Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 50

Devlet Bahçeli: “HDP’yi Yok Sayıyoruz”

0

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhuriyet Gazetesi’ne konuştu. ‘Millet bize anamuhalefet görevi’ verdi diyen Bahçeli, HDP’yi yok saydığını da söyledi.

– CHP, eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ı Meclis Başkan adayı olarak gösterdi. MHP de karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday olarak çıkardı. Kulislerde MHP’nin İhsanoğlu’nu ‘bilinçli’ olarak, ‘CHP’ye karşı ön alma adına’, Baykal’ın karşısına aday olarak çıkardığı konuşuluyor. Baykal’ın adaylığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Meclis’teki milletvekilleri partilerinin genel eğilimi olarak tercihlerini ortaya koyarlar. CHP’nin tecrübeli bir siyasetçi olarak Baykal Bey’i aday olarak göstermesi, partinin temel tercihidir. Siyasi partiler de adaylarını ortaya koyacaktır. Ancak Meclis Başkanlığı seçimlerinde, ilk iki turda 367 arandığı için genel bir eğilimi ortaya koymaktan ziyade, üçüncü ve dördüncü turlar anlamlıdır. O nedenle koalisyonlarda yönetilme zorunluluğunda bırakılmış bazı ipuçları elde edebilmeyi salı değil de çarşamba günü yapılacak oylama ortaya koyabilecek. Biz, bugüne kadarki uygulamamızda hep arkadaşımızın arkasında durmayı tercih etmişizdir.

Erdoğan’ın tavrı

– İhsanoğlu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın karşısına rakip olarak çıkmıştı. Sizce İhsanoğlu’nun adaylığı karşısında AKP’nin ve Erdoğan’ın tavrı ne olmuştur?

AKP’nin tavrı olmaz ancak Erdoğan’ın emri olur. (Gülüyor.)

– Basında AKP-MHP koalisyonunun kurulacağına yönelik haberler yer aldı. Bu haberlere yaklaşımınız ne oldu?

Basınımızın bugün geldiği nokta, değerlendirme açısından, en önemli sorunlardan biri olmuştur. Gerçeklerden çok uzak, belli merkezlerin yönlendirmeleri doğrultusunda program uygulamaktadır. Basının bu yönüyle ortaya koymuş olduğu yönlendirmeleri, haberleri, ciddiye almıyoruz.

Sihir değil ilke

– Seçim sürecinde AKP, kendisinin başlattığını iddia ettiği barış sürecine bile karşı çıktı. Erdoğan, milliyetçi propaganda yaptı. MHP bu durumdan ayrı kalmayı nasıl becerdi? Bunun bir sihri mi var?

– Bir sihri yok. Sadece ilkeli, dürüst ve gerçekleri esas alan politikayı savunmaktan kaynaklı bir durum bu. Biz, çok net konuşuyoruz. Bazı şeyleri de ilk söyleyen partilerden bir tanesiyiz. Ancak, eleştiri yapmak gerekirse, düşüncelerimizi kamuoyuna duyurmakta güçlük çeken de bir partiyiz. Milliyetçilik söylemi açısından AKP ile çok büyük farklarımız var. Milliyetçi söylemleri yok onların. Milliyetçiliği istismar ederek, ülkücü hareketin genel tabanı üzerinde taraftar bulma çabaları vardır. Kendi kadrolarımız üzerinde, oy verme potansiyelimiz üzerinde, kendilerine destek arayışı içinde olma gayretleridir bunlar.

Millet, AKP-CHP-HDP koalisyonunu istedi

– Seçim gecesi yaptığınız ilk açıklamada tavrınızı net olarak ortaya koydunuz. Şu an gelinen noktada sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Balkon konuşması, yarım balkon konuşmasına dönüştü. Zafer çığlıkları kursaklarında kaldı. Azınlık hükümeti kurabiliriz, erken seçime gidebiliriz yorumları yapıldı. Diğer siyasi partilerde de başlıca yorumlar kendini gösterdi. Biz o gece sadece seçim sonuçlarının bütün partiler tarafından iyi okunması gerektiğini vurguladık.

Koalisyonların içinde uzun ömürlü olanı DSP ve o dönemki Milliyetçi Çalışma Partisi ve ANAP arasında gerçekleşen koalisyondur. O da 3.5 yıl sürmüştür. AKP, 327 milletvekilinden 258 milletvekiline düşmüştür. 258’e düşen bir siyasi partiyi (AKP) muhatap aldığınız vakit, 18 milletvekili sağlamak yönünde bir gayret, “yozlaşmış bir siyasete ek yozlaşma gelirse” felaket olur. Bu tür şeylere de çok yatkın olan bir siyasi parti var. Onun haricinde koalisyonları vekil sayısına göre şekillendirdiğiniz vakit, belli bir denklemi kurabilirsiniz. Ortak akıl, görüş ve sorunları çözme gayretlerini konuşmamız lazım.

Böyle bir durumla karşı karşıya kaldığımızda AKP’nin tek dostu, Türkiye’yi bölmek isteyen unsurlarla birlikte hareket eden unsurdur. AKP-HDP’dir. İkisini bir araya getirdiğiniz vakit, 338’dir. Referandum yoluyla da olsa bir hükümet kurulabilir. AKP-CHP-HDP’yi düşündüğümüzde yüzde 78.9 oy oranı, yani 470 vekil. Dünya tarihinde bu kadar güçlü bir iktidar kurulamaz. “Siyasi çözüm” diye yıllardır arkasından koştukları tüm taleplere karşı konuşabilecekleri bir alan doğdu şimdi. Kanaatim, millet de bunu istemiştir.

Güçlü koalisyon

1 Ağustos 2009’da, Beşir Atalay, İçişleri Bakanı olarak bir toplantı yaptı. “Açılım” kavramını Türkiye’ye yerleştirdi. Önce “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” dediler. Gele gele süreç, “çözüm süreci” oldu. Aydınlarımız, siyasilerimiz tarafından özellikle benimsenip, bugünkü siyasi iktidara destek veren unsurlar halini aldı. Şimdi çok güçlü bir koalisyonu oluşturabilirler. Ama bunu hiç dillendiren yok. Ne 2009 yılındaki “kötü adam”,- ben onlara “kötü adam” diyorum (gülüyor)- ne de 63’ler (akil insanlar) . Çözümü destekleyecek gayret içinde olanlar, AKPHDP koalisyonunu hiç aklına getirmiyor.

Erdoğan gerilim stratejisi izledi

– Peki AKP ile HDP sizce neden koalisyon yapmıyor?

Çünkü bunu başaramayacaklarını biliyorlar. Böyle bir koalisyon kurulması durumunda MHP’nin çok yüksek puan alabileceği kanaatindeler. “Bunları kanaat bulanıklığına nasıl sokarız, sonra da nasıl devre dışı bırakırız, istediğimizi yaparız” diye düşünüyorlar. MHP’yi yozlaştırma, bulanıklaştırma çelişkisine düşebilecek bir konuma getirmek için bir siyasi taktiktir bu. Ama siyasi strateji ise “çözüm süreci”dir. Strateji taktiği keser ama taktik stratejiyi kesemez. Ayrıca bu faaliyetler toplumsal yarılma yaratmıştır. Kamplaşma, cepheleşme… Erdoğan da bu kamplaşmayı derinleştirme konumunda bir gerilim stratejisi takip etmiştir. Gerilim stratejisini bir güç haline getirmiştir.

– Sizin de meydanlardaki diliniz sertti…

Benim sertleşmemde edep var.

– Erdoğan’a ‘edepsiz’ mi diyorsunuz?

“Edepsiz” diyorum.

Çözüm süreci zürafa gibi

– MHP’nin konumu nedir?

Biz ana muhalefet konumuna düşmüş oluyoruz. Milletimiz bize böyle bir yapılanma içinde, çözümü ana eksen kabul ederek, özgürlükler, ekonomik sorunların çözümü gibi konularda ana ekseni devam ettirmek isteyenlere karşı diyor ki, “Siz ana muhalefetsiniz.” Burada benim de beklediğim, partimizin de arzuladığı konu şudur: Çözümü bugüne kadar tanımlayan olmamıştır. “Zürafa gibi.” Tanınması kolay, tanımlanması zordur. Bu çözüm de neyin nesidir? Çözümden yana tavır izleyenlerin ziyaretleri sırasında da gördük. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği bizi ziyaret ettiği zaman, “Hızlı bir koalisyon olsun, erken seçimi önermiyoruz. Taşın altına elinizi koyacak mısınız, koymayacak mısınız? Tespit ve önerileriniz nedir?” denildi. Biz de “Çözümün ekonomik ayağına sahip çıkıyorsunuz, siyasi ayağına neden sahip çıkmıyorsunuz? Bana AKP’nin HDP’yle koalisyonunu TÜSİAD olarak çok daha hayırlı buluyoruz demiyorsunuz da MHP’yi bu taşın altına sokmaya çalışıyorsunuz?” dedik.

Ya HDP ya da millet aldatılıyor

Diğer kuruluşlar için de aynı şey geçerli. 13 yıl birbirleriyle didişenler veya buluşanlar, çözüm yolunu bir kenara bırakmışlar, “çözüm konusunda hızlı olunmasını” istiyorlar. Dayatmada bulunuyorlar. Siz 63’lerden biri değil miydiniz? Buyrun, size fırsat doğdu. Böyle bir tabloyla nereye varmak istiyoruz, çözümün amacı nedir, kapsamı ne olacak, siyasi iktidar aracılığıyla uygulaması ne olacak? Bunu millet de görmelidir. MHP de görmek istiyor. Birinci istediğimiz şey bu. Böyle bir durum karşısında ya HDP’yi aldatıyorlar, ya milleti aldatıyorlar.

HDP’yi yok sayıyoruz

– AKP, önce PKK ile bir görüşmenin olmadığını söyledi, sonrasında ise Oslo’da yapılan görüşmeler ortaya çıktı…

Bize göre HDP ile AKP son yıllar içinde rol paylaşımındalar. Toplumu belli şeylere hazırlama peşindeler. Bakalım nereye kadar gidecek? Aldatmayı kim yapıyor, göreceğiz.

– Başbakan Davutoğlu kapınızı çalarsa neler söyleyeceksiniz?

Burada ne anlatıyorsam, aynısını anlatacağım. “Buyrun, bir hükümet kurun, görmek istiyoruz” diyeceğim. Kendileri açısından çok büyük bir risk taşıdığı şeklinde kabul ediliyorsa, yeni bir formül bulmaları gerekir. Toplumsal yarılmayı kaynaştıracak, istikrar sağlayacak… Belli ilkeler bütünü içinde kendileriyle özdeşleştirecek model olarak da AKP-CHP modeli vardır.

Seçime hazırız

– Siz AKP-CHP koalisyonunu mu öngörüyorsunuz?

HDP’ye destek bir kanat var ki CHP’nin içinde. Milletin elinde de bir aritmetik cetvel yok ama bir sağduyu var. Çözüm nedir onun da cevabını alamıyor. Millet, “İşin içinden çıkamazsanız tekrar bana gelin” diyor. Erken seçim dayatması varsa, erken seçime varız. Ben 15 Kasım’dır dedim. Pazar gününe denk geliyor. Gayet güzel bir gün.

– Koalisyonun içinde yer alsanız, çözüm sürecini de koalisyondayken durdurmak isteseniz… Böyle bir durum olamaz mı?

