Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 18

ABD’de iki ‘F’ ve iflas

0

ABD Merkez Bankası’nın izlediği politikaların tetiklediği bankacılık krizine karşı ABD Başkanı Joe Biden Mart ayında Amerikalıları sakin olmaya çağırıyordu. İki büyük bankanın batışı daha büyük bir krizi tetikleyebilirdi. Joe Biden, 2008 yılındaki krizi anımsatarak “gerekli önlemleri almalıyız” diyecekti. Harici, ABD’deki bankacılık krizine Yuyuan Tantian’la birlikte hazırladığı infografikte mercek tutuyor.

Joe Biden, piyasayı sakinleştirmeye çalıştığı Mart ayında yaptığı konuşmada “Bunun tekrar yaşanma riskini azaltmalıyız. Obama – Biden yönetimi sırasında 2008’de gördüğümüz krizin bir daha yaşanmamasını sağlamak için Slicon Valley Bank ve Signature Bank gibi bankalara Dodd Frank yasası da dahil olmak üzere katı şartlar getirdik. Ne yazık ki, son yönetim bu düzenlemelerin bazılarını geri aldı” demişti.

Mart ayındaki banka iflaslarının ardından piyasalar “kriz” kelimesini kullanmadı. Daha çok cini şişede tutmaya çalışan olası bir paniği engelleyecek “iletişim dili” tercih edildi.

Joe Biden krizin sorumluluğunu bir önceki Trump yönetimine yüklüyordu. Ve yeni düzenlemeler için sözler verdi. ABD Başkanı Biden, “Sonuç olarak Amerikalılar bankacılık sistemimizin güvenli olduğundan emin olabilirler. Mevduatlarınız güvende. Ayrıca sizi temin ederim ki bununla yetinmeyeceğiz. Ne gerekiyorsa onu yapacağız” diyordu.

Peki, ABD’nin düzenleyici kurumları nasıl bir sınav vermişti. Bankaların batışı 2008 benzeri bir finansal krizin işareti miydi? Aşağıdaki tabloda durumu net bir şekilde görebilirsiniz.

Sonuç olarak Mart ayında Slicon Valley Bank, Signature Bank  ve Silvergate Capital peş peşe battı... ABD’nin büyük bankaları arasında 16’ıcı sırada yer alan Slikon Valley Bank’ın toplam varlıkları yaklaşık 209 milyar dolar, toplam mevduatı da yaklaşık 175,4 milyar dolardı.

Signature Bank’ın ise yaklaşık 110,4 milyar dolarlık varlığı ve yaklaşık 88,6 milyar dolarlık mevduatı vardı. Kripto odaklı banka Silvergate Capital ise 31 Aralık’ta sona eren üç aylık dönemde 1 milyar dolar net zarar açıklamıştı.

Bu iflasların yarattığı tahribata 2008 kriziyle kıyaslayarak bakalım…

2023 yılında batan ABD bankalardaki mevduatların toplamı 2008’deki mali kriz sırasında batan banka mevduatlarının toplamını aştı. Mart ayındaki iflasların ardından paniğin büyümesini engellemek isteyen Biden yönetimi Amerikalılara “güvendesiniz” mesajı vererek piyasada tsunami etkisi olmasını engellemeye çalıştı.

ABD Merkez Bankası’nın faiz kararları bankaları zorlayan temel finansal politika oldu. Tahvil piyasasındaki yüksek faiz baskısına dayanamayan bankaların batması ABD’li düzenleyici kuruluşların misyonlarını da tartışmaya açtı.

Merkez Bankası (FED) ve Federal Mevduat Sigorta Kurumu (FDIC) düzenleyici kurumların başarısızlığını içeren iki raporu arka arkaya yayınladı.

Silicon Valley Bank’ın CEO’su Greg Becker’ın Sanfansisco Federal Reserv Bankası’nın yönetiminde görevli olmasına rağmen bankanın iflası engellenemedi.

Düzenleyici kurumların “büyük küçüğü yutar” mantığıyla hareket etmesi ABD finansal sistemine yönelik kaygıları büyütüyor. Bir sonraki aşamada hangi Amerikan bankasının batacağını kimse bilmiyor.

 

“Altılı masa geri, Kılıçdaroğlu öne çıkmalı”

0

Türkiye’nin çok beklediği seçimden 2. tur çıktı. Millet İttifakı’nın adayı Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu lehine pek çok anket sonucu varken Yüzde 45’te kalması Kılıçdaroğlu’nu destekleyen kesimde şaşkınlığa sebep oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yüzde 49’tan fazla oy alması herkesi şaşırtsa da Sinan Oğan, anketlerin üstüne çıkarak Yüzde 5’ten fazla oy aldı ve Türkiye ikinci tura hazırlanırken 2 aday için de kilit bir rol kazandı. Taraflar 2. tura hazırlanırken CHP’nin 3 büyük şehirde belediyeleri kazandığı 2019 yerel seçim kampanyasını yöneten Ateş İlyas Başsoy hem ilk turu hem de ikinci turu, yapılan hataları, taktikleri ve kalan umutları Röportajlık için değerlendirdi. Seçim sürecinin gerçek ve manipülasyon haberlerin savaşı olduğunu söyleyen Başsoy, “Altılı masa geri, Kılıçdaroğlu öne çıkmalı” diye konuştu.

Uğur Temel (UT): Seçim gününe kadar Kemal Kılıçdaroğlu lehine büyük bir rüzgar ve heyecan vardı. Ancak bu Kılıçdaroğlu’nun %50 almasına yetmedi. Nerede hata yapıldı?

Ateş İlyas Başsoy (AİB)%45 almasına yetti ama… Üstelik her tür kampanya şikesi ve sandık hilesine rağmen. Herkes sandık hilelerini konuşuyor, bunlarla ilgili gerçek ve manipülasyon haberleri birbirine karışıyor. Ama kampanya şikeleri apaçık gözümüzün önünde: Dini siyasete alet etmek şikedir, seçmene yanlış bilgi vermek şikedir, devlet televizyonlarında iktidarın muhalefetin yüz misli görünmesi şikedir… Bu liste uzar gider. 21 yıldır kurumsallaşan bir şike organizasyonuna karşı mücadele ediliyor ve bu organizasyon her şeye rağmen %50’nin altında oy alıyor.

UT: Siz millet İttifakının seçim gecesi performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Arka yüzünü bilmiyorum ama duyduklarıma göre bir dizi teknik aksaklık olmuş. Bilmediğim konuda yorum yapmayacağım.

UT: İlk tur sonuçlarının ardından Ak Parti’de heyecan ve umut varken Millet İttifakı’nda umutsuzluk var. CHP Bu olumsuz durumu nasıl düzeltip sandığa taşıyabilir?

AİB: Bu bir yanılsama. AKP seçmeni de ilk turda kazanamadıkları için üzüldü. AKP kendi seçmeni gözünde yaşadığı başarısızlığı başarı gibi paketlemeye çalıştı. AKP örgütleri militanlarını sokağa çıkarttı ama halk bu sahte coşkuya katılmadı.

UT: İktidar seçim politikasında CHP’nin HDP ile ittifak yaptığı yönünde propaganda yaptı. Bu nasıl tersine çevrilir? Kılıçdaroğlu milliyetçilerden nasıl oy alabilir?

AİB: PKK ve HDP ayrışmadıkça bu konu çok zor. Kürtlerin içinde iki ayrı kanat var. PKK yanlılarının “Kılıçdaroğlu’nu destekliyoruz” açıklamaları sizce Kılıçdaroğlu’na mı yarar yoksa Erdoğan’a mı? Bu açıklamaları yapanlar kimin yanındadır? Kürtlerin ezici çoğunluğu durumun farkında. Kılıçdaroğlu teröre karşı olduğunu ama Kürt seçmeni bağrına bastığını en keskin cümlelerle defalarca söylemeli.

UT: Sosyal medyadaki etkileşimlerin sandığa yansımadığı ortaya çıktı. CHP bunu görebiliyor mu?

AİB: Sosyal medya yankı odaları ve öfke sarmalları yaratan, bu arada da genel seçmen tavrını ıskalamaya yol açabilen bir aygıt. Kararında kullanılmalı.

UT: Kılıçdaroğlu nasıl bir strateji uygulamalı? Kimler öne çıkarılmalı?

AİB: Sadece Kılıçdaroğlu öne çıkmalı. Tek kişiyi seçiyoruz. Altılı masa geri plana gitmeli. sadece Akşener hariç. Akşener de zaman zaman Kılıçdaroğlu yanında yer almalı. Ben İmamoğlu ve Yavaş’ın da bu turda biraz geride durmaları gerektiğini düşünüyorum. Her şeyini yönetemedikleri bir süreçte kendi kredilerini tüketmemeliler. O kredilere 10 ay sonra ihtiyacımız olacak.

UT: Sinan Oğan’ın ittifaklara etkisi ne olur?

AİB: Bunu süreçte göreceğiz.

Küresel rekabetin yeni cephesi: Çip duvarları

2022 yılında 550 milyar dolarlık bir hacme ulaşan çip ve yarı iletkenler sektöründe pazarın 2030’lara doğru trilyon doları aşması bekleniyor. Joe Biden liderliğindeki ABD’nin Çin’e karşı bir set gibi adım adım örmeye çalıştığı çip duvarları 21. yüzyıldaki stratejik rekabetin temel sahası olmaya aday. 

Eksikliğinin yarattığı yıkıcı etkileri otomotiv sektöründe gördüğümüz çiplerle ilgili gelişmeleri sektörü yakından izleyen uzmanlar “Çip Duvarları” belgeselinde değerlendirdi. harici.com.tr‘den Mehmet Kıvanç’ın hazırladığı Burak Dıvarcı’nın yönetmenliğini yaptığı belgeselde Türkiye’nin önde gelen Teknoloji Editörlerinden Erdi Özüağ, Ussal Danışmanlık Yönetici Ortağı Girişimci Ussal Şahbaz, Pekin merkezli düşünce kuruluşu Center for China and Globalization’ın Kıdemli Araştırmacısı Andy Mok, İstanbul Gedik Üniversitesi ASEAN Başkanı Sibel Karabel, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Dijital Teknolojiler İş Konseyi Başkanı Dr. Recep Erdem Erkul’un görüşlerine yer verildi. Çin’in hızla geliştiği çip sektöründe ABD’nin birincil hedefi Pekin’i durdurmak. ABD – Çin ilişkilerinde siyasi temelin kurulduğu Tayvan adası üzerindeki tartışmalarda da çip sektörüne yönelik rekabet belirleyici önemde. 

