Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 34

“Çözüm Ahmet Taner Kışlalı’nın anlattığı Kemalizm.”

Ahmet Taner Kışlalı isminin önüne onlarca sıfat getirilebilir: Gazeteci, yazar, aydın, akademisyen, siyasetçi… Kızı Dolunay Kışlalı Uluç için hepsinden önce ‘baba’ydı. Okullarda klişe önermelerle okutulan ‘hayat bilgisi’nin en kayda değer derslerini babasından aldı. Hayatın, “Kapı çalınca arkasında durmayın, taranabilir” dedirtebilecek kadar acımasız olabileceğini de babasından öğrenmişti. Dolunay Kışlalı Uluç’un, suikastin 13. yıldönümünde Milliyet’e verdiği röportaj sizlerle…

 

–  Olay günü, haberi nasıl aldınız?

Belçika’daydım. Ablam aradı. ‘Kolu kopmuş’ gibi şeyler söyledi. Bizim ailede kötü haberler sabah gelir, annemin ölüm haberini de öyle almıştık. Anlamadım önce. BRT’de çalışıyordum o dönem. Vefat haberini dış haber müdürümüzden aldım. Televizyonlarda annemle geçirdikleri trafik kazasının arşiv görüntüleri kullanılıyordu. O görüntülerde sakat ama hayattaydı. Onlar gösterildiği için uzun süre kimse öldüğüne inanmadı.

–  Cumhuriyet’teki bir yazınızda babanızın, ‘Kapı çalınırsa arkasında durmayın, mutfağa girip ‘Kim o’ deyin. Kapıyı tararlarsa arkasında bulunmayın’ dediğini anlatıyorsunuz. Bu tedirginlik hep var mıydı?

Bunu söylediği zaman, sene 1978 olmalı. Babamın bakan olduğu dönem. Ben o zaman 4 yaşındaydım. Bilinçaltına işliyor insanın bir şekilde. Ergenlik dönemi korkar, geceleri uyuyamazdım. Rüyalarımda hep babamın öldürüldüğünü, kollarımda kanlar içinde yattığını görürdüm. Psikolojik destek aldırmışlardı bir ara. Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonra annem çok endişe yaşadı. Tehditler varmış ama bize pek anlatmazdı. Babam, ‘Öldürmeye karar verirlerse, bununla mücadele edemem’ diye düşündüğü için koruma istemezdi.

–  Babanızın hedef seçilmesini anlamlandıramayanlar olmuştu. Siz bir sebep bulabildiniz mi?

İlk aşamada ben de bulamadım. Ne medyatik ne de sivri bir adamdı. Ama doğru seçim olduğunu anladım zaman içinde.

–  Neden?

Çünkü çok tavizsiz bir Kemalistti. Her zaman sakin, bilgiye dayalı ve uzlaşmacıydı. Bu üç özellik, fikir çatışmalarının çok yaşandığı ülkelerde çok önemli. Çok sayıda konferans veriyordu. Sınıfında iki ayrı kutupta öğrenciler özgürce tartışabiliyorlardı. Bunların etkili olduğunu düşünüyorum.

–  Babanız için hazırlanan belgeselin gösterim gecesinde adaletin yerine getirildiğini ancak siyaseten tatmin olmadığınızı söylediniz.

Makul bir süreç içinde tetikçiler bulunarak adalete teslim edildi. Bu görev yerine getirildi. ‘Umut davası’ görüldü ve sonuçlandı. Tetikçilerin nerede eğitim aldıkları, hangi ülkenin güdümünde bu işi yaptıkları ortaya çıktı. Dava sonucu İran suçlu bulundu. Bundan sonra siyaset ne yaptı? Hiçbir şey. Tetikçileri bulmak önemli ama en önemlisi bu işi organize edenleri bulabilmek. İran’a karşı gerekli tepkiler gösterilmedi.

–  Nasıl bir tavır beklediniz?

Ulusal mahkemenin aldığı kararın arkasında durup, uluslararası bazda gerekliliğini yapmak. Bunu bekledik. ‘Mahkeme kararlarını yerine getirebilmek için şunları yaptık, şöyle yaptırım uyguladık’ denilebilirdi. Her şey olabilirdi ama ben herhangi bir şey görmedim.

–  ‘Umut davası’nda 22 eylem yargılanarak bir ‘torba dava’ oluşturulduğunu, dolayısıyla tetikçilerin ötesine geçilemediğini düşündünüz mü?

Bence birleştirilmesi hataydı. Ailelerin yolları da farklıydı. Davaların ayrı görülmesi gerektiğini düşünüyorum ama ben sonuçta mahkeme kararından tatmin oldum. Sonraki aşamalardan tatmin olduğumu ise söyleyemem.

–  Yeni Akit Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya geçen hafta T24’te Hazal Özvarış ile söyleşisinde, ‘Hedef göstermek için yapılmamıştı. Tavrımız sadece Kışlalı’nın yazısına yönelikti’ dedi.

Bir fotoğrafın üzerine çarpı koyulmuş. Bu hedef değil de nedir? Ne denir ki buna? Ne diyeyim? ‘Evet, biz öldürülsün diye koyduk’ mu diyecek? ‘Öldürülsün amacıyla yaptık’ deme cesaretleri keşke olsaydı. Türkiye gibi bir toplumda bir adamın fotoğrafının üzerine çarpı koymak herhalde o kadar saf değildir.

–  Karakaya aynı söyleşide Kışlalı’nın ölümüne üzüldüğünü de söyledi.

O zaman neden Hrant Dink’e aynısını yaptılar? İşin en vahim kısmı, hala bunu yapan insanların devam edebiliyor olması. Cinayete teşvik her yerde olur ama önemli olan bunun önüne geçmek. Nasıl hala yayına devam edebilirler? Bunun önüne geçmek lazım. Bir daha aynı şeyi yapamamaları gerekirdi. Kışlalı’ya yaptılar, Dink’e nasıl yaptılar? Bu, basın özgürlüğü falan değil.

–  Kışlalı suikastinin, Ergenekon davası kapsamında değerlendirilmesi gerektiği konusunda bazı sesler yükselince tepkiniz sert olmuştu.

Faili meçhul denmesine isyan etmemenin nedeni tam da bu. Böyle denilince, isteyen istediği yere çekebiliyor. Kafa karışıklığı yaratılarak geri adım atılıyor. Kanal 24’teki ‘Keşke Olmasaydı’ adlı belgeseli, ‘Kendileri vurdular, kendileri gömdüler’ diye bitirdiler. El insaf! Neredeyse Mustafa Balbay öldürdü diyecekler. Bir adım ötesi o!

–  Kendinizi Kemalist olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet. Özellikle Avrupa’dayken daha Kemalist oldum. Ben son derece iyi niyetle gittim ama düşmanca yaklaşıldığını gördüm. Hep saldırıya uğruyorsunuz. ‘Kemalistim’ dediğimde, Fransız arkadaşlarım, ‘Faşistsin yani’ diyorlardı. Halbuki benim ulusalcılık anlayışım, onlarınkiyle aynı.

–  Kemalizm sizin için ne ifade ediyor?

Bence Kemalizm Türkiye için düşünülmüş en iyi siyasal sistem. Süreç içinde daha da çok böyle düşünür oldum. Çözüm, Ahmet Taner Kışlalı’nın anlattığı Kemalizm. Uzlaşmacı, herkesi kucaklayan çatı olduğunu düşündüğüm için en iyi siyasal çözüm diyorum. Babam Kemalizm’i geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğü olarak özetlerdi. ‘Sürekli devrimdir’ derdi. Ben de zaten babamın bakış açısından Kemalistim diyorum.

–  Babanız, başörtülü öğrencileri dersine aldığı için tepkiler alıyor muydu?

Muhakkak almıştır. Ancak babam için eğitim ama özellikle kız çocuklarının eğitimi çok önemliydi. Önemli olan öğrencilerinin bilgiye ulaşmaları, özgür bireyler olmalarıydı.

–  Peki dinle ilişkiniz bu noktadayken, babanızın ‘İslami örgüt’ tarafından öldürülmesini nasıl karşıladınız?

Bunu her zaman söyledim: Babamı öldürenler Müslüman olamaz. Kimse bana, ‘Babamı Müslümanlar öldürttü’ dedirtemez. Çünkü dini inancı olan kimse böyle bir şey yapamaz. Babamın çok sık kullandığı bir laf vardı: ‘Tanrı iyileri, kötülerse Tanrı’yı kullanır.’

‘Okula gitmediği gün oruç tutardı’

Babam inançlıydı. Mide sorunu olduğu için okula gitmediği günler oruç tutardı. Geniş aile için iftar yapılırdı. Paris’te olduğumuz sürede Noel de kutlardık ama. Annem Katolikti ama Müslüman olmuştu. Ben annemin Müslümanlığına çok saygı duyardım. Türkçe bilmezken Fransızca okumuş Kuran’ı. Kendine çok yakın hissetmiş. Çok güzel bir Müslümanlık anlayışı vardı. Çok yardımseverdi. Ramazan boyunca oruç tutardı. Kurbanı kendisi kestirip kendisi dağıtırdı. Bütün bunları İslamiyet’ten aldığı duygularla, çok inanarak ve severek yapardı.

–  Babanız, annenizin Müslüman olma kararını nasıl karşılamış?

Çok şaşırmış, mutlu olmuş. Tamamen hür iradesiyle verdiği bir karar. Lütfi Doğan hocaya gitmiş, babamın arkadaşıdır. Kimseye söylememiş giderken. Akşamları bize yarı Türkçe yarı Fransızca dualar okuturdu!

“A capellayı insanlara tanıtmak istiyoruz.”

A Capella, son yıllarda revaçta olan bir müzik türü. Enstrüman olmadan, insan sesi yapılan bir müzik türü. SesVerSus grubu, bu müzik türünün ülkemizdeki  başarılı temsilcilerinden. Başkent Ankara’nın kasvetli ve ağır havasına inat, çok sıcak, samimi ve bol kahkahalı bir sohbet yaptık SesVurSus ekibiyle. Yeni projelerinden, eli kulağındaki albüm çalışmalarına,  A Capella’nın diğer müzik türlerine karşısındaki şansından, grubun sıcaklığına kadar geniş bir yelpaze üzerinde gezindik. 

Röportaj: Uğur Temel – Merve Gökhan
Fotoğraf: Ekin Erbilgin

 

“A CAPELLA İNSAN SESİ İLE YAPILAN MÜZİK DEMEKTİR.”

 

UĞUR  TEMEL: Belki de tüm röportajlarda size sorulan sorudur bu: A Capella müzik ne demektir?

Aslıhan Şahin Güven: Enstrümansız, tamamen insan sesi ile yapılan müzik demektir. Geçmişi çok çok eski zamanlara, kilise korolarına dayanıyor. Ancak bugün teknolojinin de içine girdiği bir hal aldı. Böylece, hem dünya da hem de Türkiye’de dikkat çeken bir müzik haline geldi.

 

UT: Kalabalık bir grupsunuz, 13 kişi. Kendi sesinizi kaybetmeden nasıl başarıyorsunuz bunu? Armoniyi nasıl sağlıyorsunuz?

AŞG: Bu tecrübe ve eğitim de isteyen bir şey. Biz çok eskiden beri beraberiz. SesVerSus kurulmadan önce TRT gençlik korosundan arkadaştık. O zamandan kaynaklanan birlikte söyleyebilme ve klasik koro müziğinin içinde yer almış olmamız, tecrübelenmemiz, eğitimden geçmiş olmamızdan kaynaklanıyor bu. Zor bir şey bu. Bizim müzik kültürümüzde, bizim için zor bu. Batı müziği bunun üzerine kurulu, onlar için doğuştan gelen bir şey. Ama tecrübe ve eğitimle olmayacak bir şey yok.

 

UT: SesverSus’un kuruluş öyküsü nasıl?

Pınar Çetin (PÇ): 2011 yılında Ocak ayında kuruldu SesVerSus. Aslıhan’ın da söylediği gibi öncesinde TRT Ankara Çok Sesli Gençlik Korosunda beraberdik. Koroyu Uşak Üniversitesi, 8 Mart Dünya Kadınlar günü için davet etmişti; ama koro o tarihlerde müsait değildi. Böyle olunca biz de küçük bir kızlar grubu olarak, “Kadın türküleri repertuarı oluşturarak gidelim orada söyleyelim.” düşündük. Aslıhan da Uşak Üniversitesi’nde çalışıyordu zaten. Bize dediler ki “Afiş bastıracağız, isim bulmanız lazım.” Grup adının SesVerSus olmasına karar verdik. Baktık ki bir oluşum var, koro festivallerine de katılmaya başladık.

 

“A CAPELLA HER TÜRLÜ MÜZİK TÜRÜNE UYGUN”

 

UT: Bu soru size çok sorulan bir soru biliyorum. Ama okuyucularımızın ilgisini çekeceğini düşündüğüm için tekrardan soracağım. Repertuarınızı nasıl seçiyorsunuz? Her şarkı, her müzik türü A Capella’ya uygun mudur?

AŞG:  A Capella her şarkıya her müzik türüne uygun bir tarz. Caz gibi Türkü gibi türleri, A Capella’ya yedirebilirsiniz. Bu konu önemli bir konu aslında. Şarkıları seçerken, “Bu şarkı A Capella’ya uygun mu?” diye de bakıyoruz. Teknolojinin de gelişmesiyle, çoğu şarkı A Capella’ya çevrilebiliyor.

 

UT: Çevrilmeyecek şarkı var mıdır?

AŞG: Sanırım yoktur. Bazı müzik türleri zor olsa da onlar dahi yapılabiliyor şu anda.

 

Merve Gökhan:  Şarkıdan şarkıya geçerken kontrolü uyumu nasıl sağlıyorsunuz? Bazı şarkılar hızlı bazı şarkılar yavaş. Geçişler de o duyguyu nasıl veriyorsunuz?

Tuan Kaan Dolubaş (TKD): Bu yaptığınız işe konsantre olmakla ilgili aslında. Yaptığınız işi yaşamakla ilgili, ruhuna girmekle ilgili.  Şarkıyı yaşayıp, ruhuna girdiğimiz zaman çok zorlanmıyoruz.

 

UT: Ritmi genellikle siz mi veriyorsunuz Kaan Bey?

TKD:  Ben veriyorum.

 

UT: Yani “ takım kaptanı” siz misiniz?

KD:  Takım kaptanı değil de, oyun kurucu diyelim. Çünkü arkadaşlar benim hızıma göre hızlanıp, yavaşlıyorlar.

 

“NÜKHET DURU İLE SABAHATTİN ALİ ŞARKILARI İÇİN BİR ARAYA GELDİK.”

 

MG:  YouTube kanalınızda; “90’lar”, “Barış Manço” videoları çok revaçta. Yeni projeler var mı?

PÇ:  Yeni projeler hakkında Menajerimiz Oğuz Bey’in izniyle bombayı patlatıyorum. Nükhet Duru ile bir işbirliğimiz var. Üç şarkısına beraber klip çektik.

 

UT: Hangi şarkılar?

Oğuz Mutlu Güven (Grup Menajeri): Sürpriz olsun o şarkılar.

 

UT: O zaman soruyu değiştirip sorayım. Bu ortaklık Nükhet Duru klasiklerinden mi, yoksa yeni yapılan şarkılardan mı?

PÇ:  Aslında bir konsept çalışması bu. Nükhet Duru, birçok Sabahattin Âli şiirini seslendiriyor. Bu sene, Sabahattin Âli’nin 100’üncü yaş günü. Bu konseptte bir çalışma, üç şarkıyı yine potpuri şeklinde, Nükhet Hanım’la beraber seslendirdik. Klip montajda, çok kısa bir zaman sonra bu proje ile sevenlerimizin karşısına çıkacağız.

