Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 39

Sabahattin Ali’nin 1936’da Verdiği Röportaj

41 Yıllık kısa yaşantısına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdıran yazar sadece edebiyata değil Türk müziğine de onlarca güzel beste kazandırdı. Vatanını çok seven her yazar gibi, bu topraklarda dünyaya gelmenin bedelini oldukça fazla ödemiş…

Röportajlık olarak, Sabahattin Ali’nin 1936’da Varlık Dergisi’nden Muzaffer Reşit’e verdiği röportajı yayınlıyoruz. İyi okumalar…

-Bugünkü edebiyatımız hakkında toplu fikriniz nedir?

-Edebiyat, içinde yaşanan cemiyet şartlarının şuurlu veya şuursuz bir ifadesi olduğuna göre, bugünkü edebiyatımız, bugünkü cemiyetimizin bir örneğidir. Ve burada da, hayatta olduğu gibi, birtakım değişme, kendini idame prosesüsleri ile karşı karşıyayız. İleri hamleler, geriye doğru çeken mürteci kuvvetler dövüş halindedir. Hatta hayatta ortadan kaldırılması kolay olan gerilikler fikirlerden böyle kolaylıkla silinemediği ve mürteci ideolojiler çok kere aldatıcı kisvelere bürünmediği hayatlarını devam ettirmenin hazan muvaffak olan bir çaresi gibi kullandıkları için edebiyatımızda bu ileri-geri çekişmesi daha kuvvetle ve sarahatle hissolunuyor. Birbirlerine hiç kastetmez gibi görünen cereyanlarda bile birbirlerine karşı bir cephe alış sezmemek imkansızdır. Mamafih gitgide kuvvetlenen ileri cereyan, dünden kendilerini bir türlü ayıramayanları yenmekte daha fazla gecikmeyecektir. Bu ileri-geri tarifim nesil meselesi falan değildir. Yirmi yaşında “geri”ler olduğu gibi altmış yaşında ileriler de vardır. Bu tarif dünyayı görüş, dünyanın temposuna uyuş bakımından yapılmıştır.

-Edebiyatımızın hangi istikametlerde ve nasıl gelişmesine taraftarsınız, bunun için ne gibi şartları lüzumlu görüyorsunuz?

-Edebiyat, hatta alelumum sanat, bence sanatkarın düşündüğü ve duyduğu bir fikrin ve bir hissin ortaya atılması, tamim edilmesi demektir; yani bir nevi propagandadır. Ben hiçbir zaman sanatın maksatsız olduğuna kani olmadım. Sanatın bir tek ve sarih maksadı vardır: İnsanları daha iyiye, daha doğruya, daha güzele yükseltmek, insanlarda bu yükselme arzusunu uyandırmak. Sanatın, ve burada mevzuumuz edebiyat olduğuna göre edebiyatın, bu manada gelişmesini isterim. Bu takdirde de endividüalizmden mümkün olduğu kadar hayata, muhite dönmek, muhitten birçok şeyler almak ve muhite birçok şeyler vererek yazmak lazımdır. Bunun yapılabilmesinin birinci şartı ise, muharrire realist olmak müsaadesinin verilmesidir.

-Edebiyatımızla okurlar kitlesi arasında bugün açılmış olan boşluğu nasıl izah ediyorsunuz?

-Bugünkü edebiyatla okurlar kitlesi arasında boşluk değil, uçurum vardır. Kabahat doğrudan doğruya, hiç noksansız, edebiyatta, muharrirdedir. Ben bizim halkımızın okumaktan kaçmadığını yakından bilirim. Yalnız ona okuyacağı şey hala verilmemiştir ve o hala, büyük bir inat ve sabırla, okumaktan vazgeçmiyor. Asırlardan beri okuyageldiği şeyleri tekrar ediyor. Bir bayramda şehre inmiş olan birkaç köylünün kırkar kuruş vererek Kerem ile Aslı, Hayber Kalesi gibi kitaplar aldıklarını ve bunları köye hediye götürdüklerini gördüm. Kitap hediyesinin asilzadeler arasında bile moda olmadığı zamanda halkımızın kitaba para vermediğinden bahsetmek ayıptır. Ankara’da bir pazar yerinde limon satan bir çocuğun kazandığı 30 kuruşun on beş kuruşu ile bir Türkçe Yasinişerif aldığına şahit oldum. Bu, okumak isteyen ve kitaba para veren kitleyi ne kadar başıboş bıraktığımızı gösterir. 13 yaşındaki bir çocuk, parasını vereceği kitabın bir Yasinişerif değil, daha kendisine yakın ve daha 1936 senesine yakın bir eser olmasını elbette isterdi, ama nerede o eser? Okurlar kitlesi bugünle hiçbir alakası olmayan bir adamın saltanatla beraber ölen aristokrasi için duyduğu mariz? hasreti mi okusun? Genç bir şairimizin: “Hakikatte iki halis ve orijinal insan tipi vardır: Biri hiçbir şeyi bilmeyen köylü ve aşağı sınıf halk, öbürü her şeyi bilen, yaratıcı ve idare edici fert!” diye biten derin manalı yazılarını mı benimsesin? Kitle için yazdıklarım zanneden muharrirlerimiz ise en gülünç olanlarıdır. Kitle ile beraber ıstırap çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp onun isyanı ile şaha kalkmıyan, nabzı kitlenin nabzile ayni tempoda atmıyan adamın kitleye “sen” diye hitabetmesi hatta gülünçten de ileri bir şeydir. Hala köylüyü Amerikalı bir seyyah göz ile seyredip onda ya mistik, karanlık bir ruh veya iptidai bir hayvan gören büyük romancılarımız var. Halktan bahsediyorum diyen yabancı ve ucuz esprili hikayelerle halkı maskaraya çeviren meşhur muharrirlerimiz var. Cinsi ihtibaslardan histeriye uğramış yarım tahsilli genç kızlar için yazdığı sulu romanının cildlerine dayanarak kendisine “en çok okunan halk muharriri” sıfatını takan şımarık şarlatanlar var. Edebiyatımızla okurlar kitlesi arasındaki boşluğu bunlar mı dolduracak?

-Bizim gibi geniş halk kitlelerini en kısa zamanda terbiye etmekle mükellef bir memlekette edebiyatçılara da bu yolda bir vazife düştüğünü, halkçı ve faydacı bir edebiyata lüzum olduğunu ileri sürenler var. Bu hususta siz ne düşünüyorsunuz?

-Bence hayattaki her şey gibi, edebiyat da bir hizmet ve bir mücadeledir. Ve yukarıda söylediğim şeye, daha doğruya, daha iyiye, daha güzele götüren bir mücadele ve hiçbir zaman yüksek ruhlu bay üdebanın gönül eğlencesi değil!

-Halk ve Divan edebiyatlarımızdan bugün için faydalanma imkânı var mıdır?

-Sanat, olmuş ve olacak her şeyden faydalanır. Divan edebiyatı gibi kitle ile arasındaki köprüleri yakmış zümre edebiyatları ancak içtimai tetkik mevzuu olur ve şair bunları ibretle gözden geçirir. Halk edebiyatı ise, halka varabilmek yollarını işaret edeceği için daha istifadelidir. Fakat bunu da olduğu gibi almak yanlıştır. Halk edebiyatının geri tarafları çoktur. Mahsullerinin ekserisi din ve tasarruf karanlığının, derebeylik zihniyetinin tesirleri ile dopdoludur. Bu materyali kullanacak olanlar ayıklamasını bilen insanlar olmalıdır.

-Bugünkü roman ve şiirimizi beraber ele alınca hangisini üstün buluyorsunuz ve niçin?

-Bugünkü roman ve şiirimizi ele alınca şiirimizde tek tük ileri hamleler görüyoruz. Fakat romanda daha doğrusu alelumum epik sahada, üstüne düşen vazifeleri kısmen olsun yapmış bir eser ortada yoktur. Biraz acı ama bu böyle.

-En çok sevdiğiniz ve tekrar tekrar okuduğunuz beş kitap?

Klim Samgin’in Yaşamı – Maksim Gorki

Ve Durgun Akardı Don – Mihail Şolohov

Taranta – Babu’ya Mektuplar – Nazım Hikmet

İnsanlık Durumu – Andre Malraux

Budala – Dostoyevski

Söyleşi: Muzaffer Reşit Sabahattin Ali ile Bir Konuşma

Kaynak: Varlık, (65), 15 Mart 1936

“Macera Yeni Başlıyor”

Hiç oyun oynar mısınız? Eğer cevap evet ise ve siz GTA San Andres neslinden sonraki nesilseniz bu röportajı bir çırpıda okuyacaksınız. Biraz daha yaşlıysanız bile ‘’ne oyunlar çıkmış bizden sonra be’’ diyeceğinize garanti veriyoruz. Yani herkes için bir şeyler var bu röportajda. Youtube’u sık takip edenler onu Pinti Panda olarak biliyor ve oyun severlerin gözünde çoktan bir numara. Biz Pinti Panda ile tabii ki GİST 2017 Oyun Fuarında oyunların en içinde bir araya geldik; oyunlar, Youtube, Pinti Panda olmadan önceki yaşamı ile ilgili şahane bir röportaj yaptık. Bu röportajı okurken tebessüm edeceğinize garanti edebiliriz. Bize güvenin ve keyifle okuyun.

Röportaj: Enis Derdimentoğlu – Cem Barış Temel

Fotoğraf: Uğur Temel

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Öncelikle Youtube maceranız nasıl başladı?

TUNA AKŞEN (TA): Aslında bütün Türk gençlerinin durumu aynıdır. Oyun oynamaya başlarsın ufak yaşlardan itibaren. Lisede hala oyna; üniversiteye gel, hala oyna; e iş hayatına girdim, baktım hala oynuyorum. Tabii her şeyin yanında iş dünyası, eğlenceli ve zorlu bir alan ve sıkıntılar yaşayabiliyorsunuz. Bir zaman sonra çalışan bir adam olmaktan o kadar çok bunaldım ki kafamı dağıtacak bir şeyler aramaya başladım. Önce ‘’Starcraft’’ oyununun videolarını çektim. Sonra bunu başka oyunlar takip etti. Bugünden 4 sene önce de çalıştığım firmayla bir konuda anlaşamayıp 2013 yılında istifayı bastım. Eve döndüm ve hafif bir depresyon dönemine girdim. Depresyon dönemlerinde insanlar onları o kafadan çıkaracak bir şey ararlar. Kimi gezer tozar, kimi yemek yer. Ben de oyun oynadım, işte o zaman tam olarak 2013’te başladım. 2011’de de videolar çekiyordum; ama 2013 yılından itibaren ‘’Ben bu işi yapacağım.’’ dedim. “Para kazanırım ya da kazanmam; ama en azından sevdiğim bir şeyi yaparım.” diye düşündüm. E ondan sonra da aldık, yürüdük çok şükür sayenizde.

ED: ‘’Skyrim’’ isimli oyununun tam 162 videosunu yayınladınız. Bu oyunu bu kadar uzun soluklu bir seri haline getiren neydi?

TA: Ya Skyrim’de olay şu; öyle bir oyun dünyası yaratmışlar ki gerçek dünyada yaşayamayacağın maceraları bu oyun içinde yaşayabiliyorsun. Bazıları diyor ‘’Abi hala bitiremedin.’’ Yahu neden bitireyim? Elimde harika bir oyun var. Kimisi hızlı hızlı oynayıp direkt sonuca gider, bitirir. Bende tam tersi, ayak basılmadık yer kalmasın… Ne kadar mağara var, ne kadar insan var? Oyunun tamamını göreyim, özümseyeyim isterim. O oyun 160 değil, 360 bölüm sürer, ben size söyleyeyim.

ED: Peki hepsini yayınlamayı düşünüyor musunuz?

TA: Boşuna “Hedef 2023” demiyoruz.
“Witcher 3 Bu Sene Çok Konuşulacak”

CEM BARIŞ TEMEL (CBT): Geçtiğimiz yıl çıkan oyunlar arasında en beğendiğiniz ve gelecek yıl çıkacak oyunlar arasında en merak ettiğiniz oyunlar hangileri?

TA: Geçtiğimiz yıl içerisine 2015 yılını da katalım; çünkü daha 2017’nin çok başındayız. Son 1,5 yıl içinde beni en heyecanlandıran oyun açık arayla ‘’Witcher 3’’ oyunu ve ek paketleridir. Geçen sene birçok oyun çıktı; Witcher 3, Battlefield, TitleTool gibi harika oyunlar vardı. Ama Witcher 3’te harika grafik, harika müzikler, harika atmosfer var. Ben 100 saatin üzerinde oynadım, yani çok gezmedim; ama sana yüzlerce saat oyun deneyimi vermiş, e bunun üzerine oyun olmaz. Ben hala Witcher 3’ü geçebilen bir oyun oynamadım. Bu Mart ayında ‘’Horizon Zero Dawn’’ diye bir oyun çıkıyor. Senaryoya tam hâkim değilim; ama mekanikleşmiş genç bir kızın vahşi bir dünyada hayatta kalması ile ilgili bir oyun. Açık dünya, hayatta kalmaya çalışıyoruz. Oyun içinde bir şeyleri de çözmeye çalışıyoruz. Bu oyunu bekliyorum burada (GİST Oyun Fuarı), daha oynayamadım yoğunluktan.

CBT: Twitch’de yaptığınız canlı yayınlarda oynadığınız oyunları nasıl seçiyorsunuz? Sizin için bir önem sırası var mı?

TA: Twitch’de iki kriter var. Ya siz keyif aldığınız, eğlendiğiniz yayınları yapacaksanız -ki sizi izleyen izleyici de sizin eğlendiğinizi görüp bundan keyif alsın- ya da belirli trend oyunlar var. Örneğin; Counter Strike, Leauge Of Legends ve bu tarz oyunlara kendinizi adapte edeceksiniz, o şekilde ilerleyeceksiniz. Ben bu ikincisini hiçbir zaman yapamıyorum, zaten oynayamıyorum. Bendeki olay kısaca şu; 10 bin ya da 5 bin izlenme, bin kişi tarafından izlen; ama oynadığın oyundan keyif al. Böylece izleyici senin oyundan keyif aldığın oyunu izlemeye gelsin. Popüler oyunlarda tabii ki izleyici gelir; ama sana gelmez, oyuna gelir. Eğer diğer şekilde senin oynadığın herhangi bir oyuna geliyorlarsa, oyuna değil sana kıymet verdikleri içindir. Bu çok daha verimli. Ben de hayatta kalma oyunları; TheForest ya da TheLongDark’ı çok seviyorum ve keyif alıyorum. Yeni çıkan oyunlara da şöyle bir göz atıyorum, yani biraz ondan, biraz ondan, öyle yayınları harmanlıyorum. Haftada 3-4 gün yayın oluyor ikisinden de karıştırıyorum.

ED: Büyük oyun üreticilerinin çıkardığı popüler oyunların alfa modunu Türkiye’den denemek için çağırılan tek Youtuber sizsiniz. Firmalar neden sadece sizi tercih ediyor? Türkiye’den başka isimler de çağırılabilir mi?

TA: Çağırılabilir; ama şöyle kriterler var. İster mobil olsun ister popüler oyunlar olsun yapımcı her zaman ‘’Benim oyunumu ilk defa oynayacak adam, oyunun kalitesinden anlamalı.’’ diye düşünür. Yabancı dil isterler ki sağlıklı iletişim kurulabilsin, kitleye hitap edebilsin ve onları etkileyebilsin. Ben mesela bir oyuna “Kötü” dersem birçok kişi o oyunu oynamaz, “İyi” dersem de oynar. Bunun sebebi benim kararlarıma ve yaptığım videolara güvenmeleri. “Böyle kaç Youtuber var?” dersen, bilemem, belki 3, belki 5; ama çok değil. Ubisoft mesela beni önce ‘’Watch Dogs’’ oyununa çağırdı. Baktı videolar, yorumlar güzel ve inanılmaz bir geri dönüş var, bu sefer ‘’GhostReconWildlands’’ oyununa çağırdı. Şimdi ‘’Far Cry 5’’ çıkacak, bakarsınız onu da Türkiye’de ilk ben oynayacağım. Efsane olacak.

 

“Çok memnunum halimden”

ED: Youtube’da 400 bin, Twitch’de 200 bin civarı takipçiniz var ve takipçileriniz tüm çabanıza rağmen takipçi sayınızın hak ettiğiniz sayıda olmadığını savunuyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

TA: Ben aslında ona hiç katılmıyorum. Çünkü benim iki lafım vardır: ‘’Geç olsun güç olmasın’’ ve ‘’Az olsun öz olsun.’’ Şimdi Youtube Türkiye’de çok kanal var, 700-800 bin kanal var; ama şu an GİST’deyiz, az çok kalabalığı görüyorsunuz. Yani izlenme kazanmak kolay. Video görselinde ya da başlıkta oynamalar yapar izlenme kazanırsın; ancak insanları kazanmak o kadar kolay değil. 700 bin, 800 bin, hatta 1 milyon bunlar güzel abone sayıları; ama ben biliyorum ki benim 400 bin abonem bana, benim yarattığım içerik için ve benim için geliyorlar. Bu benim için çok büyük bir güç. Ben bunun için kendime güvenirim bu konuda. 400 bin ne demek ya? Millet 700-800’e alışkın; ama 400 bin az sayı. Ben rüyamda böyle sayılar göremezdim. Çok memnunum halimden.

CBT: Oynadığınız zaman fikirlerinizi ve hayata bakış açınızı değiştiren bir oyun var mı?

TA: Genelde o tarz oyunlar bağımsız oyunlar oluyor; puzzlebulmacalı gibi. Mesela ‘’Limbo’’ diye bir oyun vardı; siyah-beyaz, 3-4 sene önce çıkmıştı ve 2 boyutlu bir oyundu. Baktığınız zaman çok basit bir oyun; ama ben o oyunu oynarken aklımdan onlarca şey geçti. Bir yalnızlık düşünüyorsunuz, spoiler vermek gibi olmasın, onun sonunda bir şey oluyor, sevdiğin şeyleri düşünüyorsun. Limbo insanın düşüncelerini değiştirecek bir oyun.
“Oyun Sektörü Hak Ettiği Yerde Değil”

ED: Türkiye’deki oyun sektörü hakkında ne düşünüyorsunuz? Baktığımızda kendi kaliteli ve popüler oyunlarımızı yapıyoruz, üstelik oyun oynayacak genç nüfusumuz oldukça yüksek. Her şeye rağmen sektör istenilen yerde mi?

TA: Sektör istenilen yerde değil maalesef. Çok yüksek bir oyuncu potansiyelimiz var; ancak ülke olarak gelir düzeyimiz çok yüksek değil. Almanya’da ya da Fransa’da oyun sektörü büyüyebiliyor. Çünkü adam oyuna 60 Euro veriyor, çarp şu aralar 4’le, 240 lira eder. Bizde kim bu oyuna bu kadar para verir? Belki ayda bir defa verebiliriz. Allah’tan benim sponsorum var da ben öyle oynuyorum. Şimdi satın alımın bu kadar kısıtlı olduğu yerde sektör istenilen düzeyde büyüyemez doğal olarak. Ona rağmen ‘’MountAndBlade’’ büyük başarı yakaladı, avantajımız çok büyük bir kitle olmamız; ancak Türkiye’deki oyunculara oyun satın almayı aşılamak gerek. Burada mobil oyun pazarı çok yüksek. Çünkü oynaması ücretsiz. Örneğin Leauge Of Legends gibi oyunlar… Oyuncular oyunlara para harcamayabilirse ve kopya, crack ya da torent gibi bu tarz oyun indirme yöntemlerinden uzak durabilirse sektör istediği yere gelebilir.

ED: Peki devlet bu tarz yöntemlere korsan filmlerde olduğu gibi bir önlem getirebilir mi?

TA: Getiremez. Neden getiremez? Çünkü interneti yerinde bilen bir adam devlet engelini her zaman aşabilir. Youtube, Facebook ya da Twitter kapatıldığı zamanda da yine bilenler girdi. Bu yöntemlerin kafada değişmesi lazım.

ED: Bazı ekonomistler internetteki aktivitelerin potansiyel bir ekonomi olduğunu düşünüyorlar. Peki sizce de Youtube gibi yerler potansiyel bir ekonomi mi?

TA: Benim gençliğim, sizin çocukluğunuzdan beri firmalar reklam için televizyona giderdi. Mesela; bilmem ne perdelerinin sunduğu Yaprak Dökümü ya da bilmem ne salçalarının sunduğu Aşk-ı Leyla bilmem ne… Tabii ki televizyon her evde var; ama artık bilgisayarlar da her evde var. Bilgisayar, telefon, tablet bir şekilde internet yakınımızda. E artık bilmem ne biberleri oradan sana, bana gelmeye başladı. Belki televizyon reklamları kadar büyük bütçeli reklamlar değiller; ama şunu fark ettiler: Televizyon reklamlarının onda biri bir bütçeyle daha fazla insana ulaşıyorlar. Çünkü etkileşim çok daha yüksek. Bugün değil, yarın değil; ama 5 yıl içinde internette çok büyük bir ekonomi haline gelecektir.
“Youtube Türkiye Allah’a Emanet”

CBT: Youtube Türkiye’nin gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

TA: Youtube Türkiye Allah’a emanet. Kimsenin zevkine ben karışmak istemem; ama trend videolara baktığınız zaman 20 video varsa, 10 tanesi dizi fragmanı, kalanı ise böyle değişik değişik animasyonlar. Mesela ‘’Niloya altını temizliyor.’’ gibi bir animasyon 600 bin izlenmede. Ben oyun içeriği yaratıyorum ve çok parlak görmüyorum durumu. Allah’tan yılların getirdiği artık oturmuş bir kitleye sahibim, buradan para kazanıp kendi hayatımı idame ettirebiliyorum. Yeni başlayacak biri için çok zor, Allah şimdiden sabır versin.

ED: Peki Youtube Türkiye izleyicisi bilinçli mi bir izleyici mi?

TA: Bilinçli olabilmesi mümkün değil. Çünkü bu tablet, telefon kullanım yaşı gittikçe düştü. 4 yaşında çocuk ağlıyor, sussun diye Youtube açılıyor ve çizgi film izletiliyor. Burada biz Youtuberların da suçu var. ‘’Ya aman izlensin de nasıl izleniyorsa izlensin.’’ düşüncesiyle küfür olsun, kandırmak olsun ya da cinsellik olsun, bunları kullanıp da pompalarsan 10-12 yaşındaki çocuk ne algılar? Sen ne verirsen onu algılar tabii ki. Orada içeriği yaratan adam da kitlesini iyi tanımalı ve kendini kontrol etmeli. Hem içerik yaratan hem de izleyici tarafından sıkıntı büyük.

CBT: 5 seneye yakındır Youtube kanalınız var. Hiç işlerin ters gittiği, artık buraya kadarmış dediğiniz bir anınız oldu mu?

TA: İlk 4 sene hep böyle anılarım oldu. Benim için en unutulmazı şuydu: 2 sene önce annemle tartışıyoruz. Annem, ‘’Oğlum ya git şu KPSS’ye hazırlan da bir sigortalı falan bir iş bul.’’ diyor. Ben de, sürekli ‘’Anne az daha sık dişini.’’ diyorum. O zaman ilk defa 50 dolar kazanmışım, o zaman kur 2 lira desen, 100 lira eder. ‘’Bak para kazanmaya başladık.’’ diyorum. Annemin bana o zaman ‘’bu çocuk umutsuz vaka’’ bakışını hatırlıyorum. Allah’tan o günleri geçtik. Hatta geçenlerde annem bana, ‘’Tamam oğlum sana bir ev bulalım, bodrum katını stüdyo yap, geç yayınını oradan yap.’’ bile demiştir ki annem devlet memuru kadın, böyle şeyleri kabul etmesi çok zor; ama kabul ettirdim.

 

‘’Macera yeni başlıyor’’

CBT: Pinti Panda’nın şu ana kadar ki macerasını anlatır mısınız?

TA: Pinti Panda özünde benim alternatif bir karakterim. Genel olarak hayatta bir sıkıntım, derdim olduğunda ben Pinti Panda’ya kaçıyorum. O benim kafamı rahatlattığım bir yer; ama artık Youtube ile beraber mesleğim haline gelmeye başladı. Eğlence olarak başladığınız, keyif aldığınız bir işten para kazanmanız ve mesleğiniz haline gelmesinin tadı bambaşka oluyor. Ben her zaman şöyle derim: ‘’Macera yeni başlıyor.’’ Bundan 2 sene önce Panda neredeydi? Kimse tanımıyordu, yayınlarına daha yeni başlamıştı; ama şimdi burada GİST 2017’de belki 3 günde, 3 bine yakın fotoğraf çekildi. Bu sayı GİST 2018’de katlanarak artacak. Bu sürekli yükselen bir macera. Ben olabildiğimce kendimi bozmadan, sizi ve izleyenleri hayal kırıklığına uğratmadan -ki kolay olmayacaktır- devam etmeye çalışıyorum.

ED: İlerleyen dönemlerde yapmak istediğiniz, hayaliniz olan bir şey var mı?

TA: Abi ben hayalimi yaşadım. Dünyada istediğin kadar para kazan ya da git bilmem neyin en büyük CEO’su ol, sokakta ‘’Pinti Pandaaaa!’’ diye yanına koşmaları kadar keyif verici bir şey yok. Bir kız arkadaşımız evinde çay yapmış, termosa koymuş ve 2 saat de beni aramış. E tabii ben sonra hemen o çayı içip bitirdim. Dünyada hiçbir para, hiçbir makam sana bu sevgiyi getiremez. Ben bunu yaşıyorsam daha Allah’tan belamı da istemem yani.

ED: Peki daha da ilerde büyük bir oyun şirketinin beta takımında olmak gibi bir hayaliniz var mı?

TA: Ya şu anda yok. İlerde yaşım 40’lara, 50’lere dayandığı zaman kamera önünden ya da oyunlardan geri kaldığım zaman belki B planı olarak düşünebilirim. Ancak hayalimi zaten şu an yaşıyorum.
“1 Ay Engelde Topu Atarız”

ED: Türkiye’de Youtube ya da Twitter gibi platformlar zaman zaman engelleniyor veya yavaşlatılıyor. Sizin gibi Youtuberlar böyle bir durumda ne yapıyorlar? Sonuçta geçim kaynağınız engelleniyor, böyle bir durumda siz ne yapıyorsunuz?

TA: Gerçekten engelleniyor. Youtube bir ara 5 gün kapandığında video koyamadık, bir şey yapamadık, insanlarla iletişimimiz kesildi. Bu, aslında şu açıdan çok tehlikeli: Zaten bu çocuklar bizi izleyip kafa dağıtıyorlar, keyif alıyorlar. Sen elinden bunu alırsan, o çocukların ne yapacağını bilemezsin. Kontrolden bile çıkabilirler. Çünkü insanoğlu dengesiz bir varlık. Sen onun kafasını dağıtıp stresini alıyorsan ne güzel; ancak yapamıyorsan işte o zaman çok tehlikeli. Ekonomik olarak şu an çok etkilemiyor; ancak yarın, öbür gün 1 ay kapatılırsa hepimiz topu atarız. Çünkü ne yayın geliri alabilirsin ne de sponsorundan gelir alabilirsin, o zaman patlarız.

ED: Peki şu an teknoloji çok gelişmiş durumda. Olası bir 1 ay kapatılma durumunda herhangi bir erişim sağlanabilir mi? Hükümet ile herhangi bir temasınız, konuşma ya da derdinizi anlatma durumu olur mu?

TA: Herhangi bir erişim sağlayamayız. Hükümet ile temasa geçsek bile şu an internet özgürlüğü açısından zorlu bir dönemden geçiyoruz. Pek elimizden bir şey gelmez bizim. Olmamasını ancak umut ederiz.

 

 

“Cinsiyet ayrımcılığı ırkçılık kadar kötü”

“Erkek Dünyasına Kadın Adımları” adını verdiğimiz dizimize Dünya Antiemperyalist Gençlik Birliği Genel Sekreteri Elif İlhamoğlu ile başlamıştık. Güçlü, erkeklerin dünyasında emin adımlarla yürüyen, “Elinin hamuruyla erkek işine karışma.” diyenlere karşı elini o hamura süren kadınları karşınıza getirmeye devam ediyoruz. İşte onlardan birisi, Elif Kaptan. Kocaman gemiyi ve içindeki kocaman adamları idare eden, onlara halat atmayı, kasa dikişi öğreten bir kadın o. Tuzla’da limana, denize ve gemilere yakın bir yerde sıcacık bir sohbet gerçekleştirdik onunla. Size gemi hayatını kadın gözüyle anlatacak. Deniz kokan bu röportaj sizlerle, keyifle okumanız dileğiyle.

 

Röportaj: Seda Özdemir – Enis Derdimentoğlu

ENİS DERDİMENTOĞLU (ED): Denizcilerin, karada denizi özlediği ancak denizdeyken denize sövdüğü ve karayı özlediği garip bir deniz tutkuları var. Bu tutkuyu bir de Elif Kaptan’dan dinleyebilir miyiz? 

ELİF DERYA KISACIK (EDK): Şimdi şöyle açıklanabilir. Biz karadayken denizi neden özlüyoruz? Denizdeyken çok yoğun bir tempoda çalışıyoruz ve gecemiz gündüzümüz belli olmuyor. Çalışırken kendimizi iyi ve daha işe yarar hissediyoruz. Gemiden indiğimiz zaman izinde olduğumuz için boşluğa düşüyoruz. İznin ilk bir haftasında karaya adaptasyon sağlıyoruz. Tempodan, uykusuzluktan ya da saat farklılıklarından sonra bomboş, kimsenin bizden bir şey beklemediği bir ortama geçince bir afallıyoruz, açıkça sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Adaptasyondan sonra uzun süredir, neredeyse 6 aydır görmediğimiz insanlarla görüşüyoruz. Ailemiz, akrabalar ya da arkadaşlarımızla diyalog kurmaya çalışıyoruz. Şöyle söylemek gerekirse, onlarla sefere çıkmadan önceki muhabbetlerimizi ve nasıl diyalog kurduğumuzu hatırlamaya çalışıyoruz. Bu seviyeyi de geçtikten sonra denizi özlemeye başlıyoruz. Burada iş yapmadıkça daha fazla işe yaramaz hissediyoruz. 1 ya da 2 ay gezdikten sonra bizi ‘’Artık yavaştan denize çıkmalıyım.’’ düşüncesi sarmaya başlıyor. Bunun aslında başlıca sebebi birçok denizci de maddiyat oluyor. Çünkü para suyunu çekmeye başlıyor. Boşluğa düştükten sonra burada bir iş yapmayacağı için denize çıkma düşüncesi ve “Maddi ve manevi açıdan daha iyi hissetmeliyim.” düşüncesi bizi yeni bir sefere itiyor.

ED: Peki sizi 14 yaşında Denizcilik Lisesi seçmeye iten şey neydi?

EDK: Ben zaten ortaokulda yüzüyordum. Son iki sene lisansım da vardı. Liseye hazırlık sürecinde sınav kitapçıklarında yat kaptanlığı broşürlerini gördüm. Denizi zaten küçüklükten beri çok severdim. Yazın yazlığa gittiğimizde geceden mayomu, bikinimi altımdan giyer, öyle uyurdum, sabah olduğunda koştur koştur denize giderdim. Çok sevdiğim için kaptanlık meselesinin üzerine düştüm, “Ne güzel bir ayağın hep denizde.” diye düşünmüştüm. Sonra Çeşme’de Denizcilik Lisesine gittim. Ancak oradaki okul yeni açıldığından birçok eksiği vardı; öğretmen, ekipman ve eğitim bakımından özellikle. Ben oradan bir belge alamayacağımı hissettim, özel okulda okuduğumdan eğitimim boşa gitsin de istemedim. Notlarım iyi, puanım yüksek olduğu için bir sene hazırlığın sonunda direkt Ziya Kalkavan Denizcilik Lisesi’ne başvurdum. Müdürümüz baktı puanım iyi, çok da istekliyim, Ankara’dan bir yazı istediler. Resmi evrakları hallettikten sonra Ziya Kalkavan’a geçiş yaptım ve gemi yönetimi bölümünü seçtim. Devamı zaten buralara kadar geldi.

ED: Gemide özellikle ilk çıktığınız zamanlarda, ne tür zorluklarla karşılaştınız?

EDK: Benim tek sıkıntım insanlarla oldu; ama kadın olduğum için değil. Oradaki insanlarla benim yetiştiğim ortam çok farklıydı. Amirin bile olsa karşımdaki insan kendini iyi yetiştirememişse ya da kalite olarak aşağı biriyse, ona karşı ister istemez bir tedirginlik ya da onunla uyumsuzluk yaşıyorsunuz. Karşınızdaki insan da bunu sezdiği an sizi iş yönünde gereksizce yoruyor. Biz oraya tecrübesiz olarak gidiyoruz ve pratik olarak bir şey bilmediğimiz için yönlendirmeyle bir iş yapılıyor. Gerek tavrı olsun… Yani bir insandan bir şey isterken bir üslup olmalı. Beni, bana mesleki olarak hiçbir katkısı olmayan, lüzumsuz, angarya işlerle biraz zorladılar. Herhalde ben mesleği sevdiğim için onlara inat yapmaya ve direnmeye devam ettim. Zamanla tecrübe kazandıkça karşınızdaki kötü biri de olsa onu bilginiz ve tecrübenizle ezebiliyorsunuz. Eğer baş edemiyorsam, benim amirimse şirkete dilekçeyi yazıp gemiden iniyorum. Şirkette zaten iyi bir izlenim bırakırsanız şirket de bu tür olaylarda sizin arkanızda oluyor. Hiç şikâyette bulunmadan başka bir sebep göstererek inip başka bir gemide devam ediyorum.

 

“Kadınlara, kesinlikle denizde teşvik yok.”

ED: Peki erkek egemen bu sektörde, kadınların teşvik edildiğini ve destek olunduğunu düşünüyor musunuz? Sizi sırf kadın olduğunuzdan dolayı zorlayan durumlar oldu mu?

EDK: En başta baktığınız zaman kadın bünyesi ile erkek bünyesi bir değil. Bunlarla ilgili sıkıntılar oluyordu ilk zamanlar, önlem almıyorduk. Örnek verirsek ıslandığımız zaman o şekilde devam ediyorduk, yerinize birini çağırıp 10 dakika üstümüzü değiştirmeye gitmediğimiz için böbrek rahatsızlığı gibi şeyler yaşadık. Çünkü kadınların bünyesi daha hassas, ayaklarımızı üşüttüğümüz zamanlar sıkıntı olabiliyor, çocuk doğuracağımız için ona göre dizayn edilmiş bir vücudumuz var. Bunlara da tecrübe kazandıkça önlem almaya başlıyoruz. Mesela içlik giyiyoruz, bazı dönemler ilaçlarımızı yanımıza alarak sorun yaşamıyoruz. Bir erkekten farkımız olmadan işimize devam ediyoruz. Teşvik konusuna gelecek olursak, kesinlikle öyle bir şey yok. Yani şöyle benim bir sürü stajyer ya da zabit tanıdığım kadın arkadaşım, kadın denizcilerin istenmediğini düşünüyor. Bana göre bu çok acı bir şey. Çünkü her sektörde kadın da var erkek de ve yanlış yapabiliyorlar, bu tamamen insanın karakteri ile alakalı. Mesleğini kötüye kullanan ya da yapmayan oluyor. Ayşe Kaptan ya da Mehmet Kaptan, hiç fark etmez; işini yapamıyorsa gidip ‘’Sen bizimle çalışmaya layık değilsin, işini yapamıyorsun, iş akdini feshediyoruz.’’ diyerek kişiye söylenmeli. Bunu genelleme yaparak ya da cinsiyet ayrımına gerek olmaksızın yapmak gerekiyor. İnsan haklarına aykırı bir durum bu; cinsiyetinden dolayı mesleğini yapamıyor. Okumuş, emek vermiş, dersine çalışmış herkes gibi; ama kadın olduğu için tam işe girme zamanlarında sıkıntı yaşıyor. Bana göre bu hareketin ırkçılıktan hiçbir farkı yok. Aynı zamanda %90’ı Türk şirketlerde olmakla birlikte ‘’Kadın eleman almıyoruz.’’ diye bir politika oluşturmuşlar kendi aralarında. Bu, dava açılıp düzeltilmesi gereken bir konu.

 

“Elif Kaptan vardiyadaysa tuvalet ihtiyacımı zamanında giderebilirim.”

ED: 15-20 erkeğe karşı otoritenizi nasıl korudunuz? Zorlandığınız anlar oldu mu?

EDK: Tayfalardan yana bir sıkıntım olmadı şu ana kadar. Amirlerle bazen sıkıntılar yaşıyorum. İnsanların yöneticilik ve idarecilik kısmı çok önemli. Herkes yönetici olur; ama herkes lider olamaz. Bunun içinde insanlara bir iş yaptırırken motivasyonlarını düşürmemeniz gerekiyor. Ben bu liderlik konusunda çok kitap okuduğum, eğitim CD’lerini izlediğim için ve merhametli bir yapıya sahip olduğum için insanlara, insan olduklarını için değer verilmesi gerektiğini savunuyorum. Bu yüzden çok fazla problem yaşamadım. Duruşumu şu şekilde koruyorum: Laubali olmadan, insanların ihtiyaçlarını göz önüne alarak bir otorite kurduğunuz zaman, ister istemez sizi çok sevmeye başlıyorlar. “Elif Kaptan vardiyadaysa tuvalet ihtiyacımı zamanında giderebilirim.”, “Karnım acıktığında kendisine söylediğim an bana izin verir.” veya “Elif Kaptan bir iş veriyorsa önlemini almıştır. Emniyet kemerimi kontrol eder, ayakkabımı kontrol eder ve başımda durup beni doğru yönlendirir.” Bu güven ortamı oluştuğu için insanlar bana saygı duyuyor ve her söylediğim yapılıyor. Hiçbir zaman saygısızlık görmedim; çünkü iş saatleri dışında belli zamanlar onlara değer vererek, düzgün bir şekilde vakit geçirdiğim ve laubali olmadığım için nasıl konuşmaları gerektiklerini bilerek konuşmuşlardır. Mesela “Elif Hanım” diyen oluyor, ona ‘’Elif Hanım değil, Elif Kaptan ya da Efendi Kaptan demelisin.’’ diye uyardığımda ya da “Sen” diyenler oluyor, onlara “Sen değil, siz diye hitap etmelisin.” diye uyardığımda, “Aman Efendi Kaptan, kusurumuza bakma, sen bizi mazur gör!’’ diye açıklama yapıyorlar. İşte bunu sağlayan bu güven ortamı. Hatta benim olduğum gemilerde tayfalar bana “Efendi Kaptan, iyi ki geldin. Senin karşına öyle saç sakal karışık çıkamıyoruz, kendimize bakıyoruz.” diyenler oluyor. Normalde denizciler erkek erkeğe çok küfür etseler de benim yanımda dikkat ediyorlar, küfür kullanmamaya çalışıyorlar. Çok üstlerine başlarına dikkat etmiyorlarmış, ben geldiğim an parfüm sıkmaya, üstlerini başlarını ütülü giymeye başladılar ve bundan keyif bile alıyorlar.

