim ve kültür seviyesinin bu kadar üst seviyede olduğu bir ilçede Belediye Başkanlığı veya Meclis Üyeliği yapabilecek niteliklerde kimse yok mudur ki, Belediye başkan adayı ve meclis üyelerinin neredeyse tamamı bir başka bölgelerden olmamalarına rağmen Bakırköy’den gösterilmektedir. Bunu gerçekten anlamak mümkün değil.

Bir siyasi partinin aday gösterirken yaptığı bu eylem kısaca şu anlam çıkmaktadır ““Ey Bakırköy’lüler siz kendinizi yönetemezsiniz bunun için sizlere dışarıdan sizi yönetecek Belediye Başkanı ve Meclis Üyeleri gönderiyoruz” İnanıyorum ki bu sadece beni değil tüm Bakırköylüleri üzen bir durumdur ve halk sandıkta buna gereken tepkiyi gösterecektir.

Bu kadar sanatçı yetiştirmiş bir ilçenin Sanat ile ilgili daha fazla çalışma yapması gerekmekte, En azından platformlarda bilinen yarışma, festival, sempozyum düzenlenebilir. Bakınız Bakırköy’de kimsenin bilmediği bir festival var! Ama hiçbir Bakırköy’lünün bundan haberi yok, sempozyum var ama duyabilen yok.

Ak Parti Bakırköy Belediye Meclis Üyesi Adayı – İbrahim Keleş

 

“Bakırköy’ü Bakırköy’lüler Yönetmeli” – İbrahim KELEŞ – Bakırköy Belediye Meclis Üyesi Adayı

0

İbrahim Keleşİbrahim Bey sizi biraz tanıyabilir miyiz?

1967 yılında samsunda doğmuşum, 1970 yılında ailemle beraber yurtdışına gittik, 1975-1983 yılları arasında ilk ve orta eğitimimi tamamladım, 1987 yılında Ataköy Lisesi’nden mezun oldum, 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İstatistik bölümünden mezun oldum, 1993 yılından bu yana ticaretle uğraşmaktayım 31 yıllık Bakırköy’lüyüm.

Neden Bakırköy belediye “Meclis Üyeliği “diye bir soru sormak istiyoruz?

Bildiğiniz üzere İstanbul’umuz Dünya’nın gözbebeği bir şehir. İlçemiz ise köklü tarihi ve konumu itibarı ile İstanbul’un gözbebeği. Böyle bir konum ve özelliğe sahip bir ilçenin adetan köyleştirilmiş, bir çok modern yaşamın koşullarından  uzaklaştırılmış ve geri bırakılmış olmasından rahatsızım. Çünkü ben de Bakırköylüyüm,  Bakırköy ve Bakırköylüye hizmet etmek ve bir nebzede katkımın olabilme Bakırköylülerin hakkını korumak ve yeni , modern bir görünüşe sahip olabilmesinin içinde yer alabilmek benim için gurur verici bir şey olacağını düşündüğüm için meclis üyesi olmak istedim. Bakırköylü olarak ve Bakırköy’de yaşayan biri olarak eksikliklerin ve sorunlarımızın farkındayız dolaysıyla hizmet aşkı ile meclis üyesi adayıyım.

Bakırköy’de gördüğünüz eksiklikler nelerdir?

Elbette ki ülkemin yeryeri her şeyi bir diğerinden daha güzel ve farklı fakat globalleşen bir dünyada içinde metro, tramvay, metrobüs, havalanı, alış veriş merkezleri Tren, Deniz ulaşım araçları, Ana arterlerden E5 (Eskilerinin deyimi ile Londra Asfaltı) Hipodromu ve daha da önemlisi köklü bir tarih ile tüm bunları yoğurabilecek kültürel bir alt yapıya sahip kaç ilçe var dünyada ve ülkemizde tam olarak bilemiyorum fakat pek çok özelliği ile aslında neredeyse sadece şehirlerin barındırabileceği tüm bu özelliklerle bir ilçeden bahsediyoruz.

Bu alt ve üst yapı içersinde yöneticilerin yeterli algı ve becerilere sahip olamadığında modern şehir yaşamının neredeyse tüm gereklerini barındıran ilçemiz sonuç olarak bir şehir değil son 10 yılda olduğu gibi hak etmediği şekilde eksik ve güdük bırakılmış bir kasabaya dönüşebilmektedir.

Sorunuza soruyla cevap vermek durumunda kalıyorum fakat sormadan yapamayacağım. Sizce; bu kadar özelliği barındıran bir ilçe gün itibarı ile bulunması gereken sosyokültürel ve modern şehir yaşamının tüm gereklerini gerçekleştirecek şehirsel niteliklere sahip midir? Bakırköy’de yaşıyorsanız az önce belirttiğim niteliklerden ne kadar uzak olduğunu sokakları dahi dolaşsanız inanın anlayabilirsiniz.

Eksik bilmiyorsam Bakırköy Ülkemizde beklide Dünyada en çok sanatçı yetiştiren ilçelerden, böyle bir ilçenin sanat ve kültürel üretiminin de ortalamanın çok üzerinde Ülkemiz hatta Dünya çapında sosyal, kültürel ve sanatsal faaliyetlerinin olması gerekir. Sadece “sen ben bizim oğlan” mantığıyla yapılmış faaliyetler değil ses getirecek kültürel ve sanatsal etkinliklerin kesinlikle artırılması gerekir.

Sizlere sunduğumuz projelerimize göz atmanızda fayda var orada yer alan projelerin hepsi tek tek düşünülmüş planlanmış ve Bakırköy’ümüzün çağdaş ve modern hak ettiği yere kavuşturacak projelerdir. Tüm halkımızdan tek ricamız birkaç dakikasını ayırıp bu projelere göz atmasında fayda var.

Malumunuz yerel seçimler genel seçimlerden farklı özellikler taşır. Burada aslolan ekip ve yerel projelerdir. Kimin nasıl hizmet edeceğidir. İdeolojik saplantıdan öte hizmet önemlidir.

Son olarak halkımıza güzel, sağlıklı ve mutlu günler dilerken demokrasinin vazgeçilmezi barış ve sevgi dolu günler diliyor seçimiz halkımıza güzellikler getirmesini temenni ediyoruz. Sevgiyle kalın.

Seçime katılan diğer partili adayların nitelikleri için neler düşünüyorsunuz?

Açıkçası elbette bir diğer şahıs için kişisel anlamda kötü bir şey söylemem mümkün değil tarih ve halkımız süreç içersinde bunu değerlendirecektir. Kaldı ki kişiliklerinden öte bizleri ilgilendiren Bakırköyümüze neyi, nekadar, ne şekilde hizmet edecekleridir? Yoksa kimsenin kişiliği bizi ilgilendirmez.

Halkımızın da bildiği gibi “Bakırköy’ü en iyi Bakırköylüler yönetir”. Bu gerçeğe kesinlikle inanıyorum.

Ülkemizin eğitim ve kültür seviyesi en yüksek ilçelerinden birine ithal belediye başkanı ve meclis üyeleri adeta halk yok sayılarak bir başka partiden aday gösterilmektedir.

Şahsen bu durum insanı üzüyor. Eğitim ve kültür seviyesinin bu kadar üst seviyede olduğu bir ilçede Belediye Başkanlığı veya Meclis Üyeliği yapabilecek niteliklerde kimse yok mudur ki, Belediye başkan adayı ve meclis üyelerinin neredeyse tamamı bir başka bölgelerden olmamalarına rağmen Bakırköy’den gösterilmektedir. Bunu gerçekten anlamak mümkün değil.

Bir siyasi partinin aday gösterirken yaptığı bu eylem kısaca şu anlam çıkmaktadır ““Ey Bakırköy’lüler siz kendinizi yönetemezsiniz bunun için sizlere dışarıdan sizi yönetecek Belediye Başkanı ve Meclis Üyeleri gönderiyoruz” İnanıyorum ki bu sadece beni değil tüm Bakırköylüleri üzen bir durumdur ve halk sandıkta buna gereken tepkiyi gösterecektir.

Bu kadar sanatçı yetiştirmiş bir ilçenin Sanat ile ilgili daha fazla çalışma yapması gerekmekte, En azından platformlarda bilinen yarışma, festival, sempozyum düzenlenebilir. Bakınız Bakırköy’de kimsenin bilmediği bir festival var! Ama hiçbir Bakırköy’lünün bundan haberi yok, sempozyum var ama duyabilen yok.

Ak Parti Bakırköy Belediye Meclis Üyesi Adayı – İbrahim Keleş

 

“İstanbul’un En Önemli Sorunu Siyasal İktidardır!”

0
Türkiye 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere sıcak gündemlerle giriyor. Bütün partiler son sürat çalışmalarına devam ediyor. Seçim sonuçlarının en çok merakla beklendiği yer kuşkusuz İstanbul. İstanbul’da bütün partiler seçimlere iddialı isimlerle giriyor. TKP’de bu partilerden birisi. İBB’de aday olarak Merkez Komite üyesi Aydemir Güler’i gösterdi. Aydemir Güler ile Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde buluştuk. Gezi direnişinden, HDP’ye, Sol Cephe’den İstanbul’a herşeyi konuştuk. 
Ercan Küçük (EK) :  Sizce İstanbul nedir? Size ne ifade ediyor?
Aydemir Güler (AG) :  İstanbul’un sayısız farklı fotoğrafı var ama bizim ilgi alanımızdan baktığımızda İstanbul aslında Türkiye. Türkiye’nin mikro da değil anlamlı ölçekte temsil edildiği bir yerden bahsediyoruz. Onun dışındaki yerler kendine özgüdür. Ama Türkiye’nin bütününü ilgilendiren şeyler İstanbul’un da başat dinamikleri. Kürt sorunu, Türkiye Kürdistanı’yla ilgili bir şey değil aynı zamanda İstanbul’un da sorunu. Alevilerin bir meselesi varsa, sınıf çelişmelerinden bahsediyorsak İstanbul bunun en çıplak gözle gözlemlendiği yerdir. Öyleki 1994-2014 yılları arasında İstanbul’u tek kişi yönetmiş. İmar planı zaten yok da imar kararlarına, görünümüne, sembollerine kadar tek merkezden yönetilmiş, onu yöneten makam aynı zamanda Türkiye’yi de yöneten makam olmuş.
İSTANBUL’UN EN BAŞTA ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNU SİYASAL İKTİDARDIR
 
EK :  Peki sizce İstanbul’un en başta çözülmesi gereken sorunu nedir?
AG :  Bu tipik bir gazeteci sorusu. Daha önce verdiğim cevabı yeniden vereceğim. İstanbul’un en başta çözülmesi gereken sorunu siyasal iktidardır. Bu İstanbul’a özgü bir sorun değil, Türkiye’nin bütününü kucaklayan bir sorun. Ama başka türlü telafuz edemeyiz. En fazla Gezi Parkı gündemi sırasında yüzleştik. Ve aslında Türkiye kamuoyu da bu yüzleşmede biraz şaşırdı. Bilinmeyen bir gerçek değildi ama şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıktı. Doğrudan başbakan çıkıyordu ve diyorduki “Biz kararımızı verdik. Topçu Kışlası yapacağız. Topçu Kışlası hem ticaret merkezi bir avm, aynı zamanda da caminin bulunduğu bir yer olacak” zaten 2’si bir arada gidiyor. Ticari ve dinsel merkez günümüz Türkiye’sinde sanki bir madalyonun 2 yüzü gibi bir hal kazandı. Bunu tartışmadan, bu kadar merkezileşmiş kararlarını tartışmadan bundan ayrı bir İstanbul sorunu tarif etmek mümkün değil. Geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye’nin en büyük sorunu Taksim’di. Bu aynı zamanda İstanbul’un  da en büyük sorunuydu. İkisinin de yaratıcısı, sorunu temsil eden, sorunun çözülmesi için aşılması gereken Ankara’daki siyasi iktidardır. Bu ekonomik olarak da böyle. Türkiye ekonomisinde kent rantı birinci sırada. Kent rantı sadece bir arsanın değeri değil, aynı zamanda otomotiv, inşaat sektörü aynı zamanda çift yanlı emek göçü. Bütün bunlara bakıldığında Türkiye’nin sayısız sorunu sanki geliyor en büyük şehirde koskoca bir düğüm oluşturuyor. Bunun bir tanesini çekerseniz o düğüm sadece çözülmez hale gelir. İstanbul’da da bu yapılıyor. Trafik sorununu çözmek için ‘köprülü kavşak yapalım, bir köprü daha açalım.’ Saçma. İstanbul’u otomotiv sektörünün tekellerinin egemenliğinden kurtaracak siyasi irade yoksa trafik sorunu da çözülmez. İstanbul’un her tarafı su ve trafikte deniz yolları kullanılmıyor. Bu bir aptallık durumu mu? Kimsenin aklına gelmemiş mi? Böyle düşünemeyiz. Türkiye ve İstanbul aptallardan oluşmuyor. Bunun nedeni gerçekten otomotiv sektörü. Bu anlamda orada en önemli sorun trafik sorunu deseniz biraz kaşıyınca Türkiye’nin merkez siyasi yönelimlerine ilişkin gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. Nereye başvurursanız vurun sizi aynı yere götürür. 1.sorun siyasi iktidardır. Bu siyasi iktidar orada olduğu sürece İstanbul’un herhangi bir mikro sorunuyla uğraşmak mümkün değil.
EK :  O zaman şunu sorayım. İstanbul’da diyelim TKP kazandı. Ankarada’ki siyasi iktidar halen devam ediyor. Peki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?
AG :  Buna 2 psikolojiyle yanıt verilebilir. 1.si ne yazıkki İstanbul gibi bir kenti planlamak ancak merkezi bir planlamanın parçası olabilir. Merkezi siyasi karar süreçleriyle bağlıdır. Dolayısıyla ne yazıkki İstanbul’un sorunlarını İstanbul’dan çözemeyiz. İşin bir de başka yönü var. İstanbul’da bu sorunlarla radikal bir şekilde yüzleşebilen bir siyasi hareket, bir halk hareketi yükseldiğinde bu sadece İstanbul’u değil Türkiye’yi kurtarır. Gerçekçi olan da o.  Biz seçim çalışmasında şunu demek durumunda değiliz. İstanbul’da İBB seçimlerini TKP kazanacak ve sonra cebinden çıkarttığı bir takım büyük projelerle hatta kendince çılgın projelerle meseleleri halledecek. Bu tamamen yanıltıcı bir yaklaşım olabilir. Türkiye’de kökleşmiş çok boyutlu sorunları çözüm yoluna sokabilmek için bütün ihtiyacımız olan bir halk hareketidir. 30 yıldan beri halk hareketi deyince ara sıra bir takım sinyallerle karşılaştık. Zonguldak madencilerinin yürüyüşü, milyonların katıldığı Nevroz gösterileri akla gelirdi.  Ama hepsini aşan hepsinden daha büyük, kucaklayıcı olan bir Haziran 2013 yaşadık. Halk hareketi deyince herkesin aklına onun gelmesi lazım. Bunu güçlendirdiğimizde Türkiye sorunların çözümüne yaklaşır. TKP’nin İstanbul’da yürüteceği seçim çalışmasını bunun bir parçası olarak düşünüyoruz. Halk hareketi ne yapabilir diye bakanlar da var. Şuna bakmak lazım. Haftalarca İstanbul gibi dev bir kentin en önemli alanı trafiğe kapalıydı. Trafiğe kapalıyken  insanlar hiç de trafik sorunu çekmediler. Tam tersine Taksim ve civarında trafik sorunu ortadan kalktı. Haftalarca polis mekanizması toplumsal yaşamın dışına çıktı. Kimse de birbirini soymadı, birbirini öldürmedi. Demokratik halk hareketi bir şeyleri ortaya çıkarabiliyor. İsteyen istediği kadar uğraşsın. Film, sinema üretmek için. Halk hareketi ortaya çıkınca birden bir bakıyorsunuz sizin on yıllarca yapacağınız planlamadan çok daha kuvvetli, hızlı, estetik, eğlenceli üretim 2 günde ortaya çıkabiliyor. Bu halk hareketine güvenmek lazım. Eğer bu yoksa ozaman projeler tartışılmaya başlanıyor. Halk hareketi varsa o zaman halkın aktif olarak katılacağı, herkesin sözünü söyleyeceği, gönüllü emeği koyacağı, büyük planlama yapmak mümkün.
IMG_2780
KÜRT SORUNU REFERANDUMA GİDİYORMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR
 