 

“YENİ POTPURİ NEŞET ERTAŞ TÜRKÜLERİ ÜZERİNE OLACAK.”

 

UT: Size sormamız için sosyal medya üzerinden en çok istek alan soru şu: Barış Manço yapıldı, 90’lar yapıldı. Başka coverlar da gelecek mi?

PÇ: Bu tip eski şarkıların yeniden seslendirilmesini yani cover yapmayı değerlendiriyoruz. Biz dinleyenlerimiz arasında anket düzenledik, sosyal medya üzerinden “Bir sonraki potpurimiz ne olsun?” diye. Üç seçenek verdik; 90’lar iki, Cem Karaca, Neşet Ertaş. O anketten, Neşet Ertaş çıktı.

 

UT: Ne zaman geliyor o halde Neşet Ertaş potpurisi?

PÇ: Çok kısa zamanda değil. Bu potpuriler çok uzun uğraşlar sonunda çıkıyor inanın. Bir dönemin ya da kişinin 17 -18 şarkısını şeçmek, hangi bölümleri alacağımızı kararlaştırmak, trafiğini oturtmak uzun bir çalışma. Şarkının sadece, ton ve armoni olarak düzenlemesinden ziyade çok ciddi bir kurgu çalışması gerektiriyor potpuriler. Dolayısıyla çok zaman ve emek alan bir iş yani.

AŞG:  Bir de başka projeler de oluyor aynı zamanda. Çoğumuzun müzik dışında başka işleri de var. Bu yüzden zaman zaman prova yapmamız gereken vakitleri konserlere ayırmak zorunda kalıyoruz. Provalar da aksıyor tabii. Arada farklı işler çıkabiliyor. Bu tarz uzun soluklu projeleri, deyim yerindeyse bir solukta bitiremiyoruz. Potpuriler üzerinde çok durduğumuz, çok kaliteli olmasını istediğimiz, çok emek harcadığımız, severek emek harcadığımız işler. Özensiz olmasını istemiyoruz, hakkını vermek istiyoruz. Bundan dolayı da süre uzuyor. Uzun vadede demeyelim, orta vadede, Neşet Ertaş potpurimiz de çıkacak.

 

UT: O zaman roportajlik.com okurlarına bu müjdeyi verelim.

AŞG: İlk defa roportajlik.com için açıklıyoruz bunu. Çok güzel bir Neşet Ertaş potpurisi geliyor. İçimize sinen bir çalışma oluyor. Nerdeyse “Yarıladık.” diyebiliriz şu anda.

 

 

“ALBÜM İÇİN, MANÇO ŞARKILARI ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUZ”

 

Merve Gökhan(MG): Albüm çalışmanız olacak mı?

AŞG: Albüm çalışmamız var aslında. Kendi eserlerimizden oluşan değil ama. Biz, Barış Manço’yu iki konserde andık. Güzel bir Barış Manço repertuarı çıkarmıştık. Manço eserleri için istekler de almıştık. Barış Manço şarkılarından oluşacak bir albüm üzerinde çalışıyoruz şu anda. Bu da orta vadede bir çalışma. Uzun sürmeyecek bu albümün çıkışı.

 

UT: Amiyane tabirle “Piyasa da iş yapar mı?” albüm, satar mı?

 

AŞG: Şöyle söyleyeyim: “Barış Manço her zaman satar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun bizimle alakası yok. Şu an zamanın ruhu gereği, nostalji de satar. Ama bizim için önemli olan popüler olması, satması değil zaten. Ona göre seçmiyoruz şarkıları. Barış Manço, Neşet Ertaş gibi sanatçıların eserlerini tercih etmemiz, vefa borcu gibi, iki – üç nesil bizleri kucakladılar. Popüler olma amacı gütseydik, yaşayan sanatçılar üzerine yoğunlaşabilirdik. O kısmı, yaptığımız hiçbir çalışmada düşünmedik. Daha müzikâl, daha sanat değeri taşıyan, aynı zamanda insanlara ulaşmakta istediğimiz çalışmalar yapmak istiyoruz. A capellayı da insanlara tanıtmak istiyoruz, A capellayı da insanların içine sokmak istiyoruz. Ekip olarak kaygımız bu yönde daha çok.  Onun için, “Albüm satışı ne kadar olur?” diye hiç düşünmedik. “Barış Manço” ismi tek başına iş yapar zaten.

 

“A CAPELLA’YA KARŞI, ŞAŞIRMA EVRESİNDEYİZ.”

 

UT: Günümüzde müzik nerdeyse tamamen elektronik. İnsanlar müzik aleti olmayan bu türe nasıl bakıyorlar?

AŞG: İnsanlarla etkileşim açısından sorduğunuz için, sosyal medya ile Pınar çok ilgilenir, onun cevap vermesi daha yerinde olur.

PÇ: Bence hâlâ A Capellaya karşı, şaşırma evresindeyiz. “Nasıl yani, hiç alt yapı kullanmıyor musunuz?”, “Ağzınızdan mı çıkartıyorsunuz o sesleri?” gibi sorularla karşılaşıyoruz hâlâ. Henüz daha, A capellaya alışmış ve A capellayı müzik zevkinin bir parçası olarak eklemiş kitle, bence Türkiye’de  yok, koro camiası dışında. Bizim amacımız insanların, “Aaaa ne kadar ilginç bir şeymiş bu.” demesinden ziyade, zevkle dinlemesini sağlamak. Bir şekilde müzik listelerinde A Capella tarzı -özellikle de bizim parçalarımızın- olmasını sağlamak. Türkiye, A capella müzik ile henüz yeni yeni tanışıyor. Aslında,dünyada da son beş yılda çıkışa geçen müzik türü diyebiliriz.

 

“İNSANLARIN KULAKLARINDA TORTU BIRAKMAK İSTİYORUZ.”

 

UT: Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda, Atatürk’ün çok sesli müzik ile yakından ilgilendiğini biliyoruz. Çok sesli müzik yapan bir grup olarak, ülke müziğine nasıl bir katkı sağlamayı düşünüyorsunuz?

PÇ: Aslında, insanların kulaklarında bir tortu bırakmak istiyoruz. SesVerSus denilince insanların “Ben hayatım boyunca hiç a capella müzik dinlememiştim, sizin 90’lar potpurinizle a capella müzik dinlemeye başladım.” veya “Barış Manço potpurinizden sonra a capella müziği sevmeye başladım.” Demeleri bizim için yeterli aslında.

 

“KRİZLERİMİZ MÜZİKSEL.”

 

UT: Bu düşüncenizde çok haklısınız, ben sizi 90’lar videonuz ile tanıdım. Menajeriniz Oğuz Bey’le beraber 13 kişilik bir grupsunuz. Çok sesli müzik için sayı çok olmasa da kriz yönetimini nasıl sağlıyorsunuz?

PÇ: Kalabalığın olduğu her yerde illaki sürtüşmeler, çekişmeler oluyor. Bizim derdimiz müzik ile olduğu için, tartışmalarımızın hemen hemen hepsi “Şurada fazla mı sesini yükselttin?”, “Girerken geç kalmadın mı?”, “Şurayı yanlış mı söyledin?” gibi müziksel krizlerimiz var. Çok fazla kriz yaşayan bir grup değiliz aslında.

 

“AİLE GİBİYİZ.”

 

UT:  Birden fazla a capella yapan grup var. Vokaliz var, Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri de yapmıştı. Ama SesVerSus’un enerjisi farklı. Bunu da hem çektiğiniz kliplere hem ekrana hem de röportajlarınıza yansıtabiliyorsunuz. Bunun sırrı ne?

PÇ: Öncelikle yakın arkadaşız. Proje için bir araya toplanmış insanlar değiliz. Müzik bizi tanıştırmış olsa da arkadaşlığımız bu işi devam ettiriyor. Birçok müzik grubu var; belli bir başarı elde ettikten sonra dağılan, aynı başarıyı sürdüremeyen. İzleyenlerimiz de yorumlarında buna çokça değiniyorlar, “Çok keyifli bir grupsunuz.” diyorlar. Bu işin sırrı önce yakın arkadaş olmamız, doğal halimiz. Aile gibiyiz.

Berke Erat (BE): Birbirimizle çocuk yaşlardan beri beraberiz. SesVerSus kimliğini de “Koro müziğini bu şekilde yapalım.” diyerek oluşturduk. Doğal davranıyoruz aslında. Profesyonel bir iş için, özellikle, bir araya toplanmış değiliz.

“Bayan hakem olmanın avantajlarını daha çok yaşıyorum”

0

Futbol hakemliği zor iştir. Seyircinin ekranda defalarca seyrettiği pozisyonda saliselik karar vermek zorundadır hakemler. Verilen karara mutlaka itiraz edilir ve üstelik bu memleketin yarısı hakem, diğer yarısı da teknik direktördür. Erkeklerin hegemon olduğu futbol dünyasında, kadın hakem olmak zordur zaten. Ancak 20 yıllık futbol hakemi Serpil Hoca, bu zorluğu avantaja çevirmeyi bilenlerden. Şu aralar İzmir’de kurulu, Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği Genel Başkan Yardımcısı Serpil Ateşçi Temel ile futbol hakemliğini, master ve veteran futbolunu , Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği’ni konuştuk. İzmir’in imbatında gerçekleştirdiğimiz futbol sohbetine buyurun.

Röportaj: Uğur Temel
Fotoğraf: Ümit Karaefe

 

“YİRMİ SENELİK HAKEMİM”

Uğur Temel (UT): Kaç senelik hakemsiniz hocam?

Serpil Ateşçi Temel (SAT): Futbol Federasyonuna bağlı olarak 20 sene hakemlik yaptım. Faal hakemliği bıraktıktan sonra, 2 senedir de Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneğin çatısı altındayım.

 

 UT: Erken başlamışsınız hocam hakemliğe.

SAT: 1994’de Lise’ye başladığım yıl başladım. 18 yaşımı doldurmadığım için babamın izni ile başlayabildim.

 

“DERNEĞİMİZ SPORTİF HAYATTAN VE HAKEMLİKTEN KOPMAMAK İÇİN KURULDU”

 

UT: Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği ne zaman kuruldu?

SAT: 2016’nın Nisan ayında kuruldu.

 

UT: Derneğin kuruluş amacı ne?

SAT: Hakemliği seven, bırakmak istemeyen arkadaşlarımızın kurmuş olduğu bir dernek bu. Sportif hayattan ve hakemlikten kopmamak için kuruldu. Derneğin kurucuları Hakan Küçükturan ve Mustafa Kaçaro. Mustafa Hoca aynı zamanda kurucu başkanımız. Şu andaki başkanımız Hakan Küçükturan.

 

UT:  Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği kaç hakem var?

SAT: 22 kişilik bir ekibiz. 22 kişinin içinde üçü de bayan. Ben de Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği’nin Genel Sekreteriyim.

 

UT: 22 kişi çok ciddi bir rakam.

SAT: Haklısınız, gerçekten de sayımız iyi. Destekçilerimizle de her gün büyüyoruz. Sadece İzmir değil, başka illere de maça gidiyoruz. Geçtiğimiz Nisan ayı içerisinde Orta Anadolu Master Futbolcuları için düzenlenen Atatürk Bahar Turnuvası’nda, bizim Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği hakemleri görev aldı. Bu turnuvayı düzenleyen Yavuz Durumel’in, Cengiz Şenay’ın ve Rıdvan Şirvani’nin derneğimize destekleri  için teşekkür ederim.

 

UT: Anladığım kadarıyla maç trafiğiniz yoğun. Hakem atamalarını nasıl yapıyorsunuz?

SAT:  Hakem atama sorumlumuz, başkan yardımcımız, Tolga Özgülen. Tolga Hoca; atamaları yaparken ince eleyip sık dokuyor. Maça göre, maçın yerine, saatine göre bizim de hakemlerimizin maça çıkma sayısına göre atamalar yapılıyor.

 

UT: Ciddi bir çalışma sonrası yapılıyor yani atamalar?

SAT: Çok ciddi bir çalışma gerekiyor. Biliyorsunuz ki Masterlar 40 yaş üstü futbolcular. Onların ruhuna inebilmek çok önemli.

 

UT: Derneğinize maçlar size nasıl geliyor?

SAT: Kuruluşumuzun üzerinden az zaman geçmesine rağmen, maçlarını bizim yönetmemizi isteyen Master ve Veteran takımı çok. Bizimle bağlantıya geçiyorlar, uygun şartlar oluşursa, Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği hakemleri olarak görev alıyoruz o maçta. İzmir dışından da davet alıyoruz. Geçtiğimiz haftalarda Aksaray’a, Türkiye Master Şampiyonasına gittik örneğin. Aksaray’da Süper kupa finali vardı. Onu yönettik .

 

“GENÇ HAKEMLER MASTERLAR’IN RUHUNU ANLAYAMIYORLAR”

 

UT: Master futbolcular, faal hakemler varken niçin sizi tercih ediyorlar?

SAT: Az önce de söylediğim gibi; 40 yaş üstü futbolcular Masterlar. Onları anlayabilmek, ruhuna inebilmek çok önemli.  Faal ve genç hakem kardeşlerimiz o frekansı yakalayamıyorlar. Hem yaşlarının genç olması hem de tecrübe işin içine girince bizleri tercih ediyorlar.

 

UT: Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği hakemlerinin yaş ortalaması kaç?

SAT: Derneğimizin hakemlerinin yaşları da Master oyunculara yakın. Örneğin ben 38 yaşındayım. Ama aramızda HİF(Herkes İçin Futbol – hakemliğe girişin birinci basamağı-) hakemliğinden ayrılmış 22 yaşındaki Baran Can kardeşimiz de var. Siz de hakemlik yapmışsınız bilirsiniz. Hakemlik aşktır. Aşık olmazsanız yapamazsınız. Düşünsenize; evliyim, çocuğum var. Ama hafta sonları; “Haydi ben maça gidiyorum.” diyerek maça gidebiliyorum, maç nerede olursa olsun.

 

“HAKEMLİKTE PARA İKİNCİ PLANDADIR”

 

UT: Serpil Hocam hakemlik için bir deyim vardır: “Hakemin parası pul, eşi duldur.” derler. Gelelim işin para kısmına. Emeğinizin karşılığını alıyor musunuz?

SAT: Aslında emeğimizin karşılığını alamıyoruz.  Ama hakemlikte inanın para ikinci planda. Hakemliğe gönül vermiş kime sorarsanız sorun “Bu işten para kazandım.” demez. Amatör maç ücretinden daha az para alıyoruz. Ancak il dışına çıktığımız zaman sadece konaklama parası turnuvayı düzenleyen kişilere ait olmak üzere, maçlara gidiyoruz. Yol paramızı da biz kendi cebimizden karşılıyoruz.

 

“MASTERLARDA, GENELDE, SAHA İÇİ OLAY YAŞAMIYORUZ.”

 

UT: Gelelim saha içerisine. Ne yazık ki saha olayları futbolun ayrılmaz parçası. Sizin yönettiğiniz maçlarda durum nasıl? Yaptırımınız var mı?

SAT: Bayan olarak evet. Bunun yanı sıra –birkaç küçük olay haricinde- Masterlar’da herhangi bir olayla karşılaşmıyoruz. Zaten Master liglerinin kendine has kuralları var. Bir oyuncu disiplin cezası alırsa, yani ihraç edilirse, ihraç sebebine göre cezasını alıyor. Zaten bizlere maç öncesi esame listesini (takımda yer alan futbolcuların isminin olduğu liste) tüm oyuncuların kimliklerini bize getiriyorlar. Her maç sonunda bizler de maç raporu düzenliyoruz.

 

UT: Güvenlik nasıl sağlanıyor hocam?

SAT: Ne yalan söyleyeyim güvenlik yok maçlarda, herhangi bir kolluk kuvveti yok. Ancak maçı düzenleyen kurum yada kişiler zaten saha içinde. Zaten aşırı güvenliği gerektirecek bir ortam da yok.

