Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 46

‘Meslek Aşkı Olmasa, Gazetecilik Çekilecek Dert Değil’

0

Kanal D’de sabah haberlerini sunan başarılı haberci İrfan Değirmenci, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde verdiği konferansın ardından hayatına, mesleğine ve programına dair soruları yanıtladı

Kanal D’de 5 yıldır hazırlayıp sunduğu “Günaydın” programıyla sabah haberlerinde izleyici karşısına çıkan İrfan Değirmenci, “İşe olan aşkınızı, sevginizi ve azminizi kaybetmeyin. Başka yolu yok; yoksa gazetecilik çekilecek dert değil” dedi.

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirmesinin ardından haberciliğe 1996 yılında Ostim TV’de başlayan Değirmenci, 3 yıl sonra Ali Kırca ve ekibiyle ATV’ye geçti. Daha sonraları Star TV, CNN Türk ve Kanal D’de çalıştı. Fox TV’de 2007 yılından itibaren 3 yıl Çalar Saat programını sunan İrfan Değirmenci, 2010’da yeniden Kanal D’ye döndü ve Günaydın programını sunmaya başladı.

Üst düzey kanallardaki habercilik kariyeriyle dikkati çeken İrfan Değirmenci, Eleştirel Medya Çalışmaları Kulübü’nün düzenlediği “Sabah Kuşağında Televizyon Haberciliği” konferansının ardından sorularımızı yanıtladı.değirmenci2

Ekran haricindeki İrfan Değirmenci’den biraz bahseder misiniz; günlük hayatınızda nasıl birisiniz?

Yaptığımız iş; gece çalışıp gündüz uyumak…Bu da bir hayat tarzı haline geliyor tabi. İki haftada bir Ankara’ya annemleri görmeye gidiyorum. Gitmeyince özlüyorlar. Boş vakitlerimde, fırsat buldukça, okuyorum ve uyuyorum. Televizyon izliyorum. Televizyon işi yaptığımdan diğerleri neler yapmışlar ona bakıyorum. Temmuz aylarını çok seviyorum, ne yalan söyleyeyim. Gezebilirsem geziyorum. Dünyayı dolaşmaya gayret ediyorum. İyi hissediyorum o zaman, enerji topluyorum.

Sizi ve hayata karşı bakışınızı özetleyen bir cümle ya da hayat felsefeniz var mı?

Lisedeyken sürekli taktığım bir kol saati vardı. Üstünde Latince “Nel mezzo del cammin di nostra vita” yazıyordu. Cümlenin, İlahi Komedya’nın başındaki cümle olduğunu çok sonra öğrendim. “Hayat yolumun yarısında,kendimi karanlık bir ormanda buldum” diye başlıyor Dante’nin İlahi Komedyası. İlk cümlesini kol saati olarak kolumda taşıyormuşum yıllarca. Aslında geride bıraktığın yolculuk hiçbir sey, belki asıl maceralar yeni başlıyor… Sloganlaşmış sözcüklere çok inanmam. İnsan her yaşadığından bir şey öğreniyor.

Meslekte en zor yayınınız hangisiydi?

Mehmet Ali Birand’ı kaybettiğimiz gün, kendi yakınlarımızdan birilerini anlattığımız zaman yayınlar zor oluyor… Toplumla ilgili bakarsak da Ankara Katliamı’ydı diyebilirim. Kendimi zor tuttum o yayında. Bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük terör olayı… Şehit haberleri her seferinde; deprem haberleri… Yani insanların, bu toplumun zor anları. Bizim için de ekranda en çok zorlandığımız anlar bunlar.

Başarılı olmanızı sağlayan en önemli şey nedir sizce?

Bence başarılı olmada en önemli unsurlar, işe olan aşkınızı, sevginizi, mücadele azminizi kaybetmemek; gelen fırsatları iyi değerlendirmek, bunu bir yaşam tarzı olarak benimsemek ve gönül vermek. Başka yolu yok, yoksa çekilecek dert değil.

İzleyici olarak iç karartıcı haberleri bazen izlemiyoruz ancak siz bunları sunmak zorundasınız elbet. Bu haberlerin ardından duygu yoğunluğunuz nasıl oluyor?

Bazen çok heyecanlanmış ve o heyecanı dizginleyememiş oluyorum. Etkisinden kurtulmak biraz vaktimi alıyor, yarım saat ya da bir saat. Sonra bir şey düşünmemeye gayret ediyorum. Yoksa her ameliyata giren doktor hastasıyla duygusal bir bağ oluşturmaya kalkarsa, o zaman her hastasını kaybettiğinde içinden çıkılmaz bir bunalıma sürüklenir. Kendinizi toparlamanız lazım bir şekilde. Hayat devam ediyor.

değirmenci3Her sabah güne sizinle uyanan insanların olması nasıl bir duygu?

Bu, çok büyük bir sorumluluk. Bu insanları yanıltmamak, bu insanlara mahçup olmamak, bu insanların ilgisini, sevgisini kaybetmemeye çalışmak, aynı zamanda çok büyük bir yük ve sorumluluk getiriyor. O sorumlulukla hareket etmek gerekiyor.

İşin görsel kısmı mı yoksa mutfak kısmı mı sizin için daha keyif verici?

Ben seviyorum işin görsel kısmında olmayı, kamera önünde olmayı, kalabalıklar önünde konuşmayı… Ama en az onun kadar zevkli olan kısmı da işin içeriğinin belirlenmesi. Her ikisinde de rol almak benim için keyif verici. Gece saat 2’de, en geç, haber merkezindeyim. Yani halen mutfağındayım… Haberin hazırlanma aşamasında da ordayım. Sunum aşamasında da. Yani iki zevki birlikte yaşıyorum.

Uzun yıllar bu meslektesiniz; kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Böyle, günübirlik okunup tüketilecek, sırf kitap yazmış olma adına yazılmış, imza günü düzenleyeyim diye yazılmış bir kitap olsun istemiyorum. Eğer yazacaksam okunacak bir şey ortaya çıkmasını istiyorum. O yüzden de biraz daha ‘dolmayı’ bekliyorum.

AJANS ÜNİVERSİTE – 28.12.2015

Nur Su Yaman

‘AVM’lerde Bulamadığınız Kitap Niteliklidir’

0

RÖPORTAJ: Pelin Aykın-Nazlı İzel Şendoğan (Mavi Çınar Edebiyat Topluluğu)

Bulut Yayınevi’nin kitap emekçisi Ubeydullah Günel ile Türkiye’de yayıncılığın ve yayınevlerinin geldiği durumu ve gelişen AVM kitapçılığını konuştuk…

1)En baştan başlayalım, yayın kelimesinden… Adı üstünde yaymak… Bir kitabı yaymak da aslında bir fikri yaymak olduğuna göre, siz nasıl tarif edersiniz yayıncılığı?

Adı üstünde yaymak ama yazar, düzeltmen, son okumacı, matbaa işçisi ve daha pek çok kişinin yaratma sürecinde birbirinden haberli ya da habersiz ortaya bir yapıt çıkarması diye düşünebiliriz. Yayıncılık deyince bu birçok kişinin emek verdiği yapıtın, başkalarının eline ulaştığında ışığa, aydınlığa dönüşmesini düşlüyoruz. Evet, bir kitabı yaymak da aslında bir fikri yaymak oluyor ama günümüzde ve var olan düzende yayıncılığın içi boşaltıldı ne yazık ki.

2)Şimdi biraz yayıncılık tarihimize bakalım… Yayın tarihi de siyasal-toplumsal hareketle iç içe bir tarih. Kısaca bu tarihin gelişimi üzerine konuşalım. Örneğin, yayıncılık ve yayınevleri en büyük zararı 12 Eylül ile gördü. Kitapların yasaklanması, hatta yakılması ve mesela yayıncı İlhan Erdost’un öldürülüşü… Bu etkiyi de göz önünde bulundurarak neler söyleyebilirsiniz?IMG_7160

Elbette sansür ve benzeri olaylar yaşanmıştır dönem dönem… Nâzım Hikmetlerin Aziz Nesinlerin bir dönem yasaklandığını biliyoruz. Ama yayıncılıkla ilgili 12 Eylül ve sonrasını bir dönüşüm gibi düşünüyorum. Baskı ve zorbalığın zirve yaptığı yıllar… Küçük kitabevleri yok olurken, sermaye sahipleri git gide büyüdü ve günümüzde son şekliyle zincir mağazaları oluşturan kitabevlerine dönüştüler. Aslında tam kitabevi diyemeyiz; şeker, çikolata, oyuncak, biblo, selfi çubuğu, telefon kılıfı gibi birçok hediyelik eşyanın satıldığı bir eğlence merkezine dönüştüler. Yani burada 1920’lerin sonlarında kurulan yayınevlerinin günümüzde zincir mağazalar açarak alışveriş merkezlerinde boy göstermesini görüyoruz. Hala “kitapçı” duruşunu tümüyle bozmayanı da var ama sanki giderek uzaklaşılıyor gibi.

 

Çok Satanlar Listesinin Varlığı Niteliğin Değil Niceliğin Önemsendiğini Gösteriyor

3) 12 Eylül’ün günümüz yayıncılığında yarattıklarına bakarak devam edelim. Yayıncı bundan nasıl etkileniyor; örneğin sermayenin yarattığı sadece çok satanlardan oluşan bir alışveriş merkezi kitapçılığı var günümüzde…

Alışveriş merkezi kitapçılığını çözümleyelim öncelikle. Ne yapıyor bu insanlar? Mağazalardaki sistem nasıl işliyor? Genelde alışveriş merkezlerinin sinema katında ya da bilet gişesinin karşısına açılıyor kitabevleri. İnsanlar bilet aldıktan sonra izleyecekleri film başlayana kadar kitap alsınlar ya da daha doğru bir deyişle oyalansınlar diye. İlk bakışta çok güzel bir görüntü gibi gözükebilir. İki kültür etkinliğini kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmelerini sağlayan bir kolaylık gibi. Kitapçıya giren insanlar da sanırım bu istekle giriyorlardır. Mağaza içerisini gözlemleyelim: Kapının tam karşısında koskocaman raflar, büyükçe olanı YENİ ÇIKANLAR, numaralarla dizilmiş olanı ÇOK SATANLAR. Bu iki bölümü incelediğimizde yüzlerce aynı kitapla karşılaşıyoruz. AVM kitapçıları “Kadınlar için kitabevi” sanki. Kitapların büyük çoğunluğu cicili bicili, pembeli, güllü, kalpli, çiçekli, kokulu kitaplar… İçeriği de aynı kapağı da. Farkları yok. Nasıl TV dizileri birçok farklı kanalda olmasına rağmen içeriği hep aynıysa bu da öyle… Sinemadan çıkıp kitapçıya yönelen insanlar da ister istemez bu bölüme yöneliyorlar. Zaten estetik bilinci dumura uğramış oluyor bu insanların. ÇOK SATANLAR listesinin varlığı niteliğin değil, niceliğin önemsendiğini gösteriyor.

Bir de bu kitapların mağazaya nasıl geldiği önemli. Sıradan (tekel olmayan, Bestseller basmayan yayınevleri için kullanıyorum “sıradan” sözcüğünü) bir yayınevinin kitabı yeni çıkarsa mağazaya ya hiç gelmiyor ya da tanıtımı yapılırsa birkaç tane geliyor. Bestseller, ÇOK SATAN kitaplarsa mağaza başına 150-200 adet düşüyor. Çünkü sıradan yayınevlerinden daha çok kazandırıyor Bestseller kitaplar. Çok daha ucuza geliyor. Kitapların sergilenme biçimi de oldukça adil! Bestseller ya da ÇOKSATAN kitaplar; vitrine, YENİ ÇIKANLAR duvarına, YENİ ÇIKANLAR masasına, küçük sehpaya, raf üstündeki boşluklara, kendi kırılımına (bölümüne) kesin koyuluyor. Bunun dışında bir de eğer listeye girerse ÇOK SATANLAR rafına ve kasa önüne de koyulabiliyor. Öncesinde de otobüs, metrobüs, metro, tramvay duraklarına reklam afişleri asılıyor. Sıradan yayınevlerinin mağazaya gelen iki-üç kitabı ise (gelirse eğer) kırılımına (yani edebiyat kitabıysa edebiyat bölümüne) sırttan koyuluyor. Adil düzen öyle güzel işliyor ki bu satışa da yansıyor. Normalde bir kitabın rafta durma süresi en fazla iki ay kadardır. Bu süre içinde satış görmediyse kitap anında iade gönderiliyor. Sıradan yayınevinin kitabını ÇOKSATANLAR duvarından göremeyen insanlar elbette ki o kitabı alamıyor. Ama mağazaya 200 adet gelmiş kitap sevkiyat üstüne sevkiyat yapıyor.

ÇOK SATANLAR listesi de çok adil bir biçimde işliyor. Sözgelimi, Elif Şafak’ın bir kitabı mı çıkacak, bir ay öncesinden birçok yerde reklamı çıkıyor. Günler öncesinden kitap eklerinde söyleşiler yapılıyor. Genelde AVM kitapçılarının yönetim yerlerinden pazartesi liste yenileme maili gelir mağazalara. Elif Şafak’ın kitabı salı günü mağazaya girip rafa koyulmasına rağmen, pazartesi günü gelen mailde ÇOK SATANLAR listesine girmiş gözüküyor. Kitap satmadan listeye giriyor.

Bir de yeni moda, ÇOK SATANLAR listesine boyama kitaplarını yerleştirir oldular. Onlarca yayınevi “Yetişkinler İçin Boyama Kitabı” basıyor. Bu kitaplar (aslında defter denilmeli) AVM kitapçılarının en güzel yerlerinde sergileniyor. 35-40 yaşına kadar boyama yapmayı düşünmemiş, aklından geçirmemiş insanları boya yapmaya zorluyorlar, şartlandırıyorlar. Kitap almayan insanlara yeni bir seçenek sunuluyor böylece. Elbette daha kazançlı oluyor. Boyama defteri alan boya da almak zorunda kalıyor. Ve bu defterler ÇOK SATANLAR listesine giriyor. Bir tane de değil, üç dört yayınevi birden giriyor listeye. Kesinlikle AVM kitapçılarının çalışanlarında suç bulmuyorum burada. Birçok çalışanın bu düzenden illallah ettiğini, nitelikli kitap önermek için çabaladığını biliyorum. Bu insanlar güzel düşlerle giriyorlar bu işe ama düşlerinin gerçekleştiği söylenemez.

4) Burayı biraz daha açarsak şu an yayıncıların başlıca sorunları nelerdir? Yayın piyasası ne durumda?

Özellikle bizim gibi yayıncıların en önemli sorunu kitaplarını okura ulaştıramamak. Bir Afşar Timuçin sözgelimi… Yayıncısı olduğumuz için söylemiyorum bunu, Türkiye için çok büyük bir değer. Kitapları AVM kitapçılarına giremiyor. Bu kitapçılar demin sözünü ettiğimiz kitapları basan yayınevlerinin kitaplarıyla dolu. AVM kitapçılarının emekçilerinde de suç bulamıyoruz. Çünkü yönetim tarafından denetim altındalar. Biraz önce çözümlediğimiz sistemin dışına pek çıkamıyorlar. Büyük bir çoğunluğunun Cengiz Gündoğdu’dan, B. Sadık Albayrak’tan, Taylan Kara’dan haberleri yok. Bu adamlar ne diyor, ne demiş, neyi savunuyorlar, haberleri yok. Kitaplarla bu kadar içli dışlı olmalarına rağmen bu adları duymuyor bu insanlar. Yani “ben şu Bestseller kitabın birazını depoda tutayım, şu nitelikli kitabı koyayım da biraz da o satılsın diyemiyorlar.” Zaten üç kuruşa çalışıyorlar.

5)Peki, bir ‘yayınevleri can çekişiyor’ şeklinde, bir de ‘yayıncılık yükseliyor’ şeklinde söylemler var; bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Aslında bu zıt söylemler güç ve iktidar odaklarının yayın çizgisini belirlediğini göstermiyor mu?

IMG_7161 (1)Yayıncılık değil, tekel yayınevlerinin satışları yükseliyor. Fazla kitap basılmasını yayıncılığın yükselmesi olarak gösteriyorlar. Burada nicelik değil nitelik önemli. Sözgelimi sıradan edebiyat yapıtları yayınlayan bir yayınevi bile artık yanına bir yayınevi daha açıyor. Buradan da fantastik, bestseller falan basıyor. Geçenlerde Ayşe Kulin bir programda sistem sorununa değinip ÇOK SATANLAR olmazsa nitelikli kitaplar basılamaz gibisinden bir şey söylemişti. Az satanlar için ekstra bir raf yapılmalı demişti. Bu kadar kolay olumlayabilir mi insan kendisini? Ekstra raf yapılsa bile devasa ÇOK SATANLAR duvarından kim görüp de alacak o kitapları! Görünen tarafı bu! “ÇOKSATAR” yazarın bu önerisi, sistemin sürmesini sağlar ve yalnızca kendi vicdanının rahatlamasına yol açar. Rahat olduklarında daha vurucu ve öldürücü olacaklardır. Hem ne demek! Birkaç kişi nitelikli kitap okuyacak diye koca bir yığın insan cehaletin kör kuyusuna mı itilecek? Az Satanlar için ekstra bir raf yapılması, bir sus payıdır. “Orada sessizce dur, biz işimize bakalım,” demektir!

6)Peki, okur nasıl ulaşacak nitelikli kitaba?

Var olan düzende kitabevlerinde nitelikli kitap bulmak çok zor. Nitelikli kitap arayışı içinde olanlar için ise bir kolaylık var: AVM kitapçılarında bulamadığınız kitap nitelikli bir kitaptır. Düzen hızla bu duruma doğru sürüklüyor insanları…

 

Afşar Timuçin Yeni Kuşak İçin Gereklidir

7)Evet şimdi de Bulut Yayınları’ndan bahsedelim… Nasıl var oldu Bulut Yayınları?

