Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 114

“CHP, AKP’leşiyor” – Türker Soykan Röportajı

0

Türkiye Mart ayında yapılacak yerel seçimlere kilitlenirken siyasi partiler çalışmalarına tempo arttırarak devam ediyor. İşçi Partisi Beylikdüzü İlçe Başkanı Türker Soykan ile hem gündemi değerlendirdik, hem de Beylikdüzü’nde yerel seçimler eyönelik yaptıkları çalışmaları konuştuk. IMG_2505

Ercan Küçük (EK): Ülke gündemi uzun zamandır çok yoğun. Aynı anda 3-5 tane son dakika haberiyle karşı karşıya kalıyoruz. Siz İşçi Partisi (İP) Beylikdüzü İlçe Başkanı olarak gündemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türker Soykan (TS) : Gündemi değerlendirmekten ziyade gündemi doğru değerlendirmek önemli. Gündemdeki yolsuzluk olayı özellikle cemaat ile AKP arasında kavga gibi gözükse de aslında Haziran ayında yükselen halk hareketinin sonucunda AKP’nin çatırdamasıdır ve Hazirandan itibaren başlamıştır zaten. Cemaat sadece fırsattan istifade etmiştir. Bu yolsuzlukları ortaya çıkaran sadece cemaat değildir. Yolsuzlukları ortaya çıkaran ses kayıtlarını yayınlama cesaretini gösteren Aydınlık’ın o dönemki Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım halen bu yolsuzluk haberini yaptığı için Silivri’de tutsaktır. Aydınlık, Ulusal Kanal ve diğer yurtsever yayın organları bu yolsuzluklarını çok önceden beri söylemekteydi. Ama bunu cemaatin tekrar ön plana çıkartması belki de yayın olarak cemaatin elindeki yayın organları nedeniyle çok daha geniş kitlelere ulaşabildi. Tek farkı budur. Onun dışında cemaatle AKP kavgasından ziyade Türk milletiyle AKP arasındaki bir çekişmenin sonucudur.

CHP’nin yolsuzlukları eleştirip öte yandan Mustafa Sarıgül gibi, Beylikdüzü adayı Ekrem İmamoğlu, Esenyurt’ta Gürbüz Çapan gibi yolsuzluklarıyla ön plana çıkmış adayları göstermesi abesle iştigal olarak nitelendirdiğimiz noktadır. Yolsuzlukları halkın karşısında eleştirip arka planda yolsuzluk yapanları desteklemek. Bunu şu şekilde değerlendirebiliriz ve net olarak söyleyebiliriz ki CHP ne yazık ki AKP’leşiyor. Buna aynı zamanda şu açıdan da bakmak lazım. Bu adaylar belirlenmeden önce Kılıçdaroğlu’nun Riccarione’yle sabah kahvaltıları, Riccardione ve cemaatin ayağına gitmesi, cemaatle kahvaltılar yapması insanın aklına bu soruları getiriyor. Neden sorusunu bütün CHP’liler sormalı. Neden Sarıgül? Bu noktada Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu restorasyon hükümetinin kurulması belediyelerin AKP zihniyetindeki adaylara teslimatıyla ancak mümkün olabilir. Biz buna bağlıyoruz.

Yeniden Yargılama Değil Yurtseverlere Özgürlük !

EK : Bu süreçte Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu bir çıkış yaptı. Başbakanla, Cumhurbaşkanıyla yaptığı görüşmelerde yeniden yargılanmalar ön plana çıkmaya başladı. Feyzioğlu bir kesim tarafından desteklendi, bir kısım tarafından eleştirildi. Siz ne düşünüyorsunuz?

TS : Metin Feyzioğlu taşın altına elini sokmuştur. Yapılan hukuksuzluklara, sahte delillere itimat edilerek yurtseverlerin zindanda tutulamayacağını söyleyerek elini taşın altına koymuştur. Ama yeniden yargılama değil. Bunu düzeltelim. Evet Feyzioğlu’nun talebi yeniden yargılamadır. Ama mesela Genel Başkanımız Doğu Perinçek’in bu konudaki açıklaması şudur: yeniden yargılamayı kesinlikle reddediyoruz. Yurtseverler derhal serbest bırakılmalıdır. Çünkü yargılandıkları konuların hepsi teker teker çürümüştür. İçi kof bir operasyondur ve çürütülmüştür. Dolayısıyla yeniden yargılama değil davanın düşmesi ve hepsinin serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Feyzioğlu yeniden yargılama diyerek elini taşın altına koydu. Takdir edilmesi gereken bir çalışmasıdır. Hiçbir hukukçunun yapmadığı, yapmak isteyip de yapamadığı bir çıkıştır bu. Feyzioğlu’nun takdir edilmesi gerekir. Ama eksiktir. Yeniden yargılanma değil yurtseverlerin serbest bırakılması gerekir.

EK : Hükümet ve cemaat arasındaki tartışmada AKP’den kurtulmak için cemaati destekleyin, cemaati bitirmek için hükümet desteklenmeli gibi şeyler konuşuluyor. Siz bunlara katılıyor musunuz?

TS : CHP yurtseverlerin düştüğü en büyük hatadır. Olaya salt AKP’yi yıkmak gözüyle bakmamak gerekiyor. Burada yıkılan bir düzendir. Menderes’ten Özal’a, Çiller’e geleneğin mirasçısı olduğunu ilan eden biri yıkılıyor. Ama sadece AKP yıkılmıyor. Bir zihniyet yıkılıyor. Bu zihniyetin yıkılması için cemaatin desteklenmesi gibi bir durum söz konusu olamaz. CHP geniş resme bakmalıdır. Yurtseverlerden bahsediyorum. Çünkü yönetim buna ortak olmuştur. CHP’li yurtseverlerden geniş resime bakmasını istiyoruz. Yıkılan sadece AKP değildir. Biz düzeni yıkıyorsak eğer cemaat ya da AKP’yle işbirliği yapan herkesi yıkmak zorundayız. AKP’yi yıkmak için İBB’de Sarıgül’ü destekleyelim. Sarıgül nedir, cemaatçidir. Olsun yine de destekleyelim. Böyle bir şey yok.

Levent Kırca’nın Seçilme Şansı?

EK : 2014 Mart ayında yerel seçimler var. Bütün partiler İBB için adaylarını açıkladı. İP’de Levent Kırca’yı aday gösterdi. Sizce Levent Kırca’nın seçilme şansı var mıdır?

TS : Levent Kırca’nın devrimci duruşuyla seçilme ihtimali mutlaka vardır. Biz seçime gitmiş olmak için aday çıkartmıyoruz. Biz halkımıza seçeneğini gösteriyoruz. Yurtsever devrimci bir aydın gösteriyoruz. Salt belediyecilikten bu olayı kurtarıp sanat, aydın kollarını öne çıkartıp o şekilde belediyeyi Sarıgül’den çok daha iyi yönetebileceğimiz konusunda iddialıyız. Sarıgül’le kıyaslamak bile haksızlık olur ama Levent Kırca, Sarıgül’den fersah fersah üstündür. Levent Kırca bu seçimlerde Sarıgül’ü de, Kadir Topbaş’ı da sandığa gömebilir. Az önce söylediğim gibi bir düzen yıkılırken bir tarafı desteklemek zorunda değiliz. AKP’yi de cemaati de yıkmak zorundayız. AKP’nin adayı Kadir Topbaş, cemaatin adayı Sarıgül, yurtseverlerin adayı Levent Kırca. İşte biz bu noktada bütün tabanı tekrardan birleşmeye çağırıyoruz. Gelin yurtseverlerin oylarını birleştirelim ve Levent Kırca’yı o koltuğa oturtalım.

CHP’yi Uyarıyoruz. Oyları Bölmeyin !

EK : Özellikle CHP kanadında oyları bölmeyin söylemleri arttı. İP, TKP ve solun diğer adaylarına oyları bölmeyin çağrısı yapıyorlar. Siz oyları bölme konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizce Levent Kırca, CHP’nin oyunu böler de Kadir Topbaş’ın yolunu açabilir mi?

TS : Bu iddianın hiçbir şekilde gerçekçi bir temeli yok. O taktirde tek bir iktidar tek bir muhalefet partisi olsun. Diğer partileri kapatalım. Bilimsel olarak gerçeklik payı yok. Her adayın seçilme şansı var ve İP’de büyük bir parti olarak seçime girecektir. Oyları bölmek derken biz 1999’da CHP’ye ilk çağrımızı yaptık. 6 OK’u uygulayın diye 15 yıldan beri aynı çağrıyı devam ettiriyoruz. Ama bu 15 sene içinde CHP Atlantik cephesine bağlanmaktadır. Oyları bölen bir parti varsa o da Atatürk’ün adını sömüren CHP’dir. Atatürk’ün hiçbir devrimini, ilkesini sahiplenmemektedir CHP. Sadece Atatürk’ün kurduğu parti, cumhuriyetin kurucu partisi adı altında çıkartmış olduğu adayların desteklenmesini istiyor. Ayrıca güçbirliği vagonculuk değildir. Güçbirliğinde biz büyük bir partiyiz, sizler küçük partisiniz diye bir durum söz konusu olamaz. İP, CHP’den çok daha köklü bir partidir, Şefik Hüsnü’ye dayanır. Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası’na dayanır. CHP’den daha eski bir partidir. Daha sağlam gelenekleri olan bir partidir. Dolayısıyla burada oyları bölen bir parti varsa o da CHP’dir. Adayımızı destekleyin deniyor. Tamam destekleyelim ama hangi şartlar altında? Biz en güçlü adayı destekleyelim demedik. Bu çok yanlış anlaşılıyor. Biz Atatürkçü devrimci adayı destekleyelim dedik. Örneğin Can Ataklı CHP’den İBB için aday adayıydı. CHP, Ataklı’yı seçseydi İP’in oyu CHP’deydi. Biz bütün örgütümüzle Can Ataklı için çalışacaktık. Ama Sarıgül’ü çıkartırsan kusura bakma biz yurtseverler olarak kendi seçeneğimizi yaratıp o adayı destekleriz. CHP’ye tekrar uyarı yapıyoruz. Oyları bölmeyin, Levent Kırca’yı destekleyelim diyoruz.

EK : İP olarak CHP’ye biraz fazla yüklenmiyor musunuz?

TS: CHP’ye bizim her zaman saygımız vardır. Kopmaz bağlarımız vardır. Çünkü Kurtuluş Savaşı’mızın önder kadromuzun kurduğu bir partidir CHP. Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu bir partidir. Ama biz Atlantik cephesine bağlanan, cemaatin adaylarını gösteren, ABD Büyükelçilerinin ayağına giden bir partiyi eleştirmek zorundayız. Bu eleştiri yanlış anlaşılmasın. Biz CHP’yi eleştirmek zorundayız. Çünkü CHP bizim dostumuzdur. Binlerce göz CHP’nin üzerindedir. Çünkü Atatürk’ün mirasını savunan İP, CHP ile aynı ortak kenarda buluşmak için 15 yıldır çağrı yapmaktadır. Biz eğer CHP’ye birlikte bu devrimin önderliğini kuralım çağrısı yapmasaydık, kendi başına ilerlemek yolunu tercih etseydik o zaman haklılar. Ama biz CHP’ye güçbirliği çağrıları yapıp, gelin birlikte Aslanlı Yolda yürüyelim, cemaatin Atlantik cephesine bağlanmayalım dedik. 15 yıldır bu çağrıyı yapmaktayız. Aslanlı yolda 10 Kasım’da milyonlarca insan Anıtkabir’de buluştuğunda o kitleyi tek bir merkezde toplayalım diye çağrılar yaptık. Ama kusura bakmasınlar da Sarıgül’ün adaylığında böyle bir güçbirliği olamaz. İP, CHP Atatürk’ün adını kullanırken ona vagonculuk yapamaz. Ne zamanki gerçekten Atatürk devrimlerini benimser, devrimci Atatürkçü adayları ortaya çıkartır, o zaman tamamdır. Genel Başkanımız Doğu Perinçek’in sözü vardır. Partimi kapatıp gelmeye, çaycılık yapmaya hazırım der. Biz böyle bir zihniyetten geliyoruz. Devrimci mücadele içerisinde particilik yapmayız. Ama dostumuz dediğimiz parti bu hataları yaparken de sessiz kalamayız. Eleştirmemiz dostluğumuzdandır.

Gezi Direnişi

EK : 2013’te Gezi Direnişi’ni yaşadık. Nasıl başladı, nasıl gelişti?

TS : Gezi Direnişi bir patlama noktasıydı. Çin Devriminde Mao Zedung’un dediği gibi bazen küçük bir kıvılcım bir bozkırı tutuşturmaktadır. Ama o kıvılcım çok daha öncelerden gelmekteydi. Bir önceki sene 19 Mayıs’ta TGB’nin düzenlediği 250bin kişilik İstiklal Yürüyüşü, 8 Nisan, 13 Aralık, 5 Ağustos direnişleri. Halk sokağa çıkmayı artık öğrenmiş durumda. Halk kendine karşı yapılan bir haksızlık sonucunda ilk olarak sokağı düşündü. Sokaklara, alanlara inmeyi düşündü. Bunu öğreten bir devrimci zihniyet, devrimci önderlik vardı. Gezi direnişinin bu kadar etkili olmasının sebebi de doğru bir önderlik olmasıydı. Orada BDP’de, Marksizmin kitabına bağlı kalmış, sahte sol dediğimiz gruplar da vardı. Ama o ayaklanmanın tek bir simgesi vardı. Türk Bayrağı ve kalpaklı Atatürk fotoğrafı. Atatürk’ün devrimci ruhunu en iyi yansıtan fotoğrafıdır benceo fotoğraf. Devrimin simgesi Türk Bayrağı olmuştur. Burada doğru önderlik öne çıkıyor. Ben Beşiktaş ve İstiklal Caddesi’ndeki çatışmalarda kendimi Silivri’de gibi hissettim. Oradaki halk polise saldıralım, sokak çatışmalarına girelim olayında değildi. Alanlara güçlü bir şekilde inme, hükümeti yıkma parolasıyla indi. Nerede öğrendi bunu? 19 Mayıs’tan, 13 Aralıktan, 8 Nisandan, 5 Ağustostan. Bunun da devamı geldi. Herkesin sandığı gibi 3 tane ağaç kesiliyordu, halk indi aşağı diye bir şey yok. Halk zaten sokaklardaydı. Gezi sadece doruk noktasıydı. Bundan sonra çok daha büyük eylemler olacaktır.

EK : Gezi sizce başarılı oldu mu? Direniş ruhu devam ediyor mu?

TS : Halk şuan itibariyle tetikte bekliyor. Halk meclise de yürüyebilir. Halk artık sokaklarda özgürlüğünü kazanabileceğini öğrendi. Gezi direnişi, sadece Gezi açısından bakarsak amacına ulaştı. O park yıkılmadı. Gezi Direnişi şöyle amacına ulaştı: o insanlar boşuna ölmedi. Hükümet artık faşizan tavrını eskisi gibi gösteremiyor. Halktan çekiniyor. Tayyip Erdoğan ilçe belediye başkan adaylarını tanıtırken Türk bayrakları kaynıyor. Neden çünkü Gezi Direnişi’nden o kadar çok korktular ki Türk bayrağına sarılmak zorunda kaldılar. Bu noktada evet Gezi Direniş başarılı olmuştur.

EK : Biraz da yereldeki çalışmalarınıza dönelim. Beylikdüzü’nde seçim çalışmalarınız nasıl gidiyor? Bilgi alabilir miyiz?

TS : Beylikdüzü’nde adayımız Dr. Coşkun Ege. Emekli psikiyatrist. Şuan sağlık sektöründe elektronik cihazlar üretip ticaretle uğraşıyor. Çalışmalarımız çok iyi yönde ilerliyor. Biz güçbirliği çalışmalarını Beylikdüzü’nde de gerçekleştirmek istedik. Beylikdüzü’nde bir panel düzenledik. CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel, Yeniçağ Gazetesi Yazarı Yavuz Selim Demirağ ve Prof. Dr. Zekeriya Beyaz’ın katılımıyla Güçbirliği paneli düzenledik. İstanbul’un ilçelerinde yapılmış olan en güçlü Güçbirliği paneliydi. Ama güçbirliği konusunda olumlu bir yanıt alamadık. Çünkü CHP’nin çıkarmış olduğu aday Ekrem İmamoğlu şaibeli bir aday olduğu için ve bizim İP olarak halkımıza karşı sorumluluklarımızdan dolayı bu noktada güçbirliği yapmama ve seçime kendi adayımızla girme kararı aldık. Tepkiler çok iyi. Halkın içerisine inmiş durumdayız. Pazarlarda, kapı kapı ev gezmelerinde çok güzel tepkiler alıyoruz. Halkın orada Çoban Yıldızı’nın güvenirliğine ihtiyacı olduğunu çok iyi görebiliyoruz. Seçimlerde iddialıyız. Aday çıkartmış olmak için aday çıkartmadık. Seçime çok iddialı şekilde giriyoruz.

EK : İP bugüne kadar katıldığı seçimlerde meclise giremedi. Yerel seçimlerde de başarılı olamadı. Yine başarısızlık durumunda ne olacak? Bir özeleştiri yapacak mısınız?

TS : Partimiz her seçimden sonra zaten özeleştirisini yapmaktadır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Yine özeleştirisini yapacaktır. Ama parti daha da bilenerek bir sonraki seçime girecektir. Beylikdüzü için konuşmak gerekirse, Beylikdüzü’nde örgüt 6 aydır var. Bizim için öğretici bir seçim olacak. Buna zaten genel seçimlere hazırlık olarak bakıyoruz. Genel seçimlerdeki potansiyelimizi görme açısından bakıyoruz. Bu noktada özeleştirimizi yapacağız. Daha da bilenerek hazırlanacağız. Başarısız olma ihtimali tabii ki söz konusudur. Bugüne kadar başarısız olma sebebimize gelince şunu söyleyebilirim. Halk hazır değildi. Halk bu şekilde uyanmamıştı. Gezi Direnişi yoktu. Bunlar çok şeyi değiştirecek Türkiye’de. Türkiye artık bir çıkış yolu arıyor. Kendilerine yurtsever diyenler sessiz kalmışken, Genel Başkanımızın tek başına Lozan’da kazanmış olduğu zafer,. Gezi Direnişi önderliği, Silivri’deki önderliklerimiz halkın gözünde çok fazla şeyi değiştirdi. Dolayısıyla bu seçimlerden çok daha fazla umutluyuz.

EK : Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.

TS : 2007 seçimlerinde Genel Başkanımızın söylediği bir söz vardı. Hz. Muhammed putları yıka yıka devrimini yapmıştır. Biz de kafalardaki baraj putlarını yıkmak zorundayız. Bu sefer Çoban Yıldızı’na güvenmek zorundayız. İP’nin bütün imkansızlıklara rağmen dünya çapında kazanmış olduğu zaferler, Türkiye’yi çok daha güzel şekilde yönetebileceğinin, Türkiye’nin devrimci Atatürkçü, milliyetçi, 1930ların güçlü Türkiyesi’ne çevirebileceğinin ispatıdır. Bu noktada Atatürk’ü İP yaşatmaktadır. Bu yüzden halkımızdan bu sefer Çoban Yıldızına oy vermelerini rica ediyorum.

“Hükümet Dış Politikada Amerika Ne Diyorsa Onu Yapıyor!”

0

Ülkemizde gündem sürekli değişiyor. Bir zamanlar ittifak içinde olan AKP ile cemaat bugün birbirlerine karşı hamleler yapıyor. Hergün MGK belgeleri ortaya çıkıyor. Bir yandan da kasetler basına sızdırılmaya başlandı. Bir yandan da Gezi Direnişi gündemde kendisine yer bulmaya devam ediyor. Bu konuları Milli Görüş’e sormaya karar verdik. Saadet Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanı Fatih Aydın ile gündemi, Gezi Olaylarını konuştuk.

Ercan Küçük (EK) : Öncelikle sizi biraz tanıyalım. Fatih Aydın kimdir? Ve çok merak edilen bir soru: Siyasetle ilgili geleceğe dönük planlarınız nelerdir?
Fatih Aydın (FA) : Öncelikle bizlere böyle bir imkân sunduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyorum.
26 Eylül 1983 Kayseri’de doğdum. İlkokulu tamamladıktan sonra Kayseri İmam Hatip Lisesini bitirdim. 2007 yılında Kayseri Erciyes Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliğini bölümünden mezun oldum. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okumaya devam ediyorum.  Milli Gençlik Vakfı Orta Öğretim Komisyonunda okul başkanlığı ve çeşitli birimlerde görev yaptım. Üniversitede 2 yıl Kayseri Üniversite Başkanlığı görevini yürüttüm. 1 yıl Anadolu Gençlik Derneği Üniversite Bölge Başkanlığı yaptıktan sonra 2006 – 2008 yılları arasında AGD Genel Merkez Üniversite Komisyonu Teşkilat Başkanlığı görevini ifa ettim. 3 yıl Kayseri’de öğretmenlik yaptıktan sonra öğretmenlikten istifa ederek Saadet Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanlığı görevine Eylül 2011 tarihi itibari ile başladım. Evliyim ve bir kızım bir de oğlum var.
Bizim usullerimizde kimsenin kendi gelecek hesabı yoktur. Biz bir teşkilatız. Teşkilatımız ne zaman nerede, nasıl bir görev verirse herkes onu yapar.  sp

EK : Saadet Partisi Gençlik Kolları olarak geleceğe yönelik projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?
FA : Gerek teşkilatımıza yönelik gerekse topluma yönelik projeler üretme gayretindeyiz. Gençlik Kolları olarak öncelikle kendimizi muhafaza etmenin yani istikametimizden sapmadan yola devam etmenin derdindeyiz. Yaptığımız eğitim ve aksiyon programlarıyla iç dinamiklerimizi hareketlendirerek toplumu yeniden özüne döndürecek yüksek karakter sahibi gençler yetiştiriyoruz. Çünkü bir toplumun ıslahı da ifsadı da kadınlardan ve gençlerden başlar. Siz ne kadar proje üretirseniz üretin eğer toplumun dinamiklerinden buna bir karşılık alamıyorsanız o zaman en birincil işiniz, o projelere inanan ve bunu gerçekleştirecek iradeye sahip bireyler yetiştirmektir. Bu noktada Bosna’nın Bilge Kralı Aliya İzzetbegoviç’in bir sözünü hatırlatmak isterim: ‘Hem idealleri gerçekleştirecek bir iktidar hem de bu ideallere sahip çıkan bir toplum.’ Biz bu manadan hareketle eğitim çalışmalarımıza büyük önem veriyoruz. Gençliğimiz ne kadar idealist olursa geleceğimiz de o kadar ideal olacaktır.
Ayrıca Milli Görüş’ün geçmişte yaptığı dev hizmetler ortadadır. Milli Görüş’ün bugünkü tek temsilcisi olan Saadet Partisi olarak önce yerelde daha sonra da genel seçimlerde iktidara gelerek yarıda kalmış projelerimizi tamamlamak suretiyle yapılmamış ve yapılamaz gibi gözüken birçok hizmeti de gerçekleştireceğiz. Bu hizmetler milletimizin temel ihtiyaç, hak ve özgürlüklerine dair zaten yapılması gerekenlerdir. Lakin bizim en büyük projemiz ‘Yeni Bir Dünya’ kurmaktır. Mevcut sömürü düzeninin yerine ‘Yeni ve Adil Bir Dünya’ kurmak… Buda nasıl olacak? Öncelikle ‘Yaşanabilir Bir Türkiye’ ardından kendi medeniyetimizden bir anka misali ‘Yeniden Büyük Türkiye’ ile olacaktır. Biz gençlere de bu uğurda büyük vazifeler düşmektedir.

EK : Saadet Partisi’nin yerel seçimlerde hedefi nedir?
FA : Saadet Partisi yerel seçimlerde en büyük sürprizi yaparak özlenen ‘Efsane Milli Görüş Belediyeciliği’ ile milletimizi yeniden buluşturacaktır. Bunun için en müspet ve en ideal adaylarla sahaya inmiştir ve gece gündüz demeden çalışmaktadır. Hedefimiz ülkemizin en ücra yerinde dahi belediyeyi kazanıp yine belediyenin imkânlarını halkımıza sunmaktır. Bizim için istisnasız her il ve ilçe hedeftir. Çünkü hizmet ve kalite herkesin hakkıdır. Milletimizin de teveccüh göstereceğinden şüphemiz yoktur. Biliyoruz ki; milletimiz de Saadet Partisi’ne ve hizmetlerine susamış durumdadır.

EK : Necmettin Erbakan sizin için ne ifade ediyor?

FA : Bizim için Erbakan denilince akla inanç gelir, ihlâs gelir, azim gelir, gayret gelir, mücadele ve heyecan gelir. Bizim için Erbakan demek; “Yaşanabilir Bir Türkiye”yi, “Yeniden Büyük Türkiye”yi ve “Yeni Bir Dünya”yı kurmak için canla başla çalışmak demektir. Bizim için Erbakan bir sevdanın ismidir. Bir davadır. Aşktır. Muhabbettir. Vefatından dört gün önce, ölüm döşeğinde olduğunu bilmesine rağmen hasta yatağından kalkıp, takım elbisesini giyip, kameraların önüne geçip, bütün insanlığın saadeti için çalışılması gerekliliği ifade edecek kadar davasına ve milletine âşık bir şefkat abidesidir. Karşılığını sadece Cenab-ı Hak’tan bekleyerek çalışmanın somut göstergesidir. Erbakan demek, sömürüldükten sonra ırkının, dilinin, cinsiyetinin bir öneminin olmadığına dikkatleri çekmektir. Gösterilene değil gerçeğine odaklanmaktır. Oyunlarla oyalanan değil oyunu bozan bir ferasete sahip olmak demektir. Erbakan Hocamız, yüreğinde 7 milyar insanın sevgisini barındırmış ve bu sevginin ispatını da hayatı boyunca verdiği mücadele ile göstermiş bir dava adamıdır.

Hayalindeki Türkiye?

EK : Nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?
FA : Tıpkı ecdat gibi, kıyafetiyle bile cihanda sulhun adresi olan bir ülke… Mazlum coğrafyaların umudu olmasına rağmen bunu göremeyen değil, sorumluluğunun bilincin

de olan bir Türkiye… Kudüs’e sahip çıkan ama aynı zamanda Los Angeles’in arka sokaklarında ezilen halkları da dert edinen bir Türkiye… Sadece kendi topraklarına hapsolan, sadece ülkesinin menfaatini gözeten değil, dünya halklarının dertlerine derman olarak büyüyen bir Türkiye… Kendi evlatlarını birbirine düşman eden saçma ideolojik saplantılarla uyutulan ve bu saplantılarla uyanan değil, ‘Bin yıllık’ hatta ‘Hz.Adem’den bu yanan süregelen kardeşliği tıpkı Çanakkale’de omuz omuza mücadele ederken koruduğu gibi şimdi de titizlikle koruyacak kadar uyanık bir Türkiye… Fatih Sultan Muhammed Han’ın torunları olarak hükmettiği topraklarda her dinin, dilin, ırkın ve mezhebin güvenle ve emniyette yaşadığı bir Türkiye… Sistemi hak ve hakikat olan, programı ‘Adil Düzen’ olan, can, namus, nesil ve akıl emniyeti sağlanmış, inanç ve fikir özgürlüğü ile insanlarımızın yaşayabildiği, açlığın, yoksulluğun ve sömürünün olmadığı herkese hakkının verildiği bir Türkiye… Sıkça tekrar ediyor gibi olacağız ama her soruda biraz daha genişleterek izah ettiğimiz; ‘Yaşanabilir Bir Türkiye’ ve ‘Yeniden Büyük Türkiye’ hayal ediyoruz ve bu hayalin peşinden koşturuyoruz.

EK : Gezi olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce demokratik tepkiler miydi? Yoksa hükümeti yıkmak için yapılan bir darbe girişimi miydi?
FA : Gezi olayları sadece çevrecilik duyarlılığıyla ortaya çıkmış bir hadise olmadığı gibi buna aşırılıkla yaklaşan hükümetin de ‘ülkeyi kaostan koruyoruz’ naralarından ibaret değildir. Belli ki karşılıklı bir hesaplaşma söz konusu… Acıtasyonlar ve senaryolar bir kenara bırakılıp sebepler ve sonuçlar incelendiğinde bu çok net görülecektir.Fatih_Aydin (4)
Ayrıca aman ‘dinciler gelmesin’, aman ‘komünistler gelmesin’ kavgasını bir kez daha izledik. Ne ağaç bahanesiyle ortalığı yakıp yıkan, işgal eden tencere-tava korosu ne de bunu kaşıyan, toplumu ayrıştıran bıyıkları yeni terlemiş delikanlı gibi davranan, teenni ve itidalden soyunmuş çıplak krallar! Biz bu kavgada asla tarafgir olmadık. Tıpkı 80’lerde olduğu gibi. Gençliğimizi bu oyuna alet etmedik. Ne kaostan ne de şiddetten yanayız. Biz insanların ‘konuşarak’ anlaşabileceğinden yanayız. Her zaman bir orta yol muhakkak bulunur.
Burada bir şeyi daha belirtmek isteriz ki; hükümetin sitem ettiği bu ‘gezici gençlik’ yine bu hükümetin eğitim politikalarıyla yetişmiştir. Öbür taraftan sorunuzun başında ‘bunlar sizce demokratik tepkiler miydi’ diye sordunuz. Eğer demokrasi arayışı ise Türkiye demokrasi ile yönetilen bir ülkedir yani hükümetler seçimlerle gelir yine seçimlerle gider. Halkın çoğunluğunun ‘kendi iradesiyle’ seçtiği bir iktidar varsa bu da demokratik bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Savaşlar nasıl cephelerde gerçekleşiyorsa, demokrasi mücadelesi de sandıkta verilir, sokaklarda değil…

EK : Başbakan Erdoğan “camiye ayakkabılarıyla girdiler, Camide içki içtiler, Cuma günü kayıtları yayınlayacağız” dedi. Neredeyse 26. Cuma günü geldi. Bu iddia Zaman Gazetesi İstihbarat Şefi İbrahim Doğan tarafından da yalanlandı. Siz bu iddiaya inanıyor musunuz? Yorumunuzu alabilir miyiz?Camiye Ayakkabıyla Girdiler, Camide İçki İçtiler İddiaları

FA : Bizim milletimiz manevi değerlerine saygılı bir millettir. Bu toplumun sarhoşu bile kendisi içkili olmasına rağmen ezanına, dinine saygısızlık eden birisine derhal tepki veren bir yapıdadır. Hal böyleyken camide içki içtiler iddiası toplumumuzun genel anlayışına uymayan bir iddiadır. Her iddia gibi ispata muhtaçtır ve ispatlanıncaya dek gerçek kabul edilemez.

EK : Dershaneleri kapatma hamlesinden sonra hükümetin cemaati fişlediği de ortaya çıkmaya başladı. AKP ve Gülen Cemaati arasında süren tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Yıllardır birlikte olan AKP ve cemaat neden karşı karşıya geldi? Ve bundan sonra ne olur?
FA : Demokrasiye (halkın yönetimi) göre seçilmiş; demokratura (halkın yönetime alet edilmesi) göre seçtirilmiş bir iktidarın egemenlik alanlarının hiç olmazsa bir kısmını kaptırmama mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Bundan sonra ne olacağı konusunda bir İtalyan atasözünü tekrar edeyim: “oyun bitince şah da, piyon da aynı kutuya konur”.

EK : AKP için 28 Şubat’ın ürünü olduğu iddia ediliyor bazı kesimlerce. Siz buna katılıyor musunuz?
FA : 28 Şubat’la neyin amaçlandığına ve sonuç olarak neyin elde edildiğine bakarsak bunun cevabı ortadadır.