Askeriyeden, sağlık sektörüne, günlük yaşamın vazgeçilmezi haline gelen telefonlardan arabalara ve sayısız üründe artık çipler olmazsa olmaz haline geldi. ABD yönetimi de 2022 Ağustos’unda kabul ettiği Çip ve Bilim Yasası ile ‘bu alanda tek söz sahibi benim’ mesajını dünyaya vermek istiyor. Çin’e yönelik kapsamlı yaptırımlar içeren bu yasa ile ABD, bütün dünyadaki yarı iletken sektörünü ekonomi stratejisine bağlamayı hedefliyor.

“Bu olmadan hiçbir şeysiniz!”

Çip duvarları belgeselinde konuyu değerlendiren Teknoloji Editörü Erdi Özüağ, sektörün öneminiBu olmadan hiçbir şeysiniz. Bu olmadan otomobil yapamazsınız. Bu olmadan bir ameliyathanedeki yeni nesil sağlık cihazlarını yapamazsınız. Bu olmadan İHA ya da SİHA yapamazsınız. Güdümlü füze yapamazsınız. Uzaya gidemezsiniz. Dolayısıyla insanoğlunun şu anki en büyük emtiası bu. Çip.” sözleriyle özetliyor.

“Petrolün nerede çıkacağını belirleyemeyiz ancak çiplerin nerede üretileceğini belirleyebiliriz” diyen Özüağ, ABD’nin Çinli şirketlerle çalışan vatandaşlarına yönelik aldığı yaptırım kararlarını ise “Amerika kendi tarihinde ilk defa Amerikan vatandaşlığı almış Çinlilere şöyle bir yaptırım getirdi. Ya vatandaşlığı bırakın ya da Çinli şirketlerle bir daha çalışmayın. Şimdi özgürlükler ülkesi olarak değerlendirdiğimiz zaman insanlara böyle bir yaptırımla gitmek biraz sıra dışı gibi görünüyor.” sözleriyle yorumladı. 

Silah sektörünün kritik bileşeni: Çipler 

Belgeselde sektörün askeri anlamda önemine vurgu yapan Ussal Şahbaz,Çipler silahlarda da kullanılıyor. Aslında Amerikalılar ilk çip teknolojisi geliştirirken bu işe bu kadar çok eğilmelerinin nedeni ta altmışlarda, yetmişlerde Vietnam Savaşı’nda çok başarısız olmaları. Bu hedefleri daha iyi tayin edecek bilgisayarlar. Bu bilgisayarlar için de daha iyi çalışan çipler geliştirmek istemişler.” diyor. 

Center for China and Globalization Kıdemli Araştırmacısı Andy Mok da “Amerikan Askerinin üstünlüğü, en büyük orduya en büyük hava kuvvetlerine en büyük donanmaya sahip olmasına dayanmıyor. Bu üstünlük en yüksek teknolojik gelişmişliğe dayanıyor.” sözleriyle konunun önemine dikkat çekiyor. 

Gedik Üniversitesi Müdürü Sibel Karabel de “ABD’nin bu noktada kendine göre ulusal güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü şey bu teknolojilerinin Çin ordusu ile doğrudan paylaşılması” diyerek konunun ABD açısından nasıl göründüğüne değiniyor. 

Sibel Karabel’e göre “Teknolojik anlamdaki bu çevreleme diğer çevrelemenin bir parçası.” 

Çipte gelecek rekabet nasıl şekillenecek? 

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Dijital Teknolojiler İş Konseyi Başkanı Dr. Recep Erdem Erkul’a göre ise büyük güçler arasındaki rekabet teknolojideki ilerlemenin motoru olabilir. “Rekabet olduğu zaman rekabet bir şekilde başarıyı ve inovasyondaki hızlanmayı tetikliyor” diyen Erkul ise konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor. 

Rekabetin olası sonuçlarını değerlendiren Özüağ da “Her ülke kendi bağımsızlığı gereği bir büyük duvarın içerisinde kaybolmak yerine kendi duvarını da örme gayretini artıracaktır.” diyerek ülkelerin bu alandaki iştahının artacağına dikkat çekiyor. 

Ussal Şahbaz bu alanda sertleşen rekabetin sonuçlarını “Artık çipte serbest ticaret diye bir şey yok” diyerek yorumluyor. 

Çinli Uzman Andy Mok ise ABD’nin sert yaptırım siyasetinin “ABD’nin ekonomik ve teknolojik olarak izole olacağı” bir sonuca yol açabileceğini öne sürüyor. 

‘Çanakkale’nin güler yüzlü çocukları olduk’

Türkiye 14 Mayıs’ta yapılacak seçimlere gergin bir ortamda gidiyor. Özellikle Millet İttifakı temsilcilerine yapılan saldırılar dikkat çekiyor. Buna rağmen adaylar bir yandan da çalışmalarına devam ediyor.

ENİS DERDİMENTOĞLU

Seçimin renkli adaylarından birisi de Türkiye İşçi Partisi (TİP) Çanakkale adayı Ayfer Göl. Biyolog ve Çocuk Gelişimcisi olan Göl, ‘Kazdağları sincaplarındır’ diyecek kadar da çevreci. Ayfer Göl ile adaylığını, çevreci çalışmalarını ve Çanakkale için yapacaklarını konuştuk.

Neden TİP’ten aday oldunuz? TİP ile yollarınız nasıl kesişti?

TİP 2017 kuruluşundan bu yana dikkatimi çeken bir partiydi. Tabanda söyleneni mecliste korkusuzca dile getirebilen ve parti teorisi dünyayı okumama denk gördüğüm bir parti.

Seçimlerde nasıl bir sonuç bekliyorsunuz? Çanakkale insanı size nasıl yaklaşıyor?

Seçimler hepimiz için sürpriz olacak. İstatistiği olmayan bir partiyiz bu seçimlerde dolayısıyla bir kıyas şansımız tam anlamıyla olamıyor. Fakat insanların yaklaşımı varlığımızın ne kadar ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Umarız sandıklara da yansır bu sonuç. Çanakkale’de ise evin çocukları gibi karşılanıyoruz. Genç Güler yüzlü çocukları olduk Çanakkale’nin.

Çanakkale’de neleri değiştireceksiniz? Neler kalacak?

Sadece Çanakkale değil ülke genelinde değişime çok ihtiyaç var. Çanakkale ise yurdun her yeri gibi birçok açıdan özel bir il. Tarih, ekoturizm, kültür, tarım, sayısız alanda yüksek standartlarda yaşam alanı olabilecek bir il. Fakat kötü politikalarla harap edilmeye çalışılıyor. Maden şirketleri, RES’ler doğa talanları son derece gündemde biliyorsunuz. Karşısında olmaya devam edeceği ve yerine insanca yaşayabileceğimiz ve toprağında değerini bilen tarımsal, hayvansal üretim hanelerle bölgeye değer katabiliriz. Maden şirketleri ile talan ettirmeyeceğiz ülkenin akciğerlerini. Ayrıca çocuklar için sanat, kültür, bilim adına çok fazla çalışmaya ihtiyaç var. Eğitim alanları çok yetersiz .

Biyolog olduğunuzu biliyoruz. Temiz tarım, temiz balıkçılık ve hayvancılık ile ilgili ne gibi çalışmalarınız var?

 

Biyolog ve çocuk gelişimciyim. Yıllardır pestisit kullanmadan bölgenin yerel ürünlerinin yetiştirilmesine dair üretimler yapmaya çalıştık. Kazdağı endemik bitkilerini tanıma ve koruma çalışmalarımız var. Ayrıca çocuklarla yaşam becerilerini geliştirmek adına orman okulu pedogojisi ile dış mekan oyun alanları tasarlayıp bölgeye katkı sunmaya çalışıyoruz.

10 yıldır Çanakkale Bayramiç’de yaşıyorsunuz. KazDağları’nın başına gelenlere takından tanıksınız. Bu konuda neler yapacaksınız?

Tekrar söylüyorum ki Kazdağları sincaplarındır! Biz uzun süredir Kazdağı Koruma Derneği, Kazdağı kardeşliği ve bölge halkı olarak talanı engellemeye devam ediyoruz. Maden şirketleri değil bölgenin değerlerini ön plana çıkaracak ve ekolojik dengeyi bozmadan, sağlığımızı bozmadan yaşayabileceğimiz şekilde üretimhaneler var etmek istiyoruz.

Çanakkale CHP’nin kalelerinden biri Çanakkale’nin yüzde 60’ı CHP’ye oy verdi. İbreyi kendinize nasıl çevireceksiniz?

CHP ya da diğer partiler. Her birinin bugüne kadar alternatifi olmadığı için oy verildi çoğu kişi tarafından. Biz alternatif olduğumuzu düşünüyoruz. Bir seçimde her şeyi değiştiremeye biliriz ama yolumuz uzun, sebatla devam edeceğiz.

Yerel tohum vurgusu yapıyorsunuz. Yerel tohum neden önemli? Bu konuda sizin çalışmalarınız var mı?

Yerel tohum ve daha doğrusu genetiği bozulmamış, sağlığımızı tehdit etmeyen, zirai ilaçlar kullanmak için üretilmiş tohum olmayan tohumları tercih ediyoruz. Bu bağlamda bölgenin önemli ürünlerinden susam, nohut ve tıbbi aromatik bitkileri üzerine çalışma yapıyoruz.

 

GazeteBilim: Dogmatizm ve postmodernizm değil bilimsel, doğru, eleştirel bilgi

Türkiye yeni bilim platformuna kavuştu. GazeteBilim, yıllarca bilim yayıncılığı yapan Emrah Maraşo’nun öncülüğünde kuruldu. 1 Mayıs’ta yayına başlayan GazeteBilim’i Emrah Maraşo ile konuştuk.

ERCAN KÜÇÜK

Emrah Maraşo yılladır bilim yayıncılığı yapıyor. Genel Yayın Yönetmenliği yaptığı Bilim Ütopya dergisinden ayrıldıktan sonra bu alanda çalışmalarına devam edeceğinin sinyallerini vermişti. Bir süredir bunun çalışmalarını yapan Maraşo, 1 Mayıs’ta GazeteBilim’i yayına soktu. Maraşo ile hedeflerini, yapacaklarını konuştuk.

GazeteBilim yolculuğu nasıl başladı?