Olamaz efendim. Biz, kendimizle çelişiriz. Biz etnik temelli bölücülükle Kürdistan kurulmasına yönelik faaliyetin olduğunu düşünüyoruz. Onlar ise “Kürt sorunu vardır, bunu çözelim” diyerek, yola çıkıyorlar. Bunun içine giremeyiz.

Meclis’te o taraf flu

– Ama CHP ile MHP’nin bazı vaatleri ortak… 17-25 Aralık gibi…

CHP ile söylemde birleşiyoruz ama içerikte birleşmiyoruz. CHP’nin seçim beyannamesi burada. Orada çözümle ilgili, ileri demokrasiyle ilgili, insan haklarıyla ilgili belli söylemleriyle de örtüşüyor. AKP’nin beyannamesinin 22 sayfasının da yolda düştüğünü söylediler. CHP açıkladıktan sonra o sayfaları matbaada buldular. Biz, eğer bu tuzağa düşersek, Kandil ve İmralı Ankara’da buluşur. HDP 80 milletvekili aldı. Biz ise HDP’yi yok farz ediyoruz. Bir “siyasi kurum” olarak algılamıyoruz.

– ‘Yok sayıyoruz’ dediğiniz HDP 80 milletvekili aldı. Sizce bu kadar seçmen ne demek istiyor?

Daha önce 25-30’u bulmuşlardı. Şimdi birçok kanadı bünyelerine aldıkları iddiasıyla TBMM’de temsil ediliyorlar. Biz milli iradenin bu bölümüne saygılıyız. Ortaya çıkan tabloyu izlediğimiz şekliyle baktığımızda PKK’nin bir siyasal kurumu olarak görüyoruz. Biz, Meclis’te o tarafı flu görüyoruz.

– AKP ile MHP’nin tabanının birbirine daha yakın olduğu bu nedenle de özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AKP-MHP koalisyonunu istediğine yönelik haberler de yer aldı. Bu haberleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP ve MHP tam tersi. Daha önce de dedim millet, “HDP ve CHP’nin programını alsınlar, koalisyon kursunlar” diyor. AKP-MHP koalisyonu yanlış. Koalisyon dönemlerinde çok kişi veya kurumlar, veya başka türlü odakların olağanüstü harekete geçirildiğine şahit olduk. Aslı yok. Demin söylediğim kişi, kurum veya bazı odaklar, 4-5 partinin içinde kendilerine uygun düşebilecek bir koalisyon gücünü kabul ettirebilmek için lobileri harekete geçirdi. Birçok gayretler ortaya çıktı.

– Deniz Baykal’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmenin ardından MHP’den bazı isimlerin de ‘genel merkezin haberi olmadan’ Erdoğan ile görüşme yaptıkları gündeme geldi. Böyle bir görüşme olmuş mu? Kim bu Erdoğan ile görüşen MHP’li?

Böyle bir görüşme yapan biri var mı yok mu, bunu bilmiyoruz. Araştırılması gerekiyor. Biri Erdoğan ile görüşmeye şahitlik yapmışsa, biz onu arıyoruz. Başkanlık Divanı toplantısında arkadaşlara da söyledim. Benim bilgim olmadan yapılan bir görüşme “kaçak görüşme”dir; “kaçak sarayın kaçak görüşmesi”ne rıza göstermem. MHP ile görüşen biri var mı araştırın diye talimat verdim. Bulursam partiden ihraç ederim.

– Davutoğlu’nu nasıl değerlendiriyorsunuz?

O çok derinde kalmış. Hâlâ Osmanlı’- nın çözülme sürecinde o. (Gülüyor.)

– Neden kamuoyu yoklaması yaptır mıyorsunuz?

Çünkü inanmıyorum. Onun yapılabilmesi için bu araştırmanın yasasının çıkması lazım. Yasası olmayan, yasaya göre de faaliyetleri belirlenmemiş bir şeyi kabul etmemiz mümkün değil.

Tarafsızlar kopmuş

– Erken seçim ihtimali için ne düşünüyorsunuz?

Erken seçim, tıkanmış bir demokrasinin önünün açılması için veya Türkiye’yi bir krize sokabilmek için fırsat kollayanları dikkate almaksızın millet iradesinin belirlenmesidir. Beklentiye gireceğiniz yerde, millet iradesine girmek daha doğru bir yoldur.

– Yüksek Seçim Kurulu’nun tarafsızlığı da tartışma konusu…

Türkiye’de tarafsız olanlar ruhen ve bedenen Türkiye’den kopmuş olanlardır. (Gülüyor.) Bir kurum, seçimi ben yapacak değilim, onlar yapacak. Bizim yapabileceğimiz tek şey müşaitlerimizi devreye sokmak olur.

– Erken seçim olursa Meclis’teki kompozisyon değişir mi?

Değişmezse de diyeceksiniz ki millet iradesi, ona saygı duyacağız. Bize ana muhalefet görevi verildi. Bu kadar karmaşayı denetleyecek de birinin olması lazım. Bizim açımızdan onların künyeleri var. Demokrasi derseniz kim reddeder? (HDP’yi kast ediyor) Özgürlük derseniz, kim reddeder? Cezaevindeki gazeteci arkadaşları aklına getiren hiç var mı? MHP’nin dışında çok büyük desteği olanlar var. Neden koalisyonu şu şekilde yapalım demiyorlar? HDP’yi kandırmayınız, HDP oyuncağını Türkiye’den kaldırın.

Deniz Baykal’a Öcalan sitemi

– Abdullah Öcalan’ın yeğeni Dilek Öcalan, Meclis’teki yemin töreninde Divan’da sorumluluk üstlendi. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Deniz Baykal Bey’den biraz hassasiyet beklerdim. İmralı canisinin yakını gibi birinin Divan’da yer alması Gazi Meclis’in ruhuna ters düştü. Yoksa bizim kişiyle problemimiz yok. Onlar Adana’nın Yakapınar köyünde kaldılar uzun süre. Adana’da kendilerini rahatsız eden bir durum olmadı. Güvenlik güçleri de korudular. Bizi oraya getiren zihniyetle problemimiz var bizim.

27.06.2015

CUMHURİYET

Süleyman Demirel’in Röportajları

9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ankara’da tedavi gördüğü Güven Hastanesi’nde vefat etti.

Özel Ankara Güven Hastanesi, 9. Cumhurbaşkanı’nın böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle hayatını kaybettiğini belirtti.

Türk siyasetinde şapkası ve ‘Baba’ lakabıyla yer edinen Süleyman Demirel’in 2 röportajını aşağıda yayınladık..

“TÜRKİYE SORUNLARINI AŞACAK VE BU GEMİ LİMANA VARACAK”

Leyla Umar, 50 yıllık boykotunu kaldırıp Süleyman Demirel’le Güniz Sokak’ta bir araya geldi; pişmanlıklarını, korkularını ve hatalarını sordu…

50 yıllık meslek hayatımda defalarca, yöneticilerim tarafından Süleyman Demirel’le röportaj yapmam istendi. Hatta bir düğünde Demirel’in iki yeğeni yanıma gelip, amcalarının kendisiyle bir röportaj yapmamı istediğini söylediler.  Hâlâ düşündükçe yüzümü kızartan bir yanıt vermiştim: Asla… Bir başbakanın, bir gazete sahibine örtülü ödenekten 26 milyon dolar verdiği ve tepkiler gelince de “Verdimse ben verdim” demesi beni kendisinden uzaklaştırmıştı… Ve en acısı ise 3 gencin asılmasına imza atmasını hiçbir zaman hazmedemedim. Ancak, yıllar geçti. Türkiye çok olaylar yaşadı ve hepimiz çok etkilendik. Demirel’in, olaylar karşısındaki tutumunu ve açıklamalarını izledikçe, kendisiyle konuşma arzusu hissettim. Ama soruları yöneltirken bu 3 genci tabii ki hatırlattım… Yanıt alamadım ama şimdi bu konuda kendisinin “pişman” olduğunu hissettim…

Size konuk gelen büyükelçiler en çok hangi konularda soru sorarlar?

Genelde, bugünkü durumu sorarlar. Türkiye’de meseleler çok hızlı tartışıldığı için onların içinde Türkiye şartlarını bilmeyenler vardır, telaşa kapılanlar olur, nereye gidiyor Türkiye gibi birtakım sorular çoğunluktadır.

Sizce Türkiye nereye gidiyor?

Bir yere gitmiyor. Türkiye hangi istikametten gidiyorsa öyle gidecek. Tartışmalar şunlar bunlar her şey bu geminin içinde başladı ve bu gemi gidiyor. CHqPtjjWoAE1kJ_

Peki o geminin çarpma ihtimali yok mu?

Her ülkede olduğu gibi, zorluklar olabilir. Ama “ülke ikiye ayrıldı” denmesi yanlış. Türkiye’nin bölüneceği, parçalanacağı, yıkılacağı vesaire gibi korkulara girmek çok yanlış…

Ama sokaklardaki terörü görüyorsunuz.

Evet, bunlar oluyor ama Türkiye bütün bunları aşacak güce sahiptir. Bütün mesele, hukuk düzeni içinde tartışılması… Devlet 86 senelik bir cumhuriyeti yönetti, zor zamanlar hep olmuştur ama bunları daima aşar. Türkiye, bu sıkıntıları da aşar. Türkiye’nin bugün açık parlamentosu var, açık seçimleri var… Tartışmalar serbestçe yapıldığı sürece başka yerlerde birtakım sıkıntılar oluşsa bile, Türkiye o yokuşu da aşar.

Peki, size Türkiye’yle ilgilenen bu kişiler akıl sormaya gelirler mi?

Her zaman, her yerde zaten düşüncelerimi açıkça söylerim. En korkulacak şey korkunun kendisidir. Korkuyu yenmek lazım.

Peki, siz hiç korkmaz mısınız?

Korkmaz olur muyum… Korku insanların yaratılışında var. Bakın, insanlar açlığı ve korkuyu yenmek için mücadele verirler. Dünyanın hedefi budur. Neden korkacaksınız? Zorbadan… Ama haksızlıktan, doğal afetlerden veya altından kalkamayacağınız şeylerden korkarsanız korku size hayatı çekilmez hale getirir. Korku bugünlerde Türkiye’de yaygın hale geldi. Ben yine söylüyorum, korkunun karşısına dikilmeyip kurda teslim olmak kadar yanlış bir şey yok. Korkunun karşısına dikilip “Sen oradaysan ben buradayım” demek lazım. Korku ancak öyle aşılacak bir şey.

Siz hiçbir şeyden korkmadınız mı?

Bunu cevaplayamam işte… Şöyle söyleyeyim korkuya maruz kalmadım. Afet olmuştur, altından kalkamayacağım bazı olaylar olmuştur ama onu muhakeme ettiğim zaman içinden çıkmışımdır.

Pişman olduğunuz şeyler oldu mu?

Olmaz olur mu ama onları da söyleyemem. Birini söylersem, diğeri kalır. İnsanların siyaset yönetimi olsun, şirket idaresi olsun veya aile içi yönetim olsun her şeyi doğru yapması mümkün değildir. Yapılan şey belirli kusur gibi görünse de, o gün o gündür.

Peki, Tansu Çiller’i siyasete soktuğunuz için pişman oldunuz mu?

Bakın, siyasetteki büyük hadiseler çok boyutluydu. Şimdi Tansu Çiller dediğiniz zaman Çiller’in başbakan olması doğru mudur, yoksa yanlış mıdır şeklinde mütalaa edemezsiniz.

Neden?