EK : Başbakan Erdoğan’ın “kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar” sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kızlı erkekli aynı evde kalmak kötü müdür? Arkadaş olunamaz mı?
FA : Bizim elimizde bir “namusmetre” yok ki birilerinin namus anlayışını ölçelim. Bu kimsenin haddi değildir. Ancak ben kişisel olarak kızlı erkekli aynı evde kalmanın mahzurlu olduğunu düşünüyorum. Arkadaş olarak kalınabileceğinin de çok zor olduğunu, doğal olmadığını düşünüyorum. İlişkilerimizi düzenlerken, hayatımızı tanzim ederken hangi dünya görüşü ile veya hangi inançla yapıyorsunuz bu önemlidir. Bu topraklar İslam toprağıdır. Biz hayatımızı tanzim ederken almış olduğumuz ölçünün milli ve manevi değerlerimiz olması gerekir. Ahlakımızın güzelliğini veya çirkinliğini buna göre ölçeriz. Bizim değerlerimize göre milli ve manevi ölçülerimize göre birbirine mahrem olan erkek ve bayanların aynı ortam kalmaları kesinlikle yanlıştır. Beraber kalmaları, beraberinde birçok toplumsal facialara sebebiyet verecek sonuçlar doğurabilir.
Bunun dışında ikili diyalog bakımından bizim yine milli ve manevi değerlerimize ters düşmeyecek şekliyle iletişim kurmalarında bir sakınca yoktur.
Avrupa müktesebatı ile yetiştirdiğin nesli polis gücü ile terbiye edemezsin. Her türlü düzenlemenin şefkat merkezli ve eğitim merkezli olması gerekir.

EK : Başbakan Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” sözleri çok tartışıldı. Ülkemizde farklı dinlere mensup vatandaşlar tarafından tehdit olarak algılandı bu sözler. Laiklikle çelişmiyor mu? Herkes dindar olmak zorunda mı? Siz ne düşünüyorsunuz?
FA : Herkes dini tercihlerinde hürdür ve kendi dinini öğrenme noktasında da hür olmalıdır. Herhangi bir dini tercih etmeyen de hürdür. Bir devlet politikası olarak dindar nesil yetiştirme gayesi “önce ahlak ve maneviyat” diyen bir hareket için herhalde mantıksız olmasa gerek. Bu bağlamda biz ahlakı maneviyattan ayrı tutmuyoruz. İçi boş bir dindar nesil amaçlamıyoruz. Namazını kılsın, orucunu tutsun ama kul hakkı da yemesin, başkalarının kişisel ve toplumsal değerlerine de saygılı olsun istiyoruz. Yoksa her türlü ahlaksızlığa müsaade eden bir yapı içerisinde “dindar nesil yetiştireceğiz” demek tribünlere oynamaktır.

EK : Saat 22.00’den sonra içki satışı yasaklandı. Ama zinanın suç olmaktan çıkartılması da bu hükümet döneminde oldu. 13 yaşındaki kız çocuklarına tecavüz edenlerin serbest kalması da. Kendisini muhafazakâr ilan eden, dindar nesil yetiştireceğiz diyen hükümeti bu perspektifte değerlendirir misiniz?
FA : Yukarıda bahsettiğimiz çerçevede “toplumun gazını almak” mantığıyla örtüşen ama gerçekte samimiyetten uzak icraatlardır bunlar. Zinayı suç olarak değerlendirmeyen bir düzenlemeyi Meclis’ten geçiren bir iktidar, “kızlı-erkekli” tartışmasını hangi hakla yapmaktadır, doğrusu biz de hayretle izliyoruz. Her iddia beraberinde bir ispat ister.

Olmasaydın Olurduk Afişi

EK : 10 Kasım’da Akit Gazetesi’nde çıkan “Olmasaydın da Olurduk” afişi hakkında ne düşünüyorsunuz?
FA : Olmasaydı da olurdu diyorum. Böyle şeylere gerek yok. Bizim yolumuz tahrik etme yolu değil ikna etme yoludur.

EK : Son aylarda gerçekleştirilen hemen hemen bütün protestolarda polisin şiddeti tartışılıyor. Sizce polis neden bu kadar şiddet uyguluyor?
FA : Polis iktidarın yansımasıdır. İktidarın psikolojisi nasılsa polisin ki öyledir. Yanlış bir şey varsa iktidardan kaynaklanır. Polis kendisine kanunla ve yönetmeliklerle verilen yetkiyi kullanıyor, polise orantısız şiddet hakkını veren düzenlemelerin tartışılması gerekir.

EK : 8. Uluslararası Müslüman Gençler Kültürel İşbirliği toplantısındaki konuşmanızda “İslam ülkeleri arasındaki rekabet Batı’nın işgallerini kolaylaştırıyorsa suç Müslümanlar’ındır” diyorsunuz. Neyi kastediyorsunuz?
FA : Müslümanlar kendi üzerlerine düşenleri yapmazlarsa ortaya çıkacak sonucun doğal olduğunu ifade ettik. Müslümanlar siyasi olarak bir araya gelmezlerse, kendi dünya düzenlerini oluşturmazlarsa akan kan ve gözyaşı bitmeyecektir. Biz burada İslam Birliği’nin şart olduğunu ve bu bölünmüşlük olduğu sürece yumuşak lokma olarak görüleceğimizi vurgulamak istedik.

EK : Osmanlı Devleti 1.Dünya Savaşı’nda cihat ilan etti. Ancak hilafete bağlı Müslümanlar’ın cihat ilanına uymadığı görüldü. Şimdi siz İslam Birliği’ni savunuyorsunuz. Sizce başarılı olur mu?
FA : George Bush, elinde BOP haritasıyla İslam ülkelerinin rejimleri ve sınırları hakkında ahkam kestiğinde söz konusu İslam ülkelerinin kukla idarecilerinden hiç ses çıkmadı. Yıllardır emperyalist batı zihniyetinin arzu ettiği ve inşası için uğraştığı Müslüman Ülke İdarecisi modeli budur. “Bir ülkede ezanlar okunur, karışan var mı? Herkes ibadetlerini yerine getirir, karışan var mı?” söylemleriyle içi saman dolu kuşlar müzesi haline getiriliyoruz. Rahmetli Erbakan Hocamız’ın meşhur tabiridir “içi saman dolu kuş”. Ve her örneklemesinden sonra şunu ilave ederdi Muhterem Hocamız: “biz bu kuşun canlısını istiyoruz”. Bu şu demekti: bizler haksızlık karşısında susan ve batıla karşı Hakk’ı üstün tutma mücadelesi vermekten vazgeçen yığınlar olamayız. İçimizdeki mücadele ruhu yok olduktan sonra namaz kılsak kim ne karışır, oruç tutsak kim ne diye rahatsız olur? Aslında yıllardır “Ilımlı İslam” diye dayattıkları ve angaje etmeye çalıştıkları şey bu. Abdestinde namazında ama sömürülmeye razı kitleler oluşturmak bu angajmanın hedefi. Bunun doğal sonucu olarak da İslam ülkelerinde parçalanmışlık söz konusu. Ancak buna rağmen İslam Birliği şarttır ve ilk adımı D-8’ler oluşumuyla atılan bu birliğin kurulması zaruridir. Arap Baharı diye adlandırılan bu süreçte Müslüman toplumların, kukla idarecilere karşı verdiği tepki İslam Birliği’nin ne kadar arzulandığının ve bu gayretlerle kurulmasının ne kadar yakın olduğunun göstergesidir. İslam Birliği kurulduğunda, bu topraklardaki kavgalara emperyalist amaçlarla müdahil olmak isteyen dünyanın sözde efendilerine “dur” diyecek bir irade var olacaktır.

Esad mı Esed mi?

EK : Hükümetin dış politikası çokça eleştiriliyor. Suriye’de muhalifleri destekledi hükümet. Mültecilere maaş bağlandığı, sınavsız üniversitelere girebildikleri ortaya çıktı. Şimdi de vatandaşlığa geçirilip oy kullanabilecekleri iddia ediliyor. Başbakan bir zamanlar kardeşim dediği Esad’a Esed dedi, sert tepki göstermeye başladı. Sizce Esad’mı Esed’ mi? Ve Suriye Devlet Başkanı sizce katil midir?
FA : Hükümet, dış politikada Amerika ne diyorsa onu yapıyor. Dolayısıyla yaptıklarından bir başarılı sonuç çıkması mümkün değildir. İsim tartışmaları boş tartışmalardır. İsminin ne olduğu değil ne yaptığı önemlidir.

EK : Suriye’ye uluslararası müdahale şimdilik gündem dışı. Suriye’de yaşananları Milli Görüş nasıl değerlendiriyor?
FA : Suriye’de büyük bir yangın var… Aklıselim yok. İnsani ve imani bir irade yok. Doğal olarak büyük vahşetlere şahit oluyoruz. Devlet kendine göre isyan edenleri füze ile bomba ile cezalandırıyor. Bu vahşettir, cinayettir. Devlete karşı özgürlüğü savunanlar da maalesef aynı hataya düşüp aynıyla karşılık verip masum insanların ölümüne sebebiyet veriyor. İkisi de zulümdür.
İslam ülkeleri inisiyatif alıp olaya müdahale etmeli. Sorunlar diplomasi yolu ile halledilmelidir.

EK : Mısır’da yaşananlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Halk seçilmiş cumhurbaşkanı Mursi’ye tepki gösterirken bir anda ordunun müdahalesini gördük. Türkiye’de hükümet Müslüman Kardeşler’e destek verdi. Mısır’da büyükelçimizi ülkeden kovdu.
FA : Halkın iradesine darbe yapılmıştır. Tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu olaylar, aynı zamanda sözde demokrasi savunucuların çıkarlarına ters düşen durumlarda nasıl sessiz kaldıklarını da bir kez daha göstermiştir. Mısır’daki Müslüman Kardeşler, daha önceki yıllarda da bu zulümlerle hatta daha şeditleriyle karşı karşıya kalmıştır. Ama her baskı ve haksızlıktan sonra daha da büyüyerek yoluna devam etmiştir ve yine öyle olacaktır. Buna bugün de şahit oluyoruz. Bu yapılanlar, Müslüman Kardeşleri daha da güçlendirmiştir. Türkiye ise Irak’a, Afganistan’a ve müttefiklerinin gittiği hemen hemen her ülkeye asker gönderirken söz konusu olayda edebiyattan öteye bir adım atamamıştır. Hükümet laf değil icraat yeridir. Desteğin somut göstergesi büyükelçi kovmaktan çok daha fazla olmalıdır.

En Büyük Sorun Bağımsızlık Sorunu

Fatih_Aydin (3)

EK : Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?
FA : Türkiye’nin en büyük sorunu bağımsızlık sorunudur. Evet, şeklen bağımsız ama fiiliyatta güdümlü bir ülkeyiz. Siyasetin aktörlerinin ve medyadaki destekçilerinin, halkımızın önüne koydukları yapay gündemlerle dolu zaman dilimlerini göz önüne aldığınızda niçin bu tespitte bulunduğumuzu algılamanız kolaylaşır. Ekonomisi Dünya Bankası ve bağlı kuruluşlarca denetlenen, yabancı sermaye ağırlıklı bankalara bağımlı bir ülke ne kadar bağımsızdır? “Borç alan emir alır” prensibi gereği 600 milyar doları bulan bir borçlanmayla ne kadar bağımsız kalabilirsiniz? Dış politikanızı ve hatta iç politikanızı Avrupa Birliği kriterlerine göre belirlerseniz ve kapıkulu gibi tüm dışlamalara rağmen tek vizyonunuz AB’ye girmek ise kimse bize bağımsız olduğumuzu söyleyemez. Kendi bağımsız topraklarımıza bir talimatla başkalarının kontrolündeki füze kalkanlarını yerleştirirsek, patriotları bağrımıza bir hançer gibi saplatırsak bize kimse bağımsız diyemez. Milletimizin özü Milli Görüş’tür. Tam manada bağımsızlığımızı savunan ve yukarıda saydığımız baskı unsurlarını elinin tersiyle itip” bana ne bunlardan” diyebilecek tek irade Milli Görüş kadrolarında vardır.

EK : Açılım süreci ve demokratikleşme paketini nasıl değerlendirirsiniz? Sizin çözüm öneriniz nedir?
FA : Bu konuda Milli Görüşçüler her daim kardeşlik vurgusunu yapmıştır. Bu topraklarda milletin herhangi bir unsurunun ayrıştırılmasına ve ötekileştirilmesine müsaade edilemez. Kavimlerin varlığı inkâr edilemez ancak bir kavmin diğer kavimden yaratılış sebebiyle üstün olduğunu iddia etmek de ancak Yahudi zihniyetine has bir faşizmdir. Birlikte tarih yazmış, birlikte mücadele veregelmiş kardeş kavimlerin kaynaştığı pota İslam potasıdır ve bu kavimleri millet yapan değer de İslam’ın ta kendisidir. Bu bağlamda açılım sürecinin aktörlerini ve uygulama sürecini tahlil ettiğimizde bu sürecin ve demokratikleşme paketinin milli olduğunu düşünmüyoruz. Ortaya konan çözüm planının uzun vadede tehlikeli sonuçlar doğurmasından endişe ediyoruz. İslamsız saadet olmaz, bu sebeple bu toplumun ortak değeri olan İslam ortak paydası öne çıkarılmadan atılacak her adım bölge üzerindeki emperyal hedeflere hizmet eder düşüncesindeyiz.

EK : SP tarafından Prof. Dr. Necmettin Erbakan Vakfı ve Erbakan’ın çocuklarına yönelik sert bir açıklama yapılmıştı. SP yönetimi ve Erbakan’ın çocukları arasında bir kavga mı var?
FA : Ortada herhangi bir kavga yok. Genel merkezimizin bir çalışma disiplini ve ciddiyeti var. Bu çerçeve de ‘ben milli görüşçüyüm’ diyenler buna bağlı olarak hareket etmesi gerekir. Yaşananlar aile içinde yaşanabilecek çaptadır ve inşallah yakında çözülecektir.

Erbakan’ın Yeğeninin CHP’ye Katılması

EK : Necmettin Erbakan’ın yeğeni Sabri Erbakan, CHP’ye üye oldu. Erbakan ailesinde Saadet Partisi’ne yönelik bir kırgınlık mı var?
FA : Sabri Bey, Hocamız hayatta iken gitti. Herhangi bir kırgınlık yok. Herkes dilediği yerde çalışmak ve mücadele etmekte hürdür.

EK : Bugün Necmettin Erbakan yaşıyor olsaydı sizce nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?
FA : Rahmetli Erbakan Hocamız hayatını “Hakk’ı hâkim kılma” mücadelesine adadı. Bu toprakların kadim değerlerinin ihyası için gayret gösterdi. Vermiş olduğu mücadelenin ve koymuş olduğu modelin ileriki nesillerde nasıl yeşerdiğini zaman gösterecek ancak Muhterem Erbakan Hocamız yaşıyor olsaydı son birkaç yılda topluma fütursuzca dayatılan bir takım uygulamalar bu kadar kolay hazmedilemezdi diye düşünüyorum. Çünkü kendisi vicdanlara seslenen birisiydi ve haksızlığa çanak tutanları tarih önünde sorgulayan bir şahsiyetti.

EK : Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.
FA : Bize bu fırsatı sağladığınız teşekkür ediyor, yayın hayatınızda başarılarınızın devamını diliyorum.

Yayınlandığı Adresler:

http://www.gencsaadet.org.tr/haber/351/hukumet-amerika-ne-diyorsa-onu-yapiyor-muhalif-gazete.html

“Hükümet Dış Politikada Amerika Ne Diyorsa Onu Yapıyor!”

0

Ülkemizde gündem sürekli değişiyor. Bir zamanlar ittifak içinde olan AKP ile cemaat bugün birbirlerine karşı hamleler yapıyor. Hergün MGK belgeleri ortaya çıkıyor. Bir yandan da kasetler basına sızdırılmaya başlandı. Bir yandan da Gezi Direnişi gündemde kendisine yer bulmaya devam ediyor. Bu konuları Milli Görüş’e sormaya karar verdik. Saadet Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanı Fatih Aydın ile gündemi, Gezi Olaylarını konuştuk.

Ercan Küçük (EK) : Öncelikle sizi biraz tanıyalım. Fatih Aydın kimdir? Ve çok merak edilen bir soru: Siyasetle ilgili geleceğe dönük planlarınız nelerdir?
Fatih Aydın (FA) : Öncelikle bizlere böyle bir imkân sunduğunuz için sizlere çok teşekkür ediyorum.
26 Eylül 1983 Kayseri’de doğdum. İlkokulu tamamladıktan sonra Kayseri İmam Hatip Lisesini bitirdim. 2007 yılında Kayseri Erciyes Üniversitesi Beden Eğitimi Öğretmenliğini bölümünden mezun oldum. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okumaya devam ediyorum.  Milli Gençlik Vakfı Orta Öğretim Komisyonunda okul başkanlığı ve çeşitli birimlerde görev yaptım. Üniversitede 2 yıl Kayseri Üniversite Başkanlığı görevini yürüttüm. 1 yıl Anadolu Gençlik Derneği Üniversite Bölge Başkanlığı yaptıktan sonra 2006 – 2008 yılları arasında AGD Genel Merkez Üniversite Komisyonu Teşkilat Başkanlığı görevini ifa ettim. 3 yıl Kayseri’de öğretmenlik yaptıktan sonra öğretmenlikten istifa ederek Saadet Partisi Gençlik Kolları Genel Başkanlığı görevine Eylül 2011 tarihi itibari ile başladım. Evliyim ve bir kızım bir de oğlum var.
Bizim usullerimizde kimsenin kendi gelecek hesabı yoktur. Biz bir teşkilatız. Teşkilatımız ne zaman nerede, nasıl bir görev verirse herkes onu yapar.  sp

EK : Saadet Partisi Gençlik Kolları olarak geleceğe yönelik projeleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz?
FA : Gerek teşkilatımıza yönelik gerekse topluma yönelik projeler üretme gayretindeyiz. Gençlik Kolları olarak öncelikle kendimizi muhafaza etmenin yani istikametimizden sapmadan yola devam etmenin derdindeyiz. Yaptığımız eğitim ve aksiyon programlarıyla iç dinamiklerimizi hareketlendirerek toplumu yeniden özüne döndürecek yüksek karakter sahibi gençler yetiştiriyoruz. Çünkü bir toplumun ıslahı da ifsadı da kadınlardan ve gençlerden başlar. Siz ne kadar proje üretirseniz üretin eğer toplumun dinamiklerinden buna bir karşılık alamıyorsanız o zaman en birincil işiniz, o projelere inanan ve bunu gerçekleştirecek iradeye sahip bireyler yetiştirmektir. Bu noktada Bosna’nın Bilge Kralı Aliya İzzetbegoviç’in bir sözünü hatırlatmak isterim: ‘Hem idealleri gerçekleştirecek bir iktidar hem de bu ideallere sahip çıkan bir toplum.’ Biz bu manadan hareketle eğitim çalışmalarımıza büyük önem veriyoruz. Gençliğimiz ne kadar idealist olursa geleceğimiz de o kadar ideal olacaktır.
Ayrıca Milli Görüş’ün geçmişte yaptığı dev hizmetler ortadadır. Milli Görüş’ün bugünkü tek temsilcisi olan Saadet Partisi olarak önce yerelde daha sonra da genel seçimlerde iktidara gelerek yarıda kalmış projelerimizi tamamlamak suretiyle yapılmamış ve yapılamaz gibi gözüken birçok hizmeti de gerçekleştireceğiz. Bu hizmetler milletimizin temel ihtiyaç, hak ve özgürlüklerine dair zaten yapılması gerekenlerdir. Lakin bizim en büyük projemiz ‘Yeni Bir Dünya’ kurmaktır. Mevcut sömürü düzeninin yerine ‘Yeni ve Adil Bir Dünya’ kurmak… Buda nasıl olacak? Öncelikle ‘Yaşanabilir Bir Türkiye’ ardından kendi medeniyetimizden bir anka misali ‘Yeniden Büyük Türkiye’ ile olacaktır. Biz gençlere de bu uğurda büyük vazifeler düşmektedir.

EK : Saadet Partisi’nin yerel seçimlerde hedefi nedir?
FA : Saadet Partisi yerel seçimlerde en büyük sürprizi yaparak özlenen ‘Efsane Milli Görüş Belediyeciliği’ ile milletimizi yeniden buluşturacaktır. Bunun için en müspet ve en ideal adaylarla sahaya inmiştir ve gece gündüz demeden çalışmaktadır. Hedefimiz ülkemizin en ücra yerinde dahi belediyeyi kazanıp yine belediyenin imkânlarını halkımıza sunmaktır. Bizim için istisnasız her il ve ilçe hedeftir. Çünkü hizmet ve kalite herkesin hakkıdır. Milletimizin de teveccüh göstereceğinden şüphemiz yoktur. Biliyoruz ki; milletimiz de Saadet Partisi’ne ve hizmetlerine susamış durumdadır.

EK : Necmettin Erbakan sizin için ne ifade ediyor?

FA : Bizim için Erbakan denilince akla inanç gelir, ihlâs gelir, azim gelir, gayret gelir, mücadele ve heyecan gelir. Bizim için Erbakan demek; “Yaşanabilir Bir Türkiye”yi, “Yeniden Büyük Türkiye”yi ve “Yeni Bir Dünya”yı kurmak için canla başla çalışmak demektir. Bizim için Erbakan bir sevdanın ismidir. Bir davadır. Aşktır. Muhabbettir. Vefatından dört gün önce, ölüm döşeğinde olduğunu bilmesine rağmen hasta yatağından kalkıp, takım elbisesini giyip, kameraların önüne geçip, bütün insanlığın saadeti için çalışılması gerekliliği ifade edecek kadar davasına ve milletine âşık bir şefkat abidesidir. Karşılığını sadece Cenab-ı Hak’tan bekleyerek çalışmanın somut göstergesidir. Erbakan demek, sömürüldükten sonra ırkının, dilinin, cinsiyetinin bir öneminin olmadığına dikkatleri çekmektir. Gösterilene değil gerçeğine odaklanmaktır. Oyunlarla oyalanan değil oyunu bozan bir ferasete sahip olmak demektir. Erbakan Hocamız, yüreğinde 7 milyar insanın sevgisini barındırmış ve bu sevginin ispatını da hayatı boyunca verdiği mücadele ile göstermiş bir dava adamıdır.

Hayalindeki Türkiye?

EK : Nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz?
FA : Tıpkı ecdat gibi, kıyafetiyle bile cihanda sulhun adresi olan bir ülke… Mazlum coğrafyaların umudu olmasına rağmen bunu göremeyen değil, sorumluluğunun bilincin

de olan bir Türkiye… Kudüs’e sahip çıkan ama aynı zamanda Los Angeles’in arka sokaklarında ezilen halkları da dert edinen bir Türkiye… Sadece kendi topraklarına hapsolan, sadece ülkesinin menfaatini gözeten değil, dünya halklarının dertlerine derman olarak büyüyen bir Türkiye… Kendi evlatlarını birbirine düşman eden saçma ideolojik saplantılarla uyutulan ve bu saplantılarla uyanan değil, ‘Bin yıllık’ hatta ‘Hz.Adem’den bu yanan süregelen kardeşliği tıpkı Çanakkale’de omuz omuza mücadele ederken koruduğu gibi şimdi de titizlikle koruyacak kadar uyanık bir Türkiye… Fatih Sultan Muhammed Han’ın torunları olarak hükmettiği topraklarda her dinin, dilin, ırkın ve mezhebin güvenle ve emniyette yaşadığı bir Türkiye… Sistemi hak ve hakikat olan, programı ‘Adil Düzen’ olan, can, namus, nesil ve akıl emniyeti sağlanmış, inanç ve fikir özgürlüğü ile insanlarımızın yaşayabildiği, açlığın, yoksulluğun ve sömürünün olmadığı herkese hakkının verildiği bir Türkiye… Sıkça tekrar ediyor gibi olacağız ama her soruda biraz daha genişleterek izah ettiğimiz; ‘Yaşanabilir Bir Türkiye’ ve ‘Yeniden Büyük Türkiye’ hayal ediyoruz ve bu hayalin peşinden koşturuyoruz.

EK : Gezi olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce demokratik tepkiler miydi? Yoksa hükümeti yıkmak için yapılan bir darbe girişimi miydi?
FA : Gezi olayları sadece çevrecilik duyarlılığıyla ortaya çıkmış bir hadise olmadığı gibi buna aşırılıkla yaklaşan hükümetin de ‘ülkeyi kaostan koruyoruz’ naralarından ibaret değildir. Belli ki karşılıklı bir hesaplaşma söz konusu… Acıtasyonlar ve senaryolar bir kenara bırakılıp sebepler ve sonuçlar incelendiğinde bu çok net görülecektir.Fatih_Aydin (4)
Ayrıca aman ‘dinciler gelmesin’, aman ‘komünistler gelmesin’ kavgasını bir kez daha izledik. Ne ağaç bahanesiyle ortalığı yakıp yıkan, işgal eden tencere-tava korosu ne de bunu kaşıyan, toplumu ayrıştıran bıyıkları yeni terlemiş delikanlı gibi davranan, teenni ve itidalden soyunmuş çıplak krallar! Biz bu kavgada asla tarafgir olmadık. Tıpkı 80’lerde olduğu gibi. Gençliğimizi bu oyuna alet etmedik. Ne kaostan ne de şiddetten yanayız. Biz insanların ‘konuşarak’ anlaşabileceğinden yanayız. Her zaman bir orta yol muhakkak bulunur.
Burada bir şeyi daha belirtmek isteriz ki; hükümetin sitem ettiği bu ‘gezici gençlik’ yine bu hükümetin eğitim politikalarıyla yetişmiştir. Öbür taraftan sorunuzun başında ‘bunlar sizce demokratik tepkiler miydi’ diye sordunuz. Eğer demokrasi arayışı ise Türkiye demokrasi ile yönetilen bir ülkedir yani hükümetler seçimlerle gelir yine seçimlerle gider. Halkın çoğunluğunun ‘kendi iradesiyle’ seçtiği bir iktidar varsa bu da demokratik bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Savaşlar nasıl cephelerde gerçekleşiyorsa, demokrasi mücadelesi de sandıkta verilir, sokaklarda değil…

EK : Başbakan Erdoğan “camiye ayakkabılarıyla girdiler, Camide içki içtiler, Cuma günü kayıtları yayınlayacağız” dedi. Neredeyse 26. Cuma günü geldi. Bu iddia Zaman Gazetesi İstihbarat Şefi İbrahim Doğan tarafından da yalanlandı. Siz bu iddiaya inanıyor musunuz? Yorumunuzu alabilir miyiz?Camiye Ayakkabıyla Girdiler, Camide İçki İçtiler İddiaları

FA : Bizim milletimiz manevi değerlerine saygılı bir millettir. Bu toplumun sarhoşu bile kendisi içkili olmasına rağmen ezanına, dinine saygısızlık eden birisine derhal tepki veren bir yapıdadır. Hal böyleyken camide içki içtiler iddiası toplumumuzun genel anlayışına uymayan bir iddiadır. Her iddia gibi ispata muhtaçtır ve ispatlanıncaya dek gerçek kabul edilemez.

EK : Dershaneleri kapatma hamlesinden sonra hükümetin cemaati fişlediği de ortaya çıkmaya başladı. AKP ve Gülen Cemaati arasında süren tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Yıllardır birlikte olan AKP ve cemaat neden karşı karşıya geldi? Ve bundan sonra ne olur?
FA : Demokrasiye (halkın yönetimi) göre seçilmiş; demokratura (halkın yönetime alet edilmesi) göre seçtirilmiş bir iktidarın egemenlik alanlarının hiç olmazsa bir kısmını kaptırmama mücadelesi olduğunu düşünüyorum. Bundan sonra ne olacağı konusunda bir İtalyan atasözünü tekrar edeyim: “oyun bitince şah da, piyon da aynı kutuya konur”.

EK : AKP için 28 Şubat’ın ürünü olduğu iddia ediliyor bazı kesimlerce. Siz buna katılıyor musunuz?
FA : 28 Şubat’la neyin amaçlandığına ve sonuç olarak neyin elde edildiğine bakarsak bunun cevabı ortadadır.

EK : Başbakan Erdoğan’ın “kızlı erkekli aynı evde kalıyorlar” sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kızlı erkekli aynı evde kalmak kötü müdür? Arkadaş olunamaz mı?
FA : Bizim elimizde bir “namusmetre” yok ki birilerinin namus anlayışını ölçelim. Bu kimsenin haddi değildir. Ancak ben kişisel olarak kızlı erkekli aynı evde kalmanın mahzurlu olduğunu düşünüyorum. Arkadaş olarak kalınabileceğinin de çok zor olduğunu, doğal olmadığını düşünüyorum. İlişkilerimizi düzenlerken, hayatımızı tanzim ederken hangi dünya görüşü ile veya hangi inançla yapıyorsunuz bu önemlidir. Bu topraklar İslam toprağıdır. Biz hayatımızı tanzim ederken almış olduğumuz ölçünün milli ve manevi değerlerimiz olması gerekir. Ahlakımızın güzelliğini veya çirkinliğini buna göre ölçeriz. Bizim değerlerimize göre milli ve manevi ölçülerimize göre birbirine mahrem olan erkek ve bayanların aynı ortam kalmaları kesinlikle yanlıştır. Beraber kalmaları, beraberinde birçok toplumsal facialara sebebiyet verecek sonuçlar doğurabilir.
Bunun dışında ikili diyalog bakımından bizim yine milli ve manevi değerlerimize ters düşmeyecek şekliyle iletişim kurmalarında bir sakınca yoktur.
Avrupa müktesebatı ile yetiştirdiğin nesli polis gücü ile terbiye edemezsin. Her türlü düzenlemenin şefkat merkezli ve eğitim merkezli olması gerekir.

EK : Başbakan Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” sözleri çok tartışıldı. Ülkemizde farklı dinlere mensup vatandaşlar tarafından tehdit olarak algılandı bu sözler. Laiklikle çelişmiyor mu? Herkes dindar olmak zorunda mı? Siz ne düşünüyorsunuz?
FA : Herkes dini tercihlerinde hürdür ve kendi dinini öğrenme noktasında da hür olmalıdır. Herhangi bir dini tercih etmeyen de hürdür. Bir devlet politikası olarak dindar nesil yetiştirme gayesi “önce ahlak ve maneviyat” diyen bir hareket için herhalde mantıksız olmasa gerek. Bu bağlamda biz ahlakı maneviyattan ayrı tutmuyoruz. İçi boş bir dindar nesil amaçlamıyoruz. Namazını kılsın, orucunu tutsun ama kul hakkı da yemesin, başkalarının kişisel ve toplumsal değerlerine de saygılı olsun istiyoruz. Yoksa her türlü ahlaksızlığa müsaade eden bir yapı içerisinde “dindar nesil yetiştireceğiz” demek tribünlere oynamaktır.

EK : Saat 22.00’den sonra içki satışı yasaklandı. Ama zinanın suç olmaktan çıkartılması da bu hükümet döneminde oldu. 13 yaşındaki kız çocuklarına tecavüz edenlerin serbest kalması da. Kendisini muhafazakâr ilan eden, dindar nesil yetiştireceğiz diyen hükümeti bu perspektifte değerlendirir misiniz?
FA : Yukarıda bahsettiğimiz çerçevede “toplumun gazını almak” mantığıyla örtüşen ama gerçekte samimiyetten uzak icraatlardır bunlar. Zinayı suç olarak değerlendirmeyen bir düzenlemeyi Meclis’ten geçiren bir iktidar, “kızlı-erkekli” tartışmasını hangi hakla yapmaktadır, doğrusu biz de hayretle izliyoruz. Her iddia beraberinde bir ispat ister.

Olmasaydın Olurduk Afişi

EK : 10 Kasım’da Akit Gazetesi’nde çıkan “Olmasaydın da Olurduk” afişi hakkında ne düşünüyorsunuz?
FA : Olmasaydı da olurdu diyorum. Böyle şeylere gerek yok. Bizim yolumuz tahrik etme yolu değil ikna etme yoludur.

