Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 45

‘5 Bin Yıl Önce Yazılmış Oyunlardan Korkuyorlar’

-Günümüzde sanatçıların yaşadığı sıkıntıları, iktidarın sanata bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok geniş kapsamlı bir soru bu. Sanatla uğraşan, sanatın bütün dallarıyla uğraşan insanların Türkiye’deki temel problemi, sanatın alıcısı olan kişilerin bir türlü yetiştirilmemesi, bu durum ondan kaynaklı. Sanatla iç içe büyüyen bir toplum olamadık biz. Toplumun bir kesimi sanatla iç içe büyürken, diğer bir kesimi sanatı ve sanatçıyı kendine düşman olarak belleyerek büyüyor, büyütülüyor. Sürekli, sanat eseri görmeden herhangi bir fikir adamını, sanat adamını kendine düşman olarak görerek büyüyor. Bu da sanatın sadece belli bir zümre tarafından izlenilir olmasını kılıyor. Herkes kendi sanatını ve sanatçısını savunuyormuş gibi hava yaratılıyor. Ama öyle kendi sanatın ve sanatçın diye bir şey yoktur, sanat genel bir kavramdır. Sanatı yapanlar, sanatla uğraşanlar ürünlerini sunarlar. Bu da bir arz-talep meselesidir. Ama buna hiç talep olmaması için sürekli bir yanlış bilgilendirme, dezenformasyon yapılıyor. Sanatın özgürlüğüne, özgür düşüncesine, aydınlık yarınlarına inananlar vatan hainiymiş gibi gösteriliyor. Aslında bu bir devlet politikası değil. Kendini devlet zanneden bir hükümetin paranoyaları ile yoğrulmuş bir sistem. Bu geniş soruyu ancak bu kadar kısa yanıtlayabilirim. leventüzümcü

-Gençliğin sanata ve sanatçıya bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu söyleyebilmem için gençlerle çok fazla içli-dışlı olmam gerekiyor. Ama gençlerle çok içli-dışlı bir hayatım yok. Zaten işimi yaparken yaş grubuna göre ayırmıyorum, elimden geldiğince insanlarla iletişime geçmeye çalışıyorum. Şunu biliyorum, o sis perdesinin arkasından gördüğüm tek şey şu: Hani derler ya “Gençleri anlamak lazım.”. Gerçekten çok doğru o yani, hakikaten laf da değil. Dinlemek, anlamaya çalışmak… ‘Trafik’ diye bir film vardır, eski bir film, sizler hatırlamazsınız. Filmin son sahnesinde-çok özel bir filmdi, uyuşturucu ticaretinin ve o uyuşturucunun yıktığı hayatları anlatıyordu- artık kızlarını korkunç bir şekilde neredeyse uyuşturucu tuzağına kurban edecek olan aile uyuşturucu ile ilgili bir toplantıya gitmişti, çocuklarıyla birlikte gitmişlerdi. Aileye sormuşlardı “Ne demek istersiniz?” diye. “Biz bir şey demeye değil, dinlemeye geldik.” demişlerdi. Dinlemek, gerçekten anlamaya çalışmak… Dinlemek… Sıkıntıları ne, sorunları ne? Her şeyden sıyrılarak bunu yapabilmenin çok önemli bir erdem olduğunu düşünüyorum ben. Gençlerle genellikle kötü ilişki kuran insanların çoğunun temel problemi, gençlikte gençliklerini istedikleri gibi yaşayamamalarıdır. Tıpkı çocuk sevmeyen insanların, kendi çocuklarını çok iyi yaşayamadıklarında olduğu gibi.

-Şehir tiyatrolarının yönetiminin bürokratlara devredilmesi üzerine,başkanı olduğunuz İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği (İŞTİSAN) adına yaptığınız açıklamada şöyle söylemiştiniz: “Tiyatroyu tiyatrocular yönetir.”. Geçtiğimiz yıldaki o süreçten, bugün şehir tiyatrolarından ihraç edildiğiniz sürece kadarki dönemde tiyatroların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi bak, bu neye benziyor biliyor musun? O kadar çaresiz kalıyorlar ki, sanatı yönetecek bir sanatçı ruhlu insan bulamıyorlar kendi düşüncelerinin içinde. O zaman da ne yapıyorlar? Sanatı zapturap altına almaya çalışıyorlar ve bunu sanattan hiç anlamayan insanların eline vererek yapıyorlar. Bu neye benziyor biliyor musun? Cerrahlar işi bırakıyor. Ameliyat hemşirelerine gidiyorlar, onlar kabul etmiyor. Ondan sonra ameliyathanede çalışan görevliye gidiyorlar, kabul etmiyor. En sonunda iş nereye kadar varıyor biliyor musun? Hani şu ilaç mümessilleri vardır ya, ilaç satarlar çantaları ile doktor doktor dolaşıp. Bir ilaç mümessiline gidiyorlar sonunda ve diyorlar ki “Ya sen ilaçtan milaçtan anlarsın, ameliyata girer misin?” O da teşne, “Girerim.” diyor. Bizler, eğer böyle bakarsak ameliyathanede ameliyata hazır cerrahlarız. Tiyatro böyle bir şeydir ve şu an bizi de bir ilaç mümessiline yönettirmeye çalışıyorlar, yani oraya kim geliyorsa. Çünkü M.Ö. 2500 yılında, toplamda 5 bin yıl önce yazılmış oyunlardan korkuyorlar. O oyunları sansürlemeye falan çalışıyorlar, o kadar acıklı ki durumları. Ama bunu söylediğinde “Beni aşağılayamazsın.” diyor. E nasıl iş, ben anlamadım ki, çözemedim yani? Toplamda 5 bin yıl önce yazılmış oyundan da çekiniyorsun, günümüzde yazılmış oyundan da çekiniyorsun. E biz hiç tiyatro yapmayalım o zaman.“E ben veriyorum parasını.” diyor, “E tamam, ne yapacağız?”. Tiyatro oyunun yazarı neden oyununu yazar? Bir derdi vardır. Neden oturur insan sanat yapar? Neden tuval boyar? Bir derdi vardır, yani bir sıkıntısı vardır, bir çatışması vardır hayatla ilgili, onu dile getirmeye çalışır. Neden oturup roman yazar biri, neden heykel yontar? Sanat dediğin budur, sanatçı da bu dertle yoğrulan adamdır. Belli ki M.Ö. 2500 yılında bir derdi vardı, onu yazdı. Sen oturup düşünsene “5000yıl sonra neden hala aynı derdi yaşatıyorum ben insanlara?” diye. Bir arpa boyu yol kat edemediğini bir düşünüp sorsana “Neden?” diye. Onu sormuyor, “Ben” diyor “Kapatırım bu tiyatroları.”.

-Sanatçıya ve sanata yapılan bütün baskıları, sansürü, sanata müdahaleyi Cumhuriyet ve aydınlanma değerleri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorun işte Cumhuriyet ve aydınlanmayla ilgili olduğu için oluyor bu. Maalesef biz Cumhuriyet’i ve aydınlanmayı ülkenin dört bir yanına yayamadık. Yayılmasının önüne geçtiler. 1950 seçimlerinden sonra bu ülkenin aydınlanmaması için, dinden hiç anlamayan insanların iki elinin arasında boğulsun diye yapıldı bütün her şey, dünyadaki güçlü ülkeler tarafından, kendi insanımız tarafından, kendi insanımızın temelsizliği ve aile içi eğitimdeki eksikliği tarafından. Zaten temel problem o olduğu için, bu günlere kadar geldik. İsanların temel problemi, Cumhuriyet ve aydınlanma devriminden nasiplerini alamamış olmalarıdır.

-Geçtiğimiz günlerde önemli bir sanatçımızı kaybettik. Levent Kırca’yla ilgili neler söylemek istersiniz?

LÜAHiç kimse tabi sonsuza kadar yaşamıyor, ölüyor. Levent Ağabey de… Her insanın hayatı bir koşudur, bir maraton. Kiminin maratonu doğduğu gibi biter, kimi doğamaz bile belki de, kimi de belli bir yere kadar yaşayıp ölüyor işte. Levent Ağabey güzel bir koşu koştu. Kendi finishini çok güzel gördü. Tamam hani birtakım maddi zorluklar içerisindeydi, geçmiş güzel günlerini arıyordu falan ama onuruyla durabilmeyi, her şeye rağmen kötülüklerin, yanlışlıkların karşısında olup da dimdik durabilmeyi becerdi. Şimdi Levent Ağabey öldü mü, Levent Kırca ölüp gitti mi hayatımızdan? Barış Manço öldü mü, Kemal Sunal öldü mü, öldüler mi yani? Fiziksel olarak öldüler de onları son hatırlayan insan ölene dek yaşayacaklar. Fiziksel olarak herkes ölüyor zaten.

Röportaj: Sinem Hançerigüzel, Cenk Bayoğulları, Mert Gezici

Bu röportaj İstanbul Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü yayın organı Hürriyet Meydanı dergisinin Kasım 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Abdi İpekçi’nin Verdiği Son Röportaj – TAM METİN

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979’da karanlık bir suikasta kurban giderek hayatını kaybetti. Yazılarında Atatürkçülüğü, barışı, düşünce özgürlüğünü, ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünü savunan Abdi İpekçi, ülkemizde katledilen ne ilk ne de son gazeteciydi.

RÖPORTAJLIK olarak Abdi İpekçi’yi anmak ve yeni kuşaklara hatırlatmak için vefatından 15 gün önce Yılmaz Çetiner’e verdiği, 2006’da yayınlanan röportajın tam metnini yayınlıyoruz. 

abdi-ipekci-olduruldu-mansetler

12 Eylül’ün öncesinde ekonomik ve siyasi buhranın hâkim olduğu, terörün azıttığı bir ortamda İpekçi, bir türlü uzlaşmayan Demirel ile Ecevit’i ‘barıştırmak’ istiyordu. İki liderin anlaşmasıyla sorunların çözüleceğine inanıyordu.

Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 1

Sunuş

Abdi İpekçi ile gazeteciliğe aynı yıllar başladık. Bir ara Yeni Sabah’ta beraber olduk. Sonra ben Vatan’a girdim. Yaklaşık 30 yıl Babıâli’de meslektaş, dost olduk. Bu, bize ayrıca da özel arkadaşlık kazandırdı.
Yıllar sonra ben onun Ankara temsilcisiydim, sonra röportaj yazarı. Hiçbir siyasi ve ticari çıkarı olmayan mesleğinin âşığı, okuyan, yeniliklere açık, ileriyi gören aydınlık bir gazeteciydi Abdi.
Bir gün, benim dizi röportaj ve inceleme tutkumdan olacak Milliyet’in belgesel bir tür romanını yazmamı istedi. Tabii Ercüment Karacan da beraber. Altı aydan fazla serbest kaldım, çalıştım eseri tamamladım. Bu arada Babıâli’nin eski ustalarıyla tanıştım onları dinledim.
1915’ten 1975 yılına kadar Babıâli’de geçen olayları tespit ettim, yazdım.
Abdi İpekçi’yle her gün karşı karşıya idik, hatta bazı akşamlar beraber çıkıp otomobiliyle Nişantaşı’na kadar gidiyordum. Ama bir türlü onu konuşturmak mümkün olamıyordu. “Akşama görüşürüz”, “Yarın sabah görüşürüz”, uzayıp gidiyordu…
Nihayet bir gün yakaladım aziz arkadaşımı… Kaçamadı ama takipçiliğim hoşuna gitti, gülmeye başladı.
– Ama, dedi; Turhan’ı (Aytul) da çağıralım Milliyet’teki bazı olayları hatırlatır.
Tamam dedim… ve başladım sorularımı sormaya.
Aradan tam 27 yıl geçti. Yazdığım 3. hamur kâğıtlar bile gevrekleşti… ama 21 sayfalık anı-röportaj sakladığım yerde demir gibi duruyordu.
Hani bazı yaşlı hasisler vardır! Birçok değerli eşyalarını ortaya çıkaramaz, üzerine oturur. Yoksa öyle miyim? Güldüm kendi kendime.
Geçen gün inanın biraz da heyecan içinde gazeteye gittim. 30 yıldır çalıştığım Milliyet’ten yaklaşık bir yıl uzak kalmıştım. Ohh hayat varmış!
Genç yönetmenimiz Sedat Ergin ile odasında sohbet ediyoruz. Sehpanın üzerine koyduğum şeffaf dosya içindeki sararmış kâğıtları gördü, “Ne bunlar ağabey” dedi… İşte tam gazeteci merakı!
Abdi İpekçi 27 yıl önce hayatını anlatıyordu bana. Nasıl gazeteci olduğunu. Milliyet’e girişini… Gazete içindeki olayları… Asıl önemlisi niçin ortanın solunu tuttuğunu… Ecevit’i bu konuda nasıl donattığını, kendisinin orta solun neresinde olduğunu…
“Dur dur” dedi, genel yönetmenim. Hayret dolu bakarak. “Bugüne kadar neden yazmadınız?” dedi. 
Önce böylesine süratli önsezisini düşünememiştim. Geç kalmak bizim meslekte affedilmez, biliyorum. Yalnız şunu söyleyeyim, Abdi olsaydı aynı manzara karşısında o da böyle yapardı. Hatta bir odayı kapatır, hazırla şu yazıyı derdi. 
Ve işte Abdi İpekçi’yle ölümünden iki hafta önce yapılan 27 yıllık konuşma…

Demirel ile Ecevit’i buluşturmak istedi

Abdi İpekçi Ankara’ya gidecekti. Başkentte siyasi hava hayli karışıktı. Büyük illerde ve Doğu’da sıkıyönetim vardı. İki büyük parti, Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi hiçbir asgari müşterekte anlaşıp bir araya gelemiyorlardı. Diyalog kopmuştu.
Halk her gün şiddetlenen terör olaylarından, işlenen siyasi cinayetlerden ürkmüştü! Öte yandan ekonomik yoksulluklar içinde kıvranıp duruyordu.
Akaryakıt, şeker, yağ tüm ihtiyaç maddeleri piyasada yoktu. Üstelik fiyatlar ulaşılamayacak kadar yüksekti.
İşte bu ortamda Abdi İpekçi, Demirel ile hükümetin başı olan Başbakan Ecevit’i bir araya getirmek istiyordu.
İki lider arasında anlaşmayı sağlarsa halledilmeyecek sorun yoktu. Terör kesilirse halkımız rahat nefes alırdı, ekonomi düzelebilirdi.

Ecevit’i eleştiriyorduk
Abdi İpekçi’nin ertesi sabah Ankara’ya gideceğinin gecesi, tesadüfen ben de bizim meşhur yazı işleri müdürlüğü masasındaki arkadaşları Nişantaşı’nda Corc’un yeni açtığı Kulis’e davet etmiştim. Benim pazarım dahil ömrüm bu arkadaşlarımın yanında geçerdi…
Turhan Aytul, Doğan Heper, Tufan Türenç ile Pınar Türenç, Azer Bortaçina, Erhan Akyıldız, Faik Akın hep beraberdik… Hasan Pulur gelememişti.
Daha kadehlerimize içki koymadan gayet neşeli Abdi İpekçi geldi oturdu aramıza. “Çocuklar çok iyi yaptınız, biraz kafanız dinlenir” dedi. Hepimiz mutlu olmuştuk!
Birkaç dakika sonra havamızı bulduk! Ben Bülent Ecevit’i fazla eleştiriyor, okuyucuların da şikâyetlerini aktarıyordum. Gazetenin yöneticileri olarak Doğan ile Tufan örnekler vererek Ecevit’i eleştiriyorlardı. Fakat, Abdi gayet rahat tartışıyor, eleştirilere kızmadan cevaplar yetiştiriyordu.

Demirel ‘Kal’ demiş…
Daha önce odasında bir gün, kendisine şöyle söylemiştim:
– Abdiciğim, Bülent Ecevit şöyle şöyle söyleyecek ama… diye yazıyorsun, mazeret beyan ediyorsun! Ne olur bu kadar açık savunma Ecevit’i diyordum.
Gülüyordu. “Sahi mi söylüyorsun. Ben bu kadar mı fazla Ecevit taraftarı görünüyorum? Eğriye eğri, doğruya doğru diyorum sadece…”
Yazı İşleri Müdürü Hasan Pulur’un, Doğan Heper’in, Turhan Aytul’un düşünceleri de gazetenin fazla Ecevitçi olduğu şeklindeydi. İpekçi son aylar dozunu azaltmıştı savunmasının ama Ecevit sıkışınca yine dayanamıyor… “yarattığı lideri” kurtarmaya çalışıyordu.
İşte az sonra Kulis’ten ayrılan Abdi arkadaşımız Ankara’ya Başbakan Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel arasında bir anlaşma bir yakınlaşma sağlamak umuduyla gidiyordu.
Şu kadarını söyleyebilirim, Ecevit buluştuklarında o ortamda bile, Abdi İpekçi’ye, “Nurlu ufuklar”dan bahsetmiş, “Taze para bulunabileceğini her şeyin düzeleceği”ni anlatmış!
Süleyman Demirel ise Abdi’ye İstanbul’a gitmemesi için çok ısrar etmiş, “Kal burada, bu meseleyi konuşalım tartışalım” demiş.
Ama yola çıkmış, kaderine koşmuş Genel Yönetmenimiz Abdi İpekçi…

Milliyet için ikna ettiler

ÇETİNER- Gazeteciliğe nasıl başladınız? Ali Naci Bey’le nasıl tanıştınız?
İPEKÇİ- Gazeteciliğe Galatasaray’ın ortaokul sınıflarında iken amatör olarak başladım. Önce spor dergilerine karikatür çiziyordum. Sonra mizahi dergilere de karikatür çizmeye başladım. Spor dergilerindeki çalışmalarım, karikatürcülüğün yanı sıra yazarlık olarak da gelişti. Lise son sınıflarında spor dergilerinde sekreterlik de yapmaya başladım. Liseyi bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi’ne devam ederken, günlük gazetelerde profesyonel olarak ilk çalışmalarım başladı. 
Yeni Sabah gazetesine muhabir olarak girdim. Daha sonra Yeni İstanbul’da sekreter olarak çalıştım. Yeni İstanbul’da yanında çalıştığım Mithat Perin, İstanbul Ekspres gazetesini kurduğu zaman beni Yazı İşleri Müdürü olarak aldı. Orada Yazı İşleri Müdürü olarak çalıştım ve bu arada askerlik görevini yapmak üzere ara verdim. Yedek subaylığımı Kore’de yaptım. Kore’den dönünce İzmir’de Osman Karaca beni karşıladı. 

Birkaç haftalık tereddüt
Milliyet gazetesinin yeni bir hazırlık içerisinde kendini yenileyerek çıkacağını ve Yazı İşleri Müdürü olarak beni almak istediklerini söyledi. İzmir’den geldikten sonra bir süre tereddüt dönemi geçirdim. Bu birkaç hafta sürdü. Daha sonra işte sağdan soldan gelen haberler üzerine…
ÇETİNER – Milliyet olmasaydı nereye girecektin? Yahut ne yapmak isterdin?
İPEKÇİ – Benim aslında geçirdiğim tereddüt şuydu: Milliyet olmasaydı, nereye gireceğimi düşünmedim de, geldikten sonra Babıali’de dolaştım. Yani İstanbul Ekspres’ten resmen ayrılmış, kopmuş değildim aslında. Fakat bilmiyorum neydi o tereddüt tam olarak. 

Çok kuvvetli bir şahsiyetti
Öyle bir şey kalmış hafızamda bir iz olarak. Ha, iyi bir şey yapmak istiyordum. Mesleğe daha ciddi olarak girmek istiyordum. Bunun imkânları ne olabilir, diye düşünüyordum. İşte o arada Osman Karaca’nın söylediği davet, sağdan soldan daha ısrarlı gelmeye başlayınca, bir kere gideyim, konuşayım dedim. Belki dedim, Milliyet’ten gelen bu daveti başında biraz tereddütle karşılamış olmam, eski Milliyet, yani 1950 yıllarındaki Milliyet’in havası, tutumu, politikası ile bana çok çekici gelmeyen bir gazete oluşu, o davete derhal sevinerek, isteyerek koşmamı önlemişti. 
Şimdi hafızamda öyle kalmış, bilmiyorum. Fakat bir kere git, mutlaka konuş diye ısrar edilince, gittim, konuştum. O konuşma sonucunda…
ÇETİNER – Kiminle? Ercüment Bey’le mi, Ali Naci Bey’le mi?
İPEKÇİ – Hatırladığım kadarıyla her ikisi de vardı. O konuşma sonunda tereddütlerim giderildi. Yani, yenilenen Milliyet’in 1950’nin başında çıkan Milliyet’ten her bakımdan çok farklı olacağına inandım. Politikası bakımından, tutumu bakımından, gazetecilik yapma olanakları bakımından, yeni bir yaratma hevesini tatmin bakımından, kapıların açık olduğunu gördüm. 
Gerçi o zamana kadar Naci Bey’le tanışmışlığım, konuşmuşluğum olmamıştı ama, tanıyanların bildiği gibi Naci Bey sempatik bir adamdı, o yönüyle de beni etkiledi. Sonra çok heveslendirdi, bir insanı gazeteciliğe teşvik, heveslendirme bakımından çok kuvvetli bir şahsiyete sahipti Naci Bey. O yönüyle de etkiledi.
ÇETİNER – Nerede olmuştu bu?
İPEKÇİ – Eski binada…

İpekçi, “İlk yaptığım gazete iyi olmadı. Peyami Safa, ‘Bu çocuk yapamayacak’ demiş. Safa’ya resimaltı yazdırttım, itiraz etmeden yaptı. İlk büyük münakaşalarımdan birini onunla yaptım” diyordu Çetiner’e


Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 2

ÇETİNER: Milliyet’e gelirken kiminle konuştunuz?
İPEKÇİ: Ben geldiğimde Molla Fenari Sokak’taki bina yapılmıştı. Gazete daha çıkmıyordu. Hazırlıklar yapılıyordu. Sonra Ercüment Bey de yaşça ve kafaca yakın, kolay anlaşabileceğim biri olarak gözüktü. Naci Bey’le aramızda oldukça büyük yaş farkı vardı. ben o zaman oldukça gençtim. 
Sonradan Naci Bey’in bana söylediğine göre, Milliyet’in nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerimi o da benimsemiş. Böyle ilk temas sonunda kendiliğinden bir yaklaşma ve ortaklık doğdu.
ÇETİNER: Hayalinde nasıl bir Milliyet vardı? Hayalindeki Milliyet’e eriştin mi, ulaştın mı?
İPEKÇİ: Ben hayalimdeki gazeteye hiçbir zaman ulaşamadım ve ulaşamam da.
ÇETİNER: Nasıl bir Milliyet düşünüyordun o zaman?
İPEKÇİ: Her zaman düşündüğüm gazete, yani çok mükemmel bir gazete. Onu yapmak mümkün değil. Yapmak istediklerimin bir kısmını yapabildim. Yani yalnız başıma yaptım dersem bir kere beraber çalıştığım, beraber gerçekleştirdiğim arkadaşlara haksızlık olur ama, o gazete, yani zaten idealimdeki gazete, böyle çok somutlaşmış, her şeyi ile gözümün önünde bir gazete yok. 
Ama yapmak istediklerimi zaman zaman ve bölüm bölüm yapabildim. Onların tamamını aynı şekilde toplayan bir gazete olarak yapmadım. 

abdiipeki2Talihsiz dönem
İdealimdeki gazeteye en çok yaklaştığım sıra talihsiz bir dönem oldu. 1964’te bir yenilik yapmıştık. İki ayrı gazete olmuştu Milliyet. Şimdi bunu Günaydın yapıyor. Birisi doğrudan doğruya haber ve yorum veriyordu. Öteki de dinlendirici ve eğlendirici olan magazin bölümüydü. 
O sekiz büyük sayfalık gazetede işte bugün Batı’da yayımlanan ve bütün dünyanın bildiği, ciddi ve okunan gazetelerine yaklaşmak istemiştik ve yaklaşıyorduk. 
Ama o sıralarda birtakım talihsiz olaylar oldu ve bu formülün uygulanmasında maddi ve manevi bakımdan ortaya çıkan problemler çözümlenemedi, tekrar eski şeyine… Fakat o yenilikten birtakım şeyleri de muhafaza ederek döndü gazete.
ÇETİNER: Pahalıya mı mal oldu?
İPEKÇİ: Maddi yükü ağırdı. Aslında taşınabilirdi bu zannediyorum. Hatırladığım kadarıyla martta falan olmuştu. Bir iki ay sonra mevsimlik düşüş başlıyor ilan bakımından da satış bakımından da… Bu pahalılığın taşınması konusunda korkular ve tereddütler belirdi. O zaman Milliyet bugünkü kadar rahat maddi olanaklara sahip değildi. 
Ayrıca Çetin Altan’ın ayrılmasına da rastlamıştı, o dönem. Çetin Altan’ın ayrılması hem hadiseli olmuştu, hem de etkisi görülmüştü gazetede. Başka faktörler üst üste binince Ercüment Bey bu formüle dayanan gazeteyi, o şekliyle o ağır yüküyle taşımaktan endişeye kapıldı ve vazgeçildi.
ÇETİNER: Milliyet’e girişinizin hikayesi böyle başlıyor. O konuşmalardan ne kadar zaman sonra başladın, gazete ne kadar sonra çıktı?
İPEKÇİ: Ağustosun ikinci yarısında konuşmuştuk. Gazete 1 Ekim’de çıkacaktı. Yani bir aylık bir hazırlık dönemi oldu.

