Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 35

“Kötü kitap iyi kitabı her yerden kovuyor”

Gazeteci Meltem Yılmaz Birgün gazetesinde, Can Yayınları sahibi Can Öz, Yordam Kitap sahibi Hayri Erdoğan ve Kırmızı Kedi Kitabevi Haluk Hepkon ile yayıncılığın durumunu konuştu

Türkiye’de geçtiğimiz yıl kişi başına düşen kitap adedi 8.4’tü. Uluslararası Yayıncılar Birliği’nin verilerine göre, yayın sektörleri arasında Türkiye 11. sırada. TÜİK verileri ise basılı kitap sayısının her geçen gün arttığını gösteriyor. Basılı kitap sayısı artıyor ancak kitap okuma oranı yükselmiyor. Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden Can Yayınları sahibi Can Öz, Yordam Kitap sahibi Hayri Erdoğan ve Kırmızı Kedi Kitabevi Haluk Hepkon ile yayıncılığın durumunu konuştuk.

 

» Yayıncılık sektörünün önde gelen yayınevlerindensiniz. Önünüze gelen dosyayı elerken de, seçerken de kendinize has kriterleriniz nelerdir?

Hayri Erdoğan.: Yordam Kitap, dünyanın değiştirilmesi, insani, eşit ve adil kılınması mücadelesine düşünsel ve kültürel anlamda katkıda bulunabilmek hedefiyle yola çıktı. Yayınevine ulaştırılan dosyaları değerlendirirken ilk bu kriterini ortaya koyuyor. Bu çalışmalar içerisinden ise nitelikli olan akademi okuru kadar genel okurun da ilgisini çekebilecek, Türkiye’deki okur kitlesinin ve özellikle gençlerin ufkunu açabilecek kitaplar bir adım daha öne çıkıyor.

Haluk Hepkon: Bir yayınevine sanılandan çok daha fazla “kötü” kitap gelir. Bunların ayıklanması gerekir. Benim şöyle bir kriterim var: Bir kitap, onu yayımlayan yayınevi kapandıktan sonra da aranıyorsa, iyi kitaptır. Ayrıca kitap yayınevine yayın programına uygun olmalıdır. Sinema kitapları yayımlayan bir yayınevinin ne kadar iyi olursa olsun siyasi bir inceleme kitabı yayımlaması risklidir. Dolayısıyla elimize gelen dosyanın yayın yelpazemize uygun olması gereklidir.

Can Öz: Nitelikli bir çalışma olması. Bunun temel kriteri de şöyle ölçülüyor: nitelikli edebiyat meraklısı bir ekiple çalışıyoruz. Bu ekip kitabı yayınlamak konusunda heyecan duyuyor, kendi beğeniyorsa yayınlıyoruz. Bu karar verilirken satış hesabı yapılmıyor. Ne zaman kitap yayın programına alınıyor, işte o aşamada Satış Pazarlama hesaplama yapmaya başlıyor.

 

» Sosyal medyanın, okuma oranları ve alışkanlığı üzerine nasıl bir etkisi oldu?

HE: “Sosyal medya”yı çok önemli bir iletişim kanalı olarak görüyoruz. Mümkün olduğunca etkili kullanmaya çalışıyoruz ve elbette yararını da görüyoruz. Ne var ki sosyal medya, bazen kirliliğin pompalandığı, bir ölçüde yüzeyselliğin ve kestirme değerlendirmelerin prim yaptığı bir mecraya dönüşebiliyor. Kitap okuma süresinden vakit çaldığı da acı bir diğer gerçek!

HH: Reklam ve okurlara ulaşma konusunda bir mecra olduğu kesin. Bu anlamda olumlu bir etkiden bile bahsedebiliriz. Öte yandan “sosyal medya okuma oranını düşürüyor” tespitini yapmanın acelecilik olduğunu düşünüyorum.

CÖ: Kısa form okuma alışkanlığında olağanüstü olumlu bir etkisi oldu. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda öykü/şiir gibi türlerin yükselişe geçeceğini öngörüyorum. Ancak aynı zamanda uzun form, yani roman veya kapsamlı inceleme/biyografi türlerini kötü etkilediğini düşünüyorum.

 

» Türkiye’de çok fazla kitap yayımlanıyor. Büyük bir çoğunluğu kitapçılara giremiyor bile. Bu durumun olumlu ve olumsuz yönlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

HE: Başlık sayısının çoğalmasını, içerik ve nitelik kriteri olmaksızın kendi başına olumlu bir gelişme sayamayız. Ama kitabevlerinde sergilenemeyenlerin, hak etmedikleri için elendiklerini ise hiç söyleyemeyiz. Sınırlı olan kitapçı rafları, popüler, çoğunluğu şişirilmiş, niteliğiyle değil pazarlama kriterleriyle öne çıkarılan çok-satar yapıtların işgali altında. Bu yüzden niteliğe ağırlık veren küçük ve orta ölçekli yayınevlerinin kitapları raflarda kolay kolay yer bulamıyor. İnatçı okurların basıncı ve kitabevi emekçilerinin duyarlılığı sayesinde satışı yüksek olmayan nitelikli kitaplar da şöyle böyle sergilenebiliyor.

HH: Son yıllarda yayımlanan kitap sayısını abartmak bir moda haline geldi. Sanırım hükümet ve çeşitli kuruluşlar bu abartılı sayları bir tür gelişmişlik ya da işini iyi yapma göstergesi haline getirmek istiyorlar. Bedava dağıtılan propaganda broşürlerini, dini kitapları bu toplamdan çıkarmak gerekiyor.

CÖ: Yılda 50.000 çeşide varan bir üretim var. Bunun bir sebebi, yayıncılıkta çok geriden gelmemiz. Dünya edebiyatının en önemli yazarları, 1980-2000 arasında ilk defa yayınlandılar Türkiye’de. Hala dünyada çok önemli olan ancak yayınlanmamış çok eser var. Bu geriden gelme, okur pazarında yaşanan büyüme ve tüketim alışkanlıklarının gelişmesiyle müthiş bir arza dönüştü. Ancak bu arzın kitabevleri ayağında iktisadi bir karşılık üretemedik memleket olarak. Bunun sanıyorum en önemli sebebi, yerelleşmiş alt-kültür geleneklerinin çok zayıf olması.

 

» Son dönemde ne tür kitaplara ilginin arttığını söyleyebiliriz? Neden?

HE: Toplumun önemli bir kesimi genel gidişattan rahatsız ve giderek koyulaşan karanlığa karşı bir öz taşıyan kitaplara ilgi gösteriyor diyebiliriz. İnsanlığın ortak mirası hâline gelmiş, sorgulayıcı düşünceyi, hümanizmi ve toplumcu duyarlılığı yansıtan edebiyat klasiklerine, Türk edebiyatının ilerici devleri Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal… gibi yazarlara ilginin hiç azalmadığını görüyoruz. İnsanlığın uygarlık serüvenini ve evrimi konu alan kitapların kitlesel bir ilgi gördüğünü memnuniyetle gözlüyoruz.

HH: Her dönemin bir yıldızı var. Bu dönemde dinle soslanmış kişisel gelişim kitaplarının daha çok sattığı görülüyor. Zamanın ruhuna uygun bir durum. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen eleştirel düşüncenin ve edebiyatın toplumda hâlâ bir karşılığı olduğunu da söylemek gerekiyor.

CÖ: Çocuk kitapları, güncel siyaset üzerine kitaplar, edebiyat dışı alanlarda meşhur olan insanların kitapları, ve en önemlisi, yazarı artık yaşamayan ama çok güçlü referansları olan 20. yüzyıl edebiyatı: St. Exupery, Sabahattin Ali, Zweig, Orwell, Yusuf Atılgan gibi yazarlar.

 

» Bir ülkede okunan kitapların türüne göre, o ülkenin gidişatını koklayabilir miyiz?

HE: Evet, okunan kitaplara bakarak ülkenin gidişatına dair bir fikir edinebiliriz. Yandaş-ana akım medyanın pompalamaları, devlet kurumları ve belediyelerin büyük bütçeler ayırıp satın almaları sonucunda “dinî yayınlar” kategorisindeki yayınların satışında bir artış olduğu istatistiklere yansıyor. Bunu yok sayamayız ama gerçek bir okur talebinden çok, yapay bir pazar yaratıldığını da akılda tutmalıyız.

HH: Bir ülkede okunan kitaplardan yola çıkarak pek çok şeyi koklayabiliriz. İnsanları Allah deyip ötesiyle fazla ilgilenmedikleri bir ülkeyi hayli sıkıntılı bir dönemin beklediğini söylemek kâhinlik olmaz.

CÖ: Olağanüstü bir alt-kültür patlaması yaşanacağını, bunun bugün öngörülemeyen, emsalsiz bir hızda il il yayılacağını öngörüyorum. Bunun işaretlerini sıkça görüyoruz artık.

 

» Türkiye’de iyi edebiyat ile çok satan kitap arasındaki makas genişliyor mu?

H.E.: Edebiyat ile aydınlanma ve eleştirel düşünce arasında hep yakın bir ilişki olmuştur. Büyük edebiyat yapıtları insan ruhunu özgürleştiren, insanın büyük çelişkilerini açığa vuran, yaşamı sorgulayan, toplumun bir parçası olan bireyin çelişkilerini ortaya koyan, hayal gücümüzü geliştiren yapıtlardır. Ancak edebiyatın ve genel olarak kitabın zaman içerisinde bu işlevinin köreltilmeye çalışıldığını ve kitabın eğlence kültürünün bir parçası hâline getirilmek istendiğini görüyoruz. Peki bu yöndeki “gelişme”, daha doğrusu “gerileme”nin, iyi edebiyat ürünlerini okurların gözünden saklaması mümkün mü? Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sının yıllar boyunca en çok satan kitaplardan biri olduğunu hatırlatmakla yetinelim.

HH: Ne yazık ki genişliyor ve kötü kitap iyi kitabı her yerden kovuyor. Çökmeye başlayan bütün toplumlarda olduğu gibi…

CÖ: Olağanüstü bir alt-kültür patlaması yaşanacağını, bunun bugün öngörülemeyen, emsalsiz bir hızda il il yayılacağını öngörüyorum. Bunun işaretlerini sıkça görüyoruz artık.

“Biz tutuklandığımızda masumiyet karinesine kimse uymadı.”

Gazeteci Şenol Çarık’ın, usta gazeteci- yazar Doğan Yurdakul’la Aydınlık Kitap için söyleşi gerçekleştirmişti. Yurdakul’un o dönem yeni çıkan kitabı ‘Manşeti Yıkın’ üzerine yapılan söyleşi sizlerle…

Röportaj: Şenol Çarık
Fotoğraf: Deniz Toprak

 

“Masumiyet karinesine biz tutuklandığımızda kimse uymadı; bizi linç ettiler, peşin peşin suçlu ilan ettiler o zaman. Tavrımızı bozmamalıyız. Onların da adil bir şekilde yargılanmasını istiyoruz ama bu suçlarının da ortaya çıkmasını istiyoruz. Bu sahte dijital delilleri kim koydu, nasıl koydu, nasıl yerleştirdi, kazılarda çıkan bombaları kim koydu, o silahlar nereden bulundu?

Soruşturmada bunların ortaya çıkacağından umutsuzum. Bu insanların hukuka aykırı faaliyetlerini ortaya çıkması bizim dileğimiz. Medya maalesef iş ‘kim kimi dinledi’ boyutunda. Tabi bunlar sızdırılıyor. Polis, savcı sorguları yine sızdırılıyor. İstedikleri isimler medyada yayınlanıyor.

Menderes’ten beri böyle hep, istisnasız. Bugünkü haliyle karmakarışık bir haldeyiz. Bunlar hep Türkiye’nin tam bağımsız ve demokratik bir hale gelmesiyle çözülecek meseleler.

 

-Kitabınızın yazılış süreciyle başlayalım isterseniz söyleşimize. Manşeti Yıkın’ı yazma fikri nasıl oluştu?

Her yazarın kendine göre, ilham da derler ya, bir kitabın kafasında canlanması olayı vardır.

Siyasetle çok uğraştığımız için, Silivri’deyken de koğuş arkadaşlarıyla sürekli siyaset konuşuyorduk. Savunma hazırlıyorduk. Bugün ortaya çıkmış olan olaylar o zaman bizi mağdur etmişti biliyorsunuz. Bütün bunları kafamda yoğururken bu roman düşüncesi belirdi aklımda. Yayıneviyle konuştuk. Biraz bilim kurgu gibi olsun dediler. Öyle olunca 2018 sonu 2019 başı gibi düşündüm romanın zamanını.

Kitabı kalp muayenesi için götürüldüğüm Adli Tıp Kurumu’nun kapısında yazmaya başladım. Silivri Cezaevinde yalnızca haftada bir kere bilgisayara çıkarıyorlardı, savunma yazmak için iki saat. Orada ben savunma yazacağıma kendi yazacağım şeylerle uğraştım (gülerek).

Takvimleri çıkardım bilgisayarda. Tarihleri ta o zaman belirlemiştim. Sonra kafamda kurgusu oluştukça ziyarete gelenlerden dökümanlar istemeye başladım.

Bırakın interneti, bilgisayar, daktilo bile vermiyorlardı. Elle yazmaktan ellerimiz felç oldu. Keşke gençlikte sol elimle yazmayı da öğrenseydim dedim (gülerek).

Ama herkes bu şartlarda Silivri’de kitap yazdı. Bana destek olan avukat dostlarım Serkan Günel, Hüseyin Ersöz, Bilgecan Sarıbaş, Soner Yalçın, koğuş arkadaşlarım Ahmet Şık, Nedim Şener, kızım Reyhan Yurdakul, yayıncım Deniz Yüce Başarır başta olmak üzere herkese çok teşekkür ediyorum.

-Araştırmalar demişken romanın kahramanlarından muhabirimizin bir papağanı var, ismi ‘Çalçene’. Bunun için bile hayli araştırma yapmışsınız…

Evet, yeğenim Deniz Altunay papağan türleriyle ilgili kocaman bir dosya getirdi. Cezaevinde vakit bol, hepsini tek tek inceledim papağanların. Rengârenk olan papağanlar konuşmuyorlar, birkaç kelime öğrenip ıslık çalıyorlar. Bizimkinin geveze olması lazımdı. Gri bir Afrika papağını buldum dosyadan. Papağana benzeyen, gri bir kuş.

Bir kelimeyi birkaç kez tekrarladığınızda öğreniyor ve unutmuyor. Çok zeki. Tabiattaki kuşların en zekisi. 300-400 kelimelik hazinesi var.

-En sık “manşeti yıkın”ı tekrarlıyor

Evet, sahibi gazeteci olunca en sık duyduğu da bu (gülerek).

Ben aslında gazetecinin evine girdiklerini papağandan anlamaları için seçtim. Sahibi görev için Ankara’ya gidiyor. Döndüğünde küfretmeye başlıyor papağan. O zaman anlıyor eve polisin girdiğini. Sonradan önemli kahramanlarımdan biri haline geldi.

-Romanın başladığı tarih: 17 Aralık 2018. 17 Aralık tarihi bilinçli bir tercih mi?

(Gülerek) Bu bir tesadüf. Silivri’de yazarken 17 Aralık’ta başlattım, değiştirmedim. Bir kasıt yok. Ama, çok güzel bir tesadüf oldu. Yayınevinde de bu sorunun aynısını sormuşlardı.

-Kitabın ismi çok kullanılan bir gazetecilik tabiri. Başından bu yana hep bu ismimi düşünmüştünüz?

İki isim vardı. Birisi “dijital gladyo”, bu olabilirdi. Fakat, çok siyasi bir isim olacaktı. Geniş kitlelere hitap etmeyebilirdi. Bu konuyla ilgili yazılmış kitaplardan birisi zannedilebilirdi.

Dijital gladyoyu girişte kullandım yalnızca “solcular duysa dijital gladyo diyeceklerdi” diye…

‘Manşeti Yıkın’ da karar verdik.

-Bir siyasi gerilim romanı kaleme almışsınız. İstihbarat örgütleri arasındaki mücadele, polis, gazeteciler, organ mafyası, insan kaçakçılığı, derin ilişkiler, kavgalar, çıkar çatışmaları, savaşlar… Bu savaşlar geçmişte vardı, bugün var ve gelecekte de olacak… Ama romanınızda işin renginde bir değişiklik görülüyor. Teknolojiyle birlikte boyutu değişiyor istihbaratın ve kavga bundan çıkıyor…

Ortadoğu ve çevre ülkelerdeki ayaklanmalara karşı geliştirilen bir yazılımdan söz ediyorum romanın girişinde. Arap Baharı, bizde Gezi olayları gibi bu tür kalkışmaları önceden haber alabilmek için geliştiriyorlar bu yazılımı. Girişteki konuşmalarda değiniliyor. Bu yazılımın hangi örgüte verileceği kavga çıkartıyor. Kitabın başında emniyette işlenen cinayet, daha sonra adliye muhabirinin eli kesik cinayetleri bulması aslında olayın başlangıç safhası. Bunları kurgulamaya başlamışlar. Bunları Cumhurbaşkanı adaylarını üstüne yıkmaya çalışma planları vb. şaşırtmacalarla dolu bir siyasi polisiye…

-İki acar gazetecimiz var romanda. Olayların içerisinde buluyorlar kendilerini.

