Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 24

Oku-Korkma: KADER TEDBİRDEN ARTANDIR

0

Ey insan kadere az bahane bul. Buğday ektin de arpa mı biçtin? (Fuzuli)

KADİR ERGEN

Kadere kelepçe takamazsınız, tutuklayamazsınız, ceza veremezsiniz; kaba kuvvet ve hukuk işlemez kadere. Kaderin kelepçesi tedbirdir. Tedbir alırsanız, tedbirli kişi / kurum olursunuz! İstediğiniz pencereden bakalım: Din üzerinden bakalım mesela, tedbir İslam’da tevekkül olur, Müslim mütevekkil. Ahlak üzerinden bakalım, ama ahlak duymasın, gücenir. Felsefe üzerinden bakalım, akıl hesap eder kader güler derler, ama kader gayrete aşıktır da derler. Tasavvufta kader sebep ile yaratılmış bir sabitliğe sahiptir, zamanı belirler fakat önlemi beşer alır…

Kadir’e sorarsanız, ” kader tedbirden artandır”…

Ateist arkadaşlarımız var bizim, kulluktan vazgeçip (deprem, türbülans kaza vb. durumlar hariç) Tanrıtanımazlar. Allah onlar kulluktan vazgeçiyor diye İlahlıktan vazgeçiyor mu? Cüzi bilgimle, külli konulara girmek istemem ama, sanmıyorum! Buradan ‘kıyasla’ şunu söyleyebilirim. Tedbir kaderi karşılamıyor diye tedbiri elden bırakacak değiliz, tedbirin de takdiri Allah’a ait.

Para, pul, imkan, yüreklere su serpmez. Tedbirler, A’dan Z’ye alınan tedbirler bir nebze su serper, kalanların yüreklerine. Yoksa bir acaba, bir ömür kemirir insanın içini. Koca akıllı patronların penceresinden (tedbir alanları, mütevekkilleri tenzih ederim) bakmadıkça bütün yollar tedbire çıkar.

Geçen biraz rahatsızdım üzerinize afiyet, Allah evime en yakın hastane olan Sağmalcılar Devlet Hastanesi’ni nasip etti, ilgili poliklinikte Uzman Dr.  Hocam’a muayene oldum. Kan, idrar tahlili, film ve ultrason istedi. İlk üçünü hemen hallettim. Devlet, Devlet’in Sağmalcılar Hastanesi’nde ultrason cihazı arızalı olduğu için beni Devlet’in Samatya Hastanesi’ne yönlendirdi, ama taa kasım ayının 22’sine. Benim muayene tarihim 12 Ekim, hayırlı işler.

Eksik sonuçla hocamın karşısına çıktım ve en azından bir ağrı kesici vermesini talep ettim. Hocam ultrasonu görmeden hiçbir şey yazamayacağını söyledi ve bir şekilde (!) acilen çektirmemi istedi. Kendimden aşikar özneyle bahsedip canınızı sıkmak istemiyorum, ileriki satırlarda gizli özne olacak zaten. Şuraya gelmek istiyorum: Madenin ultrasonunu çekmeden madenciyi aşağıya neden indiriyoruz? Hoca’mın eli her yere değemez ki!

Peşin hükümlü olup kimseyi yargılayamayız; ama. Amasra orada ise, Soma da burada. Soma’da tutuklu sanık kaldı mı sahi? Jandarmaların arasında saflığın ve masumiyetin simgesi olan beyaz gömleği ile elleri kelepçesiz fıttıdı fıttıdı gezen maden sahibi Can Gürkan şehit işçi başına 8 (sekiz) gün ceza aldı, hesap ortada. Madenci yakınını tekmeleyen şahıs Franfurt’a ticari ataşe oldu, zihniyet ortada. Gönüllü avukatların ikisi içeride, dışarıda olanların Bartın’a gitmek üzere Ankara’dan çıkmalarına arabalarındaki cam filmi yüzünden izin verilmedi. Cam da film olmasaydı, başka ‘filim’ olurdu; kaşının altında gözün var da denebilirdi pekala. Velhasıl kelam bakış açımızı değiştirmeden acımızı değiştiremeyiz…

Maden işçiliğinden daha helal kazançlı bir iş varsa ‘iş bu yazıyı’ yazdığım klavyeyi tuzlar tuzlar yerim; gel gör ki kömürün yananı Kerkük zindanında, yanmayanı Amasra zindanında dağlıyor canları. Ekmeğini kömürün karasında arayanların kaderi kömürden kalem ile yazılmıyor elbette. Ama ya mevzuatlar kara kalem ile yazılıyor, ya da uygulamayanların kalbi kara.

Madenlerin ultrasonunu çekip madenciyi aşağı göndermek zaman ister, vakit nakittir, işçi teferruattır.  Sayıştay raporları doğrultusunda hareket ettiğiniz veya ilgili mevzuatı harfiyen uyguladığınız da, ‘planlı’ bakımları ertelemediğinizde, ya da sahaya pahalı yaşam odaları kurduğunuzda nakitten gider. Günde 3 bin ton karşılığı ciro etmek varken ölçümle, tahlille uğraşırsanız maazallah 2 bin 500 ton karşılığı eksik parayı ‘hattat’ titizliği ile yazamazsınız kâr hanenize.

Nevşehir’in Avanos ilçesinde 18 Ekim Salı günü balon kazası oldu,  kazada İspanya uyruklu 2 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi yaralandı, kaptan tutuklandı. Evet kaptan tutuklandı! Fıtrat veya kader denmedi. Fıtrat bazen var bazen yok mudur? Kader yarı zamanlı mıdır?

Diploma kiralama diye bir olayı eczacılıkla öğrenmiştik. Sözcü Gazetesi’nden Sultan Uçar gazetenin 19 Ekim Çarşamba günü yayınlanan nüshasında E.B. adlı ‘meslek işsizi’ maden mühendisinin İstanbul’da bir markette (!) çalışırken DİPLOMASINI Afyon’da bulunan bir madene kiraladığını haber yaptı. Buyurun buradan yakın!

Şimdiye kadar olanları yazdım. Olacakları da yazabilirim, söz dediği  kelimeye mahkum, biter mi?! Şunlar olacak:

Günler geçecek şehit madencilerin çocukları top oynayacaklar bir akşamüstü asfaltta,  yorulup kaldırıma çökecekler, dört on iki vardiyasında soyunma odasında demir makasla kesilen dolaplarında sivillerini, para cüzdanlarını, kol saatlerini, kemerlerini, cep telefonlarını ve hayallerini bırakıp giden babalar işten dönmeyecek ama sekiz dörtten çıkan babalar çocuklarına ‘hadi oğlum eve’ diye seslenince biri nazlana nazlana biri suçlu suçlu, boynu bükük tutacak evinin yolunu. Veli toplantısı olacak okulda, ‘öğretmen babama demiş ki’ ile başlayan cümleler kuracak çocuk arkadaşları; o onların adam arkadaşı olacak. Askere gidecek merhum babanın garip oğlu, yemin töreninde gözleri babasını arayacak. Kocaman adam olacak, evlenecek, iki de bir nikah dairesini kapısına bakacak; babacığım gelir mi diye?

Gelmiyor paşam, gelmiyor, hiç beklemeyin, bir defa giden bir daha gelmiyor…

Bunaltan dipsiz karanlığın nemli koridorlarında iki büklüm emeğini pazar eden meslek şehitlerimizin aziz hatıraları önünde bir “işçi emeklisi” olarak saygıyla eğiliyorum. Kalanlarına Allah’tan sabırlar, yaralılara acil şifalar diliyorum. Son olmasını diliyorum…Ders alınmasını diliyorum…Ruhlarına fatiha…

A bı hayat kazma ucunda

M asaldı, bulamadılar, bulunmaz da

A teş yaktı düştüğü yeri

S ırası gelenler hayattan beri

R azı mıydı hayaller sizden?

A h etti ardınızdan devran!

 

Z indan iki hece demişti şair

İ ndiler hecelerce, buydu ahir

N efes sayılıydı ömürde

D ağlandı kırklar kömürle

A cı kaldı epey miras

N eden bu kadar ihtiras?

I şık yok barette, ışık artık kabirde…

*************************

ÇUBUKLU LACİ: VAR LOTO

          Video Assistant Referee, kısa adıyla VAR sistemi artık çekilişe bağlandı. Nereye çıktığını bilmiyorum ama nerelere çıkmadığını biliyorum. Bu hafta Kadıköy ilçemize çıkmadı, geçen hafta Florya’ya çıkmamış!

Eskiden ‘hakemi de yeneceksin’ derler bir tabir vardı şimdi bu ‘VAR’ ı da yeneceksine döndü. Hatta başlangıçta’VAR’ Video Assistant Rezidans olarak bilinirdi, ve bu Rezidans’ın Penthous’unda (Rezidans’ın çatı katı olurlar kendileri) oturanlar kapıcı dairesinde veya giriş katta, lobide ne olduğundan bihaberdi. Çekiliş sonuçları Veryansın Tv’de. ‘Hakem kararları ile ilgili kulüp olarak yorum yapmıyoruz’dan nerelere geldik. Aşçı sevdiğin yemeği pişirdikçe sorun olmaz.

Türkiye’de üç mecra vardır; herkes bu alanların doçenti değil profesörüdür. Siyaset, din, futbol. Karşıt görüşler siyasette restleşme ile bildirilir, din de reddiye ile. Futbol da da linkleşme. ‘Bana bak yeter linkleştiğin, fazla linkleşme görürsün gününü, linkini sevsinler,  seninki de link mi be, lingir lingir gezme, varoşun golü internete linkin düşmüş abin biliyo mu?’ gibi lingirdetmeler hayatımıza linkize olacağa benziyor, şimdiden linkedin derim.

Her şey 32. Dakikada başladı. Ömer Ali ellerini önce saf-masum arkasında birleştirdi, hakemi kazandı, sonra açtı, el topa gitti, sonra tekrar kapattı el bele gitti. Riva’dan beklediğimiz müdahale taa Bilecik’ten geldi. Maçtan sonra Fenerbahçe Başkan Vekili Erol Bilecik Başkan Ali Koç’a vekaleten verilmeyen penaltının linkinin adalet sarayına memnuniyetle gönderileceğini söyledi.

Fenerbahçe’nin golünde Volkan’ın uzaklaştıramadığı top döndü gol oldu, Başakşehir’in kaleyi bulan ilk ve tek, ilk ve son atağında Altay Alexiç’e gol fırsatı vermeyince skor belli oldu. Maça kaleciler damga vurdu aslında.

Mıhına da vuralım. Lincoln 71. Dakikada kendini attı hakem oynattı, oynattıysan Lincoln’e sarıyı vereceksin, es geçti.

Avrupa’dan yorgun dönmeleri biliriz ama bu maçta ezber bozduk. Her iki takım da Avrupa alanına (arena demek istemiyorum) yorgun çıkmak istemeyince futbol adına yazacak bir şey kalmadı ve maç sonu açıklamaları müsabakanın önüne geçti.

