Yazar ve gazeteci Hüsamettin Bozok’un 1948 yılında senarist, şair ve sanatçı Sabahattin Kudret Aksal ile yaptığı, Aksal’ın piyeslerini anlattığı sanat kokulu röportaj sizlerle.
Röportaj: Hüsamettin Bozok
Hüsamettin Bozok (HB): Tiyatro piyesi yazmaya aktörlükten geçildiği gibi, şiirden ve romandan da geçildiği çok olmuştur. Sen de şiirden piyese atladığına göre bunda bir hususiyet görüyor musun?
Sabahattin Kudret Aksal (SKA): Tiyatroya şiirden, romandan ve aktörlükten geçildiği olmuştur. Böyle olduğu gibi sanatlarını sadece tiyatro yazmaya ayıranlar da olmuştur. Şüphesiz ki her sanatın kendine has sahası, elemanları vardır. İşte tüm mesele bu elemanları birinci plana almak, her sanatı kendi imkanlarına uyarak meydana getirmektir. Resim, çizgiler ve boyalardır. Yani resim, çizgilerin ve renklerin en güzel toplantısıdır. Bu şimdi çok basit bir gerçek gibi görünse de unutulmamalıdır ki bu basit gerçeği elde edebilmek, resimden resime yabancı olan şeyleri -edebiyat, hitabet gibi- kovabilmek için Cezanne’ların, Van Gogh’ların, Matisse’lerin gelip geçmesi gerekmiştir. Şiir söz güzelliği, deyiştir. Roman’da bütün genişliği, sıcaklığı, problemleriyle hayatın ta kendisidir. Sözü şuraya getirmek istiyorum: Resim nasıl kendine yabancı elemanları atarak her gün biraz daha resim olmaya gitmişse, tiyatro da aynı şeyi yapmaktadır. Tiyatro şair, romancı, aktör kimin tarafından yazılırsa yazılsın, tiyatro olmalıdır. Fakat, belki de şiirden tiyatroya geçilirse o piyeste söz önemlice yer alabilir. Resmin resim olması için Cezanne’ların gelip geçmesi lazımmış, tiyatro da gittikçe tiyatroya gitmektedir. Bu sözün hedefini de Yunan-Latin yahut Rönesans klasikleri olarak almamalısın. Raphael, Greco resim yapmıştır. Shakespeare, Moliere tiyatronun mükemmelini yazmıştır. Sofokles de öyle… Yalnız bu aydınlık devirleri gölgelendiren, daha sonraki devirlerin akademizmi, bir dereceye kadar da romantizm olmuştur. İşte kurtulmamız lazım gelende budur.
HB: Şiirin, romanın ve piyesin kendine has imkanları mevcut olduğuna göre sana şunu sormak istiyorum: Mademki bir piyes yazmış bulunuyorsun, şiirdeki imkanların bütün hallerde kafi gelmediğini teslim etmiş olmuyor musun?
SKA: Şiirin imkanlarının sınırlı olduğunu teslim etmiş olmuyorum. Şiirde bir fikir, bir duygu yoktur. Şiir bir fikri, bir duygusu anlatmaz demeyeceğim. Fakat şiir bir fikri, bir duyguyu anlatmak için yazılmaz. Şiir bir güzellik meydana getirmek için; şiir yazmak için yazılır. Yani önüne geçilmesi imkansız bir iş… Bir kader işi… Bu, böyledir ama şair de bir insandır. Düşünür ve duyar. Bir cemiyetin içinde düşünür ve duyar. Şiirinde de, düşünce ve duygularını görebiliriz bunun için. Belki şiir kadar değil, fakat her sanat böyledir bence. Roman ve tiyatro da öyle. Şimdi iş böyle olunca, bir güzelliği şiir ve tiyatro yakalamak bahis mevzusu olunca şiirin imkanlarının yoksulluğu yüzünden tiyatroya geçmek diye bir hadise düşünülemez zannederim. Kaldı ki bu iki sanatın mevzuları, sahaları da farklıdır birbirinden. Şiir insanoğlunun süreksiz anılarını yakalar; onlara bir süreklilik vermek ister. Tiyatro ise, insanın insanla, insanın cemiyetle, insanın kendi kendisiyle münasebetlerini incelemek bakımından çok daha elverişlidir.
HB: O halde hangi istekler seni bir piyes yazmaya sevk etti?
SKA: Çok kullanılmış bir sözdür. Bende bir yazımda anmıştım, fakat yine söyleyeyim: Oscar Wilde, ‘’Heykeltıraş mermerde düşünür’’ der. Bunun kadar gerçeğe isabetli bir vuruş belki pek azdır, belki de yoktur. Diyebilirim ki, bende ‘’Evin Üstündeki Bulut’’ piyesinin konusunu, temasını bir tiyatro olarak düşündüm. Yani bu oyunu 8 kişinin hareketlerini, heyecanlarını takip ederek düşündüm.
HB: Piyesindeki esas tema nedir?
SKA: Bu temayı belki şöylece kısaltmak mümkün olacaktır. Her insan hayatını herkesinkinden ayrı bir tarzda kurmak ister. Yani eşsiz elde etmek ister. Fakat sonunda her insanın yaşadığı hayatın bir eşini yaşamakta olduğunu görür. Nitekim piyesimin 3 kişisi; Aysel, Nilüfer ve Metin üç saat boyunca aşmak için çırpındıkları eşiğin dışına bir türlü adım atamazlar. Fakat düşünceleriyle dışarıda yaşarlar.
HB: Böyle bir temayı düşünmek ve sonra da yazmakla sanat eserinde, mücerret manada olsun, tezin varlığına işaret etmiş olmuyor musun?
SKA: Böyle bir iddiam yok. Güzelliğinin formülünün bulunacağına kani değilim. Bir sathasını panorama halinde göstermekti sanat eserinde tezin mutlaka zaruri olduğunu iddia edersek, acaba, sırf hayatın bir başka bir maksadı olmayan bir eserin başarısına karşı ne cevap veririz?
HB: Tez deyince akla, sanat eserinin çerçevesi içinde, doğrudan doruya ve bütün yardımcı elemanları da seferber edilerek müdafaa edilen bir fikir veya duygu gelir. Fakat açıktan açığa böyle bir iddiayı taşımayan bir misal alayım. “Köşe Başı”nda Ahmet Kutsi Tecer, İstanbul’un eski hayat ile yeni hayat arasında bocalayan, fakat yeniden çok eskide karar kılmış bir kenar mahallesindeki hayatı -olduğu gibi- göstermeyi kafasına koymuştur. Bu da bir iddia değil midir?
SKA: Bence bu, bir tezden ziyade bir sanat anlayışıdır, bir sanat ekolüdür.
HB: Tema’sını önceden düşündüğüne göre, piyesinin kahramanları, mevzuun teşrihi ve tekamülü için zihninde tasarladığın tasavvuri tipler olmuyor mu? Bu vaziyet karşısında onları, birer birer hayat sahnesinde rastlayıp bir araya getirmek kolay bir şey olmasa gerektir.
SKA: “Evin Üstündeki Bulut”un şahısları geniş anlamında reel tipler değildir. Onlardan bilhassa dördü; Misafir Nilüfer, Aysel ve Metin, bir duyuşun ve düşünüşün temsilcisi görünürler. Sonra şunu da ilave etmek isterim: O insanlar, hatta bir dereceye kadar diğerleri de bütün -davranışları- içinde incelenmişlerdir. İnsan oğlu bir zaviyeden, piyesin teması zaviyesinden o tiplerden gösterilmeye çalışılmıştır
HB: Böyle olunca, piyesinin herhangi bir cereyanın içine sokulmasına razı olacak mısın?
SKA: “Evin Üstündeki Bulut”u tam olarak bir cereyan içinde göremiyorum ve onu bir cereyanla isimlendiremem.
HB: Peki, piyesin vakasında, içinde geçtiği dekorda ve misafirin etrafında -arzularını göstererek- toplanan birinci plandaki şahıslarda realitenin payı yok mudur?
SKA: Zaten, geniş manasıyla, realizmin dışında bir sanat düşünülemez. Ancak bir insanın rüyasını da içine alan bir realizm. Çünkü, insanı açık ve sahih olarak tanımak bahis mevzusudur. Böyle olunca da onu, bir tek cepheden değil, çeşitli cephelerden almak lazımdır.
HB: Evin Üstündeki Bulut”u yazarken -avantgarde- cereyanlara karşı bir meyil duydun mu?
SKA: Piyesin bütünü ve kuruluşu bakımından değil, ancak bazı sahnelerin yapılışı, bakımından -avantgarde- tiyatroya karşı bir temayül belki mevcuttur. Mesela ikinci perdede anne – misafir sahnesi ve üçüncü perdede Metin’in tek başında kaldığı sahne klasik kaidelerin dışında meydana getirilmiştir.
Habertürk Gazetesi spor yazarı, usta gazeteci Atilla Türker’e göre; Dünyanın en büyük altıncı ekonomisine sahip olan ligimiz, menajerlerin oyuncağı olmuş durumda. Son dönemdeki yazılarını, elindeki belgeler ve bilgiler doğrultusunda, bu konuya ayıran Türker menajerler tarafından tehdit edilmiş. Menajerlerin, futbolcuları aracılığı ile sonuçlara müdahale ettiğini, menajer ve yöneticilerin ahbap çavuş ilişkisi içerisinde kulüpleri zarara uğrattıklarını belgelere dayanarak anlattı usta kalem. Ligimizin başlamasına sayılı saatler kala, İlhan Cavcav Sezonunu da irdelediğimiz röportajımıza buyurun. Keyifli okumalar.
Röportaj: Uğur Temel
Uğur Temel (UT): Atilla Bey merhabalar. İsterseniz Türk sporuna genel bir bakışla başlayalım. Ne dersiniz?
Atilla Türker(AT): Merhabalar. Tabii ki. Türk sporu hangi branşa el atarsak atalım pek iyi değil. Türkiye gibi genç nüfusu olan büyük bir ülkenin, futbol dahil, sporun tüm branşlarında daha iyi olması gerekir. Olimpiyatlarda hemen hemen her dalda mücadele vermemize rağmen, belli branşlar dışında dereceye giremiyoruz. Bugüne kadar kürsüye çıkabildiğimiz dallar; Halter, Güreş, Tekvando, Judo,Atletizm. Ama Atletizm’de de dopingli çıktı sporcularımız. Güce dayalı branşlarda madalya almışız. Futbola bakıyorsunuz, gelir olarak Avrupa’nın altıncı ekonomisine sahibiz; fakat gerek kulüp takımlarımız gerekse milli takımlarımızın durumu çok kötü. Peki niye böyle? Paralar bonkörce savruluyor. Yetersiz futbolculara tonla paralar veriliyor. Menajerlere para kaptırılıyor. Ülke futbolunu maalesef kısıtlı yeteneklere sahip, kulüp yöneticileri yönetiyor. Futbol Federasyonu doğru yönetilmiyor. Ne yazık ki,son yıllarda, futbolun içinden gelmiş, futbola gönül vermiş insanlar hiçbir zaman için söz sahibi olamadılar. Futbol Federasyonu yönetim kurula bakın: 15 Kişilik yönetim kurulunda hayatını futbola adamış kimse yok. Dün, Milli Takımın Teni Teknik Direktörü’nün imza törenindeydim. Şu soruyu sormak istedim Yıldırım Demirören’e: “Koskoca ülkede niye bir teknik direktör için Romanya’ya özel uçakla gidiyoruz? Lucescu, dünya çapında bir değer. Bizim ülkemizde yetiştirebileceğimiz hiç teknik direktör kalmadımı da, oraya gitmek zorunda kaldınız?” Soruyu soracaktım; ama kendim tatmin olamadım. Demirören sorsa bana ” Sen Federasyon başkanı olsan yerli teknik direktör olarak, kimi getirirdin?”
UT: O zaman ben sorayım size Futbol Federasyonu başkanı olsaydınız, yerli teknik direktör olarak kimi tercih ederdiniz milli takıma?
AT: Ben de bunu çok düşündüm. Mustafa Denizli olabilir mi? Denizli, Türk futbol tarihinde en önemli, hem oyuncu hem teknik direktör olarak, üç isimden biridir. İdoldür; ama Mustafa Denizli eski hırsını yitirmiş, enerjisini kaybetmiş artık. Benim naçizane görüşüm, dört maç için Yılmaz Vural’ı getirirdim; ama tepki toplardım. Dört maç sonunda istediğimiz tabloya ulaşırsak, Vural ile devam ederdim. Yılmaz Vural dışında ise, Abdullah Avcı,Şenol Güneş gibi isimler var. Ama onlarında kendi takımları var. Hem Milli Takım hem kulüp takımı çalıştırmak olmaz. Hele hele Türkiye’de mümkün değil, yürümez. Sorunun cevabı beni tatmin etmeyeceği için, Yıldırım Demirören’e sormadım.
“ÇOK BÜYÜK KAOS ÇIKARDI”
UT: Şenol Güneş’in, milli takıma istenmesi etik mi?
AT: Etikten ziyade, çok mantıklı değil. Niye? Çok büyük kaos çıkardı. Ancak Şenol Güneş’e dört maçın üstüne, dört yıllık sözleşme teklif edilseydi, Beşiktaş’tan da izin alınması kaydıyla, Şenol Hoca bu teklifi kabul ederdi. Bunu, Güneş’in en yakınındaki insanlardan duydum ben. Şenol Güneş, Milli Takım Teknik Direktörü olsaydı da onarılması güç yaralar açılırdı. Çünkü Beşiktaş büyük sekteye uğrayacaktı. Diğer takımların yolu açılacaktı. Şenol Güneş, milli takımla çalışsa idi yanlış olurdu. Alınan her sonuç sonrasında gerek Federasyon, gerekse Güneş yerden yere vurulurdu. Şenol Güneş bence doğrusunu yaptı.
“BURSASPOR’UN BU HALE DÜŞMESİNİN TEK SEBEBİ MENAJERLER”
UT: Futbolcu menajerleri ile son dönemlerde sorunlar yaşadınız. Menajerler için ne dersiniz?
AT: Yarısı hırsız bunların. (gülüşmeler) Arz- talep olayı bu. Menajer kötü niyetli ise, yönetici kötü niyetli ise, ortada çok para varsa, yönetici aynı zamanda işi de bilmiyorsa, kulüp menajerlerin eline düşüyor.
UT: Menajerler, futbol içinde o kadar etkili bir enstrüman mıdır ki gazeteciyi tehdit edebilsin?
AT: İnanılmaz derecede etkililer. Bu tehdit olayı savcılıkta. Tüm menajerler için aynı şeyi söylemiyorum tabiî ki. Ama Antalyaspor örneğinde olduğu gibi, bir yıl önce göreve gelen yönetim, bir önceki yönetimin faaliyetlerini denetlettirdiler. Denetleme kurulunun raporu bende var. Antalyaspor resmen soyulmuş; oyuncuya beş yüz bin verilirken, menajere üç milyon verilmiş. Sadece Antalyaspor’da da değil, hemen hemen her kulübün içine nüfus etmişler. Bildiklerime, duyduklarıma, belgelere göre söylüyorum, Trabzonspor’un, şampiyonluktan sonra Bursaspor’un bu hale düşmesinin tek sebebi menajerler. Antalyaspor’un borç içinde yüzmesinin sebebi de aynı menajerler grubu. Bu menajerler büyük kulüplerle çalışıyorlar; ama alt liglerde de takımları var. Onların içinde de belli yöneticilerle anlaşıyorlar. Örneğin; Bursaspor, Kayserispor, Antalyaspor üzerinden Urfa’ya, Erzurum’a yolluyorlar. Menajerlik ücreti adı altında yada bonservis ücreti adı altında, danışıklı dövüş yaparak, yöneticilerle anlaşarak müthiş para kazanıyorlar. 25 bin liraya sözleşme imzalayan on sekiz yaşındaki bir futbolcu üzerinden, üç ay içinde iki ayrı menajer, dokuz yüz bin lirayı cebe indiriyorlar, bu sadece bir tanesi. Menajerlik şirketlerinin tamamı Marshall adalarında, Dubai’de, Lüksemburg’da, vergiden kaçırmak için bulunuyor. Bu işi Türkiye’de yaparlarsa, yüzde kırk katma değer vergisi, yüzde on sekiz de gelir vergi vermek zorundalar. Offshore hesap üzerinden, devlete vergi vermekten kurtuluyorlar. Daha ilginç bir örnek vereyim: Rizespor, Cumhuriyet savcılığına başvurdu. Diyorlar ki: “Biz menajerlik oyununa gelerek küme düşürüldük.” Çünkü menajerlerin, birçok kulüpte bir çok oyuncusu var. İmâ yoluyla da olsa maçın kaderini değiştirebiliyorlar.
UT: Hatır şikesi mi yani?
AT: Hatırdan da öte. Diyelim ki, “x” ile “y” karşılaşıyor, duruma göre “z” küme düşecek. Hem “x” hem “y” kulübünde, menajerin futbolcuları var. “İstenilen sonuçla” maç sonuçlanırsa, menajerler kulüp düzeyinde pirim yapmış olacak ve para kazanacak ve bu çıkar ilişkisi neticesinde, o futbolcular daha iyi yerlere pazarlanacaklar. Bir telefon yetiyor inanın: “Maça asılmayın” İşte bu yüzden Rizespor, savcılığa başvurduğunu ve hatta Cumhurbaşkanı’na dahi başvurduğunu biliyorum. Sonuç çıkar mı peki? Hiç sanmıyorum. Çünkü bu iş kapalı kapılar ardında yapılıyor.
“SAVCILIKTAN GELECEK TELEFON, EN GÜZEL TELEFON”
UT: Sizin şöyle bir ifadeniz var: “Çete oluşturarak, büyük kulüpleri söğüşleyenler var” Kimdir bu çete oluşturanlar?
AT: Belgeli olarak yazdım, menajerler tabiî ki bunlar. Bunların, özellikle büyük kulüplerde, adamları var, bir şekilde ulaşıyorlar. Örneğin; yurt dışında 300 bin Euro’ya oynayacak futbolcuyu buraya getirip, 1 milyon 200 bin Euro’ya imza attırıyorlar, 800’ünü futbolcuya verip geri kalanını cebe indiriyorlar, sistem bu. Galatasaray kulübünün divan kurulunda bile, üç yıl önceki başkan Duygun Yarsuvat, çıkıp diyor ki “Galatasaray’ın malı deniz, yemeyen domuz.” Sonra başka bir yönetici çıkıp diyor ki “Arkadaşlar, bizim kulüp soyulmuş.” Bu söyleyen divan kurulu üyesi. Sonra bir başkası çıkıyor; “Arkadaş, bizim kulübü menajerler kevgire çevirmiş.” diyor. Bunlar tutanaklarda var. Bir Allah’ın kulu da demiyor ki “Kardeş savcılığa gidelim.” Bakın Antalyaspor bunu yaptı. Yeni seçilen yönetim, yeminli mali müşavire denetlettirdi kendini, o doğrultuda savcılığa gitti. Bunu niye diğer kulüpler yapmıyor? Hepsi ortaya çıkmalı. Kime ne kadar verildi, bilinsin. Ama menajerlerle yöneticiler birbirlerinden çekiniyorlar: “Siz bizim kirli çamaşırlarımızı ortaya koyarsanız, biz de sizinkileri oraya koyarız.” diyorlar ve bu tehdit ile olay kapanıyor. Şu ana kadar bir tek Antalyaspor yaptı bu ve Türk futbolundaki en büyük rezilliklerden biri ortaya çıktı. Ben, Trabzonspor veya Beşiktaş başkanı olsam, kulübü denetlettiririm bağımsız bir kuruluşa. Ama o koltukta 10 gün oturamam o ayrı mesele. Hemen bir kulis, hemen paralı askerler niteliğindeki gazetecilere yazdırıp adamı o koltukta fazla tutmazlar. Bugün ben savcı olsam bu yazılanları ihbar kabul ederdim, yazan arkadaşı da davet eder belgelerini, bilgilerini paylaşmasını talep ederdim. Şu anda bana gelebilecek en güzel telefon, savcılıktan gelebilecek telefondur. Türk futbolunda şu an inanılmaz bir temizlik gerekiyor. Türk futbolunda şu an en karlı iş,kulüp yöneticiliği. Eskiden parası olan kulüp başkanlığı yapardı, şimdi parası olmayan yapıyor.
UT: Anlayamadım. Parasız kulüp başkanlığı nasıl yapılır?
AT: Bakın, geçen sene orta sıralardaki bir kulübün yayıncı kuruluştan geliri; 65 milyon Türk lirası. Bu sezon bu para artacak, %12 olarak alınan bir pay vardı federasyon onu %4’e düşürdü, aradaki fark kulüplere gidecek. Bakın, bu sadece orta sıralarda mücadele eden bir takımın sadece yayıncı kuruluştan alacağı para. Sponsor, reklam, hasılat bunları saymıyorum bile. Yani kulüp başkanlığı artık karlı bir iş. Bir de herkes sizi tanıyacak, televizyonlarda boy göstereceksiniz bunu da hesaba katın.
UT: Menajer ve yönetici ilişkisinde sistem nasıl işliyor? Her ikisi de nasıl kazanıyor?
AT: Diyelim ki ben menajerim, siz yöneticisiniz, arkadaşım da futbolcu. Futbolcunun sözleşmesini yazıyorsun 4 milyon lira. Ama futbolcu alıyor 1 buçuk milyon lira. Geri kalanı kendi aralarında bölüşüyorlar. Bir de aralarında noterden sözleşme yapıyorlar, kimse caymasın diye. Bu yapan o kadar çok menajer ve yönetici var. Bunu bana menajerler anlatıyor. Diyorlar ki “Abi bu bir ticaret.” Soruyorum, “Yönetici niye alıyor?” diyorum. Sorun bu işte. Tepkim sadece menajerlere değil. Hem yönetici, hem menajer karşılıklı çalıyorlar.
“SENETLER GÜNTEKİN GENCER ADINA”
UT: Antalyaspor’da nasıl olmuş olay?