 

“MASTER MAÇLARINDA SÜRE 30 DAKİKAYI GEÇMEMELİ.”

 

UT: Master maçlarının süresi ne kadar?

SAT: Turnuvasına ve maçına göre değişiyor ama bence master maçlarının süresi 30 dakikayı geçmemeli. 25- 30 dakikadan sonra, beyine oksijen gitmeyince, çeneye vuruyor iş. Konuşmalar ve itirazlar artıyor. En fazla 30 dakika olmalı ki master futbolcuları da bunu söylüyor zaten: “Hocam bize yarım saten fazlası sıkıntı” diyorlar.

 

“EŞİM EN BÜYÜK DESTEKÇİM VE ELEŞTİRMENİM”

 

UT: Evli bir kadınsınız. Eşinizin sizin hakemliğinize bakış açısı nasıl?

SAT: Eşim eski futbolcu olduğu için, hakemliğimi çok destekliyor. Eşim yurt dışında, Almanya’da, Schalke’de futbol oynamış. Futbolu biliyor. Benim en büyük destekçim eşim.

 

UT: Eşinizin eski futbolcu olduğunu söylemiştiniz. Eşiniz yönettiğiniz maçlara geliyor mu?

SAT: Geliyor, gelmez olur mu hiç? Eşim en büyük destekçim olduğu kadar en büyük eleştirmenim aynı zamanda.

 

UT: Performansınızı nasıl buluyor peki?

SAT: Ligdeki bir çok erkek hakemden daha iyi olduğumu söylüyor.

 

UT: Futbolcular eşinizi tanıyorlar mı?

SAT: Kuşadası’nda düzenlenen bir turnuvaya ailece gittik tüm hakemler olarak. Oradaki turnuvada eşimi tanıyorlar. Hatta bazen eşime takılıyorlar “Enişte hoş geldin.” diyerek.

 

“BAYAN HAKEM OLMANIN AVANTAJLARINI YAŞIYORUM”

UT: Hocam, çok güzel bir hanımefendisiniz. Kadın hakem olmanın avantajları – dezavantajları nedir?

SAT: Öncelikle iltifâtınız için teşekkür ederim. Zaman zaman sıkıntı olsa da bayan hakem olmanın avantajlarını daha çok yaşıyorum. Bayan hakem olunca, oyuncularda bir noktadan ileriye gitmiyorlar. Master ve Veteranlar Futbol Hakemliği Dayanışma Derneği’nde üç kadın hakem var; ben, Özlem İlkme Kayan ve Duygu Kalkan. Maçlara bazen isim olarak bizleri davet ediyorlar.

“Halka kim zulmediyorsa onun karşısındayım”

Yaşar Kemal, Milliyet’e pek çok kez söyleşi vermiş, Milliyet Sanat’a yazılar kaleme almıştı. Millyet gazetesinde yayınlanan, Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi’nin Yaşar Kemal ile 44 yıl önce yaptığı söyleşi sadece düne değil bugüne de ışık tutuyor.

1971 – Abdi İpekçi, ‘Her Hafta Bir Sohbet’ köşesinde Yaşar Kemal’le konuşuyor.

 Abdi İpekçi: Yaşar, bugüne kadar edebiyatta ne yapmak istedin, bundan sonra ne yapmak istiyorsun?

Yaşar Kemal: Ta çocukluğumdan bu yana, kendimi bildim bileli, okur-yazar değilken bile şiir söylerdim. Sonra folklor çalışmaları yaptım. Röportajlar yazdım. Hikâyeler, romanlar yazdım. Çalışma tarzım gösteriyor ki, halktan yana, halkla birlikte işini gören bir sanatçıyım. Benim kişiliğimi ve sanatımı halktan ayırmak mümkün değil. Yirmi yedi yaşıma kadar halk içinde, halkla birlikte çalıştım. Yani bir kol emekçisiydim. 1951’de İstanbul’a geldiğimde, elimde bir Kitaplık hikâye vardı. Örneğin, benim dünyaya çıkmış ilk eserim ‘İnce Memed’ değildir, ‘Bebek’ hikâyesidir. Önce Fransızcaya çevrildi, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye, birçok dillere (…) 17-18 yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine; halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın yani proletaryanın çıkarlarının emrindedir. Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.

 Abdi İpekçi: Sosyalist anlayışınız nedir?

Yaşar Kemal: Sosyalizm yaşayan bir şeydir, ölü değil. Her an hayatla tay gitmesi gereken bir düzendir. Her an yenilenen doğada, insan toplumları da her an yenilenir, değişir. Evren sonsuz çelişkilerden ibarettir. En büyük çelişki, sömürenlerle sömürülen sınıf arasındadır. Çelişkiler her zaman niteliklerini değiştirecektir. Ana çelişkiler güçlerini uzun sürelerde koruyabilirler. Ama onların da nitelikleri değişir. Bunun için bugünkü değişik dünyamızda bir model sosyalizmin, bir tek modelin olabileceğine inanmıyorum. Bir tek model sosyalizmi kabul etmek, Marksist düşünceye, diyalektiğe aykırıdır (…)

YAZARDAN RÖPORTAJ DERSİ:

 ‘Nasıl roman yazmışsam öyle röportaj yaptım’   

“Yaşamım boyunca röportaj benim ana işlerimden biri oldu. Koşullar bana yardım etseydi röportaj yazarlığımı bugüne kadar sürdürürdüm (…) İşimi çok seviyordum ama on iki yıl sürdürebildim. O da zor bela. Çok ağır koşullar altında (…) 1963 yılında gazetemin sahiplerinden birisiyle birlikte birçok arkadaşımla işimden oldum. O gün bugün de bir Allahın kulu kalkıp da, “Yahu sen bir zamanlar iyice röportajlar yapardın, benim gazetemde de yapmaz mısın?” diye sormadı. Makasçı gazetecilik röportaja gerek duymuyordu, bütün sorun buydu (…) haber bir yaşam değildir, belki de yaşamın geniş bir gölgesidir (…) Haber gerçeğin kaba yansıması, röportajsa yaşamın özüne, gerçeğin özüne doğru bir iniştir (…) Ne kadar röportaj yapmışsam, onu sonuna kadar yaşadım diyebilirim. Konumu, insanlarımı, gereğince yaşamamışsam röportajlarım da olmadı. Uydurma oldu. Ya da ben öyle sandım. Nasıl roman yazmışsam, hangi biçimle, hangi davranışla, öyle röportaj yaptım.”  ( 1975 – Milliyet Sanat dergisinin röportaj soruşturmasına yanıtlar)

‘Ben romanlarımda iki kez ağladım’

2002 – Filiz Aygündüz, ‘Karıncanın Su İçtiği’ romanının çıkışı vesiylesiyle Milliyet Sanat için Yaşar Kemal’le konuşuyor.

Filiz Aygündüz: 80 yaşınıza geldiniz, yeni bir kitabınız daha çıkıyor. Bu yaşta, bu büyük bir heyecan mı?

Yaşar Kemal: Bir kere 80 yaşında değilim. Nüfus cüzdanımda 1926 yazıyor. ‘İnce Memed’i bitirdiğim zaman müthiş bir heyecan duydum. Bir daha da öyle göklere uçacak kadar heyecanlanmadım. Şimdi romanın bittiğine seviniyorum tabii. Ben romanlarımda iki kez ağladım. İlkinde İnce Memed kitabın sonunda “Hürü Ana hakkını helal et,” dediğinde… Thilda dışarıdaydı, geldi “Niye ağlıyorsun, birini mi öldürdün?” diye sordu, “Yok” dedim, “İnce Memed Abdi Ağa’yı öldürmeye gitti, ona ağladım.” Bir de “Binboğalar Efsanesi”nde kadınların kolkola girip jandarmaları derim evine, kutsal bir çadırdır o ve jandarmalar yörük çadırlarını yıkmak ister, sokmadıkları bölümde… Bu çıkacak olan kitapta da bir atın yaşlanınca kendi kendine bırakıldığı bir bölüm vardı, Thilda ona ağlamıştı, ben de biraz ağladım. Sonuç olarak ben bu kitaptan memnunum. Böyle bir kitap, böyle bir Türkçe yazdığım için mutluyum.

“Tiyatro bir eğitim müessesesidir, ticaret değil.”

Türkiye’de sinema ve tiyatronun duayenlerinden, 27 Eylül 2013’te kaybettiğimiz Tuncel Kurtiz’in, 80. doğum yıldönümünde Agos gazetesine verdiği, 25 Mayıs 2012 tarihli röportaj sizlerle…

Tuncel Kurtiz, Çanakkale’nin bir köyünü kendi cenneti haline getirdi ve 10 yıldır o cennetten, sadece kısa aralıklarla,çalışmak için uzaklaşıyor. Kurtiz’le tanışıp görüşmek istediğimizde, bizi işte o cennet köye davet etti. “Eğer gelirseniz kapımız açık, burada konuşuruz ama gelemezseniz görüşmek zor” deyince biz de düştük yollara. Çanakkale’nin şirin kasabası Güre’nin Zeytinbağı köyünde aldık soluğu. İzmir’e 200 km mesafedeki bu yeryüzü cennetinde Tuncel Kurtiz gibi bir ustayla sohbet etmek oldukça keyifliydi. Özdemir Asaf, Can Yücel, Cemal Süreya, Yılmaz Güney gibi isimlerle unutulmaz anıları kadar, Kurtiz’in günümüzün genç yönetmenleriyle ilgili söyledikleri de oldukça ilginç ve kayda değer. 

 

• Neden yaşamak için bu köyü seçtiniz?

Çocukluğumun en güzel günleri burada geçti. 14 yaşımdaydım buraya ilk kez geldiğimde. Aslında ailem 1913’te Selanik’ten gelmiş ve Arnavutköy’e yerleşmiş. Daha sonra dedem İzmir evkaf müdürü olmuş, Trabzon evkaf müdürlüğü yapmış. Ailenin çoğu, baba tarafının hemen hemen tümü Arnavutköy’de oturuyor, anne tarafı ise Boşnak; İzmit Karamürsel’de oturuyor. Onlar da bürokrat aileler, babamın dayısı Selanik’te emniyet müdürü. Babam da koleji bitirdiği halde hukuk ve mülkiye bitirip nahiye müdürlüğü ve kaymakamlık yaptı.Ondan sonra bir imtihan kazandı ve Amerika’ya gitti. Yani Ayvalık’tan da Amerika’ya gidildi. Amerika’da Ann Arbor, Detroit, New York, arkasından İzmit, Silifke, Tarsus Koleji derken buraya geldiğim zaman 14 yaşımdaydım. Kolay geçmemiştir bu hayat; her yerde kendisini ispat etmek zorunda olan bir çocuktum, çünkü devamlı hep yeni insanlarla karşılaşıyordum. Çok güzel günlerim geçti burada. Benim hayatım biraz Çingene hayatı aslında. O yüzden nereye gittimse hep burayı düşünmüşümdür. Burası benim için başka bir dünyaydı. Tabii ki çocukluğumun Edremit’i değil artık. Ama yine de çok seviyorum.

• Uzun yıllar yurtdışında yaşadınız. Türkiye’ye neden geri döndünüz?

Aslında politik nedenlerle Türkiye’ye dönmeye niyetli değildim. Arkadaşlarımın dönekliğine şahit olduğum için dönmek istemiyordum. Yalnız ve farklı bir hayat yaşıyordum. Viyana’da Şeyh Bedrettin destanını sahnelerken dönemin bakanlarından Fikri Sağlar geldi. Benden ne istediğimi sordular. Ben de “Bedrettin’i oynuyoruz isterseniz Türkiye’ye çağırın geleyim” dedim. Hakikaten Fikri Sağlar çağırdı; geldik oynadık. İşte o zaman şimdi evli olduğum eşim Menend ile tanışıp âşık oldum. Âşık olunca da Türkiye’de kalmaya karar verdim.

• Peki ya, bu cennet nasıl kuruldu?

İstanbul’a gelince önce Galata’da küçük bir dairede yaşamaya başladım. Daha sonra Menend’in evine taşındık, derken buraya taşınmaya karar verdim. Eşim de emekli oldu. Eşimin erkek kardeşi Erhan da Bursa’da tekstil işiyle uğraşıyordu. O da batınca, eşimin, Erhan’ın ve benim ne birikimimiz varsa hepsini buraya aktardık ve “Burası bizim yaşam biçimimiz olacak” dedik. Mutluyuz şu anda. 10 yıldır buradayız; çalışmak için gidip geliyorum mecburen ama her fırsatta soluğu burada alıyorum.

• Geçen yıllarda tv’de izlenme rekorları kıran Ezel dizisinden sonra sizi televizyonda da sinemada da göremedik. Şimdilerde yeni bir film çektiniz. Yeni filminizden söz eder misiniz?

Ezel’den,yani Ramiz Dayı’dan sonra Nihat Durak’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Mutlu Aile Fotoğrafı’ diye bir filmde emekli bir albayı oynadım.İki oğlu bir kızı var, onları da asker yetiştirmek istiyor ama başaramıyor. Çocuklar istediği yolda gidiyor. Severek oynadım filmde. İlker Aksum, Binnur Kaya, Büşra Pekin gibi genç bir kadroyla keyifli bir iş yaptık.

• Çocukluğunuz şehir şehir dolaşarak geçmiş. Biraz o günleri anlatabilir misiniz?

Deli babamın deli oğluyum. Devamlı bir yerden bir yere sürülmüştür babam. Bana da daha Posof’ta İngilizce öğretmeye başlamıştı. O dağlarda koşup oynayan çocuk birden Amerika’ya gitti. Ann Arbor’a gittik. Babam orada şehircilik okuyacaktı. Amerika’ya giderken kitapçıda Nihal Atsız’ın ‘Bozkurtların Ölümü’ kitabını görüp aldım ve deliler gibi okudum. 9 yaşında bir çocuktum ve o kitaptan çok etkilendim. O zaman rüyalarımda Türkiye’nin etrafını bir setle çevirmek istiyordum, en büyük düşmanım da Çinlilerdi.Detroit’teki okulda bir kavga çıktı bir gün, kapıştık yumruklaştık. Bir Çinli bana yardım etti. Ben yarım yamalak İngilizcemle dedim ki “Sen Çinlisin ve benim düşmanımsın, bana yardım ettin.” Çocuk dedi ki “Niye düşmanın olayım ben senin?”Çocuk beyni çok kolay yıkanabiliyor. Sait Faik’in cümlesiyle, eğer doğduğun zaman Havra kapısına bırakırlarsa Yahudi olursun, cami kapısına bırakırlarsa Müslüman, kilise kapısına bırakırlarsa Hıristiyan olursun.

• Kendini Sait Faik zannettiğinizi söylemiştiniz bir keresinde…

Babam beni okumam için İstanbul’a göndermek istedi. Kabataş Lisesi’nde okumamı istiyordu ama ben Haydarpaşa’yı istedim. Bazı arkadaşlarım vardı ve Haydarpaşa’dan daha kolay kaçıldığını öğrendim. Haydarpaşa Lisesi’ni de bitiremedim çünkü Beyoğlu’na çıkıyor, içki içiyorduk. Sait Faik olmuştum yani…

O zamanlar edebiyat matineleri yapılıyordu. Biz de bir matine yapalım dedik ve o sayede Özdemir Asaf’la tanıştım. Cağaloğlu’nda Molla Fenari sokağında küçücük bir matbaası vardı, dünyanın en güzel adamıydı. Asaf Halet Çelebi, felsefe kütüphanesinde memurdu o zaman. Cahit Irgat’la, Can Yücel’le tanıştım. Özdemir Asaf’la gittik, Bedri Rahmi’nin Kalamış’taki evine, orada sohbetlere katıldım. Orhan Hançerlioğlu’yla da tanıştım matinelerde, Cemal Süreya da Attila İlhan da gelirdi. Biraz da kızlar yüzünden gelinirdi. Bütün üniversite kızları ordaydı. Derken bana rol teklif ettiler ve oyunculuk başladı. Sevgilim, öğretmen olmamı istediği için hukuku bırakıp İngiliz filolojisine girdim. Ama tiyatroyu öğrenmek istiyorum. Haldur Taner’in tiyatro kurslarına katıldım. Nisa Serezli, Metin Serezli de geliyorlardı.