Mustafa Aksoy yayıncılık alanında deneyimli biri isim. 1998 yılında da Bulut Yayınları’nı kuruyor. Tarık Dursun K. ve Halit Kakınç gibi önemli yazarların kitaplarını yayımlıyor. Şu an daha çok çocuk ve ilk gençlik çağı kitabı yayımlıyoruz. Bunun yanında çoğunluğunu Afşar Timuçin’in kitaplarının oluşturduğu felsefe kitaplarını yayımlıyoruz.

8) Bulut Yayınları çocuk kitapları üzerine de eğilmiş durumda. Çok önemli ve temel bir konu çocuk kitapları. Şu an o bahsettiğimiz yayıncılığın üzerindeki iktidar sorunu burada da karşımıza çıkıyor. Bugün çocuk kitaplarının büyük bir dönüşüm geçirdiğini söyleyebiliriz; konuların dinselleştirilmesi ve bu tür diyalogların artması gibi. Bulut Yayınları bunu nasıl değerlendiriyor?IMG_7151

Dinselleşme bu işin görünen kısmı. Çocuk yayıncılığı büyük bir pazar egemen güç için. Ünlü ÇOKSATAR yazarlara çocuk kitabı yazdırıyorlar. Hatta yetişkin için olan kitabı çocuklara özel diye tekrar sunuyorlar. Bir de Küçük Prens gibi bir olay geçti başımızdan geçenlerde. Kitabın telif hakkı Türkiye’de bir yayınevindeydi. 17 liraya satışa sunuluyordu yıllardır. Telif hakkı ortadan kalkınca ben diyeyim 50, siz deyin 100 yayınevi aynı kitabı basıp piyasaya sürdü. 4 lira 5 lira, limon gibi satıldı. Her yer Küçük Prens kaynıyor. O kadar azıttılar ki, kitabı geçtim, defterini, kalemini falan çıkardılar… Schopenhauer ta o zamanlar 1800’lerde yayıncılığı, ya safi para kazanmak ya da makam mevki elde etmek için yapılıyor, diyerek eleştiriyordu. Neredeyse tüm edebiyat yapıtlarının halkın cebinden para aşırmak için yazıldığını, bu gerçekleşirken de yazar, yayıncı ve eleştirmenin el ele verdiğini söylüyordu. Örneğin, insanları en yeni ve en son çıkan kitapları okumaya şartlandırarak yapılıyormuş bu…

9) Afşar Timuçin’in özellikle de gençler arasında yer bulması gereken bir isim olduğunu düşünüyoruz. Sizin bu konuda gençlere ve İstanbul Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerden oluşan Mavi Çınar Edebiyat Topluluğu’na mesajınız nedir?

Çok yönlü bir düşün adamı Afşar Timuçin; öykü, roman, şiir, felsefe, estetik, eleştiri ve çeviri alanındaki çalışmalarıyla büyük bir boşluğu dolduruyor bilim ve kültür yaşamımızda. Ne yazık ki onun da kitaplarını okura ulaştırmak çok zor. Gençler arayıp bulmalı bu değerli düşün adamının kitaplarını. Gerçekçi edebiyatı, felsefeyi, bilimi Afşar Timuçin’in deneyiminden, bilgi birikiminden yararlanarak öğrenmeli. Afşar Timuçin’in yeni kuşak için gerekliliği de burada ortaya çıkıyor zaten. Estetik bilinci dumura uğratılmış insanlar için bir ilaç durumundadır Afşar Hocanın yapıtları…

 

‘AVM’lerde Bulamadığınız Kitap Niteliklidir’

0

RÖPORTAJ: Pelin Aykın-Nazlı İzel Şendoğan (Mavi Çınar Edebiyat Topluluğu)

Bulut Yayınevi’nin kitap emekçisi Ubeydullah Günel ile Türkiye’de yayıncılığın ve yayınevlerinin geldiği durumu ve gelişen AVM kitapçılığını konuştuk…

1)En baştan başlayalım, yayın kelimesinden… Adı üstünde yaymak… Bir kitabı yaymak da aslında bir fikri yaymak olduğuna göre, siz nasıl tarif edersiniz yayıncılığı?

Adı üstünde yaymak ama yazar, düzeltmen, son okumacı, matbaa işçisi ve daha pek çok kişinin yaratma sürecinde birbirinden haberli ya da habersiz ortaya bir yapıt çıkarması diye düşünebiliriz. Yayıncılık deyince bu birçok kişinin emek verdiği yapıtın, başkalarının eline ulaştığında ışığa, aydınlığa dönüşmesini düşlüyoruz. Evet, bir kitabı yaymak da aslında bir fikri yaymak oluyor ama günümüzde ve var olan düzende yayıncılığın içi boşaltıldı ne yazık ki.

2)Şimdi biraz yayıncılık tarihimize bakalım… Yayın tarihi de siyasal-toplumsal hareketle iç içe bir tarih. Kısaca bu tarihin gelişimi üzerine konuşalım. Örneğin, yayıncılık ve yayınevleri en büyük zararı 12 Eylül ile gördü. Kitapların yasaklanması, hatta yakılması ve mesela yayıncı İlhan Erdost’un öldürülüşü… Bu etkiyi de göz önünde bulundurarak neler söyleyebilirsiniz?IMG_7160

Elbette sansür ve benzeri olaylar yaşanmıştır dönem dönem… Nâzım Hikmetlerin Aziz Nesinlerin bir dönem yasaklandığını biliyoruz. Ama yayıncılıkla ilgili 12 Eylül ve sonrasını bir dönüşüm gibi düşünüyorum. Baskı ve zorbalığın zirve yaptığı yıllar… Küçük kitabevleri yok olurken, sermaye sahipleri git gide büyüdü ve günümüzde son şekliyle zincir mağazaları oluşturan kitabevlerine dönüştüler. Aslında tam kitabevi diyemeyiz; şeker, çikolata, oyuncak, biblo, selfi çubuğu, telefon kılıfı gibi birçok hediyelik eşyanın satıldığı bir eğlence merkezine dönüştüler. Yani burada 1920’lerin sonlarında kurulan yayınevlerinin günümüzde zincir mağazalar açarak alışveriş merkezlerinde boy göstermesini görüyoruz. Hala “kitapçı” duruşunu tümüyle bozmayanı da var ama sanki giderek uzaklaşılıyor gibi.

 

Çok Satanlar Listesinin Varlığı Niteliğin Değil Niceliğin Önemsendiğini Gösteriyor

3) 12 Eylül’ün günümüz yayıncılığında yarattıklarına bakarak devam edelim. Yayıncı bundan nasıl etkileniyor; örneğin sermayenin yarattığı sadece çok satanlardan oluşan bir alışveriş merkezi kitapçılığı var günümüzde…

Alışveriş merkezi kitapçılığını çözümleyelim öncelikle. Ne yapıyor bu insanlar? Mağazalardaki sistem nasıl işliyor? Genelde alışveriş merkezlerinin sinema katında ya da bilet gişesinin karşısına açılıyor kitabevleri. İnsanlar bilet aldıktan sonra izleyecekleri film başlayana kadar kitap alsınlar ya da daha doğru bir deyişle oyalansınlar diye. İlk bakışta çok güzel bir görüntü gibi gözükebilir. İki kültür etkinliğini kısa bir süre içerisinde gerçekleştirmelerini sağlayan bir kolaylık gibi. Kitapçıya giren insanlar da sanırım bu istekle giriyorlardır. Mağaza içerisini gözlemleyelim: Kapının tam karşısında koskocaman raflar, büyükçe olanı YENİ ÇIKANLAR, numaralarla dizilmiş olanı ÇOK SATANLAR. Bu iki bölümü incelediğimizde yüzlerce aynı kitapla karşılaşıyoruz. AVM kitapçıları “Kadınlar için kitabevi” sanki. Kitapların büyük çoğunluğu cicili bicili, pembeli, güllü, kalpli, çiçekli, kokulu kitaplar… İçeriği de aynı kapağı da. Farkları yok. Nasıl TV dizileri birçok farklı kanalda olmasına rağmen içeriği hep aynıysa bu da öyle… Sinemadan çıkıp kitapçıya yönelen insanlar da ister istemez bu bölüme yöneliyorlar. Zaten estetik bilinci dumura uğramış oluyor bu insanların. ÇOK SATANLAR listesinin varlığı niteliğin değil, niceliğin önemsendiğini gösteriyor.

Bir de bu kitapların mağazaya nasıl geldiği önemli. Sıradan (tekel olmayan, Bestseller basmayan yayınevleri için kullanıyorum “sıradan” sözcüğünü) bir yayınevinin kitabı yeni çıkarsa mağazaya ya hiç gelmiyor ya da tanıtımı yapılırsa birkaç tane geliyor. Bestseller, ÇOK SATAN kitaplarsa mağaza başına 150-200 adet düşüyor. Çünkü sıradan yayınevlerinden daha çok kazandırıyor Bestseller kitaplar. Çok daha ucuza geliyor. Kitapların sergilenme biçimi de oldukça adil! Bestseller ya da ÇOKSATAN kitaplar; vitrine, YENİ ÇIKANLAR duvarına, YENİ ÇIKANLAR masasına, küçük sehpaya, raf üstündeki boşluklara, kendi kırılımına (bölümüne) kesin koyuluyor. Bunun dışında bir de eğer listeye girerse ÇOK SATANLAR rafına ve kasa önüne de koyulabiliyor. Öncesinde de otobüs, metrobüs, metro, tramvay duraklarına reklam afişleri asılıyor. Sıradan yayınevlerinin mağazaya gelen iki-üç kitabı ise (gelirse eğer) kırılımına (yani edebiyat kitabıysa edebiyat bölümüne) sırttan koyuluyor. Adil düzen öyle güzel işliyor ki bu satışa da yansıyor. Normalde bir kitabın rafta durma süresi en fazla iki ay kadardır. Bu süre içinde satış görmediyse kitap anında iade gönderiliyor. Sıradan yayınevinin kitabını ÇOKSATANLAR duvarından göremeyen insanlar elbette ki o kitabı alamıyor. Ama mağazaya 200 adet gelmiş kitap sevkiyat üstüne sevkiyat yapıyor.

ÇOK SATANLAR listesi de çok adil bir biçimde işliyor. Sözgelimi, Elif Şafak’ın bir kitabı mı çıkacak, bir ay öncesinden birçok yerde reklamı çıkıyor. Günler öncesinden kitap eklerinde söyleşiler yapılıyor. Genelde AVM kitapçılarının yönetim yerlerinden pazartesi liste yenileme maili gelir mağazalara. Elif Şafak’ın kitabı salı günü mağazaya girip rafa koyulmasına rağmen, pazartesi günü gelen mailde ÇOK SATANLAR listesine girmiş gözüküyor. Kitap satmadan listeye giriyor.

Bir de yeni moda, ÇOK SATANLAR listesine boyama kitaplarını yerleştirir oldular. Onlarca yayınevi “Yetişkinler İçin Boyama Kitabı” basıyor. Bu kitaplar (aslında defter denilmeli) AVM kitapçılarının en güzel yerlerinde sergileniyor. 35-40 yaşına kadar boyama yapmayı düşünmemiş, aklından geçirmemiş insanları boya yapmaya zorluyorlar, şartlandırıyorlar. Kitap almayan insanlara yeni bir seçenek sunuluyor böylece. Elbette daha kazançlı oluyor. Boyama defteri alan boya da almak zorunda kalıyor. Ve bu defterler ÇOK SATANLAR listesine giriyor. Bir tane de değil, üç dört yayınevi birden giriyor listeye. Kesinlikle AVM kitapçılarının çalışanlarında suç bulmuyorum burada. Birçok çalışanın bu düzenden illallah ettiğini, nitelikli kitap önermek için çabaladığını biliyorum. Bu insanlar güzel düşlerle giriyorlar bu işe ama düşlerinin gerçekleştiği söylenemez.

4) Burayı biraz daha açarsak şu an yayıncıların başlıca sorunları nelerdir? Yayın piyasası ne durumda?

Özellikle bizim gibi yayıncıların en önemli sorunu kitaplarını okura ulaştıramamak. Bir Afşar Timuçin sözgelimi… Yayıncısı olduğumuz için söylemiyorum bunu, Türkiye için çok büyük bir değer. Kitapları AVM kitapçılarına giremiyor. Bu kitapçılar demin sözünü ettiğimiz kitapları basan yayınevlerinin kitaplarıyla dolu. AVM kitapçılarının emekçilerinde de suç bulamıyoruz. Çünkü yönetim tarafından denetim altındalar. Biraz önce çözümlediğimiz sistemin dışına pek çıkamıyorlar. Büyük bir çoğunluğunun Cengiz Gündoğdu’dan, B. Sadık Albayrak’tan, Taylan Kara’dan haberleri yok. Bu adamlar ne diyor, ne demiş, neyi savunuyorlar, haberleri yok. Kitaplarla bu kadar içli dışlı olmalarına rağmen bu adları duymuyor bu insanlar. Yani “ben şu Bestseller kitabın birazını depoda tutayım, şu nitelikli kitabı koyayım da biraz da o satılsın diyemiyorlar.” Zaten üç kuruşa çalışıyorlar.

5)Peki, bir ‘yayınevleri can çekişiyor’ şeklinde, bir de ‘yayıncılık yükseliyor’ şeklinde söylemler var; bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? Aslında bu zıt söylemler güç ve iktidar odaklarının yayın çizgisini belirlediğini göstermiyor mu?

IMG_7161 (1)Yayıncılık değil, tekel yayınevlerinin satışları yükseliyor. Fazla kitap basılmasını yayıncılığın yükselmesi olarak gösteriyorlar. Burada nicelik değil nitelik önemli. Sözgelimi sıradan edebiyat yapıtları yayınlayan bir yayınevi bile artık yanına bir yayınevi daha açıyor. Buradan da fantastik, bestseller falan basıyor. Geçenlerde Ayşe Kulin bir programda sistem sorununa değinip ÇOK SATANLAR olmazsa nitelikli kitaplar basılamaz gibisinden bir şey söylemişti. Az satanlar için ekstra bir raf yapılmalı demişti. Bu kadar kolay olumlayabilir mi insan kendisini? Ekstra raf yapılsa bile devasa ÇOK SATANLAR duvarından kim görüp de alacak o kitapları! Görünen tarafı bu! “ÇOKSATAR” yazarın bu önerisi, sistemin sürmesini sağlar ve yalnızca kendi vicdanının rahatlamasına yol açar. Rahat olduklarında daha vurucu ve öldürücü olacaklardır. Hem ne demek! Birkaç kişi nitelikli kitap okuyacak diye koca bir yığın insan cehaletin kör kuyusuna mı itilecek? Az Satanlar için ekstra bir raf yapılması, bir sus payıdır. “Orada sessizce dur, biz işimize bakalım,” demektir!

6)Peki, okur nasıl ulaşacak nitelikli kitaba?

Var olan düzende kitabevlerinde nitelikli kitap bulmak çok zor. Nitelikli kitap arayışı içinde olanlar için ise bir kolaylık var: AVM kitapçılarında bulamadığınız kitap nitelikli bir kitaptır. Düzen hızla bu duruma doğru sürüklüyor insanları…

 

Afşar Timuçin Yeni Kuşak İçin Gereklidir

7)Evet şimdi de Bulut Yayınları’ndan bahsedelim… Nasıl var oldu Bulut Yayınları?

Mustafa Aksoy yayıncılık alanında deneyimli biri isim. 1998 yılında da Bulut Yayınları’nı kuruyor. Tarık Dursun K. ve Halit Kakınç gibi önemli yazarların kitaplarını yayımlıyor. Şu an daha çok çocuk ve ilk gençlik çağı kitabı yayımlıyoruz. Bunun yanında çoğunluğunu Afşar Timuçin’in kitaplarının oluşturduğu felsefe kitaplarını yayımlıyoruz.

8) Bulut Yayınları çocuk kitapları üzerine de eğilmiş durumda. Çok önemli ve temel bir konu çocuk kitapları. Şu an o bahsettiğimiz yayıncılığın üzerindeki iktidar sorunu burada da karşımıza çıkıyor. Bugün çocuk kitaplarının büyük bir dönüşüm geçirdiğini söyleyebiliriz; konuların dinselleştirilmesi ve bu tür diyalogların artması gibi. Bulut Yayınları bunu nasıl değerlendiriyor?IMG_7151

Dinselleşme bu işin görünen kısmı. Çocuk yayıncılığı büyük bir pazar egemen güç için. Ünlü ÇOKSATAR yazarlara çocuk kitabı yazdırıyorlar. Hatta yetişkin için olan kitabı çocuklara özel diye tekrar sunuyorlar. Bir de Küçük Prens gibi bir olay geçti başımızdan geçenlerde. Kitabın telif hakkı Türkiye’de bir yayınevindeydi. 17 liraya satışa sunuluyordu yıllardır. Telif hakkı ortadan kalkınca ben diyeyim 50, siz deyin 100 yayınevi aynı kitabı basıp piyasaya sürdü. 4 lira 5 lira, limon gibi satıldı. Her yer Küçük Prens kaynıyor. O kadar azıttılar ki, kitabı geçtim, defterini, kalemini falan çıkardılar… Schopenhauer ta o zamanlar 1800’lerde yayıncılığı, ya safi para kazanmak ya da makam mevki elde etmek için yapılıyor, diyerek eleştiriyordu. Neredeyse tüm edebiyat yapıtlarının halkın cebinden para aşırmak için yazıldığını, bu gerçekleşirken de yazar, yayıncı ve eleştirmenin el ele verdiğini söylüyordu. Örneğin, insanları en yeni ve en son çıkan kitapları okumaya şartlandırarak yapılıyormuş bu…

9) Afşar Timuçin’in özellikle de gençler arasında yer bulması gereken bir isim olduğunu düşünüyoruz. Sizin bu konuda gençlere ve İstanbul Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerden oluşan Mavi Çınar Edebiyat Topluluğu’na mesajınız nedir?