AT: Eski Antalyaspor başkanı, geçen yıl, 30 Haziran’da yapılan, kongreden 15 gün önce başka kulüplerden para vererek aldığı iki futbolcuyu, Erzurumspor’a bedava yolluyor. Hatta, kulüp genel müdürü diyor ki eski Antalyaspor kulüp başkanına “Efendim, bu iki futbolcuya çok para verdik, bedava verirsek izah edemeyiz.” Başkan diyor ki “Yok kardeşim, verelim” Ardından 30 Haziran 2016’da genel kurul oluyor ve o başkan, biraz da Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Bey’in üstelemesiyle, aday olmuyor ve yeni bir yönetim seçiliyor. Aradan üç ay geçiyor. Erzurumspor muhasebe müdürü, Antalyaspor muhasebe müdürünü arıyor diyor ki “Ben göreve yeni başladım, Erzurumspor olarak size ödeme yapmamız lazım. Bu parayı nereye yatırmamız gerekiyor?” Bunun üzerine Antalyaspor muhasebe müdürü diyor ki “Bizim sizden alacağımız yok. Biz size bu iki futbolcuyu bedava verdik.” Yeni Antalyaspor yönetimi olayın üzerine gidiyor, bir de bakıyorlar ki ortada 8 tane senet var ve senetlerin hepsi eski Antalyaspor kulübü başkanı Güntekin Gencer adına düzenlenmiş. Bunların hepsi belgeli, kayıtlı. Eski başkan, o iki futbolcuyu bedava verdi gösterip parayı kendi cebine atıyor. Ben bunları yazdıktan sonra Antalyaspor’un Mali Genel Kurulu yaptı ve eski yönetim ibra edilmedi.
“TÜRK FUTBOLU DÜNYA’DA İZLENMİYOR”
UT: Şenol Güneş ile Fikret Orman arasında bir huzursuzluğun olduğu iddiası var. Böyle bir iddia doğru olabilir mi sizce?
AT: Doğru olduğunu düşünüyorum. Kendi aralarında yapmış oldukları bir tartışmaya şahit olmuş değilim; ama Beşiktaşlı tüm muhabirlerden, kulüp içindeki yöneticilerden duyduğum aralarının iyi olmadığı şeklinde. Şenol Güneş, Türk futbolu için duruşu, bilgisi, kapasitesi, çalışkanlığı, ahlakı ile bir değer, marka. Bazı çıkışları da dayanamadığı için. Tahmin ettim kadarıyla, kendisine yapılan bazı yanlışlar var. Gitmesi yanlış olur. Fikret Orman da Şenol Güneş ile yollarını ayıracak olsa, kendisine hesap sorulacak.
UT: Beşiktaş’ın bu sene en ses getiren transferi Pepe. 34 Yaşındaki Portekizli stoper için, Beşiktaş yıllık 3 milyon 350 bin Euro ödeyecek. 34 yaşında ve stoper bölgesindeki bir oyuncaya bu kadar para verilmesi doğru mu?
AT: Bu paranın verilmesinin mutlaka sebepleri var. Bence bu sebeplerin hiçbirisi geçerli
değil. Ülkemiz, futbol olarak, üçüncü dünya ülkesi. Avrupa’nın kaliteli liglerinde bir milyona oynayacak futbolcu, bize gelirken daha fazlasını istiyor. Niye? Türk futbolu Dünya’da izlenmiyor. Ülkede kavga, dövüş, kaos çok yaşanıyor. Türk futbolunun kalitesi belli. Futbolu bırakma noktasına gelmiş oyuncu da yüksek meblağlar isteyerek, “son volisini” vurmaya çalışıyor.
“FATİH TERİM, EN GEÇ ON BEŞ GÜN SONRA GALATASARAY’A GELECEK”
UT: Galatasaray, neredeyse takımın dörtte üçünü yeniledi. Yapılan transferler doğru noktalara mı yapıldı?
AT: Galatasaray’da kötü bir yöneticilik var. Geçen seneki şartlarda bir teknik direktör getiriyorsunuz. Bugün o teknik direktörü paçavraya çeviriyorsunuz. Aleni bir şekilde Lucescu’yu getirmeye Romanya’ya gidiyorsunuz; ama Lucescu, milli takımla anlaştı. Tudor da garibim, seyirci gibi izliyor. Lucescu üstüne gelmeyi kabul etse zaten, Tudor’a “Kardeş git artık be. Daha ne yapalım gitmen için?” demek olacaktı. Sözleşmesinde, tazminat maddesi de yok bildiğim kadarı ile. En geç on beş gün sonra Fatih Terim gelecek Galatasaray’a, iki iki daha dört. Galatasaray yönetimi ”Fatih Terim gelsin de bizi kurtarsın” diye zemin hazırlıyor.
UT: Transferler için ne diyeceksiniz?
AT: Transfer de ise tonla para harcanıyor. Osmanlıspor’dan N’Diaye alındı. Futbolcuya, yıllık, 2 milyon 750 bin Euro garanti para verilecekmiş okuduğum kadarı ile. Bonservis de ayrı. Deli para. Başarılı olur mu? Yetenekli olabilir. Ama ben Galatasaray yönetimine inanmıyorum. Dursun Özbek, Galatasaray’ın en tepesindeki çok zengin bir aile tarafından getirildi oraya. Galatasaray Kulübü başkanı olmak için çok bilgili donamlı olmak gerek. Futbol’dan çok iyi anlamanız lazım. Futbol ekonomisini, camiayı çok iyi bilmek lazım. Siz bilmeseniz bile,bu işi çok iyi bilen bir ekibinizin olması lazım. Bakıyorsunuz, Galatasaray’da bunların hiçbiri yok.
“ÖNEMLİ OLAN; YILDIRIM’IN NE KADAR KARIŞACAĞI”
UT: Geçen sene Fenerbahçe’nin oyun sistemi Lens üzerine kurulu idi. Lens’in kişisel becerileri ile Fenerbahçe bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bu sene bu görev Valbuena’da. Aykut Kocaman’ın takım oyununa geçebilmesi için süreye mi ihtiyaç var?
AT: Bunu Aykut Hoca’nın kendisi de “45 ile 60 gün arası süreye ihtiyacımız var” dedi. Aykut Kocaman gerçekten kötü bir takım aldı. Takımın fiziksel ve moral kondüsyonu çok kötü bunu toparlamak zaman alır. Sil baştan yapıyor Kocaman, işi gerçekten zor. Nerden nereye? Aziz Yıldırım; “Ben olduğum sürece, kulübün kapısından geçemez.” diyordu Aykut için. Şimdi değil, kapıdan geçmek, tamamen içeri girdi Kocaman. Önemli olanAziz Yıldırım’ın, Aykut Kocaman’ın işine ne kadar karışacağı, Fenerbahçe’ye dünyanın en ünlü teknik direktörü de gelse, Aziz Yıldırım’ın demeçleri, hareketleri belirleyicidir.
“TRABZON’DA MAĞLUBİYETTE SOKAĞA ÇIKAMAYIZ”
UT: Geçelim Trabzonspor’a. Trabzonspor’un bu sene 50.yılı. Bu takım üzerinde bir baskı yaratır mı?
AT: Ben olaya 50.yıl olarak bakmıyorum. Muharrem Usta akıllı bir adam, düzgün bir insan. İyi işlere imza atabilecek birisi. Ama Trabzon’un da işi zor. Çünkü Trabzon’da taraftar çok güçlüdür, futbolu iyi bilirler. Son yıllarda hep başarısızlık yaşandı. Kadro çok çok iyi değil. Nokta transferler yapmaya çalışıyorlar. Trabzon’da en ufak bir başarısızlıkta çok büyük kavgalar çıkıyor. Geçmiş yıllarda Trabzon’da oynayan futbolcu kardeşlerim ve görev yapan teknik direktör arkadaşlarım “Herhangi bir mağlubiyette sokağa çıkamayız.” derlerdi. Trabzon’un en büyük şansı Ersun Yenal. Ama Ersun Yenal’ı da gerçek anlamda kendini vermesi gerek. Trabzon’la yaşaması o heyecanı sonuna kadar tatması gerekir. Trabzonspor geçtiğimiz sezonlarda, kötü sonuçlar aldığı maçlar oldu. Şu anki kadrosunun tatminkar olup olmadığı tartışılır.
“BAŞAKŞEHİR’İN ARDINDA GÜÇ VAR”
UT: Başakşehir’e geçelim. Başakşehir neredeyse birbirine denk, iki takım kurdu yaptığı transferlerle. Oynadığı Avrupa Kupası ön eleme turunda, Belçika takımı karşısında da daha üstündü. Başakşehir ipi gerçekten göğüsleyebilir mi?
AT: Mümkün. Niye mümkün? Şampiyonluk ipini göğüsleyebilmek için çok sayıda faktör gerekiyor. Örneğin; hakemler sizi ezmeyecek, federasyon sizi ezmeyecek, medya sizi hırpalamayacak. Diğer taraftan baktığınızda, akıllı transferler yapacaksınız, paraları menajerlere kaptırmayacaksınız. Bu saydığım faktörler, olumsuz olarak diğer kulüplerde bulunuyor. Şimdi bakıyorsunuz, hiçbir Allah’ın kulu, hakem yada federasyon, Başakşehir aleyhine nokta hata yapamaz.
UT: Niye?
AT: Çünkü, Başakşehir’in ardında bir güç var: Göksel Gümüşdağ. Şu anda ülke futbolu gerçek anlamda yöneten iki üç insandan biri. Kulüpler birliği başkanı, siyasi iradeye çok yakın hatta aileden. Başakşehir aleyhine iş yapacak, hakem, disiplin kurulu üyesi, tahkim kurulu üyesi Gümüşdağ müdahalede bulunmasa bile kendisini kapının önünde bulur. Bunu net söylüyorum. Kendisini kapı önünde bulan insanları da biliyorum. Geçmiş yıllarda, o zaman ki adıyla İstanbul Büyükşehir idi, hakem gözlemcisi hakem’e yüksek not verdi diye şu anda gözlemcilik yapamıyor.
“YILDIRIM BEY KEŞEKE HİÇ GELMESEYDİ”
UT: Atilla Bey, kulüpler bazında bir panorama çizdik. Ben milli takıma geçmek istiyorum. Sizce, Sayın Yıldırım Demirören’in, federasyon başkanlığı görev süresi doldu mu?
AT: Yıldırım Bey’in değil, görev süresi dolması, keşke hiç gelmeseydi bu göreve. Türk futbolu son derece kötü yönetiliyor. Bakıyorsunuz Arda Turan’ın haricinde yetişen bir tane genç oyuncu yok. Futbol Federasyonun görevi, sadece Yıldırım Demirören’i değil son 20 yıl’ı kastediyorum; ama Yıldırım Bey de buna dahil, ülke futbolunu en iyi şekilde dizayn etmektir. Federasyon, alt yapıyı teşvik etmek, şartları oluşturmak zorunda. Bizde öyle bir şey yok. Kağıt üzerinde belli uygulamalar var.cAltyapıdan gelerek oynayan oyuncu yok denecek kadar az. Mehmet Ekici, Fenerbahçe’ye gelmeseydi, Trabzonspor’da Yusuf Yazıcı kardeşimiz ki müthiş bir yetenek, ön plana çıkamayacaktı. Fenerbahçe’de alt yapıdan yetişen yok. Galatasaray’a bakıyorsunuz; Sabri Sarıoğlu’nu sayabiliriz, bir de Arda var. Beşiktaş’tan kim var? Atınç, ona da geçmiş olsun diyelim, başka? Başka yok. Altınordu’dan çıkıyor bazen. Enes var, o da transfer oldu ki burada kalsa önünü tıkarlardı. Altyapıda hiç yokuz. Yabancı futbolcu sayısında durum daha da kötü. Beş yıl önce Yıldırım Demirören göreve geldi, yabancı futbolcu uygulaması 5+2 idi. Bir yıl sonra uygulama, 5+0 oldu. Gidiyorum basın toplantısına diyor ki Demirören“Bizim haklılığımız ortaya çıktı. 5+2’yi kaldırdık, 5+0 yaptık.” Bir yıl sonra bu sefer 6+1+1 oluyor yabancı futbolcu uygulaması. Yıldırım Bey yine diyor ki “Haklılığımız ortaya çıktı.” Bir yıl sonra çıkıyor farklı bir uygulama ve yine diyor ki “Haklılığımız ortada.” Neyin haklılığı kardeşim? Deneme tahtası gibi her yıl yabancı sayısı değişiyor. Senin uzun vadeli bir planın yok, projen yok, alt yapıları zenginleştirecek bir yaptırımın yok. Alt yapısı güçlü ülkelerden birinin modelini alırsın, hangisi uyarsa sana, uygularsın. Bu kadar basit. Uzağa gitmeyelim, bundan üç yıl önce Gençlerbirliği’nin 18 kişilik kadrosunun on ikisi, Gençler birliği futbol okulundan yetişmeydi. Bu futbol okulu 39 kişiden oluşuyordu. Bu ekibin lideri ile konuştuğumda, ekibin yıllık maliyetini sormuştum. Dedi ki bana “Doktoru, masörü, fizyoterapisti, malzemecisi dahil 39 kişinin maliyeti bir milyon lira.” Bir maçta galip geldiğinizde Federasyon’un size verdiği para bir milyon 300 bin lira. İstenildiği zaman yapılabiliyor yani. Böylelikle Türk futboluna oyuncu da kazandırırsın, menajerlere paranı da kaptırmazsın, paran da cebinde kalır. Futbol Federasyonu toplar başkanları der ki “Arkadaşlar, Bakın Gençlerbirliği bunu bir milyon liraya mal etti. Bundan sonra kulüpler yayıncı kuruluştan gelen paranın %5’ini altyapı için harcamak zorunda. “Her haftada denetleyeceğim sizleri.” Bu kadar basit. Dünya’nın her yerinde bu şekilde yapılıyor. Yılda bir tane kazansan, beş yılda altyapıdan gelen oyuncularla,takımının yarısını oluşturacaksın.
“ADAY OLACAK İSMİN ÇOK GÜÇLÜ OLMASI LAZIM”
UT: Yıldırım Demirören giderse ya da görev süresi dolduğunda yeniden aday olmazsa kim olmalı Federasyon Başkanı? Kulislerde konuşulana göre, Devlet Bahçeli izin verirse, Saffet Sancaklı’nın federasyonu başkanı olacağı konuşuluyor. Bu sizin de kulağına gelmiştir. Doğru bir tercih olur mu?
AT: Ben, Sancaklı’nın spor bakanı olacak diye duydum. Hatta Rıdvan Dilmen önce “Federasyon Başkanlığı için aday olacağım.” dedi, sonra olmayacağını söyledi. Saffet Sancaklı her bakımdan kendini kanıtlamış bir insan. Türkiye’nin ilk resmi futbolcu menajeridir kendisi. Başarılı olur mu? Olur. Ama işin içine siyaset girince, kafalarda soru işaretleri oluşuyor. Ancak, Saffet gelirse, güçlü gelir, Cumhurbaşkanı’nın da desteği ile gelir. Güçlü bir isim, kendi ekibini de kurar. Vatandaş Atilla Türker olarak gelmesini isterim. Aday olacak ismin çok güçlü olması lazım. Daha “Adayım.” der demez, size “Hayırlı olsun.” diyenler isteklerini söylemeye başlıyorlar “Desteklerim; ama disiplin kuruluna iki tane adamımı yerleştireceksin.”, diğeri diyor ki “Tahkime şu kadar kişi isterim.”, beriki diyor ki “Bizim bölgede bir hakem var onu çıkartalım.” Hal böyle olunca bir bakıyorsunuz uyumsuz, işi bilmeyen, hatır gönülle yerleştirilen, futbolu bilmeyen bir kadro ile çalışmak zorunda bırakılıyorsunuz. Ama güçlü bir isim kimseden icazet almak zorunda kalmaz. İşi de bildiği için kurulları kendi oluşturur ya da güvendiği arkadaşlarına görev verir. Ama şimdi öyle değil. Rize-Başakşehir maçı sonrası gazeteciye saldıran futbolcuların dosyası Disiplin Kurulu’na geliyor. Bu futbolcuların babaları Disiplin Kurulu’nda olsa 8 maçtan aşağı ceza almaları mümkün değil. Disiplin Kurulu’na yerleştirdikleri adamlar “Aman yanlış yapmayalım.” derdiyle cezayı en alttan veriyorlar. İşi garantiye almak için Tahkim Kurulu’nda da adamları var. Hani, Disiplin Kurulu’ndan sekerse diye. Böylece her kulübün orda adamı oluyor. Herhangi bir durumda Başakşehirli futbolcuların örneğinde olduğu gibi “Aklımı peynir ekmekle mi yedim kardeşim? Bir maç yeter. En fazla Atilla Türker iki hafta yazar.” diyor. Sanal ortam yıkılsa da kimsenin umurunda olmuyor. Gazeteci bu haksızlığı yazamıyor. Niye? Çünkü patronu Yıldırım Demirören.
“Aman bu sene yaz gelmedi bir türlü”, “Nem çok nem, yoksa bu kadar sıcak olmaz.” Hepimizin zaman zaman kullandığımız sözlerdir bunlar. Ama bu sene yaz yoğun yağışlı geçiyor. Temmuz ortasında dolu yağıyor, ülkenin her yerinde gök gürültülü sağanak yağışlar görülüyor. Havanın bu durumunu sizler için, İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu’na sorduk.
Röportaj: Uğur Temel
Uğur Temel (UT): Mevsimler, karakteristik özelliklerini göstermiyorlar. Bunun sebebi nedir?
Mikdat Kadıoğlu (MK): Hangi mevsimler? İlkokulda duvarda resmedilmiş üçer aylık dört mevsim dünyanın hiçbir yerinde yok. Kullandığımız mevsimler astronomik olarak dünyanın güneşin etrafındaki hareketlerine göre belirlenmiş. Yani mevsimlerin hava durumu ile pek bir ilgisi yok. Bu yüzden mevsimlere bakıp havayı eleştirmek doğru değil. Normalde iki mevsim vardır: yaz ve kış. Bir de bu mevsimlerin arasındaki geçişler. Bunlar da şu anda olması gibi. İnsanlar canının istediği gibi bir hava olsun istiyor; ama yok öyle bir şey. Örneğin geçtiğimiz mayıs ayı için pek çok insan “Hava çok soğuk, hala ısınmadı.” diye şikayet ediyordu; ama ölçümler mayısın mevsim normalleri civarında olduğunu gösteriyordu.
UT: Ülkemiz küresel iklim değişikliğinden ne derece zarar görür?
MK: Ülkemiz Avrupa ve Asya; yani Avrasya’da küresel iklim değişikliğinden zarar görebilecek 3. en kırılgan ülke.
UT: İstanbul’un, Temmuz ayında 9 gün arayla afet derecesinde yağış almasının sebebi nedir?
MK: Konvektif yağışlar… Yani yer seviyesi sıcak ve nemliyken 5-6 km, yukarısında havanın soğuk ve kuru olması. Bu durumda gök gürültülü sağanak yağışa neden olan boranlar oluşuyor.
UT: Ağustos ayında da, ülkemizde “aşırı yağış” bekleniyor mu?
MK: Aralık ayına kadar gök gürültülü sağanak yağış ara ara olabilir. Bizim iklimimizde bu çok normal.
UT: Temmuz ayında ülkemizde görülen doğa olayı için “süper hücre” deyimini kullandı meslektaşlarınız. Süper hücre nedir?
MK: Boranlar bazen tek bir hücre, bazen peş peşe gelen hücreler,bazen de birçok hücrenin birleşimi olan süper hücre şeklinde oluşuyor.
UT:Suyu çekecek toprak ve yeşil alanın giderek yok olması, betonlaşmanın giderek artmasını yaşanan sel ve benzeri doğa olaylarına etkisi nedir?
MK: Betonlaşma, ani oluşan şehir selleri birlikte sıcak hava dalgalarının kentlerdeki etkisini artırıyor. Beton yüzeylere yağan yağmur yüzde tutulmadan çok hızlı bir şekilde akışa geçerek yağmur tahliye sistemlerinin kapasitesi üzerinde su birikintilerine neden oluyor. Benzer bir şekilde beton yüzeyler gün boyunca yuttuğu güneş enerjisini gece salarak geceleri hava sıcaklığının daha yüksek olmasına neden oluyor.
UT: Küresel ısınma, dünyayı ve ülkemizi nasıl etkileyecek? Kuraklık beklenebilir mi?
Kuraklık, sıcak hava dalgaları, orman yangınları, haşereler, deniz seviye yükselmesi, kene gibi hayvanlardan insanlara gecen hastalıklar, tarım ve gıda güvencesi, susuzluk, vb. birçok problemle karşı karşıyayız.
UT: Ülkemizde afet bilinci nasıl oluşturulabilir?
MK: Anaokulundan itibaren “güvenli yaşam kültürü”nü vererek. Ayrıca bilmek ve istemenin yetmediğini mutlaka doğru bilgiyi uygulamaya geçirmek ile olur.
UT: Askeri meteoroloji dalında ülkemizdeki tek profesörsünüz. Meteorolojik faktörler sonucu kaderi değişen savaş var mı?
MK: Normandiya Çıkarması, Napolyon’un Rusya seferi, Kırım Savaşı gibi birçok savaşın kaderini meteoroloji koşullar belirlemiştir. Hava, arazi ve düşman askeri istihbaratın üç temel bileşenidir.
UT: “HAARP” ya da “Tesla Deprem Makinesi” adıyla anılan ve başta deprem olmak üzere atmosfere ışınımlar göndererek iklim değişikliği yapabilen bir makine var mıdır ya da bu bir komplo teorisi midir?
MK: Tümüyle ve çok abartılı bir komplo teorisi. HAARP, Alaska’da iyonosferik araştırmalar yapan bir laboratuvar. Benzer iyonosferik sondajları yapmak üzere biz de İTÜ Maslak Kampüsü’nde anten ve radarlar kurduk. Her gün iyonesferin değişik katmanlarının yüksekliklerini belirliyoruz.
Günümüzde konuşma dilinin ana dilden gittikçe uzaklaştığı gözler önünde. Bu durumda dil eğitimi veren kurumların sayını arttığını görüyoruz. Bu durum yabancı uyruklu vatandaşlar içinde geçerli. Türkçeyi anadil olarak öğrenmek isteyen, Türk kültürünü yakından tanımak isteyenler için Yunus Emre Enstitüsü bir çok ülkede şubesini açarak hizmetini insanlara sunuyor.
Bu röportajımızın konuğu Bakü Yunus Emre Enstitüsü Müdürü İbrahim Yıldırım oldu. Yunus Emre Enstitüsü’nü, enstitünün amacı ve ilerdeki planları üzerine konuştuğumuz röportajımızı sizlerle paylaşıyoruz.
Röportaj: Ayten Alizade
AYTEN ALİZADE (AA):Merhaba İbrahim Bey bize kendinizden bahseder misiniz?