EK :  Halk hareketine güvenmek lazım dediniz ama mevcut sistemde İBB’de Kadir Topbaş, Mustafa Sarıgül, Sırrı Süreyya Önder, Levent Kırca ve Rasim Acar ile yarışıyorsunuz. Gezi direnişine katılan kitleler içinde Sarıgül, Sırrı Süreyya ve Levent Kırca’yı destekleyenler de var. TKP bunu nasıl aşmayı düşünüyor?
AG :  Ben bizim en büyük avantajımızın bu olduğunu düşünüyorum. Sarıgül’ün yaklaşık 3 hafta önce bir konuşması vardı. İstiklal Caddesi’ni en büyük gezi alanı ve en büyük ticaret merkezi yapacağım diyor. Bunlar yaptılar mı her şeyin en büyüğünü yaparlar zaten. Acaba bu arkadaş haziran günlerinde buralarda yok muydu? Taksim’in ticaret merkezi olamayacağını, halkın istemediğini, bunun bilime aykırı olduğunu duymamış mı? Ama böyle yaklaşıyor. Bu yaklaşımla haziran ayında ortaya çıkan kitleler arasında bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Hazirandaki tercihler din üzerinden yapılmış tercihler değildir. Kimse kimsenin neye inanıp inanmadığına dair bir ölçüye sahip değil. Ama din istismarına karşıydı. Sabah akşam her ağzını açan maşallah, inşallah diye konuşacaksa siyasetle bu işin çizgisinin çekilmesi lazım. Dinsel dilin bizim inanıp inanmamamızdan bağımsız olarak siyasetin dışına atılması lazım. Burada bir sahtekarlık var. Bu sahtekarlık CHP’nin sadece Sarıgül değil, bütün aday tercihlerinde kendisini gösterdi. Sırrı Süreyya Önder’in Taksim  Gezi direnişi başladığında oraya intikal ettiğini, İstanbul’un bir milletvekili olarak diğer bütün İstanbul milletvekillerinin yapması gerekeni yaptığı çok açıktır. Bunun dışında da başka siyasetçiler de vardı. Biz de vardık. Sırrı Süreyya özel bir figür haline gelmiş olabilir. Ama mesele figürler üzerinden değilki. Mesele halk harekerinin taşındığı temel anlam ve sizin siyasetiniz arasındaki uyuşmadır. Ben BDP-HDP’nin böyle bir uyuşma peşinde olduklarını düşünmüyorum. Her nedense yerel seçimler söz konusu olduğunda bu siyasi hareket sanki Kürt sorunu referanduma gidiyormuş gibi davranıyor. Bunun bir manası olduğunu zannetmiyorum. Ayrıca siyasetin bir bütünlüğü vardır. Herkes pozisyonunu belirlemelidir. Şunu hastediyorum. Benim memleketin en büyük derdi dediğim AKP diktatörlüğü yolun sonuna 1 Haziiranda gelmiştir. O gün meşruiyetini kaybetmiştir.  O güne kadar AKP’ye oy vermiş onu destekleyen ve iktidarın devamından yana olan kitleler “evet ya bu iş olmadı, bu bir saçmalık, bu iktidar halka karşı bir iktidar, biz geri çekilmeliyiz” demeye başlamışlardır. AKP’nin hazirandan şubatın ortasına kadar hayatını sürdürmesinin nedeni kendi becerisi değil, meclisteki 3 siyasi partidir. Meclisteki 3 siyasi parti haziran günlerinde hükümeti istifaya çağırmadılar. Uzun uzun  tartıştılar ve o meclis  ve o hükümete suni tenefüs yapmayı seçtiler. Herkesin kendince bir gerekçesi var herhalde. Belki MHP ideolojik olarak AKP’nin projesinden ayrı görmüyor kendisini. O da İstanbul’un dinsel sembollerle dolup taşmasından yana. O da insanların özgürce eteğinin boyuna, çocuk sayısına, ne içeceğine karar vermesi konusunda Tayyip Erdoğan kadar fütursuz bir dil kullanmasa da o da galiba aynı kafadan. Öbür taraftan CHP herhalde iktidar istemeyen, siyasi iktidara uzanmak için çok güçlü garantiler isteyen bir parti. Türkiye’nin kaderine hükmettiği varsayılan bir takım büyük kuvvetler var, içeride ve dışarıda. Herhalde CHP bunlardan senet almadan siyasi iktidar talebinde bulunmuyor. Böyle bir mücadele veriyor. Kürt hareketinin ki çok daha dramatiktir. Çözüm süreci diye bir şey tanımlıyorlar. Masanın karşısında Tayyip Erdoğan var. Ve Erdoğan’ın çözüm süreci için ordan kalkmaması gerektiğine inanmış, Kürt hareketi. Halbuki masanın karşısında çözüm süreci yok. Süreci batağa götüren hiçbirşey olmasa KCK davalarının yaratıcısı, sayısız Kürt belediye başkanını ve Kürt siyasetçisini hapse attıran, Roboski Katliamının nedeni karşılarında. Ama onlar dyorlarki karşı sandalye boş kalırsa biz mahfoluruz. Bu siyasetçiler o halk hareketiyle irtibat kurdular diye ben şikayet etmiyorum. Herkes kursun. Bu herkesi temizleyici, arıtıcı bir nehirdir. Bu iyi bir şey herkes girsin o suya. Ama biraz da temizlenerek çıksın.
EK :  Haziran direnişi diyorsunuz. Özellikle Geziyle apolitiklikten çıkan gençler aman eylem oldu gidelim, koşalım diye polisle çatışmayı tercih ediyor sanki. Siz yılların devrimci önderlerinden birisi olarak, gezi direnişi, çatışma süreci nereye kadar devam etmeli? Direniş boyut mu değiştirmeli? Bundan sonra gidişat nereye varmalı? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
AG :  Terimler önemli. Terimlerle konuşuyor, terimlerle düşünüyoruz. Ben bu yüzden Haziran Direnişi diyorum. Fransız Devrimi bir büyük ayaklanmadır ve son derece meşrudur. Rus Devrimi büyük bir isyandır ve son derece meşrudur. Nazi ordularının yenilgiye uğratılması halk ayaklanmasıyla olmuştur ve bunlar meşrudur. Yeter ki arkasında geniş halk kitleleri, insanlığın ilerici birikimi, Kurtuluş düşüncesi  olsun. Ben haziranın bu anlamda ayaklanma olduğunu düşünmüyorum. Bir direnişti. Heryer Taksim, heryer direniş sloganı bunu ifade ediyor. Neye direndi insanlar? Kaç çocuk yapılmasına karışılmasına, futbolun dizayn edilmeye kalkışılmasına direndiler. Tabii ki kentin kamusal alanlarına ilişkin tasarruflar konusunda direndiler. İnsanlara vicdansızca davranılmasına, suratının ortasına gaz sıkılmasına, insan hayatının değersizleştirilmesine karşı direndiler. Şimdi karşınızda size plastik mermi sıkan, attığı gaz bombalarıyla binalarınızda yangın çıkmasına neden olan, onlarca insanın gözünü kör eden bir şiddet mekanizması var. Bu şiddet mekanizmasına karşı nasıl direnilebilir? Halk hareketinin başvurduğu şiddet zorunluluktan ortaya çıkmıştır. Yoksa bu direnişi temsil eden bir gencin molotof atması değil tomaya taş atması değil. Ama örneğin terk edilmiş bir karakolun camları kırılmasın diye güvenlik şeridi oluşturan halk bence temsil ediyor. Barikatlar kuruldu Taksim’in civarında. O barikatlar polis içeriye girmesin ve başka arkadaşlarımızın daha gözünü kör etmesin diye kuruldu. Ama tabiî ki elinize ne geçerse söküyorsunuz ve üst üste yığıp girilmez bir alan oluşturuyorsunuz. Bunda şiddet var. Ama ben hareketin saldırganlaştığını hiç düşünmüyorum. Okadar saldırganlığında gösterilen polis şiddeti karşısında lafının edilmesine değmeyeceğini düşünüyorum.
EK :  Daha genç kesim, sanki biraz eğlenmek amaçlı yapıyor gibi?
AG :  Eğlence amaçlı mı tam emin değilim. Bence mesele şu: birkaç yüz veya birkaç bin kişinin çıkıp bir inat göstermesi, didişmesi değil. Mesele Boğaz köprüsünün bir ucundan diğer ucuna dolduracak insanın harekete geçmesi. Sayı mı derseniz evet sayı. Halk dediğiniz şey bu kadar büyük bir ülkede tabii ki sayılarla ölçülür. Dolayısıyla o halk hareketinin  en heyecanlı, en enerjik, en coşkulu kesimi şuanda sokağa zaman zaman çıkıyor. Ben bunu da gayet normal karşılıyorum. Siyaseten sorunu çözücü olduğunu düşünmüyorum. Sorun eğer başa dönersek, AKP diktatörlüğünün geri püskürtülmesiyse, bu öncü, en coşkulu eylemlerle bunu çözemeyiz. Bizim yeniden o halk hareketine ihtiyacımız var. Halk hareketinin neden hazirandan sonra geri çekildiğini anlamamız lazım. Bunun cevabını verdikten sonra halk istediği biçimi kullanabilir ve hepsi meşrudur bana sorarsanız. Oraya kadar gelmişken söyleyeyim. O en delişmen unsurların ön planda kalması halk hareketinin biraz geri çekilmesinden kaynaklanıyor. Doğaları gereği onlar anne babaları gibi geri çekilmiyorlar. Çekilmesinler de. Bunda bir yanlışlık yok. Bu hoşbir şey çekilmesinler dirensinler. Ama o halkın tekrar geri gelmesini sağlayacak olan örgütlülüktür. İnsanların bir akşam sokağa çıktığını 3.gün 30 km yürüdüm, nereye götürüyoruz bu ülkeyi sorusunun yanıtını kollektiif olarak verebilmesi, milyonlarca insanın bu ülke bizim emeğimizle, eylemimizle şuradan şuraya gidiyor diye ortak duyguya sahip olmaları lazım. Bu örgütlülükten başka bir şeyle kazanılamaz.
IMG_2776
CHP, DİRENİŞİ ÖNEMSİZLEŞTİREN BİR ÇİZGİ TUTTURDU
EK :  Gezide 80 ilde milyonlarca insan sokaklara çıktı. Geziden sonra partiler ve stklar kendi bünyelerine çekmeye oy toplamaya çalıştılar. Yeni partiler kuruldu.  Bunlardan özellikle HDP, Gezi bileşenlerini bünyesine katmaya çalışıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz de TKP olarak bu tarz bir çalışma yapıyor musunuz?
AG :  Ben problemin biraz tersinden çıktığını düşünüyorum. Çok katılmıyorum bu gözleme. Türkiye’de bir dizi siyasi partinin geziden kaçtıklarını düşünüyorum. Gezinin kucak açtığı 1.parti aslında CHP’dir. Bu da çok doğal bir şey. Ana muhalefet partisi,  AKP’nin alternatifi olarak algılanıyor. Türkiye’de sosyal demokrasinin oyu 3’te 1 derler. Sokağa çıkıp sorsanız herhalde sokaktaki direnişçilerin 3’te birinin çok üzerinde bir oranda CHP eğilimi çıkardı.  Bu bilinen bir gerçek. Peki CHP ne yapıyor? CHP seçim politikalarında aday belirlemesinde Geziye nasıl bi göndermede bulunuyor? Ben göremiyorum. Ankara, İzmir, İstanbul,  Eskişehir ve Hatay direnen 80 ilden 5’i. Ama özellikle bu 5 il sembolik anlam kazandı. Hatay’da AKP’li belediye başkanı partisinden seçime çeyrek kala ayrıldı, CHP’den aday gösterildi. Demekki AKP’nin oradaki yerel yönetim politikalarıyla CHP’nin politikaları arasında bir fark yok. Sarıgül’den çok şey duyuyoruz ama solcu olduğunu duymuyoruz. Öyle bir temsil iddiası yok. Tam tersi onu temsil etmediğine dair işaretler var. Geçtiğimiz günlerde “MHP’li gençlerle toplandım. Allah’a çok şükür hepsi full time beni destekleyecekmiş” diye bir açıklama yaptı.  Demekki başka yöne bakıyor. Ankara’da da CHP’nin adayı bir tv programında hangi partiye üye olduğunu karıştırabiliyor. Seçimi kazanacağını, CHP ve AKP’yi muhalefete iteceğini söylüyor.  Bu tuhaf bir durum. CHP’nin direnişe yatkınlık gösteren kitlelerin eğilimlerini dikkate almadığını tam tersine onu önemsizleştiren bir çizgi tutturduğunu düşünüyorum. Türkiye soyuluyor. Bir soygun var. CHP ilk aşamada 3 bakanı suçladı. Ama onların arkasında dikilen figürün bizim 6 gencimizin kanına bulaşmış olduğunu, biz büyük siyasete taşımayacak mıyız? Ne oldu?  O çocuklar niye öldüler? Eğer bugünkü siyaseti hiç etkilemiyorsa boşuna öldüler anlamına gelir. En önemlisi CHP olduğu için üzerinde durdum. HDP’nin de farklı olduğunu çok fazla düşünmüyorum. HDP daha önceki bir projeydi. Kürt hareketi Türkiye’nin batısında başka güçlerle ittifak yapmayı bir strateji olarak belirledi. Böyle bir birlik partisi kuruldu. Aslında HDP bir seçim partisidir. Altında bir parti yok. Altı yine Kürt hareketidir. Haziranla nasıl bir ilgileri var? Dediğim gibi kuşkusuz herkesin güçlü olmasını arzu ederim ben kendi adıma. Ama ben HDP’nin 30 Mart’ta bir tür Kürtlerin haklarını siyasetinin merkezine koyuyor musun koymuyor musun şeklinde bir referanduma gittiğini düşünüyorum. Ama konumuz bu değil. Konumuz bu olsa örneğin: soru Kürt sorunu önemli mi değil mi diye sorulsa herhalde herkes evet der. Ama konumuz yerel yönetimlerin nasıl olacağı. Yerel yönetimler siyasetin bir parçası. Bir yandan geziden enerji almayı düşüneceksiniz. Bir yandan da AKP ile çözüm süreci devam etsin diyeceksiniz. Bu temel çelişki çözülemez. TKP’nin pozisyonu şudur: Türkiye’nin her tarafında hazirandaki direnişe, hareketlere çok yaygın olarak katıldık. Ama biz kendimizi seçim platformunda, gezinin ya da haziranın temsilcisi olarak sunmuyoruz. Orada ortaya çıkan bir takım değerleri sahipleniyoruz. Ama sokaklara dökülen 10 milyona yakın insan kimseye bir vekalet vermedi. Böyle bir şey yok. TKP ‘ye de CHP’ye de verilmedi. Dolayısıyla gerçekçi olmak lazım. Halk hareketini önemsemek gerekir derken bundan çok önemseyelim ve mümkün olduğunca kendimize yontalımı anlamıyorum. Hareketi sahipleniyoruz ama örgütsüz olduğunu düşünüyoruz. Örgütsüz olduğu için yarıda kaldı, sonuca işaret etmedi. Seçim dönemi TKP’nin örgütleneceği bir dönemdir tabiî ki de. Ama asıl mesele şudur: Türkiye’de hiçbir siyasi parti 10 milyonları kapsayacak, onları yönlendirebilecek bir örgütlenmeye sahip değil. Bizim bir toplumsal örgütlenmeye ihtiyacımız var. O insanların öz örgütlenmesine ihtiyacımız var. TKP öz örgütlenmenin açığa çıkmasına ancak katkı da bulunabilir. Bu örgütlülüğün kendisi olamaz.
HDP’DEN TKP’YE TEKLİF GELDİ Mİ?
 