Paraşütle inmiştim
ÇETİNER: Milliyet’te ilk karşılaştığın önemli olay hangisi?
İPEKÇİ: Benim sonradan öğrendiğim bir iki olay var başlangıçta. Yani ben geldiğim zaman daha önce beraber çalışmadığım bir kadronun başına adeta paraşütle inmiş gibiydim. Gerçi daha önce çalıştığım bazı arkadaşlar sonradan katıldılar kadroya. 
Başlangıçta sezmedim, fakat onların daha önce beraber çalışmaya alışık oldukları kimsenin yerini alan ve kendilerinden yaşça büyük olmayan, tecrübe bakımından da belki onlardan daha üstün olduğu tartışılabilecek birisinin gelmesini tereddütle karşıladıklarını sonradan öğrendim. 

Olumlu karşılanmadım
Bana hiç sezdirmediler ama bazı arkadaşlar, 1 Ekim’de, gazete yayımlanmadan önce toplanıp tanımadıkları ve belki de inanmadıkları bir insanın paraşütle tepelerine indirilmesini olumlu karşılamamışlar ve bir ortak hareket tasarlamışlar. 
O sıralarda gazetede tanışıklığım olan kimseler arasında Sami Önemli ve yanılmıyorsam rahmetli Ümit Deniz vardı. Onlar bu arkadaşlara karşı çıkmışlar, beni tanımadıklarını, zannettikleri gibi olmadığımı, en azından bir şans tanınması gerektiğini galiba… 

Kamçılayıcı oldu
İşte o mealde konuşmalar yapmışlar ve ikna etmişler, herhalde durdurmuşlar. Ama bu ümitsiz, olumsuz ve mütereddit hata sonradan da devam etti. 
Bir kısmına doğrudan doğruya tanık oldum, bir kısmını sonradan öğrendim. 
Bu anlattığım sonradan öğrendiklerimden biriydi. Mesela Bedri’nin (karikatürist) ilk günkü gazeteyi teftişiydi. Hatta gazeteden önce ilavesi basılmıştı. Makinenin başında idik, birçoklarımız heyecanlı. Gazete çıktı falan ve ben de merakla nasıl karşılanacak diye bakıyordum.
Bedri eline aldı. Bu gazeteden zaten ümitli değildim. Şimdi hiç ümidim kalmadı dedi, bıraktı. Üzüldüm ama yılmadım. Ve bundan dolayı Bedri’ye kırılmadım, bilakis belki de daha kamçılayıcı oldu bana bu ve buna benzer tepkiler. 

Bildiğimi okurdum galiba
İlk günkü gazete, her gazetenin ilk nüshası gibi aşağı yukarı bir sürü aksiliklerden ve benim de hatalarımdan herhalde, pek iyi çıkmadı, hatta hiç iyi çıkmadı da diyebilirim. 
Bu tereddüt duyanlarda, tereddütlerin büyümesine yol açtı. Ve yine sonradan öğrendiğim kadarıyla Peyami Safa (ki hazırlık dönemindeki ilişkilerimiz gayet iyiydi Peyami Safa ile). Ben o zaman meslekteki büyüklerime hep bir hoca olarak yaklaşır ve onlardan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Ama o zaman dahi yine bildiğimi okurdum galiba sonunda.

Peyami Safa’ya ters konuştum

ÇETİNER: Peyami Safa, bizim “küçük dâhi” dermiş?..
İPEKÇİ: Bilmiyorum. O ilk günkü gazeteyi eline aldığı zaman, sonradan bana anlattıklarına göre, Peyami Safa bunu bana kendisi söylemedi de, doğrusunu söylemek lazım, ondan sonraki ilişkilerimizde Peyami Bey’le iyiydi, her gün uğrardı. Tenkitlerini söylerdi, ben ondan fikir sorardım. Bazen resimaltı dahi yazdırttığım olmuştur Peyami Safa’ya. Siz bunu daha iyi yaparsınız falan diye ve hiç aldırmadan, itiraz etmeden de yapardı. Sonraları bozuldu ilişkilerimiz ve meslekte ilk büyük münakaşalarımdan ve sert çıkışlarımdan birini onunla yapmak zorunda kaldım.

Safa’nın komünist fobisi
ÇETİNER: Sebebi neydi?
İPEKÇİ: Şimdi tam hatırlamıyorum da, onun matbaada komünist araba fobisi başlamıştı. Hiç ilgisiz insanların aleyhinde gibi konuşurdu. Bunlar arasında mesela Yazı İşleri ile ilgisi olmayan teknik serviste çalışan, siyasi şeyi katiyen olmayan, gayet iyi bildiğim kimseler vardı. Onlara karşı böyle ters çıkışlar yapardı. Gelirdi bana, onlardan dolayı baskı yapmaya. 
Sonra Naci Bey’in vefatından sonra, gazetede her istediğini yapan ve yaptırmak isteyen bir adam havasına girmişti yavaş yavaş. Bunu Ercüment Bey çok kırdı başında. Bana da geliyordu, bazı şeyler yaptırtmak istiyordu. Ben onu kırmadan bunları yapabildiğim kadar yapabiliyordum. Ama kendi düşüncemle çok çatışan, sürtüşen şeyleri de yapmıyordum. Ama onlar politik mahiyette değildi. 
Yani Peyami Bey’le aramızdaki çatışmayı siyasi bir görüş ayrılığından çıkan çatışmalar olarak yorumlamak yanlış olur. Gelip şu komünisttir, bu bilmem nedir filan dediği zaman münakaşalarımız olmuştur. Ama onun dışında daha çok gazetenin yayını, teknik meseleleri, şunlar bunlar, kendisinin yapmak istediği işler filan…

Safa mukabele etmedi
İlk defa bir büyüğüme karşı çok ters ve sert konuşmak zorunda kalmıştım. Onu hiç unutmuyorum. O dahi bana aynı terslikte mukabele dahi edemedi, kendince işten bir nasihatımsı bir lafla ayrılmıştı… Bunun dışında Peyami Safa Bey’le anlaştığımız, anlaşmadığımız birçok şeyler olmuştur ama, ondan yararlanmaya çalıştım ve yararlandım da.url
ÇETİNER: Yazısının kullanılıp kullanılmadığı değil…
İPEKÇİ: Hatırladığım kadarıyla değil… Öteki anlatmak istediğim meseleye gelelim. O gitmiş ilk günkü gazeteyi aldıktan sonra Naci Bey’e, “Bu çocuk bu işi başaramayacak. Geç kalmadan tedbir alalım ve değiştirelim” diye heyecanlı ve sert bir çıkış yapmış. Naci Bey bunu serinkanlılıkla karşılamış, “Dur acele etme. Ben henüz o kanaatte değilim.” 

Patron Naci Bey’den Abdi İpekçi’ye

‘Tenkit edilince boynunu büküyorsun, üzülüyorum’

ÇETİNER: Milliyet’te ilk günkü hatalardan sonra ne yaptınız?
İPEKÇİ: Bereket versin ikinci gün gazeteyi toparlayabildim. Nitekim gazeteyi basan makinist dahi -şimdiki Başmakinist Hakkı Usta Tan-, “Ha Abdi Bey, şimdi oldu” demişti. 
Gerek psikolojik ortam gazetede, gerek gazetenin çıkışında iyi olmayan hususları kısa sürede toparlayabilmek, hep beraber çalıştığım arkadaşlarla ahenkli bir havayı tutturabilmek, hem gazetedeki hataları kısa sürede gidertebilmek olanağını buldum.
ÇETİNER: Ali Naci Bey’i nasıl karşılıyordunuz o ilk günlerde…
İPEKÇİ: O ilk günkü başarısızlığı bana hiç duyurmadılar. Yani suratlarından da onların bir tereddüt geçirdiğini okuyabilirdim belki ama, benim cesaretimi kıracak en ufak davranışları olmadı. Aksine teşvik ettiler. 
Naci Bey’in bir yanı vardı. İnsanı çok güzel överdi, yani maalesef çok az çalıştım onunla ama, o kısa süre içerisinde biraz iyi olan bir şeyleri alıp göklere çıkarırdı. O insanı cesaretini, moralini çok yükseltir. Buna karşılık tenkidi gerektiren bir durum olunca da hiç sakınmazdı. Ama bana söylediği bir şeydir o. 

Naci Bey pişman oluyor
“Yahu derdi. Sen tenkit edilince, boynunu öyle masumane büküyorsun ki, bir kere münakaşa edemiyorum seninle. Ondan sonra da üzülüyorum tenkit ettiğime, pişman oluyorum” derdi. 
Ben bunu bilerek olsun diye yapmıyordum ama, o böyle bir teşhis koymuştu ki galiba böyleydi. Çünkü hatamı gördüğüm zaman tenkide uğramadan önce ben çok üzülüyordum. O üzgünlük yükünü üzerimden atamıyordum. Naci Bey beni bir hatadan dolayı eleştirmeye çağırdığında, karşısına zaten o üzüntüyle çıkıyordum. 
Onun için tenkitlerinde de sert olmuyordu bana. Sonra, yazarlık yapmıyordum. Sadece Yazı İşleri Müdürü’ydüm. O zamanki Yazı İşleri Müdürlüğü sekreterlikti. İyi mizanpaj yapan, iyi Yazı İşleri Müdürü sayılıyordu. Ve bütün sayfaların mizanpajını spor dahil yapıyordum. Ama yalnız sekreterlik yapıyordum. 

İlk yazım spor üzerineydi

ÇETİNER: Sporla özellikle ilgilendiniz?
İPEKÇİ: Spor sayfasıyla özellikle ilgilenirdim, çünkü spordan gelmiştim ve sporda tasarladığım birçok yenilikler, düşünceler vardı. Bunları yavaş yavaş spor sayfasında uygulamaya başladım ve dolayısıyla ağırlığımı, dikkatimi spora vererek, belki kabiliyetim de o sıralardaki formasyonum bakımından ordaydı. 
Bunun sonucunda önce spor sayfasına ilgi toplayan bir gazete oldu Milliyet. O sırada ilk defa Yılın Sporcusu seçildi. O seçim dolayısıyla şimdi tam hatırlamıyorum, bir yazı yazmak zorunda kaldım. 
Sanırım Milliyet’e yazdığım ilk yazı idi, imzasızdı. Ertesi gün Naci Bey yazıyı okumuş, çağırdı beni kim yazdı bu yazıyı dedi. Ben nasıl karşıladığını tam bilmiyordum ama, yazdığımı söyledim. 

‘Monşer, yaz bir şeyler’
“Monşer, sen iyi bir yazarsın, yaz, bir şeyler yaz” dedi. Ne yazayım Naci Bey dedim. “Yaz bir şey yahu, ne olursa olsun yaz bir şey” dedi. O zaman politik yazı yazmak filan haddime değil, aklımın ucundan da geçmiyor. 
Başka konularda öyle fıkra mıkra o da söz konusu değil. Askerliği Kore’de yapmıştım, Japonya’yı görmüştüm. Oradan birtakım notlarım filan vardı, resimler. Japonya’yı yazayım dedim. Tamam dedi.

İpekçi, “Menderes’le sohbet sert bir tartışmaya dönüştü. Menderes’in önemli randevuları vardı ama gitmedi. ‘O fantezi çoraplı genç kimdi?’ demiş benim için” diye Çetiner’e anlattı


Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 3

ÇETİNER- Gazetenin çıktığı günlerde, muhalefet ve iktidar ile gazetenin ilişkileri nasıldı?
İPEKÇİ- Naci Bey’in Demokrat Parti ileri gelenlerine, özellikle Menderes’e yakınlığı herkes tarafından biliniyordu. Yalnız o dönemlerde DP özgürlükleri kısıtlama tedbirlerine henüz başlamamıştı. DP ile mücadele etme ortamı ilk yıllarda söz konusu değildi. 
İkincisi, Naci Bey, DP’ye ve Menderes’e yakın olmasına rağmen, ilk günkü başyazısında belirttiği gibi, tarafsız olmaya zaten angaje olmuştu. Kendi imzasıyla, iktidara dalkavukluk etmeyeceğini, tarafsız ve bağımsız kalacağını yazdı. Biz de bu politikayı sürdürüyorduk. 

Tarafsızlığı sürdüremedik
Daha sonra sürtüşmeler başlayınca, tarafsızlığı ve objektifliği tam bir özgürlükle sürdürebilmek güçleşti. DP’ye karşı kesin bir vaziyet alışımız hemen olmadı. Belki bunda DP’nin gazeteye, yani Naci Bey’in şahsına ve ailesine Menderes’in yakınlığının rolü, gelebilecek baskılara karşı ihtiyatlı davranmak da etken olmuştur. Ama ben yazı işleri müdürü olarak sorumluluğumu yürütürken, haberleri değerlendirirken, bu etkenlerin baskısından kurtulmaya çalışıyordum. Milliyet başlangıçta sert bir muhalefet yapmadı. 
DP’ye karşı başlayan reaksiyonu temsil eden bazı gazeteler muhalefetlerini daha sert bir üslupla yürütüyordu. Milliyet o sertlikte gitmedi. Bu, DP’nin son yıllarına kadar böyle dengeli bir şekilde gitti.

DP giderek sertleşti
ÇETİNER- Hangi olay acaba DP ile Milliyet’i karşı karşıya getirdi?
İPEKÇİ- Bunu tek bir olaya bağlamak yanlış olur. DP muhalefete ve basına karşı sertleşti. Bu sertlik, başka bir sertliği davet etti. Muhalefetten başladı ve gazetelere de geçti. Milliyet de bunun içindeydi. Başlangıçta ihtiyatlı ve dengeli idi. Fakat giderek DP sertleşince Milliyet’in tutumu da kesinleşti ve sertleşti. 
Özellikle son yıllarında, artık adamakıllı DP iktidarının özgürlüklere karşı aldığı tedbirlerle, ekonomik politikasıyla savaşan bir gazete haline gelmişti Milliyet. Ve sanıyorum ki başı çeken iki üç gazeteden biriydi. 
ÇETİNER- Menderes’in telefonu açıp da şikayetleri oluyor muydu?
İPEKÇİ- Oluyordu. Ben direkt olarak Menderes’le muhatap olmadım. Bir olay hariç… Washington’a gelmişti Menderes. Yanında da Nadir Nadi ile Ercüment Karacan vardı. Ben de o sırada bir gazetecilik seminerinde bulunuyordum. Onlar Washington’a gelince ben Chicago’daydım. O geziyi izlemek üzere Chicago’dan Washington’a geldim. 
Washington’da sefarette bir sohbetle başlayan koyu ve sert bir tartışma oldu. Menderes’in önemli randevuları vardı. Büyükelçinin uyarılarına rağmen gitmedi. Ve bizimle orada bir tartışmaya girdi. 

İleri giden sözler söyledim
Fatin Rüştü, Menderes, Altemur Kılıç, Ercüment Karacan, Nadir Nadi, ben… Orada Menderes’le ilk ve karşı karşıya, benim ve ötekilerin çok sert tartışması oldu. Yani o günün koşullarına göre çok sert sayılması gereken bir konuşmaydı. 
Ben de o zaman gençliğimin verdiği hızla belki oldukça ileri giden sözler söyledim. Altemur, o toplantıdan uzunca bir süre sonra, Menderes’in bana o toplantıda bozulduğunu, “O fantezi çoraplı genç kimdi?” dediğini söyledi. Ben o zaman renkli çorap giymiştim anlaşılan. Ona dikkat etmiş, konuşmalarımdan pek hoşlanmamış ve Altemur’a öyle sormuş, “O fantezi çoraplı genç kimdi?” diye.
ÇETİNER- Bilmiyor muydu?
İPEKÇİ- Bilmemiş olabilir. Çünkü o zamanlar gazetede adı sanı geçmeyen birisiydim.

Peyami Safa İpekçi için ‘Küçük Dâhi’ diyor

ÇETİNER- İlk imzalı yazınız ziyaret ettiğiniz Japonya mıydı?
İPEKÇİ- Döneli iki ay olmuştu… Böylelikle ilk imzalı yazılarım yanılmıyorsam o Japonya…
ÇETİNER- Bir hamle yapıyorsunuz 1955 yılında. Bu hamle sırasında Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar’ı, Server Bedii’nin (Peyami Safa) başka bir romanı ve senin Japonya… O hamlede. Bu arada geçen acı tatlı olaylar veyahut konuşmalar var mı?
İPEKÇİ- O zaman Yazı İşleri Müdürlüğü bir nevi sekreterlikti ve gazetenin erken baskısı filan yoktu. Bir baskısı vardı. O da gece 01.00’de, 02.00’de. Yani ben matbaada 01.00’e kadar, hatta daha da çok kalırdım. Çünkü gazeteyi almadan makineden eve dönemezdim. Onun için baskının da başlamasını beklerdim. Naci Bey de o sıralarda, özellikle ilk günlerde mutlaka gazeteye gelirdi. Saat 01.00’de o da gazeteyi alıp eve gitmek üzere. Beraber beklerdik makinenin dönmesini. 

abdiipekçi3Sabah eve dönerdik
Dönerdi makine, gazeteyi alırdık, bakardık filan, haydi Naci Bey gidelim. Dur derdi, şu kalıp değişsin, bir de onu görelim derdi, biraz daha beklerdik. Dur derdi, şu müvezziler gelsin, gazete dağıtılsın, gazetenin dağıtımını da görelim derdi. Böylelikle baskı başlasın, ayarı yapılsın, bayiler gelsin, müvezziler gelsin diye diye biz sabahlardık. Ve sabahları giderdik. Bazen de kahvaltımızı da ederdik, öyle dönerdik.
TURHAN AYTUL- Bu arada bir gece Abdi Bey erken kaçtı, bilmiyorum hangi gece olduğunu ama, tarihini biliyorum. Kapalıçarşı yangını oldu. Naci Bey geldi. Fakat Abdi Bey yok… Çünkü Naci Bey arattırıyor, Abdi’yi bul, diye…
ÇETİNER- Nişanlanmak üzere imiş…
AYTUL- Ya nişanlı ya nişanlanmak üzere… Bir türlü bulamadık Abdi Bey’i. Abdi Bey sonra saat 11.00’e, 11.30’a doğru geldi. Kendiliğinizden geldiğini zannediyorum. Ondan sonra Naci Bey çok sevindi. Artık gerisini siz devam edin.
İPEKÇİ- Galiba mürettiphaneye gidişim, Naci Bey’i orada buluşum filan…
AYTUL- Müthiş bir gün. Naci Bey, “Abdi İpekçi yok, ne olacak?” diyor. Abdi İpekçi’ye emanet etmiş her şeyi. Ve Abdi Bey geldi, sayfaları yaptınız. Kapalıçarşı yandı diye ve ondan sonra sabaha karşı da çıktık… Küçük Dâhi meselesini sordun mu Abdi Bey’e?
İPEKÇİ- Nedir? Hiç bilmiyorum ben onu…
AYTUL- Abdi Bey’e takılmış ilk sıfat. Milliyet gazetesinden Peyami Bey tarafından. “Küçük Dâhi”.
İPEKÇİ- O alaylı…
AYTUL- Alaylı tabii, aleyhinizdeki şey.

Patronunun başyazı yazmasını önleyen yazar

İPEKÇİ- Neydi benim Peyami Safa ile aramızdaki mesele? Hatırlamaya çalıştım da…
AYTUL- Sizin Peyami Safa ile bir meseleniz yoktu.
İPEKÇİ- Ben de öyle hatırlıyorum.
AYTUL- İlk anda yoktu. Fakat Peyami Bey gazetede otorite olmak için, yani bugünkü genel yönetmenlik sıfatını alıp, sizi sekreter haline getirmek istiyordu ve bu yüzden sizin hakkınızda “Küçük Dâhi” tabirini kullanıyordu. Ve birinci gazete çıktığı zaman onu koz olarak kullanmıştı. “Küçük Dâhi’nin yaptığı işe bakın!” diye…
İPEKÇİ- O zaman mı bu lafı kullanmıştı?
AYTUL- Tabii.
İPEKÇİ- Bunu ikiye ayırmak lazım.
AYTUL- Ali Naci Bey’in ölümüyle o.
İPEKÇİ- Asıl o benim bildiğim.
AYTUL- Ama başlangıç bu.
İPEKÇİ- Ama başlangıçta ilk günkü gazeteyi beğenmiyor: “Bu çocuk bu işi yapamayacak, geç kalmadan…”
AYTUL- O ayrı.
İPEKÇİ- “Küçük Dâhi” o zaman bir şey olmamış ki! Öyle bir laf olsun.
AYTUL- Hayır, Ali Naci Bey’in ve Ercüment Karacan’ın size olan itimadından dolayı Server Bedii, yani Peyami Safa son derece tedirgin. O küçük bir yan masa vardı. Ali Naci Bey’in…
İPEKÇİ- Şimdi… Peyami Safa’nın ilk başlarda bana karşı gazetenin içerisinde otorite iddiası olamaz. Çünkü Naci Bey var. Naci Bey varken Peyami Safa yerini bilirdi. Gerçi Naci Bey’den sonra gelen en önemli adam olmak iddiasındaydı, bu iddiası da herkes tarafından bir yerde kabul edilmişti, bildiğim kadarıyla.
AYTUL- Bir gün beni Faruk Ağabey’le beraber yemeğe davet etmişti. Size başkaldırmak üzere… Ben bunu nasıl kabul etmedim. Belki ilk defa size biz başkaldırdık…
İPEKÇİ- Orada Sami Önemli’nin müdahalesi oluyor değil mi?

Safa’nın 2 hikâyesi var
AYTUL- Aleyhinizde olan birtakım şeyler büyütülmüş, Kıbrıs meselesinde. Makarios zannediyorum… 
“Küçük Dâhinin çıkardığı gazeteye bak. Bu gazete böyle çıkarılmaz. Böyle şeyler olmaz. Sen karşı çıkacaksın bu işe ve sen geçeceksin sekreterliğe” denildi. 
Ben de, “Ben bu işe girmem. Bir defa girdim. Abdi Bey’in şahsı ile değil, yeni bir adam oluşu dolayısıyla girdim. İkinci sefer girmem” dedim Faruk Ağabey’le beraber yemek yedik…
İPEKÇİ- Neyse ama benim demek istediğim şey başlangıçtaki hikaye ile Naci Bey’in ölümünden sonraki hikâye birbirinden çok farklı. Başlangıçta samimi olarak benim bu işi başaramayacağıma inanmış ve Milliyet’in daha iyi olması için benim uzaklaştırılmamı düşünmüş olabilir. Ondan sonraki hikâye ise Naci Bey’in ölümüyle… 
Gazetede kim var? Naci Bey’in oğlu Ercüment Bey var. “Gazetecilikten hiç anlamaz” diye düşünüyor Peyami Safa. “Abdi var, o da bir sekreter. Bu gazetenin politikasını ben yaparım. Hangi yazının girmesine, hangi yazının girmemesine, hangi adamın alınmasına, hangi adamın alınmamasına ben hükmederim ve ben kendimi Ercüment Bey’in ve Abdi’nin üzerinde bir adam olarak bu gazetenin başında görüyorum.” 
O anlayışla girdi sanıyorum. Bir kere Ercüment Bey bunu sineye çekti. Başyazı yazmak istedi, önledi. “Gazetenin politikası şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” dedi, onu kabul etmedi. İlk direnişi Ercüment Bey’den gördü ve Ercüment Bey’de, “Bu çocuk gazetecilikten de anlamıyor ben bunu istediğim gibi kullanırım” anlayışını göremedi. 
Sonra benimle başladı sürtüşmeler: Bir sekreter olarak gelip “şunu yap, bunu yapma” diye… Ben ona saygı gösteriyordum yine. İnanmadığım ve çok ters gördüğüm şeyleri de kabul etmiyordum ve Ercüment Bey de beni kabul etmemeye teşvik ediyordu.

İpekçi, “Vardığım sentez ortanın solundaydı. Daha çok sosyal demokrattı. Solun neresinde olursa olsun ve sağın neresinde olursa olsun, herkesin düşüncelerini açıklamasından yanayım” diyordu


Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 3

ÇETİNER: Ulunay’la Burhan Felek sütununun hikâyesi… Ulunay’la anıların…
İPEKÇİ: 27 Mayıs öncesinden gelişmeye başlamıştı. Fakat daha bilinçli hale gelişi, 27 Mayıs’tan sonra. Ben sosyal görüşlerimi böyle birtakım kitapları okuyarak, yahut birtakım insanları dinleyerek kalıplar halinde oluşturmadım. Bunun bir gelişmesi oldu. Bu gelişmede de en önemli rolü, sık sık yapmak fırsatını bulduğum geziler oynadı. Yani değişik ülkeleri, değişik rejimleri gördüm. Bildiklerimi gördüklerimi birleştirip birtakım sentezlere vardım, kendi fikirlerimi oluşturdum. Bu sentez ortanın solunda bir noktada idi. Daha çok sosyal demokrat denebilen bir karakter taşıyordu. 

14’ler olayı
Ayrıca düşünce özgürlüğüne inanıyordum. Solun neresinde olursa olsun ve sağın neresinde olursa olsun, herkesin düşüncelerini açıklamasında serbest kalmasını benimsedim. Toplumcu bir eğilimle, özgürlükçü bir eğilim birleşti benim sentezimde. Ve her iki nedenle, Türkiye’de o dönemlere kadar özgürce açıklanamayan toplumcu görüşlerin açıklanmasını ve desteklenmesini benimsedik. Ve ilk kez Milliyet’te bu türde yazılar yayımlamaya başladık. 
Yine o sıralarda dünyanın değişik yerlerine dağıtılmış olan 14’lerle görüşüp “İhtilalin İçyüzü” yazılarını hazırlamak üzere geziler yaptım. Dünyanın değişik rejimle yaşayan ülkelerini, birbiri ardından aynı gezide görmek olanağını buldum ve o geziden sonraki seyahat notlarımı bir röportaj dizisinde topladım. Mutlu ülkeler, mutsuz ülkeler diye bir ayrım yaptım ve o dizinin sonunda da bir sonuç yazısı yazdım. O sonuç yazısının başlığı, yegane konu sosyalizm idi. Bu, o sırada Türkiye’de bu netlikte yazılmamış bir görüştü başlık olarak. Büyük yankıları oldu. Aslında yazının içeriğinde, sosyalizmden ne anladığımı açıklıyordum. Ve bunun sosyal demokrasi, demokratik sosyalizm olduğunu belirtiyordum. 
Komünist ülkelerdeki düzeni değil, sosyal demokrat ülkelerdeki, daha çok İskandinav modeline yakın bir düzeni çözüm olarak öneriyordum. O yazının başlığı dediğim gibi tepkilere yol açtı, hem de etkili oldu. Milliyet ve ben böylelikle bu şeye angaje olduk. 