Jesus ben dahil herkesin eleştirdiği Altay’ı koruyarak ve kutsayarak adeta yeniden transfer etti. Açıklamaları itidalli siyasetçiler gibi. İşler yolunda giderken siyasetçi olmak kolay, yolunda gitmezse siyasetten politikaya döner mi? Politikacı kurnazdır günü kurtarır, siyasetçi akılcıdır geleceği kurtarır.

Emre Belözoğlu rakibin ofsayt sistemine hafta arası çalıştıklarını söyledi ama oyuncu profilinin ayağında top tutan oyuncular olduğunu da ilave etti. Bu ne perhiz, bu ne profil?  Gole kadar maçın ritminden memnun olduğunu da belirtti Emre Hoca, yani beraberliğe razıydım dedi aslında. Zaten bu rıza Altay ile 84. dakikaya kadar tanışmamalarından beliydi. Oyuncu profilinden başka değişikliği de yanlıştı. Fenerbahçe’nin aksayan sol tarafından en iyi bindirmeleri yapan Traore’yi çıkarırsan Jesus’a Ordinaryus’luğun yolunu açarsın. Traore en iyi bildiği şeyi iki defa yaptı, kaleyi bulsaydı bütün klavyeler ters yüz olacaktı.

 

Uğur Hoca Yazıyor: FENERBAHÇE, ‘FOTO’DA KAZANDI

0

Geride kalan tüm maçlarda sahaya sürdüğü oyuncularla işi çözerken, bu maçta sonradan girenler maçı kopardı. Yedek kulübesinin zenginliğinden ve hazır olması, “Profesörü” –yarın ki maçın sonucuna göre- liderliğe taşıdı.

UĞUR TEMEL

Fenerbahçe bu; yazana, yazı değiştirtir. Aslında maç, 12 Eylül’de oynanan Beşiktaş- Başakşehir maçı gibi gidiyordu… O maçta nasıl Beşiktaş bastırıp, Başakşehir kontra aradıysa, bu maçta da Fenerbahçe bastırdı, Başakşehir kontra aradı. Ama Başakşehir arefeyi görse de bayramı Rossi göstermedi. Uzun zamandır seyrettiğim en güzel golle, liderlik tahtına – Adana Demirspor maçının skoruna göre- Fenerbahçe oturdu.

Oynamayı değil, oynatmamayı seçiyor Emre Hoca, derbi maçlarında. Maçı kilitleyip, kontra ile gol bulma çabasında. Başakşehir’in tek isabetli şutunun +90’da olması, bunun ispatı. Hakkını yememek lazım, Fenerbahçe’nin savunma hattı, bu akşam diğer maçlara göre daha derli toplu idi. Delice bir ofsayt taktiği yerine, daha mantıklıca oynadılar. Arkalarına neredeyse hiç top kaçırmadılar.

Her maçta farklı on birler çıkaran Jesus, bu akşam- Ankaragücü maçına göre- tek değişiklik ile çıkmıştı sahaya. Geride kalan tüm maçlarda sahaya sürdüğü oyuncularla işi çözerken, bu maçta sonradan girenler maçı kopardı. Yedek kulübesinin zenginliğinden ve hazır olması, “Profesörü” –yarın ki maçın sonucuna göre- liderliğe taşıdı.
Önümüzdeki Perşembe akşamı Fenerbahçe, Avrupa Ligi beşinci maçında, bir liderlik mücadelesine daha çıkacak. Rennes maçı öncesi kazanılan bu maç, Sarı-Lacivertli takımın moralini de yüksek tutacaktır.

Emre Hoca, beklemek yerine kendi oyununu oynasa, maçın daha farklı skorla biteceğini düşünüyorum. Beşiktaş maço bir kumardı, tuttu. Her zaman elde beş benzemez ile rest çekilmiyor hâlbuki… Keşke Emre Hoca da, golü bulmayı düşünseydi de, kale önü pozisyonları daha fazla olan bir maç izleseydik.

Bütün Fenerbahçeli taraftarlar, Pazar akşamı 17.00 itibariyle, Konya’yı tutacakları kesin. Bakalım, bu gecenin lideri, unvanını –Konyaspor sayesinde- koruyabilecek mi?

Birhan Tut: Kendimizi geliştirmeden yurt dışına açılmak zor

TRT’de yayınlanan Mahrem belgeselinde oynadığı rolle tanınan Birhan Tut aslında yıllardır oyunculuk yapıyor. Hatta Tut’un oyunculuk kariyeri Kurtlar Vadisi dizisine kadar da gidiyor.

ERCAN KÜÇÜK

Mahrem’den sonra bir süre dinlenen oyuncu Tut sonrasında gaza bastı ve sevenleriyle bu sefer arayı açmadan yolculuğuna devam ediyor. Yakışıklı ve yetenekli sanatçı, aldığı kararla artık sadece gözlere hitap etmeyip bu sefer kulakların pasını silmek için de kolları sıvadı. Bu kapsamda ‘Kefaret’ isimli ilk şarkısına klip çeken oyuncu Tut ile gelecek planlamasını, yeni projelerini konuştuk.

Birhan Tut kimdir? Nelerle uğraşır?

Sanatın birçok dalıyla ilgilenmeye çalışan biriyim. Ama yani oyunculuk benim asıl mesleğim. Bununla birlikte işte yürütmeye çalıştığım bir müzik kariyeri başlattım. Yaşamaya çalışıyorum, üretmeye çalışıyorum. O kariyere daha yeni başladım. Daha üretim aşamasındayım işte bir parça çıkarttık: Kefaret. Şimdi yenisini hazırlıyoruz. Tabii ki bir planım programım var burayla ilgili. Ama şu anda baskın olan taraf oyunculuk, yani çocukluğumdan beri yaptığım iş.

Müzikle ilgili daha neler yapmayı düşünüyorsun?

Üretmeye devam ediyorum işte. Bestelerimiz var. Onların altyapı çalışmaları devam ediyor. Stüdyo çalışmaları devam ediyor. Ocak ayına kadar yani önümüzdeki 3-4 aylık süreçte. 3 tane daha parça çıkarmak, sonrasında aynı düzende devam edecek.

AZİZ YAHYAOĞLU DEVAM EDECEK Mİ?

En son senle röportaj yaptığımızda Mahremi çekmiştin. Ondan sonra son bir yılda neler yaptın?

Mahremden sonra bir dinlenme sürecim oldu 4-5aylık. O esnada birçok proje ile görüştük, birçok şey yaptık. Çok yapım şirketi gibi diziyle filmle görüştük. En sonunda işte Karamel Yapım, Kanal 7’de yayınlanan Emanet dizisi ile anlaştık. Orada Aziz Yahyaoğlu’nu oynadım. Yaklaşık 100 bölüm bu kadar. Keyif alarak çalıştığım oynadığım bir oyundu. Gelen tepkiler de çok güzeldi. Dizinin fanlarından dünya çapında bir sürü dostum oldu diyeyim.  Destekçim takipçim oldu. O da beni mutlu eden bir şey. Emanetin ikinci sezon çekimlerini bitirdiğimizde Hep33 Yaşında diye bir sinema filmi çektim. Onun da başrolünü oynadım. O da önümüzdeki aylarda galasını yapar. Emanetin yeni sezonunda birkaç bölümlük sahnelerim kalmıştı, onları tamamladım. Ve Emanet de benim için bitmiş, sona ermiş oldu. Bu çok merak edilen bir şey. Herkes ‘Emanet devam mı?’ diye soruyordu. Olmayacağım. Aziz Yahyaoğlu öldü.

Şu anda görüştüğüm birkaç proje var. Bizim de değerlendirdiğimiz karşılıklı olarak değerlendirilen. En uygunuyla umarım yakın zamanda tekrardan ekranda olacağız.

Dijital platforma bir iş hazırlıyoruz ‘Yatak Muhabbeti’ diye. Onun da ilk 3 bölümünün çekimlerini yaptık. Onun şu anda kurgusu montajı devam ediyor. Yayına girecek platformu şimdi söyleyemiyorum ama o duyurulacak zaten kısa süre içinde. Biz çekmeye devam edeceğiz bölümlerimizi.

EKONOMİK KRİZ, DİZİ SÜRELERİNİ YİNE ZATTI

Televizyonlardaki diziler 2-3 saat falan sürüyor. Eskiden Prime time zamanı içinde 2 veya 3 yapım olurdu. Şimdi tek yapıma kadar düştü bu. Bu uzun süreleri siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunun başlıca sebebi aslında ekonomi tamamen ekonomi. Çünkü öyle bir noktaya geldi ki ülke ekonomisi maalesef kimsede para yok artık. Ve o kanalların da yayın akışını doldurulması gerekiyor. 2-3 tane projeyi finanse edemiyor haliyle. Tek proje bu kısalması beklenen süreleri daha da uzattı son yıllarda. Çünkü artık kısalmalar başlamıştı. Biz de mesela Mahremi yaptık. Mahremin her bölümü 45 dakika 1 saat civarındaydı. Emanet dizisi de bölümleri 50-55 dk’ydı.

Genel olarak piyasada yayın akışını doldurma gereksinimi olduğu için dizi süreleri çok uzun. Tabii ki tek projeyi finanse etmek, tek projenin çekilmesi ve yayınlanması daha ucuza mal oluyor. Yani 3-4 tane proje demek her projede 100 kişi çalışsa, 100 yerine 300 kişiye maaş vermek demek. Dijital platformların revaçta olmasının sebebi de daha özelleştirilmiş olması, tekele alınmamış olması. Çünkü hep şey derler ya hep aynı yüzler hep aynı isimler. Çünkü onlar bir sistem oluşturmuşlar ve o sistemin dönmesini sağlıyorlar kendi içlerinde haklı olarak. Bunun yanlış bir şey olduğunu da söylemiyorum. Çünkü onlar oturtmuş o sistemi ve sistem devam ediyor.

Dijital platformların devreye girmesi biraz bu zinciri kırdı. Birçok insan bir şeyi üretebiliyor. Birçok oyuncu birçok yönetmen set çalışanı kazanabiliyor. Bu açıdan güzel ama işte biz de isteriz tabii ki televizyondaki ekran sürelerinin biraz kısalmasını.

TOPLUMUN GÖRMEK İSTEDİĞİ BİR HİKAYE AKIŞI VAR

Senaryoların hepsi birbirine benzemeye başladı. Ama bu dijitalde biraz daha farklı, daha özgün içerikler oluyor. Üretim sıkıntısı mı var yoksa tembellik mi var tv’lerde? Dijitalde yapılan televizyonda yapılamıyor. 2 saat bile olsa. Bunu neye bağlıyorsunuz peki?

Televizyonda biraz reyting kaygısı var. izlenmeyen iş direkt yayından kaldırılıyor. izlenmeyen dizi, film izlenmeyen proje. Ve beklentiyle alakalı bir şey bu. Bir dizinin başrolünde Kıvanç Tatlıtuğ oynatıyorsanız o dizi ikinci olamaz. Reytingde ikinci olursa o iş kötü gidiyor demektir ve yayından kaldırılır.