Şubat ayında anlayış farklılıklarımız nedeniyle Bilim ve Ütopya Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği’nden istifa ettim ve ardından uzun zamandır aklımda olan bağımsız, dijital bir bilim mecrası kurma fikrini hocalarım ve arkadaşlarımla birlikte hayata geçirme kararı aldık. İki ay gibi çok kısa bir sürede Yayın Kurulumuzu, Yürütme Kurulumuzu, Haber ve Çeviri Birimimizi kurduk ve anlamlı bir günde, 1 Mayıs’ta yayına başladık.

Okurlara ne vaadediyorsunuz?

Okurlarımıza öncelikle bilimin, felsefenin, teknolojinin, kültürün, sanatın, edebiyatın, gastronominin ve çocuklara yönelik içeriklerin uzmanlarından bilimsel, doğru, eleştirel bilgiyi vaadediyoruz. Adımız GazeteBilim ve bilimi odağımıza alacağız fakat saydığım diğer alanlar GazeteBilim’de ağırlıklı olarak yer alacak, süs olarak değil. Sade, kısa, anlaşılır yazılara, videolara, podcastlere yer vereceğiz.

Okur GazeteBilim’e baktığında ne bulacak?

Okurlarımız GazeteBilim’de hakiki anlamıyla kendilerine katkı yapacak içerikler bulacaklar. İstiyoruz ki bilim birikimimiz toplumla buluşsun. Bilim toplumsallaşsın. Sözünü ettiğim faaliyetin sonsuz bir zaman, çaba ve emek gerektirdiğini biliyoruz ancak biz bu uğurda bütün enerjimizi harekete geçirmek ve bunu da okurlarımızla birlikte yapmak istiyoruz. Okurlarımızla birlikte derken bunun altını özellikle çiziyorum çünkü GazeteBilim fikir aşamasındayken bile kolektif bir karakterle doğdu. Bütün kurullarımızda yer alan hocalarımızın ve arkadaşlarımızın hepsi GazeteBilim’e gönüllü emekle katkı yapıyorlar. Geleceğe dair umudumuzun dayanağı işte tam da burası. Mayamızda elbirliği, dayanışma, omuz verme kültürü var ve bu, dalga dalga büyüyecek. Okurlarımız GazeteBilim’de bir kesimi, bir ekibi değil ülkemizin bilim ve aydınlanma birikiminin tümünü bulacaklar. Elbette bunu manifestomuzda ilan ettiğimiz ilkelerimiz çerçevesinde yapacağız. Yani Atatürk’ün “hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” şiarı doğrultusunda, dogmatizm ve postmodernitenin hiçbir türüyle uzlaşmayarak, bilime bakışta dünya uluslarının ve yurttaşlarımızın mutluluğunu, kamunun çıkarlarını esas alarak…

Diğer bilim dergileri ve sitelerinden farkınız ne?

Öncelikle biz bilim ve eleştirel düşüncenin gelişmesi için uğraşan kurumları, dergileri ve siteleri dostumuz olarak görüyoruz, rakibimiz olarak değil. Bunu da bütün içtenliğimizle söylüyoruz. Tabi yeni bir kuruluş olduğumuz için bir amacımız ve farkımız olması da gerekiyor çünkü bilim yayıncılığına katmak istediğimiz yeni şeyler var. İlk olarak biz bilim insanlarının, aydınların, bilim gönüllülerinin yani bilim için profesyonel ya da amatör olarak çaba gösterenlerin ve bir şey yapmak isteyenlerin öz yayın organı olmak istiyoruz. Yine bununla bağlantılı olarak GazeteBilim’de ele aldığımız konularda o konuyu çalışan, kafa yoran, uğraşan insanlar yazsın, konuşsun istiyoruz. Amacımız onların öne çıkması. Öbür türlü bilim ve toplum buluşması amacını nasıl hayata geçirebiliriz ki? İkincisi biz bilimin yalnız bırakılmasını doğru bulmuyoruz. Manifestomuzda da yazdık. Bilim felsefeyle, sanatla, kültürle birarada yürümediği ve bunlar birbirinden koparıldığı müddetçe kapsayıcı bir aydınlanmacı toplumsal bilincin oluşması mümkün değil. O nedenle GazeteBilim, sadece bilim yayıncılığı yapan bir organ olmayacak. Aynı zamanda bu alanların birbirini anladığı, izlediği, eleştirdiği, önerdiği ve kucaklaştığı bir zemin olacak. Bunun da bir mantığı var: Dünya bir yanıyla çürüyen bir yeni ortaçağ içinde acı çekerken diğer yanıyla yeni dünyanın doğum sancıları yaşanıyor. Yeni ortaçağın olduğu her yerde yeni bir rönesans da olacaktır. Yani bilimin, felsefenin, sanatın ve kültürün el ele yürüdüğü yeni bir insanlık kültürü… Biz bu anlayışın Türkiye’deki temsilcisi olmak istiyoruz.

Yazarlarınız ve ekibiniz kimler?

Yayın Kurulumuzu ve Yürütme Kurulumuzu gazetebilim.com.tr’de ayrıntılı olarak yazdık. Haber ve Çeviri birimimizi de ekleyeceğiz sitemize. Hepsi de çok nitelikli ve çok şey öğreneceğimiz aydınlar. Ana hatlarıyla şunu diyeyim: GazeteBilim’i hocalarımız ve arkadaşlarımız var etti.

GazeteBilim nasıl bir bilim yazarlığı ve bilim okurluğu getirecek?
Biliyorsunuz dijital medya geleneksel medyayı her gün yerinden ediyor. Biz de bu mantığa uyarak ama içeriklerimizin kalitesinden de taviz vermeyerek, bunu da uzmanlıkla birleştirerek bir bilim yazarlığı ve okurluğu anlayışına katkıda bulunmak istiyoruz. Bunun için koşullar elverişli. Ülkemizde son derece dinamik bir bilim okur-yazarlığı ve yayıncılığı var. Biz de onun bir parçasıyız ancak amacımız yeni bir yol açmak ve özellikle burada etik değerlere özen göstermek. Sonuç olarak GazeteBilim daha çok bilim yazarı ve bilim okuru olsun diye uğraşacak. Sizin aracılığınızla bizi okuyan herkesi GazeteBilim’e yazı göndermeye ve gazetebilim.com.tr’nin okuru olmaya davet ediyorum.

 

‘Sadullah Erginler, cemaatçiler, Amerikancılar , NATO’cular.. Bunlarla hesaplaşma konusunda en sert parti TKP’

0

14 Mayıs’ta yapılacak kritik seçime günler kaldı. Seçimlere girecek partiler çalışmalarına son sürat devam ediyor. Bu partilerden birisi de Türkiye Komünist Partisi (TKP).

ERCAN KÜÇÜK

6 Şubat’ta yaşanan deprem felaketindeki acı dolu günlerde gösterdikleri faaliyetler ve dayanışmayla dikkat çeken TKP, seçimlere de sıkı çalışıyor. Milletvekili aday listelerinde İlyas Salman dışında ünlü isimler yerine toplumun emekçi kesimlerinden adaylar gösteren TKP bir yandan da yeni açtığı semt evleriyle örgütlenmeye devam ediyor.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan ile Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde buluştuk. Son dönemde özellikle Emek ve Özgürlük İttifakı’na yönelik sorulara cevap vermekle uğraşan Okuyan ile adaylarını nasıl belirlediklerini, özelleştirilen kurumları nasıl devletleştireceklerini ve Komünistlerin halka neler vaat ettiklerini konuştuk. Özellikle 6 Şubat depreminden sonra çıktığı programlarda öfkeli ve kızgın olan Okuyan bu sefer nispeten sakin ve güler yüzlüydü. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’a sorduğumuz sorular ve kendisinin verdiği cevaplar şu şekilde:

Bu seçimde birçok parti kamuoyunun yakından tanıdığı isimleri aday gösterdi. TKP’nin adaylarına baktığımızda tek tanınan isim İlyas Salman. TKP’nin listelerine baktığımızda ne anlamamız gerekiyor?

‘ADAYLARIMIZI 1.5 YIL ÖNCE BELİRLEDİK’

“Bu kadar ağır bir ekonomik kriz ve depremin ardından Türkiye’de sorunları en fazla hisseden kesimin temsilcilerinin siyasette görünür hale gelmesi gerektiğini düşündük. O yüzden de iş cinayetleriyle, yoksullukla özellikle karşı karşıya kalan sektörlerden emekçiler ön plana çıktı bizim aday profilimizde. Bir de biz süreci diğer partilerden oldukça farklı geliştirdik. Örgütlerimize 1.5 yıl önce yaklaşan milletvekili seçimlerinde ‘TKP’nin sizin bölgenizde temsil etmesini düşündüğünüz kişileri kendiniz toplantılar yaparak belirleyin’ dedik. Bu arkadaşlarımız için kriter TKP’nin programını benimsemek, sevilen bir kişi olmak, dürüst olmak, çalışkan olmak.

“Dolayısıyla bizim adaylarımızın yarı yarıya yakını önceden belirlenmişti zaten. TKP’nin adayları evet, hakikaten ünlüler değil gönüllülerden oluşuyor. Ama bir yanlış anlaşılma olmasın. TKP ünlülere karşı bir parti değil. Halkın yanında durarak ün kazandıysanız. Ama ünlü olduğunuz için siyasete katılıyorsanız buna şiddetle itirazımız var. Zaten halkımız da pek bu işi sevmiyor. Siyasetle hiçbir ilişkisi olmayan birisinin ünlü olduğu için siyasete girip halkın önüne geçmesi bizim pek kafamıza yatan bir şey değil.”

‘ALIN EVİMİ KULLANIN’

TKP bir haftada 10 yeni semt evi açtı. Özellikle deprem döneminden beri Şubat ayından beri hızlı bir şekilde artış var. Bu semt evlerinin artışını, yeni semt evlerinin açılışını nasıl okumak gerekir?

“Herkes bunu seçimlerle bağlantılandırıyor. Ama bundan 4 yıl önce semt evlerine ilişkin karar aldığımızda bir hedefimiz vardı. O hedef doğrultusunda semt emekçilerin yaşadığı her yerleşimde onlara ait ve TKP’nin halkla iletişim kurmasına zemin olacak mekanlar açma kararımız vardı. Şu son semt evlerinin seçimle bir ilişkisi yok ama depremle ilişkisi var. Depremde yıkımı hisseden, daha önceden planımızda olmayan yerlerde de semt evleri açmaya başladık. Çünkü talep var. Hatta deprem bölgesindeki semt evlerimizin bir bölümü halktan insanların ‘alın bu evimi semtevi olarak kullanın’ dediği ya da ayakta ev kalmayan bazı yerleşimlerde ‘gelin arsamı kullanın. İster buraya ev kondurun ister çadır. Ama yeter ki siz burada kalmaya devam edin’ dediği yerler. O yüzden de hedeflerimizin biraz üstüne çıktık ama devam edeceğiz.