Çok yönlü bir düşün adamı Afşar Timuçin; öykü, roman, şiir, felsefe, estetik, eleştiri ve çeviri alanındaki çalışmalarıyla büyük bir boşluğu dolduruyor bilim ve kültür yaşamımızda. Ne yazık ki onun da kitaplarını okura ulaştırmak çok zor. Gençler arayıp bulmalı bu değerli düşün adamının kitaplarını. Gerçekçi edebiyatı, felsefeyi, bilimi Afşar Timuçin’in deneyiminden, bilgi birikiminden yararlanarak öğrenmeli. Afşar Timuçin’in yeni kuşak için gerekliliği de burada ortaya çıkıyor zaten. Estetik bilinci dumura uğratılmış insanlar için bir ilaç durumundadır Afşar Hocanın yapıtları…

 

İlerici Kadınlar Derneği Röportajlık’a Konuştu !

0

Türkiye’de kadınlara yönelik saldırılar her geçen gün daha da artarak devam ediyor. Kadınların aile içi ya da aile dışı yaşadığı şiddet, toplumda ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürülmek istenmesi, kadınları mücadele etmeye zorluyor. Toplumun ilerlemesinde olmazsa olmaz bir öneme sahip olan kadınlar mücadelelerini örgütlenerek veriyorlar. Bugün Türkiye’de birçok kadın örgütü bulunuyor. İlerici Kadınlar Derneği (İKD) de bu mücadeleye yeni bir soluk kazandırmak için kuruluş sürecine girdi. Geçmişte Türkiye’deki ilk sosyalist kadın örgütü olması nedeniyle tarihi önemi olan İKD’nin yeniden kurulacak olması bir takım tepkilere neden oldu. Bir kesim bu haberi büyük bir heyecanla karşılarken bir kesim de isim konusunda tepkilerini ortaya koydu. Biz de Röportajlık ekibi olarak İKD Kurucu Komitesi’nden Nuray Yenil ve Hande Durna ile görüştük. İKD’nin yeniden kuruluş süreci, isim tartışmaları, kadın mücadelesi, feminizme ve kadın örgütlerine bakışları üzerine yaptığımız röportajda İKD’li kadınlar önemli açıklamalarda bulundular.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Fotoğraflar: Dilek Sarıgül

Ercan Deniz Küçük (EDK) :  Öncelikle sizleri tanıyalım.

Nuray Yenil (NY) :İsmim Nuray Yenil. İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşu için çağrı yaptık. Geçtiğimiz şubat ayında İlerici Kadınlar Konferansı hazırlık komitesindeydim aynı zamanda. Türkiye’de kadın mücadelesine, kadın hareketine bir de sınıfsal açıdan yaklaşım göstermek ve mücadeleyi buradan yükseltmek üzere yola çıktık. İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluş aşamasındayız. Bunun çalışmasını yapıyoruz.

Hande Durna (HD) :Geçtiğimiz yıl İlerici Kadınlar Konferası’nı toplayan komite içerisinde ben de yer aldım. 2-3 hafta önce bu çalışmanın İlerici Kadınlar Derneği kurumsallığıyla devam etmesi yönünde bir karar almış olduk. Ve Türkiye’deki tüm ilerici kadınlara İlerici Kadınlar Derneği çatısı altında örgütlenme, sözlerini söyleme çağrısı yaptık. Kuruluş aşamasındayız. O kuruluş çağrısını yapan komite içerisinde yer alıyorum.

NEDEN İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ ?

EDK :  İlerici Kadınlar Derneği geçmişte tarihsel bir geçmişi ve önemi olan bir isim. Siz aynı isimle çağrı yaptınız. Neden İlerici Kadınlar Derneği ismini benimsiyorsunuz?IMG_7687

NY :  Bu ismin bizim açımızdan tarihsel bir anlamı var. İlerici Kadınlar Derneği (İKD) kadın mücadelesi açısından bakıldığında gerçekten kadın sorununa farkındalığı arttıran, çok yaygın bir örgütlülüğe ulaşan ve bunu emek mücadelesiyle buluşturmayı başarmış bir örgütlenme örneği. Biz bu mirasın değerli olduğunu düşünüyoruz.  Bir tarafı bu. O yüzden bu isimle tekrar bir mücadele yürütmek ve örgütlülüğü tekrar yükseltmek gerektiğini düşünüyoruz.  İkinci olarak ilericilik kavramı bugün Türkiye’de çok önemli bir yere sahip. Çok ciddi bir gerici saldırıyla karşı karşıyayız. Ve bu gerici saldırı toplumsal alanda en fazla kadınları vuruyor. Kadının toplumsal kimliğinin zayıflatılması gibi bir sürece giriliyor. İlericilik kavramı bu açıdan bugün için güncel olarak da çok önemli. Bu ikisini birleştirdiğimizde İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşunun bu açıdan önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz.

EDK :  Bugün sizin kuruluş aşamasında olduğunuz İKD’nin, geçmişteki İKD’nin mirasını devralma, ‘biz İKD geleneğinin devamıyız’ şeklinde iddiaları var mı?

HD :  İKD’nin mirasını sürdürmeyi elbette isteriz. Çünkü çok değerli bir miras. Kaldıki zamanında İKD içerisinde yeralmış, çalışma yürütmüş, kuruculuğunu yapmış çok arkadaşımız, dostumuz, ablamız da bizimle beraber. Bu mirası sürdürmek, bu sorumluluğun altına girmeye çalışmak ciddi bir iş. Sadece isimle yapılabilecek bir iş değil. Çok ciddi bir sorumluluk gerektiriyor. İKD 1970’li yıllarda Türkiye’de çok önemli bir yere oturdu. Türkiye’de sosyalist hareket içerisindeki kadınların sesi olabilme, siyaset içerisinde kadınların sesini yükseltebilme iddiasını gerçekleştirebilen, bir dizi mücadele yürüten ve bu mücadeleyle önemli kazanımlar elde etmiş olan bir dernek. Dolayısıyla bugün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasi atmosferde kadınların yaşadığı sıkıntılarla ilgili olarak bugünün Türkiye’sinde bugünün İKD’si olarak çalışmaya devam etmeyi istiyoruz. Benzer başlıklar elbetteki var.  Ogün de sömürü vardı, bugün de var. Diğer taraftan bakıldığında Türkiye’nin siyasi atmosferi açısından farklılaşan yanlar da söz konusu. Bugünün siyasi ihtiyaçlarına, bugün kadının örgütlülüğüne hitap etmek istiyoruz. Dolayısıyla evet İKD olmak zor ve büyük sorumluluk isteyen bir iş. Ama bugün çok önemli bir ihtiyaç olduğu da tartışmasız bir gerçek.

İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ İSMİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR

EDK :  İKD ismi belirlendikten, kuruluş aşamasını açıkladıktan sonra tartışmalara neden oldu. İlerici Kadınlar Koordinasyonu’na sizin gibi üye olan bazı kadınlar “İlerici Kadınlar biziz, bizim böyle bir çalışmamız yok” şeklinde bir açıklama yayınladı. Siz de “biz böyle bir karar aldık, İKD’yi kuruyoruz” diyorsunuz. Bu tartışmalar hakkında neler söylersiniz?

NY :  Şubat ayında İlerici Kadınlar Konferansını topladık.  Konferansın toplanmasında bir hazırlık komitesi şekillenmiş oldu. Komite konferansın çağırıcılığını yaptı.  Konferans sonrasında kendisiyle birlikte bu işi yürütecek, ilerici kadınlar mücadelesini koordine edecek, geniş bir Türkiye Koordinasyonu kurulmuş oldu. Türkiye Koordinasyonu mart ayında gerçekleştirdiği son toplantısında İlerici Kadınlar çalışmasının kurumsallaşması ihtiyacı gündeme geldi. Toplantıda da konuşuldu. Orada somut olarak dernekleşme ifade edilmedi, ama bir kurumsallaşma ihtiyacı koordinasyon üyelerinin geneli tarafından kabul edildi. Mart ayında yaptığımız koordinasyon toplantısından ekim ayına kadar olan süreçte İlerici Kadınlar Konferansının toplanmasına ön ayak olan çağrıcı komitenin ve koordinasyonda yer alanların arasında bir dizi tartışmayla birlikte, kimi siyasi başlıklarda ve kadın sorununa bakışta farklılaşma ortaya çıkmış oldu. Sonrasında koordinasyonun tekrar toplanmasına yönelik bir çağrı gerçekleştirildi. Bizim yaptığımız çağrıya katılan arkadaşlarla bu kurumsallaşma ihtiyacının karşılığı olarak dernekleşmeye gitmeye ve İKD’nin tarihsel anlamı itibariyle ve bugünkü ihtiyaçlar düşünüldüğünde en uygun formül olacağına karar vermiş olduk. Dolayısıyla 25 Ekim’de yaptığımız toplantı çağrısına katılmayan, daha önceki tartışma başlıklarından dolayı bizimle çok benzer düşünmeyen arkadaşlar bu toplantıya katılmadılar. Ve oradan çıkan dernekleşme çağrısına olumlu yaklaşmamış oldular. O arkadaşlarımız biraz daha farklı perspektifle İlerici Kadınlar olarak kendi yollarına devam etme kararı almış oldular. Arkadaşların yolu açık olsun. Biz İKD çağrısını herkese yaptık. Kimseyi dışlayarak ya da bazı düşünceleri dışarıda bırakacak bir çağrı değildi bu. Ama dediğim gibi öncesinde yaşanan kimi yaklaşım farklılıklarından dolayı bu çağrımıza olumlu yanıt vermeyen arkadaşların sonrasında böyle bir deklarasyonu oldu.

EDK :  İKD’den önce siz kadınlar olarak şuanda Türkiye’de kadınların en önemli sorunları olarak neleri görüyorsunuz?

HD :  Genel olarak emekçilerin yaşadığı sorunlardan aynı zamanda kadınlar da muzdarip. Ama bunun ötesinde yaşanan çok ciddi sıkıntılar da var. Örneğin kadın katliamları var bugün bu ülkede. Her ay istatistikler yayınlanıyor, bu ay kaç kadın öldürüldü diye. Ve genelde en yakınlarındaki insanlar tarafından öldürülüyorlar. Kadına yönelik şiddet başlığına özellikle değinmek gerektiğini düşünüyorum. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadına yönelik şiddet kadının en önemli sorunlarından bir tanesi. Hergün öldürülüyoruz ya da öldürülmenin de dışında hiçbir zaman aile dışına çıkmayan şiddet olaylarıyla da karşı karşıya kalabiliyor kadınlar ya da kız çocukları.

IMG_8177Bunun dışında kadınların emeğinin uğradığı sömürü var. Kadınlar her zaman daha ucuz işgücü olarak görülüyorlar. Kayıt dışı işlerde çalıştırılıyorlar. Bütün sosyal haklarına sahip olarak çalışılan iş yerlerinde bile eğitimli ya da belli bir formasyona sahip kadınlar açısından bile en erken işten çıkartılma kararı verilen kadınlar oluyor. Ya da aynı işi yapan erkeğe göre daha az bir maaşla çalışmak zorunda kalıyorlar. Bunun yanında çalışan kadının çocuk sahibi olması, doğum izni, kreş hakkı vs gibi başlıklarda da ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Hem yasal olarak çalışan kadına verilen haklar çok yetersiz, öte yandan var olan hakların bile oldukça az uygulandığını görüyoruz. Örneğin çocuk sahibi olduktan sonra işten çıkartılabiliyorlar. İşe alımlarda çocuk sahibi olup olmayacağı sorusuyla karşılaşabiliyorlar. Bunun dışında ciddi bir eğitim sorunu var, gericilik sorunu var. Toplumda kurulmaya çalışılan gerici hegemonyanın belki de en büyük derdi kadınlarla, yaşam tarzlarıyla. Ne giyecekleri, ne renk ruj sürecekleri, etek boyuna kadar ciddi bir baskıyla karşı karşıyalar. Kadın erkek eşitliğine bugün devletin en üst kurumlarında yer alanlar bile inanılmadığını ifade ediyor. Bu anlamda bir eşitlik sorunu da var. Onun dışında bölgemizde ve ülkemizde savaş koşulları yaşanıyor. Bir göç sorunu var. Suriyeli, Iraklı kadınlar için özellikle söz konusu. Bu koşullardan en ağır şekilde etkilenen kadınlar ve çocuklar oluyor. Kadınlar evlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalıyor, çocuklarını kaybediyorlar. Kendileri ağır sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorlar. Hatta esir olarak alınan satılan bir cariyeye dönüştürülüyorlar. Ya da öldürülüyorlar.

NY :  Genel olarak toplumda kadına biçilen rolü konuşmak gerekiyor. Kadının gerçekten emek sömürüsünden kaynaklanan sorunları var. İkinci olarak kadının toplumdaki yerine yönelik de çok büyük sıkıntılar var. Kadına aslında evde oturması, çocuk büyütmesi gereken, AKP iktidarıyla birlikte daha da fazla çocuk doğurması gereken bir rol empoze ediliyor. Kadının kendi yaşamına dair karar vermesi, çalışıp çalışmayacağı, çocuğunun geleceğine nasıl yön vereceği vs hepsine müdahale ediliyor. Bunları besleyen çok fazla propaganda yapılıyor. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte hat safhaya ulaşmış durumda. Türkiye’de laiklik meselesi bence çok önemli. Laiklik ortadan kaldırılıyor. Laikliğin kadının toplumsal kimliğine, kadına biçilmiş İkinci sınıf vatandaş olma meselesinde ciddi bir yere oturduğunu düşünüyorum. Daha dinsel referanslı şekillenecek bir toplumun içerisinde kadının daha fazla eve mahkum olan, kendi kararlarını veremeyen, erkek egemen kültürün ve toplumsal yaşantının daha fazla ezici yanlarını hissedeceği bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. Bizim önümüzdeki süreçte mücadele başlıklarımızda bunun da çok önemli bir yere sahip olacağını düşünüyorum. Burada çünkü kadın yalnızlaşıyor. Kadın yalnızlaştıkça daha güçsüz bir varlık haline dönüşüyor. Bu da bizim önemli mücadele başlıklarımızdan birisini oluşturuyor.

 

İKD’NİN DİĞER KADIN ÖRGÜTLERİNDEN FARKI NE OLACAK?

EDK :  Kadın haklarından bahsetmişken Türkiye’de şuanda kurulu, çalışmalar yapan birçok kadın örgütü var. siz bu kadın örgütlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Başarılı buluyor musunuz?  İKD’nin bunlardan farkı ne olacak? İleride ortak çalışmalar yapabilir misiniz?

NY :  Elbetteki kadın hareketi bizden ibaret değil, kadın meselesine dair çalışma yapan bir dizi kuruluş var. Zaman zaman ortaklaşabildiğimiz zeminlerde elbetteki kadın örgütleriyle yan yana gelmemiz gerekiyor. Bizim farkımız ne? Neden ayrı bir kulvar açmaya çalışıyoruz? Bu kadın hareketlerinin bir kısmının kadın meselesine bakarken tek başına toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerinden yaklaştığını görüyoruz. Bunun anlaşılabilir yanları var. Ama biz toplumsal cinsiyet eşitsizliği denen şeyin bir sonuç olduğunu, bunu besleyen kaynakların ortadan kaldırılması ya da bunu ortaya çıkaran maddi zeminin bir şekilde kadına daha eşitlikçi bir temel sunması gerektiğini düşünüyoruz. Bunlara dayalı adımlar atılmadan, kadına şiddet meselesi ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliği meselesi tek başına ele alınamaz. İKD’nin çalışmaları bu temelde ilerleyecek. Diğer kadın kuruluşlarının yaptığı çalışmalar, ortaya koydukları emek değerlidir. Ama biraz bu hattı aşmanın yararlı olduğunu düşünüyoruz.

HD :  Biz kadın olmadan kaynaklı sorunların birbirilerinden bağımsız, yalıtık, sadece ortaya çıkan sonuçlarla mücadele ederek ortadan kaldırılabilecek sorunlar olmadığını düşünüyoruz. Bunların hepsi aslında birbirleriyle ilişkili başlıklar ve sol bir bakışla bu sorunların ele alınması, birbirleriyle ilişkilerin deşifre edilmesi ve var olan somut sorunlara karşı yürütülen mücadele de bu bakış açısının hissedilebilir olması gerekiyor. Bizim zaman zaman bir araya gelebileceğimiz, ortak işler yapabileceğimiz kadın örgütleri de var. Ve yapıyoruz da zaten. Ama bunun ötesinde kadın örgütleri dendiğinde çok geniş bir alandan bahsediyoruz.IMG_7748

Sermaye cephesinde de bir takım kadın örgütleri de var. Bunların bizim anladığımız anlamda bir kadın sorunundan bahsetmediğini çok iyi biliyoruz. Diğer taraftan tüm sorunların birbiriyle ilişkisini görüp hareket edemiyor olmak bazen ortaya zaaflar da çıkartabiliyor. Örneğin özgürlükler başlığı. Kadınların özgürlüğü bayrağını İKD’nin sonuna kadar yükseltmesi gerekiyor. Bu anlamda bir sorun yok. Ama kadınların özgürlüğü kavramı Türkiye’de bir dönem türbanlı kadınların özgürlüğünden ibaret bir gündem olarak ele alındı. Ve sadece kadınların özgürlüğü şablonundan hareket edildiğinde daha feminizan olan örgütler bu başlıkta sağlam bir duruş sergileyemediler. Ama bugün AKP iktidarıyla da beraber çok net olarak gördüğümüz bir şey var. Türbanın özgürlüğünü kadınların özgürlüğü savunusu olarak gündeme getirilen şey bugün kadınların sokakta daha rahat gezemedikleri, yaşam tarzlarına çok daha fazla müdahale edilen, etek boyuna karışılan, kaç çocuk doğuracağına karışılan, kadının ne yaptığı konusunda sürekli talimat vermeye çalışan toplumsal yapının ortaya çıkmasının yolunu açtı aslında. O yüzden daha geniş bir bağlamda, olayın ilericilik-gericilik bağlamında, emek-sermaye bağlamında yaşanılan sorunlarla, emperyalizmin işbirlikçiliği bağlamına oturtularak mücadele edilebileceğini, kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyoruz. Bunların kendisiyle baş edebilmenin yolu da aslında buradan geçiyor. Bu sağlam çerçeveyle, bütün sorunların birbiriyle ilişkisini deşifre edilemediği durumlarda o kadar ciddi tuzaklarla dolu ki bir anda özgürlüğü savunduğumuzu düşünürken aslında kendi bindiğimiz dalı kesebiliyoruz. Farklılaşmamızın ben biraz bu noktalarda olduğunu düşünüyorum.