Biraz da arz talep meselesi, üretim sıkıntısı asla yok. Benim yazar, senarist, çok arkadaşım var. Çok orijinal senaryoları orijinal fikirleri var. Bunları televizyonda yaptıkları zaman kıymeti bilinmiyor ya da reyting yapmıyor. Çünkü bu toplumun görmek istediği bir hikaye akışı var, bir duygu durumu var. Ve onu sunmaya çalışıyor insanlar. Televizyonda bu yüzden hep biz aynı benzer hikayeleri görüyoruz. Dijital platformlarda bu arkadaşlar da imkan bulabiliyorlar. Özgün içerikleri sunmak için. Örneğin Netflix’te yayınlanan bir Türk dizisinin ‘Biz de bunu yapabiliyormuşuz bak. Ne kadar kaliteli, ne kadar güzel bir iş gibi’ yorumlar almasının sebebi de bu. Çünkü O işi televizyona sunsan yayınlanmayacak. Çünkü bir sürü kısıtlama, bir sürü sınırın içinde yapılmaya çalışılıyor televizyon işleri.

Dijital platformlarda insanlar daha rahat oldukları için üretebiliyorlar. Yani bir içerik sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum. Sadece arz-talep üzerine çalışılıyor. Bu da sonuçta bir sektör.

Bu dijital platformlar da çok fazla artmaya başladı. Bu kadar çok artması nicelik niteliği düşürür mü yükseltir mi? Ülke ve oyuncu tanıtımı için ne kadar değerli?

Ya bence düşürür ama bunun da önünü de alabilir miyiz bilmiyorum. Çünkü platform ne kadar çok artarsa iş o kadar çok üretilmeye başlanır. Ve bu sefer işini iyi yapan insanları keşfetmekte zorlanmaya başlarsın. Bu müzik piyasasında da şu şekilde: Şu anda seninle bir şarkı yapıp akşam Youtube’da yayınlayabiliriz. Bunu herkes yapabilir. Günde 30-40 tane şarkı yayınlanıyor, yeni şarkı çıkıyor piyasaya. Hangisinin kaliteli olduğunu keşfedecek bir vaktimiz yok.

Aynı şey dijital platformlar için de geçerli. Birçok özgün içerik birçok özgün hikaye üretiliyor ama hepsini keşfedecek vaktimiz olmuyor. Ben şimdi Netflix mi, Exxen mi, BluTV mi, Puhu TV mi, Amazon mu, Disney mi hangisini izleyeyim hangisini takip edeyim? Hepsine üye olup hepsini takip edebilecek bir ekonomiye sahip değil insanlar maalesef..

Netflix’te zaman zaman tutulan bazı yerli yapımlar görüyoruz. Ama Türk oyuncuları yabancı yapımlarda çok göremiyoruz. Hollywood’da hiç Türk oyuncu göremiyoruz. Türk oyuncular neden Hollywood’da ya da bütün dünyada ses getiren bir yapımda yer alamıyorlar? Buradaki eksiklik ne?

Ya burada siyasi politik bir taraf da olabilir, tam olarak bilmiyorum, hakim de değilim o tip şeylere. Günümüz şartlarında çok zor. Bir Türk vatandaşının çok yetenekli de olsa o imkan ona sağlanmadıkça çıkıp yurt dışında bir şeyler yapabilecek ekonomiye ve güce sahip olması çok zor. Hepimiz Türkiye’de iş yapmak zorundayız. Dijital platformların böyle bir avantajı var. Netflix gibi Disney gibi platformlarda üretilen işlerde diğer ülkeler tarafından dikkat çekersin, sevilirsin. Transfer edilirsin. İyi de kendimizi ne kadar geliştirdik? Bir İspanyol dizinde oynayacak kadar İspanyolcamız var mı? Ya da Amerika’nın yaptığı bir işte oynayacak kadar İngilizcemiz var mı? Yurt dışında üretim yapan oralarda işte oynayan yabancı dizilerde filmlerde oynayan insanlar var. Daha yeni Kıvanç Tatlıtuğ yaptı. Umarım hepimiz yapabiliriz, hepimiz açılabilir, küreselleşebiliriz. Biraz da Türkiye’de üretilen işlerin, içeriklerin kalitesiyle ilgili bir şey. Ciddiye alınmamız gerekiyor dünya tarafından. Mesela yıllarca İspanya’da Türk dizileri yayınlandı. Türk dizilerini sevdiler izlediler. İspanya’da böyle bir üretim yoktu. Ama adamlar ne yaptı ne etti bilmiyorum.  Birkaç sene içinde yaptıkları bütün dizileri bütün dünyaya sattılar. Bütün dünyada hit haline getirdiler. La casa de papel, Elit bunun örnekleridir. Oradaki oyuncular bütün dünya işlerinde oynayabilir şu anda. Ama Türkiye’de henüz böyle bir seviyeye de gelmediğimiz için diğer ülkeler tarafından tercih edilmemiz çok zor. Tek eksik tabii ki değil.

KALİTE ARTARSA OYUNCUMUZ DA ARTAR

Mesela Kıvanç Tatlıtuğ yakışıklı, karizmatik, oyunculuğu da iyi. Aksiyon filminde neden oynamasın diye düşünüyorum mesela.

Bu biraz network ve iletişimle ilgili bir şey. O networkü sağlayabilmek için ciddiye alınmak gerektiğinden bahsediyorum. Türkiye’de üretilen işlerde biraz böyle. Kıvanç Tatlıtuğ’un zamanında Thor için görüştüğünü ve son ikide Chris Hemsworth un rolü aldığını herkes biliyor. Yani Kıvanç Tatlıtuğ ve Chris Hemsworth ikisinden biri olacaktı. Chris Hemsworth oldu. Can Yaman İtalya’da şu anda bir dizi yapıyor. Ama o network içinde bir bilinirliğe ve ciddiye alınmaya ihtiyacımız var. O yüzden bizim Türkiye’de yaptığımız işlerin kalitesi artarsa yurt dışında iş yapan oyuncu sayımız, aktör sayımız da artacak

Yurt dışı bağlantıları güçlü olan menajerler de önemli bir etken. Tabii ki futbolla kıyaslanamaz. Futbolda sürekli düzenlenen uluslar arası müsabakalar çok fazla var. Yetenekli isen zaten o performansı gösteriyorsun ve dikkat çekiyorsun. Futbol takımlarının scout ekipleri vardır. Gider ülkelere izler iyi bir futbolcu keşfeder. Bunu alalım der, alırlar. Yapım şirketleri scout için kimseyi kullanmaz. Çünkü vardır, oynatacakları oyuncular zaten. Hani bir senaryo yazıldığında o senaryodaki karakterleri kimin oynayacağı daha yazarken, o kişilerin aklında canlandığı için. bu kıyaslanabilecek 2 sektör değil maalesef. Ama evet, menajer olarak biraz daha girişimci bir ülke olabiliriz.

Bizim de dünya çapında ünlü tanınmış oyuncularımız var. Mesela ben Emanet dizisine girdiğimde çok şaşırdım. Çünkü Türkiye’de 1.5 reyting alıyor. Ama dünya çapında bu kadar izlenen bir Türk dizisi var mı bilmiyorum. Benim Brezilya’dan Honduras’tan, Arap ülkelerinden, Arjantin’den, Amerika’dan bir sürü takipçim var.

Birhan Tut’un Türkan Şoray kanunları var mı?

Yok. Ben oyuncuyum. Her şeyi oynarım.

DAHA SAKİN BİR KARAKTER GELİYOR

Çektiğin sinema filminde izleyicileri hayranlarını nasıl bir rol bekliyor?

Emanette daha hareketli bir karakterdim mesela. Hep 33 yaşında filminde daha sakin daha uysal, daha ahlaklı bir karakter. Çok efendi bir karakter bekliyor. Filmin başrolü ama sakin çok sakin.

Son dönemde bu özellikle dijital platformlarda LGBT karakterler çok öne çıkmaya başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Bu benim çekindiğim bir konu değil. Ya ben bir kere ben şuna da karşıyım. LGBT üyeleri demeye de karşıyım. Çünkü bu da bir ötekileştirmeye, o da bir sınıflandırmaya giriyor. Hepimiz insanız, hepimizin belli başlı yönelimleri var. kimin kimlerden hoşlandığı hangi cinsiyetten hoşlandığı, hangi cinsiyetle ne yaşadığı bizi ilgilendirmez.

İnsanları insanlığıyla değerlendirebiliriz sadece, cinsel yönelimi ile değil.  Bir şeyi çok fazla vurgulamak, asıl ötekileştirmektir. O yüzden çok aşırı aşırı vurgulanması bana doğru gelmiyor açıkçası. O saygıyı talep etmek oluyor. Saygı gösterilmesi için baskı yapmak oluyor. Bu da  tabii zıtlaşma sürtüşmeye gidiyor. Benim eşcinsel çok arkadaşım var. Hepsini de çok severim. Beni ilgilendirmez cinsel yönelimleri. Ama bunu sürekli vurgulamak, bunlar çok yanlış söylemler. Bence bunlar ötekileştirmeye dayalı söylemler. O yüzden ben bunları da söylemiyorum. Kimseyi şu gay bu lezbiyen, bu biseksüel diye sınıflandırmıyorum. Hepsi insan benim için. İlgilendirmiyor beni. Sadece bunun çok fazla vurgulanması kendi kendini ötekileştirmek gibi oluyor. Onlar adına söylüyorum yani. ‘Ben sizden farklıyım.’ Farklı değilsin. Sadece yönelimin farklı. Sen de insansın, ben de insanım.

Aytuğ Atıcı yazdı: YÜZ KARASI

Tam 41 insanın annesine, babasına, eşine, evladına “son” olduğunu bilmeden sarılması ve sonrasında alın teri ile ekmeğini kazandığı madenden cansız bedeninin çıkarılması;

Yöneticilerin yüzüne kara çalmaz mı?

“Kader” diyenlerin yüzüne kara leke sürmez mi?

“Bu işin fıtratında var” diyenlerin yüzünü karartmaz mı?

Ne fark eder ki?

AYTUĞ ATICI – 19.10.2022

Soma’daki 301 cinayetin ve 18 işçinin öldüğü Ermenek faciasının kara lekelerini yüzlerinde taşıyanlara Amasra katliamının lekesi de sürülse ne değişir ki?

Yüz de kara, ruh da kara olduktan sonra…

Kader planıymış…

“Biz kefenimizi giyip yola çıktık” diyenler kaderlerine razı olmayıp yüzlerce korumayla gezerken,

Madencilere “kader” edebiyatı yapanlar, ABD ziyaretine THY kargo uçağıyla zırhlı araçlarını götürürken,

Hangi yüzle kaderden bahsedebiliyorlar!

Her maden kazasından sonra benzer açıklamalar yapan ancak gerekli önlemleri almayan ve ölümlü maden kazaları sıralamasında Türkiye’yi dünyada ikinci sıraya oturtanlar,

Hangi yüzle kaderden bahsedebiliyorlar!