• Yılmaz Güney’le tanışmanız hayatınızı değiştirdi. “Bana iki kanat taktı” demiştiniz. Nasıl oldu bu?

Yılmaz benim 1958’den arkadaşım. O da hikâye yazıyor, ben de, o da solcu ben de solcuyum. Bebek’te ufak bir zemin katta oturuyor; bir daktilosu, bir yatağı, bir sandalyesi ve bir masası var sadece. Sinirli, asabi ama ikimizde farklıyız. Benim büyük dayım paşa, Selanik emniyet müdürü. Yılmaz genç bir Maksim Gorki gibi yazıyor, bense küçük burjuva. Yılmaz daha pratik bir köy çocuğu. Oradan gelmiş ve işin aslını biliyor. Yılmaz dedi ki,“Sinema yapacağız, sinema yapmadan olmaz, her evde bizim fotoğrafımız olacak. Önce sinemayı, sonra kendi işimizi yapacağız.”

• Askerliği de Yılmaz Güney’le birlikte yaptınız. Nasıl bir tesadüftü bu?

Yılmaz’la Muş’ta askerlik yaptık. Aynı evde kaldık. Annesi, ben ve Yılmaz birlikte oturduk. Sonra da Yılmaz benden önce terhis oldu. Yaz tatiline gittiğimde,“Umut’ta oynayacaksın ihtiyar” dedi. Rapor aldım, Umut’ta oynadım.

• Yılmaz Güney’in yaşadığı sürgünlerden siz hiç etkilenmediniz. Bunu nasıl başardınız? Yurtdışında yaşamak da kolay olmasa gerek.

Yılmaz’a yurtdışı yasağı vardı. Filmi Cannes’da ben takdim ettim. Kaçırma benim üzerime kaldı. Halbuki kaçıran Çiçek Arif’tir. Bütün arkadaşlar içeri alındı o sırada ve ben geri dönmedim. Yine hayatımda bir kadın beni aldı, kucakladı, yardım etti. İsveç’te doktorasını yazıyordu. O bana baktı. O dönemde tiyatro ve sinemadan para kazanmaya başladım. 1970’den 78’e kadar yurtdışında kaldım. 78’de döndüm; Sürü ve Kanal’da oynadım. Sonra 12 Eylül geldi, her şey battı. Ben yine tüydüm, şanslıyım yani. Gene İsveç’e döndüm, iş aradım. O arada Sürü filmi için İsrail’e çağırdılar. Basın toplantısında Umut ve Sürü’yle Yılmaz bana iki kanat taktı ve ben o iki kanatla yaşadım. Arapça oynamak için dersler aldım. Berlin’de 1986’da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım.

• 1980 Türkiye sineması için bir milat oldu sanki. Sonrasında uzun bir sessizlik oldu ama günümüzde yine büyük bir değişim yaşanıyor.

Türk sineması bugün çok ileri durumda. Yeşilçam’da Ömer Lütfi Akad, Atıf Yılmaz’ın iki filmi, bir de Duygu Sağıroğlu’nun bir filmi vardı. Gerisi olduğu gibi Amerikan sinemasının taklidiydi. 1980 Türkiye sineması için önemli bir dönem oldu. Sonrasında bir şey yapılmadı ama her şeye rağmen sinema okulları, akademiler kuruldu, bu çok önemli. Ve buralarda Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan gibi isimler hocalık yaptı.

• Peki ya, tiyatro?

Tiyatroda da çok güzel şeyler yapılıyor. Işıl Kasapoğlu’nun Kocamustafapaşa tiyatro çalışması, devlet tiyatrosunda genç bomba gibi yönetmenler, çok iyi oyuncular var.

• Şehir Tiyatroları’nda yaşanan sıkıntıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu AKP’nin yaptığı en büyük yanlışlardan biridir. “Dünyada hiçbir devletin tiyatrosu yoktur” diyorlar. Tiyatrosu yoktur ama devletin tiyatroya büyük yardımı vardır. İsveç’teki kraliyet tiyatrosu devlet bütçesinden aldığı büyük parayla ayakta durur. Paris’te, Hamburg’ta, Frankfurt’ta da aynı şekilde. Parayı ben veriyorum, benim dediğim olur düşüncesi çok yanlış. Belediyeden bir adamın tiyatro sanatıyla ne kadar ilgisi vardır? Ben tiyatrocuyum diyecek bir belediyeci varsa çıkar yapar ama belediyenin hangi adamı gelip de tiyatroyu yönetecek? Bu Kenan Evren döneminde subayların gelip tiyatroyu yönetmesine benziyor. Böyle şey olmaz. Tiyatro bir eğitim müessesesidir, ticaret değil.

• Yeni sinemacılar için ne düşünüyorsunuz? Fatih Akın genç bir yönetmen, ona güvendiniz ve size ödül getirdi. Nasıl oldu tanışmanız?

Yeni sinemacılar çok parlak. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reis Çelik, Fatih Akın, ölen zavallı çocuk Seyfi Teoman…. Bunlar çok başarılı yönetmenler.

Bir festivalde tanıştık Fatih’le, güzel bir arkadaşlığımız oldu. Gençler daha donanımlı geliyorlar ama televizyon tehlikesi var. Sinema ile televizyon çok farklı.

• Televizyon dizilerini destekliyorsunuz ve önemsiyorsunuz. Bu çok alışık olduğumuz bir durum değil.

TV dizisi demek, her hafta bir film çekiyorsunuz demektir ki,bu çok önemli. Dizilerde bugüne kadar Uluç Bayraktar’la ve başka genç yönetmenlerle çalıştım. Bunlar diziler sayesinde müthiş bir pratik kazanıyorlar. Kendilerini kaybetmezlerse eğer büyük bir tecrübenin içinden geçiyorlar. Diziler büyük bir tecrübe ve çok zor bir iş.

 

“Benim Kabem İnsandır.”

Engin gönüllü olmanın, mütevazılığın bir mertebesi varsa onun en yüksek katında oturan bir bilge kişi o. “Garip” mahlasıyla bestelediği aşk türküleri, göğüs parçalayan avazları, 15 dakikayı aşan uzun havalarıyla Anadolu kültürüne damgasını vuran bozlak ustası, Yaşar Kemal’in deyimiyle “Bozkırın Tezenesi” Neşet Ertaş’tan söz ediyoruz. Bugüne dek bir kez dahi oy kullanmayan usta, oyunun rengini ilk kez açıkladı, yine bu mevsiminde kaleme aldığı hiç bilinmeyen şiirini ilk kez okudu. Sivas katliamıyla ilgili bir beste yaptığını yine ilk kez bu röportajda öğrendik. “Bir ruh iken girdim bir can içine, karıştım o an her can içine” diyen, ulaştığı gerçekliği, “Ömrümce aradım, kendimi buldum” sözü ile özetleyen, UNESCO’nun bu yıl “Yaşayan İnsan Hazinesi” ilan ettiği üstatla acılarını, derin pişmanlıklarını, tabii ki hayat felsefesini konuştuk. “Her yaşın bir mevsimi var, ömrümün sonbaharındayım” diyen halk ozanı Ertaş’ın Hürriyet’ten Ali Dağlar’a verdiği röportajımız sizlerle.

 

İSTANBUL BİLETİNE SAZ ÇALDIM

*Geriye dönmeyin efendim, 15 yaşından geriye dönmeyin. O perişanlıklar, anamızın küçük yaşımızda ölmesi, çektiğimiz çileler, ev yok, yurt yok. Aldım başımı gittim işte. Kısa bir sazım vardı, onu aldım yanıma. Kırşehir’den 2,5 liraydı Ankara’ya otobüs. Bir 2,5 liram vardı, Ankara’ya kadar geldim. Otobüs durağında indik, çığırtkanlardan birine ben İstanbul’a gideceğim, param yok dedim. Saz ver elimde. Kısa boylu, yüzünün yarısı yanık bir adamdı. Saz çal dedi. Başka bir sermayem yok. Öğlenden akşamın geç vaktine kadar o çığırtkanlık yaptı, geldiği zaman saz çalıyordum. En son otobüsün arkasında ayakta bir yere aldı beni, İstanbul’a gittik.

KARIN TOKLUĞUNA DA İŞ BULAMADIM

*Sirkeci’de bir otele sazımı koydum, iş aramaya başladım dükkan dükkan, bulamadım. Acıkmışım herhal ki bu defa karın tokluğuna iş aramaya başladım, karın tokluğuna da iş bulamadım inan. Doğu İşhanı imiş, en üst katında Şençalar Plak yazıyor. Başka da ümidim kalmadı. Ertesi gün sazı aldım, deki bu zamana kadar ne yaptın? Biz açlığa alışığız. Açlığa dayanırız, küçük yaşımızdan beri ekmek bulursak yerdik. Kıtlık zamanının çocuklarıyız biz. Parası olmayan ne yiyecek?

BİR BOZLAK ÇALDIM, KAĞIDI UZATIP İMZALA DEDİLER

*Neyse, aldım sazımı Doğu İşhanı’nın üst katına çıktım. Gramofon devri idi, niçi geldin dediler, saz çalarım dedim. Nihayet çal dinleyelim dediler, İsmail Şençalar imiş. Orada bir bozlak çaldım ben. Bana bir kağıt getirdi, türkü okuyacağın için şurayı imzala dedi. Dedi ki plak başına sana 25 kuruş vereceğiz dedi. Ben 25’i 30’u değil, açlığım var, imzaladım mukaveleyi. O zamana kadar Kadri Şençalar imiş, nur içinde yatsın. O geldi kapıdan girdi, abi dedi bu çocuğa dedi mukavele imzalattım dedi. Kadri Şençalar bana bir baktı, çalar bu dedi.

GARİP BÜLBÜLÜ ÇALDIM, PLAKÇI AĞLADI

*Bize aynı havayı çal dediler. Neden garip garip ötersin bülbül deyi, babamın bir bozlağıydı. Onu çaldım. Kadri Şençalar ağladı, Allah rahmet eylesin. Yanıma geldi, nerelisin, nereden gelip nereye gidiyorsun dedi, halimi sordu, anlattım. Benim elimden tuttu, aldı Beyoğlu Saz’a götürdü, pavyonmuş orası. Size bir garip getirdim dedi. Sahneye çıktım garip bülbülü bozlağını çalıyorum. Konuşmuş orada müdürle, öğlen yemeğimi, akşam yemeğimi orada yiyeceğim, orada akşam da bir saz çalacağım, bana 7,5 lira para verecek. Elimden tuttu, Ağa Camii’nin sokağındaki tuvalete kadar götürüp gösterdi, okuman yazman var mı dedi, buralara iyi bak dedi.

BABAMIN DUYGULARIYLA ÇALDIM SÖYLEDİM

*İstanbul’da plak okuyor, Ankara’ya dönüyordum. Radyoda mahalli sanatçı imtihanı açıldı. Mahmut Erdal, Müslüm Sümbül de vardı. Onlara ayda 15’er dakika usta malı çalmaları için program verildi bana iki 15 dakikalık program verildi, yöremizin havasını çalıp söylemek üzere. Mahmut Erdal ile çok yakındık, vefatına kadar da konuştuk. Sanat hayatım tamamen, olduğu gibi babamın duygularına bağlı, hala ondan aldıklarımı aktarıyorum, onun duygularıyla çalar söylerim. Cemler, cemiyetler olurdu, küçüktüm, dedeler gelirdi, babam da saz çalardı, ben babamı dinlemek için giderdim.

KONSER DİYE GÖTÜRDÜLER, STÜDYOYA KOYDULAR

*Türkülerim rağbet görünce, Almanya’da Türkola adlı bir şirket beni istedi. Mukavelem var, plak okuyamam, gitmem dedim. Ne etmişse adam TRT’yi ele almış, O.Ö., avukat C.S., C.A, E.A. Dediler ki biz Almanya’ya gideceğiz, orada konserler vereceğiz, plak da okuyacağız, kazandığımızı paylaşıp geleceğiz dediler. Konser olabilir ama plak okuyamam dedim. Gitmek istemedim aslında ama bana dediler ki seni biz radyoya aldırdık. Bir nevi zor koştular, peki dedik. Benim arabam var ama ehliyetim yok, C.A kullanıyor. Almanya’ya vardık, stüdyoya koydular bizi, plak okumaya, konser filan yok. Oku bakalım hadi 1,2,3,4,5,6,7 yok devam, hadi 11, 12, 13, 15, 20 plağa yakın plak okuttular.

3 AYLIK HAPİS HAYATI

*Dönmeden evvel bunların şirketten gizli hesaplar aldıklarını, C.A ile E.A anlamış, O.Ö ve C.S ile kavga ettiler, ikisi önden gitti. Benim şoförümdü C.A, arabam Almanya’da ehliyetim yok. C.S ile O.Ö biz gidiyoruz, sen de gel dediler, nasıl geleyim. Arabanın kaçınc vitesi olduğunu bilmem. Bir yere taktım, yola düştüm. Nihayet otobana çıkınca rahatladım. Öndekiler pasaportumu gösteriyor geçiyoruz. Yugoslavya’da baktı ki iyi geliyorum, O.Ö yanıma bindi. İki yol çıktı, acaba hangisine gittiler, bu yol daha işlek dedi, yürüdük. Yağmur da yağıyor, birden bana Neşet dikkat et deyince, zaten ben acemiyim, virajdan araba çıkmış geliyor, direksiyonu fazla kırmışım önünü kurtardım, sol arka tekerden vurdu bizi uçurdu çamura, burunsuz bir Yogoslav arabası.

SIR KİTAP, BOZKIRIN TEZENESİ

*Polis geldi, ikimizi 15 gün pansiyonda tuttu, Yugoslavya’daki Türk konsolosluğuna mektup yazdı O.Ö telgraf çekti, yanıt gelmedi. Osman’ı bıraktılar. Mahkeme şimdiye kadar kimliğin belli olmadı, sana 3 ay hapis cezası veriyoruz dedi. Beni hapisaneye götürdüler. Adresi belli değil, bir kitap geldi bana. Üstünde “Bozkırın tezenesine geçmiş olsun” yazıyor, Yaşar Kemal’in bir kitabı, kim gönderdi, adı soyadı, adresi yok. Geldik sonra memleketimize. 20 plak okudum, karşılığını vermediler, arabam da orada kaldı. Allaha havale ettim.

MAHSUNİ İLE BİRİZ AMA YOLUMUZ AYRI

*Mahsuni bizden çok sonra Ankara’ya geldi. Plağını duyduk, beğendik, etkiledi bizi, “Acı doktor bak bebeğe” ile. Görüştüğümüzde o da bizi dinliyordu. Bir televizyon programında şöyle demiştim:

“Bir yolculuk esnasında bir araya geldik, giderken iki yol geldi önümüze. Biri hak yolu, biri gönül yoluydu dedim. O hak yolunu, ben gönül yolunu seçtim.” Haksızlıkları o da görüyordu, ben de görüyordum. Ama o kavgacıydı diyeyim, ben gönülcüydüm. O kavgayı tercih etti, ben gönülü.