EK :  HDP kurulurken farklı kesimleri bünyesine çağırdı. Size bir teklif geldi mi? Cevabınız ne olurdu?
AG :  Siyasi ve diplomatik olarak Kürt hareketi, Türkiye sosyalistleriyle ittifak projesinde TKP’yi de görmek istediğini geçmişte dile getirdi. Biz sadece çeşitli toplantılarına temsilen, nezaketen gözlemci olmak üzere katıldık. Ama bu kadar. Biz Kürt sorununu Türkiye’nin sorunlarının anahtarı olarak görmüyoruz. Sadece Kürt hareketi değil, başka sol grupları da bünyesinde barındıran söz konusu akım Türkiye’nin bütün sorunlarının kilidi olarak görüyor Kürt sorununu. Yoksulluk diyorsunuz, “savaş bütçesine bu kadar para harcanırsa halk kitleleri tabiî ki aç kalır” diyorlar. Savaş diyorsunuz, “savaş kültürü Kürt meselesinden, oradaki devlet politikalarından türüyor. O olmadan başka alanlarda da barış olamaz” diyorlar. Yerel yönetim, demokrasi diyorsunuz, “Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerine hoşgörüyle bakılmadığı için devlet aşırı merkezi tutuluyor” diyorlar. Bunlar yanlış. Bu tür analizlerin hepsi yanlış. Türkiye bir sömürü düzeni üzerine inşa edildiği için Kürt sorununun çözümünün imkansız olduğu bir rejimdir aynı zamanda. Biz bu denklemi tersine çeviriyoruz. Kürt sorunu olduğu için Türkiye’nin binbir soruna gömülmüş olduğunu düşünmüyoruz. Türkiye’nin çok yapısal, sınıfsal sorunları olduğu için Kürt sorununun da çözümsüz kaldığını düşünüyoruz. Öbür türlü Kürt düşmanı yönetici gitsin, Kürt dostu yönetici gelsin sorun çözülsün gibi çok naif bir yaklaşıma varabiliriz. Ondan sonra Tayyip Erdoğan mı daha Kürt dostu, öbürü mü diye arayışlara gireriz. Dünya görüşü farkımız olduğu için uzağındayız. Ama TKP’nin dışında çeşitli siyasi aktörler var Türkiye’de. Kürt hareketiyle mesafelerini milliyetçilik üzerinden tarif ediyorlar. Milliyetçilik o toplumu oluşturan herkesin bir ortak milli çıkara sahip olduğunu var sayar. Türk milletinin çıkarları diye bir şey yok. Türk milleti dediğiniz şey sınıflara bölünmüş. Ve emekçilerin, yoksulların çıkarlarıyla TOKİ patronlarının çıkarlarının örtüşmesi diye bir şey yok. Bu ikisi aynı milli çıkarlarda bütünleşmiyor. Dolayısıyla biz ordan bakmıyoruz Kürt meselesine. TKP kendisini hangi etnik veya ulusal kökenden olursa olsun, halk, emekçi güçlerini partisi olarak görür. Bizi orada ayırt eden Türk-Kürt kimliği değildir.
ÖCALAN’IN GÖRÜNTÜLERİ
 
EK :  İP, Abdullah Öcalan’ın görüntülerini yayınlıyor. BDP içinde bazı tartışmaların yaşandığı  da iddia edildi. Siz ne düşünüyorsunuz?
AG :  Bir kere şu çok açık. Gizli kamera kayıtlarının yapılması ve sonrada yayınlanması her durumda konu ne olursa olsun etik olarak reddedilmelidir. Bu bir geniş politik tartışmaya da açılmamalıdır. O kişi kayda alındığını bilmiyor. Bunun bilgisinden yoksun olarak konuşuyor. Bir siyasi figüre tuzak kuruluyor. Bunun üzerinden siyaset yapılamaz. Onu tamamen bir kenara bırakıyorum. Ve şöyle düşünüyorum. Kürt siyasi hareketi oldukça uzun zamandır Kürt sorununun Türkiye’deki politik rejimle beraber çözülmesine kanaat getirmiş durumda. Türkiye’de siyasi bir muhalefet rolünü oynamayalım, rejimle iç içe girelim, rejimin bir parçası olalım, sorunu bu şekilde aşalım diye bakıyorlar. Yanlış bir bakış açısıdır. Ben bu şekilde ilerlenebilecegini düşünmüyorum. 2. Bir boyutu daha var. 2000’lerin başlarında ortadoğudaki Irak probleminden gelerek adım adım berraklık kazandı ve bana sorarsanız artık çıplak gözle görülür hale geldi. Kürt siyasi hareketi, Kürt sorunu sadece Türkiye’yi değil bütün bölgeyi ilgilendiren bir sorun. Kürt statükosu kendince pozitif daha iyi yere taşınacaksa bu değişim bölgede emperyalist çıkarlarla boy ölçüşerek onlarla mücadele ederek değil, onlarla bir uyum sağlayarak yaşamalıdır diye bakıyor. Bu da son derece yanlıştır. Türkiye’nin doğu ve güneydoğu kentlerinde Kürt sorunu ne diye baktığımda fındık toplamaya açık kamyon kasalarında taşınan binlerce insanı görüyorum. Neden oradaki yoksullar bunu yapıyor? Niye onlara yaptırılıyor? Pamuk toplamaya giden çocuklar okula gitmiyor. Türkiye’de güya zorunlu eğitim varmış. Kürt yoksullarının çocukları Eylül-Ekime kadar okula başlayamaz, aileleriyle beraber pamuk tarlalarına giderler. Bu kadar basit. İnşaatların önünden geçelim de kulağımızı kabartalım. Kürtçe konuşulur. O insanlar ne sigortalı ne sendikalı. 15 günlüğüne 2 aylığına o işi bulmuştur. Ondan sonra göç ettiği İstanbul ya da İzmir’de saçma sapan bir gecekonduda üst üste alt alta insanlık dışı koşullarda yaşar, evine memleketine para göndermeye çalışır. Bunlar Kürt. Sabah erken dolaşmaya çıkın. İstanbul’da etrafı temizleyen belediye işçilerinin yarıdan fazlası Kürttür. Bunlarla ilgilenmeyen bir Kürt çözümü olabilir mi? BDP’nin Kürt sorununa buradan yaklaşmadığını düşünüyorum.
OYLARI BÖLMEYİN TARTIŞMALARI
 
EK :  Sosyal medyada size en çok sorulması istenen soru oyları bölme konusu. Sizce TKP oyları bölüyor mu? Veya neden oyları bölüyorsunuz?
AG :  TKP Türkiye’de oy kullanacak olan kitlelerin tercihlerini doğru bildiği yönde etkilemeye çalışıyor. Bunun sonucu bölmek midir? Ama şimdi bize oylarımızı bölmeyin diyenin kendisinin ayırtedici yanlarını bize göstermesi lazım. CHP’nin benim muadilim olan adayı İstanbul’da Tayyip Erdoğan’a daha bir ay önce siz bir dünya liderisiniz dedi mi demedi mi? Yıllardır Sarıgül Şişli’yi, Kadir Topbaş İstanbul’u yönetiyor. Yıllardır bu 2 figür tam uyumlu olduklarını karşılıklı dile getirmiyorlar mı? Benim sorum bu. Tabii ki demogoji yapıyor durumuna düşmek istemem. Sarıgül’ün Tayyip Erdoğan’a bir dünya lideridir derken kurduğu cümlesi “bizim işimize karışmayın sayın başbakan siz dünya liderisiniz, neden bir şehirle bukadar ilgileniyorsunuz” idi. Ama bunu söylemenin başka yolu da vardır. Şerefine Tayyip de güle güle Tayyip de demişti halk. Ama dünya liderisin dememişti. TKP oyları bölmesin diyen önce kendisinin ayırt edilmesi gereken faktör olduğunu ortaya koymalıdır. Bu yoksa ne yapacağız? Aynı şey Ankara için de geçerli. Ankara’da solun ortak adayı TKP’nin üyesi olan Kaya Güvenç. Solun ortak adayı olarak bağımsız giriyor seçimlere. Ama şimdi nasıl Ankara’da solun geneline oyları bölmeyin denebilir? CHP adayı daha önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi MHP’yi CHP’ye benzetmekle suçlamıştı. Bu tabloda en son telaffuz edilebilecek şey bence TKP’ye oyları bölüyorsun demektir. CHP önce kendisini AKP’den ayırt etsin biz o ayrımın farkına varalım. Asla haksızlık olmasın CHP’nin tamamı Sarıgül ya da Mansur Yavaşçı mıdır? Tabiki değil. Bu sorunun ben son derece samimi şekilde sorulduğunu biliyorum.  Ama yapacak bireşey yok. Çünkü CHP seçimlere girerken politik olarak rastlantısal olmayan bir şey yaptı ve bu seçimlere biz seçimlere demokrat sol bir parti olarak değil, merkez sağ bir parti kimliğiyle gireceğiz diyor. CHP’nin çeşitli ilçelerde bizim dostumuz olarak gördüğümüz adayları da var, orada da biz gerekli pratik ayarı zaten yapıyoruz.
EK :  CHP içinde Mansur Yavaş ve Sarıgül’ü istemeyen de bir kesim var. CHP içindeki bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP kendi gezi sürecini mi yaşıyor?
AG :  Ne yazıkki öyle bir dinamizmin ortaya çıktığını, CHP’nin solcu bir parti olduğunu düşünmüyorum. Ama Türkiye’nin aydınlanmacı, ilerici birikiminin önemli bir kitle tabanı CHP ile ilişki içindedir. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu bir vaka, durum. CHP’nin bu seçimlere sağcı bir parti kimliğiyle girmeyi tercih ettiğini düşünüyorum. Bu o devinime aykırıdır. Ne oluyor? Türkiye’de ne kadar derin, ne kadar güçlü olduğu 12 Eylül 1980’den sonra çok kuşkuyla karşılamaya başladığımız bir aydınlanma birikimi vardı. Bu aydınlanma birikimimiz 1960-70’lerde kendisini net bir şekilde gösteren her tarafa imzasını koyan birikim geçtiğimiz yıl tekrar kendisini, kürtaj yasağına karşı kadınlarla, ODTÜ’de öğrencilerle gösterdi. Gezide çevrecilerle başladı mimarlarla kent planlamacılarıyla başladı ve bütün halka yayıldı. Biz zannederdik ki futbol taraftarları fanatik, seksist, kadın düşmanı bir topluluktur. Hiç de öyle olmadıklarını öğrendik. Türkiye’de o aydınlanma birikimi kendisini tekrar gösterdiğinde, buna en fazla bünyesinde hissetmeye açık olan siyasi parti sağa kırdı direksiyonu. Bunun böyle gideceğini düşünmüyorum. Çünkü o aydınlanma hareketi devam edecek. Ve herkes ona göre pozisyonunu netleştirmek zorunda kalacak. Zannediyorlar ki bu iş bitti. Birkaç hafta sürdü ve bitti. Tekrar çıktığında nasıl başa çıkacaklarını nasıl adapte olacaklarını merak ediyorum.
SOL CEPHE
 