KADIN CİNAYETLERİNİN ÖNLENMESİ

EDK :  Kadın cinayetlerini konuşmak istiyorum. Kadın cinayetlerine somut anlamda sizin çözüm önerileriniz nedir?

NY :  Geçtiğimiz sene İstanbul Sözleşmesi’ne Türkiye imza attı. Aslında o sözleşme maddelerine bakıldığında kadın cinayetlerinin, kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik çok ciddi maddeler var. Bunların uygulanması gerekiyor. Öne çıkan bir takım başlıklar var. Örneğin kadın cinayetlerinde özellikle basına çok yansıyan davalara baktığımızda çok skandal açıklamalar ya da kararlar söz konusu. İyi hal indirimi çok gündeme geliyor. Geçtiğimiz haftalarda basına yansıyan davalarda sanığın saygın tutumu nedeniyle, aşırı tutkuyla aşık olması gibi gerekçelerle cezalarında indirim uygulanması yaşanabiliyor. Bir kere bu iyi hal indiriminin kadın cinayetlerinde kesinlikle ortadan kaldırılması gerekiyor. Bir mahkemenin böyle bir yaklaşımının olmaması gerekiyor. Genel olarak kadının şiddet gördüğü kişi eşiyse barıştırılması ve evine geri gönderilmesi şeklinde karşılık buluyor. Sonrasında kadınlar ya katlediliyor ya da yine şiddete maruz kalıyor. Bunlara dair somut olarak adımların atılması gerekiyor. Ama az önce ifade ettiğimiz başlıklardan bağımsız düşündüğümüzde bu tarz tedbirlerin de bir noktadan sonra gerçekten çözüm olmadığını görüyorsunuz. Çünkü siz topluma sürekli kadının aslında erkekle eşit olmadığı,  İkinci sınıf vatandaş olduğu propagandasına devam ettikçe yasal olarak tedbirleri alsanız dahi kadına bakış bu şekilde şekillendiği için şiddetin zeminini ortadan kaldırmış olmuyorsunuz. Dolayısıyla bütünlükle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum.

HD :  İşin hukuki boyutu önemli. Türkiye’de İKD olarak İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması, var olan davaların takipçisi olmak gibi bir gündemimiz olacak. Davaların bir bölümü basına yansıyor. Ama bir süre sonra haber değeri taşımadığı için kamuoyu tarafından unutuluyor. Hukuki anlamda da, İstanbul Sözleşmesi’yle zıt kararlar çıkabiliyor. İşin hukuki tarafının takipçisi olmak kritik bir şey. Cinayet, katliam yaşanan olayın ne kadar büyük çapta olduğunu göstermesi açısından önemli. Ama kadına yönelik şiddet sadece ölümle sonuçlandığında insanlar tarafından ilgi çeken bir konu haline geliyor. Hatta onun bile sıradanlaştığını söyleyebiliriz. Şiddet bundan çok daha kapsamlı bir durum. Kadına yönelik tecavüz, taciz, işyerinde mobbing uygulanması da şiddetin bir parçası olarak düşünülebilir. Genel olarak kadınların kocasına ya da başka birisine ekonomik olarak bağımlı olmaları bu alanda ciddi bir şekilde sözünü söyleyememe sorunu yaşadığını da çok iyi biliyoruz. Çünkü kadın sadece şiddet sorunu yaşamıyor. Kocasından boşanmak istese, ekmek bulma, çocuklarına bakabileceği bir ev sorunu var. O yüzden gerçekten de olayın bütün yönleriyle ele alınması, hukuki mücadelenin verilmesi ve takipçisi olunması önemli. Biz burada da kadının örgütlü kimliğinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Örgütlü kadının İKD’de örgütlenen kadınların kendi yaşadıkları bölgelerde, işyerlerinde yaşanan bu tür olayların önüne geçebilecek bir gücü de aynı zamanda yaratmaya başlayacağını düşünüyoruz.

EDK :  Mağdur bir kadın İKD’ye geldi. Ben eşimden şiddet gördüm, ya da işyerimde bana kadın olduğumdan dolayı mobbing uygulanıyor” dedi. Burada İKD bu kadına nasıl yardımcı olabilir?

HD :  Yaşanan sorunun mahiyetine göre yapılabilecek çok fazla şey var. Eşiyle oturup konuşmaktan tutun da, kadının korunmasını sağlayabilecek mekanizmaları devreye sokmaya kadar şeyler yapılabilir. Bireysel çözümler bulmak elbetteki mümkün. Ama bunu farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak, o örgütlü kimliği ve kadınların siyasal bir kimlik kazanmasını önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bakış açısının ardında şöyle bir şey var: kadına yönelik şiddetin çok farklı boyutları ve derecesi var. Erkekle eşit görülmemesinin çok fazla uzanımları var. Burada da sözünü söyleyen, sokağa çıkan örgütlü bir kimliği yansıtan kadının böyle bir muameleyle karşılaşması daha zor oluyor.

IMG_7892NY :  İKD elbetteki bu tarz durumlarda hukuki olarak müdahale edebildiği her noktaya müdahale edecek. İşyerinde mobbinge maruz kalan bir kadının yasal haklarını alması, dava açması gibi konularda destek olacaktır. Bunlar tabiî ki yapılacak. Ama işin öbür kısmı da önemli. Kadınların dayanışması önemli bir başlık. İKD’nin bu dayanışma kültürünü de oluşturması gerekiyor. Örgütlü bir kimliği ve örgütlü bir bakış açısını da gerektiriyor. Somut olarak atabileceğimiz adımlar var. Ama daha genel çerçevede düşündüğümüzde kadına şiddet başlığı çok geniş bir başlık. Kadının ekonomik olarak bir takım şeylerden mahrum bırakılması da bir şiddet çeşididir.  Kadının bu cendereden çıkmasının yolu da örgütlü kimliğe sahip çıkmasıdır. Dayanışmanın geliştirilmesi gerekiyor. İKD’nin bu açıdan da adımlar atması gerekiyor.

 

İKD’NİN FEMİNİZME BAKIŞI

EDK :  İKD’nin geçmişine dönüp bir soru sormak istiyorum. Geçmişte İKD içinde feminizm tartışmaları yaşanmış. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve İKD Kurucu Komitesinin feminizme bakışını öğrenebilir miyiz?

NY :  İKD ilk kurulduğunda sosyalist özneler içerisinden ciddi eleştiriler almış. Emek hareketini bölmekle suçlanmış. İKD’nin var olduğu ve mücadele yürüttüğü süreç içerisinde bu açıdan bir feminizm tartışması ben açıkçası okuduğum kaynaklardan çok görmedim. İKD’nin o dönem feminizme çok ciddi eleştirileri var. Zaten kendisini feminist bir örgütlenme olarak tanımlamıyor. Sınıf eksenli kurulmuş bir dernek. Bugüne geldiğimizde de biz İKD’nin mirasçılarıyız diyorsak aslında bu eksende mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü Türkiye’de ve dünyada feminist hareketin toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerinden hareket eden, bunu öne koyan, öncelikli sorun olarak tarif eden ve sorunu bu şekilde tarif ettiği için erkek egemen kültüre karşı mücadele yürüten bir anlayış söz konusu. Biz İKD olarak 1975’te kurulan İKD’nin yaklaşımını esas alıyoruz. Kadının ikincisınıf vatandaş muamelesi görmesinde öncelikli olarak maddi zemini doğru kurmak gerektiğini düşünüyoruz. Bundan sonra toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair daha rahat adımlar atılabileceğini düşünüyoruz. Ben bu açıdan feminist hareketin kısıtları olduğunu ve kimi noktalarda aslında duvara çarptığını, bir çıkışsızlığa doğru gittiğini düşünüyorum.

HD :80 sonrası Türkiye’de pek çok tartışma yaşandı. İKD de kapanmıştı. Onun içerisinde ya da yanında yöresinde yer alıp da 70’li yıllardaki sol harekete gelen eleştirilerin bir bağlamındaydı diye biliyorum. Diğer taraftan şöyle bir şey söz konusu. Başka bir soruda verdiğim cevapta da dolduğu gibi bugün Türkiye’de kadın hareketi içerisinde olup gerçekten iyi niyetli bir şekilde kadınların hakları, özgürlüğü için mücadele eden insanlar var. Bunların içerisinde kendisini feminist olarak ifade eden çok kadın var. Ama biz İKD’nin başka bir boşluğa doğması gerektiğini düşünüyoruz. Çok daha geniş bir bağlam içerisinde, kadınların yaşadığı sorunların kökenini ve birbirleriyle ilişkilerini doğru bir şekilde tahlil ederek buna uygun bir şekilde kadınlar alanında siyaset yapan ve örgütlenen bir özne olması gerektiğini düşünüyoruz. Eğer İKD bunu yapmayı başarabilirse bugün feminist hareketleri bir umut olarak gören, kendisini feminist olarak nitelendiren ama gerçekten kadın olmaktan kaynaklanan sorunlardan rahatsızlık duyan ve bir şeyler yapmak isteyen pek çok kadın açısından da kapsayıcı ve kendilerini ifade edebilecekleri bir örgüte dönüşeceğini düşünüyorum açıkçası. Bu boşluk biraz da insanların tam olarak kendilerini ifade edebilecekleri yerler bulamadıkları için belki de feminizm tartışmalarını daha görünür hale getiriyor. Ama kadın mücadelesi bunun çok daha üstünde bir kapsamda yürütülmesi gereken bir mücadele. Bu anlamıyla samimi olarak bir şeyler yapmak isteyen kadınlar açısından da İKD önümüzdeki dönemde adres olacaktır.

EDK :  Feminizmden yola çıkıp şöyle devam etmek istiyorum. LGBTİ mücadelesi de kadın mücadelesinin yanında görünüyor. İKD, LGBTİ mücadelesi hakkında neler düşünüyor? İKD’nin gündeminde var mı LGBTİ mücadelesiyle ilgili çalışmalar yapmak?IMG_7964

HD :  Bu örgütlerin içerisinde de çok farklı bakış açıları söz konusu. Örneğin bunların bir bölümünün kendi mücadelelerinin doğrudan kadın mücadelesinin bir parçasıymış gibi görünmesinden rahatsızlık duyduklarını da biliyoruz.  Ama şöyle bakıyoruz: kadınların yaşadığı sorunların bir bölümü, cinsiyet ayrımcılığı ve bunun üzerinden belirlenen sorunlar. LGBTİ’nin sorunları da bu kapsamda ele alınabilecek bir başlık.  Nasılki biz emek gündeminde emekçilerin ve kadınların mücadele ettiği bir başlıkta diğer emek örgütleriyle bir araya gelebileceksek aynı şekilde cinsiyet temelli bir saldırı, baskı, eşitsizlik başlığında da elbette LGBTİ örgütleriyle de beraber hareket edebilir ve bir şeyler yapabiliriz. Bu kesişim alanları ve somut gündemlerle alakalı bir durum.

TÜRKAN SAYLAN

EDK :  Kadın hakları, kadınların eğitimi denince aklıma gelen isimlerden birisi Türkan Saylan oluyor. Türkan Saylan deyince sizlerin aklına neler geliyor?

NY :  Türkan Saylan benim hocamdı. Benim açımdan ayrı bir anlamı var. Türkiye’de kadının cinsiyeti, cinsel kimliği üzerinden değil ama örnek bir kadın kimliği olarak öne çıkıyor. Açıkçası bugün yetişen genç nesil, genç kadınlar açısından da ciddi bir profil olarak önümüzde duruyor. O dönemde özel olarak kız çocuklarının eğitilmesi konusunda çok takdir edilecek çalışmalar yaptığını düşünüyorum ben.  ÇYDD üzerinden verdikleri burslar olsun, yaptıkları kampanyalar olsun. Ve genel olarak toplumsal açıdan savunduğu değerler, cumhuriyetçi ve laik bir kimliğe sahip çıkması açısından bakıldığında bizim tarihimiz içinde de, bugün ilericilik kavgası veren kadınlar açısından da ben önemli bir isim olduğunu düşünüyorum.

HD :  Nuray’ın söylediği başlıklara katılıyorum. Bizim bir takım sembol isimlerimiz var kadın mücadelesinde. Bu isimler gerçekten önemli. Çünkü kadınlar bugünün Türkiye ve dünya koşullarında bir şeyler yapabilmek, bir adım ileriye çıkabilmek için çok fazla emek harcamak zorunda. Bence Türkan Saylan da bunun örneklerinden bir tanesi. Böyle bir dizi isim sayabiliriz. Türkiye’de örneğin ilerici kadın dediğimizde Behice Boran ismini saymamak olmaz. Suat Dervişlerden başlayarak, işçi kadınların örgütlenmesi anlamında Zehra Kosova’yı anmadan olmaz. Edebiyatta Sevgi Soysal’ı anmadan geçemeyiz. Hepsi aslında ilerici kadın kimdir sorusunun hayatlarının bütününde bu mücadeleye örnek olmalarıyla cevaplarıdır. Dolayısıyla hepsinin ismi bayrağımızda yazılı demek gerekiyor.

İKD NE ZAMAN KURULACAK?

EDK :  İKD’nin kuruluş tarihi belli mi? Belirlediğiniz bir tarih var mı?

NY :  Henüz bir tarih netleştirmedik ama Aralık ayında bir kuruluş toplantısı belki bir panel şeklinde ‘Dünden bugüne ilerici kadınların mücadelesi’ başlığında bir panelle kuruluşumuzu ilan ettiğimiz bir salon toplantısı  gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.  Aralık ayı diye söylemiş olayım.

EDK :  Son sözlerinizi, eklemek istediklerinizi de alalım.

NY :  Önümüzdeki süreçte İKD’nin kadın mücadelesi açısından çok ciddi başlıklarda çalışmalar yapacağını, Türkiye’de kadın sorununa bahsettiğimiz eksende daha belirgin farkındalık yaratacak noktaya taşıyacağını düşünüyorum.  Türkiye’de ve bölgede bir savaş gerçeği varsa bundan mağdur olan kadınlar, çocuklar söz konusuysa İKD orada olacak, oradaki kadınlarla dayanışmayı büyütecek. Türkiye’de bir emek sömürüsü söz konusuysa, kadınlar hep çalışma yaşamında sorunlarla karşılaşıyorsa İKD orada olacak. Oradaki emekçi kadınların örgütlenmesi, haklarını alması, hak mücadelesinin yanında olacak. Kadına şiddet ve kadın katliamı söz konusuysa İKD buna karşı en ön saflarda yer alacak. Kadın kimliğinin toplumsal alanda zayıflatılmasına, gerici saldırılara karşı İKD buna karşı ilericiliğin, kadınlar açısından, laikliğin önemli taşıyıcılarından olacak. Böyle bir örgütlenme olacak. Ben bu açıdan bu kimliği sahiplenen, bu başlıklarda mücadele etmek isteyen bütün kadınların İKD çatısı altında bulunabileceğini düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

IMG_7885HD :  Ben en güncel başlık olarak ilericilik-gericilik kavgası varsa bu ülkede bu mücadelede kadın mücadelesinin  çok çok önemli bir yere oturduğunu düşünüyorum. Diğer yandan Türkiye’de emekten yana bir düzen kurulacaksa kadın mücadelesinin orada da çok önemli bir yere oturacağını açıkçası düşünüyorum.  Kadınların mücadelesine sadece kadınların değil bugün bu ülkede emekten yana olan herkesin çok çok fazla ihtiyacı var. Ve mücadele eden kadınların neler yapabileceğini çok uzağa gitmeden haziran günlerinde, sonrasında zeytin ağacına sahip çıkan kadınlarda, çocuğunun okuluna sahip çıkan kadınlarda, Gezi Parkına sahip çıkan kadınlara kadar pek çok alanda gördük. Aslında doğrudan kadın mücadelesiyle ne alakası var diye düşünülen pek çok başlıkta kadınların aslında ortaklaştırıcı ve ileri çekici bir mücadele zemininde buluşabildiklerini gördük. Ben bunun çok değerli olduğunu mutlaka bir süreklilikle devam ettirilmesi ve daha da yükseltilmesi gerektiğini düşünüyorum. O yüzden İKD sadece kadınların sesi olma anlamında değil, Türkiye’de sol bir siyasetin, ilericilik mücadelesinin önemli bayraklarından birisi olacağını düşünüyorum. O yüzden İKD üzerindeki sorumluluk oldukça fazla. Bize kolay gelsin.

 

İlerici Kadınlar Derneği Röportajlık’a Konuştu !