İBRAHİM YILDIRIM (İY): İnsanın kendisinden bahsetmesi zor bir şeydir. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, bizi yetiştiren anaya, babaya saygılı olmaya çalışan, bana imkanlar vererek temsil sorumluluğu veren devletime sonuna kadar sadık kalarak; halkımın ürettiği maddi ve manevi değerleri, kültürel unsurları dünyada tanıtmak için emek harcayan özel bir kurumun bir neferi olarak; milletimin alın terine saygı duyarak yaşamaya ve yaşatmaya çalışan bir insanım. İyi bir baba olmaya çalışıyorum. Yunus Emre Enstitüsü’ne layık olmaya çalışıyorum. Kendimle ilgili özet söylemem gerekirse; çalışmayı ve üretmeyi hayatın anlamı olarak görürüm ve sabrın önemli bir değer olduğuna inanırım. Bu ilkelerle hayatta bir şeyler yapmaya çalıştım. Bugüne kadar birçok ortaklıklar kurarak (sanatçıyla, bilim adamıyla, akademisyenle) projelerde yer aldım. Milletimin değerlerine layık olma çabası gayreti ile heyecanla işimi yapmaya devam ediyorum.
“YUNUS EMRE BİRLEŞTİRİCİ BİR İSİMDİR.”
AA: Türk kültürüyle Yunus Emre’yi nasıl bağdaştırırsınız? Enstitü’nün isminin Yunus Emre olmasının nedeni nedir? Türk kültürü için Yunus Emre’nin önemi nedir?
İY: Yunus emre 700 yıl önce Farsçanın moda olduğu bir dönemde Türkçe şiirler söylemiştir. İnsanları Türkçe şiirlerle İslam’a yöneltmiş, İslam’ın kardeşlik, merhamet, birleştirici olma mesajlarını aktarmıştır. O İslam’ın tertemiz mesajlarını insanlara aktarmak için Türkçeyi kullanmıştır. Dolayısıyla bugünkü devletimiz yurtdışında enstitü kurmaya karar verdiğinde herkesin ortak kabul ettiği bir isim olmuştur Yunus Emre. Herkes milletini temsil eden edebi şahsiyetin adıyla dünyaya açılmaya çalışmıştır. Yunus Emre birleştirici bir isimdir ve muhakkak doğru bir isimdir. Biz de dünyaya hayranı olduğumuz Türk kültürünü tanıtmaya, aktarmaya çalışıyoruz. Bugün 48 ülkede 56 tane şubemiz var. Bu şubelerde çalışan müdürlerimiz, okutmanlarımız, personelimiz Türk kültürünü, mutfağını, sinemasını, sanatını, bilimini, tarihini, geleneğini, yaşam felsefesini, inançlarını aktarmayı öğretmeye çalışıyorlar. Çünkü siz bir ülkeye sadece diplomatik olarak gitmekle o ülkeyi etkilemiş olamazsınız. Elbette devleti temsil eden resmi teşkilatlar ve görevliler olacak. Büyükelçiler olacak, müşavirliklerimiz olacak. Ama onların dışında halka ulaşabilecek ve aydınlarla işbirliği yapabilecek sivil kuruluşlara ihtiyaç var. Yunus Emre Enstitüsü bu ihtiyacı karşılamak üzere açılmış bir teşkilattır. Türk kahvesi ikram ediyoruz gelen insanlara. Türk mutfağını gösteriyoruz, sanatçılarımızı, aktörlerimizi getiriyoruz. Ortak değerlerin üzerinden ilerliyoruz.
AA: 2009 yılından beri pek çok ülkede faaliyet gösteriyorsunuz. Enstitünüzde ne gibi program ve içerikler yer alıyor?
İY: Türk kültürü kavramı dahilinde yer alan her şeyi yapıyoruz. Defile, sempozyum, şenlik, konser, sergi, bilimsel toplantılar. Yeter ki içerisinde Türk kültürünü barındırsın.
AA: Azerbaycan Türk ülkesi olması ile beraber hem de kardeş ülke. Diğer ülkelere göre burada kültür-sanat enstitüsünün faaliyeti aynı şekilde mi işliyor?
İY: Bu biraz zor tabii. Böyle olması mümkün değil. Çünkü ben buraya Kazakistan`dan geldim. Kazakistan`da yaprak sarması yaptığınızda şaşırıyordu insanlar. Baklava deyince herkes Türk tatlısı diyerek ona ayrı bir değer veriyordu. Ama Azerbaycan`da yok ki. Bu kadar benzer olmak, bu kadar yakın olmak aslında benim gibi bir iş yapan insan için zorlukları da beraberinde getiriyor. Hem ortaklıkları pekiştireceksiniz, hem o kardeşlik duygusunun tadını, lezzetini, keyfini iki halka tattıracaksınız. Hem de orijinal bir şey sunacaksınız. Çünkü araya girmiş olan bir 100 yıllık dönem var. Azerbaycan Sovyetler Birliği içerisinde kaldı, Türkiye batı tesirinde kaldı, farklılıklar ortaya çıktı. Ortak şahsiyetler üzerinden gitmek işimizi kolaylaştırıyor aslında. Köroğlu gibi, Fuzuli gibi, Dede Korkut gibi isimler üzerinden çalışma yapmaya çalışıyoruz. Yani hem ortaklığı vurguluyoruz, hem de ayırımlardaki açıklığı, o uzaklığı gidermeye çalışıyoruz.
AA: Şu an içinde 40`tan fazla ülkede faaliyet gösteriyorsunuz. İlerleyen zamanlarda enstitü olarak ülke sayısını artırıp daha fazla tanıtmak gibi hedefleriniz var mı?
İY: Bu bizim başkanlığın görevi. Benim görevim Azerbaycan`dır. Ben Azerbaycan içerisindeki faaliyetleri koordine etmekle mükellefim. Bu bahsettiğiniz sorunun cevabını bizim başkanlığımız verebilir. Ama şu kadarını söyleyeyim, yıl sonuna kadar yedi tane merkez açılacağını başkanımız açıkladı. Moskova`da bekleniyor. Amerika`da bir kaç yerde açmayı düşünüyorlar.
“HER GÜN OKURUM TANPINAR’I DESEM YERİ VAR.”
AA: Ahmet Hamdi Tanpınar’a ve eserlerine büyük önem gösteriyorsunuz. Tanpınar’ın Türk kültürü açısından önemi nedir?
İY: Tanpınar Türk edebiyatının büyük yazarlarından birisidir. En büyüğü demiyorum. Çünkü o biraz göreceli bir şey. Bana göre en büyüktür. Tanpınar’ın romanlarını okuduğumda kelime dağarcığıma yap
tığı katkı, o hayal gücü, sosyal problemleri ifade edişindeki beceri, dili kullanmadaki üstün kabiliyet bana çok şey katıyor. Tanpınar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişimizin sancılarını, sıkıntılarını, güzelliklerini çok iyi aktarabilmiş bir yazardır. Yıllarca Türkiye`de anlaşılmamıştır. Çünkü herhangi bir siyasi kanada sırtını dayamamıştır. Kendi değeri ile ortada kalmıştır. Sonrasında fark edilmiştir. Bugün dünyada eserleri 36 dile çevrilmiş bir yazarımızdır. Orhan Pamuk etkilendiği yazarların ismini söylerken Tanpınar`ı onların içinde birince yere koyar. Onu okurken aldığım keyfi, dilin zenginliklerini çok yazardan alamıyorum. Her gün okurum Tanpınar`ı desem yeri var.
“ÖLÇEMEDİĞİNİZ BİR ŞEY SİZİN ESERİNİZİ DEĞİLDİR.”
AA: Türkçeyi yabancı dil ve ya anadil olarak öğrenen bireylerin dil yeterliliklerin tespit edilmesine yönelik olarak Türkçe yeterlilik sınavı yapıyorsunuz. Bu sınavın amacı nedir? Kimler girebilir?
İY: Bir dili öğretmek yetmez. Onu ölçmeniz de gerekir. Eğer siz bütün dünyada Türkçe öğretmeyi kendinize görev edindiyseniz sonrasında da bunu ölçebilmeniz gerekiyor. Ölçemediğiniz şey sizin eseriniz değildir. Ben burada faaliyetler yapıyorum. Bu faaliyetlere gelen insanların nicelik ve niteliklerini ölçemiyorsam işimi eksik yapıyorumdur. Siz şimdi burada mülakat yapıyorsunuz, mülakatını yaptığınız insanların okuma oranlarını dikkate almak zorundasınız. Bunu dikkate aldığınızda kitlenin neye karşı ilgili olduğunu, neye karşı ilgisiz olduğunu öğrenir, buna göre yön çizersiniz. Bir şeyi yapmak işin zor kısmıdır belki; ama onun sonuçlarını değerlendirmek de işin ikinci önemli boyutudur. O yüzden Yunus Emre Enstitüsü sınav merkezi oluşturdu ve dünyada artık Türkçe bilmek isteyen herkese bir şans veriyor. Yılda yaklaşık 2000 kişi bu sınava giriyor. Sınava girenlerin başarı ortalaması % 70 civarında. Amacımız, Türkçeyi öğrenen kişilerin becerilerini uluslararası bir sertifikayla ispatlamak. Bu belgeler uluslararasıdır ve 2 yıl geçerliliği vardır.
“AZ KELİME, AZ DÜŞÜNCE DEMEKTİR.”
AA: Sizce Türkiye`de düzgün Türkçe kullanılıyor mu?
İY: Yani şu soruyu şu şekilde sormak belki daha doğru. Dünyada insanlar kendi ana dillerini ne kadar başarılı kullanıyorlar. Ben yıllarca Almanca öğrenmeye çalıştım. Bize öğretilen Almancayı Almanya`da sadece bir grup kullanıyordu. Aslında güzel konuşmak dediğimiz şey iki faktörü ifade eder: Birincisi tonlamadır, vurgulamadır. İkincisi kelime dağarcığınızdır. Siz Türkçeyi doğru tonluyor ve doğru konuşuyorsanız, bu güzel konuşmanın bir bölümüdür. İçerik olarak baktığınızda ne yazık ki problemli. Az kelime, az düşünce demektir. Düşüncenin kaynağı kelimelerdir ve siz ne kadar çok kelime biliyorsanız o kadar rahat düşünebilirsiniz. Şimdi kelime sayısı azaldıkça düşünce üretme imkanları daralmaya başlıyor. Şu an ne yazık ki Türkiye`de böyle bir durum var. Okumaya, okuma azlığına bağlı düşünce sığlığı oluşuyor. O yüzden Türkiye`de hem içerik olarak, hem de telaffuz olarak güzel konuştuğumuzu düşünmüyorum ben de dahil olmak üzere.
“DEDİĞİ ŞEY ŞU: EMEK”
AA: Geçtiğimiz günlerde Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar`ı ağırladınız. Aziz Sancar`ın Türkiye, Türkçe eğitim ve önemi ile Yunus Emre üzerine görüşleri nelerdir? Bu konularla ilgili ne düşünüyor?
İY: Acaba bir daha Aziz Sancar gibi aziz bir insanla bir daha bir araya gelebilir miyim, bilmiyorum. Hakikaten bilim insanının ne olduğunu, tevazünün ne olduğunu ve emek denilen şeyin ne olduğunu ben o insanda gördüm. Nobel almasını sağlayan buluş aslında bir sayfalık bir doküman. Ama o bir sayfalık buluş için 40 senesini harcadığını söyledi. Yani bu laboratuvarda geçen onlarca yılın emeği. Dediği şey şu “Ben zekaya inanmıyorum; ama emeğe sonsuz inanıyorum. Bütün konuşmalarında bunu söyledi: “Emek harcamadığın hiç bir şeyden netice alamazsın. “
AA: Bakü Yunus Emre Enstitüsü renklerin kardeşliği adlı bir sanat buluşması gerçekleştirdi. Renklerin kardeşliği nedir? İçerisine hangi kurumlar veya ülkeler dahil?
İY: Hayatımızda sanat olduğunda daha renkli, daha estetik, daha yaşanabilir bir dünya var gibi geliyor bana. Sanat insanı insanlaştıran çok önemli bir faktör. Dolayısıyla biz de İzmir Balçova Belediyesiyle iş birliği yaptık ve Azerbaycan’ın önemli ressamlarından Günay Mehdizade’nin küratörlüğünde 6 ressamı oraya gönderdik, orada da 6 ressamımızla buluştular. Bakü resimleri yaptılar. Şimdi Eylül ayında onlar buraya gelecekler, burada ressamlarımızla buluşup Türkiye resimleri yapacaklar. Burada onları sergileyeceğiz. Bir toplumu diğer toplumla yakınlaştırmak bizim önem vermediğimiz küçük-küçük noktalarla mümkündür ancak. Biz insanlar üzerinden kültürel köprüler kurmak zorundayız. Kültür siyasetin dışında bir şeydir. Daha kalıcı, daha uzun vadeli etkiler yapar.
“AŞK-I NİGAR.”
AA: Azerbaycan ve Türkiye arasında köprü kurmayı amaçlayan başka ne gibi sanatsal, kültürel ve eğitim projeleriniz var?
İY: Biz 2017 yılının ilk altı ayında büyük küçük 33 tane faaliyette bulunduk. Üniversitelerde, şehirlerde gidip tanıtım yaptık. 10 tane faaliyetimiz gerçekten önemli bir faaliyet. Mesela “Hazar`da Aşkın Sesi” diye bir şiir programı yapıyoruz her sene 14 Şubat Sevgililer Günü`nde. İki kere yaptık. Seneye üçüncüsünü yapac,ağız. Türk Dünyası Ortak Dili Nakışlar Sempozyumu yaptık “Xalça Muzeyi” Şirin Hanım ile birlikte. Aşka Yolculuk adında Bir tiyatro çalışması yaptık, Yunus Emre’yi anlatan. 1000 kişiden fazla seyirci geldi.
Bu yıl içinde yapacağını planladığımız şeyleri ben size söyleyeyim. İlk önce yapacağımız şey Kafkas İslam Ordusu yüzüncü yılını kutlanacak gelecek seneye. Onun öncesinde 30 gencimiz buluşup Erzurum Kars, Sarıkamış, Ahıska bölgesinden geçerek Gence`ye gelecekler, Gence`den sonra şehitliklere uğrayarak Bakü`ye gelecekler. Yerinde Tarih Projesi yapıyoruz. İçerisinde tarih hocaları da olacak. Biz savaş yıllarını yerinde tanıtmak için 30 genci göndermek istiyoruz.
Geleneksel Çocuk Oyunları Şenliği yapacağız. Türk dünyasından 100 çocuk gelmesini planlıyoruz. Onlarla geleneksel oyunlarımızı oynamak istiyoruz. Oyunlarımız ölmesin diye uğraşıyoruz. Ondan sonra Köroğlu`yla ilgili çok güzel bir çalışmamız var. “Aşk-ı Nigar”. Adını da böyle koymak istiyoruz. Çünkü Köroğlu deyince hep böyle elinde kılıç, savaşan bir kahraman canlanıyor gözümüzün önünde. Ama biz bu sefer Köroğlu`yu Nigar`ın gözüyle vermek istiyoruz. Aslında Nigar duyguları olan bir kadın ve belki de Köroğlu`yu Köroğlu yapan en büyük meziyetlerden bir tanesi Nigar`ın aşkı. Onun gözüyle olayları vermeye çalışacağız. Çalışmalara başladık. Rejisörlerimiz çalışıyorlar, senaryosunu yazdık, müziklerini belirliyoruz. Onun dışında Fuzuli ile ilgili bir çalışmamız. Bir fotoğraf sergisi yapmayı düşünüyoruz Sayın Haydar Aliyev`in vefatıyla ilgili aralık ayı içerisinde. Türkiye seyahatini gösteren fotoğrafların yer aldığı fotoğraf sergisi.
“ASLA MÜCADELEDEN VAZGEÇMEMEK LAZIM.”
AA: Son olarak bize söylemek istediğiniz bir şey var mı?
İY: Dinleyen olunca konuşmak keyifli. Gençleri bulunca bana böyle bir konuşma heyecanı gelir. Onlara bir hayat tecrübesi aktarmaya çalışırım. Ama ben de bilirim ki, tecrübe aktarılmaz. İnandığım şeyleri söylüyorum. Elde ettiğimiz, başarı olarak görünen bir takım şeyler varsa eğer bunların hepsi ciddi planlama ve emek harcanarak elde edilmiş şeylerdir. Gençlere söyleyeceğimiz en basit ve kolay şey emek harcamaları. Yani bugünün şartlarına bağlı kalarak kendilerini aldatmasınlar. Kendini aldatıp zamanını öldüren insanlar on yıl sonrasını düşünmeyen insanlardır. Asla mücadeleden vazgeçmemek lazım. Ülkelerini sevsinler ve işlerini en iyi yapmaya çalışsınlar. Sizler de üstün başarılar diliyorum. Güzel değişik işler yapıyorsunuz.
Cumhuriyet’le yaşıt duayen bir gazeteci. 95 yaşında bir devrimci… TGS Kurucusu Hıfzı Topuz ‘Bu dönem geçici’ diyor, hepimize umut aşılıyor.
Sol korkusundan adına ‘sendika’ demekten çekinilen, kuruluşuna dönemin bütün gazetelerinin temsilci verdiği, kuruluş konferansına gazete sahipleri eksiksiz katılırken çok değil beş yıl içinde kapatılan, sonra yeniden açılan, 90’larda ise patronlar tarafından sonu yazılmak istenen ama bitmeyen bir hikâye bu.
65 yaşındaki Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) fitilini ateşleyen; görüşmeye saatler öncesinden hazırlanmış, masasına çıkardığı sararmış gazete kupürleri, siyah-beyaz fotoğraflar, elle yazılmış kurucu listeleri, onlara bakarken zaman zaman yüzü gölgelenen zaman zaman muzip bir gülümsemeyle aydınlanan duayen gazeteci, yazar, eğitimci Hıfzı Topuz’dan öğrenmeye başlıyoruz…
Sakin sakin anlatıyor Topuz; ‘umutlu bir hava’da başlıyor sendika çalışmaları. Üç kişiler, hepsi Gazeteciler Cemiyeti üyesi. Cemiyet de sıcak bakıyor, ne de olsa onların işi değil sendikacılık. Hem sıcak bakıyorlar hem de destekliyorlar. Ayrı bir şey kurmak gerek düşüncesi ile yola çıkılıyor, tam o sıralar basın mesleğinde çalışanlara dair kanun çıkıyor. Haziran 1952’de. Bu kanun sendika kurma hakkı da tanıyor. Böylece İhsan Ada, Burhan Arpat ve Hıfzı Topuz toplantılara başlıyor. Sendika kurulacak ama nasıl? Bu üç kişilik ekip, kuruluş aşaması için dönemin tüm gazetelerinden üye almak gerektiğine karar veriyor. Kapı kapı dolaşılıyor. Gazeteciler çekiniyor bir miktar.
‘Sendikaya alışacağız’
İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın kurucuları. (Fotoğraf: TGS Arşivi)
Bazı arkadaşlar, “Sendika sol kokuyor, solculuk kokuyor ona sendika demeyelim de Teâvün Cemiyeti diyelim” diye öneriyor. Ama cevap net: “Alışacağız sendikaya…” Evvela bu üç kişi hazırlıkları yapıyor. Kurucular heyeti toplanıyor. Tüm gazeteleri temsilen 20 kişi… Cumhuriyet’ten Cevat Fehmi Başkurt ile Nazım Ulusoy, Vatan’dan Melih Yener ve Ecvet Güresin… Hürriyet’ten Ahmet İsham, Milliyet’ten Faruk Demirtaş, Anadolu Ajansı’ndan Cevat Rıza, Akşam’dan Mustafa Ali Hezlatı, Hıfzı Topuz ve diğerleri… Bu kurucu heyet çalışmalara başlıyor ve gayet olumlu karşılanıyor. Bâb-ı Âli’de sendika girmeyen gazete kalmıyor. Bir ara liste çıkarıyor Topuz, tam 253 gazeteci sendikaya üye olmuş. Bu sayı neredeyse o dönem fiilî olarak gazetecilik yapan herkes demek. Eğilim diye bir şey yok. Sağcısı da solcusu da yer alıyor sendikada. Üye olunan sendika şimdi bildiğiniz Türkiye Gazeteciler Sendikası değil. İstanbul Gazeteciler Sendikası…
Gayet iyi gidiyor çalışmalar. Temmuzda bir ilk toplantı yapılıyor. Sendika kuruluyor. Sonra Topuz ayrılıyor, Paris’e gidiyor bir yıl kalıyor ama ilgiyi kesmiyor. Oradaki sendikaları izliyor, yurda sürekli sendika haberleri gönderiyor. Bir yıl sonra geldiğinde de yeniden yönetim kuruluna giriyor. Genel Sekreter oluyor. Sendika kapanana kadar kalıyor. Sendika kurulduğunda Cemiyet, bir oda veriyor sendikaya. Hep dostane ilişkiler oluyor, hem sendikada hem sendika-cemiyet arasında.
Menderes başlangıçta tebrik ediyor
1955’te Türkiye çapında bir Gazeteciler Konferansı toplayalım deniyor. Çünkü İstanbul Gazeteciler Sendikası’ndan sonra Ankara Sendikası, Bursa Sendikası kuruluyor. Ondan sonra zaten DP’nin basın üzerindeki baskıları başlıyor. Başbakan Adnan Menderes gittikçe sert davranıyor ve sendika üyeleri, yöneticileri güç durumda kalıyor. Gazetecilerden çekinenler oluyor. Ancak yine de konferans toplanıyor. Her ilden sendikacılar çağrılıyor. Mesleğin tüm sorunlarını dile getirmek üzere büyük bir toplantı tertip ediliyor. O konferansın da bütün kararları var Topuz’da, diğer bütün belgeler gibi…
O konferansın açılışı gayet şâşaalı oluyor. Menderes’ten tebrik telgrafları geliyor. Fahrettin Kerim geliyor, dönemin Valisi. Ve bütün gazete patronları. Konuşmalar ilk gün gazetelerin manşetlerinden veriliyor. Ankara’dan Bekir Sait bile katılıyor. Üç komisyon kuruluyor; Sosyal İşler, Gazetecilerin Siyasal Sorunları ve Mesleki Sorunlar. Siyasal İşleri İhsan Ada ile Hıfzı Topuz yönetiyor. Mehmet Kemal Kurşunluoğlu da geliyor o toplantıya. İzmir’den gelenler arasında sonradan milletvekili olanlar yer alıyor.