Şöyle edemezsiniz. Çiller 1991’de Doğru Yol Partisi’nden milletvekili olmuş; parti iktidar ve Çiller bakan olmuş. Sonra o partinin başkanı cumhurbaşkanı olmuş, partisini bırakmak zorunda kalmış. Bıraktığı yerde partinin kendi içinde birtakım dengeleri ve dengesizlikleri var. Onların içinde parti kongresi bir ‘çözüm’ çıkarmış. Ama bu ‘çözüm’ sonradan eleştiriler getirmişse, bu ya parti kongresinin ya da parti başkanının kusuruydu. Seçilen insanın kusuru mu diye bakmak yanlış. O zaman ne olacak, Çiller’in milletvekili olmasında yanlış bir şey yoktu.

Sizin en fazla takdir ettiğiniz tarafı neydi?

İyi okumuş, iki lisan bilen, profesör, dünya ve Türkiye meseleleri konuşulduğu zaman, hangi zemin olursa olsun konuşmasını iyi biliyor. Şimdi bakın, siyaset öyle bir şeydir ki yapıp bitirdikten sonra değerlendirirsiniz. İyi mi, kötü mü ayrı mesele. Ama bazı meziyetleri var. Bir yerlere gelirken de sadece birisi getirmiyor, belki birilerinin yardımı da oluyor… Şimdi kim derdi ki rahmetli Turgut Özal vefat edecek. Mecbur oldum ben cumhurbaşkanı olmaya. O günkü şartlar içinde benim elime gelen o fırsatı kullanmam lazımdı. Kendim için de, Türkiye için de. Çok güzel bir şiir var. Diyor ki; “Zamanı tutumazsınız, zamanı gelmiş kişiyi de tutamazsınız….” Şimdi böyle hadiseleri ayarlayamazsanız ki…

Hayatınızda hiç pişman olduğunuz bir şey var mı?

Elbette olmuştur.

En önemlisi neydi peki?

Buna cevap veremem çünkü her zaman en önemli dediğinizden daha önemlisi vardır.

3 fidan; Gezmiş, İnan ve Aslan…

68 kuşağının devrimci gençlik liderlerinden Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam edildi. Üç gençlik liderinin insan canına kasteden hiçbir eyleminin bulunmaması ve yargılama sürecinde yaşanan hukuksuzluklar yıllarca tartışıldı. Üç gencin idam cezaları Meclis’e geldiğinde İsmet İnönü “siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalıdır” diyerek Bülent Ecevit’le birlikte ret oyu kullanır. İnönü ve Ecevit’e diğer CHP’liler de destek verdi. Ancak dönemin Adalet Partisi’nin milletvekilleri, olayı 1960’ta idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın rövanşı olarak gördüklerini saklamıyordu. Üç gencin idamı “Üçe üç” diyen AP’lilerin oylarıyla onaylandı. AP Genel Başkanı Süleyman Demirel de infazdan yana oy kullandı.

Meclis’in tasdik ettiği parayı ‘Ödeyin’ dedim

Bir dönem Nazlı Ilıcak’ın rahmetli eşi Kemal Ilıcak’ın sahip olduğu gazeteye örtülü ödenekten para verdiğiniz çok tartışılmıştı. Ve sizin, “Verdiysem parayı ben verdim” demeniz herkes gibi beni de çok rencide etmişti…

demirelBakınız gönüllü öğretmenler sendikası var. Bu sendika öğretmenlere ev yapar ve ev yaparken de devletten para alır. Devlet de parayı şöyle verir; bütçe encümeni bütçeye koyar, bütün partilerin alkışlarıyla öğretmenlere ev yapılsın diye para verilir. Sonra Meclis Genel Kurulu’nda onaylanır. Hükümet de parayı sendikaya aktarır. O zamanlar Turgut Bey vefat etti, benim cumhurbaşkanı olmam görünüyor, muhalefet oradan buradan laf çıkarıyordu. İşte efendim öğretmenlerin ev sahibi olması için demiyor da Tercüman Gazetesi’nin sahibine güya para aktarılmış. Meclis’te de bu konuşuluyor. Ben dedim ki, ‘Sırtımda iddialarla Köşk’e çıkmam. Bu kooperatife para verilmiştir. Ben vermedim. Bu parayı bütçe encümeni verdi, siz tasdik ettiniz, devletin bütçesi de ödüyor. ‘Bütçeden bu parayı Maliye Bakanlığı sendikanın muhasebesine aktaracak. Maliye ile Milli Eğitim aktaracaklar aktarmıyorlar. Bana şikâyet geldi ben de sordum niye aktarmıyorsunuz. Bütçeye konmuş para. Mırın kırın ettiler ben de dedim ki ‘Ben başbakanım, kanunlardan sorumluyum aktarın.’ Nereye aktardılar? Sendikanın muhasebesine. Sendika da parayı ne yapmış? Tercüman Gazetesi’nin arsası varmış onu almaya sarf etmiş. Bunda bir yanlışlık varsa bunu sendikaya sorarsınız. Devletin bütçesine koyduğu, Meclisi’nden geçirdiği ve Meclis’in tasdik ettiği parayı ‘Bu adama ödeyin’ dedim, sadece…

Türkiye’nin Kürt meselesi yoktur

Peki, Kürt açılımı konusunda ne düşünüyorsunuz? Ben hayatımda tek bir gün evimde veya dostlarımın arasında sen Kürt müsün diye ne sordum ne de düşündüm…

Peki bugün niye soruyor insanlar birbirine.

Ben sormuyorum.

Peki, o zaman şikâyet ne?

Etrafımızda yaşanan tatsız şeyler, ölümler, sokaklar yanıyor…

Bu Emniyet ve asayiş meselesi… Emniyet işi sağlama almak zorundadır. Kimse ölmesin kimsenin ölmesini istemeyiz tamam; ama Emniyet’te bir asayişsizlik mevcutsa onu sağlamak için ne gerekiyorsa yaparlar.

Peki, sizce sağlanıyor mu bu? Bence Kürtleri yıllarca ayırdık…

Hiçbir zaman, hiçbirini ayırmadık . Türkiye’de bir Türk-Kürt meselesi yoktur.

Birden mi patladı bu?

Hayır, dünyada mikro milliyetçilik var zaten. Bir gün içinde çeşitli etnik unsurlar ve etnik değerlere sahip insanlar var. Bunlar bir milliyeti teşkil eder. Amerika’ya gittiğiniz zaman dünya kadar değişik milletlerden insanlar var ama Amerikan milleti olmuşlar. Genel olan mesele bir ülkenin vatandaşlığıdır. Vatandaşlık eşit şartlarda vatandaşlıktır. Bu ülkenin vatandaşı olmuşsunuz, bunu bozmanın ne manası var?

Ama onlar bozmuyor, hükümetler de ayırım yapıyorlar…CHqeqJoUkAA1ybW

Yanlış olan şu; Türkiye’nin bir Kürt meselesi yoktur, Türkiye’nin 1984’te başlamış bir terör meselesi vardır. Türk askerine silah çekilmiştir, karakolları basılmıştır ve Türkiye’nin devlet güçlerine karşı aleni bir savaş açılmıştır. Devlet bunlarla 2000 yılına kadar uğraştı. Öcalan’ın da yakalanıp getirilmesinden sonra hemen hemen her şey durmuştu. 2000 senesinde terör kaybı 6 kişiyken, bugün Reşadiye’deki katliama uğrayan şehitlerin sayısı 7. Yani meseleyi devlet halletmişti ama yeniden başka istikametlere girdi.

Sizce bu istikamet daha kötüye mi gidecek yoksa durdurulacak mı?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aslında geçici şeylerin hakkından gelir. Adam devlete silah çekmişse ne yapacaksınız? Devlete silah çekmişse devlet ona karşılık verecek? Devlet durduğu yerde vatandaşına silah çekmemiş. Bu ülkenin dağ başlarında, sınırlarda terörden dolayı hayatını kaybeden şehitleri, kendilerine verilen görevi yapmaktan şehit olmuşlardır. Bu insanlara verilen görev nedir? Yurdu koruyun, sınırları koruyun. Yurdun sınırlarını korurken şehit olmuşlardır. Devlet tecavüze maruzdur, terörün karşısında dimdik durur ve bu tecavüzleri ortadan kaldırır. Devlet bir hadiseyle karşı karşıyaysa bütün güçlerini kullanacak ve hadiseyi yok edecektir. Türkiye bütün bunları da aşacaktır ve bu güce sahiptir; bu gemi limanına varacaktır. Limanı da Atatürk göstermiştir.

Ben pozitif enerjinin adamıyım. İnsanlar çöküyoruz, batıyoruz, parçalanıyoruz korkusu içinde yaşayamaz. Hayır efendim, çökmeyiz, batmayız, parçalanmayız. Çünkü Türkiye’yi batıracak, çökertecek veya Türkiye’yi parçalayacak tehdit ve tehlikelere karşı mücadele gücümüz var.

Ne ile silahla mı mücadele ediyoruz?

Neyle mücadele olacağını bana sormayın. Mücadele gücü neyse o. Mücadele gücünün öylesi böylesi olmaz. Eğer Türkiye’yi batırmaya, parçalamaya yönelmiş bir takım kötü niyetler varsa bu kötü niyetlerin karşısına dikilirsiniz.

GAP için çok uğraştınız. Şimdi memnun musunuz yaptığınız işten dolayı?

Odanızdaki ışık yanıyorsa oradan geliyor.

Leyla Umar 20.12.2009

GAZETEVATAN

 

 

SÜLEYMAN DEMİREL: BUGÜNLER DE GEÇECEK

9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Kötüyü yaşatmak mümkün değildir. Bu, geçecektir. Zamanını bilemem ama varılacak netice budur. Çünkü hiçbir halkı bunaltmaya devam edemezsiniz. Ne kadar çok sıkıştırırsanız, karşıdan o kadar çok tepki alırsınız. Bütün hikâye, tepki gösterirken meşru düzenin dışına çıkmamak, şiddete müracaat etmemek” dedi.

Cumhuriyet gazetesinden Can Dündar’a konuşan 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Can Dündar’ın Süleyman Demirel ile yaptığı söyleşiye yer verdiği “Bu da geçer yahu” başlıklı yazısı şöyle:

Erdoğan’ın seçimi kazandığı gece, Demirel’e “Şimdi 5 yıl bu iktidarla mı geçecek” diye sormuşlar.
Baba, “Kendinizi 15 yıla hazırlayın” öngörüsünde bulunmuş.

12. yılındayız.

Acaba bugün ne düşünüyor?

Türkiye, peşi peşine tarihi seçimlerin yaşanacağı önümüzdeki iki yılda rotasını değiştirecek mi?

Demirel diyor ki:

“Bugünkü seçmen, 1946’nın Aslanlı köyündeki köylünün cesaretine sahip değilse hiçbir yere gidemeyiz. Bu ülkeyi idare hakkı, idare edene değil, ona idare etme yetkisini verene, yani halka aittir. Türkiye bir yere gelmiştir. Artık idare edenler, elindeki gücü ters kullanarak, devlet imkânlarını alabildiğine dağıtarak seçim kazanamaz. Böyle bir durumda ‘Demokrasi yerleşmiştir’ diyemeyiz. Onu yerleşik hale getirmek lazım…

Türkiye’de pek çok şey iyi değil, halkın şikâyeti var; doğru. Ama şu da bir gerçek: Ülkede sıkıyönetim yok. Devletin kanunları işliyor. Demokrasinin getirdiği imkânlar mevcut. Yani yol bitmiş değil. Halk daha iyisine talip olmalı.”

Siyasetin hikâyesi budur

İyi de nasıl?