EK :  Gezi sürecinden sonra kurulan örgütlerden birisi de Sol Cehe. Yoğun şekilde örgütlenmeye de başladı. Türkiye’de solcu olmayan kesimler de var. Sol Cephe onları nasıl kucaklayacak?
AG :  Siyaset yüzyıllardır sol ve sağ üzerinden yapılandırılmış. Bunun bir objektivitesi var. Türkiye’de sağcılar da var. Onları da kapsayalım diye siyaset yapılamaz. Sol Cephe adı üstünde solculara hitap etmektedir. Halk hareketini sola çağırmaıdır. O halk hareketi ben özgürlük istiyorum diyor, solcuyum sağcıyım demiyor. Solcuysan da sağcıysan da gelebilirsin diyor. Örgütlenmeyse adı üstünde sola çağırır. İnsanların öz örgütlenmeye ihtiyacı var. Neden? Çünkü Türkiye’de kitle örgütlenmeleri açısından bir yoksulluk yaşıyoruz. Türkiye’de sendikalar çok güçsüz. Sivil toplum örgütlülüğü çok zayıf. Bir mesele var. Şu masayı kaldırıp içeri taşıyacağız. İnsanlar bir araya gelip nasıl yapacağız, nereden geçireceğiz diye tartışıp karar verecekler. O kararın oluşturduğu disiplini kendi aralarında yaratarak işi yapacaklar. Bu en basit örgütlenme nosyonudur. Türkiye’de buna ihtiyaç var. Ben Sol Cephe’nin buraya oturması gerektiğine inanıyorum. Seçim mi geliyor? Seçimlerde ne yapmak lazım diye tartışmalılar. Siyasi partilerden bir reçete beklememelidirler. Haziran günlerinde bu oldu. Örgütsüz insanlar yan yana geldiler. 30bin kişi bir kavşakta tartıştı. Sağdan mı gidelim soldan mı, köprüye mi yürüyelim? Karar aldılar ve uyguladılar. Bu örgütlülüğe ihtiyaç var. Sol Cephenin ben bu olması gerektiğini düşünüyorum. Anti emperyalist olmalıdır. Ben kendi adıma haziranın ilk haftası şunu düşündüm: bu halkın her biri birkaç bine bölünmüş. Bir sürü örgütü var. Ama halkın büyük kısmı da örgütsüz. Keşke bu halkın koskocaman bir örgütlenmesi olsaydı. 30 Marttan sonraya bunu yetiştirmemiz lazım. 30 Marttan sonra Türkiye krizden çıkmayacak. Kriz yeni bir evreye geçecek. O evrede Türkiye’de geniş halk kütlelerinin kendi örgütü olabilmelidir. Sol Cephe deyince benim gözümün önüne bunlar geliyor.
EK :  Fenerbahçe yürüyüşü düzenlendi. Gezi direnişinde öne çıkan Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftar grubu çArşı’ya yönelik baskılar hissediliyor. Siyaset ile futbol son yıllarda çok iç içeydi. Ama bu kadar futbola baskı yapılmasını nasıl değerlendirirsiniz?
AG :  Ben Fenerbahçeliyim. Siyasetle iç içe girmesi ve futbolun endüstriyelleşmesi sermayeyle iç içe girmesi. Burada faturayı AKP’ye kesmekle yetinemem. Bunun çok daha uzun bir arka planı var. Türkiye’de sporun metalaşması diyebileceğimiz  bir şey aslında. Olimpiyat organizasyonları da aslında büyük ekonomiler yaratmak üzere kurgulanıyor. İtalya Başbakanı Berlusconi’de Milan’ın başkanlığını yapıyordu. Bu her açıdan insani olmayan bir süreç. Problemin de burada göğüslenmesi lazım. Yüzbinlerce insan yürüdü. Bugün gündelik ve politik bir tepki veriliyor. Çünkü siyasi iktidar son derece hoyratça o kulübün içine müdahale etmeye çalıştı. Bu müdahale geri püskürtüldükten sonra bütün taraflar kütlesi siyasi olarak muhalefete geçmiş oldu. Tablo bu. Bunu da fazla abartmaya bence yer yok.   Bugünün politik kompozisyonu açısından çok pozitif bir şeydir. Fenerbahçe gerçekten çok büyük bir camia. AKP’nin kurmaya çalıştığı rejimin bir ayağı burada topal kaldı. Ben bunun politik olarak çok değerli olduğunu düşünüyorum. Fenerbahçeli olarak bundan özel bir keyif alıyorum. Ama futbolun problemi bununla çözülmez. Futbol bir bataklıktır. Onu bataklıktan çıkartmaya yönelik başka bir projenizin mutlaka olması lazım.
“AF İSTİYORUZ AF”
 
EK :  TBB Başkanı Metin Feyzioğlu geçtiğimiz günlerde Başbakan ve cumhurbaşkanıyla görüştü ve yeniden yargılamayı tartışaya açtı. Sizin bu konudaki görüşleriniz nedir?
AG :  Bu tarz tartışmalarda ortaya ilginç bir şey çıktı. AKP can havliyle bir takım kartlar attı. Tayyip Erdoğan her şeyi üst üste bindiriyor. Son duyduğum ellerinde bira şişeleriyle başörtülü bacıma saldırdılar. Halbuki biz önce camide bira içtik ondan sonra gömleklerimizi çıkartıp soyunduk. Öyle Kabataş’a girdik. Karıştırmış her şeyi söylüyor. Bu konuda biraz öyle gündeme geldi. AKP can havliyle oraya buraya çiçekler savurdu. Bence o çiçekler de tutmaya değer bir şey yoktur. Karşımızda bir blok oluşmasın, kontrolümüzden kaçan yargıyı sapturap altına alalım dediler. AKP demokratik bir düzenleme yapmaya, haksızlıkları gidermeye eğilim gösterdi de ondan sonra vazgeçti, burun kıvırarak meclise yasa mı getirdi? Tabiî ki de hayır. Bence bunun ihmal edildiği yanlış bir politika izlendi. 2.si de orada tuhaf bir şey söylendi. Baronun önemli bir yöneticisi dediki: mesele af meselesi değil, yeniden yargılama. Ben Yalçın Küçük gibi düşünüyorum. Yalçın Hoca yaptığı yazılı açıklamada  “ya arkadaş biz af istiyoruz” diyor. Af siyasi af bunun her zaman heryerde adı aftır. Bunda bir sakınca da yoktur. Affa uğramak siyasetin dilinde daha önce mahkum olmuş kişinin karalanması anlamına gelmez. Aksine “ben siyasi düşüncelerim ve mücadelemden dolayı haksız yere mahkum edildim. Biz mücadelemizi sürdürdük ve af çıkartmak zorunda kaldılar” anlamına gelir. Söylenmesi gereken şey çok basit. AKP döneminin bütün büyük kitlesel soruşturmaları ve mahkemeleri siyasidir. Ve Türkiye’de rejimi değiştirme yönünde bir operasyonun parçasıdır. TKP olarak diyoruzki bunların tamamı gayrı meşrudur. AKP dönemindeki siyasi davalardan alınan cezaların tamamı hükümsüzdür. Bunu ilan edersin ondan sonra kontrgerilla mı, bütün tarihiyle masaya yatırırsın. Bu kontgerillayla barışmak anlamına gelmez. 17 Aralıktan sonra kuvvetli şekilde buradan başlansaydı çok büyük mesafeler alınacaktı. Çünkü AKP’nin çok zayıf olduğu bir momentti. Ne yazıkki Türkiye’de çeşitli hukuk çevreleri kısa vadede bir kazanım elde edebilir miyiz diye yaklaştılar ve pratikte AKP’ye nefes alma şansı vermiş oldular.
AYDINLIKÇILAR – KOMÜNİSTLER
 
EK :  Aydınlıkçılarla komünistlerin zaman zaman tartıştıklarını görüyoruz. bu süreç nereye gider? Türkiye’de solcular ne zamana kadar kavga edecek?
AG :  Ben durumun okadar dramatik olduğunu düşünmüyorum. Türkiye sağına bakınca kimse böyle demiyor da sola bakınca söylüyor. Sağda da bir sürü parti var. Sağın bölünme hakkı var da solun yok mu? Şaka bir yana eğer farklılıklar suniyse ve hayatın gerçeklerini yerine getirmiyorsanız saçma bir şey yapıyorsunuzdur. Bunun arkasında da siyasi toyluk olabilir, kariyerizm olabilir. Bir takım nedenler olabilir. Ama savunulacak nedenler değildir. Ben Türkiye solundaki durumun bu olmadığını düşünüyorum. Aydınlık hareketinin İP hareketinin bir milli cephe kurmalıyız diye yaklaşımları var. Biz buna küllüyen karşıyız. Eğer illa milli lafını kullanacaksak oraya Süleyman Demirel ekolünü hiç olmazsa sokmamak lazım. Ama arkadaşlar MHP’yi bile sokma eğilimindeler. Bu başka bir siyaset yaklaşımı. Başka bir program. Bizimki ve onlarınki buluşturulamaz. Aramızda gerçek farklılıklar olduğunu düşünüyorum.
EK :  Son sözlerinizi alalım.
AG :  Biz bu seçimlere şu ana politikayla giriyoruz. Türkiye’nin bir AKP sorunu var. Ve 30 Martta yenilgiye uğrayan, kuvvetli bir şekilde oy kaybeden AKP çözülür. İktidar olmak için yaratılmış AKP muhalefet olamaz. İktidardan düşeceği tescillenince Türkiye beladan kurtulmaya başlar. Ama Türkiye bundan kurtulurken AKP diktatörlüğü Türkiye’den tasfiye olurken onun yerine yok aslında fazla bir farkımız diyen başka projelerin olmasını mı tercih edeceğiz yoksa bir sol seçeneği mi güçlendireceğiz? Bizim bu seçimlere temel yaklaşımımız budur. AKP’yi indirmek ama onun yanı sıra Türkiye’de gerçek bir sol seçeneği güçlendirmek..

Yayınlandığı Adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/92249/istanbulun-en-basta-cozulmesi-gereken-sorunu-siyasal-iktidardir.html

http://www.habertut.com/tkb-ibb-adayi-aydemir-gulerden-aciklamalar.html

http://istanbulicinaydemirguler.org/muhalif-gazete-istanbulun-en-basta-cozulmesi-gereken-sorunu-siyasal-iktidardir/

“İstanbul’un En Önemli Sorunu Siyasal İktidardır!”

0
Türkiye 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere sıcak gündemlerle giriyor. Bütün partiler son sürat çalışmalarına devam ediyor. Seçim sonuçlarının en çok merakla beklendiği yer kuşkusuz İstanbul. İstanbul’da bütün partiler seçimlere iddialı isimlerle giriyor. TKP’de bu partilerden birisi. İBB’de aday olarak Merkez Komite üyesi Aydemir Güler’i gösterdi. Aydemir Güler ile Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde buluştuk. Gezi direnişinden, HDP’ye, Sol Cephe’den İstanbul’a herşeyi konuştuk. 
Ercan Küçük (EK) :  Sizce İstanbul nedir? Size ne ifade ediyor?
Aydemir Güler (AG) :  İstanbul’un sayısız farklı fotoğrafı var ama bizim ilgi alanımızdan baktığımızda İstanbul aslında Türkiye. Türkiye’nin mikro da değil anlamlı ölçekte temsil edildiği bir yerden bahsediyoruz. Onun dışındaki yerler kendine özgüdür. Ama Türkiye’nin bütününü ilgilendiren şeyler İstanbul’un da başat dinamikleri. Kürt sorunu, Türkiye Kürdistanı’yla ilgili bir şey değil aynı zamanda İstanbul’un da sorunu. Alevilerin bir meselesi varsa, sınıf çelişmelerinden bahsediyorsak İstanbul bunun en çıplak gözle gözlemlendiği yerdir. Öyleki 1994-2014 yılları arasında İstanbul’u tek kişi yönetmiş. İmar planı zaten yok da imar kararlarına, görünümüne, sembollerine kadar tek merkezden yönetilmiş, onu yöneten makam aynı zamanda Türkiye’yi de yöneten makam olmuş.
İSTANBUL’UN EN BAŞTA ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUNU SİYASAL İKTİDARDIR
 
EK :  Peki sizce İstanbul’un en başta çözülmesi gereken sorunu nedir?
AG :  Bu tipik bir gazeteci sorusu. Daha önce verdiğim cevabı yeniden vereceğim. İstanbul’un en başta çözülmesi gereken sorunu siyasal iktidardır. Bu İstanbul’a özgü bir sorun değil, Türkiye’nin bütününü kucaklayan bir sorun. Ama başka türlü telafuz edemeyiz. En fazla Gezi Parkı gündemi sırasında yüzleştik. Ve aslında Türkiye kamuoyu da bu yüzleşmede biraz şaşırdı. Bilinmeyen bir gerçek değildi ama şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıktı. Doğrudan başbakan çıkıyordu ve diyorduki “Biz kararımızı verdik. Topçu Kışlası yapacağız. Topçu Kışlası hem ticaret merkezi bir avm, aynı zamanda da caminin bulunduğu bir yer olacak” zaten 2’si bir arada gidiyor. Ticari ve dinsel merkez günümüz Türkiye’sinde sanki bir madalyonun 2 yüzü gibi bir hal kazandı. Bunu tartışmadan, bu kadar merkezileşmiş kararlarını tartışmadan bundan ayrı bir İstanbul sorunu tarif etmek mümkün değil. Geçtiğimiz Haziran ayında Türkiye’nin en büyük sorunu Taksim’di. Bu aynı zamanda İstanbul’un  da en büyük sorunuydu. İkisinin de yaratıcısı, sorunu temsil eden, sorunun çözülmesi için aşılması gereken Ankara’daki siyasi iktidardır. Bu ekonomik olarak da böyle. Türkiye ekonomisinde kent rantı birinci sırada. Kent rantı sadece bir arsanın değeri değil, aynı zamanda otomotiv, inşaat sektörü aynı zamanda çift yanlı emek göçü. Bütün bunlara bakıldığında Türkiye’nin sayısız sorunu sanki geliyor en büyük şehirde koskoca bir düğüm oluşturuyor. Bunun bir tanesini çekerseniz o düğüm sadece çözülmez hale gelir. İstanbul’da da bu yapılıyor. Trafik sorununu çözmek için ‘köprülü kavşak yapalım, bir köprü daha açalım.’ Saçma. İstanbul’u otomotiv sektörünün tekellerinin egemenliğinden kurtaracak siyasi irade yoksa trafik sorunu da çözülmez. İstanbul’un her tarafı su ve trafikte deniz yolları kullanılmıyor. Bu bir aptallık durumu mu? Kimsenin aklına gelmemiş mi? Böyle düşünemeyiz. Türkiye ve İstanbul aptallardan oluşmuyor. Bunun nedeni gerçekten otomotiv sektörü. Bu anlamda orada en önemli sorun trafik sorunu deseniz biraz kaşıyınca Türkiye’nin merkez siyasi yönelimlerine ilişkin gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. Nereye başvurursanız vurun sizi aynı yere götürür. 1.sorun siyasi iktidardır. Bu siyasi iktidar orada olduğu sürece İstanbul’un herhangi bir mikro sorunuyla uğraşmak mümkün değil.
EK :  O zaman şunu sorayım. İstanbul’da diyelim TKP kazandı. Ankarada’ki siyasi iktidar halen devam ediyor. Peki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyorsunuz?
AG :  Buna 2 psikolojiyle yanıt verilebilir. 1.si ne yazıkki İstanbul gibi bir kenti planlamak ancak merkezi bir planlamanın parçası olabilir. Merkezi siyasi karar süreçleriyle bağlıdır. Dolayısıyla ne yazıkki İstanbul’un sorunlarını İstanbul’dan çözemeyiz. İşin bir de başka yönü var. İstanbul’da bu sorunlarla radikal bir şekilde yüzleşebilen bir siyasi hareket, bir halk hareketi yükseldiğinde bu sadece İstanbul’u değil Türkiye’yi kurtarır. Gerçekçi olan da o.  Biz seçim çalışmasında şunu demek durumunda değiliz. İstanbul’da İBB seçimlerini TKP kazanacak ve sonra cebinden çıkarttığı bir takım büyük projelerle hatta kendince çılgın projelerle meseleleri halledecek. Bu tamamen yanıltıcı bir yaklaşım olabilir. Türkiye’de kökleşmiş çok boyutlu sorunları çözüm yoluna sokabilmek için bütün ihtiyacımız olan bir halk hareketidir. 30 yıldan beri halk hareketi deyince ara sıra bir takım sinyallerle karşılaştık. Zonguldak madencilerinin yürüyüşü, milyonların katıldığı Nevroz gösterileri akla gelirdi.  Ama hepsini aşan hepsinden daha büyük, kucaklayıcı olan bir Haziran 2013 yaşadık. Halk hareketi deyince herkesin aklına onun gelmesi lazım. Bunu güçlendirdiğimizde Türkiye sorunların çözümüne yaklaşır. TKP’nin İstanbul’da yürüteceği seçim çalışmasını bunun bir parçası olarak düşünüyoruz. Halk hareketi ne yapabilir diye bakanlar da var. Şuna bakmak lazım. Haftalarca İstanbul gibi dev bir kentin en önemli alanı trafiğe kapalıydı. Trafiğe kapalıyken  insanlar hiç de trafik sorunu çekmediler. Tam tersine Taksim ve civarında trafik sorunu ortadan kalktı. Haftalarca polis mekanizması toplumsal yaşamın dışına çıktı. Kimse de birbirini soymadı, birbirini öldürmedi. Demokratik halk hareketi bir şeyleri ortaya çıkarabiliyor. İsteyen istediği kadar uğraşsın. Film, sinema üretmek için. Halk hareketi ortaya çıkınca birden bir bakıyorsunuz sizin on yıllarca yapacağınız planlamadan çok daha kuvvetli, hızlı, estetik, eğlenceli üretim 2 günde ortaya çıkabiliyor. Bu halk hareketine güvenmek lazım. Eğer bu yoksa ozaman projeler tartışılmaya başlanıyor. Halk hareketi varsa o zaman halkın aktif olarak katılacağı, herkesin sözünü söyleyeceği, gönüllü emeği koyacağı, büyük planlama yapmak mümkün.
IMG_2780
KÜRT SORUNU REFERANDUMA GİDİYORMUŞ GİBİ DAVRANIYORLAR
 