‘Çetin’le yönetim uzlaşamadı’

Çetin’le başlangıçta toplumcu görüşleri savunan iki kişiydik. Yolda ilerlemeye başladığımızda ben bir noktada durdum, Çetin daha ileri gitti. Ben, şahsen Çetin’in daha ileri gitmesine karşı çıkmadım. 
Çünkü dediğim gibi hem toplumcu, hem özgürlükçülüğü benimsemiştim ve bunların savunulmasını istemiştim. Özgürlükçülüğü savunan bir insan olarak da Çetin’e saygı göstermem gerekirdi. Ama gazetenin Karacan tarafından çizilmiş bir sınırı vardı. 
Bu sınır, o gidişle zorlanmaya başladı, dışına çıkıldı ve ben başlangıçta gazetenin sahibi ile Çetin’in arasındaki köprülerin kopmamasına, onları buluşturmaya çalıştım. Bunu bir süre yapabildim. Fakat bir süre sonra Çetin’den yardım görmez oldum. 
Yani Çetin tutumunu katılaştırdı ve köprüyü atmayı göze aldı. Onları bağdaştırma, uzlaştırma olanağı kalmadı ve koptu. Koptu ama, gazeteye vermek istediğim de, Ercüment Karacan tarafından desteklenen bir politikaydı. Toplumcu ve özgürlükçü karakter… Çetin’den dolayı bozulmadı. 
Ama Çetin’in ayrılışı olaylı oldu ve zannedildi ki gazete geriye döndü. Yahut gazete samimi değil. Gazete samimiydi, Çetin de samimiydi. 
Ama o iki samimiyet tam aynı noktada buluşmadı, birisi daha ileri gidince sürtüşme başladı. Bu sürtüşmeyi yumuşatamadım, yumuşatabildiğim kadar yumuşattım. Bir noktada yumuşatılamaz hale geldi ve gitti. …….

Sola dair görüşümüz farklıydı

O sıralarda bir de Yön hikâyesi oldu. Gezilerimi ve “sosyalizm”i anlatan o yazıdan sonra aynı görüşleri paylaşan birçok kimse oldu. Kimiyle hiç tanışmadık, kimiyle bir ilişki kuruldu. Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Sosyal, Eyüpoğlu. Eyüpoğlu’nun finanse ettiği bir dergi üzerinde, Çetin Altan’ın evinde ilk görüşmeler yapıldı. O zaman ben bu işe Ercüment Bey’in de desteğiyle yüklü şekilde katılmıştım. Bir çeşit sosyalizmin başlangıcı olarak düşünüyordum.
Sosyal demokrasi, toplumcu ve özgürlükçü görüşleri yayımlayacak bir dergi anlayışıyla ben bu işe girdim. Öteki katılanlardan da bunun çok ötesinde bir eğilim görmedim ve Yön’ün ilk sayılarını bir sekreter, bir yazar olarak büyük yüküyle taşıdım. Sayfalarını kalıpları alıp sırtımda taşıdığımı filan hatırlarım.abdi-ipekci-cenaze
Çok bağlandığım bir girişimdi o. Bir de bildiri hazırlanmıştı, ilk sayısında. Fakat bir süre sonra ortaya şöyle bir şey çıktı: Aslında sol görüşlerimizin ve hepimizin aynı noktada olmadığı ortaya çıktı. Bazıları benden daha ileri idi. Ben bunun belirtilerini, bir süre sonra yazdığım bazı yazılara karşı o arkadaşların tavırlarından sezmeye başladım. 
İlişkim yavaş yavaş azaldı, zaten ihtiyaç da kalmadı. Mesele derginin oturtulmasındaydı, dergi rayına girmişti ve benim ilişkim her iki nedenle giderek azaldı. Yani bunu şunun için söyledim: Başlangıçta sola açık bir yola çıkıldı. Çıktığımız zaman hepimiz aynı noktadaydık veyahut öyle olduğunu sanıyordum. Ama ben bir noktaya kadar gittim. 
Bazıları o noktada kalmadılar, daha ileri gittiler. Benim durduğum noktadan daha ileri gittiler. Benim durduğum nokta, bazılarına geriye dönüş gibi gözüktü sanıyorum. Aslında ben geriye dönmedim. Onlar benim gideceğim noktadan daha ileriye gittiler. Ve ben yola çıkarken öyle bir şey düşünmemiştim. 

Krediyi engellemeyen DP eleştirilmeyi istemiyordu

ÇETİNER: Washington’da sefarette Menderes’in size kızdığı tartışma neydi?
İPEKÇİ: DP’nin politikasının yanlışlığı, daha çok özgürlükler üzerineydi. Ben muhalefete karşı davranışlarını eleştirdim. O savunmuştu. Ayrıntıları Altemur hatırlar. 
ÇETİNER: Menderes’in tepkisi nasıldı? 
İPEKÇİ: Anlaşılan Menderes sonra konuşmuş Altemur’la. O tartışmanın muhasebesini Basın Yayın Genel Müdürü olan Altemur’la yapmış. 

Menderes’le dostluk
Özetlersem… Milliyet’in kuruluşunda, yenileşmesinde gazetenin sahibi Naci Bey’le çok yakın dostluğu vardı Menderes’in. Ama Naci Bey, gazeteyi bu dostluğa angaje etmeyen bir başyazı yazmıştı. Ve biz bu başyazının doğrultusunda iktidar ile ilişkilerimizi, ne birine, ne de diğerine angaje olmadan yürütmeye çalıştık. Giderek DP’nin malum politikasından ötürü bu denge, DP aleyhine bozuldu. DP iktidarı ile savaşmak zorundaydık. O savaşa katıldık ve önü çektik. Bu gelişmeden ötürü, Naci Bey’in Menderes’le yakınlığını bilen, yahut onu göz önünde tutan birçok Demokrat Partili o sıralarda bize baskı yaptı. Her muhalefet yapan, gazeteye baskı yapıyordu. 
Şöyle laflar ediyorlardı: Siz Naci Bey’e ihanet ediyorsunuz. Naci Bey bugün hayatta olsa bilmem sizi şöyle yapar, falan filan. İkincisi, bir de haksız bir söylenti vardı: “Bu gazete Demokrat Parti’nin parasıyla kuruldu” gibi laflar çıkarıyorlardı. Bu tamamen asılsız. DP’nin bir kere parası kesinlikle söz konusu değil. Ama zannediyorum Naci Bey gazeteyi yeniden organize ederken muhtaç olduğu finansmanı, bankalardan krediyle bulmuş. O sıralarda bankalar, makul taleplere kredi vermiyorlar, politik şeylere kredi veriyorlar. 
Zaten bankaların kredi sistemi, politikası o kadar değişmişti ki, o krediyi almak için mutlaka bir yolunu yordamını bulmak gerekti. Belki o yolun, yordamın bulunuşunda… Belki Menderes hükümetinin bankalara, “Bu talebe karşı menfi bir tutum takınmayın” şeklinde bir telkini olmuştu. Benim bildiğim bu. 

DP ‘vicdansızlık’ diyordu
Bu kredi bir hibe olarak alınmamış ve son santimine kadar da ödenmiştir. Bunu vesile ederek DP ileri gelenleri, kendilerini eleştirmemizi bir vicdansızlık olarak görüyorlardı. 27 Mayıs öncesi dönemlerde, savaşı her türlü çareye başvurarak yürüttüğümüze vicdanen kaniyim.
ÇETİNER: Peki Adnan Bey’le başka karşılaşmanız oldu mu?
İPEKÇİ: Bir ara Parkotel’de basın toplantıları yapardı. Orada muhalif sorular daha ziyade Ali İhsan Göğüş tarafından sorulurdu…

Ekspres’ten arkadaşları aldım

ÇETİNER: Gazetedeki renkli simaları yazmışım buraya. Ümit Deniz, Halit Kıvanç, Turhan Aytul ve Gündüz Kılıç… Bunlar hakkında bir iki hatıranız… Ümit Deniz nasıl geldi, geldiğinde mi buldun Ümit Deniz’i?
İPEKÇİ: Ümit Deniz zannediyorum geldiğim zaman gazetedeydi.
ÇETİNER: Halit Kıvanç da mı gazetedeydi?
İPEKÇİ: Halit’i ben aldım. Halit Ekspres’teydi… Ekspres’teki arkadaşların çoğunu, ressam Nezih, Sami Kohen, bunlar Ekspres’ten geldi.

Röportaj: Yılmaz Çetiner

Kaynak: MİLLİYET

Abdi İpekçi’nin Verdiği Son Röportaj – TAM METİN

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979’da karanlık bir suikasta kurban giderek hayatını kaybetti. Yazılarında Atatürkçülüğü, barışı, düşünce özgürlüğünü, ülkenin bağımsızlık ve bütünlüğünü savunan Abdi İpekçi, ülkemizde katledilen ne ilk ne de son gazeteciydi.

RÖPORTAJLIK olarak Abdi İpekçi’yi anmak ve yeni kuşaklara hatırlatmak için vefatından 15 gün önce Yılmaz Çetiner’e verdiği, 2006’da yayınlanan röportajın tam metnini yayınlıyoruz. 

abdi-ipekci-olduruldu-mansetler

12 Eylül’ün öncesinde ekonomik ve siyasi buhranın hâkim olduğu, terörün azıttığı bir ortamda İpekçi, bir türlü uzlaşmayan Demirel ile Ecevit’i ‘barıştırmak’ istiyordu. İki liderin anlaşmasıyla sorunların çözüleceğine inanıyordu.

Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 1

Sunuş

Abdi İpekçi ile gazeteciliğe aynı yıllar başladık. Bir ara Yeni Sabah’ta beraber olduk. Sonra ben Vatan’a girdim. Yaklaşık 30 yıl Babıâli’de meslektaş, dost olduk. Bu, bize ayrıca da özel arkadaşlık kazandırdı.
Yıllar sonra ben onun Ankara temsilcisiydim, sonra röportaj yazarı. Hiçbir siyasi ve ticari çıkarı olmayan mesleğinin âşığı, okuyan, yeniliklere açık, ileriyi gören aydınlık bir gazeteciydi Abdi.
Bir gün, benim dizi röportaj ve inceleme tutkumdan olacak Milliyet’in belgesel bir tür romanını yazmamı istedi. Tabii Ercüment Karacan da beraber. Altı aydan fazla serbest kaldım, çalıştım eseri tamamladım. Bu arada Babıâli’nin eski ustalarıyla tanıştım onları dinledim.
1915’ten 1975 yılına kadar Babıâli’de geçen olayları tespit ettim, yazdım.
Abdi İpekçi’yle her gün karşı karşıya idik, hatta bazı akşamlar beraber çıkıp otomobiliyle Nişantaşı’na kadar gidiyordum. Ama bir türlü onu konuşturmak mümkün olamıyordu. “Akşama görüşürüz”, “Yarın sabah görüşürüz”, uzayıp gidiyordu…
Nihayet bir gün yakaladım aziz arkadaşımı… Kaçamadı ama takipçiliğim hoşuna gitti, gülmeye başladı.
– Ama, dedi; Turhan’ı (Aytul) da çağıralım Milliyet’teki bazı olayları hatırlatır.
Tamam dedim… ve başladım sorularımı sormaya.
Aradan tam 27 yıl geçti. Yazdığım 3. hamur kâğıtlar bile gevrekleşti… ama 21 sayfalık anı-röportaj sakladığım yerde demir gibi duruyordu.
Hani bazı yaşlı hasisler vardır! Birçok değerli eşyalarını ortaya çıkaramaz, üzerine oturur. Yoksa öyle miyim? Güldüm kendi kendime.
Geçen gün inanın biraz da heyecan içinde gazeteye gittim. 30 yıldır çalıştığım Milliyet’ten yaklaşık bir yıl uzak kalmıştım. Ohh hayat varmış!
Genç yönetmenimiz Sedat Ergin ile odasında sohbet ediyoruz. Sehpanın üzerine koyduğum şeffaf dosya içindeki sararmış kâğıtları gördü, “Ne bunlar ağabey” dedi… İşte tam gazeteci merakı!
Abdi İpekçi 27 yıl önce hayatını anlatıyordu bana. Nasıl gazeteci olduğunu. Milliyet’e girişini… Gazete içindeki olayları… Asıl önemlisi niçin ortanın solunu tuttuğunu… Ecevit’i bu konuda nasıl donattığını, kendisinin orta solun neresinde olduğunu…
“Dur dur” dedi, genel yönetmenim. Hayret dolu bakarak. “Bugüne kadar neden yazmadınız?” dedi. 
Önce böylesine süratli önsezisini düşünememiştim. Geç kalmak bizim meslekte affedilmez, biliyorum. Yalnız şunu söyleyeyim, Abdi olsaydı aynı manzara karşısında o da böyle yapardı. Hatta bir odayı kapatır, hazırla şu yazıyı derdi. 
Ve işte Abdi İpekçi’yle ölümünden iki hafta önce yapılan 27 yıllık konuşma…

Demirel ile Ecevit’i buluşturmak istedi

Abdi İpekçi Ankara’ya gidecekti. Başkentte siyasi hava hayli karışıktı. Büyük illerde ve Doğu’da sıkıyönetim vardı. İki büyük parti, Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi hiçbir asgari müşterekte anlaşıp bir araya gelemiyorlardı. Diyalog kopmuştu.
Halk her gün şiddetlenen terör olaylarından, işlenen siyasi cinayetlerden ürkmüştü! Öte yandan ekonomik yoksulluklar içinde kıvranıp duruyordu.
Akaryakıt, şeker, yağ tüm ihtiyaç maddeleri piyasada yoktu. Üstelik fiyatlar ulaşılamayacak kadar yüksekti.
İşte bu ortamda Abdi İpekçi, Demirel ile hükümetin başı olan Başbakan Ecevit’i bir araya getirmek istiyordu.
İki lider arasında anlaşmayı sağlarsa halledilmeyecek sorun yoktu. Terör kesilirse halkımız rahat nefes alırdı, ekonomi düzelebilirdi.

Ecevit’i eleştiriyorduk
Abdi İpekçi’nin ertesi sabah Ankara’ya gideceğinin gecesi, tesadüfen ben de bizim meşhur yazı işleri müdürlüğü masasındaki arkadaşları Nişantaşı’nda Corc’un yeni açtığı Kulis’e davet etmiştim. Benim pazarım dahil ömrüm bu arkadaşlarımın yanında geçerdi…
Turhan Aytul, Doğan Heper, Tufan Türenç ile Pınar Türenç, Azer Bortaçina, Erhan Akyıldız, Faik Akın hep beraberdik… Hasan Pulur gelememişti.
Daha kadehlerimize içki koymadan gayet neşeli Abdi İpekçi geldi oturdu aramıza. “Çocuklar çok iyi yaptınız, biraz kafanız dinlenir” dedi. Hepimiz mutlu olmuştuk!
Birkaç dakika sonra havamızı bulduk! Ben Bülent Ecevit’i fazla eleştiriyor, okuyucuların da şikâyetlerini aktarıyordum. Gazetenin yöneticileri olarak Doğan ile Tufan örnekler vererek Ecevit’i eleştiriyorlardı. Fakat, Abdi gayet rahat tartışıyor, eleştirilere kızmadan cevaplar yetiştiriyordu.

Demirel ‘Kal’ demiş…
Daha önce odasında bir gün, kendisine şöyle söylemiştim:
– Abdiciğim, Bülent Ecevit şöyle şöyle söyleyecek ama… diye yazıyorsun, mazeret beyan ediyorsun! Ne olur bu kadar açık savunma Ecevit’i diyordum.
Gülüyordu. “Sahi mi söylüyorsun. Ben bu kadar mı fazla Ecevit taraftarı görünüyorum? Eğriye eğri, doğruya doğru diyorum sadece…”
Yazı İşleri Müdürü Hasan Pulur’un, Doğan Heper’in, Turhan Aytul’un düşünceleri de gazetenin fazla Ecevitçi olduğu şeklindeydi. İpekçi son aylar dozunu azaltmıştı savunmasının ama Ecevit sıkışınca yine dayanamıyor… “yarattığı lideri” kurtarmaya çalışıyordu.
İşte az sonra Kulis’ten ayrılan Abdi arkadaşımız Ankara’ya Başbakan Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel arasında bir anlaşma bir yakınlaşma sağlamak umuduyla gidiyordu.
Şu kadarını söyleyebilirim, Ecevit buluştuklarında o ortamda bile, Abdi İpekçi’ye, “Nurlu ufuklar”dan bahsetmiş, “Taze para bulunabileceğini her şeyin düzeleceği”ni anlatmış!
Süleyman Demirel ise Abdi’ye İstanbul’a gitmemesi için çok ısrar etmiş, “Kal burada, bu meseleyi konuşalım tartışalım” demiş.
Ama yola çıkmış, kaderine koşmuş Genel Yönetmenimiz Abdi İpekçi…

Milliyet için ikna ettiler

ÇETİNER- Gazeteciliğe nasıl başladınız? Ali Naci Bey’le nasıl tanıştınız?
İPEKÇİ- Gazeteciliğe Galatasaray’ın ortaokul sınıflarında iken amatör olarak başladım. Önce spor dergilerine karikatür çiziyordum. Sonra mizahi dergilere de karikatür çizmeye başladım. Spor dergilerindeki çalışmalarım, karikatürcülüğün yanı sıra yazarlık olarak da gelişti. Lise son sınıflarında spor dergilerinde sekreterlik de yapmaya başladım. Liseyi bitirdikten sonra Hukuk Fakültesi’ne devam ederken, günlük gazetelerde profesyonel olarak ilk çalışmalarım başladı. 
Yeni Sabah gazetesine muhabir olarak girdim. Daha sonra Yeni İstanbul’da sekreter olarak çalıştım. Yeni İstanbul’da yanında çalıştığım Mithat Perin, İstanbul Ekspres gazetesini kurduğu zaman beni Yazı İşleri Müdürü olarak aldı. Orada Yazı İşleri Müdürü olarak çalıştım ve bu arada askerlik görevini yapmak üzere ara verdim. Yedek subaylığımı Kore’de yaptım. Kore’den dönünce İzmir’de Osman Karaca beni karşıladı. 

Birkaç haftalık tereddüt
Milliyet gazetesinin yeni bir hazırlık içerisinde kendini yenileyerek çıkacağını ve Yazı İşleri Müdürü olarak beni almak istediklerini söyledi. İzmir’den geldikten sonra bir süre tereddüt dönemi geçirdim. Bu birkaç hafta sürdü. Daha sonra işte sağdan soldan gelen haberler üzerine…
ÇETİNER – Milliyet olmasaydı nereye girecektin? Yahut ne yapmak isterdin?
İPEKÇİ – Benim aslında geçirdiğim tereddüt şuydu: Milliyet olmasaydı, nereye gireceğimi düşünmedim de, geldikten sonra Babıali’de dolaştım. Yani İstanbul Ekspres’ten resmen ayrılmış, kopmuş değildim aslında. Fakat bilmiyorum neydi o tereddüt tam olarak. 

Çok kuvvetli bir şahsiyetti
Öyle bir şey kalmış hafızamda bir iz olarak. Ha, iyi bir şey yapmak istiyordum. Mesleğe daha ciddi olarak girmek istiyordum. Bunun imkânları ne olabilir, diye düşünüyordum. İşte o arada Osman Karaca’nın söylediği davet, sağdan soldan daha ısrarlı gelmeye başlayınca, bir kere gideyim, konuşayım dedim. Belki dedim, Milliyet’ten gelen bu daveti başında biraz tereddütle karşılamış olmam, eski Milliyet, yani 1950 yıllarındaki Milliyet’in havası, tutumu, politikası ile bana çok çekici gelmeyen bir gazete oluşu, o davete derhal sevinerek, isteyerek koşmamı önlemişti. 
Şimdi hafızamda öyle kalmış, bilmiyorum. Fakat bir kere git, mutlaka konuş diye ısrar edilince, gittim, konuştum. O konuşma sonucunda…
ÇETİNER – Kiminle? Ercüment Bey’le mi, Ali Naci Bey’le mi?
İPEKÇİ – Hatırladığım kadarıyla her ikisi de vardı. O konuşma sonunda tereddütlerim giderildi. Yani, yenilenen Milliyet’in 1950’nin başında çıkan Milliyet’ten her bakımdan çok farklı olacağına inandım. Politikası bakımından, tutumu bakımından, gazetecilik yapma olanakları bakımından, yeni bir yaratma hevesini tatmin bakımından, kapıların açık olduğunu gördüm. 
Gerçi o zamana kadar Naci Bey’le tanışmışlığım, konuşmuşluğum olmamıştı ama, tanıyanların bildiği gibi Naci Bey sempatik bir adamdı, o yönüyle de beni etkiledi. Sonra çok heveslendirdi, bir insanı gazeteciliğe teşvik, heveslendirme bakımından çok kuvvetli bir şahsiyete sahipti Naci Bey. O yönüyle de etkiledi.
ÇETİNER – Nerede olmuştu bu?
İPEKÇİ – Eski binada…

İpekçi, “İlk yaptığım gazete iyi olmadı. Peyami Safa, ‘Bu çocuk yapamayacak’ demiş. Safa’ya resimaltı yazdırttım, itiraz etmeden yaptı. İlk büyük münakaşalarımdan birini onunla yaptım” diyordu Çetiner’e


Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 2

ÇETİNER: Milliyet’e gelirken kiminle konuştunuz?
İPEKÇİ: Ben geldiğimde Molla Fenari Sokak’taki bina yapılmıştı. Gazete daha çıkmıyordu. Hazırlıklar yapılıyordu. Sonra Ercüment Bey de yaşça ve kafaca yakın, kolay anlaşabileceğim biri olarak gözüktü. Naci Bey’le aramızda oldukça büyük yaş farkı vardı. ben o zaman oldukça gençtim. 
Sonradan Naci Bey’in bana söylediğine göre, Milliyet’in nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerimi o da benimsemiş. Böyle ilk temas sonunda kendiliğinden bir yaklaşma ve ortaklık doğdu.
ÇETİNER: Hayalinde nasıl bir Milliyet vardı? Hayalindeki Milliyet’e eriştin mi, ulaştın mı?
İPEKÇİ: Ben hayalimdeki gazeteye hiçbir zaman ulaşamadım ve ulaşamam da.
ÇETİNER: Nasıl bir Milliyet düşünüyordun o zaman?
İPEKÇİ: Her zaman düşündüğüm gazete, yani çok mükemmel bir gazete. Onu yapmak mümkün değil. Yapmak istediklerimin bir kısmını yapabildim. Yani yalnız başıma yaptım dersem bir kere beraber çalıştığım, beraber gerçekleştirdiğim arkadaşlara haksızlık olur ama, o gazete, yani zaten idealimdeki gazete, böyle çok somutlaşmış, her şeyi ile gözümün önünde bir gazete yok. 
Ama yapmak istediklerimi zaman zaman ve bölüm bölüm yapabildim. Onların tamamını aynı şekilde toplayan bir gazete olarak yapmadım. 

abdiipeki2Talihsiz dönem
İdealimdeki gazeteye en çok yaklaştığım sıra talihsiz bir dönem oldu. 1964’te bir yenilik yapmıştık. İki ayrı gazete olmuştu Milliyet. Şimdi bunu Günaydın yapıyor. Birisi doğrudan doğruya haber ve yorum veriyordu. Öteki de dinlendirici ve eğlendirici olan magazin bölümüydü. 
O sekiz büyük sayfalık gazetede işte bugün Batı’da yayımlanan ve bütün dünyanın bildiği, ciddi ve okunan gazetelerine yaklaşmak istemiştik ve yaklaşıyorduk. 
Ama o sıralarda birtakım talihsiz olaylar oldu ve bu formülün uygulanmasında maddi ve manevi bakımdan ortaya çıkan problemler çözümlenemedi, tekrar eski şeyine… Fakat o yenilikten birtakım şeyleri de muhafaza ederek döndü gazete.
ÇETİNER: Pahalıya mı mal oldu?
İPEKÇİ: Maddi yükü ağırdı. Aslında taşınabilirdi bu zannediyorum. Hatırladığım kadarıyla martta falan olmuştu. Bir iki ay sonra mevsimlik düşüş başlıyor ilan bakımından da satış bakımından da… Bu pahalılığın taşınması konusunda korkular ve tereddütler belirdi. O zaman Milliyet bugünkü kadar rahat maddi olanaklara sahip değildi. 
Ayrıca Çetin Altan’ın ayrılmasına da rastlamıştı, o dönem. Çetin Altan’ın ayrılması hem hadiseli olmuştu, hem de etkisi görülmüştü gazetede. Başka faktörler üst üste binince Ercüment Bey bu formüle dayanan gazeteyi, o şekliyle o ağır yüküyle taşımaktan endişeye kapıldı ve vazgeçildi.
ÇETİNER: Milliyet’e girişinizin hikayesi böyle başlıyor. O konuşmalardan ne kadar zaman sonra başladın, gazete ne kadar sonra çıktı?
İPEKÇİ: Ağustosun ikinci yarısında konuşmuştuk. Gazete 1 Ekim’de çıkacaktı. Yani bir aylık bir hazırlık dönemi oldu.