SEDA ÖZDEMİR (SÖ): Peki bir kadın olarak gemi hayatını nasıl yorumlarsınız?

EDK: Bir denizci olarak şöyle diyebilirim ki kesinlikle kara ile alakası olmayan bir hayat biçimi. Bir kere bulunduğunuz zemin suyun üzerinde ve sürekli sallanan bir zemin. Yaptığınız iş, bir kütleyi sağ salim bir yerden alıp bir yere götürmek ve bu süreçte geminin makineleri, elektrik aksamı, yükü, içindeki insanlar, onların birbirleriyle ilişkileri, her şeyin kontrolü sizde ve size bağlı. Uyurken bile “Hangi evrakları istemişlerdi? Bu liman en çok neye dikkat eder?” diye düşünüyorsunuz ya da makinenin bir pompası arıza yaptığında “Nasıl yapsak, neresinden yapsak, şurasından baktık mı?” diye düşünüyorsunuz. 24 saat iş ile alakalı düşünüyorsunuz. Çok yoğun olmayan zamanlarda, işleri halletmişken, denetlemelerden geçmişken, limanda ya da demirde durduğunuzda ‘’Acaba evdekiler ne yapıyor?’’, ‘’Benim bir başka hayatım daha var, dur bir Facebook’a bakayım.’’ diyebiliyoruz. Özellikle gemiye ilk katıldığınızda, ilk 2 ay ‘’Ben kimdim?’’, ‘’Yemek yedim mi?’’ diye bile düşünmüyorsunuz. “Ne, nerede? Bu nasıl oluyor?” gibi sorularla gemiye adaptasyon 3. ya da 4. aylarda normale dönüyor. Hatta inme stresi kaplıyor sizi. 5. ve 6. aylar “Ha indim ha ineceğim.” diye geçiyor. Sonra, anlattığım karaya adaptasyon süreci böyle geçiyor. Bambaşka bir dünya, Survivor gibi; ama daha başka. Çünkü bir kütle üzerinde yüzüyorsunuz. Hava oluyor (sert rüzgâr esmesi), deniz oluyor, hiçbir şey olmasa denetlemeler oluyor, P.S.C [Port State Control (Gemi Çevre Denetleme)] geliyor, arızalar oluyor. Gidip gemide 1-2 ay kalmayan insan anlayamaz, öyle söyleyeyim.

 

“Ben artık denizci oldum.”

SÖ: Erkek dolu bir lise ve üniversite daha sonra erkek dolu bir gemide geçen iş hayatına adaptasyon sürecinizi zor atlattınız mı?

EDK: İlk başlarda özellikle çok zorlandım. Ortaokuldan liseye geçtiğim dönem gerçekten çok zorluydu. Sonra Ziya Kalkavan’da dışlanma durumlarım oldu, uyum sağlayamadım, çok afalladım. Sonra okulun rehberlik öğretmeni benimle bir görüşme yaptı ki ben o aralar okulu bırakmayı düşünüyordum. Bunun üzerine rehberlik öğretmeniyle sınıfça yaptığımız görüşmede şunu gördük: Ben meğerse çok girişken olamamışım, bunun için yanlış anlaşılmışım. Halbuki onlar da benimle arkadaşlık etmek istiyorlarmış, sonra biz bir anda kaynaştık. Hala daha biz 5 yakın arkadaş görüşüyoruz. Hiç kopmadık, herhalde biz 80 yaşına kadar da görüşeceğiz. Çok güzel arkadaşlıklar edindim. Gemi hayatında yine erkeklerin arasında da çok sıkıntılar oldu, ilk başta çok canım sıkılıyordu. Yapacak bir şey yoktu ya da erkeklerin konuştuğu konular beni ilgilendirmiyordu. İşte maç sohbetleri, araba fiyatları, markaları. Gerçi arabalar benimde tutkumdur, oradan bir ortak nokta yakaladık; ama ben hep kız kıza konuşulan konuları konuşmak istiyordum, özlüyordum. Gün geçtikçe bende bir denizci kafasına ulaştım. Artık kadınlarla da çok güzel sohbet ediyorum, bir yandan erkeklerle yaptığım muhabbetlerde de sıkılmıyordum. En kötü anda konuyu denizciliğe getirmeye çalışıyorum. Hatta karaya indiğim zaman artık konuşacak konu bulamıyorum. Denizdeyken gündemi takip edemediğim için, ülkedeki olaylara uzak kaldığım oluyor. Herkes konuşurken biz öyle izliyoruz; ama bir denizciyle denk geldiğimiz zaman -ki bu kamarot olur, aşçı olur, makineci olur, hiç fark etmez- inanılmaz sohbet ediyoruz. Bir ara 2-3 denizci bir araya gelirsek sabaha kadar denizden, gemiden, olaylardan konuşuyoruz ve ben inanılmaz keyif alıyorum. Bu kadar denizden konuşabildiğimi, keyif aldığımı anladığım an “Ben artık denizci oldum.” dedim kendime.

 

“Oo hoş geldin myfriend!”

SÖ: Dört yıl lise, dört yıl üniversite, sekiz yıl denizcilik eğitimi almış biri olarak denizcilik eğitimini nasıl buluyorsunuz ve Türk denizcilerinin uluslararası sektördeki yeri hakkında ne düşünüyorsunuz?

EDK: Yabancı denizcilerin bakış açısını sorarsanız, bunun hakkında pek bir fikrim yok; çünkü hiç yabancı personelle çalışmadım. Ama çalışan arkadaşlarım var, söylediklerine göre gayet uyum sağlıyorlarmış. Yurt dışında, yabancı bir ülkede-acentesi olabilir, liman otoritesi olabilir, PSC olabilir- gemiyle gittiğimiz veya limanda sürekli Türk denizcilerinin vakit geçirdiği yerlerde, gayet iyi biliniyor ve seviliyor denizcilerimiz. Örneğin, Ukrayna’da limana yakın restoranlar, barlar ya da denizcileri tanıyan diğer yerlerde Türk denizcilerinin çok güzel bir imajı var. Eskiden ufak gemilerle, kesinlikle profesyonel olmayan şirketlerle gidildiği için kötü anılıyormuş. Yaklaşık 20-25 senedir-son dönemlerde-, benim denizciliğe adım attığımdan beri gördüğüm, Türk denizcileri -bu bir gemici de olabilir, kamarot da olabilir veya süvari, çarkçıbaşı da olabilir- karaya çıktığı zaman güzel bir restorana gidip, güzel bir yemek yiyip, sakince alışverişini yapıp, eşine, dostuna, çocuğuna hediyeler alıp gemiye dönüyor. Kavga çıkaran veya taşkınlık yapan çok kişiye denk gelmedim ben. O yüzden genelde insanlar seviniyorlar Türkler geldiği zaman. Yunanistan’da olsun, Avrupa ülkelerinde olsun, Amerika’da olsun, hep sıcak bir bakış var Türklere karşı. Bir de biz güler yüzlüyüz, hemen samimi oluyoruz. Mesela daha önce gittiğimiz bir limana tekrar gidiyoruz. Acente geliyor, süvari beye sarılıyor “Oo hoş geldin myfriend!” diyor veya 2.kaptanla dışarı çıktığımız zaman, daha önceden gittiği bir restorana gidiyoruz. Orada onu böyle kardeşi gelmiş gibi karşılıyorlar. Hemen tanıdıklar geliyor, masamıza oturuyorlar. O yüzden genelde seviliyor Türk denizcileri. Ayrıca şöyle bir durum da var: Artık okulların kalitesi, bizim neslin -yani bizim nesilden kastım 15 yaş ile 35 yaş arasında olan insanlar- denizcilerinin, biraz daha teknolojiye sahip olması ve kontrol edebilme yeteneğinin olmasından dolayı, tüm bunlara daha aşina olduklarından dolayı daha medeni olduklarını görüyorum ben. O yüzden de çok problem yaşanmıyor. Mesleği daha üst seviyelerde icra ediyoruz. Tabii ki yapamayanlar var mı? Var; ama mesleği severek kendini yetiştirmiş olanlar ciddi anlamda mesleğin kalitesini, dışardaki insanların, ülkelerin bize bakış açısını kaldırabiliyor, yani kaliteyi yükseltebiliyor.

SÖ: Eminim birçok ilginç anınız olmuştur. Bunlardan biraz bahseder misiniz?

EDK: Genelde şu oluyor: Pilot almaya indiğim zaman ya stajyer zannediyorlar ya da süvari beyin kızı zannediyorlar. O oluyor, onu yaşıyoruz. Onun dışında mesela merdivenlerden yukarı yuvarlanmıştım. Bu çok ilginç bir anım. Denizde gemi yalpaya düşmüştü, bende merdivenlerden yukarı çıkıyordum. Gemi iskeleye yattığı için, merdivenlerde iskeleye doğru yukarı olduğundan direkt yukarı doğru yuvarlanmıştım. Bunu söylediğim zaman değişik geliyor. Yani şuanda aklıma bir anı gelmiyor. Herhalde her şey ilginç olduğundan mıdır veya ben gemiden ineli 3 ay geçtiğinden ilginç anılarımı mı unuttum acaba?

 

“Korkmayın, her işe girişin.”

SÖ: Denizci olmak isteyen; ama erkek işi diye görüp yapmaya tereddüt eden kadınlara ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

EDK: Öncelikle sektörün düzelmesi gerekiyor. Benim kadın denizcilere tavsiyede bulunmam için onların çok güzel bir ortama gelmesi gerekiyor. O da nedir? Bir şirkete başvurdukları zaman ders notlarına bakılıp, başarı belgelerine bakılıp, birkaç tane mesleki test yapılarak ya da sözlü bir test şeklinde alım yapılmalı. Mesela insanlar şirketlere mülakat şeklinde alınırsa -ki kesinlikle böyle olmalıdır- ben o zaman tavsiyelerde bulunurum. Ama şuan ne yazık onlara sadece şunu diyebilirim: “İnşallah sektör düzelir.” Yani onlar zaten şuan 1-0 yenik başlıyorlar. O yüzden önce sektörün düzelmesi gerekiyor ve dediğim gibi mülakatla alınması gerekiyor, tabii kadın-erkek ayrımı yapılmadan. Ondan sonra şöyle tavsiyem olabilir: “Hiçbir zaman yılmasınlar.” Yani kötü bir iş verildiği zaman veya hiçbir şey öğrenilemeyecek -örnek vermek gerekirse tuvalet temizliği- işler verildiği zaman, kesinlikle seslerini duyursunlar. Üst mercilere giderek yazsınlar; çünkü her şey belge ve yazı. Gemide o şekilde ayakta kalabilirler. Yazı yazılmalı,“Ben stajyer olarak geldiğim bu gemide stajımı tamamlayıp mesleki anlamda bilgi sahibi olmam gerekirken, bana hiçbir zaman yapmayacağım işler verilmektedir. Bundan dolayı şikayetçiyim.” Diye yazılmalıdır. Bu kapsamda inanılmaz şeyler yapıldı. Şikâyet prosedürleri oluşturuldu, çok fazla prosedür var. Bunları uygulayacak veya rahatsız olduğu bir şey olduğu zaman yazılı bir şekilde yazacak, imzasını atacak, ikinci kaptana teslim edecek. Baktı ki ikinci kaptan bununla ilgili bir yaptırımda bulunmadı, gemi kaptanına gidecek. Gemi kaptanı da bulunmadıysa şirketi arayıp söyleyecek. “Benim böyle bir şikâyetim var, ben prosedür gereği ikinci kaptana götürdüm, yine bir önlem alınmadı, yine bir yaptırım olmadı. Gemi kaptanına götürdüm o da bir çözüm bulmadı, değişen hiçbir şey olmadı ve ben hala memnun değilim.” diyerek şirkete söyleyecek. Bu erkekler için de geçerli. Yani erkek ya da bayan rahatsız oldukları konuyu dile getirip kesinlikle haklarını savunsunlar; çünkü gemi hiç kimsenin başına buyruk, sırf egoları için insanlara eziyet ettiği bir ortam değil.

Denizcilik gerçekten güzel bir meslek ve sırf bu zihniyete sahip insanlar yüzünden çok değerli, çalışkan, bilinçli, mesleğini seven gencecik arkadaşlarımız ziyan oluyor. O yüzden kadınlara da şöyle bir tavsiyem olacak: “Kesinlikle meslekten korkmasınlar.” Kendilerini geliştirsinler, İngilizcelerini geliştirsinler, kendilerini mesleki konularda geliştirsinler. Bilgi dolu gitsinler ve öğrenmeye daha stajyerken meraklı olarak başlasınlar. Kendilerine bir iş verildiği zaman -erkeklere de bunu söylüyorum, bayan-erkek ayırt etmiyorum- istekli, hevesli, bilgisi tam olsun; çünkü erkeklerin bilgisi eksik olduğu zaman onlar bir şekilde telafi edilebiliyor. Bayanlarda daha çok göze batıyor. Bir insanın bayan diye 1-0 yenik başladığı bir ortamda daha sonra saygı duyulan kişiler olmalarına bir sebep de bu. Ben mesela gemiye katıldığım zaman personelle neden sorun yaşamıyorum? Çünkü bir iş verdiği ve “Hayır Efendi Kaptan, böyle olacak!” dediği zaman, ben diyorum ki “Hayır, sen böyle alıştın; ama doğrusu bu. Bunun da sebebi; işte bak bu can güvenliğin için böyle olmalı, eğer böyle yaparsan, alıştığın usulde buradaki halat koptuğu zaman senin bacağına vurabilir. Bunu sağlama almazsan bir hava çıktığı zaman bu olabilir.” Bu gibi açıklamada bulunduğum zaman hak veriyor, “Tamam o zaman öyle yapalım.” diyor. Ben de onu kırmamış oluyorum, o da beni yokladığı zaman bilgimin yerinde olduğunu gördüğünde saygı duymaya başlıyor. Hani “Bu Elif Kaptan geldi; ama boşuna gelmemiş. Elif Kaptan kendini yetiştirmiş, o da bir şeylerde zorluklar yaşamış, sıkıntısını çekmiş, çamurun içinde çalışmış. Islak bir ortamda tozun, kirin, pasın içinde çalışmış; ama bir şeyleri görmüş, öğrenmiş. Kendini çekmemiş.” diyor. Yani kadın denizcilere tavsiyem: “Korkmayın, her işe girişin.” “Burası kirliydi, ellemeyeyim. Güvertede saçım toz oluyor, güverteye çıkmayayım. Ojem bozulur, şunu yapmayayım”, böyle yapmasınlar. En kötü işi bile “Ben yapayım. Çekilin ben yapabilirim.” diyerek sahiplensinler.

İşte kreyn kullanmak mesela, “Yok sen kullanamazsın, bayansın, erkek stajyer kullansın.”, hayır. “Ben de deneyeyim, öğreneyim, yaparım.” desinler. Yapamazsan olsun, kreyn kullanma zorunluluğu yok zaten; ama hevesli olsun.  Atıyorum makine dairesine de insin, çarkçıbaşıyla diyalog kursun, makinacılarla diyalog kursun. “Bunu nasıl yapıyorsunuz çarkçıbaşım? Burada bu ne pompası? Nasıl çalışıyor? Bunun prensipleri nelerdir? Geminin makinası ne demektir? Onun çalışma prensibi nedir? İki zamanlı mıdır? Dört zamanlı mıdır?” Hani her şeyle ilgili olarak gemi üzerindeki gemi aksanını bilsin, meraklı olsun. Güverteye insin, ikinci kaptanla, dördüncü kaptanla konuşsun. “Abi durum tüpü ben test edeyim. Siz çekilin ben yapayım.” Bunu yapan bir bayan zaten gerçekten hem gemiciler tarafından da seviliyor –eğer düzgün insanlar varsa gemide, tecrübeli, bilinçli, mesleğini bilen- hem de bayanlara karşı bakış açısı da güzel oluyor o insanların. O yüzden kesinlikle yılmasınlar. Yani kendilerini çekmesinler. “Bütün gün kamarada oturayım, bir tek vardiyama çıkayım, kamarama ineyim.”, bunu yaptıkları müddetçe hem güvensizlik oluşur hem mesleği öğrenemezler. O yüzden girişken olarak “Ben kadınım.”deyip kendilerini çekmeden davransınlar. Yeri geldiği zaman şundan da çekinmesinler: “İş yapıldı, akşam oldu, herkes kamaralarına.” Hayır, eğer salonda oturuluyorsa o da oturacak. Güzel bir sohbet, müzik dinleniyor, tavla oynanıyorsa o da onlara katılacak. Çünkü nasıl ambara inip gündüz eziyetini çektiyse, akşam eğlencesine de katılacak. Yani denizci olarak bakacak kendine. “Erkeklerin arasına oturabilir miyim? Gidebilir miyim? Dışarı çıkıyorlar ben de gitsem mi gitmesem mi?” Hayır, o da kendini koruyarak, kollayarak, mesafesini ölçüsünü bilerek, birçok şeye dikkat ederek o da gidecek. O da yemek yiyecek onlarla, tarihi bir yer geziliyorsa o da gezecek. Akşam tavla oynanıyorsa, kâğıt oynanıyorsa o da katılacak, film konup izleniliyorsa salonda, o da izleyecek. Yani bunlardan geri kalmazsa zaten kaynaşması da kolay olur. E bu sefer gemi eğlenceli bir hale gelmeye başlar. Diğer türlü bunalırlar. Sadece iş-kamara, iş-kamara olmaz. Çekingen olmasınlar.

“150 Yıllık Meclis Geleneğini Yok Etmiş Olacaklar”

0

Tüm değişken gündeme karşın Türkiye’de, kadına karşı yapılan toplumsal baskılara dair haberler gündemden düşmüyor. Yaşadığı sıkıntılar ve gördüğü baskılar kadınları, sadece belirli meslekleri seçmeye iterken, bazı mesleklerinse sadece erkeklere göre olduğu algısı dayatılıyor. Röportajlık olarak, ata erkil toplum yapısının dayatmalarını kıran ve erkek dünyasına adım atan ve başarılı olan kadınlarla röportaj dizisine başlıyoruz. “Erkek Dünyasına Kadın Adımları” adını verdiğimiz dizimize Dünya Antiemperyalist Gençlik Birliği Genel Sekreteri Elif İlhamoğlu ile başlıyoruz. 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde Türkiye’nin en genç milletvekili adayı olan İlhamoğlu ile, erkek egemen bir meslek alanı olan siyasette kadın olarak var olmayı ve Türkiye’nin siyasi gündemindeki gelişmeleri konuştuk.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel

Fotoğraf: Sibel Gülersöyler

“Avrupa’nın göbeğinde orkestraya kadın müzisyen kabul edilmiyor”

SİNEM HANÇERİGÜZEL (SH): Erkek egemen, kadınlara karşı baskıların olduğu ve meslek seçiminde de bu baskıların kadınları yönlendirdiği bir toplumda, siyaset arenasında bir kadın olmak, Ortadoğu’da siyaset yapan bir kadın olmak ne anlama geliyor?

ELİF İLHAMOĞLU (Eİ) : Şöyle diyebiliriz: Kadınların kamusal alanda görünür olmaları ve kurumsal olarak kabul edilmeleri 60’lardan sonraya dayanıyor pek çok meslek kolunda. Öncesi de var tabii, çok daha öncesinde kadınlar kamusal alanda yer alıyor. Ama resmi olarak erkeklerle birlikte kamusal alanda kabul edilmeleri, -şu an hala eşit olmayan yerler var ama- en azından bazı meslek kollarında eşit ücret almaya başlamaları, daha önce giremedikleri meslek kollarına girebilmeleri -akademi vs gibi alanlara- esasen 60’lardan sonraya denk geliyor diyebiliriz. Buna rağmen günümüze, 2017 senesine baktığımızda hala dünyanın pek çok yerinde bu eşitliğin tam anlamıyla sağlanamadığını görüyoruz ve kadınların hala pek çok alanda erkeklere göre -özellikle kamusal alanda- geri planda bırakıldığını, pek çok iş koluna kabul edilmediğini, eşit işe eşit ücret alamadığını görüyoruz. Sadece siyasette değil, siyaseti bir kenara koyalım, ona geleceğim birazdan; ama onun da ötesinde… Örneğin; Viyana Flarmoni Orkestrası. Dünyanın, en önemli, en popüler, tanınmış, seçkin orkestralarından biridir. “Viyana Filarmoni Orkestrası” deyince herkes bir durur. Ama %99’u erkeklerden oluşuyor ve orkestra şefi yakın zamana kadar orkestraya kadın kabul etmiyordu. Kadınların erkeklere göre daha yeteneksiz olduğunu, müziği başaramayacağını iddia ediyor. Düşünün, Avrupa’nın göbeğinde, en gelişmiş yerlerinden birinde orkestraya kadın müzisyen kabul edilmiyor. “Çağdaş dünya” diye konuşuyoruz ya, oradan da örnek verelim, sadece Ortadoğu’dan değil. Almanya’daki arkadaşlarımızla, oradaki Türk vatandaşları ile görüşüyoruz, aktarıyorlar. Pek çok devlet kurumunda -özeli bırakın-, noterliklerde, akademide vs hala kadınlarla erkeklerin eşit iş yapmalarına rağmen, aynı emeği sergiledikleri halde aynı ücretleri alamadıklarını görüyoruz. Toplam olarak zaten kamusal alanda kadınların kabul edilebilirliğine ihtiyaç var. Sistemin de kamusal alanda kadınlara ihtiyacı var.  Bununla birlikte kadın hareketlerinin ve demokratik hareketlerin kazanımları var. Bunlar devam ediyor. Ama bir yandan da dediğiniz gibi erkek egemen sistemin tortularının yok edilmesi, lav edilmesi zaman alıyor ve bu ilerlemenin yeterince hızlı olmadığını görüyoruz. Günümüzde hala 21.yüzyılda kadınların kamusal alanda kabul edilebilirliğinin tartışıldığını, erkeklere göre emeklerinin yok sayıldığını, eşit ücret alamadıklarını, aşağılandıklarını ve çalışma yaşamında mobbing gibi uygulamalara maruz kaldıklarını görüyoruz.

“Toplumsal çelişkilerin arttığı dönemlerde kadınlar ön plana çıkıyor”

Şimdi siyasete gelirsek… Sınırlı alanlarda bile kadınların varlığı tartışılıp sorgulanırken, siyasete geldiğimizde bunun diğer alanlara göre çok daha geri olduğunu görüyoruz elbette. Fakat şunu söyleyebilirim: Toplumsal çelişkilerin arttığı ve toplumsal dinamiklerin kaynamaya başladığı dönemlerde kadınların ön plana çıktığını görüyoruz. Tarihte de öyle. Bugün Türkiye’ye baktığımızda 2010’lardan itibaren, halk hareketinin yükseldiği ve toplumsal dinamiklerin kaynamaya başladığı dönemlerde gerçekleşen hareketlerin en önünde kadınların yer aldığını gördük. 19 Mayıslarda, 29 Ekimlerde, Silivri’de, Gezi hareketinde, bugün Türkiye’de devam eden diğer hareketlerde… Sadece kadınları ilgilendiren konularda değil. Kadınları ilgilendiren konularda zaten, bir yandan kadına karşı şiddet, baskı, öfke, saldırganlık artarken diğer yandan kadınların ve tüm toplumun buna karşı tepkisi yükseliyor. Ama kadınların, sadece kadınları ilgilendiren meselelerde değil, toplumun tamamını ilgilendiren meselelerde duyarlılığının arttığını, hatta duyarlılığının artmasının da ötesinde harekete geçtiğini görüyoruz. Bugün Türkiye’de ve dünyada bu gerçekliği saptayabiliriz. Bir hafta önce Hindistan’da kadınlar, tecavüze karşı ayaktalardı. Bangladeş’te fuhuşa karşı ayaktalardı. Endonezya’da eşit işe, eşit ücret alamadıkları için ayaktalardı.

Türkiye’de, 8 Mart geliyor, Ayşegül Terzi davası var. Kadınların hareketlendiğini, ayağa kalktığını görüyoruz. Yine Batı Asya’da, coğrafyamızda kadınların göçmenlik sorunları konusunda yaşadıkları problemler ile ilgili, terörün kadınların üstündeki etkisi ile ilgili isyan ettiklerini görüyoruz. Belki isyanlarını lanse etme biçimleri farklı. İran’da kadınların, bisiklet yasağı geldiğinde hep birlikte bisiklete binip protesto ettiklerini görüyoruz. Kadın hareketinin yeniden bir ivme kazandığını, kadınların dünyada yaşanan toplumsal sorunlara duyarlılığının arttığını ve oluşan halk dinamiklerinin ana unsurunu kadınların oluşturduğunu bugün gözlemliyoruz. Evet, kadınların pek çok alanda görünürlüğü hala kabul görmemiş, bu siyasette de böyle. Fakat buna rağmen kadınlar buralarda görünür olmak için tüm güçleriyle mücadele ediyorlar diyebiliriz. Siyaset dediğimiz zaman sadece Meclis’in içini düşünmemek lazım. Meclis’te kadınların sayısı gerçekten çok az ya da siyasi partilerin temsillerinde kadın oranları çok az. Milletvekili olsalar bile biraz vitrin süsü gibi değerlendiriliyor kadınlar. Kendi fikirlerini özgürce ifade edemiyorlar, söz hakları kısıtlı oluyor. Ama siyaset demek, Meclis demek değil. Hayatımızda bugün değindiğimiz her şeyi kapsadığı için; toplumsal alanı, kamusal alanın tamamını değerlendiriyorum siyaseti tartışırken. Bu yüzden de “Kadınlar siyasette aktifler.” diyorum. “Problemler” dediniz ya, özellikle de yaşadıkları bu problemler sebebiyle aktifler. Ayrımcılık, nefret suçu, saldırganlık, öfke, tacizler, tecavüzler… Tüm bunlar kadınları siyasetten soyutlamak bir yana, tam aksine siyasetin içine daha da çekiyor. Çünkü kadınlar bunlara karşı mücadele ediyorlar, daha da görünür daha da aktif olmaya çalışıyorlar, haklarını kazanmaya çalışıyorlar ve başarılar sağlıyorlar bu alanda. O yüzden hakikaten siyaset yapan bir kadın olmak, bu bölgede, özellikle bu coğrafyada siyaset yapan bir kadın olmak daha çalışkan, daha disiplinli, daha sert, daha mücadeleci, daha kararlı, daha cesur olmayı gerektiriyor diyebiliriz.

“Bu değişikliği sizden feyz alarak yaptık”

SH: Dünya Anti Emperyalist Gençlik Birliği’nin Genel Sekreterisiniz. Bu bağlamda birçok Ortadoğu ülkesine ziyaretleriniz oldu. Bu ülkelerde, kadınların siyasetteki temsil oranı ve kadınların siyasete etkisi ne düzeyde?

Eİ: Suriye’ye, İran’a, Lübnan’a, Mısır’a gittik, bölgemizde ziyaretler gerçekleştirdik. Kurumsal anlamda şöyle diyebiliriz: Siyasi örgütler bağlamında kadınların görünürlükleri az; fakat toplumsal anlamda yüksek. Böyle bir ayrım yapabiliriz. Toplumsal alanda kadınların görünürlükleri yüksek; fakat o toplumsallığı temsil eden siyasi örgütlere baktığınız zaman, onların nezdinde kadınların temsil oranının daha düşük olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu da önümüzdeki dönemde değişmeye başlayacak. Bunun nüvelerini görüyoruz, değişmeye başladığından emin konuşuyoruz o yüzden. Örneğin; Baas Partisi’nin gençlik örgütü Suriye Devrimci Gençlik Birliği ile pek çok kez görüştük, ortak etkinlikler yaptık. Bu etkinliklerde örgütü temsil eden, görüştüğümüz yöneticilerin neredeyse tamamına yakını erkek oluyordu. Fakat Türkiye’yi temsilen ya da Dünya Anti Emperyalist Gençlik Birliği’ni temsilen ben gittiğimde ilk başta şaşırdılar tabii. Siyasi bir gençlik örgütünü kadın temsil ediyor, pek alışık olmadıkları bir şey belki de. Biz yaptığımız ziyaretlerde de kadın-erkek oranını gözetiyoruz, kadın-erkek yöneticilerimizden oluşan karışık bir heyet oluşturuyoruz. Dolayısıyla yaptığımız görüşmelerde bunu gördüklerinde kadınların da siyasette başarılı olduklarını, erkeklerle birlikte mücadele ettiklerini, bu mücadelede ayrım gözetilmediğini ve buradan daha başarılı bir sonuç ortaya çıktığını gördüklerinde kendileri açısından da bir şeyleri değiştirmeye başladıklarını gözlemledik. Örneğin; Suriye Devrimci Gençlik Birliği’nin Uluslararası İlişkiler Sorumlusu bir kadın arkadaş. Bu bizim ziyaretlerimizden sonra oldu. Benim yaşlarımda, tıp fakültesinde okuyor. Yaptığımız ziyaretlerden sonra bizi tanıdılar, sıcak ilişkiler geliştirdik ve sonrasında bu değişiklik oldu. Kendileri bizzat söylüyor, “Bu değişikliği sizden feyz alarak yaptık.” diye. Şu anda çok başarılı bir iş yürütüyor. Coğrafyayla görüşmeler yürütüyor Latin Amerika’ya, Rusya’ya kadar çeşitli ziyaretler gerçekleştirmiş. Bir yandan tıp fakültesinde okuyor, derslerinde çok başarılı, diğer yandan siyaset yürütüyor ve üstelik savaş ülkesinde bu siyaseti yürütüyor. Çok cesur bir kadın arkadaşımız gerçekten. İleride oranın aktif siyasi liderlerinden, -gençlikten mezun olduktan sonra- partide de aktif siyasi liderlerden biri olacağına inandığım arkadaş. Her dokunuşunuz orada olumlu yansıyor ve geri dönüşler alıyorsunuz. Dedim ya “İleride bu tablonun değişeceğine inanıyorum.” diye, bu bir örnekti mesela. Birkaç ziyaretimizin hemen sonrasında böyle bir olumlu tablo gerçekleştiğini gördük, bu küçük bir örnek. Bunun da ötesinde ciddi değişimler, dönüşümler yaşanıyor. Astana görüşmeleri gerçekleşiyor; Rusya, Türkiye, Suriye, İran bir araya geldiler. “Artık bölgenin kaderini, gelişimini Atlantik değil, Avrasya cephesi belirleyecek.” mesajıydı bu aslında. Avrasya cephesinin getireceği önemli değişiklikler olacak. Atlantik’in getirdiklerini gördük zaten. Terör getirdi, radikal İslam’ı, işgalleri, felaketi getirdi, ulus devletlerin yıkımını getirdi. Bunun karşısında Avrasya’nın sunduğu yeni bir seçenek var. Avrasya şu an bölgede birliğin, bütünlüğün sağlanabilmesi için temel kuvvetin ulus devletler olduğunu görüyor, ulus devletlere sarılıyor ve bunun bir gereği olarak da laik devlet yapısının korunması gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla bu gelişmelerden en çok yararlanacak toplumsal dinamiğin de kadınlar olacağını söyleyebiliriz. Nitekim kadınların bu ülkelerde de öne çıkmaya başladığını gözlemliyoruz.

Suriye ve Esad’ın Türkiye’ye Bakışı

SH : Suriye’ye geçmiş dönemde ve son dönemde yaptığınız ziyaretlerdeki görüşmelerinizi değerlendirecek olursanız, Esad hükümetinin ve halkın AKP’ye, Recep Tayyip Erdoğan’a ve Türk Milleti’ne bakış açısı nasıl?

Eİ : İlk ziyaretimizi 2011’de yaptık, savaşın ilk başladığı dönemde. 2011’den 2017’ye kadar pek çok ziyaret gerçekleştirdik. Hem halktan insanlarla görüştük hem de oradaki siyasi önder ve liderlerle. Her ziyaretimizde ısrarla şunu vurguladılar: “Bizim Türk Milleti ile ilgili hiçbir sorunumuz yok. Biz onları seviyoruz, onlar bizim kardeş milletimiz, kardeş halkımız. Aramızda çok derin tarihsel, kültürel bağlar var, bu bağların korunmasını ve devam ettirilmesini istiyoruz.” diye sık sık vurguladılar. Fakat elbette tepkili oldukları, daha önce Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’nin eşbaşkanlığını yürütme görevini üstlenen Tayyip Erdoğan ve hükümetti.  Hiçbir zaman Türk Milleti’ne bir tepkiye dönüşmedi bu. Bunca yıkıma rağmen Suriye hala, Türkiye ile ilişkilerin düzeltilebileceği ve eski haline döndürülebileceği noktasında umutlu. Nitekim bu umudun gerçekleşebileceğini de yavaş yavaş görmeye başladık. Bu Astana görüşmeleri bir vesile oldu şimdi. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği operasyon; IŞİD ve diğer terör örgütlerine karşı yürüttüğü başarılı mücadele, Rusya ve İran’la işbirliği içerisinde bu çalışmaları yürütmesi… En sonunda AKP’li bakanlar vs kendileri de açıkladılar “Esad’sız bir çözüm mümkün değil.” diye. Nitekim şimdi Suriye’de çözüm için Türkiye ve Rusya’nın önderlik ettiğini görüyoruz. Bunlar da önümüzdeki dönemde Suriye halkının, Türkiye ve Suriye’nin yeniden kardeş ilişkiler kurması umudunun gerçeğe dönüşeceğini gösteren önemli adımlar.

“Kadın Kavgası Değil, Milletin Vekilleri Kavga Ediyor”

SH : Biraz da Meclis’e değinmek istiyorum. Geçtiğimiz günlerde TBMM’de siyasetçiler arasında yaşanan bir olay gündeme damgasını vurdu. MHP’nin görüşmelerdeki tavrını protesto etmek amacıyla, Ankara Bağımsız Milletvekili Aylin Nazlıaka’nin kendisini kürsü mikrofonuna kelepçelemesi üzerine kadın vekiller arasında kavga yaşandı. Hem bu kavgaya hem de kendini yönetmesi için seçtiği vekillerle ilgili halkın hafızasında bu tür kavga görüntülerinin yer edinmesine dair ne söylemek istersiniz?

Eİ : Önce dipnot olarak şunu düşebiliriz: Ben bu kavganın, bir kadın kavgası olarak ön plana çıkarılmasından son derece rahatsızım. Böyle olduğunu düşünmüyorum. Meclis’te zaten ne yazık ki birlik ortamı olmadığı için sürekli kavgaların olduğunu, milletvekillerinin birbirini ısırdığını, dövdüğünü, ayakkabı fırlattığını, su şişesi fırlattığını görüyoruz. Hakikaten milleti temsil eden bir Meclis gibi değil de at çiftliği gibi davranıyor vekiller. Onlar hiçbir zaman “erkek kavgası” diye lanse edilmedi kamuoyuna, değil mi? “Milletvekilleri kavga etti, birbirine girdi.” diye verildi. Hep kavga edenler erkek vekiller oluyordu. Şimdi yine milletvekilleri kavga etti; ama bu sefer “Saç saça, baş başa kadın kavgası” vs diye kamuoyuna yansıdı. Bir kere bunun böyle lanse edilmesi son derece yanlış. Orada erkek vekiller kavga ettiği zaman “erkek kavgası” olarak lanse edilmiyorsa bu da bir “kadın kavgası” değil. Odağı yanlış yere çekip orada başka bir tartışma yürütüldü. Orada cinsiyete odaklanmaktan ziyade, milleti temsil eden vekillerin kavga etmesine odaklanmak lazım. Kadınların veya erkeklerin değil. Hem de şu dönemde, Türkiye’nin hem sınır içinde hem sınır dışında teröre karşı büyük bir operasyon yürüttüğü, ABD ile çeşitli mücadelelere giriştiği, ülkemizde bombaların patladığı dönemde, milletin birbirine sarıldığı bir dönemde. Millet birbirine sarılırken, kucaklaşırken, Meclis’te onları temsil eden vekillerin birbirine girdiğini görüyoruz. Esas odak, tartışılması gereken nokta burası. Eğer siz o kavgayı “kadın kavgası” diye lanse eder, oraya odağı çekerseniz o tartışılır, “Kadınlar birbirini dövüyor, erkekler birbirini dövüyor.” diye tartışılır ve gündem kayar. Fakat siz o kavgayı “Milletin vekilleri kavga ediyor.” diye yansıtırsanız, işte o zaman esas tartışma yerli yerine oturmuş olur. O zaman şunu tartışamaya başlarsınız: Başkanlık sistemi Türkiye’yi böler mi, birleştirir mi; Meclis’i böler mi, birleştirir mi? Bu vakada bile Başkanlık sisteminin bugün Meclis’i böldüğünü gördük. Kadın milletvekilleri de erkek milletvekilleri de hepsi birbirine girdi. Birbirini ısırmaya başladı, boğazlamaya başladı. 15 Temmuz sonrasında nasıl bir tablo vardı? İşte “Yenikapı ruhu” deniyordu. Orada milleti temsil eden partiler -eksik ya da tam- bir araya geldiler. Meclis’te görüşmeler gerçekleşti milletvekilleri arasında, siyasi partiler arasında. Kitle örgütleri arasında görüşmeler gerçekleşti vs. Millet arasında bir birlik oluştu. Devleti, milleti, ordusu, güvenlik güçleri hep birlikte kucaklaştığı bir ortam oldu 15 Temmuz sonrasında. Bu kucaklaşma sayesinde aslında “Teröre karşı başarılı bir operasyon yürütülüyor.” diyoruz. Bugün bombalar patlıyor Türkiye’nin en büyük şehirlerinde, Türkiye’nin kalbinde; fakat buna rağmen Türkiye’de toplumun hala dinç, ayakta ve kararlı olduğunu görüyoruz. Belki başka bir ülkede olsa, bu kararlılığı göremeyebiliriz. Bu da o birlik havasından kaynaklanıyor. Bu birlik havası varken, Meclis’in ortasına hemen bomba gibi bir Başkanlık sistemi tartışması düşüyor ve vekiller birbirini boğazlıyor. Böyle değerlendirirsek daha doğru olur ve gündemi de yakalamış oluruz diye düşünüyorum.