MAHSUNİ TÜRKÜLERİNDE ÜSTÜ KAPALI ELEŞTİRDİ

*O da başından beri öyleydi. Bizlerin de öyle olmasını düşündü, ben kendi görüşümden şaşmadım. Üstü kapalı beni eleştirdi de o türkülerinde. Ben bir taraf olmadım, o bir taraf oldu. Yaşamım içinde aynı görüşte olduğum kişi Mahsuni’ydi. Aynı bedeni taşıyoruz insanoğlu olarak ama içinde ayrı ayrı ruhlarız. Bu pencerede sen kendine göre görürsün, ben kendime göre görürüm. Manen bu yönde bir kavgamız. Eşitsizliğe karşı, fakir fukaraların ezilmişliğine karşı birebirdik Mahsuni ile. Eskişehir’de, Almanya’da konser verdik, aynı sahneyi sadece onunla paylaştım.

BOZLAK İÇTEN GELEN BAĞIRTIDIR

*Söz cansız birşeydir, onu canlandıran havadır. Şiir yazılır, onun canı yoktur, canı havadır. Onu bestelediğin zaman onu havalandırmış, canlandırmış oluyorsun. Bir söz söylenir, bir kelimede de bitebilir, 10 kelimede de bitebilir. Mesela benim bir mayam var, 15 dakika sürmüş. Ama bozlak dediğimiz sınırsız, içten gelen bir bağırtı oluyor. Garip mahlasıyla yazdım, her şiirimin ya önünde, ya ortasında, ya sonunda garip kelimesi vardır. Gizli imzamdı bu.

SAZINI YAPAN USTAYI KERBELA’YA GÖNDERDİ

*Hüseyin Tavşancı’dan aldığım saz tarih oldu. Tavşancı’ya bu sazın karşılığında ne ödemem lazım dedim, beni Kerbela’ya gönder dedi. Onu da Kerbela’ya gönderdim, o sazın karşılığında. Bana sorsanız ben tekkeye, türbeye gitmem. Çünkü tekkede türbede hiç kimse yok. Mezarda kimse yok, onun muradı, onun inancı, peki dedim, onu Kerbela’ya gönderdim.

EROĞLU’NA EŞİNİ KAÇIRMASI İÇİN AKIL VERMİŞ

*4-5 yıl Anadoluyu il, ilçe, bucaklara kadar dolaştık. Gittiğimiz her sinema salonu doluyordu. İki tana Konya oynayan kız, bir türkü söyleyen kız, iki komedyen ve ben, türkü söyleyen kıza üç dört sazcı çalardı. Bu sazcılardan biri Musa Eroğlu’ymuş. Konya oynayanlara Konya çalıyor, türkü okuyanlara türkü çalıyor, böylece Musa ile biraraya gelmiş olduk. Musa’nın sazı dikkatimi çekti. Memlekette bir sevdiği varmış, bırakmış gelmiş. Akıl verdim buna, madem birbirinizi seviyorsunuz haber sal oraya, ben de dedim sana bir cip tutayım, köyün gediğinde bekle, al gel dedim. Böylece Musa’yı gönderdim, Musa hanımını aldı geldi Ankara’ya. Ankara’da evini kurdu.

TANE TANE SÖYLEMEK ZEKİ MÜREN İLE BAŞLADI

*Zeki Müren gelinceye kadar şarkıların sözlerini hiç kimse bilemezdi, seçilmiş bir kelimesini hiç kimse anlayamazdı. Zeki Müren geldi, tane tane anlaşılır bir şekilde söyledi, şarkıların dili anlaşıldı. Kendi türkülerimin sorusu da içinde cevabı da içindedir, tane tane, neyse neyi söylüyorsam, milletin hoşuna giderdi. Nota bilmem. Sorma kişinin ne olduğunu, sohbetinden belli eder diye bir söz var. Avazından, havasından belli olur. Acılığı, tatlılığı ne ise hepsi içinde.

PARMAKLARIM SAHNEDE DURDU

*İki kızım bir oğlum vardı. Bizler burada bar, pavyon, gazino, düğünler, buraların hepsinde içki olurdu. İçen bir yere varıyorsun, sana çay, kahve değil de susuz rakı veriyorlardı, daha iyi söyleyesin diye. Alkol beni çok etkiledi. Parmaklarımda uyuşmalar oldu. Kimsenin haberi olmadan iki sene Hacettepe’de tedavi gördüm, bir türküyü bitiremez olmuştum, sahnede parmaklarım durdu. Almanya’ya gittim, cereyan tedavileri uyguladılar. Can pekmezden tatlı, nihayet ağrılar sağıldı, kalmam gerekiyordu. Sanatkar olarak oturma izni aldım, çocuklar da geldi, yükü de sırtıma bindi.

HER SENE ÖLDÜ HABERİM GELİRDİ

*23 yılım geçti Almanya’da, devlet görevlisi olarak hiç arayan soran olmadı Türkiye’den. Kime gönül koyacağım, gönül bilene konulur, gönül bilmeyende gönül yok ki ne koyacaksın oraya. Hatta ondan geçtim, her sene öldü haberim gelirdi. TRT’de bile duydum, rahmetli Neşet Ertaş’tan alınan bir türkü diye. Onun için de türkü söyledim. Öldü deyince ne yapacaksın, türkü söyleyeceksin. “Hoyratı alemde kadere boyun, zulmeyledi felek büktürdü bana” deyi bir mayaydı bu.

CEM CEMİYET VARDI, DEDELER HERKESİ KARDEŞ EDERDİ

*Dedeler gelirdi köyümüze. Yanında sazı olan olurdu olmayan olurdu. Dedeler insanlar bir araya geldiğinde küsleri barıştırır, birbiriyle kardeş ederdi. Tuzumuz, ekmeğimiz ortak. Senin yoksa benim var, paylaşacağız. Kim kime kusur yapmışsa ona ceza verirlerdi. Dar dediğimiz meydana dikilirdi kusur eden ve kusur edilen. Kusurlu olana ceza verirlerdi, ceza da nedir; durumuna göre bir tavuk keserdi.

CİNİN DE FOTOĞRAFI YOK, ŞEYTANIN DA

*İzmir’de 5-6 bin aşiretimiz var. Eskiden cin işi, şeytan işi derlerdi de davula zurnaya kimse elini uzatmazdı. Mektebe giden gençler baktılar ki cinin de fotoğrafı yok, şeytanın da. Aldılar davulu, zurnayı, kemanı ele, bizimkiler aç kaldı. Tahsilleri yok, başka da meslekleri yok. Böyle olunca da aç kalan İzmir’e döküldü. 73 yaşına geldim ama şu kapıya gelen bizim fukaralarımız. Elektriği sönmüş, suyu kesilmiş, evinin kirasını verememiş fakir fukaralarıma yardım için, ekmek vermek için konserler veriyorum. Onun için hükümete diyoruz ya bu yükü omuzumuzdan alın.

EKMEK PARASINI ÖMRE GÖRE BİÇMELİ

*Aza kanaatli insanlarız. Ekmek parasını ömre göre biçmeli. Bir de türkü söylemiştim ben; “Ahmak aldatırmış dünyanın malı, çoğunu isteyen delidir deli..” diye. Bu kendi doğrularımın ifadeleri. Babamın bir sözü vardı, “Gönül kuşları mesken tutmuş sahrada, herkes nasibini arar deryada”, dünya bir derya derdi, az da yeter, çok da yeter.

OYUMU ECEVİT’E VERECEKTİM

*Hiç oy kullanmadım. İlk oy vermeye giderken de yarı yoldan döndüm. Kendimce bir partiyi yakın buldum. Bir lideri halk düşüncesi olduğu için, gideyim ona rey vereyim dedim. Giderken kimse bunu bilmiyor, ben bu partiye reyi verirsem, öbürlerine içten içe ayrımcılık yapmış olacağım dedim. Peki rey vermezsem ne yaparım, bu ayrımcılık sıkıntısından kurtulmuş olurum. Döndüm geri geldim. Daha da rey vermedim, bundan böyle de vermem.

BU SIRRIMI İLK DEFA AÇIKLIYORUM

*Bütün liderlere saygım var. Ama halk düşüncesinde, ezilmiş halklar düşüncesinde olan, bunlar için çaba sarfeden, bağırıp çağıran insan olarak, hatta kendini de hep öyle görüp bildiğimiz gibi benim de kendime yakın hissettiğim bir lider; bu Ecevit idi. Ben onun partisine rey vermeye gidiyordum. O sırrımı da ilk defa açıklamış oldum. Bu fakir fukaraları düşünen. Hiçbir taraf olmadım, benim tarafım fakir, fukaradır. Onlar ne taraftaysa ben o taraftayım.

EN DERİN PİŞMANLIĞIM

*Bizler anadan doğma aşığız. Bizler çalgı çalarız, güzel kızları gördük, bize kız vermezlerdi. Bu aşk ile de alıp başını gidersen bilmediğin memleketlere, huyunu, suyunu bilmiyorsun. Kendim ettim, kendim buldum kelimesi; bir insan aşıksa daha evvel, o aşkı içinden atmadan başka kızın elinden tutmasın. Yoksa mutlu yuva kuramaz, mutlu olamaz. Evlenmeden önce aşık olduklarımızın ne yanına varabildik, ne elinden tutabildik, ne de bir çift kelime konuşabildik. Tek taraflı yanar yanar giderdik. Pişmanlığım buna. Gönül hizmetçiliği yaptık. Onu da alan bilir. Küskünlüğümüz ezikliğimize, eşitsizliğe, aşağı görenlere bizi.

ATATÜRK MEDENİYET IŞIĞINI YAKTI

*Medeniyet bence en üst bir birleşim yeridir. Atatürkümüz medeniyet ışığını yaktı. Medeni insan, karşısındakine saygı duyan insan, kendisine de saygı duyan insan demektir. Kendisine saygı duyan insan kendini bilen insandır, kendini bilen insan elin aklıyla gezmez, kendi aklı, kendi mantığı ile yürüyen insandır. Bu okumayla da olur, kendi kendini tanımayla da. Atatürkümüzün medeniyet ışığı sönmemesin isterim. Kadın-erkek eşitliğini tanıdığı için de saygı duyuyorum ona. Avrupa’da gördüm ki; kadın erkekten güç olarak zayıf olduğu için kadına erkekten daha fazla hak tanınmış. Şurada 40 tane erkek, bir kadın, bir olay olsa, polis kadına sorar, çünkü kadın doğru söylüyor.

SUÇUN SORUMLUSU RUHTUR, VÜCUDUN GÜNAHI YOKTUR

*Suçun sorumlusu ruhtur, vücudun günahı yoktur, şüphesiz ki her can haktır, incitme canı incitme deyi türkümüzde var. Suçun sorumlusu ruh, evet hepimiz bir can içinde ruhuz. Ruh ne istiyorsa vücut onu yapıyor. Seni senden daha iyi bilen olur mu. Bu canlı can, “Haktır canlıların yapısı, kimsede yoktur tapusu, son durak gönül kapısı, kırdıysan varma kardaş” diyen türkülerimiz var. Kendini bilen hakkı bilir. Tanıyabildin mi sendeki seni, bütün vücudunu, bu nazik teni, Allah şahid etmiş ruha bedeni, kimseyi kimseden sormamak için.

ALLAH İLE KULUN ARASINA KİMSE GİREMEZ, ÇÜNKÜ SIRDIR BU

*İnsan kendini bildiği zaman neyin ne olduğunu biliyor. Allah ile kulun arasına kimse giremez, çünkü sırdır bu. Burada ben tekkeye, türbeye evet demeyen birisiyim. Çünkü orada kimse yok. Bu nedir, bir geleneğe bağlılıktır. Evet ama gelenek o zaman göre bir gelenek, şimdi bu zamana uyuyor mu? Bu bir yönetim şekli bence. Hiç kimse kimsenin değil, her ruh ayrı ayrı bireydir. Ben kendi eksikliğimin karşısında orucumu tutarım, derecesine göre.

BENİM KABE’M İNSANDIR, SEVDİĞİMDİR

*Tekkede ne var, tekkede kim var ki ben tekkeye gideyim. Eğer diyeceksem her yerde Allah derim. Bu benim kendi görüşüm, kendi doğrum. Her yer için geçerli. Benim Kabem insandır, sevdiğimdir. Benim iki büyük nimetim var, tekke, türbe, öte yanı bu yanı değil, biri anam, biri yarim dedim. Kendi doğrumun ifadesi bu. Kendi kendimin, yüreğimin bana hissettirdiğini anlayabilirsem, suçun sorumlusu ruhtur, vücudun günahı yoktur, ben vücudu niye aç koyup da vücuda cezayı vereyim.

İŞTE SİVAS KATLİAMI İÇİN YAZDIĞI ŞİİR

İlimsizlik bilgisizlik yüzünden,

Cehalet hortlayıp çıkar mı çıkar

Sevgisizlik saygısızlık yüzünden

İnsan insandan bıkar mı bıkar

Sevgisiz olanın olmaz hayası

Fesatlık üretmektir gayesi

Sevgisiz kalanın mayası

Nerede belli olmaz, kokar mı kokar

Şeytan dedikleri yalandır yalan

Şeytan olur yalanla birlikte olan

Fesat verir sana olursun talan

Geride seyrine çıkar mı çıkar

Şeytanlar kol gezer cahil avcısı

Avlar cahilleri olur hocası

İnsanlık düşmanı zehir fetvası

Cahil beyinlere akar mı akar

Kör şeytana uyar nice cahiller

Şeytanın sözünü o doğru beller

Şeytan koltuğuna girer de yeller

Acımaz canları yakar mı yakar

Garibim can haktır gör denilmezse

Bunu bir kendine sor denilmezse

Cehalete dur dur denilmezse

Hakkın binasını yıkar mı yıkar

“Burada olmamızın en büyük nedenlerinden biri özgürleşme çabası”

0
Şevket Çoruh, Baba Sahne’yi anlatıyor

6 Ekim’de yeni sezon için perdelerini açacak olan Baba Sahne’yi, kurucusu ünlü oyuncu Şevket Çoruh postkolik.com’dan Gizem Ertürk’e anlattı.

Ünlü oyuncu Şevket Çoruh’un geçtiğimiz yıl büyük emeklerle İstanbul’un kültür ve sanat hayatına kazandırdığı Baba Sahne, yeni sezona 6 Ekim Cuma günü başlıyor! Kendi prodüksiyonu olan “Bir Baba Hamlet” ve “AşkÖlsün” oyunlarını bu sezon da tiyatroseverlerle buluşturacak olan Baba Sahne, farklı tiyatro gruplarının oyunlarına ve renkli konserlere de ev sahipliği yapacak.

 

Öncelikle bir tiyatro sahnesi açmaya nasıl karar verdiğinizi anlatır mısınız?
Bu kararı almamda, bu dönemde başımıza gelen birçok şey etkileli oldu tabii… Birçok arkadaşımızın işsiz kalmasından tutun da tiyatro salonlarının kapatılmasına; sanatın ve sanatçıların özgürlüklerinin elinden alınmasından sansüre kadar birçok nedeni var. Fakat burada olmamızın en büyük nedenlerinden biri de bir özgürleşme çabası… Kendimize ait bir özgürlük alanı yaratmak ve meslektaşlarımızla paylaşmak istedim.

Çalışmalar ne zaman başladı?
2015 yılının mart ayında buranın satılık olduğunu öğrendik. Daha öncesinde de birçok yere bakmıştık. Bir cesaret ettik ve hemen işe koyulduk. 755 gün süren bir inşaat sürecimiz oldu. Hâlâ da devam ediyor, bitti derken yeni bir şey çıkıyor. 1 Nisan’da açılışımızı yaptık. Zor ve meşakkatli geçen iki seneden sonra içinde huzur bulacağımız bir sahne hâline getirdik.