EK : Son aylarda gerçekleştirilen hemen hemen bütün protestolarda polisin şiddeti tartışılıyor. Sizce polis neden bu kadar şiddet uyguluyor?
FA : Polis iktidarın yansımasıdır. İktidarın psikolojisi nasılsa polisin ki öyledir. Yanlış bir şey varsa iktidardan kaynaklanır. Polis kendisine kanunla ve yönetmeliklerle verilen yetkiyi kullanıyor, polise orantısız şiddet hakkını veren düzenlemelerin tartışılması gerekir.

EK : 8. Uluslararası Müslüman Gençler Kültürel İşbirliği toplantısındaki konuşmanızda “İslam ülkeleri arasındaki rekabet Batı’nın işgallerini kolaylaştırıyorsa suç Müslümanlar’ındır” diyorsunuz. Neyi kastediyorsunuz?
FA : Müslümanlar kendi üzerlerine düşenleri yapmazlarsa ortaya çıkacak sonucun doğal olduğunu ifade ettik. Müslümanlar siyasi olarak bir araya gelmezlerse, kendi dünya düzenlerini oluşturmazlarsa akan kan ve gözyaşı bitmeyecektir. Biz burada İslam Birliği’nin şart olduğunu ve bu bölünmüşlük olduğu sürece yumuşak lokma olarak görüleceğimizi vurgulamak istedik.

EK : Osmanlı Devleti 1.Dünya Savaşı’nda cihat ilan etti. Ancak hilafete bağlı Müslümanlar’ın cihat ilanına uymadığı görüldü. Şimdi siz İslam Birliği’ni savunuyorsunuz. Sizce başarılı olur mu?
FA : George Bush, elinde BOP haritasıyla İslam ülkelerinin rejimleri ve sınırları hakkında ahkam kestiğinde söz konusu İslam ülkelerinin kukla idarecilerinden hiç ses çıkmadı. Yıllardır emperyalist batı zihniyetinin arzu ettiği ve inşası için uğraştığı Müslüman Ülke İdarecisi modeli budur. “Bir ülkede ezanlar okunur, karışan var mı? Herkes ibadetlerini yerine getirir, karışan var mı?” söylemleriyle içi saman dolu kuşlar müzesi haline getiriliyoruz. Rahmetli Erbakan Hocamız’ın meşhur tabiridir “içi saman dolu kuş”. Ve her örneklemesinden sonra şunu ilave ederdi Muhterem Hocamız: “biz bu kuşun canlısını istiyoruz”. Bu şu demekti: bizler haksızlık karşısında susan ve batıla karşı Hakk’ı üstün tutma mücadelesi vermekten vazgeçen yığınlar olamayız. İçimizdeki mücadele ruhu yok olduktan sonra namaz kılsak kim ne karışır, oruç tutsak kim ne diye rahatsız olur? Aslında yıllardır “Ilımlı İslam” diye dayattıkları ve angaje etmeye çalıştıkları şey bu. Abdestinde namazında ama sömürülmeye razı kitleler oluşturmak bu angajmanın hedefi. Bunun doğal sonucu olarak da İslam ülkelerinde parçalanmışlık söz konusu. Ancak buna rağmen İslam Birliği şarttır ve ilk adımı D-8’ler oluşumuyla atılan bu birliğin kurulması zaruridir. Arap Baharı diye adlandırılan bu süreçte Müslüman toplumların, kukla idarecilere karşı verdiği tepki İslam Birliği’nin ne kadar arzulandığının ve bu gayretlerle kurulmasının ne kadar yakın olduğunun göstergesidir. İslam Birliği kurulduğunda, bu topraklardaki kavgalara emperyalist amaçlarla müdahil olmak isteyen dünyanın sözde efendilerine “dur” diyecek bir irade var olacaktır.

Esad mı Esed mi?

EK : Hükümetin dış politikası çokça eleştiriliyor. Suriye’de muhalifleri destekledi hükümet. Mültecilere maaş bağlandığı, sınavsız üniversitelere girebildikleri ortaya çıktı. Şimdi de vatandaşlığa geçirilip oy kullanabilecekleri iddia ediliyor. Başbakan bir zamanlar kardeşim dediği Esad’a Esed dedi, sert tepki göstermeye başladı. Sizce Esad’mı Esed’ mi? Ve Suriye Devlet Başkanı sizce katil midir?
FA : Hükümet, dış politikada Amerika ne diyorsa onu yapıyor. Dolayısıyla yaptıklarından bir başarılı sonuç çıkması mümkün değildir. İsim tartışmaları boş tartışmalardır. İsminin ne olduğu değil ne yaptığı önemlidir.

EK : Suriye’ye uluslararası müdahale şimdilik gündem dışı. Suriye’de yaşananları Milli Görüş nasıl değerlendiriyor?
FA : Suriye’de büyük bir yangın var… Aklıselim yok. İnsani ve imani bir irade yok. Doğal olarak büyük vahşetlere şahit oluyoruz. Devlet kendine göre isyan edenleri füze ile bomba ile cezalandırıyor. Bu vahşettir, cinayettir. Devlete karşı özgürlüğü savunanlar da maalesef aynı hataya düşüp aynıyla karşılık verip masum insanların ölümüne sebebiyet veriyor. İkisi de zulümdür.
İslam ülkeleri inisiyatif alıp olaya müdahale etmeli. Sorunlar diplomasi yolu ile halledilmelidir.

EK : Mısır’da yaşananlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Halk seçilmiş cumhurbaşkanı Mursi’ye tepki gösterirken bir anda ordunun müdahalesini gördük. Türkiye’de hükümet Müslüman Kardeşler’e destek verdi. Mısır’da büyükelçimizi ülkeden kovdu.
FA : Halkın iradesine darbe yapılmıştır. Tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen bu olaylar, aynı zamanda sözde demokrasi savunucuların çıkarlarına ters düşen durumlarda nasıl sessiz kaldıklarını da bir kez daha göstermiştir. Mısır’daki Müslüman Kardeşler, daha önceki yıllarda da bu zulümlerle hatta daha şeditleriyle karşı karşıya kalmıştır. Ama her baskı ve haksızlıktan sonra daha da büyüyerek yoluna devam etmiştir ve yine öyle olacaktır. Buna bugün de şahit oluyoruz. Bu yapılanlar, Müslüman Kardeşleri daha da güçlendirmiştir. Türkiye ise Irak’a, Afganistan’a ve müttefiklerinin gittiği hemen hemen her ülkeye asker gönderirken söz konusu olayda edebiyattan öteye bir adım atamamıştır. Hükümet laf değil icraat yeridir. Desteğin somut göstergesi büyükelçi kovmaktan çok daha fazla olmalıdır.

En Büyük Sorun Bağımsızlık Sorunu

Fatih_Aydin (3)

EK : Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?
FA : Türkiye’nin en büyük sorunu bağımsızlık sorunudur. Evet, şeklen bağımsız ama fiiliyatta güdümlü bir ülkeyiz. Siyasetin aktörlerinin ve medyadaki destekçilerinin, halkımızın önüne koydukları yapay gündemlerle dolu zaman dilimlerini göz önüne aldığınızda niçin bu tespitte bulunduğumuzu algılamanız kolaylaşır. Ekonomisi Dünya Bankası ve bağlı kuruluşlarca denetlenen, yabancı sermaye ağırlıklı bankalara bağımlı bir ülke ne kadar bağımsızdır? “Borç alan emir alır” prensibi gereği 600 milyar doları bulan bir borçlanmayla ne kadar bağımsız kalabilirsiniz? Dış politikanızı ve hatta iç politikanızı Avrupa Birliği kriterlerine göre belirlerseniz ve kapıkulu gibi tüm dışlamalara rağmen tek vizyonunuz AB’ye girmek ise kimse bize bağımsız olduğumuzu söyleyemez. Kendi bağımsız topraklarımıza bir talimatla başkalarının kontrolündeki füze kalkanlarını yerleştirirsek, patriotları bağrımıza bir hançer gibi saplatırsak bize kimse bağımsız diyemez. Milletimizin özü Milli Görüş’tür. Tam manada bağımsızlığımızı savunan ve yukarıda saydığımız baskı unsurlarını elinin tersiyle itip” bana ne bunlardan” diyebilecek tek irade Milli Görüş kadrolarında vardır.

EK : Açılım süreci ve demokratikleşme paketini nasıl değerlendirirsiniz? Sizin çözüm öneriniz nedir?
FA : Bu konuda Milli Görüşçüler her daim kardeşlik vurgusunu yapmıştır. Bu topraklarda milletin herhangi bir unsurunun ayrıştırılmasına ve ötekileştirilmesine müsaade edilemez. Kavimlerin varlığı inkâr edilemez ancak bir kavmin diğer kavimden yaratılış sebebiyle üstün olduğunu iddia etmek de ancak Yahudi zihniyetine has bir faşizmdir. Birlikte tarih yazmış, birlikte mücadele veregelmiş kardeş kavimlerin kaynaştığı pota İslam potasıdır ve bu kavimleri millet yapan değer de İslam’ın ta kendisidir. Bu bağlamda açılım sürecinin aktörlerini ve uygulama sürecini tahlil ettiğimizde bu sürecin ve demokratikleşme paketinin milli olduğunu düşünmüyoruz. Ortaya konan çözüm planının uzun vadede tehlikeli sonuçlar doğurmasından endişe ediyoruz. İslamsız saadet olmaz, bu sebeple bu toplumun ortak değeri olan İslam ortak paydası öne çıkarılmadan atılacak her adım bölge üzerindeki emperyal hedeflere hizmet eder düşüncesindeyiz.

EK : SP tarafından Prof. Dr. Necmettin Erbakan Vakfı ve Erbakan’ın çocuklarına yönelik sert bir açıklama yapılmıştı. SP yönetimi ve Erbakan’ın çocukları arasında bir kavga mı var?
FA : Ortada herhangi bir kavga yok. Genel merkezimizin bir çalışma disiplini ve ciddiyeti var. Bu çerçeve de ‘ben milli görüşçüyüm’ diyenler buna bağlı olarak hareket etmesi gerekir. Yaşananlar aile içinde yaşanabilecek çaptadır ve inşallah yakında çözülecektir.

Erbakan’ın Yeğeninin CHP’ye Katılması

EK : Necmettin Erbakan’ın yeğeni Sabri Erbakan, CHP’ye üye oldu. Erbakan ailesinde Saadet Partisi’ne yönelik bir kırgınlık mı var?
FA : Sabri Bey, Hocamız hayatta iken gitti. Herhangi bir kırgınlık yok. Herkes dilediği yerde çalışmak ve mücadele etmekte hürdür.

EK : Bugün Necmettin Erbakan yaşıyor olsaydı sizce nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk?
FA : Rahmetli Erbakan Hocamız hayatını “Hakk’ı hâkim kılma” mücadelesine adadı. Bu toprakların kadim değerlerinin ihyası için gayret gösterdi. Vermiş olduğu mücadelenin ve koymuş olduğu modelin ileriki nesillerde nasıl yeşerdiğini zaman gösterecek ancak Muhterem Erbakan Hocamız yaşıyor olsaydı son birkaç yılda topluma fütursuzca dayatılan bir takım uygulamalar bu kadar kolay hazmedilemezdi diye düşünüyorum. Çünkü kendisi vicdanlara seslenen birisiydi ve haksızlığa çanak tutanları tarih önünde sorgulayan bir şahsiyetti.

EK : Son olarak eklemek istediklerinizi alalım.
FA : Bize bu fırsatı sağladığınız teşekkür ediyor, yayın hayatınızda başarılarınızın devamını diliyorum.

Yayınlandığı Adresler:

http://www.gencsaadet.org.tr/haber/351/hukumet-amerika-ne-diyorsa-onu-yapiyor-muhalif-gazete.html

Erdoğan Gençliğe Savaş Açtı – FKF Genel Başkanı

0

“AKP GENÇLİĞE DAİR UMUDUNU KAYBETMİŞTİR”

fkf3 Son dönemde hükümet yetkililerinin gençlik üzerine fikirlerini sıkça duymaya başladık. Gezi Direnişiyle başlayan süreci ODTÜ’nün yol yapımına karşı direnişi izledi. Sonrasında üniversite öğrencilerinin kızlı-erkekli aynı evlerde kaldıkları söylendi. Gençler de bunlara yaptıkları eylemlerle tepki gösterdi. tepki gösteren örgütlerden birisi de Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) oldu. 68 kuşağının gençlik örgütü FKF’nin yeniden kurulması bazı kesimlerde heyecan yaratırken bazı kesimlerde de merak uyandırdı. Yeniden kurulan FKF, geçmişteki FKF’nin fikirsel ve eylemsel olarak devamı mı olacaktı? Yoksa ismini mi kullanıyor diye sorular çokça sorulmaya başlandı. Bu soruların cevaplarını ve genel gündem değerlendirmesini FKF Genel Başkanı Erçin Fırat ile konuştuk. Gayet keyifli geçen röportajda Erçin Fırat bütün bu sorulara yanıt verdi.

EK : Erçin Fırat KİMDİR?

EF :  İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisiyim.Türkiye’nin son 7-8 yıllık sürecinde başta gençlik mücadelelerinin neredeyse her anında emek verdiğimi söyleyebilirim. 

Ercan Küçük (EK) :  Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), geçmişte var olan bir örgüttü. Daha sonra isminde ve yapısında değişiklikler yapıldı. Siz şimdi FKF’yi yeniden kurdunuz. FKF bugün hangi ihtiyaçtan yeniden doğdu? Veya neden FKF?

Erçin Fırat (EF) :  ODTÜ’de Tayyip Erdoğan protestosu ve sonrasında bütün üniversitelerde harekete geçen gençlik eylemleri doğurdu. Büyük gençlik eylemleri çıktı ortaya. Belki son 20 yılın en büyük gençlik eylemleriydi. Birçok üniversitede rektörler ODTÜ öğrencilerine karşı çıkarken, üniversiteliler ODTÜ’lülere sahip çıktı. Bu geniş kapsamı bir araya getirebilecek herhangi bir örgütlülük yoktu. Bu öğrenciler herhangi bir düzlemde bir araya gelemiyorlardı eylemler dışında. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç çıktı karşımıza. Biz de bir takım üniversite kulüpleriyle bir araya geldik. Bir çağrı yapalım dedik. Çağrı beklediğimizin ötesinde oldu. Çünkü 200 üniversite kulübü bir araya geldi ve kongre çağrısı yaptı. Daha sonra kongre için delege seçimi toplantıları gerçekleşti. Üniversitelerde geniş toplantılar yapıldı. Bu eylemlilik düzlemi artık başka bir yere akmalıydı. Bu toplantılardan delegeler çıktı, 15 Mart’ta ODTÜ’de bir kongre düzenledik. Kongrede 6 Mayıs günü FKF’yi kurma kararı aldık. FKF isminin tarihsel anlamı bizim için çok önemli. Bir de bu kongre çağrısını üniversite kulüpleri yaptı. Bu kulüplerin hepsi bir fikrin temsilcisi olduğunu söylüyorlar. Dönüp tarihimize baktığımızda en uygun isim FKF’ydi. Bu isim kongrede hatta üniversitelerdeki toplantılarda delegelerin getirdiği öneriler sonucu karara bağlanmış oldu. 6 Mayıs gününün Türkiye gençlik tarihinde önemli bir yeri var. Üç fidanın idam edildikleri gün. Gençlik tarihinin bütününü sahipleniyoruz ve o tarihi bitirmeye çalıştıkları gün olan 6 Mayıs’ta “başladığımız işi bitireceğiz” sloganıyla kuruldu FKF. 

EK :  İlk yola çıktığınızda biz FKF’yi kuracağız diye bir hedefiniz yoktu yani.

EF :  Böyle bir şeyi düşünmedik. Yola çıktığımızda zaten gençlik eylemleri vardı. Bu eylemlerden sonra bir araya gelmenin yollarını bulalım dedik. Bir araya gelip geniş toplantılar yaptığımızda ortaya bu isim çıktı. Baştan belirlenen bir isim değildi.

EK :  FKF daha sonra isim değişikliği yaparak Dev-Genç’e dönüştü. Bugüne baktığımızda mevcutta Dev-Genç örgütü var, FKF’de kuruldu. Sizin bugünkü Dev-Genç ile bir ilişkiniz var mı?

EF :  Dev-Genç diye hangi örgütten bahsediyorsunuz anlamadım. Çünkü bugün bu ismi kullanan birden fazla örgüt var. Hatta bu konuda bir tartışma da var asıl Dev-Genç biziz diye. Benim bildiğim 3 tane örgüt sürekli afişlerini kullanıyor. Bizim bağlantımız yok. Bu arkadaşların hiçbirisine haksızlık etmek istemem. Hepsi Dev-Genç’in devamı olduklarını söylüyorlar.  Biz de Türkiye tarihindeki gençlik mücadelesinin devamı olduğumuzu söylüyoruz. FKF’yi eleştirdiğimiz yanları da olmakla birlikte sahip çıkıyoruz. Biz Dev-Genç’e de eleştirdiğimiz yönleri olmasına rağmen sahip çıkıyoruz. Bütün gençlik hareketlerine hatasıyla günahıyla sahip çıkıyor ve bugüne taşıdığımızı düşünüyoruz. Bunun yolu da aslında isimler değildir. Bugün iktidar karşısında en gerçek en geniş mücadeleyi vermenin yolunu bulmaktır.  fkf2

Toplumsal Dayanışma Örnekleri Oluşturmamız Gerekiyor

EK :  Türkiye’de Gezi Direnişiyle birlikte belki de dünya tarihinde olmayan günler yaşandı. Sonra bu direniş forumlara dönüştü. Sizce direniş bitti mi? Direnişin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

EF :  Bahsettiğiniz çaptaki bir direniş bitti, sokaklarda değil insanlar artık. Çok farklı günler yaşadık. Ben de o günlerin tamamında sokaklardaydım. Direnişi şu şekilde devam ettirmek gerektiğini düşünüyoruz. Bugün artık irili ufaklı bir takım eylemler halka umut vermiyor. Artık gerçekten toplumsal olarak dayanışma örnekleri yaratmamız gerekiyor. Gerçek mücadele başlıkları yaratmamız gerekiyor. AKP’nin karşımıza çıktığı her noktada, açtığı her cephede karşısına gerçek bir cephe koymamız gerekiyor. Burada birkaç örnek vermek isterim. Örneğin ODTÜ’de arkadaşlar güçlü eylemler yapıyorlar. Ama bazen de zayıf eylemler oluyor. Bu zayıf eylemler aslında ODTÜ’ye de bize de güç kaybettiriyor. Geçtiğimiz günlerde bu konuda ODTÜ FKF açıklama yaptı. Biz daha gerçek bir mücadele verelim gidelim halkı kapı kapı gezelim ODTÜ, Gökçek’i yener diye bütün Ankara’ya duyuralım, Ankara’da halkla birlikte mücadele vermenin yollarını arayalım dediler. Bir başka örnek İzmir’deki yurt eylemleriydi. İzmirli öğrenciler çadırlar kurdular. Çadırlara halk desteği geldi. İzmirli balıkçılar yemek getirdiler. Yurttaki öğrenciler battaniyelerini getirdiler. Gerçekten sürekli güven veren, halkın, öğrencilerin, emekçilerin dayanışma içinde olduklarını tekrar tekrar gösteren mücadele tarzına geçmek zorundayız. Bu anlamda direniş büyük kitlesel eylemler itibariyle bitti. Ama önemli dayanışma örnekleri devam ediyor. Bir başka şey de bu halk bir kere direnmeyi öğrendi. Bu yüzden memlekette artık çok genel anlamda direniş kolay kolay bitmez.

EK :  Geçtiğimiz günlerde başbakan tarafından demokratikleşme paketi açıklandı. Birçok kesim tarafından eleştirildi. Siz bu paketi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce paket yeterli miydi? Doğru muydu, yanlış mıydı?

EF :  Yanlıştı. Az önce direnişten bahsettik. Onun hemen arkasından gelen demokratikleşme paketi ne kadar samimiyetsiz olduklarını gösteriyor. Çünkü onun arkasından 6 arkadaşımız hayatını kaybetti. Bir sürü arkadaşımız gözünü kaybetti, yaralandı. Gözaltılar yaşandı. Dolayısıyla bu iktidarın demokratikleşme paketi ya da demokrasiden bahsetmesi samimiyetsizdir. Ama o pakette önemli olan başka nokta var. Gençlikten hiç bahsedilmiyor. Buradan aslında şunu anlamalıyız; AKP’nin her toplumsal kesime dair iddiaları var. Ama AKP artık gençliğe dair umudunu kaybetmiştir. Gençliğe bir savaş açmıştır. Gençliğin enerjisini yenmek üzere kurulu bütün her şey. Dolayısıyla gençlik tarafından baktığımızda paket böyle değerlendirilebilir.

Denetlenmesi Gereken Evler Cemaat Evleridir

EK :  Son dönemde “kızlı-erkekli aynı evlerde kalıyorlar, evlerde neler yaptıkları belli değil” tartışmaları yaşanıyor. Öncelikle şöyle soralım. Siz kendi evinizde mi kalıyorsunuz, öğrenci evinde mi? Öğrenci evlerinde neler oluyor da başbakan sürekli öğrencilere çatıyor?

EF :  Ben ailemle kalıyorum. Çok fazla İstanbul’da kalamadığım için sıkça öğrenci evlerinde kalmış oluyorum. O evlerde neler var? Biz bunu birçok ilde eylemlerle söylemeye çalıştık. O evlerde insana dair her şey var. O evlerde paylaşımlar, dostluklar, arkadaşlıklar, kardeşlikler, dayanışmalar var. O evlerden birisinin örneği olarak Ali İsmail Korkmaz’ın fotoğrafı yayınlandı. Orada bir arada oturmuş yemek yiyen gençler var ve o gözlerden o evlerden kötü bir şey çıkmayacağını hissediyorsunuz. Ama benim de etrafımda Hüseyin Üzmez gibi çocuk istismarıyla suçlanmış erkekler olsa bununla kimse aynı evde kalamaz derim. Ya da Suriyeli çetecilerin destekçisi olsam ve onların kadınlara tecavüz ve işkence görüntülerini görsem tabiî ki bunlarla aynı evde kalınmaz derim. Onların çevrelerinde onlar olduğu için erkek deyince akıllarına bunlar geliyor. Ama bizim aklımıza Ali İsmail Korkmaz’ın gülen yüzü geliyor. Bizim ellerimizde onların anladığı, onların sapkın hayal güçlerinin ortaya attığı şeyler yoktur. Öğrenci evlerinde gerçekten paylaşım vardır. Türkiye’de asıl denetlenmesi gereken bizim evlerimiz değil, bunların cemaat evleridir. Biliyorsunuz ki yakın zamanda kaçak Kur’an Kursları’nda çocuklar öldü.

EK :  Bülent Arınç ile Başbakan arasında geçtiğimiz günlerde bir gerginlik yaşandı. Buradan yola çıkarak AKP ve cemaat arasında sizce bir gerginlik var mıdır? Bu tartışmalar nereye gider? Siz “düşmanımın düşmanı dostumdur” diye mi bakıyorsunuz bu olaylara?

EF :  Düşmanımın düşmanı dostum değildir. Biz bu tartışmalara böyle bakmıyoruz. Açık bir gerilim var AKP ile cemaat ve AKP’nin içindeki farklı bloklar arasında. Gerilimin nedeni aslında Türkiye’yle de sınırlı değil. Emperyalizmin de girdiği büyük krizdir asıl neden. AKP sadece Türkiye için değil Orta Doğu için bir modeldi. Ama tutmadı. Mısır, Suriye’de gördük bunları. Dış politikada ciddi bir kriz var AKP’de. Emperyalizm buna hızlı bir çözüm üretemiyor. 2. Olarak da ekonomik sorunlarda söz konusu. Türkiye ekonomisinin muazzam olduğu söylenemez. Hele Avrupa ve ABD’den gelen para akışı kesildiğinde bu anlarda kötü bir nokta yaşanacak. 3. Olarak Orta Doğu, İslamcı baskıyı kabul etmedi. Türkiye’nin de bunu kabul etmeyeceği de en başta Haziran Direnişiyle, bugünlerdeki Kızlı-Erkekli meselesiyle gözüktü. Türkiye bu kalıba sığmaz. Bunun farkına varamadı Tayyip Erdoğan. Aralarında bir gerilim yaşıyorlar. Bu krizler daha da artacak. Bu krizler derinleştikçe AKP’nin içindeki krizler de artacak. Ama biz burada Türkiye Gençliği adına konuştuğumuzu iddia ediyoruz. Gençlik bunların hiçbir tarafında olmaz çünkü hepsinin ellerinde bizim arkadaşlarımızın kanı var. Hepsi bunu ortak biçimde yaptı. Bizim derdimiz kullandığımız slogandaki gibi yeni bir ülke kurmaktır. Yeni bir ülke kurmanın yolu bunların hepsini ülkeden göndermektir.

EK :  Kızlı erkekli tartışmalarında bir adım da  evlenen öğrencilerin kredi borçlarının silinmesi oldu. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

EF :  Aynı gerici kafanın bir başka ürünüdür bu. Bunların hepsinin bir anlamı var. Tayyip Erdoğan gençliğe bir savaş açmış durumda. Bu savaşta kendi tarafını kemikleştirmeye çalışıyor. Bunu gerici saldırılarını arttırarak yapacak. Diyor ki genç kadınlar para karşılığında evlensin. Bu çağdışı bir zihniyettir. Bu, Türkiye’de cumhuriyetin ortadan kaldırdığı bir zihniyeti tekrar hayata geçirmeye çalışmaktır. Gençlik bunu kabul etmez.

EK :  Son dönemde spor siyaset ilişkileri bayağı sert tartışılıyor. En son Fenerbahçe Kulübü’nde yapılan seçim ve Beşiktaş taraftarına yapılan baskıları, kesilen cezaları görüyoruz. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? 

EF :  Siyaset bence her yere karışmalı. Spora da karışmalı. Bunun olumlu sonuçlarını da gördük. Aksine AKP siyasetin spora karışmamamsı gerektiğini söylüyor. Bunu da o alanda yenildiği için söylüyor. Spor kulüpleri AKP’nin tarafına geçmedi. Ama biz diyoruz ki siyaset spora iyi ki karışıyor, iyi ki çArşı var. İyi ki AKP statlara giremiyor, iyi ki Türkiye’de böyle bir spor izleyicisi var.

EK :  İlk FKF 1965-1970 dönemleri arasında Bağımsızlık Yürüyüşleri, Atatürk anma toplantıları düzenlemişti. Günümüz FKF’si bu tarz çalışmalar yapacak mı?

EF :  Kesinlikle yapacak. Biz Reyhanlı Katliamı’ndan sonra Bağımsızlık Haftası ilan ettik. Eski FKF, NATO Karşıtı haftalar düzenlerdi. Biz de Bağımsızlık Haftası düzenledik. Bağımsızlık Haftası sonunda Mimar Sinan Üniversitesi’ne 3 metrelik Deniz Gezmiş heykeli diktik. 29 Ekim’de önceki haftayı Cumhuriyet Haftası ilan ettik. Üniversitelerde cumhuriyet tarihini ve bugün nasıl bir ülke kurmak istediğimizi tartıştık ve bir sonuç metni hazırladık. Böyle çalışmalar yapıyor, hem güncel hem de tarihsel bir takım gündemlerle haftalar ilan ediyoruz.

EK :  Bir çok gençlik örgütüne söylenen bir söylem vardır. Gençlik örgütleri siyasi partilerin arka bahçesi olarak gösterilir. FKF’nin herhangi bir siyasi partiyle yakınlığı, organik bağı var mıdır?

EF :  FKF’nin hiçbir partiyle organik bağı yoktur. En önemli gösterge FKF’nin kuruluş sürecidir. Bütün üniversitelerde toplantılara çağrı yaptık. Toplantılara şunlar gelsin, bunlar gelmesin demeyerek çağrı yapıldı. O toplantıya gelenlerin oylarıyla delegeler seçildi. Şuan üniversitelerdeki işleyişi ve üniversite meclisleri üzerinden gerçekleştiriyor. Kimi partilerin FKF içinde daha yoğun emek harcadığını söyleyebilirim. Ama bunun dışında FKF’nin hiçbir partiyle ya da yapıyla bağı yoktur. FKF kendisini gençliğin temsiliyetine sunan bir örgüttür. Ama FKF’yi nasıl tanımlarsınız derseniz FKF aydınlanmacıdır, bağımsızlıkçıdır, kamucudur, eşitlikten, özgürlükten yanadır. Bunlarda solun değerleridir. Dolayısıyla FKF solcu bir örgüttür.

EK :  Peki ileride TGB, CHP Gençlik Örgütleri, HalkEvleri, Kollektifler gibi diğer gençlik örgütleriyle ortak çalışma yapmayı düşünür müsünüz?

EF :  Zaten belli alanlarda yapıyoruz. Ama FKF’yi biraz daha geniş anlamında cephe olarak görüyoruz. Bu saydığınız örgütlerin bazılarının üyelerinin bir kısmı FKF’nin de içinde çalışmalar yürütüyorlar. Kimi yerlerde FKF’nin yönetimi bu örgüt üyesi arkadaşlardan oluşuyor. Yan yana da geliyoruz elbette. Ama biz daha fazla herkesin burayı bir cephe olarak görmesini FKF, içerisinde mücadele vermesi gerektiğini söylüyoruz.

EK :  Türkiye de sol gruplar sürekli birbirleriyle kavga içindedir. Bu kavgalar nereye gider? Ne zaman biter? 

EF :  FKF olarak bunların hiçbirisiyle ilgilenmediğimizi söyleyebilirim. Çünkü biz bunlara cevap yetiştirmek yerine, Türkiye’de AKP karşıtı mücadeleyi büyütmenin yollarını arıyoruz. Mesela bizim cumhuriyete karşı görüşlerimizi eleştirecek olan varsa biz cumhuriyet deklerasyonu yayınladık. Hiç kimsenin görüşünü eleştirmeden yaptık bunu. Biz bunu düşünüyoruz dedik. Kendi düşüncelerimizi, kendi doğrularımızı anlatmaya devam edeceğiz. Sola dair kötü, yanlış, konuşmanın bütününe zarar verdiğini düşünüyoruz. Bunların hiçbirinin içinde yokuz. Eleştirilmeyelim demiyoruz. Elbetteki olumlu, olumsuz eleştiriler yapan dostlarımızla tartışırız. Bunlar gerçekten AKP karşıtı mücadeleyi nasıl vereceğiz tartışmasıdır. Onun dışındaki tartışmaların toplumda karşılığı yoktur. Biz yolumuza bakarız, çalışırız.

FKF’nin Bayrağa Bakışı

EK :  Kızlı erkekli yürüyüşünüzde Türk bayraklarını gördük. Gezi Eylemlerindan sonra başta TKP olmak üzere bayrağa mesafeli olan bazı örgütler Türk bayrağı için devrimin bayrağı oldu dediler, sahip çıkmaya başladılar. FKF’nin bayrağa bakışı nedir?

EF :  Türkiye Devrim tarihinde bu bayrak hep devrimcilerin elinde olmuştu.  12 Eylülle beraber Türkiye’de Kürt halkına bu bayrağı simge olarak kullanarak yapılanlar, bu bayrağı faşizmin kullanıyor olması devrimcilerle bayrak arasında bir açı oluşturmuştur. Ama bu açıyı ortadan kaldırmamız gerekiyor. Çünkü bu bayrak bugün itibariyle ne güzelki direnişin bayrağı oldu. Türkiye’de AKP karşıtı olan, direnen halk buna sahip çıkıyor. Bu direniş bizim direnişimiz diyorsak bu bayrağa da sahip çıkmalıyız. Bu bayrak 12 Eylülcülerin, Süleyman Demireller’in, Tayyip Erdoğanlar’ın elinde değildir artık. Bu bayrak artık halkın elinde. 