“150 Yıllık Meclis Geleneğini Yok Etmiş Olacaklar”

SH : Başkanlık sistemi tartışmalarından biraz bahsettiniz, hemen bu konuya ek bir soru sorayım. Anayasa referandumu sonucunda Başkanlık sisteminin gelmesi gibi bir durumda bu sistem, Türkiye Cumhuriyeti’ne ne getirir ve ondan ne götürür?

Eİ :
Bir kere şunu söyleyebiliriz: Türkiye’nin 150 yıllık bir Meclis geleneği var ve Türkiye’de savaşlar, mücadeleler, Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi Meclis’le yürütüldü ve Meclis’te yürütülen bu mücadeleler sonucunda başarılar kazanıldı. Bugün yaptıkları o kavgalara, o görüntülere rağmen, her ne olursa olsun milletin Meclis’e bir güveni var ve milletin temsilcisi olarak görülüyor Meclis. Kurtuluş Savaşı dönemine baktığınız zaman da Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı Meclis’le yönetiyor. Emirleri, kararları Meclis’ten çıkartıyor. Sonraki dönemlere baktığınız zaman da yürütülen tüm mücadeleler yine Meclis’le yönetiliyor. İşte 15 Temmuz dönemine vs baktığınızda da belki halkı en çok harekete geçiren, milleti sokaklara döken olay, o gün Meclis’in bombalanması oluyor. Dediğim gibi, Türkiye’de köklü bir Meclis geleneği var ve Başkanlık sistemiyle Meclis geleneğini yok etmiş olacaklar. Başkanlık sistemi ile o Meclis’i etkisiz hale getirmiş olacaklar. Bir; Meclis etkisiz hale getirilecek. Bütün yetkiler tek bir kişinin elinde toplanacak. Yasama, yürütme, yargı, Meclis’i fethetme yetkisi, Bakanlığı toplama-dağıtma yetkisi, kararnamelerin çıkarılması, HSYK üyelerinin belirlenmesi… Aslında belirleyici olan tüm yetkilerin tek bir kişide toplandığını göreceğiz. Tüm devleti, milleti tek bir kişinin yönettiğini göreceğiz. Türkiye’nin geleneğinde, tarihinde olmayan bir şey bu, daha önce kabul etmediği ve yine kabul etmeyeceği bir şey.

“Terörle mücadele nasıl yürütülecek Meclis olmadan?”

İkincisi, “Türkiye bugün terörle mücadele ediyor.” dedik; ama bu mücadele yakın bir süreçte sonuçlanacakmış gibi durmuyor. Belki Nisan, Mayıs aylarında yeni bir operasyon tartışılıyor Sincar’a, Irak bölgesinde PKK kampına gerçekleştirilecek bir operasyon. İşte El Bab’a operasyon tamamlandıktan sonra, Münbiç’e yeni bir operasyon tartışılıyor oradaki koridoru tamamen kesmek amacıyla. Amerika yeni hamlelerde bulunuyor. Önümüzdeki süreçte bölgedeki mücadeleler, teröre karşı yürütülen savaş devam edecek. Bu savaş devam ediyorsa bunun bir karşılığı da olacak. Ülkende patlayan bombalara ve teröre karşı senin verdiğin mücadeleler de devam edecek. Tüm bu mücadeleler nasıl yürütülecek Meclis olmadan? Tek bir kişinin aklıyla mı yürütülecek? Sen buradaki herkesin aklını, devletin ortak aklını silip atıyorsun. Dolayısıyla Başkanlık sistemi Türkiye’nin terörle mücadelesini sekteye uğratan, ona zarar veren ve bu mücadeleyi başarısızlığa sürükleyecek olan bir sistem olarak karşımıza çıkıyor. Bunun çok daha ağır sonuçları olur. Bir; “Türkiye’nin geleneğinde yok, Türkiye kaldıramaz bunu.” dedik. İki; “Terörle mücadeleyi sekteye uğratacak, başarısızlığa uğratacak bir sistem.” dedik. Üçüncüsü; bunların toplamında Türkiye’yi bir kargaşaya ve bu terör eylemleri sonucundaki başarısızlık karşısında ise belki bir bölünmeye götürecek bir sistem olarak karşımızda duruyor.

“Bu açıklamaların Türkiye’de meşruluğu yok”

SH : Yine Meclis’ten, milletvekillerinden bir soru ile devam etmek istiyorum. AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu geçtiğimiz günlerde tepki çeken bir açıklamaya imza attı. Yapılacak olan Anayasa referandumunu değerlendirirken Cumhuriyet rejimini kastederek “100 yıllık prangalardan kurtulma” ifadesini kullandı. Bu sözlerle ilgili görüşleriniz nelerdir?

Eİ : Artık bu açıklamaların hakikaten Türkiye’de meşruluğu, kabul edilebilirliği yok. Hatta milleti bırakın AKP içerisinde bile bir meşruluğu yok. Diğer yandan AKP Mersin Milletvekili Berber de farklı bir açıklama yapıyor: “Türkiye 1920’lerde yüzünü Doğu’ya dönmüştü. -Balkan Antantı’nı, Sadabat Paktı’nı örnek veriyor ve diyor ki- Türkiye yüzünü Doğu’ya dönmüştü, komşularıyla iyi ilişkileri vardı, Avrupa ile eşit ilişkiler kurmaya başlamıştı ve bağımsız, özgür bir ülkeydi. Türkiye ne zaman NATO’ya üye oldu, o zaman Doğu’dan kopmaya başladı, Orta Asya’dan kopmaya başladı ve Amerika ile bağımlılık ilişkisi içerisinde girdi.” diyor. Şimdi bakın bunu da AKP milletvekili söylüyor. Biri “yüz yıllık pranga” diyor, diğeri “Pranga ayağımıza esasen, NATO’ya üye olduğumuz dönemde takıldı.” AKP için bile tutarsız bir açıklama Erzurum milletvekilininki. Bu açıklamaların bir kabul edilebilirliği yok Türkiye açısından. Dolasıyla kendilerini de küçük duruma düşüren açıklamalar bunlar. Nitekim 15 Temmuz’da tüm Türkiye’nin, AKP’li milletvekillerinin, Tayyip Erdoğanların da, Türkiye’nin muhafazakar ve milliyetçi kesimlerinin de Cumhuriyet’e sarıldıklarını gördük. Mustafa Kemal Atatürk’e, Cumhuriyet devrimlerine, Cumhuriyet’in değerlerine, laikliğe sarıldıklarını gördük ve hala ağızlarından Mustafa Kemal’i, Cumhuriyet’i, laikliği düşürmüyorlar. Düşüremezler; çünkü düşürdüklerinde başlarına ne geldiğini gördüler. Cumhuriyet devrimlerine “pranga” dediler, “reklam arası” dediler; o zaman o lafları söyledikleri, o siyasetleri uyguladıkları dönemde terör örgütlerinin, cemaatlerin, tarikatların Türkiye’ye darbe teşebbüsünde bulunduklarını gördük. Kendi canlarını da ülkemizi de tehlikeye atan sonuçlar doğurdu Cumhuriyet karşıtı siyasetler. Bu yüzden, 15 Temmuz sonrasında terörün, tarikatların ve cemaatlerin yarattığı sorunların, ortaya çıkan ekonomik krizin, yaşanılan demokratik problemlerin hepsinin çözümünün Cumhuriyet’te olduğunu gördük. Nitekim onlar da Cumhuriyet’in değerlerine, bu ülkenin kurucu değerlerine, laikliğe; yine milli değerlere, üretim sistemine, kamusal sisteme sarılmaya ve o politikaları hayata geçirmeye başladılar. Bu bir zorunluluk, o yüzden o milletvekilinin yaptığı açıklamanın bir meşru zemini yok.

“Şiddeti tek bir yasayla engelleyemezsiniz”

SH: Biraz da sizin siyasetteki aktifliğinize değinmek istiyorum. 7 Haziran seçimlerinde siz Vatan Partisi’nden bir kadın milletvekili adayıydınız. Aynı zamanda en genç adaydınız. Bu doğrultuda şunu sormak istiyorum: Hem erkek egemenliği olan bu alanda bir kadın siyasetçi olarak hem de Vatan Partisi olarak ürettiğiniz siyasetlerde kadınlara hem toplumsal yaşamda hem üretim ve iş alanında neler vadediyor, nasıl bir yol açıyorsunuz?

Eİ : Bizim mücadele ettiğimiz bir toplum özlemi var. Bir gelecek hayali, bir gelecek özlemi, yeni bir toplum, yeni bir Türkiye ve hatta yeni bir dünya özlemi ve hayali diyebiliriz. Bunun için, özlemini kurduğumuz toplumu kurabilmek için mücadele ediyoruz. Bu toplum nasıl bir toplum? Kadın ve erkeğin eşit olduğu; birbirleriyle karşılıklı sevgi-saygı ilişkisi ve paylaşım içinde olduğu; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kalktığı; insanların cinsiyetlerine göre değerlendirilmediği; toplumsal yaşamda ve toplumsal üretim içerisinde bireylerin eşit olarak var olduğu; bu var oluş içerisinde emekleri karşısında eşit ücret aldığı; kadın ve erkeğin birbirine karşı şiddet uygulamadığı; kadınların ölmediği, öldürülmediği tacize uğramadığı; erkeklerin de tacizci, tecavüzcü, katil durumuna düşmediği bir Türkiye özlemini kuruyoruz. Dolayısıyla bu Türkiye için mücadelemizi veriyoruz. Meclis’e girdiğimizde de,  iktidar olduğumuzda da bu Türkiye’yi kurma mücadelesini sürdüreceğiz. Çünkü bu kısa vadeli bir mücadele değil. Yani bir yasayla gerçekleşemez, “Bir yasa maddesini değiştirelim.” ile olmaz. Uzun vadeli bir mücadele. Ne yaptılar bugüne kadar? Bir sistem var, o sistemi çökertip, Cumhuriyet’i ve onun değerlerini çökertip kendi sistemlerini kurmaya, kendi değerlerini yerleştirmeye çalıştılar. Nasıl değerler? Kadın ve erkeğin eşit olmadığı, kadının eve kapatıldığı, kadının toplumsal üretimden çekildiği, hor görüldüğü ve bu horlanma sonucunda, kadına karşı nefretin ve şiddet ortamının oluştuğu bir toplum meydana geliyor. O toplumunu değiştirmen için ilk başta sistemi değiştirebilmen gerekiyor. “Haydi bir yasa çıkardım ben, yarın bir erkek kadına şiddet uygularsa cezası şu kadar olacak.”. Şiddeti böyle engelleyemezsin. Bunlar olacak elbette; yasalar, yasal kazanımlar, yasal uygulamalar, bunlar devam edecek. Ama kadın-erkek meselesi esasen toplumsal bir mesele olduğu için çözümü de uzun toplumsal değişimlerden ve dönüşümlerden geçiyor. Sen, merkezine insanın olduğu, emeğin olduğu, insanın saygı gördüğü, dolayısıyla insanın emeğinin saygı gördüğü, paylaşım içerisinde arkadaşlık duygularının geliştiği, kardeşlik bağlarının kuvvetlendiği bir Türkiye yaratırsan, Cumhuriyet değerlerinin hakim olduğu bir Türkiye yaratırsan o Türkiye’de şiddet meydana gelmez. Bunlar meydana gelmediği zaman bahsettiğimiz ayrımlar azalır. Öyle bir sistem getirirsin ki o sistem içerisinde kadının ve erkeğin birlikte ürettiği, paylaştığı ve emeklerinin karşılığını aldığı bir Türkiye yaratmış olursun. Dediğim gibi, bunlar uzun ve köklü toplumsal değişimler ve dönüşümler sonucunda başarılacak hedefler. Ama bunun dışında da bugün kadınların sahip olduğu tüm yasal kazanımları korumaya, ilerletmeye devam edeceğiz. Bir yandan köklü değişiklikler ihtiyaç; ama o köklü değişiklikleri gerçekleştirene kadar da elbette kadınların sahip olduğu kazanımların korunması ve geliştirilmesi önemli.

“Kadınların, mağduriyetlerini yok edebilmek için mücadele etmesi gerekiyor”

SH : Son olarak da siyasete atılmak isteyen kadınlara dair bir soru soracağım. Bu ataerkil toplum yapısının kadınları belli mesleklere yönlendirdiğini ve belli meslekleriyse sadece erkeklerin yapabileceğini dayattığını görüyoruz. Bu noktada bir ideolojik görüşe sahip ve bu görüşe göre siyaset yapmak isteyen, bir kurumda görev alıp çalışmak isteyen kadınlara ne önerirsiniz?

Eİ : Siyaset hakikaten bu alanlardan biri, erkeklerin egemen olduğu kadınların dışlanmaya ve görülmemeye çalışıldığı alanlardan biri. Hakikaten “erkek mesleği” olarak da lanse ediliyor dediğiniz gibi. Her ne kadar kadınlar bunu kırmak için mücadele etse, başarılar ve kazanımlar elde etse de… Bir örnek vereceğim. Mesela bu ayın sonunda Bangladeş Gençlik Birliği tarafından onların ulusal kongrelerine, Bangladeş’e davet edildik Dünya Anti Emperyalist Devrimci Gençlik Birliği olarak. Genel Sekreteri olduğum için bana mail gönderdiler “Sayın Anti Emperyalist Gençlik Birliği Genel Sekreteri’ne…” diye. Mesela mektubun başında “Mr. Elif İlhamoğlu” diye geçiyor. Yani “Bir uluslararası gençlik örgütü, onun genel sekreteri, bu kişi erkektir.” Öyle kabul ediliyor. Oraya “Mr-Mrs” diye değil veya “Dear” diye değil, “Mr. Elif İlhamoğlu” diye yazıyor. Erkek ön kabulu ile hareket ediyor. Onu çok bozmadım ikinci mail “My brother” diye gelmeye başladı. Dolayısıyla bunu yaşıyoruz her alanda. Bangladeş’te yaşadık, daha önce de yaşadık. Uluslararası bir görüşmede telefonu açtığımda bir gençlik örgütü “Dear brother” diyor, sesimi duyduğunda şaşırıyor ve değiştiriyor. “Burası siyasi bir alan ve siyasi bir alanın önderliği, genel sekreterliği erkek olmak zorunda.” ön kabulu ile hareket ediliyor. Dolayısıyla kadınların bu ön kabulu kırabilmeleri için gerçekten mücadele etmeleri gerekiyor. Sadece söylenmek, yakınmak yeterli değil. Evet, ciddi mağduriyetler yaşıyor kadınlar; ama bu mağduriyetlere sığınmak değil, aynı zamanda bu mağduriyeti yok edebilmek için mücadele etmek gerekiyor. Örgütlenmek gerekiyor. Bu mağduriyeti yok edebilmek için kadınların daha kararlı, daha cesur, daha atak olmaları ve kendilerine güvenmeleri gerekiyor. Çünkü kadınların kendilerine güvendiği her alanda başarılı olduklarını, hatta erkeklerden daha başarılı olduklarını görüyoruz. Yüzyıllardır gelen toplumsal baskılar, ezilmişlikler, ataerkil sistem ve tüm bunların kadınlar üzerinde oluşturduğu yükü aşmak kolay değil elbette; ama kadınların bunu aştıklarında bulundukları alanda erkeklere göre çok daha başarılı olduklarını görüyoruz. Çünkü o özgüveni kazanıyorlar, başarı elde ettiklerini görüyorlar ve daha başarılı olmak istiyorlar. Kendi başarılarının diğer kadınları da etkilediğini görüyorlar, fark ediyorlar. Dolayısıyla siyasetle ilgilenen pek çok kadın aynı zamanda kadın mücadelesini de sahiplenmeye ve hemcinslerini örgütlemeye çalışıyor. Bu nedenle dediğim gibi kadınların daha cesur, atak, özgüvenli olmaları ve hayalini kurdukları toplum için mücadele etmeleri gerekiyor.

“Başkanlık Sistemine Evet Demek İntihardır”

0

Ülkemizde “liberal demokrat” deyince akla gelen ilk isimlerden biri, Cem TOKER. LDP Genel Başkanlığı’nı 11 yıl 7 ay boyunca yapan Toker, görevini 29 Ocak’ta Ankara’da yapılan Genel Kurul’da Gültekin Tırpancı’ya devretti. Genel Kurul öncesi bir araya geldiğimiz Cem Toker ile gündeme ilişkin birçok konuyu konuştuk. “Başkanlık Sistemi”ni, Trump’lı ABD’yi ve daha birçok konuyu konuştuğumuz Toker, LDP Genel Başkanı olarak son röportajını Röportajlık’a verdi.

Röportaj: Merve Gökhan

Anayasa Mahkemesi’ne Başvuracağız”

MERVE GÖKHAN (MG) : Yüksek Seçim Kurulu’na, partinizin seçime girme yeterliliğinde görülmemesinin gerekçesini sormak için başvuru yaptınız. Liberal Demokrat Parti’nin seçime girme yeterliliğine sahip partiler listesine dahil edilmemesinin sebebi sizce nedir? Seçime giremezseniz ne yapacaksınız?

CT: Ben Yargıtay Başsavcılığı’nın siyasi partiler bürosu ile görüştüm, Yüksek Seçim Kurulu’nda onlardan gelen bilgi doğrultusunda hareket ettik. Biz net bir şekilde “1999’dan beri seçime giriyorduk, 13 ay önce seçime girdik. Kanun değişmedi. Ne oldu da biz, diğer bazı partilerle birlikte seçime giremiyoruz?” diye sorduk, bize yasayı farklı yorumladıklarını söylediler. Şimdi yazılı bir şekilde soracağız. Yasa değişmeden, yoruma dayalı bir hakkın bizden alınması bize yasal gelmedi. Daha sonra Anayasa Mahkemesi’ne, olmazsa uluslararası yargıya taşıyacağız. Benim huyum değildir bir şeyin peşini kolay bırakmak. Bugünün Türkiye’sinde hiçbir gazete de sorgulamıyor. “Daha düne kadar seçime giren partiler ne oldu da giremiyor?” diye. Seçime sokmazlarsa da bunun gerekçesini soracağız, bir eksiklik varsa onu tamamlayacağız; ama haksızlık varsa da hakkımızı sonuna kadar arayacağız.

MG: Sosyal medyada ilgiyle takip edilen bir partisiniz. Sosyal medyadaki desteğe karşı, gerçekte niye büyük bir destek alamıyorsunuz seçmenden?

CT: Sosyal medya partinin tanınması içindir. Sosyal medyadan oy alamazsınız. Siyaset yüz yüze yapılan bir şey. İnsanlara anlatarak değil, insanların derdini dinleyerek oy alınıyor daha çok. Parti küçük ve anlatmaya çalıştığı politikalar, Ortadoğu coğrafyasında hoş karşılanmayan, kabul edilmeyen konular. “Devlet baba” ya alışmış bir millet var ve bizim söylediğimiz de “Devletten bekleme, devletin senin yaşamına karışma hakkı yoktur. Şahsiyet ol, kul olma, kimseye biat etme, Allah sana akıl vermiş.” Bunları söylediğimiz zaman tutulmuyor pek, her insan her istediğini söyleyebilir, ifade özgürlüğü. Ama bu toplumda “Hayır söyleyemezsin. Komşu ne der, el âlem ne der? İstediğin gibi konuşamazsın, istediğin gibi giyinemezsin, istediğin gibi hareket edemezsin.” Biz de diyoruz ki “Şahsiyet olma gereği bunların hepsini yapabilirsin.” Onun için bu partinin oy alması zor; ama belki gençler bizi anlar diye sosyal medyayı tanıtım amaçlı kullanıyoruz. Öte yandan %10 seçim barajı gibi bir problem var Türkiye’de. Zulu Kabilesi’nde bile yok böyle seçim sistemi -o bir handikap oluyor- oylar bölünmesin diye. Türkiye’de “Nefret ettiğim kazanmasın diye sevmediğim partiye oy vereyim.” zihniyeti var. “CHP’yi sevmiyorum; ama AKP kazanmasın diye ona oy veriyorum, aslında LDP’yi bilmem diğer partiyi seviyorum; ama oy veremem, çünkü baraj altında kalacaklar.” algısı çok etkiliyor partileri.

LDP Mecliste Olsaydı?

MG: Yıllardır aynı partiler iktidar veya muhalif olarak yer alıyorlar. Peki insanlar neden yeni bir partiyi Meclis’te görmek istemiyor? LDP mecliste olsaydı, neleri değiştirirdi?

CT: İnsanlar değiştireceğine inanmıyor. “Ben oy vereceğim tek başıma; ama %10’u geçecek mi bu parti? Ben boş yere oy kullanacağım. Kime gidecek bu oy?” algısı çok kötü. Türkiye milletinin şöyle bir sorunu var: Son dakikacılık. Türk Milleti’nin 2002’den beri 15 yılı vardı. LDP’yi bırak, herhangi bir partiyi yavaş yavaş 2007’de 3’e, 4’e; 2011’de 6-7’ye çıkarabilirdi. Türkiye’de şöyle bir algı var: “Bu seçimde yeni bir parti %10’u geçsin, bana alternatif olsun. Ama geçemeyecek nasıl olsa.” Uzun vadeli düşünme, planlama maalesef seçmende yok.

Meclis’te olsak ne değişirdi? Liberal demokrasinin gereği neyse onları dile getirirdik, oy kaygısı duymadan. Her milletvekilinin yapması gereken seçmeninin hakkını, hukukunu, özel hayatını, gelirini korumak; onu despot bir yönetimden kanunlarla korumak; iktidarın, yürütmenin gücünü sınırlamak. Seçmenin beklentisi neyse o. Vergisinin israf edilmemesi, devletin biraz küçülmesi, makam aracı saçmalığından tutun… Zaten partiler kendileri söylüyor. “Devlette öyle bir israf var ki anam anam.” diyor Burhan Kuzu. Bunlara itiraz ederdik, kanun teklifleri verirdik. Bizi seçen liberal seçmen hangi gerekçeyle bizi seçtiyse, ne vadettiysek, onları yerine getirmek için politika yapardık.

MG : Neoliberalizm, özellikle sol kesim tarafından adeta lanetli bir şekilde anılıyor. Sizin parti olarak liberal demokrat anlayışınızla, neoliberalizm arasındaki varsa farklar nelerdir?

CT : Neoliberalizm biraz retorik. Belki biraz daha ön plana çıkararak anlatırız liberalizmi, sosyal dengelere hassasiyet göstererek. Bizim politikamızda “Fakir okumasın, fakir sağlık hizmeti almasın.” diye bir şey yok. Devlet icra etmesin, devlet okul yönetmesin, devlet hastane yönetmesin, devlet ticaret yapmasın. Okullar yine özelleşsin, devlet fakir çocuğu yine okutsun; ama özel sektör hizmeti versin. Özel sektör anlayışında, devletin hizmet anlayışı diye bir şey yoktur, doğasına aykırıdır. Hastanede sağlık hizmetiyse, yine finanse edilsin, yardım edilsin devlet tarafından fakire; ama hastaneyi devlet memuru işletmesin, özel sektör işletsin. O zaman daha kaliteli, verimli, dinamik rekabet ortamında ucuz her türlü hizmet verilir diye düşünüyorum. Neoliberalizm dediğimiz şey eğitimi, sağlığı özelleştirmekse, bizim savunduğumuz şey sosyal dengeyi gözeterek özelleştirmek, yine maddi durumu iyi olmayanların devlet tarafından gözetilmesi.

Nasıl olsa yiyorlar…”

MG: Numan Kurtulmuş son açıklamasında “Başkanlık gelirse terör tamamen biter.” diye bir cümle dile getirmişti. Buna benzer bir şeyi haziran seçimlerinde; “Ya istikrar ya kaos dedim. Millet kaosu seçti.” diyerek Burhan Kuzu dile getirmişti. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

CT: Bunlar suç, saçmalık; ama Türk Milleti kendi kendisine soracak. Adam profesör normalde, böyle saçmalamaması lazım; ama şöyle düşünüyor:“Boş ver, saçmalayayım. Nasıl olsa yiyorlar.” diye düşünüyor. “Ben buradan nemalanırım.” diyor ve hakikaten de öyle oldu. Davutoğlu “Ankara’daki patlamadan sonra oyumuz arttı.” Dedi, gerçekten de öyle oldu. Türk Milleti, terörün arttığı dönemde gitti ve oy verdi AKP’ye yüksek oranda. Faturayı nasıl ödüyor şimdi? Turizm bitti, ekonomi çöktü, oteller bomboş, işsizlik arttı, faizler artacak, fakirlik artacak. Rusya’nın uçağını düşürdü, portakal 1 TL Ankara’nın göbeğinde. Çünkü Rusya satın almıyor, ihracat düştü. Böyle sorumsuzca, aptalca söylenmiş laflara kanarsa bedelini, Türk Milleti kendisi ödeyecek. Numan Kurtulmuş’un tuzu kuru nasıl olsa, onun maaşı işleyecek. Misal “Her millet hak ettiği gibi yönetilir.” Böyle laflara prim veren ülkede, böyle sefil şartlarda hayatını sürdürür, seçenek milletin.

LDP Başkanlık Sistemini Savundu mu?

MG: Katıldığınız bir programda“Türkiye’de yıllar öncesinde başkanlık sistemini savunan tek parti bizdik; ama bu sistemin yakından uzaktan Başkanlık sistemiyle alakası yok.” dediniz. Peki sizin savunduğunuz başkanlık sistemiyle, şuan uygulanmak istenen sistem arasındaki fark nedir?

CT: Başkanlık sistemini en iyi uygulayan devlet Amerika Birleşik Devletleri. Peki Amerikalılar, Amerika’yı 250 sene önce kurarken niye başkanlık sistemi istemişler? Çünkü Amerika’yı kuran insanlar Avrupa’nın tiranlarından, hükümdarlarından, baskıdan, kilise baskısından -cadıların yakıldığı bir Avrupa’dan söz ediyoruz-, oradan kaçarak yeni bir ülke kuruyorlar ve kurarken de büyük bir endişe ve korku içindeler. Nedir bu endişe ve korku? Gücün bir kişide, bir elde veya kurumda toplanmasından korkuyorlar. “Avrupa’da çektiğimizi bu yeni ülkede yapmayalım.” diyorlar. O zaman Başkanlık sistemini getiriyorlar; çünkü Başkanlık sisteminde kuvvetler çok kesin biçimde birbirinden ayrılmıştır. Hiçbir erkin, gücün -yürütme-yasama-yargı, başkan-meclis-Anayasa Mahkemesi- hiçbirinin mutlak gücü yoktur. Hepsinin biraz gücü vardır, hepsi birbirinin gücünden biraz çekinir. Buna denetleme, dengeleme, kuvvetler ayrımı denir. Böyle sistem getirmişler, keşke buraya da böyle bir sistem getirseler. Biz parti programına bu yüzden koyduk, gayet demokratik sistem diye. Fakat bunların getirdiği sistem Amerikalılar’ın korktuğu, “Güç bir yerde toplanmasın.” dediğinin tam tersi. Türk Milleti eğer “Evet” derse, “Aman güç bir adamda toplansın.” diye evet oyu verecek ve tarihe geçecek. Tek bir adama tüm yetkileri verecek ve dünya tarihinde eşi emsali yoktur. Afrika kabilelerinde bile böyle bir sistem yoktur, gönüllü giderek “Aman beni bir adam yönetsin, bir tane beyin yönetsin.” diye. İstişare, kuvvetler ayrımı “Sen dur bakalım hoca.” diyecek bir sistem yok. Dünyanın her yerinde insanlar “Tek adam yönetiminden kurtulalım.” diye can verirken, Türk Milleti “Bizi tek adam gütsün.” diye oy atacak, bunun üstüne daha gaflet tanımıyorum.

Başkanlık sistemi değil, intihar olur”

MG: Başkanlık sistemi referanduma gidecek. Siz parti olarak nasıl bir tavır alacaksınız? Sizin referandum tahmininiz nedir?

CT: Kesinlikle hayır, bu başkanlık sistemi değil, bu sistem intihar olur. Bağımsız yargının olmadığı, hür basının olmadığı, basın özgürlüğünün olmadığı ülkede, ülkeyi yönetenler neyi referanduma götürürlerse kazanırlar. Toplumda görüyorsunuz, “Hayır” diyenlere müdahale ediliyor. Hiçbir zaman adil ve hür seçim olamaz zaten basın özgürlüğünün olmadığı bir yerde. Buna “Hayır” diyecek onlarca fikir hapiste, dopingli iktidar seçime götürecek, sadece benim dediğim duyulacak. Ondan sonra da “Ben kazandım.” diyecek. Onlarda “Adil bir seçim yapalım.” gibi bir dert yok, kazanırlar. Bu mevcut sistemle “Güneş Batı’dan doğar.” deseler yine “Evet” çıkarırlar, “Horozlar yumurtlar.” deseler yine “Evet” çıkarırlar. Bu kadar net.

MG: Rıdvan Dilmen, Arda Turan, Meltem Cumbul, Barış Atay gibi ünlü isimler referandumdaki tavırlarını açıkladılar. Bu spor ve sanat camiasında da tartışma yarattı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

CT: Ben onların kamuoyuna “Evet” demelerinin, sandıkta evet verecekleri anlamına geldiğine inanmıyorum. Onların bir kısmının derdi iktidarın payandası olmak, iktidara yağ çekmek, iktidara itiraz etmemek; bu ülkede iş güvencesi, gelir garantisi ve statü. Bunun için herkes düşüncesi belirtmek konusunda serbest; ama bu sisteme “Evet” diyecek insanlara benim zerre kadar saygı duymak gibi derdim yok, zorunda da değilim. Az önce örneğini anlattım; böyle bir toplumun, böyle bir sisteme “Evet” demesi intihardır. Herkes demokratik sistemde, kuvvetlerin ayrıldığı, denetlendiği, dengelendiği siyasi ortam için çaba verirken Türk Milleti elindeki nimetten yararlanmayıp, tam tersine destek verirse o kişilere benim saygı duymam mümkün değil.

MG: Az önceki soruya ek olarak, toplumda bölünmeyen kesimlerde de ayrışmalar başladı. Spor, sanat vs. Bu gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

CT: Bu gidişat, Cumhuriyet tarihinin en korkutucu gidişatı. Cumhuriyet tarihinde, hiç bölünmediğimiz kadar bölünmüş bir toplum haline geldik. Arkadaş gruplarında, ailelerin içinde, spor camiasında, sanatta, basında hiç bu kadar bölünmemiştik. Bu coğrafyada, bu yönetim şeklinde çok korkutucu bir bölünme endişesi duyuyorum. Birisinin bu toplumun gazını alıp, daha yapıcı, daha birleştirici siyasi mesajlar vermesi şart, yoksa işin sonu hiç hayra alamet değil.

Türkiye tuzağa düştü”

MG : Sizce Donald Trump Türkiye’yi nasıl etkileyecek? Trump ile gelen belirsizlik ortamında Türkiye ne yapmalı ya da Türkiye’yi neler bekliyor?

CT: Türkiye Ortadoğu’daki, sınırımızdaki olaylarda maçı kaybetti. Obama’nın gitmesi, Trump’ın gelmesi bölgedeki Amerikan politikasını değiştirmez. Türkiye’nin tamda aleyhine bir gelişme olabilir. Trump’ın Putin’le anlaşması, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Ortadoğu’nun sınırların değişmesi konusunda Putin ile görüş alışverişi yapıp ortak noktada buluşmaları demek, büyük olasılıkla yakın bir gelecekte Türkiye’nin de sınırlarının değişmesi demektir ki bu olasılık hoş değil, endişe verici. Benim şahsi kanaatim; bu coğrafyada Amerika’nın dış politikası, İsrail’in güvenliği üzerine kurulmuştur. Onun için ne konuşacaksanız, önce İsrail ile gidip konuşmakta yarar var. Kürdistan’ın kurulması, Suriye’nin bölünmesi, Irak’ın bölünmesi bütün bunlar İsrail’in güvenliği için yapılmış adımlardır. Büyük Ortadoğu Projesi içindeki ılımlı İslam projesi, bütün bunlar İsrail’in güvenliği açısından ortaya atılmış, Amerika’ya teklif edilmiş ve Amerika’nın uyguladığı projedir. Türkiye bu konuda çok geç kaldı, tuzağa düştü. AKP hükümeti ve ondan önceki hükümetler de tuzağa düştü, dolayısıyla Türkiye’yi çok zor günler bekliyor.

MG: Türkiye Şangay İşbirliği Örgütü’nde enerji kulübü başkanı oldu. Suriye konusunda Rusya, Türkiye ve İran arasında Astana görüşmeleri yapıldı. Bunun uluslararası siyasete etkileri ne olur?

CT: Bunlar sembolik görüşmelerdir. Önemli olan Amerika ve Rusya’nın ne şekilde anlaşacağı ve İsrail’in buna ne diyeceğidir. Bazı bölgelerde, Suriye’de belki barış, huzur sağlanabilir; ama bazı bölgelerde Sünni-Şii çatışması devam edecektir, IŞİD asla tamamen bitirilmeyecektir. Çünkü İsrail öyle istemektedir. IŞİD’in bitmemesi demek, bölgede huzurun asla sağlanmayacağı demektir. Mühim olan Trump ve Putin’in diyalogları…Trump, İsrail’in görüşlerini almadan masaya oturmaz, gerisi detaydır. Türkiye’nin dediği, İran’ın dediği, Suriye’li muhaliflerin dediği; onlar biraz göstermelik, ateşkes sağlamak için yapılmış görüşmelerdir.

Kıbrıs’ın Geleceği

MG : Başbakan Erdoğan “2023’te eyalet sistemi tartışılabilir” diye bir açıklama yapmıştı. 2013’te verdiğiniz bir röportajda “Merkezi devletin küçüldüğü, bölgelerin kendi ekonomisini oluşturduğu, yer altı ve yer üstü kaynaklarını kendisinin kullandığı eyalet sistemine siz nasıl bakıyorsunuz?” sorusuna verdiğiniz cevapta, “Kıbrıs’a bakalım. Federale benzer bir düzendi. 1974’te 2 üniter devlet oldu, o zamandan beri kan dökülmüyor. Türkiye intihar etmek istiyorsa eyalet sistemine geçsin.” diyorsunuz. Bugün Kıbrıs görüşmelerinde tek devlete gidiliyor. Kıbrıs’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

CT: Ben pazartesi günü Serdar Denktaş’ın bir sunumuna katıldım. Kıbrıs’ta anlaşmanın sağlanması çok zor, sağlansa bile referanduma onay konusu çok zor. Kıbrıs’ta öyle bir şey söylendi, Serdar Denktaş’ın görüşü benim de görüşüme yakın. Rumlar kolay kolay uzlaşmak istemezler, nasılsa Avrupa Birliği’ne girdiler, nasılsa Avrupa Birliği gibi bir güç arkalarında. Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini kesin şart olarak koyuyorlar, bunu Kıbrıs halkı kesinlikle kabul etmiyor, Kıbrıs’ın Giritleşmesi olabilir diye endişe duyuyorlar. Kıbrıslı Türkler masaya ortaklık olsun diye otururken, Kıbrıslı Rumlar sahiplenme niyetiyle oturuyorlar bütün adaya. Nüfus mübadelesi var, toprak alışverişi var, uzun meşakkatli bir yol; ama Ak Parti hükümeti ekonomik olarak köşeye sıkıştıkça, Türkiye’de ekonomi battıkça, dış güçlerin dayatmalarına daha çok taviz vermek zorunda kalabilir. Kabul edilmeyecek tavizler verilerek “Kıbrıs’a çözüm geldi.” denir; ama onun çok büyük bir maliyeti olur.

MG: Yine aynı röportajda “2019’da Meclis’teyiz.” demiştiniz. Hala aynı iddianız var mı?

CT: Bunu söylediğimde 2013 yılıydı. Türkiye’deki şartlar o günün şartlarıyla aynı ivmede devam etseydi hala inanıyordum ben o şekilde ilerleyeceğimize; çünkü alternatifler teker teker yok oluyordu. Geçmişin köklü partileri DSP, Demokrat Parti oyları düşüşteydi, onlar tarihten siliniyordu. Bizse Türkiye’de henüz denenmemiş bir partiydik. Barajın düşme olasılığını düşünüyorduk; ama bugünkü şartlar altında bırakın yeni bir partinin Meclis’e girmesini, belki de planladıkları, uygulamaya koydukları gibi 2019’da 2 partili bir Meclis görebileceğiz. MHP baraj altında kalır, belki AKP bünyesinde Meclis’e girer, HDP’yi de zaten bitiriyorlar. Dolayısıyla 2 partili bir Meclis sürpriz olmasa gerek. O günün şartlarında olabilir bir hedefti, artık değil.

Türkiye IMF’den gidip borç para isteyecektir”

MG : Dünya işsizlik sıralamasında ilk 10’dayız. Doların yükselişi ve gelen zamlar… Türkiye ekonomik krizin eşiğinde mi sizce?