‘Beyefendi sinirlendi’
“Başladık biz siyasal haklarımızı kaleme almaya. Biz kaleme aldıkça gerilimler, korku başladı. Birinci gün Vali büyük bir yemek verdi bize. Bütün bu patronlar geldi, herkes vardı. Ertesi gün bu raporlar görüşülmeye başlayınca bir panik havası oldu. Üçüncü gün panik artık azaldı. Herkes korkmaya başladı. Aman bunları yazmayalım, bunları istemeyelim” yollu konuşmalar çoğalıyor. Oysa diyor Hıfzı Topuz, “Biz gazetecilerin özgürlüğünü, tutuklanmamalarını, yönetime katılmalarını ve basın özgürlüğünün esaslarını istiyorduk.” Onlar bunları istedikçe, “Aman çocuklar biraz daha dikkatli olun, sendika kapatılabilir” telkinleri artıyor. Belki 100 kişinin katılımıyla açılan konferans 20 kişiye kadar düşüyor. Herkes kaçıyor adeta konferanstan. Bu dönemi “Hedef haline geldik benle İhsan” sözleriyle aktarıyor Topuz. Buna rağmen bildiri hazırlanıyor. Yayınlanınca da İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay çağırıyor, “Arkadaşlar sendika kapatılacak Beyefendi sinirlendi. Ben kurtaramam sizi” diyor. Sendika kapanmasın diye bir mektup yazılıyor Başbakan’a, o sıralar sendikanın genel sekreteri olarak muhalif kalıyor mektup yazılmasına. Ama mektup yazılıp gönderiliyor. Sendika önce kurtuluyor ama bildiriyi yazanlar istifaya zorlanıyor.
Çok tanıdık gelen anıları var Topuz’un, mesela bildiriyi imzalayan gazetecilere sorulduğunda ‘biz okumadan imzaladık’ ifadesi en çok kullanılan gerekçe oluyor. Kısa bir süreliğine kurtulan sendikaya iktidarın bakışı çok değişiyor, birkaç ay sonra yayınlanan bildiriyle, ‘siyaset yapılıyor’ gerekçesiyle sendika kapatılıyor.
Aydın Doğan – Ertuğrul Özkök operasyonu
Aradan yıllar geçiyor, 1963’te Türkiye Gazeteciler Sendikası adı alınarak ulusal bir örgütlenmeye gidiliyor. 90’lara kadar inişli çıkışlı bir seyri var sendikanın. Ama Topuz’un en çok ağrına giden 90’ların başında Sendika’nın gereksiz olduğuna dair söylemleri ile Aydın Doğan’a destek olan Ertuğrul Özkök ve ardından binaya noter çağrılarak çalışanların Sendika’dan istifa ettirilmesi oluyor. Bir Anadolu Ajansı’nda (AA) bir ANKA, bir de Cumhuriyet’te kalıyor sendika. “Muazzam bir baskı kurdular. Sendika gereksizdir diye demeçler var. Ben çalışırken patronların hiçbir baskısı yoktu.” Oralardan buralara geldi ama sendika yine toparlandı tabii ki… “Toparlanması da lazım zaten” diyor Topuz: “Sendika lazım.”
‘Üye olmayanlar da desteklemeli’
-Bütün bu olanlara karşı neler yapılması gerekir, bu durumdan nasıl çıkılabilir?
“Her şeye rağmen direnmek lazım. Üye olmayanların bile sendikayı desteklemesi lazım. Korkudan üye olmasalar bile desteklemeleri lazım. Çünkü o sendika gazeteci hakları için çalışıyor. Üye olmayanların bile toplantılara katılması lazım.”
-Gazeteciler niye birlikte hareket etmekte zorlanıyor?
“Birleşilememesini iktidarın baskısına bağlıyorum. Meslekte dayanmak, çalışmak kolay değil, herkes dayanamıyor. İşsiz kalmak kolay, iş bulmak ise her geçen gün zorlaşıyor. Üstelik baskıyı bütün dünya biliyor. Yüz kızartıcı bir durum aslında.”
“Sosyal medyada çok faal olmak lazım. Üye olmayanları kazanmak için somut çıkarlarının nerede olduğunu göstermek lazım; havadan laflarla değil ama. Yılmamak lazım. Bu dönemin geçici olduğunu bilmek lazım. Burada ayakta duranlar, yarın kahraman olacak.”
Hıfzı Topuz kimdir?
1923 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni (1942), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni (1948) bitirdi. Strasbourg Üniversitesi’nde devletler hukuku ve gazetecilik alanlarında yüksek lisans (1957-59) ve yine Strasbourg Hukuk Fakültesi’nde gazetecilik alanında doktorasını yaptı (1960). 1947-58 yılları arasında Akşam gazetesinde önce istihbarat şefi, sonra yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Gazeteciler Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı ve başkanlığını yaptı. Paris’te UNESCO Genel Merkezi’nde Özgür Haber Dolaşımı Şefi olarak çalıştı (1959-1983). Uluslararası gazetecilik örgütleri arasında mesleksel işbirliği, basın ahlâkı, gazetecilik eğitimi ve gazetecilerin korunması projelerini yönetti. Afrika ülkelerinde, Hindistan’da, Filipinler’de gazetecilik eğitimi seminerleri düzenledi. Kara Afrika’da kırsal basın projesini oluşturdu. 1962 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin, o zamanki adıyla Basın-Yayın Yüksek Okulu’nun kuruluşu için, Paris’te UNESCO’nun merkezinde ilk projeleri hazırladı. 1974-75 yılları arasında TRT’de Radyolardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcılığı yaptı. 1986’da halen başkanlığını sürdürdüğü İletişim Araştırmaları Derneği’ni (İLAD) kurdu. Vatan, Milliyet ve Cumhuriyet gazeteleriyle çeşitli dergilerde diziler ve inceleme yazıları yazdı. Anadolu Üniversitesi, Galatasaray ve İstanbul Üniversiteleri iletişim fakültelerinde basın, radyo-televizyon tarihi, uluslararası iletişim ve siyasal iletişim dersleri verdi.
Toplumumuzun birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma duygularının pekiştiği bir Ramazan Ayı’nı geride bıraktık. Ramazan Ayı boyunca, Diyanet’in takvimindeki sahur saatine yapılan itirazlarla “Oruç fazla mı tutuluyor?” tartışmaları gündemi günlerce meşgul etti. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Abdulaziz Bayındır’ın, Süleymaniye Vakfı’ndan çıkan Ramazan takvimi ise Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Ekrem Keleş ile aralarında tartışmalara neden olmuş, televizyon ekranlarında günlerce süren diyaloglar yaşanmıştı. Röportajlık ekibi olarak geçtiğimiz Ramazan ayında halkın aklına takılan “Fazla mı oruç tuttuk?” sorularını aydınlatmak amacıyla, tartışmanın odağı iki taraftan bağımsız olarak İhsan Eliaçık’a bu konudaki görüşlerini sorduk. Oruç sürelerinin yanı sıra önümüzdeki Kurban Bayramı’na ilişkin görüşlerini de aktaran Eliaçık ile, İslam’ın emperyalizme bakışı ve İmam Hatip Liseleri ile İlahiyat fakültelerinin eğitimine dair birçok konuya değindik. Röportajımız sizlerle…
Röportaj: Sinem Hançerigüzel – Enis Derdimentoğlu
Sinem Hançerigüzel (SH): Abdulaziz Bayındır’ın sahur saatine ve orucun fazla tutulduğuna itirazları var. Bu konuda Diyanet’le farklı görüşlerde açıklamaları oldu ve Diyanet’ten de buna dair cevaplar geldi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, hangi tarafın fikrine katılıyorsunuz?
İhsan Eliaçık (İE): Benim bu konudaki görüşüm Diyanet’in ya da Abdulaziz Bayındır’ın söylediğinden biraz daha farklı. İbadiler var İslam tarihinde. İbadi mezhebinin görüşüne yakın görüşlerim. O da gündüz iyice belli olduktan sonra oruca başlamak. Şüphe bittikten sonra “Acaba gündüz başladı mı yoksa başlamadı mı, henüz daha karanlık var, biraz ortalık açıldı, gece devam ediyor” gibi tereddütler pencereyi açıp baktığımızda iyice giderildiğinde, “Alenen gündüz başladı.” dendiği andan itibaren oruç tutmaktır. Bunu saate bağlamak, matematiksel bir saat belirlemek doğru değil. İnsanlar Kur’an’da yazdığı gibi pencereyi açacaklar, gündüzün başladığına kani iseler, apaçık şekilde güneş yükselmişse başlayacaklar.
“Sahur vaktinde ‘Gündüz olmuş, bir lokma alırsam yandım ben’ gibi bir şey yoktur.”
SH:Tamamıyla aydınlık olduğunda yani…
İE: Tam aydınlık, iyice aydınlık olduğunda oruca başlamalıdırlar. Kur’an-ı Kerim’de “Siyah iplik beyaz iplikten ayırt edilince başlayın.” diyor. Orada bu sözden maksat gözün, siyah ipliği ve beyaz ipliği görme halidir. Aydınlık başlamış olması lazım dışarıda. Bu da gündüzün iyice başladığını hissettirir bize. Hafif karanlık olmaz yani. Gündüz iyice başlayınca kadar da yenilip içilebilir. Oysa Diyanet’e göre 3.30’da insanlar sahur yaptırılıp yatırılıyor. Abdulaziz Hoca biraz uzatıyor bunu; fakat o da bunu sonuç olarak takvime bağlıyor.
SH: Siz iki fikre de tam olarak katılmıyorsunuz.
İE: Ben iyice gündüz olunca başlaması gerektiğini düşünüyorum, ben öyle yaptım zaten. Bu çok önemli bir şey değil. Bazen kalkıyorum ben, sabah olmuş belli, gündüz var dışarıda. Yiyorum, içiyorum buna rağmen ve başlıyorum. “Aman gündüz olmuş, bir lokma alırsam yandım ben.” Yok böyle bir şey yani. Haa, iftar açılırken de karanlığın iyice bastırması gerekir, emin oluncaya kadar. İmsakın da yani orucun da başlaması için gündüzün iyice bastırması lazım, emin oluncaya kadar.
“Oruç karanlık iyice bastırdığı zaman açılmalı.”
SH: Siz de biraz değindiniz; ama bu konuyu açmak istiyorum. Sahur vaktiyle ilgili bir tartışma var; ama iftar saatiyle ilgili herkes mutabık gözüküyor. Siz akşam ezan okunduğunda değil tam olarak karanlık bastırığında, yani nasıl tam olarak aydınlandığında oruca başlanması gerekiyorsa akşam da tam olarak hava karardığı zaman orucun açılması gerektiğini söylüyorsunuz anladığım kadarıyla. Şu anki iftar saatinde bir yanlışlık var mıdır öyleyse?
İE: Siyah iplik ve beyaz ipliği ayırt edemez hale geldik. Baktığınızda görünemiyor. İftar saati ezanla da olabilir. Yani yarım saatlik bir akşam olma dönemi var, gündüzün ve gecenin oluşum kanunları böyle. Yarım saatte gündüz oluyor, yarım saatte gece oluyor. Şimdi bu yarım saatin başında mı, ortasında mı, sonunda mı duracağız? Bu insanlara göre değişir. Ben en sonda durmalıyız diye düşünüyorum. Gündüz iyice başladığı zaman oruç başlamalı ve karanlık iyice bastırdığı zaman da açılmalı.
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Ekrem Keleş
“Sabah oluncaya kadar, gün ağarıncaya kadar yenilip içilebilir.”
Enis Derdimentoğlu (ED): Diyanet’in sahur saati ile Süleymaniye İmsakiyesi arasında 1 saat 15 dakikalık bir fark var. Bu fark çok büyük bir uçurum. İnsanların Diyanet’in saatinde kalktığını düşünürsek, Süleymaniye İmsakiyesininkine göre uzun süre daha yiyip içebilir. Diyanet bu yanlışı düzeltme yoluna neden gitmiyor sizce?
İE: Diyanet’in yaptığı yanlış, Abdulaziz Hoca’nınki doğruya daha yakın. Gece 3.30’da ezan okunuyor. “Herkes yeme içmeyi kesecek. Eğer yemeye devam ederse oruç bozulur.” gibi bir algı var. Bu çok yanlış. Sabah oluncaya kadar, gün ağarıncaya kadar yenilip içilebilir. Sabah ezanından sonra da yenilip içilebilir. Şimdi onun böyle noktasal bir saati yok. Diyanet devlet kurumudur, hantaldır, içtihat yapamıyor, yeni görüş geliştiremiyor. Abdulaziz Hoca vakıfta çalışıyor, daha yalnız, ani ve yenilikçi fikirler geliştirebiliyor, süratli çalışıyor. Ama Diyanet’te bir görüş çıkması için bir ay geçmesi lazım. Eski görüşleri devam ettiriyorlar. “Millet böyle alıştırılmış, bozmayalım.” diyorlar.
SH: Toplumun tepkisinden çekinme durumu olabilir mi?
İE: Toplumun tepkisinden çekinmesine gerek yok ki. Diyeceği şudur: Şimdi bir gece 3.30’da ezan okunuyor, bir de 5.30’da sabah ezanı okunuyor. İmsak ezanına gerek yok. Sabah ezanıyla başlasın millet oruca. Seher vakti sabah ezanıyla başlayabilir millet orucuna. Onu esas alsın bari Diyanet. Sabah ezanını bile esas almıyor. Sabah ezanının esas alınması sorunu çözüme yaklaştırır.
SH:Peki Bakara Suresi 187.ayette bu konuda tam olarak ne söylüyor? Tam ifade ve anlamı nedir?
İE: İşte bu siyah iplik beyaz iplik meselesini söylüyor. Zaten Kur’an-ı Kerim’de oruç dört yerde geçiyor. Koskoca Kur’an-ı Kerim’de oruç dediğimiz olay dört yerde geçiyor. Bakara 183, 184, 185 ve 187. Topu topu hepsi bu işte. 186’da bir ara ayet var. 187’de “Gecenin karanlığından tanyelinin aydınlığı fark edilinceye kadar yiyin, için.” diyor. Yani “siyah iplik beyaz iplikten ayrılıncaya kadar” denilen kısmı ben bu şekilde açıkladım. Benim yaptığım çeviri bu. Sonra “Akşama kadar oruç tutun. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Bunları çiğnemeyin.”, “Hasta olanlar, yolcu olanlar, takat getiremeyenler yoksul doyuracak.” Bunları söylüyor. Bütün bu İslam ümmetinin 13 asırdır “Sakız orucu bozar mı, bozmaz mı?” diye tartıştığı şey bu kadar. Ramazan’la beraber ekranları doldurup “Kulağımdan su kaçtı, orucu bozar mı?”, “Sakız çiğnedim, orucu bozar mı?”, “Oje sürdüm, orucu bozar mı?” diye bayıla bayıla tartıştığı şeyler bu kadar: 4 ayet. Her şey açık ortada.
“İnsanlar niye oruç tuttuklarını bilmiyorlar.”
ED:Bu soruların bu kadar uzamasının, sakızla ilgili soruların bile senelerce sorulmasının sebebi nedir sizce?
İE: İnsanların dinlerini ciddiye almamaları. Orucu alışkanlık olarak görüyorlar. Niye oruç tuttuklarını bilmiyorlar. Ayetin başında diyor ki “Sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi sizlere de farz kılındı.” Her dinde oruç var.
“Oruç, sosyal boyutuyla açlığı ve yoksulluğu gündemimize taşır.”
ED:İslamiyet öncesindeki dinlerde de var mıydı?
İE: Vardı. İnsanlık tarihi boyunca vardı. Orucun bir sosyal boyutu vardır bir de psikolojik. Psikolojik boyutu kendimizi tutmak, arzularımızı denetlemek, kendi irademizle kendimizi yönetmeyi becermektir. Bunu bize öğretir. Sosyal boyutundaysa açlığı ve yoksulluğu gündemimize taşır. Önemli olan budur. Der ki “Yeryüzünde açlar ve yoksullar var ve siz buna aldırış etmiyorsunuz. 11 aydır hiç dönüp bakmadınız mahallede aç, yoksul var mı diye. Bunun ne olduğunu göreceksiniz.” der ve her yıl açlığı ve yoksulluğu gündemimize taşır. Yeryüzünde açlığın ve yoksulluğun bitmesini ister. Her yıl tekrar tekrar bize hatırlatır. Eğer yeryüzünde insanlar arzularını denetleyebilse, kendi kendini yönetebilse, aç ve yoksul hiç kalmasa oruç tutmaya da gerek yoktur.
SH: Çok tartışılan ve halkın çoğunun da tam olarak bilmediği kavramlar kullanıyor sahur saatiyle ilgili. Fecri kazip, fecri sadık terimleri ne anlama gelir?
İE: Bunlar daha çok fıkıh kitaplarında geçen tabirlerdir. Fecri kazip “yalancı doğuş” demektir. Fecri sadık da “doğru olan doğuş” demektir. Fecri kazip, sabahleyin gündüzün nasıl olduğuna bakarsanız yarım saatlik sürede gündüzün olduğunu görürsünüz. Dünyanın güneş etrafında ve kendi etrafında dönmesinden kaynaklanan, ayın da güneş etrafında dönmesinden kaynaklanan bir durumdur bu. Astronomik bir durum. Yarım saat içerisinde önce ufuk yerinde bir aydınlık belirir, sonra kaybolur. Fecri kazip diye buna denir. Bir doğuyor, sabah oluyor zannediyorsun; ama biraz sonra gidiyor. “Geçici doğuş” anlamındadır. İkinci ağardığında ise bu kez gitmez. Yavaş yavaş ortalık iyice aydınlanır. Ufkun bulunduğu yerden başlar, güneş doğdukça güneşin etrafında dönme hareketinden kaynaklanarak ortalığı beyazlığın kaplaması ve gündüzün olması süreci vardır. İkinci görünümünden itibaren o beyazlık bir daha gitmez. Buna da fecri sadık denir.
“İnsanlara bir vakit tayin edip, talimat vererek bir saat ilan etmek doğru değil.”
SH: Şunu da sormak istiyorum: Tüm tartışmalar boyunca belli astronomik derece hesapları konuşuldu. Hatta Abdulaziz Bayındır canlı yayında bahsedilen beyaz iplik siyah iplik konusunu göstererek anlattı. 20.yüzyılın başlarında Ahmet Muhtar Paşa -18 derece olarak belirliyor sahur saatini. Hüseyin Atay’ın bu konuda tabii gözlemlere dayalı sonuçları var. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Ekrem Keleş ise hiçbir İslam ülkesinde -9 derecenin kabul edilmediğini söylüyor Abdulaziz Bayındır’a cevap olarak. Yani birçok isim farklı farklı hesaplamalara dayandırıyor tezini. Sahur vakti veya imsak vakti ya da diğer tabiriyle ezan saati neye göre, nasıl hesaplanıyor? Astronomik ölçütler mi baz alınmalıdır?
İE: Çıplak göz esas salınmalıdır. İnsanlara bir merkezden “-9 derece, şu derece” diyerek bir vakit tayin edip, bunu devlet eliyle talimat vererek ilan etmek doğru değil. Herkes kendi çıplak gözüyle cevap vermeli. Pencereni açıp bakacaksın, bu kadar basit. Beyaz ipliği siyah iplikten ayırabildiğinde başlayacaksın. Seninki 15 dakika ileride, öbürününki yarım saat geride olabilir. Hepsi tek vakitte olacak diye bir şey yok. İnsanlar yavaş yavaş kalkarlar, bakarlar ve gün başlamışsa oruca başlarlar. Ezan bittiği an oruca başlatmak askeri disiplin oluyor. İbadeti böyle askeri disipline sokmaya gerek yok. Camide bile toplu komutla tesbih çekiliyor mesela. Herkes “Elhamdülillah” diyor, “Subhanallah” diyor 33 defa, 34 olmayacak. Bunlar peygamber zamanında yoktu ki. İbadeti komutla ve askeri disiplinle yaptırmak doğru değil.
SH:Dini ritüellerin, toplum nezdinde düzene oturtulması istenirken çok sıkı mı tutulduğunu mu düşünüyorsunuz?
İE: Evet. Buna gerek yok. Düzenli olsun diye, herkes aynı zamanda başlayıp bitirsin diye. Peygamber zamanında bu kadar sıkı değildi, bireysellik daha ön plandaydı. Beş komşudan beşinin oruca başlama zamanı ayrı ayrı olabiliyordu. Biri biraz daha yiyor, “Karnım doymadı, yiyeceğim.” diyor. Öbürü pencereyi açıyor, “Başlamış.” diyor ve oruca başlıyor. Biri 15 dakika önce yatıyor falan. Şimdi disipline alma adı altında, teravih namazını disipline alma, orucu disipline alma altında komutla başlayarak tek bir vakit tayin etme ve herkesi ona uydurma… Bunların hepsi sonradan çıktı.
ED: Peki sizce bu disiplin sadece bizim ülkeye mahsus bir şey mi diğer ülkelerde de var mı?
İE: Bizde biraz daha fazla. Araplarda pek yok mesela. Onlar daha serbest. Bizim camilerde de böyle disiplin var.
SH: Türkiye ile diğer ülkelerin uygulamalardaki benzerlik ve farklılıklarıyla ilgili tartışmalarda şöyle bir açıklama yapılıyor: Osmanlı döneminden itibaren ritüellerin bu şekilde uygulandığı, diğer İslam ülkeleri Osmanlı’yı önder görerek onu baz aldığından bu düzenlemelerin de o ülkelere Osmanlı’dan yerleştiği söyleniyor bu noktada. Osmanlı döneminde de bu şekilde miydi bu uygulamalar?
İE: Evet. Osmanlı döneminde de aşağı yukarı bu kadardı. Ama şimdi daha fazla, Diyanet döneminde. Mesela kandil geceleri falan Araplarda fazla yok, İran’da da yok. Kurban Bayramı da Araplarda ve İranlılarda pek yok. Kandil geceleri, teravih, Kurban Bayramı, oruca tek bir vakitte başlama biraz daha bize mahsus uygulamalar.
“Kur’an-ı Kerim’de kurban, hacla ilgili olarak geçiyor.”
SH: Kurban Bayramı konusundaki ritüellere değindiniz. Kurban Bayramı tarihi de yaklaşıyor. Bu noktada değinmek istiyorum. Yıllardır Arap ülkelerinde sadece hac döneminde gelenlere dağıtmak üzere hayvan kesildiği konusu tartışılır farklı görüşler arasında. Sizce bu doğru mu?