“Maden ocaklarımızda hala önemli kazaların yaşanıyor olmasını kabul edemeyiz. Artık madenlerimizde hiçbir risk görmek istemiyoruz” cümlelerini muhalefet liderlerinin değil de ülkeyi 20 yıldır yöneten kişinin söylemiş olması size de garip gelmiyor mu?

İddia edilenin aksine yaşanan olayın “kader” değil, tersine tam anlamıyla önlenebilir bir “CİNAYET” olduğunu 2019 tarihli Sayıştay raporu da ortaya koymuşken,

Gerçekleşen patlamanın sebebi Sayıştay tarafından ÜÇ SENE önce adeta nokta atışı olarak tahmin edilmişken,

Kim hangi yüzle kaderden bahsedebilir ki?

Yine Sayıştay tarafından farklı yıllarda hazırlanan raporlarda; madenlerdeki gaz ve solunabilir toz birikiminden veya ocakların derinleşmesi ile artan degaj(ani metan gazı püskürmesi) ihtimalinden bahsedilmesine rağmen,

Önlem almayanlar mı sorumludur, yoksa kader mi?

Aynı madende 2017 yılında 133, 2018 yılında 112 iş kazası gerçekleşmişken,

Maden yönetimine soruşturma açmayanlar ya da uygun ceza vermeyenler mi sorumludur, yoksa kader mi?

Hayır kardeşim!

İş cinayetleri kader değildir!

İş cinayetlerine “kader” diyen yöneticiler ya kaderin ne olduğunu bilmeyecek kadar cahil; ya da insanların kader inancını, dini duygularını suistimal ederek, ihmallerini gizlemeye çalışan vicdansızlardır.

Maden cinayetlerini eleştirmeyi “dalga geçmek” olarak niteleyen AKP liderine sesleniyorum:

1. Maden işçileri ve aileleri ‘Hamdolsun 24 saati geçmeden 41 şehidimize ulaştık’ demenizi değil,maden işçilerinin yaşamlarını korumanızı istiyor.

2. Madende yaşamını yitiren işçilerin aileleri, kendilerine münasip gördüğünüz parayı değil, Sayıştay denetimlerinde tespit edilen aksaklıkları bildikleri halde gerekli önlemleri almayan tüm yöneticilerin ve siyasilerin hesap vermelerini istiyor.

3. Maden işçileri maden kazalarının nedeninin kader ya da fıtrat nedeniyle değil rant ve para hırsı nedeniyle meydana geldiğini haykırıyorlar.

4. Hepimiz, muhalefetteymişsiniz gibi konuşmanızı değil, iktidarda olduğunuzu hatırlayarak davranmanızı istiyoruz.

Kaynak: Aytuğ Atıcı İnternet Sitesi

‘Önceliğimiz avukatlık mesleğinin sorunlarını çözmek’

Dünyanın en büyük 2. Barosu olan İstanbul Barosu’nda seçim rüzgarları sert esiyor. 56 bin avukatın kayıtlı olduğu baronun Genel Kurulu 22-23 Ekim’de yapılacak. Seçimlerdeki 9 adayın 3’ünü kadın adaylar oluşturuyor.

ERCAN KÜÇÜK

Mevcut baro başkanı Mehmet Durakoğlu’nun yeniden aday olmayacağını açıklamasından sonra İstanbul Barosu’ndaki seçim iyice kızıştı. Röportajlık olarak İstanbul Barosu’nun kadın adaylarına mikrofon uzattık.

Önce Avukat Grubunun başkan adayı Av. Elif Görgülü 30 yıldır avukatlık mesleğini icra ediyor. Bunun 20 yılını Staj Eğitim Merkezi’nde (SEM) geçiren Görgülü, şu anki mevcut yönetimde de Yönetim Kurulu üyeliği yapmaktadır. Düzenlediği etkinliklerde genç avukatların çoğunluk olmasıyla dikkat çeken Av. Elif Görgülü’nün sorularımıza verdiği cevaplar şu şekilde:

BARO YÖNETİMİ ÜYELERİ ARKASINA ALAMADI

Neden aday oldunuz? Önceki dönemlerde ne eksikti? Sizin öne çıkan projeleriniz neler?

Avukatlık mesleğimin 30 yıllık bir geçmişi var, her zaman sahada oldum ve yanı sıra baroya da katkı vermek için 20 yılımı Staj eğitim merkezinde geçirdim. Bu 20 yılın bana iki önemli katkısı oldu: üniversiteyi yeni bitirmiş avukat adaylarının hayallerini, kaygılarını ve sorunlarını yakından tanıdım. Ve baronun da yıllar boyunca değişen yönetimlerle değişen çalışma tarzını gördüm. Son dönemde ülkedeki rejim değişikliği yargıyı tümüyle yürütmenin etkisi altına alırken buna en gür sesle karşı çıkılmasına inandım. Ancak bir yıla yakın süredir üyesi olduğum yönetim kurulunun yeterince aktif olmadığını, üyeleri arkasına alamadığını, bazı konuları nadasa bıraktığını gördüm. Ve bu durumun da üyelerin politik görüşleriyle ilgisi olduğunu düşündüğüm için gruptan ayrıldım.

Baroda eksik olan şey dinamizm, tepkisellik ve sorunların derinliğini kavramaktaki yetersizlik. Biz dinamik bir ekibiz ve adımıza uygun olarak birinci önceliğimiz avukatlık mesleğinin sorunlarını çözmek. Bu konuda hızla ve kalıcı çözümlere ulaşmayı hedefliyoruz. Seçildikten sonra ilk 100 günde yapacaklarımızı açıkladık. Bilinen sorunların çözümleri yanında grubumuza ait projelerimiz de var ve çok ilgi görüyoruz.

En önemli projelerimizden bazıları şunlar;

BARO KÜLTÜR MERKEZİ VE BAROPARK

-CMK eğitimlerini staj eğitimi içine almak, CMK ücretlerinin güncellenmesini sağlamak ve bunların dağıtımında genç meslektaşlara öncelik tanımak

-Eğitim projelerini günün gereklerine uygun, toplumsal ve teknolojik gelişmeleri de kapsayacak şekilde toplamak ve Eğitim Akademisi adı altında meslektaşlarımıza ulaştırmak

-Mobbing ve taciz olaylarıyla ilgili özel bir birim kurmak ve bu tür sorunları olan meslektaşlarımıza psikolojik destek dahil her türlü yardımı yapmak

-Stajyer meslektaşlarımızın kamu hizmetlerinden “öğrenci” sayılarak yararlanması için gerekli girişimlerde bulunmak

-Meslektaşlarımızın sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için Baro Kültür Merkezi ve Baropark’ı hayata geçirmek için çalışmalara başlamak

-Baronun merkez ve komisyonlarını daha aktif hale getirmek, bütün meslektaşlarımızın ihtiyaç duydukları anda baroya erişebilir olmalarını sağlamak gibi..

-Avukatların yargıdaki etkisini ve saygınlığını artırmak için neler yapacaksınız?

Buna önce hepimizin inanması gerekiyor. Bütün üyelerimizle iletişim içinde olmak ve birlikteliğimizin en büyük gücümüz olduğunu kabul etmeleri için uğraşmak da.. İstanbul Barosu dünyanın en kalabalık barosu. Hiçbir kurumun bu kadar iyi eğitimli ve sayıları nerdeyse 60 bini bulan üyesi yok. Bu büyük gücümüzü dönüştürmemiz ve hem mesleğimizi hem baromuzu eski saygınlığına kavuşturmamız gerekiyor. Meslektaşlarımızın önce en küçük ve hızla çözümlenen sorunlarından işe başlıyoruz. Çözüldüğünü gördükçe baroya güvenleri artacaktır. Öte yandan her gün karşılaştığımız hukuksuzluklar konusunda daha aktif ve tepkisel olacağız. Prensibimiz sorunlara yaklaşırken diyalogu denemek, olmadığında da konuyu ortada bırakmadan hemen bir sonraki eyleme geçmek. Hızlı, kesin ve kararlı davranmanın birçok sorunu önleyeceğine ve var olanları da çözeceğine inanıyoruz.

-Hukuk fakültelerinin sayısı ve eğitim kalitesi çok tartışılıyor. Hatta kapatılmaları konuşuluyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

ÖNCE AVUKAT grubu olarak bu kadar çok hukuk fakültesi açılmasına ve her yıl binlerce mezun verilmesine karşıyız. Her ile bir üniversite projesi de bu kadar çok vakıf üniversitesi kurulması ve her birinin içinde bir hukuk fakültesi bulunması gerçekten çok üzücü. Hukuk eğitimi kapsamlı ve zor bir eğitimdir. Çok iyi yetişmiş, deneyimli öğretim üyelerince verilmelidir. Ayrıca hukuk mezunları hemen avukat olamıyor bir yıl staj yapmaları ve sonrasında da CMK eğitimi almaları gerekiyor. Bu kadar çok sayıda mezunun kaliteli eğitim ihtiyacının karşılanması mümkün değil. Nitelikli hoca bulunmayan ve kaliteli eğitim veremeyen fakültelerin kapatılması ya da öğrenci sayısının azaltılmasında yarar görüyorum.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN ARKASINDA DURACAĞIZ

-Bir kadın başkan adayı olarak seçilirseniz kadın hakları ve kadın mücadelesi için baroda ne tür çalışmalar yapmayı düşünüyorsunuz?

Baromuzun bugün de en iyi çalışan merkezlerinden biri kadın hakları merkezimiz. Merkezimiz kadın haklarını savunan bütün sivil toplum kuruluşlarıyla yakın ilişki içinde. Gerektiği her zaman kamuoyuna dönük tepki vermek ve/veya hak savunucusu STK’lara hukuk desteği vermek konusunda aktif çaba harcıyor. Baro üyelerimiz de nüfus açısından bakarsanız Türkiye nüfusuna benziyor, kadın üyelerimizin sayısı erkek üyelerimizin sayısından çok. Bizim en önemli projelerimizden biri de mobbing ve taciz konusunda çalışacak ayrı bir birim kurmak. Bu birimin hem meslektaşlarımızın hem de kadınların uğradıkları mobbing ve tacizler konusunda destek sağlayacağını düşünüyoruz.

Kadınların büyük uğraşlarla Medeni Kanun ve TCK’da kazandıkları haklardan geriye götürülmek istenmesine karşı daha aktif bir direnç göstereceğiz. İstanbul Sözleşmesi’nin ve ona bağlı olarak çıkarılmış olan 6284 sayılı yasanın arkasında duracağız.

-Büyük hukuk bürolarının rekabeti ve çalışma alanlarının daralması nedeniyle bazı avukatların bürolarını kapatmak zorunda kalması avukatların gündemleri arasında yer alıyor. Siz buna yönelik neler yapmayı planlıyorsunuz?

Avukatlar İçin yeni iş alanlarının açılması için mücadele vereceğiz. Ayrıca avukatların birlikte dayanışma içinde işbirlikleri yapabilmesi için mücadele vereceğiz Avukatlarımızın ekonomik problemlerinin çözümü noktasında yargılamaların daha kısa sürmesi, icra dairelerinin daha hızlı çalışan çözüm ortakları olması noktasında mücadele vereceğiz. Avukatın saygınlığını ve onurunu koruyan insanca yaşaması için gerekli tüm önlemleri alacağız .