Partiler lider sultası altında. Yargı kuşatıldı. Medya, üniversite susturuldu. Her tür itiraz bastırılıyor. Bu koşullarda nasıl hak aranacak?

Demirel, hepsine hak veriyor ama iyimser konuşuyor:

“Hepsi doğru ama bunları aşmak için, hak arama yollarını yaratmalıyız.”

Verilecek mücadele için kendisini örnek gösteriyor:

“28 bin köye elektrik götürdüm. Edirne’den Hakkâri’ye yol, su götürdüm. Üniversiteler, fabrikalar yaptım bu memlekete… Sonra geldiler, beni şu senin oturduğun koltuğa oturttular,

‘10 sene yasaklısın’ dediler.

O 10 senenin 7’sinde orada oturdum.

8. senesinde muhalefet lideriydim.

11. senesinde başbakandım.

14. senesinde cumhurbaşkanıydım.

Siyasetin hikâyesi budur.”

Baskı karşısında büzülmeyin

CHqSlaJW8AAe_xL“Hiçbir şey bedava değil. Gayret edeceksiniz, çalışacaksınız. Gereğinde ‘Bu olmadı’ deyip yenisini arayacaksınız. Memleket kötü idare ediliyorsa ‘Böyle idare olmaz’ diye peşlerine düşeceksiniz.

– Ama peşine düşenlerin başına olmadık işler geliyor?

– Onları inkâr etmiyorum. Sizler sıkıntıları dile getiriyorsunuz, bunlara da hak veriyorum. Hak vermediğim şey, bunların karşısında büzülmek. Büzülenlere hak vermiyorum.

– Yarım asrı aşkın süredir politikanın içindesiniz. Bugünkü parti sistemine, dış politikaya, Emniyet’e, askere, yargıya, medyaya, sermayenin iktidar karşısındaki haline benzer bir durum gördünüz mü hiç?

– Kötüleri mukayese etmek kolaydır. Siz kötüyü aramayın, ‘Filan devir daha iyiydi’ diye, daha iyiyi arayın. Bunların hepsini aşacak Türkiye… İyiliğe karşı kötülük yapılırsa ortadan kalkacak olan kötülüktür, ama sabır lazım… İnşallah her şey daha iyi olur. Hiç karamsarlığa kapılmayın. Türkiye büyük memlekettir. Bir imparatorluk bakiyesidir. Bu bir. İkincisi, büyük bir devrimi yapmış, bir orta dönem toplumunu çağın toplumu yapmıştır. Bunu kimse yapamamış, bir tek Mustafa Kemal Atatürk yapmıştır. O da en iyisini yapmıştır. Bugün aksamalar varsa, onun yaptığı şey tam anlaşılmadığındandır. Dine karışmış bir toplumu seküler bir toplum yapmak kolay şey değil. Çünkü seküler toplum açık konuşmayı gerektiriyor. Dine karışmış toplumlar açık konuşmayı kaldırmaz, korku hâkim olur. Türkiye bunları konuşabilse içinden çıkabilecek.

– Ama yine korku hâkim gibi görünüyor.

– Evet öyle…

– Toplumun yeniden dine karıştığı da görünüyor?

– Evet, ama Türkiye’ye laiklik çok şey getirmiştir. Getirdiklerini silmek kolay kolay mümkün değildir.

– Sandığı önemsiyorsunuz ama sandık tek başına çare mi? Sivil toplum, sendikalar, iş âlemi, toplumsal yaşam bu kadar kuşatılmışsa, seçim bir ülkeyi demokratik yapmaya yeter mi?

– Sistemin çalışması lazım. Sistemde sendika var, iş âlemi var, basın var, üniversite var. Bunları sistemin içinden çıkarırsanız sıkıntı oluyor. Sistem niye bozuldu? Biz 1965’te seçim kazandık. 73’te veya 75’te kaybedebilirdik. Müdahale olmasa da seçim kaybetseydik, sistem işlerdi. Bizim elimizden iktidarı zorla aldılar, verecek kimseyi de bulamadılar, 75’te yine bize geldi iş… Eğer hiç dokunmasalardı, sistem iyi kötü kendini düzeltirdi. Şimdi ne oldu? Siyasi sistemi yere vurduk, o sistemi kötüleyen askeri de şimdi kötüledik. ‘Kime inanacaksın’ noktasında açıkta kaldık. Soğuması için biraz zaman lazım.

– Seçimde insanlara ne yapmalarını tavsiye edersiniz?

– Komşusunu alıp ‘Hadi gel kardeşim’ deyip sandığa götürecek.

Bir Demirel fıkrası

Reçete çok da…

Geldik Güniz Sokak’ı kahkahalarla çınlatan bölüme…

Demirel, sürekli “sabır”dan söz edince, sabretmekte zorlanıyorum.

“Türkiye 10 senedir sabrediyor” diyorum.

Cevap veriyor:

“10 sene politikada uzun süre değil.”

“Ama bizim hayatımızda uzun süre…”

“Demek ki 10 sene yetmemiş, bir doz daha alacaksınız.”

“Aman efendim, aşırı dozdan gitmeyelim sonra…”

Kahkahalar üzerine ibretlik bir öykü anlatıyor:

“Yahudi çobanın koyunlarını kurt yiyormuş. Papaza gitmiş. ‘Bana bir reçete ver’ demiş. Yazmış papaz. ‘Şu reçeteyi al, uygula, bundan sonra olmaz’ demiş. Ertesi gün, ‘Ne oldu’ diye sormuş, ‘Kurt yine geldi, yedi’ demiş çoban… Bir reçete daha yazmış papaz… 3. gün yine aynı şikâyetle gelmiş çoban… Bunun üzerine papaz demiş ki:

‘Benim daha çok reçetem var da, acaba senin koyunlar dayanacak mı?”

Churchill’in İncil’de okuduğu satır

Haksızlık karşısında sabır telkin ediyor Demirel…

Ne söylesem, “Sabredeceksiniz. Sabredeceksiniz” diyor. sonra da yüzüme bakıp, “Sevmedin değil mi bu lafları” diye soruyor.

“Mücadele edeceksiniz’ deseniz daha iyiydi” diyorum.

Bir Winston Churchill hikâyesi anlatıyor.

Savaş yılları. Churchill İngiliz Bahriye Nazırı… Savaşta bir denizaltı batıyor. Yakın dostu olan İngiliz başbakanı kendisini çağırıp istifasını istiyor. Churchill odasına çıkıyor. Masasına oturuyor. İncil’i açıyor. Ve şu satırı okuyor:

“This will pass too…”

Yani?

“Bu da geçer yahu…”

Hiçbir halkı bunaltmaya devam edemezsiniz

“Bunlar da geçer canım” diyor Demirel gülümseyerek…CHqhHxsW8AArfOw

“Ama kendiliğinden geçmez herhalde” diyorum.

Ciddileşiyor:

“Kötüyü yaşatmak mümkün değildir. Bu, geçecektir. Zamanını bilemem ama varılacak netice budur. Çünkü hiçbir halkı bunaltmaya devam edemezsiniz. Ne kadar çok sıkıştırırsanız, karşıdan o kadar çok tepki alırsınız. Bütün hikâye, tepki gösterirken meşru düzenin dışına çıkmamak, şiddete müracaat etmemek…”

İyi de, Gezi’de şiddete başvuran, gençler değildi ki… Bir parkta barış içinde oturanlar şiddetle püskürtüldü, yaralandı, öldürüldü. Şiddeti devlet uygularsa ne diyeceğiz?

“Gençlere kötü muamelenin sonu yoktur. Ne dünyada ne de bizde başarılı olmuştur. Biz, ‘Bunlar devam eder’ demiyoruz, ‘Geçer’ diyoruz, ama ‘Demokratik ortamı muhafaza etmek lazım. Ortamı şiddete çevirmemek lazım’ diyoruz. Ne olursa olsun yine de gençlere ‘Siz şiddetten uzak durun’ diyeceğiz. Çünkü onu demediğimiz takdirde meydana gelecek durum daha da kötü.”

Berişa hatırası

Ve bir anısını anlatıyor Demirel:

“Arnavutluk Başbakanı Berişa iyi bir doktordu. Benim de çok iyi dostumdu. Kaybetti başbakanlığı… Arnavutluk’a gittiğimde beni ziyarete geldi. Dedim ki, ‘Sakın sokağa inme. Sokakta başbakanlık arama. Sokağa inersen belki gelecek sene başbakan olursun ama öbür sene düşersin. Sokağa inmez de meşru yollardan gidersen gelecek sene başbakan olamazsın belki, ama 3 sene sonra başbakan olursun, 10 sene sonra yine başbakan kalırsın.’ Adam benim dediğimi yaptı, 3 sene sonra başbakan oldu, 10 sene sonra da başbakan kaldı.

Ne yapıp yapacaksınız, sabredeceksiniz, şiddetten kaçınacaksınız.”

Can Dündar 01.12.2013

CUMHURİYET

 

Süleyman Demirel’in Röportajları

9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Ankara’da tedavi gördüğü Güven Hastanesi’nde vefat etti.

Özel Ankara Güven Hastanesi, 9. Cumhurbaşkanı’nın böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle hayatını kaybettiğini belirtti.

Türk siyasetinde şapkası ve ‘Baba’ lakabıyla yer edinen Süleyman Demirel’in 2 röportajını aşağıda yayınladık..

“TÜRKİYE SORUNLARINI AŞACAK VE BU GEMİ LİMANA VARACAK”

Leyla Umar, 50 yıllık boykotunu kaldırıp Süleyman Demirel’le Güniz Sokak’ta bir araya geldi; pişmanlıklarını, korkularını ve hatalarını sordu…

50 yıllık meslek hayatımda defalarca, yöneticilerim tarafından Süleyman Demirel’le röportaj yapmam istendi. Hatta bir düğünde Demirel’in iki yeğeni yanıma gelip, amcalarının kendisiyle bir röportaj yapmamı istediğini söylediler.  Hâlâ düşündükçe yüzümü kızartan bir yanıt vermiştim: Asla… Bir başbakanın, bir gazete sahibine örtülü ödenekten 26 milyon dolar verdiği ve tepkiler gelince de “Verdimse ben verdim” demesi beni kendisinden uzaklaştırmıştı… Ve en acısı ise 3 gencin asılmasına imza atmasını hiçbir zaman hazmedemedim. Ancak, yıllar geçti. Türkiye çok olaylar yaşadı ve hepimiz çok etkilendik. Demirel’in, olaylar karşısındaki tutumunu ve açıklamalarını izledikçe, kendisiyle konuşma arzusu hissettim. Ama soruları yöneltirken bu 3 genci tabii ki hatırlattım… Yanıt alamadım ama şimdi bu konuda kendisinin “pişman” olduğunu hissettim…

Size konuk gelen büyükelçiler en çok hangi konularda soru sorarlar?

Genelde, bugünkü durumu sorarlar. Türkiye’de meseleler çok hızlı tartışıldığı için onların içinde Türkiye şartlarını bilmeyenler vardır, telaşa kapılanlar olur, nereye gidiyor Türkiye gibi birtakım sorular çoğunluktadır.

Sizce Türkiye nereye gidiyor?

Bir yere gitmiyor. Türkiye hangi istikametten gidiyorsa öyle gidecek. Tartışmalar şunlar bunlar her şey bu geminin içinde başladı ve bu gemi gidiyor. CHqPtjjWoAE1kJ_

Peki o geminin çarpma ihtimali yok mu?