Paraşütle inmiştim
ÇETİNER: Milliyet’te ilk karşılaştığın önemli olay hangisi?
İPEKÇİ: Benim sonradan öğrendiğim bir iki olay var başlangıçta. Yani ben geldiğim zaman daha önce beraber çalışmadığım bir kadronun başına adeta paraşütle inmiş gibiydim. Gerçi daha önce çalıştığım bazı arkadaşlar sonradan katıldılar kadroya. 
Başlangıçta sezmedim, fakat onların daha önce beraber çalışmaya alışık oldukları kimsenin yerini alan ve kendilerinden yaşça büyük olmayan, tecrübe bakımından da belki onlardan daha üstün olduğu tartışılabilecek birisinin gelmesini tereddütle karşıladıklarını sonradan öğrendim. 

Olumlu karşılanmadım
Bana hiç sezdirmediler ama bazı arkadaşlar, 1 Ekim’de, gazete yayımlanmadan önce toplanıp tanımadıkları ve belki de inanmadıkları bir insanın paraşütle tepelerine indirilmesini olumlu karşılamamışlar ve bir ortak hareket tasarlamışlar. 
O sıralarda gazetede tanışıklığım olan kimseler arasında Sami Önemli ve yanılmıyorsam rahmetli Ümit Deniz vardı. Onlar bu arkadaşlara karşı çıkmışlar, beni tanımadıklarını, zannettikleri gibi olmadığımı, en azından bir şans tanınması gerektiğini galiba… 

Kamçılayıcı oldu
İşte o mealde konuşmalar yapmışlar ve ikna etmişler, herhalde durdurmuşlar. Ama bu ümitsiz, olumsuz ve mütereddit hata sonradan da devam etti. 
Bir kısmına doğrudan doğruya tanık oldum, bir kısmını sonradan öğrendim. 
Bu anlattığım sonradan öğrendiklerimden biriydi. Mesela Bedri’nin (karikatürist) ilk günkü gazeteyi teftişiydi. Hatta gazeteden önce ilavesi basılmıştı. Makinenin başında idik, birçoklarımız heyecanlı. Gazete çıktı falan ve ben de merakla nasıl karşılanacak diye bakıyordum.
Bedri eline aldı. Bu gazeteden zaten ümitli değildim. Şimdi hiç ümidim kalmadı dedi, bıraktı. Üzüldüm ama yılmadım. Ve bundan dolayı Bedri’ye kırılmadım, bilakis belki de daha kamçılayıcı oldu bana bu ve buna benzer tepkiler. 

Bildiğimi okurdum galiba
İlk günkü gazete, her gazetenin ilk nüshası gibi aşağı yukarı bir sürü aksiliklerden ve benim de hatalarımdan herhalde, pek iyi çıkmadı, hatta hiç iyi çıkmadı da diyebilirim. 
Bu tereddüt duyanlarda, tereddütlerin büyümesine yol açtı. Ve yine sonradan öğrendiğim kadarıyla Peyami Safa (ki hazırlık dönemindeki ilişkilerimiz gayet iyiydi Peyami Safa ile). Ben o zaman meslekteki büyüklerime hep bir hoca olarak yaklaşır ve onlardan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Ama o zaman dahi yine bildiğimi okurdum galiba sonunda.

Peyami Safa’ya ters konuştum

ÇETİNER: Peyami Safa, bizim “küçük dâhi” dermiş?..
İPEKÇİ: Bilmiyorum. O ilk günkü gazeteyi eline aldığı zaman, sonradan bana anlattıklarına göre, Peyami Safa bunu bana kendisi söylemedi de, doğrusunu söylemek lazım, ondan sonraki ilişkilerimizde Peyami Bey’le iyiydi, her gün uğrardı. Tenkitlerini söylerdi, ben ondan fikir sorardım. Bazen resimaltı dahi yazdırttığım olmuştur Peyami Safa’ya. Siz bunu daha iyi yaparsınız falan diye ve hiç aldırmadan, itiraz etmeden de yapardı. Sonraları bozuldu ilişkilerimiz ve meslekte ilk büyük münakaşalarımdan ve sert çıkışlarımdan birini onunla yapmak zorunda kaldım.

Safa’nın komünist fobisi
ÇETİNER: Sebebi neydi?
İPEKÇİ: Şimdi tam hatırlamıyorum da, onun matbaada komünist araba fobisi başlamıştı. Hiç ilgisiz insanların aleyhinde gibi konuşurdu. Bunlar arasında mesela Yazı İşleri ile ilgisi olmayan teknik serviste çalışan, siyasi şeyi katiyen olmayan, gayet iyi bildiğim kimseler vardı. Onlara karşı böyle ters çıkışlar yapardı. Gelirdi bana, onlardan dolayı baskı yapmaya. 
Sonra Naci Bey’in vefatından sonra, gazetede her istediğini yapan ve yaptırmak isteyen bir adam havasına girmişti yavaş yavaş. Bunu Ercüment Bey çok kırdı başında. Bana da geliyordu, bazı şeyler yaptırtmak istiyordu. Ben onu kırmadan bunları yapabildiğim kadar yapabiliyordum. Ama kendi düşüncemle çok çatışan, sürtüşen şeyleri de yapmıyordum. Ama onlar politik mahiyette değildi. 
Yani Peyami Bey’le aramızdaki çatışmayı siyasi bir görüş ayrılığından çıkan çatışmalar olarak yorumlamak yanlış olur. Gelip şu komünisttir, bu bilmem nedir filan dediği zaman münakaşalarımız olmuştur. Ama onun dışında daha çok gazetenin yayını, teknik meseleleri, şunlar bunlar, kendisinin yapmak istediği işler filan…

Safa mukabele etmedi
İlk defa bir büyüğüme karşı çok ters ve sert konuşmak zorunda kalmıştım. Onu hiç unutmuyorum. O dahi bana aynı terslikte mukabele dahi edemedi, kendince işten bir nasihatımsı bir lafla ayrılmıştı… Bunun dışında Peyami Safa Bey’le anlaştığımız, anlaşmadığımız birçok şeyler olmuştur ama, ondan yararlanmaya çalıştım ve yararlandım da.url
ÇETİNER: Yazısının kullanılıp kullanılmadığı değil…
İPEKÇİ: Hatırladığım kadarıyla değil… Öteki anlatmak istediğim meseleye gelelim. O gitmiş ilk günkü gazeteyi aldıktan sonra Naci Bey’e, “Bu çocuk bu işi başaramayacak. Geç kalmadan tedbir alalım ve değiştirelim” diye heyecanlı ve sert bir çıkış yapmış. Naci Bey bunu serinkanlılıkla karşılamış, “Dur acele etme. Ben henüz o kanaatte değilim.” 

Patron Naci Bey’den Abdi İpekçi’ye

‘Tenkit edilince boynunu büküyorsun, üzülüyorum’

ÇETİNER: Milliyet’te ilk günkü hatalardan sonra ne yaptınız?
İPEKÇİ: Bereket versin ikinci gün gazeteyi toparlayabildim. Nitekim gazeteyi basan makinist dahi -şimdiki Başmakinist Hakkı Usta Tan-, “Ha Abdi Bey, şimdi oldu” demişti. 
Gerek psikolojik ortam gazetede, gerek gazetenin çıkışında iyi olmayan hususları kısa sürede toparlayabilmek, hep beraber çalıştığım arkadaşlarla ahenkli bir havayı tutturabilmek, hem gazetedeki hataları kısa sürede gidertebilmek olanağını buldum.
ÇETİNER: Ali Naci Bey’i nasıl karşılıyordunuz o ilk günlerde…
İPEKÇİ: O ilk günkü başarısızlığı bana hiç duyurmadılar. Yani suratlarından da onların bir tereddüt geçirdiğini okuyabilirdim belki ama, benim cesaretimi kıracak en ufak davranışları olmadı. Aksine teşvik ettiler. 
Naci Bey’in bir yanı vardı. İnsanı çok güzel överdi, yani maalesef çok az çalıştım onunla ama, o kısa süre içerisinde biraz iyi olan bir şeyleri alıp göklere çıkarırdı. O insanı cesaretini, moralini çok yükseltir. Buna karşılık tenkidi gerektiren bir durum olunca da hiç sakınmazdı. Ama bana söylediği bir şeydir o. 

Naci Bey pişman oluyor
“Yahu derdi. Sen tenkit edilince, boynunu öyle masumane büküyorsun ki, bir kere münakaşa edemiyorum seninle. Ondan sonra da üzülüyorum tenkit ettiğime, pişman oluyorum” derdi. 
Ben bunu bilerek olsun diye yapmıyordum ama, o böyle bir teşhis koymuştu ki galiba böyleydi. Çünkü hatamı gördüğüm zaman tenkide uğramadan önce ben çok üzülüyordum. O üzgünlük yükünü üzerimden atamıyordum. Naci Bey beni bir hatadan dolayı eleştirmeye çağırdığında, karşısına zaten o üzüntüyle çıkıyordum. 
Onun için tenkitlerinde de sert olmuyordu bana. Sonra, yazarlık yapmıyordum. Sadece Yazı İşleri Müdürü’ydüm. O zamanki Yazı İşleri Müdürlüğü sekreterlikti. İyi mizanpaj yapan, iyi Yazı İşleri Müdürü sayılıyordu. Ve bütün sayfaların mizanpajını spor dahil yapıyordum. Ama yalnız sekreterlik yapıyordum. 

İlk yazım spor üzerineydi

ÇETİNER: Sporla özellikle ilgilendiniz?
İPEKÇİ: Spor sayfasıyla özellikle ilgilenirdim, çünkü spordan gelmiştim ve sporda tasarladığım birçok yenilikler, düşünceler vardı. Bunları yavaş yavaş spor sayfasında uygulamaya başladım ve dolayısıyla ağırlığımı, dikkatimi spora vererek, belki kabiliyetim de o sıralardaki formasyonum bakımından ordaydı. 
Bunun sonucunda önce spor sayfasına ilgi toplayan bir gazete oldu Milliyet. O sırada ilk defa Yılın Sporcusu seçildi. O seçim dolayısıyla şimdi tam hatırlamıyorum, bir yazı yazmak zorunda kaldım. 
Sanırım Milliyet’e yazdığım ilk yazı idi, imzasızdı. Ertesi gün Naci Bey yazıyı okumuş, çağırdı beni kim yazdı bu yazıyı dedi. Ben nasıl karşıladığını tam bilmiyordum ama, yazdığımı söyledim. 

‘Monşer, yaz bir şeyler’
“Monşer, sen iyi bir yazarsın, yaz, bir şeyler yaz” dedi. Ne yazayım Naci Bey dedim. “Yaz bir şey yahu, ne olursa olsun yaz bir şey” dedi. O zaman politik yazı yazmak filan haddime değil, aklımın ucundan da geçmiyor. 
Başka konularda öyle fıkra mıkra o da söz konusu değil. Askerliği Kore’de yapmıştım, Japonya’yı görmüştüm. Oradan birtakım notlarım filan vardı, resimler. Japonya’yı yazayım dedim. Tamam dedi.

İpekçi, “Menderes’le sohbet sert bir tartışmaya dönüştü. Menderes’in önemli randevuları vardı ama gitmedi. ‘O fantezi çoraplı genç kimdi?’ demiş benim için” diye Çetiner’e anlattı


Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 3

ÇETİNER- Gazetenin çıktığı günlerde, muhalefet ve iktidar ile gazetenin ilişkileri nasıldı?
İPEKÇİ- Naci Bey’in Demokrat Parti ileri gelenlerine, özellikle Menderes’e yakınlığı herkes tarafından biliniyordu. Yalnız o dönemlerde DP özgürlükleri kısıtlama tedbirlerine henüz başlamamıştı. DP ile mücadele etme ortamı ilk yıllarda söz konusu değildi. 
İkincisi, Naci Bey, DP’ye ve Menderes’e yakın olmasına rağmen, ilk günkü başyazısında belirttiği gibi, tarafsız olmaya zaten angaje olmuştu. Kendi imzasıyla, iktidara dalkavukluk etmeyeceğini, tarafsız ve bağımsız kalacağını yazdı. Biz de bu politikayı sürdürüyorduk. 

Tarafsızlığı sürdüremedik
Daha sonra sürtüşmeler başlayınca, tarafsızlığı ve objektifliği tam bir özgürlükle sürdürebilmek güçleşti. DP’ye karşı kesin bir vaziyet alışımız hemen olmadı. Belki bunda DP’nin gazeteye, yani Naci Bey’in şahsına ve ailesine Menderes’in yakınlığının rolü, gelebilecek baskılara karşı ihtiyatlı davranmak da etken olmuştur. Ama ben yazı işleri müdürü olarak sorumluluğumu yürütürken, haberleri değerlendirirken, bu etkenlerin baskısından kurtulmaya çalışıyordum. Milliyet başlangıçta sert bir muhalefet yapmadı. 
DP’ye karşı başlayan reaksiyonu temsil eden bazı gazeteler muhalefetlerini daha sert bir üslupla yürütüyordu. Milliyet o sertlikte gitmedi. Bu, DP’nin son yıllarına kadar böyle dengeli bir şekilde gitti.

DP giderek sertleşti
ÇETİNER- Hangi olay acaba DP ile Milliyet’i karşı karşıya getirdi?
İPEKÇİ- Bunu tek bir olaya bağlamak yanlış olur. DP muhalefete ve basına karşı sertleşti. Bu sertlik, başka bir sertliği davet etti. Muhalefetten başladı ve gazetelere de geçti. Milliyet de bunun içindeydi. Başlangıçta ihtiyatlı ve dengeli idi. Fakat giderek DP sertleşince Milliyet’in tutumu da kesinleşti ve sertleşti. 
Özellikle son yıllarında, artık adamakıllı DP iktidarının özgürlüklere karşı aldığı tedbirlerle, ekonomik politikasıyla savaşan bir gazete haline gelmişti Milliyet. Ve sanıyorum ki başı çeken iki üç gazeteden biriydi. 
ÇETİNER- Menderes’in telefonu açıp da şikayetleri oluyor muydu?
İPEKÇİ- Oluyordu. Ben direkt olarak Menderes’le muhatap olmadım. Bir olay hariç… Washington’a gelmişti Menderes. Yanında da Nadir Nadi ile Ercüment Karacan vardı. Ben de o sırada bir gazetecilik seminerinde bulunuyordum. Onlar Washington’a gelince ben Chicago’daydım. O geziyi izlemek üzere Chicago’dan Washington’a geldim. 
Washington’da sefarette bir sohbetle başlayan koyu ve sert bir tartışma oldu. Menderes’in önemli randevuları vardı. Büyükelçinin uyarılarına rağmen gitmedi. Ve bizimle orada bir tartışmaya girdi. 

İleri giden sözler söyledim
Fatin Rüştü, Menderes, Altemur Kılıç, Ercüment Karacan, Nadir Nadi, ben… Orada Menderes’le ilk ve karşı karşıya, benim ve ötekilerin çok sert tartışması oldu. Yani o günün koşullarına göre çok sert sayılması gereken bir konuşmaydı. 
Ben de o zaman gençliğimin verdiği hızla belki oldukça ileri giden sözler söyledim. Altemur, o toplantıdan uzunca bir süre sonra, Menderes’in bana o toplantıda bozulduğunu, “O fantezi çoraplı genç kimdi?” dediğini söyledi. Ben o zaman renkli çorap giymiştim anlaşılan. Ona dikkat etmiş, konuşmalarımdan pek hoşlanmamış ve Altemur’a öyle sormuş, “O fantezi çoraplı genç kimdi?” diye.
ÇETİNER- Bilmiyor muydu?
İPEKÇİ- Bilmemiş olabilir. Çünkü o zamanlar gazetede adı sanı geçmeyen birisiydim.

Peyami Safa İpekçi için ‘Küçük Dâhi’ diyor

ÇETİNER- İlk imzalı yazınız ziyaret ettiğiniz Japonya mıydı?
İPEKÇİ- Döneli iki ay olmuştu… Böylelikle ilk imzalı yazılarım yanılmıyorsam o Japonya…
ÇETİNER- Bir hamle yapıyorsunuz 1955 yılında. Bu hamle sırasında Ulunay’ın Sayılı Fırtınalar’ı, Server Bedii’nin (Peyami Safa) başka bir romanı ve senin Japonya… O hamlede. Bu arada geçen acı tatlı olaylar veyahut konuşmalar var mı?
İPEKÇİ- O zaman Yazı İşleri Müdürlüğü bir nevi sekreterlikti ve gazetenin erken baskısı filan yoktu. Bir baskısı vardı. O da gece 01.00’de, 02.00’de. Yani ben matbaada 01.00’e kadar, hatta daha da çok kalırdım. Çünkü gazeteyi almadan makineden eve dönemezdim. Onun için baskının da başlamasını beklerdim. Naci Bey de o sıralarda, özellikle ilk günlerde mutlaka gazeteye gelirdi. Saat 01.00’de o da gazeteyi alıp eve gitmek üzere. Beraber beklerdik makinenin dönmesini. 

abdiipekçi3Sabah eve dönerdik
Dönerdi makine, gazeteyi alırdık, bakardık filan, haydi Naci Bey gidelim. Dur derdi, şu kalıp değişsin, bir de onu görelim derdi, biraz daha beklerdik. Dur derdi, şu müvezziler gelsin, gazete dağıtılsın, gazetenin dağıtımını da görelim derdi. Böylelikle baskı başlasın, ayarı yapılsın, bayiler gelsin, müvezziler gelsin diye diye biz sabahlardık. Ve sabahları giderdik. Bazen de kahvaltımızı da ederdik, öyle dönerdik.
TURHAN AYTUL- Bu arada bir gece Abdi Bey erken kaçtı, bilmiyorum hangi gece olduğunu ama, tarihini biliyorum. Kapalıçarşı yangını oldu. Naci Bey geldi. Fakat Abdi Bey yok… Çünkü Naci Bey arattırıyor, Abdi’yi bul, diye…
ÇETİNER- Nişanlanmak üzere imiş…
AYTUL- Ya nişanlı ya nişanlanmak üzere… Bir türlü bulamadık Abdi Bey’i. Abdi Bey sonra saat 11.00’e, 11.30’a doğru geldi. Kendiliğinizden geldiğini zannediyorum. Ondan sonra Naci Bey çok sevindi. Artık gerisini siz devam edin.
İPEKÇİ- Galiba mürettiphaneye gidişim, Naci Bey’i orada buluşum filan…
AYTUL- Müthiş bir gün. Naci Bey, “Abdi İpekçi yok, ne olacak?” diyor. Abdi İpekçi’ye emanet etmiş her şeyi. Ve Abdi Bey geldi, sayfaları yaptınız. Kapalıçarşı yandı diye ve ondan sonra sabaha karşı da çıktık… Küçük Dâhi meselesini sordun mu Abdi Bey’e?
İPEKÇİ- Nedir? Hiç bilmiyorum ben onu…
AYTUL- Abdi Bey’e takılmış ilk sıfat. Milliyet gazetesinden Peyami Bey tarafından. “Küçük Dâhi”.
İPEKÇİ- O alaylı…
AYTUL- Alaylı tabii, aleyhinizdeki şey.

Patronunun başyazı yazmasını önleyen yazar

İPEKÇİ- Neydi benim Peyami Safa ile aramızdaki mesele? Hatırlamaya çalıştım da…
AYTUL- Sizin Peyami Safa ile bir meseleniz yoktu.
İPEKÇİ- Ben de öyle hatırlıyorum.
AYTUL- İlk anda yoktu. Fakat Peyami Bey gazetede otorite olmak için, yani bugünkü genel yönetmenlik sıfatını alıp, sizi sekreter haline getirmek istiyordu ve bu yüzden sizin hakkınızda “Küçük Dâhi” tabirini kullanıyordu. Ve birinci gazete çıktığı zaman onu koz olarak kullanmıştı. “Küçük Dâhi’nin yaptığı işe bakın!” diye…
İPEKÇİ- O zaman mı bu lafı kullanmıştı?
AYTUL- Tabii.
İPEKÇİ- Bunu ikiye ayırmak lazım.
AYTUL- Ali Naci Bey’in ölümüyle o.
İPEKÇİ- Asıl o benim bildiğim.
AYTUL- Ama başlangıç bu.
İPEKÇİ- Ama başlangıçta ilk günkü gazeteyi beğenmiyor: “Bu çocuk bu işi yapamayacak, geç kalmadan…”
AYTUL- O ayrı.
İPEKÇİ- “Küçük Dâhi” o zaman bir şey olmamış ki! Öyle bir laf olsun.
AYTUL- Hayır, Ali Naci Bey’in ve Ercüment Karacan’ın size olan itimadından dolayı Server Bedii, yani Peyami Safa son derece tedirgin. O küçük bir yan masa vardı. Ali Naci Bey’in…
İPEKÇİ- Şimdi… Peyami Safa’nın ilk başlarda bana karşı gazetenin içerisinde otorite iddiası olamaz. Çünkü Naci Bey var. Naci Bey varken Peyami Safa yerini bilirdi. Gerçi Naci Bey’den sonra gelen en önemli adam olmak iddiasındaydı, bu iddiası da herkes tarafından bir yerde kabul edilmişti, bildiğim kadarıyla.
AYTUL- Bir gün beni Faruk Ağabey’le beraber yemeğe davet etmişti. Size başkaldırmak üzere… Ben bunu nasıl kabul etmedim. Belki ilk defa size biz başkaldırdık…
İPEKÇİ- Orada Sami Önemli’nin müdahalesi oluyor değil mi?

Safa’nın 2 hikâyesi var
AYTUL- Aleyhinizde olan birtakım şeyler büyütülmüş, Kıbrıs meselesinde. Makarios zannediyorum… 
“Küçük Dâhinin çıkardığı gazeteye bak. Bu gazete böyle çıkarılmaz. Böyle şeyler olmaz. Sen karşı çıkacaksın bu işe ve sen geçeceksin sekreterliğe” denildi. 
Ben de, “Ben bu işe girmem. Bir defa girdim. Abdi Bey’in şahsı ile değil, yeni bir adam oluşu dolayısıyla girdim. İkinci sefer girmem” dedim Faruk Ağabey’le beraber yemek yedik…
İPEKÇİ- Neyse ama benim demek istediğim şey başlangıçtaki hikaye ile Naci Bey’in ölümünden sonraki hikâye birbirinden çok farklı. Başlangıçta samimi olarak benim bu işi başaramayacağıma inanmış ve Milliyet’in daha iyi olması için benim uzaklaştırılmamı düşünmüş olabilir. Ondan sonraki hikâye ise Naci Bey’in ölümüyle… 
Gazetede kim var? Naci Bey’in oğlu Ercüment Bey var. “Gazetecilikten hiç anlamaz” diye düşünüyor Peyami Safa. “Abdi var, o da bir sekreter. Bu gazetenin politikasını ben yaparım. Hangi yazının girmesine, hangi yazının girmemesine, hangi adamın alınmasına, hangi adamın alınmamasına ben hükmederim ve ben kendimi Ercüment Bey’in ve Abdi’nin üzerinde bir adam olarak bu gazetenin başında görüyorum.” 
O anlayışla girdi sanıyorum. Bir kere Ercüment Bey bunu sineye çekti. Başyazı yazmak istedi, önledi. “Gazetenin politikası şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” dedi, onu kabul etmedi. İlk direnişi Ercüment Bey’den gördü ve Ercüment Bey’de, “Bu çocuk gazetecilikten de anlamıyor ben bunu istediğim gibi kullanırım” anlayışını göremedi. 
Sonra benimle başladı sürtüşmeler: Bir sekreter olarak gelip “şunu yap, bunu yapma” diye… Ben ona saygı gösteriyordum yine. İnanmadığım ve çok ters gördüğüm şeyleri de kabul etmiyordum ve Ercüment Bey de beni kabul etmemeye teşvik ediyordu.

İpekçi, “Vardığım sentez ortanın solundaydı. Daha çok sosyal demokrattı. Solun neresinde olursa olsun ve sağın neresinde olursa olsun, herkesin düşüncelerini açıklamasından yanayım” diyordu


Abdi İpekçi’yle yapılan son röportaj – 3

ÇETİNER: Ulunay’la Burhan Felek sütununun hikâyesi… Ulunay’la anıların…
İPEKÇİ: 27 Mayıs öncesinden gelişmeye başlamıştı. Fakat daha bilinçli hale gelişi, 27 Mayıs’tan sonra. Ben sosyal görüşlerimi böyle birtakım kitapları okuyarak, yahut birtakım insanları dinleyerek kalıplar halinde oluşturmadım. Bunun bir gelişmesi oldu. Bu gelişmede de en önemli rolü, sık sık yapmak fırsatını bulduğum geziler oynadı. Yani değişik ülkeleri, değişik rejimleri gördüm. Bildiklerimi gördüklerimi birleştirip birtakım sentezlere vardım, kendi fikirlerimi oluşturdum. Bu sentez ortanın solunda bir noktada idi. Daha çok sosyal demokrat denebilen bir karakter taşıyordu. 

14’ler olayı
Ayrıca düşünce özgürlüğüne inanıyordum. Solun neresinde olursa olsun ve sağın neresinde olursa olsun, herkesin düşüncelerini açıklamasında serbest kalmasını benimsedim. Toplumcu bir eğilimle, özgürlükçü bir eğilim birleşti benim sentezimde. Ve her iki nedenle, Türkiye’de o dönemlere kadar özgürce açıklanamayan toplumcu görüşlerin açıklanmasını ve desteklenmesini benimsedik. Ve ilk kez Milliyet’te bu türde yazılar yayımlamaya başladık. 
Yine o sıralarda dünyanın değişik yerlerine dağıtılmış olan 14’lerle görüşüp “İhtilalin İçyüzü” yazılarını hazırlamak üzere geziler yaptım. Dünyanın değişik rejimle yaşayan ülkelerini, birbiri ardından aynı gezide görmek olanağını buldum ve o geziden sonraki seyahat notlarımı bir röportaj dizisinde topladım. Mutlu ülkeler, mutsuz ülkeler diye bir ayrım yaptım ve o dizinin sonunda da bir sonuç yazısı yazdım. O sonuç yazısının başlığı, yegane konu sosyalizm idi. Bu, o sırada Türkiye’de bu netlikte yazılmamış bir görüştü başlık olarak. Büyük yankıları oldu. Aslında yazının içeriğinde, sosyalizmden ne anladığımı açıklıyordum. Ve bunun sosyal demokrasi, demokratik sosyalizm olduğunu belirtiyordum. 
Komünist ülkelerdeki düzeni değil, sosyal demokrat ülkelerdeki, daha çok İskandinav modeline yakın bir düzeni çözüm olarak öneriyordum. O yazının başlığı dediğim gibi tepkilere yol açtı, hem de etkili oldu. Milliyet ve ben böylelikle bu şeye angaje olduk. 