EK :  Halk hareketine güvenmek lazım dediniz ama mevcut sistemde İBB’de Kadir Topbaş, Mustafa Sarıgül, Sırrı Süreyya Önder, Levent Kırca ve Rasim Acar ile yarışıyorsunuz. Gezi direnişine katılan kitleler içinde Sarıgül, Sırrı Süreyya ve Levent Kırca’yı destekleyenler de var. TKP bunu nasıl aşmayı düşünüyor?
AG :  Ben bizim en büyük avantajımızın bu olduğunu düşünüyorum. Sarıgül’ün yaklaşık 3 hafta önce bir konuşması vardı. İstiklal Caddesi’ni en büyük gezi alanı ve en büyük ticaret merkezi yapacağım diyor. Bunlar yaptılar mı her şeyin en büyüğünü yaparlar zaten. Acaba bu arkadaş haziran günlerinde buralarda yok muydu? Taksim’in ticaret merkezi olamayacağını, halkın istemediğini, bunun bilime aykırı olduğunu duymamış mı? Ama böyle yaklaşıyor. Bu yaklaşımla haziran ayında ortaya çıkan kitleler arasında bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Hazirandaki tercihler din üzerinden yapılmış tercihler değildir. Kimse kimsenin neye inanıp inanmadığına dair bir ölçüye sahip değil. Ama din istismarına karşıydı. Sabah akşam her ağzını açan maşallah, inşallah diye konuşacaksa siyasetle bu işin çizgisinin çekilmesi lazım. Dinsel dilin bizim inanıp inanmamamızdan bağımsız olarak siyasetin dışına atılması lazım. Burada bir sahtekarlık var. Bu sahtekarlık CHP’nin sadece Sarıgül değil, bütün aday tercihlerinde kendisini gösterdi. Sırrı Süreyya Önder’in Taksim  Gezi direnişi başladığında oraya intikal ettiğini, İstanbul’un bir milletvekili olarak diğer bütün İstanbul milletvekillerinin yapması gerekeni yaptığı çok açıktır. Bunun dışında da başka siyasetçiler de vardı. Biz de vardık. Sırrı Süreyya özel bir figür haline gelmiş olabilir. Ama mesele figürler üzerinden değilki. Mesele halk harekerinin taşındığı temel anlam ve sizin siyasetiniz arasındaki uyuşmadır. Ben BDP-HDP’nin böyle bir uyuşma peşinde olduklarını düşünmüyorum. Her nedense yerel seçimler söz konusu olduğunda bu siyasi hareket sanki Kürt sorunu referanduma gidiyormuş gibi davranıyor. Bunun bir manası olduğunu zannetmiyorum. Ayrıca siyasetin bir bütünlüğü vardır. Herkes pozisyonunu belirlemelidir. Şunu hastediyorum. Benim memleketin en büyük derdi dediğim AKP diktatörlüğü yolun sonuna 1 Haziiranda gelmiştir. O gün meşruiyetini kaybetmiştir.  O güne kadar AKP’ye oy vermiş onu destekleyen ve iktidarın devamından yana olan kitleler “evet ya bu iş olmadı, bu bir saçmalık, bu iktidar halka karşı bir iktidar, biz geri çekilmeliyiz” demeye başlamışlardır. AKP’nin hazirandan şubatın ortasına kadar hayatını sürdürmesinin nedeni kendi becerisi değil, meclisteki 3 siyasi partidir. Meclisteki 3 siyasi parti haziran günlerinde hükümeti istifaya çağırmadılar. Uzun uzun  tartıştılar ve o meclis  ve o hükümete suni tenefüs yapmayı seçtiler. Herkesin kendince bir gerekçesi var herhalde. Belki MHP ideolojik olarak AKP’nin projesinden ayrı görmüyor kendisini. O da İstanbul’un dinsel sembollerle dolup taşmasından yana. O da insanların özgürce eteğinin boyuna, çocuk sayısına, ne içeceğine karar vermesi konusunda Tayyip Erdoğan kadar fütursuz bir dil kullanmasa da o da galiba aynı kafadan. Öbür taraftan CHP herhalde iktidar istemeyen, siyasi iktidara uzanmak için çok güçlü garantiler isteyen bir parti. Türkiye’nin kaderine hükmettiği varsayılan bir takım büyük kuvvetler var, içeride ve dışarıda. Herhalde CHP bunlardan senet almadan siyasi iktidar talebinde bulunmuyor. Böyle bir mücadele veriyor. Kürt hareketinin ki çok daha dramatiktir. Çözüm süreci diye bir şey tanımlıyorlar. Masanın karşısında Tayyip Erdoğan var. Ve Erdoğan’ın çözüm süreci için ordan kalkmaması gerektiğine inanmış, Kürt hareketi. Halbuki masanın karşısında çözüm süreci yok. Süreci batağa götüren hiçbirşey olmasa KCK davalarının yaratıcısı, sayısız Kürt belediye başkanını ve Kürt siyasetçisini hapse attıran, Roboski Katliamının nedeni karşılarında. Ama onlar dyorlarki karşı sandalye boş kalırsa biz mahfoluruz. Bu siyasetçiler o halk hareketiyle irtibat kurdular diye ben şikayet etmiyorum. Herkes kursun. Bu herkesi temizleyici, arıtıcı bir nehirdir. Bu iyi bir şey herkes girsin o suya. Ama biraz da temizlenerek çıksın.
EK :  Haziran direnişi diyorsunuz. Özellikle Geziyle apolitiklikten çıkan gençler aman eylem oldu gidelim, koşalım diye polisle çatışmayı tercih ediyor sanki. Siz yılların devrimci önderlerinden birisi olarak, gezi direnişi, çatışma süreci nereye kadar devam etmeli? Direniş boyut mu değiştirmeli? Bundan sonra gidişat nereye varmalı? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
AG :  Terimler önemli. Terimlerle konuşuyor, terimlerle düşünüyoruz. Ben bu yüzden Haziran Direnişi diyorum. Fransız Devrimi bir büyük ayaklanmadır ve son derece meşrudur. Rus Devrimi büyük bir isyandır ve son derece meşrudur. Nazi ordularının yenilgiye uğratılması halk ayaklanmasıyla olmuştur ve bunlar meşrudur. Yeter ki arkasında geniş halk kitleleri, insanlığın ilerici birikimi, Kurtuluş düşüncesi  olsun. Ben haziranın bu anlamda ayaklanma olduğunu düşünmüyorum. Bir direnişti. Heryer Taksim, heryer direniş sloganı bunu ifade ediyor. Neye direndi insanlar? Kaç çocuk yapılmasına karışılmasına, futbolun dizayn edilmeye kalkışılmasına direndiler. Tabii ki kentin kamusal alanlarına ilişkin tasarruflar konusunda direndiler. İnsanlara vicdansızca davranılmasına, suratının ortasına gaz sıkılmasına, insan hayatının değersizleştirilmesine karşı direndiler. Şimdi karşınızda size plastik mermi sıkan, attığı gaz bombalarıyla binalarınızda yangın çıkmasına neden olan, onlarca insanın gözünü kör eden bir şiddet mekanizması var. Bu şiddet mekanizmasına karşı nasıl direnilebilir? Halk hareketinin başvurduğu şiddet zorunluluktan ortaya çıkmıştır. Yoksa bu direnişi temsil eden bir gencin molotof atması değil tomaya taş atması değil. Ama örneğin terk edilmiş bir karakolun camları kırılmasın diye güvenlik şeridi oluşturan halk bence temsil ediyor. Barikatlar kuruldu Taksim’in civarında. O barikatlar polis içeriye girmesin ve başka arkadaşlarımızın daha gözünü kör etmesin diye kuruldu. Ama tabiî ki elinize ne geçerse söküyorsunuz ve üst üste yığıp girilmez bir alan oluşturuyorsunuz. Bunda şiddet var. Ama ben hareketin saldırganlaştığını hiç düşünmüyorum. Okadar saldırganlığında gösterilen polis şiddeti karşısında lafının edilmesine değmeyeceğini düşünüyorum.
EK :  Daha genç kesim, sanki biraz eğlenmek amaçlı yapıyor gibi?
AG :  Eğlence amaçlı mı tam emin değilim. Bence mesele şu: birkaç yüz veya birkaç bin kişinin çıkıp bir inat göstermesi, didişmesi değil. Mesele Boğaz köprüsünün bir ucundan diğer ucuna dolduracak insanın harekete geçmesi. Sayı mı derseniz evet sayı. Halk dediğiniz şey bu kadar büyük bir ülkede tabii ki sayılarla ölçülür. Dolayısıyla o halk hareketinin  en heyecanlı, en enerjik, en coşkulu kesimi şuanda sokağa zaman zaman çıkıyor. Ben bunu da gayet normal karşılıyorum. Siyaseten sorunu çözücü olduğunu düşünmüyorum. Sorun eğer başa dönersek, AKP diktatörlüğünün geri püskürtülmesiyse, bu öncü, en coşkulu eylemlerle bunu çözemeyiz. Bizim yeniden o halk hareketine ihtiyacımız var. Halk hareketinin neden hazirandan sonra geri çekildiğini anlamamız lazım. Bunun cevabını verdikten sonra halk istediği biçimi kullanabilir ve hepsi meşrudur bana sorarsanız. Oraya kadar gelmişken söyleyeyim. O en delişmen unsurların ön planda kalması halk hareketinin biraz geri çekilmesinden kaynaklanıyor. Doğaları gereği onlar anne babaları gibi geri çekilmiyorlar. Çekilmesinler de. Bunda bir yanlışlık yok. Bu hoşbir şey çekilmesinler dirensinler. Ama o halkın tekrar geri gelmesini sağlayacak olan örgütlülüktür. İnsanların bir akşam sokağa çıktığını 3.gün 30 km yürüdüm, nereye götürüyoruz bu ülkeyi sorusunun yanıtını kollektiif olarak verebilmesi, milyonlarca insanın bu ülke bizim emeğimizle, eylemimizle şuradan şuraya gidiyor diye ortak duyguya sahip olmaları lazım. Bu örgütlülükten başka bir şeyle kazanılamaz.
IMG_2776
CHP, DİRENİŞİ ÖNEMSİZLEŞTİREN BİR ÇİZGİ TUTTURDU
EK :  Gezide 80 ilde milyonlarca insan sokaklara çıktı. Geziden sonra partiler ve stklar kendi bünyelerine çekmeye oy toplamaya çalıştılar. Yeni partiler kuruldu.  Bunlardan özellikle HDP, Gezi bileşenlerini bünyesine katmaya çalışıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz de TKP olarak bu tarz bir çalışma yapıyor musunuz?
AG :  Ben problemin biraz tersinden çıktığını düşünüyorum. Çok katılmıyorum bu gözleme. Türkiye’de bir dizi siyasi partinin geziden kaçtıklarını düşünüyorum. Gezinin kucak açtığı 1.parti aslında CHP’dir. Bu da çok doğal bir şey. Ana muhalefet partisi,  AKP’nin alternatifi olarak algılanıyor. Türkiye’de sosyal demokrasinin oyu 3’te 1 derler. Sokağa çıkıp sorsanız herhalde sokaktaki direnişçilerin 3’te birinin çok üzerinde bir oranda CHP eğilimi çıkardı.  Bu bilinen bir gerçek. Peki CHP ne yapıyor? CHP seçim politikalarında aday belirlemesinde Geziye nasıl bi göndermede bulunuyor? Ben göremiyorum. Ankara, İzmir, İstanbul,  Eskişehir ve Hatay direnen 80 ilden 5’i. Ama özellikle bu 5 il sembolik anlam kazandı. Hatay’da AKP’li belediye başkanı partisinden seçime çeyrek kala ayrıldı, CHP’den aday gösterildi. Demekki AKP’nin oradaki yerel yönetim politikalarıyla CHP’nin politikaları arasında bir fark yok. Sarıgül’den çok şey duyuyoruz ama solcu olduğunu duymuyoruz. Öyle bir temsil iddiası yok. Tam tersi onu temsil etmediğine dair işaretler var. Geçtiğimiz günlerde “MHP’li gençlerle toplandım. Allah’a çok şükür hepsi full time beni destekleyecekmiş” diye bir açıklama yaptı.  Demekki başka yöne bakıyor. Ankara’da da CHP’nin adayı bir tv programında hangi partiye üye olduğunu karıştırabiliyor. Seçimi kazanacağını, CHP ve AKP’yi muhalefete iteceğini söylüyor.  Bu tuhaf bir durum. CHP’nin direnişe yatkınlık gösteren kitlelerin eğilimlerini dikkate almadığını tam tersine onu önemsizleştiren bir çizgi tutturduğunu düşünüyorum. Türkiye soyuluyor. Bir soygun var. CHP ilk aşamada 3 bakanı suçladı. Ama onların arkasında dikilen figürün bizim 6 gencimizin kanına bulaşmış olduğunu, biz büyük siyasete taşımayacak mıyız? Ne oldu?  O çocuklar niye öldüler? Eğer bugünkü siyaseti hiç etkilemiyorsa boşuna öldüler anlamına gelir. En önemlisi CHP olduğu için üzerinde durdum. HDP’nin de farklı olduğunu çok fazla düşünmüyorum. HDP daha önceki bir projeydi. Kürt hareketi Türkiye’nin batısında başka güçlerle ittifak yapmayı bir strateji olarak belirledi. Böyle bir birlik partisi kuruldu. Aslında HDP bir seçim partisidir. Altında bir parti yok. Altı yine Kürt hareketidir. Haziranla nasıl bir ilgileri var? Dediğim gibi kuşkusuz herkesin güçlü olmasını arzu ederim ben kendi adıma. Ama ben HDP’nin 30 Mart’ta bir tür Kürtlerin haklarını siyasetinin merkezine koyuyor musun koymuyor musun şeklinde bir referanduma gittiğini düşünüyorum. Ama konumuz bu değil. Konumuz bu olsa örneğin: soru Kürt sorunu önemli mi değil mi diye sorulsa herhalde herkes evet der. Ama konumuz yerel yönetimlerin nasıl olacağı. Yerel yönetimler siyasetin bir parçası. Bir yandan geziden enerji almayı düşüneceksiniz. Bir yandan da AKP ile çözüm süreci devam etsin diyeceksiniz. Bu temel çelişki çözülemez. TKP’nin pozisyonu şudur: Türkiye’nin her tarafında hazirandaki direnişe, hareketlere çok yaygın olarak katıldık. Ama biz kendimizi seçim platformunda, gezinin ya da haziranın temsilcisi olarak sunmuyoruz. Orada ortaya çıkan bir takım değerleri sahipleniyoruz. Ama sokaklara dökülen 10 milyona yakın insan kimseye bir vekalet vermedi. Böyle bir şey yok. TKP ‘ye de CHP’ye de verilmedi. Dolayısıyla gerçekçi olmak lazım. Halk hareketini önemsemek gerekir derken bundan çok önemseyelim ve mümkün olduğunca kendimize yontalımı anlamıyorum. Hareketi sahipleniyoruz ama örgütsüz olduğunu düşünüyoruz. Örgütsüz olduğu için yarıda kaldı, sonuca işaret etmedi. Seçim dönemi TKP’nin örgütleneceği bir dönemdir tabiî ki de. Ama asıl mesele şudur: Türkiye’de hiçbir siyasi parti 10 milyonları kapsayacak, onları yönlendirebilecek bir örgütlenmeye sahip değil. Bizim bir toplumsal örgütlenmeye ihtiyacımız var. O insanların öz örgütlenmesine ihtiyacımız var. TKP öz örgütlenmenin açığa çıkmasına ancak katkı da bulunabilir. Bu örgütlülüğün kendisi olamaz.
HDP’DEN TKP’YE TEKLİF GELDİ Mİ?
 