‘YA BUNLAR İYİ İNSANLAR’

Komünist olmayan insanlar TKP’ye neden oy vermeli?

“Türkiye artık 90 milyona doğru giden çok büyük bir ülke ve sorunlar çok çeşitli. Bizim partimize katılımlar da çok çeşitli nedenlerle oluyor. Bazısı diyor ki ‘ya bunlar laikliği en iyi savunan parti’, bazısı diyor ki ‘bunlar gerçek Cumhuriyetçi, gerçek bağımsız Türkiye’yi bunlar istiyor’. Bazıları da doğrudan emek sermaye çelişkisi üzerinden diyorlar ki ‘bunlar sözlerini hiç sakınmadan patronların karşısına dikiliyorlar.’ Belki tuhaf gelebilir ama bazıları da özellikle deprem dayanışması döneminde ‘ya bunlar iyi insanlar. Çok gelişkin bir vicdan ve ahlaka sahipler’ diyerek partili oldular. Neden oy istiyor TKP? Birinci şey şu: Türkiye’de kendisini sosyalist ve komünist olarak tanımlayan, bugünkü sömürü düzeninin yıkılması gerektiğini düşünen çok geniş bir kesim var. Biz bunlara diyoruz ki ‘siz niye bunu savunan partiye değil de başka yerlere oy veriyorsunuz?’ Bir dünya görüşü itibariyle TKP’nin tercih edilmesi lazım.

“Gerçekten laikliği, Cumhuriyeti, bağımsızlığını savunuyorsan artık komünistlerle müttefik olmak lazım. Çünkü bir tek komünistler bunu sağlayabilecekler. Emperyalist kapitalist sistemden radikal bir kopuş olmaksızın Türkiye’nin artık bir daha laikliği bağımsızlığı yaşaması imkansız. Şimdi bu görülmeye başlandı. Bizim partimize son dönemde oy vereceğini söyleyen ya da gelenler arasında Cumhuriyetçi kökenden gelen çok kişi var.

“Bir başka konu vicdani, ahlaki, insani değerler meselesi. Yaygın bir şekilde bir kanaat var, ‘toplum çürüdü.’ Bu doğru. Ama çürümeyen bir kesim de var. Depremde muazzam bir dayanışmayı gördük. Bütün basın mensupları, herkes biliyor ki yağmacılar da sahadaydı ama onları dayanışmayla bastırdık. Demek ki güzellik iyilik, bunlar da yaşıyor toplumda. Bunu biz nasıl çoğaltacağız ve nasıl diğer tarafı tamamen bastıracağız? İşte orada siyaset alanındaki çürümeyle kavga edilmesi lazım.

“Siyaset alanındaki çürüme nedir? İlkesiz ittifaklar, aynı partinin içerisinde çok farklı görüşleri savunan şeylerin olması. Milletvekili pazarlıkları, meclise girebilmek için her türlü hakareti, her tür şeyi göze alıp bir tuhaf çorbanın parçası olmak. Siyaset eninde sonunda toplumsal yaşamın her alanına giriyor ve siyasetteki çürümeyi biz engellemediğini zaman toplum da çürüyor.

“Biz başka partilerle sahada karşılaştığımız zaman ya da bazı partilerin içerisinde dostlarımızla sohbetlerimizde TKP’yle kimse tartışmıyor. Herkes ‘Biz de sizin gibi düşünüyoruz.’ diyor. Çürüme buradan başlıyor. Bizim gibi düşünüyorlarsa ne arıyorlar başka bir programın başka bir çatının içerisinde? Ve bu onu söyleyenler içerisinde baya üst düzey insanlar var. Bu toplumun ciddi bir meydan okumayla yanıt vermesi lazım. Biz bu siyaset kültürünü tanımıyoruz. Pervin Buldan çıktı: ‘Bu partiye oy vermeyin’ dedi. İttifak yaptığın partiye oy vermeyin çağrısı yapıyorsan, toplumdaki çürümeden şikayet etmeyeceksin. Ya da o diğer parti o ittifakta durmaya devam ediyorsa, onlara yoldaş diyorsa olmaz bu.

“Baştan aşağı Türkiye siyaseti kirlenmiş durumda. Erdoğan’a bizim itirazlarımızdan bir tanesi neydi? Riyakarlık, takiye. TKP burada çok çok sert bir duruş sergiliyor. Oy kaybetme riskini göze alarak. Çünkü artık bu tarz siyaseti sorgulayan kimse kalmayacak TKP dışında. Bu ‘TKP kendini Kaf dağının ardında görüyor. Çok yüceltiyor’ falan anlamında değil. Başka örnek kalmadı.

‘CEZALANDIRMAK İÇİN EN UYGUN YER TKP’

“Eninde sonunda bu bir seçim. İnsanlar seçimde kendilerini ifade etmek için de oy kullanır. Bir de bağlı bulundukları partinin yaptıkları hataları cezalandırmak isteyen bir kesim var. TKP bu kesimlere ancak şunu söyler: Siz TKP’yi benimsemeden oy vermeyin. Hiç değilse tercihler içerisinde en yakın olduğu için TKP ye oy verin.

“Sizin önünüze her seçimde tuhaf bir takım adayları çıkartıp ‘tıpış tıpış geleceksiniz, eninde sonunda mahkumsunuz bize’ diyen partileri cezalandırmak için en uygun yer TKP’dir. Çünkü o aradaki işte Sadullah Erginler, cemaatçiler Amerikancılar , NATO’cular.. Bütün bunlarla hesaplaşma konusunda en sert parti TKP. Dolayısıyla evet ‘benim karşıma niye AKP artıklarını çıkarıyorsunuz’ diye kendi partinizi cezalandırmak istiyorsanız uygun adres TKP’dir. Oy vermek için birden fazla neden var.

‘BATI KARŞILIĞINI ALIR’

“Türkiye’de 14 Mayıs günü her şeyin biteceği, Türkiye’nin aydınlığa çıkacağını söyleyen herkes yalancıdır. Korkunç bir bol keseden karşılıklı vaatlerle gidiliyor. Türkiye’de böyle bir kaynak yok. ‘300 milyar dolar bulduk.’ Deniyor. Kapitalizm ve emperyalist sistem, uluslar arası tekeller durup dururken Türkiye’ye sıcak para sokmaz. Bunun hem ekonomik, hem siyasi hem stratejik karşılıklarını alır. Böyle bir seçim vaadi olmaz. Biz diyoruz ki ‘kaynak zaten Türkiye’de’ Türkiye’yi şu ana kadar iliklerine kadar sömüren küçük bir azınlığın saltanatına son verdiğin zaman kaynağı buluyorsun zaten, gayet basit.

“14 Mayıs akşamı hem siyasi, hem ekonomik hem toplumsal nedenlerle Türkiye’de oldu bittilere izin vermeyecek, yoksul halkın yanında duracak, işçi sınıfının hakkını arayacak bir partiye ihtiyaç var. Bu partinin güçlenmesi gerekiyor. En önemli neden de bu. TKP’nin güçlenerek çıkması lazım.

‘DİĞER PARTİLERE BENZEMİYORUZ’

“‘Ya barajı geçemezseniz…’ O barajı zaten insanlar böyle düşünsün diye koydular. Bu 12 Eylül faşizminin icadı. Bu baraja meydan okumaya başlarsanız zaten o baraj kalkar. TKP güçlenirse enkazın altında kalan insanlara daha fazla el uzatırız. İşten atılan işçilere daha fazla yardımcı oluruz. Laikliği daha iyi savunuruz.

“TKP’nin oylarında radikal bir artış bu seçimin en önemli sonucu olur. Çünkü biz diğer partilere benzemiyoruz. Bu düzeni radikal bir şekilde değiştireceğini, bu düzeni yıkacağını söyleyen bir partinin arkasında bir kuvvetin birikmeye başlaması bu ülkede umutsuz insanlar için inanılmaz bir enerji verecektir.

‘YÜZDE 1 SERVETİN YÜZDE 42’SİNE EL KOYMUŞ’

‘Türkiye ekonomik olarak büyük bir sıkıntıda, 15 Mayıs sabahı daha büyük bir kriz yaşanacak’ diyorsunuz. Bu krizler varken bu ekonomik kriz varken devletçiliği nasıl yapacaksınız? Şirketlerin malına para vermeden el mi koyacaksınız? Bunun hukuki bir karşılığı olmayacak mı?

“Anayasada var. Toplumsal çıkarlar üzerine bu mümkün. Nasıl özelleştirme süreçleri başladığı zaman hukuki kılıf buldular ve bu ülkeye ait bütün bu topluma ait işletmeleri ve çok önemli ekonomik değeri yüksek, stratejik değeri yüksek işletmeleri pat diye özelleştirdiler kısa bir süre içerisinde. Bunun tersi de mümkün. Şöyle bir korku oluyor toplumda: ‘Bunlar gelip her şeye el koyacaklar.’ Türkiye’de çok küçük bir kesim, ben bunu %1 diye kodluyorum. Yurttaşlarımızın çok büyük bölümünün hayal dahi edemeyeceği bir zenginliğe sahip. Onlar için üzülmelerine gerek yok. Bunlar zaten yaşadılar. Çok çok büyük bir birikime sahipler. Türkiye’deki servetin toplam servetin yüzde 42’sine %1 el koymuş durumda. Bu çok büyük bir haksızlık. Bu haksızlığa itiraz etmek için komünist olmaya gerek yok, insan olmak yeterli. 5 yaşında çocuğa sorsan bunu kabul etmez. TKP tabii ki halkın örgütlü gücüne dayanarak bu dönüşümleri gerçekleştirecek. Halkın örgütlü gücü, halkın zararına, toplumun büyük çoğunluğunun zararına olan bir ekonomik modeli değiştirecek.