İki kahramanımız da bilmeden düşüyorlar bu çarkın işine. Biri cesetlerin peşine düşüyor, diğeri de Cumhurbaşkanı adaylarını takip ediyor. İkisi de bilmeden istihbarat örgütlerinin kavgasına dahil oluyorlar. İşi deştikçe istihbaratçılar ‘bunlar bir şey biliyor’ diye düşünüyorlar.

-Romanınızda bir fotoğraf gösteriyorsunuz.

Evet, fotoğrafı gösterdim ve kolay kolay bu tablonun değişmeyeceğini göstermek istedim.

Bir romanda bunu söyleyemezsiniz tabi ama ülkemizin bağımsızlaşması ve demokratikleşmesiyle çözülecek sorunlar bunlar. İktidarlar değişiyor, her iktidar sürecinde aynıları oluyor. Dün Susurluk, bugün bunlar. Hiçbir dönemde bunlardan hesap sorulmuyor. NATO Sovyet tehlikesine karşı kurmuştu bu tür örgütlenmeleri, kontrgerilla, Özel Harp Dairesi… Bir tek Ecevit, Özel Harp Dairesi’ne ödenek verildiğin gördüğünde o zaman ki Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’a soruyor, farkına varıyor bu örgütlenmenin ve üstüne gitmek istiyor ama gidemedi. Her iktidar döneminde devam ediyor. ‘Reis’, ‘Bay Pipo’da değinmiştik bunlara.

-51 yıldır siyaset ve gazetecilik camiasının içindesiniz. Özellikle yakın gelecekte Ergenekon, Balyoz, 17 Aralık, paralel yapı vb. operasyon süreçleri yaşandı. 

Özellikle bu süreçte belli ‘gazeteciler’ gördük. Bavullarla ‘belgeler’ taşıyanları, sırf bu operasyonda kullanılmak için kurulan gazeteleri, iliştirilmiş ‘gazetecileri’…

Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

Medya genellikle siyasetle iç içeydi, iktidarlar yön vermeye çalışırlardı. İhale işleri, iş takipçisi gazeteciler AKP’den önce de vardı. Ama AKP’den sonra iş çığırından çıktı. Bağımsız kalmaya çalışan gazeteler bile otosansür uygulamaya başladı. Mesela bizim romandaki gazetecimizin TIR’daki ölüleri bulup haber yapmasının ardından işten atılması bu işi gösteriyor.

Muhabirlere bir görev veriyorlar; ‘git şunun fotoğrafını çek gel’, ama o fotoğrafı niye çekeceğini bilmiyor. Bu görevi veren izah etse belki başka açıdan çekecek fotoğrafı muhabir.

Objektifliğini kaybetmiş durumda medya. Artık objektiflik diye bir şey beklemiyoruz, satır aralarından doğruyu anlamaya çalışıyoruz. Yandaş gazetelerden zaten hiç bahsetmiyorum. Zaten onlar son yaşananlardan dolayı ikiye bölünmüş durumdalar.

Televizyonlardaki tartışmaları izliyorsunuz ilk cümlelerinden hangisi hükümet yanlısı hangi cemaatçi hemen anlıyorsunuz, tanımasanız bile (gülerek).

-12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde, 6 Mart 2011’den itibaren Odatv davasından 1 yıl Silivri Cezaevi’nde yattınız. Bugün ise paralel yapıya yönelik polislere bir operasyon başladı. Nasıl yorumluyorsunuz?

Birçok kişinin dediği gibi bu bir intikam olayı. Gerçi henüz sorgular, tutanaklar yayınlanmadı, herhalde iddianame safhasında daha çok bilgi edineceğiz ama, kamuoyundaki yaygın düşüncedeyim, 17 Aralık’ın intikamı gibi görünüyor.

Bu tutuklanan polislerin çoğu bizim iddianamelerimiz hazırlayanlar. Ali Fuat Yılmazer gibi. Savcılar bu polislerden gelen yazıları iddianame yaptılar.

Masumiyet karinesine biz tutuklandığımızda kimse uymadı; bizi linç ettiler, peşin peşin suçlu ilan ettiler o zaman. Tavrımızı bozmamalıyız. Onların da adil bir şekilde yargılanmasını istiyoruz ama bu suçlarının da ortaya çıkmasını istiyoruz. Bu sahte dijital delilleri kim koydu, nasıl koydu, nasıl yerleştirdi, kazılarda çıkan bombaları kim koydu, o silahlar nereden bulundu?

Soruşturmada bunların ortaya çıkacağından umutsuzum. Bu insanların hukuka aykırı faaliyetlerini ortaya çıkması bizim dileğimiz. Medya maalesef iş ‘kim kimi dinledi’ boyutunda. Tabi bunlar sızdırılıyor. Polis, savcı sorguları yine sızdırılıyor. İstedikleri isimler medyada yayınlanıyor.

Menderes’ten beri böyle hep, istisnasız. Bugünkü haliyle karmakarışık bir haldeyiz. Bunlar hep Türkiye’nin tam bağımsız ve demokratik bir hale gelmesiyle çözülecek meseleler.

“GEZİ BİZİ İYİMSER YAPTI”

-Türkiye’nin birçok kırılma anlarına tanıklık ettiniz ve ediyorsunuz. Romanınızın kurgusu da 5 yıl sonrasını içeriyor. Türkiye’nin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Şu an için tünelin ucunda pek ışık gözükmüyor açıkçası. 2018’de başlatmamın sebebi biraz o. Biraz da ‘iktidarlar değişecek bu iş değişmeyecek’, bunu vurgulamak istiyorum.

2018’de kim iktidar olacak belirtmiyorum ama bir koalisyon olduğundan bahsediyorum. Çok yakın bir gelecek için karamsarım, ancak Gezi Parkı direnişi bizi iyimser yaptı. Bize umut veriyor. Gençlikten umudumuz çok. Umarım Gezi ruhu bu işleri değiştirir. Siyasi bir Gezi ruhu tabi.

Gezi kendiliğinde bir hareketti, önderliği yoktu. Ama o tipte siyasi bir önderliğe sahip bir hareketle Türkiye’de bu işlerle baş edebileceğini sanıyorum. 

-Gezi direnişi başladığında ne hissettiniz?

Bir kere mahcup oldum. Ben de birçok insan gibi gençliğin depolitize edildiği, politikadan uzaklaştırıldığı, olup bitenin farkında olmadığı gibi bir ön yargı bende de vardı. Zaman zaman TGB’nin eylemleri bize umut veriyordu tabi ama gençliğin pek politikayla ilgilenmediği, bu işlerle ilgilenmediği yargısını yıktı. Benim için en büyük kazanç bu oldu. İnsanların kaç yaşında olursa olsun bir sınırı var. Onu aşınca isyan ediyor. Bize ders verdiler yani (gülerek)

“GAZETECİLİK İÇİN ‘DELİKLİ KOVAYA SU DOLDURMAYA BENZER”

-Genç gazetecilere, genç kuşaklara önerileriniz nelerdir?

Sizin Soner Yalçın’la yaptığınız röportajda belirttiği gibi merak gerekli, şüphe de lazım tabi. Her duyduğundan şüphe etmek lazım. Bana sohbet arasında sormuştunuz ‘bu romanda siz var mısınız?’ diye, şimdi yanıt vereyim; ben yokum ama benim gazetecilik düşüncelerim var. Bilmediği bir işin içine giriyor adam. Gazetecilikten taviz vermiyor, adamlar niye öldürüldü, elleri niye kesikti, her duyduğuna şüpheyle yaklaşıyor.

Romanda genç gazeteciler için bazı notlar da var. Araştırması tıkanıyor bir yerde muhabirimizin genel yayın yönetmeni ona moral veriyor: “Benim başımdan kaç kere geçti, devam et” diyor. Yöneticilerin de böyle olması gerekir. Gerçekten bir olay yakaladığında muhabiri teşvik etmesi lazım, verilen görevi layıkıyla yerine getirme meselesidir bu.

Gazeteci sürekli okumalıdır, alt yapısını sağlamlaştırmalıdır. Basın tarihini araştırmalıdır. Bir arkadaşım gazetecilik için “Delikli kovaya su doldurmaya benzer” derdi. Her gün yeniden başlayan bir süreç. Günlük koşturmaca içerisinde fırsat buldukça okumalıdır gazeteci…

-Yeni bir çalışmanız var sanırım. Bir ‘Bizans romanı’ değil mi?

Jüstinyanus döneminde geçiyor. Tarihi bir gerilim romanı. Fazla da tüyo vermeyim (gülerek).

Hıristiyanlığın ilk dönemleri olması nedeniyle, hıristiyanlığın çeşitli mezhepleri arasında geçen problemler var. Kitabın araştırması hazır, önümüzdeki kış çıkar gibi zannediyorum.

-Bu güzel söyleşi için size çok teşekkür ederim.

Ben de sizlere teşekkür ederim, başarılar dilerim.

 

“O gün bugündür Darüldebayi’nin çatısı altındayım, tam 37 senedir.”

Röportajlık, Türk Tiyatrosunun tozlu arşivlerini karıştırmaya devam ediyor.

Gerçek bir sinema-tiyatro emekçisiyle tanışmak istiyor musunuz? Sami Ayanoğlu gerçek bir sinema emekçisi 1967 yılında yayınlanan bu röportajının (Kendisi ‘röportaj’ diyor, hiç bana öyle bakmayın) amacı, 37. emek 25. sanat yılını kutlamak. Türk Tarihi Dergisi sanatçıyı 1967 yılında onurlandırarak kendisini anlattığı, kendi kendine yaptığı röportajı Darüldebayi Şehir Tiyatroları Arşivi’nden çıkardı. Röportajımız sizlerle.

 

Ben: Kimsin kimin oğlusun?

 

 

Yine ben: Adım Mustafa Sami Ayanoğlu. Babam Harbiye Nezareti Müzikasından yetişme Mülazimsani Hüseyin Hilmi Efendi. Annem Bedriye Nefise Hanım.

 

Ben: Nerede Ne zaman doğdun?

Yine ben: Eyüp Sultan’da 1329(1911), 21 Nisan Pazartesi günü, alaturka saat bir buçukta.

 

 

Ben: Nerelerde okudun?

Yine ben: Birinci Dünya Harbinde şehit olan babamın ölüm sene-i devriyesi mevlüdü okunurken ben 4 yaşındaydım. O merasim içinde bana ‘’Besmele’’ dedirtip mahalle mektebine vermek istediler. Fakat ne hikmetse inadım tuttu. ‘’Bismillah’’ demedim. Ama Zekai Dedezade Ahmet Efendi’nin nezaret ettiği Tahir Kalfanın Taş Mektebi’ne gönderilmekten de kurtulamadım. Orada da inadım ne kadar devam etti bilmiyorum. Fakat günler geçtikçe, itibarlı, çalışkan, uslu çocukların oturtulduğu sıralardan adi ot minderlere oradan da hasırlara indirildim. Bu inatçılara, azarlamadan ve dayak atmadan yapılan bir baskıydı. Günler ilerledikçe, beni de hocaefendi derse çağırsa diye çağırsa diye içim kaynamaya başladı. Bir gün geldi hoca ‘’Cüzünü al, gel’’ dedi. Usulünce ‘’Euzü Besmele’’ çektirip dersimi okuttu ve balmumu yapıştırıp hazır gelmemi bildirdi. Hoca bana ders verdi diye uçuyordum. Annem o gece dersimi çalıştırdı. Sırası gelmişken şunu da söyleyeyim, bugünkü nesil buna pek akıl erdiremeyecek amma, eskiden böyleydi. Annem de anneannem de mükemmel okurlar ama yazamazlar. O zamanın anlayışı kızlara yazı öğretmeye karşıydı. Güya sevgililerine mektup yazmasınlar diyeymiş. Neyse, ben ertesi sabah ertesi sabah cüzüm kesemde, kesem boynumda mektebin kapısına dayandım. Ama sevincim kursağımda kaldı. Çünkü muhacirleri (göçmenleri) yerleştirdiklerinden mektebimiz kapanmıştı. Nihayet yaşım geldi, Eyüp Sultan Reşadiye Numune mektebine kaydolundum. Dördüncü sınıfına geçtiğim sene, büyük bir sel afeti oldu. Birçok ev yıkıldı. İnsanlar öldü. Bu meyanda bizim köhne evimiz de oturulmaz hale geldi. Kimsesizdik. Hilaliahmer (Kızılay) bizi Fatih’teki Bahrisiyah medreselerinde bir odaya iskan etti o da kadar karanlıktı ki, iki penceresi olmasına rağmen dışarıdan geçenlerin gölgeleri fotoğraf makinesinde olduğu gibi içeriye baş aşağı aksederdi. Bu sırada bir tesadüfle Darüşşefanın talebe aldığını öğrendik. Sınıfım ve yaşım uygundu. Ortayı bitirirken girdiğimiz bakalorya müstesna ikmale bile kalmadan 9. Sınıfa geçtim. Bir sene evvel anneciğim veremden ölmüştü. Ben de tam inkişaf çağındayım. Aynı musibet bende de görülünce mektep idaresince tedaviye başlatıldım. Tabii bizim dersler de suya düştü. Netice de o sene sınıfta kaldım. İşte o sırada da Darüldebayi’de ‘’Tiyatro Meslek Okulu’’ ünvanıyla bir mektep açıldığını gazetelerde okudum. Hocalarımın, muitlerimizin muhalefetine rağmen müracaat ettim. İmtihanı kazanmışım, Darüldebayi’nin yani bugün ki Şehir Tiyatrosu’nun çatısı altına girdim ve o gün bugündür de hep aynı çatı altındayım. Tam 37 sene.

 

Ben: Aktörlüğü seçmen bir tesadüf mü, Çaresizlikten baş vurduğun bir meslek mi?

Yine ben: Katiyen. Çok küçük yaşımdan beri, karagöze, kuklaya, Kel Hasan’a, Darüldebayi temsillerine ve sinemaya karşı sonsuz bir alakam vardı. Bu, günün birinde beni mektep müsamerelerinde sahneye çıkardı. O kadarcıkla doyamadım. Bu seferde Topkapı Gençler Mahfelinde sahneye çıkmaya başladık. Mektep idaresince duyulunca kovmakta tehdit ettiler. Çünkü o zaman talebelerin mahfellere, kulüplere girmeleri Maarif Vekaletince yasak edilmiş. Hevesimi yine müsamerelerde almaya çalışıyordum ki, Tiyatro Mektebi açıldı. Benim için bundan daha iyi fırsat olamazdı.

 

Ben: Tiyatrodan başka işlerle meşgul oldunuz mu?

Yine ben: Sinemayı saymazsak, hiç… Ama hiçbir işle uğraşmadım.

 

Ben: Sinemada neler yaptın?

Yine ben: Aktörlük, rejisörlük, tek tük de senaristlik. Başka soracağın var mı?

 

Ben: Gençlere bir diyeceğin?

Yine ben: Aktör olmak isteyen evvela istidadı olup olmadığını öğrensin, ondan sonra da okusun, eğitime tabi olsun, ama bol bol okusun… Bu meslek, istidatsızların okumakla, gayretle, yani zorla elde edebilecekleri bir iş olmadığı gibi istidatlıların da okumadan tam başarı kazanacakları bir sanat değildir.

 

Ben: Son sözün?

Yine Ben: Herkese ama herkese bol bol, yürekten sevgi ve teşekkürler… Beni okutanlara, elimden tutup sahneye çıkaranlara, acemiliğimi ve falsolarımı, bilerek bilmeyerek yaptığım kusurlarımı hoş görenlere ve nihayet bu günü yaşatanlara sonsuz teşekkürler ve minnetler.

“Onlar ‘Engelim yok’ diyor, sistemin önlerine taş koyduğunu düşünüyor.”

0

Ülkemizde 3,5 milyon işitme engelli yaşıyor. Yetkililer okulda, işte, sokakta ve hayatın her alanında onların hayatını kolaylaştıracak projeleri üretmek için yeteri kadar çaba sarf etmiyor. Diğer yurttaşlar da maalesef ki işitme engelleri gözeterek hareket etme noktasında yeterince duyarlı davranmıyor. Kulakları duymayan o insanlar ise, tüm bu engelleri aşarak birçok alanda birçok başarı elde ediyor. Geçtiğimiz Temmuz ayında Samsun’da gerçekleştirilen Deaflympics İşitme Engelliler Olimpiyatları’nda da sporcularımız engellerini aşarak başarılar elde etti. Biz de konuyu, işi gereği işitme engellilerle iç içe olan ve onları en iyi anlayan kişi ile, İşaret Dili Eğitmeni Ceren Ay ile görüştük. İşitme engellilerin sorunlarından ve bu sorunların çözümlerinden, vatandaşlara ve devlete bu konuda düşen görevlerden bahsettik. Keyifle okumanız dileğiyle…

Röportaj: Sinem Hançerigüzel


Sinem Hançerigüzel (SH): Öncelikle sizi tanıyalım. İşaret Dili Eğitmenliği yapıyorsunuz. Sizin bu kararı almanıza neden olan herhangi bir olay, geçmiş bir deneyiminiz var mıdır?