‘Çetin’le yönetim uzlaşamadı’

Çetin’le başlangıçta toplumcu görüşleri savunan iki kişiydik. Yolda ilerlemeye başladığımızda ben bir noktada durdum, Çetin daha ileri gitti. Ben, şahsen Çetin’in daha ileri gitmesine karşı çıkmadım. 
Çünkü dediğim gibi hem toplumcu, hem özgürlükçülüğü benimsemiştim ve bunların savunulmasını istemiştim. Özgürlükçülüğü savunan bir insan olarak da Çetin’e saygı göstermem gerekirdi. Ama gazetenin Karacan tarafından çizilmiş bir sınırı vardı. 
Bu sınır, o gidişle zorlanmaya başladı, dışına çıkıldı ve ben başlangıçta gazetenin sahibi ile Çetin’in arasındaki köprülerin kopmamasına, onları buluşturmaya çalıştım. Bunu bir süre yapabildim. Fakat bir süre sonra Çetin’den yardım görmez oldum. 
Yani Çetin tutumunu katılaştırdı ve köprüyü atmayı göze aldı. Onları bağdaştırma, uzlaştırma olanağı kalmadı ve koptu. Koptu ama, gazeteye vermek istediğim de, Ercüment Karacan tarafından desteklenen bir politikaydı. Toplumcu ve özgürlükçü karakter… Çetin’den dolayı bozulmadı. 
Ama Çetin’in ayrılışı olaylı oldu ve zannedildi ki gazete geriye döndü. Yahut gazete samimi değil. Gazete samimiydi, Çetin de samimiydi. 
Ama o iki samimiyet tam aynı noktada buluşmadı, birisi daha ileri gidince sürtüşme başladı. Bu sürtüşmeyi yumuşatamadım, yumuşatabildiğim kadar yumuşattım. Bir noktada yumuşatılamaz hale geldi ve gitti. …….

Sola dair görüşümüz farklıydı

O sıralarda bir de Yön hikâyesi oldu. Gezilerimi ve “sosyalizm”i anlatan o yazıdan sonra aynı görüşleri paylaşan birçok kimse oldu. Kimiyle hiç tanışmadık, kimiyle bir ilişki kuruldu. Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Sosyal, Eyüpoğlu. Eyüpoğlu’nun finanse ettiği bir dergi üzerinde, Çetin Altan’ın evinde ilk görüşmeler yapıldı. O zaman ben bu işe Ercüment Bey’in de desteğiyle yüklü şekilde katılmıştım. Bir çeşit sosyalizmin başlangıcı olarak düşünüyordum.
Sosyal demokrasi, toplumcu ve özgürlükçü görüşleri yayımlayacak bir dergi anlayışıyla ben bu işe girdim. Öteki katılanlardan da bunun çok ötesinde bir eğilim görmedim ve Yön’ün ilk sayılarını bir sekreter, bir yazar olarak büyük yüküyle taşıdım. Sayfalarını kalıpları alıp sırtımda taşıdığımı filan hatırlarım.abdi-ipekci-cenaze
Çok bağlandığım bir girişimdi o. Bir de bildiri hazırlanmıştı, ilk sayısında. Fakat bir süre sonra ortaya şöyle bir şey çıktı: Aslında sol görüşlerimizin ve hepimizin aynı noktada olmadığı ortaya çıktı. Bazıları benden daha ileri idi. Ben bunun belirtilerini, bir süre sonra yazdığım bazı yazılara karşı o arkadaşların tavırlarından sezmeye başladım. 
İlişkim yavaş yavaş azaldı, zaten ihtiyaç da kalmadı. Mesele derginin oturtulmasındaydı, dergi rayına girmişti ve benim ilişkim her iki nedenle giderek azaldı. Yani bunu şunun için söyledim: Başlangıçta sola açık bir yola çıkıldı. Çıktığımız zaman hepimiz aynı noktadaydık veyahut öyle olduğunu sanıyordum. Ama ben bir noktaya kadar gittim. 
Bazıları o noktada kalmadılar, daha ileri gittiler. Benim durduğum noktadan daha ileri gittiler. Benim durduğum nokta, bazılarına geriye dönüş gibi gözüktü sanıyorum. Aslında ben geriye dönmedim. Onlar benim gideceğim noktadan daha ileriye gittiler. Ve ben yola çıkarken öyle bir şey düşünmemiştim. 

Krediyi engellemeyen DP eleştirilmeyi istemiyordu

ÇETİNER: Washington’da sefarette Menderes’in size kızdığı tartışma neydi?
İPEKÇİ: DP’nin politikasının yanlışlığı, daha çok özgürlükler üzerineydi. Ben muhalefete karşı davranışlarını eleştirdim. O savunmuştu. Ayrıntıları Altemur hatırlar. 
ÇETİNER: Menderes’in tepkisi nasıldı? 
İPEKÇİ: Anlaşılan Menderes sonra konuşmuş Altemur’la. O tartışmanın muhasebesini Basın Yayın Genel Müdürü olan Altemur’la yapmış. 

Menderes’le dostluk
Özetlersem… Milliyet’in kuruluşunda, yenileşmesinde gazetenin sahibi Naci Bey’le çok yakın dostluğu vardı Menderes’in. Ama Naci Bey, gazeteyi bu dostluğa angaje etmeyen bir başyazı yazmıştı. Ve biz bu başyazının doğrultusunda iktidar ile ilişkilerimizi, ne birine, ne de diğerine angaje olmadan yürütmeye çalıştık. Giderek DP’nin malum politikasından ötürü bu denge, DP aleyhine bozuldu. DP iktidarı ile savaşmak zorundaydık. O savaşa katıldık ve önü çektik. Bu gelişmeden ötürü, Naci Bey’in Menderes’le yakınlığını bilen, yahut onu göz önünde tutan birçok Demokrat Partili o sıralarda bize baskı yaptı. Her muhalefet yapan, gazeteye baskı yapıyordu. 
Şöyle laflar ediyorlardı: Siz Naci Bey’e ihanet ediyorsunuz. Naci Bey bugün hayatta olsa bilmem sizi şöyle yapar, falan filan. İkincisi, bir de haksız bir söylenti vardı: “Bu gazete Demokrat Parti’nin parasıyla kuruldu” gibi laflar çıkarıyorlardı. Bu tamamen asılsız. DP’nin bir kere parası kesinlikle söz konusu değil. Ama zannediyorum Naci Bey gazeteyi yeniden organize ederken muhtaç olduğu finansmanı, bankalardan krediyle bulmuş. O sıralarda bankalar, makul taleplere kredi vermiyorlar, politik şeylere kredi veriyorlar. 
Zaten bankaların kredi sistemi, politikası o kadar değişmişti ki, o krediyi almak için mutlaka bir yolunu yordamını bulmak gerekti. Belki o yolun, yordamın bulunuşunda… Belki Menderes hükümetinin bankalara, “Bu talebe karşı menfi bir tutum takınmayın” şeklinde bir telkini olmuştu. Benim bildiğim bu. 

DP ‘vicdansızlık’ diyordu
Bu kredi bir hibe olarak alınmamış ve son santimine kadar da ödenmiştir. Bunu vesile ederek DP ileri gelenleri, kendilerini eleştirmemizi bir vicdansızlık olarak görüyorlardı. 27 Mayıs öncesi dönemlerde, savaşı her türlü çareye başvurarak yürüttüğümüze vicdanen kaniyim.
ÇETİNER: Peki Adnan Bey’le başka karşılaşmanız oldu mu?
İPEKÇİ: Bir ara Parkotel’de basın toplantıları yapardı. Orada muhalif sorular daha ziyade Ali İhsan Göğüş tarafından sorulurdu…

Ekspres’ten arkadaşları aldım

ÇETİNER: Gazetedeki renkli simaları yazmışım buraya. Ümit Deniz, Halit Kıvanç, Turhan Aytul ve Gündüz Kılıç… Bunlar hakkında bir iki hatıranız… Ümit Deniz nasıl geldi, geldiğinde mi buldun Ümit Deniz’i?
İPEKÇİ: Ümit Deniz zannediyorum geldiğim zaman gazetedeydi.
ÇETİNER: Halit Kıvanç da mı gazetedeydi?
İPEKÇİ: Halit’i ben aldım. Halit Ekspres’teydi… Ekspres’teki arkadaşların çoğunu, ressam Nezih, Sami Kohen, bunlar Ekspres’ten geldi.

Röportaj: Yılmaz Çetiner

Kaynak: MİLLİYET

İnadına Laiklik, İnadına Bağımsızlık, İnadına Sosyalizm

30 Ocak Türkiye komünistleri için önemli tarihlerden birisi. Türkiye Komünist Partisi’nin başta Mustafa Suphi olmak üzere kurucu kadrosundan 14 komünistin öldürülmesinin yıl dönümü. Türkiye Komünist Hareketi de bu önemli tarihte Mustafa Suphiler’i İstanbul Caferağa Spor Salonu’nda düzenleyecekleri ‘İnadına Laiklik, İnadına Bağımsızlık, İnadına Sosyalizm’ başlıklı etkinlikle anacak. Biz de RÖPORTAJLIK olarak, bu program ve çalışmaları hakkında TKH’den Merkez Komite Üyesi Kamil Tekerek ile görüştük.

-Türkiye Komünist Hareketi (TKH) kuruluşunu yakın bir tarihte gerçekleştirdi. Yolumuza devam ediyoruz dedi. TKH, Türkiye’deki mevcut diğer sol partilerden farklı olarak nasıl bir yol izliyor?cce7cee8-c460-4869-bebe-4e446a63ef6b

Öncelikle solun geleneksel değerlerinden uzak olmadığımızı ifade etmek isterim. Parti isminden de görebileceğiniz üzere komünist bir partiyiz. Bildiğiniz üzere geçmişte Türkiye siyasetinde adında hareket kavramını kullanan partiler kurulmuştu. Biz de bugün Türkiye’de komünist mücadelenin geçmişten geleceğe birikimini taşımak, bunu bir devrimle taçlandırmak için kurulduk ve bunun için çalışıyoruz. Farklılık mıdır, aynılık mıdır nasıl değerlendirirsiniz bilemem ama bugün ülkemizde devrim fikrinin gerçek karşılığını yaratmak için çalışan öznelerden biriyiz. Aslında devrim ile sosyalizm mücadelesini bir ve aynı zamanda birbirini tamamlayacak olan iki önemli olgu olarak değerlendiriyoruz. Sosyalizmi ise kendi haline bırakılacak, tarihin bir evresinde zaten ulaşılacak olan bir şey olarak görmüyoruz. Bugün Türkiye’de sosyalist bir devrimin güncel ve gerçek karşılıklarının yaratılabilir olduğuna dair bir inancımız var. İlk nokta bu.

İkincisi ise, bunun gerçekleşebilmesi için ülkemizde yaşayan farklı kökenlerden emekçilerin el birliği ile bu sömürü düzeninin yıkılmasının mutlak zorunluluk olduğunu kendimize rehber ediniyoruz. Farklı sınıfların, zümrelerin, devlet organlarının vb… kurumların ittifakına dayalı bir devrim fikrine uzağız. Daha doğrusu öyle bir yönelimden devrimci bir dönüşüm çıkmasının zor olduğunun da altının çizmekte fayda var. O başka bir mücadelenin konusu.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de sınıfın temsiliyetini üstlenen, sosyalist siyaset ile buluşturan, toplumun arayışlarına yanıt veren sol-sosyalist bir özneye ihtiyaç var. Parti olarak böyle bir çizgiyi inşa etmek istiyoruz. Biliyorsunuz ülkemizde siyaset yapan bazı odaklar dönem dönem devrimden uzaklaşan arayışlarını, toplumun gerçek arayışı olarak lanse edebiliyorlar. Böylesi bir yanılgıya uzak olduğumuzu söyleyebilirim.
-30 Ocak ‘ta İnadına Laiklik, İnadına Bağımsızlık, İnadına Sosyalizm başlıklı bir etkinlik düzenliyorsunuz. Bu sloganı diğerlerinden ayıran nedir?

Diğerlerinden neyi kastediyorsunuz bilemiyorum ama bizim için önemli olan şey bağımsızlık, laiklik ve sosyalizm mücadelesinin birleşimini oluşturmaya çalışmak. Türkiye devriminin olmazsa olmaz iki mücadele başlığı bağımsızlık ve laiklik kavgası olacak. Bu çok net. Dolayısıyla sosyalizmde ısrar ve inat ediyorsanız, anti-emperyalizmde ve laiklikte de ısrar etmeniz gerekiyor. Felsefemizin özündeki başlıklardan birisi de bu. İnat etme kavramını Türkiye’de farklı siyasi özneler farklı zamanlarda kullanmıştır. Kalıcı olan ise her daim “inadına sosyalizm” diyenler olmuştur.
-Etkinlik hakkında biraz bilgi alalım. Ve neden 30 Ocak günü?

turkiye-komunist-hareketi_898256_mBiliyorsunuzdur, kendi kökenimiz ve geleceğimiz olarak gördüğümüz Türkiye Komünist Partisi 10 Eylül 1920 tarihinde Bakü’de kuruldu. Partimizin ilk önderliği, Mustafa Suphi ve on dört arkadaşı kuruluşun hemen ertesinde Anadolu’da verilen Kurtuluş Savaşı’na katılmak ve sosyalizme doğru bir hamle yapmak için ülkeye dönüş yaparken 28/29 Ocak 1921 tarihinde katledildiler. Sonuçta amaçları çok netti: 1917 Ekim Devrimi ile birlikte şekillenen sosyalizmin Anadolu topraklarında da hayat bulması. Anti-emperyalist mücadelenin sosyalist bir devrimle taçlanması, ülkemizin Kürt, Türk, Ermeni ve farklı milliyetlerden bütün unsurları için büyük bir kurtuluş anlamına gelecekti. Ancak olmadı ilk adımda önü kesilen komünist hareketimiz, ilk adımında başarılı olamasa da bu ülke topraklarına büyük bir miras bıraktı. Böylesi bir sonuçla kapitalist bir Türkiye şekillendi ve bizlerin mücadelesi de bu anlamda bir süreklilik kazanmış oldu. İlk çıkış her zaman önemlidir. Suphiler bu çıkışın adıdır. Yaptığımız etkinlik de tek başına bir anma toplantısı değil, verilen mücadeleyi geleceğe taşıma sözü olarak görülmelidir.
-Partinizin gericilik, sermaye ve emperyalizmle mücadelede hedefledikleri neler?

Daha bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Türkiye’de parlamenter sistemin bittiğine ve artık Türk tipi başkanlığa geçilmesi gerektiğine dair bir vurgu yaptı. Benim bilgi eksikliğim olarak görebilirsiniz ama Türk tipi başkanlık bize, kuvvetli bir dini içeriği de olan padişahlık benzeri bir şeyi çağrıştırıyor. Dolayısıyla ilk anda ülkemizdeki sömürü ve baskı rejiminin tamamen derinleşmesi anlamına gelecek olan Başkanlık arayışına ve bunun arka planını oluşturacak Anayasa’ya karşı çıkacağız. Bununla ilgili siyasi faaliyetlerimiz olacak. Böylesi bir sistemin, emperyalizmden uzaklaşmayı bir kenara bırakın çok daha fazla içli dışlı olacağını da gözden kaçırmak imkansız. Dolayısıyla gericiliğe ve sömürü düzenine karşı mücadele ederken, emperyalizme karşı mücadelenin geriye çekilmesi imkansız. Hele ki, yanı başımızda emperyalist saldırganlık sebebiyle parçalanan Irak ve Suriye’yi düşünün. İstikrarsızlık, mezhep savaşları, ulusal kavgalar had safhaya ulaşmış durumda. Dolayısıyla emperyalizmi yenecek güç aslında sosyalizm mücadelesinde ve emekçilerin örgütlü gücünde gizli ve aslında sosyalizm, istikrarı sağlamanın da yegane yolu.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

RÖPORTAJLIK

İnadına Laiklik, İnadına Bağımsızlık, İnadına Sosyalizm

30 Ocak Türkiye komünistleri için önemli tarihlerden birisi. Türkiye Komünist Partisi’nin başta Mustafa Suphi olmak üzere kurucu kadrosundan 14 komünistin öldürülmesinin yıl dönümü. Türkiye Komünist Hareketi de bu önemli tarihte Mustafa Suphiler’i İstanbul Caferağa Spor Salonu’nda düzenleyecekleri ‘İnadına Laiklik, İnadına Bağımsızlık, İnadına Sosyalizm’ başlıklı etkinlikle anacak. Biz de RÖPORTAJLIK olarak, bu program ve çalışmaları hakkında TKH’den Merkez Komite Üyesi Kamil Tekerek ile görüştük.

-Türkiye Komünist Hareketi (TKH) kuruluşunu yakın bir tarihte gerçekleştirdi. Yolumuza devam ediyoruz dedi. TKH, Türkiye’deki mevcut diğer sol partilerden farklı olarak nasıl bir yol izliyor?cce7cee8-c460-4869-bebe-4e446a63ef6b

Öncelikle solun geleneksel değerlerinden uzak olmadığımızı ifade etmek isterim. Parti isminden de görebileceğiniz üzere komünist bir partiyiz. Bildiğiniz üzere geçmişte Türkiye siyasetinde adında hareket kavramını kullanan partiler kurulmuştu. Biz de bugün Türkiye’de komünist mücadelenin geçmişten geleceğe birikimini taşımak, bunu bir devrimle taçlandırmak için kurulduk ve bunun için çalışıyoruz. Farklılık mıdır, aynılık mıdır nasıl değerlendirirsiniz bilemem ama bugün ülkemizde devrim fikrinin gerçek karşılığını yaratmak için çalışan öznelerden biriyiz. Aslında devrim ile sosyalizm mücadelesini bir ve aynı zamanda birbirini tamamlayacak olan iki önemli olgu olarak değerlendiriyoruz. Sosyalizmi ise kendi haline bırakılacak, tarihin bir evresinde zaten ulaşılacak olan bir şey olarak görmüyoruz. Bugün Türkiye’de sosyalist bir devrimin güncel ve gerçek karşılıklarının yaratılabilir olduğuna dair bir inancımız var. İlk nokta bu.

İkincisi ise, bunun gerçekleşebilmesi için ülkemizde yaşayan farklı kökenlerden emekçilerin el birliği ile bu sömürü düzeninin yıkılmasının mutlak zorunluluk olduğunu kendimize rehber ediniyoruz. Farklı sınıfların, zümrelerin, devlet organlarının vb… kurumların ittifakına dayalı bir devrim fikrine uzağız. Daha doğrusu öyle bir yönelimden devrimci bir dönüşüm çıkmasının zor olduğunun da altının çizmekte fayda var. O başka bir mücadelenin konusu.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de sınıfın temsiliyetini üstlenen, sosyalist siyaset ile buluşturan, toplumun arayışlarına yanıt veren sol-sosyalist bir özneye ihtiyaç var. Parti olarak böyle bir çizgiyi inşa etmek istiyoruz. Biliyorsunuz ülkemizde siyaset yapan bazı odaklar dönem dönem devrimden uzaklaşan arayışlarını, toplumun gerçek arayışı olarak lanse edebiliyorlar. Böylesi bir yanılgıya uzak olduğumuzu söyleyebilirim.
-30 Ocak ‘ta İnadına Laiklik, İnadına Bağımsızlık, İnadına Sosyalizm başlıklı bir etkinlik düzenliyorsunuz. Bu sloganı diğerlerinden ayıran nedir?

Diğerlerinden neyi kastediyorsunuz bilemiyorum ama bizim için önemli olan şey bağımsızlık, laiklik ve sosyalizm mücadelesinin birleşimini oluşturmaya çalışmak. Türkiye devriminin olmazsa olmaz iki mücadele başlığı bağımsızlık ve laiklik kavgası olacak. Bu çok net. Dolayısıyla sosyalizmde ısrar ve inat ediyorsanız, anti-emperyalizmde ve laiklikte de ısrar etmeniz gerekiyor. Felsefemizin özündeki başlıklardan birisi de bu. İnat etme kavramını Türkiye’de farklı siyasi özneler farklı zamanlarda kullanmıştır. Kalıcı olan ise her daim “inadına sosyalizm” diyenler olmuştur.
-Etkinlik hakkında biraz bilgi alalım. Ve neden 30 Ocak günü?

turkiye-komunist-hareketi_898256_mBiliyorsunuzdur, kendi kökenimiz ve geleceğimiz olarak gördüğümüz Türkiye Komünist Partisi 10 Eylül 1920 tarihinde Bakü’de kuruldu. Partimizin ilk önderliği, Mustafa Suphi ve on dört arkadaşı kuruluşun hemen ertesinde Anadolu’da verilen Kurtuluş Savaşı’na katılmak ve sosyalizme doğru bir hamle yapmak için ülkeye dönüş yaparken 28/29 Ocak 1921 tarihinde katledildiler. Sonuçta amaçları çok netti: 1917 Ekim Devrimi ile birlikte şekillenen sosyalizmin Anadolu topraklarında da hayat bulması. Anti-emperyalist mücadelenin sosyalist bir devrimle taçlanması, ülkemizin Kürt, Türk, Ermeni ve farklı milliyetlerden bütün unsurları için büyük bir kurtuluş anlamına gelecekti. Ancak olmadı ilk adımda önü kesilen komünist hareketimiz, ilk adımında başarılı olamasa da bu ülke topraklarına büyük bir miras bıraktı. Böylesi bir sonuçla kapitalist bir Türkiye şekillendi ve bizlerin mücadelesi de bu anlamda bir süreklilik kazanmış oldu. İlk çıkış her zaman önemlidir. Suphiler bu çıkışın adıdır. Yaptığımız etkinlik de tek başına bir anma toplantısı değil, verilen mücadeleyi geleceğe taşıma sözü olarak görülmelidir.
-Partinizin gericilik, sermaye ve emperyalizmle mücadelede hedefledikleri neler?

Daha bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Türkiye’de parlamenter sistemin bittiğine ve artık Türk tipi başkanlığa geçilmesi gerektiğine dair bir vurgu yaptı. Benim bilgi eksikliğim olarak görebilirsiniz ama Türk tipi başkanlık bize, kuvvetli bir dini içeriği de olan padişahlık benzeri bir şeyi çağrıştırıyor. Dolayısıyla ilk anda ülkemizdeki sömürü ve baskı rejiminin tamamen derinleşmesi anlamına gelecek olan Başkanlık arayışına ve bunun arka planını oluşturacak Anayasa’ya karşı çıkacağız. Bununla ilgili siyasi faaliyetlerimiz olacak. Böylesi bir sistemin, emperyalizmden uzaklaşmayı bir kenara bırakın çok daha fazla içli dışlı olacağını da gözden kaçırmak imkansız. Dolayısıyla gericiliğe ve sömürü düzenine karşı mücadele ederken, emperyalizme karşı mücadelenin geriye çekilmesi imkansız. Hele ki, yanı başımızda emperyalist saldırganlık sebebiyle parçalanan Irak ve Suriye’yi düşünün. İstikrarsızlık, mezhep savaşları, ulusal kavgalar had safhaya ulaşmış durumda. Dolayısıyla emperyalizmi yenecek güç aslında sosyalizm mücadelesinde ve emekçilerin örgütlü gücünde gizli ve aslında sosyalizm, istikrarı sağlamanın da yegane yolu.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

RÖPORTAJLIK

‘Kürdistan Değil, Güneydoğu Dedim !’

Göreve seçildiği 20 Aralık 2015’ten itibaren yaptığı çalışmalarla dikkat çeken CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı Kenan Otlu bir yandan da hakkındaki iddialara cevap vermekle uğraşıyor. Dicle Haber Ajansı’na (DİHA) verdiği bir röportajda geçen ‘Kürdistan’ ifadesi ve ‘Hendeklerde direnişi omuz omuza yükselteceğiz’ cümleleri tepki çeken Kenan Otlu özellikle AKP’ye yakın basın kuruluşları tarafından sert şekilde eleştirildi. Biz de RÖPORTAJLIK olarak bu sözleri Kenan Otlu’ya sorduk.

Kenan Otlu, Kürdistan dedi mi? Hendeklerle ilgili ne düşünüyor? CHP parti içi demokrasiyi oturtabildi mi? Bunlar ve bir çok soruyu RÖPORTAJLIK sordu, CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı Kenan Otlu yanıtladı.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Ercan Deniz Küçük (EDK) : CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı Kenan Otlu kimdir?

Kenan Otlu (KO) : 1990 yılında Sivas’ın Yücebucak Köyü’nde dünyaya geldim. İlkokul 4’e kadar köy okulunda okudum. Devamında İstanbul’a yerleştik. Şuanda Fatih Üniversitesi’nde Yükseklisans Siyaset Bilimi öğrencisiyim.

EDK : Kongrede büyük bir destekle CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı seçildiniz. Kongre öncesindeki süreçte de özellikle sosyal medyada büyük bir destek vardı size. Göreve geldiğiniz günden itibaren sürekli sokaklarda görüyoruz sizi. Kenan Otlu ile CHP İstanbul Gençlik Örgütü’nde neler değişecek?