-Seçimin kazananı olduğu gibi kaybedeni de olacak. Kaybeden grupların ve bu gruplardaki isimlerin baroda temsil edildiklerini düşünüyor musunuz?

Baro yönetimi gönül işi, ekibimiz ya da diğer gruplarda olan herkes bunun gönüllü yapılan bir iş olduğunu bilerek aday oluyor. Dolayısıyla meslektaşlarımızın güvenini kazanan bir ekip yönetime geliyor, diğer gruplara mensup adaylar işlerine devam ediyorlar. Baro bütün üyelerini temsil eden bir kurum olmalı. Yönetime gelen ekip herhangi bir siyasi partinin arka bahçesi olmamalı. Şu kişiler bu gruptaydı, onların beklentileri bizi ilgilendirmez dememeli. Biz ilk günden beri kapsayıcı bir baro için çalışıyoruz, bütün üyelerimizin beklentileri ve şikayetlerine karşılık vermek için çalışacağız. Ayrım yapmadan onların hayatlarını kolaylaştıracak adımlar atacağız diyoruz.

‘Tüm avukatların temsil edildiği Baro’yu savunuyoruz’

Dünyanın en büyük 2. Barosu olan İstanbul Barosu’nda seçim rüzgarları sert esiyor. 56 bin avukatın kayıtlı olduğu baronun Genel Kurulu 22-23 Ekim’de yapılacak. Seçimlerdeki 9 adayın 3’ünü kadın adaylar oluşturuyor.

ERCAN KÜÇÜK

Mevcut baro başkanı Mehmet Durakoğlu’nun yeniden aday olmayacağını açıklamasından sonra İstanbul Barosu’ndaki seçim iyice kızıştı. Röportajlık olarak İstanbul Barosu’nun kadın adaylarına mikrofon uzattık.

Kaynak: İLKHA

Bağımsız Avukatlar Grubu’ndan Avukat Gülden Sönmez, İnsan hakları, örgütlenme özgürlüğü gibi çalışmalarıyla bilinen bir isim. İHH, MAZLUM-DER gibi kuruluşlarda yöneticilik yapan Sönmez, 2010 yılında İsrail’in saldırdığı Mavi Marmara gemisi yolcularındandı. Sönmez, en son geçtiğimiz aylarda Çin Devlet Başkanı Şi Jinping hakkında yaptığı şikayetle konuşulmuştu. Av. Gülden Sönmez’in sorularımıza verdiği cevaplar şu şekilde:

KATILIMCI BARO ANLAYIŞI

Neden aday oldunuz? Önceki dönemlerde ne eksikti? Sizin öne çıkan projeleriniz neler?

Bağımsız Avukatlar (BAK), İstanbul Barosu üyesi bir grup avukatın Ekim 2020’de bir araya gelmesi ile başlayıp, 5 Nisan 2021’ de yapılan çağrı ile ilan edilmiş bir platform. Kurucusu olduğum Bağımsız Avukatlar, avukatlık mesleği, savunma hakkı, yargının işleyişi, insan hak ve özgürlüklerinin korunması, hukukun üstünlüğü ve adaletin tesisi için İstanbul Barosu üyesi avukat ve stajyer avukatların gönüllü üyeliğiyle, sivil ve bağımsız olarak hareket edecek bir yapıda. BAK sadece bir seçim grubu olarak kurulmadı, seçim ve genel kurul çalışmalarının dışında yıl içerisine yayılmış çeşitli faaliyetler gerçekleştiriyoruz. Bağımsız Avukatlar, faaliyetlerini karar mercii olan BAK Meclisi, alınan kararları icra eden BAK Koordinasyon Kurulu ve Dinamik İcra Kurulu, Bağımsız Avukatlar’a aidiyet hisseden tüm avukat ve stajyer avukatlardan oluşan ve meclise tavsiye niteliğinde kararlar alan BAK Kürsüsü isimli dört ana organ eli ile yürütmektedir. Grubumuz yatay hiyerarşi modeli ile yönetilmektedir. Benim adaylığım da kürsümüzde üyelerimizle yapılan anket çalışması sonucu öne çıkan isimlerden olmam sebebiyle Meclisimizin aday olarak belirlemesi ile oldu.

Önceki dönemlerde şunu gördük ki İstanbul Barosunda meslektaşa dokunan, sorunlarıyla ilgilenen bir yönetim biçimine sahip değiliz. Bunu genel kurula ve seçime katılan meslektaşlarımızın sayısına baktığınız zaman net bir şekilde görebiliyorsunuz. Meslektaşlarımız bağlı bulundukları baroya o kadar uzak, o kadar aidiyet hissetmiyor ki seçimlere ve genel kurula katılma ihtiyacı dahi görmüyor. Meslektaşların bağlı bulundukları meslek kuruluşundan güç alması gerekirken, adeta “olsa da olur olmasa da olur” vaziyette kalmış bir barodan söz ediyoruz. Biz her şeyden önce meslektaşlarımıza katılımcı baro anlayışı ile aktif bir baro vadediyoruz.

Öne çıkan projelerimizi; hukuk güvenliği için baronun aktif ve etkili hale getirilmesi, meslektaşlarımızın yaşadığı problemlerinin çoğunun temelinde yattığını düşündüğümüz “mesleğin itibar kaybının” önlenmesi, “Avukat adaletin kahramanıdır” düsturu ile meslektaşlarımızın yargıdaki pozisyonlarının ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi olarak temel başlıklar halinde özetleyebiliriz. Mesleğimiz ciddi anlamda bir itibar kaybı yaşamış ve bu süreçte maalesef gerekli adımları atmamıştır. Meslektaşlarımızın yaşadığı problemlerin temelinde de bu problem yatmaktadır. Bu nedenle bu konu üzerinde ciddi şekilde durulması gereken bir konudur. Bu sorunla ve meslektaşların diğer sorunlarıyla mücadele ederken baro maalesef ciddi bir meslektaş sayısına sahip olmamıza rağmen bu sayının hakkını vererek, meslektaşlarımıza etkin rol vererek bir mücadele ortaya koyamıyor. Bunun için kendi grubumuzda da örneğini sergilediğimiz katılımcı bir anlayışla baronun yönetilmesini, nispi temsil sistemine göre oluşturulacak bir Baro Meclisi ile yönetim sağlamayı vadediyoruz.

Bunun yanında avukatlar, hakim ve savcılar ile kıyaslandığında çalışma alanları olan adliyelerde ciddi bir dezavantajlı pozisyona sahip. Örneğin; adliyeler girişlerde xray aramaları, yemekhane ve kafeteryalardan indirimsiz faydalanma, otoparktan ücretsiz yararlanma imkanının olmamasından tutun kısıtlı alan uygulaması sebebiyle adliyede belirli alanlara giriş yapamama… Bu örnekler o kadar fazla ki, bunun temelinde de avukatların ihtiyaçlarının ve sorunlarının göz önünde bulundurulmaması geliyor. Adliye yönetimleri yasal bir zemini olmamasına rağmen başsavcılıklar verilmiş durumdadır. Adliyede yönetimin avukatların ve hakimlerin de yer aldığı bir kurul tarafından yapılması gerektiğine inanıyoruz.

Bunun yanında polis merkezleri, cezaevleri, geri gönderme merkezlerinde avukatlar kendilerine tahsis edilen alanlar arşiv, depo, ek nezarethane gibi amacı dışında kullanıldığından zorluklarla karşılaşmaktadır. Biz her kurumda avukatların koşullarının iyileştirmesi yönünde gerekli müdahaleleri yapmayı vadediyoruz.

Ekonomik anlamda da meslektaşlarımızın koşullarının iyileştirilmesi için, CMK sistem ve uygulamalarında düzenleme, avukatlara yeni çalışma alanları ortaya çıkması için yapılacak yasal düzenlemeler, bağlı çalışan avukatların haklarının iyileştirilmesi için yapılacak değişiklikler hususunda broşürümüzde de yer alan ciddi bir hazırlığımız ve vaatlerimiz var.

Meslektaşlarımızın hepsi mesleğini icra ederken pek çok sorunla karşı karşıya kalıyor ve biz sadece sorunları ortaya koymuyoruz, bu sorunlara çözüm önerilerimiz ile geliyoruz.

AVUKATLAR ADALETİN KAHRAMANLARIDIR

Avukatların yargıdaki etkisini ve saygınlığını artırmak için neler yapacaksınız?

“Avukatlar adaletin kahramanlarıdır” diyoruz. Avukatların yargıdaki etkisi ve saygınlığını artırmak için öncelikle avukatların hakim ve savcılar karşısındaki eşitsiz pozisyonunu ortadan kaldırılması zaruridir. Meslektaşlarımız da yaşadıkları problemler karşısında arkalarında baronun varlığını gerçekten hissettiklerinde daha güçlü bir duruş sergileyebileceklerdir.

YETERSİZ, NİTELİKSİZ FAKÜLTELER KAPATILMALI

Hukuk fakültelerinin sayısı ve eğitim kalitesi çok tartışılıyor. Hatta kapatılmaları konuşuluyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meslekteki itibar kaybına değinmiştik, bunun sebeplerinden biri de hiç şüphesiz hukuk fakültelerinin sayılarındaki artışa bağlı olarak avukat sayısında meydana gelen artıştır. Herhangi bir fizibilite ve reel ihtiyaca dayanmayan, kalitesi tartışılan hukuk fakülteleri hukukun tehdidi haline gelmiştir. Bu nedenle yeterli ve nitelikli kadrosu olmayan hukuk fakülteleri kapatılmalıdır. Hukuk eğitimini tüm boyutlarıyla ele alıp ilgili resmi kuruluşlar, akademisyenler, baro ile yapılacak çalıştayda Türkiye’de Hukuk Eğitimi Politika Değişikliği ve Önerileri çıkararak ilgili tüm kurumlara ve kamuoyuna sunacağız.

SEÇİMİN GALİBİ KADINLAR OLDU

Bir kadın başkan adayı olarak seçilirseniz kadın hakları ve kadın mücadelesi için baroda ne tür çalışmalar yapmayı düşünüyorsunuz?

Bu sene İstanbul Barosundaki seçimlerin galibi şimdiden kadınlar oldu. Baro tarihinde ilk defe dört kadın adayla seçime gidiyor. Yine gözlemlediğimiz kadarıyla Yönetim Kurulu adaylarında da kadın meslektaşlarımız ağırlıkta. Hayatım boyunca insan hakları alanında pek çok faaliyete katıldım, hususen kadınlarla alakalı olan projelere de öncülük yaptım. İstanbul kadınların yaşadığı problemlere daha rahat temas edebileceğini ve bu konularda da gerekli adımları atabileceğimi tereddütsüz söyleyebilirim. Biliyorsunuz avukatlar geçmişten bu yana en kalabalık çalıştıkları ortamlarda bulunuyor. Mesleğimiz artık bireysel ofislerde değil yüksek sayıda çalışanların olduğu ofislerde yürütülüyor. Bu yeni etkileşimin bir etiği ve bu etiğin kontrolü Baro’da olmalı. Meslektaşlarımızda gözlemlediğimiz ve bize gelen şikayetlere baktığımızda şu hususları gördük; iş ortamında mobbing, kaba davranış, bazı kadın meslektaşlarımızın işveren avukatlarca, belli tarz ve davranışa zorlanması söz konusu. Avukatın avukata zorbalığının üstü örtülmemeli diye düşünüyoruz. Bu konularda kuralların açık ve uygulanabilir olması, disiplin süreçlerinin etkin kılınması zorunlu.