Ceren Ay (CA): Benim rahmetli kardeşim engelli doğdu. Çok kısa süre yaşadı. Ama o bilinçaltımda hep kodlandı. Şanslıydım, arkadaşlarımın içinde işitme engelliler ve down sendromlular vardı. Bir de herhalde yapı meselesi. Bu işi çok istedim ben. Yaklaşık 12 yıldır bu mesleğin içindeyim.

 

 

 

 

SH: Şu an hangi kurumda görev alıyorsunuz?

CA: Şu anda birkaç kurumda görev alıyorum. Serbest çalışıyorum. Özel bir üniversitede öğretim görevlisiyim, işaret dili eğitimi veriyorum. Onun dışında Kral Pop TV’de işaret dili tercümanlığı yapıyorum, şarkıları çeviriyorum. Devam eden kurslarımız var şu an. Milli Eğitim’e bağlı Kağıthane Gençlik Merkezi’nde devam eden yaz okulları var. Sezon açılınca birçok projede yer alıyorum. Sabah 9 akşam 5 düzenli bir işim yok. Öyle olunca benim alanım kısıtlanıyor, yapabileceğim işler kısıtlanıyor. Mesela Türkiye’de yapılmamış bir şeyi yaptık. Tiyatroda 2 sene boyunca işitme engellilere çeviri yaptık. Normal bir oyundu, işitme engellilere özel değildi. Kendi anadillerinde aktardık. Onun dışında birkaç tv programında ve sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. Bir yarışma programını çevirdim ekranda.

 

SH: Hangi programdı bu?

CA: TRT1 Altın Petek’ti. Engelliler haftasına özel bir programdı. Genelde zaten böyledir, belli haftalarda hatırlanırlar sadece. Bizim amacımız da onlara özel bir gün hediye etmek değil. Onların zaten var olan bir hakkı var. Şunu diyorlar: “Benim bir engelim yok, ben sadece duymuyorum.” Kullandıkları bir anadil var; işaret dili. İşaret dili kültürü ülkemizde yeni yeni oturmaya başladı. Eğitmenlerin amacı da bu; bu kültürü yaymak, insanları bilinçlendirmek, çocukların kaynaştırma okullarında değil, kendilerine ait okullarında eğitim görmeleri.

 

“Türk işaret dilinde bile bölgeler arası şive gibi farklılıklar var.”

 

SH: Dünyada insanların konuştuğu yüzlerce, binlerce dil var. İşaret dili milletlere göre değişiyor mu? Mesela ABD’de işaret dili, harf harf kullanılırken Türkiye’de davranışsal bir yapı var. Evrensel bir işaret dili yaratılabilmiş mi?

CA: Evrensel değil. İşaret dili Osmanlılara kadar dayanıyor. İlk sağırlar okulu 2.Abdulhamit zamanında açılmış. O zamandan bugüne gelen bir kültür var. Tabii ki zamanla gelişti. İşaretleri gelişti. Güncel kelimeler sözlüğümüze girdiğinde, işaret dilinin sözlüğü var, oraya da giriyor. Bölgeler arasında farklılıklar var. Bizim arkadaşlarımızın kullandığı Türk işaret dili. Ama Türk işaret dilinde bile bölgeler arası şive gibi farklılıklar var. Mesela Karadeniz’de bazı işaretler farklıdır, İç Anadolu’da farklıdır. Ama bu farklar anlaşılamayacak noktada değil. Nasıl şivede biz bazı kelimeleri tek tük anlamıyoruz; ama çok çabuk hangi yöreye ait olduğunu anlıyoruz. İşaret dilinde de böyle. Ülkeler arasında da farklılıklar elbette var. Her ülkenin işaret dili kendine ait. Ama uluslararası bir işaret dili de var. Uluslararası dil İngilizce kabul edildiğine göre uluslararası işaret dili de yine İngilizce. Ama Türkiye’de ne yazık ki uluslararası işaret dili temeli oluşturulamadı. Yeni yeni başladı eğitimler. Bunlar da 4-5 günlük kısa süreli eğitimler. Ama umarım daha iyi olacak ileride.

 

“Türkiye Deaflympics İşitme Engelliler Olimpiyatları’nda 4’üncü oldu.”

 

SH: Uluslararası alana değindik. Bu konuda da ülkemizde işitme engellilerin yarıştığı olimpiyat oyunları gerçekleşiyor. Buna da değinmek isterim.

CA: Samsun’da Deaflympics Olimpiyatları yapıldı, Dünya İşitme Engelliler Olimpiyatları. İnsanlar bunun hala farkında değil. Erkek Milli Futbol Takımı futbolda olimpiyat şampiyonu oldu. Ülkemizde yüzlerce işitme engelli oyuncu orada bayrağımızı temsil etti. Türkiye, 17 altın, 7 gümüş ve 22 bronz olmak üzere topladığı 46 madalyayla genel sıralamada 4’üncü oldu. Ama 50 kişiden belki 1-2 kişi duymuştur bunu. Devlet ve birçok kurum destek veriyor evet; ama yine de seslerini duyuramıyorlar. Çok başarılı sporcular. Bir arkadaşımız güreşte altın madalya aldı olimpiyat oyunlarında. Bizim amacımız da bu kişilerin seslerini daha fazla duyurmak. İşte bu noktada başlıyor bizim görevimiz. Biz ona o başarıyı vermiyoruz. O başarıyı o kişi, dezavantajını avantaja çevirerek elde etmiş. Engelli ya da engelsiz, bu alanda başarılar elde etmiş çok kişi var; ama hepsinin önünde böyle engeller var.

 

SH: Maalesef belli spor dalları dışında, spora ve sporcuya destek yok.

CA: O da futbol. Basketbol da yine ara ara duyuyoruz.

SH: Bu olimpiyatlar neden ekranlarda ilgi görmüyor?

CA: Bizim takımımız var, yurt dışından gelen sporcular da var. Başarılar var; ama medya göstermiyor. Bir makyaj videosu bile daha çok ilgi görüyor. Ama toplum buna zaten ilgi gösterirse basın da oraya gidecektir. Toplum olarak okuma ve araştırma alışkanlığımız da yok. Yine de bugünlere şükür ediyoruz. Bugün artık 10 kişiden 5’i işaret dilinin ne olduğunu biliyor. Bu bizim için büyük bir başarı. Bunda televizyonun etkisi de var. Sosyal sorumluluk ve farkındalık için yapılan projelerde ekrana çıkmamız, işitme engelliden güzel tepkiler almalarını sağladı.

 

 

SH: Konuşma dilinde bir kelime birden fazla anlama gelebiliyor. İşaret dilinde de aynı durum var mı?

CA: Aynı durum var. Bir işaretin birden fazla anlamı olabiliyor. Onu nasıl ayırt ediyorlar. Biz duyduğumuz için cümledeki anlamına göre nasıl ayırt ediyorsak, onlar da cümlenin tamamına bakarak o işaretin neye ait olduğunu anlayabiliyorlar. Ayrıca dudak okuyorlar.

 

SH: Daha demin de değindik, işaret diline dair ilginin arttığından bahsettik; ama şöyle de bir eleştiri geliyor: “Televizyondaki işaret dili çok yüksek düzeyde işaret dili bilen işitme engellilere hitap ediyor; ama normal düzeyde bilenlere hitap etmiyor.” diye bir eleştiri geliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

CA: Biz profesyonel bir işaret dili kullanıyoruz. Gerçekten işitme engellilerin anlayabileceği bir dil konuşuyoruz. İşitme engellilerden değil de işaret dili öğrenen izleyicilerden böyle bir şikayet geldiğini düşünüyorum ben. Onların öğrendikleri yabancı dil gibi, A1-A2-B1 diye devam ediyor mesela, onlardaki seviye daha düşük seviye. İlk başta işaretleri öğreniyorlar. Türkiye’de tam teşekküllü bir eğitim sistemi de yok işaret dili üzerine. Sadece eğitmene kalmış bir şey yani. Eğitmen eğer çok iyiyse şanslısınızdır. Ama senin gibi sonradan işaret dili öğrendiyse, onun bildikleriyle yetinir daha fazlasını alamazsın. Bize de şikayet geliyor “Sizin çevirilerinizi anlamıyoruz.” diye. Sen kendini geliştirsen beni anlarsın. Ama ben zaten senin anlaman için çeviri yapmıyorum. Sağır arkadaşlarımıza çeviri yapmak benim amacım. Bir de gramer diye bir şey var. Bu dilin bir grameri, bir sözcük dizilişi var. Bazı yeni öğrenen insanlarda şöyle bir sıkıntı yaşıyoruz. Sadece işaretlerin şeklini bilerek çeviri yapamazsınız, iletişime giremezsiniz. Biraz onda sorun yaşıyorlar. Ne kadar çalışırsan o kadar iyi olur. Bu her dilde, yabancı dillerde de geçerlidir.

 

“YGS, LYS sistemi işitme engellilere göre değiştirilmeli.”

 

SH: Peki Türkiye’de işitme engelliler arasında işaret dili bilme oranı nedir?

CA: İşitme engellilerin ana dili zaten. Özellikle genç kuşakta şöyle bir şey var, biz eğitimcilerde aslında hep şu vardı: Ben çocuğumun işaret dili öğrenmesinden önce konuşmayı öğrenmesini isterim; çünkü ses çıkartmak daha önemli. Ses çıkartınca ve çocuk işaret dili öğrenince, tembelleşiyor ve ses çıkartmayı unutuyor. İşitme engelli bir çocuğunuz var ve düz liseye gidiyor, kaynaştırma okuluna. Arkadaşları, öğretmenleri işaret dili bilmiyor, bu çocuk arada sıkışıp kalıyor. Ya konuşmaya yöneliyor, dudak okumaya; ama kendi camiasına girdiği zaman oraya da ait olduğunu hissediyor. İşitme engellilerin yüzde 90’ı, hatta fazlası işaret dili biliyor. Türkiye’de de 3.5 milyon işitme engelli var. Çok ciddi bir rakam.

 

SH: İşitme engellilerin eğitim öğretime katılma oranı nedir? Okuma yazma bilmeyen işitme engelliler de var.

CA: Bu biraz aileyle ve olanaklarla ilgili. Ama yeni nesilde bu tür bir sıkıntının pek olduğunu düşünmüyorum, eski kuşakta var. Diğer insanlarda nasılsa bu oran, işitme engellilerde de aynı. Sadece üniversite seviyesinde ciddi sıkıntılar var. Yeterli eğitimi alamadıkları için, gramerleri farklı olduğu için bildikleri şeyi anlamıyorlar. Aslında bildiği şey; ama yanlış yapıyor, onun grameri farklı. YGS, LYS sistemi buna göre değiştirilmeli; ama değiştirilmiyor.

 

 

SH: Peki üniversite sınavına nasıl hazırlanıyorlar?

CA: Allaha emanet hazırlanıyorlar.

 

SH: Destekleyen bir kurum yok mu?

CA: Hiçbir şey yok. Tercüman olmadığı için… Bu çocuklara bir tercüman olması lazım; ama tercüman sayısı zaten az. Aile tercüman ücretini karşılayamıyor. Bir tercüman onlara 8 saat çeviri yapamaz. Aslında burada özel dershanelerin ya da işitme engelliler için Bakırköy’de vardı sadece; ama kapandı. İşitme engelliler için üniversiteye hazırlık kursu; ama maalesef siyasi sebeplerden dolayı binanın farklı yere verilmesinden dolayı okulu boşalttılar. Çok sıkıntılı okuyorlar.

 

“Eğitim sisteminin dışında hiçbir sıkıntıları yok. Öğretmenler işaret dili bilmiyor.”

 

SH: Okul hayatında hem öğrenme hem sosyal hayata katılma açısından ne gibi zorluklar yaşıyorlar?

CA: Sosyal hayatlarında hiçbir sorun yaşamıyorlar. İnanılmaz sosyaller. Hatta hepimizden daha sosyaller. Eğitim sisteminin dışında hiçbir sıkıntıları yok. Öğretmenler işaret dili bilmiyor. Her öğretmen onlara şunu yapmıyor: Dudak okuduklarını bildiği için öğretmenin ona çok yavaş konuşması ve karşısında geçip konuşması lazım. Öğretmen tahtaya dönüp ders anlatıyor ya da yazarken ders anlatıyor. Doğal olarak çocuk onu duymuyor.

 

SH: Eğitim alabilen düzeydeki işitme engellilerin iş hayatında, iş bulma konusunda yaşadığı sorunlar neler?

CA: Çok başarılı olan işitme engelli arkadaşlarımız da var. Bunlar cihazlı işitme engelliler, yani sesleri belli bir oranda duyanlar. Mesela Onur Cantimur, bence bu ülkenin gurur duyacağı insanlardan. İşitme engelli ve Marmara Üniversitesi’nden formasyon aldı, öğretmenlik yapacak. Cem diye bir arkadaşımız var; işaret dili eğitmeni, formasyonu var ve birçok üniversitede eğitim veriyor. Grafik bölümünde var. Ceren, piano çalıyor. Eda, balerin. Çok başarılı çocuklar var. Onlar engellerinin önüne geçmişler, eğitim sisteminin önlerine taş koyduğunu düşünüyorlar. “Fırsat verilirse yaparlar.” lafını sevmiyorum; ama hakikaten de öyle.

 

“Sağırlar okulunu kapatıyorlar.”

 

SH: Peki bu sorunların çözümü için neler yapılabilir? Devletin önüne bu konuda ne gibi görevler düşüyor?

CA: Bu konuda devlet birçok imkan verdi aslında. Hatta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da bizi temsil eden İşaret Dili Tercümanları Derneği başkanı da Bakanlık’ta çalışıyor. Yani bizi temsil eden biri var orada. Ama bu çok uzun bir süre. “Hemen bunu yapalım.” diyerek olacak süreç değil. En az 10 yıl var. Yavaş yavaş oturmaya başladı. Eğitim sisteminde ne değişiyor? Sağırlar okulunu kapatıyorlar. En büyük sıkıntımız bu. Kaynaştırma sınıflarına öğrencileri dağıtacaklar. Federasyon buna karşı, imza kampanyamız devam ediyor. Bir çocuğu eğitim gördüğü düzenden alamazsın.

 

“Kaynaştırma okulu için, eğitim sistemini düzeltip o çocuğa bir tercüman vermeliler.”

 

SH: Sağırlar okulu neden kapatılıyor?

 

CA: Türkiye’de zaten eğitim sistemimiz batmış durumda, bitik durumdayız. Üstüne bir de sağır çocukları kaynaştırma okuluna koymayı uygun bulmuşlar. Bir kesim işaret diline karşı, o kültüre karşı bir kesim var. Çocuklar hep birlikte okusun. Ya evet, biz o çocukları ayrıştırmıyoruz zaten. “Sen sağırsın, bu okula git; sen şuraya git.” diye bir şey yok. Ama sağırlar okulu varsa ve bu köklü bir tarih, Osmanlı’ya dayanıyor. Demek ki bu kültürü geliştirmek lazım. O çocuğun zaten duyan arkadaşları da var; ama çocuk şunu yaşıyor: Kaynaştırmaya gittiği zaman eğitim sistemini düzeltip o çocuğa bir tercüman verirler. Arkadaşlarıyla aralarında hiçbir iletişim problemi olmaz, gençler-çocuklar çok rahat iletişim kuruyorlar. Ama öğretmen bilecek işaret dilini? Senin okulun sağırlara özel donanımlı olacak. Şimdi bu çocuk duymuyor. Nasıl ders zilini duyacak? Ona göre bir sistem belirlemen gerekiyor. Fatih’teki okulu Büyükçekmece’ye taşıdılar. Çocuklar bildiğin şehrin dışındalar, atılmış gibiler. Çocuk derse gitmek için saat 5’te kalkıyor. “Okulu yenileceğiz.” dediler; ama hiçbir şey yok. Asıl ayrıştırmayı şimdi yapıyorlar.

 

 

SH: Normal sınıflara öğrencilerin dağıtılması halinde, mutlaka tüm öğretmenlerin işaret dili bilmesi de gerekiyor.

CA: Evet. Benim öğrencilerimin çoğu öğretmen zaten. Yavaş yavaş bunun farkında varıldı. İşitme engelliler öğretmenliği öğrencilerim vardı. Üniversitedeki eğitim sistemine bak. İşitme engelliler öğretmenliği okuyorsun ve sana işaret dili dersi vermiyorlar. Sen bu çocuğun bir dili var, bir ana dili var. Eğitimcilerin bir kesimi istemiyor işaret dilini, konuşmayı unuttukları için. Bir kesim de diyor ki “Hayır, onun ana dili işaret dili.” Artık yavaş yavaş insanlar farkında olmaya başladı. Öğrencilerle iletişime geçmeye başladıklarında ne kadar mutlu olduklarını insanlar görüyor. İşaret dili öğrencilerim mesela, bir işitme engelliyle karşılaşıp onunla konuştukları zaman “Ya hocam inanmıyorum çok mutlu oldular, hemen bizimle konuştular bildiğimizi öğrenince.” diyorlar. Onu yaşayan bir kişi zaten bir daha işaret dilini bırakmıyor. Bunu bir kere yaşayın, ondan vaz geçemezsiniz.