0

Türkiye’de kadınlara yönelik saldırılar her geçen gün daha da artarak devam ediyor. Kadınların aile içi ya da aile dışı yaşadığı şiddet, toplumda ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürülmek istenmesi, kadınları mücadele etmeye zorluyor. Toplumun ilerlemesinde olmazsa olmaz bir öneme sahip olan kadınlar mücadelelerini örgütlenerek veriyorlar. Bugün Türkiye’de birçok kadın örgütü bulunuyor. İlerici Kadınlar Derneği (İKD) de bu mücadeleye yeni bir soluk kazandırmak için kuruluş sürecine girdi. Geçmişte Türkiye’deki ilk sosyalist kadın örgütü olması nedeniyle tarihi önemi olan İKD’nin yeniden kurulacak olması bir takım tepkilere neden oldu. Bir kesim bu haberi büyük bir heyecanla karşılarken bir kesim de isim konusunda tepkilerini ortaya koydu. Biz de Röportajlık ekibi olarak İKD Kurucu Komitesi’nden Nuray Yenil ve Hande Durna ile görüştük. İKD’nin yeniden kuruluş süreci, isim tartışmaları, kadın mücadelesi, feminizme ve kadın örgütlerine bakışları üzerine yaptığımız röportajda İKD’li kadınlar önemli açıklamalarda bulundular.

Röportaj: Ercan Deniz Küçük

twitter.com/ercandenizkucuk

Fotoğraflar: Dilek Sarıgül

Ercan Deniz Küçük (EDK) :  Öncelikle sizleri tanıyalım.

Nuray Yenil (NY) :İsmim Nuray Yenil. İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşu için çağrı yaptık. Geçtiğimiz şubat ayında İlerici Kadınlar Konferansı hazırlık komitesindeydim aynı zamanda. Türkiye’de kadın mücadelesine, kadın hareketine bir de sınıfsal açıdan yaklaşım göstermek ve mücadeleyi buradan yükseltmek üzere yola çıktık. İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluş aşamasındayız. Bunun çalışmasını yapıyoruz.

Hande Durna (HD) :Geçtiğimiz yıl İlerici Kadınlar Konferası’nı toplayan komite içerisinde ben de yer aldım. 2-3 hafta önce bu çalışmanın İlerici Kadınlar Derneği kurumsallığıyla devam etmesi yönünde bir karar almış olduk. Ve Türkiye’deki tüm ilerici kadınlara İlerici Kadınlar Derneği çatısı altında örgütlenme, sözlerini söyleme çağrısı yaptık. Kuruluş aşamasındayız. O kuruluş çağrısını yapan komite içerisinde yer alıyorum.

NEDEN İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ ?

EDK :  İlerici Kadınlar Derneği geçmişte tarihsel bir geçmişi ve önemi olan bir isim. Siz aynı isimle çağrı yaptınız. Neden İlerici Kadınlar Derneği ismini benimsiyorsunuz?IMG_7687

NY :  Bu ismin bizim açımızdan tarihsel bir anlamı var. İlerici Kadınlar Derneği (İKD) kadın mücadelesi açısından bakıldığında gerçekten kadın sorununa farkındalığı arttıran, çok yaygın bir örgütlülüğe ulaşan ve bunu emek mücadelesiyle buluşturmayı başarmış bir örgütlenme örneği. Biz bu mirasın değerli olduğunu düşünüyoruz.  Bir tarafı bu. O yüzden bu isimle tekrar bir mücadele yürütmek ve örgütlülüğü tekrar yükseltmek gerektiğini düşünüyoruz.  İkinci olarak ilericilik kavramı bugün Türkiye’de çok önemli bir yere sahip. Çok ciddi bir gerici saldırıyla karşı karşıyayız. Ve bu gerici saldırı toplumsal alanda en fazla kadınları vuruyor. Kadının toplumsal kimliğinin zayıflatılması gibi bir sürece giriliyor. İlericilik kavramı bu açıdan bugün için güncel olarak da çok önemli. Bu ikisini birleştirdiğimizde İlerici Kadınlar Derneği’nin kuruluşunun bu açıdan önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz.

EDK :  Bugün sizin kuruluş aşamasında olduğunuz İKD’nin, geçmişteki İKD’nin mirasını devralma, ‘biz İKD geleneğinin devamıyız’ şeklinde iddiaları var mı?

HD :  İKD’nin mirasını sürdürmeyi elbette isteriz. Çünkü çok değerli bir miras. Kaldıki zamanında İKD içerisinde yeralmış, çalışma yürütmüş, kuruculuğunu yapmış çok arkadaşımız, dostumuz, ablamız da bizimle beraber. Bu mirası sürdürmek, bu sorumluluğun altına girmeye çalışmak ciddi bir iş. Sadece isimle yapılabilecek bir iş değil. Çok ciddi bir sorumluluk gerektiriyor. İKD 1970’li yıllarda Türkiye’de çok önemli bir yere oturdu. Türkiye’de sosyalist hareket içerisindeki kadınların sesi olabilme, siyaset içerisinde kadınların sesini yükseltebilme iddiasını gerçekleştirebilen, bir dizi mücadele yürüten ve bu mücadeleyle önemli kazanımlar elde etmiş olan bir dernek. Dolayısıyla bugün Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasi atmosferde kadınların yaşadığı sıkıntılarla ilgili olarak bugünün Türkiye’sinde bugünün İKD’si olarak çalışmaya devam etmeyi istiyoruz. Benzer başlıklar elbetteki var.  Ogün de sömürü vardı, bugün de var. Diğer taraftan bakıldığında Türkiye’nin siyasi atmosferi açısından farklılaşan yanlar da söz konusu. Bugünün siyasi ihtiyaçlarına, bugün kadının örgütlülüğüne hitap etmek istiyoruz. Dolayısıyla evet İKD olmak zor ve büyük sorumluluk isteyen bir iş. Ama bugün çok önemli bir ihtiyaç olduğu da tartışmasız bir gerçek.

İLERİCİ KADINLAR DERNEĞİ İSMİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR

EDK :  İKD ismi belirlendikten, kuruluş aşamasını açıkladıktan sonra tartışmalara neden oldu. İlerici Kadınlar Koordinasyonu’na sizin gibi üye olan bazı kadınlar “İlerici Kadınlar biziz, bizim böyle bir çalışmamız yok” şeklinde bir açıklama yayınladı. Siz de “biz böyle bir karar aldık, İKD’yi kuruyoruz” diyorsunuz. Bu tartışmalar hakkında neler söylersiniz?

NY :  Şubat ayında İlerici Kadınlar Konferansını topladık.  Konferansın toplanmasında bir hazırlık komitesi şekillenmiş oldu. Komite konferansın çağırıcılığını yaptı.  Konferans sonrasında kendisiyle birlikte bu işi yürütecek, ilerici kadınlar mücadelesini koordine edecek, geniş bir Türkiye Koordinasyonu kurulmuş oldu. Türkiye Koordinasyonu mart ayında gerçekleştirdiği son toplantısında İlerici Kadınlar çalışmasının kurumsallaşması ihtiyacı gündeme geldi. Toplantıda da konuşuldu. Orada somut olarak dernekleşme ifade edilmedi, ama bir kurumsallaşma ihtiyacı koordinasyon üyelerinin geneli tarafından kabul edildi. Mart ayında yaptığımız koordinasyon toplantısından ekim ayına kadar olan süreçte İlerici Kadınlar Konferansının toplanmasına ön ayak olan çağrıcı komitenin ve koordinasyonda yer alanların arasında bir dizi tartışmayla birlikte, kimi siyasi başlıklarda ve kadın sorununa bakışta farklılaşma ortaya çıkmış oldu. Sonrasında koordinasyonun tekrar toplanmasına yönelik bir çağrı gerçekleştirildi. Bizim yaptığımız çağrıya katılan arkadaşlarla bu kurumsallaşma ihtiyacının karşılığı olarak dernekleşmeye gitmeye ve İKD’nin tarihsel anlamı itibariyle ve bugünkü ihtiyaçlar düşünüldüğünde en uygun formül olacağına karar vermiş olduk. Dolayısıyla 25 Ekim’de yaptığımız toplantı çağrısına katılmayan, daha önceki tartışma başlıklarından dolayı bizimle çok benzer düşünmeyen arkadaşlar bu toplantıya katılmadılar. Ve oradan çıkan dernekleşme çağrısına olumlu yaklaşmamış oldular. O arkadaşlarımız biraz daha farklı perspektifle İlerici Kadınlar olarak kendi yollarına devam etme kararı almış oldular. Arkadaşların yolu açık olsun. Biz İKD çağrısını herkese yaptık. Kimseyi dışlayarak ya da bazı düşünceleri dışarıda bırakacak bir çağrı değildi bu. Ama dediğim gibi öncesinde yaşanan kimi yaklaşım farklılıklarından dolayı bu çağrımıza olumlu yanıt vermeyen arkadaşların sonrasında böyle bir deklarasyonu oldu.

EDK :  İKD’den önce siz kadınlar olarak şuanda Türkiye’de kadınların en önemli sorunları olarak neleri görüyorsunuz?

HD :  Genel olarak emekçilerin yaşadığı sorunlardan aynı zamanda kadınlar da muzdarip. Ama bunun ötesinde yaşanan çok ciddi sıkıntılar da var. Örneğin kadın katliamları var bugün bu ülkede. Her ay istatistikler yayınlanıyor, bu ay kaç kadın öldürüldü diye. Ve genelde en yakınlarındaki insanlar tarafından öldürülüyorlar. Kadına yönelik şiddet başlığına özellikle değinmek gerektiğini düşünüyorum. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kadına yönelik şiddet kadının en önemli sorunlarından bir tanesi. Hergün öldürülüyoruz ya da öldürülmenin de dışında hiçbir zaman aile dışına çıkmayan şiddet olaylarıyla da karşı karşıya kalabiliyor kadınlar ya da kız çocukları.

IMG_8177Bunun dışında kadınların emeğinin uğradığı sömürü var. Kadınlar her zaman daha ucuz işgücü olarak görülüyorlar. Kayıt dışı işlerde çalıştırılıyorlar. Bütün sosyal haklarına sahip olarak çalışılan iş yerlerinde bile eğitimli ya da belli bir formasyona sahip kadınlar açısından bile en erken işten çıkartılma kararı verilen kadınlar oluyor. Ya da aynı işi yapan erkeğe göre daha az bir maaşla çalışmak zorunda kalıyorlar. Bunun yanında çalışan kadının çocuk sahibi olması, doğum izni, kreş hakkı vs gibi başlıklarda da ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Hem yasal olarak çalışan kadına verilen haklar çok yetersiz, öte yandan var olan hakların bile oldukça az uygulandığını görüyoruz. Örneğin çocuk sahibi olduktan sonra işten çıkartılabiliyorlar. İşe alımlarda çocuk sahibi olup olmayacağı sorusuyla karşılaşabiliyorlar. Bunun dışında ciddi bir eğitim sorunu var, gericilik sorunu var. Toplumda kurulmaya çalışılan gerici hegemonyanın belki de en büyük derdi kadınlarla, yaşam tarzlarıyla. Ne giyecekleri, ne renk ruj sürecekleri, etek boyuna kadar ciddi bir baskıyla karşı karşıyalar. Kadın erkek eşitliğine bugün devletin en üst kurumlarında yer alanlar bile inanılmadığını ifade ediyor. Bu anlamda bir eşitlik sorunu da var. Onun dışında bölgemizde ve ülkemizde savaş koşulları yaşanıyor. Bir göç sorunu var. Suriyeli, Iraklı kadınlar için özellikle söz konusu. Bu koşullardan en ağır şekilde etkilenen kadınlar ve çocuklar oluyor. Kadınlar evlerinden yurtlarından göç etmek zorunda kalıyor, çocuklarını kaybediyorlar. Kendileri ağır sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorlar. Hatta esir olarak alınan satılan bir cariyeye dönüştürülüyorlar. Ya da öldürülüyorlar.

NY :  Genel olarak toplumda kadına biçilen rolü konuşmak gerekiyor. Kadının gerçekten emek sömürüsünden kaynaklanan sorunları var. İkinci olarak kadının toplumdaki yerine yönelik de çok büyük sıkıntılar var. Kadına aslında evde oturması, çocuk büyütmesi gereken, AKP iktidarıyla birlikte daha da fazla çocuk doğurması gereken bir rol empoze ediliyor. Kadının kendi yaşamına dair karar vermesi, çalışıp çalışmayacağı, çocuğunun geleceğine nasıl yön vereceği vs hepsine müdahale ediliyor. Bunları besleyen çok fazla propaganda yapılıyor. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte hat safhaya ulaşmış durumda. Türkiye’de laiklik meselesi bence çok önemli. Laiklik ortadan kaldırılıyor. Laikliğin kadının toplumsal kimliğine, kadına biçilmiş İkinci sınıf vatandaş olma meselesinde ciddi bir yere oturduğunu düşünüyorum. Daha dinsel referanslı şekillenecek bir toplumun içerisinde kadının daha fazla eve mahkum olan, kendi kararlarını veremeyen, erkek egemen kültürün ve toplumsal yaşantının daha fazla ezici yanlarını hissedeceği bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. Bizim önümüzdeki süreçte mücadele başlıklarımızda bunun da çok önemli bir yere sahip olacağını düşünüyorum. Burada çünkü kadın yalnızlaşıyor. Kadın yalnızlaştıkça daha güçsüz bir varlık haline dönüşüyor. Bu da bizim önemli mücadele başlıklarımızdan birisini oluşturuyor.

 

İKD’NİN DİĞER KADIN ÖRGÜTLERİNDEN FARKI NE OLACAK?

EDK :  Kadın haklarından bahsetmişken Türkiye’de şuanda kurulu, çalışmalar yapan birçok kadın örgütü var. siz bu kadın örgütlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Başarılı buluyor musunuz?  İKD’nin bunlardan farkı ne olacak? İleride ortak çalışmalar yapabilir misiniz?

NY :  Elbetteki kadın hareketi bizden ibaret değil, kadın meselesine dair çalışma yapan bir dizi kuruluş var. Zaman zaman ortaklaşabildiğimiz zeminlerde elbetteki kadın örgütleriyle yan yana gelmemiz gerekiyor. Bizim farkımız ne? Neden ayrı bir kulvar açmaya çalışıyoruz? Bu kadın hareketlerinin bir kısmının kadın meselesine bakarken tek başına toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerinden yaklaştığını görüyoruz. Bunun anlaşılabilir yanları var. Ama biz toplumsal cinsiyet eşitsizliği denen şeyin bir sonuç olduğunu, bunu besleyen kaynakların ortadan kaldırılması ya da bunu ortaya çıkaran maddi zeminin bir şekilde kadına daha eşitlikçi bir temel sunması gerektiğini düşünüyoruz. Bunlara dayalı adımlar atılmadan, kadına şiddet meselesi ya da toplumsal cinsiyet eşitsizliği meselesi tek başına ele alınamaz. İKD’nin çalışmaları bu temelde ilerleyecek. Diğer kadın kuruluşlarının yaptığı çalışmalar, ortaya koydukları emek değerlidir. Ama biraz bu hattı aşmanın yararlı olduğunu düşünüyoruz.

HD :  Biz kadın olmadan kaynaklı sorunların birbirilerinden bağımsız, yalıtık, sadece ortaya çıkan sonuçlarla mücadele ederek ortadan kaldırılabilecek sorunlar olmadığını düşünüyoruz. Bunların hepsi aslında birbirleriyle ilişkili başlıklar ve sol bir bakışla bu sorunların ele alınması, birbirleriyle ilişkilerin deşifre edilmesi ve var olan somut sorunlara karşı yürütülen mücadele de bu bakış açısının hissedilebilir olması gerekiyor. Bizim zaman zaman bir araya gelebileceğimiz, ortak işler yapabileceğimiz kadın örgütleri de var. Ve yapıyoruz da zaten. Ama bunun ötesinde kadın örgütleri dendiğinde çok geniş bir alandan bahsediyoruz.IMG_7748

Sermaye cephesinde de bir takım kadın örgütleri de var. Bunların bizim anladığımız anlamda bir kadın sorunundan bahsetmediğini çok iyi biliyoruz. Diğer taraftan tüm sorunların birbiriyle ilişkisini görüp hareket edemiyor olmak bazen ortaya zaaflar da çıkartabiliyor. Örneğin özgürlükler başlığı. Kadınların özgürlüğü bayrağını İKD’nin sonuna kadar yükseltmesi gerekiyor. Bu anlamda bir sorun yok. Ama kadınların özgürlüğü kavramı Türkiye’de bir dönem türbanlı kadınların özgürlüğünden ibaret bir gündem olarak ele alındı. Ve sadece kadınların özgürlüğü şablonundan hareket edildiğinde daha feminizan olan örgütler bu başlıkta sağlam bir duruş sergileyemediler. Ama bugün AKP iktidarıyla da beraber çok net olarak gördüğümüz bir şey var. Türbanın özgürlüğünü kadınların özgürlüğü savunusu olarak gündeme getirilen şey bugün kadınların sokakta daha rahat gezemedikleri, yaşam tarzlarına çok daha fazla müdahale edilen, etek boyuna karışılan, kaç çocuk doğuracağına karışılan, kadının ne yaptığı konusunda sürekli talimat vermeye çalışan toplumsal yapının ortaya çıkmasının yolunu açtı aslında. O yüzden daha geniş bir bağlamda, olayın ilericilik-gericilik bağlamında, emek-sermaye bağlamında yaşanılan sorunlarla, emperyalizmin işbirlikçiliği bağlamına oturtularak mücadele edilebileceğini, kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyoruz. Bunların kendisiyle baş edebilmenin yolu da aslında buradan geçiyor. Bu sağlam çerçeveyle, bütün sorunların birbiriyle ilişkisini deşifre edilemediği durumlarda o kadar ciddi tuzaklarla dolu ki bir anda özgürlüğü savunduğumuzu düşünürken aslında kendi bindiğimiz dalı kesebiliyoruz. Farklılaşmamızın ben biraz bu noktalarda olduğunu düşünüyorum.

KADIN CİNAYETLERİNİN ÖNLENMESİ

EDK :  Kadın cinayetlerini konuşmak istiyorum. Kadın cinayetlerine somut anlamda sizin çözüm önerileriniz nedir?