CT: Krizin dibinde, ortasında ve baş aşağıda gidiyor. İnanılmaz bir krizin içindeyiz; ama krizler bir günde hissedilmez. 6 ay, 1 yıl… 2016, 2015’ten kötü geçti; 2017, 2016’dan kötü geçecek. Bunları öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Bir ülkenin yargı sistemi çöktüyse, hukuk sistemi çöktüyse, yargının bağımsızlığı artık söz konusu değilse, tartışılıyorsa… Bunlar yargıyı eleştiriyoruz diye bozuluyorlar; ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne en çok mahkum olan da Türk yargısının verdiği kararlar. Bunu eleştirmek vatandaşlık borcu. En çok tazminata mahkum olan ülke Türkiye. Ekonomi, adalete ve özgürlüğe çok bağlıdır. Şöyle bir örnek vereyim: Türkiye’den para kaçıyor, yeni para da gelmiyor. Şimdi bir bankaya gitseniz siz, cebinizde 5-10 bin TL paranız var ve herhangi bir banka şubesine girdiniz. “Hesap açmak istiyorum. Peki faiz oranınız nedir?” diye sorsanız, “Efendim müdür bey belirler.” derler. “Bankanız kaçta açılır?”, müdür bey belirler. “Kaçta kapanır?”, müdür bey belirler. Bankanın bir yönetmeliği var mı? Var; ama müdür bey pek kullanmıyor, kafasına göre yönetiyor. “İstediğim zaman para mı çekebilir miyim?”, “Müdür bey ile görüşmeniz lazım, onu garanti edemeyiz.” Siz böyle bir bankaya para yatırır mısınız? Yatırmazsınız. Paranızı orada tutar mısınız? İlk fırsatta çeker gidersiniz. Türkiye’nin başına gelen bu “müdür bey”. Onun için para kaçıyor, gelmeyecek. Müdür beyi nereye şikayet edeceksiniz? Yukarıda müdür beyi şikayet bürosu var, isterseniz oraya gidin. Kimler var orada? Müdür beyin akrabalarından oluşan, oğluyla damadı, bir de eniştesi var. Onlara isterseniz müdür beyi şikayet edin. Türkiye’ye gelecek başkanlık sistemi budur, bugün gelmeden uygulanan fiili sistem de bu banka yönetimi gibidir. Onun için parasını alan kaçmaktadır, yeni para da gelmeyecektir. Türkiye önümüzdeki 1-2 sene içerisinde, IMF’nin kapısına gidip borç para isteyecektir.

MG : 29 Ocak’ta LDP olarak büyük genel bir kongre düzenleyeceksiniz. LDP kongrede hangi konuları ele alacak?

CT: Siz bunu yayımladığınızda, ben bu partinin genel başkanı olmayabilirim. Ben yoruldum ve bırakmayı düşünüyorum. Bu kongrede, herhâlde parti kurucusu, çok eski bir arkadaşımızın yönetimine devredeceğiz partiyi. Tabii bu yarın, delegelerin vereceği karar. Bundan sonra ben partinin bir neferiyim; ama parti başkanı olarak devam etmeyeceğim. Yarın delegeler kesinleştirecek, onun dışında partiyi açık tutacağız, kapatmayacağız. Çünkü savunduğumuz liberal demokrat değerleri savunan başka bir parti yok. Her partinin Türkiye’de bir müsveddesi var, bir minyatürü var. Bunlara oy vermeyen MHP’ye oy verir, Saadet’e verir. CHP’ye oy vermeyen DSP’ye oy verir, Vatan’a oy verir, diğer sol partilere oy verir. Ama başka liberal parti yok. Onun için açık tutmaya kararlıyız, seçime girmek için yine mücadele edeceğiz. Seçimde kaç oy alırız, yine dayak mı yeriz, nal mı toplarız? Bu milletin bileceği iş. Türkiye’deki gidişata göre, siyasi konjonktüre göre, YSK’nın kararına karşı vereceğimiz mücadeleye göre yolumuzu çizeriz.

“Genel Kurul İsteyenler Darbeci İlan Edildi”

0

Türkiye Spor Yazarları Derneği (TSYD) 2016’nın son aylarını bir hayli hareketli geçirdi. Kasım ayı içinde başlayan “Olağanüstü Genel Kurul” süreci, Aralık ayı içinde bitti. Naci Arıkan ile Oğuz Tongsir arasındaki seçimi, az bir farkla Oğuz Tongsir kazandı. Ve arkasından fırtına koptu. TSYD’yi, “Olağanüstü Genel Kurul“a götüren Ankara Şube Başkanı Kerem Öncel, seçimden hemen sonra dernekten ihraç edildi. 53 yıllık geçmişi olan TSYD’de yaşanan bu süreci, TSYD Ankara Şubesi Eski Başkanı Sayın Kerem Öncel ile konuştuk. RÖPORTAJLIK farkıyla, usta spikerin açıklamalarını noktasına virgülüne dokunmadan yayımlıyoruz.

Röportaj: Uğur Temel – Merve Gökhan

“Oğuz Tongsir gelmiş geçmiş en kötü TSYD Başkanı”

UĞUR TEMEL (UT): Röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Kerem Bey. Öncelikle en güncel sorudan başlayalım. TSYD olağanüstü seçime gitti. Bunun sebebi nedir?

KEREM ÖNCEL (KÖ): Bir cümleyle özetlemek gerekirse sebebi, Oğuz Tongsir’in idari anlamda gelmiş geçmiş en kötü TSYD Başkanı olmasıdır. Karısının arabasını TSYD’ye satan, TSYD’nin logosunu değiştirirken bir jüri oluşturulmasına izin vermeyip bir şirket üzerinden bunu yapmak isteyen, ayrıca Türk Bayrağı’nı ve kuruluş tarihini logodan çıkartıp, arkasından Tüzük Tadil Kurultayı’nı yaparken “Herkes gelebilir; ama şu anda bütçemiz uygun değil, herkes kendi imkanıyla gelsin.” diyerek, kurultayın 40-50 kişiyle yapılmasına sebebiyet veren, Tüzük Tadil Kurultayı’ndan sonra yapılan değişikliklerin dışında, 3 aylık süre içerisinde benim ısrarıma rağmen, “Matbaaya göndermeden önce bana gönderin” dememe rağmen hazırlanan taslağı bana göndermeyip, üzerinde kendi kendilerine değişiklikler yaparak karşımıza bir ucube tüzük çıkaran bir genel başkandan bahsediyoruz. Biz olağanüstü genel kurula götürmeden önce kendisiyle bire bir yaptığımız görüşmelerde bize, demokratik bir anlayışın hakim olacağı bir yönetim kurulu oluşturacağını söylemesine rağmen… Kaldı ki ben istemedim genel merkez yönetim kurulunda olmayı. Ama hem İstanbul Şube Başkanı Arif Kızılyalın’ı hem Ankara Şube Başkanı olan beni hem de İzmir Şube Başkanı olarak Bahri Bey’i ısrarcı davranarak genel merkez yönetimine aldı. Böylece; “3 büyük ilin sorunlarını başkanlar birinci elden dile getirir, daha olumlu bir hava oluşur.” diyerek, bizi ikna etti. Ama sonrasında yaptıkları bütün icraatları Mustafa Yener, Aygün Özipek ve kendisinden oluşan 3 kişilik icra kurulundan başka kimse bilmedi. Bizim ısrarlı tepkilerimizi hiç dikkate almadı. “Niye logoyu bu şirkete veriyorsunuz? Bu şirket kötü intiba bırakmış. Bu şirkette niye ısrar ediyorsunuz? 33 bin TL’yi bu şirkete niye ödüyorsunuz?” diye sorduğumda, “Bize reklam getirecek.” dedi. Ben de “Reklamı getirsin. %10-15, neyse verelim.” dedim. Şirket hiçbir reklam getiremeyince özür dileyerek “Sen haklıymışsın.” dedi; ama yine de TSYD’yi zarara uğrattı, karısının arabasını TSYD’ye sattı. Arabanın parasını almadığını derneğe bağışladığını ise gazeteciler olayı yazıp ifşa ettikten sonra açıkladı. Arabayı derneğe bağışlayan adam bunu beyan eder, basına açıklar. Der ki;“Bu araba bana ait. Ben bunu derneğe bağışlıyorum.” Ben bu durumdan dolayı rahatsızlığımı Genel Sekreter Mustafa Yener’e dile getirdim. Musatafa Yener de “Lütfen bunu şimdi gönderme.” dedi. Israrla “Biz araba göndereceğiz, 3 gün sonra, 1.5 ay sonra.” denilerek bir dönem sürüncemede kaldı. Sonra geri gönderdik zaten. Dolayısıyla pek çok açıdan büyük yanlışları olan bir genel başkan. Hiç bir konuyu bize danışmadan karar alıp uyguluyordu. Asıl sıkıntı oradan kaynaklanıyordu.

Can Dündar ve Erdem Gül’le ilgili yaptığı bir açıklama var. Altında “TSYD” yazıyor. Onu yazıyorsan bize danışacaksın. Ben Asbaşkanım. Bizim adımıza birşey yayımlayacaksan, bize soracaksın. Biz ne yazıkki Sn. Oğuz Tongsir’in bütün bu icraatlarını iş bittikten sonra öğrendik. Mesela yeni logoyu geçen yılki TSYD seminerinin ilk akşamı açıkladı. Düşünebiliyor musunuz? 450 kişiyle birlikte ilk defa orada gördüm yeni logoyu. Asbaşkanın ve yöneticilerin onda sekizi ilk defa logoyu orada görüyor. Bu nasıl bir büyük egodur ki Türk Bayrağını koymazsınız? Türk Bayrağı’nı koymayışının tesadüf olduğunu ya da unutulduğunu düşünmüyorum açıkçası. Çünkü 28 Ekim 2011’de de Cumhuriyet’le ilgili sıkıntılar yaşarken, insanlar profillerine bayrak koyuyorlardı. O zaman “Ben koymuyorum. Çünkü Cumhuriyet’i korumanın bu kadar basit olmadığını düşünüyorum.” şeklinde bir açıklaması vardı. Bütün bunlar hep örtüşüyor.

Mesela “Hint kadınları Türk erkeklerinden hoşlanıyor. Öküze tapıyorlar da ondan.” diye aşağılayıcı bir açıklaması da var. Sayın başkanın bu aşağılayıcı açıklamaları tek bir alanda değil. Yukarıdan bakma, kibir ve bir ego büyüklüğü… İlk iki hatadan sonra bir araya geldik. Dedim ki “Kimseye danışmıyorsunuz. Bir hata daha yaparsanız, olağanüstü genel kurul dahil herşeyi yaparım.” Bizim İdari İşler Müdürü Serhat Çelik’i atacağını bana o zaman söylemişti. Dedim ki “Onu atarsanız beni karşınızda bulursunuz” ve sudan gerekçelerle attı. Çünkü Serhat, derneğe sattığı arabanın, karısının arabası olduğunu benim talimatımla ortaya çıkardı.Aslında Serhat’ın İsminihiç zikretmemem gerekiyordu. Araba deşifre edildikten sonra bile Serhat’ın adını söylememem gerekiyordu. Başkan olarak biraz hatalıyım o konuda. Tabii asıl hata Tongsir’e ait. Oğuz Tongsir, karısının arabasını derneğe satıyor, onu ortaya çıkaranı da suçluyor.

Sosyal medya hesaplarında Cumhurbaşkanı’na sayısız hakaretleri var. Bunlar belgeli. Bunları bu ülkenin yöneticileri biliyor. Sayın Cumhurbaşkanı bunları gördü mü, bilmiyorum. Ayrıca sosyal medyada geçmiş zamanlarda Atalarımızdan Osmanlı’yla ilgili hakarete varan açıklamaları da var.

 

“Benimle dalga mı geçiyorsun abi sen?”

Bir sivil toplum örgütü başkanı değerlere sahip çıkmalı. Uygur Türkleri, Orta Asya’daki ve Anadolu’daki yaşayan Türkler bizim atalarımızsa Osmanlı da bizim atalarımızdan. Küfre varan saygısızlık etmeyeceksin. “Kardeşini boğduran, cariyelerle birlikte olan padişahlar, halkına büyük eziyetler çektiren…”vs… Osmanlı’nın iyi yaptığı işler de var. Osmanlı’nın içinden çıkan büyük düşünürler de var. Bu ayrı bir tartışma konusu. Ama hakaret edemezsin. Hakaret ediyorsunuz, “Ben Cumhuriyet çocuğuyum.” diyorsunuz. Ben ne çocuğuyum? Elbette biz de Cumhuriyet çocuğuyuz. Ama atalarımızı küfre varacak şekilde yargılamıyoruz. Sonrasında, STK başkanısınız. Size mi düştü bu işler? Can Dündar ve Erdem Gül hakkında açıklama yapıyor 12 saat dolmadan. “Tutuklanmalar demokrasiye yapılan bir darbedir.” diyor. Ortada bir süreç var. Onların haklılığı kamuoyunda ortaya çıkar, kamuoyu bu hassasiyeti paylaşır. Siz Türkiye Siyaset Adamları Derneği misiniz, yoksa Türkiye Spor Adamları Derneği mi? Açıklama yapsın, birşey demiyorum. Ama bize de sor önce. Gazeteciliğe yapılmış bir darbe varsa, kamu yararı söz konusuysa elbette bir açıklama yapılabilir. Ama bunu bir darbe girişimi olarak nitelendirmek nedir? Oraya TSYD yazıyorsun. Kime sordun? Beni, yayımladıktan sonra arıyor, “Nasıl olmuş?” diye soruyor. “Benimle dalga mı geçiyorsun abi sen?” dedim. Onu oraya yazmadan önce soracaksın. Kaldıki 12 saat olmamış. İlk açıklamayı sen niye yapıyorsun da tepkileri üzerimize çekiyorsun? Açıklamayı yap; ama önce bize sor,“Oğuz Tongsir” yaz altına. Her zaman yaptığı iş. Genel kurul isteyenleri darbeci ilan etti TSYD’nin hesabından. Bu nasıl bir anlayıştır? 430 üyeyi darbeci ilan etti. Tüzükte var, üye sayısının 5’te 1’ini toplarsanız olağan üstü genel kurula gidersiniz. Diyor ki “Daha önce böyle bir girişim olmadı.” Evet olmadı; çünkü sizin gibi bir genel başkan olmadı. O yüzden buranın büyükleri tüzüğe bunu koymuşlar, sizin gibi biri gelirse buranın üyeleri engel olmaya çalışsınlar diye. Siz imza veren 430 kişiyi nasıl darbeci olarak nitelersiniz?

Cumhurbaşkanına hakaret edecek, Türklüğü aşağılayacak, atalarınıza hakaret edeceksiniz, bunları sosyal medyadan paylaşacaksınız ve siz hala TSYD’nin Genel Başkanı olacaksınız. Ben üzerime düşeni yaptım. Ama benim yapma sebeplerim bu derneği kötü yönetmesidir. Diğer konularda yaptığı açıklamaların değerlendirmesini hukuk yapar, kamuoyu yapar, halk yapar, bu camia yapar. Ben Ankara Şube Başkanı olarak önce istifaya davet ettim. Sebebim 15 Temmuzda darbe girişimi oldu. Can Dündar ve Erdem Gül için 12 saat içerisinde açıklama yapan sayın başkan, Facebook sayfasından bir gün sonra şunu yazmış: “Ben olduğum sürece bu derneğe siyaset girmeyecek. Ben demokrasiden yanayım.” 170 tane sivil, 62 tane güvenlik görevlisi sehit oldu, 41 asker şehit oldu. Siz bir STK başkanı olarak olayları mı ayırıyorsunuz? Niye 3 gün açıklama yapmıyorsunuz? Defaatle söyledim Mustafa Yener’le Aygün Özipek’e; “Niye açıklama yapmıyorsunuz? Bakın tepki toplayacağız.” diye. “İstediğim şeye konuşur, istediğim şeye sessiz kalırım.” diye bir şey yok. Biz bir metin yazdık, darbe girişiminin karşısında olduğumuzu söyledik “Yaşasın Cumhuriyet Yaşasın Demokrasi!” diye.

Sonra OHAL ilan edildi, sayın başkan yine duramadı. 2.gün tankların önünde yatmışlarmış, “Bu millet 5 TL için gelin arabasının önüne yatar, devleti için tank mank vız gelir.” diye saçma sapan bir tweet attı. Üniversite mezunu olmadığı için başkanın neden-sonuç ilişkisini, toplumsal determinizmi falan bilmemesi gayet doğal. Hayat okulunda okuyabilirsiniz. Ama sayın genel başkanın demek ki oradan da eksiği var. Çünkü Cumhurbaşkanı sivil iradeye “Çıkın sokaklara, bu darbe girişimine engel olun.” derken, sen “Ya bu millet 5 lira için gelin arabasının önüne atlar.”ı sıkıştırıyorsan, bu tamamen zıt bir görüş. Siz görüşününüzü değişik şekillerde ifade edebilirsiniz. Ama bunu söylemenin yeri o zaman ve orası değil..

Gerçeğe sahip çıkmak kolay iş değil. Biz kamuda çalışıyoruz. Biz de zor durumda kaldık. Kanalları gezerken baktık sayın başkanın yaptığı açıklama yüzünden yine biz hedefteyiz, yine bizim görüntüler dönüyor kanallarda. “TSYD Başkanı’ndan yeni bir skandal daha”, “TSYD Başkanı milli iradeye saygısızlıkta bulundu.” şeklinde haberler ekranlara geliyor…

“Fetullahçılar tarafından TRT’den sürüldüm!”

2009’da Fetullahçılar sürdü beni TRT’deki görevimden. Türkiye’nin en iyi maç anlatan 3-4 isminden biriydim. Beni sürdüler ve hepsi tutuklu şimdi. Bir tanesi öldü. Tabii ki bu darbe girişiminin karşısındayız. Seçilmiş hükümetin yanındayız. Demokrasinin gereği bu çünkü.

Gece vakti hangi ruh haliyle böyle bir açıklama yapıyorsunuz? Kafan düzgün mü? Bir şeylerin etkisi mi var? OHAL ilan edilmiş ve siz böyle bir tweet atıyorsunuz ve nasıl tepkiler geliyor? Ondan sonra “Hacklenmiştir.”” diye açıklama yapıyorsunuz, attığınız tweeti kaldırıyorsunuz. Ama sonra hakaretvari açıklamalar yapanlara tekrar hakaretvari birşeyler yazıyorsunuz. Ondan sonra da sayfayı kapatıyorsunuz. Önce bulunduğunuz yerin sorumluluğunu taşıyacaksınız. Siz, siyaset yapmak istiyorsanız TSYD Genel Başkanlığı’ndan istifa edersiniz, gider bir siyasi partiye aday olursunuz. İnandığınız şeylerin savunmasını siyaset alanında yaparsınız. Kaçak göçek güreşmezsiniz.

Erdem Gül Ankara’dadır. Doğru işler yapar. Sonradan da bu işlerden aklanması da bunu gösteriyor. Can Dündar esen yele göre gayet güzel döner. Mustafa diye bir film yaptı. Mustafa Kemal Atatürk’ü içkici ve korkak göstermek için kamera açılarını işine geldiği gibi kullandı. Mustafa Altıoklar’ın, Mustafa filmiyle ilgili teknik analizini izleyin. Ne yapmaya çalıştığını görürsünüz.

Ben Ankara’da Şube Başkanıyken arkadaşlarıma sormadan hiçbir iş yapmazdım. Alper Bakırcı yeni başkan oldu, şimdi Ankara’da. Yeni yönetime de başarılar dilerim.

Beklediğimiz oldu. Tongsir ayın 13’ünde seçimi kazandı. 14’ünde bana yazıyı gönderdi. 1 hafta sonra da beni dernek üyeliğinden ihraç etti.

UT:  Rövanşist duygularla alınan bir ihraç kararı oluyor sanırım..

KÖ: İntikam duygusuyla alınmış bir karar. Doğrudan beni sorumlu tutuyor bu işte. Bende de kabahat var. Adam göndermiş 80 bin TL’lik araba, binmeye devam et canım. Asbaşkan yapmış. Boğaza karşı rakı balığını yap. Mali açıdan sıkıntıya düşersen bu arkadaşlar rahat rahat ordan buraya gitmene izin veriyorlar, dernek masraflarını karşılıyor. Rahat rahat yaşarsın. Zorun ne? Biz böyle öğrenmedik, böyle bir terbiye almadıkki. Yanıbaşımızda yanlış işler yapılırken biz nasıl ortak oluruz?

Bir tane doğru iş yapılmaz mı ya? Tüzük tadilinden sonra tüzükle oynanması vs. Bize gelen taslakta “Genel Merkez gerekli gördüğü yerlerde temsilcilikler ve şubeler açabilir.” ifadesi var. Yeni tüzükte ne yazıyor biliyor musunuz? 4.maddenin 13.fıkrası; “Genel Merkez gerekli gördüğü yerlerde temsilcilikler ve şubeler açabilir, kapatabilir.” İçeride yapılanların bir bölümünü, nelere tepkili olduklarımızı anlattık. Mesela 15 Kasım’daki Olağanüstü Genel Kurul’a ibrayla gelmediler.

“Kaybedeceklerdi çünkü”

UT: Peki bu genel kurul niye yapılamadı?

KÖ: Kaybedeceklerdi çünkü. Daha Divan Kurulu seçiminde bizim adayımızla onların adayı için el kaldırıldı. Bizim adayımız olan Altan Tanman’ı söyledi ve o sırada bütün salonda eller kalktı. Arada en az 150 fark vardı. Oğuz Tongsir bunu görünce “Ooo!” dedi. Dolayısıyla divana devretmişken genel kurul yapılamadı ve Mehmet Atalay oybirliğiyle seçildi. Sonra ona da tepki gösterdi ve bir türlü bitirilemedi. İnsanlar uçakla evlerine döneceklerdi. Bir an önce gitmek için hücum edildi sahneye.

UT: Genel Başkanlık için Ankara Şube’nin adayı kimdi?

KÖ: Biz Naci Arıkan’ı destekledik baştan itibaren. Sadece Ankara Şube değil, İstanbul şube ve bir çok şehirden de üyeler Naci Arıkan’ı destekledi. Zaten son seçimde yaklaşık 20-30 oy farkıyla kazandı Oğuz Tongsir….

UT: 2.seçimde oy kullanma yetkisi olmayanların oy kullandığına dair iddialar var. Bu doğru mudur sizce?

KÖ: Biz Olağanüstü genel kurulun iptali için dava açtık. Dava sürüyor. Benim açtığım çok sayıda hakaret davası var. Görevi suistimal etme, kötüye kullanma var. Bu davaların sonuna kadar takipçisi olacağım. Bu bir iddia. Dernekler Masası bizim başvurumuz üzerine müdahale etti. Ben “seçim kayyumu” atanması için dava açtım. Çünkü, seçimin -15 Kasım’da da gördük ki- bu adamların elinde sağlıklı bir şekide yapılamayacağı belliydi. Dernekler Masası müdahale etti. Düşünün, 53 yıllık tarihi boyunca 1200 üyesi olan TSYD’ye, son 3 ayda neredeyse 500’e yakın usülsüz üye yapılmış. Bunların içinde kimler var? Jokey Kulubü’nün kapısında bekleyen güvenlik görevlisi, muhasebeciler, şoförler, TRT’nin sporda çalışmayan kameramanları -ki 25 tanesi TRT’nin Daire Başkanlığı’ndan alınmış yazıyla sabittir- vs. Hepsi elimizde. Neler neler var? Yap-İşlet-Devretciler, çeşitli kurumların idari işlerinde çalışanlar vs.

UT: Bunların hepsi yargıya gitti mi?

KÖ: Yargıya gitti. Biliyorsunuz yargı işlerin çokluğu dosyaların yoğunluğu nedeniyle bu dönemde yavaş işliyor. Biz yargıya müdahale edemeyiz. Olağanüstü Genel Kurul davasında hakime hanım iki tarafı da dinleyecektir. Uzayacaktır tabii süreç, belki 2 yıl sürecek. Bu arada Oğuz Tongsir yönetimi devrini tamamlayacaktır. Bütün burayla ilgili bizim iddialarımız sürüncemede kalacak. Biz genel merkez yönetimini, olağanüstü genel kurula götürdüğümüz için Ankara’yı da olağanüstü genel kurula götürdük. Ama biz nasıl götürdük? İbralı, denetleme ve faaliyet raporuyla götürdük.

UT: Yani siz hem Genel Merkez’i hem de başkanı olduğunuz Ankara Şube’yi olağanüstü genel kurula götürdünüz.

KÖ: Evet, elbette. Doğrusu bu değil mi? Yaptığımız harcamalar belli, 17 ayın dökümleri burada ki bu dönemde 9 kere denetleme yaptırmışız. Yazı yazmış genel merkez, beni ihbar etmiş. Buna karşılık Denetleme Kurulu raporlarla belgelerle belirlemiş. Bizim herşeyimiz belgelidir. Sonunda da Genel Merkez, bizim Denetleme Kurulu’na teşekkür etmiştir.

Herşeyin üzerindeki irade, Genel Kurul’un iradesidir. 18 Kasım 2016’da yapılan genel kurulda, TSYD Ankara Şubesi oy birliğiyle ibra edilmiştir ve karşılarına aday çıkmadan, oy birliğiyle yeniden göreve gelmiştir. Oğuz Tongsir beni disipline verip dernekten ihraç ediyor. Tam bir hukuk skandalı, tam bir rezillik. Disiplin Kurulu’nu 5 kişi oluşturuyor. Kadir Çetinçalı imza atmadı. Yaşar Saygı, Bahri Havadır, Harun Muslu ve Mehmet Akgüneş … Hiçbirinin hukukla uzaktan yakından ilgisi yok. 4’ü hakkında da suç duyurusunda bulunacağım. 4’ü hakkında da kanuni işlem başlatacağım. Bunun hesabını verecekler. Beni turnuvadan çıkar sağlamakla suçluyorlar.

 

“Oğuz Tongsir’in derdi benim”

UT: Hangi turnuva?

KÖ: Ankara’daki ilk turnuva. Biz geçen yıl beyefendinin gelip kupayı verdiği turnuvanın aynısını yaptık. Bütün harcamalar yönetim kurulu kararıyladır. Benim bir suçum varsa öncelikle git mahkemeye, dava aç, bütün yönetim kurulunu o zaman disipline ver. Sadece ben değil, bütün yönetim kurulu imzaladı. Çünki Tongsir’in derdi yönetim kurulu değil, benim. Nasıl olsa bu adama kimse “Dur!” demiyor. Bir yerlerden güç alıyor demek ki. Olağanüstü genel kurulun iptali için dava açtık. Bu dava sürüyor. Fakat adamın gözü kararmış, hiçbir şey umurunda değil. Seçilmiş, ibra edilmiş bir yönetim kurulunun başkanını dernekten ihraç ediyor. Hem de açıklamayı bir görseniz, içler acısı.

UT: Oraya gelelim. Neye dayanarak sizi ihraç etti?

KÖ: Sosyal medya sayfamda var. Konuşmayı bile zul görüyorum. Son derece ahlaksızca, yasaları hiçe sayarak yaptığı iş “Ben yaptım, oldu.” işidir. Yönetim Kurulu’nun içindeki bazı arkadaşlar da yaptığı işlere ortak oldukları için en büyük engel olarak da beni gördüler. Benim susacağımı, sessiz kalacağımı, koltuk derdine düşüp başkanlığı koruma gayesiyle hareket edeceğimi düşünüyordu; ama çok yanılıyor. Ben bugüne kadar haksızlık karşısında hiç susmadım. 2000’deki, Kerem Öncel neyse bugünkü Kerem Öncel de odur.

UT: Genel Merkez sizi ihraç ederken yapmış olduğu ithamlar, suçlamalar hakkında sizi yargıya götürdü mü?

KÖ: Hayır. Götüremez ki, neyle götürecek? Çünkü bir belgeye dayanarak yapmıyor bunu.. Ben onlar hakkında suç duyurusunda bulunuyorum. Onlar ne yapacak, beni ilgilendirmiyor. Buyursunlar, ispat etsinler. Hepsi bilgilidir, belgelidir, ibra edilmiştir. Ankara yönetim kurulunun yaptığı her iş şeffaftır.

UT: Yani siz bu olayı yargıya götürdünüz.

KÖ: Avukatlarım bu işle uğraşıyorlar.

MERVE GÖKHAN (MG):TSYD Ankara Şubesi Başkanlığı’na Alper Bakırcıgil seçildi. Bu süreçte sizin yanınızda olan bir isim olarak biliniyor. Bu Genel Merkez’e bir meydan okuma mıdır?

KÖ:  Yok, hayır. Benden sonra yönetim kurulu görev dağılımı yapıp bu işe devam edecekti. Genel Merkez’den de bu yönde bir yazı gelmişti. İşin gereğini yerine getirdiler. Oylama yaptılar. O oylamada Alper Bakırcıgil seçildi. Zaten hepsi benim arkadaşım o yönetim kurulundakilerin. Birbirinden farkı yok hiçbirinin. Alper Bakırcıgil seçildi. Ben Alper’e ve yönetim kurulundaki arkadaşlarımıza başarılar diliyorum. Hayırlı olsun.

Gençlere Tavsiyeler

MG: 27 yıllık bir sunuculuk deneyiminiz var. Yeni dönemdeki spikerler için görüşlerinizi alabilir miyiz?

KÖ: Valla ben bir görüş belirtmeyeyim. Çünkü iyi spiker olmanın kriterleri ortada. Şu var; bizim dönemimizdeki ve bizden sonra 98’de giren spikerler, son dönemden birkaç iyi spiker de var. Bir kere iyi gözlemci olacaksınız. Zamanı boşa harcamayacaksınız. Konunuza hakim olacaksınız. Sporun gündemini sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da takip edeceksiniz. Bu konuyla ilgili yazılmış bütün materyalleri okuyacaksınız. Not tutacaksınız. Bu konuda verilecek olan panelleri seminerleri kaçırmayacaksınız. Her konuda bilgi sahibi olmak zorundasınız. Tiyatro izleyeceksiniz, sinemaya gideceksiniz. En az 2 dil bileceksiniz. Türkçe’yi, İstanbul ağzını iyi bilmek gerekiyor. Diksiyonu, fonetiği saymıyorum bile. Ama ne yazıkki bugün TRT dışındaki pek çok kanalda seçiciliğin olmadığını, Türkçe’nin canına okunduğunu, bas bas bağırılarak maç anlatıldığını, seyirciye saygı duyulmadığını görüyoruz.

Ben her maça yaklaşık 5-6 saat çalışırım. İşi şansa bırakmayacaksınız. Mesela herhangi bir takımın sağ bekinin sarışın olduğunu, sağ ayağını iyi kullandığını, boyunu, teknik özelliklerini bileceksiniz. Gözleri renkli mi, değil mi; saçı kısa mı, uzun mu, bileceksiniz. Bana sorarlar numaraları. Ben numaralara bakmam. Çünkü bilinen takımlarsa zaten ben numarayla hiç maç anlatmam. Benim “Ya bu kimdi?” deyip de notlara baktığım nadirdir. Sahayı izlerken, önümdeki listeye dönmem zordur. Ben eğer listeye dönersem hata yaparım. Ben dönemem; çünkü biliyorum sahadaki oyuncuların hepsini. Hiç bilmediğim takım olamaz. Ön hazırlığını yapar giderim o maça. Son dönemde TRT’nin muhabirleri de çok iyi. Adeta armut piş ağzıma düş şeklinde herşey önümüze geliyor. Muhabirler o kadar yetenekliler ki kadro dizilişine göre, özelliklerine göre ekrana geliyor. Çok donanımlılar. Eskiden muhabirler soruları rastgele sorarlardı. Şimdi o kadar iyi hazırlanıyorlarki adamdan daha çok bilgi sahibidirler. Ben Ali Kırca’yla çalıştım. Sabah 8.30’da girerdi, 7’ye kadar odadan bir tek yemek yemek için çıkardı. Kimleri konuk edecekse, hangi konuları konuşacaksa onlar kadar, hatta onlardan daha fazla bilgi sahibi olurdu. Hiçbir açığı olmaz, hiçbir şey onu şaşırtmazdı. Anchorman olmak, buralara gelmek kolay iş değil. Evde oturup “Ya ben de yaparım bu işi.” demekle olmuyor. Çok çalışacaksınız, dil bileceksiniz, yeteneğiniz olacak. Ağız yapınızda bozukluk olmayacak, harfler doğru yerden çıkacak. Bu ülkede ‘e’leri kapalı duayen spikerler de var. Kültürüyle, yeteneğiyle bu açığını kapatmış adam. Benim gibi işi çok iyi bilenler bunu değerlendirebilirler.

UT: Maç anlatırken olayın teknik yapısına o kadar hakimsinizki size acaba takım çalıştırmanızla ilgili herhangi bir teklif geldi mi?

KÖ: Öyle bir iddiam yok. Çünkü o başka bir dal. O başka bir çalışmayı gerektirir.

Futbolu oynadım. Pek çok ünlü futbolcu arkadaşım var, bu camianın içindeki pek çok teknik adam dostum, kardeşim. Onlar kadar elbette işin içerisindeyiz. Ama bu çok büyük bir iddia. A, B, C lisansları var işin. Herkes haddini bilecek. Teklif gelse bile ben kabul edebilir miyim? En başta bu işi yapan dostlarıma haksızlık olur. Ben kimim onların yanında? Ben kendi dalımda iyiyim. Futbol karşılaşmasını bir mal olarak düşünürseniz, ben bunun jelatiniysem, parlak bir jelatinim. İçimdekini daha da güzel gösteririm. Bu konuda mütevazi değilim. Ben Türkiye’nin en iyi birkaç maç anlatımcısından biriyim.

UT: Türkiye’nin en iyisi kim?

KÖ: Onun değerlendirmesini kamuoyu yapar, bana düşmez.

Eski futbolcuların spor yazarlığı yapması

UT: Eski futbolcular spor yazarlığı, yorumculuk yapıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

KÖ: Çok iyi spor yazarı demekki yetişmiyor. Ankara’da 5 tane spor yazarı var mesela. Niye? Siz bu işin küçülmesine göz yumuyorsunuz. Bir projemiz vardı,“Ankara 19 Mayıs Spor Kompleksi, Spor Kompleksi olarak kalsın” diye. Buraya AVM sokmayın, burası sit alanı. Burada her yıl 1.5-2 milyon genç spor yapıyor. Bu ne demek? Kahveden, uyuşturucudan, kötü alışkanlıklardan uzak durması demektir. 28 bin maç oynanıyor yanda, 3 tane halı sahada. Oradan yetişiyor sporcular. Hamza Yerlikaya, Halil Mutlu gibi birçok isim oralardan yetişti. Oraların yenilenmesi gerekiyor. “19 Mayıs Stadı oraya yapılmalı.” diye uğraştık. Buraya ulaşmak kolay. Ama havaalanı 30 dk, metro dibine kadar geliyor, AŞTİ yakın. Daha böyle bir yer nereden bulacaksınız? Cumhurbaşkanı’mız şikayet ediyormuş, “Ankara’da yeşil alan göremiyorum.” diyormuş. Bundan daha büyük yeşil alan mı olur? Biz diyoruz ki “Yapay bir gölet koyalım.” Gençlerin rekorları oradan çıkıyor. İnsanların seyredecekleri yer yok, kenarda sığıntı gibi 50 kişilik yer var. Oraya da yönetim kurulu oturuyor. Gidiyorsunuz, kenardan bakıyorsunuz. “Rekor gelecek mi? Hadi oğlum, hadi kızım!” diye. Oraya 5000 kişilik tribün yapılsa, araç park yeri genişletilse…

Biz geçen yıl 50 bin dolarlık turnuvanın medya sponsoruyduk. Türkiye’de haberlerin gazetelerde yer almasını sağladık. 23 tane tenisçi geldi. Türk sporunu yükseltmek için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz bundan sonra da. Benim başkan olup olmamam önemli değil. Ben baştan beri bunu söylüyorum. Ne yaptık? Basın toplantısı düzenledik “Burası spor kompleksi olarak kalmalı, 19 Mayıs Stadı yerine yapılmalı.” diye. Duayen Başkan İlhan Cavcav kırgındı Ankaralı bazı basın mensuplarına ki haksız da değil. Onlar bütün bu girişimlerimizde Ankara’da şu kadarcık destek vermediler.

Hatta basketbol turnuvasına gelen bir abimizi “Ya sen niye gidiyorsunki oraya?” diye eleştirecek kadar ileri gittiler. Bunlar TSYD Ankara Şubesi’nin üyesi. Son seçime bizim verdiğimiz uçak paralarıyla gelip imza attılar. Bülent Karadaş’ın karşı yönetim kuruluna geçip onu desteklediler. Sen neye imza atıyorsun da geçiyorsun adamın yönetim kuruluna giriyorsun? Bu ne biçim iş? Ne karşılığında? Bizim verdiğimiz uçak biletleriyle oraya gideceksin, karşıya imza atacaksın.Kardeşim git kendi imkanınla ya! Ne kadar utanmazsınız ya! O yüzden şimdiki kararım şudur; Ben Genel Merkez Asbaşkanlığı ve Yönetim Kurulu üyeliğinden istifa ettim. Oğuz Tongsir’in rövanşist duygularla hareket ettiğini ben biliyordum zaten. Beni görevden alacağını da biliyordum. Tongsir, hukuka bakmıyorki. Oğuz Tongsir, Cumhurbaşkanı’yla ilgili bir sürü hakaret içeren yazı yazmış Facebook’a. Elimde var bütün metinler. İsteyen savcıya,hakime de gönderirim. Bu kadar cüretkar davranırken beni dernekten atmaması düşünülemezdi. Umurumda mı? Vız gelir, tırıs gider. Bugün olsa yine aynısını yaparım. Hayat görüşüm, ilkelerim, prensiplerim neyse, bugün de aynı şekilde davranırım. Hiç umrumda değil Ankara Şube Başkanlığı. Ayrıca bu derneğin büyükleriyle konuştum. Neymiş, ben özür dilemek için aracı sokmuşum. Adam utanır. Alçaklık olur da bu kadar olmaz. Bir nebze pişmanlığım yok. Ben dava da açmayacağım. Bu derneğin başında bu adam ve bu anlayış olduğu sürece genel kurula başvurmayacağım. Bu derneğe bu anlayış sürdüğü sürece dönmeyeceğim. Beni herkes tanır. Benim kendi mesleğimde verdiğim büyük emektir, çabadır beni Kerem Öncel yapan. Beni tanıyan tanıyor, bilen biliyor. Ben yanlışın asla yanında yer almam. Ben hukuksuzluğun nereden gelirse karşısında oldum. Ben TSYD’de bu anlayış varken tekrar dönmeyeceğim. Üye de olmayacağım. Benim belki de bu konuda yapacağım son açıklamalardan biri bu. 2009’da da tek başıma kalmıştım TRT koridorlarında. Ama TRT’deki dirayetli insanlar dostlarım bana sahip çıktılar. TRT iyiki var. Yönetimler geçicidir. TRT kalıcıdır. Bu kurum daha çok düzgün insanlar üretecektir ve üretmeye de devam edecektir. Kargalar sürüyle kartallar yalnız uçar, Son sözüm de budur.