 

“Yetiştirme yurtlarındaki kız çocuklarını işaret dili ve tercümanı olarak yetiştirmek istiyorum.”

 

SH: Okullarda sizce seçmeli ders olarak işaret dili verilmeli mi, üniversite ve liselerde?

CA: Şu an veriliyor üniversitelerde. Birkaç özel üniversitede seçmeli ders olarak var. Liselerde de ortaokulda biz de istiyoruz; ama aslında seçmeli ders yapılacak. Böyle bir kanun taslağı hazırlandı. Fakat bu eğitimi verecek eğitmen yok. Eğitmen sayımız az. İstanbul’da belki 10 kişiyizdir profesyonel olarak. Diplomalı da 3-4 kişi var benim bildiğim. Onun dışında hepsi alaylı. Üstüne kendileri de bir şey katmamış. Bu sefer sistem diyor ki haklı olarak, “Sen bu işi biliyorsun; ama bu iş sadece işaret dili öğretmekle olmuyor. Pedagoji eğitimi de alman lazım ki o çocuklara nasıl eğitim vereceğini bilmelisin.” Tam zamanlı bir işte çalışamıyorum ben de mesela. O okuldan çıkıyorum oraya gidiyorum. Benim amacım ve hayalim var, inşallah gerçekleştireceğim. Özel bir grupla çalışıyorum. Devlet de “Evet” derse yetiştirme yurtlarındaki kız çocuklarını işaret dili ve tercümanı olarak yetiştirmek istiyorum. Tercümanlık ve eğitmenlik eğitimi almalarını istiyorum. Sonuçta devletin böyle bir açığı varsa, koruma altına aldığın çocuklar var ve dışarıdan eğitmen arayacağına al bu çocukları, ver eğitimini, üniversite seviyesinde 4 sene eğitim ver. Bu çocuklar zaten senin yanında. Bence canavar gibi de eğitmenler çıkar. Ulusal bir gazeteye röportaj vermiştim. Hiçbir şeyi yazmayın; ama bunu yazın dedim. Çünkü bizde vardır. Bir projeyi gördüklerinde “Aaa ben yapayım.” derler. “Mutlaka biri görecek, biri yapsın bunu.” dedim. Hiç kimse yapmadı; ama büyük bir şans oldu, o çocuklar bana geldi, beni buldular.

 

SH: Şu an ne aşamada bu proje?

CA: Şu an yeniler zaten. Yeni yeni başlıyoruz, toparlanıyoruz. Hem meslekleri olacak hem de zaten bir açığımız var mesleki olarak, bu açık kapanacak. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda tercüman çalışıyor zaten. Her eğitmeni yetiştirme yurduna görevlendirsin. Kurumun içinde değil de okulda öğretmen olacak çalışacaksın. Ya da haftanın 3 günü ders ver, yarım gün ver.

 

SH: Yani teknik olarak da mümkün aslında.

CA: Mümkün, hiçbir şey yok bunda. Ben günde 2 yerde ders veriyorum, sabah o gruba gidiyorum oradan başka gruba. Demek ki herkes yapabilir. Çok yorucu bir iş; ama bu işten 4 yıl sonra ülkeye bir değer kazandırıyorsun.  Umarım burada duyarlar beni. Olacak bir gün, inanıyorum. Başlangıcı yaptık. O kız çocuklarına eğitim veriyorum. Gönül ister ki hepsiyle çalışmak.

 

SH: CHP grubundaki işitme engelliler için Meclis’te gönüllü olarak çevirmenlik yapmışsınız. Aynı zamanda 7 Haziran seçimlerinde de siyasilerin mesajlarını seçmenlere aktardınız. Bu konuda şunu sormak isterim. Siyasiler ateşli konuşmalar yapıyor, kelimeler farklı vurgular yapıyor, mimiklerini kullanarak kelimelere farklı anlamlar katabiliyor. Bunları aktarırken nasıl anlatıyorsunuz?

CA: Ben 6 yıldır CHP Genel Başkanı’nın tercümanlığını yapıyorum. Tabii ki kurumsal çalışmıyorum; ama organizasyonlarda çalışıyorum. Mesela geçen seçimlerde Türkiye’yi gezdik beraber ve alanda şunu gördüm: İşitme engelliler mitingi izlemeye geliyor. Oradaki mutluluk anlatılmaz, yaşanır. Tercüman olduğunu duymuş ve geliyor. Artık belli süre sonra siyasinin ne anlatmak istediğini biliyorsun. Biz de bu vurguları mimiklerle anlatıyoruz. Fakat bizden sonra birçok siyasi parti de işaret dili tercümanı bulundurdu. Çok güzel tepkiler aldık. CHP toplantıları kapılar açtı bu konuda. Alanda kendi billboardlar hazırladılar sağır seçmenler için, orada sadece tercümanın görüntüsü vardı. İlk kez tercüman bu kadar aktif kullanıldı bir seçimde ve bu öncü oldu.

 

SH: Diğer sosyal sorumluluk projeleriniz nelerdi?

CA: Samsun’da yılın en duygusal sürprizi. Bu projeyi de yaptığımızda inanılmaz ses getirdi. İşitme engelli Muharrem evden çıkıyor, herkes işaret diliyle konuşuyor onunla sokakta. Muharrem’in gerçekten hiçbir şeyden haberi yok ve çok ciddi kurgulanmış bir çalışma. Orada eğitim alındı mesela, orada eğitim verdim. Manav rolündeki kişi benim işitme engelli arkadaşımdı. Onun dışında reklamda ona eşlik edenler işaret dili öğrendiler. Buradaki farkındalık çalışmasıydı. Bir sağır gencin gözünden baktık dünyaya. Hepimiz çok ağladık. Çocuk şok oldu ve uzun süre kendine gelemedi. Muharrem dedi ki “Keşke herkes işaret dili bilse.” Manava giriyorsun yiyeceği çekiştirip göstermiyorsun, elma için elmaya uzanmana gerek yok. Kilosu kaç para, yazmaya gerek yok.

 

“Devlet 3 yaşına kadar ilk cihazı karşılıyor; ama 3 yaşını bir gün geçti mi ikinci cihazı vermiyor.”

SH: Biraz da sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına değinmek istiyorum. İşitme engelliler üzerine birçok STK var. Bunlar işitme engelliler için en gibi projeler üretiyor. İşitme engellilere ve ailelere katkı sağlıyorlar mı?

CA: Birçok sivil toplum kuruluşları var. Güvenilirler de var. Şişli İşitme ve Konuşma Engelliler Derneği var. Ben Bakırköy ile çalışıyorum. Bakırköy İşitme Engelliler ve aileleri derneği var. Mesela bizim derneğimiz Samsung projesinde de dernekle işbirliğinde yaptık. Muharrem de derneğimizin üyelerinden. Özellikle sağır gençlerin eğitimleriyle ilgili yurtdışında eğitim görmeleriyle ilgili destekleri var. Sponsorlar buluyorlar ve yurt dışında eğitim sağlıyorlar. Böyle giden birçok üyemiz oldu. Bunu sağlayan bir Sağırlar Federasyonu vardır bir de bizim derneğimiz gönderiyor. Sevgi Hanım da inşallah bir gün tanıştırırım inanılmaz tatlı bir kadın, kuruluş amacı bu derneğin. Derneği kuranlar işitme engelli çocukların anneleri. Cihazlandırmayla ilgili de inanılmaz uğraştılar. Devlet 3 yaşına kadar ilk cihazı karşılıyor; ama 3 yaşını bir gün geçti mi ikinci cihazı vermiyor. İlk cihazı da vermiyorlardı, belirli bir yüzdesini karşılamıyordu. Sivil toplum kuruluşları baskı yapınca karşıladılar. İşaret diliyle ilgili birçok aktiviteler yapıyorlar. Mesela Bakırköy Gençlik Merkezi’ni oluşturan yine bizim derneğimiz. Ama belirli siyasi şeyler araya girince bina kapandı. Bunun dışında biz İŞKUR’la proje yapıyoruz, insan kaynaklarıyla ortak proje hazırlıyoruz. İşe alınma ve istihdamla ilgili projelerimiz var. Mesela büyük firmaların insan kaynakları müdürleri geliyor, onlara eğitim veriyoruz. Onlar diyor ki “Bizim 4 tane işitme engelli elemana ihtiyacımız var, şartlarımız bu.” Biz de bunu duyuyoruz ve birnevi  köprü oluyoruz bu konuda. Şişecam, Mercedes, Kalekilit gibi yerlere dönem dönem kurumsal eğitimler veriyoruz. Şu anda 54 işitme engelli çalışıyor Mercedes’te mesela, onların haklarını da o kadar güzel koruyor ki hiçbir toplantıyı işitme engelliler eğitmenleri olmadan yapmıyorlar.

 

“Bugün ‘işitme engelli doğuştan olunur’ diye bir şey yok.”

 

SH: Biraz değindiniz; ama yine gelelim o konuya. Yer aldığınız bazı sosyal sorumluluk projelerine değindiniz. Başka ne gibi sosyal sorumluluk projelerinde yer aldınız ya da yer almayı düşünüyorsunuz?

CA: İşaret dili popüler olmak için kullanılmaya başlandı. Biz bundan da yorulduk. Yıllarca emek veriyorsun; ama popülerlik seviyesinde kaldı işaret dili. Tabii bunun yaptırım gücü olmadığı için bir şey de yapamıyorsun. Mesela geçen bir öğrencim gösterdi. 300 binden takipçisi olan işaret dili videosunda şarkı söyleyen kız. En büyük hassas noktamız bu. Tabii ki çevirebilirsin, bunu farkındalık olarak da yapabilirsin. Ama bunu tamamen ticarete döküp takipçi kasıp… Bu sefer işitme engelliler de “Ben istemiyorum çevirini de şarkını da.” diyorlar. Olay farklı yönlere gidiyor. Yine denetim sistemiyle ilgili bir sorun var. Hep bas bas bağırıyorum internetten. Şu an gündemde olan olimpiyat oyunları var mesela. “Bir kişi duysun aman ne olacak? Sen duydun, ben duydum.” değil aslında, farkındalık. Çünkü yarın başına ne geleceğini bilmiyorsun. Öyle bir noktadayız ki terör var, her an başımıza bir şey geleceği endişesi var. Bugün “İşitme engelli doğuştan olunur.” diye bir şey yok. Çoğu kaza ya da ateşli hastalık sonucu da olabilir. Her şey olabilir. Maddi olarak bağış bekleyen bir işitme engelli göremezsiniz. “Onlar benim engelim yok.” diyor. Dezavantaj; ama kimisi bunu avantaja çevirmiş. Başka engellilerde de geçerli bu. Dilenci kör de var; ama Çağlayan Adliyesi’nde kör avukatlar da var. Bu engelle alakalı değil. Eğitim ve fırsat eşitliği, çevre… Maddi durumu daha iyi ailenin çocukları daha iyi şartlarda eğitim alıyorlar. Maddi durumu orta halli ailelerin çocukları da belli bir düzeyde kalıyor. Çocuğa dil eğitimi verip konuşma terapisine göndermiştir, sosyalleşmesi için birçok olanak sağlamıştır. Bazı işitme engelliler bizden daha sosyaller, benim görmediğim yerlere gidiyorlar yurt dışında. Maddi durumu iyiyle maddi durumu kötü işitme engellinin gelişimi bir olamaz. Biri okuyor, diğeri fabrikada işe başlıyor. Deprem bölgesinde yaşıyoruz. Olası doğal afetlerde engelliler ile ilgili 3 ay önce Nasuh Mahruki’nin de olduğu bir toplantıya gittik. Ne kadar hazırlıklıyız? Sadece sağlıklı bireyler için değil. Engellilerin de bu sürece hazırlanması lazım; fakat sistem olarak en büyük eksiğimiz bu: Bilinçsiz bir toplumuz. Biz de proje verdik. İşitme engelliler deprem anında sana nasıl sesini duyuracak? Dedik ki “Düdük”, küçük bir hakem düdüğü gibi, sesini duyursun. Bunu bilinçlendirelim. Doğal afet olmasına bile gerek yok. Bir trafik kazası geçiriyor, tekerlekli sandalyede. İnsanlar tekerlekli sandalyeyi bırakıp hastayı götürüyor. Hasta sonra diyor ki “Benim tekerlekli sandalyem nerede?” diye mağdur oluyor. Bu alışveriş merkezinden bulunacak bir şey değil. Bedenlerine göre tasarlanmış özel malzemeler ve pahalı, devlet karşılamıyor büyük kısmını. Biz de dedik ki “Bunu bilinçlendirelim. Eğtim nerde başlıyor? Ailede. Ailelere bu eğitimi verelim.” dedik. AB’den destek aldığımız bir proje yaptık, bütçe aldık; ama katılım yok. İnsanlar gelmedi. Koca salonda 10 kişi 20 kişi vardı. En büyük eksiğimiz bir türlü bu farkındalığı yakalayamamamız. Uzmanlar da diyor, deprem olacak. Bilinçlenmemiz lazım. Okullara, MEB’e yazı yazdık. “Çocuklara bu konuyla ilgili farkındalık eğitimi verelim. Depremi sadece sağlıklı insanlar yaşamayacak.” Olmadı. STK’ler destek vermedi, hiçbirini getiremedik. Uluslararası birçok katılımcı geldi. Hacettepe Üniversitesi, benim de ilköğretim görevlisi olarak başladığım yer Hacettepe’dir. Orası da 3 ay önce yine bir proje gerçekleştirdi. Engelli bireylerin iş hayatına kazandırılması istihdamla ilgili projeydi. Uyum sürecine dairdi. Hemen çalıştıramazsın sonuçta engelliyi, bunun uyum süreci var.

 

 

SH: Son olarak ne söylemek istersiniz?

CA: Toplumun işitme engelliler karşı duyarlı olması gerekli. Çevrelerinde işitme engellilerin de yaşayabileceğini düşünmeleri gerek. Mesela İşitme engelli yolunda gidiyor. Başka biri araçla ters yoldan geliyor. İşitme engelli normal olarak sağına bakmıyor, kendi yolunda o. Öbürü korna çalıyor, işitme engelli de onu duymuyor. Duymadığı için üstüne üstlük küfür yiyor. Bunu öğrencilerime söylediğim zaman “Aa hocam hiç aklıma gelmedi.” diyorlar. “Acaba başıma gelen işitme engelli miydi?” diyor. Bir dizide rastladım, algıda seçicilik, dikkatimi çekti. Adam dizide kornaya basıyor, diğeri de “Ne basıyorsun, sağır mısın?” diyor. Duydum bunu ve dedim ki “Ne demek ya? Sağır mısın duymuyor musun ne demek ya?” “Sağırlar araba kullanır mı?” gibi söylüyor. Ben de sosyal medyadan yazdım, herhalde benim muhalefet etmem için yapılmış sosyal medya. Oyunculara, yapımcılara yazdım bunu. Yapımcı senarist aşağılama amaçlı yazmamış, bilinçsizlikle ilgili. Ama çirkin bir tabir. “Sağırlar araba da kullanır, şöyle de böyle de…” yazdım. Bize ulaştılar sonra, yapımcı ulaştı. “Gerçekten özür dilerim, hiçbir şekilde bir art niyetle olmadı bu durum.” dediler. “İnanın hiç böyle düşünmemiştik.” dediler. Sonraki bölümde de özür dilediler. Bizim mesleğimizin bile 10 yıl önce tanımı yoktu. “El kol hareketi yapan sen değil misin? Aa sen o kızsın.” falan diyorlardı. İşitme engelliyle konuştuğun zaman arkamızdan bizi taklit ediyorlardı. Benim amcam işitme engelliydi, onunla konuşurken bile dalga geçenler oluyordu. Şimdi artık onlar aşıldı. İnsanlar bilinçlenmeye başladı; ama insanların daha da bilinçlenmesi gerekiyor

“Işıkla balık avlamak resmen katliam.”

0

1 Eylül, Balıkçıların “Vira Bismillah” deme tarihi. Üç tarafımız denizle çevrili olmasına rağmen balıkçılıktan ne yazık ki tam verim alamıyoruz.  Çevresel faktörler, illegal avlanma ve trol ise verimsizliğin başlıca sebeplerinden. Balık sezonunun açılma arifesinde, Şarköy Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Sayın Yaşar Karayel konuğumuz oldu. Karayel Başkanla Şarköy bölgesi özelinde balıkçılığı ve balıkçılığın sorunlarını konuştuk.

Röportaj: Uğur Temel

 

 “Bilinçsiz illegal avcılık ve trol balık türlerinin azalma sebeplerinden”

 

Uğur Temel(UT) : Balık avlanma sezonu niçin 1 Eylül’de başlar?

Yaşar Karayel(YK):  Nisan ile Ağustos sonu arası balıkların göçünü tamamlayıp yavrulama dönemleridir. Bu dönem içinde, balık göçü tamamlar ve yumurtalarını bırakırlar. Balık neslinin devamı için bu dönem arasında tekne avcılığı yapılmaz.

 

UT: Şu anda Tekirdağ’ın Şarköy ilçesindeyiz. Şarköy bölgesinde hangi tür balıklar olur?