NY :  Geçtiğimiz sene İstanbul Sözleşmesi’ne Türkiye imza attı. Aslında o sözleşme maddelerine bakıldığında kadın cinayetlerinin, kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik çok ciddi maddeler var. Bunların uygulanması gerekiyor. Öne çıkan bir takım başlıklar var. Örneğin kadın cinayetlerinde özellikle basına çok yansıyan davalara baktığımızda çok skandal açıklamalar ya da kararlar söz konusu. İyi hal indirimi çok gündeme geliyor. Geçtiğimiz haftalarda basına yansıyan davalarda sanığın saygın tutumu nedeniyle, aşırı tutkuyla aşık olması gibi gerekçelerle cezalarında indirim uygulanması yaşanabiliyor. Bir kere bu iyi hal indiriminin kadın cinayetlerinde kesinlikle ortadan kaldırılması gerekiyor. Bir mahkemenin böyle bir yaklaşımının olmaması gerekiyor. Genel olarak kadının şiddet gördüğü kişi eşiyse barıştırılması ve evine geri gönderilmesi şeklinde karşılık buluyor. Sonrasında kadınlar ya katlediliyor ya da yine şiddete maruz kalıyor. Bunlara dair somut olarak adımların atılması gerekiyor. Ama az önce ifade ettiğimiz başlıklardan bağımsız düşündüğümüzde bu tarz tedbirlerin de bir noktadan sonra gerçekten çözüm olmadığını görüyorsunuz. Çünkü siz topluma sürekli kadının aslında erkekle eşit olmadığı,  İkinci sınıf vatandaş olduğu propagandasına devam ettikçe yasal olarak tedbirleri alsanız dahi kadına bakış bu şekilde şekillendiği için şiddetin zeminini ortadan kaldırmış olmuyorsunuz. Dolayısıyla bütünlükle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum.

HD :  İşin hukuki boyutu önemli. Türkiye’de İKD olarak İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması, var olan davaların takipçisi olmak gibi bir gündemimiz olacak. Davaların bir bölümü basına yansıyor. Ama bir süre sonra haber değeri taşımadığı için kamuoyu tarafından unutuluyor. Hukuki anlamda da, İstanbul Sözleşmesi’yle zıt kararlar çıkabiliyor. İşin hukuki tarafının takipçisi olmak kritik bir şey. Cinayet, katliam yaşanan olayın ne kadar büyük çapta olduğunu göstermesi açısından önemli. Ama kadına yönelik şiddet sadece ölümle sonuçlandığında insanlar tarafından ilgi çeken bir konu haline geliyor. Hatta onun bile sıradanlaştığını söyleyebiliriz. Şiddet bundan çok daha kapsamlı bir durum. Kadına yönelik tecavüz, taciz, işyerinde mobbing uygulanması da şiddetin bir parçası olarak düşünülebilir. Genel olarak kadınların kocasına ya da başka birisine ekonomik olarak bağımlı olmaları bu alanda ciddi bir şekilde sözünü söyleyememe sorunu yaşadığını da çok iyi biliyoruz. Çünkü kadın sadece şiddet sorunu yaşamıyor. Kocasından boşanmak istese, ekmek bulma, çocuklarına bakabileceği bir ev sorunu var. O yüzden gerçekten de olayın bütün yönleriyle ele alınması, hukuki mücadelenin verilmesi ve takipçisi olunması önemli. Biz burada da kadının örgütlü kimliğinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Örgütlü kadının İKD’de örgütlenen kadınların kendi yaşadıkları bölgelerde, işyerlerinde yaşanan bu tür olayların önüne geçebilecek bir gücü de aynı zamanda yaratmaya başlayacağını düşünüyoruz.

EDK :  Mağdur bir kadın İKD’ye geldi. Ben eşimden şiddet gördüm, ya da işyerimde bana kadın olduğumdan dolayı mobbing uygulanıyor” dedi. Burada İKD bu kadına nasıl yardımcı olabilir?

HD :  Yaşanan sorunun mahiyetine göre yapılabilecek çok fazla şey var. Eşiyle oturup konuşmaktan tutun da, kadının korunmasını sağlayabilecek mekanizmaları devreye sokmaya kadar şeyler yapılabilir. Bireysel çözümler bulmak elbetteki mümkün. Ama bunu farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak, o örgütlü kimliği ve kadınların siyasal bir kimlik kazanmasını önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bakış açısının ardında şöyle bir şey var: kadına yönelik şiddetin çok farklı boyutları ve derecesi var. Erkekle eşit görülmemesinin çok fazla uzanımları var. Burada da sözünü söyleyen, sokağa çıkan örgütlü bir kimliği yansıtan kadının böyle bir muameleyle karşılaşması daha zor oluyor.

IMG_7892NY :  İKD elbetteki bu tarz durumlarda hukuki olarak müdahale edebildiği her noktaya müdahale edecek. İşyerinde mobbinge maruz kalan bir kadının yasal haklarını alması, dava açması gibi konularda destek olacaktır. Bunlar tabiî ki yapılacak. Ama işin öbür kısmı da önemli. Kadınların dayanışması önemli bir başlık. İKD’nin bu dayanışma kültürünü de oluşturması gerekiyor. Örgütlü bir kimliği ve örgütlü bir bakış açısını da gerektiriyor. Somut olarak atabileceğimiz adımlar var. Ama daha genel çerçevede düşündüğümüzde kadına şiddet başlığı çok geniş bir başlık. Kadının ekonomik olarak bir takım şeylerden mahrum bırakılması da bir şiddet çeşididir.  Kadının bu cendereden çıkmasının yolu da örgütlü kimliğe sahip çıkmasıdır. Dayanışmanın geliştirilmesi gerekiyor. İKD’nin bu açıdan da adımlar atması gerekiyor.

 

İKD’NİN FEMİNİZME BAKIŞI

EDK :  İKD’nin geçmişine dönüp bir soru sormak istiyorum. Geçmişte İKD içinde feminizm tartışmaları yaşanmış. Siz bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve İKD Kurucu Komitesinin feminizme bakışını öğrenebilir miyiz?

NY :  İKD ilk kurulduğunda sosyalist özneler içerisinden ciddi eleştiriler almış. Emek hareketini bölmekle suçlanmış. İKD’nin var olduğu ve mücadele yürüttüğü süreç içerisinde bu açıdan bir feminizm tartışması ben açıkçası okuduğum kaynaklardan çok görmedim. İKD’nin o dönem feminizme çok ciddi eleştirileri var. Zaten kendisini feminist bir örgütlenme olarak tanımlamıyor. Sınıf eksenli kurulmuş bir dernek. Bugüne geldiğimizde de biz İKD’nin mirasçılarıyız diyorsak aslında bu eksende mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü Türkiye’de ve dünyada feminist hareketin toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerinden hareket eden, bunu öne koyan, öncelikli sorun olarak tarif eden ve sorunu bu şekilde tarif ettiği için erkek egemen kültüre karşı mücadele yürüten bir anlayış söz konusu. Biz İKD olarak 1975’te kurulan İKD’nin yaklaşımını esas alıyoruz. Kadının ikincisınıf vatandaş muamelesi görmesinde öncelikli olarak maddi zemini doğru kurmak gerektiğini düşünüyoruz. Bundan sonra toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair daha rahat adımlar atılabileceğini düşünüyoruz. Ben bu açıdan feminist hareketin kısıtları olduğunu ve kimi noktalarda aslında duvara çarptığını, bir çıkışsızlığa doğru gittiğini düşünüyorum.

HD :80 sonrası Türkiye’de pek çok tartışma yaşandı. İKD de kapanmıştı. Onun içerisinde ya da yanında yöresinde yer alıp da 70’li yıllardaki sol harekete gelen eleştirilerin bir bağlamındaydı diye biliyorum. Diğer taraftan şöyle bir şey söz konusu. Başka bir soruda verdiğim cevapta da dolduğu gibi bugün Türkiye’de kadın hareketi içerisinde olup gerçekten iyi niyetli bir şekilde kadınların hakları, özgürlüğü için mücadele eden insanlar var. Bunların içerisinde kendisini feminist olarak ifade eden çok kadın var. Ama biz İKD’nin başka bir boşluğa doğması gerektiğini düşünüyoruz. Çok daha geniş bir bağlam içerisinde, kadınların yaşadığı sorunların kökenini ve birbirleriyle ilişkilerini doğru bir şekilde tahlil ederek buna uygun bir şekilde kadınlar alanında siyaset yapan ve örgütlenen bir özne olması gerektiğini düşünüyoruz. Eğer İKD bunu yapmayı başarabilirse bugün feminist hareketleri bir umut olarak gören, kendisini feminist olarak nitelendiren ama gerçekten kadın olmaktan kaynaklanan sorunlardan rahatsızlık duyan ve bir şeyler yapmak isteyen pek çok kadın açısından da kapsayıcı ve kendilerini ifade edebilecekleri bir örgüte dönüşeceğini düşünüyorum açıkçası. Bu boşluk biraz da insanların tam olarak kendilerini ifade edebilecekleri yerler bulamadıkları için belki de feminizm tartışmalarını daha görünür hale getiriyor. Ama kadın mücadelesi bunun çok daha üstünde bir kapsamda yürütülmesi gereken bir mücadele. Bu anlamıyla samimi olarak bir şeyler yapmak isteyen kadınlar açısından da İKD önümüzdeki dönemde adres olacaktır.

EDK :  Feminizmden yola çıkıp şöyle devam etmek istiyorum. LGBTİ mücadelesi de kadın mücadelesinin yanında görünüyor. İKD, LGBTİ mücadelesi hakkında neler düşünüyor? İKD’nin gündeminde var mı LGBTİ mücadelesiyle ilgili çalışmalar yapmak?IMG_7964

HD :  Bu örgütlerin içerisinde de çok farklı bakış açıları söz konusu. Örneğin bunların bir bölümünün kendi mücadelelerinin doğrudan kadın mücadelesinin bir parçasıymış gibi görünmesinden rahatsızlık duyduklarını da biliyoruz.  Ama şöyle bakıyoruz: kadınların yaşadığı sorunların bir bölümü, cinsiyet ayrımcılığı ve bunun üzerinden belirlenen sorunlar. LGBTİ’nin sorunları da bu kapsamda ele alınabilecek bir başlık.  Nasılki biz emek gündeminde emekçilerin ve kadınların mücadele ettiği bir başlıkta diğer emek örgütleriyle bir araya gelebileceksek aynı şekilde cinsiyet temelli bir saldırı, baskı, eşitsizlik başlığında da elbette LGBTİ örgütleriyle de beraber hareket edebilir ve bir şeyler yapabiliriz. Bu kesişim alanları ve somut gündemlerle alakalı bir durum.

TÜRKAN SAYLAN

EDK :  Kadın hakları, kadınların eğitimi denince aklıma gelen isimlerden birisi Türkan Saylan oluyor. Türkan Saylan deyince sizlerin aklına neler geliyor?

NY :  Türkan Saylan benim hocamdı. Benim açımdan ayrı bir anlamı var. Türkiye’de kadının cinsiyeti, cinsel kimliği üzerinden değil ama örnek bir kadın kimliği olarak öne çıkıyor. Açıkçası bugün yetişen genç nesil, genç kadınlar açısından da ciddi bir profil olarak önümüzde duruyor. O dönemde özel olarak kız çocuklarının eğitilmesi konusunda çok takdir edilecek çalışmalar yaptığını düşünüyorum ben.  ÇYDD üzerinden verdikleri burslar olsun, yaptıkları kampanyalar olsun. Ve genel olarak toplumsal açıdan savunduğu değerler, cumhuriyetçi ve laik bir kimliğe sahip çıkması açısından bakıldığında bizim tarihimiz içinde de, bugün ilericilik kavgası veren kadınlar açısından da ben önemli bir isim olduğunu düşünüyorum.

HD :  Nuray’ın söylediği başlıklara katılıyorum. Bizim bir takım sembol isimlerimiz var kadın mücadelesinde. Bu isimler gerçekten önemli. Çünkü kadınlar bugünün Türkiye ve dünya koşullarında bir şeyler yapabilmek, bir adım ileriye çıkabilmek için çok fazla emek harcamak zorunda. Bence Türkan Saylan da bunun örneklerinden bir tanesi. Böyle bir dizi isim sayabiliriz. Türkiye’de örneğin ilerici kadın dediğimizde Behice Boran ismini saymamak olmaz. Suat Dervişlerden başlayarak, işçi kadınların örgütlenmesi anlamında Zehra Kosova’yı anmadan olmaz. Edebiyatta Sevgi Soysal’ı anmadan geçemeyiz. Hepsi aslında ilerici kadın kimdir sorusunun hayatlarının bütününde bu mücadeleye örnek olmalarıyla cevaplarıdır. Dolayısıyla hepsinin ismi bayrağımızda yazılı demek gerekiyor.

İKD NE ZAMAN KURULACAK?

EDK :  İKD’nin kuruluş tarihi belli mi? Belirlediğiniz bir tarih var mı?

NY :  Henüz bir tarih netleştirmedik ama Aralık ayında bir kuruluş toplantısı belki bir panel şeklinde ‘Dünden bugüne ilerici kadınların mücadelesi’ başlığında bir panelle kuruluşumuzu ilan ettiğimiz bir salon toplantısı  gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.  Aralık ayı diye söylemiş olayım.

EDK :  Son sözlerinizi, eklemek istediklerinizi de alalım.

NY :  Önümüzdeki süreçte İKD’nin kadın mücadelesi açısından çok ciddi başlıklarda çalışmalar yapacağını, Türkiye’de kadın sorununa bahsettiğimiz eksende daha belirgin farkındalık yaratacak noktaya taşıyacağını düşünüyorum.  Türkiye’de ve bölgede bir savaş gerçeği varsa bundan mağdur olan kadınlar, çocuklar söz konusuysa İKD orada olacak, oradaki kadınlarla dayanışmayı büyütecek. Türkiye’de bir emek sömürüsü söz konusuysa, kadınlar hep çalışma yaşamında sorunlarla karşılaşıyorsa İKD orada olacak. Oradaki emekçi kadınların örgütlenmesi, haklarını alması, hak mücadelesinin yanında olacak. Kadına şiddet ve kadın katliamı söz konusuysa İKD buna karşı en ön saflarda yer alacak. Kadın kimliğinin toplumsal alanda zayıflatılmasına, gerici saldırılara karşı İKD buna karşı ilericiliğin, kadınlar açısından, laikliğin önemli taşıyıcılarından olacak. Böyle bir örgütlenme olacak. Ben bu açıdan bu kimliği sahiplenen, bu başlıklarda mücadele etmek isteyen bütün kadınların İKD çatısı altında bulunabileceğini düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

IMG_7885HD :  Ben en güncel başlık olarak ilericilik-gericilik kavgası varsa bu ülkede bu mücadelede kadın mücadelesinin  çok çok önemli bir yere oturduğunu düşünüyorum. Diğer yandan Türkiye’de emekten yana bir düzen kurulacaksa kadın mücadelesinin orada da çok önemli bir yere oturacağını açıkçası düşünüyorum.  Kadınların mücadelesine sadece kadınların değil bugün bu ülkede emekten yana olan herkesin çok çok fazla ihtiyacı var. Ve mücadele eden kadınların neler yapabileceğini çok uzağa gitmeden haziran günlerinde, sonrasında zeytin ağacına sahip çıkan kadınlarda, çocuğunun okuluna sahip çıkan kadınlarda, Gezi Parkına sahip çıkan kadınlara kadar pek çok alanda gördük. Aslında doğrudan kadın mücadelesiyle ne alakası var diye düşünülen pek çok başlıkta kadınların aslında ortaklaştırıcı ve ileri çekici bir mücadele zemininde buluşabildiklerini gördük. Ben bunun çok değerli olduğunu mutlaka bir süreklilikle devam ettirilmesi ve daha da yükseltilmesi gerektiğini düşünüyorum. O yüzden İKD sadece kadınların sesi olma anlamında değil, Türkiye’de sol bir siyasetin, ilericilik mücadelesinin önemli bayraklarından birisi olacağını düşünüyorum. O yüzden İKD üzerindeki sorumluluk oldukça fazla. Bize kolay gelsin.

 

Derya Alabora ile Derya Deniz Bir Söyleşi

Ülkemizde az biraz kadının adı varsa bu isimlerden bir tanesi şüphesiz Derya Alabora’dır. Oyunculuğu, sinema ve tiyatrodaki efsane performanslarıyla çoktan kült hatta klasikler arasına girmiş, öğrencilerinin taptığı bol ışıklı, gerçekten aydın, çok kıvırcıklı, en yürekli, kahkahalı, yenilikçi kadın kahramanlarımızdan Derya Alabora kırmadı, sorularımı cevapladı. Bundan sonra beni kıracaklar bilsinler ki beni Derya Alabora kırmadı, onlar da kim oluyormuş? Ha bu arada soruları hazırlarken yeterince entel görünmek için yırtık hırka giydiğim, saçlarımı kabartıp numarasız gözlük taktığım, kaşkolümle ülke yüz ölçümünü iki kere boynuma doladığım ve insanlarla göz temasını kesip hep boşluğa baktığım kesinlikle doğru değil! Havalarda değilim, resmen havalıyım! Derya Alabora’yla alabora olmanın eşiğindeki söyleşimize gelin, siz de havaya girin zira bir tane daha Derya Alabora yok!

– Sesini çok geniş yelpazede karaktere göre deforme eden ve nüansta saklı detaylarla karakterleri çizen çok ender bir oyuncusunuz. Biz sizi tanımıyoruz değil mi, tanıyor muyuz yoksa?