Her ülkede olduğu gibi, zorluklar olabilir. Ama “ülke ikiye ayrıldı” denmesi yanlış. Türkiye’nin bölüneceği, parçalanacağı, yıkılacağı vesaire gibi korkulara girmek çok yanlış…

Ama sokaklardaki terörü görüyorsunuz.

Evet, bunlar oluyor ama Türkiye bütün bunları aşacak güce sahiptir. Bütün mesele, hukuk düzeni içinde tartışılması… Devlet 86 senelik bir cumhuriyeti yönetti, zor zamanlar hep olmuştur ama bunları daima aşar. Türkiye, bu sıkıntıları da aşar. Türkiye’nin bugün açık parlamentosu var, açık seçimleri var… Tartışmalar serbestçe yapıldığı sürece başka yerlerde birtakım sıkıntılar oluşsa bile, Türkiye o yokuşu da aşar.

Peki, size Türkiye’yle ilgilenen bu kişiler akıl sormaya gelirler mi?

Her zaman, her yerde zaten düşüncelerimi açıkça söylerim. En korkulacak şey korkunun kendisidir. Korkuyu yenmek lazım.

Peki, siz hiç korkmaz mısınız?

Korkmaz olur muyum… Korku insanların yaratılışında var. Bakın, insanlar açlığı ve korkuyu yenmek için mücadele verirler. Dünyanın hedefi budur. Neden korkacaksınız? Zorbadan… Ama haksızlıktan, doğal afetlerden veya altından kalkamayacağınız şeylerden korkarsanız korku size hayatı çekilmez hale getirir. Korku bugünlerde Türkiye’de yaygın hale geldi. Ben yine söylüyorum, korkunun karşısına dikilmeyip kurda teslim olmak kadar yanlış bir şey yok. Korkunun karşısına dikilip “Sen oradaysan ben buradayım” demek lazım. Korku ancak öyle aşılacak bir şey.

Siz hiçbir şeyden korkmadınız mı?

Bunu cevaplayamam işte… Şöyle söyleyeyim korkuya maruz kalmadım. Afet olmuştur, altından kalkamayacağım bazı olaylar olmuştur ama onu muhakeme ettiğim zaman içinden çıkmışımdır.

Pişman olduğunuz şeyler oldu mu?

Olmaz olur mu ama onları da söyleyemem. Birini söylersem, diğeri kalır. İnsanların siyaset yönetimi olsun, şirket idaresi olsun veya aile içi yönetim olsun her şeyi doğru yapması mümkün değildir. Yapılan şey belirli kusur gibi görünse de, o gün o gündür.

Peki, Tansu Çiller’i siyasete soktuğunuz için pişman oldunuz mu?

Bakın, siyasetteki büyük hadiseler çok boyutluydu. Şimdi Tansu Çiller dediğiniz zaman Çiller’in başbakan olması doğru mudur, yoksa yanlış mıdır şeklinde mütalaa edemezsiniz.

Neden?

Şöyle edemezsiniz. Çiller 1991’de Doğru Yol Partisi’nden milletvekili olmuş; parti iktidar ve Çiller bakan olmuş. Sonra o partinin başkanı cumhurbaşkanı olmuş, partisini bırakmak zorunda kalmış. Bıraktığı yerde partinin kendi içinde birtakım dengeleri ve dengesizlikleri var. Onların içinde parti kongresi bir ‘çözüm’ çıkarmış. Ama bu ‘çözüm’ sonradan eleştiriler getirmişse, bu ya parti kongresinin ya da parti başkanının kusuruydu. Seçilen insanın kusuru mu diye bakmak yanlış. O zaman ne olacak, Çiller’in milletvekili olmasında yanlış bir şey yoktu.

Sizin en fazla takdir ettiğiniz tarafı neydi?

İyi okumuş, iki lisan bilen, profesör, dünya ve Türkiye meseleleri konuşulduğu zaman, hangi zemin olursa olsun konuşmasını iyi biliyor. Şimdi bakın, siyaset öyle bir şeydir ki yapıp bitirdikten sonra değerlendirirsiniz. İyi mi, kötü mü ayrı mesele. Ama bazı meziyetleri var. Bir yerlere gelirken de sadece birisi getirmiyor, belki birilerinin yardımı da oluyor… Şimdi kim derdi ki rahmetli Turgut Özal vefat edecek. Mecbur oldum ben cumhurbaşkanı olmaya. O günkü şartlar içinde benim elime gelen o fırsatı kullanmam lazımdı. Kendim için de, Türkiye için de. Çok güzel bir şiir var. Diyor ki; “Zamanı tutumazsınız, zamanı gelmiş kişiyi de tutamazsınız….” Şimdi böyle hadiseleri ayarlayamazsanız ki…

Hayatınızda hiç pişman olduğunuz bir şey var mı?

Elbette olmuştur.

En önemlisi neydi peki?

Buna cevap veremem çünkü her zaman en önemli dediğinizden daha önemlisi vardır.

3 fidan; Gezmiş, İnan ve Aslan…

68 kuşağının devrimci gençlik liderlerinden Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam edildi. Üç gençlik liderinin insan canına kasteden hiçbir eyleminin bulunmaması ve yargılama sürecinde yaşanan hukuksuzluklar yıllarca tartışıldı. Üç gencin idam cezaları Meclis’e geldiğinde İsmet İnönü “siyasi suçlar idamla cezalandırılmamalıdır” diyerek Bülent Ecevit’le birlikte ret oyu kullanır. İnönü ve Ecevit’e diğer CHP’liler de destek verdi. Ancak dönemin Adalet Partisi’nin milletvekilleri, olayı 1960’ta idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın rövanşı olarak gördüklerini saklamıyordu. Üç gencin idamı “Üçe üç” diyen AP’lilerin oylarıyla onaylandı. AP Genel Başkanı Süleyman Demirel de infazdan yana oy kullandı.

Meclis’in tasdik ettiği parayı ‘Ödeyin’ dedim

Bir dönem Nazlı Ilıcak’ın rahmetli eşi Kemal Ilıcak’ın sahip olduğu gazeteye örtülü ödenekten para verdiğiniz çok tartışılmıştı. Ve sizin, “Verdiysem parayı ben verdim” demeniz herkes gibi beni de çok rencide etmişti…

demirelBakınız gönüllü öğretmenler sendikası var. Bu sendika öğretmenlere ev yapar ve ev yaparken de devletten para alır. Devlet de parayı şöyle verir; bütçe encümeni bütçeye koyar, bütün partilerin alkışlarıyla öğretmenlere ev yapılsın diye para verilir. Sonra Meclis Genel Kurulu’nda onaylanır. Hükümet de parayı sendikaya aktarır. O zamanlar Turgut Bey vefat etti, benim cumhurbaşkanı olmam görünüyor, muhalefet oradan buradan laf çıkarıyordu. İşte efendim öğretmenlerin ev sahibi olması için demiyor da Tercüman Gazetesi’nin sahibine güya para aktarılmış. Meclis’te de bu konuşuluyor. Ben dedim ki, ‘Sırtımda iddialarla Köşk’e çıkmam. Bu kooperatife para verilmiştir. Ben vermedim. Bu parayı bütçe encümeni verdi, siz tasdik ettiniz, devletin bütçesi de ödüyor. ‘Bütçeden bu parayı Maliye Bakanlığı sendikanın muhasebesine aktaracak. Maliye ile Milli Eğitim aktaracaklar aktarmıyorlar. Bana şikâyet geldi ben de sordum niye aktarmıyorsunuz. Bütçeye konmuş para. Mırın kırın ettiler ben de dedim ki ‘Ben başbakanım, kanunlardan sorumluyum aktarın.’ Nereye aktardılar? Sendikanın muhasebesine. Sendika da parayı ne yapmış? Tercüman Gazetesi’nin arsası varmış onu almaya sarf etmiş. Bunda bir yanlışlık varsa bunu sendikaya sorarsınız. Devletin bütçesine koyduğu, Meclisi’nden geçirdiği ve Meclis’in tasdik ettiği parayı ‘Bu adama ödeyin’ dedim, sadece…

Türkiye’nin Kürt meselesi yoktur

Peki, Kürt açılımı konusunda ne düşünüyorsunuz? Ben hayatımda tek bir gün evimde veya dostlarımın arasında sen Kürt müsün diye ne sordum ne de düşündüm…

Peki bugün niye soruyor insanlar birbirine.

Ben sormuyorum.

Peki, o zaman şikâyet ne?

Etrafımızda yaşanan tatsız şeyler, ölümler, sokaklar yanıyor…

Bu Emniyet ve asayiş meselesi… Emniyet işi sağlama almak zorundadır. Kimse ölmesin kimsenin ölmesini istemeyiz tamam; ama Emniyet’te bir asayişsizlik mevcutsa onu sağlamak için ne gerekiyorsa yaparlar.

Peki, sizce sağlanıyor mu bu? Bence Kürtleri yıllarca ayırdık…

Hiçbir zaman, hiçbirini ayırmadık . Türkiye’de bir Türk-Kürt meselesi yoktur.

Birden mi patladı bu?

Hayır, dünyada mikro milliyetçilik var zaten. Bir gün içinde çeşitli etnik unsurlar ve etnik değerlere sahip insanlar var. Bunlar bir milliyeti teşkil eder. Amerika’ya gittiğiniz zaman dünya kadar değişik milletlerden insanlar var ama Amerikan milleti olmuşlar. Genel olan mesele bir ülkenin vatandaşlığıdır. Vatandaşlık eşit şartlarda vatandaşlıktır. Bu ülkenin vatandaşı olmuşsunuz, bunu bozmanın ne manası var?

Ama onlar bozmuyor, hükümetler de ayırım yapıyorlar…CHqeqJoUkAA1ybW

Yanlış olan şu; Türkiye’nin bir Kürt meselesi yoktur, Türkiye’nin 1984’te başlamış bir terör meselesi vardır. Türk askerine silah çekilmiştir, karakolları basılmıştır ve Türkiye’nin devlet güçlerine karşı aleni bir savaş açılmıştır. Devlet bunlarla 2000 yılına kadar uğraştı. Öcalan’ın da yakalanıp getirilmesinden sonra hemen hemen her şey durmuştu. 2000 senesinde terör kaybı 6 kişiyken, bugün Reşadiye’deki katliama uğrayan şehitlerin sayısı 7. Yani meseleyi devlet halletmişti ama yeniden başka istikametlere girdi.

Sizce bu istikamet daha kötüye mi gidecek yoksa durdurulacak mı?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aslında geçici şeylerin hakkından gelir. Adam devlete silah çekmişse ne yapacaksınız? Devlete silah çekmişse devlet ona karşılık verecek? Devlet durduğu yerde vatandaşına silah çekmemiş. Bu ülkenin dağ başlarında, sınırlarda terörden dolayı hayatını kaybeden şehitleri, kendilerine verilen görevi yapmaktan şehit olmuşlardır. Bu insanlara verilen görev nedir? Yurdu koruyun, sınırları koruyun. Yurdun sınırlarını korurken şehit olmuşlardır. Devlet tecavüze maruzdur, terörün karşısında dimdik durur ve bu tecavüzleri ortadan kaldırır. Devlet bir hadiseyle karşı karşıyaysa bütün güçlerini kullanacak ve hadiseyi yok edecektir. Türkiye bütün bunları da aşacaktır ve bu güce sahiptir; bu gemi limanına varacaktır. Limanı da Atatürk göstermiştir.