“Başkanlık Sistemiyle Türkiye, ABD Tuzağına Düşer”

0

Deli Gaffar’la röportajımıza 3.bölümle devam ediyoruz. İlk bölümü büyük ilgi çeken, çok okunan röportajın ikinci bölümü de çok okundu, çok tartışıldı. Deli Gaffar ile yaptığımız röportajın 3. ve son bölümünde Deli Gaffar’ın özel hayatına ilişkin konuları, Trump’lı ABD’yi, ve Türkiye’ye etkilerini, Başkanlık Sistemi tartışmalarını konuştuk. “Ülkeden umudu kesmemek lazım” diyen Deli Gaffar’la yaptığımız röportajın 3.bölümüne buyurun. İyi okumalar…

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Korkuyor mu?

EDK: Bir-iki tane Deli Gaffar’la ilgili soru sormak istiyorum. Yazılarınızdan dolayı tehditler geldiğini biliyoruz; ama dava açan oldu mu? İkincisi, korkunuz var mı?

DG: Dava açan olmadı. Sadece Twitter bir uyarı gönderdi “Hakkınızda savcılık başvurusu var.” diye. “Ama biz tweetlerimizi silmedik.” dedi. İsim vermeyeceğim, yani kim o şeyi istedi, çok girmek istemem. Twitter “İsterseniz siz de bilin.” dedi, ben bir girişimde bulundum. Bir şey de olmadı yani. Ne kişilerden, ne devletten bir dava yok. Çok dava olacak bir yazım da yok doğrusunu isterseniz. Yazılarımın hiçbirinde bırakın küfrü, hakaret de yoktur. Kişilere, isimlere asla hakaret etmem. Eylemlerin adını koyarım, olgusal yazarım, olmayan bir şey üzerinden de yorum yapmam. “Yancı” hakaret midir, “ibrikçi” hakaret midir? Değildir. Bunlar aşağı bir durumun ifadeleridir. Bunu biliyorum, sınırları çok iyi biliyorum. Onun için çok öyle dava açılacak bir yazım zaten yok bildiğim kadarıyla. Arada bir insana küfür hakaret ettiysem de özür dilemeyi bilirim. Küfür etmemeye yeminliyim. Yemini önemseyen biriyim. Dilimi ısırırım, küfür etmem. İnsana saygım var, kültürüm gereği böyle bir duruşum olmak zorunda. Kendi ülkeme ve ülkemin insanına saygım var. O yüzden bunlardan imtina ederim. Ama tehdit bol, çok bol tehdit geliyor. Hedef göstermeler var. Moskova’da falan yerde yaşıyormuşsun gibi evimin adresini bana gönderenler oluyor. Yaşadığım yerin fotoğrafını çekip bana gönderenler oluyor. Korkuyor muyum? Tabii korkuyorum. Korkmak insana mahsus bir durumdur. Ama ölümden korkup da gününü sayan, ölür gider, yar koynuna giremez. Bir tane yârimiz var, o Türkiye. Benim için en yüce değer bu. En yüksek değer bu. Bunun daha üstünde hiçbir değer tanımam. Düşmanın bana yapacağı en büyük kötülük ne? Öldürse de ben o yarimin koynuna gireceğim, vatanımın toprağına yatacağım. Türkiye’nin vatandaşıyım ve onu seviyorum. Korkuyorum; ama korkuyu düşünmenin manası yok. Yazmaya da devam ediyorum çünkü birinin bunları söylemesi gerek.

EDK: Yurtdışında mı yaşıyorsunuz?

DG: Genel olarak oradayım. Türkiye’ye sık geliyorum, işim gereği sık geliyorum. Ama yurtdışında yaşıyorum.

Deli Gaffar neden yurtdışında yaşıyor?

EDK: Bir yazınızda “Bu memleket yaşanmaz oldu.” diyenleri yazmışsınız, onlara eleştirileriniz var; ama siz de yurt dışında yaşıyorsunuz.

DG: Güzel bir soru. Birincisi ben bir zorunluluk nedeniyle çıktım. Böylesi öykülerin prim yapmasına karşıyım onun için detayına girmeyeceğim, mecburdum, burada durma imkanım yoktu ve gittim. Bu bir tercih. Burada kalanlar, daha cesur olanlar da oldu. O zaman koşullar öyleydi ve gittim. Sonradan bu koşullar ortadan kalktı. Ama artık işim, ekmeğim, hayatım öyle devam etti ve ben de öyle devam ettim. Ama hala Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, başka bir ülkenin tabiiyetine geçme imkanım olmasına rağmen vatandaşlığımdan vazgeçmedim. Hatta bu imkan, ikinci vatandaşlık olarak verilmesine rağmen almadım. Yani benim ikinci vatandaşlığım yok. Avrupa ülkelerinin bazıları ikinci vatandaşlık hakkı veriyor. Türkiye ile Almanya’nın, hem Almanya hem İsveç’in vatandaşı olabiliyorsunuz. Böyle bir imkan olmasına rağmen bunu almadım. Yurtdışında hiçbir mal varlığım yok, hiçbir şeyim yok. Neyim varsa Türkiye’de. İşimi bitirip emekli olduğumda da geleceğim yer yine Türkiye. Buradan başka bir vatan da tanımıyorum, yaşayacak başka bir yer de. Bunu da şöyle değerlendirebilirsiniz: “Ya adam gurbette çok kalmış, memleket hassasiyeti.” Olabilir, doğrudur, bu da olabilir. Onun için “Memleket yaşanmaz oldu.” yazısında zaten gidenlere dair eleştirim yoktu. Ekmeğiniz burada olmayabilir, nasip meselesidir, gurbettedir ekmeğiniz, oraya gidersiniz. Zorunluluklarınız olur. Efendim burada kanlınız olur, kaçmak zorunda kalırsınız. Burada köyünüz yakılır, yıkılır, kaçarsınız. Hakkınızda dava olur, bir şey olur. Bunlar eleştirilecek bir şey değildir. Tuzu kurular bunları hemen çabucak eleştirir. Böyle mahkum etmek istemem kimseyi. Benim eleştirdiğim şey sürekli bunun propagandasının yapılmasıdır. Bunu sürekli propaganda ettiğinizde, bu ülkeden umudu olan, bu ülkeden ekmek yemek isteyen-özellikle de genç insanlar-, burada bir şeyler yapmaya çalışan insanlara bir umutsuzluk aşılamış olursunuz, onların umudunu kırarsınız. Oysa bu ülke güzel bir ülkedir. Demin Cumhuriyet Gazetesi örneğinde söyledim. Bir kurumun, kavramın kötü yerlerini değil; iyi yerlerini hatırlamak gerekir. Türkiye’nin çok kötü zamanları, en ağır, en karanlık darbe dönemleri, faşist dönemleri oldu. Onlara bakmayın. Türkiye’nin çok güzel dönemleri de oldu. 1930’lar da Türkiye’nin. 1932’ye, 1933’e bakın. 1978’in 1 Mayıs’ına bakın. Türkiye’de çok güzel şeyler de oldu. Gene olabilir. Aynısı halka bakışınızla da ilgilidir. Çünkü bu, “Buralar yaşanmaz oldu.” tavrı aynı zamanda halka karşı da bir mesafedir. “Ama halk AKP’ye oy veriyor.” Yarın da sana oy verir. Merak etme, korkma, yarın da sana oy verir. Sen onun için sadece sabırla çalış ve ondan umudunu kesme. Ondan ümidini kesersen köksüz ağaç gibi olursun, kurur kalırsın.

Trump’ın zaferi kimlikçi liberal politikaların sonunu işaret ediyor”

EDK: Amerika’da başkanlık seçimini Trump kazandı. Bulgaristan ve Moldova’da, Rusya’ya yakın liderler Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. Rusya’da, Sovyet dönemine olan özlemin arttığı yapılan anketlerle ortaya kondu. Rusya’da Komünist Parti’nin oyunu arttırdığı da gözlemlendi. Trump’lı dünya ve Rusya’ya yakın isimlerin seçilmesi ve Rusya’daki bu özlemi toparladığımızda nasıl bir gelecek görüyorsunuz ve nasıl değerlendiriyorsunuz?

DG: Bunu biraz uzun olmak pahasına şöyle açıklamak isterim: Batı dünyasında 40 yıldan daha uzun bir süredir gerçek muhalefet hareketleri yok, gerçek direniş hareketleri kayboldu. “Gerçek direniş hareketlerinden kastınız nedir?” diyecek olursan, şunu söyleyeyim: Sınıfsal başkaldırı ve direniş hareketidir. Yani emekçilerin, işçi sınıfının direniş hareketlerini kastediyorum. Bunlar 40 yıldır yok. Bunun yok olmasında anti Sovyetik sol kuşağın oluşması, birinci etkendir. İkincisi Sovyetler Birliği’nin kendi içinde bürokratlaşması onu besleyen bir etken. Dolayısıyla tüm dünyada işçi sınıfı hareketleri içinde görülen çürüme sonucunda gerçek muhalefet hareketleri yok oldu. Bunun yerine daha liberal taleplerle sulandırılmış sol söylemler geçti. Bu, o zamanki CIA’nın da işine gelen bir şeydi. Bunun için kültürel yatırımlar yapıldı. Büyük çabalar sarf etiler. Sonunda Batı’ya baktığımızda muhalefet hareketleri kimlikçi bir yapıya geldi. 40 yıldır Batı’nın muhalefeti kimlikçidir. Tırnak içinde “özgürlükçü” ve kimlikçi. Bu kimlikçi bakış tüm dünyaya ihraç edildi.

Batı düşüncenin kutpu. Düşünceler orada yeşeriyor ve dünyaya ihraç ediliyor. Doğu, biraz fasılalı da olsa Batı’dan bu düşünceleri almaya başladı. Türkiye’deki muhalefet hareketleri de yerini liberallere bıraktı. Tüm dünyada kimlikçi politikalar, etnikçi politikalar yükseldi. Bunun üst başlığı kimlikçi liberalizmdir. Trump’ın zaferi bize bu kimlikçi liberal politikaların sonunu işaret ediyor. Bunun sonu geldi.

Demokrasi, barış, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar emperyalistlerin eline geçti”

Peki bu son nasıl geldi? Bu siyaset tipi ilk olarak şuna hizmet etti: İki kutuplu dünyada Batı bloğunun Doğu’yu yenmesine yaradı. Çünkü ilk önce Doğu, Sovyetler, Komünist dünya Batı’daki sosyalist müttefiklerini kaybetti. O bağlar kopunca bir süre sonra kendisi de başka sebeplerle beraber çöktü. Ama eldeki aparat bu sefer -yani bu Batı’nın solcuları- eski Sovyet coğrafyasının yağmalanmasında kullanıldı. Batı bunu çok güzel organize etti, buna yönlendirdi. Yeni alanlar, birinci alan tabii Doğu Avrupa rezervleridir. Batı bu rezervleri nasıl yedi? Demokrasi, barış, insan hakları, özgürlük gibi kavramlarla. 3-5 yıl öncesinde, 10 yıl öncesinde tamamen sol olan kavramlar bir anda emperyalistlerin eline geçti, sağcı politikacıların eline geçti. Çok işine yaradı, her yeri bu şekilde işgal etti, turuncu renkte, her renkte devrimler yaptı, en son iş Arap Baharı’na geldi. Çok kullanışı bir aparattı bu. Sadece sağcılar değil, dünyanın bütün solcuları da bunun gönüllü hizmetkarı haline geldi. Ukrayna’da bu politika kayaya çarptı, ya da ayıya çarptı. Öyle diyelim. Rus ayısı Ukrayna’da bu oyunu bozdu. Batı, Ukrayna’da devrim hamlesi yaptı. Hesapları şuydu: Demokrasi, insan hakları, bu kavramlar… Bu arada şunu söyleyeyim: Demokrasi, insan hakları gibi kavramlara gerçekten o toprakların ihtiyacı var. O ayrı bir konu, onu tartışmıyorum. “Yumuşak bir devrim yapacağız, yönetim değişikliği yapacağız, gerekirse provoke edeceğiz.” ki Ukrayna’da ettiler. Bütün o keskin nişancıların aslında karşı taraf tarafından tutulduğu, istihdam edildiği ortaya çıktı. Burayı ele geçireceğiz ve yutacağız. Rusya’nın arka bahçesini almış olacağız. Rusya beklenmedik bir karşı hamle yaptı, Kırım’ı aldı. Hem de demokratik usullerle aldı, halk oylamasıyla aldı. Bu çok enteresan bir durum. Yani Çin’in ticaret dünyasında Batılılara “Ticaretse bu da bir ticaret.” diyerek onları kündeye getirmesi gibi Rusya da demokrasi ile Batılıları kündeye getirdi ve tarihte uzun yıllardır görülmeyen büyük bir hadiseyle, bir büyük toprak parçasını bünyesine kattı.

Bu, Batı’nın büyük bir yenilgisidir. Batı’nın bütün 40 yıllık siyasetinin, sivil toplumcu yayılmanın, liberal demokrasi söyleminin yenilgisidir. Demokratik yollarla Batı’ya karşı bir hareket geliştirildi. Bu çok önemli. Devamı Suriye’de geldi. Suriye’de seçilmiş ve meşru bir hükümet var. Batı yıllarca bu hükümetin meşru olmadığı, diktatör olduğu, halka zulmettiği propagandasını yaptı. Elinde belki haklı argümanlar da vardı. Ama çarşafa dolandı, Rusya oraya el attı. Sadece Rusya değil, İran da ve hatta dolaylı olarak Çin de. Batı bir kez daha yenildi.

 

Dünyada liberal söylem dönemi kapanıyor”

Şimdi Amerika’daki çalışan sınıf, işçi sınıfı, orta sınıf ama bunun da ötesinde, klasik olarak Cumhuriyetçi olanlardan fazlası bu yenilgileri gördükten sonra dediler ki “Bir sorun var, bir problem var. Bu yol, çıkmaz sokak.” Trump’ın sloganı “Make America Great Again”,“Amerika’yı yeniden yüceltin, büyültün.” Slogan bu. Yani diyor ki “Yenilgi küçültür.” Onun için bu yönde bir oy kullandılar. Ama daha önemlisi Demokrat Parti’ye oy verenler, oy vermediler. Dediler ki bu bataklığa artık biz ortak olmayacağız. Şimdi bunların siyasi sonucu şudur: Dünyada liberal söylem dönemi kapanıyor, kapanacak. Ama yerini sol söylem doldurmuyor. Yerini popülist bir milliyetçilik doldurabilir, çok daha tehlikeli bir şey doldurabilir. Bu batıyor da yerine bir güneş doğmuyor. Hillary Clinton gibi bir yaratıktan kurtuluyorsunuz, yerine Donald Trump geliyor. Çok da seveceğiniz birisi değil o. Sizinle ilgili, Doğu’yla ilgili, Türkiye’yle ilgili, İran’la ilgili çok hayırlı şeyler düşünecek birisi değil. Dediğim gibi açılan dönem popülist milliyetçilikler dönemidir. Bizim coğrafyamızda, demokratların, solcuların, bağımsızlıkçıların bu dönemi bir fırsat alanı olarak kullanması icap eder. Olaylara biraz Doğu-Batı karşıtlığı üzerinden bakmamızda -emek-sermayeden ziyade- aynı anda bir taraftan Doğu-Batı karşıtı olarak bakmamızda fayda var.

EDK: Ezen-ezilen milletler mi?

DG: Diyebiliriz, Burada Zizek’in son açıklamalarını, son izahını çok olumlu ve isabetli buluyorum. Marksist bir aydındır, ama Batı düşüncesinin politik doğruculuğuna tavır almış bir aydındır. Son yaklaşımı, Trump hadisesini açıklaması bu anlamda bir fırsat penceresine işaret ediyor. Bizde Nihat Genç’in açıklamaları bir fırsat penceresine işaret ediyor. Bizim bu fırsat penceresini görmemiz gerekiyor.

 

Trump’ın Başkanlığı Türkiye’de ulusal egemenlikten yana olanların önünü açar”

Fırsat penceresi şudur: Bugüne kadar Batı’nın ürettiği düşünceyi ithal edip burada bir şey yapmaya çalıştık. Batı kendi içinde sürekli benzer düşünceleri muhtelif varyantlarda üreterek içine büzüştü, çürüdü ve çöktü. Bugün artık Batı, düşünceyle değil, popülist hareketlerle yönetilir noktaya geldi. Batı açısından çok büyük bir talihsizlik, ama bizim açımızdan fırsat olabilir. Düşünce üretimi bize geçebilir. Biz burada kendimize faydalı olabilecek düşünceler üretebiliriz, en önemlisi insanlığa faydalı olabilecek düşünceler üretebiliriz. Bir örnek vereyim. Trump’ın Amerikan devletinin başında olması Türkiye’de bağımsızlıkçıların, ulusal egemenlikten yana olanların önünü açar. Ama yeni dünyada ulusal egemenlik tezini revize etmeniz gerekir. Dolayısıyla burada düşünceye ihtiyacınız var. Sizin akademisyenleriniz, düşünce kuruluşlarınız, yazarlarınız, mümkünse siyasetçileriniz bu konuda yazıp çizmeli, bu konuda üretebilmelidir. Bu ülkenin, ulusal egemenliği bu dönemde nasıl yeniden tesis edilecek, nasıl güçlendirilecek? Savaşan Ortadoğu’da nasıl bir Türkiye olacak, nasıl bir Türkiye hem kendisinin hem dostlarının önünü açar? Çünkü artık Amerikan baskısı azalacak, Amerika zaafa uğrayacak, Amerika’nın piyonları da zaafa uğrayacak, yurtseverlere alan açılacak.

Özgün ve yerli düşünce üretimi sizin edebiyatınızı zenginleştirir, sanatınızı zenginleştirir, müziğinizi zenginleştirir. Siz kendinize güvenen bir ulus haline gelirsiniz. Büyük bir Batı gölgesi, Doğu uluslarının üzerinden kalkıyor, yeni bir çağ açılıyor. Kastettiğim şey bu. Bir taraftan egemenlik popülist milliyetçilerin elinde. Recep Tayyip Erdoğan da benzer bir iktidarı temsil ediyor Türkiye’de, Putin de benzer bir iktidarı temsil ediyor. Bu insanlar halka çok uzun süreli ufuklar vaat edemezler, çünkü başka angajmanları vardır. Ama siz şu anda oluşan görece rahat ortamda yeni bir düşünce ikimi yaratabilirsiniz. Cumhuriyet’in kurulduğu ilk dönemdeki düşünce iklimini düşünün. Hem farklı düşünceler var; ama hepsi bir ulusun ilerlemesine kafayı takmış, onu kaygı olarak edinmiş olan düşünceler. Siz de böyle bir düşünce iklimi yaratabilirsiniz. Bugün Türkiye için, İran için, Pakistan için, Bangladeş için, Hindistan için böyle bir alan açılıyor. Rusya zaten çok köklü bir medeniyet. Batı’dan yakamızı kurtarabiliriz. Yakamızı kurtarmaktan kastım şu değil: “Demokratik dünyaya sırtımızı dönelim.” Hayır, eşit olalım. Masada eşit oturalım, onlarla eşit koşullarda pazarlık edelim, rekabet edelim ya da beraber üretelim. Batıya ipotekli düşüncenizden kurtulduğunuz anda sizin önünüze muazzam bir dünya açılır.

 

Doğu’nun onurlu üyesiyiz”

Somut örnek vereyim. AB ülkelerinde yaşayan gençler, üniversite öğrencisi bir genç ortalama 2.5-3 dil biliyor. Neden? Çünkü ERASMUS programları var, başka değişim programları var. Değişim programı olmazsa, INTERRAIL programları var. Gezme görme programı var. Norveç’te, İsveç’te yaşayan bir çocuk, bir bakıyorsun üç ay gidiyor Portekiz’e, iki ay gidiyor İtalya’ya, beş ay kalıyor Yunanistan’da, bir yıl Almanya’da. Hem dil öğreniyor hem kültür öğreniyor. Arada dostluk, kardeşlik bağları tesis ediliyor. Bizim ülkemiz de sürekli Batı’ya dönük; ama Batı’dan izole edilmiş şekilde. Bizim çocuklarımız bu programlara sınırlı olarak katılıyor. Katıldığında Batı ideolojisinin hegemonyası altında katılıyor. Siz Avrupa’nın kapısında 40 yıldır bekliyorsunuz. Bırakın size başvuru yapan bir eşit varlık muamelesi yapmayı, bir insan, bir haysiyetli devlet, haysiyetli ulus muamelesi bile yapmıyor. Sizi itip kakmaya kalkıyor. Sizin vatandaşınız, genciniz buradan oraya gitmeye kalksa vize problemi var, maddi problem, bütün bunlar engel olarak, hem de alçaltıcı engel olarak karşınızda duruyor. Oysa bakın burada muazzam bir dünya var. Neden Türkiye’nin İran’la, Rusya’yla, Gürcistan’la, hatta Ermenistan’la, Azerbaycan’la, diğer Türki cumhuriyetlerle arasında bu tip bağlar yok? Bunlar neden kurulamıyor? Bunların kurulamamasının birinci sebebi bizim politikacılarımızın basiretsizliği ise ikincisi de Batı’nın bunları engellemiş olmasıdır. Batı, Rusya’da cirit atıyor, Kazakistan’da, Azerbaycan’da cirit atıyor, Özbekistan’da cirit atıyor. Aynı dili konuşuyoruz bu insanlarla. Biz yokuz. Varlığımız FETÖ’nün 3-5 tane dandik Amerikan uşaklığı yapan okulundan ibaret. Artık bunları atmak zorundayız. Bu bir fırsat penceresidir. Somut bir şey söylüyorum. Bunu yaptığınız zaman, INTERRAIL benzeri bir sistem kurun. Hiçbir şey yapamıyorsanız İran’ı katın, Bangladeş’i katın. Bizim çocuklarımız İran’a gitsin, Farsça’yı öğrensin, o insanlarla tanışsın onlarla konuşsun. Orası muazzam bir dünyadır. Rusya öyledir. Doğu hiç de küçümsenecek bir yer değildir. Hele biz Doğu’nun onurlu üyesiyiz, öncü bir üyesiyiz. Burada bizim açımızdan her anlamda muazzam fırsatlar ve şartlar var. Dolayısıyla Trump’ın zaferi, sonuçta Amerika’nın sorunudur, beni ilgilendirmez. En basit haliyle, kestirmeden şunu söyleyeyim: Alın, ne yaparsanız yapın, problemse de sizin probleminiz. Amerikan seçimlerinin burada bu kadar gündem olmasını yadırgıyorum. Ama bir tarafıyla da yeni bir dünyanın açılışı demektir. Çünkü o liberal demokrasi tezi ve Batı’nın hegemonyası çöküyor, bize alan açılıyor. Bir koşulla, biz bunu kullanabilirsek. Kullanamazsak aynı tas aynı hamam devam eder.

Gezi’nin sahibi Kemalistlerdir”

EDK: Son yıllarda Türkiye siyasetinde, özellikle Gezi’den sonra oluşan ittifaklar birliktelikler var. Siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bit ittifak stratejisi geliştirilmeli? Bu noktada Kemalistlerin yeri var mıdır, varsa neresidir?

DG: Şimdi öncelikle şunu teslim etmek zorundayız: Gezi’nin sahibi Kemalistlerdir. Aslında başında Kemalistler yoktu. Gezi HDP’nin -o zaman BDP idi- aktif çalışması ile ortaya çıktı. İşte ekolojistler, şehir aktivistleri, şehir meclisleri, bunlarla çıktı. Gerçekten de haklarını teslim etmek lazım. Ama devamında kendilerini geriye çektiler. Bizim sosyalist solun çapı, gücü bellidir. Tabii ki sosyalist sol burada yer almıştır, çok da aktif olmuştur, çok da emek vermiştir. Ama Gezi’yi eğer 11 milyon insanı mobilize etmiş bir kitle hareketi olarak konuşuyorsak, Taksim’de, Beşiktaş’ta ya da Ankara’daki çok civcivli çatışma alanlarının ötesinde bir şey olarak -ki onlar önemsizdir diye söylemiyorum; ama genel olarak gövdesini konuşuyorsak- tabii ki burada birinci sembol bayrak ve Atatürk’tür. Bayrak ve Atatürk deyince de Kemalistlerden bahsediyoruz demektir. Kemalistler derken de bir parti ve örgütü kastetmiyorum. Çünkü Kemalizm bir şemsiye gibi, pek çok partide, örgütte bulunabilir bu insanlar, pek çok parti ve örgütü destekleyebilirler. Ama görünen bu. Dolayısıyla Gezi dediğimizde o, eğer bir refleksle oluştuysa, birinci refleks doğa hareketi ise, asıl büyük Gezi’yi yaratan refleks laiklik karşıtı iradeye yönelik bir reflekstir. Dolasıyla Cumhuriyetçi, laik ve demokrat bir damardan beslenir.

Sen, ben, bizim oğlan sarmalını aşamıyoruz”

Şimdi devamında tabii “Bu hareketi kullanalım, buradan bir yere varalım.” diyen pek çok siyasi özne oldu. Haksız da değiller. Problem şuydu: Gezi çok büyük bir kitle hareketi; ama yatay bir hareket. Bunu iktidara taşıyacak bir dikey örgütü yok. Kim var? CHP var, CHP o gün iktidarı istemekten, özellikle bu talepten kaçtı. “Hükümet istifa!” demedi, taleplerini sertleştirmedi. Dikey bir örgüt olarak bu ihtiyacı doldurmadı. Öyle olunca ittifaklar gündeme geldi. Çünkü soldaki hiçbir örgütün tek başına Gezi’yi temsil edebilme kudreti yok. Mecburen ittifaklara gitmek zorunda kaldılar. İttifaklar bir fantezi değildi ya da özel bir beklenti yoktu. Bir koşul nedeniyle ortaya çıktılar. “Biz birleşirsek, bir araya gelirsek bu kitleyi temsil edecek bir öncü hüviyeti kazanırız.” dediler. Olmadı. Olmamasının pek çok sebebi olabilir. İdeolojik hatalar da olabilir; ama ben daha ziyade solun örgütsel hastalıklarına bağlıyorum. Sen, ben, bizim oğlan sarmalını aşamıyoruz. Bir kitleye açılmak, onu kapsamak, onlarla beraber olmak için organik ilişki kurmanız gerekiyor. Organik ilişki kurma yeteneklerimiz uzun süredir körelmiş durumda. Kafelerde oturuyoruz, barlarda oturuyoruz, seminer salonlarında oturuyoruz, birbirimizle çok iyi anlaşıyoruz. Ama sokaklarda karşılığımız yok, en önemlisi işyerlerinde karşılığımız yok, fabrikalarda, okullarda karşılığımız yok. 10 bin-15 bin mevcutlu bir üniversitede 15 tane üyeniz var, 20 tane üyeniz var. Tamamını, bütün solcu öğrencileri toplasanız, 15 bin mevcut üzerinden, ulusalcıları da koyun bunun üzerine, 500 yapıyor. Bu yeterli değil, büyük dönüşümler için yeterli değil. Fabrikalarda yoksunuz. Bursa’da bir işçi eylemi, büyük metal eylemi oldu, grevler oldu Metal-İş kolunda. İşçilerin içinde bir tane solcu bulamazsınız. Bunlar kronik hastalıklarımız. Bunları aşamadığımız için de bu ittifaklar bir işe yaramadı. Biz üç kişiyiz, üç ayrı örgütüz, toplam nüfusumuz 30, bir araya geliyoruz gene 30 oluyoruz; 31 yapamıyoruz, 32 yapamıyoruz.

 

Sorun örgütlerde”

Bundan sonra bu ittifaklar olur mu?” diyecek olursanız, ben seçim dönemleri dışında ittifakları çok anlamlı bulmuyorum. Seçimde şöyle amaçlarınız olabilir: Belirli bir bölgede ortak aday çıkarırsınız, bir belediye başkanı adayınız, bir milletvekili adayınız olur ya da barajı geçmek için ortak olursunuz. Bunları gayrı ahlaki bulmuyorum, açık söyleyeyim. Bunlar siyasettir, siyasette bunlar olabilir. Ama siyasi hattınızı örerken kurulacak bir ittifak, Türkiye’de artık geçerliliğini yitirmiştir. Her özne kendi hattını kurmak zorunda. Bu Kemalistler için de geçerlidir. Eğer Kemalistleri temsil etme iddiasında olan bir örgüt varsa Türkiye’de, “Ben Kemalistleri temsil ediyorum.” diyen bir parti, bir teşkilat varsa bunun yapması gereken şey de kendi hattını aramaktır. İttifak yoluyla bir şey çıkmaz. Geçmişte de benim fikrim böyleydi. Türkiye solunda bir birlik fetişizmi var. “Aman birlik olalım.” Vatandaşta da var bu eğilimler. “Sol birlik olamıyor. 20 parça, 30 parça.” Aslında birlik oluyorsun. İşte bak seçime gidiyor %25 oy alıyor CHP. “Ben komünistim.”diyor, “Sosyalistim.”diyor, “Kemalistim.” diyor; ama gidiyor, oyunu CHP’ye veriyor. Demek ki birlik oluyor. O zaman sorun sizde, örgütlerde. Problem bizde. Bu insanlar seçim sandığına gittiğinde size itimat etmiyor ya da baraj var diye belki gelmiyor. Belki güvenmiyor, bir kadro çıkartamıyorsunuz, bir şey söyleyemiyorsunuz. Demek ki o zaman sizin öncelikle kendi hattınızı kurmanız lazım. Sonra o hattı bir yere taşımanız lazım. Ha bir de şunu belirteyim: Her şey seçim demek değildir. Dünyada çok güçlü fikir hareketleri vardır, çok güçlü siyasi hareketler vardır, bir kez bile seçime girmemişlerdir. ama çok etkililerdir. Amerikan yönetiminin sahibi kimdir? İşte bütün o lobi kuruluşlarıdır. Yoksa Demokrat Parti, Cumhuriyetçi Parti; koskoca 300 milyonluk ülkeden 2 parti çıksın. Siz buna inanıyor musunuz? Böyle bir şey yok. Çok farklı çıkar grupları var; ama onlar kendilerini orada temsil etme alanı buluyorlar.

Türkiye’ye baktığınızda da düşünce akımları, düşünce akımlarının kökleri vardır. Dolayısıyla siz bugün bir düşünceden bahsettiğinizde, “sosyalizm” dediğinizde “komünizm” dediğinizde, “Kemalizm” dediğinizde ya da “Nakşibendilik” dediğinizde bir partiden bahsetmek zorunda değilsiniz. Fakat düşünce hareketi olarak “Siz nesiniz, gerçekte var mısınız, yok musunuz?” sorusunu sormak icap eder. Onun için ben siyaset alanındaki ittifaklardan ziyade düşünce alanındaki ittifaklara önem veriyorum. Bir yayın organınız var mı? O yayın organında Türkiye’nin ilericileri, devrimcileri, Kemalistleri, CHP’lileri hepsi bir arada yazı yazıyor mu, tartışıyor mu? Bir film kolektifiniz var mı? Bir tiyatro kumpanyanız var mı? Bunlar önemli. Siyasilerin birliktelikleri pragmatisttir. Siyaset her zaman anlık, kısa vadeli faydalar üzerine şekillenir. Ama düşünce başka bir şekilde gelişir. Bakın AKP iktidarının bu kadar kuvvetli olmasında bütün bu birliktelikleri yaratabilmiş olması yatar. Bakın sağ kompartımana bakın Türkiye’de, entelektüel camiada, sinema sanatçısı, şairi, yazarı, şusu, busu farklı farklı cenahlardan insanlar, farklı yayın organlarında, farklı kolektiflerde, birliklerde. Tabii onların ellerinde belediye imkanlarının olması da bunda etkili- hatta bunlar öyle büyüdüler ki liberalleri de aldılar içlerine kattılar, bazı solcular bile o tarafa gittiler. Bizim de bu tip ittifaklara bakmamız gerekir. Sola benim de önerim hep bu olmuştur. Diyorum ki: Siyasetiniz, partiniz zaten var. Meşrudur, doğrudur, herkes mücadelesini yapsın. Aynı şeyleri de söyleyebilirsiniz, bunun da bir önemi yok. Birebir aynı şeyleri söylüyorlar, ama Ahmet, Mehmet’i sevmiyordu, ayrı örgüt kurdular. Çok da önemli değil, bunları tartışmaya gerek yok. Ama siz ortak iş yapın, beraber iş yapın, ama ortak iş yaparken birbirinizi kündeye getirmeyin. “Ben falan teşkilatı kurdum, adını da xyz teşkilatı koydum, ama z’yi biz paket yapacağız oradan.” Bunu da yapmayın, vatandaş da yemiyor bunu artık. Yaptığınız iş, binin üzerine bir koysun. Koymuyorsa bir anlamı yok zaten.

Başkanlık Sistemi ve Referandum

EDK: Başkanlık sistemi ve referandum konusunda fikirlerinizi alabilir miyiz?

DG : Başkanlıkla ilgili fikrim nettir: başkanlık sistemi Türkiye’ye felaket getirir. Bu bizim genetiğimize aykırı. Türkiye’de ulusun egemenliği ancak parlementer demokrasi ile sağlanabilir. Sistemin tıkandığı belirli noktalar varsa bu rejimin değil, 14 yıllık AKP iktidarının yanlış uygulamalarının sonucudur. Başkanlık sistemi bölgesel yönetimlerin önünü açar, Türkiye ABD tuzağına düşer ve Allah korusun bir varlık yokluk savaşı ile karşı karşıya kalırız. Halkımız barış içinde bir arada yaşamak istiyor. Bu tavrını her türden teröre karşı verdiği tepki ile gösterdi. Başkanlığa geçiş hatada ısrar etmek anlamına gelir. Bu anlamda iktidarın başkanlık ısrarını çok isabetsiz, çok yanlış buluyorum. Halk geleceğe umutla bakmak istiyor, bir yandan terör, bir yandan ekonomik sıkıntılar insanların üzerinde büyük baskı yaratıyor. Böyle bir zamanda Türkiye’yi bu denli savunmasız, bu denli riskli hale getirmeye kimsenin hakkı yok.

 

Referandumda CHP’ye çok büyük bir görev düşüyor”

EDK: Referandumla ilgili bir tahmininiz var mı?

DG : Şu anki görüntüye, araştırmalara bakılacak olursa hayır oyları kazanacak. Ama kampanya dönemi çok şeyi değiştirebilir. Belli ki AKP kendine güveniyor, seçim gününe kadar evetçilerin sayısını çoğaltacağını kararsızları etkileyeceğini düşünüyor. Onun için çok ciddi bir mücadele yürütmek gerekiyor. Burada muhalefete, özellikle CHP’ye çok büyük bir görev düşüyor. Temel hedef MHP’li ve AKP’li seçmene başkanlığın felaket olduğunu anlatmak olmalı. AKP, hayır cephesinin önüne her türlü tuzağı kuracak. Hayırcıları PKK ile ortakmış gibi göstermek isteyecekler. Bu AKP’nin en eski en kaba yöntemlerinden biri. Ama kardeşim, bir taraftan da tutuyor, sosyal demokratlar yıllardır bu tuzağa düşüyor. İsmi kalabalık örgütler hep bir ağızdan CHP-HDP bloku pazarlıyor. Bu çok yanlış bir istikamettir. HDP ile yan yana görüntü veren kaybeder. Bu parti, terör eylemleri karşısındaki tavrı ile çok kötü bir sınav vermiştir, halkın vicdanında mahkum olmuştur. En önce Kürt halkı bu siyasetten yaka silkmiş durumdadır.

CHP Garo Paylan tuzağına düşmedi”

CHP bu konuda çok dikkatli olmaldır. Bakın meslicteki son Garo Paylan hadisesi buna örnektir. Bayram değil seyran değil Garo ne demeye soykırım laflarını taşıyor meclis kürsüsüne? Bu bilinçli bir eylemdir. CHP’ye kurulmuş bir tuzaktır. CHP, ilk kez bu tuzağa düşmedi. Paylan’ın cezalandırılmaısna evet oyu vermeselerdi şimdi Ak-troller her yerde “Ermeni uşağı CHP, PKK’ci CHP” diye kampanya yapıyor olacaklardı. İçindeki tüm liberallere rağmen CHP ilk defa tarihsel misyonuna uygun davranıyor. Bu haliyle Türkiye’nin birleştirici gücü olmanın bilinciyle hareket etmeye devam etmelidir. Diğer örgütler, diğer yapılar, onlar da kendi kampanyalarını yürütsünler. Birbirimize akıl vermek yerine kendi işimize odaklanırsak kazanırız. Ben hayırın kazanacağını düşünüyorum, buna inanıyorum. Ve bu hayır Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluşu anlamına gelecek, emin olun.