Oyuncu olmanın önemli verilerinden biri bir sürü duyguyu için de barındırmaktır. Öfke, aşırı duygusallık, kontrol, mantık, hırs vs. Bu içimizde ki çok seslilik, bizim mesleğimizin vazgeçilmezidir. Yaptığımız çalışmalar, bu duygularımızı en üst noktalara kadar açmak, onlardan korkmamak ve kendimizle karşılaşmak üzerinedir. Ama herkesin bütün bunlara karşın ayrı ayrı karakteri vardır. Soruna dönersem, benim belirgin bir karakterim var ama bir gün beni kavga ederken, başka bir gün ağlarken, bir başka gün insanlarla son derece mesafeli görebilirsin. Aslında bütün insanlar için geçerli olan bir durumdur ama ben daha uçlarda yaşarım.

– Çok farklı tonlarda benzer roller yerine hep başka ve yabancı karakterlere soyunmak nasıl bir duygu?  Cesaret mi, meydan okuma mı ya da?

Yukarıda da belirttiğim gibi işimiz karakter yaratmak. Başkalarının hayatlarına girip onların hayata bakışlarını, duygularını bedenimize geçirmek! Eğer gerçekten bunu hakkıyla başarabiliyorsam büyük mutluluk. Tabii ki bunu yapabilmek o kadar da kolay olmuyor bazı karakterleri oynarken duygusal olarak çok yıpranıyoruz. Ben eğer iyi çizilmiş bir karakter varsa, onu bedenime geçirebilmek için her türlü çalışmayı, duygularımla karşılaşmayı korkusuzca yapabiliyorum galiba. Evet meydan okuma olabilir. Uç noktalarda ki karakterleri oynamak büyük bir tatmin duygusu yaratıyor. Bir katili oynayıp seyircinin beğenisini kazandıktan sonra, kızı öldürülen bir anne de ki başarı bence hiç bir meslek de kolay kolay yakalanamayacak garip bir durum. Bir tutku belki de. Bedenimizde ki uçlarda dolaşmak! Farklı karakterlerin duygularını yaşamak aynı zamanda çok eğlenceli!

– Oyuncu, izleyicinin varlığını bilinçli bir şekilde unutarak oynarken, sıradan insan gündelik yaşamını sürekli kayıt altına alarak ve izlettirmeye çalışarak yaşıyor. Gösteri toplumlarında oyunculuk zorlaşıyor mu? Herkes oyuncu mu oldu? Oyuncuya ne oldu?

Evet insanlar seyredilmekten çok hoşlanıyor. Hayatlarını, evliliklerini, kavgalarını televizyonda canlı yayında seyirciye sunmak! Belki de sıradanlıklarının biraz olsun dışına çıkmak! Oyunculuktan çok farklı bir duygu bence. Oyunculuk da, ne kadar gerçek karaktere yaklaşırsak, onun içine ne kadar girersek yani ne kadar oynamazsak o kadar iyi oyuncuyuz. Oysa gerçek insanlar televizyonlarda çok abartılı oynuyorlar hiç bir anları inandırıcı değil. Asla gerçek hayatlarında olduğu gibi davranmıyorlar. Ve müthiş bir duygu sömürüsü, ağlamalar, bağırmalar. Bence kötü oyuncular:)

– Oyuna hazırlık sürecinde görülen kişilik değişimleri oyuncunun doğru mu yanlış mı yolda olduğuna işarettir? Oyuncu canlandırdığı karakterde ne kadar kalırsa tehlike çanları çalmalıdır? Ya da tehlike iyi midir?

Hiç bir zaman yaşadığımız duygu değişimlerini uzun süre bedenimizde tutmamalıyız. Çünkü bu durum şizofrenik bir şey olabilir. Çok gerçekmiş gibi yapıp, aynı zamanda da bir oyun içinde olduğumuzu unutmamamız lazım. Bizim işimiz başka bir yanıyla delilik tabii ki:) Çok mutlu olduğumuz anlarda çok üzgünmüş gibi yapmak, kendimizi iyi hissetmediğimizde kahkahalar atmak; e biraz garip!

– Oyuncu sezgi ve yaratıcılığına ne kadar alan açmalıdır? Karakterin içinde at koşturmak serbest midir?

Ne kadar koşarsa at o kadar iyi. Sezgilerimiz çok önemli karaktere nasıl yaklaşmamız gerektiğini bulmamıza, o karakterin içinde at koşturmamıza yardım edecek. Sonra yaratıcılığımız devreye girecek. Bir sürü duyguyu bedenimize sokup çıkaracağız. En yüksek noktalardan başlayıp gerçek karakteri bulana kadar kendimizi perişan edeceğiz. Ama sonra mutlu son:)

– Zihinsel, psikolojik ve fiziksel donanımları açısından oyuncuda neler kesinlikle olmalı, neler olmamalıdır? Askeri okula alır gibi ölçüler olsa sizin kıstaslarınız neler olurdu?

Duygularını uçlarda yaşayan insanlar bizim için çok daha iyi malzeme. Biraz içine kapanık ve utangaç olmak sanıldığının aksine çok ideal! Çünkü utangaç insanlar duygularını içinde biriktirir. Çok dışa dönük insanlar, dışarda fıkra anlatıp taklitler yapanlar oyunculuğa daha uzaktır. Biraz dertli olmak gerekir hayatla. Belki biraz arızalı olmak:)

– William Shakespeare ‘Samimi yalancılar özgürdür’ der role girerken…” Ne kadar özgürsünüz ve özellikle bu dönemde ne kadar samimiyet ve özgürlük imkanı var? Var mı?

Evet, samimiyet çok önemli! Seyredilmemizi sağlayan enerji önemli! Enerji, duygularımız gerçek olduğunda ortaya çıkar. Oynadığımız rollerin içine ne kadar girer, gerçek duyguya ne kadar yaklaşırsak yaydığımız ısı o kadar fazla olur. Seyirci bize o kadar inanır. Bu işin en keyifli yanlarından biri de kendi hikayelerimizi anlatmaktır. Ama sorun burada başlar. Hikayeleriniz var olan düzene karşıysa, bir şeyleri eleştiriyorsanız sansür devreye girer. Yasaklamalar başlar. Özgürlüklerin kısıtlı olduğu dönemlerde sanat yapılamaz. Çünkü sanatın özünde eleştiri vardır. Muhafazakar yapılar sanata ve yaratıma karşı çıkarlar.

– Oyuncunun enstrümanı ve vitrini kendi bedeni olduğu ve oyunculuk çalışması birebir bedenin devinimini gerektirdiğine göre sağlıksız, deforme ya da norm kabul edilen ölçüler dışında kalanların oyunculuğu baştan bitmiş midir? Yani oyunculuk bedenin dışına çıkabilmekse önce normlar içinde bir bedene sahip olmak ön koşul mudur? (Allah kahretsin bir daha böyle uzun soran kendini bilmezleri! Özür dilerim, af etmezseniz anlarım!)

Popüler kültür bedenlerimize de sahip çıkıyor tabii ki. Sanki yaşamda herkes 90/60/90 mış gibi ekranlarda, perde de süper vücutlu mükemmel fizik de insanlar. Durum böyle olunca hikayeler azalıyor tabii ki. E o vücutlardan oyunculuk çıkarmak da zor. Ağla kendini yerden yere at desen olmaz, faça bozulur. Madene soksan olmaz. İnsanların yerin altında adaleli adaleli dolaşması tuhaf! Demek ki gerçeklik duygusuna hiç gerek yok sen daha önce söylediklerimi çöpe at:)

– Beden özellikleriniz nedeniyle kazandığınız ya da kaybettiğiniz rol oldu mu? Bu faşizan bir tutum değil mi?

E yavaş yavaş oluyor galiba:)

– En özlediğiniz, nefret ettiğiniz karakterleriniz hangileridir?

Oynadığım bütün karakterleri sevdim galiba. Çünkü sevmediğim şeyleri kabul etmiyorum.

– Gelecek için oynamayı planladığınız, arzu ettiğiniz karakterler var mı? Doyulmaz mı oyunculuğa?

Hem de o kadar çok var ki! .Bu konuda arsızım sanırım:) Daha bir yığın Shakespeare karakteri oynayacağım.

– Yeni projeler nelerdir, neden?

Festivale bir oyun yapacağım sanıyorum. Bir de film var görünürde.

Ülkemizde hiçbir iyiliğe yer yoksa da şahane oyuncularımız var, bu bile yeter! Bir Derya Alabora bin belaya güneştir… Ne güzel işte!

Şenay Tanrıvermiş 05.11.2015

HABERTÜRK

Derya Alabora ile Derya Deniz Bir Söyleşi

Ülkemizde az biraz kadının adı varsa bu isimlerden bir tanesi şüphesiz Derya Alabora’dır. Oyunculuğu, sinema ve tiyatrodaki efsane performanslarıyla çoktan kült hatta klasikler arasına girmiş, öğrencilerinin taptığı bol ışıklı, gerçekten aydın, çok kıvırcıklı, en yürekli, kahkahalı, yenilikçi kadın kahramanlarımızdan Derya Alabora kırmadı, sorularımı cevapladı. Bundan sonra beni kıracaklar bilsinler ki beni Derya Alabora kırmadı, onlar da kim oluyormuş? Ha bu arada soruları hazırlarken yeterince entel görünmek için yırtık hırka giydiğim, saçlarımı kabartıp numarasız gözlük taktığım, kaşkolümle ülke yüz ölçümünü iki kere boynuma doladığım ve insanlarla göz temasını kesip hep boşluğa baktığım kesinlikle doğru değil! Havalarda değilim, resmen havalıyım! Derya Alabora’yla alabora olmanın eşiğindeki söyleşimize gelin, siz de havaya girin zira bir tane daha Derya Alabora yok!

– Sesini çok geniş yelpazede karaktere göre deforme eden ve nüansta saklı detaylarla karakterleri çizen çok ender bir oyuncusunuz. Biz sizi tanımıyoruz değil mi, tanıyor muyuz yoksa?

Oyuncu olmanın önemli verilerinden biri bir sürü duyguyu için de barındırmaktır. Öfke, aşırı duygusallık, kontrol, mantık, hırs vs. Bu içimizde ki çok seslilik, bizim mesleğimizin vazgeçilmezidir. Yaptığımız çalışmalar, bu duygularımızı en üst noktalara kadar açmak, onlardan korkmamak ve kendimizle karşılaşmak üzerinedir. Ama herkesin bütün bunlara karşın ayrı ayrı karakteri vardır. Soruna dönersem, benim belirgin bir karakterim var ama bir gün beni kavga ederken, başka bir gün ağlarken, bir başka gün insanlarla son derece mesafeli görebilirsin. Aslında bütün insanlar için geçerli olan bir durumdur ama ben daha uçlarda yaşarım.

– Çok farklı tonlarda benzer roller yerine hep başka ve yabancı karakterlere soyunmak nasıl bir duygu?  Cesaret mi, meydan okuma mı ya da?

Yukarıda da belirttiğim gibi işimiz karakter yaratmak. Başkalarının hayatlarına girip onların hayata bakışlarını, duygularını bedenimize geçirmek! Eğer gerçekten bunu hakkıyla başarabiliyorsam büyük mutluluk. Tabii ki bunu yapabilmek o kadar da kolay olmuyor bazı karakterleri oynarken duygusal olarak çok yıpranıyoruz. Ben eğer iyi çizilmiş bir karakter varsa, onu bedenime geçirebilmek için her türlü çalışmayı, duygularımla karşılaşmayı korkusuzca yapabiliyorum galiba. Evet meydan okuma olabilir. Uç noktalarda ki karakterleri oynamak büyük bir tatmin duygusu yaratıyor. Bir katili oynayıp seyircinin beğenisini kazandıktan sonra, kızı öldürülen bir anne de ki başarı bence hiç bir meslek de kolay kolay yakalanamayacak garip bir durum. Bir tutku belki de. Bedenimizde ki uçlarda dolaşmak! Farklı karakterlerin duygularını yaşamak aynı zamanda çok eğlenceli!

– Oyuncu, izleyicinin varlığını bilinçli bir şekilde unutarak oynarken, sıradan insan gündelik yaşamını sürekli kayıt altına alarak ve izlettirmeye çalışarak yaşıyor. Gösteri toplumlarında oyunculuk zorlaşıyor mu? Herkes oyuncu mu oldu? Oyuncuya ne oldu?

Evet insanlar seyredilmekten çok hoşlanıyor. Hayatlarını, evliliklerini, kavgalarını televizyonda canlı yayında seyirciye sunmak! Belki de sıradanlıklarının biraz olsun dışına çıkmak! Oyunculuktan çok farklı bir duygu bence. Oyunculuk da, ne kadar gerçek karaktere yaklaşırsak, onun içine ne kadar girersek yani ne kadar oynamazsak o kadar iyi oyuncuyuz. Oysa gerçek insanlar televizyonlarda çok abartılı oynuyorlar hiç bir anları inandırıcı değil. Asla gerçek hayatlarında olduğu gibi davranmıyorlar. Ve müthiş bir duygu sömürüsü, ağlamalar, bağırmalar. Bence kötü oyuncular:)

– Oyuna hazırlık sürecinde görülen kişilik değişimleri oyuncunun doğru mu yanlış mı yolda olduğuna işarettir? Oyuncu canlandırdığı karakterde ne kadar kalırsa tehlike çanları çalmalıdır? Ya da tehlike iyi midir?

Hiç bir zaman yaşadığımız duygu değişimlerini uzun süre bedenimizde tutmamalıyız. Çünkü bu durum şizofrenik bir şey olabilir. Çok gerçekmiş gibi yapıp, aynı zamanda da bir oyun içinde olduğumuzu unutmamamız lazım. Bizim işimiz başka bir yanıyla delilik tabii ki:) Çok mutlu olduğumuz anlarda çok üzgünmüş gibi yapmak, kendimizi iyi hissetmediğimizde kahkahalar atmak; e biraz garip!

– Oyuncu sezgi ve yaratıcılığına ne kadar alan açmalıdır? Karakterin içinde at koşturmak serbest midir?

Ne kadar koşarsa at o kadar iyi. Sezgilerimiz çok önemli karaktere nasıl yaklaşmamız gerektiğini bulmamıza, o karakterin içinde at koşturmamıza yardım edecek. Sonra yaratıcılığımız devreye girecek. Bir sürü duyguyu bedenimize sokup çıkaracağız. En yüksek noktalardan başlayıp gerçek karakteri bulana kadar kendimizi perişan edeceğiz. Ama sonra mutlu son:)

– Zihinsel, psikolojik ve fiziksel donanımları açısından oyuncuda neler kesinlikle olmalı, neler olmamalıdır? Askeri okula alır gibi ölçüler olsa sizin kıstaslarınız neler olurdu?

Duygularını uçlarda yaşayan insanlar bizim için çok daha iyi malzeme. Biraz içine kapanık ve utangaç olmak sanıldığının aksine çok ideal! Çünkü utangaç insanlar duygularını içinde biriktirir. Çok dışa dönük insanlar, dışarda fıkra anlatıp taklitler yapanlar oyunculuğa daha uzaktır. Biraz dertli olmak gerekir hayatla. Belki biraz arızalı olmak:)

– William Shakespeare ‘Samimi yalancılar özgürdür’ der role girerken…” Ne kadar özgürsünüz ve özellikle bu dönemde ne kadar samimiyet ve özgürlük imkanı var? Var mı?

Evet, samimiyet çok önemli! Seyredilmemizi sağlayan enerji önemli! Enerji, duygularımız gerçek olduğunda ortaya çıkar. Oynadığımız rollerin içine ne kadar girer, gerçek duyguya ne kadar yaklaşırsak yaydığımız ısı o kadar fazla olur. Seyirci bize o kadar inanır. Bu işin en keyifli yanlarından biri de kendi hikayelerimizi anlatmaktır. Ama sorun burada başlar. Hikayeleriniz var olan düzene karşıysa, bir şeyleri eleştiriyorsanız sansür devreye girer. Yasaklamalar başlar. Özgürlüklerin kısıtlı olduğu dönemlerde sanat yapılamaz. Çünkü sanatın özünde eleştiri vardır. Muhafazakar yapılar sanata ve yaratıma karşı çıkarlar.

– Oyuncunun enstrümanı ve vitrini kendi bedeni olduğu ve oyunculuk çalışması birebir bedenin devinimini gerektirdiğine göre sağlıksız, deforme ya da norm kabul edilen ölçüler dışında kalanların oyunculuğu baştan bitmiş midir? Yani oyunculuk bedenin dışına çıkabilmekse önce normlar içinde bir bedene sahip olmak ön koşul mudur? (Allah kahretsin bir daha böyle uzun soran kendini bilmezleri! Özür dilerim, af etmezseniz anlarım!)

Popüler kültür bedenlerimize de sahip çıkıyor tabii ki. Sanki yaşamda herkes 90/60/90 mış gibi ekranlarda, perde de süper vücutlu mükemmel fizik de insanlar. Durum böyle olunca hikayeler azalıyor tabii ki. E o vücutlardan oyunculuk çıkarmak da zor. Ağla kendini yerden yere at desen olmaz, faça bozulur. Madene soksan olmaz. İnsanların yerin altında adaleli adaleli dolaşması tuhaf! Demek ki gerçeklik duygusuna hiç gerek yok sen daha önce söylediklerimi çöpe at:)

– Beden özellikleriniz nedeniyle kazandığınız ya da kaybettiğiniz rol oldu mu? Bu faşizan bir tutum değil mi?

E yavaş yavaş oluyor galiba:)

– En özlediğiniz, nefret ettiğiniz karakterleriniz hangileridir?

Oynadığım bütün karakterleri sevdim galiba. Çünkü sevmediğim şeyleri kabul etmiyorum.

– Gelecek için oynamayı planladığınız, arzu ettiğiniz karakterler var mı? Doyulmaz mı oyunculuğa?

Hem de o kadar çok var ki! .Bu konuda arsızım sanırım:) Daha bir yığın Shakespeare karakteri oynayacağım.

– Yeni projeler nelerdir, neden?

Festivale bir oyun yapacağım sanıyorum. Bir de film var görünürde.