EK :  HDP kurulurken farklı kesimleri bünyesine çağırdı. Size bir teklif geldi mi? Cevabınız ne olurdu?
AG :  Siyasi ve diplomatik olarak Kürt hareketi, Türkiye sosyalistleriyle ittifak projesinde TKP’yi de görmek istediğini geçmişte dile getirdi. Biz sadece çeşitli toplantılarına temsilen, nezaketen gözlemci olmak üzere katıldık. Ama bu kadar. Biz Kürt sorununu Türkiye’nin sorunlarının anahtarı olarak görmüyoruz. Sadece Kürt hareketi değil, başka sol grupları da bünyesinde barındıran söz konusu akım Türkiye’nin bütün sorunlarının kilidi olarak görüyor Kürt sorununu. Yoksulluk diyorsunuz, “savaş bütçesine bu kadar para harcanırsa halk kitleleri tabiî ki aç kalır” diyorlar. Savaş diyorsunuz, “savaş kültürü Kürt meselesinden, oradaki devlet politikalarından türüyor. O olmadan başka alanlarda da barış olamaz” diyorlar. Yerel yönetim, demokrasi diyorsunuz, “Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerine hoşgörüyle bakılmadığı için devlet aşırı merkezi tutuluyor” diyorlar. Bunlar yanlış. Bu tür analizlerin hepsi yanlış. Türkiye bir sömürü düzeni üzerine inşa edildiği için Kürt sorununun çözümünün imkansız olduğu bir rejimdir aynı zamanda. Biz bu denklemi tersine çeviriyoruz. Kürt sorunu olduğu için Türkiye’nin binbir soruna gömülmüş olduğunu düşünmüyoruz. Türkiye’nin çok yapısal, sınıfsal sorunları olduğu için Kürt sorununun da çözümsüz kaldığını düşünüyoruz. Öbür türlü Kürt düşmanı yönetici gitsin, Kürt dostu yönetici gelsin sorun çözülsün gibi çok naif bir yaklaşıma varabiliriz. Ondan sonra Tayyip Erdoğan mı daha Kürt dostu, öbürü mü diye arayışlara gireriz. Dünya görüşü farkımız olduğu için uzağındayız. Ama TKP’nin dışında çeşitli siyasi aktörler var Türkiye’de. Kürt hareketiyle mesafelerini milliyetçilik üzerinden tarif ediyorlar. Milliyetçilik o toplumu oluşturan herkesin bir ortak milli çıkara sahip olduğunu var sayar. Türk milletinin çıkarları diye bir şey yok. Türk milleti dediğiniz şey sınıflara bölünmüş. Ve emekçilerin, yoksulların çıkarlarıyla TOKİ patronlarının çıkarlarının örtüşmesi diye bir şey yok. Bu ikisi aynı milli çıkarlarda bütünleşmiyor. Dolayısıyla biz ordan bakmıyoruz Kürt meselesine. TKP kendisini hangi etnik veya ulusal kökenden olursa olsun, halk, emekçi güçlerini partisi olarak görür. Bizi orada ayırt eden Türk-Kürt kimliği değildir.
ÖCALAN’IN GÖRÜNTÜLERİ
 
EK :  İP, Abdullah Öcalan’ın görüntülerini yayınlıyor. BDP içinde bazı tartışmaların yaşandığı  da iddia edildi. Siz ne düşünüyorsunuz?
AG :  Bir kere şu çok açık. Gizli kamera kayıtlarının yapılması ve sonrada yayınlanması her durumda konu ne olursa olsun etik olarak reddedilmelidir. Bu bir geniş politik tartışmaya da açılmamalıdır. O kişi kayda alındığını bilmiyor. Bunun bilgisinden yoksun olarak konuşuyor. Bir siyasi figüre tuzak kuruluyor. Bunun üzerinden siyaset yapılamaz. Onu tamamen bir kenara bırakıyorum. Ve şöyle düşünüyorum. Kürt siyasi hareketi oldukça uzun zamandır Kürt sorununun Türkiye’deki politik rejimle beraber çözülmesine kanaat getirmiş durumda. Türkiye’de siyasi bir muhalefet rolünü oynamayalım, rejimle iç içe girelim, rejimin bir parçası olalım, sorunu bu şekilde aşalım diye bakıyorlar. Yanlış bir bakış açısıdır. Ben bu şekilde ilerlenebilecegini düşünmüyorum. 2. Bir boyutu daha var. 2000’lerin başlarında ortadoğudaki Irak probleminden gelerek adım adım berraklık kazandı ve bana sorarsanız artık çıplak gözle görülür hale geldi. Kürt siyasi hareketi, Kürt sorunu sadece Türkiye’yi değil bütün bölgeyi ilgilendiren bir sorun. Kürt statükosu kendince pozitif daha iyi yere taşınacaksa bu değişim bölgede emperyalist çıkarlarla boy ölçüşerek onlarla mücadele ederek değil, onlarla bir uyum sağlayarak yaşamalıdır diye bakıyor. Bu da son derece yanlıştır. Türkiye’nin doğu ve güneydoğu kentlerinde Kürt sorunu ne diye baktığımda fındık toplamaya açık kamyon kasalarında taşınan binlerce insanı görüyorum. Neden oradaki yoksullar bunu yapıyor? Niye onlara yaptırılıyor? Pamuk toplamaya giden çocuklar okula gitmiyor. Türkiye’de güya zorunlu eğitim varmış. Kürt yoksullarının çocukları Eylül-Ekime kadar okula başlayamaz, aileleriyle beraber pamuk tarlalarına giderler. Bu kadar basit. İnşaatların önünden geçelim de kulağımızı kabartalım. Kürtçe konuşulur. O insanlar ne sigortalı ne sendikalı. 15 günlüğüne 2 aylığına o işi bulmuştur. Ondan sonra göç ettiği İstanbul ya da İzmir’de saçma sapan bir gecekonduda üst üste alt alta insanlık dışı koşullarda yaşar, evine memleketine para göndermeye çalışır. Bunlar Kürt. Sabah erken dolaşmaya çıkın. İstanbul’da etrafı temizleyen belediye işçilerinin yarıdan fazlası Kürttür. Bunlarla ilgilenmeyen bir Kürt çözümü olabilir mi? BDP’nin Kürt sorununa buradan yaklaşmadığını düşünüyorum.
OYLARI BÖLMEYİN TARTIŞMALARI
 
EK :  Sosyal medyada size en çok sorulması istenen soru oyları bölme konusu. Sizce TKP oyları bölüyor mu? Veya neden oyları bölüyorsunuz?
AG :  TKP Türkiye’de oy kullanacak olan kitlelerin tercihlerini doğru bildiği yönde etkilemeye çalışıyor. Bunun sonucu bölmek midir? Ama şimdi bize oylarımızı bölmeyin diyenin kendisinin ayırtedici yanlarını bize göstermesi lazım. CHP’nin benim muadilim olan adayı İstanbul’da Tayyip Erdoğan’a daha bir ay önce siz bir dünya liderisiniz dedi mi demedi mi? Yıllardır Sarıgül Şişli’yi, Kadir Topbaş İstanbul’u yönetiyor. Yıllardır bu 2 figür tam uyumlu olduklarını karşılıklı dile getirmiyorlar mı? Benim sorum bu. Tabii ki demogoji yapıyor durumuna düşmek istemem. Sarıgül’ün Tayyip Erdoğan’a bir dünya lideridir derken kurduğu cümlesi “bizim işimize karışmayın sayın başbakan siz dünya liderisiniz, neden bir şehirle bukadar ilgileniyorsunuz” idi. Ama bunu söylemenin başka yolu da vardır. Şerefine Tayyip de güle güle Tayyip de demişti halk. Ama dünya liderisin dememişti. TKP oyları bölmesin diyen önce kendisinin ayırt edilmesi gereken faktör olduğunu ortaya koymalıdır. Bu yoksa ne yapacağız? Aynı şey Ankara için de geçerli. Ankara’da solun ortak adayı TKP’nin üyesi olan Kaya Güvenç. Solun ortak adayı olarak bağımsız giriyor seçimlere. Ama şimdi nasıl Ankara’da solun geneline oyları bölmeyin denebilir? CHP adayı daha önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi MHP’yi CHP’ye benzetmekle suçlamıştı. Bu tabloda en son telaffuz edilebilecek şey bence TKP’ye oyları bölüyorsun demektir. CHP önce kendisini AKP’den ayırt etsin biz o ayrımın farkına varalım. Asla haksızlık olmasın CHP’nin tamamı Sarıgül ya da Mansur Yavaşçı mıdır? Tabiki değil. Bu sorunun ben son derece samimi şekilde sorulduğunu biliyorum.  Ama yapacak bireşey yok. Çünkü CHP seçimlere girerken politik olarak rastlantısal olmayan bir şey yaptı ve bu seçimlere biz seçimlere demokrat sol bir parti olarak değil, merkez sağ bir parti kimliğiyle gireceğiz diyor. CHP’nin çeşitli ilçelerde bizim dostumuz olarak gördüğümüz adayları da var, orada da biz gerekli pratik ayarı zaten yapıyoruz.
EK :  CHP içinde Mansur Yavaş ve Sarıgül’ü istemeyen de bir kesim var. CHP içindeki bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? CHP kendi gezi sürecini mi yaşıyor?
AG :  Ne yazıkki öyle bir dinamizmin ortaya çıktığını, CHP’nin solcu bir parti olduğunu düşünmüyorum. Ama Türkiye’nin aydınlanmacı, ilerici birikiminin önemli bir kitle tabanı CHP ile ilişki içindedir. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu bir vaka, durum. CHP’nin bu seçimlere sağcı bir parti kimliğiyle girmeyi tercih ettiğini düşünüyorum. Bu o devinime aykırıdır. Ne oluyor? Türkiye’de ne kadar derin, ne kadar güçlü olduğu 12 Eylül 1980’den sonra çok kuşkuyla karşılamaya başladığımız bir aydınlanma birikimi vardı. Bu aydınlanma birikimimiz 1960-70’lerde kendisini net bir şekilde gösteren her tarafa imzasını koyan birikim geçtiğimiz yıl tekrar kendisini, kürtaj yasağına karşı kadınlarla, ODTÜ’de öğrencilerle gösterdi. Gezide çevrecilerle başladı mimarlarla kent planlamacılarıyla başladı ve bütün halka yayıldı. Biz zannederdik ki futbol taraftarları fanatik, seksist, kadın düşmanı bir topluluktur. Hiç de öyle olmadıklarını öğrendik. Türkiye’de o aydınlanma birikimi kendisini tekrar gösterdiğinde, buna en fazla bünyesinde hissetmeye açık olan siyasi parti sağa kırdı direksiyonu. Bunun böyle gideceğini düşünmüyorum. Çünkü o aydınlanma hareketi devam edecek. Ve herkes ona göre pozisyonunu netleştirmek zorunda kalacak. Zannediyorlar ki bu iş bitti. Birkaç hafta sürdü ve bitti. Tekrar çıktığında nasıl başa çıkacaklarını nasıl adapte olacaklarını merak ediyorum.
SOL CEPHE
 