İE: Hac’da kesiliyor idi. Kur’an-ı Kerim’de kurban, hacla ilgili olarak geçiyor. Arapların hac vakti kestiği kurbanlardan bahsediyor ve “Hac vakti kesilen kurbanların Allah’a ulaşmayacağı, ne etlerinin ne kanlarının ne derilerinin Allah’a ulaşmayacağı, Allah’a asıl ulaşanın takva olduğu” söyleniyor. Arapların zaten Kabe’ye getirip kestikleri kurbanların aslında kesilmesine de gerek olmadığı anlamında. Kur’an-ı Kerim “Herkes kurban kesecek.” diye bir emir vermiyor. Hatta “Hacca gidecek olanlar kesecek.” diye bir emir de vermiyor. Hac’da Arapların kestiği kurbanlardan bahsediyor. “Onların etleri Allah’a ulaşmaz, ulaşacak olan takvadır. Eğer kesiyorsanız yoksullara da dağıtın.” diyor. “İlla keseceksin.” diye bir farz yok Kur’an’da.
“Bizde en büyük dini ibadet kurban gibi algılanıyor.”
ED: Kurban bayramında Türkiye’den başka yerlerde hayvan kesme geleneği ne kadar yaygın?
İE: Bu kadar yaygın değil. Mesela geçen bayramlardan birinde Mısır’dan bir arkadaşım aradı. “Kahire’de nasıl geçiyor bayram?” dedim. “Ya bir kilometre yürüdüm.” dedi, “Kurban kesen falan yok.” dedi. “Bir yerde kesen gördüm, gittim, baktım, o da Türk’müş.” dedi. Gerisini sen düşün yani. Bizde en büyük dini ibadet kurban gibi algılanıyor. Şaman kültüründen geliyor bu, Müslümanlık’tan gelmiyor.
“Kurban kelime anlamıyla ‘garipler’ demektir.”
SH: Bizim dilimizdeki kurban kelimesinin Arapça’daki karşılığı nedir?
İE: Kurban, Kur’an-ı Kerim’de “yaklaşmak, yakınlaşmak” demek. Hayvan kesmek manasında kullanılmaz. Allah’a yakınlaşma için kullanılır. Sadece Yahudilerin yakmalık sunu kurbanlarını anlatırken -yakınlaşma amacıyla kurbanları yakarak kurban ediyorlardı ateşte- ondan bahsederken geçiyor sadece. Bayram kelimesi de Kur’an-ı Kerim’de geçmiyor. Ama İslam kültüründe “fedakarlık bayramı, kendini feda etme bayramı” olarak geçer. Ama “kendini feda etme” değil, “kurbanı feda etme” olarak anlaşılıyor. Halbuki kurban “garipler” demektir, “garip, gureba, kimsesizler, evsizler, çaresizler” demektir. Onların bayramı demektir. Nasıl ki 23 Nisan çocuklara, 19 Mayıs gençlere armağan edilmiş, İslamiyet’te de Kurban Bayramı gariplere kimsesizlere, çaresizlere armağan edilmiştir, onların ön plana çıktığı, sevindirildiği bayram demektir esasında. Hiç hayvan kesilemese de olur yani.
“İmam Hatip Liseleri’nde eski İslam kültürünü tekrar ediyorlar.”
ED:Biraz da günümüzde tartışılan diğer konulara değinelim. İmam Hatip Liseleri’nin ve İlahiyat fakültelerinin eğitim sistemi sizce halkı aydınlatmak için yeterli mi ya da dine hakim olmak yeterli mi?
İE: Yeterli değil. Hem dini eğitim koyuyorlar imam yapmak için, sure ezberletiyorlar. Tefsir, hadis, İslam tarihi dersleri koyuyorlar. Öbür taraftan fizik, kimya, matematik dersleri falan koyuyorlar. Hem dinini bilen hem dünyayı bilen hem teknik ilimleri, yani fen bilimlerini ve dinini bilen nesiller yetişsin istiyorlar; ama olmuyor. Birincisi bu. İkincisi; din olarak ne anlatıyorlar? Ona baktığımız zaman eski İslam kültürünü tekrar ediyorlar. “Sorgulanmamış eski İslam kültürü” diyoruz biz buna. Yani Emeviler, Abbasiler ve Selçuklular, Osmanlılar zamanında uzun bir tarih süreci içerisinde askeri tarım imparatorlukları döneminin ihtiyaçlarını karşılamak için üretilmiş İslam kültürüdür bu. Mesela açıyorsun, sular bahsinden başlıyor. Kuyuya bir tavuk leşi düştüğü zaman kaç kova oradan çıkarıldığı zaman orası temiz olur? Birine göre 10, birine göre 25 kova çıkarırsan kuyu temiz olur. Bu, modernleşmenin olmadığı, şeriatın yaşanmadığı tarım toplumunun, köy toplumunun fıkhıdır. Şimdi artık öyle kuyu yok. İnsanların evinde lavabo var. İnsanlar gidiyor, açıyor, şırıl şırıl abdest alıyor. Giriyor, insanlar duş alıyor. Bunu İslam toplumları hala aşabilmiş değil. İmam hatipte gitsin fıkıh olarak o sular bahsini, yani bir kuyuya tavuk leşi düştüğünde kaç kova su çekilirse o su temizlenir, hala bunu okutuyorlar. Eski İslam kültürü tekrar ediyorlar. Halbuki şimdi bunların hepsi eski çağlarda kaldı. Müfredat da eski, yeni değil. Müfredat da yenilenmedi. Çağın insanının ihtiyacı olan şeyler söylenmeli.
“Çağdaş bir İslam kültürü anlatılması lazım.”
ED: Peki müfredatta ne gibi değişiklikler olmalı? Neler eklenmeli, neler çıkarılmalı?
İE: Dini müfredatta zihniyet değişikliği yapılması lazım. Şu anki durum ile bu iş yürümüyor. Kur’an’ı ezberletmek, Peygamber’in hayatını anlatmak, hac, oruç, namaz konularını; bunların yanında Amentü dediğimiz İslam inancını anlattığın zaman din dersi anlatmış oluyorsun. İnancın ritüelleri, din dersi anlatılmış oluyor. Halbuki din dersi kapsamında çocuklar için “Çalmamalıyız, dürüst olmalıyız, kimseye iftira atmamalıyız, iyilik yapmalıyız.” gibi ahlaki konular üzerinde durulmalı. Din budur çünkü. Din ahlaktır, direkt ahlaktır. Ritüel değildir. Ritüeller şahsidir ve kişiye kalmıştır. Ancak şu anki din anlayışı ritüeli din gibi kabul ediyor ve insanlardan da bunu talep ediyor. IŞİD’e göre mesela namaz kılmayan kırbaçlanır, inanmayan öldürülür, Müslüman olmayan birine üç seçenek sunulur: Ya Müslüman olmalı ya haraç vermeli ya da ölüm. Eğer bunlardan birisini kabul etmezse ve esir düşerse köle yapılır. Erkekleri öldürüp kadınları cariye yaparlar. Bu hala onlar tarafından uygulanıyor. Neye dikkat ediyorlar, eski kitaplardan feyz alarak yapıyorlar. Bu uygulamaları İslam zannederek yapıyorlar. Kur’an’dan sadece bahseden, dini o zanneden kitaplardan bakarak uyguluyorlar. Peki bu ibareler eski kitaplarda gerçekten var mı? Evet, var. Yanlış oluşmuş. Dini temeli insanlık değerleri olarak vaaz etmeyen; dini inanç, kimlik ve ritüel olarak vaaz eden ve talep eden, dayatan bir din zihniyeti var şu anda. Sadece IŞİD böyle değil, Türkiye’deki cemaatlerde, tarikatlarda da bu anlayış var. Buranın değişmesi ve buradan da müfredat değişikliği yapılması lazım. Çağdaş bir İslam kültürü anlatılması lazım. Mesela çevreyi kirletmek, doğayı katletmek, işçinin hakkını vermemek ve bunun gibi konular çağdaş insanı ilgilendirir.
“Hadisler Ortadoğu ve Arap tarihidir.”
ED: Toplum tarafından da sıkça kabul gören ‘’Dini bir hususta önce Kur’an’a, sonra Peygamber hadislerine bakarız.’’ diye bir husus var. Peki sahur gibi büyük bir konuda neden bu yolu izlemeyip dış kaynaklara başvuruyoruz?
İE: Aslında bu görüş yanlıştır. Peygamberimiz, “Ben size yolunuzu şaşırmayacağınız bir kitap yolluyorum, o da Allah’ın kitabı Kur’an’dır.” diyor. Kur’an zaten her şeyi söylemiş, hocaya sormaya gerek bile bırakmamış. İnsanlar Kur’an’ı açsın, okusunlar, ona göre hareket etsinler, tüm olay bu. Peki o zaman tüm bu Diyanet, hocalık kurumları ne olacak? Tüm bu insanlar işsiz kalacağı için bu işi abartıyorlar. “Biz lazımız, hocaya soracaksın, Arapça bilen hoca lazım, sen okuyamazsın oradan.” diyorlar. Siz Kur’an’ı direkt okursanız aracıyı ortadan kaldırmış olursunuz. Avrupa’daki reform tarihinde de bu böyle olmuştur. Sünnet diyorsunuz, hangi sünnet? Kur’an üzerinde İslam dünyasında ittifak var; ama hadislerde ve sünnetlerde bu ittifak yok. Koskoca 250 milyonluk Şii dünyası Salih Buhari’ye inanmıyor. Hadis kitaplarından İslam öğrenilmez. Hadis kitapları Arap tarihidir, Arapların dinden anladıklarıdır. Din kaynağı yalnızca ve yalnızca Kur’an’dır. Hadisler, sünnetler Ortadoğu ve Arap tarihinden ibarettir. Okunabilir; ancak din kaynağı olarak görülemezler.
“Şu anda bir meta fetişizmi var.”
ED: Peki Sizce İslam dini emperyalizme nasıl bakıyor?
İE: Emperyalizm bir gücün, bir başka ülkeyi ve oranın yer üstü ve yeraltı kaynaklarını her anlamda sömürmesi demektir. Bu sömürünün gerçekleşmesi için de oranın işgal edilmesi gerekir. Şu an çağdaş emperyalizm şöyle çalışıyor: Büyük güç diğer devletlere “Bana hammaddenizi açın.” diyor. Onlardan alıyor, işliyor, sonra diğer ülkelere diyor ki “Bana pazarınızı açın.” Pazar açılınca istediği fiyattan diğer ülkelere satmış oluyor. Eğer dersen “Sana pazarımı açmam, hammaddemi vermem.” dersen sen terörist ülke oluyorsun. Kapitalizm üretmeden duramaz, sürekli üretir ve ürettiklerini satmak için emperyalist bir politika izler. Dünyaya ürettiklerini satamazsa tüm o telefonlar mesela, teneke yığınına dönüşür. Satması için de ürünü ihtiyaçmış gibi hissettiriyor. Reklam yaparak seni ona özendiriyor, sen de “Herkeste varken bende niye yok?” dediğin anda artık duramıyorsun. Şu anda bir meta fetişizmi var. İnsanlar almak, gezmek, yemek, içmek derdinde. Ahlak, karakter, ruh, bilgi; bunlar ikinci planda kalıyor, her şey dış görünüş. Lüks tüketim insanların ihtiyacı gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bir gecekonduya gitsen, yıkık dökük olsun; ama içinde her zaman LCD televizyon var, içeri giriyorsun, hepsinin elinde cep telefonu. Şu anda bu iki araç; telefon ve televizyon zaruri ihtiyaçların en başında gibi gösteriliyor. Ancak İslam’da “ihtiyaç fazlasını elde tutmama” prensibi vardır. Bir eşyan ihtiyaç fazlası ise onu elde tutup “Benim bu.” dememelisin, sade yaşamalısın. İhtiyacını da kendini, toplumu ve Allah’ı kandırmaya çalışmadan belirlemelisin. İnsanların sade yaşaması, paylaşımcı olması ve toplumsal zaruri ihtiyaçları sahiplenmemesi gerekir. Toprağın mesela özel mülkiyet olmaması gerekir. Soluduğumuz havaya para veriyor muyuz? İleride belki kapitalist hırs gerektirir; ama şu an için vermiyoruz. Suya para veriyoruz ama… Bir aile düşünün beş çocuklu, ihtiyacı kadar evi olmalı; ikinci, üçüncü fazladan ev sahibi olup kiralarla geçinmemek gerekir. Herkesin evi olmalı, devlet bunu sağlamalı. İnsanların “Nerede sağlık hizmeti, nerede eğitim hizmeti alacağım?” diye düşünmemesi gerekir. Eğitim, sağlık, barınma; zaruri ihtiyaçlar bunlardır. Bu ihtiyaçların karşılandığı toplum sağlam bir toplumdur. Bizim toplumumuz böyle mi? Bütün bu zaruri ihtiyaçlarımızı kazanabilmek için birbirimizle yarışıyoruz. Sabah 8 akşam 6 saatleri arasında insanları köle gibi çalıştırmamak gerekir. Öğlene kadar çalışıldığı takdirde dünyadaki mevcut iş verimliliği sağlanabiliyor yapılan bir araştırmaya göre. Öğleden sonra insanlar kendine vakit ayırıp kültür-sanat etkinliklerine gitmeli.
“Sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, saldırısız ve savaşsız bir dünya.”
SH: Bu bahsettiğiniz sistem bana Thomas More’un “Ütopya” kitabını hatırlattı.
İE: Öyle zaten. Ben yaşadığımız dünyanın da cennete çevrilebileceğine inanıyorum. Cennete çevrilmesi için beş esas var aslında, 5S şeklinde kodlanabilir; sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz, saldırısız ve savaşsız bir dünya. Bunların sağlandığı bir mahalle düşün, sömürünün olmadığı, herkesin işini yaptığı ve herhangi sözlü bile kavganın yaşanmadığı mahalle düşünün. Orası cennettir. Kur’an’da bahsi geçen cennet böyle bir yer. Yoksa bu dünyada sabahlara kadar sadece namaz kılıp, tesbih çekerek öteki dünyada 40 huri ile olmayı düşlemek hiç değildir. Cübbeli böyle anlatıyor mesela, böyle bir din olur mu? Bunu duyan aklı başında adam “Böyle din mi olur?” diye düşünüp, ateist oluyor. E sizin yüzünüzden.
SH: Peki eşit bir toplum adına biri ağır, biri hafif iş yapan iki kişinin aynı ücretleri alması mı sağlanmalı, yani aralarındaki bu eşitlik, adil bir eşitlik mi?
İE: Bu böyle net bir eşitlik değil, imtiyazsızlıktır. Zengin-fakir, siyah-beyaz, köylü-kentli ayırt etmeksizin herkes Allah’ın karşısında eşit olacaktır. Bu da buna benzer bir eşitlik. “Sen fakirsin buraya giremezsin.” gibi bir tutum olmayacak ya da “Bu zengin, deniz kenarında bir evde ancak bu oturabilir.” gibi bir olay yaşanmayacak. Kısıtlamalar yaşanmayacak, mesela “Benim topraklarımda sadece benim dilim konuşulacak, senin annenden öğrendiğin dil geçersizdir.” gibi bir şey olmayacak. Milliyet, sosyal statü, cinsiyet, ırk gibi konularda insanlar arasında ayrımlar yapılıyor. Yaşadığımız yere göre bile ayrımcılık yapılıyor. İstersen süper zeka ol, işinin bin kat ehli ol. Eşitsizlik işte. Biz buna “biçimsel eşitsizlik” diyoruz; ama Allah’ın karşısında herkes eşittir. Devlet içinde herkes eşit olmalıdır. Benim adamım, senin adamın gibi bir şey söz konusu olamaz. Eski Mısır’da Adalet Tanrısı vardır. Şimdi de devlet dairelerinde heykeli var, gözü kapalı ve elinde adalet terazisi olan bir kadın. Neden gözü kapalı? Kimlik sormamak için. “Hakkında karar vereceğim kişi kim?” diye sorduğun an bitiyor adalet. Mutlak eşitlik gibi düşünmeyin, herkes aynı parayı alacak ya da herkes sabah 4 peynir yiyecek gibi bir şey düşünmeyin. Ekonomik bir eşitlik ise, herkes hak ettiği kadar kazanmalı. Doktor sadece maaş alıp muayene parası almadan halka hizmet ederse, onun doktorluğu azalmaz. İnsanlar buna razı olmuyor; ama muayene parası alıp dünyanın parasını kazanıyorlar. Zengin ile fakirin arasındaki ekonomik farkı alabildiğine azaltmalıyız. Tamamen kapatmak mümkün değil bence.
Her alanı etkileyen bir nörogelişimsel bozukluk olan otizm ile ilgilenen Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği (ÖÇED), özel çocuklar hakkında bildiğimiz ve bilmediğimiz konulara ışık tutuyor. Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Parin Yakupyan ile gerçekleştirdiğimiz “Otizm nasıl fark edilir?”, “Fark edildiğinde ne yapılmalı?”, “Nereye başvurmalı?”, “Birey gerekli eğitimden sonra halka kazandırılabilir mi?” gibi merak edilen birçok soruya değindiğimiz röportajımızı siz okurların önüne sunuyoruz. Bilgilendirici bir okuma olası dileğiyle…
Röportaj: Seda Özdemir
Seda Özdemir (SÖ): Merhaba Parin Hanım. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Parin Yakupyan (PY): Ben İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuyum. 18 yıl kadar finans ve muhasebe alanında yöneticilik yaptıktan sonra 2007 yılında özel çocuklarla ilgili alana geçiş yaptım. 2000 yılında İkizlerin doğumuyla anne olmanın sevincini yaşarken o sırada oğullarımdan birinde sıkıntılar başladı. Doktora gittiğimiz zaman ‘otizm’ teşhisi aldık. O dönemden sonra hem çalışıp, hem de oğlumun özel eğitimine yetişmeye çalıştım. Oğlum 5 yaşına geldiğinde başka şeyler yapmam gerektiğini fark ettim, sadece eğitime götürmek yeterli değildi. Oğlumun eğitimcisi olan kişiyle beraber kafamızda bir eğitim kurumu fikri doğdu. Bu kurum içeriğinde genel düzenin dışında, ticari olmanın haricinde çocuklara ve ailelere gerçek kalitede ve etik çalışarak yüreğimizi ve duygularımızı da bırakmayarak bir iş yapmak istedik. Bunun üzerine de 2007 yılında bu kurum faaliyete geçti.
“Türkiye’deki farkındalığa emek vermek istiyoruz.”
SÖ:Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği olarak gelecekte planladığınız projelerinizden bahseder misiniz?
PY: Her şeyden önce Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği (ÖÇED), üç yıllık bir dernek. Biz özel eğitim sektörüne girdikten sonra hiçbir zaman olduğumuz yerde durmadık. Eğitim adına düzgün işler yapmaya başlayınca bu çocuklar ve aileler için sivil toplum kuruluşları aracılığıyla da bir şeyler yapmamız gerektiğini fark ettik. Çünkü bazı yerlere kurum adıyla giremiyorsunuz. Kurumlar ticari oldukları için “Siz ticarisiniz” zihniyetiyle sizin yapmış olduğumuz farkındalık çalışmalarını farklı yönlere kaydırabiliyorlar. Onun için de bu işe gönül veren arkadaşlarla birlikte ÖÇED’i kurduk. ÖÇED’le ilgili en büyük hedefim, burayı vakıf haline getirerek faaliyetimize daha büyük çaplarda devam edebilmek. Aslında isimlerinin bir önemi yok, vakıf olmuş dernek olmuş. Önemli olan belirli bir amaca hizmet edebilmek. Şu an için en büyük amacımız dernek kanalıyla farkındalık çalışmalarına imza atmak. Yaşadığımız en büyük sorunlardan biri de çevrenin özel gelişim gösteren çocukların farkında olmayışı ve duyarsızlığı. Çevre ne kadar fark ederse biz o kadar daha rahat edeceğiz. Bunu fark ettiğimiz ve belirlediğimiz için de bizim dernek olarak en büyük çabamız bu farkındalığa destek vermek. Pek çok otizm derneği var, bunlardan birine de katılabilirdik. Çünkü önemli olan çok dernek kurmak değil. Nicelik önemli değil, nitelik önemli. Biz kişisel egolarımızdan uzak, kendi bildiklerimiz doğrultusunda hareket ediyoruz. Çünkü biz özel eğitim kurumu misyonuyla geliyoruz. Eğitim derken sadece çocuk eğitiminden bahsetmiyoruz. Aynı zamanda aile eğitiminden bahsediyoruz. Aslında aile eğitimi, çocuk eğitiminden daha önemli. Aile ve çocuk eğitimini nasıl çoğaltabiliriz? En birincil amacımız bu. Diğer derneklerin birçoğu daha çok ailelerin ihtiyaçları üzerine, annelerin ve babaların kurmuş oldukları dernekler. Ben de bir anneyim; ama aynı zamanda 10 yıldır bu alanda yöneticilik yapıyorum. Bizimki biraz daha eğitim içeriğini baz alan bir dernek olduğu için farklı bir dernek. Biz de birçok dernek gibi Otizm Dernekler Federasyonu üyesiyiz. Aynı zamanda Türkiye Otizm Meclisi üyesiyiz. STK olarak daha toplumda ses getirebilmek için de belli bir yapılaşmaya ihtiyacımız var. Bu yapıyla birlikte bir şeyler yapmak, başarılara imza atmak, Türkiye’deki farkındalığa emek vermek istiyoruz. Türkiye’deki çocukların her türlü haklarını savunmak için kendi çabamızla sadece bizim kurumumuza gelen ailelere ve çocuklara değil, daha geniş yerlere ulaşmak amacımız. Okullar bizim çocuklarımızı almak istemiyor. Aileler bizim çocuklarımızla çocuklarını okutmak istemiyor. Bütün bunlar otizmi bilmemelerinden kaynaklanıyor. Bilmedikleri için korkuyorlar. Aslında o kadar güzel ki bu çocuklarla bir şeyler yapmak. Ama bilmedikleri için yapamıyorlar. Onun için de bu eğitimi okullara yaymak, topluma yaymak gerekiyor. Bunun için de farklı şehirlere de gitmek gerekiyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya gibi büyükşehirlerimiz özel eğitimin nispeten iyi olduğu şehirlerimiz. Ama bunların dışında illerde duyduğum hikayelere dudağım uçukluyor. O kadar kötü ki, Türkiye’de genel olarak özel eğitimin durumu ve konumu.
“Hemen özel eğitime başlamak ve annenin kendine destek alması çok önemli”
SÖ: Özel çocuğu olan aileler ilk tanıyı aldıklarında neler yapmalı, nereye başvurmalı?