Ben pozitif enerjinin adamıyım. İnsanlar çöküyoruz, batıyoruz, parçalanıyoruz korkusu içinde yaşayamaz. Hayır efendim, çökmeyiz, batmayız, parçalanmayız. Çünkü Türkiye’yi batıracak, çökertecek veya Türkiye’yi parçalayacak tehdit ve tehlikelere karşı mücadele gücümüz var.

Ne ile silahla mı mücadele ediyoruz?

Neyle mücadele olacağını bana sormayın. Mücadele gücü neyse o. Mücadele gücünün öylesi böylesi olmaz. Eğer Türkiye’yi batırmaya, parçalamaya yönelmiş bir takım kötü niyetler varsa bu kötü niyetlerin karşısına dikilirsiniz.

GAP için çok uğraştınız. Şimdi memnun musunuz yaptığınız işten dolayı?

Odanızdaki ışık yanıyorsa oradan geliyor.

Leyla Umar 20.12.2009

GAZETEVATAN

 

 

SÜLEYMAN DEMİREL: BUGÜNLER DE GEÇECEK

9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Kötüyü yaşatmak mümkün değildir. Bu, geçecektir. Zamanını bilemem ama varılacak netice budur. Çünkü hiçbir halkı bunaltmaya devam edemezsiniz. Ne kadar çok sıkıştırırsanız, karşıdan o kadar çok tepki alırsınız. Bütün hikâye, tepki gösterirken meşru düzenin dışına çıkmamak, şiddete müracaat etmemek” dedi.

Cumhuriyet gazetesinden Can Dündar’a konuşan 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Can Dündar’ın Süleyman Demirel ile yaptığı söyleşiye yer verdiği “Bu da geçer yahu” başlıklı yazısı şöyle:

Erdoğan’ın seçimi kazandığı gece, Demirel’e “Şimdi 5 yıl bu iktidarla mı geçecek” diye sormuşlar.
Baba, “Kendinizi 15 yıla hazırlayın” öngörüsünde bulunmuş.

12. yılındayız.

Acaba bugün ne düşünüyor?

Türkiye, peşi peşine tarihi seçimlerin yaşanacağı önümüzdeki iki yılda rotasını değiştirecek mi?

Demirel diyor ki:

“Bugünkü seçmen, 1946’nın Aslanlı köyündeki köylünün cesaretine sahip değilse hiçbir yere gidemeyiz. Bu ülkeyi idare hakkı, idare edene değil, ona idare etme yetkisini verene, yani halka aittir. Türkiye bir yere gelmiştir. Artık idare edenler, elindeki gücü ters kullanarak, devlet imkânlarını alabildiğine dağıtarak seçim kazanamaz. Böyle bir durumda ‘Demokrasi yerleşmiştir’ diyemeyiz. Onu yerleşik hale getirmek lazım…

Türkiye’de pek çok şey iyi değil, halkın şikâyeti var; doğru. Ama şu da bir gerçek: Ülkede sıkıyönetim yok. Devletin kanunları işliyor. Demokrasinin getirdiği imkânlar mevcut. Yani yol bitmiş değil. Halk daha iyisine talip olmalı.”

Siyasetin hikâyesi budur

İyi de nasıl?

Partiler lider sultası altında. Yargı kuşatıldı. Medya, üniversite susturuldu. Her tür itiraz bastırılıyor. Bu koşullarda nasıl hak aranacak?

Demirel, hepsine hak veriyor ama iyimser konuşuyor:

“Hepsi doğru ama bunları aşmak için, hak arama yollarını yaratmalıyız.”

Verilecek mücadele için kendisini örnek gösteriyor:

“28 bin köye elektrik götürdüm. Edirne’den Hakkâri’ye yol, su götürdüm. Üniversiteler, fabrikalar yaptım bu memlekete… Sonra geldiler, beni şu senin oturduğun koltuğa oturttular,

‘10 sene yasaklısın’ dediler.

O 10 senenin 7’sinde orada oturdum.

8. senesinde muhalefet lideriydim.

11. senesinde başbakandım.

14. senesinde cumhurbaşkanıydım.

Siyasetin hikâyesi budur.”

Baskı karşısında büzülmeyin

CHqSlaJW8AAe_xL“Hiçbir şey bedava değil. Gayret edeceksiniz, çalışacaksınız. Gereğinde ‘Bu olmadı’ deyip yenisini arayacaksınız. Memleket kötü idare ediliyorsa ‘Böyle idare olmaz’ diye peşlerine düşeceksiniz.

– Ama peşine düşenlerin başına olmadık işler geliyor?

– Onları inkâr etmiyorum. Sizler sıkıntıları dile getiriyorsunuz, bunlara da hak veriyorum. Hak vermediğim şey, bunların karşısında büzülmek. Büzülenlere hak vermiyorum.

– Yarım asrı aşkın süredir politikanın içindesiniz. Bugünkü parti sistemine, dış politikaya, Emniyet’e, askere, yargıya, medyaya, sermayenin iktidar karşısındaki haline benzer bir durum gördünüz mü hiç?

– Kötüleri mukayese etmek kolaydır. Siz kötüyü aramayın, ‘Filan devir daha iyiydi’ diye, daha iyiyi arayın. Bunların hepsini aşacak Türkiye… İyiliğe karşı kötülük yapılırsa ortadan kalkacak olan kötülüktür, ama sabır lazım… İnşallah her şey daha iyi olur. Hiç karamsarlığa kapılmayın. Türkiye büyük memlekettir. Bir imparatorluk bakiyesidir. Bu bir. İkincisi, büyük bir devrimi yapmış, bir orta dönem toplumunu çağın toplumu yapmıştır. Bunu kimse yapamamış, bir tek Mustafa Kemal Atatürk yapmıştır. O da en iyisini yapmıştır. Bugün aksamalar varsa, onun yaptığı şey tam anlaşılmadığındandır. Dine karışmış bir toplumu seküler bir toplum yapmak kolay şey değil. Çünkü seküler toplum açık konuşmayı gerektiriyor. Dine karışmış toplumlar açık konuşmayı kaldırmaz, korku hâkim olur. Türkiye bunları konuşabilse içinden çıkabilecek.

– Ama yine korku hâkim gibi görünüyor.

– Evet öyle…

– Toplumun yeniden dine karıştığı da görünüyor?

– Evet, ama Türkiye’ye laiklik çok şey getirmiştir. Getirdiklerini silmek kolay kolay mümkün değildir.

– Sandığı önemsiyorsunuz ama sandık tek başına çare mi? Sivil toplum, sendikalar, iş âlemi, toplumsal yaşam bu kadar kuşatılmışsa, seçim bir ülkeyi demokratik yapmaya yeter mi?

– Sistemin çalışması lazım. Sistemde sendika var, iş âlemi var, basın var, üniversite var. Bunları sistemin içinden çıkarırsanız sıkıntı oluyor. Sistem niye bozuldu? Biz 1965’te seçim kazandık. 73’te veya 75’te kaybedebilirdik. Müdahale olmasa da seçim kaybetseydik, sistem işlerdi. Bizim elimizden iktidarı zorla aldılar, verecek kimseyi de bulamadılar, 75’te yine bize geldi iş… Eğer hiç dokunmasalardı, sistem iyi kötü kendini düzeltirdi. Şimdi ne oldu? Siyasi sistemi yere vurduk, o sistemi kötüleyen askeri de şimdi kötüledik. ‘Kime inanacaksın’ noktasında açıkta kaldık. Soğuması için biraz zaman lazım.

– Seçimde insanlara ne yapmalarını tavsiye edersiniz?

– Komşusunu alıp ‘Hadi gel kardeşim’ deyip sandığa götürecek.

Bir Demirel fıkrası

Reçete çok da…

Geldik Güniz Sokak’ı kahkahalarla çınlatan bölüme…

Demirel, sürekli “sabır”dan söz edince, sabretmekte zorlanıyorum.

“Türkiye 10 senedir sabrediyor” diyorum.

Cevap veriyor:

“10 sene politikada uzun süre değil.”

“Ama bizim hayatımızda uzun süre…”

“Demek ki 10 sene yetmemiş, bir doz daha alacaksınız.”

“Aman efendim, aşırı dozdan gitmeyelim sonra…”

Kahkahalar üzerine ibretlik bir öykü anlatıyor:

“Yahudi çobanın koyunlarını kurt yiyormuş. Papaza gitmiş. ‘Bana bir reçete ver’ demiş. Yazmış papaz. ‘Şu reçeteyi al, uygula, bundan sonra olmaz’ demiş. Ertesi gün, ‘Ne oldu’ diye sormuş, ‘Kurt yine geldi, yedi’ demiş çoban… Bir reçete daha yazmış papaz… 3. gün yine aynı şikâyetle gelmiş çoban… Bunun üzerine papaz demiş ki:

‘Benim daha çok reçetem var da, acaba senin koyunlar dayanacak mı?”

Churchill’in İncil’de okuduğu satır

Haksızlık karşısında sabır telkin ediyor Demirel…

Ne söylesem, “Sabredeceksiniz. Sabredeceksiniz” diyor. sonra da yüzüme bakıp, “Sevmedin değil mi bu lafları” diye soruyor.

“Mücadele edeceksiniz’ deseniz daha iyiydi” diyorum.

Bir Winston Churchill hikâyesi anlatıyor.

Savaş yılları. Churchill İngiliz Bahriye Nazırı… Savaşta bir denizaltı batıyor. Yakın dostu olan İngiliz başbakanı kendisini çağırıp istifasını istiyor. Churchill odasına çıkıyor. Masasına oturuyor. İncil’i açıyor. Ve şu satırı okuyor:

“This will pass too…”

Yani?

“Bu da geçer yahu…”

Hiçbir halkı bunaltmaya devam edemezsiniz

“Bunlar da geçer canım” diyor Demirel gülümseyerek…CHqhHxsW8AArfOw

“Ama kendiliğinden geçmez herhalde” diyorum.

Ciddileşiyor:

“Kötüyü yaşatmak mümkün değildir. Bu, geçecektir. Zamanını bilemem ama varılacak netice budur. Çünkü hiçbir halkı bunaltmaya devam edemezsiniz. Ne kadar çok sıkıştırırsanız, karşıdan o kadar çok tepki alırsınız. Bütün hikâye, tepki gösterirken meşru düzenin dışına çıkmamak, şiddete müracaat etmemek…”

İyi de, Gezi’de şiddete başvuran, gençler değildi ki… Bir parkta barış içinde oturanlar şiddetle püskürtüldü, yaralandı, öldürüldü. Şiddeti devlet uygularsa ne diyeceğiz?

“Gençlere kötü muamelenin sonu yoktur. Ne dünyada ne de bizde başarılı olmuştur. Biz, ‘Bunlar devam eder’ demiyoruz, ‘Geçer’ diyoruz, ama ‘Demokratik ortamı muhafaza etmek lazım. Ortamı şiddete çevirmemek lazım’ diyoruz. Ne olursa olsun yine de gençlere ‘Siz şiddetten uzak durun’ diyeceğiz. Çünkü onu demediğimiz takdirde meydana gelecek durum daha da kötü.”

Berişa hatırası

Ve bir anısını anlatıyor Demirel:

“Arnavutluk Başbakanı Berişa iyi bir doktordu. Benim de çok iyi dostumdu. Kaybetti başbakanlığı… Arnavutluk’a gittiğimde beni ziyarete geldi. Dedim ki, ‘Sakın sokağa inme. Sokakta başbakanlık arama. Sokağa inersen belki gelecek sene başbakan olursun ama öbür sene düşersin. Sokağa inmez de meşru yollardan gidersen gelecek sene başbakan olamazsın belki, ama 3 sene sonra başbakan olursun, 10 sene sonra yine başbakan kalırsın.’ Adam benim dediğimi yaptı, 3 sene sonra başbakan oldu, 10 sene sonra da başbakan kaldı.