KO : Ben daha öncesinde İstanbul Maltepe Gençlik Örgütü Başkanı’ydım. 2 yıl başkanlık görevi yaptım. Maltepe’de biz en sonki yerel seçimlerde çok ciddi bir oy farkı yakaladık. Bunun en büyük nedenlerinden birisi oradaki gençlik örgütünün çalışmalarıdır. Biz Maltepe’de 18 mahallenin 18’inde mahalle gençlik komiteleri oluşturduk. Tüm toplumsal olayların içerisinde yer aldık. Hatta toplumsal olaylarda ilk refleksi Maltepe Gençlik Örgütü koymuştur. Ben de o zaman Maltepe Gençlik Örgütü Başkanıydım. Bu da bizim bir çok toplumsal kesimle samimi ve içten bağlar geliştirmemize ve onların desteğini almamıza sebep oldu. 20 Aralık itibariyle örgütümüzün de desteğiyle İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı oldum. Devir teslim törenimizden 10 dk sonra ‘hadi arkadaşlar sokağa çıkıyoruz’ dedik. Bazı arkadaşlar şaşırdılar. Bizim sloganımız “Gençlik Sokağa, Parti Sola”ydı. Bu pratikten gelen bir söylemdi. Sonrasında çok ciddi bir kalabalıkla Galatasaray Lisesi’ne yürüdük. O hafta 17-25 Aralık Yolsuzluk Haftası’ydı. Biz de bu eylemle tavrımızı koyduk. Ertesi süreçte işçi direnişlerinin olduğu yerlere gittik, dayanışma sergiledik. Birçok olayla ilgili tavrımızı koyduk. Yani durduğu yerden izleyen değil, gündemi belirleyen ve sokakta ötekileştirilmiş, ezilmiş, toplum katmanlarıyla dayanışan bir gençlik örgütüne dönüştürdük.

EDK : Bundan sonrasındaki projeleriniz nelerdir?

KO : Gençlikle ilgili konulardan bir tanesi gençliğin çok daha politik ve eğitimli olması. Şuanda bu konuyla ilgili profesyonel bir çalışma hazırlıyoruz. Çok kısa bir süre içerisinde İstanbul Gençlik Örgütü başta olmak üzere gençlik örgütlerinin politik konularla ilgili tavır koyamama gibi bir durumu kalmayacak. Çok net ve çok sert şekilde tavrını koyacaktır. Lise ve üniversitelerde kesinlikle çok örgütlü hale geleceğiz. Bununla ilgili arkadaşlarımız çok ciddi çalışmalar yapıyorlar. İstanbul’da 782 mahalle var. Bütün mahallelerde gençlik komiteleri kuracağız. Bu komiteler eğitim çalışmalarından geçecekler. Hadi dediğimiz anda her mahalleden genç arkadaşlarımız ayağa kalkacaklar.

Kürdistan Dedi Mi?

EDK : Göreve geldikten sonra DİHA’ya verdiğiniz röportaj bayağı tartışma yarattı. Röportajda Kürdistan dediğiniz söylendi. Özellikle Akit Gazetesi tarafından hedef gösterildiniz. Bu röportaja değinmek istiyorum. Hendeklerden de bahsediyorsunuz röportajda. Hendeklerle ilgili açıklamalarınızda çarpıtma var mı?Kenan Otlu Kürdistan ifadesini kullandı mı?

KO : Göreve geldikten kısa bir süre sonra Dicle Haber Ajansı (DİHA)’ndan arkadaşlar geldi. Güneydoğu’daki sorunlarla ilgili sorular sordular. Onlar sorarken Kürdistan diye sordular. Biz Güneydoğu diye cevap verdik. Ben cevaplarımda da Kürdistan gibi bir kelime kullanmadım. Parti programımız neyi gerektiriyorsa o şekilde görüşlerimizi ortaya koyduk. Ama arkadaşlar “biz Kürdistan diye soracağız” dediler. Biz de “sorabilirsiniz, bizim için bir problem yok” dedik. Ama bizim resmi görüşümüz Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde Güneydoğu’dur. Biz o şekilde cevap verdik.IMG_8913

Bu konular çarpıtıldıktan sonra videosunu da yayınladık röportajın. Hendek konusuyla ilgili çok net bir şekilde şunu söyledik: Hendek oradaki insanların sosyal yaşamını etkiliyor. Insanlar okula gidemiyor, hastaneye gidemiyor. Bu hendek konusu AKP iktidarı tarafından savaş politikasını meşrulaştırmak için malzeme olarak sunuluyor. Bu hendek olayının doğru olmadığını, AKP’nin elinden bu malzemenin alınması gerektiğini vurguladık. Ama havuz medyası diye tabir edilen kanallar röportajın üstünden 1 hafta geçmiş olmasına rağmen haberleştirdiler. Bunun haricinde Küçükçekmece Gençlik Örgütümüz Cizre’yle ilgili bir afiş çalışması yaptı. Afişte Cizre’de öldürülen bir çocuğun kimliği ve “Cizre halkı yalnız değildir” cümlesi vardı. Devamında Akit denilen, kağıt israfından başka bir işe yaramayan, topluma kin ve nefret eken basın yayın organı, Küçükçekmece Gençlik Örgütümüzü PKK’lı ilan etti. Biz de bununla ilgili suç duyurusunda bulunduk.

Daha sonra ben Barış TV’de bir yayında AKP’nin savaş politikalarıyla, toplumu yoksullaştırmasıyla alakalı çok net ve sert eleştirilerde bulundum. Yayından çıktıktan sonra arkadaşlar twitterda TT olduğumu söylediler. AKP’nin aktrolleri organize şekilde harekete geçirilmiş ve bizi hedef göstermişler. AKP tarafından beslenen Havuz medyası da tüm haberlerde “CHP Gençlik Kolu Başkanı Kürdistan dedi, PKK dedi diyerek PKK’yı destekliyormuşuz gibi, aslında bizim hiç ifade etmediğimiz şeyleri kullandılar. Biz sadece o bölgede insanların bir zulümle karşı karşıya kaldığını, masum insanların hayatını kaybettiğini, bu savaşın bir an önce son bulması gerektiğini söyledik. Bu konuda CHP’li kadın milletvekillerinin en son yayınlamış olduğu bir rapor vardı. Bu rapordaki en önemli nokta duygusal kopuştu. Bu duygusal kopuşun engellenmesi, bu insanların dayanışılması gerektiği ve bu insanlarla dayanışmak için İstanbul’da çok ciddi bir kampanya başlattığımızı ve bu insanlarla içsel anlamda yardımlaşacağımızı vurguladık. Vurguladıklarımız sanki biz oradaki savaşa destek veriyormuşuz gibi, orada işte hendek olayını savunuyormuşuz gibi, işte orada farklı bir parti politikasını kullanıyormuşuz gibi daha önceki süreçte Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde çıkıp da 1938’de son buldu diye yayın yapan, Türkan Saylan’a saldıran, Cumhuriyet değerlerine saldıran, bu ülkede barış diyen, bu ülkede çağdaşlık diyen her kesimi hedef alan yayın organları bizleri bu süreçte hedef gösterdiler. Bizim söylediklerimizle alakalı özür dilememizi beklediler. Farkl bir şey yapmışız gibi bir algı yaratmaya çalıştılar. Ama bizim söylediklerimiz çok netti ve biz söylediklerimizin arkasında durduk ve devamında çıktık videosunu da yayınladık. Bu arkadaşlar kendi yalanlarıyla karşı karşıya kaldılar. Ama bunlar yalanlardan beslenen insanlar. Suratına da tükürsek yarabbi şükür derler. En kısa zaman içerisinde de bu yayın organlarıyla ilgili beş kuruşluk dava açacağız.

Hendeklerde direnişi omuz omuza büyüteceğiz” dedi mi?

EDK : Röportajınızda “Hendeklerde direnişi omuz omuza büyüteceğiz” sözünüz de çok tartışıldı. Bu sözü biraz daha açabilir miyiz?

KO : Hendek olayıyla ilgili görüşümü biraz önce ifade ettim. Oradaki insanların sosyal yaşamlarını engellediğini, doğru bir şey olmadığını ve AKP’nin savaş politikasına hizmet ettiğini söyledik. Yan yana durmakla alakalı söylediğimniz şuydu: Biz geçmişte Gezi süreci yaşadık. Bu Gezi sürecinde insanlar hiçbirinin ne siyasi görüşünü, ne etnik kimliğini ne mezhebini biliyordu. Hangi siyasi örgütü desteklediğini de bilmiyordu. Ama hepsi barikatta yan yana duruyorlardı. Beraber biber gazı yiyorlar, sigaralarını ekmeklerini paylaşıyorlar, faşizmin karşısında beraber duruyorlardı. Gezi diktatörün belki de hayatındaki en korku dolu günlerdi. ‘Gezi bizim için bir öğreticidir. Biz Gezi’de yan yana durduk’ dedik. Ankara’da mitingin ortasında bomba patlatıldı. 103 kişi hayatını kaybetti. Ankara’daki patlamada Malatya gençlik örgütümüzden 11 arkadaşımız hayatını kaybetti. O gün genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul’a gelmeseydi biz de o gün Ankara’da olacaktık.

AKP “kaos olmasını istemiyorsanız bize oy verin” dedi. Toplum üzerinde psikolojik baskı oluşturdu ve buradan oy aldı. Oy aldıktan sonra şimdi kendisine oy vermeyen kesimleri cezalandırmaya başladı. Biz de dedikki “Gezi’nin öncülüğünde, Gezi’den aldığımız derslerle beraber biz AKP faşizminin, zulmünün olduğu her yerde ötekileştirilen ezilen tüm toplum kesimleriyle beraber yanyana duracağız dedik. Bugün Güneydoğu’da bir zulüm vardır. Can Dündar, Erdem Gül’e karşı yapılan da bir zulümdür, faşizmdir. Daha önce ülkenin her yerinde işten atılan insanlar, öldürülen insanlar var. Ama bunu aldılar “hendeklerde yan yana duracakmışız gibi aptalca saçma sapan bir çarpıtmadan öte direk yalan üreterek yansıttılar. Videoda da yayınladık. Söylediğimizle hiçbir alakası yoktu. Sadece bizleri hedef göstermek için böyle bir durum yapıldı. Devamında çıkıp gerekli cevapları verdik.

EDK : İlk yayınlayan DİHA, SİYASİHABER’di sanırım.

KO : Siyasihaber’deki yayında tırnak içinde yer alanlar benim görüşlerim. Onlar kendi yorumlarını katmışlardı. Onlar kendi dillerinde Kürdistan diye veriyorlar. Tırnak içinde de benim görüşlerimi veriyorlar. Ama görüşlerde de yine hendeklerde yan yana duracağız diye bir ifade yoktu. Gezi Parkında yan yana durduğumuz gibi buradaki zulümde de yan yana duracağımızı yazmışlardı kırparak.

IMG_8924EDK : Türkiye’nin temmuz ayından beri doğu ve güneydoğusunda bir şeyler yaşanıyor. TSK hemen her gün “şu kadar PKK üyesi etkisiz hale getirildi” şeklinde açıklamalar yapıyor. Sürekli şehit haberleri, sivil ölümler haberleri geliyor. Bu yaşananları CHP İstanbul Gençlik Örgütü nasıl değerlendiriyor? Terör operasyonları olarak mı yoksa orada bir faşizm, zulüm, katliam vardır diyerek mi değerlendiriyorsunuz?

KO : Röportajdan önce yine bir şehit cenazesinden geldik. Kağıthane Gençlik Kolları üyesi bir arkadaşımız şehit oldu. Biz şöyle değerlendiriyoruz: İnsanlar öldüğü zaman bir tarafta Türkçe ağıtlar bir tarafta Kürtçe ağıtlar söyleniyor. Bugün bu savaşın şehir içine nasıl alındığını da görmek lazım. Daha öncesinde şehir içinde değildi. Bugün evlerin üzerlerinde bombalar patlatılıyor.

Ama tabiki devletin bir işleyişi var ve bu işleyişin gerçekleşmesi gerekiyor. Oradaki insanların eğitim alması, sağlık imkanlarına ulaşması gerekiyor. Ama maalesef bir taraftan da AKP kendisine oy vermeyen kesimlere karşı politik anlamda çok ciddi bir cezalandırma uyguluyor. Bizim buradaki tavrımız çok net. Bir an önce silahların susturulması gerekiyor. Bir an önce bu savaş ortamına son verilmesi gerekiyor. İnsanların barış içerisinde yanyana yaşaması gerekiyor. Geçmişte bunu başarmıştık. Bu ülke savaş meydanlarında kuruldu. Cephede insanlar yanyana savaştı. Birlikte bu toprakları kazandık. Bugün de bu topraklarda yanyana barış içerisinde yaşanması gerekiyor. Bunun çözümü ise sürekli bir karşıt ya da düşman yaratmaktan değil, biz bu olaylara insani yönden bakıyoruz. Ama buradan bir şekilde barış sürecinin başlaması gerekiyor. Daha önceki süreçte sınırlarda PKK’yı davulla zurnayla karşılayanlar, biz barış süreci yürütüyoruz diyenler ne olduysa tek başına iktidarı sağladıktan sonra bir anda savaş süreci başladı. Olaya buradan bakarsak çok daha iyi bir pencereye oturacağını düşünüyorum.

CHP’nin Çözüm Önerileri Var mı?

EDK : Çözüm süreci döneminde PKK’nın yığınak yaptığı ortaya çıktı. Baktığımızda AKP’nin yürüttüğü çözüm süreci başarıyla sonuçlanmadı. Bugün sonuçlarını görüyoruz zaten. Sizin peki toplumsal barış adına, yeniden kardeşçe yaşama adına Cumhuriyet Halk Partisi olarak önerileriniz var mı?

KO : En son CHP’nin kadın milletvekilleri gittiler ve Sur raporunu yayınladılar. Olayın içeriğini net olarak ortaya koydular. Barış süreci denirken bugün barış süreci denilen süreçte ne kadar cephane yığıldığını, savaş için nasıl hazırlık yapıldığını bugün görüyoruz. Yani düşünsenize kaç gündür bir sokağa çıkma yasağının uygulandığı bir bölgede cephanelerle savaşılıyor. Yani sanki karşılıklı bir savaş varmış gibi oluyor. E bu da barış süreci denilen süreçte o anki ve şu anki iktidar tarafından nasıl bazı şeylere göz yumulduğunun, nasıl bazı şeylerin organize edildiğinin en büyük görüntüsü. Ozaman ki adıyla SHP olarak biz daha önceki süreçte 1989 Kürt Raporu’yla net olarak bunun tavrını koymuştu. O sürecin nasıl çözüleceğiyle alakalı. Bugün Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu, belki de en net ve en samimi şekilde, bu sürecin nasıl çözüleceğiyle alakalı ortaya tavrını koyuyor. Biz de gençler olarak diyoruz ki biz Gezi sürecinde yanyana geldik, yanyana durduk. Birlikte mücadelemizi verdik. Biz bu kanın durması, masum insanların hayatlarını kaybetmemesi için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Olayın şu kısmına da bakmak lazım; ölen insanlar var, hayatını kaybeden insanlar var ama bu hayatını kaybeden insanlardan baktığımız zaman bu toplumun ve bu halkın gariban insanları. Ya bir tane milletvekilinin çocuğunun veya bir tane iktidara çok yakın ya da iktidarın bugün ana kadrolarının bir tanesinin çocuğunun askere gittiğini dahi göremeyiz. Onların çocukları gemiciklerle, ayakkabı kutularının içerisine dolarlar doldurmakla uğraşırken ya da çok üst düzey üniversitelerde parayla okurken ya da milyon dolarlık holdinglerin başlarına geçerken, bu halkın çocukları hayatlarını kaybediyor. Olaya bu pencereden bakarsak çok daha sağlıklı bir raya oturur.

HDP Kapatılmalı mı?

EDK : HDP’nin kapatılması tartışmaları yeniden gündeme geldi. Bir dönem bitmişti yeniden başladı. Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? HDP’nin kapatılması bu sorunu çözer mi?

KO : Çözmez. Daha da kangren eder. Geçen gün Sayın Cumhurbaşkanı bir açıklama yaptı. Diyor ki; “Terörle ilgili gerekirse dokunulmazlıklar kaldırılabilir”. Aslında dokunulmazlıkların her konuyla alakalı kaldırılması gerekir. Yolsuzluklar ile ilgili de kaldırılması lazım. Yolsuzluklarla ilgili ya da diğer konularla alakalı bu dokunulmazlığı kendine kalkan olarak kullanacaksın, kendini aklatacaksın ama başka konular olduğu zaman başkasına geldiği zaman kaldırırsın. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk günden beri tavrı çok net. Diyor ki; dokunulmazlıklar kaldırılsın. Dokunulmazlıklar kaldırılıp da eğer bir milletvekili suç işliyorsa tabi ki bu ülkenin kanunları var, bu kanunlara göre belli işleyişler olacaktır. Bana dokunursa problem var ama başkasına dokunursa problem yok anlayışı da doğru bir anlayış değil. Bugün AKP’nin izlediği anlayış budur. Dokunulmazlıklar tek bir kesime yönelik kaldırılmaması lazım. Tüm meclise, tüm partilere ve tüm toplumdaki kalkanların arkasına saklanan tüm milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması gerekiyor.

CHP Parti İçi Demokrasiyi Oturtabildi mi?

EDK : Biraz da Cumhuriyet Halk Partisi’ne geri dönelim istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi bir kongre sürecine doğru ilerliyor. İl, ilçe kongreleri hemen hemen bitti sanırım. Bazı illerde, ilçelerde çeşitli tartışmalar yaşandı doğal olarak. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Cumhuriyet Halk Partisi gerçekten sizce demokrasiyi oturtabildi mi?IMG_8920

KO : Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olmasıyla beraber ciddi anlamda bir parti içerisinde çok büyük bir hareketlilik oldu. Ön seçimler bunların bir örneğidir. Milletvekili ön seçimleri, belediye başkanlarının ön seçimle belirlenmesi, meclis üyelerinin belirli bir kısmının ön seçimle belirlenmesi partide ciddi bir demokratik süreç oluşturdu. Hatta yani gençlik kolları kurultayı bile, en son 2012’de yapılmıştı, Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan olduktan sonra yapıldı zaten. 8 yıl boyunca kurultay yapılmıyordu gençlik kollarında. Bu bir süreçti. Ama tabi ki eksik kalınan belli noktalar var mı? Var. Ama özellikle kurultay ve kongre süreci partiye ciddi bir yenilenme getirdi. En son biz Tokat ve Sivas gençlik kolları kongrelerine de uğradık. Gittik hatta Sivas’ta divan başkanlığı yaptım. Ama bugün Anadolu’nun her yerinde örgütlerimizde çok ciddi bir hareketlilik vardır. Enerji vardır. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi de insanlar Cumhuriyet Halk Partisi’ni gerçekten umut olarak görüyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki gençleri umut olarak görüyorlar. Bunun için de Anadolu başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde yapılan kongreler çok ciddi katılımlarla yoğunluklarla yapılıyor.

Genel Başkan Tartışmaları

EDK : Genel Başkan’ın özellikle 1 Kasım seçimlerinden sonra tartışıldığını da gördük. Baktığımızda Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve Kemal Kılıçdaroğlu’na parti dışından gelen tepkilerde Kemal Bey’in daha sakin bir şekilde karşıladığı ve sakin bir cevap verdiği ama CHP örgütlerinin biraz daha fazla tepki gösterdiğini görüyoruz zaman zaman. Bunu nasıl görebiliriz, nasıl değerlendirebiliriz?

KO : Genelbaşkanın ilk çıktığı zamanki sloganı sakin güçtü. Daha önce Genel Başkanlığa giden süreçte AKP’nin kurmaylarını nasıl yerle bir ettiğini de gördük. Oradaki sakinliğini de gördük. Süreçler geldiği zaman sert olmasını da çok iyi biliyor. Radikal olmasını da çok iyi biliyor. Ama ülke o kadar ateş çemberinden geçiyor ki burada tepedeki kişinin bu noktada toparlayıcı ve aklıselim noktada doğru kararlar vermesi gerekiyor ki Genel Başkanın bu süreçleri doğru yönettiğini düşünüyorum.

CHP Sağa mı Kayıyor?

EDK : Az önce söylemiştiniz. Sloganınız; Gençlik Sokağa, Parti Sola. Neden parti sola ifadesini kullanıyorsunuz? Parti sağa mı kayıyor yoksa?

Parti sağa kaymıyor ama daha da sola gitmesi gerekiyor. Birçok noktada görüşlerimizi çok daha net ortaya koymamız gerekiyor. Biz bu sloganı belirlerken öncelikle kendi pratiğimize baktık. Ve mesela göreve geldim geleli yirmi gün civarında oldu ve bu süreç içerisinde birçok işçi grevlerinde yer aldık, sokak eylemlerinde yer aldık, birçok toplumsal muhalefetin bulunmuş olduğu dayanışma eylemlerinde bulunduk. Biz siyasetin sokaktan ilerleyeceğine ve mücadelenin sokakta yanyana yapılarak daha da güçlü hale dönüşeceğini düşünüyoruz. Biz toplumda ötekileştirilen ve zulüm gören kesimler var, bu kesimlerle yan yana durduğumuz sürece partinin de yanyana duracaktır. Doğal olarak gençlik sokağın parçası olacaktır.

EDK : Dünyada baktığımızda son dönemde, Gezi’den sonraki süreç, Yunanistan’da Syriza, Kanada’da Podemos iktidara geldi. Bir genç olarak dünyada solun geleceğini nasıl görüyorsunuz ve bunun Türkiye’ye yansıması nasıl olacaktır? Ve Cumhuriyet Halk Partisi bu yeni gelişmelere hazır mı?

KO : Cumhuriyet Halk Partisi bu yeni gelişmelere hazır. Dünyada sol ciddi anlamda yükselişte. Bunun biraz önce saydığınız gibi birçok örneğini ortaya koyabiliriz. Farklı ülkelerde de var bunun örnekleri. Türkiye’de seçimlerden önce yapılan son anketler vardı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin belli bir oy bandı var. Ama artık anketlerde yüzde elli üzerinde bir kesim diyor ki; “Cumhuriyet Halk Partisi’ni alternatif olarak düşünebilirim”. Bu ciddi bir artı. Belki oy oranımızda çok büyük sıçramalar olmadı ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde ‘Cumhuriyet Halk Partisi de tercih edilebilir’ gibi bir düşünce yerleşti. Bu bizim gelecekte 2019 sürecinde başarılı olmamız için çok önemli bir etken. Bu noktada diğer birçok sol yapılarda siyasi partiler var. Gençlik örgütlerinde arkadaşlar var. Bu arkadaşlarımızla da gene Cumhuriyet Halk Partisi çatısı yanında durursak, Cumhuriyet Halk Partisi öncülüğünde bu Türkiye’de, bu topraklarda solun daha güçlü olacağına inanıyorum.

EDK : Peki diğer gençlik örgütleriyle ortak çalışmalar yapılabilir mi? Diyaloğa geçtiniz mi bu yönde?

KO : Birçoğuyla zaten biz öncesinde toplumsal olayların içerisinde tanışıyoruz. Birçok farklı siyasi sol düşüncede olan arkadaşlarla. Daha önceki süreçlerde birçok eylemselliğimiz yan yana olmuştu. Bundan sonra da söylüyoruz Gezi’de nasıl yan yana durduysak birçok farklı eylemlerde nasıl yan yana durduysak, bundan sonra da zulmün olmuş olduğu, baskının olmuş olduğu her yerde biz ötekileştirilenden yana duracağız. Toplumun diğer katmanlarıyla yan yana duracağız. Bu arkadaşlarla da diyalog halindeyiz. Bundan sonra toplumsal cephenin, toplumsal muhalefetin güçlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için CHP gençliği üzerine düşeni yapacak.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fetva Açıklaması

EDK : Aslında sormak istemediğim bir konu ama, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetva açıklaması. Verilen fetva kamuoyunda bir hayli tepki çekti. Bununla ilgili herhangi bir açıklamanızı görmedim. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

KO : Diyanet’in, en son fetva olarak verilen açıklaması gerçekten sapıklık düzeyinde bir açıklama. Bugün aslında Diyanet’in genel anlamda ilk kuruluşuyla bugün gelmiş olduğu noktada çok ciddi şekilde farklılıklar var. İlk kurulduğundaki Diyanet’in misyonu çok farklıydı ama bugün gelinen bulunduğu nokta ve yapmış olduğu çalışma şekli çok farklı noktaya dönüştü. O yüzden bir an önce bu açıklamadan dolayı özür dilenmesi hatta bu açıklamayı yapanların derhal görevinden alınması gerekiyor.

EDK : Son olarak eklemek istedikleriniz varsa onları alacağım.

KO : CHP il kongrelerini bitirdi. Önümüzde Genel Merkez süreci var. Partide çok ciddi bir hareketlilik ve heyecan var. Doğal olarak bu heyecan sokağa yansıyor. İstanbul Gençlik Örgütü olarak bunu rahatlıkla söylüyoruz. Önümüzdeki hafta İl Başkanı Cemal Canpolat Diyarbakır’a gidecek. Bu önemli bir çıkış noktası. İlk göreve geldiği gün de Sultanbeyli’deydi. Bunlar gerçekten partimizden bu zamana kadar çok fazla göz önüne çarpılmayan ve önemli etkenlerinden. Bizim eksik kaldığımız bir çok yer vardı. Liseler üniversiteler mahallelerle alakalı çok ciddi projelerimizi oluşturduk. Bundan sonra herkes sokakta mücadelede asla geri adım atmayan, asla zulme baskıya boyun eğmeyen, bunun üstüne üstüne yürüyen bir CHP Gençliği görecek. Sokakta bir CHP Gençliği görecek. Tüm örgüt kadrolarımız tek yumruk olarak inanmış durumda. Bizleri izlemeye takip etmeye devam etsinler.

‘Kürdistan Değil, Güneydoğu Dedim !’