EK :  Biraz da yeni anayasa tartışmalarını değerlendirelim. En çok tartışılan ilk 4 maddenin kaldırılması ve anayasadan Türklük tanımını çıkartılması üzerine yapılıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

EF :  Buradan tartışmak aslında zarar veriyor diye düşünüyoruz. Türkiye’de mücadele anlamında bütünlük oluşturma fırsatımız var. Bu bütünlüğü oluşturacağımız noktaları Haziran direnişinde gördük. Haziran direnişinde insanlar özgürlükleri için sokağa çıktılar. İnsanlar eşitlik arayışları için sokağa çıktılar. İnsanlar seküler kimlikte bir aydınlanma mücadelesi verdiler. O nedenle tartışmaları buraya sıkıştırmak yerine biz bu tartışmaları diğer düzleme çekelim. Diğer düzlemde nasıl ortak diktatörlük karşıtı mücadele veririz. Onun yollarını bulalım.

EK :  Gezi Direnişi için AKP’nin açılım sürecine karşı daha kardeşçe bir alternatif yarattı ve açılım sürecini bitirdi deniyor. Siz buna katılıyor musunuz?

EF :  Bir anlamda sağladığını düşünüyorum. Örneğin Medeni Yıldırım’ın öldükten sonra yapılan eylemlerdir. Her yer Taksim, her yer Lice diye atılan sloganlar vardı. Bu anlamda olumlu gelişmeler var. Burada BDP’ye de bizim bir eleştirimiz var. Biz isterdikki her noktada AKP karşıtı sokağa çıkılsın. Barış süreci nedeniyle bu etkiyi göremedik. Bu olsaydı AKP’nin açılım süreci gerçekten bitmiş olacaktı. Önemli olan bir takım siyasi öznelerin değil sadece halkın barışması, birleşmesi. Bir önceki sorunda anlatmaya çalıştığım şey budur. Bu halkların barışması, kaynaşmasının yolu da bu direnişte ortaya çıkan simgelerdir. Direnişte verilen gerçek mücadeledir. Bunu zorlamak gerekir. AKP’nin açılımı şu açıdan bitti diyebiliriz. Açılımı AKP demokratikleştirmeyle birleştiriyordu. AKP’nin bir demokratikleşmeyle gidermeyeceği Haziran direnişinde halka uyguladıklarıyla görülmüş oldu.

EK :  Direnişten bahsediyoruz. Baktığımızda bazı siyasi partiler ve siyasi kişilerin direnişi sahiplenmeye çalıştıklarını görüyoruz.  Özellikle HDPliler, Gezi’yi oluşturan bileşenlerin HDP’yi oluşturan bileşenler olduğunu iddia ediyorlar. Bu konuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz? Size böyle bir teklif geldi mi? Gelse kabul eder miydiniz?

EF :  FKF’ye hiçbir teklif gelmedi. Gelseydi de katılmazdık. Çünkü biz herhangi bir partiyle organik bağ kurabilecek, katılabilecek bir örgütlenme değiliz.  BDP’nin Haziran direnişinde aktif bir şekilde bulunduğunu ise düşünmüyorum. Açıkçası HDP’ninde BDP ile farkı olmadığını, olmayacağını düşünüyorum. Bu çizginin Gezi Direnişini temsil ettiğine ise kesinlikle katılmıyorum. Öyle olsaydı memleketin her noktasında görürdük bu bileşenleri. Bir başka noktada meclise türbanla girilmesi konusunda bile HDP içerisinden bir milletvekili karşı görüş bildirdi diye neredeyse siyasi anlamda linç edilecekti. 

Türban AKP’nin Tuzağıdır

EK :  Türbanın meclise girmesi sizce demokratik bir hak mıdır? Yoksa AKP’nin tuzağı mıdır?

EF :  Kesinlikle AKP’nin tuzağıdır. Genel anlamda kadınların baş örtüsüyle, dini inançlarıyla bir derdimiz yok. Bunların gerçek amacı bellidir. Neredeyse türban takmayan ahlaksızdır diyen vekiller oldu. Öğrencilerin evlendirilmesi karşılığında kredi borcunun silinmesi, kızlı erkekli evlere baskın uygulanmasıyla meclise türbanın girmesi birlikte değerlendirilmelidir. Kadın özgürlükleri bugün sadece türban üzerinden değil, başka gündemler üzerinden tartışılmalıdır. Bir de tabi her seferinde kadının esaretinin kadının özgürlüğü diye sunulmasına karşıyız.

EK :  FKF’yi sadece üniversite hareketlerinde mi göreceğiz? Yoksa HES Direnişlerinde, termik santral direnişlerinde, maden işçilerinin direnişlerinde de görecek miyiz?

 EF :  Kesinlikle göreceksiniz. Zaten belli noktalarda da görüyoruz. Mesela Yatağan İşçileriyle beraber mücadele verdik. FKF işçi mücadelelerinde de olabildiğince destek vermeye çalışacak. Çünkü FKF tarihsel olarak yolumuz “işçi sınıfının yoludur” diyor. 

EK :  Elinizde sihirli değnek olsa ne yapardınız?

EF :  Aklıma gelen çok fazla şey var.Ama bir şeyleri sürekli mücadeleyle kazanmaya,kurmaya alışık olduğumuzdan bu soruya cevap veremiyorum

EK :  Yeni Bir Ülke hakkında bilgi alabilir miyim?

EF :  Bizim hayalini kurduğumuz ve kendisini de kuracağımız ülkedir. Bağımsız kamucu aydınlanmacı eşitlikten ve özgürlükten yana bir ülke. Bu ilkeler bizi birleştiriyor. Simgelerin mücadeleyi ayrıştırdığını düşünüyoruz. Bu nedenle simgeler yerine ilkeler bizi bir araya getirsin diyoruz. Kaldıki az önce saydığım mücadele örneklerinde de bu ilkeler bizi bir araya getirdi.

EK :  Son sözlerinizi alalım?

EF :  Öncelikle teşekkür ederim bu röportaj için. Biz yalnızca üniversite sorunlarıyla ilgilendirmek için değil Yeni Bir Ülke için yola çıktık. Son dönemde AKP diktatörlüğünü sarsan bir kuşak olduğumuzu düşünüyoruz. Bunun örnekleri olarak yine bizim kuşağın yaptığı YGS protestoları var. Bir diğeri ODTÜ eylemleridir. Gezi Direnişinin provası sayılabilir. Son olarak da Gezi’de kuşağımızın çok öne çıktığını düşünüyoruz. Bu 3 eylemin önemli özelliği bunlar mücadele eylemleridir, takvim eylemleri değildi. Bu kuşak kendine güveni kazanmıştır. Bu kuşak sadece AKP’yi değil onun temsil ettiği değerleri de ülkeden kovacaktır

Yayınlandığı Adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/84226/erdogan-genclige-savas-acti.html

http://onedio.com/haber/erdogan-genclige-savas-acti-201423

http://telgrafhane.org/erdogan-genclige-savas-acti/

Erdoğan Gençliğe Savaş Açtı – FKF Genel Başkanı

0

“AKP GENÇLİĞE DAİR UMUDUNU KAYBETMİŞTİR”

fkf3 Son dönemde hükümet yetkililerinin gençlik üzerine fikirlerini sıkça duymaya başladık. Gezi Direnişiyle başlayan süreci ODTÜ’nün yol yapımına karşı direnişi izledi. Sonrasında üniversite öğrencilerinin kızlı-erkekli aynı evlerde kaldıkları söylendi. Gençler de bunlara yaptıkları eylemlerle tepki gösterdi. tepki gösteren örgütlerden birisi de Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) oldu. 68 kuşağının gençlik örgütü FKF’nin yeniden kurulması bazı kesimlerde heyecan yaratırken bazı kesimlerde de merak uyandırdı. Yeniden kurulan FKF, geçmişteki FKF’nin fikirsel ve eylemsel olarak devamı mı olacaktı? Yoksa ismini mi kullanıyor diye sorular çokça sorulmaya başlandı. Bu soruların cevaplarını ve genel gündem değerlendirmesini FKF Genel Başkanı Erçin Fırat ile konuştuk. Gayet keyifli geçen röportajda Erçin Fırat bütün bu sorulara yanıt verdi.

EK : Erçin Fırat KİMDİR?

EF :  İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencisiyim.Türkiye’nin son 7-8 yıllık sürecinde başta gençlik mücadelelerinin neredeyse her anında emek verdiğimi söyleyebilirim. 

Ercan Küçük (EK) :  Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF), geçmişte var olan bir örgüttü. Daha sonra isminde ve yapısında değişiklikler yapıldı. Siz şimdi FKF’yi yeniden kurdunuz. FKF bugün hangi ihtiyaçtan yeniden doğdu? Veya neden FKF?

Erçin Fırat (EF) :  ODTÜ’de Tayyip Erdoğan protestosu ve sonrasında bütün üniversitelerde harekete geçen gençlik eylemleri doğurdu. Büyük gençlik eylemleri çıktı ortaya. Belki son 20 yılın en büyük gençlik eylemleriydi. Birçok üniversitede rektörler ODTÜ öğrencilerine karşı çıkarken, üniversiteliler ODTÜ’lülere sahip çıktı. Bu geniş kapsamı bir araya getirebilecek herhangi bir örgütlülük yoktu. Bu öğrenciler herhangi bir düzlemde bir araya gelemiyorlardı eylemler dışında. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç çıktı karşımıza. Biz de bir takım üniversite kulüpleriyle bir araya geldik. Bir çağrı yapalım dedik. Çağrı beklediğimizin ötesinde oldu. Çünkü 200 üniversite kulübü bir araya geldi ve kongre çağrısı yaptı. Daha sonra kongre için delege seçimi toplantıları gerçekleşti. Üniversitelerde geniş toplantılar yapıldı. Bu eylemlilik düzlemi artık başka bir yere akmalıydı. Bu toplantılardan delegeler çıktı, 15 Mart’ta ODTÜ’de bir kongre düzenledik. Kongrede 6 Mayıs günü FKF’yi kurma kararı aldık. FKF isminin tarihsel anlamı bizim için çok önemli. Bir de bu kongre çağrısını üniversite kulüpleri yaptı. Bu kulüplerin hepsi bir fikrin temsilcisi olduğunu söylüyorlar. Dönüp tarihimize baktığımızda en uygun isim FKF’ydi. Bu isim kongrede hatta üniversitelerdeki toplantılarda delegelerin getirdiği öneriler sonucu karara bağlanmış oldu. 6 Mayıs gününün Türkiye gençlik tarihinde önemli bir yeri var. Üç fidanın idam edildikleri gün. Gençlik tarihinin bütününü sahipleniyoruz ve o tarihi bitirmeye çalıştıkları gün olan 6 Mayıs’ta “başladığımız işi bitireceğiz” sloganıyla kuruldu FKF. 

EK :  İlk yola çıktığınızda biz FKF’yi kuracağız diye bir hedefiniz yoktu yani.

EF :  Böyle bir şeyi düşünmedik. Yola çıktığımızda zaten gençlik eylemleri vardı. Bu eylemlerden sonra bir araya gelmenin yollarını bulalım dedik. Bir araya gelip geniş toplantılar yaptığımızda ortaya bu isim çıktı. Baştan belirlenen bir isim değildi.

EK :  FKF daha sonra isim değişikliği yaparak Dev-Genç’e dönüştü. Bugüne baktığımızda mevcutta Dev-Genç örgütü var, FKF’de kuruldu. Sizin bugünkü Dev-Genç ile bir ilişkiniz var mı?

EF :  Dev-Genç diye hangi örgütten bahsediyorsunuz anlamadım. Çünkü bugün bu ismi kullanan birden fazla örgüt var. Hatta bu konuda bir tartışma da var asıl Dev-Genç biziz diye. Benim bildiğim 3 tane örgüt sürekli afişlerini kullanıyor. Bizim bağlantımız yok. Bu arkadaşların hiçbirisine haksızlık etmek istemem. Hepsi Dev-Genç’in devamı olduklarını söylüyorlar.  Biz de Türkiye tarihindeki gençlik mücadelesinin devamı olduğumuzu söylüyoruz. FKF’yi eleştirdiğimiz yanları da olmakla birlikte sahip çıkıyoruz. Biz Dev-Genç’e de eleştirdiğimiz yönleri olmasına rağmen sahip çıkıyoruz. Bütün gençlik hareketlerine hatasıyla günahıyla sahip çıkıyor ve bugüne taşıdığımızı düşünüyoruz. Bunun yolu da aslında isimler değildir. Bugün iktidar karşısında en gerçek en geniş mücadeleyi vermenin yolunu bulmaktır.  fkf2

Toplumsal Dayanışma Örnekleri Oluşturmamız Gerekiyor

EK :  Türkiye’de Gezi Direnişiyle birlikte belki de dünya tarihinde olmayan günler yaşandı. Sonra bu direniş forumlara dönüştü. Sizce direniş bitti mi? Direnişin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

EF :  Bahsettiğiniz çaptaki bir direniş bitti, sokaklarda değil insanlar artık. Çok farklı günler yaşadık. Ben de o günlerin tamamında sokaklardaydım. Direnişi şu şekilde devam ettirmek gerektiğini düşünüyoruz. Bugün artık irili ufaklı bir takım eylemler halka umut vermiyor. Artık gerçekten toplumsal olarak dayanışma örnekleri yaratmamız gerekiyor. Gerçek mücadele başlıkları yaratmamız gerekiyor. AKP’nin karşımıza çıktığı her noktada, açtığı her cephede karşısına gerçek bir cephe koymamız gerekiyor. Burada birkaç örnek vermek isterim. Örneğin ODTÜ’de arkadaşlar güçlü eylemler yapıyorlar. Ama bazen de zayıf eylemler oluyor. Bu zayıf eylemler aslında ODTÜ’ye de bize de güç kaybettiriyor. Geçtiğimiz günlerde bu konuda ODTÜ FKF açıklama yaptı. Biz daha gerçek bir mücadele verelim gidelim halkı kapı kapı gezelim ODTÜ, Gökçek’i yener diye bütün Ankara’ya duyuralım, Ankara’da halkla birlikte mücadele vermenin yollarını arayalım dediler. Bir başka örnek İzmir’deki yurt eylemleriydi. İzmirli öğrenciler çadırlar kurdular. Çadırlara halk desteği geldi. İzmirli balıkçılar yemek getirdiler. Yurttaki öğrenciler battaniyelerini getirdiler. Gerçekten sürekli güven veren, halkın, öğrencilerin, emekçilerin dayanışma içinde olduklarını tekrar tekrar gösteren mücadele tarzına geçmek zorundayız. Bu anlamda direniş büyük kitlesel eylemler itibariyle bitti. Ama önemli dayanışma örnekleri devam ediyor. Bir başka şey de bu halk bir kere direnmeyi öğrendi. Bu yüzden memlekette artık çok genel anlamda direniş kolay kolay bitmez.

EK :  Geçtiğimiz günlerde başbakan tarafından demokratikleşme paketi açıklandı. Birçok kesim tarafından eleştirildi. Siz bu paketi nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce paket yeterli miydi? Doğru muydu, yanlış mıydı?

EF :  Yanlıştı. Az önce direnişten bahsettik. Onun hemen arkasından gelen demokratikleşme paketi ne kadar samimiyetsiz olduklarını gösteriyor. Çünkü onun arkasından 6 arkadaşımız hayatını kaybetti. Bir sürü arkadaşımız gözünü kaybetti, yaralandı. Gözaltılar yaşandı. Dolayısıyla bu iktidarın demokratikleşme paketi ya da demokrasiden bahsetmesi samimiyetsizdir. Ama o pakette önemli olan başka nokta var. Gençlikten hiç bahsedilmiyor. Buradan aslında şunu anlamalıyız; AKP’nin her toplumsal kesime dair iddiaları var. Ama AKP artık gençliğe dair umudunu kaybetmiştir. Gençliğe bir savaş açmıştır. Gençliğin enerjisini yenmek üzere kurulu bütün her şey. Dolayısıyla gençlik tarafından baktığımızda paket böyle değerlendirilebilir.

Denetlenmesi Gereken Evler Cemaat Evleridir

EK :  Son dönemde “kızlı-erkekli aynı evlerde kalıyorlar, evlerde neler yaptıkları belli değil” tartışmaları yaşanıyor. Öncelikle şöyle soralım. Siz kendi evinizde mi kalıyorsunuz, öğrenci evinde mi? Öğrenci evlerinde neler oluyor da başbakan sürekli öğrencilere çatıyor?

EF :  Ben ailemle kalıyorum. Çok fazla İstanbul’da kalamadığım için sıkça öğrenci evlerinde kalmış oluyorum. O evlerde neler var? Biz bunu birçok ilde eylemlerle söylemeye çalıştık. O evlerde insana dair her şey var. O evlerde paylaşımlar, dostluklar, arkadaşlıklar, kardeşlikler, dayanışmalar var. O evlerden birisinin örneği olarak Ali İsmail Korkmaz’ın fotoğrafı yayınlandı. Orada bir arada oturmuş yemek yiyen gençler var ve o gözlerden o evlerden kötü bir şey çıkmayacağını hissediyorsunuz. Ama benim de etrafımda Hüseyin Üzmez gibi çocuk istismarıyla suçlanmış erkekler olsa bununla kimse aynı evde kalamaz derim. Ya da Suriyeli çetecilerin destekçisi olsam ve onların kadınlara tecavüz ve işkence görüntülerini görsem tabiî ki bunlarla aynı evde kalınmaz derim. Onların çevrelerinde onlar olduğu için erkek deyince akıllarına bunlar geliyor. Ama bizim aklımıza Ali İsmail Korkmaz’ın gülen yüzü geliyor. Bizim ellerimizde onların anladığı, onların sapkın hayal güçlerinin ortaya attığı şeyler yoktur. Öğrenci evlerinde gerçekten paylaşım vardır. Türkiye’de asıl denetlenmesi gereken bizim evlerimiz değil, bunların cemaat evleridir. Biliyorsunuz ki yakın zamanda kaçak Kur’an Kursları’nda çocuklar öldü.

EK :  Bülent Arınç ile Başbakan arasında geçtiğimiz günlerde bir gerginlik yaşandı. Buradan yola çıkarak AKP ve cemaat arasında sizce bir gerginlik var mıdır? Bu tartışmalar nereye gider? Siz “düşmanımın düşmanı dostumdur” diye mi bakıyorsunuz bu olaylara?

EF :  Düşmanımın düşmanı dostum değildir. Biz bu tartışmalara böyle bakmıyoruz. Açık bir gerilim var AKP ile cemaat ve AKP’nin içindeki farklı bloklar arasında. Gerilimin nedeni aslında Türkiye’yle de sınırlı değil. Emperyalizmin de girdiği büyük krizdir asıl neden. AKP sadece Türkiye için değil Orta Doğu için bir modeldi. Ama tutmadı. Mısır, Suriye’de gördük bunları. Dış politikada ciddi bir kriz var AKP’de. Emperyalizm buna hızlı bir çözüm üretemiyor. 2. Olarak da ekonomik sorunlarda söz konusu. Türkiye ekonomisinin muazzam olduğu söylenemez. Hele Avrupa ve ABD’den gelen para akışı kesildiğinde bu anlarda kötü bir nokta yaşanacak. 3. Olarak Orta Doğu, İslamcı baskıyı kabul etmedi. Türkiye’nin de bunu kabul etmeyeceği de en başta Haziran Direnişiyle, bugünlerdeki Kızlı-Erkekli meselesiyle gözüktü. Türkiye bu kalıba sığmaz. Bunun farkına varamadı Tayyip Erdoğan. Aralarında bir gerilim yaşıyorlar. Bu krizler daha da artacak. Bu krizler derinleştikçe AKP’nin içindeki krizler de artacak. Ama biz burada Türkiye Gençliği adına konuştuğumuzu iddia ediyoruz. Gençlik bunların hiçbir tarafında olmaz çünkü hepsinin ellerinde bizim arkadaşlarımızın kanı var. Hepsi bunu ortak biçimde yaptı. Bizim derdimiz kullandığımız slogandaki gibi yeni bir ülke kurmaktır. Yeni bir ülke kurmanın yolu bunların hepsini ülkeden göndermektir.

EK :  Kızlı erkekli tartışmalarında bir adım da  evlenen öğrencilerin kredi borçlarının silinmesi oldu. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

EF :  Aynı gerici kafanın bir başka ürünüdür bu. Bunların hepsinin bir anlamı var. Tayyip Erdoğan gençliğe bir savaş açmış durumda. Bu savaşta kendi tarafını kemikleştirmeye çalışıyor. Bunu gerici saldırılarını arttırarak yapacak. Diyor ki genç kadınlar para karşılığında evlensin. Bu çağdışı bir zihniyettir. Bu, Türkiye’de cumhuriyetin ortadan kaldırdığı bir zihniyeti tekrar hayata geçirmeye çalışmaktır. Gençlik bunu kabul etmez.

EK :  Son dönemde spor siyaset ilişkileri bayağı sert tartışılıyor. En son Fenerbahçe Kulübü’nde yapılan seçim ve Beşiktaş taraftarına yapılan baskıları, kesilen cezaları görüyoruz. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? 

EF :  Siyaset bence her yere karışmalı. Spora da karışmalı. Bunun olumlu sonuçlarını da gördük. Aksine AKP siyasetin spora karışmamamsı gerektiğini söylüyor. Bunu da o alanda yenildiği için söylüyor. Spor kulüpleri AKP’nin tarafına geçmedi. Ama biz diyoruz ki siyaset spora iyi ki karışıyor, iyi ki çArşı var. İyi ki AKP statlara giremiyor, iyi ki Türkiye’de böyle bir spor izleyicisi var.

EK :  İlk FKF 1965-1970 dönemleri arasında Bağımsızlık Yürüyüşleri, Atatürk anma toplantıları düzenlemişti. Günümüz FKF’si bu tarz çalışmalar yapacak mı?

EF :  Kesinlikle yapacak. Biz Reyhanlı Katliamı’ndan sonra Bağımsızlık Haftası ilan ettik. Eski FKF, NATO Karşıtı haftalar düzenlerdi. Biz de Bağımsızlık Haftası düzenledik. Bağımsızlık Haftası sonunda Mimar Sinan Üniversitesi’ne 3 metrelik Deniz Gezmiş heykeli diktik. 29 Ekim’de önceki haftayı Cumhuriyet Haftası ilan ettik. Üniversitelerde cumhuriyet tarihini ve bugün nasıl bir ülke kurmak istediğimizi tartıştık ve bir sonuç metni hazırladık. Böyle çalışmalar yapıyor, hem güncel hem de tarihsel bir takım gündemlerle haftalar ilan ediyoruz.

EK :  Bir çok gençlik örgütüne söylenen bir söylem vardır. Gençlik örgütleri siyasi partilerin arka bahçesi olarak gösterilir. FKF’nin herhangi bir siyasi partiyle yakınlığı, organik bağı var mıdır?

EF :  FKF’nin hiçbir partiyle organik bağı yoktur. En önemli gösterge FKF’nin kuruluş sürecidir. Bütün üniversitelerde toplantılara çağrı yaptık. Toplantılara şunlar gelsin, bunlar gelmesin demeyerek çağrı yapıldı. O toplantıya gelenlerin oylarıyla delegeler seçildi. Şuan üniversitelerdeki işleyişi ve üniversite meclisleri üzerinden gerçekleştiriyor. Kimi partilerin FKF içinde daha yoğun emek harcadığını söyleyebilirim. Ama bunun dışında FKF’nin hiçbir partiyle ya da yapıyla bağı yoktur. FKF kendisini gençliğin temsiliyetine sunan bir örgüttür. Ama FKF’yi nasıl tanımlarsınız derseniz FKF aydınlanmacıdır, bağımsızlıkçıdır, kamucudur, eşitlikten, özgürlükten yanadır. Bunlarda solun değerleridir. Dolayısıyla FKF solcu bir örgüttür.

EK :  Peki ileride TGB, CHP Gençlik Örgütleri, HalkEvleri, Kollektifler gibi diğer gençlik örgütleriyle ortak çalışma yapmayı düşünür müsünüz?

EF :  Zaten belli alanlarda yapıyoruz. Ama FKF’yi biraz daha geniş anlamında cephe olarak görüyoruz. Bu saydığınız örgütlerin bazılarının üyelerinin bir kısmı FKF’nin de içinde çalışmalar yürütüyorlar. Kimi yerlerde FKF’nin yönetimi bu örgüt üyesi arkadaşlardan oluşuyor. Yan yana da geliyoruz elbette. Ama biz daha fazla herkesin burayı bir cephe olarak görmesini FKF, içerisinde mücadele vermesi gerektiğini söylüyoruz.

EK :  Türkiye de sol gruplar sürekli birbirleriyle kavga içindedir. Bu kavgalar nereye gider? Ne zaman biter? 

EF :  FKF olarak bunların hiçbirisiyle ilgilenmediğimizi söyleyebilirim. Çünkü biz bunlara cevap yetiştirmek yerine, Türkiye’de AKP karşıtı mücadeleyi büyütmenin yollarını arıyoruz. Mesela bizim cumhuriyete karşı görüşlerimizi eleştirecek olan varsa biz cumhuriyet deklerasyonu yayınladık. Hiç kimsenin görüşünü eleştirmeden yaptık bunu. Biz bunu düşünüyoruz dedik. Kendi düşüncelerimizi, kendi doğrularımızı anlatmaya devam edeceğiz. Sola dair kötü, yanlış, konuşmanın bütününe zarar verdiğini düşünüyoruz. Bunların hiçbirinin içinde yokuz. Eleştirilmeyelim demiyoruz. Elbetteki olumlu, olumsuz eleştiriler yapan dostlarımızla tartışırız. Bunlar gerçekten AKP karşıtı mücadeleyi nasıl vereceğiz tartışmasıdır. Onun dışındaki tartışmaların toplumda karşılığı yoktur. Biz yolumuza bakarız, çalışırız.

FKF’nin Bayrağa Bakışı

EK :  Kızlı erkekli yürüyüşünüzde Türk bayraklarını gördük. Gezi Eylemlerindan sonra başta TKP olmak üzere bayrağa mesafeli olan bazı örgütler Türk bayrağı için devrimin bayrağı oldu dediler, sahip çıkmaya başladılar. FKF’nin bayrağa bakışı nedir?

EF :  Türkiye Devrim tarihinde bu bayrak hep devrimcilerin elinde olmuştu.  12 Eylülle beraber Türkiye’de Kürt halkına bu bayrağı simge olarak kullanarak yapılanlar, bu bayrağı faşizmin kullanıyor olması devrimcilerle bayrak arasında bir açı oluşturmuştur. Ama bu açıyı ortadan kaldırmamız gerekiyor. Çünkü bu bayrak bugün itibariyle ne güzelki direnişin bayrağı oldu. Türkiye’de AKP karşıtı olan, direnen halk buna sahip çıkıyor. Bu direniş bizim direnişimiz diyorsak bu bayrağa da sahip çıkmalıyız. Bu bayrak 12 Eylülcülerin, Süleyman Demireller’in, Tayyip Erdoğanlar’ın elinde değildir artık. Bu bayrak artık halkın elinde. 

EK :  Biraz da yeni anayasa tartışmalarını değerlendirelim. En çok tartışılan ilk 4 maddenin kaldırılması ve anayasadan Türklük tanımını çıkartılması üzerine yapılıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

EF :  Buradan tartışmak aslında zarar veriyor diye düşünüyoruz. Türkiye’de mücadele anlamında bütünlük oluşturma fırsatımız var. Bu bütünlüğü oluşturacağımız noktaları Haziran direnişinde gördük. Haziran direnişinde insanlar özgürlükleri için sokağa çıktılar. İnsanlar eşitlik arayışları için sokağa çıktılar. İnsanlar seküler kimlikte bir aydınlanma mücadelesi verdiler. O nedenle tartışmaları buraya sıkıştırmak yerine biz bu tartışmaları diğer düzleme çekelim. Diğer düzlemde nasıl ortak diktatörlük karşıtı mücadele veririz. Onun yollarını bulalım.

EK :  Gezi Direnişi için AKP’nin açılım sürecine karşı daha kardeşçe bir alternatif yarattı ve açılım sürecini bitirdi deniyor. Siz buna katılıyor musunuz?

EF :  Bir anlamda sağladığını düşünüyorum. Örneğin Medeni Yıldırım’ın öldükten sonra yapılan eylemlerdir. Her yer Taksim, her yer Lice diye atılan sloganlar vardı. Bu anlamda olumlu gelişmeler var. Burada BDP’ye de bizim bir eleştirimiz var. Biz isterdikki her noktada AKP karşıtı sokağa çıkılsın. Barış süreci nedeniyle bu etkiyi göremedik. Bu olsaydı AKP’nin açılım süreci gerçekten bitmiş olacaktı. Önemli olan bir takım siyasi öznelerin değil sadece halkın barışması, birleşmesi. Bir önceki sorunda anlatmaya çalıştığım şey budur. Bu halkların barışması, kaynaşmasının yolu da bu direnişte ortaya çıkan simgelerdir. Direnişte verilen gerçek mücadeledir. Bunu zorlamak gerekir. AKP’nin açılımı şu açıdan bitti diyebiliriz. Açılımı AKP demokratikleştirmeyle birleştiriyordu. AKP’nin bir demokratikleşmeyle gidermeyeceği Haziran direnişinde halka uyguladıklarıyla görülmüş oldu.

EK :  Direnişten bahsediyoruz. Baktığımızda bazı siyasi partiler ve siyasi kişilerin direnişi sahiplenmeye çalıştıklarını görüyoruz.  Özellikle HDPliler, Gezi’yi oluşturan bileşenlerin HDP’yi oluşturan bileşenler olduğunu iddia ediyorlar. Bu konuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz? Size böyle bir teklif geldi mi? Gelse kabul eder miydiniz?

EF :  FKF’ye hiçbir teklif gelmedi. Gelseydi de katılmazdık. Çünkü biz herhangi bir partiyle organik bağ kurabilecek, katılabilecek bir örgütlenme değiliz.  BDP’nin Haziran direnişinde aktif bir şekilde bulunduğunu ise düşünmüyorum. Açıkçası HDP’ninde BDP ile farkı olmadığını, olmayacağını düşünüyorum. Bu çizginin Gezi Direnişini temsil ettiğine ise kesinlikle katılmıyorum. Öyle olsaydı memleketin her noktasında görürdük bu bileşenleri. Bir başka noktada meclise türbanla girilmesi konusunda bile HDP içerisinden bir milletvekili karşı görüş bildirdi diye neredeyse siyasi anlamda linç edilecekti. 

Türban AKP’nin Tuzağıdır

EK :  Türbanın meclise girmesi sizce demokratik bir hak mıdır? Yoksa AKP’nin tuzağı mıdır?

EF :  Kesinlikle AKP’nin tuzağıdır. Genel anlamda kadınların baş örtüsüyle, dini inançlarıyla bir derdimiz yok. Bunların gerçek amacı bellidir. Neredeyse türban takmayan ahlaksızdır diyen vekiller oldu. Öğrencilerin evlendirilmesi karşılığında kredi borcunun silinmesi, kızlı erkekli evlere baskın uygulanmasıyla meclise türbanın girmesi birlikte değerlendirilmelidir. Kadın özgürlükleri bugün sadece türban üzerinden değil, başka gündemler üzerinden tartışılmalıdır. Bir de tabi her seferinde kadının esaretinin kadının özgürlüğü diye sunulmasına karşıyız.

EK :  FKF’yi sadece üniversite hareketlerinde mi göreceğiz? Yoksa HES Direnişlerinde, termik santral direnişlerinde, maden işçilerinin direnişlerinde de görecek miyiz?

 EF :  Kesinlikle göreceksiniz. Zaten belli noktalarda da görüyoruz. Mesela Yatağan İşçileriyle beraber mücadele verdik. FKF işçi mücadelelerinde de olabildiğince destek vermeye çalışacak. Çünkü FKF tarihsel olarak yolumuz “işçi sınıfının yoludur” diyor. 