Ülkemizde hiçbir iyiliğe yer yoksa da şahane oyuncularımız var, bu bile yeter! Bir Derya Alabora bin belaya güneştir… Ne güzel işte!

Şenay Tanrıvermiş 05.11.2015

HABERTÜRK

Tarkovsky İle 1984’te Yapılan Röportaj

Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

Sizi sinirlendiren şey ne?

 Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

 Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

 Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

-Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

-Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum. 

Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

-Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

-Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

-Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

-Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

-Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

-Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

-Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

-Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

-Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

-Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

-Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

-Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

-Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

-Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

-Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

-İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

Afedersiniz, sizin adınız ne?

-İrena.

Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

-Hayır, beni yanlış anladınız.

Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

-Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

-Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

-Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

-Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

-Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

-Kim hükmediyor peki?

O.

-Nerede O?

(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

-Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

-Bu Platon’la başlamıştı.

Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi isterdiniz?

-Bana karşı önyargılısınız.

Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

Şiirsel Sinema Andrey Tarkovski – Derleyen: John Gianvito – Agora Kitaplığı.

Söyleşiyi yapan: İrena Brenza – 1984

FAKİRANE

Tarkovsky İle 1984’te Yapılan Röportaj

Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.

Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

Sizi sinirlendiren şey ne?

 Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

 Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

 Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

-Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

-Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum. 

Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

-Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

-Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

-Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

-Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

-Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

-Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

-Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

-Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

-Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

-Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.

-Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

-Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

-Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

-Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

-Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

-İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

Afedersiniz, sizin adınız ne?

-İrena.

Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

-Hayır, beni yanlış anladınız.

Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

-Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

-Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

-Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

-Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

-Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

-Kim hükmediyor peki?

O.

-Nerede O?

(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

-Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

-Bu Platon’la başlamıştı.

Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi isterdiniz?

-Bana karşı önyargılısınız.

Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.

Şiirsel Sinema Andrey Tarkovski – Derleyen: John Gianvito – Agora Kitaplığı.

Söyleşiyi yapan: İrena Brenza – 1984

FAKİRANE

MHP’li Kadınlar Siyasete Nasıl Bakıyor?

MHP Genel Merkez Kadın Kolları Koordinatörü Nevin TAŞLIÇAY ile seçime çok az bir zaman kala samimi bir sohbet gerçekleştirdik. MHP’yi ve Türk Kadınını konuştuk.

Türk siyasetinin hiçte alışık olmadığı şekilde; pozitif enerjinizle, samimi duruşunuzla ve gönüllere dokunan gülüşünüzle siyasete girdiniz. Bize aktif siyasi yaşamınızdan önceki Eczacı Nevin Taşlıçay’dan bahseder misiniz?

Teşekkür ederim güzel sözleriniz için, çok naziksiniz. Ancak ülkücüler zaten samimidirler, gönüle dokunmayı, milletin yüzünü güldürmeyi ibadet bilirler. Bu dediklerinizi tüm ülkücü hareketin nezdinde kabul edeyim.  Sorunuza gelince, Kırşehir’in Kaman ilçesinde Milliyetçi bir ailenin kızı olarak büyüdüm. Ben küçük yaşlarda iken babam Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Bundan dolayı, babası gurbette olan evin en büyük çocuğu olmanın verdiği sorumlulukla yaşadım.

 Ne gibi sorumluluklar? Bir örnek verebilir misiniz?

Mesela bu yüzden küçük yaşlardan kalan bir alışkanlık var bende, üstüme aldığım sorumluluğu en iyi şekilde yapmak isterim. E tabi böyle bir yetişme tarzı size oldukça fazla sorumluluklar yüklüyor hayatta. “Neme lazımcı” olamıyorsunuz, “Aman bu da böyle olsun.” diyemiyorsunuz hiçbir şekilde. Her zaman için çevrenizdekilerin dertlerine çözüm bulma gereksinimi hissediyorsunuz. Ve nihayetinde meslek hayatınıza başladığınızda da mesleğinizle ilgili tüm dertleri, sizi ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin kendinize dert ediniyorsunuz. Yöneticilik hayatınızda bu yönünüzün etkisi oldukça fazla olsa gerek… Elbette! Bu dünya görüşü beni Eczacı Odasında sorumluluk almaya itti. Uzun yıllar Ankara Eczacı Odasında ve Türk Eczacılar Birliğinde büyük bir heyecan ve azimle yöneticilik yaptım. Diyebilirim ki, 2 kızımı Ankara Eczacı Odasında ve TEB’de büyüttüm. Tabi bu süreçte partimle bağım hiç kopmadı.  

Sivil toplumdaki bu aktif görevden Milliyetçi Hareket Partisinde siyasete uzanan süreci de bize kısaca anlatırsanız seviniriz.

Siyaset benim için aynı sivil toplum gibi, milletime hizmet etmenin diğer bir aracı. Samimiyetle ifade edeyim ki, siyasette milletime faydalı olmadığımı ya da olamayacağımı düşündüğüm güne kadar varım. Böyle olunca samimiyetinizden başka bir şey kalmıyor geriye. En büyük motivasyonunuz üretmek ve millete hizmet etmek oluyor. Bu motivasyonu kaybetmemek için samimiyetle işinizi yapıyorsunuz. Benim için değişen bir şey yok temelde, dün STK’larda bu düstur ile çalışıyordum bugün ise gençliğimden beri oy verdiğim, gönül verdiğim partim için aynı düstur ile çalışıyorum.  Görev aldığınız STK’ların etki alanı ile şuan ki görevinizin etki alanını karşılaştırmanızı istesek neler söylersiniz?  Tabi etki alanına gelince mukayese edilemez bir üstünlük var bugün ki emanetçisi olduğum makamla, görev yaptığım STK’lar arasında. Dün 30.000’in üzerinde eczacı meslektaşımı temsil ediyordum, bugün aklım erdiğinden beri milliyetçiliğini yaptığım milletimin kadınlarını temsil ediyorum. Aradaki fark muazzam. 

Göreve geldiğinizde yapıp-yapamayacağınıza dair bir tereddüt ya da düşünceniz oldu mu?

Bu görev tevdi edildiğinde hiç tereddüt etmedim yapabilir miyim diye. İlk bir ay gözüme uyku girmemiş olsa da, bu endişeden değil, “en iyi nasıl yapabilirimden” kaynaklandı. Ve gördüm ki daha önceki tüm çalışmalarım bu makam içinmiş. Milletime dair çok çok fazla hayalim varmış.  

Göreve başladığınız günden bu yana 1 yılınız bile dolmadı. Ancak bu kısa süreçte sizin hakkınızda çok güzel şeyler duyduk. Neler yaptınız da ülkücülerin gönlünü fethettiniz, bize anlatır mısınız?

Göreve geldiğim günden beri boş vakit kavramım yok. Gidip partide ülküdaşlarımızla bir arada olmayı pek çok şeye tercih ediyorum. Kişisel işlerimi hallettiğim anda partide alıyorum soluğu. Çünkü Türkiye’nin dört bir yanından aynı davaya gönül verdiğiniz insanları dinlemek, onlarla gülüp onlarla dertlenmek çok büyük haz. Malumunuz partiye her gün onlarca misafir geliyor. Sayın Genel Başkanımız bile onca yoğunluğu arasında her kapısını çalana vakit ayırmak için azami özen gösterirken bizim aksini yapmamız beklenemez. Ben de bu hedefle istiyorum ki bizim kata uğrayan hiç kimse kapı duvarla karşılaşmasın. Hiçbir şey olmazsa her şeye rağmen gülümsediğimizi, ümit var olduğumuzu görsünler. Biliyorum ki, bu milletin her şeyden çok güler yüze, umuda ihtiyacı var. Şükür ki bu sebeple de çok olumlu dönüşler de aldım. Bu davranışımızla hiçte yanlış yapmadığımızı gördüm. Gülümseyin siz, milletimiz iyiyi kötüyü ayırt edebilecek ferasete sahip.

Türk siyasetinin hiç olmadığı kadar yoğun tempoda geçtiği bu süreçte yaşadıklarınızı bize anlatır mısınız?

Öncelikle bu kısa zaman diliminde 2 seçim yaşamamız benim için büyük tecrübe oldu. Genel Başkanımızın 50’ye yakın mitinginde yanında olma fırsatı yakaladım. Bunun keyfi, bana kazandırdıkları çok farklıydı. Bu yoğun tempolu sürecin bu açıdan kendi adıma çok verimli geçtiğini söylemeliyim.

Henüz 2 yaşında bir oğlunuz var, bu süreç sizin için hayli zor geçmiştir.

Bu yüzden her mitingden sonra Ankara’ya dönmek zorunda kaldım. Zorlandım da zaman zaman. Fakat itiraf etmeliyim ki, Genel Başkanımızın azmini, temposunu görünce yorgunluk adına cümle kurmaktan utanıyorsunuz. Ve garip bir şekilde tüm yorgunluk, bıkkınlık kavramlarını unutuyorsunuz, Allah gücünüze güç katıyor. Tabi ki akşam camda yolumu gözleyen oğlum da bu süreçte en büyük ödülüm oluyor. Zaten tüm uğraşlarımız onlar geleceği için değil mi? 

Özellikle MHP mitinglerinde kadınların çokluğu dikkatlerden kaçmadı. Kadın Kollarınız ne durumda?

Bu süre zarfında MHP adına en büyük umudumuz miting meydanlarındaki gençler ve kadınlar oldu zaten. Elbette Genel Başkanımızın kadın kollarına verdiği önemin sonucudur bu. Dokunmadık el, girmedik gönül bırakmamak üzere verdiği direktifin gereği kadınlarımız sadece miting alanlarında da değildi; sokakta, pazarda, evde, tarlada ve her yerdeydi. Bugün de yine aynı azimle 60’a yakın il teşkilatımızla çalışmalarımız devam ediyor. 

Genel Başkan Devlet Bahçeli’nin katılımıyla bir İstişare Toplantısı da yaptınız. Medyada “Bahçeli Asenalara; Ev Ev, Kapı Kapı Dolaşın.” dedi diye yer aldı.

Evet, Genel Başkanımızın katılımı ile 1 Kasım seçimleri için Ankara’da istişare toplantımızı büyük bir coşku ile yaptık. Ve aynı gün yollara revan olup, çalışmalarımıza başladık. Ve bugün de koordine halde seçim çalışmalarımız sürüyor. İnşallah, Milliyetçi Hareketin iktidarı kadınların iktidarı olacak. Bunu tüm Türkiye’de kadının nezaketiyle, kadının merhametiyle, kadının samimiyetiyle ilmek ilmek işliyoruz. 

Milliyetçi Hareket Partisine yapılan en büyük eleştiri terörden başka meselelerle ilgilenmediği üzerine yapılıyor. Bununla ilgili düşüncelerinizi alabilir miyim?

Başta şunu ifade etmeliyim ki, taraf olmam dürüst olmama engel değildir. Ülkücüler dürüsttürler. Doğruya doğru, yanlışa yanlış derler. Sorunuza gelince, bunu MHP’ye haksızlık olarak görüyorum. Türk milletinin problemleri pek tabi Türk milliyetçilerinin problemleridir. Bu ölçü ile düşündüğümüzde bölücülük, hırsızlık, yolsuzluk, orta gelir tuzağı, işsizlik, sosyal adaletsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, işçi ölümleri, çevre kirliliği, kadın cinayetleri, madde bağımlılığı gibi pek çok konu Türk milliyetçilerinin gündemini oluşturmaktadır. Mesela sanılmasın ki hırsızlıkla, yolsuzlukla mücadeleyi bölücülükten daha az önemsiyoruz. Hele hırsızlığın, yolsuzluğun meşrulaştırılmasının açtığı toplumsal deformasyonu her şeyden daha çok sorun ediyoruz. “Çalıyor ama çalışıyor.” düşüncesinin etrafında meşrulaştırılan ahlaksızlık, İran’ın gayri meşru parasını aklayıp bunu vatanseverlik olarak lanse etmeye kadar vardı. Hukuk devletinin olmazsa olmaz olduğunu savunan bizler için, millet de bu algının oluşturulması gerçekten gelecek adına endişe verici. Buradan da anlaşılıyor ki milletimizin tahmin ettiğimizden çok daha derinlerde sorunları var. Yoksa hukuk devletine sadık kalarak pek çok sorunla savaşırsınız; yolsuzlukla mücadele edersiniz, terörü cezalandırırsınız. Ama bu tip sorunları meşrulaştırırsanız, işte o zaman Türkiye’nin bugünkü haline düşersiniz. Fransa’daki terör olayını kınamak için tüm dünya bir araya gelir, siz yüzlerce şehit verirsiniz herkes üç maymunu oynar. Çünkü terörü çoktan zihinlerde meşrulaştırmışınızdır. 4 bakanı istifa ettirirsiniz ama iş yargılamaya gelince hiçbir şey olmamış gibi davranmada bir beis görülmez. Çünkü, çoktan belediye başkanları üzerinden “Çalıyor ama çalışıyor.” propagandası ile ahlak anlayışı bozulmuştur. Yani işimiz hukukun işleyişini sağlamakla bitmeyecek.

Sorun olarak gördüğünüz bu durumun çözümü için sizce ne ya da neler yapılmalı?

Milletin ahlak dünyasının, etik değerlerinin yeniden ihyaya ihtiyacı var. Kadıya “Beni cezalandırmasaydın seni bu hançerle öldürecektim.” diyen Fatih’ler yetiştiren “ahlak, etik, devlet” anlayışını tekrar inşa etmekte pek kolay olmayacaktır tabi. Ancak Türk milleti bu girdaptan eninde sonunda çıkmayı başaracaktır. Tarihi referansımız buna yeter inşallah. Tam da bu bahisle, tüm siyasi kirliliğe, oynanan oyunlara rağmen tertemiz kalmış bir lider ile Milliyetçi Hareket Partisi bu toplumsal onarım için biçilmiş kaftan. Milletçe ihtiyaç olunan şey; önce ailem değil önce ülkem diyen dürüst lider.

Kadın konusu mevzu bahis olunca Milliyetçi Hareket Partisi’ne eleştiriler yöneltiliyor? Bununla ilgili söylemek istediğiniz şeyler var mı?

Evet, kadın konusunda özellikle belirli çevrelerin algı yönetimi var MHP adına. Ancak, eleştirilerin kaynağına inince bu sorunların hiç de partimize özgü olmadığını görmek lazım. Kadının adı tarihimizin aksine ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde yok. Belki de bir genelleme ile dünyada yok demek de abartı olmayacaktır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği modern dünyanın en büyük sorunlarından birisi olarak insanlığın önünde. Ve açık söylemek gerekirse bir kaç Avrupa Ülkesi hariç pek çok ülke “kadın” konusunda sınıfta kaldı. Bu çerçeveden bakınca MHP’nin başarısızlığı değil insanlığın başarısızlığı söz konusu. Ama görmek lazım ki MHP, Türkiye’deki kadın sorunun çözümünde lokomotif olacak zihniyete sahip tek parti.

Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu?

Çünkü fikir dünyasının tüm örüntüsünde olan “kadın”, Türk milliyetçiliğinin en hassas davrandığı konudur. 1923 yılında neşredilen ve başucu eserlerinden olan Türkçülüğün Esasları’nda geçen kadın bahsi bugünün Türkiye’sinden fersah fersah ileride bir kadını anlatır. Yine fikir dünyamızın mimarlarından İsmail Gaspıralı’nın düşüncelerinde kadının rolü önemlidir. Gaspıralı kadının cemiyette aktif rol almasını ister; Tercüman Gazetesi’nde de başarılı Türk kadınlarının faaliyetlerinden bahsederek onları bolca över o dönemde ve kadın mevzusuna o kadar önem verir ki, 1906 yılında bir kadın dergisi neşrettirir. Bu dergi, kızı Şefika Hanım’ın idaresinde çıkan Alem-i Nisvan, yani “Kadınlar Dünyası”dır. Gaspıralı çocuğun terbiyesinde, birinci derecede kadının rolü olduğuna inandığı için kadının kültürlü ve bilgili olmasına önem gösterir. Ve görüyoruz ki, mayaladığı Türk milliyetçilerinde bugün bu görüşü hâkim kılmayı başarmıştır.

 

Kadim Türk tarihinde de kadın bu kadar ön planda ve önemli miydi?

Kadın, Türk tarihinin en şanlı sayfalarında hep vardı. Bir bakmışınız hükümdar, bir bakmışınız diplomat. Düşünsenize, kimi zaman dünyanın ilk kadın iş örgütü ile karşınıza çıkar, kimi zaman savaşta verdiği destek ile ama hep hayatın içinde ve erkeğinin ne arkasında ne önünde tam yanında olarak vardır. Çit sürmeyi de becerir, ata binmeyi de. Çünkü kadın bulunduğu cemiyetin yarısıdır. Öyle görülür. Erkeğin yaptığı her şeyi yapabilmek mecburiyetindedir. Kaldı ki bunu da oldukça iyi becerir. Kimse fıtri farklılıktan bahsedemez o dönemde mesela. Erkek ile özdeşleşen kılıç kuşanmak bile kadının mahir olduğu alan olmak zorundadır. Erkek fethe çıkarsa, obada kalan kadın her türlü tehlikeye karşı tedbirli olmalı ve evini yuvasını en iyi şekilde savunmalıdır. Bir de şimdinin dünyasına bakın. Sözüm ona modern dünyaya. 80 bin deve sahibi tüccar  Peygamber eşinden, kadını eve kapatmayı İslam’ın şartı gören zihin dünyasındaki serüven ibretlik. İşte tam burada da Türk milliyetçilerine tarihi misyon yüklemekte liderimizin haklılığı ortaya çıkıyor. Bu konudaki hassasiyeti başta Milliyetçi Hareket Partisi’nde olmak üzere Türkiye’de kadını hak ettiği yere taşıyacaktır. Bundan hiç şüphem yok. “Mutlu Kadın Mutlu Türkiye” hayal değildir. Milliyetçi hareket partisi de tarihi bilinciyle ve dinamizmiyle bunun baş mimarı olacaktır.

27.10.2015
GAZETE 2023