PY: Öncelikle o ilk tanı sudan çıkmış balığa döndürüyor sizi. Çünkü çoğu anne otizm tanısıyla karşılaşacağını bilmeden gidiyor. Bilerek gitse bile otizm kelimesi o an sizin için dünyanın sonu. Otizm tanısını çocuk psikiyatristleri ve nörologlar koyuyor. Pek çok hekim otizm, özel eğitim deyip kenara çekiliyor. Özel eğitim nedir? Otizm nedir? Aile bilmiyor. Zaten internette korkunç bir bilgi kirliliği var. Tabii bu bizim dönemimizde daha vahimdi. Şimdiki zamanda doktorlarımız ve uzmanlarımız bu konuyu kapsayan çok kitaplar yazdılar. Tabii yeni tanı aldığınızda biraz şaşkın olduğunuz için hemen bu kaynaklara ulaşamıyorsunuz. Aslında yapacakları şey çok belli. Hemen özel eğitime başlamak ve annenin kendine destek alması. Çünkü burada bu tanıyı almakla beraber sizde yıkılıyorsunuz. O teşhisten sonra bir takım evreler yaşanıyor. Önce reddediyorsunuz. “Hayır benim çocuğum otizmli olamaz” diyorsunuz. Farklı farklı doktorlara giderek “Hayır, otizmli değil” cümlesini duymaya çalışıyorsunuz. Sonrasında belki “Hayır özel eğitime gerek yok” deyip 6 ay kreşle denemeye çalışıyorsunuz. Burada ilk olarak düzgün bir kurumda özel eğitim alarak işe başlaması gerekiyor. Özel eğitimin bilimsel dayanaklara destek alarak verilmesi uygulanması çok önemli. Kurumlar arasında da sıkıntılar var. Ailenin hem ruhsal açıdan desteklenmesi, hem bilgi açısından desteklenmesi, hem de çocuğuyla beraber çalışması hatta kardeş varsa kardeşin de eğitime dahil edilmesi gerekiyor. Eğer aile destek olmuyorsa o çocuğun başarı şansı çok düşük. Yani aile mutlaka işin içinde olacak ve toplumda çocuğuyla beraber var olacak ki ilerleme sağlanabilsin.
SÖ: Özel çocuklardan biraz bahseder misiniz?
PY: Biz farklı gelişen çocuklarımıza “özel çocuklar” deyince diğer anneler-babalar “Bizim çocuklarımız özel değil mi?” diyorlar. Tabii ki her çocuk özeldir. Eski zamandan şimdiye birçok kavram çağ atladı. Eskiden özürlü, engelli, sakat vs. deniliyordu. Bütün bu kavramlar artık değişti. Bütün bu kavramların genelinde şu söylendi: “Özel gereksinimli birey” Yani bu bireyin farklı özel gereksinimleri var ve ona farklı bir şeyler yapmanız gerekiyor. Aslında normal olmak çok da güzel bir şey değil. Bizim maalesef eğitim sistemimiz, imar sistemimiz, okullarımız hep standarda(normal) göre. O çocuk standart kavramının üstünde veya altında kaldığı zaman bir takım farklı ihtiyaçları oluyor. O farklı ihtiyaçları biz destekle karşıladığımız için “özel gereksinimli birey” dedik ve kendi çatımızın altında topladık. Özel gereksinimli çocuklar kategorisine sadece otizmli çocuklar dahil değil. Bunlara görme engelliler, duyma engelliler, bedensel engelliler, zihinsel eksikliği olan çocuklar, özel öğrenme güçlülüğü olan çocuklar da dahil ediliyor. Ama bunların içerisinde daha çok çalıştığımız kesim otizm, özel öğrenme güçlülüğü ve zihinsel engelli olan çocuklar. Biz bu üç grupla daha fazla çalışıyoruz. “Bizler okula gittiğimiz dönemlerde karne ve not için çalıştık.”
SÖ: En iyi eğitim yöntemi sizce hangisidir?
PY: Yurt dışında National Autism Center’ın yayınladığı NAC raporu denilen bir rapor var. Özellikle otizmli çocuklarda “neler en etkili, neler bilimsel, neler faydalı, neler yapılsa da olur, yapılmasa da olur, neler hiç yapılmamalı” diye sınıflamışlar. Birinci sırada eğitim metodu olarak Uygulamalı Davranış Analizi(UDA) veriliyor. Bunun yurt dışındaki adı da Applies Behavior Analysis(ABA) olarak geçiyor. Bu metodun bilimselliği kanıtlanmış. Bütün dünya özel eğitimde bilimsel çalışmalar yapıldığı için birinci sırada UDA yöntemini kabul ediyor. Ama her çocuk için UDA mı, bu tartışılır. ABA’da dediğimiz yöntemler her bireyin öğrenim metodolojisini içeriyor. Bizler okula gittiğimiz dönemlerde karne ve not için çalıştık. Aslında hayat hep pekiştirme, ödül üzerine kurulu. Türkiye’deki gibi nota dayandırılan bir eğitim sisteminde ödül zaten ön planda. Belki sistem tamamen değişse, ödülden farklı bir motivasyon bulunabilir. Ama biz maalesef şu anda bütün öğrenme sistemimizi dışsal motivasyon üzerine kurmuşuz. Tabii sonrasında bunu içselleştirebilmek önemli. UDA da temelini ödülden alıyor. Yani şimdi otizmli bir çocuk düşünün, notun onun için bir önemi yok. Ailenizin, erkek ve ya kız arkadaşınızın sizi övmesi sizi kendinize daha çok özenmenizi sağlar. Ama bizim çocuklar için bir anlamı yok bunun. Biz de farklı gelişim gösteren çocuklara onların sevdiği ödülleri bulup dışsal motivasyonla eğitim yapıyoruz. Ama amacımız bunu içsel motivasyona çevirmek. Hep dışsal kaldığında bağımlı çocuklar haline gelir. Bir süre sonra bunları kaldırıp farklı kazanımlar yapıyoruz. Bunların pek çok yöntemi var. UDA’nın temelinde çok farklı öğrenme metotları da var elbette. Bazı çocuklar UDA’yla öğrenir, bazı çocuklar tamamen doğal şekilde öğrenir. Yani aslında biz her çocuğa “Bu şekilde öğreteceğiz” dediğimiz zaman da yanılırız. Her çocuğun öğrenme metodu farklıdır. Çok büyük bir çoğunluk otizmde UDA’yla çok ilerliyor ve bizim de kurumlarımızda birincil olarak uyguladığımız yöntem budur. Ama bunun yanında oyun terapi, floortime, duyu bütünleme, hareket eğitimi, müzikli eğitim, destekleyici eğitimlerdir. Bunları da çocuğun yapısına göre kullanmak gerekir. “En başarılı yöntem şudur” demek veya “Ben sadece bu yöntemi kullanırım” demek aslında eğitimcinin bir yerde acizliğidir. Eğitimci her yöntemi bilmeli ve içinden uygun olanı seçmeli. Bazen diyorlar ki, “Otizmlinin özellikleri nelerdir?” veya “Otizmli neleri yapamaz?” Böyle bir şey yok. Her otizmli farklıdır. Birinin yapamadığı bir şeyi başka bir otizmli yapabilir. İletişimde problemi ve tekrarlayıcı hareketler(bazen düşünce bazında) bu çocukların iki ortak özelliğidir genelde. Zaten şu anda yeni tanılama kriterlerinde buna bakıyorlar. Bazen “Otizmler sevilmekten hoşlanmazlar” derler. Çoğu otizmli göz kontağı kurmaz ama çok güzel göz kontağı kuranlarda vardır.
“Bizim çocuklarımızın özel okullarda başarılı olma şansı hemen hemen yok”
SÖ: Okul yaşına geldiklerinde özel gereksinimli çocuklar ne gibi sorunlarla karşılaşıyorlar? Özel okullar var mı bu konuda eğitim veren?
PY: Özel çocuklara eğitim veren özel okul yok zaten. Benim bildiğim sadece bir iki tane var. Onlar da en çok bireysel eğitim şeklinde ilerliyor. Okul ortamında eğitim veren devlet okulları var. Onun dışında benim bildiğim özel okul yok. Ama bizim çocuklarımıza kaynaştırma programıyla gittikleri zaman eğitim veren özel okullar var. Mesela aile diyor ki “Ben çocuğumu özel koleje yazdıracağım.” Kaynaştırma programı varsa, okul da alıyorsa oraya yazdırılabiliyor. Bizim çocuklarımız okul çağına geldiğinde Rehberlik ve Araştırma Merkezi(RAM) bu çocukları ya özel çocukların okuduğu okullara alır ya da der ki, “Kaynaştırma eğitimi alabilirsin.” Kaynaştırma eğitimiyle de der ki “Herkesin okuduğu şekilde okuma hakkın var.” ama tabii ki, bir takım alt yapılara hazırlayarak. Bizim ailelerimiz kaynaştırma raporu olan çocuklarımızı ya devlet okuluna veriyor ya da özel kolejlere veriyor. İki seçenekte de aslında okullar çocuklarımızı okullarına almak istemezler. Çünkü dediğimiz gibi öğretmenlerimiz pek bir şey bilmiyorlar. Sınıfta çocuklar çok olduğu için sizin çocuğunuzu onların arasına koymak başlı başına bir problem. Bizde şunu diyoruz: Eğer bu çocuk kaynaştırma eğitimiyle bir okula gidecekse (özel veya devlet hiç fark etmez) mutlaka destek öğretmeniyle gitmeli ki hem öğretmenin işini kolaylaştırsın hem de o özel bireyin işini kolaylaştırsın. Tabii buradaki amaç bunu gittikçe silikleştirmek. Kaynaştırma eğitimi destek öğretmenle olduğu müddetçe başarılı bir yöntem. Ama özel kolejler destek öğretmenini çoğu zaman kabul etmezler. Çünkü çok alışık oldukları bir sistem değildir. Özel okulların diğer velilerin paralarına ihtiyaçları oldukları için o velilerin “Ben bu çocukları sınıfta istemiyorum” demeye de hakları olur. O sebeple de bizim çocuklarımızın özel okullarda başarılı olma şansı, bir anne olarak, 10 yıldır bu alanda olan bir kişi olarak söylüyorum hemen hemen yok. Yani bana biri gelse, “Benim çocuğum okula başlayacak, ne yapmam gerekiyor” diye sorsa, eğer kaynaştırma raporu varsa, destek öğretmenle birlikte devlet okulu derim. Devlet okullarında velilerin “Ben bu çocukları istemiyorum.” deme lüksleri olmadığı için biraz daha avantajlıyız. Devlet bize bu şansı tanımış. Eğer benim kaynaştırma raporum varsa, ilçemdeki bağlı devlet okuluna çocuğumu gönderebilirim. Ama özel okul “Almıyorum” da diye biliyor. Aslında onun da buna hakkı yok. Bununla ilgili hatta mahkeme de açtı bir annemiz. Ama maalesef olumsuz sonuçlandı. Yani özel okullar biraz zor bizim çocuklarımız için.
“Hangimiz tamamen normaliz ki?”
SÖ: Peki sizce ayda sekiz saatlik eğitim özel çocuklarımız için yeterli midir?
PY: Değildir. Biliyorsunuz UDA yönteminden bahsettik. Haftada 40 saatlik eğitimle çok başarılı olmuş, %40 başarı şansı varmış vs… Şimdi düşünün ki siz, 2 yaşındaki çocuğunuza otizm teşhisi alıyorsunuz ve güzel yoğun bir eğitim alıyorsunuz. Çocuğunuzun eğer farklı bir engeli yoksa, bir nörolojik problemi yoksa, bir zihinsel problemi yoksa, farklı bir problemi yoksa düzgün bir eğitimle çocuğunuz normal bir birey olarak hayatına devam edebiliyor. Böyle bir ihtimal var. Ne kadar büyük bir mucize değil mi? Eğitime destek, eğitime bağış için birçok kampanya var. Çağdaş Yaşamı Destekleme, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı vs. Aslında en büyük destek bizim çocuklarımıza yapılan destek. Çünkü zeki bir insan zaten okul çağı başladığında kolejde okumasa dahi (normal bir devlet okulunda okusa bile) üniversite alanında büyük başarılar gösterebiliyor. Ancak bizim çocuklarımız istediği kadar zeki olsun eğer o eğitimi almazsa hayatı boyunca engelli bir birey olarak yaşamını sürdürebilir. Ama küçük yaşta o yoğun ve doğru eğitimi alırsa tamamen spektrumdan çıkması veya en azından tamamen çıkmasa bile bir kaynaştırma eğitimini tamamlayarak ayaklarının üstünde duran bir birey olması mümkün. Benim oğlum şu an, lise 2 kaynaştırma öğrencisi. Grafik bölümünde okuyor. Tabii ki üniversite gibi hayallerimiz var. Ama sadece bu aşamaya gelebilmek bile bizim çocuklarımız için çok büyük bir mucize. Bunun karşılığı yurt dışında haftada 40 saat, günde 8 saat. Siz ayda 8 saat diyorsunuz bakın. Hepiniz okula gidiyorsunuz ve yaklaşık günde 8 saat eğitim alıyorsunuz, biz de bu eğitimi aldık. Peki bizim çocuklarımız ayda 8 saatle bunu başarabilir mi? 2-5 yaş arasında o çok yoğun eğitimi verdiğinizde yani günde 8 saat (ayda 8 saat değil) eğitimi verebilirsek eğer bu çocukları belki de yarın öbür gün sizlerden biri yapabiliriz. Yani farklı olabilir ama hayatın içerisinde olur. Hangimiz tamamen normaliz ki? Mesela kalem sallamak, pek çok birey kalem sallıyor. Stres çarkı ile rahatlamak bile bir gariplik değil mi? Veya birçoğumuz ayağımızı sallarız. Takıntılarımız vardır; aynı hep masada oturmak isteriz, aynı renk kıyafetlerden rahat ederiz. Bunlar bizim hayatımızı engellemediği müddetçe bir sorun yok. Bu takıntılı düşünceler veya davranışlar hayatımızı etkilemeye ve engellemeye başlarsa o zaman sorun. İşte biz onu sağlamaya çalışıyoruz. Çocuk farklı olabilir, tuhaf olabilir; ama bu tuhaflıklarıyla toplumun içinde var da olabilir. Birçok profesör var göz teması kurmayan… Bizim amacımız çocuklarımızı küçük yaşta (2-5 yaş arasındaki dönemde) çok yoğun eğitimle yani günde 8 saatlik evde de destek veren bir eğitimle geliştirmek. Sadece masa başı çalışmalara değil. Çocuğu sinema ortamına alıştırmak, tiyatro ortamına alıştırmak, sokaklarda dolaşmasına destek olmak, toplum içine girmek bunlar da eğitim içerisine giriyor. Bisiklet kullanmasını öğrenmek, yüzmeyi öğrenmek bunların hepsi birer eğitim. Mutlaka çocuk parka gidip oynamalı. Yani şöyle düşünmeyin; “Çocuğum gitsin sadece eğitim alsın, kalksın sonra eve gitsin.” O çocuğun oyuna da ihtiyacı var elbette.
“Her çocuğun içinde bulunduğu engel durumu farklı olduğundan dolayı gelişim gösterme süreçleri de farklılık gösteriyor”
SÖ: Özel eğitim alan çocukların gelişim aşamaları nasıl oluyor?
PY: Bazı çocuk çok hızlı ilerliyor, bazı çocuk çok çok daha yavaş ilerliyor. Bunun bir standardı yok. Özel eğitimin en zor tarafı bu. Bazen öğretmen iki sene uğraşıyor çocuğun ağzından bir anne kelimesini çıkarttırabilmek için. Bazı çocuk geldiği ilk hafta “anne” diyebiliyor. Her çocuk çok farklı. Bir kere çocuğun içerisinde bulunduğu engel durumuna göre farklı. Bazı çocuk daha az etkilenmiş oluyor bazı çocuk daha çok etkilenmiş oluyor. Her otizmli veya her engelli birey aynı derecede değil. Onun dışında ailenin eğitime desteği çok önemli. Mesela biz her çocuk buradan çıkarken bir ödev veririz. İlla bu bir şey yazma ödevi değil. Yani deriz ki örneğin, “Bugünkü ödevin çocuğuna kırmızıyı öğretmek” Anne eğer kırmızıyı pekiştirip öğretmezse o çocuk geldiğinde derse, biz yine derse kırmızıdan öğretmeye başlarız; ama onu evde aşarsa çok daha hızlı ilerleriz. Yani burada evin vermiş olduğu destek, çevrenin vermiş olduğu destek, çocuğun içerisinde bulunduğu durum, eğitimcinin kalitesi, çocuğun durumunun farkında olunması çok önemli. Her çocuk ağır ya da hafif 3 ayın sonunda minnacık bile olsa bir farklılık gösterir. Bunu bazen anne göremeyebilir; ancak eğitimci bunun farkındadır. Bunu eğitimciyle konuşarak öğrenebilir.
SÖ: Geçtiğimiz dönemlerde başkanımız tarafından Otizm Eylem Planı açıklandı. Gördüğümüz kadarıyla ÖÇED olarak bu planın önemli bir bölümünde yer alıyorsunuz. Sizce Otizm Eylem Planı önemli bir gelişme midir?
PY: Tabii ki çok önemli bir gelişme ve biz ÖÇED olarak destekleyen derneklerden biriyiz. Özel Çocuklar Eğitim Derneği, aynı zamanda Otizm Dernekleri Federasyonu üyesi. Otizm Dernekleri Federasyonu da Türkiye Otizm Meclisi üyesidir. Bu otizm eylem planı ilk federasyon tarafından Fatma Şahin’e sunuldu. Bu, sivil toplum kuruluşlarınca hazırlanan bir taslaktı. Taslak olarak Ankara’da Fatma Şahin’in bu işin takipçisi olacağı sözü verildi ve biz çok büyük umutlarla aileler olarak bunu bekledik. Ancak maalesef aradan geçen zaman içerisinde Otizm Eylem Planı’yla ilgili hiçbir şey yapılmadı. Hiçbir altyapı çalışması yapılmadı. Sonra yine STK’lerin bastırmasıyla Otizm Eylem Planı’nın gündeme alınması için çok uğraştık. Yeni geçtiğimiz dönemde Türkiye Otizm Meclisi kuruldu ve şu anda Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı muhatap olarak Türkiye Otizm Meclisi’ni alacağını kabul etti. Ayrıca her bir madde üzerinde çalışılarak hangi kurum tarafından nasıl yapılmalı, hangi alt basamaklar hazırlanmalı, ne daha çabuk olmalı, ne daha sonraki zamana bırakılmalı Türkiye Otizm Meclisi tarafından yapılan çalışmalar sonucunda bu da verildi. Tüm bunlar çok önemli. Bir kere şöyle söyleyeyim size: Biz Türkiye olarak özellikle otizmli çocukların eğitiminde maalesef çok gerideyiz. Bireysel olarak bazı kurumların çok ciddi çalışmaları var. Mesela Algı ABA (Applied Behavior Analysis) merkezi olarak bir Amerikalı BCBA (Board Certified Behavior Analyst) programıyla çalışıyoruz. Türkiye’de BCBA uzmanlığı yok. Yani böyle bir unvan yok. Bu bir Amerika’da board tarafından veriliyor ve bu kişiler ABA eğitimini verme hakkına sahipler. Bizde bu süpervizörlüğü Amerika’daki BCBA kişiden (Nükte Altıkulaç) alıyoruz. Yani buraya geliyor, bize danışmanlık veriyor, bizim süpervizörlüğümüzü yapıyor, programlarımızı yapıyor. Artı Türkiye’de de ABA eğitimlerini düzenliyoruz ki tabana yayabilelim diye. Şimdi biz onlara baktığımız zaman (bireysel olarak bir şeyler yapıyoruz ama) genel olarak Türkiye anlamında çok gerideyiz. Bir kere ayda 8 saat eğitim ne kadar geride olduğumuzu gösteriyor. Amerika’da dediğim gibi bu günde 8 saat veriliyor. Birçok Avrupa ülkesinde veya özellikle Amerika’da sigorta şirketleri bu eğitim masraflarını öderken Türkiye’de maalesef ayda 8 saat ödeniyor. Bu da bir gelişme belki, eskiden bu da yapılmıyordu. Yapılan şeyleri görmezden gelmeyelim; ama çok çok gerideyiz. Otizm Eylem Planı’yla bu geride olduğumuz şeyleri giderme düşüncesindeyiz. Mesela bir çocuk otizm tanısını şans eseri alıyor. Yani ya gittiği zaman kreşteki sınıf öğretmenleri fark ediyor ya da anne biraz bilgiliyse anne fark ediyor. Yoksa bu çocuğun tanılama yaşı 3 yaşı buluyor. Üç yaş, aslında geç bir yaş. Amerika’da şu an 6 aylık bebek otizm spektrumu içerisinde olduğu riskli bebek grubuna alınıyor ve 6 aylık bebeğe eğitim verildiği için o çocuğun spektrumdan çıkması çok hızlı oluyor. Türkiye’deki pediatristler yani çocuk doktorları maalesef otizmi çoğu zaman bilmiyor. Sağlık merkezleri çocuğu oraya götürdüğünde boyunu, kilosunu ölçüyor ama bir gelişim testi yapıp çocuğunuzun durumuna bakmıyor. Yani çok bilinçsiziz bu konuda toplum olarak. Gölge öğretmen hala kanunlara girmiş değil. Yani aile çok uğraşırsa uyanıksa çocuğunu okutabiliyor yoksa okutamıyor. Lisede okuyabilen otizmli sayısı 166 çocuk. İki sene öncesinde böyleydi belki şimdi 200 olmuştur. Benim oğlum da lisede okuyor. Garen’den daha iyi yok mu otizmli okuyan? Çok var. Niye? Çünkü ben çok savaştım bu okula sokmak için çok uğraştım, çocuğumu öğretmen istemediğinde gittim başka bir okula aldım. 4. sınıfa kadar 4 tane okul değiştirdim ve bu çocuk 3 yaşında okumuş bir çocuk. Hem de kendi kendine. Normal bir çocuk bile okuyamaz 3 yaşında, ama ne yaptım? Savaştım. Biz eğitimi şansa bırakmamalıyız. Otizm Eylem Planı bu hakkı bu tesadüfi eğitim alabilme durumunu engelleyecek yani herkesi hakkı olacak eğitim almaya. Herkes erken tanılanabilecek.