EDK: Sosyal mecralarda “Cesurluğu anonimliğinden gelen, bunun için ‘Kürdistan’ gibi hassas terimleri rahatlıkla kullanan blogger.” deniyor sizin için. Siz kaleminizin cesaretini neye bağlıyorsunuz?

DG: Anonimliğimden gelmiyor; çünkü o kadar anonim birisi değilim. Yıllardır nerede, kiminle gezdiğim, sosyal çevrem, arkadaşlarım, dostlarım hepsi belli. Birazcık peşime düşen herkes bulabilir. O kadar anonim birisi değilim. Çok bir korkum yok o konuda. Cesaretimi şuna bağlıyorum; sorumluluğum var. Birincisi bu, sorumluluk. Sorumlu hissediyorsanız kendinizi, cesur olmak zorundasınız. İki, muhtelif yerlerde yazıp çizen arkadaşlara göre farklı olduğumu kabul ediyorum. O da şudur: Ben ekmeğimi bu yolla kazanmıyorum. İşim bu değil. Zaten benim takma isimle yazmamın nedeni de kendimi siyasi camiadan, bana küfür edecek, kızacak birilerinden değil de iş dünyasından gizlemek. Çünkü iş yaptığım insanlar beni o kimlikle tanısın istemiyorum. Dolayısıyla cesaretimin bir sebebi de budur. Bir gazetede yazan arkadaşımız şöyle düşünebilir, o işten para kazanıyor. Bir akademisyen şöyle düşünebilir, oradan para kazanıyor. Ekmek kazanıyor, ben buna saygı da duyarım. “Çok sert olmamam lazım, bazı terimlere dikkat etmem lazım.” vs. Bundan imtina edebilir, benim imtina etme zorunluluğum yok; çünkü öyle bir bağlantım yok. Radikal’de yazan bir hanımefendinin yazısı üzerine ben bir yazı yazmıştım. Biliyorsun, bu çok moda, Kürtlerle ilgili konular üzerinden Kürdistanla ilgili konular üzerinden bize, solculara sürekli ayar verilir. “Beyaz Türk”, deyip pataklamaya başlarlar. Ben o terimi de sahiplenerek kullanıyorum, aşağılayıcı bir şey olarak da görmüyorum. Beyaz Türk de olur beyaz Kürt de olur, siyahı da olur, çok mühim değil o. Onlar kullandığı için özellikle kullanıyorum. İşte onlara ayar verecekmiş, o zaman hanımefendiye söyledim. “Bakın siz bize ayar veriyorsunuz; ama ben yazdığım her yazıda korkmadan adıyla söylüyorum, oraya ‘Kürdistan’ diyorum, sizin bir tek yazınızda bu yok. Siz daha bunun adını söylemekten acizsiniz.” Niye? Çünkü patronunuz kızar. Çünkü AKP, Aydın Doğan’ın kulağını çeker, o da gelir sizin kulağınızı çeker. Bir defa yeriniz dar. Bir telefon kulübesi içerisindesiniz, elinizdeki sopayı sağa sola sallamayın, kendinize zarar verirsiniz, kafanıza çarpar. Dar yerde yapmayın. Benim yerim dar değil, yerim geniş. Dediğim gibi imtina edenlere kızmam. Ama bu gerçeklik orta yerde dururken bize ayar vermeye kalkarlarsa, o zaman da yanıtını alırlar. Cesaretimizin sebebi biraz da bu.

Yeni bir dil geliştirmemiz lazım”

EDK: Son olarak eklemek istedikleriniz varsa alalım.

DG: Şunu söylemek isterim. Türkiye çok kritik bir süreçten geçiyor. Bütün taşlar yerinden oynuyor. Her şey yeniden düzenleniyor. Türkiye’de güç dengeleri çok hızlı değişiyor, başka yerleri, başka gerçekleri işaret ediyor. Biz de bu düzene muhalefet ediyorsak eski argümanlardan, eski usullerden kurtulmamız lazım. Yeni bir dil geliştirmemiz lazım. Artık o iktidarsız söylemler tutmuyor. “-Ceğiz”,“-cağız”,“-cek”,“-cak”, bunların bir karşılığı yok. Toplum başka bir yönde. Bizim, toplumun baktığı yönü analiz etmemiz, onu görmemiz lazım. Toplumun gerçeklerine yabancı olmamamız lazım. Artık kabuğumuzdan çıkmamız lazım. Buna gücümüz var. Türkiye’yle ilgili de özellikle AKP rejiminin yükselişi karşısında umutsuzluğa kapılan insanlar var. Onlara şunu söylemek isterim: Umutsuz olmasınlar. Bu ülke çok karanlık zamanlardan geçti. Kaldı ki bugün artık bir sürü başka belanın dağıldığını görüyoruz ülkede. Hep kötü şeyler olmuyor, iyi şeyler de oluyor. Ülkeden umudu kesmemek gerekir. Bunu da boş, kaba bir ölçekte söylemiyorum. Bunun objektif emareleri vardır. Türkiye büyük bir ülke. 84 milyon nüfusu var. 84 milyon nüfus çok büyük kaynak demektir. Siz ona ulaşmaya gayret ederseniz o da size gelir, hiç merak etmeyin.

Arkadaşlara tavsiyem şu: Büyük şehirlerde yaşayanlar fırsat bulursa taşraya gitsin, toprakla temas etsinler. Bir taşra şehrine, mümkünse bir kasabaya, köye gitsinler, insanla temas etsinler. Bir kahvede oturup çay, kahve içsinler. İnsanları, dinlesinler, az konuşsun, çok dinlesinler. Umut onlarda, o umudu onlardan alırlar. Şu fikre kapılmasınlar: “Efendim halk yozlaştı, değerleri çürüdü…” Öyle bir şey yok. Kötü örneklere bakıp umutsuzluğa kapılmak kimseye bir şey kazandırmaz. İyi olanı görmemiz, ondan ilham almamız lazım. Memlekette umut var, yeter ki siz o umudu görmeyi bilin, yeter ki çalışıp emek vermekten imtina etmeyin.

“CHP Kendi Gücünün Farkında Değil”

Deli Gaffar’la röportajımıza 2.bölümle devam ediyoruz. İlk bölümü büyük ilgi çeken, çok okunan röportajın 2.bölümünde Deli Gaffar’la 15 Temmuz ve sonrasını, Vatan Savaşı-Saray Savaşı tartışmalarını, çözüm sürecini, Cumhuriyet Gazetesi ve CHP’yi konuştuk. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na tecavüzcü imasında bulunduğunu iddia ettiği gazeteciye tepki gösteren Gaffar’ın, Aslı Erdoğan konusunda da Kürt Hareketine tepkileri mevcut. Gaffar’ın önemli açıklamalarda bulunduğu röportajın 2.bölümüne buyurun. İyi okumalar…

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

“30 yıldır Atatürk’e hakaret ediyorlar”

EDK: Ahmet Altan hapiste şu anda. “Atatürk’ü savunur noktaya geldik” demiş. Bununla ilgili ne demek istersiniz?

DG :  Söyleyenler çok şey söyledi zaten. Biliyorsunuz o bir röportaj sırasında edilen bir laf değil. Zannediyorum Malatya Milletvekili CHP İnsan Hakları Komisyonu üyesi Veli Ağbaba görüşme yapmış. Dolayısıyla orada yani hapishane koşullarıyla ilgili söylediği şeyler. Ben tabi kimsenin özgürlüğünün kısıtlanmasını arzu etmem. Eğer o insanların gerçekten bir suçları kabahatleri yoksa olabildiğince hızlı bir şekilde yargılansınlar ve adalet yerini bulsun. Ama şunu da söyleyeyim, bizim hafızamızda Ali Tatar’ın anısı da dipdiri duruyor. Ali Tatar’dan sonra artık benim vicdanımda kalbimde kanayacak yer kalmadı. Yani vicdanımda size açacak bir kapı yok. Efendim bu beyler, Atatürk’ün haklı olduğunu anlamışlar. Afedersiniz de siz her düğünün çengisi misiniz kardeşim? Bir defa durduğunuz yerde bir durun, namuslu olun. Atatürk’le kavga ediyorsanız devam edin kavganıza, biz de sizinle kavgamıza devam edelim. Ama böyle “altta kaldım vazgeçtim, üste çıktım başka bir şey oldum”. Böyle olmaz. Minderin kuralları belli. Bakın siz on yıldır küfür ediyorsunuz, on beş yıl, yirmi yıldır küfür ediyorsunuz, sabah küfür ediyorsunuz, akşam küfür ediyorsunuz, aile boyu küfür ediyorsunuz. Peki o zaman siz küfür ederken sokaklarda, yollarda, meydanlarda, Silivri’de zindanda bunu savunanların günahları ne? Böyle şey olur mu? Bu işin bir namusu yok mu? Bunun sahibi siz olamazsınız. Bu düşüncenin sahibi, onu namusuna leke sürmeden taşıyan kişilerdir. Kusura bakmayın.

Ben kendime de öyle bakarım. Benden önce o bayrağı taşımış insanlar var. En azından onların hakkını teslim etmeniz gerekir. Onu teslim ettikten sonra Atatürk’e sahip çıkmalısınız. Ha siz bunları teslim etmeyin, onlara faşist demeye devam edin, hakaret etmeye devam edin, bütün bildiklerinizi okumaya devam edin, hiç düşüncenizden taviz vermeyin, hiç pişmanlık yaşamayın, hiç özeleştiri yapmayın. Sadece “biz Atatürk’ü arar olduk.” Orada bir küfür var bunu atlamayın. “Atatürk’ü arar olduk” şu demek; yani cumhuriyetin kuruluş dönemi zaten çok kötü bir dönemdi “işte onlar korporatist, faşizan bir dönem” diyor onu öğreniyorlar yani, liberallerin etnikçilerin eline geçmiş sosyal bilim okulları bunu öğretiyor, afedersiniz bunu kusuyor dışarıya. Bu kusmuk bir materyal haline geliyor. Batının artık öğütüp attığı sakız bizim sözde üniversitelerde yeniden prosese sokuluyor. Oradan kusmuk bir düşünce olarak ihraç ediliyor topluma. Bunlar işte bu düşüncenin ajanlarıdır. 30 yıldır Atatürk’e hakaret ediyorlar, cumhuriyete hakaret ediyorlar. Cumhuriyetle ilgili ne varsa hakaret ediyorlar. Ortakları da İslamcılardır. Beraber yapıyorlar bu işi. Bütün bu hakaretleri ettiniz. Her türlü alçaltıcı şeyi söylediniz şimdi Atatürk keşfediyorsunuz öyle mi? Asıl söylediği şey şu: “O zaman bir faşist yönetim vardı Türkiye’de, bugünkü o kadar kötü ki onu arar olduk” diyor. Yani hiçbir iltifat falan yok orada.

Sol cenahtan bu söze itibar eden “ya vah vah adamın başına neler geldi” diye buna gerçekten itibar eden arkadaşları da ben anlayamıyorum. Ve hiçbir şekilde itibar edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Diyeceksiniz ki vicdani bir tarafı yok mu? Dediğim gibi Ali Tatar meselesi bende vicdan micdan bırakmadı, zaten hepsi oraya gitti. Bu bir örnek. İnsanlar yıllarca zindanlarda yattılar ve bunlar tetikçilik yaptılar. Ha şimdi sizin tetikçiliğini yaptığınız irade sizi hapse tıktı, ben tıkmadım. Bana kalsa ben özgür bırakırım. Sizi hapse tıkan ben değilim. Sizi hapse tıkan sizin arkadaşınız, sizin dostunuz. Onun için onla konuşun bana anlatmayın bunu. Hele Atatürk’ü hiç karıştırmayın. Yani bana düşmez. Özür dilerim biraz sert oldu ama bunlara dayanamıyorum.

“Artık devletin tamamı AKP’ye ait”

EDK:. 24 Temmuz’dan sonra daha önce PKK’yla masaya oturan AKP, PKK’yla mücadeleye başladı. “Ne istediler de vermedik?” diyen AKP bugün FETÖ’yle en büyük mücadeleyi veriyor. Binlerce insan gözaltına alınıp tutuklandı, meslekten ihraç edildi. Burada iki şey çok tartışılıyor. Birincisi Vatan Savaşı-Saray Savaşı, ikincisi Tayyip Erdoğan milli çizgiye mi geldi yoksa kendini kurtarmak için mi bu operasyonları yapıyor, gözaltıları düzenliyor? Siz bu iki düşünce hakkında ne söylemek istersiniz?

DG : Bence her ikisi birden. Yani hem Vatan Savaşı-Saray Savaşı, hem Tayyip Erdoğan’ın şahsi itibar kaygısı, milli pozisyona geçme zorunluluğu öyle diyeyim. Ben her ikisi birden olduğunu düşünüyorum. Zaten bunu siyah beyaz diye ayıramazsınız.

AKP Türkiye’nin bu güne kadar gördüğü en güçlü sağcı iktidar. İslamcı cenahtan geliyor, İslamcı ideolojiden çıktı. Bir defa bir tarihsel intikam sorunu var. Cumhuriyetle yıldızları barışık değil. Hatta cumhuriyeti kendilerine yapılan bir hamle gibi görüyorlar. Dolayısıyla İslamcıların genetiğindeki bu hesaplaşma arzusunun yok olması kolay kolay mümkün değil. Bu birinci nokta.

İkinci nokta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı hamlelerle ilgili. Sembolik düzeyde bile olsa bu intikamcı pozisyondan geride durduğunu görüyoruz. İşte Atatürk anması gibi, milli bir üslup tutturuyor. Bütün bunlar da İslamcı kompartmanın genel eğilimlerine aykırı bir görüntü. Recep Tayyip Erdoğan ne kadar güçlü olursa olsun tek başına iktidarı temsil etmiyor. Türkiye’de bir Ak Parti faktörü var ve onu oluşturan bir İslamcı şekil var. Tayyip Erdoğan hangi hareketi yaparsa yapsın bu dışarıda ve içerde bir sonuca yol açıyor. Politik sonuçlar oluyor. Bunu da şunun için söylüyorum. Recep Tayyip Erdoğan sonuç olarak bir siyasetçidir ve siyasetçilerin ne zaman nereye doğru hamle yapacağını bilemezsiniz. Bugün Atatürk’ün posterlerini asanlar yarın indirir onları. Çok beklenmedik şeylerle karşılaşabilirsiniz. Ama bugüne bakıldığında İslamcıların geneline göre daha milli pozisyondadır. Benim kanaatim, bu milli pozisyon büyük oranda başkanlık arzusu ile ilgilidir.

Bir savaş var. İşte savaş sınır ötesine de gitti şimdi. İçeride terörle savaştı sonra sınır ötesine gitti. Bu sarayın savaşı mı yoksa -vatan savaşı da deniliyor- milli bir savaş mı? Şimdi zannediyorum şöyle bir şey oldu; İslamcılar hiç beklemedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Bütün muhalifleri tasfiye ettikten sonra devletle başbaşa kaldılar. Devlet onlara kaldı. Şimdi siz bu devleti kalkındırmak, ilerletmek, güçlendirmek, halkın hizmetine bir şeyler yapmak da isteyebilirsiniz; devleti yiyip sömürmek, çalmak çırpmak da isteyebilirsiniz. Her iki durumda da devletin yaşaması gerekir. Dolayısıyla her iki durumda da devleti yaşatma sorumluluğu da sizin sırtınıza kaldı. Bu bir zorunluluk, onun için her ikisi birden diyorum. Devlet yaşayacak ki sana yaşasın. Dikkat edin AKP’nin bu zamana kadar ki bütün seçimlerdeki başarısı, iktidarını yürütme biçimi muhalif bir söylem üzerine kuruludur. Hep devlete muhalefet ederek geldi. Hep bir devlet var, vesayet var, derin devlet var. Liberaller oraya sürekli kan taşıdılar. Artık devletin tamamı AKP’ye ait. Kontrol edemediği nokta yok. Şu son KHK operasyonlarında görüldüğü gibi. Kafasına uymayan ne varsa temizledi. Dolayısıyla artık muhalefet edebileceğiniz bir alan yok. Üstelik bu çizgiden sonra yapacağınız muhalefet sizin kendi malınıza zarar veriyor. Yani ele geçirdiğiniz devlete zarar veriyor. Dolayısıyla bence her ikisi birden.

Ben bu konulara “biz ne yapmalıyız” diye bakarım. Neyi görmeliyiz? Bir; bu tamamen bir vatan savaşıdır deyip,  tamamen bunu öne çıkarıp, Sarayın ya da AKP siyasetinin işine gelecek bir pozisyonu yaratmamamız gerekir. İkincisi; Burada gerçekten vatan diye bir şey var ve tehlike altında bunu görmek zorundayız. Bir de şunu da görmek zorundayız. Örneğin sınır ötesinde DAEŞ’le çarpışan bir asker düşünün bir subay düşünün. Ben eski bir askeri öğrenciyim benim devre arkadaşlarım albay oldular, arkadaşlarım var savaşan. E bu insanlar Tayyip Erdoğan’a savaşmadılar ki. Bu devletin bir konsepti var. Bu konsept üzerine savaşıyorlar.

Ben devrimciyim, solcuyum. Niyetim de devrim yapmak. Bu ne demek biliyor musunuz? Devleti yıkmak değil, devleti ele geçirmek. Ben isterim ki bu devlet benim arzu ettiğim hale gelsin. Devletin yaşaması gerekiyor. Bugün belki İslamcıların durumu biraz budur, devleti ele geçirdiler ama onu yaşatmak zorundalar. Biz bence bu tarafını görmeliyiz ve bu tarafını görerek de pozisyonumuzu buna göre ayarlamalıyız. Çünkü her iki pozisyon da büyük riskler barındırıyor. Bir anda İslamcı iktidarın yanına da düşebilirsiniz. Bu halkın tarihsel çıkarlarına, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına aykırıdır. Ya da bir anda emperyalistlerin tarafında bulursunuz kendinizi. Bu da kesinlikle emekçi sınıflarının çıkarlarına aykırıdır.  Her iki duruma da düşmemek zorundayız.

Yeni bir çözüm süreci mi?

EDK: Hükümetin Kürt ileri gelenleriyle görüştüğü iddia edildi. HDP’yi ya da işte Abdullah Öcalan’ı muhattap almak değil de Kürt halkıyla bir görüşme yaşandığı iddia edildi. Buradan yeni bir çözüm süreci, barış süreci ya da yeni bir görüşme, bir müzakere oluyor anlamı çıkartabilir miyiz?

DG :  Alternatif bir kanalın yaratılabilmesi için bir defa demokratik usullerin çalışıyor olması gerekir. Bugün Türkiye’nin hiçbir bölgesinde demokratik katılım mekanizmaları çalışmıyor. Türkiye olağanüstü hal altında yaşıyor şu an. Bu bir bakıma bir miktar gereklilik olabilir, bir miktar lüks olabilir, bir miktar dayatma olabilir. Sebeplerinden bağımsız konuşuyorum. Bir tek OHAL değil, seçim barajı var orta yerde garabet, kimse bunu kaldırmadı. Bu sadece AKP’ye ait bir şey değil. Samimiyetle bunun peşine düşen bir muhalefet partisi olmadı. En fazla muhalefet tonunu yükselten parti HDP’ydi. Biliyorsunuz son seçimlerde HDP’nin sloganı “Barajı geçtik”ti. Baraj kalksın diye bir sloganı da yoktu. Eleştirmek için söylemiyorum HDP’yi. Aynısını bütün diğer partilere de söyleyebilirsiniz. Küçük partiler bile, çok daha demokrat olması gereken soldaki partiler bile barajı yıkma yönünde, Türkiye’nin siyasetçilerinin barajı ortadan kaldırmada ciddi bir girişimleri olmadı. Bu garabetin olduğu yerde demokratik katılım olamaz.

İkinci olarak, demokratik katılım sadece meclis değildir. Demokratik katılım demokratik kitle örgütleridir. Örgütler tarafından, devlet tarafından ya da gizli bazı mekanizmalar tarafından manipule edilmeyen, Adana’daki Amerikan Konsolosluğu tarafından kullanılmayan, felanca ticaret grubu, işadamı, ağa, tarikat, cemaat tarafından yönlendirilmeyen katılım mekanizmaları olması şarttır. Bunların hiçbiri yok. Türkiye’de çok az, Kürtler’in yaşadığı bölgelerde çok çok az. Şimdi bu durumda devlet ne yapacak, kiminle görüşecek? Üç tane ağayla görüşür, beş tane şeyhle görüşür. Üç tane ağanın beş tane şeyhin muradı, Kürt’ün muradı olamaz. Bu bölgenin gerçeklerini az çok bilen birisiyim. Dolayısıyla buradan şuraya varıyoruz; çözüm süreci başladığında da HDP’deki arkadaşlarımıza, o yönde hareket eden arkadaşlarımıza şunu söyledik; bu hükümetle pazarlık yapıyorsunuz, bununla çözümün peşinde koşuyorsunuz. Bu sizi bir yere götürmez, felaket olur ve nitekim de oldu. Bundan mutlu değilim ama bunun felaket olacağı belliydi.

AKP hükümeti, Türkiye’nin bugünkü rejimi bu biçimiyle bu problemi çözme gücüne sahip değil, çözemez. Yeni bir kanal yaratmayı deneyebilir. En fazla olabilecek şeyi söyleyeyim size; döner tekrar artık bu işlere girip çıkmaktan yüzü kaşarlaşmış, bir kısmı HDP’de bir kısmı AKP’de bir kısmı şurada burada iş tutan üç beş tane siyasetçiye gelir mahkum olur. Onlar da memleketin problemini çözemez, bunlar siyaset ağalarıdır, bizatihi kendileri problemin bir parçasıdır.

“Devletin sivillerle beraber adım atmaya çalışması olumlu bir adımdır”

Fakat şunu görmek güzel. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürt sorununu çözme yönünde sivillerle beraber adım atmaya çalışması her şeye rağmen, en kötü koşulda bile iyidir. Bu eleştirilmemelidir. Açıkçası söylemek istiyorum, buradan bir barış çıkacaksa çıksın. Buradan bir şans doğacaksa doğsun. Bugün de devlet sorunu çözmek için sivillerle yan yana gelmek yönünde bir irade kullanıyorsa bu olumlu bir adımdır. Ama bir de matematik var tabi, Türkiye’de böyle bir şey olanaklı mı bilemiyorum. Şunu yaparlarsa, sadece Kürt illerinin bulunduğu bölge değil bütün Türkiye genelinde demokratik katılımı güçlendirecek, demokrasinin önünü açacak bir şeyler yaparlarsa, bu olur. Ama bu mümkün müdür diyecek olursanız, bu hükümetle bu koşullar altında mümkün olduğunu düşünmüyorum. Daha kötüsü daha acısı, bu muhalefetle mümkün olduğunu düşünmüyorum.

“İkinci bir Silivri skandalının olmaması gerekir”

EDK: OHAL dedik OHAL’den devam edelim. OHAL süreci 3+3 şeklinde devam ediyor. OHAL kapsamında yüzlerce akademisyen görevden alındı, tutuklananlar gözaltına alınanlar var. Kimisi FETÖ üyesi olmaktan kimisi PKK’nın üyesi olmaktan dolayı görevden alındı. Siz ne düşünüyorsunuz? Özellikle solcu olduğu bilinen akademisyenlerin gözaltına alınması, görevden uzaklaştırılması sizce doğru mu? Yoksa bütün bunlar sırf muhalif oldukları için mi?

DG: Bir kere bu işte çok büyük haksızlıklar var. Mesela çok sevdiğim, saygı duryduğum, ahbabım aynı zamanda, Candan Badem. Bu insanı ne FETÖ’yle ne PKK’yla hiçbir silahlı örgütle ilişkilendiremezsiniz. Bütün tarihi bütün geçmişiyle şeffaf, pırıl pırıl bir adam. Tanıdığım kişiyi söylüyorum, uzaktan bildiğim, duyduğum, dolaylı olarak tanıdığım insanlar da var. Gerçekten bütün kabahati bir bildiriye imza atmış olmak. Bu arada o bildiriler benim onayladığım şeyler değil. Ama bir fikir hürriyeti olması icap ediyor. Orada bir suç işlendiyse de bu suçun cezasını memuriyetten men gibi böyle çok ağır, meslekten ihraç gibi şeylerin olmaması gerekir. Hele bir de tutuklanma, hapisle yargılanma. Burada çok koyu noktalar var. Onun için bu bir defa adil bir görüntü çizmiyor. Bu insanların vicdanında yara var. Şunu açık söylemeliyim, eğer cezai yaptırımlarla, hapisle, zorla, işkenceyle insanlar yok olsaydı 12 Eylül’den sonra solcular yok olurdu. Biz olmadık. Biz olmadığımıza göre bu insanlar olmaz. Bu işlerin çözüm yolu bu olamaz. Onun için ben, beni ne kadar ciddiye alırlar bilmem, çok samimiyetle ve bütün ön yargılardan uzak olarak, bu işin başında olan insanlara aklıselim tavsiye ediyorum. Bir ameliyat yapıyorsanız bünyeye vücuda kalıcı zararlar vermemeniz gerekir. Ülkeye zarar vermemeniz gerekir. Akademik yeterlilikleri odur budur, beğenirsiniz beğenmezsiniz, bizim akademisyenlerimiz budur, biz buyuz. Ne yapacağız, bütün insanları toplama kampına mı göndereceğiz? Böyle bir şey olabilir mi? Yerine ne koyacaksınız? Yani ithalatla, dışarıdan paraşütle, indirme yöntemiyle bu insanların yerini dolduramazsınız. Gerçekten suça karışan, terör örgütleriyle ilişkisi olan, halka düşmanlık eden, işte bu son darbe girişimi olsun başka terör eylemleri olsun, bunlarla bağı olan, bunları destekleyen insanlar cezasını çeksin. Hukukun vazifesi zaten masum olanla olmayanı ayırmaktır. İkinci bir Silivri skandalının olmaması gerekir. Bu ülkede insanlar zindanlara atıldı. Yıllarca kaldılar ve bütün o yargılamaların düzmece olduğu ortaya çıktı. E o insanların kaybolan yıllarının bedeli ne? Ben bildiğim bir kaç isim olduğu için söylüyorum. Yoksa genele hakim olduğum için söylemiyorum. Ama çok şaibeli şeyler oldu. Cumhuriyet Gazetesi’nin davasına bakan savcının FETÖ zanlısı olduğu söyleniyor. Bu davaya kimi inandırabilirsiniz? Halk buna inanmaz.

Türkiye’ye ait Türkiye akademisyeni, Türkiye’deki yazar çizer takımı özellikle bu tip örgütlere karşı uyanık olmak zorunda. FETÖ de bunun çok güzel bir örneğidir ki biliyorum neler yaptığını. Yurtdışında da görüyoruz. Bunlar insan kullanma konusunda uzmanlaşmış teşkilatlardır. Sizin ruhunuz duymaz. Bir anda bakarsınız ki bir tezgahın başındasınız ya da bir tezgahın bir aparatı haline gelmişsiniz. Buradaki en üzücü örnek Aslı Erdoğan’dır. Türkiye’nin yetiştirdiği en kıymetli yazarlardandır. Son derece düzgün bir insan ve şahsen tanımıyorum kendisini ama tanıyan arkadaşlarımdan bildiğim kadarıyla ne terörle ne başka bir şeyle alakası olmayacak bir insan. Ama bu insanın adı son derece çirkin yayınlar yapan bir gazetenin künyesine yazılmış. Bunun adı kumpastır. Asıl kumpas budur. İnsanları insan hakları gibi, barış gibi kutsiyet atfedilen kavramlarla kandırmaktır. Yapılan şey budur. Bugün Aslı Erdoğan için tweetler atılıyor, bir şeyler söylüyorlar. Hele şükür özgürlüğüne kavuştu. Ama devam etseydi, çok uzun olmayan bir vadede başka bir gündem yaratacaklar ve onu bir kenara atıp bırakacaklardı. İstismar konusunda uzmanlaşmış örgütler. Bunu sadece bir örnek olarak veriyorum.

Aslı Erdoğan Olayı

HDP’nin yönetim kurullarına üye olan, orada görev almış olan insanlar var. Bunların başına herhangi bir şey gelmiş değil. Neden? Çünkü savcının yasaya aykırı diyeceği bir şey yok. Aslı Erdoğan’ın böyle bir politik bağlantısı bile yok. Ama bir gazetenin künyesine bir şekilde adını yazmışlar. İşte tabi insan şunu sormadan edemiyor. Yetişkin bir insan, bir yazar, bir aydın isminin orda yazılı olduğunun, bunun nasıl bir sorumluluk olduğunun farkında değil mi? Değil, inanın değil. Son derece safiyane, siz farkına varmazsınız. Efendim buraya felanca destek lazım,  feşmekan yerde arkadaşlarımız eziliyor. Bir dayanışma, bir imza atıverirsiniz oraya. Karşınızdaki kötü niyetli olunca sizi bu şekilde kullanır, farkına bile varmazsınız. Bunun örnekleri çok. Nihat Genç, bir kişiyle ilgili, ismini anmak istemiyorum bir gazetede yazı yazma projesiyle ilgili bir şeyler söylemişti, bir yazı yazmıştı. Bir şeyler anlatıyor çok uzun bir yazı. Oradan şunu anladım. Ya size gelen teklifler, beraber iş yapma önerileri, size gelen bazı telkinler, dostça yaklaşımlar, bunlarla ilgili çok dikkatli olmanız gerekiyor. Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum, bu işlere karışmamış insanlara karşı devletin müşfik olması lazım. Devlet şiddetle, intikamla, kinle hareket edemez, böyle bir şey olamaz. Hele böyle bir yazarını, aydınını sırf bir yerde adı var diye ya da iki satır yazı yazdı diye hapse tıkmak hem de onu böyle akla hayale gelmeyecek müebbet gibi cezalarla yargılamak, bunlar vicdana aykırıdır, yanlıştır.

Ama öte yandan bu işlere sebep olan örgütler, kişiler, siyasi yapılar özellikle legal olanları da tekrar bunu düşünmelidir. Çocukların ellerine silahlar verip feda et, aydınları akademisyenleri uyduruk kampanyalarla seferber et onları feda et. Bakın Hurşit Külter kayboldu diye o kadar patırtı koptu. Yüzlerce, binlerce insan imza verdi eylem yaptı. Bu insanları kullanmaya utanmıyor musunuz? Bu insanların büyük çoğunluğu namuslu dürüst insanlar. Hurşit Külter nerede diye soru soruyor. Bu insanlar PKK’lı falan değildir. İnsani bir soru soruyor onlar. Ben de soruyorum aynı soruyu. Ama sonra bakıyorsunuz ki bir dümen var bu işin arkasında. Muhalif örgütler de bunu düşünmeliler. Yani çok kaba bir tabir hırsızın hiç mi suçu yok? Hırsızın da suçu var ev sahibinin de suçu var. Herkes oturup bunu düşünmek zorunda.

Özgürlük nedir?

EDK: Fikir özgürlüğü kapsamında imza atmak dediniz. Aslı Erdoğan, Barış İçin Akademisyenler, düşünce özgürlüğü fikir özgürlüğü diyerek, barış, demokrasi, özgürlük konularına katılanlar vs.. Şimdi şunu sormak istiyorum; özgürlük nedir? Baktığımızda terör örgütü propagandası sayılabilecek bildirilere imza atmak ya da demokrasi barış özgürlük terimleriyle hareket ederek, psikolojik anlamda terör örgütüne katkı sunmak bunlar özgürlük kapsamında değerlendirilir mi? Ve burada özgürlüğün sınırı var mıdır? Varsa nedir?

DG: Şimdi prensip olarak ben şuna inanıyorum. Fikir açıklamanın bir sınırı olamaz. Bir ilke olarak bunun arkasında durmak isterim. Açıklanan fikrin bir silahlı eyleme, terör eylemine zemin hazırlaması, onun propagandasını yapması, ona kan vermesi mümkün müdür? Mümkündür. Ama inanın bu çok küçük bir olasılıktır. Burada kanunu koyan irade, olabildiğince özgürlüklerden yana bir tavır almak zorundadır. Peki bu özgürlükleri istismar eden insanlar olmayacak mı? Evet bu söylediğiniz doğrudur. Bu özgürlükleri istismar ederek, fikir özgürlüğünü istismar ederek silahlı eylemlere yol açacak kişiler ortaya çıkabilir. Ama onlarla mücadele etmenin yolu gene fikir alanıdır. Siz güçlü bir demokratik mekanizma kurarsanız bunlardan da korkmazsınız. Dünyanın neresinde baskıcı bir rejim varsa yaptığı ilk iş muhalifleri susturmaktır. Muhalifler susunca terör için, bu muhtelif başka kötü emellerine özgürlüğü alet etmek isteyenler için alan açılır. Oysa temiz şeffaf muhalefetin olduğu yerde bu tip sorunlar olmaz. Dolayısıyla terörle mücadelenin yolu fikir özgürlüğünden geçer.

Biz şimdi maalesef Türkiye’de artık kriminal vakaları konuşur hale geldik. Ama kriminalize olmadan önce, bu noktaya gelmeden önce bunlarla mücadele etmenin yolu vardır. Siz düşünün ki koskoca entellektüel bir dünyada büyük yazar dediğiniz kişiler bir ceza evinde yatan, eli silahlı bir örgütün lideri olan, artık akli dengesi yerinde olup olmadığı bilinmeyen bir adamın ağzının içine bakıp yazı yazıyorlar. İsim verebilirim, Allah taksiratını affetsin, Vedat Türkali. Şimdi sizin en büyük yazar dediğiniz kişi. E peki bu sadece Vedat Türkali’nin mi kabahatidir? Değildir. Siz düşünce dünyasını, edebiyat dünyasını, sanat, fikir dünyasını böylesine boş bırakır, çorak bırakırsanız orada herkes at koşturur. Biz bu ülkenin sahipleriyiz, bu ülkenin halkıyız, bu ülkenin milletiyiz ya da öbür taraftan bakın, bunların korunmasından sorumlu olan devletsiniz. O bahçeyi doğru düzgün tahkim edip güzel çiçekler yetişmesini sağlamazsanız orada ayrık otları biter. Ve bunun suçlusu siz olursunuz.

“Yönetmenlerimiz batıdan para almadan film yapamıyor”

İşte efendim felanca kişi terör örgütü lehine yazarlık yapıyor. Bunun yolu o kişiyi tutuklamak, o kişiye ceza vermek değil. Bunun yolu o kişiyi o eyleminden men edecek kültürel ortamı yaratmak. Şimdi bakın Türkiye’deki durum şu; siz bunu ifade ettiğinizde sen polis muhbiri misin diyorlar sana. İyi de sen yapıyorsun bunu. Terörün propagandasını yapıyorsun. Sen propaganda yaparken serbest, ben sana propaganda yapıyorsun derken ben polis muhbiri oluyorum. Polisle benim ne alakam olabilir? Peki bu niye oluyor? Türkiye’deki yurtsever kanal zayıf, çok zayıf. Türkiye devleti kendi bahçesini, gelmiş geçmiş hükümetler kendi bahçesini özellikle kültür-sanat alanında, düşünce alanında batıya terkettiler. Yönetmenlerimiz batıdan para almadan film yapamıyor. Yazarlarımız batının çevirisi, ajansları olmadan yazı yazamıyor. Bütün büyük dağıtım kanallarınızın başında batıyla karanlık ilişkileri olan adamlar var, sermaye grupları var. Tiyatrolarınızın dünyada var olabilmesinin tek yolu sivil toplumculardan vs. aldığı yardımlar, bunlarla kurduğu ilişkiler. Şimdi burada tiyatro yönetmeninin ne suçu olabilir ya da yazarın ne suçu olabilir? Var olmasının tek yolu o. Dolayısıyla bu çok daha derin bir konu.

Eğer buna özgürlükler olarak bakıyorsak, güçlü bir devlet, güçlü bir demokratik yapı özgürlükten korkmaz. Bu örgütler için de geçerlidir. Bir örgüt de kendi üyelerinin konuşmasından korkmamalıdır. Zayıf örgütler korkar, susturur. Devlet de bunu yapmak zorundadır. Ama siz bu ortamı yaratmazsanız o zaman bu sefer polisiye tedbirlere dönersiniz. Rezil olduğunuzla kalırsınız. Böylesi bir durum şöyle nahoş bir şeyi de yaratıyor. İnsanlar yazıp çizdikleri nedeniyle devlet tarafından kovuşturmaya uğruyorlar. Devlet onlara diyor ki felanca örgüte destek oldun, bir şeyler yaptın. Hapse atılıyorlar. Öyle olunca biz, bu fikirlere karşı olan kişiler de konuşamaz oluyoruz. Çünkü biz konuştuğumuzda bu adamların başına gelen bela sanki bizim yüzümüzden gelmiş gibi oluyor. Biz de susmak zorunda kalıyoruz. Dolayısıyla devlet kendi eliyle kahraman yaratıyor, bu da yanlış. Serbest bir ortam olduğunda, özgür bir ortam olduğunda bu problemler kalkar. Ama devlet devletliğini yapmazsa, eşit ve adil bir mekanizma kurmak yerine bir gün Ahmet’le pazarlık yap bir gün Mehmet’le pazarlık yap, kapalı kapılar ardından bir o muhalifi tasfiye et, bir bunu tasfiye etle uğraşırsa maalesef ortaya böyle çirkin bir tablo çıkar.

“Nuray Mert’i yazar diye gazeteye getiren iradeden ne beklersiniz?”

EDK: Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyonu da konuşalım. AKP kayyum atamayacağız kendi içinizde çözün bu sorunu dedi. Baktığınızda Cumhuriyet’in eksen kayması da söz konusu son yıllarda. Siz Cumhuriyet’in geldiği bu noktayı ve Cumhuriyet’e yapılan bu operasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz?