EK :  Elinizde sihirli değnek olsa ne yapardınız?

EF :  Aklıma gelen çok fazla şey var.Ama bir şeyleri sürekli mücadeleyle kazanmaya,kurmaya alışık olduğumuzdan bu soruya cevap veremiyorum

EK :  Yeni Bir Ülke hakkında bilgi alabilir miyim?

EF :  Bizim hayalini kurduğumuz ve kendisini de kuracağımız ülkedir. Bağımsız kamucu aydınlanmacı eşitlikten ve özgürlükten yana bir ülke. Bu ilkeler bizi birleştiriyor. Simgelerin mücadeleyi ayrıştırdığını düşünüyoruz. Bu nedenle simgeler yerine ilkeler bizi bir araya getirsin diyoruz. Kaldıki az önce saydığım mücadele örneklerinde de bu ilkeler bizi bir araya getirdi.

EK :  Son sözlerinizi alalım?

EF :  Öncelikle teşekkür ederim bu röportaj için. Biz yalnızca üniversite sorunlarıyla ilgilendirmek için değil Yeni Bir Ülke için yola çıktık. Son dönemde AKP diktatörlüğünü sarsan bir kuşak olduğumuzu düşünüyoruz. Bunun örnekleri olarak yine bizim kuşağın yaptığı YGS protestoları var. Bir diğeri ODTÜ eylemleridir. Gezi Direnişinin provası sayılabilir. Son olarak da Gezi’de kuşağımızın çok öne çıktığını düşünüyoruz. Bu 3 eylemin önemli özelliği bunlar mücadele eylemleridir, takvim eylemleri değildi. Bu kuşak kendine güveni kazanmıştır. Bu kuşak sadece AKP’yi değil onun temsil ettiği değerleri de ülkeden kovacaktır

Yayınlandığı Adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/84226/erdogan-genclige-savas-acti.html

http://onedio.com/haber/erdogan-genclige-savas-acti-201423

http://telgrafhane.org/erdogan-genclige-savas-acti/

Meğerse Ben Neymişim? Çağdaş ULUS Röportajı

0

1381524_736549236371174_1713983283_nGerçek gazeteciler her zaman halkın haber alma özgürlüğünü ve gerçeklerin ortaya çıkmasını savunur. Bu uğurda bedeller verirler. Bu bedeller bazen işten atılma, bazen tehdit, bazen fiili saldırılarla ödenir. Bazen de ceza evinde ödersiniz yaptığınız haberlerin bedelini.

Ülkemizde son yıllarda çokça tartışılmaya başlandı basın özgürlüğü. Gazeteciler ceza evinde aylarca, yıllarca yatıyorlar. Bedel ödeyen en genç gazetecilerden birisi de Vatan Gazetesi Muhabiri Çağdaş Ulus oldu. 9 ay ceza evinde kalan Ulus bu süreçte yaşadıklarını kitaplaştırdı. ‘Cemaat İsterse’ adını verdiği kitabıyla ilgili ‘kamuoyunun içinden geçtiğimiz süreci anlayabileceği en güzel örneklerden birisi’ diyen Çağdaş Ulus, Muhalif Gazete’ye konuştu.

Ercan KÜÇÜK (EK) : Çağdaş Ulus kimdir? Mesleğe nasıl başladınız?

Çağdaş Ulus (ÇU) : Çağdaş Ulus Kars doğumludur. 6 yaşından beri İstanbul’da yaşıyorum. Üniversiteyi Kıbrıs’ta okudum. Orada gazetecilik eğitimi aldıktan sonra Vatan Gazetesi’nde kısa bir süre staj yaptım. 2008’de Vatan Gazetesi’nde işbaşı yaptım. Yaklaşık 5 yıldır da Vatan Gazetesi’nde çalışıyorum. Bu 5 yıl içinde 9 ay cezaevinde kaldım, 6 ayda askerliğim var.

EK : ‘Cemaat İsterse’ diye bir kitap yazdınız. Okuyanlar bu kitapta neler bulacak?

ÇU : Bu kitabı okuyanlar Çağdaş Ulus’un içeriye tıkılma süreciyle ilgili bilgi edinebilecekler. Gözaltına alınırken, gözaltında yaşadıklarıyla ilgili, tutuklamaya giden süreç ve tutuklanmadan sonra cezaevinde yaşadıklarıyla ilgili bilgi sahibi olacaklar. Bunların dışında Çağdaş Ulus’un tutuklanmadan önce yaşamış olduğu mesleğiyle ilgili dikkat çeken bir olaydan haberdar olacaklar. Bu olayda gazetecilerin haberleri sonrasında nasıl baskıya uğradıklarını görecekler.

Faruk Kalkavan Haberi ve Sokaktaki Araç

EK : Hangi gerekçelerle gözaltına alındın? Sence asıl gerekçe neydi?

ÇU : Polis tarafından KCK yöneticisi olduğum gerekçesiyle gözaltına alındım. İddianamem KCK üyesi olarak hazırlandı. Temel dayanağı Fırat Haber Ajansı’ndan bir gazeteciyle gazetecilik faaliyeti kapsamında yaptığım görüşmelerin polis arkadaşlar tarafından örgütsel hiyerarşiye bağlanması. Bağlarken de bununla yetinmeyeceklerini düşünerek deliller üreterek beni içeriye tıkmayı başardılar. Bu delillerden biraz bahsetmek istiyorum. 2004-2009 yılları arasında Kıbrıs’ta gazetecilik eğitimi aldım. 5 yıl boyunca Kıbrıs’a çok sayıda giriş ve çıkışım oldu. İstisna olan tek şey 2007’de ABD’ye 3 aylığına Work and Travel (iş ve tatil) programıyla ilgili çıkışım oldu. Polis arkadaşlar bu giriş ve çıkış kayıtlarını savcılığa Kandil’e gitmişim gibi gösterdiler. Tutuklanmamdaki en büyük etkenlerden birisi buydu. 2.olarak Fırat Haber Ajansı’ndan görüştüğüm şahsı KCK Avrupa sorumlusu olarak karşıma çıkarttılar. Kandil’e gidip orada Murat Karayılan başkanlığında toplandığı iddia olunan Basın Konseyi toplantılarına katılıp orada alınan kararları gelip gazetemde ve Türkiye Yürütme Konseyi’de uyguladığım iddia edildi. Bana bir de kod adı buldular, ‘Bahoz Deniz’ kod adını bana yakıştırarak örgüte iyice üye yaptılar. Ancak ben cezaevindeyken bu iddiaların hepsi çürüdü. 9 ayın sonunda da ilk duruşmada tahliye oldum. Ancak dava hala devam ediyor. Seyrini merak ediyoruz.

Beni gerçekten neden aldılar? Ben de bilmiyorum. En büyük etkenin şu olduğunu düşünüyorum. Fırat Haber Ajansı’ndan görüştüğüm şahısla aramda geçen bir telefon konuşması söz konusuydu. O gazeteciyi haber kaynağı olarak kullanıyordum. Ancak o gün tesadüfen o da benden bir haber ricasında bulundu. Emniyetin içindeki cemaat yapılaşması konusunda yardımcı olup olmayacağımı sordu. Ben de elindeki haberi almak için onu geçiştirmek amacıyla olur dedim. Bu da zaten polis ifadesi tutanaklarında bana yönlendirilen suçlamaların en büyük noktasıydı. Polisler bunun üzerine çok durmuşlardı. Sanki Fetullah Gülen Cemaatine ait bir yapılanmayla ilgili, elimde belge olduğunu düşündüler. Fırat Haber Ajansı’na (ANF) haber yaptığımı sandılar. Bunu da iddianamede önüme çıkardılar. Ancak gözaltına alındığım tarihi düşünüyorum. 20 Aralık 2011’de gözaltına alındım. Bu görüşme gözaltına alınmadan 18 gün önce yapılmıştı. Ama geçen sürede ANF’de böyle bir haber çıkmadı. Evimdeki aramada da böyle bir doküman çıkmadı. Başka nedenler de var mıdır onu bilmiyoruz?

Şu hususa da değinmekte fayda var. Ben tutuklanmadan 2 hafta öncesine kadar 3 yıl boyunca yapmış olduğum bir haber söz konusuydu. Fetullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen İşadamı İhsan Kalkavan’ın yeğeni Faruk Kalkavan ile ilgili bir haber yapıyordum. İhsan Kalkavan’ın yeğeni 2008 yılında Sinem Yalçın’ı aracıyla ezerek öldürdü. Kaçtı ve MOBESE kayıtları polisler tarafından yok edildi. Biz kayıtları bulduk, çocuğun tutuklanmasını sağladık. Kaçarken şoförünü göndermişti arabaya, kazayı şoför üstlendi. Biz kayıtlara ulaşınca Faruk Kalkavan teslim olmak zorunda kaldı. 3 ay sonra da mahkemeye çıktı. İşin ilgincidir. Gazeteciler bile 9 ay boyunca ceza evinde tutuluyor, iddianameleri bekliyor. Ancak bu çocuk 3 ay içerisinde mahkemeye çıkartılıyor ve kaçma şüphesi yok denilerek tahliye ediliyor. Tahliye olur olmaz da ABD’ye firar ediyor. Ardından bizim ve ailenin girişimleriyle kırmızı bülten çıkarıldı. Kırmızı bülten çıkınca ABD’den Belarus’a kaçtı. Çünkü Belarus ile Türkiye arasında iade anlaşması yoktu. Ben Belarus’taki açık adresini verdim. Şirketler kurduğunu, üniversite okuduğunu yazdım. Belarus polisi tarafından gözaltına alındı. Sonra 3 gün boyunca haber yaptım. Vatan yazdı Kalkavan yakalandı, Kalkavan Belarus’ta şu şekilde yaşıyor şeklinde. 3. Haberin çıkacağı günün gecesinde Van depremi yaşandı. O deprem gecesi saat 2’de çıkmam gerekirken 4 gibi çıktım gazeteden. Kurulan pusudan da tesadüfen kurtulmuş oldum. Sokağa girerken sokaktan 34 FRK 64 plakalı bir aracın çıktığını fark ettim. Harfler beni ve şoför arkadaşı kuşkulandırmıştı. Çünkü harfler Faruk Kalkavan’ı çağrıştırıyordu. Biz sokağa girdiğimizde onlar çıktı. Daha sonra sokağın başına tekrar geldiler. Kendileriyle tekrardan karşılaştık. Farlar açık şekilde bizim aracın karşısında beklemeye başladılar. Ben araçtan bir şey olacağını sezip inmedim. Ya korkutacaklardı, ya da öldüreceklerdi. O sırada polisi aradım. Polisle görüşürken tesadüf müdür bilmiyorum ama bir polis otosu sokağa girdi. Polis otosunu görünce kaçtılar. Polis arkadaşlara durumu anlatırken polisler onların peşine düşeceklerine bizi aradılar. Ve 10 dk zaman kazandırdılar. Ertesi gün kendi yaptığım araştırma neticesinde aracın Nurettin Denkçi adında bir şahsa ait olduğunu öğrendim. Aracın Ümraniye’deki bir galeriden Kalkavan ailesi tarafından satıldığını öğrendim. Kuşkular iyice artmaya başladı. Bunun üzerine savcılığa için içinde polislerin de olacağından şüphelenerek yazı yazıp olayın araştırılmasını istedim. Bu yazı neticesinde bu kişiler alındı. Ancak 5 dk sonra delil olmadığı gerekçesiyle bırakıldılar. Ne hikmettir ki 15 gün sonra Çağdaş Ulus deliller üretilerek içeriye tıkıldı. İnsanlar anlattıklarımdan ne çıkarır onu da kamuoyuna bırakıyorum.

Kaybolan Pasaport Nerede Bulundu?

EK : Sabahın 5’inde gözaltına alındın. Belgeler toplandı. Her şeye el konuldu. Pasaportun kayboldu. Bulunma öyküsünü kitapta da yazmışsın. Biraz anlatır mısın?

ÇU : Evet o çok ilginç. Evden gözaltına alınırken pasaportuma da el konuldu. Hatta çok iyi hatırlıyorum. En son pasaportum kalmıştı. Ailem pasaportun alınıp alınmayacağını sordu. Sivil polis memuru “onu da alacağız” dedi ve bir poşete koydu. Ancak bana imzalatılan ifade tutanağına bu geçirilmemiş. Ben bunu tahliyeden sonra fark ettim. O anki psikolojiyle nelerin alınıp nelerin alınmadığına dikkat etmiyorsunuz. Biz pasaportun tutanakta olduğunu düşündük. Ancak polis arkadaşlar koymamışlar. Kandil’e gittiği iddia edilen bir kişi hakkında en önemli delil pasaporttur. Ben savcı ya da mahkeme başkanı olsam pasaportu neden almadınız diye sorarım. Alındığını çok iyi hatırlıyorum ancak tutanakta olmadığı için suçlamada bulunamıyorsunuz. Tahliye olduktan sonra mahkemeden pasaportumu istedim, bizde değil dediler. Emniyete yazı yazıldı. Emniyet de bizde değil dedi. Avukatım Hüseyin Ersöz ile hemen tutanaklara baktık. Tutanaklarda her şey vardı ama pasaportum yoktu. Kaybolmuş olabileceğini düşündük. Suçlamaları ise Kıbrıs’taki üniversiteye yazdığımız yazılarla, pasaport şubeye yazdığımız yazılarla ve ABD’deki şirkete yazdığımızda aldığımız delillerle çürüttük. Pasaport olsaydı bu kadar uğraşmayacaktık. Bulunma hikayesi de çok ilginç. Tahliyeden sonra şehir dışında bir doğa yürüyüşüne katıldım. Gittiğimde evin anahtarı bendeydi. Tahliye olduktan sonra odamı yeniden düzenlettim. Eski gardırobumu değiştirip yeni gardırobumu yerleştirdim. O esnada altını üstüne getirdim. Pasaport olsaydı ortaya çıkardı. Tatilden döndüğümde gardırobumun havlu bölümünde elimi silip gittiğim havlunun üstünde gördüm pasaportumu. Bu duruma çok şaşırdım. Ama bulunması bizim için iyi oldu.

EK : Biz gazeteciler haber yaparken özel hayatın mahremiyetine çok dikkat ederiz. Kitapta bir bölümde özel hayatınızın mahremiyetinin çiğnendiğini de yazıyorsunuz.

ÇU : Evet ama kitapta ben sadece bir husustan bahsettim. İnsanoğlu mahremiyetten utanır. Ben de onlardan birisiyim. İddianamede 3 görüşmem vardı. Ben sadece birisini koydum kitaba. Diğerleri bu anlamda daha vahimdi. Bunları getirip önüme koydular. Örgütsel bir bağlantısı olmadığını biliyorlar ama bu bir gazeteciyi rencide etmek, bel altından vurmak için bir plandır. Bunu da güzelce uyguladılar. Benim gazeteci arkadaşlarım polis tutanaklarını ellerine geçince gördüler. Beni onlara karşı rencide edebileceklerini düşündüler. İddianamenin ek klasörlerinde bu sualler mevcut. Bunların iddianamede bulunması bile zaten hukuki olarak bir suç teşkil etmekte.

Meğerse Ben Neymişim?

EK : Gözaltına alındıktan sonra gazetede sizinle ilgili tepkiler olmuştur. Bu noktada en çok dikkatleri çeken Mustafa Mutlu’nun sizinle ilgili yazıları oldu. İlk okuduğunuzda ne hissettiniz?

ÇU : İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde gözaltındaydım. 24 saatten çıkıp 48. Saate giderken hücreme gelen polisler beni babamın geldiğini söyleyerek üst kata çıkardılar. Babam sohbet sırasında arka cebinden Vatan Gazetesi’ni çıkardı. Mustafa Ağabey’in yazısını okuduğumda gözyaşlarıma engel olamadım. Bana güvendiğini belirten bir yazıydı. Biz Mustafa Mutlu ile doğru düzgün tanışmıyorduk. Birkaç defa haber amaçlı görüşmemiz oldu. Ancak buna rağmen bana sahip çıktı. Çünkü 25 yaşındaki bir insan bu kadar faaliyette bulunması imkansız. Kamplara gideceksiniz, eğitim alacaksınız, geleceksiniz Türkiye’de yürütme konseyinin başına geçeceksiniz. Yöneticilikle yargılanacaksınız. Ben neymişim dedim bu iddianameyi görünce. Ama Mustafa Ağabey gazetecilik tecrübesi ve vicdanını konuşturarak bana sahip çıktı. Diğer köşe yazarları ve gazetecilerin yapamadıklarını yaptı. Hala da yanımda. Bu süreçten sağ salim kurtulmamda ki en büyük pay Mustafa Mutlu’ya ait.

“Yerleri Paspasla”

EK : İçeride en çok zoruna giden olay nedir diye sorsam?

ÇU : Kitapta da bahsetmiştim. Zoruma giden birçok olay vardı. Ama 2’sinden bahsedeyim. Ceza evine girdiğinizde üst aramasından geçiriliyorsunuz. Anadan doğma soyundurulmak isteniyorsunuz. İç çamaşırınızı çıkarmamaya çalıştığınızda disiplin koğuşuna göndeririz tehdidiyle karşılaşıyorsunuz. Buna karşı çıkıp hala yargılanan birçok insan var. DHKP-C Davasından yargılanan Av. Taylan Tanay var. Bu insan hakları açısından vahim bir olay. 2.si de şuydu: Bir avukat görüşmesinden geliyordum. Bir gardiyan tarafından alınıp koğuşa götürüleceğim. Başka bir gardiyan koğuşun başka bir tarafında beni alıp kolumdan tutup tuvalete yönlendirdi. Daha ceza evine geleli 10 gün olmuş. Oranın tuvalet olduğunu bilmiyorum. Kapıyı açınca fark ettim. Duvardaki paspası göstererek şu yerleri temizle dedi bana. Bu en büyük onur kırıcı olaylardan birisiydi. Ben bunu yapmadım. Kendisine cezaevi müdürüyle konuşmak istediğimi söyledim ama görüştürmediler. Bunu cezaevi üzerinden avukatıma faks çektim. Avukatım 3-4 gün sonra geldiğinde kendine bu durumu anlattım. Olayı basına yansıttık. Bu bir gazetecinin ceza evinde yaşayabileceği en onur kırıcı olaylardan birisiydi. Bunun dışında kendi egolarını tatmin eden bazı gardiyanlarla tanıştım. Sabah saat 10’ da gazeteler koğuşa getirilir. Normalde gazetelerin elden teslim edilmesi gerekiyor gardiyanlar tarafından. Bazı gardiyanlar sırf bizim onurumuzu kırmak amacıyla gazeteyi yere atar gider, giderlerdi. Gittiklerinde başka gardiyanlar kapıyı açıp girişten bize bağırırlardı. Gelin gazetelerinizi alın derlerdi. Biz de gittiğimizde onların önünde eğilip gazeteleri almak zorundaydık. Bunu ilk zamanlarda idrak edemedim. Bunlar sık sık yapılmaya başlandığında durumun farkına vardım. Cezaevi müdürüne olayı anlattım. Sonrasında gazeteler elden teslim edilmeye başlandı. Ben gazeteci olarak bunları yaşadıysam diğer gariban insanlar neler yaşıyordur düşünün.

EK : Daha önce haber yaparken biranda haber oldun. Hakkında yapılan haberleri okuyunca neler hissettin?

ÇU : Haberlerin birçoğu olumlu yöndeydi. Çünkü gazetecilik mesleğim dışında hiçbir şey yapmadığımı herkes biliyordu. Ancak cemaate ve hükumete yakın yayın organları sadece, az önce de bahsettiğim gibi emniyetin içindeki cemaatin adamları şeklinde geçen sözcüklerle ilgili haber yapmışlardı. Daha sonra Mustafa Mutlu’yu buradan vurmaya çalışmışlardı. KCK Sever Mustafa Mutlu bu kayıtları neden görmedi diye. Bu kayıtların hiçbir gerçekliği yoktu. Çünkü 18 gün önce yapılan bir görüşmeydi. Evimde ne bir belge bulunuyor, ne de böyle bir haber yapılmış. Gazeteciler telefonda herkesle konuşur, herkesle irtibat kurar. Yeri gelir haberi alabilmek için dil döker, karşı tarafın ağzından konuşur. Ben de bunu yaptım sadece.

Cemaat İsterse’

EK : MİT ile emniyet arasındaki tartışmadan bahsediyorsun kitabın bir bölümünde. KCK Davası’na bakan savcıya davadan el çektirildi. Bu tür olaylar geçmişte sanki daha gizliydi. Son dönemde daha aleni, daha medyanın gözü önünde yaşanıyor. Bunu bir gazeteci olarak neye bağlıyorsun?

ÇU : Burada 2 kurumun çatışması söz konusuydu. Daha önce bu çatışmalar yaşanmadığı için kurumlar ya da kişiler arasında iletişim danışıklı dövüş şeklinde geçiyordu. Her şey paylaşılarak yapılıyordu, herkes mutluydu. Bu çatışmanın yaşanması 2 kurum ya da kişiler arasında bir şeyleri paylaşamama kavgasıydı. Herkesin bildiği gibi emniyetin birçok kurumu Gülen Cemaatinin etkisi altında. Organize Şube, Terörle Mücadele ve İstihbarat Daire bunların başında geliyor. MİT’te başbakanın etkisi altında. Bu süreçte başbakanın etkisi altındaki kurum ile cemaatin etkisi altındaki kurum çatışma yaşıyor. Bir güç kavgasıydı aslında bu. Daha önce basına geç yansımasının sebebi buydu. Eskiler birbirleriyle çatışmıyordu, el altından yapılıyordu her şey. Ama bu şekilde ortaya çıkınca biz de öğrenmiş olduk. Emniyet hükumete ilk gözdağını başbakanın Oslo’ya gönderdiği MİT mensuplarını ifadeye çağırarak verdi. Aslında burada gücünü gösterdi. ‘Cemaat İsterse’ her şeyi yapar. Başbakanı bile içeriye tıkabilir. Çünkü başbakan yasa çıkartmasaydı ve MİT’çiler ifadeye gitmiş olsalardı bizi başbakan gönderdi, KCK içine bu şekilde sızdık diyebilirlerdi. Nitekim başbakanın ismi geçtiği için başbakan hakkında da bir fezleke hazırlanıp meclise gönderilecekti. Belki de mecliste başbakanın dokunulmazlığı kaldırılacaktı ve yargılanacaktı. Bu kavga bu şekilde bitmedi ama. Kavganın devamında benim de yargılandığım KCK Basın davasında gözaltına alınan AFP Muhabiri Mustafa Özer gözaltına alınmıştı. Savcılık ifadesinde MİT’e çalıştığını söyledi. Bu şekilde davadan dosyası ayrıldı. Savcılık ifadesini de birileri dışarıya yansıttılar. MİT elemanını deşifre ettiler. Aslında bu da emniyetin, adliyenin içerisindeki cemaate yakın isimlerin MİT mensubunu deşifre ederek mesaj vermesiydi.

EK : KCK Davasında diğer sanıklarla birlikte davranmadığınız için bir kesim tarafından eleştirildiniz. Bunun hakkında ne söylemek istersin?

ÇU : Ben davada örgüt üyesi olmadığımı ispatlamaya çalışıyordum. Ben gazetecilik mesleğim nedeniyle bu davaya dahil edildim. Benim ANF dışında birçok kurumla görüşmelerim mevcuttu. Cemaate yakın yayın organlarında çalışan gazetecilerle de diğer yayın organlarından gazeteci arkadaşlarımla da görüşmelerim vardı. Ancak polis arkadaşlar bunların hiçbirisini görmediler. Sadece ANF ile yaptığım görüşmeyi gördüler. Bu şekilde tutuklattılar beni. Dediğim gibi ben bu davada örgütle bir alakam olmadığını ispatlamaya çalışıyordum. Gazetecilik faaliyetim nedeniyle bu davadan yargılandığımı anlatmaya çalışıyordum. Biz gazetecilik yaptığımız için yargılanıyoruz deyip duruşma salonları terk edilseydi ben de onlarla birlikte hareket ederdim.

EK : İçeride olduğun süre içinde şu olayı araştırayım, haberini yapayım dediğin bir olay oldu mu?

ÇU : Ceza evinde yaşanan bazı olaylar vardı. Mesela işçi koğuşlarında mahkumlar çalışıyordu. Bu insanlar Adalet Bakanlığı’nın vermiş olduğu aylık 40-50 TL’ye çalışıyorlardı. Bir nevi sömürü düzeni hakimdi. Bunu ilk gözlemlediğimde haber yapılması gerektiğini düşündüm. Çünkü bu insan hakları ihlalleri cezaevlerinde de var. Adalet Bakanlığı da bu ihlali yapıyorsa bunların da yazılması gerektiğini düşünüyorum.

EK : Yeni kitap projeleriniz var mı? Herhangi bir konu var mı şuanda?

ÇU : İlk aşamada bu kitabımın gidişatını merak ediyorum. Çünkü ilk göz bebeğim, ilk tecrübem. Bu kitabın gidişatı neticesinde okur beklenen ilgiyi gösterirse, beni gerçekten yazar olarak kabul ederlerse 2. Kitapta 6 ay 1 yıla kadar neden olmasın? Şimdilik bir konu yok. Sadece kafamda tasarladığım şeyler var, onlar da net değil henüz.

EK : Gezi olaylarında medya çok eleştirildi. Ama Gezi olaylarının hemen akabinde onlarca basın emekçisi işten çıkartıldı. Basını bir gazeteci olarak nasıl değerlendirirsin?

ÇU : Basın şuanda vahim bir durumda. Eğer şuanda gerçekleri yazmaya kalkıyorsanız bu ülkede çalıştığınız kurumda barınmanız çok zor. Sizin de dediğiniz gibi bu süreçte birçok köşe yazarı, muhabir işinden oldu. Muhabir arkadaşlar Gezi olaylarına katıldıkları, hükumete karşı yasal eylem gerçekleştirdikleri için birilerinin emriyle işten atıldı. Nereye kadar gidecek bilmiyorum. Bunun önüne geçilmesi gerekiyor ve bunu da yapacak biz gazetecileriz. Gazetecilerin birlik olması gerekir. Ancak böyle bir birliktelik yok şuanda. Tutuklu gazeteciler ceza evinde olduğu dönemde bile herkes onların çıkması için bir birlik ortaya koymadı. Olsaydı bu süreçler yaşanmazdı diye düşünüyorum.

Gazetecilik Mesleğini Bırak Oğlum”

EK : Ailenin 9 ayda ve 9 ayın sonunda sana ve mesleğine bakışında herhangi bir değişiklik oldu mu?

ÇU : Ben ceza evindeyken kitapta da yazdığım gibi Maltepe Ceza evinde ilk açık görüş ziyaretime gelen annemin ilk sözü “Gazetecilik mesleğini bırak oğlum, başka meslek bul” olmuştu. Tabi ben kendisini geçiştirmek için bir çıkalım da hayırlısıyla bakalım dedim. Temkinli yaklaşıyorlar. 2. Defa oğullarının ceza evine düşmesi korkusuyla yaşıyorlar. Patronlarımız bizi sansürlerken, şu haberi yapmayın, şuna dokunmayın derdi. Şimdi ailelerimiz buna benzer örnekler oluşturuyorlar. Çocuklarını bir şeylerden korumak için uyarıda bulunuyorlar. Ailem tarafından gün içinde sık sık aranıyorum. Ceza evine girip çıktıktan sonra gazeteciliğin nasıl bir meslek olduğunun farkına vardılar. Taksim Gezi Parkı’nda bir gazeteci dövülmüşse hemen beni arıyorlar. Ben de içlerinde var mıyım diye. Hep bir korku var içlerinde. Ama ben mesleğimi seviyorum. Devam etmek istiyorum. Bu süreçte zor bir gazetecilik yapıyoruz. Umarım bu süreci de atlatır, umut ettiğimiz şekilde gazetecilik yapabiliriz.

EK : Faruk Kalkavan haberini bugün olsa yine yapar mısın?

ÇU : Hiç kuşkusuz yine yaparım.

EK : Ceza evinden çıktıktan sonra bu tehdit olayının devamı olacak şekilde bir olayla karşılaştın mı? Şüphelendiğin bir şeyler oldu mu?

ÇU : Ceza evinden çıktıktan sonra hiç şüphelendiğim bir şey olmadı. Ancak birkaç defa polisler tarafından evimin gözetlendiğini fark ettim. Anladığım kadarıyla hala KCK ile bağlantım olup olmadığını inceliyorlar. Çünkü tahliye olduğum gün bile sokağın bir kenarında ziyarete gelen aile yakınlarımız sivil polislerin durduğunu görmüşler. Acaba bu çocuğun evini kimler ziyaret ediyor diye sanırım. O günden sonra da pek görmedim. Yine de takip ediliyorumdur. Telefonlarımız zaten teknik takip altında. Ben ilk gözaltına alındığımda kullandığım numaramı yeniden çıkarttım. Ben bu zamana kadar her kesime yönelik haberler yaptım. Kimseden de korkmadım.

EK : Son sözlerini alalım.

ÇU : Nasıl bir komploya kurban gittiğimi anlatmaya çalıştım bu kitapta. Yaşadıklarımı, ceza evinde başıma gelenleri, bir insanın askerden geldikten 1 ay sonra nasıl terörist yapıldığını anlattım. Ben askerliğimi çavuş olarak kısa dönem yaptım. Benim emrimde 30 asker vardı. Cephanelik anahtarı bendeydi. Ben örgüt üyesiysem istihbara neden askeri birliğime böyle bir bilgi ulaştırmadı? Bu bilgiyi birliğime ulaştırmayıp, bana cephanelik anahtarını verdilerse suç işlemişlerdir. Ama ben o zaman örgüt üyesi değilsem 1 ay içinde nasıl örgüt üyesi oldum. Bunu açıklamaları gerekiyor. Bu kadar basit değil her şey. Kaldı ki telefon tapelerimi kitapta gördünüz. Herkesimden insanlarla görüşmelerim var. Askerdeki komutanım bile arayıp halimi hatırımı soruyor. Bu bile iddianamede geçiyor. Kamuoyunun okuyup nasıl bir süreçten geçtiğimizi görmesi için en güzel örneklerden biri diye düşünüyorum bu kitap için.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler.

http://www.muhalifgazete.com/haber/80264/megerse-ben-neymisim.html

http://onedio.com/haber/megerse-ben-neymisim–174158

Meğerse Ben Neymişim? Çağdaş ULUS Röportajı

0

1381524_736549236371174_1713983283_nGerçek gazeteciler her zaman halkın haber alma özgürlüğünü ve gerçeklerin ortaya çıkmasını savunur. Bu uğurda bedeller verirler. Bu bedeller bazen işten atılma, bazen tehdit, bazen fiili saldırılarla ödenir. Bazen de ceza evinde ödersiniz yaptığınız haberlerin bedelini.

Ülkemizde son yıllarda çokça tartışılmaya başlandı basın özgürlüğü. Gazeteciler ceza evinde aylarca, yıllarca yatıyorlar. Bedel ödeyen en genç gazetecilerden birisi de Vatan Gazetesi Muhabiri Çağdaş Ulus oldu. 9 ay ceza evinde kalan Ulus bu süreçte yaşadıklarını kitaplaştırdı. ‘Cemaat İsterse’ adını verdiği kitabıyla ilgili ‘kamuoyunun içinden geçtiğimiz süreci anlayabileceği en güzel örneklerden birisi’ diyen Çağdaş Ulus, Muhalif Gazete’ye konuştu.

Ercan KÜÇÜK (EK) : Çağdaş Ulus kimdir? Mesleğe nasıl başladınız?