Ne yapıp yapacaksınız, sabredeceksiniz, şiddetten kaçınacaksınız.”

Can Dündar 01.12.2013

CUMHURİYET

 

Sümer Tilmaç: İstanbul’da Yeteneğimi Kaybediyorum

Antalya-Manavgat otoyolu üzerinde benzin almak için duranları bir Yeşilçam artisti karşılıyor. Sümer Tilmaç selam veren herkesi elleriyle yaptığı köftelerle ve köy kahvaltısıyla misafir ediyor. Son zamanlarda popüler komedi fimlerinde gördüğümüz Tilmaç bir dönem tarih filmlerinin aranılan oyuncusuydu. Sanatçı Osmanlı tarihini oynadığı bu filmlerden öğrendiğini itiraf ediyor.

Oyuncu Sümer Tilmaç, bugüne kadar 210’dan fazla filmde rol aldı, yüze yakın tiyatroda oynadı. Dönem arkadaşları arasında hâlâ sinema filmlerinde rol alan sayılı oyunculardan. 90’larda Süper Baba ve Reis Bey gibi yapımlarda canlandırdığı karakterlerle akıllarda yer edinen Tilmaç, son dönemlerde daha çok komedi filmleriyle seyirci karşısına çıkıyor. Tilmaç, yıllardır Antalya’da yaşıyor. İstanbul’a sadece film çekimleri için geliyor. “Burada şarj oluyorum.” diyen Tilmaç, Manavgat’taki bir kolejde sinema dersleri veriyor. Öğrencilerinin senaryosunu yazıp çektiği “e) Hiçbiri” adlı film, montaj aşamasında. Altın Portakal Film Festivali’ne gönderecekler. İstanbul’a ise hep “Bizans” diyor. Sormadan edemedik:

İstanbul’a neden Bizans diyorsunuz?

Bizans da ondan (Kahkaha atıyor). Yaşam şekli olarak söylüyorum. Entrikalarıyla. Hele bizim çevre biraz daha Bizans’a yakın.

Antalya’ya bu çevreden uzak durmak için mi geldiniz?

Tabiî ki. Ben hiçbir zaman o çevreye adapte olamadım. Onların yaşam biçimiyle benimki örtüşmedi. Dedikodular had safhada. Gazeteci arıyor: “Sümer abi Rus kızları omzuna verelim, fotoğraf çekelim.” Bunlarla muhatap oluyorsunuz. Bu bana göre değil. İstanbul’da bütün yeteneğimi kaybediyorum. Burada şarj oluyorum.

Sinema çevresinden uzak durmaya çalışırken bu kadar filmde nasıl rol alabiliyorsunuz?

Yönetmen olduğunuzu varsayın, ben ata biniyorum, eşeğe biniyorum, işimi de ciddiye alıyorum, çekimlere zamanında gidiyorum. İşine bunca zamandır aynı derecede saygıyla yaklaşan pek insan kalmadı. Dolayısıyla beni çağırıyorlar.

Her teklifi kabul ediyor musunuz?

Hayır. Mesela Kurtlar Vadisi’nde Baron rolünü teklif etmişlerdi kabul etmedim. Çoğu oyuncu için kaçırılmayacak bir roldü. Süper Baba dizisinden sonra bu teklif gelmişti. O rolün arkasından kötü bir karakteri oynamak istemedim. Tiyatroda para sebebiyle kötü adamı oynamıştım ama televizyonda hiç kötü olmamıştım. Zeki Alasya şöyle söylerdi: “Kötü adam oynuyorsun, gözünün içi gülüyor.” Kötü karakter bana yakışıyormuş gibi gelirdi. Kötülüğün bile bir sebebi vardır. Şimdilerde bakıyorum da Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisindeki kötü karaktere, Allah aşkına söyleyin öyle bir adam olur mu? Her gün böyle davranılır mı? Milletin psikolojisini bozdular.

Bir kolejde çocuklarla film çekiyorsunuz. Yeni nesil sizce nasıl?

Benim yeni nesilde gördüğüm sorumsuzluk. Bu, çocukların hatası değil. Çocukları sorumsuz hale getirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Buna da sevgi diyoruz. Sevgi filan değil. Bunu yapan da bence kadınlar. İnsanlar çocuklarını pahalı oyuncaklar haline getirdi.

sümertilmaç

Ben komiklik yapmıyorum ki durum komik

Kendinizi komik buluyor musunuz?

Ben komiklik yapmıyorum. Durum komedisi yapıyorum. Kahpe Bizans’ta herkes komiklik yapmıştır, ben oynanması gerektiği şekilde oynadım. Kahpe Bizans’ta Gani’ye dedim ki, “Bu kapıyı filmin sonuna kadar taşıyayım.” Fikri çok beğendi, kapı filmin sonuna kadar üstümde kaldı.

Kahpe Bizans’ı başarılı bir film olarak görüyor musunuz?

Şimdi klasik oldu bir kere. Ben sinemadan yanayım. Çekilen her filme saygılıyım.

Hep popüler filmlerde oynuyorsunuz. Hiç sanat filminde oynadınız mı?

Sanat filmi bana iğreti geliyor. Slogan filmi gibi. Üç sanat filminde oynadım. Oynayarak nefret ettim yani. Oynamayarak değil. Zeki Ökten’le de, Yılmaz Güney’le de çalıştık. Onların içinde sanat filmi diye ayırdıklarınız hangisi bilmiyorum ama düşüncem böyle. Öyle film olmaz. Filmin içinde toplumsal mesajlar olabilir ama dozunda olmalı.

Uluslararası ödül alan filmleri izlediniz mi? Süt-Yumurta-Bal üçlemesini mesela.

İzledim.

Nasıl buluyorsunuz?

Beğeniyorum. İşte genç yönetmenlerde bu var. Naiflik. Masa başı çalışıp konuyu irdeleyebiliyorlar.

Sizin eleştirdikleriniz hangileri?

İdeolojik filmler. Körü körüne insanın gözüne sokmak. ‘Budur başka da ideoloji yoktur!’u kabul etmiyorum.

Takı takma alışkanlığı tarihî filmlerden yadigâr

63 yaşındaki Sümer Tilmaç’ın boynundan kolyesi ya da yazması eksik olmuyor. Bileğinden, gümüş bileziği, parmağından yüzüğü, kulağından da küpesi. Aksesuarı sevdiğini söylüyor. Takı takma alışkanlığı ona oynadığı tarihi filmlerden yadigârmış. Tilmaç, “Kültürsüzlük olarak görebilirsiniz ama maalesef Osmanlı’yı, tarihimizi ben filmlerden öğrendim. Okulda bize çok değişik anlattılar. Oynadıkça Vahdettin’i tanıdım, tarihin başka olduğunu öğrendim.”

Tilmaç, ilköğretim öğrencileriyle film çekiyor. Yönetmen, kameraman ve oyuncular da öğrenci. Tilmaç, danışmanlığını yaptığı filmde kırtasiyeci rolünde.

Zülfü Livaneli ve Berhan Şimşek’e çok destek verdim ama değmedi

Sanatçı milletvekili adaylarına kızıyorsunuz. Neden?

Daha önce Meclise çok sayıda sanatçı gitti. Bakıyorum yaptıkları ile konuştukları arasında çok fark var. Ama yine gidin onlara sorun, çok şey yaptıklarını anlatırlar.

Umut beslediğiniz ama hayal kırıklığına uğradığınız isimler var mı?

Zülfü Livaneli ve Berhan Şimşek. Çok umut besledim. Onlara çok destek oldum. Türkiye’de siyasetin en üst noktasında olan birine, Livaneli’yi destekleyen önemli şeyler söyledim. Menderes Türel’in belediye başkanı olduğu seçimlerde ancak Livaneli aday gösterilirse CHP kazanır dedim. Ben sanatçıların milletvekili değil de belediye başkanı olmasından yanaydım, meğerse onlar bakan olmak istiyorlarmış.

Şimdiki başkanla aranız nasıl?

Belediye Başkanı’na danışmanlık yapıyorum. Yalnız CHP’nin bir tarafı var. Yürümüyor işler, olmuyor. Sokağın ne istediğini bilemeyen sosyal demokrat olamaz. O yüzden belediye başkanı olmuyorsunuz. İyi bir bilim adamı, doktor ama çevresindeki insanlar maalesef. Konular tıkanıyor, bürokrasinin içindeki işleyiş şekli âtıl.

Sosyal demokrat mısınız?

Sosyal demokrat düşüncesine yakın idim. Uygulanmasındaki yanlışlıklardan ötürü artık öyle düşünemiyorum. Her şeyin devlete ait olmasına, bir de devlet memuruna karşıyım.

Kolunuzda Atatürk dövmesi var, kartvizitinizde de resmi.

Bugüne kadar yabancı devrimciler ithal ettiler. Baktım meğerse en büyük devrimci bizim devrimciymiş, bizi kurtarmış adam yani. Niye kalkıp da Küba’daki devrimciyi düşüneyim. Ben mesela Shakespeare’i bile sevmem. Çünkü benim adamım değil, benim yazarım değil. Biraz Türk olmayı seviyorum. Ama siyasal görüş anlamında değil.

Şşşşşşşt sakın kaza yapmayın!

Eskiden hastane duvarlarında sessiz olmayı telkin eden bir hemşire fotoğrafı vardı. Sümer Tilmaç da yakında benzincilerde aynen böyle bir fotoğrafını görebilirsiniz. Tilmaç, 2,5 aydır Antalya-Manavgat otoyolu kenarındaki dinlenme tesislerinde işletme müdürlüğü yapıyor. Buranın işletmecisi değil halkla ilişkilercisi, bazen garsonu, kasiyeri, aşçısı… Masaları teker teker dolaşıyor, misafirleriyle muhabbet ediyor. Bu konuşmalar sırasında yorgun müşteri görürse arka bahçede portakal ve limon ağaçları arasındaki hamaklarda biraz dinlenmesi için ikna ediyor. Fotoğrafının basılı olduğu broşürlerde sürücülere uyarılar var. “Dikkatli olun!” Çalıştığı akaryakıt dağıtım şirketi bu projeyi tüm Türkiye’ye yaymayı planlıyor.

ALPARSLAN TÜRKEŞ BABAMIN YAKIN ARKADAŞIYDI

Tilmaç, Giritli bir memur baba ile Türkmenistan göçmeni memur bir annenin çocuğu. Evlerinde Türkçe dışında Rumca ve Rusça konuşulurmuş. Tilmaç’ın annesi İşçi Parstisi’nin kurucularındanmış, Behice Boran ile yakın arkadaşmış. Babasının yakın dostlarından biri ise Alparslan Türkeş’miş. Evlerine sık sık gelirmiş.

Gülizar Baki 02.04.2011

ZAMAN

Sümer Tilmaç: İstanbul’da Yeteneğimi Kaybediyorum

Antalya-Manavgat otoyolu üzerinde benzin almak için duranları bir Yeşilçam artisti karşılıyor. Sümer Tilmaç selam veren herkesi elleriyle yaptığı köftelerle ve köy kahvaltısıyla misafir ediyor. Son zamanlarda popüler komedi fimlerinde gördüğümüz Tilmaç bir dönem tarih filmlerinin aranılan oyuncusuydu. Sanatçı Osmanlı tarihini oynadığı bu filmlerden öğrendiğini itiraf ediyor.