DG: Açıkçası kendi hatalarının kurbanı olan bir yapıya bakıyoruz. Cumhuriyet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri yayın yapan, belirli bir çizgisi olan ve dolayısıyla yayıncılığı derinleşmiş olan bir yayın kuruluşu. Hangi gazetenin her vilayette okuyucu derneği var? Her vilayette teşkilatı olan bir gazeteden bahsediyoruz. Ve bu aktif çalışan, birbiri ile iletişim olan bir yapı. Düşünsenize, sizin vakfınız var, bir yayın organından ibaret değilsiniz. Bir tür demokratik yapı oluşturmuşsunuz. Bu haldeyken, en güçlü siyasi odaklardan biri olma imkanına sahipken, siz dışarıdan gelen bir operasyona pabuç bırakıyorsunuz. Yönetim bir şekilde başka bir grubun eline geçiyor. O grubun şaibeleri ortada. Nuray Mert’i yazar diye gazeteye getiren iradeden ne beklersiniz? 10 yıl boyunca sizin yayın çizginize, yayın yönetmeninize, duruşunuza, kurumsal kimliğinize hakaret eden kişiyi siz en baş köşeye yazar olarak oturttunuz. Sonrasında devam edenler de şunu gösteriyor: Cumhuriyet’in yayınları, Can Dündar’ın genel yayın yönetmeni olması, orada bir siyasi operasyon olduğunu ve Cumhuriyet’in başka bir işlev için kullanıldığını gösteriyor.

“Cumhuriyet’i de tabiri caizse tepsi içinde götürüp hediye ettiler”

Radikal kapandıktan sonra bu işler bu noktaya geldi. Doğan Grubu, Tayyip Erdoğan’la kavgasında geriye basmak zorunda kaldı, dolayısıyla Radikal’i tasfiye etti. O dönemde Radikal’i belli maksatlarla kullanabilen ekip-ekip diyebilirim artık rahatlıkla, bunların isim isim kim oldukları, nerede oldukları, ne yaptıkları da belli- uygun bir alan olarak Cumhuriyet’i buldu ve oraya yerleşti. Cumhuriyet, eski Cumhuriyet değil. İlhan Selçuk’un Cumhuriyet’i değil. Bunu biliyoruz. Böyle bir patırtı kütürtü toz duman arasında, İslamcılar Cumhuriyet’e bir nevi el koydu. Bu iş bir tür operasyonla oldu. Musa Kart’ın örgütle ne ilişkisi olabilir? Böyle komedi olabilir mi? Bunlar komik şeyler. Ama siz kapıyı düşmana açtıktan sonra, düşman evinizin içine girdikten sonra artık tutamazsınız ki. “O vazoyu alma, bırak.” diyemiyorsunuz. Cumhuriyet’in başına gelenler çok üzücü. Yazıp çizdiği ortada olan insanlar, terörle ilişkisi olmadığı çok belli olan insanların özgürlüklerine kavuşması lazım. Cumhuriyet’in eski itibarını kazanması lazım, bunun iade edilmesi lazım. Türkiye’deki sol yapılar, demokratik yapılar ellerindeki bütün değerleri kaybediyorlar, Cumhuriyet’i de tabiri caizse tepsi içinde götürüp hediye ettiler. Sahip çıkmaları gerekirdi, bugün de sahip çıkılmalıdırlar.

Bana diyorlar ki “Aman bunları söyleme, bunları söylemenin zamanı değil.” Hayır, tam zamanı. Bugün konuşacağız ve Cumhuriyet’i bu tip mirasyedilerden uzak tutacağız. Hem hükümetin baskısından hem mirasyedilerden kurtarmak zorundayız. Ben Cumhuriyet’in bu krizi atlatacağını düşünüyorum, yazarlarının serbest kalacağını düşünüyorum. Çok gizli ilişkiler yoksa eğer bizim bilmediğimiz, yazıp çizdiklerinden gördüğümüz kadarıyla “Sen falanca örgütün tetikçisisin.” diyemeyiz. Çirkin şeyler yazdılar; ama çirkin şeyler yazmak başka bir şey, bir gizli odağa hizmet etmek başka bir şey. Ben böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Cumhuriyet aynı zamanda bizim Cumhuriyet’imizi de sembolize eden yayın organı. Bu anlamda sahip çıkılması gerek. Kavramları böyle en kötü halleri ile değil de; insanları, dönemleri, kurumları en kötü yanları ile değil, en iyi yanlarıyla hatırlamaktan yanayım. Cumhuriyet’e baktığımızda Can Dündar’ı, Nuray Mert’i görmeyelim. Uğur Mumcu’yu, İlhan Selçuk’u görelim. Bize ait değerler var burada. Mümtaz Soysal yıllarca yazdı, saymakla bitiremeyeceğimiz değerler var. Cumhuriyet hala bizim açımızdan çok kıymetlidir. Tek bir kuru isim olarak kalsa bile sahip çıkmak gerekir. Hem hükümete hem bunlara karşı sahip çıkmak gerekiyor. Ümit ediyorum iyi bir yere gelir.

EDK: Ben de Cumhuriyet Gazetesi’ne baskın yapıldığında, Cumhuriyet’in ne onlara ne bunlara bırakılmaması gerektiğini söyledim. Ziyaret ettikten sonra “Döndün.” gibi ithamlarda bulundular.

DG: Ben de ziyaret ederim. Çünkü dediğim gibi Musa Kart’ı nasıl ilişkilendirebilirsin, öyle şey olur mu? Bir de kuruma karşı bir saygımız olması gerekiyor. Ben destek verilmesinden yanayım. Siyasi bir şey de söylemiyorum bu arada. Tekrar edeyim, bizim Cumhuriyet’imizin sembolüdür. Cumhuriyet Gazetesi’nin çok kötü yayın çizgisinde olduğu zamanlar da oldu. İkinci Dünya Savaşı döneminde Alman faşizmi çizgisinde yayınlar yapmış. Ona bakıp faşist mi diyeceğiz Cumhuriyet’e? Cumhuriyet bize ait bir değerdir, sahip çıkılmasından yanayım.

“CHP kendi gücünün farkında değil

EDK: CHP’ye bir dokunalım. 20 Kasım Teslim Olmayanlar Mitingi’ne katılmadı CHP. Son dakikada CHP İstanbul İl Başkanlığı, üyelerine SMS gönderdi, “Katılmıyorum.” dedi. Katılma kararı aldığında da tartışıldı, katılmama kararı aldığında da. Bu kararları nasıl değerlendiriyorsunuz?

DG: CHP kendi gücünün farkında olan bir parti değil. Bugün Türkiye’de sol cenahta-sosyalistler olsun, ulusalcılar olsun-hangi tarafa bakarsanız bakın, herkesin birinci meşgalesi CHP’yi eleştirmek, -kaba tabirle söyleyeyim- CHP’ye çakmak. Artık bu sermaye haline gelmiş. Bizim solda entelektüel, kanaat önderi diye geçinen tipler işi gücü bırakmış CHP’ye, CHP’nin liderine vs laf ediyorlar. Ben CHP’ci falan değilim, özel bir samimiyetim yok. Ama CHP, Türkiye için önemli bir parti. Her dört insandan birinin oyunu almış bir parti. Türkiye’de hiçbir solcu hareketin ulaşamadığı gücü temsil ediyor. Bu haliyle de bir muhalefet partisi. “İçinde o oldu, bu oldu, falan kişiler var, tasfiye edildi”nin ötesinde önemli olan nokta şu: AKP karşısında laik, demokratik, Cumhuriyet’ten yana olanların, Türkiye’nin kurucu ayarlarında ısrar eden sıradan seçmenlerin oyunu verdiği parti. Ben bu tarafa bakıyorum. “Başında kim var, yönetim kurulunda kim var?”dan ziyade bu haliyle çok güçlü bir parti. Hala insanların umudu. Benim annemin umudu, sizin ninenizin umudu, sokaktaki bir amcanın umudu, Halis Bey’in, Emine Hanım’ın, gençlerin umudu. CHP kendi gücünün farkında değil. Sağdan soldan sürekli çekiştiriliyor, sürekli eleştiriliyor. CHP bu eleştirilere çok fazla kulak kabarttığı için kendine ait kişilikli bir politikayı üretemiyor. CHP’nin kendi siyaset belgeleri var. Programı var, uygulama metinleri var. CHP kurumsal bir parti, kökleri olan, Türkiye’nin kurucu partisi. CHP bunları geliştirerek halkla arasındaki ilişkiyi genişletmek ve büyütmek yerine, kendisi dışındaki, kendi içinde olmayan örgütlerin, yapıların, kişilerin seslerine kulak kabartıyor sürekli.

Oysa CHP, Türkiye’deki herhangi bir özel grubun, mezhebin, şunun, bunun partisi değil; Türkiye’nin partisidir. CHP, Atatürk tarafından kurulmuş bir partidir, bu ülkenin kurucu partisidir ve bu ülkenin sahibidir. CHP bir defa bunun farkına varmak zorunda. CHP’nin bugüne kadar ki tutumu maalesef bu şuurdan uzak olduğunu gösteriyor. Gerçekten “Bu memlekete iyi bir şey yapalım.” diyen ve CHP’ye yakınlaşmak isteyenler de CHP’nin bu gerçekliğini bilerek onunla ilişki kurmak zorunda. Şimdi buradaki sorun şu: Ben çok arzu ederim; solcular, sosyalistler, CHP yan yana gelsin. En çok arzu ettiğim şeylerden biri. Ama şöyle bir şey yapmazsınız ki, “HDP’yi çağırdım, o da gelsin. CHP de gelsin.” Şimdi Kadıköy’de, Beşiktaş’ta gezseniz, CHP’ye oy veren insanlara sorsanız, CHP’ye oy veren ve HDP’den hiçbir şekilde rahatsız olmayan birçok insan bulursunuz. Ama CHP 3 bin, 5 bin, 10 bin kişi değildir. 12-13 milyon insanın oyunu almış bir partidir. Bilecik’te oy alıyor, Burdur’da, Kayseri’de, Konya’da, Malatya’da, Erzurum’da, Ağrı’da. Her yerde bu partinin seçmenleri var ve bu seçmenler, bu partinin hareketleri üzerinden bir değerlendirme yapıyorlar. Siyaset arenası sabit bir arena değildir, rekabete açık bir arenadır. Siz herhangi bir siyasi irade ile yan yana gelmek konusunu ağzınıza aldığınız an rakipleriniz saldırmaya başlar. AKP’ciler çok acımazsız şekilde saldırır. Bir taraftan HDP taraftarları, bir taraftan AKP taraftarları gerçekten çok acımasız şekilde saldırırlar. Şunu anlamlandırmak çok güç: CHP’ye hiç oy vermemişsiniz, CHP ile hiç işiniz olmamış, CHP ile yan yana durmamışsınız, ideolojik olarak bambaşka bir yerdesiniz; ama sürekli ona akıl veriyorsunuz.

“Çözüm CHP ile beraber olmak”

Ben bazı yazışmalar görüyorum. CHP milletvekilleri, bazı milletvekilleri, vatandaşlar bir şey yazıyor, ona cevap veriyorlar. CHP teşkilatlarında çalışan insanları okuyorum. Şöyle serzenişler görüyorum:“Sayın vekilim, biz Konya Oto sanayi’de çalışıyoruz, 25 yıllık babadan CHP’liyiz. Siz doğru diyorsunuz; ama biz bunları halka anlatamıyoruz.” diyor. Siz Konya’nın, Aksaray’ın, Silifke’nin, Mersin’in, Burdur’un, Muğla’nın, Bilecik’in sosyal dokusuna vakıf olmazsanız, ona göre hareket etmezseniz o zaman kaybedersiniz. Türkiye’de hiçbir ilçe yok ki bir şehit vermemiş olsun. Siz bütün bu ilçelerin sahibisiniz. Siz falanca bölgenin, falanca mahallenin partisi değilsiniz. Keskin tavırlar belirleyemezsiniz. Siz genel siyasette ortanın solunda yer alan bir partisiniz, buna uygun hareket etmeniz gerekiyor. Böyle olunca da çok şaibeli, bütün yöneticileri, terör örgütü ile tuhaf ilişkiler içinde olan, bu yüzden devletle papaz olmuş bir parti ile yan yana gelemezsiniz. Dolayısıyla buradan hareketle, CHP’nin eleştirilmesi haksızlıktır, yanlıştır. Bunun yerine sol hareketin şunu yapması gerekir: CHP hangi alanlarda yürüyor, hassasiyetleri neler, nelere dikkat etmek zorunda? Onun o hassasiyetlerini gözeterek kurulacak zeminler CHP’nin işini kolaylaştırır, onların işini de kolaylaştırır. Yan yana gelirler, kim olduğu önemli değil-sosyalistler olabilir, ulusalcılar olabilir-, yeter ki bu noktalarda onun hassasiyetlerini görsünler. Mesela işçi sınıfının durumu da bellidir sermayenin de durumu bellidir. Ben çok net fikirleri olan biriyim, 20 yıldır bellidir fikirlerim. Kalkıp CHP’ye “Efendim sen TÜSİAD’la görüşme yaptın.” diye kızmam abesle iştigaldir. CHP’nin programında bu yoktur ki zaten. CHP ile yan yana geleceksen CHP’nin bu durumunu gözeterek yan yana gelmen gerekir. CHP’yi elimden geldiği kadar işçi siyasetine çekmeye çalışırım, elimden geleni yaparım. Ama CHP’ye bu yüzden küfür etme hakkını kendimde görmemeliyim. Beğenmiyorsan sen kendi teşkilatını, örgütünü kur, git kardeşim. Türkiye’de CHP dışında örgütler var, siyasetler var. CHP’den ayrılanlar oldu, ulusalcıların tasfiyesi sırasında. Söylemlerindeki bütün güce rağmen bir yere varamadılar. Dolayısıyla büyük siyaset arenası için çözüm CHP ile beraber olmak.. Öyle ise, o zaman onun da hassasiyetlerini görmeniz lazım. “Hayır, ben bunu kabul etmiyorum.” dediğiniz anda –ki sosyalist açıdan bu daha da saygın bir pozisyondur- size bir tek görev düşer; kendi yolunuzu inşa etmek. Bu konuda hiçbir engel yok, ki ben bu konuda hala ümitliyim. Türkiye’de solun hala çok geniş bir alan olduğunu düşünüyorum. Yani böyle çok fazla da CHP ile, şununla, bununla flört etmesi gerektiğini düşünmüyorum.

Kılıçdaroğlu’na tecavüz imasında bulunan gazeteci

Flört etmeye kalkışan arkadaşlar da bu konuda acımasız olmasınlar. “Geliyorum.” diyen CHP’yi ayakta alkışla, reklamını yap, “Süper, müthiş.” de, “Gelmiyorum.” deyince küfür et. İnsanda biraz ilke olması gerekir. CHP iyi mi, kötü mü? Ona karar verin. En son bir eski gazetecinin -hala gazetecilik yapıyor mu bilmiyorum- attığı tweeti yazdım ben. “CHP’liler neyi bekliyor sokağa çıkmak için? Teyzesinin kızı ile evlenen Genel Başkanı mı?” diyor. Lafa bakar mısınız? İnsanda biraz terbiye olur, utanma olur. Burada tecavüz iması var. Türkiye’de teyzesinin, halasının kızıyla, amcasının oğluyla evlenen milyonlarca insan var. Yetişkin insanlar, severler, evlenirler. Bu ne ahlaken yasaktır ne kanunen. Tam böyle çocuk tecavüzcülerinin, erken evliliğin konuşulduğu bir yerde… Bu adam, kalkıp bu üslupla Haziran Hareketi’nin mitingine çağrı yapabiliyor. Kimdir bu insanlar? Solun bu insanları susturması, bunlara itibar etmemesi gerekir. Bu ahlaken de yanlıştır. Satamazsınız bunu hiçbir yerde. Artvin’de satamazsınız. “Efendim teyzesinin kızıyla…” “Ne var bunda?” der ya! Sapıklık mı yapmış, hırsızlık, namussuzluk mu yapmış? İki insan birbirini sevmiş, Allah’ın emri peygamberin kavliyle evlenmişler. Ne var bunda, neyi kastediyorsun sen? Alevi olması üzerinden mi gönderme yapıyorsun, ne söylüyorsun? Bakın çok yanlış anlamlar çıkar bundan, bir sürü ters şey çıkar. Neye oynuyorsun, bu nasıl bir dil? Ama ne yazık ki benden başka bir tepki veren yok solda. Bu adamın arkadaşlarının herkesten önce tepki vermesi gerekir. Kutlu Esendemir’den bahsediyorum. Onun arkadaşlarının, yakın çevresinin ona bu hesabı sorması gerekir. Sen hangi hakla böyle bir şey söylersin? Senin derdin üzüm yemekse bağcıya niye küfrediyorsun? Açıkça küfür, hakarettir bu. Ufak ufak başka gruplar örgütler vs de var. Bir örgüt bağımsızdır, kararını verir. Katılır katılmaz, gelir gelmez. Ama onun tutumuna göre bir anda tavır değiştirmek olmaz. O zaman AKP’nin durumuna düşersiniz. Cemaatle falanca seneye kadar sarmaş dolaş, ondan sonra “Bunlar şeytan”!  Bu hiç inandırıcı değil.

“15 Temmuz’un bir dümen olduğunu düşünmüyorum”

EDK: “Ne Atatürk’ün karşısına çıkarabilecekleri karizmatik bir lider ne de Kurtuluş Savaşı’na denk öyküleri var” yazmışsınız. Şöyle bir şey konuşuluyor: 15 Temmuz 30 Ağustos’ta alternatif yapılmak isteniyor. Katılır mısınız bu cümleye?

GY: Böyle bir plan var mı, bunu bilmiyorum. Ama yönelimden gördüğüm kadarı ile yaptığım tespit şunun devamı idi: İslamcıların travmasıdır Cumhuriyet. Şimdi yeni bir düzen, yeni bir devlet yaratmak istiyorlar. Bir devlet yaratmak için iki şeye ihtiyacınız var; bir, kurucu mit, iki; kurucunun kendisi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki öykü, mitos Kurtuluş Savaşı’dır. O bizim destanımızdır. Türkiye’nin her köyü, her kasabası bundan etkilenmiştir, bunun içinde yer almıştır. Her aileden en az bir şehit bulursunuz. Bunun önderi ve ayrılmaz parçası da Mustafa Kemal Atatürk’tür. Siz şimdi birinciyi tasfiye edeceksiniz, ikinciyi kuracaksınız. Şuna katılmıyorum: “Birinci yıkıldı.” Henüz yıkıldığı falan yok. Evet, çok büyük yaralar aldı, ama yıkıldığını düşünmüyorum. “İyidir, kötüdür”den öte bir şey söylüyorum. Yenisini kuracaksanız, öncelikle bunlara ihtiyacınız var. Bir mit lazım size, bir de kurucu önder. Kurucu önder, karizması ile Recep Tayyip Erdoğan. O yazıda bunu söyledim, hakkını teslim etmek lazım. Karizmatik bir lider, kendi kitlesinin ötesinde bir güce geçti, bir temsil gücüne ulaştı. Bunlar ayrı bir konu; ama Atatürk’le kıyaslamanız mümkün değil. Tarihsel gerçeklik buna uygun değil. İkincisi, arka planı buna uygun değil, geçmişi buna uygun değil, icraatı buna uygun değil. Bazı şaibeler, karanlık noktalar var. Kimse bunları unutmuş değil, dünya bunu unutmuş değil. Dünyanın genelinde meşruiyet bulma imkanı yok. Şöyle düşünün: Mustafa Kemal Atatürk emperyalistleri yendi, Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. İmzalayanlar işgalcilerdi. Lozan’ı da emperyalistler imzaladı. Yani Sevr anlaşmasını imzalayanlar tıpış tıpış Lozan’a geldiler, bu sefer Lozan’ı imzaladılar. Şöyle demediler: “Ya siz yalandan savaştınız, dümen yaptınız, bazı numaralarınız var, şaibeli noktalarınız var.” demediler, diyemediler. Dünyadaki bu meşruiyet önemlidir. Ben böyle düşünüyorum diye söylemiyorum.

Şimdi gelelim buraya. 15 Temmuz bir Amerikancı darbe girişimi. Siz bunu savuşturdunuz. Bu da başarıdır, onu belirtiyorum, burada hiçbir tereddütüm yok. 15 Temmuz’un bir dümen vs olduğunu düşünmüyorum. Hiç öyle bir düşüncem yok. Bu açıkça bir darbe girişimidir. Ama dikkat edin Recep Tayyip Erdoğan hala “FETÖ” diyor, Amerikancı bir darbe olduğunu ağzına almıyor. Siz öncelikle baş düşmanın adını alamıyorsunuz ağzınıza. E baş düşmanın adını alamazsanız şehitlerin de hakkını tam olarak teslim edemezsiniz. “E siyasettir, muhtelif dengelerdir.” bunları bilemem. Ama siyasette dengeler 1923’ün Türkiye’sinde de vardı. O zamanki lider o dengeleri başka bir yere oturtmayı başardı, savaşı durdurmayı da başardı. Lozan’da Misak-ı Milli’nin tamamını alan bir Türkiye yok; ama barışa ulaşan ve dengeleri koruyan bir Türkiye var. Bu çok önemli bir şey. Bugün yaşanana baktığımızda böyle bir başarı yok. Sadece hain bir darbe teşebbüsünden kurtulan bir ülke var. Bu da bir başarıdır. Ama böyle yaldızlı bir başarı öyküsü değildir. Onun için de 15 Temmuz’u da Kurtuluş Savaşı’nın yanına koyamayız. Yoksa 15 Temmuz’u küçümsediğim için falan değil; ama Kurtuluş Savaşı ile kıyaslanamaz. Bu haliyle Atatürk’ten daha büyük bir lider çıkaramadığınız için, Kurtuluş Savaşı’ndan daha büyük bir mit de yaratamadığınız için isterseniz 30 Ağustos’un, isterseniz 29 Ekim’in  yerine koyun, toplumun genetiğini bozamazsınız bu anlamda, mümkün değil.

“Türkiye için doğru olan demokratik düzendir”

Ben işim gereği Ege Bölgesi’ne, Trakya’ya gidiyorum, İç Anadolu’ya, Akdeniz’e gidiyorum. 10 Kasım’da Türkiye’deydim. Köylerde, Trakya’nın bazı köylerindeyim. Köy kahvelerinde Atatürk posteri asılı. Kuş uçmaz, kervan geçmez köylerden bahsediyorum. Valilik yok, belediye başkanlığı yok, özel bir tören yok. Bu artık halkın değeridir. Bununla anlaşırsınız, bir uzlaşma yolu bulursunuz, başka bir yöntem geliştirirsiniz, bunları bilemem. Ama şunu biliyorum: Türkiye’nin hayrına olan, Türkiye için doğru olan laik düzendir, demokratik düzendir, Cumhuriyet düzenidir. Bu düzen çok önemlidir,  Türkiye’yi Ortaçağ’dan çıkaran budur. Bundan sonra da bir yere gideceksek, yine bununla gidebiliriz. Siz istediğiniz kadar güçlü olun. Recep Tayyip Erdoğan başkan olmak istiyor, ki diyelim oldu. %85-90 oyla da seçilsin, bu istikametten saparsa ülkenin sonu da kendi sonu da bataklıktır. Cumhuriyet değerleri istikametinde yürürse ülke aydınlığa çıkar.

“Sol Mahalle Eleştiriye Alışık Değil”

Sosyal medya özellikle de Gezi Direnişinden sonra hayatımıza girdiğinden beri birçok şey değişti. Haber okumamız, olaylara verdiğimiz tepki yöntemleri gibi değişiklikler yaşarken aynı zamanda hiç tanımadığımız birçok isimle de tanıştık. Kimisinin mizah anlayışıyla eğlendik, stres attık. Kimisi de bizlerin dile getiremediklerimizi dile getirdi. Gittikçe fenomenleşmenin arttığı sosyal medyadaki bu isimlerden birisi de Deli Gaffar. Güçlü kalemi, hazır cevaplığı, cesareti ve bilgi birikimiyle dikkatleri çeken Deli Gaffar her kesimden bir çok kişinin ilgiyle okuduğu isimler arasına girdi. Dünyaya sol bakış açısıyla bakan Deli Gaffar bir süre sonra sosyalist mahallede çokça tartışılmaya başlandı. Özellikle Kürt Hareketi, HDP ve PKK’ya yönelik eleştirileri nedeniyle bir kesim tarafından ağır ithamlarla karşılaştı. Hatta ‘Kürt Düşmanı’ bile dendi.

Röportajlık ekibi olarak, bugüne kadar hiçbir yazılı basına röportaj vermeyen Deli Gaffar’la bir araya geldik. Kendisi hakkında merak edilenleri, Kürt Hareketi’ne eleştirilerini, Ukrayna’yı ve daha bir çok konuyu sorduk, uzun uzun sohbet ettik. Sohbete doyulmayan röportajı parçalar halinde yayınlayacağız. Buyurun Deli Gaffar’ın ilk defa Röportajlık’a yaptığı çok özel açıklamaların ilk bölümüne…

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

Ercan Deniz Küçük (EDK): Neden Deli Gaffar?

Deli Gaffar(DG): Ben Malatyalıyım. Malatya’nın ünlü olduğu birkaç başlık vardır, bunlardan biri de delileridir. Çocukluğum da delilerin arasında geçti. Sokaktaki seyyar satıcılar gibi bolca delimiz bulunurdu. Çocukluğumun delilerinden biri Gaffar’dır. Gaffar’ın bir özelliği var. Bir yazısında Hrant Dink bahsetmişti, benim kişisel bloğumda da var o yazısı. Esnaf bunu giydirirdi, yeni esvap giydirirlerdi. Sonra “Gaffar, üstündeki ölü esvabı.” dediklerinde, sinirlenir, bütün üstünü başını parçalardı. “Aman bana iyilik yapmışlar, bana güzel bir kıyafet vermişler.” hiç onu düşünmez, çırılçıplak kalırdı. Rahmetli Hrant Dink de yazısında bundan bahsediyordu ve yazı kendi cemaatine karşı yazılmış bir yazıydı. Çünkü Hrant Dink’e hayatında en fazla direnç gösteren kesimlerden biri de kendi cemaatiydi. Cemaatle anlaşması da çok zor oldu, cemaatine bunu yazıp şöyle bağlamıştır yazıyı: “Siz bize ölü elbiseleri giydirmeye kalkarsınız, biz onu giymeyiz, parçalar atarız.” Ben de kendime biraz böyle bir misyon biçiyorum, ben de kendi cemaatimin hatalarını söylüyorum. Teşbihte hata olmaz, kendi içinden çıktığım, kendi mahallemin hatalarından söz ediyorum. Sadece bu da değil, Türkiye’nin en önemli eksikliklerinden birinin özeleştiri eksikliği olduğunu düşünüyorum. Kişiler için de bu geçerli. Biz hatasını zor kabul eden bir toplumuz. Bireyler de hatalarını zor kabul ediyor, mazeretçilik çok yaygın bir hastalık. Aynısı bizim politik ortamımıza da yansımış durumda. İşte yıllarca başarısız olan, iktidardan uzak kalan, herhangi kayda değer bir başarı gösteremeyen gruplar bakıyorsunuz, hala kendilerine bakmıyorlar, dış etkenleri suçluyorlar. Dış etkenlerin her başarısızlıkta payı vardır; ama dış etkenler değiştiremeyeceğiniz şeylerdir. Değiştirebilecekleriniz kendinizdekilerdir; dolayısıyla öncelikle onlara bakmanız, onları konuşmanız gerekmektedir. Bunları söyleyenler de genelde hain muamelesi gördüler. Nitekim politik tepkilerle de karşılaşıyoruz; ama tam aksine bundan faydalanan insanlar da var. Deli Gaffar’ın, o mahlasın çıkmasının sebebi adaşımız, abimiz, Malatyalı deli ve onun Hrant Dink tarafından konumlandığı yer. Rahmetli abimiz, o da sevdiğim bir insandır, hemşehrim aynı zamanda; Deli Gaffar, rahmetli, onu da severdim. İkisi birleşti, benim mahlasım çıktı, öyküsü budur. İkisinin de mekanı cennet olsun.

EDK: Sizinle ilgili sosyal medyaya çok farklı şeyler yazıldı, hala yazılmaya devam ediyor. Uludağ Sözlük sayfasında sizin için “Solcu, sosyalist, devrimci, Kemalist yazar” deniyor.

DG: Güzelmiş o.

EDK: Farklı farklı bileşimler olmuş. Siz kendinizi ne olarak nitelendiriyorsunuz?

DG: Tek bir tabir seçmek gerekirse, ben kendimi “solcu” olarak nitelendiriyorum. Çünkü solcu çok genel bir tanım. Bunun içine birçok şey girer, çok geniş bir yelpazedir. Solda durmak; emekten yana olmak, haktan yana olmak, adaletten yana olmak, -hatta ben onu ilerletebilirim- eşitlikten yana olmak. Bu sadece emek sürecinde eşitlik değil, toplumsal eşitlik de buna dahil edilebilir, öncelikle bunu koyalım. İlla yanına bir sözcük daha eklemek gerekirse, yurtseverliği ekleyelim yanına. O da çok temel hassasiyetlerimden biri. Zaten bizim mahalledeki diğer arkadaşlarımızla kavgalarımız da genelde bu ikinci nedenden dolayı çıkıyor. Çünkü o mahalle geniş bir mahalle, o zaman diğerleriyle niye anlaşamıyorsun? Genelde bu yurt başlığı üzerinde. Öyle tanımlayabilirim ben. Ama Uludağ Sözlük’te yazanların hiçbirisiyle, Kemalizm de dahil olmak üzere hiçbirisiyle bir sıkıntım yok, hepsi de bana uygun yani.

EDK: Şunu merak ediyorum: Özellikle son 2 yılda hayatımıza fazlasıyla girdi Deli Gaffar. Bir anda çıktınız, o yaşlı adam fotoğrafıyla Deli Gaffar olarak medya üzerinden hayatımıza girdiniz. Önce her kesimden çok fazla ilgi çekerken sonra bir anda yazdıklarınızla eleştirilmeye de başlandınız. Tam anlamıyla herhalde Deli Gaffar oldunuz. Neden bir anda ortaya çıktınız? Şimdi mesela fotoğraf vereceksiniz, deşifre oluyorsunuz artık.

DG: Önce şunu açmam gerekir: Bilinmeyen birisi değilim; çünkü hayatımın çok uzun bir dönemi zaten politik mücadelenin içerisinde geçti. Sonradan ortaya çıkmış veya “Ben bu işlere bir gireyim.” diyen birisi değilim. Örgütlü mücadelenin içinde hayatım geçti. Örgütlü mücadele derken herhangi bir mücadele değil.

“Sol mahalle eleştiriye alışık değil”

EDK: O örgütleri söyleyebilir misiniz?
DG: Anmak istemem şu an. Çünkü Türkiye’nin politik ortamı çok karışık. Bu gruplar şimdi ayrıldı; kimi, kimiyle kavgalı; kimi, biriyle kavgalı; kimisi diğeriyle arkadaş. Hepsi vaktiyle içinde bulunduğum, yer aldığım, çalıştığım örgütler, hepsi benim açımdan ayrı derecede değerlidir. Onun için özellikle “Şuradan geçtim, şu oldu.”diyemem; çünkü o başka başlıklar açar. Ama şunu söyleyeyim: İçinde yer aldığım hiçbir hareket, olumsuz etkiler bırakarak siyaset sahnesinden çekilen ya da var olan bir hareket olmadı. Mücadelede önemsediğim nokta burası, şahıs olarak ben de o mücadelenin içerisinde bulundum. Yazmaya başlamam şöyle bir şey: Benim işim bu değil, mesleğim bu değil. Mühendisim ben. Ama bugüne kadar da okudum. Çok nadiren bazı görev olmuştur, çiziktirmişimdir. Yurt dışında yaşıyordum. Yurt dışında yaşayan ve okuyan, mesleği bu olmayan kişi. Gezi olayları olduğunda tesadüfen Türkiye’deydim, hem de olayların başladığı gün geldim. Kendimi onun ortasında buldum, heyecanlı bir dönemdi. Çok etkilendim. Aslında memleketten umudu da kesmeye başlamıştım. Onlarla birlikte yeniden umut doğdu bende. Kendi kendime bir günlük yazmaya başladım. Daha önce sanatla ilgili bir şey yazıyordum, biraz da siyaset yazıyordum; ama eşim dostum okusun diye. Bir gün bir yazı yazdım. O yazıyı yazdığımda Moskova’daydım. Akşam saat 9 civarı yazıyı bloğuma koydum. Uçağa bindim, Paris’e gittim. Bu yolculuk aşağı yukarı 4 saat sürdü. Paris’e vardım, otele geldim, ilk işim bilgisayarı açmak oldu. Bloguma baktım ve böyle 100 bin falan bir okuma var. Çok korktum, bir arkadaşımı aradım. “Herhalde benim gariban blogu hacklemişler, bir şey yapacaklar.” dedim. O baktı öyle bir şey yok dedi. Gerçekten de böyle birşey yok. Nasıl ve neden olduğunu bilmiyorum; ama yazdığım yazılardan biri büyük bir ilgi yarattı ve ertesi gün itibariyle artık zorunluluk haline geldi bu. Çünkü yüzlerce mail geliyor “Şu konuda ne düşünüyorsunuz?”diyorlar. Kimisi kızıyor, küfür ediyor, kimisi “Bravo!” diyor, alkışlıyor. Artık bu bir sorumluluk gibi çıktı karşıma ve devam etmek zorunda kaldım. Açıkçası biraz da bir misyon çıkardım kendime oradan, bundan şikayetçi değilim. Çünkü başlangıçta ümitlerim vardı. “Türkiye’deki sosyal hareketlenme, olumlu yönde değişime doğru bir akış yaratabilir”diye düşünüyordum. Siyasi olayları biliyorsunuz, son 3-4 yıldır olanları biliyorsunuz. Öyle olmadı; ama bu arada farklı momentlerden geçti Türk siyaseti. Ben de açıkçası elimden geldiğince hem siyasetin kendisine hem bizim sol mahalleye müdahale etmeye çalıştım, sol mahalleyi hatalardan alıkoymaya çalıştım. Dolayısıyla o hatalardan alıkoymak dediğimiz alana girdiğinizde tepkilerle karşılaşıyorsunuz, her zaman alkış almıyorsunuz.

“Bütün muhalefet işin en kolay noktasını buldu. Bir tane adam var, bütün kötülüklerin kaynağı o.”

Hiç sevmediğim insan tipi, açıkça bunu ifade edeceğim, Türkiye’nin basın-yayın dünyasında, siyaset dünyasında itibar gören, isimleri olan, hoca denilen, titr alan insanlar var. Bakıyorsunuz ne yazmışlar diye. Tribüne oynamaktan başka bir şey yok. Son dönemin modası şu: Bütün muhalefet işin en kolay noktasını buldu. Bir tane adam var, bütün kötülüklerle özdeşleşmiş, bütün kötülüklerin kaynağı o. Dolayısıyla başka bir cümle kurmanıza gerek yok. “Kahrolsun Recep Tayyip Erdoğan!” dediğinizde, bu iş bitiyor. Oysa bundan ibaret değil. Başka farklılıklar, başka detaylar var. Bu başka bir başlık, bununla da mücadele edersiniz. “Etmeyin.” demiyorum, öyle bir şey yok. Ama şimdi bunu böyle dediğinizde, “Ne o zaman mücadele etmeyelim mi? Tayyipçi misin sen?” diyorlar. Bunu, şunun için söylüyorum: Sol mahalle eleştiriye alışık değil, özeleştiri kabiliyetinden mahrum kalmış. Ama diğer taraftan fırsatçılık her yanı sarmış. Fırsatçılık, oportunizm çok kötü bir şeydir. Bundan 20 yıl önce siyaset sahnesinde bir küfürdür, bugün artık bir küfür olmaktan çıktı. Çünkü bütün siyasi özneler her türlü fırsatçılığı yapıyor. Bir gün bir siyasete yatıyorlar, öbür gün bir başka siyasetin yanında yer alıyorlar. Neden? Bakıyorsunuz arkada başka bir hesap var. Yazıp çizenler de bunu yapıyorlar. “Aman efendim, okuyucularım kaybolmasın, takipçilerim azalmasın, tık sayım artsın, falan gazeteden ekmek yiyeyim, feşmekan yerden maaş alayım.” Haklı da olabilirler, yani belki de ekmek parası için bunu yapıyorlar. Ekmek parası içinse saygı duyuyorum. Ama büyük bir çoğunluğu onun için de yapmıyor. İkbal kaygısıyla yapıyor. Bir insan herkes tarafından alkışlanıyorsa doğruları söylemiyordur. Tabii ki sevenler, sevmeyenler olacak; ancak şunu söyleyebilirim: Biz kendimize ayna tutmaktan aciz bir milletiz, bu konuda problemlerimiz var. Dolayısıyla siz bulunduğunuz noktada bir eleştiri geliştiriyorsanız ilk taşı siz yersiniz, size taş atan çok olur. Tabii etiketleyenler var muhtelif şeylerle; ulusalcı, milliyetçi, Kürt düşmanı gibi. Ben ulusalcı, milliyetçiyi hakaret olarak kabul etmem. Tabii ki bunlar fikir alanlarıdır. Bir sürü ulusalcı milliyetçi insanlar da var, bir kötülüğünü görmedim. Ama “Kürt düşmanı” bir hakarettir, küfürdür. Ne düşmanlığım olmuş, hangi Kürt benden zarar görmüş? Bir tek Allah’ın kulu çıkartamazlar; ama bütün o siyasete bakıyorsunuz, yani bütün yazılanlara, çizilenlere, yönelimlere; bunları söyleyen insanların Kürtler’e çok büyük zararı olmuş. Bunu, şunun için söylüyorum: “Bir misyon çıkardım.” dedim ya, örneğin -bir parantez açacağım ve kapatacağım- Kobane direnişi, Rojova savaşı başladı. Bu senaryo nerede yazıldı? Bunu bilmiyoruz; ama gördüğümüz şey şu: IŞİD, yeni adıyla DAEŞ diye bir örgüt var. Bu örgüt Suriye’nin bir bölümünde yaşayan insanlara –bunlar Kürtler- yönelik saldırıda bulunuyor. Onlar da kendilerini koruyorlar. Bir noktaya saldırıyorlar. Niye o nokta, niye bu örgüt, bu neden karşı koyuyor? Orada Amerika bayrakları var. Neden var? Bunlar hep büyük soru işaretleri. Türkiye’nin dışında oluyor bu olanlar, dikkatinizi çekerim. Burada, İstanbul’da, oradaki hadiseyi, oradaki savaşı bir devrim gibi, devrim savaşı gibi lanse eden insanlar ortaya çıkıyor. Bunlar bizim yakınımızdaki, çevremizdeki insanlar. Halen görüyoruz, yazıp çizmeye devam ediyorlar. Onların yazıp çizdikleri nedeniyle buradan insanlar gitti ve orada öldüler. İşte bu konuda kendimi sorumlu hissediyorum. Hiçbir gencin, insanın burnunun kanamasını, tırnağına taş değmesini vicdanım kaldırmaz. Bunu engellerim, hele ki bu insan bir solcu olacak. Benim kanaatim şudur: Türkiye’de yaşayan her insanın hayatı çok önemlidir; ama kendine “Solcu, devrimciyim.” diyen adamın hayatı iki kat daha önemlidir; çünkü toplumu değiştirmek, dönüştürmek vazifesidir kendisinin. Onun için de “Haa, ne yapıyorsunuz siz? Bu böyle değil.” dediğinizde karşınızda bu saldırıları bulursunuz.