Bir de hala benden sonrası belli değil. Ben şu an bu kadar uğraşıyorum ve destek veriyorum çocuğuma. Peki ben ölürsem kim destek verecek bu çocuğa? Hiçbir düzgün yaşam köyü yok, hiçbir düzgün bakım evi yok. İşte Otizm Eylem Planı bütün bunları sağlayacak eğer olabilirse. “Türkiye’de eğitimci eksikliğinden dolayı başka meslek mensubu da eğitime dahil edildi.”
SÖ: ÖÇED tarafından nerdeyse her ay farklı farklı konularda uzmanlar tarafından hem öğrencilere hem de velilere seminerler düzenlendiğini görüyoruz. Bu seminerler önemli midir ve neden önemlidir?
PY: Çok önemli. Biz özel eğitim çıkışlı bir derneğiz. Eğitim tabanından geldik, 10 yıllık bir eğitim kurumunun içinden çıktı derneğimiz. Eğer aile veya yeni mezun eğitimciler gerekli eğitime sahip değillerse bir çocuğa istediğimiz kadar eğitim versek de çok fazla yol kat edemeyebiliriz. Maalesef şu an Türkiye’de çıkan yeni mezunlar (çok az okul veriyor bu eğitimi) ne yapacağını bilmiyor otizmli çocukla karşılaştığında. Okulöncesi öğretmeni (hakkı var çalışmaya) hayatında otizmli çocuk görmemiş çünkü staj mecburiyeti yok. Bazı okulların özel eğitimcileri tabii ki çok iyi çıkıyor ama bazıları hiçbir şey bilmiyor. Şu an maalesef Türkiye’de eğitimci eksikliğinden dolayı pek çok başka meslek mensubu da eğitime dahil edildi. Mesela odyologlar otizmli çocuklara şu anda dil eğitimi veriyorlar. Odyologla otizmli çocuğun ne alakası var? Hayatında görmemiş ama mecburuz; çünkü eksiklik var. Bu kişiler en azından bizim vermiş olduğumuz eğitimlere katılabilirler. Bir bilgilenme yaşayabilirler veya bir ailenin arasına girebilirler (benim hedefim daha çok aile seminerleri). Aile arasında bilinçlenir. Okuma yazma öğretiyoruz biz farklı gelişim gösteren bir çocuğa ama bu sadece bizim yaptığımız bir iş olmamalı. Aile de desteklemeli. Evet biz buraya gelen ailelere bunun eğitimini veriyoruz; ama pek çok kurumda maalesef bu yok. Taklit becerileri, öz bakım becerileri gibi. O yüzden bunları öğretmek ve bilinçlendirmek çok önemli. Biz de bunu bir misyon edindik kurulduğumuz günden bu yana. Bu yeni bir şey değil. Daha önce kurum bünyesinde yapıyorduk biz bunu derneğimizi kurduğumuzdan beri dernek bünyesinde yapıyoruz. Sürekli eğitimler veriyoruz. Amacımız bu eğitimleri sadece İstanbul’da değil, şehir dışında da, buna daha çok ihtiyacı olan illere de verebilmek. “Otizmi açıklayan psikiyatristler genelde bunun %50 genetik %50 çevresel faktörlere bağlı olduğunu söylüyor ”
SÖ: Peki otizm nedir? İnsanların bu alandaki sivil toplum kuruluşlarına bakış açıları nelerdir?
PY: Otizm nörogelişimsel bir bozukluktur kitabi adıyla ve her alanı etkileyen bir bozukluktur. Otizm dendiğinde bir puzzle düşünün. Beyin etkilenir, sosyal olarak etkilenir, bağırsaklarda sorunlar vardır, sindirim siteminde sorunlar vardır, duyusal sorunlar vardır. Motor planlamada sorunlar vardır. Bu birçok organı etkileyen bir hastalık. Hepsinin de tedavi olması gerekir. En çok sosyal gelişim alanında sorunlar yaşarlar. Artı tekrarlayıcı hareketler veya tekrarlayıcı düşünce bazında yaşanan sıkıntılar da otizmin belirtilerinden biridir. Otizmi açıklayan psikiyatristler genelde bunun %50 genetik %50 çevresel faktörlere bağlı olduğunu söylüyor. Yani tamamen genetik demiyorlar; çünkü tek yumurta ikizlerinde dahi birisi normal gelişim gösterip birisi farklı gelişim gösterebiliyor. Fakat bir çocuğunuz otizmliyken diğer çocuğunuzun da otizmli olma olasılığı artıyor. Bu da biraz genlerle ilgili olduğunu gösteriyor. Bu yüzden genetik olarak %50 çevresel olarak %50. Çevresel faktörlerin içinde neler olduğu çok tartışma konusu ben bunlara burada çok girmek istemiyorum; çünkü herkes bunu farklı adlandırıyor. Bana kalırsa şu dijital dünya bile bence otizmi tetikleyen en önemli sebeplerden biri çünkü hepimiz birey olarak sosyallikten koptuk. Elimizde telefonlar ve tabletlerle yaşıyoruz. Eskiden bizler doğduğumuzda aile ortamında büyürdük, aile ortamında evcilik oynardık elimizde tablet telefon yoktu. Hep konuşarak, sokakta oynayarak sosyalleşerek büyürdük. Şimdi bu yok oldu, konuşma azaldı. Ben bütün bunların da bir şeyleri etkilediğini düşünüyorum. Genetik olarak da bir mutasyonun olduğunu düşünüyorum. Evlilik yaşları çok arttı. Kariyer uğruna insanlar çok geç evleniyor. Geç anne-baba oluyor. Anne-babanın yaşı özellikle babanın yaşı otizm teşhisinde önemliymiş, bu kanıtlandı. Yani babanın yaşının büyüklüğü otizm riskini arttırıyormuş. Bazı nükleer atıkların bulunduğu yerlerde yaşama gibi çevresel etkenler de var. Bu yüzden otizm hem genetik hem çevresel etkenlerle belirlenen bir bozukluk. STK kısmına gelecek olursak bu iş örgütlenerek yapılacak olan bir iş. Amerika’daki çok büyük kuruluşlar, otizm kuruluşları hep ailelerin kurmuş olduğu kuruluşlardır, hep STK’lardır. Onun içinde STK’ler kurulmalıdır. Hatta STK’ler bana göre daha da örgütlenmeli ve daha geniş çerçevede hizmet vermelidir. Yani düşüncem, hep hayalim benim öyle olmalı ki özel eğitimcinin olduğu akademisyenlerin olduğu, STK’lerden birilerinin olduğu, derneklerden birilerinin olduğu bir grup oluşturulup kurumlar denetlenmeli. Kişilerin, eğitimcilerin sertifikasyonları denetlenmeli. Yani bu iş daha da profesyonelleşmeli. STK’lerdeki kişiler işi biraz daha sadece anne-baba olma boyutundan çok biraz daha mesleki personelle çalışarak (çünkü sadece anne-baba olarak olmaz sadece personelle çalışarak da olmaz) her konudan her bölümden kişilerin oluşturacağı bir kurum olmalıdır. Belki yakın gelecekte bunlar da olabilir. Hayallerimden bir tanesi de bu.
Bayram sabahları neşe ve hüzün kol kala girmiş gibidir. Yitirdiklerimiz, yanımızda olmasını istediklerimiz, hüzünlendirir bizleri. Yine de “içimizdeki küçük çocuğun” bayram sevincini de göz ardı edemeyiz. Ramazan Bayramı sabahı, sahur davulcularının bahşiş toplama zamanıdır. Tekirdağ Şarköy’de davulcular , gelenek haline geldiği üzere, bayram sabahı bahşiş verenlerin şarkı- türkü isteklerini yerine getiriyorlar. Davulun- zurnanın sesi, içimizdeki küçük çocuğun bayram sevincine ortak oluyor, hüznünü bir parça da olsa dağıtıyor. Ramazan Bayramı’nın birinci günü, doğuştan müzisyen Üç Şarköylü; İsmail Aydemir, Süleyman Ceylan ve Çağlar Utçu ile beraberdik. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, bazı adetlerin devam etmesinden yanayım ben. Bu adetler bizi biz yapan değerler çünkü.
Röportaj: Uğur Temel
Fotoğraf: Cem Barış Temel
“BU BİZİM BABA MESLEĞİMİZ”
UĞUR TEMEL(UT): Tekirdağ/ Şarköy’deyiz. Ramazan Bayramı’nın birinci günü. Şarköy’ü her bayramda şenlendiren davulcu ağabeylerimizle beraberiz. Sizi tanıyabilir miyiz?
İSMAİL AYDEMİR (İA): Ben İsmail Aydemir, Şarköy doğumluyum, 63 yaşındayım, 30 senedir Ramazancılık (Ramazan ayında sahur vaktinde davul çalmak) yapıyorum.
UT: İstanbul gibi büyükşehirlerde, genelde, Bayram sabahı davul zurna eşliğinde, insanların bayramını kutlayıp, istedikleri şarkıları- türküleri çalma âdetini görmüyoruz. Bu, Şarköy’e özel bir adet mi?
İA: Belki başka yerlerde de var mıdır, bilemiyorum. Ben ve arkadaşlarım, 30 seneden beri sahur vaktinde davul çalıyoruz ve bayramın birinci günü de gelerek insanları eğlendirerek bahşiş topluyoruz.
UT: Şarköy halkının, tatilcilerin size bakış açısı nasıl? Sizden,şarkı-türkü isteyen çok oluyor mu?
İA: Gerek Şarköylüler olsun, gerek buraya gelen tatilciler olsun, çok ilgi gösteriyorlar. Bu bizim baba mesleğimiz. Çekirdekten müzisyeniz biz.
“BU ÂDET DEVAM EDECEK”
UT: Sizi tanıyabilir miyiz?
SÜLEYMAN CEYLAN(SC) : Süleyman Ceylan ben, Şarköy doğumluyum. Klarnet çalıyorum.
UT: Kaç seneden beri klarnet çalıyorsun Süleyman ?
UT: Sen nasıl başladın bu mesleğe? Sizlerin arasında akrabalık var mı?
SC: Bu ekip akraba zaten, sülale hep müzisyen. Babam ve amcam da klarnet çalıyorlar. Davul ve perküsyon da çalıyorum.
UT: Sizden sonra gelecek nesil, sizin çocuklarınız akrabalarınız, bu adeti devam ettirler mi ya da şöyle sorayım devam ettirmek zorunda mı?
SC: Müzisyeniz biz. Bu adet bizden sonra devam edecektir. Mutlaka sülaleden geleneği devam ettirecek birileri çıkacaktır.
“ŞARKÖY’ÜN BİR ADETİ VAR”
UT: Seni tanıyabilir miyiz?
ÇAĞLAR UTÇU(ÇU) : Ben Çağlar Utçu. Şarköy doğumluyum. Dede’den Baba’dan miras bu meslek bize. Nesilden, nesle geçiyor. Özellikle Ramazan Bayramı’nın birinci günü, kimi mani ister, kimi oyun havası ister, kimi şarkı- türkü ister bizden. Biz de, onların isteğine karşılık veriyoruz.
UT: İşler nasıl? Aldığınız bahşişler tatmin ediyor mu sizleri?
ÇU: Madem sordunuz sizin aracılığınızla, halkımıza seslenelim o zaman. Biz, insanları sahura kaldırmak için uyumuyoruz, gündüzümüzü gece yapıyoruz. Evimizden ayrı kalıyoruz. Herkes sahura kadar uyurken, biz vaktin gelmesi kahvelerde bekliyoruz. Bayram bahşişleri iyi olursa, bu emeğe değer tabii ki.
UT: Teknoloji gelişti. Oruç tutanların sahura kalkması için saat ve telefonlarını kuruyor. Özellikle büyükşehirlerde, sahur için davul çalmanın gerekli olmadığını düşünen kişilerin sayısı bir hayli fazla. Siz bu konuda ne dersiniz?
ÇU: Biz de duyuyoruz bunu. Bazı yerlerde, duyduğumuza göre, “Davul kalkmış.” dediler. Ama Şarköy’ün bir adeti vardır, ne olursa olsun sahur davulu kalkmaz.
Ülkemizde futbol hala erkek egemen sayılan bir spor. Erkekler hala kadınlara ofsayt üzerinden üstünlük taslıyor. Askerlik gibi futbol da erkeklerin anılarını biraz abartarak anlattığı bir alan. Ancak bir kadın var ki futbola dair çok güzel anıları var. Hani biz “ofsayt” diye alay ediyoruz ya, o bizim bilmediğimiz şeyler bile biliyor. Mesela PTT 1. Lig, bu konuda gerçekten uzman. Ey Erkekler, futbolu bizden daha çok bilen bir kadın var: Pelin Koç
Kadınların futbol üzerine gerçekten iyi şeyler yaptığı son yıllarda Pelin Koç bu isimlerden biri ve bana kalırsa bizden bile daha çok tutkulu. Futbol, tribün ve hayatına dair güzel bir sohbet ile Pelin koç sizlerle… Keyifle okuyun.
Enis Derdimentoğlu (ED): En güncel konu ile başlayacak olursak geçtiğimiz gün oynanan Play Off finalini bizim için değerlendirir misiniz? İki takımın hocası da temkinli oynamayı seçti diyebilir miyiz?
Pelin Koç (PK): Maçtaydım zaten ben de, oradaydım, yeni geldim Antalya’dan. Saha olaylarını saymazsak aslında çok keyifliydi. PTT 1.Lig’in 34 haftasının en güzel anı diyebiliriz. Pastanın çileği gibi. Herkes bu maçı bekliyordu. Hiç şaşılacak bir eşleşme değildi. Aslında ilk 2 sırayı alabilecek iki takımın Play Off finalinde karşılaşmasıydı olan. İki takımı da çok başarılı buluyorum; ancak Eskişehirspor’u bir adım daha önde görüyordum Göztepe’den. 1.Lig’de 9 sezondur süregelen bir gelenek vardır. Normal sezonu 3. bitiren hiçbir takım Süper Lig’e çıkamadı, bir tek istisna Alanyaspor oldu. Nitekim bu sene de Eskişehir çıkamadı. Eskişehir-Göztepe arasında oynanan sezonun ilk yarısındaki maçta Alpay Hoca’nın takımı sahadan çekmesi ile Eskişehir bir moral bozukluğu yaşadı. Bu olayın ciddi geri dönüşleri oldu, puan silme cezası yaşadılar. Bu olaylar tüm takıma yansındı doğal olarak. Şehir takımlarının kaderlerinin böyle anlık kararlarla değiştirilmemesi gerektiğine inanıyorum ben. Eskişehir’in çok borcu var. Sezon başında taraftarsız oynadı, transfer yasağı geldi. Borç hakikaten gırtlaktaydı, borcu borca kapattılar buraya gelene kadar. İnanılmaz bir dar boğazdan geçiyorlardı, şimdi daha zor durumlar onları bekliyor; başkanın istifası söz konusu, kadrodaki oyuncuları elde tutmak zorlaşacak. Tüm bu olanları art arda ekleyip düşündüğünüz zaman ‘’Göztepe seneye de çıkar ya, bu sene Eskişehir çıksın’’ diyebiliyorsunuz. Çünkü Eskişehirspor bir şehir takımı. Ben öğrencilik yıllarımda Eskişehir’e yakın olduğum için biliyorum oranın halkının takımlarına olan sevgilerini. Onlar orada 3 büyük takım falan bilmezler. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş onların zerre kadar umurunda değil, onlar Eskişehirsporlu çünkü. Onları gördükten sonra senin de ister istemez kalbinde bir sevgi oluşuyor onlara karşı. Üstüne üstlük ben Eskişehirspor’un Süper Lig’e ilk çıktığı sezonda oradaydım. Gördüm yani o taraftarı yaktılar Eskişehir’i. Keşke Eskişehir bu raddelere gelmeseydi. Bence zaten ait olduğu yer Süper Lig. Göztepe cephesinden bakacak olursak senelerdir bir İzmir takımı arzuluyoruz Süper Lig’de. Çünkü orası İzmir, yani bambaşka bir yer. Finalde iki takım eşleştiğinde dediğim gibi şunu düşündüm ‘’Ya Göztepe seneye de çıkar, kadrosu çok güzel, parası var, oyuncular mutlu, şeker gibi bir başkanı var, kaos yok ve orası İzmir’’ Ama maç içinde hiç öyle olmadı. Sahaya atılan yabancı maddeleri zaten saymıyorum. Çok ateşli bir taraftar, inanılmaz bir atmosfer. Sürekli tansiyon en yükseklerde öyle söyleyeyim. Göztepe sonuna kadar hak etti. Gerçi iki takımda kazansa hak etti derdik. Göztepe penaltılarla kazandı. İş penaltılara kalırsa Eskişehir kazanır diye düşünüyordum; çünkü tartışmasız ligin en iyi kalecilerinden biri Ruud Boffin. Ona çok fazla güveniyordum çünkü Boffin penaltı kurtarma özelliği ile bilinir. Başarılı da bir isim. Günay’ı kötülemek için söylemiyorum ama Boffin bir kademe üstteydi; ama öyle olmadı. Top yuvarlaktır. Penaltılar şans işi biraz. Göztepe’nin şampiyonluğu hayırlı uğurlu olsun. Kalıcı olsunlar.
“Taraftar inandı, takımı da inandırdı, Balıkesir öyle şampiyon oldu”
ED: Süper Lig’e yükselme mücadelesi verilirken Sivasspor, Eskişehirspor ve Yeni Malatya arasında sanki liderliği birbirine ikram etmeye çalışmak gibi durum oldu. Liderlik sürekli gitti geldi. Bunun sebebi sizce ne olabilir?
PK: Sebebi şudur, PTT 1. Lig’in havası bambaşkadır. Süper Lig gibi orada üç büyüklerin rüzgârı esmez. Her takımın bir forsu vardır. Düşmeye oynayan takım gidip lidere 5 gol atabiliyor ki Bandırma, Yeni Malatya’ya attı. Burada tamamen mücadele var. Göze hoş gelen futbol oynamanın derdinde değiller, dişe diş kana kan yani. Zaten Türk Liglerinde alt seviyelere indikçe seyir zevki diye bir şey kalmıyor. 1. Lig’deki takımlarda tamamen mücadele üzerine kurulu olduğu için her sene mücadele ön planda oluyor. Bu sene sadece biraz öyle değildi diyebiliriz; çünkü şehir takımlarının varlığı öne çıktı. Taraftar inanınca takımda inanıyor. Bunu bize Balıkesirspor izletti. Tamamen dolu tribünlere oynuyorlardı. Taraftar inandı, takımı da inandırdı, Balıkesir öyle şampiyon oldu. Bakıyorsun Yeni Malatya’ya hep seyirciye oynadılar, tribünler hiç boş değildi; kar, kış, çamur demeden hem de. Göztepe, Eskişehir nitekim öyle. Taraftarın iyi ise oynarsın yukarılara. Taraftarlar takımların seyirlerini etkiledi.
“Engin İpekoğlu bir mucize gerçekleştirdi.”
ED: Süper Lig’e yükselen takımlar için nedense her sene ‘’Bu sene çıktılar, nasıl olsa seneye düşerler” gibi bir algı var. Gerçekten böyle bir durum var mı sizce? Örnek vermek gerekirse bu sen yükselen 3 takım için neler söylersiniz? Tutunabilirler mi?
PK: Tutunabilirler; ama nasıl? Biz artık hocaları nedense Süper Lig Hocası, PTT 1. Lig Hocası, 2.Lig Hocası olarak sınıflandırıyoruz. Hayır. Her zaman şöyledir ya, O zafer sarhoşluğu ile hep sevdiğinden vazgeçersin. Engin İpekoğlu’na bunu yaptılar Adanaspor’da. Yalçın Koşukavak’a aynısını yaptılar İstanbulspor’da 2. Lig’den 1.Lige çıkardı takımı. Ankaragücü’ne bakıyorsun İsmet Taşdemir. Şehri inandırdı, takımı inandırdı, takımı 1. Lige çıkardı, önce İsmet Hoca’dan vazgeçtiler. O oyucuları kim inandırdıysa önce ona sahip çıkman gerekir zaten. Adanaspor, e ligde tutunamazsın tabii ki önce hocandan vazgeçtin. Engin İpekoğlu bir mucize gerçekleştirdi. Gerçekten çocuk yaştaki gençleri inandırdı. ‘’Siz şampiyon olabilirsiniz’’ dedi. O gençler takımı şampiyon yaptı, önce onları harcadılar. Takıma doldurdular Brezilyalıları, milliyet ayrımcılığı olsun diye söylemiyorum; ama gerek yoktu. O çocuklar şehri inandırıp takımı şampiyon yapmıştı. E sen düşersin tabii ki takımda Türkçe konuşan yok. Gidiyorsun kampına herkes Portekizce konuşuyor, 11 tane Brezilyalı var, seremonide bir tane oyuncun İstiklal Marşı okuyor. Böyle bir şey olabilir mi? Kalmaz tabii ki o takım ligde ne konuşacaksın ne anlatacaksın. Önce hocanı tutmalısın tutunmak için. Artık orası PTT 1. Lig değil Süper Lig, orası Kurtlar sofrası daha profesyonel düşünmeniz lazım. Genelde bir kere çıkıp düşmüş takımlar ikinci kez gittiklerinde o hataları yapmıyorlar, daha temkinli oluyorlar.
Meşaleden Sosisli
ED: Hem Türkiye Kupası Finali’nde hem de geçtiğimiz gün oynanan Play Off Finali’nde taraftarlar tarafından yakılan meşaleler sebebiyle oyun pek çok kez durdu. Bu durumların takımlara ne gibi etkisi olabilir? En önemlisi bu durumların önüne geçilebilir mi?
PK: Çok güzel bir yere geldik, en büyük yaram bu. Basın Tribünü’nden maç izlemeyi sevmiyorum maça ait hissetmiyor insan orada kendini, taraftar ile beraber olmayı seviyorum. Güvenlikler üst araması yapıyorlar, yapın, göreviniz bu yapmalısınız. Su şişesini alıyorlar, bozuk parayı alıyorlar, çakmak falan varsa onları da alıyorlar, tamam çok güzel; ama içeri giriyorsun büfedeki abi su satıyor pet şişede almak için 5 lira veriyorsun, sana 4 tane 1 lira veriyor. E benim bozuklukları niye aldınız o zaman dışarıda? Bu kadar şekilci olmayın. Elâzığ-Yeni Malatya maçında benim bir paket çekirdeğimi aldılar ne yapabilirim ki ben çekirdek ile el bombası mı? Sonra baktım büfedeki abi satıyor çekirdek, oradan aldık. Niye aldınız o zaman en başta benim çekirdeğimi? Play Off maçında meşalelerin içeri nasıl sokulduğuna şahit oldum. Malum Ramazan ayındayız ve maç iftar saatine denk geldi. Meşaleler renk, şekil olarak sosise benziyor. Ekmeğin arasına dizmişler sosisli sokar gibi sokmuşlar. Hayret ediyor insan nasıl bu kadar profesyonel düşünebilirsiniz siz?