“Kılıfına uydurulmuş bir soygundan söz ediyoruz. TKP bu ekonomik model sürdüğü sürece Türkiye’nin hiç bitmez sorununun düzelmeyeceğini iddia ediyor. Mesela depremden sonra Kızılay’ın çadır satması. Bu modelin uç örneğidir ama doğal sonuçtur. Artık ülkede kamusal olan kalmamış, kamusal hizmet kalmamış, her şey parayla döndüğü için şimdi biz niye bunu kabul edelim? Bu nüfusun yüzde 1’lik kesimi bu imtiyazını elbette kaybetmek istemeyeceği için çeşitli yollar kullanacaktır. Bu yollardan bir tanesi işte bu partiler. Bu konuyu geçiştiren siyasi partilere baktığımızda önemli bir bölümü o yüzde 1’lik dilimin içerisinden insanlar. Ya da onların maaşlı çalışanları. O yüzden de TKP tamamen bunun dışında kesimleri aday gösteriyor.

“Toplum da şunu görsün: para ve şöhret sahibi olmak zorunda değilsiniz siyaset yapmak için. Bu sistemi yıkacak olan kişilerin fazla ünlü olmaması ya da parasız olmaları zaten gerekiyor.”

‘TARİKATLAR KENDİLİĞİNDEN KAPANIR’

Laiklikten bahsediyor, ‘tarikatlar, cemaatler yıkılacak’ diyorsunuz.15 Mayıs sabahı TKP iktidara gelse, tarikatları dağıtıyoruz dese bu ülkede iç savaş çıkmaz mı?

“TKP’nin 14 Mayıs akşamı iktidara geldiği ülkede tarikatlar zaten kendiliğinden dağılır. Öyle bir güçleri yok. Biz bu örgütlü gücü sandığa yansıttığımızda ben direneceklerini zannetmiyorum. Bundan 103 yıl önce meclis açıldığında daha güçlülerdi. Her yeri sarmışlardı. Demek ki bir dönüşüm gerçekleşebiliyormuş. Yarım kaldı dönüşüm. Şimdi daha uyanık olmamız lazım. Bu tarikat cemaatlerin varlığını kolaylaştıran bugünkü ekonomik sistemi sorgulamamız lazım. Çünkü aslında bu tarikatlar, cemaatler hem güç odakları hem de çok büyük holdingler. Bunları Koç, Sabancı gibi büyük gruplardan ayırmamak gerekiyor. Hem onlarla işbirliği yapıyorlar hem de kendi ekonomilerini kurmuş durumdalar. Büyük paralar dönüyor. Bir bölümü kara para. Bakanlıkları da paylaşmışlar. Yani bir saadet zinciri var ortada. Bunları dağıtmadan Türkiye’de eşitlikçi özgürlükçü bir düzen kuramayız zaten.

“En sevindirici olan da şu: son dönemde muhafazakar yerleşimlere gittiğimiz zaman halkın da, inançlı insanların da tarikatlardan çok rahatsız olduğunu görüyoruz. Belki de sol partiler içerisinde en fazla türbanlı, başörtülü üye TKP’de var. Birden fazla türbanlı adayımız da var. Kendi çalışma alanında öne çıktıysa, çalışkansa, partiyi temsil ediyorsa ve laikliği savunuyorsa kıyafetinden bize ne.”

‘KILIÇDAROĞLU KARŞI DEVRİMCİ DEĞİL’

Erdoğansız AKP, rejimi düzen muhalefeti bu söylemleri TKP’den duyuyoruz. Ama Millet İttifakının adayına oy çağrısı yaptınız. Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu değil de Abdullah Gül ya da Ekmelettin İhsanoğlu gibi bir aday olsaydı ona da oy ister miydiniz?

“Hayır, hayır.”

Ne farkı var?

“Biz bunu aylar önce de söyledik. Kemal Kılıçdaroğlu ile Erdoğan aynı politikaları aşağı yukarı savunuyorlar ama ikisi arasındaki fark şu: AKP ve o gelenek, Türkiye’nin karşı devrimci birikimini temsil ediyor. Buna MHP’yi de katabilirsin, İyi Parti’yi de, Saadet Partisi’ni de katabiliriz. Eğer Millet İttifakı’nın adayı açıkça bu gelenekten gelen biri olsaydı, iyi kötü devrimci hareketle bir iletişim kurabilen CHP kitlesine karşı devrimci bir aday empoze edilmiş olacaktı. Ve bu aslında yeni bir meydan okuma olacaktı. Biz böyle bir şey durumunda çok sert bir tepki vereceğimizi ve ortaya çıkabilecek başka tepkileri de yanımıza çekeceğimizi söyledik. Bir de bir patron adaylığı durumunda ona da oy istemeyeceğimizi söyledik. Bu Kılıçdaroğlu’nun daha kabul edilebilir olmasıyla ilgili değil.

“Biz tarihsel bir meydan okumadan bahsediyoruz. Ekmeleddin öyle bir meydan okumaydı. Abdullah Gül öyle bir meydan okuma olurdu. Akşener öyle bir meydan okuma olurdu. Kılıçdaroğlu ise bir karşı devrimci siyasetçi değil. En azından şimdilik. Tamam, hepsi aynı sistemi savunuyorlar ama karşı devrim dediğimiz şey bambaşka bir şey. Örneğin Almanya’da sosyal demokrasinin Hitler’in iktidara gelmesinde büyük bir günahı var. Almanya’daki sosyal demokrat bir lidere Hitler’den farksızdır denebilir mi o döneme geri dönsek?

‘MUHALEFET KAZANIRSA BİRDEN FAZLA GÖREVİMİZ VAR’

14 Mayıs’ta Erdoğan kazanırsa TKP nasıl bir sürece girecek? 14 Mayıs’ta Kılıçdaroğlu kazanırsa TKP nasıl bir sürece girecek?

“Nasıl kazandıklarına bağlı olarak işler değişebilir ama Erdoğan kazanırsa TKP toplumun büyük travmayı atlatması için çaba harcayacaktır. Çünkü biz biliyoruz ki bu düzen muhalefeti çökecek. Hem umudu arttırmak hem de mücadeleyi hızla yeniden örgütlemek için görev başında olacağız. Sandığa sıkıştırılmış bir muhalefet tarzının sonuç alamadığının yeniden kanıtlandığını göstereceğiz. Sandık önemsiz değil ama sandığa sıkıştırmamak gerekiyor. Çünkü muhalefet kazanırsa birden fazla görevimiz var. Bu muhalefetin programı baya baya uluslararası sermayenin programı. Bir yandan toplumda bir rahatlama olacak, Erdoğan gitti diye. Bu rahatlama ile kavga etmeyeceğiz. Uyaracağız sakin bir şekilde. Ama atılan her uğursuz hamlenin karşısına dikileceğiz. Öte yandan da AKP döneminde önemli ayrıcalıklar elde etmiş ciddi sayıda sermaye grubu var, tarikatlar var. AKP içerisinde çeşitli kanatlar var. Bürokraside bazı unsurlar var. Bunlar yeni bir mücadele başlatabilirler. Türkiye bir siyasi krize yuvarlanabilir muhalefet kazanırsa.

‘YÖNLENDİRİLMİŞ SOKAK HAREKETLERİ OLABİLİR’

“Muhalefet çok parçalı. Daha şimdiden birbirlerine tırnaklarını geçiriyorlar. Türkiye hm ekonomik hem siyasi bir krizin içerisine yuvarlanabilir. TKP burada bir yandan halk açısından tuzak olabilecek girişimlerin karşısında durmak zorunda. Yani mesela yönlendirilmiş toplumsal hareketler. Bu 2 taraf için de geçerli olabilir. Yani AKP lehine ya da muhalefet lehine. Uluslararası kimi güç merkezlerinin yönlendirmesiyle ortaya çıkabilecek kimi girişimler olabilir. Darbe girişimleri olabilir. Bütün bunların karşısında durmak zorunda TKP. Türkiye’nin önemli gerilim şeylerinde kimlikçi çatışmaların ortaya çıkması. Burada uyanık olmamız gerekir.

“Türkiye’de gerçek bir taraflaşmanın olması gerekiyor. Gerçek bir taraflaşmanın zeminleri de bizim kırmızı çizgimizdir. Emek sermaye çelişkisi gerçek bir taraflaşmadır. İlerici, gerici taraflaşması; inananlar ve inanmayanlar taraflaşması değildir. İlerici ve gerici laikliği savunanlarla imparatorluk özlemi ya da dinsel bir İslami bir düzeni savunanlar arasındaki taraflaşma iyidir. İşbirlikçilerle bağımsızlıkçılar arasındaki taraflaşma iyidir. Bu taraflaşmaları biz destekleyeceğiz. Ama bunun dışındaki mezhep, etnik temelli taraflaşmalar. İşte bir anda AKP despotizmine karşı batıcı NATO’cu bir toplumsal hareketin ortaya çıkması falan. Ya da Sorosçu, başka ülkelerde gördüğümüz hareketlerin ortaya çıkması. TKP bu tuzağa düşmez tuzağa düşülmemesi için de baraj örer. Karamsar bir tablo çiziyor gibi gözüküyor olabiliriz. Ama hakikaten Türkiye’yi zor bir dönem bekliyor. Yalan söyleyemeyiz. Bu zorluklarda kendinizi korumasız, çaresiz, aciz hissediyorsanız TKP’yi destekleyin. Çok net bir şey bu. TKP depremde uzattığı eli her zorlukta uzatır. Ve bir çıkış yoludur.

‘KOMÜNİZM BOLLUK REJİMİDİR

Geçtiğimiz aylarda bir Sosyalist partinin Genel Başkanının kazağı sorun oldu. Sosyalist komünist, kaliteli bir telefon aldığında, ‘sen komünist değil misin?’ ‘Nasıl bu kazağı bu ayakkabıyı giyiyorsun, nasıl bu telefonu kullanıyorsun?’, ‘Komünist çay içer acı kahve içer’ vs. vs. Komünistler zengin olamaz mı, kaliteli bir telefon alamaz mı? Çay yerine machiato içemez mi? Komünistlere insanlara vadettiği hayat bu mu?

“Şimdi 2 boyutu var sorunun. Bir tanesi komünizm, bolluk rejimidir. Refah rejimidir. Tabii ki bugünkü tüketim alışkanlıklarının pompalandığı bir rejim değildir. İnsanların ihtiyaçları sürekli değişir, gelişir. Komünizm bütün bunları karşılıksız sağlayabilecek bir refah toplumudur. Daha oraya çok var ama buraya gidecektir insan. Dolayısıyla komünizm, yoksulluk propagandası yapamaz. Ama bir gerçek var bugün. Dünyanın çok çok çok büyük çoğunluğu yoksul ve anormal yoksul. Şimdi bunun karşısında sosyalizm, komünizm için mücadele eden insanların yaşantısında şunların olması gerekir: Mütevazılık, gösterişten uzak durma, markalardan uzak durmak.