Göreve seçildiği 20 Aralık 2015’ten itibaren yaptığı çalışmalarla dikkat çeken CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı Kenan Otlu bir yandan da hakkındaki iddialara cevap vermekle uğraşıyor. Dicle Haber Ajansı’na (DİHA) verdiği bir röportajda geçen ‘Kürdistan’ ifadesi ve ‘Hendeklerde direnişi omuz omuza yükselteceğiz’ cümleleri tepki çeken Kenan Otlu özellikle AKP’ye yakın basın kuruluşları tarafından sert şekilde eleştirildi. Biz de RÖPORTAJLIK olarak bu sözleri Kenan Otlu’ya sorduk.

Kenan Otlu, Kürdistan dedi mi? Hendeklerle ilgili ne düşünüyor? CHP parti içi demokrasiyi oturtabildi mi? Bunlar ve bir çok soruyu RÖPORTAJLIK sordu, CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı Kenan Otlu yanıtladı.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Ercan Deniz Küçük (EDK) : CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı Kenan Otlu kimdir?

Kenan Otlu (KO) : 1990 yılında Sivas’ın Yücebucak Köyü’nde dünyaya geldim. İlkokul 4’e kadar köy okulunda okudum. Devamında İstanbul’a yerleştik. Şuanda Fatih Üniversitesi’nde Yükseklisans Siyaset Bilimi öğrencisiyim.

EDK : Kongrede büyük bir destekle CHP İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı seçildiniz. Kongre öncesindeki süreçte de özellikle sosyal medyada büyük bir destek vardı size. Göreve geldiğiniz günden itibaren sürekli sokaklarda görüyoruz sizi. Kenan Otlu ile CHP İstanbul Gençlik Örgütü’nde neler değişecek?

KO : Ben daha öncesinde İstanbul Maltepe Gençlik Örgütü Başkanı’ydım. 2 yıl başkanlık görevi yaptım. Maltepe’de biz en sonki yerel seçimlerde çok ciddi bir oy farkı yakaladık. Bunun en büyük nedenlerinden birisi oradaki gençlik örgütünün çalışmalarıdır. Biz Maltepe’de 18 mahallenin 18’inde mahalle gençlik komiteleri oluşturduk. Tüm toplumsal olayların içerisinde yer aldık. Hatta toplumsal olaylarda ilk refleksi Maltepe Gençlik Örgütü koymuştur. Ben de o zaman Maltepe Gençlik Örgütü Başkanıydım. Bu da bizim bir çok toplumsal kesimle samimi ve içten bağlar geliştirmemize ve onların desteğini almamıza sebep oldu. 20 Aralık itibariyle örgütümüzün de desteğiyle İstanbul Gençlik Örgütü Başkanı oldum. Devir teslim törenimizden 10 dk sonra ‘hadi arkadaşlar sokağa çıkıyoruz’ dedik. Bazı arkadaşlar şaşırdılar. Bizim sloganımız “Gençlik Sokağa, Parti Sola”ydı. Bu pratikten gelen bir söylemdi. Sonrasında çok ciddi bir kalabalıkla Galatasaray Lisesi’ne yürüdük. O hafta 17-25 Aralık Yolsuzluk Haftası’ydı. Biz de bu eylemle tavrımızı koyduk. Ertesi süreçte işçi direnişlerinin olduğu yerlere gittik, dayanışma sergiledik. Birçok olayla ilgili tavrımızı koyduk. Yani durduğu yerden izleyen değil, gündemi belirleyen ve sokakta ötekileştirilmiş, ezilmiş, toplum katmanlarıyla dayanışan bir gençlik örgütüne dönüştürdük.

EDK : Bundan sonrasındaki projeleriniz nelerdir?

KO : Gençlikle ilgili konulardan bir tanesi gençliğin çok daha politik ve eğitimli olması. Şuanda bu konuyla ilgili profesyonel bir çalışma hazırlıyoruz. Çok kısa bir süre içerisinde İstanbul Gençlik Örgütü başta olmak üzere gençlik örgütlerinin politik konularla ilgili tavır koyamama gibi bir durumu kalmayacak. Çok net ve çok sert şekilde tavrını koyacaktır. Lise ve üniversitelerde kesinlikle çok örgütlü hale geleceğiz. Bununla ilgili arkadaşlarımız çok ciddi çalışmalar yapıyorlar. İstanbul’da 782 mahalle var. Bütün mahallelerde gençlik komiteleri kuracağız. Bu komiteler eğitim çalışmalarından geçecekler. Hadi dediğimiz anda her mahalleden genç arkadaşlarımız ayağa kalkacaklar.

Kürdistan Dedi Mi?

EDK : Göreve geldikten sonra DİHA’ya verdiğiniz röportaj bayağı tartışma yarattı. Röportajda Kürdistan dediğiniz söylendi. Özellikle Akit Gazetesi tarafından hedef gösterildiniz. Bu röportaja değinmek istiyorum. Hendeklerden de bahsediyorsunuz röportajda. Hendeklerle ilgili açıklamalarınızda çarpıtma var mı?Kenan Otlu Kürdistan ifadesini kullandı mı?

KO : Göreve geldikten kısa bir süre sonra Dicle Haber Ajansı (DİHA)’ndan arkadaşlar geldi. Güneydoğu’daki sorunlarla ilgili sorular sordular. Onlar sorarken Kürdistan diye sordular. Biz Güneydoğu diye cevap verdik. Ben cevaplarımda da Kürdistan gibi bir kelime kullanmadım. Parti programımız neyi gerektiriyorsa o şekilde görüşlerimizi ortaya koyduk. Ama arkadaşlar “biz Kürdistan diye soracağız” dediler. Biz de “sorabilirsiniz, bizim için bir problem yok” dedik. Ama bizim resmi görüşümüz Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde Güneydoğu’dur. Biz o şekilde cevap verdik.IMG_8913

Bu konular çarpıtıldıktan sonra videosunu da yayınladık röportajın. Hendek konusuyla ilgili çok net bir şekilde şunu söyledik: Hendek oradaki insanların sosyal yaşamını etkiliyor. Insanlar okula gidemiyor, hastaneye gidemiyor. Bu hendek konusu AKP iktidarı tarafından savaş politikasını meşrulaştırmak için malzeme olarak sunuluyor. Bu hendek olayının doğru olmadığını, AKP’nin elinden bu malzemenin alınması gerektiğini vurguladık. Ama havuz medyası diye tabir edilen kanallar röportajın üstünden 1 hafta geçmiş olmasına rağmen haberleştirdiler. Bunun haricinde Küçükçekmece Gençlik Örgütümüz Cizre’yle ilgili bir afiş çalışması yaptı. Afişte Cizre’de öldürülen bir çocuğun kimliği ve “Cizre halkı yalnız değildir” cümlesi vardı. Devamında Akit denilen, kağıt israfından başka bir işe yaramayan, topluma kin ve nefret eken basın yayın organı, Küçükçekmece Gençlik Örgütümüzü PKK’lı ilan etti. Biz de bununla ilgili suç duyurusunda bulunduk.

Daha sonra ben Barış TV’de bir yayında AKP’nin savaş politikalarıyla, toplumu yoksullaştırmasıyla alakalı çok net ve sert eleştirilerde bulundum. Yayından çıktıktan sonra arkadaşlar twitterda TT olduğumu söylediler. AKP’nin aktrolleri organize şekilde harekete geçirilmiş ve bizi hedef göstermişler. AKP tarafından beslenen Havuz medyası da tüm haberlerde “CHP Gençlik Kolu Başkanı Kürdistan dedi, PKK dedi diyerek PKK’yı destekliyormuşuz gibi, aslında bizim hiç ifade etmediğimiz şeyleri kullandılar. Biz sadece o bölgede insanların bir zulümle karşı karşıya kaldığını, masum insanların hayatını kaybettiğini, bu savaşın bir an önce son bulması gerektiğini söyledik. Bu konuda CHP’li kadın milletvekillerinin en son yayınlamış olduğu bir rapor vardı. Bu rapordaki en önemli nokta duygusal kopuştu. Bu duygusal kopuşun engellenmesi, bu insanların dayanışılması gerektiği ve bu insanlarla dayanışmak için İstanbul’da çok ciddi bir kampanya başlattığımızı ve bu insanlarla içsel anlamda yardımlaşacağımızı vurguladık. Vurguladıklarımız sanki biz oradaki savaşa destek veriyormuşuz gibi, orada işte hendek olayını savunuyormuşuz gibi, işte orada farklı bir parti politikasını kullanıyormuşuz gibi daha önceki süreçte Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde çıkıp da 1938’de son buldu diye yayın yapan, Türkan Saylan’a saldıran, Cumhuriyet değerlerine saldıran, bu ülkede barış diyen, bu ülkede çağdaşlık diyen her kesimi hedef alan yayın organları bizleri bu süreçte hedef gösterdiler. Bizim söylediklerimizle alakalı özür dilememizi beklediler. Farkl bir şey yapmışız gibi bir algı yaratmaya çalıştılar. Ama bizim söylediklerimiz çok netti ve biz söylediklerimizin arkasında durduk ve devamında çıktık videosunu da yayınladık. Bu arkadaşlar kendi yalanlarıyla karşı karşıya kaldılar. Ama bunlar yalanlardan beslenen insanlar. Suratına da tükürsek yarabbi şükür derler. En kısa zaman içerisinde de bu yayın organlarıyla ilgili beş kuruşluk dava açacağız.

Hendeklerde direnişi omuz omuza büyüteceğiz” dedi mi?

EDK : Röportajınızda “Hendeklerde direnişi omuz omuza büyüteceğiz” sözünüz de çok tartışıldı. Bu sözü biraz daha açabilir miyiz?

KO : Hendek olayıyla ilgili görüşümü biraz önce ifade ettim. Oradaki insanların sosyal yaşamlarını engellediğini, doğru bir şey olmadığını ve AKP’nin savaş politikasına hizmet ettiğini söyledik. Yan yana durmakla alakalı söylediğimniz şuydu: Biz geçmişte Gezi süreci yaşadık. Bu Gezi sürecinde insanlar hiçbirinin ne siyasi görüşünü, ne etnik kimliğini ne mezhebini biliyordu. Hangi siyasi örgütü desteklediğini de bilmiyordu. Ama hepsi barikatta yan yana duruyorlardı. Beraber biber gazı yiyorlar, sigaralarını ekmeklerini paylaşıyorlar, faşizmin karşısında beraber duruyorlardı. Gezi diktatörün belki de hayatındaki en korku dolu günlerdi. ‘Gezi bizim için bir öğreticidir. Biz Gezi’de yan yana durduk’ dedik. Ankara’da mitingin ortasında bomba patlatıldı. 103 kişi hayatını kaybetti. Ankara’daki patlamada Malatya gençlik örgütümüzden 11 arkadaşımız hayatını kaybetti. O gün genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul’a gelmeseydi biz de o gün Ankara’da olacaktık.

AKP “kaos olmasını istemiyorsanız bize oy verin” dedi. Toplum üzerinde psikolojik baskı oluşturdu ve buradan oy aldı. Oy aldıktan sonra şimdi kendisine oy vermeyen kesimleri cezalandırmaya başladı. Biz de dedikki “Gezi’nin öncülüğünde, Gezi’den aldığımız derslerle beraber biz AKP faşizminin, zulmünün olduğu her yerde ötekileştirilen ezilen tüm toplum kesimleriyle beraber yanyana duracağız dedik. Bugün Güneydoğu’da bir zulüm vardır. Can Dündar, Erdem Gül’e karşı yapılan da bir zulümdür, faşizmdir. Daha önce ülkenin her yerinde işten atılan insanlar, öldürülen insanlar var. Ama bunu aldılar “hendeklerde yan yana duracakmışız gibi aptalca saçma sapan bir çarpıtmadan öte direk yalan üreterek yansıttılar. Videoda da yayınladık. Söylediğimizle hiçbir alakası yoktu. Sadece bizleri hedef göstermek için böyle bir durum yapıldı. Devamında çıkıp gerekli cevapları verdik.

EDK : İlk yayınlayan DİHA, SİYASİHABER’di sanırım.

KO : Siyasihaber’deki yayında tırnak içinde yer alanlar benim görüşlerim. Onlar kendi yorumlarını katmışlardı. Onlar kendi dillerinde Kürdistan diye veriyorlar. Tırnak içinde de benim görüşlerimi veriyorlar. Ama görüşlerde de yine hendeklerde yan yana duracağız diye bir ifade yoktu. Gezi Parkında yan yana durduğumuz gibi buradaki zulümde de yan yana duracağımızı yazmışlardı kırparak.

IMG_8924EDK : Türkiye’nin temmuz ayından beri doğu ve güneydoğusunda bir şeyler yaşanıyor. TSK hemen her gün “şu kadar PKK üyesi etkisiz hale getirildi” şeklinde açıklamalar yapıyor. Sürekli şehit haberleri, sivil ölümler haberleri geliyor. Bu yaşananları CHP İstanbul Gençlik Örgütü nasıl değerlendiriyor? Terör operasyonları olarak mı yoksa orada bir faşizm, zulüm, katliam vardır diyerek mi değerlendiriyorsunuz?

KO : Röportajdan önce yine bir şehit cenazesinden geldik. Kağıthane Gençlik Kolları üyesi bir arkadaşımız şehit oldu. Biz şöyle değerlendiriyoruz: İnsanlar öldüğü zaman bir tarafta Türkçe ağıtlar bir tarafta Kürtçe ağıtlar söyleniyor. Bugün bu savaşın şehir içine nasıl alındığını da görmek lazım. Daha öncesinde şehir içinde değildi. Bugün evlerin üzerlerinde bombalar patlatılıyor.

Ama tabiki devletin bir işleyişi var ve bu işleyişin gerçekleşmesi gerekiyor. Oradaki insanların eğitim alması, sağlık imkanlarına ulaşması gerekiyor. Ama maalesef bir taraftan da AKP kendisine oy vermeyen kesimlere karşı politik anlamda çok ciddi bir cezalandırma uyguluyor. Bizim buradaki tavrımız çok net. Bir an önce silahların susturulması gerekiyor. Bir an önce bu savaş ortamına son verilmesi gerekiyor. İnsanların barış içerisinde yanyana yaşaması gerekiyor. Geçmişte bunu başarmıştık. Bu ülke savaş meydanlarında kuruldu. Cephede insanlar yanyana savaştı. Birlikte bu toprakları kazandık. Bugün de bu topraklarda yanyana barış içerisinde yaşanması gerekiyor. Bunun çözümü ise sürekli bir karşıt ya da düşman yaratmaktan değil, biz bu olaylara insani yönden bakıyoruz. Ama buradan bir şekilde barış sürecinin başlaması gerekiyor. Daha önceki süreçte sınırlarda PKK’yı davulla zurnayla karşılayanlar, biz barış süreci yürütüyoruz diyenler ne olduysa tek başına iktidarı sağladıktan sonra bir anda savaş süreci başladı. Olaya buradan bakarsak çok daha iyi bir pencereye oturacağını düşünüyorum.

CHP’nin Çözüm Önerileri Var mı?

EDK : Çözüm süreci döneminde PKK’nın yığınak yaptığı ortaya çıktı. Baktığımızda AKP’nin yürüttüğü çözüm süreci başarıyla sonuçlanmadı. Bugün sonuçlarını görüyoruz zaten. Sizin peki toplumsal barış adına, yeniden kardeşçe yaşama adına Cumhuriyet Halk Partisi olarak önerileriniz var mı?

KO : En son CHP’nin kadın milletvekilleri gittiler ve Sur raporunu yayınladılar. Olayın içeriğini net olarak ortaya koydular. Barış süreci denirken bugün barış süreci denilen süreçte ne kadar cephane yığıldığını, savaş için nasıl hazırlık yapıldığını bugün görüyoruz. Yani düşünsenize kaç gündür bir sokağa çıkma yasağının uygulandığı bir bölgede cephanelerle savaşılıyor. Yani sanki karşılıklı bir savaş varmış gibi oluyor. E bu da barış süreci denilen süreçte o anki ve şu anki iktidar tarafından nasıl bazı şeylere göz yumulduğunun, nasıl bazı şeylerin organize edildiğinin en büyük görüntüsü. Ozaman ki adıyla SHP olarak biz daha önceki süreçte 1989 Kürt Raporu’yla net olarak bunun tavrını koymuştu. O sürecin nasıl çözüleceğiyle alakalı. Bugün Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu, belki de en net ve en samimi şekilde, bu sürecin nasıl çözüleceğiyle alakalı ortaya tavrını koyuyor. Biz de gençler olarak diyoruz ki biz Gezi sürecinde yanyana geldik, yanyana durduk. Birlikte mücadelemizi verdik. Biz bu kanın durması, masum insanların hayatlarını kaybetmemesi için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Olayın şu kısmına da bakmak lazım; ölen insanlar var, hayatını kaybeden insanlar var ama bu hayatını kaybeden insanlardan baktığımız zaman bu toplumun ve bu halkın gariban insanları. Ya bir tane milletvekilinin çocuğunun veya bir tane iktidara çok yakın ya da iktidarın bugün ana kadrolarının bir tanesinin çocuğunun askere gittiğini dahi göremeyiz. Onların çocukları gemiciklerle, ayakkabı kutularının içerisine dolarlar doldurmakla uğraşırken ya da çok üst düzey üniversitelerde parayla okurken ya da milyon dolarlık holdinglerin başlarına geçerken, bu halkın çocukları hayatlarını kaybediyor. Olaya bu pencereden bakarsak çok daha sağlıklı bir raya oturur.

HDP Kapatılmalı mı?

EDK : HDP’nin kapatılması tartışmaları yeniden gündeme geldi. Bir dönem bitmişti yeniden başladı. Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? HDP’nin kapatılması bu sorunu çözer mi?

KO : Çözmez. Daha da kangren eder. Geçen gün Sayın Cumhurbaşkanı bir açıklama yaptı. Diyor ki; “Terörle ilgili gerekirse dokunulmazlıklar kaldırılabilir”. Aslında dokunulmazlıkların her konuyla alakalı kaldırılması gerekir. Yolsuzluklar ile ilgili de kaldırılması lazım. Yolsuzluklarla ilgili ya da diğer konularla alakalı bu dokunulmazlığı kendine kalkan olarak kullanacaksın, kendini aklatacaksın ama başka konular olduğu zaman başkasına geldiği zaman kaldırırsın. Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk günden beri tavrı çok net. Diyor ki; dokunulmazlıklar kaldırılsın. Dokunulmazlıklar kaldırılıp da eğer bir milletvekili suç işliyorsa tabi ki bu ülkenin kanunları var, bu kanunlara göre belli işleyişler olacaktır. Bana dokunursa problem var ama başkasına dokunursa problem yok anlayışı da doğru bir anlayış değil. Bugün AKP’nin izlediği anlayış budur. Dokunulmazlıklar tek bir kesime yönelik kaldırılmaması lazım. Tüm meclise, tüm partilere ve tüm toplumdaki kalkanların arkasına saklanan tüm milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması gerekiyor.

CHP Parti İçi Demokrasiyi Oturtabildi mi?

EDK : Biraz da Cumhuriyet Halk Partisi’ne geri dönelim istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi bir kongre sürecine doğru ilerliyor. İl, ilçe kongreleri hemen hemen bitti sanırım. Bazı illerde, ilçelerde çeşitli tartışmalar yaşandı doğal olarak. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Cumhuriyet Halk Partisi gerçekten sizce demokrasiyi oturtabildi mi?IMG_8920

KO : Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olmasıyla beraber ciddi anlamda bir parti içerisinde çok büyük bir hareketlilik oldu. Ön seçimler bunların bir örneğidir. Milletvekili ön seçimleri, belediye başkanlarının ön seçimle belirlenmesi, meclis üyelerinin belirli bir kısmının ön seçimle belirlenmesi partide ciddi bir demokratik süreç oluşturdu. Hatta yani gençlik kolları kurultayı bile, en son 2012’de yapılmıştı, Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan olduktan sonra yapıldı zaten. 8 yıl boyunca kurultay yapılmıyordu gençlik kollarında. Bu bir süreçti. Ama tabi ki eksik kalınan belli noktalar var mı? Var. Ama özellikle kurultay ve kongre süreci partiye ciddi bir yenilenme getirdi. En son biz Tokat ve Sivas gençlik kolları kongrelerine de uğradık. Gittik hatta Sivas’ta divan başkanlığı yaptım. Ama bugün Anadolu’nun her yerinde örgütlerimizde çok ciddi bir hareketlilik vardır. Enerji vardır. Bunun en büyük sebeplerinden bir tanesi de insanlar Cumhuriyet Halk Partisi’ni gerçekten umut olarak görüyorlar. Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki gençleri umut olarak görüyorlar. Bunun için de Anadolu başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde yapılan kongreler çok ciddi katılımlarla yoğunluklarla yapılıyor.

Genel Başkan Tartışmaları

EDK : Genel Başkan’ın özellikle 1 Kasım seçimlerinden sonra tartışıldığını da gördük. Baktığımızda Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve Kemal Kılıçdaroğlu’na parti dışından gelen tepkilerde Kemal Bey’in daha sakin bir şekilde karşıladığı ve sakin bir cevap verdiği ama CHP örgütlerinin biraz daha fazla tepki gösterdiğini görüyoruz zaman zaman. Bunu nasıl görebiliriz, nasıl değerlendirebiliriz?

KO : Genelbaşkanın ilk çıktığı zamanki sloganı sakin güçtü. Daha önce Genel Başkanlığa giden süreçte AKP’nin kurmaylarını nasıl yerle bir ettiğini de gördük. Oradaki sakinliğini de gördük. Süreçler geldiği zaman sert olmasını da çok iyi biliyor. Radikal olmasını da çok iyi biliyor. Ama ülke o kadar ateş çemberinden geçiyor ki burada tepedeki kişinin bu noktada toparlayıcı ve aklıselim noktada doğru kararlar vermesi gerekiyor ki Genel Başkanın bu süreçleri doğru yönettiğini düşünüyorum.

CHP Sağa mı Kayıyor?

EDK : Az önce söylemiştiniz. Sloganınız; Gençlik Sokağa, Parti Sola. Neden parti sola ifadesini kullanıyorsunuz? Parti sağa mı kayıyor yoksa?

Parti sağa kaymıyor ama daha da sola gitmesi gerekiyor. Birçok noktada görüşlerimizi çok daha net ortaya koymamız gerekiyor. Biz bu sloganı belirlerken öncelikle kendi pratiğimize baktık. Ve mesela göreve geldim geleli yirmi gün civarında oldu ve bu süreç içerisinde birçok işçi grevlerinde yer aldık, sokak eylemlerinde yer aldık, birçok toplumsal muhalefetin bulunmuş olduğu dayanışma eylemlerinde bulunduk. Biz siyasetin sokaktan ilerleyeceğine ve mücadelenin sokakta yanyana yapılarak daha da güçlü hale dönüşeceğini düşünüyoruz. Biz toplumda ötekileştirilen ve zulüm gören kesimler var, bu kesimlerle yan yana durduğumuz sürece partinin de yanyana duracaktır. Doğal olarak gençlik sokağın parçası olacaktır.

EDK : Dünyada baktığımızda son dönemde, Gezi’den sonraki süreç, Yunanistan’da Syriza, Kanada’da Podemos iktidara geldi. Bir genç olarak dünyada solun geleceğini nasıl görüyorsunuz ve bunun Türkiye’ye yansıması nasıl olacaktır? Ve Cumhuriyet Halk Partisi bu yeni gelişmelere hazır mı?

KO : Cumhuriyet Halk Partisi bu yeni gelişmelere hazır. Dünyada sol ciddi anlamda yükselişte. Bunun biraz önce saydığınız gibi birçok örneğini ortaya koyabiliriz. Farklı ülkelerde de var bunun örnekleri. Türkiye’de seçimlerden önce yapılan son anketler vardı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin belli bir oy bandı var. Ama artık anketlerde yüzde elli üzerinde bir kesim diyor ki; “Cumhuriyet Halk Partisi’ni alternatif olarak düşünebilirim”. Bu ciddi bir artı. Belki oy oranımızda çok büyük sıçramalar olmadı ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde ‘Cumhuriyet Halk Partisi de tercih edilebilir’ gibi bir düşünce yerleşti. Bu bizim gelecekte 2019 sürecinde başarılı olmamız için çok önemli bir etken. Bu noktada diğer birçok sol yapılarda siyasi partiler var. Gençlik örgütlerinde arkadaşlar var. Bu arkadaşlarımızla da gene Cumhuriyet Halk Partisi çatısı yanında durursak, Cumhuriyet Halk Partisi öncülüğünde bu Türkiye’de, bu topraklarda solun daha güçlü olacağına inanıyorum.

EDK : Peki diğer gençlik örgütleriyle ortak çalışmalar yapılabilir mi? Diyaloğa geçtiniz mi bu yönde?

KO : Birçoğuyla zaten biz öncesinde toplumsal olayların içerisinde tanışıyoruz. Birçok farklı siyasi sol düşüncede olan arkadaşlarla. Daha önceki süreçlerde birçok eylemselliğimiz yan yana olmuştu. Bundan sonra da söylüyoruz Gezi’de nasıl yan yana durduysak birçok farklı eylemlerde nasıl yan yana durduysak, bundan sonra da zulmün olmuş olduğu, baskının olmuş olduğu her yerde biz ötekileştirilenden yana duracağız. Toplumun diğer katmanlarıyla yan yana duracağız. Bu arkadaşlarla da diyalog halindeyiz. Bundan sonra toplumsal cephenin, toplumsal muhalefetin güçlenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için CHP gençliği üzerine düşeni yapacak.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fetva Açıklaması

EDK : Aslında sormak istemediğim bir konu ama, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın fetva açıklaması. Verilen fetva kamuoyunda bir hayli tepki çekti. Bununla ilgili herhangi bir açıklamanızı görmedim. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

KO : Diyanet’in, en son fetva olarak verilen açıklaması gerçekten sapıklık düzeyinde bir açıklama. Bugün aslında Diyanet’in genel anlamda ilk kuruluşuyla bugün gelmiş olduğu noktada çok ciddi şekilde farklılıklar var. İlk kurulduğundaki Diyanet’in misyonu çok farklıydı ama bugün gelinen bulunduğu nokta ve yapmış olduğu çalışma şekli çok farklı noktaya dönüştü. O yüzden bir an önce bu açıklamadan dolayı özür dilenmesi hatta bu açıklamayı yapanların derhal görevinden alınması gerekiyor.