YK: Mezgit, Karides ve dip balıkları, kırlangıç olur.

 

UT: Balık türlerinde azalma var mı?

YK: Ne yazık ki var.

 

UT: Bu azalmanın sebebi nedir?

YK: Bilinçsiz illegal avcılık, trol. Bunun yanı sıra çevre kirliliği de buna etken. Ayrıca evsel atıklar da Marmara Deniz’ini kirletiyor. Biliyorsunuz Ergene Nehri’ni temizleme projesi var. Tüm Ergene’nin pisliğini Marmara Denizi’ne atacaklar bu projeyle, bu da azalma sebeplerinden birisi olacak. Ayrıca deniz dibinden geçen doğalgaz boru hattı var. Bu hatlar yüzünden av alanlarımız oldukça daraldı. Ayrıca Şarköy’ün konumu gereği deniz trafiği de var. Geminin yakınlarında avcılık yapamazsın, çapalama alanına giremezsin, bu da bizim için büyük sıkıntı. Ayrıca geçen sene deneme olarak, 15 Eylül-31 Ekim arası ışıkla avcılık serbest bırakıldı Marmara’da, bu resmen katliam.

 

“Akademisyenler, ışıkla avlanma için olumsuz rapor bildirdiler.”

 

UT: Işıkla avlanmak niçin katliam?

YK: Çünkü Marmara küçük bir deniz, göç koridoru. Işıkla avlanma hem balıkların göçünü engelliyor hem de dip balıkları, karidesi havalandırıyor. Işık hepsini yukarıya çekiyor. Bu çok büyük bir tehlike. Zaten akademisyenler bu konu ile ilgili olumsuz rapor bildirdiler.

 

UT: Kaç senelik balıkçısınız?

YK: 42 senelik balıkçıyım.

 

“Balık, rahat etti yerde olur”


UT: Son 42 yıldır balık çeşitliliğinde azalma var mı?

YK:  Bir hayli fazla. Kılıç balığı 80’li yıllardan beri Marmara Deniz’ini terk etti. Barbun vardı, kayboldu. Istakoz vardı, artık yok. Şarköy, kalkan balığı yatağı idi. Kalkan balığı kayboldu. 35 senedir uskumru yoktu, bu sene nasıl olduysa uskumru akını oldu.

 

UT: Tecrübeli bir balıkçı olarak bunun sebebini neye bağlarsınız?

YK: Soruyorum size, insan rahat ettiği yerden kaçar mı? Hayvan da öyle. Rahat ettiği yerde olur.

 

UT: Bu balık türlerinin tekrardan görülebilmesi için neler yapılması lazım?

YK: Akademisyenler ve biz balıkçıların yapacağı görüşmeler bilimsel çalışmalarla bunlar çözülür. Ama öncelikle çevre kirliliğine çözüm bulmak lazım.

 

“Şarköy’de biyolojik arıtma yok.”

 

UT: Denizlerimiz temiz mi?

YK: Denizlerimiz maalesef kirli. Örneğin, Karabiga tarafında 11-12 tane santral yapılıyor kömürle çalışan. Bu santralin atıkları bir yandan denizi kirletirken, öte yandan deniz suyunun sıcaklığını arttıracak. Bu balıkları kaçıracak. Sonra kanalizasyonlar var Şarköy’de. Bizim Şarköy’de kanalizasyon 1800 metre açıkta. Kıyı’da çökertme havuzları var; ama biyolojik arıtması yok. 46 bin konut var Şarköy’de. Bu evler özellikle yaz mevsiminde hiç harcamasa, günde 200 gram çamaşır suyu, 100 gram deterjan harcar. Nereye gidiyor bu atıklar? Hepsi denize gidiyor.

 

“İklim değişikliği, balıkları da etkiliyor”


UT: İklimlerin değişiklik göstermesi balık avcılığı için tehlikeli midir?

YK: Etkilemez mi?  Geçen yıl kış sıcak geçti, balığın göçü erken oldu. Geçen sene, çapariyle Ağustos başında Palamut tuttuk burada. Daha önceleri, Ağustos 20’den önce palamut görülmezdi. Haziranın yarısından sonra tüm balıklar göçünü tamamlardı. Geçen yıl bu da erken oldu. Ama bu sene kış yoğun geçince normale döndü. Mevsimlerdeki dengesizlik balıkları da etkiliyor.

 

“Devlet, balıkçılığı meslek olarak kabul etmiyor.”

 

UT:  Şarköy’deki balıkçıların kazancı nasıl?

YK:  Diğer bölgelere göre biraz az.

 

UT: Niye?

YK: Şarköy’de küçük çaplı balıkçılık yapıldığı için. Bir de balıkçılık mesleğine ilgi azaldı. Ben dahi kendi çocuğumu balıkçılığa yönelmesini istemedim, okuttum. Devlette de yanlış var. Balıkçılığı meslek olarak kabul etmiyorlar. Bizleri meslek grubu içine sokmuyorlar. Balıkçılığın tanımı yok. Balıkçılığı ağır işçi grubuna sokabilmek için çalıştay yaptık iki sene önce. Dediler ki “Bir araştırma yapalım.” Ondan sonra ses seda yok. Ormanda ağaç kesen de dağda hayvan güden de mesleki grubu içinde. Ama, Türkiye’de sıcak parayı ve dövizi en iyi getiren balıkçılık mesleki grubun içinde değil.

“Kurban kelimesi ‘Allah’a yakınlaşma’ manasında kullanılır.”

0

Toplumumuzun birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma duygularını pekiştiren önemli günlerden birinde, Kurban Bayramı’ndayız. Bayram sürecinde toplumda, hayvan kesip kesmeme konusu tartışılırken, aynı zamanda bayramın toplumdaki yardımlaşma ve dayanışma duygularına katkısı, dini ve toplumsal açıdan anlamı da konuşulur. Bizler de Kurban Bayramı’yla ilgili sıkça tartışılan konuları, İhsan Eliaçık ile konuştuk. Bayramınızı kutlar, iyi okumalar dileriz.

 

Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Enis Derdimentoğlu

“Kur’an-ı Kerim’de kurban, hacla ilgili olarak geçiyor.”

SH: Kurban Bayramı konusundaki ritüellere değindiniz. Kurban Bayramı tarihi de yaklaşıyor. Bu noktada değinmek istiyorum. Yıllardır Arap ülkelerinde sadece hac döneminde gelenlere dağıtmak üzere hayvan kesildiği konusu tartışılır farklı görüşler arasında. Sizce bu doğru mu?

İE: Hac’da kesiliyor idi. Kur’an-ı Kerim’de kurban, hacla ilgili olarak geçiyor. Arapların hac vakti kestiği kurbanlardan bahsediyor ve “Hac vakti kesilen kurbanların Allah’a ulaşmayacağı, ne etlerinin ne kanlarının ne derilerinin Allah’a ulaşmayacağı, Allah’a asıl ulaşanın takva olduğu” söyleniyor. Arapların zaten Kabe’ye getirip kestikleri kurbanların aslında kesilmesine de gerek olmadığı anlamında. Kur’an-ı Kerim “Herkes kurban kesecek.” diye bir emir vermiyor. Hatta “Hacca gidecek olanlar kesecek.” diye bir emir de vermiyor. Hac’da Arapların kestiği kurbanlardan bahsediyor. “Onların etleri Allah’a ulaşmaz, ulaşacak olan takvadır. Eğer kesiyorsanız yoksullara da dağıtın.” diyor. “İlla keseceksin.” diye bir farz yok Kur’an’da. Kurban Bayramı da Araplarda ve İranlılarda pek yok. Kandil geceleri, teravih, Kurban Bayramı, oruca tek bir vakitte başlama biraz daha bize mahsus uygulamalar.
“Bizde en büyük dini ibadet kurban gibi algılanıyor.”

ED: Kurban bayramında Türkiye’den başka yerlerde hayvan kesme geleneği ne kadar yaygın?

İE: Bu kadar yaygın değil. Mesela geçen bayramlardan birinde Mısır’dan bir arkadaşım aradı. “Kahire’de nasıl geçiyor bayram?” dedim. “Ya bir kilometre yürüdüm.” dedi, “Kurban kesen falan yok.” dedi. “Bir yerde kesen gördüm, gittim, baktım, o da Türk’müş.” dedi. Gerisini sen düşün yani. Bizde en büyük dini ibadet kurban gibi algılanıyor. Şaman kültüründen geliyor bu, Müslümanlık’tan gelmiyor.
“Kurban kelime anlamıyla ‘garipler’ demektir.”

SH: Bizim dilimizdeki kurban kelimesinin Arapça’daki karşılığı nedir?

İE: Kurban, Kur’an-ı Kerim’de “yaklaşmak, yakınlaşmak” demek. Hayvan kesmek manasında kullanılmaz. Allah’a yakınlaşma için kullanılır. Sadece Yahudilerin yakmalık sunu kurbanlarını anlatırken -yakınlaşma amacıyla kurbanları yakarak kurban ediyorlardı ateşte- ondan bahsederken geçiyor sadece. Bayram kelimesi de Kur’an-ı Kerim’de geçmiyor. Ama İslam kültüründe “fedakarlık bayramı, kendini feda etme bayramı” olarak geçer. Ama “kendini feda etme” değil, “kurbanı feda etme” olarak anlaşılıyor. Halbuki kurban “garipler” demektir, “garip, gureba, kimsesizler, evsizler, çaresizler” demektir. Onların bayramı demektir. Nasıl ki 23 Nisan çocuklara, 19 Mayıs gençlere armağan edilmiş, İslamiyet’te de Kurban Bayramı gariplere kimsesizlere, çaresizlere armağan edilmiştir, onların ön plana çıktığı, sevindirildiği bayram demektir esasında. Hiç hayvan kesilemese de olur yani.

“Göçüp gitmeden son kez…”

0

Bir döneme sesiyle, ekranıyla, haberciliğiyle damga vuran ve 12 Eylül 1980 askeri darbe bildirisini okuyarak akıllara kazınan TRT eski spikeri Mesut Mertcan, Medyaradar’ın usta röportajcısı Alev Gürsoy Cimin’e konuştu.

 

Kah ağladı, kah esprileri patlattı. Bir tekerlekli sandalye üzerinde elinde sigarası ve sürekli yaşaran gözleri… Gözleri gözlerine değince felaketi oluyor insanın… Duygulanmamak içten değil. Yıllarca tahttan düşmeyen bir şöhret, hayranlık ve huzurevinde devam eden bambaşka bir hayat… Ne diyordu bir şarkıda Ferdi BABA; “Yıldızlar da kayar durmaz yerinde, solar güzelliğin kalmaz yüzünde”. Evet, ne güzellik, ne şöhret ne de gençlik, gidiyor be usta! Kalmıyor, durmuyor yerinde.  Ne oldum değil, ne olacağım diyenlerden olmalı insan… Kariyer de para da gidiyor ama istenen bir tek şey var o da sağlık. Gerisi boş…

Bir dönemin haberciliği onda vücut buldu, bir döneme damga vurdu. Berrak sesiyle TRT’den her akşam evlere konuk oldu. Evlerin siyah beyaz ekranlarında renkli baş konuğuydu.   Mesut Mertcan. Güzel yürekli şiir okuyan berrak ses. Hey gidi TRT’nin o günleri…

Biz onunla TRT bahçesinde değildik biliyor musunuz? Keşke orada olsaydık ve orada yapsaydık bu röportajı.

Adana’da bir huzurevi… 

Bahçeye adım atar atmaz, içim sızlıyor, yol gözleyen yaşlı teyzeler amcalar… “Bahar geldi geçti, sen gelmez oldun” der gibi bakıyorlar sağa sola. “Mesut Mertcan’a geldim” diyorum. Bahçede bekliyorum gelmesini. O da ne? Tekerlekli sandalye ile bana doğru ilerleyerek geliyor. Elinde sigarası ve gülen yüzü… Üzülüyorum onu öyle karşılayınca. Nazım’ın dediği gibi Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması. “Ben ben” deyip susması…

Önce diyecek söz bulamıyorum. Sarmaş dolaş oluyoruz. Beni görünce gözlerinin içi gülüyor. “İstanbul’dan benim için mi geldin” diyor. “Evet” diyorum. Röportaj yapmak için hayli yorgun olsa da kıramıyor. Her şeye rağmen iyimser. “Neden huzurevi?” diyorum, “kendi seçimim ve mutluyum” diyor. Huzurevi ile başlıyor, 15 Temmuz ile ilerliyor, medya ile son gaz devam ediyoruz. Eskilere gidiyoruz. Okuduğu o bildiriyi hala unutmamış, ona en çok koyan ise TRT spikeri Tijen Karaş’ı o halde görmek. Diyor ki “O yavrucağın ne suçu var. Benim de suçum yoktu, oku diyorlar mecbur bırakıyorlar okuyorsunuz” Hala “12 Eylül’ün borozancıbaşısı” demelerini içine sindirememiş. Medyayı konuşmasına konuşuyoruz da onun tek isteği var, bu dünyadan göçüp gitmeden yine birkaç kez o hayatını adadığı TRT’de haber okumak.

Söylenecek çok söz var ama bazı zamanlar uygun değildir işte yazmaya, anlatmaya çünkü dolarsınız, duygulanırsınız. Bende de durum işte bu röportajdan sonra “sorma durum leyla”şeklinde.

Bu arada TRT’ye sesleniyorum Mesut Abi bu istediği hak ediyor, yerine getirmek de en çok size düşüyor! Göçüp gitmeden nasıl bir eyvallahı hak ediyorsa, Mesut Mertcan da o haberi okumayı hak ediyor. Hem de çok…

Bu röportajı bence dönüp dönüp okuyun. Sizlere güneşli güzel günler dileyerek aradan çekiliyorum…

Bir döneme damga vurdunuz. Ekranların en usta ismiydiniz. Sesinizle Türkiye’yi mesttesiniz.  Sizinle bugün Adana Huzurevi’nde buluşmak beni derinden üzdü. Nasıl sağlık durumunuz, iyi misiniz?
Her şeye rağmen iyiyim diyeyim. Burada olan bir insan nasıl öyle işte. Rahatsızlıklarım çok fazla. Belde kayma, sağımda solumda fıtık, sağ bacağım çok fena durumda, fizik tedavim devam ediyor. Yine de Allah’a şükür.

“HUZUREVİNDE DAHA HUZURLUYUM”

Aileniz varken neden buradasınız. İnsan sormadan edemiyor. Sizi burada görmek üzücü…
Çok da halimden şikâyetçi olmak istemiyorum. Bugünlere de şükür diyorum. Ben kimseyi rahatsız etmeyi seven bir insan değilim.  Huzurevinde daha huzurluyum. Doğma büyüme Adanalı’yım. Yedi kardeşim var burada, arkadaşlarım var. Arada sırada gelip halimi hatırımı soruyorlar bu bana yetiyor. Ben yalnız değilim.

“KIYMETİNİ BİLSİNLER”

Yine de gönül ister ki aile yanında olsun. Ev ortamında olsun…
Böylesi çok daha huzurlu. Hastalığım vs. kimseye yük olmak istemiyorum. Burada bana iyi bakıyorlar. Ama yine de elbette ev sıcaklığı bir başka şey. Herkes kıymetini bilsin hem sağlığının hem de o ev sıcaklığının.

“ŞIMARMASINLAR, BEN HİÇ ŞIMARMADIM”

Yılların duayen bir ismi olarak burada televizyonları, haberleri, medyayı, ya da gündemi takip etme fırsatınız oluyor mu?
İzliyorum elbette. Biraz karışık buluyorum. Özellikle genç meslektaşlarıma bakıyorum şaşırıyorum. Çok iyileri de var, çok ama çok kötüleri de. Tabii bir de iyi olmaya çalışanlar, bu yönde çaba gösterenler var. Bu meslek çok zor, ben kolay gelmedim buralara. Çok çalışmak ve eleştiriye açık olmak ve şımarmamak lazım. Ben hala şımarmadım. Çalışsınlar. Ekrana çıkıp 50 kişinin 100 kişinin, 1 milyon kişinin onları tanıması önemli değil. Kişi işini iyi yapmalı ve layık olmalı. Seyirci hatayı affetmez. Önce sever ama sonra bir anda dışlar.
Şu an kendinize baktığınızda ne görüyorsunuz. Hatalarıyla günahlarıyla, sevaplarıyla nasıl bir Mesut Mertcan geldi geçti medyadan?
(Duygulandı) İçimden ağlama hissi geliyor. Ağlayan insan yaşayan insan. Zamanı geri döndürmek mümkün olsaydı keşke. Zor bir soru…

“ANNEMİ VE EKRANI ÖZLEDİM”

Zamanı geri çevirmek mümkün olsaydı, ne isterdiniz peki?
Annemi isterdim, hep yanında olmak isterdim. Onun şefkatini özledim bir de ekranları.

“ÇOĞUNU ARTİST BULUYORUM”

Mesleği de özlemişsiniz sanırım?