Büyük hukuk bürolarının rekabeti ve çalışma alanlarının daralması nedeniyle bazı avukatların bürolarını kapatmak zorunda kalması avukatların gündemleri arasında yer alıyor. Siz buna yönelik neler yapmayı planlıyorsunuz?

Avukatın iş alanın genişletilmesi, olan alanın ise korunması Baronun en büyük görevidir. Biz bu konuda bazı hukuki işlemlerde avukat bulundurma zorunluluğunun getirilmesini hem de vergi yükümlülüğü açısında yıllara göre kolaylık ve indirim sağlanmasını savunuyoruz.

Meslektaşlarımızın yaşadığı ekonomik sıkıntıları gidermek için yeni iş imkân ve alanlarının zorlanması, başta hasar danışmanlık şirketleri avukatların iş alanını daraltan pratiklerle mücadele edilmesi hedefimizdir. Şirketlerin avukat bulundurma zorunluluğu, belli iş ve işlemlerde avukatla temsil zorunluluğu gibi başlıklarda çalışmamız olacaktır. Avukat bulundurma zorunluluğuna rağmen avukat bulundurmayan kurumların takipçisi olacak etkili denetim mekanizmalarını geliştireceğiz. Gayrimenkul alım satım, kiralama, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, şirket kuruluş sözleşmeleri, arabuluculuk gibi işlemlerde avukat bulundurma zorunluluğu getirilmesi için girişimde bulunacağız.

Meslektaşların ekonomik problemleri ile alakalı bir diğer sorun CMK ücretleridir. Öncelikle CMK sitemindeki aksaklıklar ve CMK ücretlerinin yetersizliği sorunlarının çözümünü sağlayacağız. Mevcut CMK sisteminde ücretler yetersiz ve hatta komiktir. Örnek olarak ağır ceza CMK atamasıyla takip edilen iş 5 yıldan üzün sürebilmekte iken alınan ücret 2000TL’dir. Üstelik bu ücret iş tamamen bitmeden alınmamaktadır.  AAÜT’ye 17.500TL’den az ücret alamayacağınız bir ağır ceza dosyası için CMK ücretinin 2.000TL olması gerçekten komiktir. Biz bu noktada CMK atamalarındaki ücretlerin davadaki aşamalara göre ayrılması gerektiğini düşünüyoruz. İlk derece yargılamaları, istinaf, temyiz ve bozma sonrası aşamaların her biri için ayrı ücretlendirme yapılmalıdır. Ayrıca Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ve CMK görevlendirmelerinde ekonomik gelişmelerin tarifeye yansımasının aylık olarak yapılması sağlanacak, aylık açıklanan ÜFE-TÜFE oranlarına göre açıklanan tarifelerde kendiliğinden artış olması için gerekli düzenlemeler olması gerektiğini düşünüyoruz.

Ayrıca CMK görevlendirmelerinin ücretleri Başsavcılıklar tarafından ödenmesi Savunma ve iddia makamı arasında silahların eşitliği ilkesine halel getirmektedir. Kamu hizmeti olan savunma ücretlerinin Başsavcılıklar yerine Bakanlıkça ödenmesini sağlayacağız.

Bilindiği üzere, meslektaşlarımızın ciddi bir çoğunluğu da ücret karşılığı çalışmaktadır. Bu meslektaşlarımızın bağımsız faaliyetleri, “meslek kuralları” ile garanti edilecektir. Fazla Mesai, kıdeme hak kazanma şekilleri ve tazminatları, tip sözleşmesi, asgari tarife, izin hakları, sosyal sigortaları bağımsız düzenlenmelerle kanuni zemine oturacaktır.

BARO MECLİSİ MEVCUT HALİYLE İŞLEVSEL DEĞİL

Seçimin kazananı olduğu gibi kaybedeni de olacak. Kaybeden grupların ve bu gruplardaki isimlerin baroda temsil edildiklerini düşünüyor musunuz?

Biraz önce de izah ettiğim üzere maalesef kaybeden grupların ve dahi bu gruplardan herhangi birini desteklemese dahi meslektaşlarımızın baroda gerektiği gibi temsil edildiklerini kesinlikle düşünmüyoruz. Katılımcı bir baro yönetimi olmadığı için çoğu avukat için baro staj ve aidattan ibaret. Avukatların çoğunun Baro ile iletişimi stajdan sonra kesilmektedir. Biz tüm avukatların temsil edildiği bir Baro’yu savunuyoruz.

İstanbul Barosu ülkenin en fazla üyesi olan hukuk kurumu olmasına rağmen sadece kazanan grubun temsil edildiği bir kurumdur. Geçen yıl sloganımız “baroyu hep birlikte yönetelim” idi. Biz kazanan kaybeden ayrımı olmaksızın tüm meslektaşların temsil edildiği bir Baro yönetimi olması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü Baro Meclisi mevcut haliyle işlevsel değil. Yönerge ile kurulmuş. Yönergeye göre meclisi oluşturan üyelerin neredeyse tamamı mevcut yönetim, merkez ve kurullardan, geçmiş dönem yönetim kurulu başkan ve üyelerinden oluşuyor. Etkili ve bağlayıcı karar alabilen Baro Meclisi gerekli ve şarttır. Avukatların temsili ve katılımı ancak böyle mümkündür. Baro meclisi nisbi temsil ile oluşturulmalı ve esaslı konularda tam yetkili olmalıdır. Baro siyasete aracı edilmemelidir. Baronun itibarı, yaptırım gücü ve saygınlığı tüm avukatların temsili ile mümkündür. Baro Meclisinin yasal zemine kavuşması için girişimlerde bulunacağız.

Bizim savunduğumuz katılımcılık baroya güç kazandıracaktır. Örnek olarak Avukat Hakları Merkezi Yürütme Kurulunda oluşturulan yapıda bu katılımcılık kısmen sağlanmıştır. Her gruptan temsilci meslektaşın varlığı Avukat Hakları Merkezini tüm avukatların merkezi anlayışını yerleştirmektedir. Böyle bir katılımcılığın Baronun tüm organlarında olması gerektiğini düşünüyoruz.

Bağımsız Avukatlar olarak, baronun mesleği öncelemesini, avukatına değer vermesini hedefliyoruz. Katılımcı Baro anlayışı ile yönetilen bir ortamda tüm muhataplarla ilkeli diyaloglar sağlayıp “avukatın barosu” olmayı başaracağız.

ACİL GÜVENLİK HATTI KURACAĞIZ

Avukata şiddetin temelinde size göre ne yatıyor, şiddeti engellemenin yolu nedir?

Avukata şiddetin temel nedeni mesleğin itibarsız hale gelmesi ve cezasızlıktır. İtibar sorunu beraberinde pek çok sorunu da getiriyor. Avukatın itibar sorunu yaşıyor olması savunmayı güçsüzleştiriyor. Adaleti doğrudan etkiliyor. Bu sorunun bertaraf edilmesi için tüm sebep ve aktörlerle iyi ve etkili mücadele etmek gerekiyor.

Avukatlık mesleği uzunca yıllardır gerek bürokrasinin bakışı, gerekse toplam kalitedeki düşüş nedeniyle ciddi bir itibar kaybına uğramıştır. Özellikle devlet yetkililerinin avukata bakışı; avukatı yalnızlaştıran, mesleğini ifasını fazlasıyla güçleştiren ve sosyal saygınlığını örseleyen boyutlardadır. Bürokrasi açısından avukat; sorun çıkaran, Savcı ve Hâkimler için suçluyu koruyan, suçlunun suç ortağı gibi muamele görmekte zaten niteliği gereği yalnız gösterdiği faaliyetinde iyice yalnızlaştırılmaktadır.

Öncelikle avukata bakışın değiştirilmesi gerekmektedir. Bu aslında toplumda oluşan avukat algısından kaynaklanıyor. Güvenilmez, zayıfı ezen avukat algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Siyasilerin açıklamaları, sosyal medya mecralarında, haberlerde avukatın itibarsızlaştırılmasına dair haberler bu algının oluşmasına zemin oluşturmaktadır.

Ayrıca avukatın müvekkili ile özdeşleştirilmesi de şiddetin temel sebeplerindendir. Baro olarak müvekkille özdeşleştirme algısına karşı kesintisiz farkındalık çalışması yapacağız.

Ayrıca bazı avukatlık işleri avukata saldırı ihtimalini artırmaktadır. Özellikle haciz mahallerinde avukata saldırı ihtimali artmaktadır. Haciz mahalli ve saldırı ihtimali yüksek başkaca işler ve yerlerde kolluk kuvveti bulunması zorunluluğu getirilmesini sağlayacağız. Bunun yanında Avukatın risk ve saldırılarda 7/24 ulaşacağı Acil Güvenlik Hattı kuracağız.

Çubuklu Laci: Yer Sarı Gök Lacivert

0

Takımlar renktaş olunca yer sarıya gök laciverte çaldı Eryaman’da.

KADİR ERGEN

Jesus son 8 günde 3 maçta 10 gol atan takımını yine aynı sistemle sahaya sürdü. Yaklaşık 48 metre ile kalesine en uzak oynayan takım; Altay’ın yalnızlığı. Ankaragücü skor üretebilseydi Ümraniye -Karagümrük hattına makas değiştirirdi Kadıköy Metrosu…

Eleştiriyoruz Portekizli’yi ama rakamlar öyle demiyor. Son 19 maçta rakiplerini yedisi İnönü’de olmak üzere toplam 93 kez ofsayta düşürmüş. Kafamızda hep Rennes maçı var, ortak korku Avrupa…

Golü Batshuayi’nin taban ucuyla erken buldu Fenerbahçe. Eli rahatlayınca Fener’in ayakları da rahatladı, futbol tabiriyle hiç sıkmadılar. İrfan Can’ın 104 km. hızla giden şutunu önce ellerinin sonra bacaklarının arasından kaçırmak Gökhan’a yakışmadı, oturup beleş kahveyi içmekte İrfan Can’a. Fenerbahçe toplam 15 faulle oynadı, dördünü İrfan Can yaptı ve 16 ikili mücadelenin yalnızca altısını kazandı, kahve köpüksüz ve bol telveli…

39.dakikada bizim Lincoln neredeyse bizim Altay’ı avlıyordu. Lincoln’ün altı pastan çektiği şutu aynı güzellikte çıkardı Altay…

İsmail Kartal, Pereira, Jesus: Bu üçlünü Ferdi ısrarını anlayamadım. Ferdi kötü topçu değil, yeri bek değil. Ama nedense eskiden orijinal sol bek Novak, şimdi Alioski varken defansif özelliği olmayan Ferdi bu alanda oynuyor. Bizden kötü bilecek değiller de, bu üç hoca nezdinde bizim göremediğimiz nedir?