 

“Kürt hareketi 20 yıldır Türkiye solunu domine ediyor”

EDK: Yazılarınızda HDP’yi ve Kürt siyasi hareketini yoğun bir şekilde eleştirdiğinizi de görüyoruz. Bunun, bu söylediklerinizden başka sebepleri de var mıdır? Geçmişten bir öfke mi?

DG: Hayır hayır, tam aksi. Ben yaşadım, gördüm. Ben soy sop konuşmak istemem; ama bu insanlara hiç uzak olan birisi değilim, özel bir öfkem de yok, olması için bir sebep de yok. Ama siyasi dünyaya önyargısız bakmamız lazım. Neler olup bittiğine önyargılarımızdan kurtulup objektif bakmamız lazım. Bu önyargı, peşin iyi hüküm de olabilir, peşin kötü hüküm de. Baktığımızda ne görüyoruz? En önce siyaset sahnesinin çok kirlendiğini görüyoruz. Bütün aktörlerin bu işte payı var; solcu, yurtsever, Kemalist, sosyalist, komünist. Adına ne derseniz deyin. Bu tip olumlu vurgularla sahneye çıkan birilerinin yapması gereken ilk iş, bu kirliliğe karşı mücadele etmesi. Peki bu kirlilik nereden ortaya çıkıyor? Şimdi mesela, MHP ile AKP arasındaki ilişki beni ilgilendirmiyor. İki partiyle aramda da çok büyük bir mesafe var. Ama sol ile, sosyalist hareketle Kürt hareketi arasındaki ilişki beni ilgilendiriyor; çünkü ortada bas bayağı bir dominasyon ilişkisi oluşmuş durumda. Kürt hareketi 20 yıldır Türkiye solunu domine ediyor ve bu kasıtlı olarak yapılıyor. Bu işin kurucusu Öcalan, kayıtları var, ben uydurmuyorum, kendisi söylüyor zaten. Zaman zaman Türkiye solundan muhtelif özneler de onlarla yanyana geldi, oturdu, kalktı.

“Kürt hareketiyle yanyana yürüyen Türkiye solu rüştünü ispatlayamaz.

Benim tespitim şudur: Bir, politik olarak Kürt hareketiyle yanyana yürüyen Türkiye solu rüştünü ispatlayamaz. Kendine bağımsız yol çizmez, gelişemez, dolayısıyla da bir süre sonra yok olur, gider. Örnekleri var; Kürt hareketine yaklaşanlar buharlaşıyorlar, bu tabiatın kanunudur. Çok güçlü bir hareketle ortaklık yaptığınızda buharlaşır gidersiniz. Siyasi-pratik sebebini söylüyorum. Birincisi bu. İkincisi, ahlaki bir zemin; Kürt hareketinin bir silahlı bölümü var, bir de silahsız. Haydi diyelim ki vatandaşa böyle sesleniyorsunuz; ama en azından solculara bunu söylemeyin, bu işi bilenlere söylemeyin, bu işin içinde olanlara söylemeyin. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi burada da bir örnektir: HDP, PKK’nin silahlı Kürt hareketinin sivil ayağıdır, sivil kanadıdır ya da isterseniz tersini söyleyin, nasıl arzu ederseniz. Bunu da söyleyen ben değilim, bunu da gene İmralı Notları’nda Öcalan söylüyor, daha öncesinde de söylüyor. HDP’li siyasetçiler her defasında “Bu ikisini ayrı düşünenler aramıza nifak sokmak isteyenlerdir.” diyorlar. Ben de nifak falan sokmak istemiyorum kimsenin arasına, kendileri bunu söylüyor zaten. Böyle olunca biz başka bir problemle karşı karşıya kalıyoruz. Kürtleri temsil ettiğini söyleyen sivil hareket, ilişki içinde olduğu silahlı hareketle arasına bir mesafe koyamıyor. Bunu nereden gördük? İşte son olaylar bize bunu gösterdi. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi ve ben bunu söylüyordum. Diyordum ki “Bu yanlış bir yol. Bunların yanında durmayın, çünkü bunların emirleri Kandil’den geliyor. Kandil’den emir alan irade, ne sizi tanır ne de kendi halkını tanır.” Sonuç ortada; 3000 Kürt gencinin hayatına mal olmuş, şehit olan Türk askerini söylemiyorum bakın. On binlerce, hatta yüzbinlerce insan deport oldu; mahallesini, yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Burada Türkiye solunun başka bir açıdan bakması gerekir. Nereden bakması gerekir? İnsan merkezli, emek merkezli bakması lazım. İnsan ve emek merkezli baktığınızda nasıl AKP’yi karşınıza alıyorsanız, HDP’yi de almak zorundasınız. Bu, şöyle değil: “Ben 20 yıldır solcuyum, 20 yıldır sosyalistim. E şimdi de gittim, AKP’de siyaset yaptım.” AKP solcu mu oldu ben oraya gidince? Böyle bir şey yok.

“Kürtçü hareketlerin legal tarafına baktığımızda solda olmadığını görüyoruz.”

Siyasi hareketler birincisi programlarıyla; ikincisi icraatlarıyla kimlik kazanır. “Kürt hareketi” demeyelim, “Kürtçü hareket” diyelim ona. Çünkü Kürtlerin de küçük bir bölümünü temsil ediyor artık, görünen o. Kürtçü hareketlerin legal tarafına baktığımızda ne program olarak ne pratik olarak solda olmadığını görüyoruz. İçinde solcular olabilir, bu bir şeyi değiştirmiyor. Dolayısıyla buradaki asıl iki sebep: bir, politik sebep; iki, ahlaki sebep. Ahlaki sebep şundan önemli; hiçbir koşulda ne yazımda ne konuşmamda ne bir eylemimde –hayatım boyunca bunu yapmadım, bundan sonra da yapmam- şiddetin yer aldığı her eylemin karşısında dururum ve bundan sonra duracağım, durmak zorundayız. Her Türk insanının, dünyadaki her insanın da vazifesi budur, bu nereden gelirse gelsin. Kaldı ki işin ucu terör gibi nereden yönlendirildiği belli olmayan, ne tarafa çekileceği belli olmayan, tuhaf ve bulanık bir alana gidiyorsa buralar, çok tehlikeli alanlar. Önce kendimizi heba ederiz, sonra memleketimize çok büyük zarar veririz, sebebi bu. Şunu da ekleyeyim: Kürtçü hareket, HDP, PKK ve benzerleri ile Kürt halkı arasındaki mesafe hiç olmadığı kadar açıldı.

“Sol, HDP’yle Arasına Mesafe Koymak Zorunda”

EDK: 24 Temmuz’dan sonra mı?

DG: Birincisi bu, tabii ki. Bunun muhtelif sebepleri var. Bu konuyu daha iyi bilenler anlatıyorlar. Ben gördüğüm kadarıyla şunu söylüyorum: Türkiye’nin güneydoğusunda ya da Kürdistan’ın Türkiye parçasında -nasıl adlandırırsanız adlandırın- bulunan halkın çok net birkaç talebi var. Bunun en başında barış geliyor. 24 Temmuz’dan sonra olan olaylar şunu gösterdi: Barış talebiyle çıkan bir sivil örgüt tüm iddiasına rağmen aslında o talebi istismar etmiş. Şehir savaşları başladığında HDP kanadından çıt çıkmadı. Daha doğrusu çıktı; ama ses aksi yönde çıktı. “Biz özerklik ilan ediyoruz, öz yönetimin yanındayız.” dediler. Bilmiyor muydunuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gücüne dair bir fikriniz yok muydu? Oradaki çirkinlik de bir sonraki safhada ortaya çıktı. “Ben sana Türkiye’yi vereyim, sen bana Rojova’yı bırak.” Türkiye Devleti ile aralarında yaptıkları bu pazarlığa Kürt gençlerini yem ettiler, halk da bunu gördü. Halkın önemli bir bölümü şiddetten ve silahtan uzak olmak istiyor. Kapınızın önünde sürekli olarak çatışma, bomba. Kim ister bunu, niye istesinler? Acı olan şey şu: Bu vahim tablo sola değil, AKP’ye alan açtı. Çünkü sol bütün rezervini, 20 yıldır bütün çalışmasını HDP üzerinden yaptı. Solun Kürtlere ulaşmak gibi bir niyeti varsa, HDP ile arasına mesafe koymak zorunda. Kendisi doğrudan girecek. Böyle dayanışma, destek ziyareti; bunlar komik şeyler. O şehre kendiniz girebiliyor musunuz, giremiyor musunuz? Giremiyorsanız şapkanızı cebinize koyarsınız, bu ayrı bir konu. Ama vekaletle bu işler olmaz. Evet Türkiye bir darbe girişimi atlattı, bu darbe girişimi bambaşka gerçekleri ortaya çıkardı. Biz de bilmiyorduk bunları, belki şimdi yeni soruşturmalar gelecek, başka şeyler de öğreneceğiz. Darbe girişimiyle ortaya çıkan bu örgüt, FETÖ; bu örgütün boyutları bizim tahmin ettiğimizin çok ötesindeymiş. Bunlar birbirlerine, yani PYD ile FETÖ birbirlerine burada temas etmemişler; ama yukarıdaki bir makam nezdinde temas etmişler. Bunların emareleri ortada. Özür dileyerek söylüyorum, Kürtler de ahmak değiller yani, onlar da gazete okuyor, televizyon izliyor, onlar da bu olayları değerlendirebiliyorlar.

EDK: HDP’li vekiller öncesinde savunmaya çağırıldılar; ama gitmediler ifade vermeye. Daha sonra tutuklama kararı çıktı. Evet, vekiller; evet, dokunulmazlıkları var. Bir siyasi hareketin, bir fikrin temsilcileri. Ama terör örgütü propagandası yapmak, terör örgütüne üye olmak, bunlar bir vekilin tutulmasına engel midir?

DG: Açıkçası bu konular teknik olarak hakim olduğum konular değil. Ama benim şahsi kanaatim şu: TBMM –beğenelim, beğenmeyelim- hala Türkiye’nin en üst düzeyde yönetim organıdır. Eğer sistemi kuran ve kollayan irade, bunun hala meşru olduğunu düşünüyorsa, o zaman Meclis’in kapısından girmiş insanları tutuklamamanın bir yolunu icat etmelidir. Şunu yapabilir: İfade vermeye gelmemişler, kapısına ifade almaya gidecek birini gönderebilir. İfade almanın yollarını bulabilir. Çünkü bu, bir taraftan başlı başına bir skandal. Ben teknik bir durum anlatıyorum şu anda, siyasi bir şey anlatmıyorum.Teknik olarak halkın belli bir kesiminin oyunu almış, o Meclis’in içine girmiş, Meclis’in de iddiası şu: Ben Türkiye’nin sorunlarını çözeceğim. Bir de sorun var ve bu adam da bu soruna bulaşmış. O zaman “Sen çözme ehliyetinden yoksunsun.” deyip onu alıyorsun, ortadan kaldırıyorsun. Başka bir sürü sorun var, başka bir sürü suça bulaşmış vekiller de var, onlara dokunmuyorsun. Meclis’in güvenilirliği yerli yerinde durmuyor ki en başta. Dolayısıyla bu, ikna edicilikten uzak. Ama başta söylediğiniz kısma geleyim. Her kim olursa olsun -milletvekili, başbakan, cumhurbaşkanı- herhangi bir terör yapısıyla halka zarar veriyorsa, halk düşmanı olarak nitelendirilebilecek herhangi bir eylemle ilişkisi olan, ona destek veren herhangi bir kişiden bunun hesabı sorulmak zorunda. Bunun örnekleri var, hem de çok demokratik ülkelerde var. Batasuna örneği var İspanya’da. ETA’nın yasal ayağı Batasuna. Batasuna’nın milletvekilinin tutuklanmasının, hakkında dava açılmasının sebebi şuydu: Venezuela’daki ETA taraftarı bir eyleme katılmıştı. Bakın Venezuela’daki bir eyleme katıldığı için, İspanya’da da olmadı bu. Yani herhangi bir ETA silahlı eylemcisinin cenazesine gidip ona övgüler düzmedi ya da ETA’nın lideri, manevi önderi vs olan bir silahlı kişinin, sembolün bayrakları altına girip konuşmalar yapmadı. Buna rağmen İspanya gibi Avrupa Birliği’nin önemli üyelerinden biri olan bir ülkede, Batasuna’nın önemli milletvekillerinden biri, kovuşturmaya uğradı, tutuklandı. Batasuna kapatıldı. Kapatılma nedeni de şuydu: ETA, Sosyalist Parti’yi tehdit ettiğinde Batasuna bunu kınamadı. İspanya’daki bu konudan sorumlu olan Mahkeme Batasuna’yı, ETA’yı kınamamasını delil göstererek kapattı. Böyle örnekler var dünyada.

“Bir silahlı eylem yapılıyor, kınamak için ‘Kim yaptı bu eylemi?’ diye bekleniyor.”

Batı Avrupa’nın bütün ülkelerini gezdim. Afrika’da, Asya’da bulundum, bulunduğum ülkelerdede politik zemini inceleyerek bulundum. Bulunduğum hiçbir ülkede, dünyanın hiçbir medeni ülkesinde silahlı bir terör grubuyla ilgili bu kadar geniş bir sivil desteğin olduğunu görmedim. O zaman Türkiye’deki durumu ister istemez başka güçlere bağlamak zorunda kalıyorum. Açıklayamıyorum çünkü. Böyle bir şey olabilir mi? Bir silahlı eylem yapılıyor, insanlar “Kim yaptı bu eylemi?” diye bekliyor kınamak için. IŞİD yaptıysa kınayacaklar, PKK yaptıysa yat kulağının üstüne ya da tersi. En son Diyarbakır’da bomba patladı, Sırrı Süreyya Önder dedi ki “IŞİD’e bizim burada olduğumuzun bilgisini kim verdi?” patırtı koptu. Bizim solun en bilinen, takdir edilen adamları; biri kasketli meşhur bir hoca. Tweetler attı üst üste, “Nasıl oluyor, kim veriyor bu bilgiyi?” diye. Ertesi gün TAK üstlendi. Aynı adam tweet atıyor, diyor ki “At izi, it izine…” İyi de birader at izini it izine karıştıran sensin. At izi durduk yere it izine karışmaz. Türk Milleti 3000 yıldır ata biniyor, Anadolu’da da en son bulgular çıktı. En son bir fosil bulundu, 3000 yıl evveline dayanıyor burada köpek yetiştiriciliği. Demek ki biz atı da iti de iyi tanıyoruz; tanırız ikisini de. Ben de tanırım, köy çocuğuyum. Ama birisi gelip onu bulandırırsa, karıştırırsa anlayamam. Dolayısıyla bu, müsamaha gösterilecek bir şey değil, ayıptır bu. HDP’nin çıkıp kendi özeleştirisini vermesi gerekir. Ülkeyi niye böyle bir yere mahkum ediyorsunuz?

Başka bir soruna geleyim. HDP’nin milletvekilleri Abdullah Öcalan bayrakları altında konuşmalar yapmışlar, övmüşler, alkışlamışlar. İyi de devlet görüştü bu adamlarla. Dolayısıyla burada şüpheler oluşuyor. İnsanların kafası burada karışıyor. Türkiye Devleti de demokratik bir hukuk devleti gibi davranmıyor. Demokratik hukuk devleti, teröristlerle pazarlık yapmaz; eğer “terörist” diyorsa.“Değildir” diyorsa da o zaman yasa çıkarır, başka bir statüye getirirsin. Yapabiliyorsan bunu yap.

“Türkiye solu kendi gündemini yaratmak zorunda.”

Bugün biz şunu gördük: Bütün o pazarlıklar, süreç müreç denen şey olurken aslında, ne devlet buna inanmış ne PKK buna inanmış. Her iki taraf da aralarındaki pazarlık bozulduğu anda savaşa tutuşmuşlar. Kabak kimin başına patlamış? Halkın başına patlamış. Ben ülkeyi yöneten iradenin dürüst olmadığını biliyorum, hep de yazıyorum. Haydi onu çöpe at, peki ya bizimkiler, onlara ne diyeceğiz? Bunlarda şapkalarını önüne koymak zorundalar. Milletvekilleri tutuklanmalı mı, buna ben karar veremem; ama ben böyle bir ülkede bulunmak istemem, ben böyle bir ülkenin yurttaşı olmaktan üzülüyorum. Ben arzu ederim ki bu ülkenin demokratik yapıları çalışsın, ne milletvekilleri terör gibi şeylere tenezzül etsin, ne de orayı yönetenler kafalarına göre tutuklama çıkarsınlar. Ama dediğiniz doğru; bir yasa çıkmış, belirli bir süreye kadar dokunulmazlıklar kaldırılmış. HDP’nin programında var zaten bu dokunulmazlıkların kaldırılması. Ama burada itiraz ediyorsunuz. Niye? Çünkü politik gündeminiz o zaman öyleydi, şimdi böyle. Tamam, ben şimdi mazlumun yanında durayım. Ama mazlum durduğu yerde durmuyor ki kardeşim! Ben sağa geçiyorum, mazlum sola kaçıyor. Dolayısıyla pozisyonel olarak bir problem yaşanıyor. Türkiye solunun işi, herhangi bir ezilen, hırpalanan, mağdur edilen kişinin yanında durmak değil. Türkiye solu kendi gündemini yaratmak zorunda. Onun içinde bu konuya mesafeliyim. Umarım bu insanlar da özgürlüklerine kavuşurlar, ben bunu gerçekten dilerim. Ama aynı zamanda onların kendi özeleştirilerini yapmalarını da dilerim. Neden bir canlı bombanın mezarına gidip ona övgüler düzüyorsunuz? Bu mudur insanlara vadettiğiniz gelecek? Bu ülkenin çocukları bomba yelekleriyle mi çıksın ortaya? Askeri falan geçtim, diyelim ki savaş. Sizin içinde olduğunuz bir devlet, onun Meclis’i, onun ordusu. Başka şeyler düşünmeniz gerekir. Bunu da atalım çöpe, bir sürü sivil insan öldü. Hiç mi duyarlılığınız yok, hiç mi bir şey hissetmiyorsunuz? Onların da bu özeleştiriyi yapması gerekir.

EDK: “Avrupa’da hiçbir ülkede teröre bu kadar sivil desteğin olduğunu görmedim.” Dediniz. Hatta İspanya örneğini de verdiniz, ETA’nın yasal partisi en ufak bir suçtan dolayı kapatıldı, vekili tutuklandı. Ama Türkiye’de HDP’li vekiller tutuklandı, bütün Avrupa ayağa kalktı. Gazeteler kapatıldı, Avrupa ayağa kalktı. Türkiye Devleti’nin, terör örgütüne yönelik yapılan operasyonlarda yine Avrupa ayağa kalktı. “Orantılı güç kullan.”dediler. Burada bir çelişki yok mu, Avrupa kendisiyle çelişmiyor mu?

DG: Avrupa, Avrupalığını; Batı, Batılığını yapıyor. Batı 250-300 yıldır emperyalist ve emperyalist güce yakışır şekilde davranıyor. Ne yapmasını bekliyorsunuz ki? Burada bütün suç Batı’ya ait değil, benim en hassas olduğum konulardan biri bu. Türkiye’de hiç hoşuma gitmeyen konu Batıcılık. Bu bir aşağılık kompleksi işaretidir ve bize yakışmıyor. Tamam, tabii ki biz Batı kadar ileri bir memleket değiliz; ama bizim de değerlerimiz var. Geçmişte medeniyetler yaratmışız ve daha iyisini yapabilecek gücümüz var. Kendimize inanmamız lazım, bunu bir kenara koyuyorum. Batı size zaten bir müstemlekesine yaklaşır gibi yaklaşıyor. Batı’nın size bakışı bu. Bu romantik bir bakış değil, sadece duygulara ilgili bir durum değil, ekonomiyle ilgili bir durum aynı zamanda. Siz bir müstemleke düzeyinde ekonomik güce, siyasi güce sahip olmalısınız ve orada durmalısınız. Bunu kıracak herhangi bir hamle yaparsanız, bir probleminizi çözmeye kalkarsanız örneğin, karşınızda onları buluyorsunuz; ama buna zemin hazırlayan da yine sizsiniz. Bu sizi haklı çıkarmıyor. Şunu diyemezsiniz: “Ya burada benim problemim yok, adamlar problem çıkarıyor.” Hayır, 40 yıldır Kürt sorunu var bu ülkede. Yok mu diyeceksiniz? Siz bu sorunu çözme iradesini gösteremezseniz, elin gavuru gelip size bulaşır –bu lafı tırnak içinde söylüyorum, gavur lafı sevdiğim bir laf değil- ve diyecek lafınız kalmaz. Ermeni Soykırımı böyle bir konudur. Siz kendi gerçekliğinizle yüzleşemezseniz onlara tabi olmak zorunda kalırsınız. Oysa kudretli özneler, güçlü devletler, güçlü uluslar kendi problemleriyle kendileri yüzleşiyor ve masaya öyle oturuyorlar. Siz sürekli bir şey gizleme telaşındasınız. Karşıdaki de bakıyor sizde bir sorun var, yumuşak karnınız var, sürekli oraya oynuyor, orayı vuruyor. Bu iş sadece bir masanın etrafında toplanmış karanlık adamların planlamasıyla olmuyor, bu bir süreçtir. Siz çözemediğiniz sorunlara sahipseniz, sizin üzerinizde hesabı olanlar bunu kullanır.

 

“FETÖ darbesi denilen şey aslında bir Amerikan darbesidir”

Şunu da söylemek zorundayım. Özellikle son dönemde; Batı’nın Rusya’yla savaşı, bu savaşı kaybetmesi, Suriye savaşı, burada aldığı yenilgi, Ukrayna’da uğradığı yenilgi. Dolayısıyla dünyada dengelerin değişmesi Batı’yı hırçınlaştırdı, geçmişte olmadığı kadar sert hamleler yapmaya başladı. Örneğin; FETÖ darbesi denilen şey aslında bir Amerikan darbesidir, Amerikancı darbedir. FETÖ’nün bu kadar organize, bu kadar çok subaya sahip olduğunu düşünmüyorum. Belliki bu belirli bir merkezde planlanmış, siyasiler yapamaz ama ben bunun adını koyabilirim. Bunu planlayan merkez NATO’dur, Amerika’dır. Bunu çok rahat söyleyebilirim. Türkiye’nin tarihini az çok bilen, aklıselim birisi bunu tahmin eder. Amerika planlamıştır bunu. Düşünsenize, öyle bir arsızlık düzeyi ki sizin Meclisinizi bombalayacak noktaya getirmişler; çünkü panik halinde Batı. Nitekim o paniğin sonuçları bakın başka bir şeyden çıkıyor: Trump’ın zaferi vs. Kendi sistemlerini, Sovyet sonrası genişleme siyasetlerini yürütemediklerini gördüler. Türkiye çok kritik bir ülke. Buradan şu anlam çıkmasın: “Türkiye çok gelişiyor, büyüyor, muhteşem bir yere gidiyor da Batı bunu istemiyor” Hayır, böyle bir şey yok. Türkiye aksine çok kötü bir noktaya sürükleniyor, sürüklendiği nokta itibariyle hala Batı diş geçiremiyor Türkiye’ye. Asıl problem de buradan çıkıyor. Bir şekilde bu ülkede, kim direniyor, nasıl direniyor, bilmiyorum. Ama bir şekilde diş geçiremiyor.

EDK: PKK yıllarca kırsalda, dağlarda çatıştı; ama yaklaşık olarak son 2-3 yıldır şehirlere indi. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, neden şehirlere indi?

DG: Kısıtlı bir bilgimiz var, ama anladığımız şey şu: Bir genişleme alanı bulmuş, görece rahat bir dönem geçmiş. Bize çözüm süreci diye pazarlanan süreç. Devlet orada ne yapmış, bilmiyorum. Ama şunu gördük, çıkan çatışmalardan anladık ki şöyle bir şey olmuş: PKK, kendine ait özerk bölgeler yaratmak üzere bir harekette bulunmuş. Sonra da bunu bilenler zaten uzak bölgeler siyaseti diye bir konsepte geçtiğini, özellikle bunu yaptığını söylediler. Dolayısıyla PKK’nin bu hareketi, Rojova’daki gelişmelerle beraber aslında bir tür bağımsızlığa giden adımdı. Ben siyasi anlamda çok açık görüşlü biriyim. Bütün kavramları masanın üzerine koyup tartışabilirim. Çok fazla kırmızı çizgim yok. Bu kavramların hepsi masaya gelebilir. Özerklik, bağımsızlık; bunlar bile gelebilir. Ama bunların masaya nasıl geldiği önemlidir. Siz bunları masaya getirirken Türkiye’de bin yıldır birlikte yaşayan halkı -bunun içinde her milletten insan var- bütün bunların çıkarlarını gözeterek, onların bir problemine çözüm önerisi sunacak, onların önüne ufuk açacak bir yeni yöntem olarak mı getiriyorsunuz? Yoksa belirli merkezlerde, karanlık odaklarla pazarlık yapıp bir güç zemini, pazarlık kozu elde etmek için mi yapıyorsunuz? Bu ikincisi nedeniyle maalesef bu iş felakete döner. Dünyada hiçbir devlet yok ki kendi bağımsızlık alanı içinde başka bir devletin, silahlı bir gücün, bağımsız bir yapılanmanın varlığına izin versin. O zaman devlet olmazsınız. Siyasal bilimler fakültesi, ders 1, bunu bilmeniz gerekir. Devletin tanımı budur zaten. Devlet sınırları belirli bir coğrafyada bir egemenlik anlamına gelir. Bu egemenliğin de çok net koşulları vardır. Bu koşullara biri karşı durduğunda bu, devletin hayatiyetine karşı bir kasıttır, devlet de kendini korur. Koruyamayabilir, dağıladabilir. Yugoslavya’da başka bir şey oldu mesela. Ama devlet güçlüyse –ki Türkiye Devleti güçlü, bütün problemlere rağmen zaafa uğramış devlet değil- sizin bu insanların problemlerini çözmenin yolu olarak başka şeyleri getirmeniz gerekir. PKK’nin şehirlere inmesinin sebebini ben şöyle görüyorum: Suriye’de bağımsız bir alan elde etmek istedi. Suriye savaşından beklentisi çok büyüktü. Amerika’nın planıda buydu. Türkiye’de de bir özerklik ve belki ilerde bir Kürdistan hayali olabilir. Ama böylesi bir şey halktan destek bulmazdı, Kürt halkı bunu desteklemezdi, desteklemeyeceğini gördük.Tabii gerçekten şunu inanarak mı yaptılar, bilmiyorum. Şehirlere iş makineleriyle kazdıkları 3-5 tane hendek, eline kalaşnikof verdiğiniz, bombalar verdiğiniz çocuklarla bir devleti gerçekten yenebileceğinizi mi düşündünüz? İmkan, ihtimal vermiyorum. Bunu düşündülerse çok büyük ahmaklıktır; ama bunu görerek -ki gördüklerini düşünüyorum- çok fazla insanın kanına girdiler. Bunun günahını taşıyamazlar; çünkü orada ölen çocuklar da bu ülkenin çocukları. Hiç tartışmasız, bu ülkenin çocukları. Bu bir trajediye dönüştü.

EDK: Lenin ile ilgili son yazınızda yazmıştınız. Ukrayna’da iç savaş sırasında Lenin heykelleri yıkılmıştı. Irak’ta Saddam heykeli yıkılmıştı. Türkiye’de Atatürk heykellerine saldırılar oluyor zaman zaman. İki sorum olacak bu konuyla ilgili. Birincisi; Ukrayna’da Lenin heykelini yıkanlar, Irak’ta Saddam heykelini yıkanlar gibi pişman olurlar mı? İkincisi; neden heykeller? Doğu Perinçek’in bir yazısı var, “Heykeller de savaşır.” diye.

DG: Yazıyı okuma fırsatım olmadı ama doğrudur, heykeller de savaşır, onlar da savaşın bir parçasıdır. Hatta“Heykel Savaşları” diye bir yazı yazmıştım. Keşke savaş heykellerle sınırlı kalsa. Siz düşmanınızın heykelini yıkarsınız, düşmanınız da gelir sizin heykelinizi yıkar. Heykelde ne var? İnsan canı gitmesin, Türkiye’deki bütün heykelleri feda etmeye hazırım. Bir tek kişinin canı gitmesin, eğer yetkiyi bana verdiyseniz, ben feda ederim. Ama tabi iş, o değil.

Bu heykeller bir şeyin sonucu ya da bir şeyin başlama vuruşu. Bir şeyleri sembolize ediyorlar. Bir defa ulusal kurtuluş mücadelesi çağı var. Bu, 20. yüzyılın altın kuşağıdır. Bunu karartamazlar. Dünyada bir emperyalizm var, 200-250 yıllık emperyalizm, bunun başlaması 1917’dir. 1917’de hiç beklemedikleri bir darbe aldılar, Rusya emperyalist savaştan çekildi, büyük bir saldırıya uğradı. Ama bunu bertaraf etti ve dünya artık emperyalistlerin babalarının çiftliği olmaktan çıktı. Bir anda çıkıverdi. Bunu Türkiye devrimi izledi. Sonucu 1923; ama 1908’de başlamıştır Türkiye devrimi.En ateşli dönemi 1919-1922 arasıdır;bu üç yılda Atatürk vardır bu ülkede.Dolayısıyla Lenin çok önemli. Irak’a bakarsanız, Saddam bunların yanında minör bir figürdür, bunların yanında bir yere oturtamayız. Ama oda prensip olarak çıkış itibariyle bağımsızlıkçıdır. Libya’da Kaddafi gibi, Suriye’de Hafız Esad gibi, Baas rejimleri diye şimdi lanetlenen şey. Bunların özelliği antiemperyalist olmaları, daha doğrusu bağımsızlıkçı olmaları. Bağımsızlıkçı olunca mecburen antiemperyalist oluyorsunuz. En önemli iki örnek; birincisi Tito, ikincisi Enver Hoca’dır. Bu ikisi çok çok önemli örnekler.1991’de Sovyetler Birliği çöktü, Batı o alanı açtı. Emperyalist genişlemenin önünde bir kırılma, bir engel olarak gelmiş olan 1917 devrimi bertaraf edildi. Siyasi olarak müttefik olmasalar bile moralman bağlı olan Yugoslavya parçalandı. Arnavutluk çöktü, Doğu blokundaki ülkeler, rejimler çöktü, kapitalist ekonomiye geçtiler. Irak, Libya gibi Baas’ın hakim olduğu ülkeler tasfiye edildi. Suriye’ye gelindi. Eski Sovyet coğrafyalarında hala Lenin’e büyük bir sempati var, bir zemini var. Daha doğrusu bir mirası devam ettiriyorlar, öyle diyebiliriz. Rusya tarih sahnesinde, birazda bu mirası yiyerek var oluyor. Aslında Doğu’ya doğru ilerlemenin kuzey ve güney ayakları çöktü, Rusya açıldı, Sovyetler açıldı, Arap coğrafyası-Ortadoğu açıldı. Yani 1917 tasfiye edildi. İkinci savaş sonrası 1950’de olmuş olan bağımsız hareketler tasfiye edildi. Ama 1923 kaldı, işte emperyalistlerin karın ağrıları da budur. Kurucu ideolojiye bu kadar yüklenilmesinin sebebi bu.

Heykellere gelecek olursak, Ukrayna’da Lenin heykelini yıktıran irade ile, Irak’ta Saddam heykelini yıktıran aynı iradeydi. Bunlar turuncu devrimciler. Burada Cumhuriyet Gazetesi’ne çöken iradede aynı iradedir. Benzerlik kurmuyorum, birebir aynılar. Arkasını kazıdığınızda Açık Toplum Enstitüsü çıkar, Soros çıkar. Kazımanıza gerek yok. Açıktır zaten, söylüyorum. Yayın organları var, gazetecileri var, vakıfları var, sivil toplum faaliyetleri var. Bizim Hasan Cemal’in T24 gazetesinin bağış aldığı NED, Norveç dış işleri, İsveç dış işleri… Bu kurumlar aynı kurumlar. Ukrayna’da bu turuncu devrimi yapan, Lenin heykelini yıkan adamların arkasındalar zaten. Bunlar partnerler. Açık Toplum Enstitüleri hakeza, aynı şekilde. Dolayısıyla Lenin’e düşman olanın, burada da Atatürk’e düşman olması hiç şaşırtıcı değil.

Ukrayna’da bu heykellerin yıkılmasının manası nedir? Bunun manası, Ukrayna için karanlıktır. Çünkü heykel, sadece heykel değildir. Heykel yıkıldıktan sonra bir fotoğraf var orada, ben çektim fotoğrafları. Heykel yıkılır yıkılmaz yerine bir Avrupa Birliği bayrağı dikildi. Bir de sağ sektör, Ukrayna’daki Svoboda’nın bir yan teşkilatı, bir faşist parti ve bunlar Avrupa Birliği bayrağını diktiler, heykeli beraber yıktılar. Sonra -zannediyorum- bir Alman asıllı sanatçı bir performans gerçekleştirdi. O kaidenin üzerine bir klozet yerleştirdi. Aşağılamaya bakın, küfre bakın. Altın yaldızla boyanmış bir klozet. O da bir performans sanatı oldu.

Ukrayna burjuvazisi bir süre bunu destekleyebilir, böyle gidebilir. Ama bu yoldan çıkış yok. Dünya üzerinde hiçbir millet yok ki Batılıların kucağında oturarak, Batılıların koltuk altına girerek kendine ışıklı, aydınlık bir yol açabilmiş olsun. 20.yüzyıla bakın, 20.yüzyıl boyunca Doğu’da nerede olumlu bir şey olduysa, Batılılara “rağmen” olmuştur ve rağmen olmak zorundadır. Lenin heykelinin anlamı budur: Lenin heykelini kaldırdığınızda o ülkede iki şeye yol açarsınız: Bir; milliyetçiliğin önünü açarsınız, faşizmin önünü açarsınız. İki; daha önemlisi liberalizmin, batıcılığın önünü açarsınız.

Ukrayna mutlaka bu hatasını bir gün anlar, geri döner, geri dönecektir. Türkiye ile Rusya arasında kriz olduğunda Rusya’yı savunan yazılar yazdım, çok tepki gördüm. Özellikle Ak Parti’nin trolleri falan söylemediklerini bırakmadılar, “vatan haini” bile dediler. Fakat söylediğim şuydu: İki büyük komşu kavga edemez, bu kavga her tarafı zararlı çıkartır. E ne oldu? O zaman küfür ediyorlardı, şimdi işin arkasından FETÖ çıktı, Amerika çıktı. Oysa siz üç mahalle ötedeki kişiyle iyi geçinip, onun tezlerini savunup kapı komşunuzla kavga içinde bulunamazsınız. Zararlı olursunuz, bu durumu sürdüremezsiniz. Heykellerin manası da şudur: bir kente, şehre gittiğinizde, bir meydana vardığınızda, oradaki egemenliğin simgesi o heykeldir. Taksim anıtı da budur. İşte Atatürk’le ilgili semboller kalkıyordu, Atatürk’e hakaret ediliyordu falan. Bakın şimdi kendi binalarına Atatürk posteri asıyorlar. Olmadı, kaldıramadılar, kaldıramazlar.

“Erkek Dünyasına Kadın Adımları”

0

Topluma egemen olan ataerkil yapı, kadınların meslek seçimlerini etki ediyor. Küçük yaşlardan itibaren belirli mesleklere yönlendirilen ve diğer mesleklerin “erkeklere göre” olduğu algısıyla yetiştirilen kadınlar, istedikleri mesleği seçemiyorlar. Toplumsal algıları kırarak, erkek egemen mesleklere atılan kadınlar ise seçtikleri mesleklerin avantajlarının yanı sıra birçok zorlukla karşı karşıya kalıyor.

RÖPORTAJLIK ekibi olarak daha önce “Röportajlık Soruyor, Gençlik Örgütleri Yanıtlıyor” başlığıyla üniversitelerin sorunları, gençlerin sorunları ve ülke gündemini; “Röportajlık Soracak, Kadınlar Konuşacak” başlığıyla ise kadınlara yönelik saldırıları, kadın mücadelesini konuştuğumuz röportaj dizileri yapmıştık. Bu kez mikrofonu erkek egemen mesleklerde başarılı olan kadınlara uzatıyoruz. “Erkek Dünyasına Kadın Adımları” başlıklı röportaj dizimize Dünya Anti Emperyalist Gençlik Birliği Genel Sekreteri Elif İlhamoğlu ile başlıyoruz. Dizimizin bölümlerinde sizleri şaşırtacak meslekler ve isimlere de yer vereceğiz.

İyi okumalar.