Hiç çıkaramıyorum ki aklımdan. Ben hayatımda mesleğime hiç leke sürdürmedim. Hayatımda ekrandayken asla politikayı karıştırmadım. Hep objektif oldum. Şimdi ekrana baktığımda arkadaşların çoğunu çok artist buluyorum.  Bazıları ürkek, bazıları halkla iletişim kurmaya çalışıyor ama ben etkilenmiyorum. Bizim dönemimizdeki o heyecan yok. Tabii iyiler de var, hepsine kötü demiyorum. İyi gençler var bayrağı ben işte onlara bıraktım.
Şimdi ki TRT’ye baktığınızda ne görüyorsunuz?
Hala TRT izliyorum ve hala dürüst ve ciddi buluyorum bu kurumu.

“GÖÇÜP GİTMEDEN SON KEZ”

Bugün tekrar imkânınız olsa son kez haber okumak ister miydiniz?
Son kez değil, birkaç kez okumak isterdim. Göçüp gitmeden bunu yapmayı çok isterdim inan… (Ağlıyor)
Yılları görmüşsünüz, olaylara, tarihe tanıklık etmişsiniz. Bugün Türkiye’ye baktığınızda ne görüyorsunuz?

Ben hep iyimserim, karamsar değilim. İyiye gidiyoruz.

“REDDETME HAKKIM OLSA 12 EYLÜL BİLDİRİSİNİ OKUMAZDIM”

Medyayı nasıl buluyorsunuz?

Herkes nasıl buluyorsa ben de öyle buluyorum. Şimdi benim dilim serttir, çok da sert konuşursam Silivri Adana’ya uzak. O nedenle gitmek istemiyorum. (Espri yapıyor ve gülüyor) Ama şunu net söyleyebilirim ben ekranda haber okurken asla kendi yorumumu görüşümü katmazdım. Mesela Fatih Portakal yapıyor, o da anchormanliğin verdiği bir şey. Benim düşüm de öyleydi ama TRT’de böyle imkan yoktu. Daha resmi dil kullanırdık. Devlet memuruyduk. Önüne geleni okurdun, mesela reddetme hakkım olsa 12 Eylül bildirisini okumazdım.

“O ÇOCUĞU EKRANDA TİR TİR TİTRERKEN GÖRMEK BENİ YIKTI”

12 Eylül’e girdiniz ben de o zaman 15 Temmuz’a gireyim. Çünkü sizin o dönem yaşadığınızı çok yakın bir zamanda yine TRT spikeri Tijen Karaş yaşadı. İzlediğinizde nasıl duygulara kapıldınız. O anı tekrar yaşadınız mı, yani bir dejavu hali oldu mu?

Çok üzüldüm. Şöyle bir o günlere gidip geldim. O çocuk bunu hak etmedim. Serçe gibi ekranda tir tir titriyordu, kadınlar zaten ürkektir. İçim acıdı. Hak etmedi bunu. Bütün bunlar FETÖ ve çetesinden kaynaklandı. İhtilallerin övülecek bir tarafı yoktur ama 15 Temmuz akşamına göre biz 12 Eylül’de çok daha iyiydik. İhtilal al birini vur ötekini, demokrasinin geriye gitmesi, kim iyi der ki? Ama bizim dönemimizde bize çok kibar davrandılar, kurşun bile atılmadı. Ama bunlar ne yaptılar tam bir vandallık sergilediler? Benim yaşadığım o dönemde her şey saygı içerisindeydi. Halka ateş açan tanklar yoktu. Ben onlara TSK’nın bağrından çıkan asker demiyorum. Bunlar eğer halka ateş açmışlarsa, benim Cumhurbaşkanımın mekanına, külliyesine ateş açmışlarsa, TBMM’ye demokrasinin simgesi ateş açmışlarsa ben bunların TSK’nın bağrından çıktığına inanmıyorum; bunlar olsa olsa uzaktan kumandalı kurşun asker. Türkiye’de darbe girişimi yapılıyor, hükümet değişiyor ve siz onu okuyorsunuz, duyuruyorsunuz. Onun bir heyecanı var. O heyecan anlatılmaz yaşanır. Onun (Tijen Karaş), ruhsal durumunu çok iyi anlıyorum. Üstelik kadın başına. Asker geliyor, silahla gidiyor. Böyle şey olmaz ya. Bunlar asker değil. Bunlar sayın başbakanın söylediği gibi, asker kılığına girmiş teröristler; Türkiye’yi karıştırmak isteyenler.

“SUDAN ÇIKMIŞ BALIK GİBİYDİM, KORKUYORDUM”

Siz 12 Eylül’de o bildiriyi okuduğunuzda ne hissetmiştiniz?
Korkuyordum.  Feci bir korku vardı. Değişen bir dönem var ve bunu size okutuyorlar. Başka bir yere gidiyor ülke… Ve emir komuta zincirinde yapılan bir darbe söz konusuydu. Böyle bir olayda birileri ayaklansa ilk hedef susturmak için radyoydu ve çok korku yaşadım. Bildiriyi okurken zaten sudan çıkmış balık gibiydim. Ama 2-3 bildiriden sonra rahatladım. Subaylar, askerler çok iyi davrandı. Ama bizler o günden sonra 50 sene geriye gittik.

“BOLCA KÜFÜR YEDİM, 12 EYLÜL’ÜN BROZANCIBAŞISI DEMELERİ BENİ HEP SARSTI”

O bildiriyi okuduktan sonra hayatınızda ve TRT’de ne değişti?
Hayatımda çok fazla bir şey değişmedi sadece bol bol küfür işittim niye o bildiriyi okudun diye.  Hatta en zorumda giden de 12 Eylül’ün brozancıbaşısı demeleriydi. Yav adamlar bize onu zorla okutuyor, kim o bildiriyi okumak ister ki ben de isteyeyim. Beni seçmişler. O dönemde bir korgenerale bile karşı gelmeniz imkânsızdı. Ben okudum, görevimi yaptım. Ben olmasam bir başkası okuyacaktı. Ondan sonra okuduğum o idam haberleri beni yaşlandırdı. Ben ov tür haberleri sevmem, ölümlü haberlerden hep kaçardım ama arkadaşlarımın bile ölüm haberlerini okumak zorunda kaldım. Kendimi hep tuttum tutmaya çalıştım.

“SENİ SEÇTİK DEDİLER VE İŞTE O AN ANLADIM”

Nasıl bir gündü o gün sizin için. Bildiri okuyacağınız gün her şey nasıl başladı?
Zor yerlere götürüyorsun beni. O zamanlar televizyon siyah beyazdı. Şimdi televizyon renkli ben siyah beyazım. 11 Eylül 1980 Perşembe günü Türkiye radyolarında ben 23 bültenini okudum. Bülten 15 dakika sürdü bitince evime geldim. Zaten ertesi gün izinliydim. Yemek yiyeceğim sırada telefonum çaldı. Arayan haberlerden sorumlu genel müdür yardımcısı Muammer Yaşar Bostancı’ydı. Evime gelmek istediklerini söylediler. Çok ilginçti ve dolayısıyla şaşırdım. alışılmış bir şey değildi beni o saatte arayıp evime gelmek isteme talepleri. Daha sonra bu talepten vazgeçtiler. Muammer bey ikinci kez aradı ve bir araba göndereceklerini ve kendilerinin bulundukları yere gelmemin daha uygun olacağını söyledi. Bir süre sonra televizyon haberler müdürü Özden Vardar geldi. Bu arada o zamanki eşimle aram iyi değildi. Parçalı bulutluydu. Şöyle düşündüm. Doğan bey ve Muammer bey bir gazinodalar. Bir misafirleri var. Beni sahneye çıkartacaklar. Şiir okutacaklar. Fıkra anlattıracaklar diye düşündüm. Takım elbise giyeyim mi? diye sordum. ‘Giy’ dedi. Tıraş olayım mı? ‘Ol’ dedi. Televizyon haberler müdürü Özden Vardar geldi. ‘Hazır mısın Mesut?’ dedi. ‘Hazırım’ dedim. Eşim pencereden baktı ‘askeri bir araba var’ dedi. Genel müdür tabiî ki bir paşa ile beraberdir diye düşündüm. Taksi durağından araba gönderecek hali yok. Arabaya bindim. ‘Özden abi hayırola!’ dedim. ‘Ya bir organizasyon konusu var. Bir kadro yükseltme olayı var. Seninle görüşmek istiyorlar. Kavaklıdere’de bir yere gittik. Arkada da iki tane asker var. ‘Nereden geliyorsunuz?’ diye sordum şoföre ‘Genelkurmay’dan’ dedi. Ben bir gazinoya gideceğimi zannediyordum. Belki bir paşanın çocuğunun düğünü var diye düşündüm. Genelkurmay’a geldik. Bir odaya aldılar bizi. İçeride general dolu. Fikret Küpeli paşa hiç unutmuyorum. ‘Hoş geldin Mesut’ dedi. ‘Ya Mesut bu kez bildiriyi bir askerin okumasını istemedik. Seni seçtik. Mesut’a bildiriyi verin’ dedi ve elime bildiri geldi. Milli Güvenlik Konseyi’nin bir numaralı bildirisi. ‘Yüce Türk milleti’ diye başlıyordu. İşte ben o zaman anladım darbe var. Oradan Sıhhiye inzibat karakoluna gittik. Çok iyi ağırlanıyoruz ama pastalar limonatalar. Bir süre sonra TRT Ankara radyosu önüne geldik. Radyonun önü tanklarla çevrili. Servet Bilgi paşa arkamızdan geldi. ‘Arkadaşlar nasılsınız’ Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Telefon olmayan bir odada istirahatınıza bakın’ dedi. Göstereceğiniz anlayıştan dolayı teşekkür ediyorum. Saat 4’e 5 kala İstiklal Marşı. Ardından ben girdim ve birinci bildiriyi okudum. Subaylar, sarıldılar hayırlı uğurlu olsun.

“O BİLDİRİ HAYATIMI DEĞİŞTİRDİ, MAHVETTİ BENİ”

Peki ya sonra?
“Bildirinin ertesi gün ben bir espri yaptım. Beni evden o kadar güzel aldılar ki gazinoya gideceğim diye kafayı çektim gittim. Kendimi Genelkurmay’da buldum. Fakat benim yaptığım bu espri saptırıldı. Bir söz vardır, ‘bülbülün çektiği dilindendir’ ‘Mesut Mercan 12 Eylül bildirisini sarhoş okudu’ Ardından bildiriyi niye okudun’ diye çok eleştiri aldım. Bu kadar ucuz kahramanlık var mı? Ordu yönetime el koyuyor. O zaman bir tuğgeneralin bir tümgeneralin emrine karşı gelme hakkı bile yok. Emir komuta zinciri içinde yapılıyor. Ben bir devlet memuruyum. Bunlar ucuz eleştiriler. Bir süre ben bocaladım. O dönemde de Uluslararası Af Örgütü Türkiye Yönetim Kurulu üyesiydim. Ben darbelere karşı bir insanım. Demokrasi aşığı bir insanım. Saçımla beraber anılarım da yaşlanıyor artık. Çünkü bir darbe demokrasiyi 50 sene geriye götürüyor. Ekonomiyi toplumu geriye götürüyor

“CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKAN ÇOK İYİ ÇALIŞIYOR”

O günle bugün çok mu değişti, arada büyük farklar var mı?
Her şey değişti ama demokrasi yaşıyor hala. Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın başkanımız iyi çalışıyor. Beğenilmeyecek bir tarafları yok.
Basını özgür buluyor musunuz şu an?
Özgür görünüyorlar o kadar.

“FATİH PORTAKAL’I BEĞENİYORUM”

En beğendiğiniz ekran yüzü kim?
Çoğunun ismini bile bilmiyorum ama Fatih Portakal’ı beğeniyorum. Özgür görünüyor en azından.

“UĞUR DÜNDAR’IN HABERCİLİĞİNİ ÖZLÜYORUM”

Eskilerden kimleri özlüyorsunuz?
Uğur’u mesela (Uğur Dündar)  haberciliğini. Araştırmacı hallerini. Şimdi yok bir Uğur daha. Ayrıca Ali’nin (Ali Kırca) muhabirliğini de özledim.  Biz haber merkezlerinde birbirimize çok saygılıydık şimdi kimse birbirini sevmiyor. Ben Jülide Gülizar’dan ders aldım, Zafer Celasun çok iyi dosttu, arkadaş gibiydi çok faydasını gördüm.
Sizin döneminizde haber kanalları yoktu. Şu an en çok takip ettiğiniz beğendiğiniz kanal hangisi?
Haberleri hala TRT’den dinliyorum. Biliyor musunuz bizim dönemimizde öyle FETÖ’cüler bilmem neler yoktu. Atatürkçüler vardı sadece. Biz sağ sol kavgası nedir bilmezdik. Öyle bir döneme rağmen biz en güzel anları yaşadık. Çok özlüyorum.

Mesela şu dönem cezaevindeki gazeteciler de çok konuşuluyor ne düşünüyorsunuz?

Olmaması lazım. Gazeteci özgürdür, gazetecilerin cezaevinde olması kabul edilemez. Gerçek gazetecilerden bahsediyorsak bu çok can yakıcı. Bir gazetecinin hapise girmesi basın hürriyetine darbedir. (Bak Alev içeri girersem senden bilirim diye espriyi patlatıyor)

“İKTİDARI ÇOK BAŞARILI BULUYORUM”

İktidarın medyaya yönelik tutumunu nasıl buluyorsunuz?
Ben Sayın Cumhurbaşkanı’nı, Başbakanı ve bakanlar kurulunu çok başarılı buluyorum. Çok çalışıyorlar. Medya fena değil, karaya kara aka ak diyor. Hiçbir iktidar medyanın kendini eleştirmesini istemez, sevmez.

“ALKOLİK DEĞİLİM, İFTİRA”

Bir ara sizin büyük bir alkol probleminiz olduğu söylendi, doğru mu?
Doğru değil. Alkolik olsam ben 40 sene bu sektörde olmazdım. Bu tamamen asparagas. Ben de herkes gibi içerim, sosyal içiciyim. Ama alkol bağımlısı değilim. İftira atıyorlar, atsınlar çok da önemli değil. Bugün padişahın bile arkasından konuşuyorlar.

Bu meslekte geçmişte insanlar büyük paralar kazandılar. Siz de öyle bir servet edindiniz mi?
Edinsem burada olmazdım bugün değil mi? Ben bir devlet memuruydum. Başarı her zaman para getirmiyor bu hayatta. Kariyer de…

Mutlu yaşayabildiniz mi peki?
Benim adım zaten mutlu. Ama daha da mutlu olmak için hala o ekranda olmak isterdim.

“SİYASETE GİRME FİKRİ HATAYDI”

Hiç pişman olduğunuz bir şey var mı?
Evet,  TRT’den istifa edip siyasete girme gafletinde bulunmuştum. 87’de SHP’ye girmek en büyük hatamdı. Zaten seçilemedim.
Yarım kalan bir hayaliniz var mı?
Milletvekili olmak. Çok isterdim. Sivri dilli bir vekil… Şimdilerde yok. Onun da bir özelliği kalmadı.

“SEVDİĞİM KADINLARI BİLE UNUTTUM AMA EKRANI ASLA”

Özel hayatta da çok umduğunuzu bulamamışsınız ama değil mi?
4 tane kadın aldım boşandım. Bu da bir şans kader. Hepsi gitti bitti. Hepsini boşadım unuttum ama ekranı boşayamadım. O sevgi benle mezara kadar gider. Onun ayrı bir aroması var.
Sizi daha fazla yormak istemiyor ve bu güzel röportaj için çok teşekkür ediyorum…

“Türk Futbolunda Geleceğin Yıldızları Fanatik’e Konuştu”

0

Fanatik Gazetesi’nden Hakan Ateşler, Türk futboluna altyapısından yetiştirdiği futbolcularla katkı sunan Altınordu takımından Atakan Gündüz, Mustafa Kaya ve Atalay Yıldırım ile röportaj gerçekleştirdi.

 

Bir kulüp düşünün, sadece Türk gençlerine güveniyor, yabancı oyuncu istemiyor. Ne olursa olsun “Ben kendi kaynaklarımla büyüyeceğim. Kendi kendime yeterim” diyor. Ve bu müthiş projenin ürünleri yavaş yavaş Türk futbol sahnesine çıkmaya başlıyor. Tabii ki Altınordu’dan bahsediyoruz. Şu anda futbol hayatlarına Avrupa’da devam eden Cengiz Ünder ve Çağlar Söyüncü’nün yetiştiği Altınordu’dan.

Şimdi ise yeni Cengiz’ler, Çağlar’lar geliyor. Sayıca fazlalar. Kamptan turnuvaya, turnuvadan Milli Takım’a koşuyorlar.

Son olarak Hollanda‘da düzenlenen, Avrupa’nın en prestijli genç oyuncu turnuvalarından De Kleuver Kupası‘nda üçüncü oldular. Şampiyon Feyenoord‘u mağlup ettiler. Finali averajla kaçırdılar.

Evet bu futbolcuların hepsi Türk genci. Hepsi Ege’nin Milli Takım’a kısa süre içerisinde hediye edeceği karakterli küçük dev adamlar.

İşte her biri ayrı ayrı ayrı değerlere sahip bu gençlerin 3 tanesiyle Hollanda’da bu müthiş turnuvada tanışma, konuşma ve bu müthiş hikayeyi dinleme fırsatı bulduk.