İsmini “Baba Sahne” koymanızın özel bir sebebi var mı?
Birçok isim düşündük. Ama Baba’ya Türkçe lügattaki anlamı yüzünden karar verdik. Baba; kızan, karışan, kışkırtan, koruyan, kollayan ve manası yokluğunda daha çok anlaşılan kişi anlamına geliyor. Baba hiçbir lehçeden türetilmemiş, çocuk sesinden türetilmiş. Bu yüzden çok anlamlı buldum.

Açılıştaki duygularınızı öğrenebilir miyiz?
Başka bir âlemdeydim. Gerçekten açabildik mi, yapabildik mi, durumundaydım. Hem ekonomik olarak hem Türkiye’nin koşulları yüzünden hakikaten çok zor bir dönemdi bizim için.Doların çok yükselmesi ekonomik olarak bayağı yordu açıkçası. Ama her şeye rağmen sonunda bitirdik ve açtık.

Salonu gezdiğimizde ustalarınıza saygının izlerini görüyoruz…
Bize ilham veren isimler bunlar… Bu isimlerin başında Yıldız Kenter, Ferhan Şensoy ve Müjdat Gezen gelir. Onlar sevdikleri ve inandıkları bir iş için tiyatro sahnesi açmış insanlar. Çok büyük destek olmadan, kendi çabalarıyla açtıkları salonlar bunlar. Ustalarımızın yalnızca söylediklerini değil yaptıklarını da yapıyoruz.Ustalara saygının en büyüğü aslında benim de ustam olan Savaş Dinçel’in 75’inci yaş gününde ona hediye olarak ismini taşıyan salondur.


Pekçok tiyatro da size destek veriyor, bir dayanışma örneği görüyoruz…
Genco Erkal, Ferhan Şensoy, Müjdat Gezen, Demet Akbağ, Tiyatro Adam ve Moda Sahnesi gibi birçok tiyatro ve tiyatrocu bize destek olmak için tiyatromuzda oyunlar oynamaya başlıyorlar. Bunlar benim için çok sevindirici, hepsine buradan teşekkür etmek istiyorum.

Gelelim etkinlik takviminize… Sanatseverleri neler bekliyor?
Günay Karacaoğlu’nun oynadığı, Murat İpek’in yazdığı ve Barış Dinçel’in yönettiği Aşk Ölsün oyunu sezon boyunca devam edecek. Bununla beraber Murat Akkoyunlu ile birlikte oynayacağımız Bir Baba Hamlet oyunu devam ediyor. Tüm tiyatroseverleri tiyatromuzu ziyaret etmeye, en azından çayımızı içmeye bekliyoruz.

Tiyatronu gelecekte nasıl hayal ediyorsun?
Baba Sahne’yi kendi yerim gibi görmüyorum. Birçok arkadaşım ile beraber açtığımız bir yer. Burayı açtık, eyvallah ama asıl mesele bundan sonra başlıyor. Oyunlar oynanacak ve etkinlikler yapılacak. Burası yaşar hâle gelecek. Sonunun başka tiyatrolar gibi olmasını istemem açıkçası. Burası İstanbul varoldukça, Kadıköy varoldukça bir tiyatro salonu olarak kalacak.

Peki gelecek planları neler?
Avrupa yakasında bir sahne daha açma fikrimiz var. Onun adı da Ana Sahne olacak. Muammer Karaca Tiyatrosu’na talibim. Çok metruk, üzücü bir halde… Bana verirlerse çiçek gibi yapacağıma söz veriyorum.

Geçmişteki hicivli komedinin yerini bugün dertsiz tasasız komedilerinalmasını nasıl yorumluyorsun?
Derdi olmayan komedi olmaz. Zaten bütün komedilerde ana konuda çatışma vardır. Bu çatışma da hayatla olan çatışmadır. Özellikle bulunduğumuz koşullarda ağlanacak hâlimize gülmek konulu komedilerin çok tutacağını -çok tutması gerektiğini- düşünsem de,açıkçası başımıza böyle şeyler gelmiyor. Bu kadar derdin arasında insanlar sinemaya gidip hiçbir şey düşünmemeyi tercih ediyorlar. O yüzden de son yıllarda çok derdi tasası olmayan komediler yapılıyor. Bu bir tercihtir, olmalıdır da. “İnsanlar neden böyle bir şey yapıyor?” diyemiyorum. İnsanlar düşünmek istemiyorlar çünkü… Hergün bin tane olay oluyor, bombalar, şehit haberleri… Hayatımızda keyfimizi kaçıracak onlarca şeyin arasındasinemaya gidip hiçbir şey düşünmek istemeden gülmek istenmesini anlıyorum. Bunu yapmak da yaptırabilmek de muhteşem…

“Bu türküleri ortaya koyan halkın içinde bulunduğu koşullardır.”

0
20 Eylül 1985’te yurtdışında tedavisine izin verilmediği için yitirdiğimiz çağdaş ozanımız Ruhi Su ile şiirimizin yüzaklarından Hasan Hüseyin Korkmazgil’in konuşmasını sizlere sunuyoruz. İnsanhaber.com’da yayımlanan bu konuşma 1 Nisan 1968 tarihli Forum’un 336. sayısında ve Ruhi Su’yu anlatan Ezgili Yürek adlı kitapta yer almıştır.

Akı karasından çok, dalgalı, gür saçlarla çevrili vakur bir yüz. Ve bu yüzü gizli bir el gibi dolaşan, acı, öfke, umut, sevgi ve dostluk karışımı, ince, ipince bir gülümseme. Tok, işlenmiş, ölçülü bir ses. Uyanık, bilinçli, tane tane sözcükler. Fırtına öncesi gibi bir adam.

“BİR YERDE TÜRKÜLER NE KADAR GELİŞMİŞSE, ANLATIM GÜCÜ NE KADAR ARTMIŞSA, ORADAKİ KOŞULLAR O ORANDA AĞIR DEMEKTİR”

Bu adamla kötü şey konuşulamaz, diyor insan. Bu adamla sanat konuşulur, türkü konuşulur, halk konuşulur, güzel ve güzellik konuşulur, dostluk konuşulur, kötü şey konuşulamaz. O ince İstanbulluluğun altında gürül gürül, inim inim, iniş-yokuş, eşkıya bir Anadolu. Göğsünde bir ak güvercin tutuyor gibi. Göğsünde tuttuğu güvercini kendi elinden, kendi kolundan, kendi gövdesinden koruyor, kıskanıyor gibi.

“Ooo, çok severim çayı! Dudak rengi, dudak sıcaklığı, dudak dudağa… “

Elindeki çay bardağını gözleri hizasına kaldırıyor, sevgiyle bakıyor çayın rengine: “İşte böyle… Sıcak olmalı, keklik kanı olmalı ve silme dolu olmalı. Severim çayı!”
Ve çay birdenbire güzelleşiyor.

“Kimi Adanalı bilir sizi, kimi Vanlı, kimi Sıvaslı…” diyorum.

“Doğum yerim Van. Adana’da büyüdüm,” diyor.
“Benim de lise yıllarım Adana’da geçti. Güzel yer, Adana.”
Çayını hazla yudumluyor.
“Güzel ve değişik… Çocukluğumun ve gençliğimin gelişmesini, insanından bitkisine kadar, Çukurova’ya ve çevresine borçluyum.”

“Aile çevrenizde müziğin yeri nedir? Bugünkü çalışmalarınızı konservatuvar yıllarına kadar uzatmak mümkün mü?”
“Türkülerle olan ilişkim, çocukluğuma kadar uzanmaktaysa da, bu konuda bilinçlenmem Devlet Konservatuvarı’nda başladı.”
Duvarda asılı sazı alıp oturuyor sedire. Dik ve usta. Taşları yontup hazırlamış. Bu taşlarla ne yapacağını iyi biliyor. Onun sanata saygısı karsısında son derece duygulanıyor insan. Ruhi Su, işlenmiş sesin ötesinde başka bir şey. Örneğin bilinç, örneğin sesin başkaldırısı, örneğin halkın diri yanı, durmadan yenilenen yanı. Ruhi Su’yu dinlerken tarih bilinciyle coşmamak elde değil.

“Kaç yıl sustunuz Usta? Bu susuşun bugünkü sanatınızdaki payı, etkisi, rengi sizce nedir?”

Bağlamayı bırakıp sedire, çayına dönüyor.
“1945 yılına kadar radyolarda söyledim. Türkü söyleyenin susması, türkülerin susması demek değildir. Bu türküleri ortaya koyan, hayatın kendisidir, halkın içinde bulunduğu koşullardır. [tps_footer][/tps_footer]Bu hayat, bu koşullar sürüp gidecek, fakat bu türküler söylenmeyecektir denilemez.”

Birden bir fırtına yalayıp geçiyor yüzünü, sesi daha tok, daha öfkeli, daha kesin bir ton kazanıyor:
“Akşam öten kuştan kork, sabah solunda uyanmaktan kork, fukaradan kork, dostluktan, türkülerden kork. Bir düzen; türkülerinden korkmaya başladı mı, artık o düzeni kimse ayakta tutamaz. Nesimi’nin derisi yüzülmüş, Pir Sultan Abdal asılmış; fakat bütün asmalara kesmelere rağmen, ne o düzen kalmış, ne de o debdebeli sultanlardan bir kimse…”
Konuşmuyor, türkü söylüyor sanki. Kırık dökük bir tek sözcük çıkmıyor ağzından, her sözcüğü yontmataş gibi sağlam, ölçülü, dengeli.

“Sabahacak kandilleri yanardı
Soytarılar fırıl dönerdi
Ha diyende beş yüz atlı binerdi
Alnı top zülüflü beyler nic’oldu
” diyor sanki.

Hayat akıp gidiyor. Beyler, sultanlar göçüyor. Saltanat da, zulüm de, debdebe de kimseye kalmıyor. Yaşayıp giden sadece türküler, türkülerde halk. İşte bitmeyen, susmayan sadece bu ses! Ruhi Su, bu damara bağlamış kendini.

“En son yaptığınızla ilk yaptığınız türkünün adları ve aralarındaki ayrım sizce nedir? İkisi arasında kaç yıl geçti?”
“Yapmak sözcüğünü ‘söylemek’ anlamında kullanıyorsanız, ilk söylediğim türkülerle bugün söylediklerim arasında kırk beş yıla yakın bir zaman geçti. Yok, ‘bestelemek’ anlamında kullanıyorsanız, benim işim genellikle icracılıktır.”

“Halk türkülerinin doğuş nedenlerine, yani -bir bakıma- özlerine inmek ve sanatınızı oradan başlatmak gerektiği görüsüne ilk nerede, hangi tarihte, ne gibi etkiler ve koşullar altında vardınız? O sırada batıda bunun örnekleri var mıydı?”
“Söylediğim gibi, türküler üzerinde bilincim konservatuvar yıllarına rastlar. Bu bilinçlenmeye yalnız müzik eğitiminin yettiğini söylemek, tabii, eksik olur. Bütün eylemlerde olduğu gibi, müzik çalışmalarını da etkileyen, insanın genel kültürü, çevresi, içinde yasadığı koşullar ve dünya görüsü oluyor.”

“Haklısınız… Müzik eğitimi yetseydi, o güzelim halk melodilerini, motiflerini çorba yapıp armonize müzik diye pazara sürmezlerdi. Peki, Ustam, türkülerin de toplumun gelişmesine paralel bir gelişmeleri olduğu düşünülürse, ortaya bir ‘zaman’ faktörü çıkmaktadır. Türkülerin köklerine, doğuş nedenlerine inerken, acaba bu ‘zaman’ faktörünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunda ölçünüz, sadece türkünün sözleri midir?”

Eksik fazla bir şey söylememe kaygısıyla bir an susuyor, sonra, sesleri birleştirir gibi sıralıyor sözcükleri:
“Türkülerin melodi örgüleri olsun, tonalite özellikleri olsun, insana bir ‘zaman’ kavramını düşündürebilirse de, mimaridekine ya da tarihsel kalıntılardakine benzer kesin bir şey söylenemez. Söz gelişi, Yunan heykelleriyle bugünkü heykeller arasında bir Hitit heykeli görülse, kesinlikle ayırt edilir de, bugün dinlediğimiz türküler arasında hangisinin bir Hitit türküsü ya da Hitit üslubunda bir türkü olduğu ayırt edilemez. Oysa, bu heykeller, çanak-çömlekler, kabartmalar nasıl kalmış ve bugünkü sanatı etkilemişse, türkülerinden ve oyunlarından da bir şeyler kaldığı ve bugünkülerin arasında bulunduğu muhakkaktır. Yalnız bunlar değil, Hitit insanının da bugünkü Anadolu insanında devam ettiğini söylemek bir kehanet olmasa gerek. Tabii, türkülerde sözün zamanını tespit etmek melodiye göre daha kolaydır. Bir türkünün icrasında, sözleri değerlendirmektir bütün çaba. Çünkü türkünün gerek melodi örgüsünün, gerek ritminin de çabası bu sözleri değerlendirmektir. Dikkat ederseniz, halk, oyun havasını ağıt gibi, ağıdı kaşık havası gibi söyler. Türküler, zamanla, amacından, doğuş nedeninden uzaklaşıyor halkın ağzında. Bunları düşünen icracıda bir yorum sorunu çıkar ortaya.”

“Çay?”
“Memnun olurum… ”
Ruhi Su, yöntem bakımından, kazılarda ele geçen bir çömlek parçasından o çağın ekonomik ve sosyal yapısını, kültür ve sanatını ortaya çıkarmaya çalışan bir bilim adamına benziyor.

“Sayın Ruhi Su, bugüne kadar, çalışmalarınızda izlediğiniz yöntem, uyguladığınız ilkeler, kullandığınız araç ve gereçler neler oldu? Bari şöyle sorayım. Yaptığınız işin batıdaki karşılığı, yeri nedir?
Armonizasyon yoluyla üzerinde çalıştığınız başarılı yapıtlar ve varsa eğer, orijinal yapıtlarınız nelerdir?”

“Ben türkü söylerken iki araç kullanıyorum: Biri sesim, biri sazım. Bazen, yanlış olarak, benim yaptığım ise ‘armonize etmek’ diyorlar. Armonize etmek, kolay bir tanımla, tek sesli bir müziği, bir melodiyi, çok sesli hale getirmek demektir. Ben, tek sesli olan bu türküleri, görüyorsunuz ki, yalnız kendi sesimle söylüyorum. Benim yaptığım işte armonize etmek deyimi ancak türkü söylediğim sırada sazda, türkünün melodisinden ayrı sesleri ve akorları duyurabilirsem gerçekleşebilir. Bu anlamda, sazın olanakları içinde bunu bazen yaptığımı söyleyebilirim.”
“Örneğin hangilerinde?”
“Örneğin, bir masal türküsü olan ‘Bebek’te…”

Güzel türkü ‘Bebek’! Plak Ankara’ya ilk geldiğinde, Ruhi Su’yu hiç dinlememiş olanları deli etmişti. Gecenin geç saatlerine dek, ellerinde “Bebek” plağı, dolmuş dolmuş dolaşarak dolmuşların pikaplarında “Bebek”i çalanları hatırlıyorum.
“Bugünkü çalışma olanaklarınız nasıl, yeterli mi? Karşılaştığınız belli başlı güçlükler ve içinde bulunduğunuz zorluklar, bunların sanatınıza etkisi sizce nedir? Şu anda, hangi çevrede daha etkili olduğunuz kanısındasınız?”
“Konserler, kulüpler ve plaklardan ibaret çalışma olanaklarım. Yaptığım iş, geri kalmışlığın alışkanlıklarını zorlayan bir iş olduğundan, güçlükler ve zorluklar bu alışkanlıklarını sürdürmek isteyenlerden geldi. Sanatımda bunların etkisiyse daima olumlu oldu. Bu bakımdan, aydınlar ve aydınlanmış insanlar çevresinde daha etkili oldum kanısındayım.”
Çay içiyoruz.