Çağdaş Ulus (ÇU) : Çağdaş Ulus Kars doğumludur. 6 yaşından beri İstanbul’da yaşıyorum. Üniversiteyi Kıbrıs’ta okudum. Orada gazetecilik eğitimi aldıktan sonra Vatan Gazetesi’nde kısa bir süre staj yaptım. 2008’de Vatan Gazetesi’nde işbaşı yaptım. Yaklaşık 5 yıldır da Vatan Gazetesi’nde çalışıyorum. Bu 5 yıl içinde 9 ay cezaevinde kaldım, 6 ayda askerliğim var.

EK : ‘Cemaat İsterse’ diye bir kitap yazdınız. Okuyanlar bu kitapta neler bulacak?

ÇU : Bu kitabı okuyanlar Çağdaş Ulus’un içeriye tıkılma süreciyle ilgili bilgi edinebilecekler. Gözaltına alınırken, gözaltında yaşadıklarıyla ilgili, tutuklamaya giden süreç ve tutuklanmadan sonra cezaevinde yaşadıklarıyla ilgili bilgi sahibi olacaklar. Bunların dışında Çağdaş Ulus’un tutuklanmadan önce yaşamış olduğu mesleğiyle ilgili dikkat çeken bir olaydan haberdar olacaklar. Bu olayda gazetecilerin haberleri sonrasında nasıl baskıya uğradıklarını görecekler.

Faruk Kalkavan Haberi ve Sokaktaki Araç

EK : Hangi gerekçelerle gözaltına alındın? Sence asıl gerekçe neydi?

ÇU : Polis tarafından KCK yöneticisi olduğum gerekçesiyle gözaltına alındım. İddianamem KCK üyesi olarak hazırlandı. Temel dayanağı Fırat Haber Ajansı’ndan bir gazeteciyle gazetecilik faaliyeti kapsamında yaptığım görüşmelerin polis arkadaşlar tarafından örgütsel hiyerarşiye bağlanması. Bağlarken de bununla yetinmeyeceklerini düşünerek deliller üreterek beni içeriye tıkmayı başardılar. Bu delillerden biraz bahsetmek istiyorum. 2004-2009 yılları arasında Kıbrıs’ta gazetecilik eğitimi aldım. 5 yıl boyunca Kıbrıs’a çok sayıda giriş ve çıkışım oldu. İstisna olan tek şey 2007’de ABD’ye 3 aylığına Work and Travel (iş ve tatil) programıyla ilgili çıkışım oldu. Polis arkadaşlar bu giriş ve çıkış kayıtlarını savcılığa Kandil’e gitmişim gibi gösterdiler. Tutuklanmamdaki en büyük etkenlerden birisi buydu. 2.olarak Fırat Haber Ajansı’ndan görüştüğüm şahsı KCK Avrupa sorumlusu olarak karşıma çıkarttılar. Kandil’e gidip orada Murat Karayılan başkanlığında toplandığı iddia olunan Basın Konseyi toplantılarına katılıp orada alınan kararları gelip gazetemde ve Türkiye Yürütme Konseyi’de uyguladığım iddia edildi. Bana bir de kod adı buldular, ‘Bahoz Deniz’ kod adını bana yakıştırarak örgüte iyice üye yaptılar. Ancak ben cezaevindeyken bu iddiaların hepsi çürüdü. 9 ayın sonunda da ilk duruşmada tahliye oldum. Ancak dava hala devam ediyor. Seyrini merak ediyoruz.

Beni gerçekten neden aldılar? Ben de bilmiyorum. En büyük etkenin şu olduğunu düşünüyorum. Fırat Haber Ajansı’ndan görüştüğüm şahısla aramda geçen bir telefon konuşması söz konusuydu. O gazeteciyi haber kaynağı olarak kullanıyordum. Ancak o gün tesadüfen o da benden bir haber ricasında bulundu. Emniyetin içindeki cemaat yapılaşması konusunda yardımcı olup olmayacağımı sordu. Ben de elindeki haberi almak için onu geçiştirmek amacıyla olur dedim. Bu da zaten polis ifadesi tutanaklarında bana yönlendirilen suçlamaların en büyük noktasıydı. Polisler bunun üzerine çok durmuşlardı. Sanki Fetullah Gülen Cemaatine ait bir yapılanmayla ilgili, elimde belge olduğunu düşündüler. Fırat Haber Ajansı’na (ANF) haber yaptığımı sandılar. Bunu da iddianamede önüme çıkardılar. Ancak gözaltına alındığım tarihi düşünüyorum. 20 Aralık 2011’de gözaltına alındım. Bu görüşme gözaltına alınmadan 18 gün önce yapılmıştı. Ama geçen sürede ANF’de böyle bir haber çıkmadı. Evimdeki aramada da böyle bir doküman çıkmadı. Başka nedenler de var mıdır onu bilmiyoruz?

Şu hususa da değinmekte fayda var. Ben tutuklanmadan 2 hafta öncesine kadar 3 yıl boyunca yapmış olduğum bir haber söz konusuydu. Fetullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen İşadamı İhsan Kalkavan’ın yeğeni Faruk Kalkavan ile ilgili bir haber yapıyordum. İhsan Kalkavan’ın yeğeni 2008 yılında Sinem Yalçın’ı aracıyla ezerek öldürdü. Kaçtı ve MOBESE kayıtları polisler tarafından yok edildi. Biz kayıtları bulduk, çocuğun tutuklanmasını sağladık. Kaçarken şoförünü göndermişti arabaya, kazayı şoför üstlendi. Biz kayıtlara ulaşınca Faruk Kalkavan teslim olmak zorunda kaldı. 3 ay sonra da mahkemeye çıktı. İşin ilgincidir. Gazeteciler bile 9 ay boyunca ceza evinde tutuluyor, iddianameleri bekliyor. Ancak bu çocuk 3 ay içerisinde mahkemeye çıkartılıyor ve kaçma şüphesi yok denilerek tahliye ediliyor. Tahliye olur olmaz da ABD’ye firar ediyor. Ardından bizim ve ailenin girişimleriyle kırmızı bülten çıkarıldı. Kırmızı bülten çıkınca ABD’den Belarus’a kaçtı. Çünkü Belarus ile Türkiye arasında iade anlaşması yoktu. Ben Belarus’taki açık adresini verdim. Şirketler kurduğunu, üniversite okuduğunu yazdım. Belarus polisi tarafından gözaltına alındı. Sonra 3 gün boyunca haber yaptım. Vatan yazdı Kalkavan yakalandı, Kalkavan Belarus’ta şu şekilde yaşıyor şeklinde. 3. Haberin çıkacağı günün gecesinde Van depremi yaşandı. O deprem gecesi saat 2’de çıkmam gerekirken 4 gibi çıktım gazeteden. Kurulan pusudan da tesadüfen kurtulmuş oldum. Sokağa girerken sokaktan 34 FRK 64 plakalı bir aracın çıktığını fark ettim. Harfler beni ve şoför arkadaşı kuşkulandırmıştı. Çünkü harfler Faruk Kalkavan’ı çağrıştırıyordu. Biz sokağa girdiğimizde onlar çıktı. Daha sonra sokağın başına tekrar geldiler. Kendileriyle tekrardan karşılaştık. Farlar açık şekilde bizim aracın karşısında beklemeye başladılar. Ben araçtan bir şey olacağını sezip inmedim. Ya korkutacaklardı, ya da öldüreceklerdi. O sırada polisi aradım. Polisle görüşürken tesadüf müdür bilmiyorum ama bir polis otosu sokağa girdi. Polis otosunu görünce kaçtılar. Polis arkadaşlara durumu anlatırken polisler onların peşine düşeceklerine bizi aradılar. Ve 10 dk zaman kazandırdılar. Ertesi gün kendi yaptığım araştırma neticesinde aracın Nurettin Denkçi adında bir şahsa ait olduğunu öğrendim. Aracın Ümraniye’deki bir galeriden Kalkavan ailesi tarafından satıldığını öğrendim. Kuşkular iyice artmaya başladı. Bunun üzerine savcılığa için içinde polislerin de olacağından şüphelenerek yazı yazıp olayın araştırılmasını istedim. Bu yazı neticesinde bu kişiler alındı. Ancak 5 dk sonra delil olmadığı gerekçesiyle bırakıldılar. Ne hikmettir ki 15 gün sonra Çağdaş Ulus deliller üretilerek içeriye tıkıldı. İnsanlar anlattıklarımdan ne çıkarır onu da kamuoyuna bırakıyorum.

Kaybolan Pasaport Nerede Bulundu?

EK : Sabahın 5’inde gözaltına alındın. Belgeler toplandı. Her şeye el konuldu. Pasaportun kayboldu. Bulunma öyküsünü kitapta da yazmışsın. Biraz anlatır mısın?

ÇU : Evet o çok ilginç. Evden gözaltına alınırken pasaportuma da el konuldu. Hatta çok iyi hatırlıyorum. En son pasaportum kalmıştı. Ailem pasaportun alınıp alınmayacağını sordu. Sivil polis memuru “onu da alacağız” dedi ve bir poşete koydu. Ancak bana imzalatılan ifade tutanağına bu geçirilmemiş. Ben bunu tahliyeden sonra fark ettim. O anki psikolojiyle nelerin alınıp nelerin alınmadığına dikkat etmiyorsunuz. Biz pasaportun tutanakta olduğunu düşündük. Ancak polis arkadaşlar koymamışlar. Kandil’e gittiği iddia edilen bir kişi hakkında en önemli delil pasaporttur. Ben savcı ya da mahkeme başkanı olsam pasaportu neden almadınız diye sorarım. Alındığını çok iyi hatırlıyorum ancak tutanakta olmadığı için suçlamada bulunamıyorsunuz. Tahliye olduktan sonra mahkemeden pasaportumu istedim, bizde değil dediler. Emniyete yazı yazıldı. Emniyet de bizde değil dedi. Avukatım Hüseyin Ersöz ile hemen tutanaklara baktık. Tutanaklarda her şey vardı ama pasaportum yoktu. Kaybolmuş olabileceğini düşündük. Suçlamaları ise Kıbrıs’taki üniversiteye yazdığımız yazılarla, pasaport şubeye yazdığımız yazılarla ve ABD’deki şirkete yazdığımızda aldığımız delillerle çürüttük. Pasaport olsaydı bu kadar uğraşmayacaktık. Bulunma hikayesi de çok ilginç. Tahliyeden sonra şehir dışında bir doğa yürüyüşüne katıldım. Gittiğimde evin anahtarı bendeydi. Tahliye olduktan sonra odamı yeniden düzenlettim. Eski gardırobumu değiştirip yeni gardırobumu yerleştirdim. O esnada altını üstüne getirdim. Pasaport olsaydı ortaya çıkardı. Tatilden döndüğümde gardırobumun havlu bölümünde elimi silip gittiğim havlunun üstünde gördüm pasaportumu. Bu duruma çok şaşırdım. Ama bulunması bizim için iyi oldu.

EK : Biz gazeteciler haber yaparken özel hayatın mahremiyetine çok dikkat ederiz. Kitapta bir bölümde özel hayatınızın mahremiyetinin çiğnendiğini de yazıyorsunuz.

ÇU : Evet ama kitapta ben sadece bir husustan bahsettim. İnsanoğlu mahremiyetten utanır. Ben de onlardan birisiyim. İddianamede 3 görüşmem vardı. Ben sadece birisini koydum kitaba. Diğerleri bu anlamda daha vahimdi. Bunları getirip önüme koydular. Örgütsel bir bağlantısı olmadığını biliyorlar ama bu bir gazeteciyi rencide etmek, bel altından vurmak için bir plandır. Bunu da güzelce uyguladılar. Benim gazeteci arkadaşlarım polis tutanaklarını ellerine geçince gördüler. Beni onlara karşı rencide edebileceklerini düşündüler. İddianamenin ek klasörlerinde bu sualler mevcut. Bunların iddianamede bulunması bile zaten hukuki olarak bir suç teşkil etmekte.

Meğerse Ben Neymişim?

EK : Gözaltına alındıktan sonra gazetede sizinle ilgili tepkiler olmuştur. Bu noktada en çok dikkatleri çeken Mustafa Mutlu’nun sizinle ilgili yazıları oldu. İlk okuduğunuzda ne hissettiniz?

ÇU : İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde gözaltındaydım. 24 saatten çıkıp 48. Saate giderken hücreme gelen polisler beni babamın geldiğini söyleyerek üst kata çıkardılar. Babam sohbet sırasında arka cebinden Vatan Gazetesi’ni çıkardı. Mustafa Ağabey’in yazısını okuduğumda gözyaşlarıma engel olamadım. Bana güvendiğini belirten bir yazıydı. Biz Mustafa Mutlu ile doğru düzgün tanışmıyorduk. Birkaç defa haber amaçlı görüşmemiz oldu. Ancak buna rağmen bana sahip çıktı. Çünkü 25 yaşındaki bir insan bu kadar faaliyette bulunması imkansız. Kamplara gideceksiniz, eğitim alacaksınız, geleceksiniz Türkiye’de yürütme konseyinin başına geçeceksiniz. Yöneticilikle yargılanacaksınız. Ben neymişim dedim bu iddianameyi görünce. Ama Mustafa Ağabey gazetecilik tecrübesi ve vicdanını konuşturarak bana sahip çıktı. Diğer köşe yazarları ve gazetecilerin yapamadıklarını yaptı. Hala da yanımda. Bu süreçten sağ salim kurtulmamda ki en büyük pay Mustafa Mutlu’ya ait.

“Yerleri Paspasla”

EK : İçeride en çok zoruna giden olay nedir diye sorsam?

ÇU : Kitapta da bahsetmiştim. Zoruma giden birçok olay vardı. Ama 2’sinden bahsedeyim. Ceza evine girdiğinizde üst aramasından geçiriliyorsunuz. Anadan doğma soyundurulmak isteniyorsunuz. İç çamaşırınızı çıkarmamaya çalıştığınızda disiplin koğuşuna göndeririz tehdidiyle karşılaşıyorsunuz. Buna karşı çıkıp hala yargılanan birçok insan var. DHKP-C Davasından yargılanan Av. Taylan Tanay var. Bu insan hakları açısından vahim bir olay. 2.si de şuydu: Bir avukat görüşmesinden geliyordum. Bir gardiyan tarafından alınıp koğuşa götürüleceğim. Başka bir gardiyan koğuşun başka bir tarafında beni alıp kolumdan tutup tuvalete yönlendirdi. Daha ceza evine geleli 10 gün olmuş. Oranın tuvalet olduğunu bilmiyorum. Kapıyı açınca fark ettim. Duvardaki paspası göstererek şu yerleri temizle dedi bana. Bu en büyük onur kırıcı olaylardan birisiydi. Ben bunu yapmadım. Kendisine cezaevi müdürüyle konuşmak istediğimi söyledim ama görüştürmediler. Bunu cezaevi üzerinden avukatıma faks çektim. Avukatım 3-4 gün sonra geldiğinde kendine bu durumu anlattım. Olayı basına yansıttık. Bu bir gazetecinin ceza evinde yaşayabileceği en onur kırıcı olaylardan birisiydi. Bunun dışında kendi egolarını tatmin eden bazı gardiyanlarla tanıştım. Sabah saat 10’ da gazeteler koğuşa getirilir. Normalde gazetelerin elden teslim edilmesi gerekiyor gardiyanlar tarafından. Bazı gardiyanlar sırf bizim onurumuzu kırmak amacıyla gazeteyi yere atar gider, giderlerdi. Gittiklerinde başka gardiyanlar kapıyı açıp girişten bize bağırırlardı. Gelin gazetelerinizi alın derlerdi. Biz de gittiğimizde onların önünde eğilip gazeteleri almak zorundaydık. Bunu ilk zamanlarda idrak edemedim. Bunlar sık sık yapılmaya başlandığında durumun farkına vardım. Cezaevi müdürüne olayı anlattım. Sonrasında gazeteler elden teslim edilmeye başlandı. Ben gazeteci olarak bunları yaşadıysam diğer gariban insanlar neler yaşıyordur düşünün.

EK : Daha önce haber yaparken biranda haber oldun. Hakkında yapılan haberleri okuyunca neler hissettin?

ÇU : Haberlerin birçoğu olumlu yöndeydi. Çünkü gazetecilik mesleğim dışında hiçbir şey yapmadığımı herkes biliyordu. Ancak cemaate ve hükumete yakın yayın organları sadece, az önce de bahsettiğim gibi emniyetin içindeki cemaatin adamları şeklinde geçen sözcüklerle ilgili haber yapmışlardı. Daha sonra Mustafa Mutlu’yu buradan vurmaya çalışmışlardı. KCK Sever Mustafa Mutlu bu kayıtları neden görmedi diye. Bu kayıtların hiçbir gerçekliği yoktu. Çünkü 18 gün önce yapılan bir görüşmeydi. Evimde ne bir belge bulunuyor, ne de böyle bir haber yapılmış. Gazeteciler telefonda herkesle konuşur, herkesle irtibat kurar. Yeri gelir haberi alabilmek için dil döker, karşı tarafın ağzından konuşur. Ben de bunu yaptım sadece.

Cemaat İsterse’

EK : MİT ile emniyet arasındaki tartışmadan bahsediyorsun kitabın bir bölümünde. KCK Davası’na bakan savcıya davadan el çektirildi. Bu tür olaylar geçmişte sanki daha gizliydi. Son dönemde daha aleni, daha medyanın gözü önünde yaşanıyor. Bunu bir gazeteci olarak neye bağlıyorsun?

ÇU : Burada 2 kurumun çatışması söz konusuydu. Daha önce bu çatışmalar yaşanmadığı için kurumlar ya da kişiler arasında iletişim danışıklı dövüş şeklinde geçiyordu. Her şey paylaşılarak yapılıyordu, herkes mutluydu. Bu çatışmanın yaşanması 2 kurum ya da kişiler arasında bir şeyleri paylaşamama kavgasıydı. Herkesin bildiği gibi emniyetin birçok kurumu Gülen Cemaatinin etkisi altında. Organize Şube, Terörle Mücadele ve İstihbarat Daire bunların başında geliyor. MİT’te başbakanın etkisi altında. Bu süreçte başbakanın etkisi altındaki kurum ile cemaatin etkisi altındaki kurum çatışma yaşıyor. Bir güç kavgasıydı aslında bu. Daha önce basına geç yansımasının sebebi buydu. Eskiler birbirleriyle çatışmıyordu, el altından yapılıyordu her şey. Ama bu şekilde ortaya çıkınca biz de öğrenmiş olduk. Emniyet hükumete ilk gözdağını başbakanın Oslo’ya gönderdiği MİT mensuplarını ifadeye çağırarak verdi. Aslında burada gücünü gösterdi. ‘Cemaat İsterse’ her şeyi yapar. Başbakanı bile içeriye tıkabilir. Çünkü başbakan yasa çıkartmasaydı ve MİT’çiler ifadeye gitmiş olsalardı bizi başbakan gönderdi, KCK içine bu şekilde sızdık diyebilirlerdi. Nitekim başbakanın ismi geçtiği için başbakan hakkında da bir fezleke hazırlanıp meclise gönderilecekti. Belki de mecliste başbakanın dokunulmazlığı kaldırılacaktı ve yargılanacaktı. Bu kavga bu şekilde bitmedi ama. Kavganın devamında benim de yargılandığım KCK Basın davasında gözaltına alınan AFP Muhabiri Mustafa Özer gözaltına alınmıştı. Savcılık ifadesinde MİT’e çalıştığını söyledi. Bu şekilde davadan dosyası ayrıldı. Savcılık ifadesini de birileri dışarıya yansıttılar. MİT elemanını deşifre ettiler. Aslında bu da emniyetin, adliyenin içerisindeki cemaate yakın isimlerin MİT mensubunu deşifre ederek mesaj vermesiydi.

EK : KCK Davasında diğer sanıklarla birlikte davranmadığınız için bir kesim tarafından eleştirildiniz. Bunun hakkında ne söylemek istersin?

ÇU : Ben davada örgüt üyesi olmadığımı ispatlamaya çalışıyordum. Ben gazetecilik mesleğim nedeniyle bu davaya dahil edildim. Benim ANF dışında birçok kurumla görüşmelerim mevcuttu. Cemaate yakın yayın organlarında çalışan gazetecilerle de diğer yayın organlarından gazeteci arkadaşlarımla da görüşmelerim vardı. Ancak polis arkadaşlar bunların hiçbirisini görmediler. Sadece ANF ile yaptığım görüşmeyi gördüler. Bu şekilde tutuklattılar beni. Dediğim gibi ben bu davada örgütle bir alakam olmadığını ispatlamaya çalışıyordum. Gazetecilik faaliyetim nedeniyle bu davadan yargılandığımı anlatmaya çalışıyordum. Biz gazetecilik yaptığımız için yargılanıyoruz deyip duruşma salonları terk edilseydi ben de onlarla birlikte hareket ederdim.

EK : İçeride olduğun süre içinde şu olayı araştırayım, haberini yapayım dediğin bir olay oldu mu?

ÇU : Ceza evinde yaşanan bazı olaylar vardı. Mesela işçi koğuşlarında mahkumlar çalışıyordu. Bu insanlar Adalet Bakanlığı’nın vermiş olduğu aylık 40-50 TL’ye çalışıyorlardı. Bir nevi sömürü düzeni hakimdi. Bunu ilk gözlemlediğimde haber yapılması gerektiğini düşündüm. Çünkü bu insan hakları ihlalleri cezaevlerinde de var. Adalet Bakanlığı da bu ihlali yapıyorsa bunların da yazılması gerektiğini düşünüyorum.

EK : Yeni kitap projeleriniz var mı? Herhangi bir konu var mı şuanda?

ÇU : İlk aşamada bu kitabımın gidişatını merak ediyorum. Çünkü ilk göz bebeğim, ilk tecrübem. Bu kitabın gidişatı neticesinde okur beklenen ilgiyi gösterirse, beni gerçekten yazar olarak kabul ederlerse 2. Kitapta 6 ay 1 yıla kadar neden olmasın? Şimdilik bir konu yok. Sadece kafamda tasarladığım şeyler var, onlar da net değil henüz.

EK : Gezi olaylarında medya çok eleştirildi. Ama Gezi olaylarının hemen akabinde onlarca basın emekçisi işten çıkartıldı. Basını bir gazeteci olarak nasıl değerlendirirsin?

ÇU : Basın şuanda vahim bir durumda. Eğer şuanda gerçekleri yazmaya kalkıyorsanız bu ülkede çalıştığınız kurumda barınmanız çok zor. Sizin de dediğiniz gibi bu süreçte birçok köşe yazarı, muhabir işinden oldu. Muhabir arkadaşlar Gezi olaylarına katıldıkları, hükumete karşı yasal eylem gerçekleştirdikleri için birilerinin emriyle işten atıldı. Nereye kadar gidecek bilmiyorum. Bunun önüne geçilmesi gerekiyor ve bunu da yapacak biz gazetecileriz. Gazetecilerin birlik olması gerekir. Ancak böyle bir birliktelik yok şuanda. Tutuklu gazeteciler ceza evinde olduğu dönemde bile herkes onların çıkması için bir birlik ortaya koymadı. Olsaydı bu süreçler yaşanmazdı diye düşünüyorum.

Gazetecilik Mesleğini Bırak Oğlum”

EK : Ailenin 9 ayda ve 9 ayın sonunda sana ve mesleğine bakışında herhangi bir değişiklik oldu mu?

ÇU : Ben ceza evindeyken kitapta da yazdığım gibi Maltepe Ceza evinde ilk açık görüş ziyaretime gelen annemin ilk sözü “Gazetecilik mesleğini bırak oğlum, başka meslek bul” olmuştu. Tabi ben kendisini geçiştirmek için bir çıkalım da hayırlısıyla bakalım dedim. Temkinli yaklaşıyorlar. 2. Defa oğullarının ceza evine düşmesi korkusuyla yaşıyorlar. Patronlarımız bizi sansürlerken, şu haberi yapmayın, şuna dokunmayın derdi. Şimdi ailelerimiz buna benzer örnekler oluşturuyorlar. Çocuklarını bir şeylerden korumak için uyarıda bulunuyorlar. Ailem tarafından gün içinde sık sık aranıyorum. Ceza evine girip çıktıktan sonra gazeteciliğin nasıl bir meslek olduğunun farkına vardılar. Taksim Gezi Parkı’nda bir gazeteci dövülmüşse hemen beni arıyorlar. Ben de içlerinde var mıyım diye. Hep bir korku var içlerinde. Ama ben mesleğimi seviyorum. Devam etmek istiyorum. Bu süreçte zor bir gazetecilik yapıyoruz. Umarım bu süreci de atlatır, umut ettiğimiz şekilde gazetecilik yapabiliriz.

EK : Faruk Kalkavan haberini bugün olsa yine yapar mısın?

ÇU : Hiç kuşkusuz yine yaparım.

EK : Ceza evinden çıktıktan sonra bu tehdit olayının devamı olacak şekilde bir olayla karşılaştın mı? Şüphelendiğin bir şeyler oldu mu?

ÇU : Ceza evinden çıktıktan sonra hiç şüphelendiğim bir şey olmadı. Ancak birkaç defa polisler tarafından evimin gözetlendiğini fark ettim. Anladığım kadarıyla hala KCK ile bağlantım olup olmadığını inceliyorlar. Çünkü tahliye olduğum gün bile sokağın bir kenarında ziyarete gelen aile yakınlarımız sivil polislerin durduğunu görmüşler. Acaba bu çocuğun evini kimler ziyaret ediyor diye sanırım. O günden sonra da pek görmedim. Yine de takip ediliyorumdur. Telefonlarımız zaten teknik takip altında. Ben ilk gözaltına alındığımda kullandığım numaramı yeniden çıkarttım. Ben bu zamana kadar her kesime yönelik haberler yaptım. Kimseden de korkmadım.

EK : Son sözlerini alalım.

ÇU : Nasıl bir komploya kurban gittiğimi anlatmaya çalıştım bu kitapta. Yaşadıklarımı, ceza evinde başıma gelenleri, bir insanın askerden geldikten 1 ay sonra nasıl terörist yapıldığını anlattım. Ben askerliğimi çavuş olarak kısa dönem yaptım. Benim emrimde 30 asker vardı. Cephanelik anahtarı bendeydi. Ben örgüt üyesiysem istihbara neden askeri birliğime böyle bir bilgi ulaştırmadı? Bu bilgiyi birliğime ulaştırmayıp, bana cephanelik anahtarını verdilerse suç işlemişlerdir. Ama ben o zaman örgüt üyesi değilsem 1 ay içinde nasıl örgüt üyesi oldum. Bunu açıklamaları gerekiyor. Bu kadar basit değil her şey. Kaldı ki telefon tapelerimi kitapta gördünüz. Herkesimden insanlarla görüşmelerim var. Askerdeki komutanım bile arayıp halimi hatırımı soruyor. Bu bile iddianamede geçiyor. Kamuoyunun okuyup nasıl bir süreçten geçtiğimizi görmesi için en güzel örneklerden biri diye düşünüyorum bu kitap için.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler.

http://www.muhalifgazete.com/haber/80264/megerse-ben-neymisim.html

http://onedio.com/haber/megerse-ben-neymisim–174158

Alper Taş: Direniş Bitmedi

0

alpertaşGezi Parkı eylemleri yaklaşık 2 ay boyunca ülke gündeminde ilk sıralarda yer aldı. Ağaçları korumakla başlayan eylemler büyüdü, 80 ilde halk sokaklara döküldü. Halka polislerin sert müdahalesi, iktidarın sert açıklamaları olayları sakinleştireceğine iyice gerdi. Bu sürede açıklanan rakamlara göre 1’i polis 6 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Polisin Gezi Parkı’na girmesiyle direniş parklara indi. Birçok parkta forumlar yapılmaya devam ediliyor. Biz de dünya tarihine şimdiden geçen Gezi Parkı eylemlerini başından itibaren içinde yer alan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanı Alper Taş ile konuştuk.

Başbakanlığın Gezi’ye Devredilmesi Gerekiyor

Ercan KÜÇÜK (EK) : Yaklaşık 2 aydır Gezi Parkı olayları ülke gündeminde ilk sıradaki yerini koruyor. Öncelikle sizin Gezi Parkı olaylarıyla ilgili değerlendirmelerinizi alalım.

Alper Taş (AT) : Gezi Parkı Türkiye siyasetini derinden etkiledi, sarstı. Türkiye’nin gündemini belirlediği gibi Başbakan Erdoğan’ın da gündemini belirliyor. Başbakanlığın ölçütünün gündem belirlemekten geçtiğini iddia eden Başbakan Erdoğan Gezi’nin esiri olmuş, Gezi’nin peşine takılmış vaziyette. Başbakanlık gündem belirlemekse başbakanlığın Gezi’ye devredilmesi gerekmektedir. Gezi meselesi basitçe yeşile sahip çıkma meselesi değil. Olayın patlak verişi Gezi’ye dönük betonlaştırma politikasına karşı tepkinin, tepkiyi örgütleyenlerin de tahmin edemeyeceği düzeyde toplumsal isyana dönüşmesi olayıdır. Bir dizi öfke kendine orada alan buldu. Daha doğrusu AKP’nin yeni inşa ettiği rejimin biriktirdiği 11 yıllık öfkeye karşı Gezi’de ortaya çıkan direniş bir kanal oldu. Birikmiş olan toplumsal muhalefet düzeyindeki tepkiler, daha önce parça parça arada bir yükselen hareketler birden Gezi’de polisin de şiddetiyle tepki noktasında AKP rejiminin 11 yıllık baskısına, muhafazakar zihniyetine karşı bir isyana dönüştü. İsyanı tanımlarsak özgürlük ve onur isyanı. AKP rejiminin 3 karakteristik özelliği var. Muhafazakar dünya görüşü, otoriter bir sistem anlayışı, emperyalizmle taşeronluğa dayalı yaklaşımı ve neoliberal çizgisi. Gezi’de patlayan isyanın temel özelliği öncelikli olarak AKP rejiminin bu saldırıları ve yeni bir toplum yaratma konusunda ortaya koyduğu odaklardan otoriter ve muhafazakar yanına dönük bir karşı duruş oldu. İspanya’da, ABD’de Newyork’ta gördüğümüz “İşgal Et” eylemlerinde olduğu gibi ekonomik adaletsizlik, eşitsizliğe karşı değil de AKP’nin toplumun yaşam alanlarını daraltma, toplumu biçimlendirme, dizayn etme, baskıcı, otoriter bir tek adam, bir sivil diktatörlük girişimlerine karşı bir ‘artık yeter’ çizgisinin son derece devrimci, son derece mizahi olarak ortaya çıkışıdır. Bu çıkışı da kimse öngöremedi. Kimsenin hazırlıklı olduğunu da söylememiz mümkün değil. Ama toplumsal hareketler böyledir. Ne zaman, nasıl birden gelişir kestirmekte mümkün değildir.

EK : Mizah yönü ağır basıyor dediniz. Siz de hedef kitlesi daha çok gençlerden oluşan bir partisiniz. Gençlik sürekli apolitik deniyordu. Ama öyle olmadığını gördük. Bunu siyasi partiler neden zamanında göremedi? Yoksa bu gençler kendilerini mi sakladılar?