Hani biz Müjdat Yetkineri’de biliriz. Soka’lar Vişnevski’ler, libero diye ne kadar yabancı geldiyse orta sahadan gelip hepsinden formayı aldı, Müjdat’tı o, kimse ona forma vermedi. Taksi şoförlüğü de yaptı ama armayı bırakmadı. Kolay değil bu işler.

Oyuncu değişikliklerinden sonra Lincoln sol koridorun gerisine gelince Ferdi öne geldi ve hücuma hareket getirdi. Devre arası için Cengiz Ünder konuşuluyor, du bakali ne olacak oralarda?

Ankaragücü kalecisi Gökhan 64. dakikada  Valencia ile birebir kaldığı pozisyonu o kadar güzel çıkarttı ki, sanki 25. Dakikada İrfan Can’a bedava kahve ısmarlayan o değildi! Taylan Antalyalı Galatasaray’daki hırsından uzak, Tolga Ciğerci’nin ciğeri koşmaya yetiyor ama o da abiliğe uzak, gördüğüm bu…Ankaragücü mücadeleyi ve koşmayı bırakmadı, erken yorulsalar da skordan bağımsız yine koştular, futbolu çirkinleştirmediler. Ankaragücü futbola yabancı değil, birbirlerine yabancı. Henüz alışamamışlar malum hoca da yeni. Bu evreyi geçince efendi adamın efendi talebeleri lige tutunabilir, yok olmadı efendi efendi alt lige giderler.

Oyuncu değiştirirken çıkan oyuncuyu alkışlatırsın onore edersin, giren oyuncuya da süreyle beraber umut verirsin. Ne Arda ne Alioski 1 dakikalık oyuncu değiller. Yakışmadı Jesus!

Velhasıl kelam maç eksiği olan Fenerbahçe ligin gizli lideri. Haftaya bizimle aynı puandaki Başakşehir ile oynuyoruz, aşikar liderlik için. Hayırlısı!

 

OKU KORKMA: BERNAYS

0

Bilinç dışı nedir?

Bilince gelen tüm bilgiler; gördüğümüz, duyduğumuz, yaşadığımız her olay hissedilen duyguyla beraber doğrudan bilinç dışına aktarılır. En altta kalan bu kısım, beynin en önemli bölümüdür. Karanlık, çocuksu, ilkel, zaman ve mekan tanımayan, sadık bir bölge.

KADİR ERGEN

Peki zihnin çalışma süreci ve bilinç dışı unsurlarla bağlantılarının bilinmesi zihnin kapalı kapılarının anahtarı olabilir miydi?

Savaş sonrası bir tüketim toplumu yaratmak isteyen Amerika insan zihninin kilidinin anahtarını halkla ilişkiler uzmanı Edward Bernays’ın 1923 yılında yazdığı ve özgün adı ‘Cyrstallizing Public Opinion’ olan halkla ilişkiler kitabının satır aralarında bulur. Bin yılın keşfidir.

ABD düzelttiği(!) ekonomilere ürün satarak çarkını döndürmek sevdasındadır. Toplum mühendisleri bu amaçla Bernays’ı çakıl taşı misali okyanusa atacak, dalgalar içten dışa yayılacaktır.

Amerikalı Bernays altına imza attığı ‘grup zihni mekanizmasını ve dürtülerini anlarsak kitleleri onlar farkında olmadan irademize göre kontrol etmek ve düzene sokmak mümkündür’ yaklaşımını hayata geçirebilmek için Avrupalı akrabası Sigmund Freud’tan yardım ister, sahaya inme zamanıdır.

Sigmund Freud psikanalizin babası, Bernays’ın ise amcasıdır. Sigmund Freud’a, da Vinci’nin İsa Meryem ve Azize Anna adlı tablosunu gösterip ne düşündüğünü sorduklarında, da Vinci hakkında hiç bilgisi olmayan Freud resmi şöyle okur: ‘İki annesi olduğunu ve mutsuz bir çocukluk evresi geçirdiğini düşünüyorum’. Tamamen doğrudur, böylesi bir dehadır.

Kuzen Bernays amcasının psikanaliz çalışmalarını bir kutu Havana purosu karşılığı alır, tipik bir Amerikalıdır. Freud’un kişiliği beş farklı döneme ayırdığı çalışmasına adeta altıncı bir dönem ekler; hain yeğen dönemi.

Edward Bernays, kapitalizm ürün satacağı zaman Amerikalı Psikolog Brill’den yardım ister. Zihinsel çelişki kavramını dünyaya Festinger’in Türk Halkına Ünsal Oskay’ın anlatması gibi. İş politik propagandaya gelince gazeteci-yazar Walter Lippman’dan da yardım alacaktır.

İşi şansa bırakmaz. Uygun şahsa bırakır, her işi ehline bırakmaktadır. Adeta Nisa Suresi 58. Ayette geçen ‘emaneti ehline bırakma’ konusundaki hükmün pratiğini yapmaktadır.

Planlarını bazen subliminal telkinlerle, bazen halka açık alanlarda somut mesajlarla hayata geçirir. İnanılırlığı reklamlardan daha yüksek olan ana haber bültenleri ve sinema filmlerine serpiştirdiği sözel ve görsel unsurlar adeta Montaigne’nin ilk yazdığında ne olduğunu bilemediği ama daha sonra ‘deneme’ adı altında edebi bir tür olacak eserleri gibi ‘ürün yerleştirmenin’ ilk ve adı konulmamış örnekleridir.

Halkın zihinlerini yönetmek ve kontrol altında tutmak amacıyla çeşitli teknikler geliştirerek ABD hükümetleri büyük şirketlerin kullanımına sunan Bernays, yarışa hangi antrenman teknikleriyle hazırlanacak, ne zaman kaçacak, ne zaman önde bekleyecek, ne zaman duracak, ne zaman yürüyecek bilmekte ve bu soruların ‘nasıllı versiyonlarına’ uygun zemin ve mesafede cevap üretebilmektedir. Usta bir taktisyendir.

United Company Fruit adlı Amerikan şirketinin Guatemala muz bahçelerini sömürürken, ülkede el değiştiren yönetimin, söz konusu şirketi zor durumda bırakmasıyla CIA’nın da emrine girer.

Guatemala’nın sömürü düzenine karşı çıkan yeni yönetimini, Amerikan değerlerini tehdit eden bir kızıl tehlike olarak lanse eder. Amerikan kamuoyu olası bir saldırıda Sovyetlerin Guatemala’yı üs olarak kullanacağına adı gibi inanır. CIA ajanı pilotlar 1954’te Guatemala üzerinden Komünist ideolojiye bomba yağdırır.

Sel gidip kum kaldığında iç savaşın yaklaşık 200 bin cana mal olduğu görülecektir. Sam Amca’nın ağzı kulaklarında, masum bedenler ise muz ağaçlarının köklerinin dibindedir.

Bernays bir asırdan dört yıl fazla sürdürdüğü ömründe bireylerin bilinç dışına etki ederek ihtiyaç dışı ürünler almasına sebep olur. Siyasi propagandalarla seçmenin algısını manipüle eder. Üstelik bütün bunları yaparken psikologlarla hareket etmekte fakat kitleleri etkilemektedir.

Devletin yanında durduğunda devlet, şirketlerin yanında durduğunda şirketler kazanmıştır. Kimin kazandığının da önemi yoktur. Önemli olan onun o dipsiz cebine giren paracıklardır.

İnsanlığı kendi gerçeklerine adapte etmiş, ama toplum kendi gerçekliğini sorgulamamıştır. Usta bir yönetmen gibidir. Başrolü figürasyona vermiş ama figüre hissettirmemiştir.

Muhalifler süreç içersinde Herbert Marcuse, William Reich gibi karşı devrimin kıvılcımlarını sıçratsa da Reich’in özgür libidosu hapishanede son bulur , Marcuse’nin öğrenci solu şiddetle bastırılır.

Bernays’ın elinde yeniden şekillenen Freudyan düşünce hep galip gelir. Bir kutu puronun bin yıl hatırı vardır.

Buralara kadar geldiyseniz okuduğunuz için teşekkür ederim. Gelirken görmüşsünüzdür bu yazıyı yazan arkadaşın fotoğrafı ile köşenin adı olan OKU KORKMA başlığının arasında ‘uncategorized’ yazıyor. Bizde kategori yok, bu hafta bu haklı yaklaşımın hakkını verelim dedim, saygılar…

***************************

          HİLAL YILDIZ:  KANEDYEN

          Ekim’in dokuzu, akşamın sekizi. Bir kalem iki bloknot ile geçtim ekranların karşısına. İnternet tabanlı bilgisayarımdan  Ampute Milli Takımımızın Angola ile oynayacağı dünya kupası final maçını, televizyonun ücret mukabili lütufkar olduğu kanalından da Fenerbahçe- Karagümrük lig maçını izleyeceğim. Çay konusunda da hiç taviz vermem, sıcak ve demli olmasını isterim. Bu konuda gerekli talimatı termos bacıma tam verdiydim maçımız başladı.

On beş bin futbolsever izledi final maçımızı, çay şeker Ali Sami Yen’den. Futbolu kalbiyle oynayan aslan yürekler maça Bülent Çetin, Okan Şahiner, İsmail Korkmaz, Şeyhmus Erdinç, Kemal Güleş, Rahmi Özcan, Ömer Güleryüz ilk yedisiyle çıktılar. Yedek aslan yüreklerden Muhammet Yeğen, Serkan Dereli, Savaş Kaya ve Fatih Şentürk ilerleyen dakikalarda pençelerini göstermek üzere aslan kulübesindeydiler…

0n dokuzuncu dakikada turnuvanın gol kralı olacak ve maçın en iyisi seçilecek olan Ömer Aslan ile öne geçtik. Yirmi dördüncü dakikada Angola Milli Takımı’ndan Heno Adao ‘kaplan’ serbest vuruştan takımına beraberliği getirdi ve devreye bu sonuçla gidildi .