“Ustam, merak ettiğim bir şey daha var: Yıllarca sustuktan sonra, ilk olarak nerede ve hangi tarihte topluluk karşısına çıktınız? O günkü dinleyicilerin tepkilerini bugün berraklıkla değerlendirebiliyor musunuz?”
Az önceki gülümseyen adam gidiyor, yerine çetin bir adam geliyor:
“Hiçbir zaman, hiçbir yerde susmadım!”
Sesi dalga dalga dolaşıyor salonu, “Yama’dan gel Yama’dan” oluyor,
“Kalktı göç eyledi Avşar elleri” oluyor, “Bebek” oluyor, “Kalenin bedenleri” oluyor, “Debreli” oluyor, “Hayali gönlümde yadigâr kalan” oluyor!

Devam ediyor:
“Tepkileri değerlendirme sorunuysa, bu, az önce söylediğim gibi oldu her zaman.”
“Peki, sanat hayatınızda, bugüne kadar en çok neye sevindiniz, neye üzüldünüz, neye kızdınız, neden nefret ettiniz, neyi beğendiniz?”
“Sevindiğim, üzüldüğüm, kızdığım, beğendiğim, nefret ettiğim şeylerin hepsini türkülerle söylüyorum.”
“Böyle bir araca sahip olmak ne büyük mutluluk!” diyorum.
Dostça gülüyor.
“Söz yetmiyor bir yerde!” diyorum dostça gülüyor.

“Türk halk müziği, özellikle türkülerimiz üzerindeki görüşleriniz?”
“Tarih süreci içindeki özel durumundan dolayı, folkloruyla, folklor müziğiyle, türküleriyle dünyanın en güzel birikimine sahip memleketlerden biri de bizim memleketimizdir. Fakat bu zengin birikim çağdaş bir kültüre dönüşemediğinden, ancak evvel gelenin çilesini sonra geleninkine eklemekle yetinmektedir. Bir yerde türküler ne kadar gelişmişse, anlatım gücü ne kadar artmışsa, oradaki koşullar o oranda ağır demektir. Türkülerden korkulması boşuna değildir!”

“En çok emek verdiğiniz ve en çok sevdiğiniz yapıtlarınız hangileridir?”
Doğrusu bu soruyu bana sorsalardı, ne karşılık vereceğimi bilemezdim.
Ruhi Su:
“Türkülerdir. Bu türküleri ben kendim yapmışım gibi seviyorum.” deyiveriyor.
Birden aklıma geliyor:
“Son birkaç yıl içinde büyük kentlerde görülen saz şairi bolluğunda sizin sanatınızın ve size benzeme isteğinin büyük rolü olduğu görüşüne ne dersiniz? Son günlerde halkta saz şairlerine karşı bir isteksizlik, bir kanıksama olduğu gözden kaçmıyor. Bu,ekonomideki arz-talep’le açıklanabilir mi, yoksa halkın müzik beğenisinde bir incelme, bir yükselme mi söz konusudur? Plak furyasının kötü etkisinin önüne geçilip geçilemeyeceği konusunda ne düşünüyorsunuz?” diyorum.

“Türkülerin radyolarda, gazinolarda, plaklarda gittikçe ağır basmasının nedenini türkülerdeki yasama gücünde ve hayata bağlı bir anlatıma sahip olmasında aramalı. Kentlerde yaşayan halkın beğenisinde kültürünün ve görgüsünün etkisi su götürmez bir gerçek olduğu gibi, son günlerde bu beğeninin geliştiği de bir gerçektir. Bütün diğer sanatçılar gibi, ben de bu beğeninin gelişmesine bir emekle katıldığımdan dolayı mutluyum.

Plak furyasına gelince:
Devlet’in şu sıra ivedilikle ele aldığı konu, beğenileri bozanlar değil, fikirleri bozanlar olduğundan, kötünün iyiyi kovması bir süre daha devam edeceğe benzer.” diyor.
“Acaba sorabilir miyim: Eski ve yeni saz şairlerimizden hangilerini beğenirsiniz?”
“Hepsini ayrı ayrı yönleriyle beğeniyor ve seviyorum.”
“Size bir soru daha, sayın Ruhi Su: İlkel halk türkülerini malzeme olarak alan ve onları caz tekniğiyle işleyen Pop’çular hakkında ne düşünüyorsunuz? Caz tekniğiyle ortaya konan ürünler Türk halkının ruhuna aykırı mıdır, değil midir?”
“Sokaktaki dilenciden ve satıcıdan tutun da senfonik müzik ustalarına kadar herkes, kendi ölçüleri içinde halk türkülerinden yararlanmaktadır. Pop’çularla cazcılar da bizim dünyamızın dışında insanlar değildir, onlar da elbet bu halk kaynaklarından yararlanacaklardır. Kim olursa olsun, bu yararlanmadaki basarısızlığı tutulan yolun yanlışlığında değil, yaptıkları işin gerektirdiği yetenek ve olanaklardan yoksun olmalarında aramalıyız. Halkımızın diliyle yapılan başarılı bir işte aykırılık düşünülemez kanısındayım.”

“Son yıllardaki sosyal ve politik gelişmenin Türk halk müziğine etkisi ve katkısı sizce olumlu mudur, değil midir?”
“İster sosyal ve politik gelişmelerin halk müziğini, ister halk müziğinin sosyal ve politik gelişmeleri etkilemesi olsun, bunlar, bir oluşumun bütünü içinde kaçınılmaz gerçeklerdir. Bunun olumlu ya da olumsuz sayılması kişilere göre değişen bir şeydir.”
“Bugüne kadar Türkiye’nin hangi bölgelerinde, hangi kentlerinde konser verdiniz?”
“Daha çok Ankara, İzmir, Zonguldak, İstanbul’da konserler verdim.”
“Size, sanat çalışmanızla ilgili bütün olanaklar sağlansa, Türkiye’de ilk gideceğiniz ve inceleme yapacağınız bölge neresi olur? Bugüne dek en çok hangi bölgelerden ve kaynaklardan yararlandınız?”

Başını, Ruhi Su’ca, yan öne eğiyor, bir süre susuyor, sonra gözlerini kısarak:
“Hiçbir ayrım yapmadan, yurdumun bütün bölgelerine giderdim” diyor. “En çok yararlandığım bölge, şüphesiz, çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim Toros ve Çukurova çevresi oldu.”
Başını kaldırıyor ve:
“Zaman yetmiyor Hasan Hüseyin” diyor, “su gibi akıp gidiyor zaman. Oturup şöyle hoşbeş etmeye bile vakit bulamıyoruz!”
“Ne yazık ki… Ömrümüz yaşayarak değil, ekmek parası için didinerek geçiyor. Günlük ekmek derdine biz yaşamak demişiz yanlışlıkla. Bütün dava bu yanlısı düzeltmek! Haa, aklıma gelmişken sorayım: Ruhi Su Ekolü diye bir ekolden söz ediliyor. Acaba bu ekol birtakım kurallardan çok, sizin kişiliğinize dayanmıyor mu?”
“Beğenilen bir sanatçıyı izlemek ve ona benzemeye çalışmak olağan bir şeydir. Halk ozanlarına özenen aydın sanatçılar olduğu gibi, aydın sanatçılara özenen halk sanatçıları da vardır. Fakat, ekol diye tanımlanabilecek bir şeyin herhalde biçimsel özentileri aşması gerekir; yoksa, bir taklit olmaktan ileri gidemez. Ama taklidin de insanları, özellikle çocukları geliştiren bir şey olduğunu unutmamak gerekir.”

Mavi Balina Oyunu Oynayanlar Neden İntihar Ediyor?

0

Çocukları intihara sürükleyen mavi balina oyununa dair BBC’de yayımlanan röportaj sizlerle…

Gençler arasında yayılan ve dünya çapında yüzlerce intihar olayıyla bağdaştırılan Mavi Balina isimli oyununun yaratıcısı Rusya’da 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak “oyunla” ilişkilendirilen ölümler sonlanmış değil.

Almanya’da yaşayan 14 yaşındaki Furkan Şen isimli bir çocuk ile Türkiye’de yaşayan 24 yaşındaki Evrim Mertin isimli gencin intiharlarının arkasında da “sanal şantajın” olduğu düşünülüyor.

Bu oyuna bir şekilde katılan kişilerden, çoğu şiddet içeren 50 talimatı yerine getirmesi isteniyor.

50 günlük bir süreyi kapsayan bu komutlar arasında derin olmayacak şekliyle kol ve bacakların kesilmesi, belirli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli olarak müzik dinlenilmesi gibi aşamalar yer alıyor.

50. günün sonunda ise kişiye son aşama olan “yüksekten atlayarak ya da kendini asarak” intihar etme komutu veriliyor.

‘Mavi Balina’ adlı oyunda yönetici konumunda olan kişilerin, kişisel bilgilerini ele geçirdikleri kurbanlarına şantaj da yaptığı bu şekilde oyunda kalmaya zorladıkları ifade ediliyor.

WhatsApp mesajı ile gelen bir link ile katıldı

Hindistan’ın güney doğusundaki Karaikal şehrinde yaşayan 22 yaşındaki Alexander isimli bir kişi de, intihar oyunundan kardeşinin durumdan haberdar olarak polise haber vermesi ile kurtuldu.

22 yaşındaki genç adam, Mavi Balina oyunu ile WhatsApp mesajlaşma programı üzerinden kendisine yollanan bir link aracılığı ile tanıştığını açıklayarak şunları söyledi:

“Mavi Balina telefona indirilen bir uygulama değil. Oyun, link aracılığı ile kişilerin bir yönetici tarafından yönlendirilmesi ile oynanıyor. Yönetici tarafından verilen görevlerin, gece yarısından sonra saat 02:00’da gerçekleştirilmesi isteniyor. İlk birkaç gün kişisel bilgilerin ve fotoğrafların paylaşılmasından oluşuyor ve bunlar yönetici tarafından toplanıyor.

Alexander, 50 aşamadan oluşan sürecin en ünlü görevlerinden birini yerine getirdiğini de anlatıyor:

“Akkaraivattam mezarlığına da gece yarısı gibi gittim ve burada bir selfie çekerek sosyal medyada bu fotoğrafı paylaştım. Her gün yalnız başıma korku filmleri izlemek zorundaydım ki bunun da amacı kurbanların korku içinde yaşamasını sağlamaktı

“Bu tam anlamıyla bir sanal ölüm tuzağı… Çok acı verici bir tecrübe. Oyuna katıldıktan sonra insanlarla konuşmayı bıraktım ve odama kapandım. Oyundan çıkmak istesem de başaramadım.”

NDTV isimli yayın kuruluşunun haberine göre, Alexander, polis evine geldiği sırada koluna bıçakla balina kazımak üzereydi.

Instagram Blue Whale

‘Eğer tamamlamazsam annem ölecekti’

Ölümlü vakaların son aylarda giderek arttığı Hindistan’da, 17 yaşındaki bir kız göle atlayarak intihar etmek üzere iken kurtarıldı.

Oyuna telefonu aracılığı ile katıldığını ifade eden kız, güvenlik görevlilerine “son aşamayı” yerine getirmek üzere olduğunu da söyledi.

Genç kızın, kendisini kurtaran polis memuruna, “Eğer görevi tamamlamazsam annem ölecekti” dediği belirtildi.

Temmuz ayı içerisinde 14 yaşındaki Manpreet Singh isimli bir Hintli çocuk da Mavi Balina isimli oyunu oynadığını arkadaşlarına söyledikten birkaç gün sonra intihar etmişti.

‘Oyunun sonu, zamanın doldu’

2015 yılında Rusya’da başlayan akımın kurbanları çoğunlukla “daha kolay yönlendirilebilir” 18 yaş altı gençlerden oluşuyordu.

Ancak yıllar içinde vakaların yaş aralığı da değişmeye başladı. Haziran ayı içinde Arjantin’de kendisini bir su tankının üzerinden atmak isterken kurtarılan kişi 22 yaşında bir anneydi.

Genç kadının kendisini kurtaran polislere, Mavi Balina oyununu oynadığını söylediği aktarıldı.

22 yaşındaki Arjantinli annenin intihara kalkışmadan önce, “Oyunun sonu, zamanın doldu” isimli bir mesaj aldığını söylediği de ifade edildi.

“İşçi sınıfının devrimci sanatını yapacağız.”

Devrimci sanatçı Erkan Yücel’in 21 Şubat 1974 yılında Tiyatro 74 dergisine verdiği röportaj:

Hazırlayan: Doğu Polat

Halkını öğretmen bilen Erkan Yücel, halkıyla kader birliği yapmış ve sanatına devrimci bir karakter kazandırmıştır. Maraş Pazarcık köylülerinin toprak mücadelesini “yerli turist” gibi izlememiş, köylülerinin mücadelesini kendi mücadelesiyle birleştirmiştir. “Toprak” oyunu, köylünün toprak mücadelesini anlatır. Van depremi sonrası arkadaşlarıyla Van’a giderek, gönderilen yardımların nasıl yağmalandığını görmüştür. “Deprem ve Zulüm” oyunu bu yağmalamayı anlatır.

İşçi sınıfının ve köylülerin mücadelesini sanatlaştıran Aydınlıkçı, devrimci sanatçı Erkan Yücel’in, TİİKP davasından tutuklu olduğu tarihte “Tiyatro 74” dergisi kendisiyle bir röportaj gerçekleştirir. Yine bu tarihte Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncusudur. Erkan Yücel’in Ankara Sanat Tiyatrosundan ayrılıp Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu, ardından Halk Oyuncularını kurmasındaki nedeni ve amacı, tiyatro sanatına bakışı, ezen-ezilen çelişmesinde devrimci tiyatronun yerinin belirlenmesi açısından 1973 yılının son aylarında yapılan röportajı yeniden yayımlamanın Türk tiyatro tarihi için önemli olduğunu düşünüyorum.

ERKAN YÜCEL’LE TÜRK TİYATROSU ÜSTÜNE KONUŞMA*

1- Biçimi içeren geleneksel tiyatro ile özü içeren Ulusal Tiyatro konularında araştırmalarınız var mı? Varsa çalışmalarınızı hangi doğrultuda geliştiriyorsunuz?

“Biçimi içeren Geleneksel Tiyatro” deniyor. Sanırım “Geleneksel”den kasıt geçmişte yapılan tiyatro sanatıdır. Biz meseleyi “Geleneksel Tiyatro” olarak ele alamayız. Geçmişin sanatına yekpare bir bütün olarak bakmamalıyız. Saray sanatı ile halk sanatını bir bütün olarak görmemeliyiz. Ezen ve ezilenlerin ortak bir sanatı olabilir mi? Feodal sultanlarla halk arasında ortak bir zevk olabilir mi? Tarihe baktığımızda böyle olmadığını, saray sanatı ile halk sanatının birbirleriyle sürekli mücadele ettiklerini görüyoruz. Saray sanatı halkın mücadelesini bastırmak için kullanılmıştır. Tıpkı bugünkü hakim sınıfların yaptıkları gibi.