AT : Bu kavramlar etrafında ne derece tartışabiliriz? Apolitik politiklik meselesi. Şimdi gençlerde ortaya çıkan bir duyarlılık var ama bu tartışma daha çok solda tartışılan politiklik meselesi, daha çok örgütlü siyaset manasında konuşuluyor. İnsanların siyaseti örgütlü yapabilmesi konusunda bir politikleşmeden bahsediyoruz. Toplumda bir politikleşmeden bahsediyoruz. Toplumda bir apolitikleşme söz konusu olmaz. Çünkü toplumun kendi doğal yaşamı da zaten siyaseti içerir. Doğal olarak hayatın kendisi siyaset içerir. Burada ortaya çıkan nokta bunun örgütlü ve kendini dışarıya vurabilme zemini manasında toplumda bir atıllık hareketsizlik vardı. 12 Eylül’ün ölü toprağının atılamaması gibi bir tablo vardı. Ama bu son dönemlerde zaten değişiyordu. Gezide birden ortaya çıkan bir olgu değil. 2 yıldır üniversite gençliğinde ortaya çıkan bir direniş var. Liseli gençlikte, işli, işsiz gençlerde bir politikleşme düzeyi var. AKP’nin saldırıları bir politikleşme ortamı yaratıyor. Gelecek kaygısı özellikle gençlerde ortaya çıkıyor. O liberal muhafazakar zihniyet gençlerde ‘geleceğimiz ne olacak?’ sorusunu sorguluyor. Geleceksizlik korkusu ortaya çıkıyor. Geleceksizliğe karşı geleceğini arama ekseninde gençlikte bir hareketlenme vardı zaten. Benim üniversitede olduğum 1985-91 kuşağı çok politikti. Ama arka planında 12 Eylül’ün yarattığı politik dalganın devamı vardı. Sonra gençlik hareketi 96’ya kadar kendisini öğrenci koordinasyonu adı altında -devam ettirdi. Ama 2010 referandumundan sonra AKP’nin otoriter, baskıcı eğilimlerinin kendisine ait yaşam tarzını dayatması, yeni bir toplum yeni bir gençlik şekillendirme anlayışı, dindar gençlik tartışmaları vs. Bunların hepsi gençlikteki politikleşme düzeyini arttırdı. Gençlikte de geleceğine ve baskıcı otoriter eğilimlere karşı çıkış, yavaş yavaş serpiştirildi. Ve Gezi’den dışarıya baktığımızda AKP rejimine karşı Türkiye’nin batı yakasında önemli bir muhalefet değişik kesimlerle buluştu ve bir sıçrama yarattı.

Direniş Bitmedi

EK : Direniş forumlara geçti. 2 tartışma var. 1. si direniş forumlarla beraber bitti. 2.si direnişin forumlarla şekil değiştirip farklı boyutlara taşındığı yönünde. Siz ne düşünüyorsunuz?

AT : Direniş bitmedi. Direniş kendini farklı biçimlerde üretmeye, gelişmeye, sürdürmeye çalışıyor. Düz bir çizgide direniş olmaz zaten. Hergün polisle birebir cepheden mücadele etme üzerine odaklanan bir direniş çok doğru değil. Bu direnişin bir yönüdür sadece. Zaman zaman ortaya çıkar söner. Direniş aynı zamanda yeni bir kuruculuk vasfı da içerir. Hayatın her alanına dönük bir şeydir. Direniş, sadece polise kitlesel karşı koyuşlar olarak ele almak basitçe bir şeye karşı kendini savunmak değil oluşturulmak istediğin değerleri toplumun bütün kesimlerine taşıma, o ruhu yayabilme manasına gelir aynı zamanda. Buradan baktığımda 31 Mayısta ayağa kalkan 1 Haziran da Gezi’yi kazanan, 15 Haziran’da parkın polis tarafından işgaliyle bir müddet daha devam eden çatışmalı düzlemden bir nefes alma sürecine doğru direniş kendini ortaya çıkardı. Direnişin birleşenlerinin de niteliklerine özgü bir şey bu. Direnişe daha çok kitlesel destek veren toplumun daha merkezlerinde oturan, eğitimli kültürlü kesimleri, kamu çalışanları, öğrenciler Türkiye’nin geleceğinden şüphe eden insanların tatile gitmeleri, öğrencilerin ailelerine gitmelerinin de etkisi var. Direnişi bundan dolayı aynı düzeyde sürdürmen mümkün olmadığı objektif olarak doğru ama meseleyi de oraya hapsetmemek lazım. Direniş olgusu daha geniş bir olgudur. Özellikle 1-15 Haziran arasında Taksim’de buluşmuş olan ‘komün’ önemli bir direniştir. Başka bir hayatın başka değerlerin olduğunu Nazım’ın dediği gibi “Ne devlet ne para, insanın emrinde bir dünya”. O yaşamı ortaya koyma manasında da Gezi önemli bir direniştir. Sadece karşı koyma değil onun karşısında başka değerler koyma anlamında da. Parklar da olan nedir? Bugünkü sahte demokrasiye karşı biçimsel demokrasiye karşı gerçek bir demokrasinin ipuçlarını görüyoruz. Direniş kendisini siyasal temsil yönüyle de anlamlandırmaya çalışıyor. Mevcut siyasi temsil ilişkisinin reddiyesine dayalı olarak parklarda başka bir demokrasiye , başka bir siyasete işaret ediliyor. Doğrudan eylem ve doğrudan demokrasiye işaret eden, doğrudan eylem çizgisinin karşılığı olarak doğrudan demokrasiye işaret eden kesintisiz şekilde değişik biçimlerde sürüyor.

BDP’nin Süreci Okuması Yanlış

EK : BDP’nin tavrını konuşalım istiyorum biraz da. Sırrı Süreyya Önder Gezi Parkı direnişinin başından itibaren oradaydı. Daha sonra Selahattin Demirtaş ve bazı BDP’li yönetciler “ulusalcılara, faşistlerle yan yana gelmeyiz” dediler. BDP’li yöneticiler eleştiriyor ama BDP’liler de vardı parkta. Siz de olayların başından itibaren Gezi’deydiniz. Sizce çelişki yok mu?

AT : Sırrı Süreyya Önder Kürt ulusal hareketinin milletvekili olarak mecliste ama sosyalist bir gelenekten gelen bir isim. İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya’nın Gezi Parkı’nda ortaya çıkan saldırı karşısında pozisyon alması onun tabiatı gereğidir. Bulunduğu yerin vekili olması hem de sosyalist kimliği taşıması itibariyle böylke bir refleks geliştirmesi çok doğru ve anlaşılır. BDP’nin bu süreci algılaması eksik, yanlış, okuması yanlış. AKP’yle müzakere süreci içerisindeler. AKP’yle barış yapmak istiyorlar. Barş yapacakları gücün zayıflamasını müzakere sürecinin bitişi anlamına geleceğini ve AKP gittiğinde yerine milliyetçi bir iktidar gelebileceği kaygısıyla müzakere sürecini yürüttükleri bir gücün zayıflamasını kendi süreçlerini de tavsiye edeceğini düşünerek hareket ettiler. 2.si Tekel Direnişinde de yaşadık. Kürt hareketi doğal olarak kendi gündemini çok daha esaslı gördüğü için diğer gündemler konusunda biraz şaşkın kalıyor. Biranda kendileri açısından gündem olan Kürt sorununu biraz daha geri plana çeken gündemler konusunda yanlış pozisyon alabiliyor. Ama sonra bunu düzeltti tabi. Başlangıçtaki pozisyonlarından vazgeçtiler. Abdullah Öcalan’ın “Gezi’yi selamlıyorum” açıklamasından sonra Gezi’yi anlamaya dönük bir yaklaşım içerisine girdiler. Başlangıçta aldıklar pozisyon onların geri durmasını sağladı. Sebahat Tunceli Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel gibi , Sırrı Süreyya gibi özellikle İstanbul milletvekilleri ve sosyalist gelenekten gelen isimler direnişin değişik düzlemlerde içinde yer aldılar. Direnişin gelişmesi, toplumsallaşmasına bir hayli emek verdiler. Bunu da not etmek gerekiyor. Kürt hareketi açısından tam da Türkiyelileşme, Kürt barışının Türkiye toplumuna anlatılması açısından önemli bir fırsatı iyi değerlendiremediklerini söylemek gerekiyor. Bu konuda ortaya çıkan bir takım ithamlara karşı da en güzel yanıt Lice’de polis jandarma saldırısı sonunda Medeni Yıldırım’ın vefatı sonrasında parklarda Lice’deki saldırıyı protesto eden DirenLice eylemleri. Aslında gerçek bir barışın da nasıl sağlanabileceğini gözler önüne serdi. Bu açıdan da önemli bir deneyim oldu. Gerçek toplumsal bir barışın nereden geçeceğini ortaya koydu. Kürt siyasi hareketi bunu öngöremedi. Sonra bu tutumunu değiştirdi ama işte bu sürecin Türkiye toplumuyla daha barışık bir siyasal düzlem yakalama fırsatını kullanamadı.

EK : Açılım sürecine AKP ve BDP’den dolayı kuşkuyla bakanlar var. Sizce Gezi Parkı süreci ulusalcı ve milliyetçi kesimleri de rahatsız etmeden açılım sürecine karşı bir alternatif model olabilir mi?
AT : Bunu sağladı zaten. Türklerle Kürtler iç içe AKP rejimine karşı yan yana durup birbirlerinin hassasiyetlerini anlayabilmek konusunda önemli bir pratik oldu. Birbirlerini tanıdı. 15 günlük süre öncesi ve sonrasıyla bir tarafta ulusalcı gelenekten gelen milliyetçi hassasiyeti olan kesimlerle Kürt siyasi hareketi, sosyalist yapılar bir çok kışkırtmaya rağmen oradaki mevcut tabloyu koruyabildiler. Diyalog kurabildiler. Bu manada olumlu. AKP rejimine karşı olmak tek başına yetmez. Onun karşısına ne koyacaksınız? Burada farklılaşıyoruz. Bir şeye karşı olmak noktasında yan yana gelmeyi de fazla abartmamak lazım. Neyi nasıl kuracağımız da önemlidir. AKP rejimine karşı Kürt halkının demokratik taleplerini de içeren eşitlikçi, özgürlükçü bir eksende Türkiye’yi kuracağız. Kürt halkının en demokratik taleplerini bölücülük olarak görüp bunun karşısında durarak bir Türkiye mi kuracağız? Bunlar temel meselelerdir. O yüzden Gezi de AKP rejimine karşı yanyanalık var ama AKP rejimine karşı Türkiye’yi yeniden kuralım dediğimizde bu Türkiye’yi hangi değerler, başlıklar ve eksende kuracağımız konusundaki farklılıklar devam ediyor. Bu çoğulculuk iyi ama çoğulculuğun barındırdığı bir takım çelişkiler de var. Bu gezi direnişinin yarattığı dersler de var. Biliyorsunuz AKP rejimi kurduğunda bu değişim sloganını silah gibi kullandı. Eski rejim çürümüştü, her tarafıyla dökülmüştü. Değişim kavramını ele aldı. Halkta bıktığı için rejim karşısındaki her değişimi alkışladı. Soldan liberal kesimler de değişimin içeriğini sorgulamadan sanki heryeni olan iyidir diye bir değişimcilik hayranlığı yaratıldı ve AKP rejiminin özellikle 2010 referandumuyla daha da pekiştirmesinde bu çizginin büyük katkısı oldu. Gezi Direnişi bu kesimlere bir ders verdi. AKP rejiminin gerçek yüzünü ortaya koydu. AKP’nin yanında durarak ehvenişer mantığıyla AKP’nin değişimciliğini Türkiye’yi demokratikleşeceği yanımsamasına dayalı bir siyaset felsefesinin bittiğini ilan etti ve bunun bittiğini bu çizgideki birçok insan da net gördü. Bu manada o çizgideki insanlara önemli bir derstir. Diğer manada ulusalcı milliyetçilere de karşı bir derstir. AKP rejimine karşı mücadelenin eski rejimi savunarak yürütülemeyeceği özellikle ordu-bürokrasi güçlerine dayanarak AKP’ye karşı bir mücadelenin AKP’yi daha da güçlendireceğini ortaya koydu. AKP’ye karşı halkın kendi özgücüne dayalı eşitlikçi özgürlükçü eksende bir çizginin AKP rejimini gerileteceğini ortaya koydu. O yüzden AKP sarsılmış vaziyette. Şimdi daha önce kendisine yönelik muhalefet girişimlerini bastırdığı zemininin meşruluğunu bulamıyor. Bu noktada giderek çıldırmış, şaşırmış, ne diyeceğini bilemez vaziyette. Gündeme müdahale edemez vaziyette. Bunun nedeni Gezi direnişinin halkın kendi bağımsız eylemine, gücüne, sözüne dayanması, daha önceki yanlış muhalefet tarzlarından bir kopuşu ifade etmesi.

Seçim İttifakları

EK : Türkiye’yi yeniden kuralım dedinizç. Bu slogan etrafından konuştuğumuzda solda birlik, muhalefetteki partiler bir araya gelmek istese, CHP dese ki ÖDP’den TKP’den, TMMOB’dan, Gezi Parkı direnişinin birleşenlerinden ortak bir iktidar kurmak istiyoruz. ÖDP’ye gelse 5-10 milletvekili sizden istiyoruz aday gösterin, birlikte halk iktidarı kuralım dese ÖDP’nin tavrı ne olur?

AT : Seçim ittifakları tartışılır. İttifak yapılmaz diye bir kaide yok. Ama mesele bizim açımızdan meclise girme meselesi değil. Meclis elbetteki bunun zeminidir. Ama Gezi pratiğindeki gibi aşağıdan yukarıya halkın doğrudan eyleminin sözünün içerisinden olabilecek bir şeydir. Yukarıdan aşağıya tek başına meclis düzleminde olacak bir siyasal faaliyet değildir. O yüzden biz meclise basitçe girme basitçe bir temsil ilişkisinden öte nasıl bir Türkiye kuracağız bunun politikasında asgari düzeylerde anlaşmak lazım. Elbetteki biz sosyalizmi savunan bir partiyiz. Ama bir seçim ittifakı sosyalizm programı etrafında elbette olmaz. Ama asgari olarak AKP rejiminin karşısında nasıl bir rejim kuracağımızı enazından bizim açımızdan geçissel mahiyete sahip konularda nasıl bir rejim üzerinde yan yana geleceğimiz önemlidir. Temsilden daha çok politika esastır. Bunu daha somut konuşalım önümüzde yerel seçimler var. Gezi aynı zamanda bir yerel yönetim anlayışına da itirazdır. Yerel seçimlere sol hangi ilkelerden bakacaktır? Bizim önceliğimiz buradadır. Sonra bu program oluştuduktan sonra bu programın ortak adaylarını konucacağız. Bu ortak adayın hangi partiden gireceğini de konuşabiliriz. Ama öncelikli olarak AKP’nin kent tarihine karşı biz nasıl bir kent oraya koyacağız? CHP’li de AKP’li gibi kente rant gözüyle bakacaksa, bir AKP zihniyetiyle bir CHP’linin belediye başkanı olması arasında fark olmaz. Katılımcı bir siyasetin parçası yapmayacaksa bizim açımızdan esasta bir değişiklik olmaz.

Mısır Halkının Devrimini Çaldılar

EK : Mısır’da yaşananları konuşalım. Mısır’da ordu müdahalede bulundu. Sizce devrim midir? Darbe midir? Halk devrime koşarken ordunun bunun önünü kesmesi midir?

AT : Biz bunu devrimin çalınması olarak değerlendiriyoruz. Ordu Mısır halkının devrimini çaldı yozlaştırdı. Toplumsal uyanışa zarar verdi. Kısa orta vadede belki Müslüman Kardeşler Hareketini zayıflattı ama uzun vadede kazanan gene onlar olabilir. Çünkü bu yanlış muhalefet tarzıdır. Türkiye’de de orduya dayalı olarak AKP rejimini geriletme stratejisinin yanlışlığını yaşayarak gördük. Bu tür muhafazakar neoliberal ılımlı İslamcı siyasetlerin panzehiri halkın kendi sözüdür. Mısır devrimi Mübarek’e karşı başladı. Müslüman Kardeşler o dönem önce tereddütlü durdular sonra dahil oldular. Sonra orduyla anlaştılar bu sefer Mısır devrimi ordunun otoritesine karşı mücadele etti. Müslüman Kardeşler orduyla ittifak yaparak iktidar oldu. Anayasayı düşük bir katılımla geçirdi. Bu kez de halk Mursi’ye karşı ayağa kalktı. Mısır devrimi bugün darbeye karşı yürünerek ilerleyebilir.

EK : Kürt ulusal kongresi ön toplantısı yapıldı. 4 ayrı ülkeden Kürt temsilciler katıldı. Bu toplantıda Kürtler’in talepleri demokratik talepler midir? Yoksa birileri bu talepleri BOP kapsamında Kürdistan kurmaya doğru mu sürüklemeye çalışıyor?

AT : Ortadoğu’nun gerçekliği içinde ulusal kimliğe sahip olup ulusal devleti olmayan 2 halk var; Kürtler ve Filistinliler. Kürtler’in geri bıraktırılması baskıcı otoriter rejimler içerisinden ezilmesi özgürlüğünün elinden alınması emperyalizmin bir ürünüdür. Kürtler geç kalmış milliyetçilik diyebileceğimiz bir dönemi yaşıyorlar. Doğal olarak Ortadoğu’nun en kadim halklarından olduklarından hareketle eşit özgür yaşamak istiyorlar. Bunu da bağımsız bir Kürdistan etrafında yapmak istemiyorlar. Yaşadıkları ülkelerde o ülkelerin rejimlerinin demokratikleşerek o ülkenin demokratik bir parçası olmak istiyorlar. Kürtler yaşadıkları ülkelerde statü istiyorlar. Bu ayrılma manasına da gelmiyor. Talepler bizce demokratik taleplerdir. Kürtler de Ortadoğu’nun önemli demokrasi güçlerinden biridir. Kürtler’in eşit ve özgür yaşaması ortadoğuyu demokratikleştirir. Bunu görmek lazım. özellikle Türkiye’deki Kürt hareketi ve bugün Suriye’de ortaya çıkan Kürt hareketinin Kuzey Irak’taki Kürt hareketinden daha ilerici daha devrimci değerlere sahip olduğu da ortadadır. Türkiye ve Suriye’deki Kürt hareketi K.Irak’taki gibi feodal niteliklere sahip değil, emperyalizmle içli dışlı bir önderliğe sahip değil. Daha modern, daha laik, daha ilericidir. Hakların Demokratik Birliğinin sağlanması sermayenin değil emeğin egemen olduğu bir Ortadoğu’nun barışçıl, bir arada yaşamın olduğu bir Ortadoğu coğrafyası istiyoruz.

EK : Türkiye PKK ile bir diyalog başlattı. Abdullah Öcalan ile de görüşmeler sürüyor. Ama doğuda PKK’nın YDG-H unsurları asayiş timleri oluşturuyor. Bu batıda çok tepki çekiyor. Sizce PKK yaramaz çocuğu mu oynuyor?

AT : Bu süreçlerde bir takım hesaplı kitaplı olmayan noktalar ortaya çıkabiliyor. PKK’nın Öcalan ağzıyla söylediği şey önemlidir. Artık silahlı mücadele bitti dedi. Bunu önümüzdeki dönem göreceğiz. Silahlı mücadelenin Kürt hareketi açısından ortadan kalktığını söylüyor ve demokratik mücadeleye önem vereceklerini söylüyor. Demokratik mücadelenin nasıl şekilleneceği önemli. Ama Kürtler’in bir talebi var. Biz Türklerle beraber yaşamak istiyoruz ama kendi bölgemizde bir özerklik istiyoruz. Kendi bulunduğumuz yerde daha fazla söz yetki hakkına sahip olmak istiyoruz. Bu da bir demokrasi gereğidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi manasında da gerekiyor. Kürtler silahlı mücadeleyi bıraksın diyoruz ama bunu demek Kürtler mücadeleden vazgeçsin demokratik haklarını aramasın demek değil. AKP’nin iradesine bırakılsın demek değil. Bir mücadele süreci bunun içinde gerekli. Çünkü AKP bunu bahşedemez. Bu yine mücadeleyle olur. Bu mücadelenin artık silahla değil de pratik bir mücadele olarak gelişmesi hepimizin hayrınadır. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Kürtler’e teslim olun çizgisi önermek değildir. Bundan sonra silahlı mücadele Türkiye toplumunu Türk-Kürt diye çatıştırabileceği bir dinamiği üretiyor. Bundan devrimci ve ilerici bir sonuç çıkmaz. Şimdi yapılması gereken demokratik mücadele alanlarını geliştirip güçlendirmektir. Mesela %10 seçim barajının kaldırılmaması Kürt hareketine silahlı mücadele alanının göstermektir. Hem silahınızı bırakın fikrinizi söyleyin diye başbakan beyanatlarda bulunuyor hem de %10 seçim barajı duruyor. Bunlar çok çelişkili şeyler. İnandırıcı ve samimi şeyler değil.

Antikapitalist Müslümanlar

EK : Gezi Parkı’nda ortaya çıkan bir grup daha vardı. Antikapitalist Müslümanlar. Sosyalistler İslamcı kesimle kopuktu. Antikapitalist Müslümanlarla solcular yine kolkola yürümeye başladı.

AT : Türkiye sosyalist hareketi karşısında kapitalizmi sorgulayan, soldan İslam okuması yapmaya çalışan hareketlerle yeni yeni karşılaşmaya başladı. Antikapitalist Müslümanlar gibi bir hareketin kapitalizmi sorgulaması, İslam’ın sağdan egemen yorumuna karşı soldan okumayı öne alması Gezi direnişinde önemli bir parça olması bu direnişi sahiplenmesi olumlu bir gelişmedir. Onların varlığı aslında başbakanın geçmişte Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta denenmiş olan dini duygular üstünde toplumun bir kesimini başka bir kesimine karşı kin ve nefretle örgütleyip saldırtma politikasını boşa çıkardı. Antikapitalist Müslümanlar olmasaydı başbakanın din istismarı, camiye girdiler şöyle yaptılar böyle yaptılar yaklaşımı toplumda biraz karşılık bulabilirdi. Antikapitalist Müslümanların Gezi de olması, kandil simiti dağıtmaları, namaz kılmaları, Müslüman kimlikleriyle direnişin içinde yer almaları başbakanın provakasyonlarını boşa çıkardı. İzlemeye ve temaslarımızı daha da arttırmayı amaçlıyoruz.

Metin Lokumcu – Çayan Birben

EK : Metin Lokumcu ve Çayan Birben’i de analım. Onlarla ilgili neler söylemek istersiniz?

AT : Birisi çok genç bir kardeşimiz, diğeri emekli bir öğretmenimiz. İkisi de AKP rejiminin kurbanları oldular. Halen katilleri yargılanmıyor. Halen adalet arayışımız sürüyor. Katilleri ortada yok. Hatta Metin Lokumcu’ya sahip çıkan Hopalı dostlar yargılanmaya devam ediyor. Onlar AKP rejiminin antidemokratik yaklaşımının simgeleri haline geldiler. Özellikle Metin Lokumcu’nun şahsında başka bir hayat özleminin de ifadesi oldular. AKP rejimine karşı ilk ciddi direnişin de Gezi’den 2 yıl önce 31 Mayıs’ta Hopa’da başladığını da kaydetmekte fayda var. Gezi direnişini önceleyen sosyalistlerin yıllardır kesintisiz mücadelesinin ürünü olduğunu ve önemli katkısı olduğunu görmek lazım. 31 Mayıs 2010’da ortaya çıkan o direnişin Metin Lokumcu’nun da önemli bir katkısı olduğunu söylemek gerekiyor.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/75653/direnis-bitmedi.html

http://onedio.com/haber/-direnis-bitmedi-haber-son-dakika-flas-haber-en-son-haber-secim-anketi-yerel-secimler-aday-adaylari-muhalifgazete-com-149259

Alper Taş: Direniş Bitmedi

0

alpertaşGezi Parkı eylemleri yaklaşık 2 ay boyunca ülke gündeminde ilk sıralarda yer aldı. Ağaçları korumakla başlayan eylemler büyüdü, 80 ilde halk sokaklara döküldü. Halka polislerin sert müdahalesi, iktidarın sert açıklamaları olayları sakinleştireceğine iyice gerdi. Bu sürede açıklanan rakamlara göre 1’i polis 6 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Polisin Gezi Parkı’na girmesiyle direniş parklara indi. Birçok parkta forumlar yapılmaya devam ediliyor. Biz de dünya tarihine şimdiden geçen Gezi Parkı eylemlerini başından itibaren içinde yer alan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Eş Genel Başkanı Alper Taş ile konuştuk.

Başbakanlığın Gezi’ye Devredilmesi Gerekiyor

Ercan KÜÇÜK (EK) : Yaklaşık 2 aydır Gezi Parkı olayları ülke gündeminde ilk sıradaki yerini koruyor. Öncelikle sizin Gezi Parkı olaylarıyla ilgili değerlendirmelerinizi alalım.

Alper Taş (AT) : Gezi Parkı Türkiye siyasetini derinden etkiledi, sarstı. Türkiye’nin gündemini belirlediği gibi Başbakan Erdoğan’ın da gündemini belirliyor. Başbakanlığın ölçütünün gündem belirlemekten geçtiğini iddia eden Başbakan Erdoğan Gezi’nin esiri olmuş, Gezi’nin peşine takılmış vaziyette. Başbakanlık gündem belirlemekse başbakanlığın Gezi’ye devredilmesi gerekmektedir. Gezi meselesi basitçe yeşile sahip çıkma meselesi değil. Olayın patlak verişi Gezi’ye dönük betonlaştırma politikasına karşı tepkinin, tepkiyi örgütleyenlerin de tahmin edemeyeceği düzeyde toplumsal isyana dönüşmesi olayıdır. Bir dizi öfke kendine orada alan buldu. Daha doğrusu AKP’nin yeni inşa ettiği rejimin biriktirdiği 11 yıllık öfkeye karşı Gezi’de ortaya çıkan direniş bir kanal oldu. Birikmiş olan toplumsal muhalefet düzeyindeki tepkiler, daha önce parça parça arada bir yükselen hareketler birden Gezi’de polisin de şiddetiyle tepki noktasında AKP rejiminin 11 yıllık baskısına, muhafazakar zihniyetine karşı bir isyana dönüştü. İsyanı tanımlarsak özgürlük ve onur isyanı. AKP rejiminin 3 karakteristik özelliği var. Muhafazakar dünya görüşü, otoriter bir sistem anlayışı, emperyalizmle taşeronluğa dayalı yaklaşımı ve neoliberal çizgisi. Gezi’de patlayan isyanın temel özelliği öncelikli olarak AKP rejiminin bu saldırıları ve yeni bir toplum yaratma konusunda ortaya koyduğu odaklardan otoriter ve muhafazakar yanına dönük bir karşı duruş oldu. İspanya’da, ABD’de Newyork’ta gördüğümüz “İşgal Et” eylemlerinde olduğu gibi ekonomik adaletsizlik, eşitsizliğe karşı değil de AKP’nin toplumun yaşam alanlarını daraltma, toplumu biçimlendirme, dizayn etme, baskıcı, otoriter bir tek adam, bir sivil diktatörlük girişimlerine karşı bir ‘artık yeter’ çizgisinin son derece devrimci, son derece mizahi olarak ortaya çıkışıdır. Bu çıkışı da kimse öngöremedi. Kimsenin hazırlıklı olduğunu da söylememiz mümkün değil. Ama toplumsal hareketler böyledir. Ne zaman, nasıl birden gelişir kestirmekte mümkün değildir.

EK : Mizah yönü ağır basıyor dediniz. Siz de hedef kitlesi daha çok gençlerden oluşan bir partisiniz. Gençlik sürekli apolitik deniyordu. Ama öyle olmadığını gördük. Bunu siyasi partiler neden zamanında göremedi? Yoksa bu gençler kendilerini mi sakladılar?

AT : Bu kavramlar etrafında ne derece tartışabiliriz? Apolitik politiklik meselesi. Şimdi gençlerde ortaya çıkan bir duyarlılık var ama bu tartışma daha çok solda tartışılan politiklik meselesi, daha çok örgütlü siyaset manasında konuşuluyor. İnsanların siyaseti örgütlü yapabilmesi konusunda bir politikleşmeden bahsediyoruz. Toplumda bir politikleşmeden bahsediyoruz. Toplumda bir apolitikleşme söz konusu olmaz. Çünkü toplumun kendi doğal yaşamı da zaten siyaseti içerir. Doğal olarak hayatın kendisi siyaset içerir. Burada ortaya çıkan nokta bunun örgütlü ve kendini dışarıya vurabilme zemini manasında toplumda bir atıllık hareketsizlik vardı. 12 Eylül’ün ölü toprağının atılamaması gibi bir tablo vardı. Ama bu son dönemlerde zaten değişiyordu. Gezide birden ortaya çıkan bir olgu değil. 2 yıldır üniversite gençliğinde ortaya çıkan bir direniş var. Liseli gençlikte, işli, işsiz gençlerde bir politikleşme düzeyi var. AKP’nin saldırıları bir politikleşme ortamı yaratıyor. Gelecek kaygısı özellikle gençlerde ortaya çıkıyor. O liberal muhafazakar zihniyet gençlerde ‘geleceğimiz ne olacak?’ sorusunu sorguluyor. Geleceksizlik korkusu ortaya çıkıyor. Geleceksizliğe karşı geleceğini arama ekseninde gençlikte bir hareketlenme vardı zaten. Benim üniversitede olduğum 1985-91 kuşağı çok politikti. Ama arka planında 12 Eylül’ün yarattığı politik dalganın devamı vardı. Sonra gençlik hareketi 96’ya kadar kendisini öğrenci koordinasyonu adı altında -devam ettirdi. Ama 2010 referandumundan sonra AKP’nin otoriter, baskıcı eğilimlerinin kendisine ait yaşam tarzını dayatması, yeni bir toplum yeni bir gençlik şekillendirme anlayışı, dindar gençlik tartışmaları vs. Bunların hepsi gençlikteki politikleşme düzeyini arttırdı. Gençlikte de geleceğine ve baskıcı otoriter eğilimlere karşı çıkış, yavaş yavaş serpiştirildi. Ve Gezi’den dışarıya baktığımızda AKP rejimine karşı Türkiye’nin batı yakasında önemli bir muhalefet değişik kesimlerle buluştu ve bir sıçrama yarattı.

Direniş Bitmedi

EK : Direniş forumlara geçti. 2 tartışma var. 1. si direniş forumlarla beraber bitti. 2.si direnişin forumlarla şekil değiştirip farklı boyutlara taşındığı yönünde. Siz ne düşünüyorsunuz?

AT : Direniş bitmedi. Direniş kendini farklı biçimlerde üretmeye, gelişmeye, sürdürmeye çalışıyor. Düz bir çizgide direniş olmaz zaten. Hergün polisle birebir cepheden mücadele etme üzerine odaklanan bir direniş çok doğru değil. Bu direnişin bir yönüdür sadece. Zaman zaman ortaya çıkar söner. Direniş aynı zamanda yeni bir kuruculuk vasfı da içerir. Hayatın her alanına dönük bir şeydir. Direniş, sadece polise kitlesel karşı koyuşlar olarak ele almak basitçe bir şeye karşı kendini savunmak değil oluşturulmak istediğin değerleri toplumun bütün kesimlerine taşıma, o ruhu yayabilme manasına gelir aynı zamanda. Buradan baktığımda 31 Mayısta ayağa kalkan 1 Haziran da Gezi’yi kazanan, 15 Haziran’da parkın polis tarafından işgaliyle bir müddet daha devam eden çatışmalı düzlemden bir nefes alma sürecine doğru direniş kendini ortaya çıkardı. Direnişin birleşenlerinin de niteliklerine özgü bir şey bu. Direnişe daha çok kitlesel destek veren toplumun daha merkezlerinde oturan, eğitimli kültürlü kesimleri, kamu çalışanları, öğrenciler Türkiye’nin geleceğinden şüphe eden insanların tatile gitmeleri, öğrencilerin ailelerine gitmelerinin de etkisi var. Direnişi bundan dolayı aynı düzeyde sürdürmen mümkün olmadığı objektif olarak doğru ama meseleyi de oraya hapsetmemek lazım. Direniş olgusu daha geniş bir olgudur. Özellikle 1-15 Haziran arasında Taksim’de buluşmuş olan ‘komün’ önemli bir direniştir. Başka bir hayatın başka değerlerin olduğunu Nazım’ın dediği gibi “Ne devlet ne para, insanın emrinde bir dünya”. O yaşamı ortaya koyma manasında da Gezi önemli bir direniştir. Sadece karşı koyma değil onun karşısında başka değerler koyma anlamında da. Parklar da olan nedir? Bugünkü sahte demokrasiye karşı biçimsel demokrasiye karşı gerçek bir demokrasinin ipuçlarını görüyoruz. Direniş kendisini siyasal temsil yönüyle de anlamlandırmaya çalışıyor. Mevcut siyasi temsil ilişkisinin reddiyesine dayalı olarak parklarda başka bir demokrasiye , başka bir siyasete işaret ediliyor. Doğrudan eylem ve doğrudan demokrasiye işaret eden, doğrudan eylem çizgisinin karşılığı olarak doğrudan demokrasiye işaret eden kesintisiz şekilde değişik biçimlerde sürüyor.