Nef’te devreye gidilirken Kadıköy’de dakikalar 32’yi gösteriyordu, 9. Dakikadan 28. dakikaya kadar 4 defa santra yapılmıştı ve orada da devreye beraberlikle gidilecekti. Fatih Karagümrük’ün hızlı ama ne yaptığını bilen atlet forvetleri ev sahibinin ikili defansı arasında fink atıyordu. Szalai ve Gustavo ikili !!! defansın göbeğindeydi, sağdan Osayi Samuel soldan Lincoln destek veriyordu. Evet Lincoln. Geçen maç sol uçta oynatıp şapkadan tavşan çıkarttığı Lincoln’ü bu maç sol beke alıp tavşandan şapka çıkarma derdindeydi Jesus. Sebebini de maç sonrası basın toplantısında Ezgjan Alioski’nin son maçta 90 dakika oynaması olarak gösterecekti. Ee kaç dakika oynayacaktı sayın Jesus? Hem sen demedin mi, ‘küçük takımlar haftada üç maç oynar’ diye, şakamıydı? Bizim Uğur Temel profesör değil  arşiv görevlisi  falan diyor da Jesus için, böyle giderse öğrenci işlerinde düz memur mu olur, yoksa dümdük hey corç mu derler bilemedim? Dahilik ve delilik arasındaki sınır saç teli kadardır, fazla gezinmeye gelmez…

Nef’te dakikalar 31’i gösterdiğinde Rahmi aslan kazandığımız penaltıyı sert ve düzgün bir vuruşla aslan hanesine yazdırdı.2-1… 43. dakikada yine Rahmi aslan ile üçledik. Dakika oldu 49, Serkan aslan 4. ve son golümüzü attı. İtiraf edeyim hakem bizdendi, diğer hakemler gibi. Göbekli, fazla koşmayan bildiğiniz ligimizden. Hakemin son düdüğü ile sevince gark olduk, tek yürek olduk, aslan yürek olduk, pazarımız bayram ettik, kutlu olsun…

Bir parantez Osman Çakmak hocamız’a açmak isterim. Hocamız Şırnak Gazisi… Ankara’da tedavi gördüğü rehabilitasyon merkezine dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt gelir. Osman Çakmak koltuk değnekleriyle merhum Yaşar Paşa’nın karşısına çıkarak ‘ben artık iyileştim, bölgeye gitmek istiyorum’ diyerek görev talep eder. Belli ki ön bilgiye sahip Paşa’da ‘vatan görevi illa vuruşarak olmaz oğlum, futbol oyna, ay yıldızlı formayı o şekilde taşı’ der…

Sivilde emir demiri kesmez, demiri işçi keser, kendimden bilirim.  Askercesine mesajı alır, futbol oynar Osman Hoca. Ekim 2017’de Avrupa Şampiyonası finalinde millilerimiz Kraliçe’nin takımını Osman Çakmak’ın golüyle 2-1 yener ve ülkemizi Avrupa şampiyonluğuna taşırlar. Bir yıl sonra Meksika’da dünya şampiyonluğu finalinde rakibimiz bugün yendiğimiz Angola’dır. Müsabaka penaltılara gider, Osman Hocam canı sağ olsun penaltıyı kaçırır, ikinci oluruz. Ama teknik direktörlüğü kaçırmaz Osman hoca… Polonya’nın Krakow kentinde düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda bir eylül akşamında İspanya’yı 6-0’la geçerek  teknik direktörlük kariyerine bismillah der…

Bu akşam rakip son şampiyonanın kralı Angola idi. Kral’ı gelmişti ama, taç el değiştirdi, artık kral biziz. Hocam Meksika’da penaltıyı kaçırmasaydı, ismini Zagallo gibi,  Beckenbauer gib, Deschamps gibi hem futbolculuğunda hem teknik direktörlüğünde dünya şampiyonluğu yaşayan üç ismin arasına yazdıracaktı, o gönlümüzü seçti…Kolay oldu, iyi oldu, çok güzel oldu, destan gibi oldu. Çok teşekkürler.  Beş kıtadan gelen 24 ülke takımına çok teşekkürler, bu tek kramponlu, tek eldivenli kahramanların ailelerine, ilgililerine ve kendilerine çok teşekkürler.

Dönelim Kadıköy’e. Fenerbahçe maçı idrar zoruyla (sidik zoru yazacağım, ayıp olacak) aldı!  Anlatacak çok şey var da, eksik olsun! Daha ne kadar böyle gider, milli takıma ısrarla tavsiye ettiğim Crespo daha ne kadar Müjdat Yetkiner kadar koşup Mehmet  Aurelio kadar mücadele eder? Arda maç maç üste koyuyor, kulübede oturma tekniğini hayli geliştirmiş. Daha ne kadar kulübede oturacak bilmem? Sana faydası yoksa, kirala bir Anadolu takımına kendine faydası olsun.

Az adamlı defans ile mücadele ediyorsan defansın ileri uçtan başlamalı. Daha ne kadar bunu başaramayan İrfan Can ve Emre Mor’a tahammül edeceksin. J.Pedro ‘ben şu anda bu takımın santraforu değilim’ diyor, megafonla mı söylemesi lazım? Sahayı kulübe oynatır, İrfan Can Eğribayat tribünde. Daha ne kadar Altay? Szalai desen Macar davetiyesi sanki. İlk golde hatalı pas verdi, 2. golde asfalt çalımı yedi, 3. golde Burak Kapacak’a asist yaptı. Burak Kapacak demişken kiralık futbolcumuz olarak attığı gol ile çok ağır bir futbol dersi verdi, ama gram sevinmeyerek de adamlık dersi verdi.

Valencia 9 takımdan fazla gol atmış, gol makinası: Defans anlayışı tıraş makinası ama. Bu ne? Defans bu kadar öne kurulur mu? Arkaya atılan toplarda Haymana Ovası kadar alan kalıyor rakip ileri uca, sen 20 metrede oynuyorsun. Daha öne kur faydası olacaksa, bir hafta Salı pazarından başlat defansı, bir hafta Lise tarafından. Kim’in gitmesini kim istedi bilmiyorum, ama kim istediyse Kim’in yerine mevcutlardan iyi olmak kaydıyla kimi bulursa bulsun. Yoksa kimse tutamaz bizi. Kimisi acı söyler!

Koltuk değneği bilirdim, kanedyenmiş. Sanki kasaturanın belde dururken kasatura olup, namlunun ucuna takılınca tüfeğin bir uzvu olmuşçasına süngü denmesi gibi. Kazandığımız penaltının sebebi de Angola’lı futbolcunun ceza sahasında topa kanedyen ile müdahale etmesiydi, yani elle.

İstanbul’un herhangi bir tepesinden bir fotoğraf sanatçısı gördüğü manzarayı fotoğraflasa ressam da çizse,  sonuç gerçekle hakikat kadar farklı olur. Bu hazan akşamında gerçek ve hakikat arasındaki farka bir kez daha şahit olduk… Jorge Jesus gerçeğin fotoğrafını Kadıköy’den empatiden denklanşörü ile güç bela çekerken, Osman Çakmak hoca Seyrantepe’de mana yükleyerek, tuvalle hemhal olarak hazan akşamında hakikatin resmini çizmişti, kanedyenden  fırçasıyla…

Biraz uzun oldu ama, ikisini bir izleyince ikisini bir yazdım. Belki genel yayın yönetmenim Ercan Küçük altın makasını kullanır, keser hakkıdır. Ben de belki ileride kitap yazarım, ‘şuralar kesildi, buralar atıldı’ diye. Kitap ismi çok önemli! Ne mi olur? Ercan Küçük Allah büyük. Nası ama 🙂

YÖNETİCİ NOTU: Bu yazının hiçbir yerinde kesme-atma yapılmamıştır. 🙂

 

 

Uğur Hoca Yazıyor: HELVACI

0

Helvalık malzemeler var… Helva yapacak usta lazım sadece…

UĞUR TEMEL

Adana Demirspor deplasmanı sonrası “bay” haftasını yaşayan Galatasaray’a, dinlenmek yaramamış. En iyi antrenmanın, maç olduğunu söyler, bu işin birazcık tozunu yutmuş olanlar… Bu görüşe katılırım, gazozuna dahi olsa maç en sert antrenmandan daha ciddi geçer. Galatasaray’ın 14 günü bu anlamda boş geçmiş.

Galatasaray’ın en büyük eksikliği, forvetlerine topun gelmemesi. Bu yapı içinde Mbappe olsa, tepki alır. Santrafor oyuncuları beslenmiyor. Bakınız; Galatasaray’ın dokuz maç sonrasında attığı gol sayısına: 10… Geçen sezon ise 14 gol atmış, dokuzuncu hafta itibariyle… Yapılan bu kadar iyi transferlerden sonra, geçen sezonla aynı sürede, skor anlamında takım geriye gitmiş. “Takım daha yeni.” Argümanını ortaya süreceklere katılsam da derim ki; bu takıma bir arada oynama alışkanlığı kazandıracak olan, Okan Hoca. Maç yapılmadan geçilen haftada, ne yapıp ne edip hazırlık maçı oynayacaktı.

Kayserispor, biraz daha sakin oynayabilseydi, üçüncü hatta dördüncü golü bulabilirdi. İkinci yarının ilk on dakikasında farkın daha da açılması için pozisyonlar yakalamışlardı oysa. O pozisyonlardan biri gol olsa, tarihi farkla maçı bitirmeleri işten bile değildi.

Özetleyecek olursak; un var, yağ var, şeker var. Helvalık malzemeler var… Helva yapacak usta lazım sadece…

Uğur Hoca Yazıyor: JESUS’A RAĞMEN!

0

Fenerbahçeli dostlar, bana; “maç kazanılmış, ne konuşuyorsun?” diyeceklerdir, eminim. Araba devrilmeden, yol göstermenin derdindeyim ben.

UĞUR TEMEL

Mutlak kazanman gereken maçta, rotasyonun ne gereği vardı “Profesör” Jesus? Her maç farklı on bir çıkartmak, her zaman iyi değildir. Şöyle açıklayayım; araba düzgün giderken, ne gerek var çomak sokmaya? Skoru alıp maçı rahatlatacak kadroyu sürersin sahaya, atarsın gollerini sonra arkana yaslanır bakarsın keyfine…
Grup liderliğini etkileyecek böylesine kritik maça bu tip yumuşak bir orta saha ile çıkılmayacağını bilmek için takım çalıştırmaya gerek yok. Futbol öyle bir oyundur ki; çalışmadığın yerden sorar hep. Normal şartlar altında, Fenerbahçe kalesini anca uzaktan görmesi gereken takım, uydurma penaltı ile beraberliği yakaladı. Sıkıntıya giren maç, berabere de bitebilirdi…

Takım penaltı kazanıyor, Batshuayi çok rahat gole çeviriyor. Hemen akabinde, yine penaltı kazanılıyor topun başına Valencia geçiyor. Kritik dakikalardaki penaltılarda sıkıntı yaşan Valencia yerine, bir önceki penaltıyı ağlarla buluşturan Batshuayi’nin bu vuruşu yapması gerekmez miydi?

Fenerbahçeli dostlar, bana; “maç kazanılmış, ne konuşuyorsun?” diyeceklerdir, eminim. Araba devrilmeden, yol göstermenin derdindeyim ben. Rahat kazanılacak maçın, son dakikalarında, korkulu rüya görülmesin bir daha diye yazıyorum bunları…

Maçın Polonyalı hakemine gelince; Larnaca’ya verdiği penaltıyı İstanbul Amatör Liginde versin bir daha maç alamaz. Sezonu 14-16 liginde kıdemsiz yardımcı hakem olarak bitirir… Bu kadar ucuz penaltıyı çalmak büyük maharet ister…