EK :  Gezi sürecinden sonra kurulan örgütlerden birisi de Sol Cehe. Yoğun şekilde örgütlenmeye de başladı. Türkiye’de solcu olmayan kesimler de var. Sol Cephe onları nasıl kucaklayacak?
AG :  Siyaset yüzyıllardır sol ve sağ üzerinden yapılandırılmış. Bunun bir objektivitesi var. Türkiye’de sağcılar da var. Onları da kapsayalım diye siyaset yapılamaz. Sol Cephe adı üstünde solculara hitap etmektedir. Halk hareketini sola çağırmaıdır. O halk hareketi ben özgürlük istiyorum diyor, solcuyum sağcıyım demiyor. Solcuysan da sağcıysan da gelebilirsin diyor. Örgütlenmeyse adı üstünde sola çağırır. İnsanların öz örgütlenmeye ihtiyacı var. Neden? Çünkü Türkiye’de kitle örgütlenmeleri açısından bir yoksulluk yaşıyoruz. Türkiye’de sendikalar çok güçsüz. Sivil toplum örgütlülüğü çok zayıf. Bir mesele var. Şu masayı kaldırıp içeri taşıyacağız. İnsanlar bir araya gelip nasıl yapacağız, nereden geçireceğiz diye tartışıp karar verecekler. O kararın oluşturduğu disiplini kendi aralarında yaratarak işi yapacaklar. Bu en basit örgütlenme nosyonudur. Türkiye’de buna ihtiyaç var. Ben Sol Cephe’nin buraya oturması gerektiğine inanıyorum. Seçim mi geliyor? Seçimlerde ne yapmak lazım diye tartışmalılar. Siyasi partilerden bir reçete beklememelidirler. Haziran günlerinde bu oldu. Örgütsüz insanlar yan yana geldiler. 30bin kişi bir kavşakta tartıştı. Sağdan mı gidelim soldan mı, köprüye mi yürüyelim? Karar aldılar ve uyguladılar. Bu örgütlülüğe ihtiyaç var. Sol Cephenin ben bu olması gerektiğini düşünüyorum. Anti emperyalist olmalıdır. Ben kendi adıma haziranın ilk haftası şunu düşündüm: bu halkın her biri birkaç bine bölünmüş. Bir sürü örgütü var. Ama halkın büyük kısmı da örgütsüz. Keşke bu halkın koskocaman bir örgütlenmesi olsaydı. 30 Marttan sonraya bunu yetiştirmemiz lazım. 30 Marttan sonra Türkiye krizden çıkmayacak. Kriz yeni bir evreye geçecek. O evrede Türkiye’de geniş halk kütlelerinin kendi örgütü olabilmelidir. Sol Cephe deyince benim gözümün önüne bunlar geliyor.
EK :  Fenerbahçe yürüyüşü düzenlendi. Gezi direnişinde öne çıkan Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftar grubu çArşı’ya yönelik baskılar hissediliyor. Siyaset ile futbol son yıllarda çok iç içeydi. Ama bu kadar futbola baskı yapılmasını nasıl değerlendirirsiniz?
AG :  Ben Fenerbahçeliyim. Siyasetle iç içe girmesi ve futbolun endüstriyelleşmesi sermayeyle iç içe girmesi. Burada faturayı AKP’ye kesmekle yetinemem. Bunun çok daha uzun bir arka planı var. Türkiye’de sporun metalaşması diyebileceğimiz  bir şey aslında. Olimpiyat organizasyonları da aslında büyük ekonomiler yaratmak üzere kurgulanıyor. İtalya Başbakanı Berlusconi’de Milan’ın başkanlığını yapıyordu. Bu her açıdan insani olmayan bir süreç. Problemin de burada göğüslenmesi lazım. Yüzbinlerce insan yürüdü. Bugün gündelik ve politik bir tepki veriliyor. Çünkü siyasi iktidar son derece hoyratça o kulübün içine müdahale etmeye çalıştı. Bu müdahale geri püskürtüldükten sonra bütün taraflar kütlesi siyasi olarak muhalefete geçmiş oldu. Tablo bu. Bunu da fazla abartmaya bence yer yok.   Bugünün politik kompozisyonu açısından çok pozitif bir şeydir. Fenerbahçe gerçekten çok büyük bir camia. AKP’nin kurmaya çalıştığı rejimin bir ayağı burada topal kaldı. Ben bunun politik olarak çok değerli olduğunu düşünüyorum. Fenerbahçeli olarak bundan özel bir keyif alıyorum. Ama futbolun problemi bununla çözülmez. Futbol bir bataklıktır. Onu bataklıktan çıkartmaya yönelik başka bir projenizin mutlaka olması lazım.
“AF İSTİYORUZ AF”
 
EK :  TBB Başkanı Metin Feyzioğlu geçtiğimiz günlerde Başbakan ve cumhurbaşkanıyla görüştü ve yeniden yargılamayı tartışaya açtı. Sizin bu konudaki görüşleriniz nedir?
AG :  Bu tarz tartışmalarda ortaya ilginç bir şey çıktı. AKP can havliyle bir takım kartlar attı. Tayyip Erdoğan her şeyi üst üste bindiriyor. Son duyduğum ellerinde bira şişeleriyle başörtülü bacıma saldırdılar. Halbuki biz önce camide bira içtik ondan sonra gömleklerimizi çıkartıp soyunduk. Öyle Kabataş’a girdik. Karıştırmış her şeyi söylüyor. Bu konuda biraz öyle gündeme geldi. AKP can havliyle oraya buraya çiçekler savurdu. Bence o çiçekler de tutmaya değer bir şey yoktur. Karşımızda bir blok oluşmasın, kontrolümüzden kaçan yargıyı sapturap altına alalım dediler. AKP demokratik bir düzenleme yapmaya, haksızlıkları gidermeye eğilim gösterdi de ondan sonra vazgeçti, burun kıvırarak meclise yasa mı getirdi? Tabiî ki de hayır. Bence bunun ihmal edildiği yanlış bir politika izlendi. 2.si de orada tuhaf bir şey söylendi. Baronun önemli bir yöneticisi dediki: mesele af meselesi değil, yeniden yargılama. Ben Yalçın Küçük gibi düşünüyorum. Yalçın Hoca yaptığı yazılı açıklamada  “ya arkadaş biz af istiyoruz” diyor. Af siyasi af bunun her zaman heryerde adı aftır. Bunda bir sakınca da yoktur. Affa uğramak siyasetin dilinde daha önce mahkum olmuş kişinin karalanması anlamına gelmez. Aksine “ben siyasi düşüncelerim ve mücadelemden dolayı haksız yere mahkum edildim. Biz mücadelemizi sürdürdük ve af çıkartmak zorunda kaldılar” anlamına gelir. Söylenmesi gereken şey çok basit. AKP döneminin bütün büyük kitlesel soruşturmaları ve mahkemeleri siyasidir. Ve Türkiye’de rejimi değiştirme yönünde bir operasyonun parçasıdır. TKP olarak diyoruzki bunların tamamı gayrı meşrudur. AKP dönemindeki siyasi davalardan alınan cezaların tamamı hükümsüzdür. Bunu ilan edersin ondan sonra kontrgerilla mı, bütün tarihiyle masaya yatırırsın. Bu kontgerillayla barışmak anlamına gelmez. 17 Aralıktan sonra kuvvetli şekilde buradan başlansaydı çok büyük mesafeler alınacaktı. Çünkü AKP’nin çok zayıf olduğu bir momentti. Ne yazıkki Türkiye’de çeşitli hukuk çevreleri kısa vadede bir kazanım elde edebilir miyiz diye yaklaştılar ve pratikte AKP’ye nefes alma şansı vermiş oldular.
AYDINLIKÇILAR – KOMÜNİSTLER
 
EK :  Aydınlıkçılarla komünistlerin zaman zaman tartıştıklarını görüyoruz. bu süreç nereye gider? Türkiye’de solcular ne zamana kadar kavga edecek?
AG :  Ben durumun okadar dramatik olduğunu düşünmüyorum. Türkiye sağına bakınca kimse böyle demiyor da sola bakınca söylüyor. Sağda da bir sürü parti var. Sağın bölünme hakkı var da solun yok mu? Şaka bir yana eğer farklılıklar suniyse ve hayatın gerçeklerini yerine getirmiyorsanız saçma bir şey yapıyorsunuzdur. Bunun arkasında da siyasi toyluk olabilir, kariyerizm olabilir. Bir takım nedenler olabilir. Ama savunulacak nedenler değildir. Ben Türkiye solundaki durumun bu olmadığını düşünüyorum. Aydınlık hareketinin İP hareketinin bir milli cephe kurmalıyız diye yaklaşımları var. Biz buna küllüyen karşıyız. Eğer illa milli lafını kullanacaksak oraya Süleyman Demirel ekolünü hiç olmazsa sokmamak lazım. Ama arkadaşlar MHP’yi bile sokma eğilimindeler. Bu başka bir siyaset yaklaşımı. Başka bir program. Bizimki ve onlarınki buluşturulamaz. Aramızda gerçek farklılıklar olduğunu düşünüyorum.
EK :  Son sözlerinizi alalım.
AG :  Biz bu seçimlere şu ana politikayla giriyoruz. Türkiye’nin bir AKP sorunu var. Ve 30 Martta yenilgiye uğrayan, kuvvetli bir şekilde oy kaybeden AKP çözülür. İktidar olmak için yaratılmış AKP muhalefet olamaz. İktidardan düşeceği tescillenince Türkiye beladan kurtulmaya başlar. Ama Türkiye bundan kurtulurken AKP diktatörlüğü Türkiye’den tasfiye olurken onun yerine yok aslında fazla bir farkımız diyen başka projelerin olmasını mı tercih edeceğiz yoksa bir sol seçeneği mi güçlendireceğiz? Bizim bu seçimlere temel yaklaşımımız budur. AKP’yi indirmek ama onun yanı sıra Türkiye’de gerçek bir sol seçeneği güçlendirmek..

Yayınlandığı Adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/92249/istanbulun-en-basta-cozulmesi-gereken-sorunu-siyasal-iktidardir.html

http://www.habertut.com/tkb-ibb-adayi-aydemir-gulerden-aciklamalar.html

http://istanbulicinaydemirguler.org/muhalif-gazete-istanbulun-en-basta-cozulmesi-gereken-sorunu-siyasal-iktidardir/

“CHP, AKP’leşiyor” – Türker Soykan Röportajı

0

Türkiye Mart ayında yapılacak yerel seçimlere kilitlenirken siyasi partiler çalışmalarına tempo arttırarak devam ediyor. İşçi Partisi Beylikdüzü İlçe Başkanı Türker Soykan ile hem gündemi değerlendirdik, hem de Beylikdüzü’nde yerel seçimler eyönelik yaptıkları çalışmaları konuştuk. IMG_2505

Ercan Küçük (EK): Ülke gündemi uzun zamandır çok yoğun. Aynı anda 3-5 tane son dakika haberiyle karşı karşıya kalıyoruz. Siz İşçi Partisi (İP) Beylikdüzü İlçe Başkanı olarak gündemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türker Soykan (TS) : Gündemi değerlendirmekten ziyade gündemi doğru değerlendirmek önemli. Gündemdeki yolsuzluk olayı özellikle cemaat ile AKP arasında kavga gibi gözükse de aslında Haziran ayında yükselen halk hareketinin sonucunda AKP’nin çatırdamasıdır ve Hazirandan itibaren başlamıştır zaten. Cemaat sadece fırsattan istifade etmiştir. Bu yolsuzlukları ortaya çıkaran sadece cemaat değildir. Yolsuzlukları ortaya çıkaran ses kayıtlarını yayınlama cesaretini gösteren Aydınlık’ın o dönemki Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım halen bu yolsuzluk haberini yaptığı için Silivri’de tutsaktır. Aydınlık, Ulusal Kanal ve diğer yurtsever yayın organları bu yolsuzluklarını çok önceden beri söylemekteydi. Ama bunu cemaatin tekrar ön plana çıkartması belki de yayın olarak cemaatin elindeki yayın organları nedeniyle çok daha geniş kitlelere ulaşabildi. Tek farkı budur. Onun dışında cemaatle AKP kavgasından ziyade Türk milletiyle AKP arasındaki bir çekişmenin sonucudur.

CHP’nin yolsuzlukları eleştirip öte yandan Mustafa Sarıgül gibi, Beylikdüzü adayı Ekrem İmamoğlu, Esenyurt’ta Gürbüz Çapan gibi yolsuzluklarıyla ön plana çıkmış adayları göstermesi abesle iştigal olarak nitelendirdiğimiz noktadır. Yolsuzlukları halkın karşısında eleştirip arka planda yolsuzluk yapanları desteklemek. Bunu şu şekilde değerlendirebiliriz ve net olarak söyleyebiliriz ki CHP ne yazık ki AKP’leşiyor. Buna aynı zamanda şu açıdan da bakmak lazım. Bu adaylar belirlenmeden önce Kılıçdaroğlu’nun Riccarione’yle sabah kahvaltıları, Riccardione ve cemaatin ayağına gitmesi, cemaatle kahvaltılar yapması insanın aklına bu soruları getiriyor. Neden sorusunu bütün CHP’liler sormalı. Neden Sarıgül? Bu noktada Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu restorasyon hükümetinin kurulması belediyelerin AKP zihniyetindeki adaylara teslimatıyla ancak mümkün olabilir. Biz buna bağlıyoruz.

Yeniden Yargılama Değil Yurtseverlere Özgürlük !

EK : Bu süreçte Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu bir çıkış yaptı. Başbakanla, Cumhurbaşkanıyla yaptığı görüşmelerde yeniden yargılanmalar ön plana çıkmaya başladı. Feyzioğlu bir kesim tarafından desteklendi, bir kısım tarafından eleştirildi. Siz ne düşünüyorsunuz?

TS : Metin Feyzioğlu taşın altına elini sokmuştur. Yapılan hukuksuzluklara, sahte delillere itimat edilerek yurtseverlerin zindanda tutulamayacağını söyleyerek elini taşın altına koymuştur. Ama yeniden yargılama değil. Bunu düzeltelim. Evet Feyzioğlu’nun talebi yeniden yargılamadır. Ama mesela Genel Başkanımız Doğu Perinçek’in bu konudaki açıklaması şudur: yeniden yargılamayı kesinlikle reddediyoruz. Yurtseverler derhal serbest bırakılmalıdır. Çünkü yargılandıkları konuların hepsi teker teker çürümüştür. İçi kof bir operasyondur ve çürütülmüştür. Dolayısıyla yeniden yargılama değil davanın düşmesi ve hepsinin serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Feyzioğlu yeniden yargılama diyerek elini taşın altına koydu. Takdir edilmesi gereken bir çalışmasıdır. Hiçbir hukukçunun yapmadığı, yapmak isteyip de yapamadığı bir çıkıştır bu. Feyzioğlu’nun takdir edilmesi gerekir. Ama eksiktir. Yeniden yargılanma değil yurtseverlerin serbest bırakılması gerekir.