“Ama öte yandan da bir mücadele veriyorsunuz. Bugünkü dünyada size zamanı kazandıracak, rahat hareket etmenizi sağlayacak şeylere de sahip olmanız gerekiyor. Burada son dönemde kazaklar, ayakkabılar, saatler şunlar bunları gündeme getirenler arızalı bir solculuk anlayışı bilip bundan yararlanan sağcılar. Türkiye’de sol yıllarca buna yardımcı olacak tuhaf bir kültürü pompaladı, durdu. Büyük bir hata bu ve insanları ikiyüzlülüğe zorladılar. Özel hayatında farklı ayakkabılar giyip toplumsal siyasal alanda farklı şeyler giymek zorunda kendisini hissetmek iki yüzlülüktür. Buradaki kriter çok basit. Gösterişten uzak, kapitalizmin sunduğu tüketim kalıplarından uzak, marka tutkusundan uzak, sade temiz bir yaşam ve ama sefilce bir şeyin propagandasını yapmak değil. Hele hele siyasetçi, yani göz önünde olan birisi. Temiz giyinmek karşısındakine bir saygıdır. Yani siyaset yapan kişi belki olanakları kısıtlıdır ama temiz giyinebilir. Ama bir siyasetçinin dediğim gibi güvenlik, zaman, verimlilik gibi şeyleri var. Bir telefon, bir siyasetçi için yalnızca bir telefon değil. Güvenlik boyutu var, hızı boyutu var, verimlilik boyutu var. Bir ara benim saatime taktılar. Benim için o bir saat değil sadece. Bir sürü fonksiyonu var.

“Metrobüse binen bir siyasetçi şov yapıyordur bugünkü Türkiye’de. Çünkü bugün Türkiye’de toplu ulaşım aracına binerek siyaset yapan bir kişi zaman yitirir. Önemli olan toplu taşıma aracına binebilme yeteneğidir. Binmekten yüksünmeyecek ahlaki değerdir. Ben toplu taşıma aracına 2 nedenden binemem: Güvenlik ve zamanım yok. ‘Falanca kişiyi minibüste gördük’ Bu iki yüzlülüktür.

“Kullanımın değerini aşan, bir bedeli olan şeylerden uzak durmak gerekir. Mesela kalem yazmak içindir. Ama biliyoruz ki, bazı kalemler uçuk kaçık fiyatlardır. Halbuki aynı görevi görür. Bununla uğraşılmasının kaynağı Türkiye solunun kendisini kurarken yarattığı ilkel görüntü ve ilkel birikimdir. Tersi olduğunda da ‘görüyorsunuz işte pespayeliği’ dediler. Mesela HDP milletvekili kadınlara takmışlardı bir ara. Bakımsız görüntülerini yayınlayıp ‘kadınlıktan çıkmış’ bile dediler. Hadi oradan deyip geçmek lazım. Bir solcu siyasetçiyi devrimciyi yargılayacak olan şey, bizim ne yaptığımızdır, nasıl yaşadığımızdır. Prensiplerimize uygun yaşıyor muyuz? Olanaklarımızı devrimci mücadele için değerlendiriyor muyuz? Ama gidip de birisi 3bin liraya bir gömlek alırsa ben ‘ne yaptın’ derim. Yaklaşık bir aylık bir zehir tüketimi sigara tüketimi ne kadardır bilmiyorum. Ama bu rakamla kendinize iyice bir ayakkabı alırsınız. Hangisinin sorgulanması gerekir tartışma konusu.”

‘DEPREM BÖLGESİ ÇOK ÇETİN BİR KAVGA ALANI OLACAK’

Bir Karadenizli olarak merak ediyorum. Karadeniz’de yıllardır başta Heslere, taş ocaklarına karşı olmak üzere bir çok çevre mücadelesi verildi, verilmeye devam ediyor. TKP’yi çevre mücadelesinde açıkçası çok aktif görmedim. TKP’nin çevre mücadelesi ve Karadeniz’in katledilmesine karşı tavrı sözü nedir?

“Kısmen doğru eleştirin. Biz tabii ki bu mücadelenin içerisindeyiz. Ama yeterli mi? Hayır. Türkiye’deki çevre bilincinin iç dinamiklerindeki sorunları biraz iyi değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’de ve çevre hareketinin son 20 yıl içerisindeki zirve noktası biliyorsun Bergama’daki altın. Orada yanlış yerden tutuldu. Büyük sermayeyi uluslararası tekelleri sorgulamak emperyalizmi sorgulamak yerine dar anlamıyla bir çevreci bakış açısı bizim mücadelemizi hep geriye düşürdü. O şirketler Türkiye’deki altını çıkarmak için gelmiş uluslararası tekeller. Bu iddiayı koydular masaya: dediler ki bundan daha temiz bir altın çıkarma yöntemi yok. Bazı örneklerde bu doğruydu. O zaman da şunu sormaya başladı bazı kişiler:  ‘Biz altın çıkarmayacak mıyız? Siz bizi yoksul mu bırakmak istiyorsunuz?’ Yanlış kurulan bir zeminde çevre mücadelesi dünyada hep zarar verdi. Bunun en güzel örneği dünyaya çevre mücadelesini yaygın bir şekilde gündeme getiren Yeşiller hareketinin Almanya’da geldiği noktadır. Şimdi NATO’yu en bağnaz bir şekilde savunan saldırgan bir harekete dönüştü.

“Ben bütün çevre hareketlerini bununla itham etmiyorum. Ama zemini doğru kurmak gerekiyor. Antikapitalist karakter taşımayan her çevre hareketinde problem vardır. Çünkü bir noktada iş doğanın tahrip edilip edilmediğine gelir. Halbuki bizim çok daha geniş bir fotoğraftan bakmamız lazım. Şimdi bu açıdan Karadeniz’deki özellikle HES’lerle ilgili duyarlılıklar sağlıklı bir yere doğru gitti. Ve belki de hiç kendilerinden beklenmeyecek kadar, köylüler çok yüksek bir bilinçle hareket ettiler. ‘Biz bu şirketleri istemiyoruz.’ Dediler. Meseleleri sadece dar anlamıyla doğanın tahribine sokmadılar. Türkiye’de çevre hareketleri açısından son dönemde daha sağlıklı bir çizgi gidiyor. Bunu sürdürmek gerekiyor.

“HES’ler RES’ler ya da Türkiye’de inşaat sektörünün çevreye verdiği zararın haddi hesabı yok. Yani kentlerimiz de aslında doğanın bir parçası olmak zorunda. Yani bizim kentlerimizin doğayla, çevreyle kavga etmemesi lazım. TKP aslında bu açıdan geçmişte eksik bıraktığı şeyler üzerinde çok çalışıyor şu anda.

“Özellikle deprem bölgesi çok çetin bir kavga alanı olacak. Çünkü deprem bölgesinde 3 mesele de var. Kent kültürü, doğa ve tarım. Şimdi bu üçü birbiriyle hep çelişkili şeylerdir. TKP bunun üzerinde çalışmaya zaten başlamıştı. Şimdi yoğun bir şekilde çevre bilincinin Türkiye’deki en önemli kavga alanı deprem bölgesi olacak. AKP iktidarı daha şimdiden öyle şeylere başladı ki. Yani çılgınlık, tarımsal alanı yok ediyorlar. Doğayı, kültürü, tarihi insansızlaştırma girişimi var. Yani çok ciddi bir kavga vermek gerekiyor. Tek sevindirici olan şey, deprem bölgesinde bazı yerleşimlerde çok yüksek bir direnç var. Bakalım ne olacak?

“Ben depremde çok kötü oldum hakikaten. Tahmin edebiliyordum, ne ile karşılaşacağımı ama hakikaten bu kadar ağır bir vicdansızlık beklemiyordum. Benim bir özelliğim var. Ben mesela çok kötü bir ajan, çok kötü bir tiyatrocu olurum. Neyse o. Zaman zaman evet beni dışarıdan görenler benim çok öfkeli olduğumu düşünüyorlar. Yakından tanıyanlar da tam tersine.”

Çay Üreticileri Meclisi: Çay Taban Fiyatı 18 TL olmalı

Yaş çay toplama sezonun başlamasına sayılı günler kaldı. Havaların sıcak geçmesi ve nem oranının atmasıyla birlikte Mayıs ayının ilk haftasıyla birlikte çay toplanmaya başlanacak. Çay üreticileri yeni sezon yaş çay taban fiyatının açıklanmasını beklerken Çay Üreticileri Meclisi, üreticiyi hayat pahalılığına karşı koruyacak taban fiyatın destekleme bedeliyle birlikte toplam 18 TL olması gerektiğini açıkladı.

ERCAN KÜÇÜK

Mayıs ayında başlayacak ilk sürgün çay hasadına sayılı günler kala binlerce üretici taban fiyatının açıklanmasını bekliyor. Yaş çay taban fiyatı geçen sene destekleme bedeliyle beraber 7 TL olarak belirlenmişti. Çay Üreticileri Meclisi yaptığı açıklamada taban fiyat talebini açıkladı. Meclis, aldığı kararda taban fiyatın destekleme bedeliyle beraber 18 TL olmasını talep etti. Çay Üreticileri Meclisi’nin açıklaması şu şekilde:

“2023 yaş çay toplama sezonun başlamasına sayılı günler kaldı. Havaların sıcak geçmesi ve nem oranının atmasıyla birlikte Mayıs ayının ilk haftasıyla birlikte çay toplanmaya başlanacak. Üreticilerin sorunsuz bir sezon geçirmesi ve kaygılarımızın giderilmesi gerekmektedir. 

Bizim sorunlarımız seçim sandığına sığmaz!

Seçim gündemi arasında üreticinin sorunları göz ardı edilmemeli, boş vaatlerle sorunlarımız geçiştirilmemeli. Bu sorunlar seçim sonrasına ötelenecek sorunlar değildir. Çaya üreticiyi memnun edecek bir taban fiyatla başlamalıyız

  Elbette çay üreticisinin sorunu yalnızca çay taban fiyatı değildir. Gübreleme, toplama, satış ve diğer benzeri konularla da uğraşmak zorunda kalıyoruz.

 Ancak yaş çaya verilen fiyatlar hep sorun olmuş ve beklentilerimizi karşılamamıştır.