Takım yöneticileri ve gazeteciler Hollanda’daki turnuvayı yakından takip ettiler

Atakan Gündüz (stoper ve kaptan), Mustafa Kaya ve Atalay Yıldırım bize Altınordu’daki hayatlarını ve hedeflerini anlattılar.

Üçüyle de konuşurken fotoğraf çekimine sıra gelince 2001 doğumlu Mustafa, “Abi dur! Üzerimdeki yağmurlukta arma yok. Hemen bir tane arma olanını bulayım, öyle geleyim” dedi ve fotoğraf böyle çekildi.

Bu küçük gibi görünen detay bile aslında bu çocukların ne kadar disiplinli, yaptıkları işe ne kadar saygılı olduklarının en büyük kanıtıydı.

“Avrupa, Avrupa, Avrupa…”

Hemen sordum “Hedefiniz ne?” diye, anında cevap geldi üçünden, aynı anda: Avrupa!

“Üç büyükler?” diye zorladım: Yok abi, Milli Takım ve Avrupa…

Hedefler bile belli…

Daha sonra bireysel sorulara geçtik. Mustafa Kaya, orta sahada ve forvet arkasında oynayabilen, müthiş bir yeteneğe sahip Milli Takım oyuncusu… Ama… “Önce takım oyunu. Hepimiz ayrı yeteneklere sahibiz. Yine de ne yapmamız gerektiğini hocalarımız bize çok iyi anlatıyor.” diyor.

Sol ayağıyla mermi gibi şutlar çıkaran Atalay Yıldırım, “Abi ben sol kanatım. Yerimi bilirim ama şartlar müsait olursa da şutumu çekerim” şeklinde konuşuyor.

Stoper olmasına rağmen yeri geldiğinde hücuma destek olan ve içeriye adeta el bombası gibi ortalar gönderen kaptan Atakan Gündüz de benzer konuşuyor: Önce takım oyunu, sonra da iyi birey olmak. Bize öğretilen bu!

17 yaşındaki çocuklarda bu olgunluk, bu bilinç… Teknik direktör Hasan Fırat’ın bir maçta itiraz eden oyuncularına yaptığı uyarı da birçok şeyi açıklıyor aslında: Altınordu oyuncusu itirazdan kart göremeyecek!

“Amacımız Toplumsal Huzura Katkıda Bulunmak”

0

Masterların (belli bir yaş üstü, profesyonelliği bırakmış sporcu) yaptığı spor karşılaşmasını hiç izlediniz mi? Tavsiye ederim. Çünkü yılların tecrübesini, sporcu zekasını, beyinin isteyip de vücudun yapamayacağı hareketlere karşılık alınan pratik önlemleri görecekseniz. Profesyonel futbol hakemliğim boyunca,  bu tip maçlarda çok görev aldım. Samimiyetimle söylüyorum, bu maçlar tadından yenmez. Sadece futbol değil, diğer branşlar için de geçerli bu söylediklerim. Ayrıca sosyalleşmeye de hizmet ediyor bu tip karşılaşmalar. Son dönemlerde, master organizasyonu yapan kuruluşların sayısında artış var. TÜMSO da (Türkiye Master Organizasyonları) bu kuruluşlardan bir tanesi. Asıl amaçlarının, “Toplumsal huzura katkıda bulunmak” olduğunu belirten TÜMSO Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Kumbasar ile yaptığımız keyifli röportaja buyurun.

Röportaj: Uğur Temel

Fotoğraf: Zehra Yüksek 

 

“Bu organizasyonları siz yapın” dediler.

 

Uğur Temel(UT): TÜMSO’nun kuruluş amacı nedir?

Mustafa Kumbasar(MK): Sporun içinden geliyorum, atletizm ile uğraştım. Aktif spor yaşamımı noktalasam da, spordan kopmadım.  Arkadaşlarımızla bir futbol takımı kurduk. Halı sahalarda başlayan futbol serüveni, bir takım turnuvalarla devam etti. Bir zaman sonra master futbol organizasyonuna katıldık. Bu organizasyonda, bizce, doğru yürümeyen bir şeyler olduğunu gördük. Takım olarak, bize yapılan haksızlıklar- nasıl söyleyeyim- kural ihlalleri bizi çok rahatsız etti. Başka organizasyonlarda da hakkımızın yendiğini düşündük. Olay artık öyle bir noktaya geldi ki, bu organizasyonlarda olamayacağımıza karar verdik arkadaşlarımızla. Gördük ki sadece rahatsız olan biz değiliz, diğer takımlar da rahatsız. Çevremizden “Bu organizasyonları siz yapın.” şeklinde gelen teklifleri değerlendirdik arkadaşlarımızla. İşin alt yapısını oluşturduk ve üstüne koymaya başladık. Bizim gibi sıkıntı çeken diğer takımları da çağırdık ve oluşumu başlattık.

 

UT: TÜMSO’nun organizasyonları neler?

MK: TÜMSO’nun adı üzerinde master organizasyonları yapıyor. Birkaç kategorimiz var: İlki 37 yaş üstü, minyatür halı saha ligi. Bunu İstanbul’da oynatıyoruz. Yaklaşık beş sezondur devam ediyor, kalecisiz, beşer kişilik takımlar halinde minyatür kale (ufak kale). İkinci kategorimiz 40 yaş üstü lig. Bu ligde de ikinci senemiz. Kırk yaş lig zaten ülkemizin birçok yerinde, farklı kurallar ve saha büyüklüğünde, oynan bir lig. 50 yaş üstü organizasyonda da, dördüncü sezonu bitirdik. Bu organizasyonda, saha daha küçük, oynama süresi daha az. 14 takımlı bir lig bu. Tek hakemli, ofsayt kuralı uygulanmayan, sporcuların aileleri ile geldiği, sosyal bir organizasyon aslında bu lig.

 

UT: Bu organizasyonlara katılan takımlara ne gibi hizmetler veriyorsunuz?

MK: Türkiye Master Spor Organizasyonları, sadece futbol gibi gözükse de tüm branşları da içine alan organizasyonları yapıyor. Bir sporcunun master sayılabilmesi için; aktif sporu bırakmış olması ve kırk yaşının üzerinde olması gerekiyor. Temel kurallarımız bu zaten. Tüm sporculara lisans çıkartıyoruz. Amacımız master sporcuların sağlığını koruyabilmek.

 

“Kuruluşumuzu, diğer organizasyonlardan ayıran en büyük özelliğimiz de, sponsor vasıtası ile verdiğimiz, sağlık hizmeti.”

 

UT: Turnuvalarınıza katılacak olanlardan sağlık raporu istiyor musunuz?

MK: Elbette. Sağlık raporunu, sağlık sponsorumuz Özel Şafak Hastanesi’nden alabiliyorlar. Özel Şafak Hastanesi, sosyal sorumluluk projesi çerçevesinde, Türkiye Master Spor Organizasyonlarına sağlık sponsoru oldu. Tüm lisanslı sporcularımızı ücretsiz, lig başlamadan önce check-up’tan geçiriyorlar. Bu sponsorluk anlaşmasını çok önemsiyoruz. Bu tip organizasyonlarda, bu hizmet pek yok. Kuruluşumuzu, diğer organizasyonlardan ayıran en büyük özelliğimiz de, sponsor vasıtası ile verdiğimiz, sağlık hizmeti. Türkiye Master Spor Organizasyonlarının amacı; sporu diğer sosyal sorumluluk projeleri içine dahil etmek. Bunu, takım yöneticileri ve kaptanları ile yaptığımız toplantılarda, her zaman vurguluyoruz zaten. Bizim amacımız sadece futbol oynamak değil; futbol oynarken tanışmak, sosyalleşmek, yeni arkadaşlıklar edinmek.

 

UT: Sağlık sponsorunuz, maçlar esnasında da sağlık hizmeti veriyor mu?

MK: Geçen sene tek sahada hizmet verdik. Sağlıklı hizmet verebilmek için böyle yapıyoruz. Geçen sezon maçlarımızı, Sultangazi’deki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Cebeci stadında oynattık. Cebeci stadının özelliği, ambulans noktası olması. Zaten stad içinde 24 saat ambulans var. Sponsorumuzun sağlık desteği de, özellikle derbi maçlarda, sağlık hizmeti verdi.  Bu sene stad sayısı, yeni katılımlarla takım sayısı üçe çıktı: Cebeci stadı, Hidayet Türkoğlu stadı ve Anadolu Yakası’nda Sarıgazi statlarında maçlarımızı oynayacağız. Sağlık sponsorumuz, bu stadlardaki maçlarda, sağlık personeli ve ambulans hizmeti ile yanımızda olacak.

 

UT: Futbol sert bir spor. Allah göstermesin olası bir sağlık problemi esnasında sponsorunuz, bu sağlık probleminin tedavisini üstleniyor mu?

MK: Olası bir durumda, Allah göstermesin tabii, kişinin devlet sigortası yapılacak sağlık hizmetinin, özel hastanelerdeki farkını almıyor.

 

“Maçlarımızı yönetecek hakemleri, biz de sahada öğreniyoruz.”

 

UT: Hakem ihtiyacınızı nasıl karşılıyorsunuz?

MK:  TÜMSO, diğer organizasyonlarda yaşanan sıkıntıların yaşanmaması adına hakem ihtiyacını, Türkiye Futbol Federasyonu bünyesinden karşılıyor.  Federasyon bünyesindeki il hakem kurullarına, maç saatlerini veriyoruz, il hakem kurulları atamayı yapıyor. Maçlarımızı yönetecek hakemleri, biz de sahada öğreniyoruz.

 

“ TÜMSO, World Master’s Games’in Asya ayağı olabilmek adına, geçen sene bu oyunları başlattı.”

 

UT: Gelelim, bu sene düzenleyeceğiniz İkinci Türkiye Master Oyunları’na. Nedir Türkiye Master Oyunları?

MK: Türkiye Master Oyunları, dünyada 1985 yılından beri düzenlenen “World Master’s Games” adı altında düzenlenen Master Olimpiyatları. TÜMSO, World Master’s Games’in Asya ayağı olabilmek için başvuruda bulundu.

 

UT: Asya ayağı olabilmek için TÜMSO’nun ne yapması lazım?

MK: World Master’s Games’in Asya’da bir partneri yok. Sitelerinde,” Asya ayağımız olmak ister misiniz?” gibi bir yazı okuduk. Bunun üzerine yazışmaya başladık World Master’s Games ile. Şartlarını sorduk. Gelen cevapta üç yıl üst üste organizasyonu yapmak ve son senesinde en az beş yüz oyuncuya ulaşma hedefinin olduğunu öğrendik. TÜMSO, World Master’s Games’in Asya ayağı olabilmek adına, geçen sene bu oyunları başlattı. Geçen sene Antalya Limak Limra otelde, 4 branşta yaptık: Futbolun 40 yaş ve 50 yaş üstü kategorileri, masa tenisi, ayak tenisi ve 10 bin metre ve yarı maraton. Ancak, kısa sürede Türkiye Master Oyunlarına hazırlandığımız için, aynı tarihlerdeki üç ayrı maraton sebebiyle maratonu iptal ettik.

 

UT: Bu oyunlar sadece erkekler için mi? Yoksa kadınların ve hatta tüm aile de katılabiliyor mu?

MK: Sadece erkekler değil. Örneğin; yönetim kurulumuzdan Cenk Laleli’nin eşi Ezgim Hanım masa tenisinde dereceye girdi. Master Games’de hem branş olarak önü açık hem de kadınların da yarışabileceği oyunlar olacak.

 

UT: World Master’s Games geçen sene nerede yapıldı?

MK: World Master’s Games geçen sene Yeni Zelanda’da yapıldı, 23 branşta,  25 bin sporcu katıldı.

 

UT: TÜMSO’nun, Türkiye Master Oyunlarını düzenlemekteki amacı ne?

MK: Biz geçen sene başladık bu işe. Her sene üzerine koyarak, branş ve sporcu sayısını arttırarak hem Türkiye’de bu oyunları standart haline getirmek hem de World Master Games’in Asya ayağı adayılık şartlarını yerine getirmek istiyoruz. İlerleyen yıllarda, eğer şartları yerine getirebilirsek, World Master’s Games Antalya niye olmasın?

 

UT: Türkiye Master Oyunları bu sene, nerede ve hangi tarihler arasında yapılacak?

MK: 3- 8 Ekim tarihleri arasında Antalya’da yapılacak. Branşlar; Futbolda 40 ve 50 yaş olmak üzere iki kategori, masa tenisi; 30 yaş  – 49 yaş aralığı ve 50 yaş üstü iki kategori; ayak tenisi 30 yaş ve 40 yaş üstü iki kategori, maraton da 35 yaş üstü her 5 yaş aralığında kategoriler açılacak.

 

“Bu maçların hepsi, canlı yayın ve spiker anlatımı ile internet üzerinden, tumso.org’dan vereceğiz”

 

UT: Türkiye Master Oyunlarını haricinde, organizasyonlarınız var mı?

 

MK: Türkiye Master Oyunlarının haricinde,  Türkiye Master Süper lig olarak yapılanmamız da var 40 yaş için. Bölgeler ve takım sayıları çok hızlı artıyor. Yapılacak hizmet çok büyük. Tüm maçlarımızı internet üzerinden spiker anlatımı ile verdik. Bence bu master organizasyonunda gelinebilecek en iyi noktalardan bir tanesi. Ekim ayının ortası itibariyle İstanbul’da, üç sahada 40 yaş üstü futbol organizasyonu, yine İstanbul Nakkaştepe’de 50 yaş üstü futbol organizasyonu başlayacak. Bu maçların hepsi, canlı yayın ve spiker anlatımı ile internet üzerinden, tumso.org’dan vereceğiz. Bu organizasyonların haricinde, Trakya’da, Doğu Karadeniz’de, Güneydoğu Anadolu’da ve Doğu Anadolu’da da liglerimiz Ekim’in üçüncü haftası başlayacak. Bu organizasyonların takım oluşumlarını tamamlıyoruz. Liglerimizi en az 5, en çok 9 takımlı yapamaya çalışıyoruz. Tüm maçlar, çift devreli lig şeklinde göre oynanıyor.  Bölgelerdeki birinci ve ikincileri için Nisan ayında Antalya’da Türkiye şampiyonası yapıyoruz. Bu şampiyonanın birincisini de uluslar arası bir organizasyona götürüyoruz.

 

 

 

 

 

“Toplumsal huzuru sağlamak için, amatör sporcuları destekleyip, bireyleri bir araya getirmek istiyoruz”

 

UT: TÜMSO’nun gelecek planları, amacı nedir?

MK: Yaş gruplarını arttırmayı düşünüyoruz. 60 yaş grubu futbolu için çalışmalarımız var. Sporun konuşulduğu bir röportajda şunu da söylemek istiyorum. TÜMSO’nun asıl amacı sosyal proje. Bir araya gelmek, birlikte vakit geçirmek, yeni arkadaşlıklar kurmak, spor yapmak. Belli bir yaşın üzerinde bireylere spor yaptırarak toplumsal huzuru sağlamak istiyoruz. Toplumsal huzuru sağlamak için, amatör sporcuları destekleyip, bireyleri bir araya getirmek istiyoruz. TÜMSO’nun asıl amacı budur.

Sami Hazinses: “Yazma Bunları. Öleyim, Ondan Sonra…”

0

Yeşilçam’ın önemli isimlerinden Sami Hazinses’le, 1995 yılında yapılan görüşmelere dair köşe yazısı…

 

Aklına birden bire en yakın arkadaşı Danyal Topatan geldi Sami Hazinses’in. Onun yapayalnız ve açlık içinde öldüğünü söyledi. Cenazesi bile bomboştu, nasıl da üzülmüştüm, bu vefasızlığa çok kahroluyorum. Olur mu, böyle şey olur mu? Biz kimiz, vatan haini miyiz? (Nebil Özgentürk, 5 Ekim 1995, Sabah)

 

Ne kadar sitemkar olursa olsun, Türkiye’de Müslüman çoğunluktan hangi sanatçının aklına gelir, kendini vatan haini ile karşılaştırmak? Ermeniliği söz konusu edilmeyince yukarıdaki paragrafta eserekli biri gibi görünen Hazinses, Ermeni olarak doğdu, öldüğünde de Ermeni’ydi. Arada ise aramızda yaşadı, benim gibi 60’larda doğanların iyi bildiği, bildiklerini sandığı Türk sinemasının emektarlarından biri olarak: Vahi (Vahe) Öz gibi, Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan) gibi, Danyal (Danyel) Topatan gibi. Sami Hazinses (Samuel Uluç)… Bu insanlar kendilerini araziye uydurmasa ne olur? Örneği var: Ayhan Işık’ın ölümünden sora gazeteye “Nubar amcan” imzalı ilan verince, “Sen kim oluyor da bir Türk’ün amcası oluyorsun?” diye hakarete uğrayan, küçük rollerin büyük oyuncusu Nubar Terziyan’in yaşadığı, örneklerden biri.