EK : Hükümet ve cemaat arasındaki tartışmada AKP’den kurtulmak için cemaati destekleyin, cemaati bitirmek için hükümet desteklenmeli gibi şeyler konuşuluyor. Siz bunlara katılıyor musunuz?

TS : CHP yurtseverlerin düştüğü en büyük hatadır. Olaya salt AKP’yi yıkmak gözüyle bakmamak gerekiyor. Burada yıkılan bir düzendir. Menderes’ten Özal’a, Çiller’e geleneğin mirasçısı olduğunu ilan eden biri yıkılıyor. Ama sadece AKP yıkılmıyor. Bir zihniyet yıkılıyor. Bu zihniyetin yıkılması için cemaatin desteklenmesi gibi bir durum söz konusu olamaz. CHP geniş resme bakmalıdır. Yurtseverlerden bahsediyorum. Çünkü yönetim buna ortak olmuştur. CHP’li yurtseverlerden geniş resime bakmasını istiyoruz. Yıkılan sadece AKP değildir. Biz düzeni yıkıyorsak eğer cemaat ya da AKP’yle işbirliği yapan herkesi yıkmak zorundayız. AKP’yi yıkmak için İBB’de Sarıgül’ü destekleyelim. Sarıgül nedir, cemaatçidir. Olsun yine de destekleyelim. Böyle bir şey yok.

Levent Kırca’nın Seçilme Şansı?

EK : 2014 Mart ayında yerel seçimler var. Bütün partiler İBB için adaylarını açıkladı. İP’de Levent Kırca’yı aday gösterdi. Sizce Levent Kırca’nın seçilme şansı var mıdır?

TS : Levent Kırca’nın devrimci duruşuyla seçilme ihtimali mutlaka vardır. Biz seçime gitmiş olmak için aday çıkartmıyoruz. Biz halkımıza seçeneğini gösteriyoruz. Yurtsever devrimci bir aydın gösteriyoruz. Salt belediyecilikten bu olayı kurtarıp sanat, aydın kollarını öne çıkartıp o şekilde belediyeyi Sarıgül’den çok daha iyi yönetebileceğimiz konusunda iddialıyız. Sarıgül’le kıyaslamak bile haksızlık olur ama Levent Kırca, Sarıgül’den fersah fersah üstündür. Levent Kırca bu seçimlerde Sarıgül’ü de, Kadir Topbaş’ı da sandığa gömebilir. Az önce söylediğim gibi bir düzen yıkılırken bir tarafı desteklemek zorunda değiliz. AKP’yi de cemaati de yıkmak zorundayız. AKP’nin adayı Kadir Topbaş, cemaatin adayı Sarıgül, yurtseverlerin adayı Levent Kırca. İşte biz bu noktada bütün tabanı tekrardan birleşmeye çağırıyoruz. Gelin yurtseverlerin oylarını birleştirelim ve Levent Kırca’yı o koltuğa oturtalım.

CHP’yi Uyarıyoruz. Oyları Bölmeyin !

EK : Özellikle CHP kanadında oyları bölmeyin söylemleri arttı. İP, TKP ve solun diğer adaylarına oyları bölmeyin çağrısı yapıyorlar. Siz oyları bölme konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce Levent Kırca, CHP’nin oyunu böler de Kadir Topbaş’ın yolunu açabilir mi?

TS : Bu iddianın hiçbir şekilde gerçekçi bir temeli yok. O taktirde tek bir iktidar tek bir muhalefet partisi olsun. Diğer partileri kapatalım. Bilimsel olarak gerçeklik payı yok. Her adayın seçilme şansı var ve İP’de büyük bir parti olarak seçime girecektir. Oyları bölmek derken biz 1999’da CHP’ye ilk çağrımızı yaptık. 6 OK’u uygulayın diye 15 yıldan beri aynı çağrıyı devam ettiriyoruz. Ama bu 15 sene içinde CHP Atlantik cephesine bağlanmaktadır. Oyları bölen bir parti varsa o da Atatürk’ün adını sömüren CHP’dir. Atatürk’ün hiçbir devrimini, ilkesini sahiplenmemektedir CHP. Sadece Atatürk’ün kurduğu parti, cumhuriyetin kurucu partisi adı altında çıkartmış olduğu adayların desteklenmesini istiyor. Ayrıca güçbirliği vagonculuk değildir. Güçbirliğinde biz büyük bir partiyiz, sizler küçük partisiniz diye bir durum söz konusu olamaz. İP, CHP’den çok daha köklü bir partidir, Şefik Hüsnü’ye dayanır. Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası’na dayanır. CHP’den daha eski bir partidir. Daha sağlam gelenekleri olan bir partidir. Dolayısıyla burada oyları bölen bir parti varsa o da CHP’dir. Adayımızı destekleyin deniyor. Tamam destekleyelim ama hangi şartlar altında? Biz en güçlü adayı destekleyelim demedik. Bu çok yanlış anlaşılıyor. Biz Atatürkçü devrimci adayı destekleyelim dedik. Örneğin Can Ataklı CHP’den İBB için aday adayıydı. CHP, Ataklı’yı seçseydi İP’in oyu CHP’deydi. Biz bütün örgütümüzle Can Ataklı için çalışacaktık. Ama Sarıgül’ü çıkartırsan kusura bakma biz yurtseverler olarak kendi seçeneğimizi yaratıp o adayı destekleriz. CHP’ye tekrar uyarı yapıyoruz. Oyları bölmeyin, Levent Kırca’yı destekleyelim diyoruz.

EK : İP olarak CHP’ye biraz fazla yüklenmiyor musunuz?

TS: CHP’ye bizim her zaman saygımız vardır. Kopmaz bağlarımız vardır. Çünkü Kurtuluş Savaşı’mızın önder kadromuzun kurduğu bir partidir CHP. Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu bir partidir. Ama biz Atlantik cephesine bağlanan, cemaatin adaylarını gösteren, ABD Büyükelçilerinin ayağına giden bir partiyi eleştirmek zorundayız. Bu eleştiri yanlış anlaşılmasın. Biz CHP’yi eleştirmek zorundayız. Çünkü CHP bizim dostumuzdur. Binlerce göz CHP’nin üzerindedir. Çünkü Atatürk’ün mirasını savunan İP, CHP ile aynı ortak kenarda buluşmak için 15 yıldır çağrı yapmaktadır. Biz eğer CHP’ye birlikte bu devrimin önderliğini kuralım çağrısı yapmasaydık, kendi başına ilerlemek yolunu tercih etseydik o zaman haklılar. Ama biz CHP’ye güçbirliği çağrıları yapıp, gelin birlikte Aslanlı Yolda yürüyelim, cemaatin Atlantik cephesine bağlanmayalım dedik. 15 yıldır bu çağrıyı yapmaktayız. Aslanlı yolda 10 Kasım’da milyonlarca insan Anıtkabir’de buluştuğunda o kitleyi tek bir merkezde toplayalım diye çağrılar yaptık. Ama kusura bakmasınlar da Sarıgül’ün adaylığında böyle bir güçbirliği olamaz. İP, CHP Atatürk’ün adını kullanırken ona vagonculuk yapamaz. Ne zamanki gerçekten Atatürk devrimlerini benimser, devrimci Atatürkçü adayları ortaya çıkartır, o zaman tamamdır. Genel Başkanımız Doğu Perinçek’in sözü vardır. Partimi kapatıp gelmeye, çaycılık yapmaya hazırım der. Biz böyle bir zihniyetten geliyoruz. Devrimci mücadele içerisinde particilik yapmayız. Ama dostumuz dediğimiz parti bu hataları yaparken de sessiz kalamayız. Eleştirmemiz dostluğumuzdandır.

Gezi Direnişi

EK : 2013’te Gezi Direnişi’ni yaşadık. Nasıl başladı, nasıl gelişti?

TS : Gezi Direnişi bir patlama noktasıydı. Çin Devriminde Mao Zedung’un dediği gibi bazen küçük bir kıvılcım bir bozkırı tutuşturmaktadır. Ama o kıvılcım çok daha öncelerden gelmekteydi. Bir önceki sene 19 Mayıs’ta TGB’nin düzenlediği 250bin kişilik İstiklal Yürüyüşü, 8 Nisan, 13 Aralık, 5 Ağustos direnişleri. Halk sokağa çıkmayı artık öğrenmiş durumda. Halk kendine karşı yapılan bir haksızlık sonucunda ilk olarak sokağı düşündü. Sokaklara, alanlara inmeyi düşündü. Bunu öğreten bir devrimci zihniyet, devrimci önderlik vardı. Gezi direnişinin bu kadar etkili olmasının sebebi de doğru bir önderlik olmasıydı. Orada BDP’de, Marksizmin kitabına bağlı kalmış, sahte sol dediğimiz gruplar da vardı. Ama o ayaklanmanın tek bir simgesi vardı. Türk Bayrağı ve kalpaklı Atatürk fotoğrafı. Atatürk’ün devrimci ruhunu en iyi yansıtan fotoğrafıdır benceo fotoğraf. Devrimin simgesi Türk Bayrağı olmuştur. Burada doğru önderlik öne çıkıyor. Ben Beşiktaş ve İstiklal Caddesi’ndeki çatışmalarda kendimi Silivri’de gibi hissettim. Oradaki halk polise saldıralım, sokak çatışmalarına girelim olayında değildi. Alanlara güçlü bir şekilde inme, hükümeti yıkma parolasıyla indi. Nerede öğrendi bunu? 19 Mayıs’tan, 13 Aralıktan, 8 Nisandan, 5 Ağustostan. Bunun da devamı geldi. Herkesin sandığı gibi 3 tane ağaç kesiliyordu, halk indi aşağı diye bir şey yok. Halk zaten sokaklardaydı. Gezi sadece doruk noktasıydı. Bundan sonra çok daha büyük eylemler olacaktır.

EK : Gezi sizce başarılı oldu mu? Direniş ruhu devam ediyor mu?

TS : Halk şuan itibariyle tetikte bekliyor. Halk meclise de yürüyebilir. Halk artık sokaklarda özgürlüğünü kazanabileceğini öğrendi. Gezi direnişi, sadece Gezi açısından bakarsak amacına ulaştı. O park yıkılmadı. Gezi Direnişi şöyle amacına ulaştı: o insanlar boşuna ölmedi. Hükümet artık faşizan tavrını eskisi gibi gösteremiyor. Halktan çekiniyor. Tayyip Erdoğan ilçe belediye başkan adaylarını tanıtırken Türk bayrakları kaynıyor. Neden çünkü Gezi Direnişi’nden o kadar çok korktular ki Türk bayrağına sarılmak zorunda kaldılar. Bu noktada evet Gezi Direniş başarılı olmuştur.

EK : Biraz da yereldeki çalışmalarınıza dönelim. Beylikdüzü’nde seçim çalışmalarınız nasıl gidiyor? Bilgi alabilir miyiz?

TS : Beylikdüzü’nde adayımız Dr. Coşkun Ege. Emekli psikiyatrist. Şuan sağlık sektöründe elektronik cihazlar üretip ticaretle uğraşıyor. Çalışmalarımız çok iyi yönde ilerliyor. Biz güçbirliği çalışmalarını Beylikdüzü’nde de gerçekleştirmek istedik. Beylikdüzü’nde bir panel düzenledik. CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel, Yeniçağ Gazetesi Yazarı Yavuz Selim Demirağ ve Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın katılımıyla Güçbirliği paneli düzenledik. İstanbul’un ilçelerinde yapılmış olan en güçlü Güçbirliği paneliydi. Ama güçbirliği konusunda olumlu bir yanıt alamadık. Çünkü CHP’nin çıkarmış olduğu aday Ekrem İmamoğlu şaibeli bir aday olduğu için ve bizim İP olarak halkımıza karşı sorumluluklarımızdan dolayı bu noktada güçbirliği yapmama ve seçime kendi adayımızla girme kararı aldık. Tepkiler çok iyi. Halkın içerisine inmiş durumdayız. Pazarlarda, kapı kapı ev gezmelerinde çok güzel tepkiler alıyoruz. Halkın orada Çoban Yıldızı’nın güvenirliğine ihtiyacı olduğunu çok iyi görebiliyoruz. Seçimlerde iddialıyız. Aday çıkartmış olmak için aday çıkartmadık. Seçime çok iddialı şekilde giriyoruz.

EK : İP bugüne kadar katıldığı seçimlerde meclise giremedi. Yerel seçimlerde de başarılı olamadı. Yine başarısızlık durumunda ne olacak? Bir özeleştiri yapacak mısınız?

TS : Partimiz her seçimden sonra zaten özeleştirisini yapmaktadır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Yine özeleştirisini yapacaktır. Ama parti daha da bilenerek bir sonraki seçime girecektir. Beylikdüzü için konuşmak gerekirse, Beylikdüzü’nde örgüt 6 aydır var. Bizim için öğretici bir seçim olacak. Buna zaten genel seçimlere hazırlık olarak bakıyoruz. Genel seçimlerdeki potansiyelimizi görme açısından bakıyoruz. Bu noktada özeleştirimizi yapacağız. Daha da bilenerek hazırlanacağız. Başarısız olma ihtimali tabii ki söz konusudur. Bugüne kadar başarısız olma sebebimize gelince şunu söyleyebilirim. Halk hazır değildi. Halk bu şekilde uyanmamıştı. Gezi Direnişi yoktu. Bunlar çok şeyi değiştirecek Türkiye’de. Türkiye artık bir çıkış yolu arıyor. Kendilerine yurtsever diyenler sessiz kalmışken, Genel Başkanımızın tek başına Lozan’da kazanmış olduğu zafer,. Gezi Direnişi önderliği, Silivri’deki önderliklerimiz halkın gözünde çok fazla şeyi değiştirdi. Dolayısıyla bu seçimlerden çok daha fazla umutluyuz.

EK : Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.

TS : 2007 seçimlerinde Genel Başkanımızın söylediği bir söz vardı. Hz. Muhammed putları yıka yıka devrimini yapmıştır. Biz de kafalardaki baraj putlarını yıkmak zorundayız. Bu sefer Çoban Yıldızı’na güvenmek zorundayız. İP’nin bütün imkansızlıklara rağmen dünya çapında kazanmış olduğu zaferler, Türkiye’yi çok daha güzel şekilde yönetebileceğinin, Türkiye’nin devrimci Atatürkçü, milliyetçi, 1930ların güçlü Türkiyesi’ne çevirebileceğinin ispatıdır. Bu noktada Atatürk’ü İP yaşatmaktadır. Bu yüzden halkımızdan bu sefer Çoban Yıldızına oy vermelerini rica ediyorum.