Çay Taban Fiyatı 18 TL olmalı

2023 yılı için üreticiyi hayat pahalılığına karşı koruyacak taban fiyat 17+1 dir. Destekleme bedeli ile birlikte Taban Fiyat 18 TL olmalı

  Üreticilerimiz bugün bir ton çay satarak bir ton gübre alamamaktadır. Topraklarımız suni gübreye alıştırıldığı için gübreleme yapmadığımızda ürün verimli olmamaktadır. Gübreleme, toplama, bakım işçiliği, taşıma ve toplama ekipmanları gibi maliyetler hesaplandığında, 18 TL’nin altında verilecek bir taban fiyat bizleri tatmin etmeyecektir.

Resmi enflasyonun %90’ların üzerinde, gayri resmi enflasyonun ise %180’nin üzerinde olduğu bir ortamda, yaş çaya verilen fiyat tüm bu etkenleri göz önünde bulundurularak hesaplanmalıdır. 

Ayrıca, halkın geçim sıkıntısı da dikkate alınmalıdır.

Artık yeter 

Çay politikasında kalıcı çözümlere ihtiyaç var. Çay taban fiyatı belirlenirken üreticilerin talepleri dikkate alınmalı. Evet geçen yıl çay rekoltesi düşüktü ve özel sektör çay taban fiyatı altına çok düşemedi ancak bu her yıl böyle olmayacak. Biz biliyoruz ki özel sektörün insafına terk edilen bir tarım politikası olamaz. 

Çay Üreticileri Meclisi olarak, çay üreticilerinin örgütlenmesini ve taleplerini dile getirmeye devam edeceğiz. İktidarın üretici aleyhine çıkarmaya çalıştığı çayda talan yasası olan Çay Kanun Teklifine’na karşı çıktık ve kamuoyu oluşturduk. Kanun teklifini geri çektirdik, ancak mecliste bekletildiğini ve ilk fırsatta çıkarılacağını biliyoruz.

Üretici dostlarımıza sesleniyoruz: Birlik olmalı örgütlenmeliyiz. Bizim birbirimizden başka sığınacağımız limanımız yoktur. Alın terimize sahip çıkmazsak seçimler bittiğinde kaderimize terk edileceğiz. Kısa vadeli çözümlerin değil uzun vadeli çözümlerin parçası olmalıyız. Çay geleceğimizdir. Çaya ve Çaykur’a sahip çıkmak zorundayız.

Taleplerimizi sıralamak gerekirse;

  • Taban fiyat 18 TL olmalı ve bu fiyat  özel sektörü de bağlayıcı olmalıdır.
  • Gübreden KDV kaldırılmalı ve sübvansiyon edilmelidir.
  • Çayımız uluslararası fiyat dalgalanmalarına maruz kalmamalıdır.
  • Çaykur kesinlikle satılmamalı ve üretici temsiliyetine açılmalıdır. 
  • Sözleşmeli tarım üreticiyi özel sektöre muhtaç etmek demektir, kesinlikle sözleşmeli üreticiliği kabul etmeyeceğiz.

Bizleri seçimden seçime hatırlayanlara, taleplerimizi dikkate almayanlara sandıkta gereken dersi vereceğimizden emin olabilirsiniz

  Çay bizim, emek bizim.

  Çayımıza, emeğimize ve ÇAYKUR’a sahip çıkacağız.”

DEKAP’tan Çernobil’in yıl dönümünde uyarı: Yeni facialar yaşanmasın!

0

Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP), Çernobil Felaketinin 37. yıldönümünde yayınladığı açıklamada, ülkemizi de yoğun bir şekilde etkileyen ve hala etkileri devam eden etkilerini hatırlattı. Felaketin etkilerinin yüzyıllar boyunca süreceğini vurgulayan DEKAP, Erivan’daki Metsamor Nükleer Santralinde de benzer facianın yaşanabileceğine dikkat çekti.

DEKAP açıklamasında Hidroelektrik Santraller (HES), maden arama çalışmaları, taşocakları gibi çalışmaların durumunun da Çernobil, Fukuşima ve Metsamor’dan farklı olmadığını belirtti. DEKAP’ın açıklaması şu şekilde:

Biliyoruz ki; Doğal Yaşamı, Yaşam Alanlarını Katlederek, Yaşamsal Varlıkları Yok Edenler; Çenobil-Fukişima Gibi Nükleer Kazalardan, Deprem, Sel ve Heyelanlardan Ders Almadan Vahşi Saldırılarını Sürdürecekler…

Yine Uyarıyoruz ki: Doğa İntikam Almaz, Kendini Yeniler, Dengesini Düzenler! Afetleri, Felaketleri, Yıkımları Oluşturan, Kapitalizmin Doyumsuz Kazanma Hırsıdır!

Dünyaya dayatılan küresel salgın ve ardına eklemlenen insan etkili felaketler, nükleer kazalar kadar canlı yaşamı katlediyor, ölümlere neden olup tetikliyor.

Evreni Yok Eden İnsan!

Milyarlarca yıl geçmişi olan evrende, bir başka benzerini bulamadığımız Dünyamızı her geçen gün daha da yaşanmaz hale getiren vahşi kapitalizmin kar hırsı odağındaki bencil program ve projeleri, yaşamsal varlığın temeli olan doğal dengeyi bozarak, geleceği yok ediyor.

Unutulmasın ki, doğa intikam almaz! İnsanlık, kendine yaptığı kötülüğün/ihanetin cezasını çeker, sonuçlarını yaşar, kendine yediremediğinden ‘doğal afet/felaket’ der.

Doğa kin tutmaz, her ne olursa olsun kendini yenileyerek, dengesini yeniden kurarak yaşatmaya, yaşamı sürekli kılmaya, var etmeye çaba gösterir. 

Çernobil’in Ölümcül Etkileri!

‘Çernobil Faciası’ olarak bilinen, Ukrayna’nın Çernobil kentindeki Nükleer Enerji Reaktörünün 26 Nisan 1986’da patlamasıyla oluşan büyük nükleer facia, bugün de etkisini sürdürüyor! 

Adına ‘radyasyon’ denen ‘ölüm bulutları’, tüm canlılar ve gelecek nesilleri, doğal yaşamı tehdit ederek, ölümcül sonuçlar doğurdu; 250 bini aşkın kişi doğrudan veya dolaylı olarak öldü, milyonlarcası çeşitli hastalıklara yakalandı/yakalanıyor, genetik hastalıklara neden oldu!

Bilimsel Raporlara göre felaketin ölümcül etkileri, aradan geçen 37 yılda olduğu gibi önümüzdeki yüzyıllar boyunca devam edecek! 

Son 30-35 yılda, Trakya ve Karadeniz’in hemen her evinde Çernobil etkileriyle kanser ölümleri yaşandı-yaşanıyor, hastalıklar çoğalıyor, çocuklar sakat doğuyor. İnsanlar, neredeyse grip olur gibi kansere yakalanıp, mücadele ediyor… 

Bu facianın felaketi, hala insan genlerinde gezinirken, Çernobil unutulabilir mi?

Unutulmayanlar!

Ülkemiz insanlarını ‘enayi/aptal’ yerine koyan, yaşamı ve geleceği umursamadan, gerçekleri saklayarak, bilim ve hukuku baskılayan siyasiler, kamu yöneticileri ve bilim insanları da unutulmadı… Adları, söyledikleri, pozları, yalanları, sahte raporları aklımızda, arşivlerimizde çivi gibi çakılı hala!

Fukuşima da Ders Olmadı!

Bugün de aynı anlayış, aynı vurdumduymazlık, aymazlık ve pişkinlik; ‘iklim değişikliği’ ve ‘küresel ısınma’ senaryolarına karşın doğaya, doğal yaşam alanlarına, canlı yaşama pervasız saldırılarla devam ediyor!

Mart 2011’de Fukuşima’da yaşanan benzer nükleer facianın etkileri de buna eklemlenirken ve Dünyanın birçok ülkesi nükleerden vazgeçerken, ülkemize dayatılan nükleer tesisler bu saldırıların en net dışavurumudur. Sinop’tan Mersin’e, Trakya’ya kadar doğal yaşam alanlarına nükleer santralleri diretenler, halkı yalanlarla aldatmaya çalışıyor.

Erivan’da Nükleer Tehlike!

Kaldı ki, ülkemiz ve bölgemizin hemen yanı başındaki Çernobil’in bir benzeri olan, Erivan’daki Metsamor Nükleer Santralini de aynı tehlikeli sonuç beklemektedir! 

Santraldeki sızıntılar, yıllardır patlamaya hazır pimi çekilmiş bir bomba gibi yanı başımızda beklemektedir. 

HES ve Taşocakları da Farklı Değil!

Doğu Karadeniz başta olmak üzere, yurdun tüm bölgelerinde doğaya ve doğal yaşam alanlarına geri dönüşümü olmayan zararlar veren Hidroelektrik Santraller (HES), maden arama çalışmaları, taşocakları gibi çalışmaların durumu da bizim için Çernobil, Fukuşima ve Metsamor’dan farklı değildir!

HES’lerdeki ‘yüksek gerilimli’ enerji nakil hatları, şalt sahaları ve yüzlerce kilometreyi bulan, yaylalarımızı, tarım alanlarımızı, yaşam alanlarımızı ve hatta kentlerimizi sarmalayacak yüksek gerilim hatları da görmezden gelinmektedir!

Ki bu yüksek gerilimli hat ve tesislerin canlı yaşama karşı olumsuzları, Çernobil’in etkilerini aratmamaktadır!

Bu tehlike de göz ardı edilip, önlem yerine yaşamın vazgeçilmezi sularımız, derelerimiz, vadilerimiz, ovalarımız, ormanlarımız, sahillerimiz, yaylalarımız, bütün bunların ayakta tutarak var ettiği yaşam alanlarımız hala, siyasi iktidarlar öncülüyle yerli ve uluslararası şirketlerin topyekun saldırılarına açılıyor, yağmalatılıyor.

Eğer, daha yaşanabilir bir Dünya, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın önüne geçilmek isteniyorsa bütün bu saldırılar, yapılan ve planlanan çalışmalar derhal durdurulmalı ve iptal edilmelidir!

Yeni Facialar Yaşanmasın!

Ve biz, bütün bu saldırılar karşısında, akla ve bilime dayalı yaşam hakkı doğrultusunda, doğal yaşam alanlarına verilen geri dönüşümsüz zararları önlemek için demokratik ve hukuksal mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğiz.