“ ‘Ben Türk Futboluna vereceğimi verdim, artık gençlerin önünü açayım’ demeliler.”
ED: Mustafa Denizli, Yılmaz Vural ve Hüseyin Kalpar gibi pek çok Süper Lig deneyimi olan hoca bu sene PTT 1, Lig’deydi. 1. Ligin mücadelesi mi arttı diyebiliriz yoksa kalitesi mi? Böyle deneyimli teknik hocaların takımlarına ne gibi katkısı oldu?
PK: Böyle deneyimli antrenörler bence yanlarında hoca yetiştirseler, Türk futboluna daha çok hizmet ederler. Hep ego hep ego. Yakın geçmişe bakıyoruz hangi ‘’Büyük Hoca’’ yanında başka bir antrenör yetiştirip Türk Futboluna katmış? Dünya futboluna bakıyorsunuz Jose Mourinho yanında José Morais’i yetiştirdi. Morais Antalyaspor’da teknik direktörlük yaptı. Bu sirkülasyonu çok sağlamamız gerekiyor. Ben üzgünüm; ama artık hocaların bir noktadan sonra vazgeçmesi gerekiyor. ‘’Ben Türk Futboluna vereceğimi verdim artık gençlerin önünü açayım’’ demeliler. 600 tane teknik direktör var ortada ancak 30 tanesi çalışıyor. Yapmayın haksızlık bu.
ED: PTT 1.Lig ve Süper Lig arasındaki uçurumu nasıl buluyorsunuz?
PK: Bu aslında olağan bir şey ama bunun nedeni de baktığımız zaman biziz. Yabancı kontenjanı var, mesela liglerde şu an sayısı, örnek veriyorum, Süper Lig’de 10, PTT 1. Lig’de 5 sınırı var. Oyuncular PTT 1.Lig’de oynamak istemiyor haliyle, Süper Lig’e gelmek istiyor, her oyuncu ister bunu. Bu uçurumu dediğim gibi bizler, yani daha çok bizlerden kastım kulüp başkanları. Geçtiğimiz yıllarda bir taban ve tavan fiyat belirlenmişti, bu fikri sunan kulüp başkanı bu fikir kurallaştıktan sonra kuralı bozan ilk adam oldu. Kulüpler şunu anlamalı ucuza da iyi oyuncu bulabilirler eğer doğru pazarlarda ararlarsa. Ancak bana kalırsa bu kadar fark olması çok normal.
‘’Umut, gelecek altyapıdadır’’
ED: Anadolu takımlarından pek çok genç oyuncu Süper Lig’e hatta oradan Avrupa’ya kadar gidebiliyor. Tam ekonomiyi konuşmuşken daha fazla altyapıya önem vermek, bu tarz oyuncular yetiştirmek bu soruna çözüm olabilir mi?
PK: Evet çözüm olabilir zamanında Galatasaray bunu çok güzel yaptı. 1986-1991 yılları arasında yetişen 6 jenerasyon futbolcu pırlanta gibiydiler ve Türk Futboluna çok şey getirdiler. Bu 6 jenerasyondan şu an bile gözüm kapalı 100 Futbol adamı sayabilirim size şu an sektörde olan. Ancak ne yazık ki kulüpler ‘’Nasıl kısa yoldan para kazanırım, şampiyon olurum?’’ derdindeler altyapı umurlarında bile değil. O yüzden bizim çok fazla Arda’mız, Cengiz’imiz ya da Enes’imiz yok; çünkü bizde sabır yok. Direkt başarı odaklıyız. Uzun süreli maliyeye dikkat etsek zaten altyapıya önem veririz. Benim rahmetli amcam da Galatasaray’ın altyapı hocalığını yaptı 20 küsur yıl, onun için ben de o işin içindeydim. Galatasaray UEFA Kupası alır, Avrupa’da oynar, her sene şampiyondur o; ama altyapılarda çocuklar suni çimde oynarlardı, bu yüzden hepsinde ‘’pubis’’ vardı. Sahip çıkmıyoruz, sevmiyoruz; çünkü büyük takımlar olarak sabrımız yok. Fakat Altınordu, misyonunu sadece buna odaklamış. ‘’Ben Türk Futboluna oyuncu yetiştireceğim’’ Dünyanın en güzel şeyi bence, kadroda yabancı oyuncu yok, sadece benim çocuğum var. İbret olsun Altınordu. Geçmişte Gençlerbirliği bunu çok güzel yapmıştı. İbret olsunlar. Benim hala umudum var.
“Dursun Özbek yönetimini başarılı bulmuyorum”
ED: Galatasaray demişken, ailecek yakın olduğunuzu biliyoruz Galatasaray’a. Şu an takımın gidişatı hakkında neler düşünüyorsunuz?
PK: Hiç iyi şeyler düşünmüyorum. Çok fazla yanlış var Galatasaray’da, çok fazla vefasızlık var. Hoca seçiminde yanlışlar yapıldı. Herkes en iyiyi ister; fakat böyle de çok etik olmadı. Çok profesyonel bir düşünce tarzı; fakat biz Türk’üz, bu kadar profesyonelliği sevmeyiz biz. Karabük camiasına çok ayıp edildi. Igor Tudor haklı, ben de Galatasaray’da teknik direktör olmak isterim. Ama sen kal bir hocam olduğun yerde, gel bir yerlere, başar bir şeyleri, sonra yine gel Galatasaray’a, gel başımızın tacı ol. Bunun yanında altyapı darmadağın edildi. Şimdi yeni baştan bir şeyler yapmaya çalışıyorlar kısa vadede kesinlikle başarı sağlanamayacaktır. Her zaman söylüyorum ‘’Umut, gelecek altyapıdadır’’ Bilmiyorum beni nasıl ikna ederler; ama ben Dursun Özbek yönetimini başarılı bulmuyorum kesinlikle.
“Ersun Yanal çalışma disiplinini doğru bulduğum bir teknik direktördür.”
ED: Bursa-Trabzon ve Rize-Alanya maçları için neler söylersiniz? Rize, Trabzon’a ateş püskürdü üstüne ligden düştü, Bursa kaldı. Tartışmalar ve bu maçlar için neler söylersiniz?
PK: Herkes maçta şike olduğunu iddia etti; ama aslında konuşmamız gereken şey şu: Bursa çok büyük bir camia, 5.büyük Trabzon’dan, Anadolu’dan çıkan tek şampiyon. Rize’ye bakalım, onların da çok iyi bir geçmişi var. Bu lig bu raddeye gelmemeliydi zaten onları düşüşü ya da kalışı son maça kalmamalıydı. Maç sonunda Hikmet Karaman’ın açıklamalarını dinledim, büyük oranda katıldığım yönleri de var; ama ‘’Bana iyi transferler yapılmadı, istediklerim olmadı’’ şeklinde bu açıklamaları her hoca yapıyor. Haklılık payı var; ama ‘’Hocam son haftaya bırakma, sen Çaykur Rizespor’sun’’ Baktığımız zaman yönetim arkanda durmuş, diğer takımlar 50 kere hoca değiştirmişler. Bursa’ya bakıyorsun sene başı bambaşka, sene sonu bambaşka. Hoca değişmiş, takım karışmış çorba olmuş, kadro dışı kalmalar daha neler neler. Rize daha sakindi Bursa’ya göre. Son maça kadar kalmamalıydı bu durum. Ben hala iyi niyetli düşünmek istiyorum, inanmak istemiyorum iddiaların doğruluğuna. Ersun Yanal çalışma disiplinini doğru bulduğum bir teknik direktördür. Taraftarlar arasında husumet olabilir çok normal ama şike şeklinde çamur atmak -tabiri caizse- çok ağır bir suçlamadır, aksi ispat edilene kadar herkes masumdur. Trabzon çok büyük bir camia. Yanlış şurada, Bursa ve Rize gibi iki büyük takım son maçlarda ölüm-kalım savaşı veriyorsa bu yanlışlar son maçlarda aranmaz.
“Ruud Boffin kaleden kaleye gol atıyor, biz telefon kamerası çekimiyle görüyoruz.”
ED: Sizce Futbol Federasyon’u PTT 1.Lig’e gerekli yatırımı yapıyor mu?
PK: Çok açık bir söylemek gerekirse, yapmıyor. Neden yapmıyor? Çünkü 1.Lig içi marka değeri oluşturmak gerekiyor. Süper Lig’de korkunç paralar kazanılıyor; reklam değeri, yayın hakkı derken aynı şekilde 1.Lig içinde marka değeri oluşturmak gerekiyor. Bu sezon 9 hafta boyunca izleyemedik, Ruud Boffin kaleden kaleye gol atıyor, biz tribünden telefon kamerası çekimiyle görüyoruz. Bu çok büyük bir ayıp. Kaç tane kaleci kaleden kaleye gol atıyor, izleyemedim o golü içimde kaldı. Sen 9 hafta yayıncı kuruluş bulamazsan böyle olur. Orada da olay çok farklı yayıncı kuruluş değişti, yayınlayacak kanal bulamadılar, sonra TRT’ye verildi gibi birçok söylenti var, doğrusunu net olarak bilmiyorum. Yayıncı kuruluşa destek sağlanmalı, ikili ilişkiler iyi kurulmalı ki marka değeri oluşsun. Aynısı 2.Lig içinde geçeli, mesela senelerdir 2.Lig maçı izleyemiyor taraftarlar.
“Herkes şehrinin takımını tutsa bu olmaz.”
ED: Özellikle İngiltere’de alt liglere bile çok yoğun biz bile Championship takımlarına hakimiz. Peki biz alt liglerimize bu kadar hakim miyiz? Yayıncı kuruluşa kalmadan bir hafta sonu semtimizin takımını izliyor muyuz?
PK: İzlemiyoruz. Biz ülke olarak Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’a odaklanmış durumdayız. Herkes şehrinin takımını tutsa bu olmaz. Avrupa’da bu anlayış var. Dortmundlu olan Dortmund’u tutuyor. Sezon bir açılıyor kombine falan hiçbir şey kalmıyor. Biz şehrimizin takımını tutmayı bilmiyoruz. Öteliyoruz, ötekileştiriyoruz. Anadolu’da bunu çok iyi yapan takımlar var aslında, Konya var, Eskişehir var, Adanaspor var biz bunu başarırsak olur.
“Başakşehir çok iyi bir proje; ama tecrübe eksikti”
ED: Başakşehir hakkında neler düşünüyorsunuz? “Kolej takımıyız” diyor Abdullah Avcı, gerçekten öyleler mi? Bu kadar oturmuş birbirini bilen, kaliteli futbolculara ve iyi bir teknik adama sahipken bu kadar da yakınken şampiyonluk neden gelmedi?
PK: Ben bunun sebebini tek bir şey olarak görüyorum: Tecrübe. Başakşehir çok yeni bir takım, hep Başakşehir için ‘’Proje Takımı’’ denilirdi. Ama çok iyi bir proje. Hep söylerim ligde yeri garanti tek teknik direktör Abdullah Avcı, yönetimle arasında çok güzel bir bağ var, akıllı transferler yapıyor, neye yatırım yapacağını biliyor ve mükemmel bir ekiple çalışıyor. Malzemecisinden masörüne, mutfağından üst düzey yöneticisine kadar müthiş bir ekiple çalışıyor. Fakat ben şampiyonluğu tecrübeye bağlıyorum, bir kere kazansalar bunun devamı gelecek zaten.
“Eskişehirspor ve Tavşanlı Linyitspor yüzünden benim okulum uzadı.”
ED: Biraz da size değinmek istiyorum futbola olan ilginiz nereden geliyor? Futbolu mesleğinizin merkezine koymanın temel nedeni neydi?
PK: Çok büyük bir aşk. Sanırım en çok futbola aşığım ben. Küçükken değişik bir kız çocuğuydum, hiçbir zaman “Anne bana bebek al” demedim ya da çay kahve takımlarıyla oynamadım. Ben hiçbir şey bulamazsam çorapları birbirinin içine geçirip top oynardım. Amcamın da etkisi çok büyük futbolu sevmemde. Önce futbolcuydu, sonra teknik direktör oldu ve benim için hep bir rol model gibiydi diyebilirim. Onun futbolun ve Galatasaray’ın içinde olması beni önce Galatasaraylı yaptı. Daha sonralar bir numaralı bir formam vardı, amcam getirmişti ve ben kaleci olmak istemiştim daha sonra bu istek somutlaştı ve ben ‘’Futbolcu olmak istiyorum’’ dedim. O zaman kızların futbol ligi yoktu, oynayamadım ve ailem beni atletizme yönlendirdi; ama futbol her zaman kalbimdeydi. Üniversiteye hazırlanırken, sen bir kız çocuğusun, ailen senden sabah 8 aksam 5 mesaili bir iş bekliyor. Bankacı kadınlar hep benim gözüme güzel gelirlerdi ve bende iktisat okumaya karar verdim. Hiç umduğum gibi olmadı, Eskişehirspor ve Tavşanlı Linyitspor yüzünden benim okulum uzadı. Kütahya’da okudum Eskişehir’e çok yakın zaten yarım saat. Ben her cuma çıkar eve gelir, pazar akşamı dönerdim. Babam artık dedi ki ‘’Pelin orada okumak istemiyorsan seni anlarım; ama böyle her hafta çıkıp gelmek olmaz oraya da alışman lazım’’ Ben her Cuma eve ‘’Süpriiiiz’’ diye çıkıp geliyorum; ama sürpriz kesinlikle olmuyor. “Tamam” dedim, ben de o hafta sonu eve gitmedim orada kaldım. Çıktım dolaşmak için Kütahya’da, içimde var demek ki çekiyor beni. Taraftar sesleri, davullar falan duydum. Sese doğru gittim ben de, en son stada ulaştım, sordum abilere ‘’Bu kimin maçı?’’ diye. Kütahyaspor’un renkleri de lacivert-mavi, Adanademirspor’a benziyor, ben de çok severim Adanademirspor’u. ‘’Ne kadar bilet?’’ sordum. ‘’Gir abla izle ya’’ dediler. Maç izledim o gün, sonra Eskişehir Süper Lig’e yükseldi. Tavşanlı Linyit, PTT 1.Lig’e çıktı ki o zaman ki adı ‘’Bank Asya 1.Lig’di’’ Her hafta sonu bir maça denk geliyordum ya Eskişehir ya Kütahya ya da Tavşanlı Linyit. Okulum uzadı, gitmiyordum çünkü. Okul sonunda bitti, muhasebeci oldum dayımın şirketinde. Fark ettim ki hiç benlik değil, kafayı yemek üzereyim. Bu arada ben hep Twitter’dan 1. Lig ile alakalı yazılar yazıyorum. Sağ olsun kendisine çok şey borçluyum, Mustafa Yaşar keşfetti beni ve bana ‘’Sana biri mi yazdırıyor bunları?’’ diye sordu. ‘’Tamam kadınlar futboldan anlar; ama 1.Lig be bu kızım’’ dedi. Ben de hikayemi anlattım, o da beni Konya-Kartal maçına çağırdı tanışmak, konuşmak için. E maç, giderim ben, Çin’de olsa bile giderim ki gittim. Tanıştık ve bana, ‘’Benim bir sitem var, orada köşe yazmak ister misin? İzlediğin maçlardan bahset, madem işin içinde olmak istiyorsun kendini böyle geliştir’’ dedi. O zaman ki adıyla Ligbir.com. O sitede yazmak bana birçok kapı açtı. İşte bu şekilde futbolu bir meslek haline getirdi.
“1.Lig’de tribün kültürü var.”
ED: Hala kadınlara karşı ‘’Ofsayt ne?’’ esprilerinin döndüğü ülkemizde futbolla hatta erkeklerin bile hakim olmadığı 1.Lig’e hakim bir spor muhabirisiniz. Bu nasıl bir durum sizce? İlginç değil mi?
PK: Bana ilginç gelmiyor; ama gelen sorular ilginç geliyor. Kardeşim bu da benim zevkim ya. Çok hoşuma gidiyor. Bu ligde her takım her takımı yenebiliyor ve bu çok zevkli bir şey. Tribün kültürü var, Süper Lig’de bile 2 bin kişiye, bin kişiye oynayan takım var; ama burada tribünler dopdolu. Sen bir Adanaspor-Adanademir maçını izle, bir daha Süper Lig derbisi izlemezsin. Nasıl var ya tüylerin diken diken oluyor. Eskişehir-Göztepe maçında tribünden aşağı atacaktım kendimi ‘’Bu nasıl coşku’’ diye. Belki de tribün sevdiğim için bu kadar 1.Lig seviyorum. Üniversite yıllarımda 1.Lig maçına denk gelmeseydim böyle olmayabilirdi. Oraya deplasmana Konya gelirdi, Antep Belediye gelirdi her hafta başka deplasman takımı izlerdim, kopamadım ya kopamadım ben de bunu seviyorum.
ED: Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
PK: Var, ekleyelim. Kadın-erkek hiç fark etmez, tüm gençlere söylüyorum: Bir hayal kurun ve o hayaliniz peşinden gidin; çünkü insan sevdiği işte mutlu. Ben bir hayal kurdum. Ekranda olmak gibi bir derdim yoktu, “Futbolun bir yerinden tutacağım” dedim ve ekrandan tuttum. Hep hayalimdi, gerçekleştirdim çok şükür. Hayallerinizin peşinden gidin.
Hepimizin Issız Adam olarak tanıdığı Cemal Hünal’ın günlük yaşamına adım atıyoruz. On parmağında on marifet olan yetenekli oyuncu, müzikten spora, senaristlikten tiyatroya her alanda kendini denemiş ve denemeye devam ediyor. At binerken görsel bir şölen yaratan Cemal Hünal, ortağı olduğu Mavi At Binicilik Kulübü’nde sorularımı yanıtladı. İyi okumalar.
Röportaj: Nur Su Yaman
NUR SU YAMAN (NSY) : Film, dizi ve tiyatro oyunlarından tanıdığımız Cemal Hunal günlük hayatında nasıl biri? Kendinizden biraz bahseder misiniz?
CEMAL HüNAL (CH) :Günlük hayatında biraz hiperaktif, fazla iştahlı ve aile insanı.
”GÜN IŞIĞINI HARCAMA”
NSY : Hayata karşı bakışınızı özetleyen bir cümleniz ya da hayat felsefeniz var mı?
CH : Hayat felsefem: Elindekiler için şükret, elindekilerle elinden gelenin en iyisini yap. Gün ışığını harcama.
NSY : ‘Şahsına münhasır bir insan’ olarak kendinizi 3 kelimede ifade edecek olsanız, ne söylerdiniz?
CH: Hayvan sever, doğa sever, haksızlık sevmez.
NSY : En sevdiğiniz özelliğiniz ve en sevmediğiniz özelliğiniz nedir? Gizli kalmış bir yeteneğiniz var mı?
CH : En sevdiğim özelliğim cömert olmam. En sevmediğim asabi olmam. Gizli kalmış bir yeteneğim varsa daha bulamadım demektir.
NSY : Yetenek denilince oyunculuktan devam edelim diyorum. Başka bölümler okuduğunuz halde sizi oyunculuğa çeken unsur ne oldu? Oyunculuğun hayatınızda değiştirdiği bir şey oldu mu?
CH : Oyunculuk beni çocukluktan çekmişti. Yol ister istemez beni buraya getirdi.
NSY : “Bir Zamanlar Osmanlı: Kıyam” dizisindeki Murat rolü için Osmanlı tekniğine dayalı dövüş eğitimi almışsınız. En zorlandığınız hareket neydi?
CH : Haddinden fazla yüksek bir duvardan atlamak.
NSY : Meslek hayatınızda canlandırırken en zorlandığınız karakter hangisiydi? Neden?
CH : Eczacı… Ama film çıkmadan bu konuda yorum yapamam.
NSY : Peki en sevdiğiniz ve içselleştirdiğiniz karakter hangisiydi?
CH : En sevdiğim de Eczacı oldu.4
”ALPER KADAR BENCİL OLAMADIM”
NSY : 2009 Rhade Island Film Festivali’nde “En İyi Film Ödülü” alan “Issız Adam” filminin bu başarıya ulaşmasının sebebi sizce neydi? Alper ile ortak özellikleriniz nelerdi?
CH : İyi senaryo, iyi yönetmen… Alper kadar bencil olamadım ama derdini iyi anlıyorum.
NSY : Onur Şenay ile yer aldığınız ve hala sahnelenen Patron isimli tiyatro oyunu ile ilgili “Kuralları bozduk, seyirci içinde dalgalanmalar yaşıyor.” demişsiniz. Sizce bu başarının sebebi ne?
CH : İnsanlar komik olmayan şeylere gülmek zorunda kalıyorlar. Bu olabilir.
NSY : 2017 yılı için olan çalışmalarınızda “Benzersiz” ve “Atçalı Kel Mehmet” filmlerini görüyoruz. İki filmle ilgili neler söylemek istersiniz?
CH : Benzersiz… Eczacı! Beklediğim odur!
”YOLCULUKTA VARILAN İLK LİMANDI”
NSY : “Kayıp Armağan” adlı Türkiye’nin ilk çizgi filminin senaryosunu yazmışsınız. Senaryo yazarken zorlandınız mı?
CH : “Kayıp Armağan” inanılmaz bir yolculukta vardığımız ilk limandı. O kadar mutlu oldum ki ilk seyrettiğimde… Benim için bambaşka bir yeri var.
NSY : Senaryo yazmaya olan ilginiz hala devam ediyor mu?
CH : Yazıyorum, hala yazıyorum. Özellikle senaryo yazmayı çok seviyorum.
NSY : Henüz birlikte çalışmadığınız yönetmenlerden kimle çalışmak isterdiniz? Peki sizi ilerd
NSY : Tiyatro, sinema ve dizilerden uzaklaşarak, sesinizin güzelliğine değinmek istiyorum. 14 Şubat’ta sahne almıştınız, sonra da Ruşen Ali ve Deliler ile konseriniz dikkat çekti. Türkçe ve yabancı şarkılarla dikkat çeken bu müzik şölenleriyle müzisyenliğe atıldığınızı söyleyebilir miyiz?
CH : Ruşen Ali ve Deliler şu anda kendi özgün yolculuğuna daha yeni başladı. Müzik gösterecek.