BDP’nin Süreci Okuması Yanlış

EK : BDP’nin tavrını konuşalım istiyorum biraz da. Sırrı Süreyya Önder Gezi Parkı direnişinin başından itibaren oradaydı. Daha sonra Selahattin Demirtaş ve bazı BDP’li yönetciler “ulusalcılara, faşistlerle yan yana gelmeyiz” dediler. BDP’li yöneticiler eleştiriyor ama BDP’liler de vardı parkta. Siz de olayların başından itibaren Gezi’deydiniz. Sizce çelişki yok mu?

AT : Sırrı Süreyya Önder Kürt ulusal hareketinin milletvekili olarak mecliste ama sosyalist bir gelenekten gelen bir isim. İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya’nın Gezi Parkı’nda ortaya çıkan saldırı karşısında pozisyon alması onun tabiatı gereğidir. Bulunduğu yerin vekili olması hem de sosyalist kimliği taşıması itibariyle böylke bir refleks geliştirmesi çok doğru ve anlaşılır. BDP’nin bu süreci algılaması eksik, yanlış, okuması yanlış. AKP’yle müzakere süreci içerisindeler. AKP’yle barış yapmak istiyorlar. Barş yapacakları gücün zayıflamasını müzakere sürecinin bitişi anlamına geleceğini ve AKP gittiğinde yerine milliyetçi bir iktidar gelebileceği kaygısıyla müzakere sürecini yürüttükleri bir gücün zayıflamasını kendi süreçlerini de tavsiye edeceğini düşünerek hareket ettiler. 2.si Tekel Direnişinde de yaşadık. Kürt hareketi doğal olarak kendi gündemini çok daha esaslı gördüğü için diğer gündemler konusunda biraz şaşkın kalıyor. Biranda kendileri açısından gündem olan Kürt sorununu biraz daha geri plana çeken gündemler konusunda yanlış pozisyon alabiliyor. Ama sonra bunu düzeltti tabi. Başlangıçtaki pozisyonlarından vazgeçtiler. Abdullah Öcalan’ın “Gezi’yi selamlıyorum” açıklamasından sonra Gezi’yi anlamaya dönük bir yaklaşım içerisine girdiler. Başlangıçta aldıklar pozisyon onların geri durmasını sağladı. Sebahat Tunceli Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel gibi , Sırrı Süreyya gibi özellikle İstanbul milletvekilleri ve sosyalist gelenekten gelen isimler direnişin değişik düzlemlerde içinde yer aldılar. Direnişin gelişmesi, toplumsallaşmasına bir hayli emek verdiler. Bunu da not etmek gerekiyor. Kürt hareketi açısından tam da Türkiyelileşme, Kürt barışının Türkiye toplumuna anlatılması açısından önemli bir fırsatı iyi değerlendiremediklerini söylemek gerekiyor. Bu konuda ortaya çıkan bir takım ithamlara karşı da en güzel yanıt Lice’de polis jandarma saldırısı sonunda Medeni Yıldırım’ın vefatı sonrasında parklarda Lice’deki saldırıyı protesto eden DirenLice eylemleri. Aslında gerçek bir barışın da nasıl sağlanabileceğini gözler önüne serdi. Bu açıdan da önemli bir deneyim oldu. Gerçek toplumsal bir barışın nereden geçeceğini ortaya koydu. Kürt siyasi hareketi bunu öngöremedi. Sonra bu tutumunu değiştirdi ama işte bu sürecin Türkiye toplumuyla daha barışık bir siyasal düzlem yakalama fırsatını kullanamadı.

EK : Açılım sürecine AKP ve BDP’den dolayı kuşkuyla bakanlar var. Sizce Gezi Parkı süreci ulusalcı ve milliyetçi kesimleri de rahatsız etmeden açılım sürecine karşı bir alternatif model olabilir mi?
AT : Bunu sağladı zaten. Türklerle Kürtler iç içe AKP rejimine karşı yan yana durup birbirlerinin hassasiyetlerini anlayabilmek konusunda önemli bir pratik oldu. Birbirlerini tanıdı. 15 günlük süre öncesi ve sonrasıyla bir tarafta ulusalcı gelenekten gelen milliyetçi hassasiyeti olan kesimlerle Kürt siyasi hareketi, sosyalist yapılar bir çok kışkırtmaya rağmen oradaki mevcut tabloyu koruyabildiler. Diyalog kurabildiler. Bu manada olumlu. AKP rejimine karşı olmak tek başına yetmez. Onun karşısına ne koyacaksınız? Burada farklılaşıyoruz. Bir şeye karşı olmak noktasında yan yana gelmeyi de fazla abartmamak lazım. Neyi nasıl kuracağımız da önemlidir. AKP rejimine karşı Kürt halkının demokratik taleplerini de içeren eşitlikçi, özgürlükçü bir eksende Türkiye’yi kuracağız. Kürt halkının en demokratik taleplerini bölücülük olarak görüp bunun karşısında durarak bir Türkiye mi kuracağız? Bunlar temel meselelerdir. O yüzden Gezi de AKP rejimine karşı yanyanalık var ama AKP rejimine karşı Türkiye’yi yeniden kuralım dediğimizde bu Türkiye’yi hangi değerler, başlıklar ve eksende kuracağımız konusundaki farklılıklar devam ediyor. Bu çoğulculuk iyi ama çoğulculuğun barındırdığı bir takım çelişkiler de var. Bu gezi direnişinin yarattığı dersler de var. Biliyorsunuz AKP rejimi kurduğunda bu değişim sloganını silah gibi kullandı. Eski rejim çürümüştü, her tarafıyla dökülmüştü. Değişim kavramını ele aldı. Halkta bıktığı için rejim karşısındaki her değişimi alkışladı. Soldan liberal kesimler de değişimin içeriğini sorgulamadan sanki heryeni olan iyidir diye bir değişimcilik hayranlığı yaratıldı ve AKP rejiminin özellikle 2010 referandumuyla daha da pekiştirmesinde bu çizginin büyük katkısı oldu. Gezi Direnişi bu kesimlere bir ders verdi. AKP rejiminin gerçek yüzünü ortaya koydu. AKP’nin yanında durarak ehvenişer mantığıyla AKP’nin değişimciliğini Türkiye’yi demokratikleşeceği yanımsamasına dayalı bir siyaset felsefesinin bittiğini ilan etti ve bunun bittiğini bu çizgideki birçok insan da net gördü. Bu manada o çizgideki insanlara önemli bir derstir. Diğer manada ulusalcı milliyetçilere de karşı bir derstir. AKP rejimine karşı mücadelenin eski rejimi savunarak yürütülemeyeceği özellikle ordu-bürokrasi güçlerine dayanarak AKP’ye karşı bir mücadelenin AKP’yi daha da güçlendireceğini ortaya koydu. AKP’ye karşı halkın kendi özgücüne dayalı eşitlikçi özgürlükçü eksende bir çizginin AKP rejimini gerileteceğini ortaya koydu. O yüzden AKP sarsılmış vaziyette. Şimdi daha önce kendisine yönelik muhalefet girişimlerini bastırdığı zemininin meşruluğunu bulamıyor. Bu noktada giderek çıldırmış, şaşırmış, ne diyeceğini bilemez vaziyette. Gündeme müdahale edemez vaziyette. Bunun nedeni Gezi direnişinin halkın kendi bağımsız eylemine, gücüne, sözüne dayanması, daha önceki yanlış muhalefet tarzlarından bir kopuşu ifade etmesi.

Seçim İttifakları

EK : Türkiye’yi yeniden kuralım dedinizç. Bu slogan etrafından konuştuğumuzda solda birlik, muhalefetteki partiler bir araya gelmek istese, CHP dese ki ÖDP’den TKP’den, TMMOB’dan, Gezi Parkı direnişinin birleşenlerinden ortak bir iktidar kurmak istiyoruz. ÖDP’ye gelse 5-10 milletvekili sizden istiyoruz aday gösterin, birlikte halk iktidarı kuralım dese ÖDP’nin tavrı ne olur?

AT : Seçim ittifakları tartışılır. İttifak yapılmaz diye bir kaide yok. Ama mesele bizim açımızdan meclise girme meselesi değil. Meclis elbetteki bunun zeminidir. Ama Gezi pratiğindeki gibi aşağıdan yukarıya halkın doğrudan eyleminin sözünün içerisinden olabilecek bir şeydir. Yukarıdan aşağıya tek başına meclis düzleminde olacak bir siyasal faaliyet değildir. O yüzden biz meclise basitçe girme basitçe bir temsil ilişkisinden öte nasıl bir Türkiye kuracağız bunun politikasında asgari düzeylerde anlaşmak lazım. Elbetteki biz sosyalizmi savunan bir partiyiz. Ama bir seçim ittifakı sosyalizm programı etrafında elbette olmaz. Ama asgari olarak AKP rejiminin karşısında nasıl bir rejim kuracağımızı enazından bizim açımızdan geçissel mahiyete sahip konularda nasıl bir rejim üzerinde yan yana geleceğimiz önemlidir. Temsilden daha çok politika esastır. Bunu daha somut konuşalım önümüzde yerel seçimler var. Gezi aynı zamanda bir yerel yönetim anlayışına da itirazdır. Yerel seçimlere sol hangi ilkelerden bakacaktır? Bizim önceliğimiz buradadır. Sonra bu program oluştuduktan sonra bu programın ortak adaylarını konucacağız. Bu ortak adayın hangi partiden gireceğini de konuşabiliriz. Ama öncelikli olarak AKP’nin kent tarihine karşı biz nasıl bir kent oraya koyacağız? CHP’li de AKP’li gibi kente rant gözüyle bakacaksa, bir AKP zihniyetiyle bir CHP’linin belediye başkanı olması arasında fark olmaz. Katılımcı bir siyasetin parçası yapmayacaksa bizim açımızdan esasta bir değişiklik olmaz.

Mısır Halkının Devrimini Çaldılar

EK : Mısır’da yaşananları konuşalım. Mısır’da ordu müdahalede bulundu. Sizce devrim midir? Darbe midir? Halk devrime koşarken ordunun bunun önünü kesmesi midir?

AT : Biz bunu devrimin çalınması olarak değerlendiriyoruz. Ordu Mısır halkının devrimini çaldı yozlaştırdı. Toplumsal uyanışa zarar verdi. Kısa orta vadede belki Müslüman Kardeşler Hareketini zayıflattı ama uzun vadede kazanan gene onlar olabilir. Çünkü bu yanlış muhalefet tarzıdır. Türkiye’de de orduya dayalı olarak AKP rejimini geriletme stratejisinin yanlışlığını yaşayarak gördük. Bu tür muhafazakar neoliberal ılımlı İslamcı siyasetlerin panzehiri halkın kendi sözüdür. Mısır devrimi Mübarek’e karşı başladı. Müslüman Kardeşler o dönem önce tereddütlü durdular sonra dahil oldular. Sonra orduyla anlaştılar bu sefer Mısır devrimi ordunun otoritesine karşı mücadele etti. Müslüman Kardeşler orduyla ittifak yaparak iktidar oldu. Anayasayı düşük bir katılımla geçirdi. Bu kez de halk Mursi’ye karşı ayağa kalktı. Mısır devrimi bugün darbeye karşı yürünerek ilerleyebilir.

EK : Kürt ulusal kongresi ön toplantısı yapıldı. 4 ayrı ülkeden Kürt temsilciler katıldı. Bu toplantıda Kürtler’in talepleri demokratik talepler midir? Yoksa birileri bu talepleri BOP kapsamında Kürdistan kurmaya doğru mu sürüklemeye çalışıyor?

AT : Ortadoğu’nun gerçekliği içinde ulusal kimliğe sahip olup ulusal devleti olmayan 2 halk var; Kürtler ve Filistinliler. Kürtler’in geri bıraktırılması baskıcı otoriter rejimler içerisinden ezilmesi özgürlüğünün elinden alınması emperyalizmin bir ürünüdür. Kürtler geç kalmış milliyetçilik diyebileceğimiz bir dönemi yaşıyorlar. Doğal olarak Ortadoğu’nun en kadim halklarından olduklarından hareketle eşit özgür yaşamak istiyorlar. Bunu da bağımsız bir Kürdistan etrafında yapmak istemiyorlar. Yaşadıkları ülkelerde o ülkelerin rejimlerinin demokratikleşerek o ülkenin demokratik bir parçası olmak istiyorlar. Kürtler yaşadıkları ülkelerde statü istiyorlar. Bu ayrılma manasına da gelmiyor. Talepler bizce demokratik taleplerdir. Kürtler de Ortadoğu’nun önemli demokrasi güçlerinden biridir. Kürtler’in eşit ve özgür yaşaması ortadoğuyu demokratikleştirir. Bunu görmek lazım. özellikle Türkiye’deki Kürt hareketi ve bugün Suriye’de ortaya çıkan Kürt hareketinin Kuzey Irak’taki Kürt hareketinden daha ilerici daha devrimci değerlere sahip olduğu da ortadadır. Türkiye ve Suriye’deki Kürt hareketi K.Irak’taki gibi feodal niteliklere sahip değil, emperyalizmle içli dışlı bir önderliğe sahip değil. Daha modern, daha laik, daha ilericidir. Hakların Demokratik Birliğinin sağlanması sermayenin değil emeğin egemen olduğu bir Ortadoğu’nun barışçıl, bir arada yaşamın olduğu bir Ortadoğu coğrafyası istiyoruz.

EK : Türkiye PKK ile bir diyalog başlattı. Abdullah Öcalan ile de görüşmeler sürüyor. Ama doğuda PKK’nın YDG-H unsurları asayiş timleri oluşturuyor. Bu batıda çok tepki çekiyor. Sizce PKK yaramaz çocuğu mu oynuyor?

AT : Bu süreçlerde bir takım hesaplı kitaplı olmayan noktalar ortaya çıkabiliyor. PKK’nın Öcalan ağzıyla söylediği şey önemlidir. Artık silahlı mücadele bitti dedi. Bunu önümüzdeki dönem göreceğiz. Silahlı mücadelenin Kürt hareketi açısından ortadan kalktığını söylüyor ve demokratik mücadeleye önem vereceklerini söylüyor. Demokratik mücadelenin nasıl şekilleneceği önemli. Ama Kürtler’in bir talebi var. Biz Türklerle beraber yaşamak istiyoruz ama kendi bölgemizde bir özerklik istiyoruz. Kendi bulunduğumuz yerde daha fazla söz yetki hakkına sahip olmak istiyoruz. Bu da bir demokrasi gereğidir. Türkiye’nin demokratikleşmesi manasında da gerekiyor. Kürtler silahlı mücadeleyi bıraksın diyoruz ama bunu demek Kürtler mücadeleden vazgeçsin demokratik haklarını aramasın demek değil. AKP’nin iradesine bırakılsın demek değil. Bir mücadele süreci bunun içinde gerekli. Çünkü AKP bunu bahşedemez. Bu yine mücadeleyle olur. Bu mücadelenin artık silahla değil de pratik bir mücadele olarak gelişmesi hepimizin hayrınadır. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Kürtler’e teslim olun çizgisi önermek değildir. Bundan sonra silahlı mücadele Türkiye toplumunu Türk-Kürt diye çatıştırabileceği bir dinamiği üretiyor. Bundan devrimci ve ilerici bir sonuç çıkmaz. Şimdi yapılması gereken demokratik mücadele alanlarını geliştirip güçlendirmektir. Mesela %10 seçim barajının kaldırılmaması Kürt hareketine silahlı mücadele alanının göstermektir. Hem silahınızı bırakın fikrinizi söyleyin diye başbakan beyanatlarda bulunuyor hem de %10 seçim barajı duruyor. Bunlar çok çelişkili şeyler. İnandırıcı ve samimi şeyler değil.

Antikapitalist Müslümanlar

EK : Gezi Parkı’nda ortaya çıkan bir grup daha vardı. Antikapitalist Müslümanlar. Sosyalistler İslamcı kesimle kopuktu. Antikapitalist Müslümanlarla solcular yine kolkola yürümeye başladı.

AT : Türkiye sosyalist hareketi karşısında kapitalizmi sorgulayan, soldan İslam okuması yapmaya çalışan hareketlerle yeni yeni karşılaşmaya başladı. Antikapitalist Müslümanlar gibi bir hareketin kapitalizmi sorgulaması, İslam’ın sağdan egemen yorumuna karşı soldan okumayı öne alması Gezi direnişinde önemli bir parça olması bu direnişi sahiplenmesi olumlu bir gelişmedir. Onların varlığı aslında başbakanın geçmişte Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta denenmiş olan dini duygular üstünde toplumun bir kesimini başka bir kesimine karşı kin ve nefretle örgütleyip saldırtma politikasını boşa çıkardı. Antikapitalist Müslümanlar olmasaydı başbakanın din istismarı, camiye girdiler şöyle yaptılar böyle yaptılar yaklaşımı toplumda biraz karşılık bulabilirdi. Antikapitalist Müslümanların Gezi de olması, kandil simiti dağıtmaları, namaz kılmaları, Müslüman kimlikleriyle direnişin içinde yer almaları başbakanın provakasyonlarını boşa çıkardı. İzlemeye ve temaslarımızı daha da arttırmayı amaçlıyoruz.

Metin Lokumcu – Çayan Birben

EK : Metin Lokumcu ve Çayan Birben’i de analım. Onlarla ilgili neler söylemek istersiniz?

AT : Birisi çok genç bir kardeşimiz, diğeri emekli bir öğretmenimiz. İkisi de AKP rejiminin kurbanları oldular. Halen katilleri yargılanmıyor. Halen adalet arayışımız sürüyor. Katilleri ortada yok. Hatta Metin Lokumcu’ya sahip çıkan Hopalı dostlar yargılanmaya devam ediyor. Onlar AKP rejiminin antidemokratik yaklaşımının simgeleri haline geldiler. Özellikle Metin Lokumcu’nun şahsında başka bir hayat özleminin de ifadesi oldular. AKP rejimine karşı ilk ciddi direnişin de Gezi’den 2 yıl önce 31 Mayıs’ta Hopa’da başladığını da kaydetmekte fayda var. Gezi direnişini önceleyen sosyalistlerin yıllardır kesintisiz mücadelesinin ürünü olduğunu ve önemli katkısı olduğunu görmek lazım. 31 Mayıs 2010’da ortaya çıkan o direnişin Metin Lokumcu’nun da önemli bir katkısı olduğunu söylemek gerekiyor.

Tüm yayın hakları Ercan KÜÇÜK’e aittir.

Yayınlanan adresler:

http://www.muhalifgazete.com/haber/75653/direnis-bitmedi.html

http://onedio.com/haber/-direnis-bitmedi-haber-son-dakika-flas-haber-en-son-haber-secim-anketi-yerel-secimler-aday-adaylari-muhalifgazete-com-149259

Twitter’ın Keskin Dilli Yorgo’su – Yorgo ANGELOPOULOS Röportajı

0

yorgoEN BÜYÜK TEHLİKE DİN ALLAH KUR’AN DİYEREK GELEN BAŞIMIZDAKİ YOBAZLARDIR!

Günümüzde sosyal medya uçsuz bucaksız bir alem haline geldi. Etkili kullanıldığı zaman ülkelerde iktidarları düşürebilecek güce erişti. Bu arada twitterı etkili kullananlar bu sanal alemde ön plana çıkmaya başladı. Yorgo Angelopoulos’da twitterın Türkiye’deki en önemli karakterlerinden birisi. “Acaba gerçek kimliği kim? Neden bu kadar muhalif? Korkmuyor mu?” Soruları sürekli sorulurken özellikle iktidar üyelerine attığı twitlerle paylaşım rekorları kırmaya devam ediyor. Merak edilenleri doğrudan kendisine sorduk ve kendisine yakışan şekilde ilginç cevaplar aldık.

Ercan KÜÇÜK (EK) : Gerçek adın ne?

Yorgo Angelopoulos (YA) : Bu sorunun bence bir uzun bir de kısa yanıtı var. Önce uzun yanıtı vereyim isterseniz. Adım elbette Yorgo. Lakin Türkiye’de yaşayan azınlıklarda iki ismi olan çok insan var ki bunu Rum ya da Ermeni komşuları olanlar çok iyi bilir. Yani hem Türk hem de yabancı isme sahip kişiler. Türk ismim olsa da(!) bunu ifşa edeceğimi sanmıyorum. Nedenine gelince elbette çekindiğimden değil korkum yok kimseden ama Türkiye’nin böyle bir zamanında ben bu kadar sert ve dik tepkiler verirken neden kendimi deşifre edeyim ki? Siz olsanız eder miydiniz? Ya da şuna şöyle bir Nasreddin Hoca fıkrasıyla örnek vereyim 🙂

Aksak Timur, Nasreddin Hoca’nın köyüne uğrar. Köylü padişahı layıkıyla ağırlar. Padişah da giderken bu konukseverliğe karşılık; “Köyünüze bir fil hediyem olsun” der ve gider. Fil bu zamanla bağ bahçe koymaz her yanı talan eder. Köylü ne yapsın çaresiz padişahın hediyesi diye ses çıkaramaz.

Hocaya:

-Hocam perişan olduk bizi kurtar. Biz bu file bişey yapsak padişah kellemizi alır derler.

Hoca:

-Benimle gelin padişaha durumu arz edeyim der. Köylüyü arkasına alır huzura çıkar.

Timur:

-Hoca niye geldin? Filim nasıl? diye sorar.

Hoca:

-Padişahım bu filiniz derken bi bakar korkudan arkasında kimse kalmamış herkes kaçmış. Padişah:

-Eeeee ne olmuş file?

Hoca:

-Padişahım hediyeniz olan filden çok memnun kaldık.

Yalnız kalıyor bir tane daha istiyoruz, der!

Yani bende bazen bazı tepkiler yüzünden diyorum ki; Tanrım bizi bir Tayyip kesmedi sen bir tane daha gönder! 🙂 Kimsenin söyleyemediğini söylediğin zaman şakşakçın çok olur. Ama düşünce o şakşakçılardan bi tanesini bile arkanda bulamazsın..

Gelelim kısa cevaba. Adımın ne olduğu yada kim olduğumun önemi yok. Önemli olan söyleyip savunduğum şeylerin doğru olup olmadığıdır.
EK: Türk müsünüz, Rum mu?

YA : Türkiye’de doğup büyümüş bir Rum’um

EK : Yunanistan’ın ekonomik sıkıntılar yaşadığı ortada. Neler düşünüyorsunuz?

YA : Evet Yunanistan ekonomik sıkıntı içerisinde. Özellikle AB’ye girdikten sonra bu daha da gözle görülür oldu. Romanya ve Bulgaristan’dan oraya göç edenler bir çok alanda Yunanistan’ın dengesini bozdu da diyebiliriz. En küçük örnekle daha önceden 20 euroya günlük çalışırken gelenler 5 euroya çalışmaya başladı. Bu ve bunun gibi bir çok sebep var ama en güzel tanımı şu olur sanırım; Zamanında yediğin hurmalar gün gelir tırmalar misali. 🙂 Siesta’ların acısı şimdi fena çıkıyor. Ama yinede dediğim gibi oradaki kriz ekonomik(!) Türkiye’deki kriz artık var ya da yok olma savaşına dönüştü. Onlardan olanlar ya da olmayanlar diye bölündü artık. Kaldı ki onlardan olmayanlar derken yine Müslüman olanları kastediyorum, Hıristiyan olanlara hiç girmesek daha iyi zaten 🙂
EK : Yorgo Günde kaç saatini sosyal medyada geçiriyor? Sosyal medyada geçirdiği zaman dışında neler yapıyor? Çalışıyor mu? Gündeme nasıl bu kadar hakim?

YA : İşim gereği zaten pc başındayım ve biraz fırsat buldukça sosyal medyayı takip ediyorum. Özellikle facebook ve twitter. Gündeme hakim olmak için çok zeki olmaya gerek yok ki, Türkiyede hergün yeni bir gündem oluyor zaten yeterki olaylara bakmasını bilin. Eh tabi birazda fazla okumak şart.
Git Yunanistan’ı Kurtar Diyen de Var”

EK: Ne tür tepkiler alıyorsunuz? Tehditler, hakaretler var mı? Hakkında açılan dava var mı?

YA : Ne tür tepkiler alıyorsunuz derken elbette adınızın bir sefer Yorgo olduğu için çok tepki var. Hangi birini anlatayım ki, Rum tohumu diyeninden, git Yunanistan’ı kurtar diyeni aklınıza gelebilcek her türlü tepki var. Hakkımda henüz bir dava yok fakat azimliyim inşallah onuda yakında beceririm 🙂
EK: Size göre ülkenin en büyük sorunu ne?

YA : Bu ülkenin en büyük sorunu din Allah Kur’an kitap diyerek gelen, ama gerçek niyetlerinin asla bunlar olmadığını bildiğim başımızdaki yobazlardır..
EK : Alper Terzioğlu olayı hakkında bilgi alalım biraz da. Nedir bu olaylar? Yurt dışından olabileceğiyle ilgili bazı iddialarınız var sanırım?

YA : Alper Terzioğlu ve onun gibilerin varlığına inanmıyorum. Şayet varlarsa da bu ülkede yaşamıyorlar. Kesin diyebileceğim o ve onun gibi hesaplar cemaat tarafından kullanılan ve hergün yeni bir gündem yaratıp Atatürk’e saldırmak, aşağılamak için kullanılan hesaplardır. Kaldı ki zaten Alper Terzioğlu denen vatan hainine Atatürk’e hakaret etmekten dava açıldı. Ama dava düştü. Nedeni de belirtilen adreslerde böyle bir kişinin asla olmadığıdır!
Kendimi En Yakın Hissettiğim Siyasetçi..

EK : Hangi partilisiniz?

YA : Partili değilim. Ama Osman Pamukoğlu en yakın hissettiğim siyasetçidir. Onun liderliğinde bu ülkeye hizmet etmek şeref verir!
EK : Twitterda muhalif olmak da aslına bakarsanız başlı başına bir tehlike. Korkmuyor musunuz?

YA : Elbette bir tehlike. Ama daha önce de dediğim gibi artık bu ülke var ya da yok olma savaşında. Politik bir savaştan öte ya var olacaksınız ya da bu yobaz zihniyet engeç birkaç yıl içersinde bu ülkeyi İran’dan beter hale getirip onlardan olmayan herkesi yok etme derdinde. Hal böyleyken göz göre göre susmak, bu ülkenin elden gidişini seyretmek bu ülkede doğup büyüyen ve bu ülkenin ekmeğini yiyen herkesin görevidir. Ben ekstra bi şey yaptığıma inanmıyorum bunu her zaman söylerim. Benim yaptığım tek şey bu ülkeyi seven herkesin yapması gerektiği bir şey. Hepsi bu.


EK : Neden bu kadar tepkilisiniz, siz böylesine kızdıran ne?

YA : Evet tepkilerim bazen çok sert farkındayım. Ya da sivri dilli deyin adını siz koyun farketmez. Ama kim neyi hak ediyorsa vermek benim hayat felsefem. Tepkilerimin nedenine gelince sanırım bunu iki yazı ile anlatmak çok daha güzel olur. İşte o zaman insanlar neden bu kadar tepki gösterdiğimi anlayabilir.. Birinci yazı şu; http://www.yorgoangelopoulos.com/on-iki-yasindaydim-ben.html

İkinci yazı da şu: http://www.yorgoangelopoulos.com/sen-nasil-yunansin.html

bu iki yazıyı okuyan zaten neden bu kadar tepki verdiğimi sanırım anlarlar.
EK : Yakın çevreniz sizin gerçek kimliğinizi biliyor mu ve sizi takip ediyorlar mı?

YA : Elbette biliyorlar. Zaten beni bilen bana bu soruları sormaz 🙂
EK : Siyasilerden var mı takipçileriniz? Varsa kimler?

YA : Elbette var.. Hepsi aklımda olmasa da beni takip ettiği için onur duyduğum kişi Osman Pamukoğlu’dur..
EK : Bazen ağır, bazen kinayeli bir üslubunuz var. Edebiyatınız da sanki güçlü, kelimelerle iyi dans edebiliyorsunuz. Bunu neye borçlusunuz?

YA : Eleştirirken bazen kantarın topuzunu kaçırıyor gibi görünebilir. Ama inanın az bile söylüyorum. Bu ülkede yaşayan aklı başında biriyseniz, ülke gündemini takip edip kafayı hala sıyırmadıysanız “Ne mutlu Türk’üm” deyip susmak en akıllıcası olur sanırım 🙂 Edebiyat derken evet çok okurum. Kafama bir şey takılırsa iyice araştırır ne nedir ne değildir öğrenir öyle yorum yaparım. Kelimelerle dans etmeye gelince en sevdiğim şeydir. Ama ne kadar okursanız okuyun, kelime hazneniz ne kadar geniş olursa olsun, Kendini akıllı zanneden(!) birine kendini gerizekalı gibi hissettirmek zeka işidir. Zeka yoksa kelime haznenizin hiçbir önemi yok..
EK : Twitterı tek kelime ile bana anlatır mısınız desem?

YA : Zeka
EK: Sosyal alemin yarattığı kahramanlar, ünlüler var… Siz de işin aslı popülaritenizi arttırdınız ne hissediyorsunuz?

YA : Evet sosyal alemin yaratığı bir çok kahraman ya da sosyal alemin deyişiyle fenomen var. Ama ben ne kahraman nede fenomenim. Hele fenomen hiç değilim asla da kabul etmem. Çünkü Türkiyede fenomen denilen zerzavatları takip ederseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Acun Ilıcalı Türk bayrağını kapattı diye yerden yere vururlar iki gün sonra survivor reklamı tweetler atarlar 🙂 Başka birine 3 kuruş para verincede tüy dökücü krem reklamı tweeti atar. Fenomenlik buysa ben almayayım kalsın 🙂 Popülerliğe gelince, o kadar bi popüler olduğumu düşünmüyorum. Çikita muz Ajdar bile benden yüz kat popülerdir 🙂
EK : Hiç twitter sayesinde ilginç teklifler aldınız mı?

YA : Hayır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Yemeğine Neden Davet Edilmedi?

EK : Cumhurbaşkanı Abdullah Gül twitterı etkili kullananları yemeğe davet etti. O yemekte sanırım siz yoktunuz. Neden sizi es geçtiler?

YA : Elbette yoktum. Benim fikirlerim satılık değil ki ! Nasıl olayım 🙂
EK : Size göre twitterı en etkin kullanan isimler kimler?

YA : Takip edip içlerinde en çok sevdiğim Barbaros Şansal’dır. Adam gibi adam tabiri neyse odur. Ne olduğu ne istediği ve ne söylediği bellidir. Bir gün öyle birgün böyle yazmaz. Doğru bildiği neyse pat diye söyler taşı gediğine oturtur 🙂 Elbette daha birçok kişi var ama ilk aklıma gelen odur..

Bana yüzlerce soru sorup yüzlerce cevap alabilirsiniz. Ama dediğim gibi ne adımın ne olduğu ne de benim ne olduğumun bir önemi var. Önemli olan tek şey, söylediğim ve savunduğum şeylerin doğru olup olmadığıdır. En güzeli de Şehit Yüzbaşı Dimitroyati’nin sözleridir.

yüzbaşı dimitroyati
Sakın ha! Ali Çavuş.. Gavur-mavur der beni başka yere gömersiniz. Beni sizlerden ayırmayın.

Saygılarımla. Yorgo Angelopoulos!