EDK : Son olarak eklemek istedikleriniz varsa onları alacağım.

KO : CHP il kongrelerini bitirdi. Önümüzde Genel Merkez süreci var. Partide çok ciddi bir hareketlilik ve heyecan var. Doğal olarak bu heyecan sokağa yansıyor. İstanbul Gençlik Örgütü olarak bunu rahatlıkla söylüyoruz. Önümüzdeki hafta İl Başkanı Cemal Canpolat Diyarbakır’a gidecek. Bu önemli bir çıkış noktası. İlk göreve geldiği gün de Sultanbeyli’deydi. Bunlar gerçekten partimizden bu zamana kadar çok fazla göz önüne çarpılmayan ve önemli etkenlerinden. Bizim eksik kaldığımız bir çok yer vardı. Liseler üniversiteler mahallelerle alakalı çok ciddi projelerimizi oluşturduk. Bundan sonra herkes sokakta mücadelede asla geri adım atmayan, asla zulme baskıya boyun eğmeyen, bunun üstüne üstüne yürüyen bir CHP Gençliği görecek. Sokakta bir CHP Gençliği görecek. Tüm örgüt kadrolarımız tek yumruk olarak inanmış durumda. Bizleri izlemeye takip etmeye devam etsinler.

İKD Yeniden Kuruluyor !

ikdİlerici Kadınlar Derneği, İstanbul Barış Manço Kültür Merkezi’nde düzenleyeceği etkinlikle yeniden kuruluşunu açıklamaya hazırlanıyor.

Biz de RÖPORTAJLIK Ekibi olarak İlerici Kadınlar Derneği’yle geçtiğimiz aylarda bir röportaj yapmıştık. İKD Kurucu Komitesi’nden Nuray Yenil ve Hande Durna ile yaptığımız röportajda İKD’nin yeniden kuruluş tarihi henüz belli olmamıştı.

İKD’nin 10 Ocak Pazar günü düzenleyeceği kuruluş toplantısı öncesi mikrofonlarımızı yeniden İKD’li kadınlara uzattık. İKD adına Hanife Şahan RÖPORTAJLIK’a özel yaptığı açıklamada tüm kadınlar kuruluş toplantılarına çağırdı.

İşte Hanife Şahan’ın RÖPORTAJLIK’a yaptığı açıklamalar şu şekilde:

İKD Kurucu Komitesi’nden Nuray Yenil ve Hande Durna ile görüşmüş, röportaj yapmıştık. O zamandan bu güne kadar İKD Kurucu Komitesi olarak yaptığınız çalışmalar hakkında bilgi alabilir miyiz?

O röportajı sanırım 1,5 ay önce yapmıştınız. Aslında bu süreç daha çok Pazar günü yapacağımız kuruluş toplantısı hazırlıkları ile geçti. Yerelliklerde toplantılar yaptık, İKD’ye üyeliklerimiz başladı, onun çalışmasını gerçekleştirmiş olduk.

Ancak çok önemli olduğunu düşündüğümüz adımlar da attık tabii.

Bunlardan ilki biliyorsunuz Gaziantep’te Ezidi kadınların IŞİD tarafından açık arttırma yolu ile “satışa” çıkarılması gündeme gelmişti. Bunun insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı da Gaziantep İKD üyesi arkadaşlarımız IŞİD üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu ve suçluların bulunup cezalandırılmasını istedik. Takibimiz devam ediyor.

Ardından mahkemenin Can Dündar kararından sonra Dilek Dündar’a destek ziyaretinde bulunduk.

Anadolu Adalet Sarayı’nda yemekhane bölümünde çalışan işçiler, iki ay maaş alamadıkları gerekçesiyle adliye önünde direnişe başlamıştı. İKD olarak ziyaretlerine gittik ve sürecin takipçisi olduk. Zaten işçilerin lehine bir karar çıktı, mücadelenin kazanımını görmek hepimizi mutlu etti.

Bir süredir başlattığımız bir 2015 Kadın Almanağı çalışmamız vardı, 2016’nın hemen başında “2015 Kadın Almanağı”mızı da yayınlamış olduk.

Son olarak ise, Diyanet İşleri’nin yaptığı açıklamalara dair elbette sessiz kalamazdık ve Pazar günü yapacağımız toplantımızın da sloganı olan “Sömürüye ve karanlığa boyun eğmiyoruz, örgütleniyoruz” diyerek kadınlara örgütlenme çağrısı yaptık.

10 Ocak Pazar günü Kuruluş Toplantısı ile kuruluşunuzu duyuracaksınız. Program hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi alabilir miyiz?

Tabii ki derneği neden kurduğumuza dair konuşmalar yapılacak. İşçi, beyaz yaka, eğitimin gericileştirilmesine karşı duran veliler, gençlik ve tarihsel İKD adına konuşmalar yapılacak. Hep beraber önümüzdeki süreçte yapacaklarımıza dair kararlar alacağız.

Davetiyemizde de yer aldığı üzere sanatçı dostlarımız Mercan Erzincan ve Eleonore Fourniau bizimle birlikte olacak.

İmzacı listesini incelediğimizde toplumun farklı kesimlerinden kadının imza attığını görüyoruz. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bir taraftan normal bir durum. Çünkü bugün ülkemizde mevcut iktidarın kadına biçtiği rol her kesimden kadını olumsuz derecede etkilemekte. Bizim en büyük sorunlarımızdan birisi de kadınların bir kanalda örgütlenememesi, bir araya gelip ortak bir cevap üretememesiydi. İKD önümüzdeki süreçte tam da bunu başarmalı. Ancak bunu başarabilmek için de İKD’nin kuruluş ilkelerine bağlı kalarak, hedefinden sapmadan çalışma yapması en fazla önemsediğimiz başlık. İKD bu netliği koruduğunda (ki bundan kuşkumuz yok) emin olun çok daha farklı kesimlerle de buluşabilecek.

Sadece Diyanet’in son günlerde yaptığı açıklamalara baktığınızda bile kadınların ortak mücadele hattını örmesi kaçınılmaz. İKD bu anlamda gericilik, emperyalizm, sömürü karşıtlığını temel alarak kadına kimlik kazandıran bir mücadele hattı örecektir.

Kadınlar bunu bilerek İKD’ye gelecektir. O yüzden bugün Türkiye’de saydığım başlıkların hepsi kaçınılmaz olarak mücadele verilmesi gereken başlıklarsa bu mücadeleyi hep beraber örmenin adresi olmalıyız.

Artık kuruluşunuzu tamamlamak üzere olduğunuza göre şunu sormak istiyorum: İKD olarak projeleriniz nelerdir?

Bunun kararını Pazar günü yapacağımız kuruluş toplantımızda hep beraber alacağız.

Eklemek istedikleriniz?

Tüm kadınları Pazar günü saat 11.30’da Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’ne bekliyoruz. İKD’ye katılmaya çağırıyoruz.

Sizlere de teşekkür ederiz…

 

İKD’nin kuruluş toplantısı açıklaması şu şekilde:

İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ (İKD) YENİDEN KURULUYOR

Türkiye’de kadın mücadeleleri tarihine damgasını vurmuş olan ancak sadece 1975-79 yılları arasında

çalışma yürütebilen İlerici Kadınlar Derneği(İKD) yeniden kuruluyor. 10 Ocak 2016 tarihinde saat

11.30’da Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan İKD Kuruluş Toplantısının

ana sloganı: Sömürüye ve karanlığa boyun eğmiyoruz, örgütleniyoruz!

Geçen sene İlerici Kadınlar Konferansı(İKK)’nı toplayan kadınlar bu sene derneği kurma gerekçelerini

şöyle açıklıyor: “Kadına, işçilerimize, aydınlarımıza karşı düşmanca politikalar üreten AKP’ye karşı

kadınların bir araya gelerek geleceğimiz için örgütlenmesi çok önemli. Tarihimizde bunun en güzel

örneğini İKD’de okuyoruz. Çok büyük bir sorumluluk aldığımızın farkındayız ama bunun çok büyük bir

ihtiyaç olduğunun da farkındayız. Altından kalkacağız.”

Toplantıda sanatçı Mercan Erzincan ve Eleonore Fourniau’da sahne alacak.

Aralarında geçmiş dönemlerde İKD içerisinde çalışma yürütmüş bir çok ismin yer aldığı çağrı metni şu

şekilde:

Tüm İlerici Kadınlara Çağrımızdır!

İçinden geçtiğimiz günlerde ülkemizde, bölgemizde ve dünyanın daha uzak köşelerinde yaşanan

gelişmeler barbarlığın ve karanlığın hüküm sürmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Bu

barbarlığın ve karanlığın en fazla etkilediği biz kadınlar, bu koşulları kabullenmiyor ve gelecek güzel

günlere inancımızla birlikteliğin, örgütlülüğün ve mücadelenin yolunu döşemek için kollarımızı

sıvıyoruz. Tüm ilerici kadınları da bu yolda beraber yürümeye çağırıyoruz.

Ayrımcılığa ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı durmak için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmaya çalışan gerici zihniyete karşı İlerici Kadınlar Derneği’ne sen

de katıl!

Kadına yönelik şiddete ve kadın cinayetlerine karşı mücadeleyi ve dayanışmayı büyütmek için İlerici

Kadınlar Derneği’ne sende katıl!

Kadınların güvencesiz koşullarda, parça başı ya da ücretsiz aile işçisi olarak sömürülmesine, kadın

emeğinin yok sayılmasına karşı İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Eğitim sistemini her geçen gün bilimsellikten daha da uzaklaştıran; çocuklarımızı geleceğin ucuz

işgücü olarak gören ve gerici bir toplumsal yapının tohumlarını atan eğitim politikalarına karşı İlerici

Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Kız çocuklarının eğitimden kopartılarak çocuk yaşta evlendirilmesini savunan her türlü gerici

zihniyetin karşısında daha güçlü durmak için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Bölgemizde yaşanan savaşın mağduru kadınlarla dayanışmayı büyütmek, savaşların sorumlusu

emperyalizme karşı mücadele etmek için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Kentsel dönüşüm adı altında yaşam alanlarımızın rant alanı haline dönüştürülmesine, üretim

alanlarımızın ve doğanın kar hırsı uğruna talan edilmesine karşı mücadeleyi büyütmek için İlerici

Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Sömürüye karşı insanca ve eşitlikçi bir düzen için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşuna sen de katıl!

İKD Yeniden Kuruluyor !

ikdİlerici Kadınlar Derneği, İstanbul Barış Manço Kültür Merkezi’nde düzenleyeceği etkinlikle yeniden kuruluşunu açıklamaya hazırlanıyor.

Biz de RÖPORTAJLIK Ekibi olarak İlerici Kadınlar Derneği’yle geçtiğimiz aylarda bir röportaj yapmıştık. İKD Kurucu Komitesi’nden Nuray Yenil ve Hande Durna ile yaptığımız röportajda İKD’nin yeniden kuruluş tarihi henüz belli olmamıştı.

İKD’nin 10 Ocak Pazar günü düzenleyeceği kuruluş toplantısı öncesi mikrofonlarımızı yeniden İKD’li kadınlara uzattık. İKD adına Hanife Şahan RÖPORTAJLIK’a özel yaptığı açıklamada tüm kadınlar kuruluş toplantılarına çağırdı.

İşte Hanife Şahan’ın RÖPORTAJLIK’a yaptığı açıklamalar şu şekilde:

İKD Kurucu Komitesi’nden Nuray Yenil ve Hande Durna ile görüşmüş, röportaj yapmıştık. O zamandan bu güne kadar İKD Kurucu Komitesi olarak yaptığınız çalışmalar hakkında bilgi alabilir miyiz?

O röportajı sanırım 1,5 ay önce yapmıştınız. Aslında bu süreç daha çok Pazar günü yapacağımız kuruluş toplantısı hazırlıkları ile geçti. Yerelliklerde toplantılar yaptık, İKD’ye üyeliklerimiz başladı, onun çalışmasını gerçekleştirmiş olduk.

Ancak çok önemli olduğunu düşündüğümüz adımlar da attık tabii.

Bunlardan ilki biliyorsunuz Gaziantep’te Ezidi kadınların IŞİD tarafından açık arttırma yolu ile “satışa” çıkarılması gündeme gelmişti. Bunun insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı da Gaziantep İKD üyesi arkadaşlarımız IŞİD üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu ve suçluların bulunup cezalandırılmasını istedik. Takibimiz devam ediyor.

Ardından mahkemenin Can Dündar kararından sonra Dilek Dündar’a destek ziyaretinde bulunduk.

Anadolu Adalet Sarayı’nda yemekhane bölümünde çalışan işçiler, iki ay maaş alamadıkları gerekçesiyle adliye önünde direnişe başlamıştı. İKD olarak ziyaretlerine gittik ve sürecin takipçisi olduk. Zaten işçilerin lehine bir karar çıktı, mücadelenin kazanımını görmek hepimizi mutlu etti.

Bir süredir başlattığımız bir 2015 Kadın Almanağı çalışmamız vardı, 2016’nın hemen başında “2015 Kadın Almanağı”mızı da yayınlamış olduk.

Son olarak ise, Diyanet İşleri’nin yaptığı açıklamalara dair elbette sessiz kalamazdık ve Pazar günü yapacağımız toplantımızın da sloganı olan “Sömürüye ve karanlığa boyun eğmiyoruz, örgütleniyoruz” diyerek kadınlara örgütlenme çağrısı yaptık.

10 Ocak Pazar günü Kuruluş Toplantısı ile kuruluşunuzu duyuracaksınız. Program hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi alabilir miyiz?

Tabii ki derneği neden kurduğumuza dair konuşmalar yapılacak. İşçi, beyaz yaka, eğitimin gericileştirilmesine karşı duran veliler, gençlik ve tarihsel İKD adına konuşmalar yapılacak. Hep beraber önümüzdeki süreçte yapacaklarımıza dair kararlar alacağız.

Davetiyemizde de yer aldığı üzere sanatçı dostlarımız Mercan Erzincan ve Eleonore Fourniau bizimle birlikte olacak.

İmzacı listesini incelediğimizde toplumun farklı kesimlerinden kadının imza attığını görüyoruz. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bir taraftan normal bir durum. Çünkü bugün ülkemizde mevcut iktidarın kadına biçtiği rol her kesimden kadını olumsuz derecede etkilemekte. Bizim en büyük sorunlarımızdan birisi de kadınların bir kanalda örgütlenememesi, bir araya gelip ortak bir cevap üretememesiydi. İKD önümüzdeki süreçte tam da bunu başarmalı. Ancak bunu başarabilmek için de İKD’nin kuruluş ilkelerine bağlı kalarak, hedefinden sapmadan çalışma yapması en fazla önemsediğimiz başlık. İKD bu netliği koruduğunda (ki bundan kuşkumuz yok) emin olun çok daha farklı kesimlerle de buluşabilecek.

Sadece Diyanet’in son günlerde yaptığı açıklamalara baktığınızda bile kadınların ortak mücadele hattını örmesi kaçınılmaz. İKD bu anlamda gericilik, emperyalizm, sömürü karşıtlığını temel alarak kadına kimlik kazandıran bir mücadele hattı örecektir.

Kadınlar bunu bilerek İKD’ye gelecektir. O yüzden bugün Türkiye’de saydığım başlıkların hepsi kaçınılmaz olarak mücadele verilmesi gereken başlıklarsa bu mücadeleyi hep beraber örmenin adresi olmalıyız.

Artık kuruluşunuzu tamamlamak üzere olduğunuza göre şunu sormak istiyorum: İKD olarak projeleriniz nelerdir?

Bunun kararını Pazar günü yapacağımız kuruluş toplantımızda hep beraber alacağız.

Eklemek istedikleriniz?

Tüm kadınları Pazar günü saat 11.30’da Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’ne bekliyoruz. İKD’ye katılmaya çağırıyoruz.

Sizlere de teşekkür ederiz…

 

İKD’nin kuruluş toplantısı açıklaması şu şekilde:

İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ (İKD) YENİDEN KURULUYOR

Türkiye’de kadın mücadeleleri tarihine damgasını vurmuş olan ancak sadece 1975-79 yılları arasında

çalışma yürütebilen İlerici Kadınlar Derneği(İKD) yeniden kuruluyor. 10 Ocak 2016 tarihinde saat

11.30’da Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan İKD Kuruluş Toplantısının

ana sloganı: Sömürüye ve karanlığa boyun eğmiyoruz, örgütleniyoruz!

Geçen sene İlerici Kadınlar Konferansı(İKK)’nı toplayan kadınlar bu sene derneği kurma gerekçelerini

şöyle açıklıyor: “Kadına, işçilerimize, aydınlarımıza karşı düşmanca politikalar üreten AKP’ye karşı

kadınların bir araya gelerek geleceğimiz için örgütlenmesi çok önemli. Tarihimizde bunun en güzel

örneğini İKD’de okuyoruz. Çok büyük bir sorumluluk aldığımızın farkındayız ama bunun çok büyük bir

ihtiyaç olduğunun da farkındayız. Altından kalkacağız.”

Toplantıda sanatçı Mercan Erzincan ve Eleonore Fourniau’da sahne alacak.

Aralarında geçmiş dönemlerde İKD içerisinde çalışma yürütmüş bir çok ismin yer aldığı çağrı metni şu

şekilde:

Tüm İlerici Kadınlara Çağrımızdır!

İçinden geçtiğimiz günlerde ülkemizde, bölgemizde ve dünyanın daha uzak köşelerinde yaşanan

gelişmeler barbarlığın ve karanlığın hüküm sürmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Bu

barbarlığın ve karanlığın en fazla etkilediği biz kadınlar, bu koşulları kabullenmiyor ve gelecek güzel

günlere inancımızla birlikteliğin, örgütlülüğün ve mücadelenin yolunu döşemek için kollarımızı

sıvıyoruz. Tüm ilerici kadınları da bu yolda beraber yürümeye çağırıyoruz.

Ayrımcılığa ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı durmak için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmaya çalışan gerici zihniyete karşı İlerici Kadınlar Derneği’ne sen

de katıl!

Kadına yönelik şiddete ve kadın cinayetlerine karşı mücadeleyi ve dayanışmayı büyütmek için İlerici

Kadınlar Derneği’ne sende katıl!

Kadınların güvencesiz koşullarda, parça başı ya da ücretsiz aile işçisi olarak sömürülmesine, kadın

emeğinin yok sayılmasına karşı İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Eğitim sistemini her geçen gün bilimsellikten daha da uzaklaştıran; çocuklarımızı geleceğin ucuz

işgücü olarak gören ve gerici bir toplumsal yapının tohumlarını atan eğitim politikalarına karşı İlerici

Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Kız çocuklarının eğitimden kopartılarak çocuk yaşta evlendirilmesini savunan her türlü gerici

zihniyetin karşısında daha güçlü durmak için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Bölgemizde yaşanan savaşın mağduru kadınlarla dayanışmayı büyütmek, savaşların sorumlusu

emperyalizme karşı mücadele etmek için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Kentsel dönüşüm adı altında yaşam alanlarımızın rant alanı haline dönüştürülmesine, üretim

alanlarımızın ve doğanın kar hırsı uğruna talan edilmesine karşı mücadeleyi büyütmek için İlerici

Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

Sömürüye karşı insanca ve eşitlikçi bir düzen için İlerici Kadınlar Derneği’ne sen de katıl!

İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşuna sen de katıl!

‘Meslek Aşkı Olmasa, Gazetecilik Çekilecek Dert Değil’

0

Kanal D’de sabah haberlerini sunan başarılı haberci İrfan Değirmenci, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde verdiği konferansın ardından hayatına, mesleğine ve programına dair soruları yanıtladı

Kanal D’de 5 yıldır hazırlayıp sunduğu “Günaydın” programıyla sabah haberlerinde izleyici karşısına çıkan İrfan Değirmenci, “İşe olan aşkınızı, sevginizi ve azminizi kaybetmeyin. Başka yolu yok; yoksa gazetecilik çekilecek dert değil” dedi.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirmesinin ardından haberciliğe 1996 yılında Ostim TV’de başlayan Değirmenci, 3 yıl sonra Ali Kırca ve ekibiyle ATV’ye geçti. Daha sonraları Star TV, CNN Türk ve Kanal D’de çalıştı. Fox TV’de 2007 yılından itibaren 3 yıl Çalar Saat programını sunan İrfan Değirmenci, 2010’da yeniden Kanal D’ye döndü ve Günaydın programını sunmaya başladı.

Üst düzey kanallardaki habercilik kariyeriyle dikkati çeken İrfan Değirmenci, Eleştirel Medya Çalışmaları Kulübü’nün düzenlediği “Sabah Kuşağında Televizyon Haberciliği” konferansının ardından sorularımızı yanıtladı.değirmenci2

Ekran haricindeki İrfan Değirmenci’den biraz bahseder misiniz; günlük hayatınızda nasıl birisiniz?

Yaptığımız iş; gece çalışıp gündüz uyumak…Bu da bir hayat tarzı haline geliyor tabi. İki haftada bir Ankara’ya annemleri görmeye gidiyorum. Gitmeyince özlüyorlar. Boş vakitlerimde, fırsat buldukça, okuyorum ve uyuyorum. Televizyon izliyorum. Televizyon işi yaptığımdan diğerleri neler yapmışlar ona bakıyorum. Temmuz aylarını çok seviyorum, ne yalan söyleyeyim. Gezebilirsem geziyorum. Dünyayı dolaşmaya gayret ediyorum. İyi hissediyorum o zaman, enerji topluyorum.

Sizi ve hayata karşı bakışınızı özetleyen bir cümle ya da hayat felsefeniz var mı?

Lisedeyken sürekli taktığım bir kol saati vardı. Üstünde Latince “Nel mezzo del cammin di nostra vita” yazıyordu. Cümlenin, İlahi Komedya’nın başındaki cümle olduğunu çok sonra öğrendim. “Hayat yolumun yarısında,kendimi karanlık bir ormanda buldum” diye başlıyor Dante’nin İlahi Komedyası. İlk cümlesini kol saati olarak kolumda taşıyormuşum yıllarca. Aslında geride bıraktığın yolculuk hiçbir sey, belki asıl maceralar yeni başlıyor… Sloganlaşmış sözcüklere çok inanmam. İnsan her yaşadığından bir şey öğreniyor.

Meslekte en zor yayınınız hangisiydi?

Mehmet Ali Birand’ı kaybettiğimiz gün, kendi yakınlarımızdan birilerini anlattığımız zaman yayınlar zor oluyor… Toplumla ilgili bakarsak da Ankara Katliamı’ydı diyebilirim. Kendimi zor tuttum o yayında. Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük terör olayı… Şehit haberleri her seferinde; deprem haberleri… Yani insanların, bu toplumun zor anları. Bizim için de ekranda en çok zorlandığımız anlar bunlar.

Başarılı olmanızı sağlayan en önemli şey nedir sizce?

Bence başarılı olmada en önemli unsurlar, işe olan aşkınızı, sevginizi, mücadele azminizi kaybetmemek; gelen fırsatları iyi değerlendirmek, bunu bir yaşam tarzı olarak benimsemek ve gönül vermek. Başka yolu yok, yoksa çekilecek dert değil.

İzleyici olarak iç karartıcı haberleri bazen izlemiyoruz ancak siz bunları sunmak zorundasınız elbet. Bu haberlerin ardından duygu yoğunluğunuz nasıl oluyor?

Bazen çok heyecanlanmış ve o heyecanı dizginleyememiş oluyorum. Etkisinden kurtulmak biraz vaktimi alıyor, yarım saat ya da bir saat. Sonra bir şey düşünmemeye gayret ediyorum. Yoksa her ameliyata giren doktor hastasıyla duygusal bir bağ oluşturmaya kalkarsa, o zaman her hastasını kaybettiğinde içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenir. Kendinizi toparlamanız lazım bir şekilde. Hayat devam ediyor.

değirmenci3Her sabah güne sizinle uyanan insanların olması nasıl bir duygu?

Bu, çok büyük bir sorumluluk. Bu insanları yanıltmamak, bu insanlara mahçup olmamak, bu insanların ilgisini, sevgisini kaybetmemeye çalışmak, aynı zamanda çok büyük bir yük ve sorumluluk getiriyor. O sorumlulukla hareket etmek gerekiyor.

İşin görsel kısmı mı yoksa mutfak kısmı mı sizin için daha keyif verici?

Ben seviyorum işin görsel kısmında olmayı, kamera önünde olmayı, kalabalıklar önünde konuşmayı… Ama en az onun kadar zevkli olan kısmı da işin içeriğinin belirlenmesi. Her ikisinde de rol almak benim için keyif verici. Gece saat 2’de, en geç, haber merkezindeyim. Yani halen mutfağındayım… Haberin hazırlanma aşamasında da ordayım. Sunum aşamasında da. Yani iki zevki birlikte yaşıyorum.

Uzun yıllar bu meslektesiniz; kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Böyle, günübirlik okunup tüketilecek, sırf kitap yazmış olma adına yazılmış, imza günü düzenleyeyim diye yazılmış bir kitap olsun istemiyorum. Eğer yazacaksam okunacak bir şey ortaya çıkmasını istiyorum. O yüzden de biraz daha ‘dolmayı’ bekliyorum.

AJANS ÜNİVERSİTE – 28.12.2015

Nur Su Yaman