1968’de Taksim İlkokulu’na gittiğimde, babam da Mis Sokağı’nda kıraathane çalıştırıyordu, taksisi kahvenin önünde durur, müşteri çıkınca şoförlük de yapardı. Birlikte dükkanını sıkça ziyaret ettiğimiz, çok sevdiği bir arkadaşı vardı: Terzi Agop. Dükkanı hemen İstiklal Caddesi üzerinde, Mis Sokağı ile Bekar Sokak arasında bir yerde, sanırım ikinci katta. İkinci kat; ama yüksek, çünkü eski Beyoğlu binalarından. Babama hatırlattığımda, coşkuyla sözümü kesti:

‘Zamanın meşhur artisti Sami Hazinses de oraya gelirdi, seni çok severdi hatırlarsın herhalde?’

Galiba, bilmiyorum. Babama terzi Agop’u arayabileceğimi söyledim.

Yıllar önce izini kaybetmiş, aman ne olur, bulursam kendisine haber vereymişim, onu bulmayı çok istermiş. (Birlikte bir bodruma atılıp polis dayağı yedikleri geceyi etraflıca konuşabileceği tek kişi.) Ben gazeteci olduğuma göre Sami Hazinses’i bulabilir, onun aracılığıyla da Terzi Agop’a ulaşabilirmişim belki. Hem Hazinses de Diyarbakırlı Ermenilerdenmiş.

Yaa? Hiç bilmiyordum.

***

Evet, Sami Hazinses’i bulmam zor olmadı. ÇASOD, SODER derken birkaç telefonla bir günde buldum ve hemen o gün (15 Aralık 1994) görüşebildim kendisiyle. Görüşmeye istekli değildi. Yakındayım, hemen geliyorum, deyip, nasılsa adresi bende olduğundan, itirazını uzun etmesine fırsat vermeden vardım yanına, telefon ettiğim kahveye.

Terzi Agop’tan söz açtığımda soğukluğunun yerini gerginlik aldı:

“Niye arıyorsun, ne yazacaksın?”

Diyarbakırlı bir gazeteciyim ya, Ermeni hemşehrilerimle görüşmeler yapmak istiyorum. Bu bakımdan sizden de röportaj rica edeceğim.

“Ermeni olduğumu kim söyledi!?”

“Babam”, diye cevapladığım halde görüşmemiz boyunca durup durup bu soruyu tekrarladı; aynı kızgınlıkla.

Ermeni olmayla ilgili konuşmak istemiyorsunuz?

“Katiyyen!”

Yani Ermeni olduğunuzun bilinmesini istemiyorsunuz?

“Ermeni olduğumu kim söyledi?”

Peki, kendinizle ilgili konuşmak istemiyorsaniz, bırakalım bunu. Terzi Agop’tan haberiniz var mi? Nerede şimdi o, ne yapıyor?

“Amerika’da. Yazları gelir. Beni görmeye gelir.”

Ermeni olduğu için rahat edemedi de mi gitti?

“Senin maksadın ne? Niye karıştırıyorsun bunları?”

Bunları söylerken, elini de sivri uçlu bir aletle bir yerleri karıştırıyormuşum gibi bir hareket de yapıyor. Yani bana, hani dış mihrakların kışkırtmasıyla “Kurumuş boku karıştırıp kokusunu çıkartmak gibi pis bir iş yapmaya çalışan birisin”, der gibi. Sinir küpü, öfkeli; hiç filmlerdeki gibi değil şu an. Devam ediyor:

“Bak Atatürk ne demiş, ne mutlu Türküm diyene!”

Hayır, bence sadece “Ne mutlu Türküm diyene’ olmaz, ne mutlu Kürdüm diyene, Ermeniyim diyene…”

Daha devam edecektim ama yüzünün ifadesinin tamamen değiştiğini, gülümsediğini görünce kestim.

“Sen iyi bir kızsın, bunlarla uğraşma, sana zarar gelir.”

Diyaloğun imkansızlığı burada işte… Türkiye’de bir Ermeni ile Türk ne kadar konuşabilirler ki?

Ben etnik kimlikleri, bunların getirdikleri hakkında konuşmak istiyorum ama kendini ‘etnik olarak Diyarbakırlı hissediyor sanki. Sanatçı yanına ilişkin konuştuğumda dili çözüldü. Öyle ki, bana kendi uydurduğu fıkraları anlattı peş peşe, “Diyarbakırlı adamın biri bir gün…” diye başlayan, söz konusu Diyarbakırlıyı Kürtçe konuşturduğu fıkralar.

Öncelik sıralaması şöyle: Önce sanatçılığı, yani sinema oyunculuğu ve bestekarlığı, sonra Diyarbakırlılığı.

Yanında taşıdığı eski parlak döneminde çıkmış gazete kupürlerini, fotoğraflarını gösterdi, bestelerinin sözlerini söyledi. Hatta bunları kasete kaydetmeme izin verdi, izin ne kelime, hoşuna gitti, mest oldu. Başını teybime yaklaştırarak, tane tane anlattı şarkı sözlerini.

Bu arada bana sayısız çay ısmarladı. Çok parasız olduğu belli, onun ödemesini istemiyorum ama nafile, engel olamıyorum. Benimle kavga eder gibi başlayan bu ilk görüşmemiz dostça son buldu, kahvenin kapısına kadar geçirdi beni. Yine gelirim, dedim. İçimden de, Ne hazin bir görüşme oldu, Hazinses’le görüşmem, dedim gazeteci gazeteci.

***

Nerdeyse beş ay sonra (4 Mayıs 1995) Sami Hazinses’i görmeye ikinci kez aynı kahveye gittiğimde, Ahududu Sokak, Numara 30A’da yoktu. İlk görüşmemizde onu yaşlı, yorgun, bakımsız, yalnız; yaşama sevincini de eksik bulduğum için, alacağım cevaptan korkarak sordum. Karşı köşedeki bilardo salonuna gidiyormuş artık. Ay neyse. Bilardo salonundan çıkmakta olan biri, “Ben de arıyorum ama bir haftadır yok” dedi.

Niye yok, meraklandım. Ama adam benden daha meraklı: Hayırdır? Niye arıyormuşum onu? Nerden tanıyormuşum, ben nereliymişim? Kendisi ses sanatcısı Ali Ersöz’müş, Diyarbakır’da Dilan sinemasında söylemiş, nasıl, oraları biliyormuş değil mi? Silvan’dan buraya niye gelmişim peki, ne arıyormuşum? Kendisi Kütahyalıymış, adı lazım değil, bir kazasından.

Kütahyali ses sanatçısı beni Gazeteci Erol Dernek Sokak’taki bir kahveye götürdü, camdan içeri baktı, “Evet, Hazinses orda, işte bak, oturuyor.”

Ali Ersöz’le ayrılıyoruz, ben içeri giriyorum, o nereye bilmem. Teşekkür ederim.

***

Kahve dolu. Oturduğu masada bir adam daha var ama belli ki yer yokluğundan yan yanalar; ikisi de o anda masada tek başlarına oturuyorlarmış gibi. Konuşmuyor, birbirleriyle hiç ilgilenmiyorlar. Ne yapıyorlar? Hiiç; sigara içiyorlar. Sami Hazinses beni görünce yanına gidene kadar gözünü benden ayırmıyor ama tanıdığına dair hiçbir işaret yok. Yüzünün ifadesi değişmiyor. O ifade ki, yine acıklı; yalnız. Kocaman kocaman açık gözlerindeki ise, korku sanki… Merhabama cevabını duyamadım. Cevap verdi mi ki? Zamanında çok içmiş, bundan dolayı hastalanmış, simdi 70 yaşlarında olan bu yaşlı adam, belki de unuttu beni.

Beni hatırladınız mı?

“Bu kadar zamandır niye gelmedin?”

Oh nihayet ağzını açıp bir şeyler söyledi. Ama bak yine acıklı bir filmin içine düşüyoruz o böyle sitemli konuşunca.

İşim çoktu.

“Demek işin çok?”

Yaa. Burası kalabalık, bir yere gidip yemek yesek? Yakınlarda arkadaşımın bir yeri var.

“Sen ye, gel.”

Birlikte gidelim, konuşuruz, bir şeyler içersiniz.

“Gelmem.”

Konuşmakta israr etmesem, saatlerce öyle suskun karşılıklı oturabiliriz.

Sizinle konuşmak istiyorum. Zamanınız varsa biraz dışarıya çıksak?

İşte, meğer sihirli kelimeyi bulmuşum: ‘zamanınız varsa’… Aslında böyle bomboş oturan birine ancak alay etmek için söylenebilecek bir söz, ama nasılsa, yerini buldu.

“Evet, zamanım yok”

…sessizlik… hala gitmiyorum.

“Yazı yazacağım.”

İnanmadığımı bilerek söylüyor, oynuyor. Film çeviriyoruz ya.

Peki, ben zamanınız olduğunda geleyim.

“3’te gel”

Yaşasın, benimle konuşacak!

Peki, şimdilik hoşçakalın. 3’te burda olacaksınız değil mi?

“Evet.”

Benim ona, nasılsınız demediğim gibi, o da bana gülegüle demiyor.

***

Üçe beş kala aynı kahveye gittiğimde kapıdan içeri girmiyorum bile. Çünkü paltosunu giymiş, gözü kapıda. Beni görür görmez, davranıyor, çıkıyor. Bir aşığa benzetiyorum halini. Onu arkadaşımın yerine götürmeyi kafama koymuşum ya, önerimi tekrarlıyorum, orda bir şeyler içeriz. Rakı da var.

“Rakı içmem!”

Pek sert söyledi; tamam, tamam. Zaten ben de içkili bir adamla konuşmayı tercih etmem ki. İçiyordur diye düşündüğümdendi, içmiyorsa bu daha iyi. Bu sefer, nasılsınız falan diyorum. O konuşmayınca ben de susuyorum; bakalım nereye kadar. Küçük, ağır ama emin adımlarla yürüdüğü için beni götürmek istediği bir yer var herhalde diye, onun tutturduğu istikamette yanında yürüyorum, sessiz. Hava çok soğuk, değil mi? Bak böyle havadan sudan konuşaya itirazı yok işte:

“Çok rüzgar var, hava ısınmıyor, bu ne soğuktur?…”

Onun bulunduğu mekanlar silme erkeklerin olduğu yerler; kahve, bilardo salonu. Bu yüzden belki de Taksim’deki Borsa’ya gidiyoruz ya da gençler böyle yerleri sever deyip, beni de gençlerden sayıp buraya getirdi, kim bilir. Konuşmuyor ki bileyim. Neyse, bu sefer içecekleri ısmarlama konusunda baskın çıkıyorum. O kahve, ben çay.

Bir buçuk saat önce gördüğümde üstünde bu açık renkli giysiler olsaydı dikkatimi çekmez miydi? Adam görüntüden ibaret olduğundan, sözle değil, gözle anlaştığından, sadece yüzüne, kocaman kocaman açılan gözlerine bakmış olduğumdan hatırlamıyorum, emin değilim. Evinin yakınlarda olduğunu söylemişti ilk görüştüğümüzde. ‘Yazı yazmak’ yerine üstünü mü değiştirdi?

Ona getirdiğim kitabı veriyorum. Ermeni hemşehrimiz Mıgırdiç Margosyan’ın ‘Söyle Margos Nerelisen’ini. Ön ve arka kapağı uzun uzun inceliyor. Belki de boş boş bakıyor deyip, içerde fotoğrafın olduğu sayfayı açıyorum. Yine uzun uzun inceliyor, okuyor galiba. Evet, nitekim sayfadaki ‘Antranik’ adını tekrarlıyor, tanıdığını ima ediyor. Karşısındaki yerimden kalkıp yanına geçiyorum. Kitabın Taşçı Zifkar’dan, yani babasından söz edilen sayfasını açıyorum.

Okumamı ister misiniz?

“İsterim.”

Gürültülü yerde insan yanındakine kitap okur mu, okursa sesini duyurur mu? Taşçı Zifkar’ın mayasının ilk dizesini okuduğumda ikincisini koro halinde söylüyoruz: ‘Altun yüzük barmağımda tuç olur!’

Taşçı Zifkar’ın çocukları Viktorya, Samo (yani kendisi!) ve Niso’yla ilgili cümleyi okuduğumda elini yumruk yapıp ağzına götürüyor, gözlerime diktiği gözlerindeki dehşet mi? Bana güvenmemekte israr edişinden, aleyhine delil vermek istemezcesine hiç konuşmayıp gözleriyle her şeyi anlamamı beklemesinden biraz da bıktığımdan okumayı kesip, haince gülümsüyorum. Hadi bakalım ben de gözlerimle konuşuyorum; önce kim ağzını açacak?

“Sen büyük bir casussun.”

Gülüyorum. Evet, casusum, biz hemşehriyiz. Okumaya devam edeyim mi?

“Oku, oku.”

İki sayfa okuyup bırakıyorum.

Bu Niso nerde şimdi?

‘Niso annesi ve babasıyla Beyrut’a gitti. Annesi babası ölmüştür artık. Niso ölmemistir herhalde.’

Bak bak sanki komşularından söz ediyor. O da ‘Niso’nun gerçek adını söylemiyor. Kriminal tango filmimiz sürmekte. Oyunu bozmuyorum:

Niso Beyrut’tan sonra başka bir yere gitmiş olmasın?

“Hayır, gitmedi.”

Yine bir önceki görüşmemizde olduğu gibi eski gazete kupürlerini ve bir de MESAM üyelerinin listesinin olduğu broşürü gösteriyor. Kendi adının geçtiği yeri çarpıyla işaretlemiş. Diyarbakır’da Celal Güzelses ona kürdilihicazkar gazel okumasını söylemis, okumuş, Celal Güzelses ona ‘aferin’ demiş.

Konu bana dönüyor, ailem neredeymiş, kimmiş. Neyi öğrenmek istediğini anlıyorum: Biz ‘dacik’iz, Ermeni değiliz.

Kitaptaki kendi resmini gösterip, ‘Bu adam hay mıdır?’

Benimle bu dilde konuşması iyiye işaret. Evet, haydır. Damdan düşer gibi devam ediyor:

“Viktorya benim kardeşimdir. Çocuğunu doğurduktan sonra öldü. Kocası başka kadın aldı. Oğlu şimdi Hollanda’da.”
Adı ne?

Yumruğunu dizine vuruyor, neydi adı, neydi, neydi… Yok, hatırlamıyor. Ama kendisini çağırıyormuş Hollanda’ya, buraya gel, diyormuş. Giderseniz orda dil bilmeyince hayat zor, diyorum. ‘Ama özgürlük var’ diye cevap verirken parmaklarıyla para işareti yapıyor.

‘Esas adı ne?’ diye sorduğunda eli hala kitapta, fotoğrafın üstünde olduğundan yazarı soruyor sanıyorum: Esas adı bu; Mıgırdiç Margosyan.

“Hayır, senin esas adın ne?”

Benim başka adım yok; Yelda.

“Yok sen dacik değilsin.”

Madem israr ediyor, beni ancak böyle yakın buluyor, pekı: Çok eskilerimizi bilmem; olabilir. Yalan da değil hani…

“Yarın aynı saatte, aynı yere gel.”

Filmin arkası yarın demek ki. Ama ben yoruluyorum.

“Ayrılalı ne kadar oldu?”

Konuşmalarımız hep dağınık ve kesik kesik olduğundan ve bir süre önce medeni halim üzerine sorularına cevap vermiş olduğumdan, oğlum 4 yaşındayken ayrıldık, diyorum. Yok, hayır onu sormuyormuş, ben ona gitmeyeli çok olmuş değil mi? Arsız sevimliliğimle hayatında bir yer açmışım demek ki kendime. Beklemiş demek. Terk edilmiş gibi olmuş. Hayatı film, kendisi film. Kendimi içinde bulduğum filmi seyrediyorum adeta. Ayrılırken tokalaşıyorum. Yarın 3’te geleceğim. Haydi tsi.

“Luys pari.”

Oh be yine yüzünde bir genleşme, aydınlanma, gülümseme…

***

Bana duyduğu güvene güvenerek, artık doğrudan takır takır soruyorum, cevaplarını ses bandına kaydederken (İstanbul’daki Ermenilerle ilişkisi olmadığı, kimi kimsesi olmadığı için öldüğünde de Müslüman varsayılırsa, Ermeni mezarlığına gömülmek istediğini belirttiği belge bulunsun diye bu kez):

Samuel Uluç neden Sami Hazinses olmak için mahkeme kapılarına gitti? Neden Samuel’in bilinmesini istemiyor?

“Eski sempati kalmıyor. Onun için istemiyorum.”

“Yazma bunları. Öleyim, ondan sonra. Öldükten sonra yaz, simdi boş ver.”

23 Ağustos 2002’de vefat ettiğinde cenazesine gidemezdim, son uykusuna Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’nden gittiğini internet gazetelerinden öğrendim. Belki bir gün onu yine ziyaret edebilirim.Ve derim ki: Aramızdayken Ermeniliğini gizlemeni haketmiştik biz, çok haklıydın, dediğin gibi oldu, Ermeniliğin öğrenildiğinde kimilerinin nezdinde eski sempatin kalmadı, “Niye Sami Baba’nin cenazesiymiş diyorsun, Ermeniymiş o?” diyenler olmuş sen buraya, Hasanpaşa Ermeni Mezarlığı’na gelirken.

Berlin, 2003