Biz proletaryanın devrimci sanatını yapacağız. Bizim sanatımız, muhteva bakımından olduğu gibi biçim bakımından da yenidirBu yenilik, eski ile mücadele içinde gelişir. Fakat, bu bizim geçmişin devrimci ve demokratik mirasından yararlanmayacağımız anlamına gelmez. Biz, geçmişte zulme, sömürüye, baskıya karşı ne varsa ona eleştirici gözle bakar ve kullanırız. Halkımızın geçmişte yarattığı sanat biçimlerine ve muhtevasına da bu ilkenin ışığında bakarız. Önemli olan devrimci muhtevaya en uygun biçimleri bulmak ve geliştirmektir. Eğer, halkımızın geçmişte yarattığı biçimler, muhtevamıza uygunsa ve sanat ifade gücü varsa kullanırız. Ama meseleye eleştirici bir gözle bakmayıp körü körüne eski biçimleri kullanmaya kalkmayız. Meseleye muhteva açısından bakarız ve bu açıdan baktığımızda, seyirlik köy oyunlarında, meddah, orta oyunu ve Karagözde muhtevamıza uygun sanat ifade biçimleri olduğunu görüyoruz. Ayrıca bunlarda yalnız biçim olarak değil muhteva olarak da yararlanacağımız özellikler olduğunu görüyoruz. Mesela 18. Yüzyılda yazılmış bir fetvada şöyle deniliyor:

“Müslim geçinen Zeyd-i mukallit, gice ile helva sohbetinde talid iderken, başına büyük sarık sarup ve mektep hâcesi gibi eline bir çubuk alup ve birkaç uşakları önüne oturdup, mâlâ – yani türehat (saçma sapan sözler) söylemeyi tâ’lim idüp söylemeye kadir olmayanları falakaya koyub, bunun emsali masharalık ile istihzâ-i ilm idüp ve mecliste bulunan Müslümanlar dahi safalânup bil-ihtiyar dahk itseler (gülseler) Zeyd’e ve ol Müslümanlara ne lazım olur?

El cevap: Cümlesi kâfir olup, tecdid-ı imân ve nikâh lazım olur. (Cevdet Kudret, Ortaoyunu)

Biz, neden bu oyunun gericiliğe, taassuba karşı olan muhtevasından yararlanmayalım? Elbette ki yararlanacağız. Ama olduğu gibi değil, eleştirerek. Çünkü görüyoruz ki, yine bu oyunlarda halk aciz gösterilmektedir.

Geçmişin mirasından yararlanırken, Baki ile Pir Sultan arasında, saray kültürü ile halk kültürü arasında bir tercih yapacağız. Ezenlerle ezilenlerin sanatına bir bütün olarak bakmayacağız. Biz, yüzyıllardır zulme ve sömürüye karşı mücadele eden halkımızın yaratıcı sanatından yararlanacağız. Bunu yaparken de eleştirici olacağız. Esas olarak eski ile mücadele edeceğiz.

Geçmişin mirasında tarihi olarak gerici olanla demokratik olanı, yani zulme ve sömürüye karşı olanı ayırt edeceğiz. Pir Sultan’ın devrimci özünü yaşatacağız, Baki’nin gerici özüne karşı mücadele edeceğiz. Ve aynı zamanda Pir Sultan’ın devrimci muhtevasına, proletaryanın devrimci düşüncesinin ışığında daha sağlam bir karakter kazandıracağız. Ne geçmişi tamamen kopya edip gerici ve popülist bir anlayışa kapılacağız, ne de geçmişi tamamen inkâr edip nihilist olacağız. Ve biliyoruz ki, yenilik geçmişin devrimci mirasından yararlanmadan yaratılamaz. Bu gelişmenin yoktan var olduğunu iddia etmektir. Böyle bir şey olamaz. Eğer geçmişle olan bütün bağlarımızı koparırsak, ortaya köksüz ve amaçsız eserlerden başka bir şey çıkaramayız.

İşte halkımızın geçmişte yarattığı sanatına da bu şekilde bakacağız. Seyirlik köy oyunları, meddah ve orta oyunlarındaki seyirci ile bağ kurma imkânlarını sağlayan biçimlerden yararlanacağız. Ve aynı zamanda devrimci muhtevayı en güzel bir şekilde ifade edebileceğimiz yeni biçimler geliştireceğiz. Daima yeniden, gelişmeden yana olacağızİleriden yana olacağız.

Bu birinci sorunun “Araştırmalarınız var mı, varsa çalışmalarınızı hangi doğrultuda geliştiriyorsunuz?” sorusuna ise sanırım olumlu bir cevap verecek durumda değiliz. “Araştırmalarınız var mı?” deniliyor. Var mı? Ben bu konuda epey tembellik ettiğimiz kanaatindeyim. Ana belki de arkadaşlarım böyle bir çalışma yürütüyorlardır. İşte buna çok sevinirim. Bu soruda ki “Özü içeren Ulusal Tiyatro” meselesine daha aşağıda değineceğim.

2- Yazar-Yönetmen-Oyuncu ortak çalışmalarında en istenilen sonuca ulaşmak için hareket noktası ne olmalıdır?

Devrimci sanatımız, halkın mücadelesi içinde kolektif bir çalışma ile yaratılabilir. İşçi ve köylülerle omuz omuza savaşan ve onlardan biri olan sanatçı, düşündüğü eseri emekçilerle tartışarak olgunlaştırmalıdır. Emekçilerin fikir ve eleştirilerini almalıdır. Bir tiyatro eseri de bu şekilde yazıldığı, hazırlandığı ve oynandığında tam bir devrimci karakter kazanır. Ancak o zaman halkın mücadelesine daha sağlam bir güçle hizmet edebilir. Mücadelede bir silah haline gelebilir.

Feodal ve burjuva sanatçıları, bir eserin altına imza attıkları zaman bu imzayı özel mülkiyetlerinin bir belgesi olarak kullanıyorlar. Kitlelerin ve hatta kişilerin eleştirilerinden yararlanmayı reddediyorlar. Bizler, emekçi kitlelerin fikir ve eleştirilerinden yararlanmalıyız.

Eserlerimizin altındaki imza bir özel mülkiyeti, bireyin sözüm ona dehasını ifade etmemelidir. Afişlerimizdeki yazar-yönetmen-oyuncu imzaları halkın yaratıcı gücünden beslenen kolektif çalışmayı temsil etmelidir. Yazar-yönetmen-oyuncu arasındaki çalışma ileri çalışmadır. Ama bu yeterli değildir. Mesele yalnız başına bir “atölye” çalışması olarak ele alınmamalıdır. Kolektif çalışma, kitlelerin eleştiri ve fikirleri ile tamamlanır. Kitlelerin eleştirisine kapalı, onların fikirlerinden yararlanmayan bir kolektif çalışma yeterli değildir.

 

Mesela “403. Kilometre” oyununu yol işçilerine oynadıktan sonra işçilerin fikir ve eleştirileri dinlendi. Bunlardan yararlanıldı ve oyunda düzeltmeler yapıldı. O halde bu çalışmayı neden provalar sırasında yapmayalım? Neden yazar, oyunu kaleme alırken yapmasın?

Yalnız, kitlelerin eleştirilerini alıyoruz derken, onlara bir yerli turist gibi yaklaşmamalıyız. Onların bir parçası olmalıyız. Halkla aynı hayatı paylaşmalı ve kaderimizi birleştirmeliyiz. Ancak o zaman onlardan gelen eleştiri ve önerileri doğru olarak kavrayabiliriz. Ancak o zaman kitlelerden ilham alabiliriz.

Aşağıdaki örnekler Sosyalist ülkelerde kolektif çalışmanın ne kadar sağlıklı bir şekilde gerçekleştirildiğini gösteriyor:

Mesela, resim yapan bir Çinli kadın partizan şunları anlatıyor: “Pek çok köylünün resim yapmayı bilmedikleri doğrudur. Ama onlar köy hayatını yakından bildiklerinden, bana pek çok öğüt vererek yardımcı oluyorlardı. Bir keresinde pamuk toplama ile ilgili bir resim yaptım. Köylüler resmi görünce ‘Renkler güzel olmuş, giydiklerimizi de güzel boyamışsın, ama bizim pamuk toplarken neler düşündüğümüzü göstermemişsin’ dediler. Onların devrime hizmet etme düşüncelerini dile getirmediğimi fark ettim…” Sanatçı daha sonra köylülerin eleştirisini dikkate alarak yeni bir resim yapar ve resimde pamuk toplayan köylülerin sosyalizmin inşasına katkılarını canlandırır.

Bir Çinli romancı olan Ha Veng ise çalışmalarını şöyle anlatıyor: “Kırk yıllık hayatımı köylülerle birlikte Kurtuluş Savaşı, toprak reformu, Tarımda Kooperatifleşme Hareketi ve nihayet Halk Komünlerinin inşası çabaları içerisinde geçirdim. Köylüler bana fikir verdiler, malzeme toplamama da yardımcı oldular ve bana öğretmenlik yaptılar… 1972 yılında ‘Şanlı Yol’ adlı ikinci romanımı yazmadan önce, romanın müsveddelerini yüzlerce kişi ile tartıştım, yüzlerce kişinin fikrini aldım. Artık ülkemizde bir edebiyat eseri bireyin çabasının ürünü değil, yazar-okuyucu-yayıncı arasında kurulan çok yönlü bir ilişkinin ürünüdür. Bu bakımdan kapitalist dünyanın ticari metalarından tamamı ile farklıdır.”

Şüphesiz sosyalist ülkelerde sanatçılara geniş imkânlar tanınmakta ve teşvik edilmektedirler. Bizde ise durum bunun tam tersidir. Halkın yaratıcı sanatı çeşitli yollarla kösteklenmekte ve gelişmesi önlenmektedir. Devrimci tiyatrolar kapatılmakta, sansür edilmekte, yasaklanmakta, oyuncular tutuklanmaktadır. Devrimci sanatımız zor şartlarda gelişecektir. Bu da ancak ve anacak şartlara tabi olarak değil, şartları zorlayarak gerçekleştirilebilir.

3- Ulusal tiyatro deyimi, belirli bir kavram karmaşası içinde, çoğunlukla yerli yapıt oynamakla özdeş kılınıyor. Oysa Ulusal tiyatro sanırım ulusal bilinci içeren tiyatrodur. Ulusal bilinç ise, evrensel bir kavram olduğuna göre, bu bilince ulaşmış ulusların çağdaş yazarlarından örnekler vermekle ulusal tiyatromuza katkıda bulunulacağı görüşünde misiniz? Böyle bir seçmeyi kurguluyor musunuz?

Milli tiyatro, emperyalizme karşı mücadele eden halk sınıflarının ortak kültürü içinde ele alınmalıdır. Ama bu kültür, yekpare bir kültür değildir. Emperyalizme karşı en kararlı mücadeleyi veren işçi sınıfımızın kültürü milli kültürümüzün öncüsüdür. Emperyalist kültürün en amansız düşmanıdır.

Yurdumuzda yalnız tiyatro sanatında değil, bütün sanat ve edebiyat dallarında yoğun bir yozluk var. Emperyalizmin seks ve gangster kültürü büyük tahribatlar yapıyor. “Tiyatro 73”ün tiyatro rehberine baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz. İşte birkaçı: “Yedi Kocalı Bakire”, “Rastıklı Raziye”, “Karımla Olmuyor”, “Ateşli Aşıkların Sonuncusu”, “Haydi Bastır”.

Bu oyunlar neye hizmet etmektedir? Bu oyunlar (ki sadece birkaçıdır) emperyalizmin seks kültürünün tiyatro alanında ne derece yoğun olduğunu gösteriyor. Bu oyunlar milli kültürümüzün dışındadır.

Devlet Tiyatrosu, “Fatih” ve “Akın” oyunlarını oynayarak neye ve kimlere hizmet ediyor? Bu oyunları, zalim feodal sultanları halkımıza birer kahraman olarak göstermek için oynuyorlar. Faşist ideolojinin propagandasını yapıyorlar. Bu oyunlar milli kültürümüzün dışındadır.

Emperyalistlerin ve sosyal emperyalistlerin edebiyat ve sanattaki bütün çabaları, halkların devrimci ruhunu köreltmektir. Onlar, yurdumuzda ahlaki bir çöküntü yaratmak istiyorlar. Boyun eğme ve kölelik ruhunu aşılamak istiyorlar. Devrimci mücadele ateşini söndürmek istiyorlar.

Bizler, emperyalist ve sosyal emperyalistlerin bu yoz kültürleri ile mücadele edeceğiz. Halkımızın emperyalist ve feodalizme karşı yürüttüğü mücadelede bu noktaya özellikle dikkat edeceğiz. Bu mücadelede en önemli silahlardan biri de demokratik halk kültürüdür. Demokratik halk kültürü, işbirlikçi burjuvazinin ve zalim toprak ağalığının baskısı altındaki bütün halk sınıflarının ortak kültürüdür. İşçi sınıfımız kendi kültürünü geliştirerek ve halk sınıflarının kültürünü eleştirerek, demokratik halk kültürüne öncülük eder. Demokratik halk kültürü, emperyalizmin ve hakim sınıfların kültüne karşı, devrimci yönde gelişmesini sağlar.

Biz, kendi milli kültürümüzü, milli tiyatromuzu bağımsız olarak geliştireceğiz. Ancak bunu yaparken, diğer ülkelerin sanat ve edebiyatına sırt çevirmeyeceğiz. Diğer halkların milli kültür değerlerinde de yararlanacağız. İlerici, demokratik ve devrimci olan sanat eserlerinden yararlanacağız. Elbette ki mesele yalnızca yerli eserler sergilemek değil.

Mesela bu yıl, repertuarımıza Arnavutluk yazarı İsma Kadare’nin “Ölü Ordunun Generali” adlı oyununu aldık. Bu oyunu seçerken amacımız, proletaryanın önderliğinde gelişen Arnavutluk milli tiyatrosundan bir örnek vermek ve halkımıza anti-emperyalist, anti-faşist mücadelede ışık tutmaktır.

Biz, bu tür oyunlar sergileyerek, aynı zamanda proletaryanın enternasyonalist kültürünün gelişmesine küçük de olsa bir katkımız olacağını umut ediyoruz.

Günümüzde bazı burjuva ve revizyonist ideologlar artık burjuva ve proleter kültürü arasında ve bütün ulusların kültürleri arasında hiçbir muhteva ve biçim farkı kalmadığını iddia ediyorlar. Onlara göre insanlık tek bir “enternasyonal” kültür ve sanata ulaşmıştır. Bu ideologların “enternasyonal kültür” dediği, hiç şüphesiz emperyalist ve revizyonist kültürdür. Onlar burjuvazinin çöküş döneminin gerici ve yoz kültürünü bu kisve altında yaymaya çalışıyorlar. Oysa, burjuvazi ile proletarya arasında ortak bir kültür olamaz.

Biz proleter enternasyonalizminden bütün ülkelerin işçi sınıfının devrimci birliğinin, büzün ezilen halkların emperyalizme karşı devrimci dayanışmasını anlıyoruz. Milletleri boyunduruk altına almak ve halkları ezmek için uydurulan sözde “enternasyonalist kültüre” karşıyız. Oyunlarımızı seçerken bu noktaya özel olarak dikkat edeceğiz.

4- Belirli bir kentte yerleşik tiyatro yapmak mı, sürekli gezginci tiyatro yapmak mı daha yararlıdır?

Biz her zaman geniş işçi köylü yığınlarına hitap edeceğimizi söylüyoruz. Bu bakımdan işçilerden, köylülerden uzak semtlerde oynamak elbette ki bir takım maddi imkânsızlıklar doğuruyor. Bizler, esas olarak, işçi semtlerinde, köylerde temsiller vermeliyiz. Bunun için gerekli olan çalışmalara bir an önce girişmeliyiz. Ancak şehirlerdeki imkânlarında tepilmemesi gerekir.

Bir de şu var. Biz işçilere, köylülere gittiğimiz zaman onlara ne göstereceğiz? Önemli olan budur. Meseleyi yalnız başına işçilere, köylülere oynamak olarak ele almamalıyız. Bazı köylerde sinema oynatılıyor. Burada önemli olan sinemanın oynaması değil, hangi filmin gösterildiğidir.

5- Bir seçme zorunda kalsanız, oyunculukta mı, yönetmenlikte mi karar kılarsınız, neden?

Bu kolektif çalışma içinde çözülecek bir meseledir. Böyle bir çalışma neyi gerektiriyorsa o yapılır. Bunun içinde dekor taşımak da vardır.

  • Tiyatro 74” Dergisi, Sayı 21, Şubat 1974.