O gün ve bu zamana kadar Çernobil’in etkilerini halktan saklayan, Çernobil’de olduğu gibi dayatmacı zihniyetle bu katliam projelerini üzerimize salan siyasileri, kamu görevlilerini, bürokrat ve sözde bilim insanlarını bir kez daha kınıyor ve protesto ediyoruz.

Ömer ŞAN

DEKAP-Derelerin Kardeşliği Platformu YK Sözcüsü 

Ankara Kent Konseyi Başkent Ankara Çevre ve İklim Meclisi Başkanı

Yazar Aydemir’den yeni kitap

 Yazar Eray Emin Aydemir’in altıncı kitabı Ezoterik Açıdan Türk Şamanizmi Hermes Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu.

Kitap, son dönemde Türk Şamanizmi’ne artan ilginin nedenlerini teoloji ve günümüz teknolojisi açısından irdelerken ilerleyen sayfalarda Türk Şamanizmi’nin ezoterik bağlantılarının yanı sıra semboller açısından derinliğini de ortaya koyuyor.

Eser, temelde şu soruların yanıtlarını okuyucuya sunuyor;

  • Özellikle Y ve Z kuşağına mensup bireyler neden Türklerin eski dini olan Türk Şamanizmi’ne büyük ilgi gösteriyorlar?
  • Şamanizm’in kökeni nedir?
  • Orta Asya’daki Türk toplumlarında kadının yeri hangi konumda?
  • Ülkemizin kurucu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e neden “Bozkurt” lakabı layık görüldü?
  • Türk Şamanizmi’ndeki ezoterik öğeler nelerdir, bu öğeler ezoterik öğretiyi nasıl şekillendirdi?
  • Türk Şamanizmi’ndeki sembollerin diğer inançlar ve mitolojiler ile olan ortak paydaları nelerdir?
  • Şaman inisiyasyonu nedir?
  • Türklerin kozmoloji anlayışı nasıldı?
  • Viking mitolojisi ile Türk Şamanizmi arasındaki dikkate değer benzerliklerin kaynakları nelerdir?

Türk Şamanizmi konusunda araştırmaları ve eserleriyle tanınan Yazar Nuray Bilgili, kitabın arka kapağında Eray Emin Aydemir’in bu derin çalışmasıyla ilgili şu açıklamalarda bulundu;

“Mircea Eliade’ya göre şaman; ruhunu bedeninden ayırarak göğe yükselen ve yeraltına inme cesaretini gösterebilen, esrime tekniğinin baş ustasıdır. Gökyüzündeki varlıklar ile iletişim kuran şamana “Ak Şaman”, Yeraltındaki ruhlar, cinler ve özellikle Erlik Hanın karşısına çıkmaya cesaret gösterebilen Şamana “Kara Şaman” adı verilir. Şamanlar seçilmiş kişilerdir ve topluluğun diğer üyelerinin ulaşamadığı kutsal alana erişebilirler.

Şamanizm kendi içinde mistik ve manevi bir dünyayı barındırır. Şamanlar sihirli uçuş yapabilen, ruhlar, gökyüzü ve yeraltı varlıkları hakkında bilgi veren ve mitolojilerin oluşumunu sağlayan kişilerdir. İnsan ve Tanrı arasındaki iletişimi sağlayan da onlardır.

Altay Türkleri evrendeki her şeyin kendisine benzediğine inanır. Canlı cansız ayırımı yapmaz. Ağaçlar, güneş, ay, yıldızlar hepsinin bir hayatı vardır. Doğadaki her şeyin yaşadığına ve doğup öldüğüne inanır. Dolayısıyla şamanların “Töz” adını verdiği bu öz, canlı cansız tüm varlıkların yaşaması için gerekli bir kavramdır. Şamanizm’de ruhun varlığına inanıldığı anlaşılmaktadır. Dağların ruhu, ormanın ruhu, suların ruhu, ateşin ruhu, yerin-toprağın ruhu, insanların hayatında önemli bir yer tutar. Onların hoşnut edilmesi için saçılar yapılır, kurbanlar kesilir. Evrenin bira “Birliği” vardır. Şaman transa geçtiğinde doğanın ve tüm evrenin dilini anladığını söyler.

Sayın Eray Emin Aydemir’in kitabında tüm bu ezoterik ve gizemli bilgileri büyük bir keyifle okuyacaksınız. Şamanın kozmik yolculuğu ile başlayıp günümüz gençliğinin bu özel insanlara nasıl baktığına kadar birçok farklı perspektifi de göreceksiniz.

Yazar’a yayın hayatında başarılar diliyorum.”

Eray Emin Aydemir kimdir?

1983 yılında İstanbul Feriköy’de doğdu. Finans sektöründe çalışmasının ardından 2008 yılında radikal bir karar alarak spor basınına geçiş yaptı. Sırasıyla Medyaspor ve Sporx’te çalıştı. Futbol Extra Dergisi’nde Yazı İşleri Sorumlusu görevini yaptı. 2015 yılında Cumhuriyet Gazetesi web sitesinde spor içeriğini yönetti. Daha sonra bir yıl boyunca gazetenin spor servisinde Beşiktaş muhabirliği yaptı. Bu süre zarfında ayrıca Gözden Dergisi ve Standart Dergi’de bilim-teknoloji içerikli yazılar yazdı. Şu an Türk Yapısal Çelik Derneği tarafından yayımlanan Çelik Yapılar dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdüren yazarın Şeytanın Notaları, Timsahın Gözyaşları, Yeni Dünyanın Dini Futbol, Ölümsüzlüğe Uyanış, Nazi Dini ve Hitler’in Gizemleri ve Ezoterik Açıdan Türk Şamanizmi isimli kitapları bulunmaktadır.

Yeneroğlu’ndan Kurtulmuş’a ‘Soğan’ yanıtı

0

Soğandaki hızlı fiyat artışı nedeniyle tartışmalar sürüyor. Katıldığı iftar programında konuşan Ak Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, “Biz Togg diyoruz adamlar soğan diyor. Biz TCG Anadolu diyoruz, adamlar sarımsak diyor” dedi. Kurtulmuş’un sözlerine Deva Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu cevap verdi.

ERCAN KÜÇÜK

Ankara’da Ak Parti Altındağ İlçe Başkanlığı tarafından düzenlenen iftar sonrasında yaptığı konuşmada Ak Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, muhalefetin soğan gündemine şu sözlerle yanıt verdi:

“Biz Togg diyoruz adamlar soğan diyor. Biz TCG Anadolu diyoruz, adamlar sarımsak diyor. Biz Türkiye için metroları, hızlı trenleri konuşuyoruz. Onlar masada nasıl oturacaklarını, listelerde kimin nereden aday göstereceklerini konuşuyor. Biz Türkiye’nin önünü, Türkiye Yüzyılı vizyonunu yüklenecek 600 tane adayımızı, böyle kapı gibi adayımızı, zımba gibi adayımızı çıkartıyoruz. Onlar kendi aralarındaki adaylarının ne şekilde CHP listelerinden bölüştürüleceğinin hesabını yapıyorlar.”

MİLLETİN DERDİ YOKSULLUK

Kurtulmış’un tepki çeken sözlerine bir yanıt da Deva Partisi İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’ndan geldi. Deva Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nın Yenikapı’da düzenlediği Millet Sofrası İftar Programı’na katılan Yeneroğlu, Röportajlık’ın sorusunu yanıtladı. Milletin derdinin yoksulluk olduğunu vurgulayan Yeneroğlu şunları söyledi:

“TOGG ile soğanı karşı karşıya getirmek bir kere toplumun şu andaki gerçekliğine çok kopuk bir yaklaşım. Şu anda milletin derdi, yoksulluk, milletin derdi açlık. Ciddi, sefalet söz konusu. Dolayısıyla eğer bumilletin özellikle orta gelir grubu TOGG alamıyorsa o zaman bu milletin öncelikli sorunu soğandır. Dolayısıyla soğanı hafife alıp işi dalgaya alıp da başka bir yere çekmenin bir alemi yok. TOGG’dan da biz de gurur duyarız, biz de bundan çok memnun oluruz. Ama sonuçta ülkenin gerçekleri şu anda maalesef TOGG alacak durumda değil. İşin özü bu. Dolayısıyla Sayın Numan Bey de bu konuda polemik yapmayı tercih etmiş olayı bir şekilde değerlendirmek lazım.”

‘HEP BERABER ÇALIŞACAĞIZ, ÇOK ÇALIŞACAĞIZ’

İftar programına Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve eşi Ülkü Babacan ile İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve eşi Dilek İmamoğlu da katıldı. Programda Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Hep beraber İstanbul’u sokak sokak adımlayacağız. Girilmedik mahalle, dinlemedik insan bırakmayacağız. Endişeye mahal yok. Buradayız ve ülkemizi içinde bulunduğu derin krizden hep beraber çıkaracağız. Altı partinin genel başkanları ve çok kıymetli belediye başkanlarımız Sayın Ekrem İmamoğlu ve Sayın Mansur Yavaş’la beraber, hep beraber çalışacağız. Çok çalışacağız. Allah doğrunun yardımcısıdır. Allah çalışanın yardımcısıdır. Biz buna inanıyoruz ve bu inançla çalışacağız. Herkesi, 14 Mayıs’ta yazmaya başlayacağımız ve tüm dünyaya örnek olacak demokrasi hikâyemize davet ediyorum.”

‘KILIÇDAROĞLU’NU 13. CUMHURBAŞKANI YAPACAĞIZ’

“14 Mayıs’ta öyle bir seçim yapacağız ki, Türkiye kazanacak. Sağcı-solcu demeden; muhafazakâr-seküler demeden; Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkes demeden; Sünni- Alevi demeden hep beraber ‘Daha fazla demokrasi’ diyeceğiz ve adayımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu ülkemizin 13. Cumhurbaşkanı yapacağız. Birlikte kazanacağız, birlikte yöneteceğiz. İstişareyle, ortak akılla yöneteceğiz. Yine hep beraber, Millet İttifakı olarak, mecliste çoğunluğu sağlayacağız. Bu seçim; CHP’li, MHP’li, AK Partili, HDP’li, İYİ Partili, Gelecek Partili, Demokrat Partili, Saadet Partili hiç fark etmez. DEVA Partili dostlarım; bu seçim 7’den 70’e, kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm Türkiye kazanacak. Hep beraber, birleşe birleşe kazanacağız.”