Oyuncu Sümer Tilmaç, bugüne kadar 210’dan fazla filmde rol aldı, yüze yakın tiyatroda oynadı. Dönem arkadaşları arasında hâlâ sinema filmlerinde rol alan sayılı oyunculardan. 90’larda Süper Baba ve Reis Bey gibi yapımlarda canlandırdığı karakterlerle akıllarda yer edinen Tilmaç, son dönemlerde daha çok komedi filmleriyle seyirci karşısına çıkıyor. Tilmaç, yıllardır Antalya’da yaşıyor. İstanbul’a sadece film çekimleri için geliyor. “Burada şarj oluyorum.” diyen Tilmaç, Manavgat’taki bir kolejde sinema dersleri veriyor. Öğrencilerinin senaryosunu yazıp çektiği “e) Hiçbiri” adlı film, montaj aşamasında. Altın Portakal Film Festivali’ne gönderecekler. İstanbul’a ise hep “Bizans” diyor. Sormadan edemedik:

İstanbul’a neden Bizans diyorsunuz?

Bizans da ondan (Kahkaha atıyor). Yaşam şekli olarak söylüyorum. Entrikalarıyla. Hele bizim çevre biraz daha Bizans’a yakın.

Antalya’ya bu çevreden uzak durmak için mi geldiniz?

Tabiî ki. Ben hiçbir zaman o çevreye adapte olamadım. Onların yaşam biçimiyle benimki örtüşmedi. Dedikodular had safhada. Gazeteci arıyor: “Sümer abi Rus kızları omzuna verelim, fotoğraf çekelim.” Bunlarla muhatap oluyorsunuz. Bu bana göre değil. İstanbul’da bütün yeteneğimi kaybediyorum. Burada şarj oluyorum.

Sinema çevresinden uzak durmaya çalışırken bu kadar filmde nasıl rol alabiliyorsunuz?

Yönetmen olduğunuzu varsayın, ben ata biniyorum, eşeğe biniyorum, işimi de ciddiye alıyorum, çekimlere zamanında gidiyorum. İşine bunca zamandır aynı derecede saygıyla yaklaşan pek insan kalmadı. Dolayısıyla beni çağırıyorlar.

Her teklifi kabul ediyor musunuz?

Hayır. Mesela Kurtlar Vadisi’nde Baron rolünü teklif etmişlerdi kabul etmedim. Çoğu oyuncu için kaçırılmayacak bir roldü. Süper Baba dizisinden sonra bu teklif gelmişti. O rolün arkasından kötü bir karakteri oynamak istemedim. Tiyatroda para sebebiyle kötü adamı oynamıştım ama televizyonda hiç kötü olmamıştım. Zeki Alasya şöyle söylerdi: “Kötü adam oynuyorsun, gözünün içi gülüyor.” Kötü karakter bana yakışıyormuş gibi gelirdi. Kötülüğün bile bir sebebi vardır. Şimdilerde bakıyorum da Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisindeki kötü karaktere, Allah aşkına söyleyin öyle bir adam olur mu? Her gün böyle davranılır mı? Milletin psikolojisini bozdular.

Bir kolejde çocuklarla film çekiyorsunuz. Yeni nesil sizce nasıl?

Benim yeni nesilde gördüğüm sorumsuzluk. Bu, çocukların hatası değil. Çocukları sorumsuz hale getirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Buna da sevgi diyoruz. Sevgi filan değil. Bunu yapan da bence kadınlar. İnsanlar çocuklarını pahalı oyuncaklar haline getirdi.

sümertilmaç

Ben komiklik yapmıyorum ki durum komik

Kendinizi komik buluyor musunuz?

Ben komiklik yapmıyorum. Durum komedisi yapıyorum. Kahpe Bizans’ta herkes komiklik yapmıştır, ben oynanması gerektiği şekilde oynadım. Kahpe Bizans’ta Gani’ye dedim ki, “Bu kapıyı filmin sonuna kadar taşıyayım.” Fikri çok beğendi, kapı filmin sonuna kadar üstümde kaldı.

Kahpe Bizans’ı başarılı bir film olarak görüyor musunuz?

Şimdi klasik oldu bir kere. Ben sinemadan yanayım. Çekilen her filme saygılıyım.

Hep popüler filmlerde oynuyorsunuz. Hiç sanat filminde oynadınız mı?

Sanat filmi bana iğreti geliyor. Slogan filmi gibi. Üç sanat filminde oynadım. Oynayarak nefret ettim yani. Oynamayarak değil. Zeki Ökten’le de, Yılmaz Güney’le de çalıştık. Onların içinde sanat filmi diye ayırdıklarınız hangisi bilmiyorum ama düşüncem böyle. Öyle film olmaz. Filmin içinde toplumsal mesajlar olabilir ama dozunda olmalı.

Uluslararası ödül alan filmleri izlediniz mi? Süt-Yumurta-Bal üçlemesini mesela.

İzledim.

Nasıl buluyorsunuz?

Beğeniyorum. İşte genç yönetmenlerde bu var. Naiflik. Masa başı çalışıp konuyu irdeleyebiliyorlar.

Sizin eleştirdikleriniz hangileri?

İdeolojik filmler. Körü körüne insanın gözüne sokmak. ‘Budur başka da ideoloji yoktur!’u kabul etmiyorum.

Takı takma alışkanlığı tarihî filmlerden yadigâr

63 yaşındaki Sümer Tilmaç’ın boynundan kolyesi ya da yazması eksik olmuyor. Bileğinden, gümüş bileziği, parmağından yüzüğü, kulağından da küpesi. Aksesuarı sevdiğini söylüyor. Takı takma alışkanlığı ona oynadığı tarihi filmlerden yadigârmış. Tilmaç, “Kültürsüzlük olarak görebilirsiniz ama maalesef Osmanlı’yı, tarihimizi ben filmlerden öğrendim. Okulda bize çok değişik anlattılar. Oynadıkça Vahdettin’i tanıdım, tarihin başka olduğunu öğrendim.”

Tilmaç, ilköğretim öğrencileriyle film çekiyor. Yönetmen, kameraman ve oyuncular da öğrenci. Tilmaç, danışmanlığını yaptığı filmde kırtasiyeci rolünde.

Zülfü Livaneli ve Berhan Şimşek’e çok destek verdim ama değmedi

Sanatçı milletvekili adaylarına kızıyorsunuz. Neden?

Daha önce Meclise çok sayıda sanatçı gitti. Bakıyorum yaptıkları ile konuştukları arasında çok fark var. Ama yine gidin onlara sorun, çok şey yaptıklarını anlatırlar.

Umut beslediğiniz ama hayal kırıklığına uğradığınız isimler var mı?

Zülfü Livaneli ve Berhan Şimşek. Çok umut besledim. Onlara çok destek oldum. Türkiye’de siyasetin en üst noktasında olan birine, Livaneli’yi destekleyen önemli şeyler söyledim. Menderes Türel’in belediye başkanı olduğu seçimlerde ancak Livaneli aday gösterilirse CHP kazanır dedim. Ben sanatçıların milletvekili değil de belediye başkanı olmasından yanaydım, meğerse onlar bakan olmak istiyorlarmış.

Şimdiki başkanla aranız nasıl?

Belediye Başkanı’na danışmanlık yapıyorum. Yalnız CHP’nin bir tarafı var. Yürümüyor işler, olmuyor. Sokağın ne istediğini bilemeyen sosyal demokrat olamaz. O yüzden belediye başkanı olmuyorsunuz. İyi bir bilim adamı, doktor ama çevresindeki insanlar maalesef. Konular tıkanıyor, bürokrasinin içindeki işleyiş şekli âtıl.

Sosyal demokrat mısınız?

Sosyal demokrat düşüncesine yakın idim. Uygulanmasındaki yanlışlıklardan ötürü artık öyle düşünemiyorum. Her şeyin devlete ait olmasına, bir de devlet memuruna karşıyım.

Kolunuzda Atatürk dövmesi var, kartvizitinizde de resmi.

Bugüne kadar yabancı devrimciler ithal ettiler. Baktım meğerse en büyük devrimci bizim devrimciymiş, bizi kurtarmış adam yani. Niye kalkıp da Küba’daki devrimciyi düşüneyim. Ben mesela Shakespeare’i bile sevmem. Çünkü benim adamım değil, benim yazarım değil. Biraz Türk olmayı seviyorum. Ama siyasal görüş anlamında değil.

Şşşşşşşt sakın kaza yapmayın!

Eskiden hastane duvarlarında sessiz olmayı telkin eden bir hemşire fotoğrafı vardı. Sümer Tilmaç da yakında benzincilerde aynen böyle bir fotoğrafını görebilirsiniz. Tilmaç, 2,5 aydır Antalya-Manavgat otoyolu kenarındaki dinlenme tesislerinde işletme müdürlüğü yapıyor. Buranın işletmecisi değil halkla ilişkilercisi, bazen garsonu, kasiyeri, aşçısı… Masaları teker teker dolaşıyor, misafirleriyle muhabbet ediyor. Bu konuşmalar sırasında yorgun müşteri görürse arka bahçede portakal ve limon ağaçları arasındaki hamaklarda biraz dinlenmesi için ikna ediyor. Fotoğrafının basılı olduğu broşürlerde sürücülere uyarılar var. “Dikkatli olun!” Çalıştığı akaryakıt dağıtım şirketi bu projeyi tüm Türkiye’ye yaymayı planlıyor.

ALPARSLAN TÜRKEŞ BABAMIN YAKIN ARKADAŞIYDI

Tilmaç, Giritli bir memur baba ile Türkmenistan göçmeni memur bir annenin çocuğu. Evlerinde Türkçe dışında Rumca ve Rusça konuşulurmuş. Tilmaç’ın annesi İşçi Parstisi’nin kurucularındanmış, Behice Boran ile yakın arkadaşmış. Babasının yakın dostlarından biri ise Alparslan Türkeş’miş. Evlerine sık sık gelirmiş.

Gülizar Baki 02.04.2011

ZAMAN

GiresunSporlu Rıdvan: Burası Artık Bizim Evimiz

0

Giresunspor’un 2. Lig şampiyonluğunda önemli derecede katkısı bulunan orta saha oyuncusu Rıdvan Sağlam, geride kalan iki yıllık Giresunspor serüvenini gazeteniz Öncü’nün Spor Servisi’ne anlattı.

Bu süreçte yeşil beyazlı taraftarlardan büyük destek gördüklerini ifade eden Rıdvan,  başarının da sırrını açıklayarak, “Beraber ağlayıp beraber güldük ama hiçbir zaman yılmadık, inandığımız hedeflerin peşinden koştuk ve hedefe ulaştık.” dedi.

Kariyerinden, Giresunspor’da geçirdiği günlere kadar birçok sorumuza içten cevaplar veren Rıdvan, yeşil beyazlı kulüpte çok mutlu olduğunu itiraf etti.

Başkan Mustafa Temel Bozbağ’ın çok çalışkan bir başkan olduğunu kaydeden Rıdvan, gelecek sezona dair de, “Öncelikle inşallah başkanımız devam eder. Sonrasında görüşürüz. O olsun, yönetim olsun illa bir ara yol bulunur.” dedi.

Sözü çok fazla uzatmadan Spor Muhabirimiz Özgür Erdoğan’ın Rıdvan Sağlam ile yaptığı röportajla sizleri baş başa bırakıyoruz.

RIDVAN SAĞLAM KİMDİR? BİRAZ KENDİNDEN BAHSEDER MİSİN? FUTBOLA NEREDE BAŞLADIN?

Trabzonluyum. Ailem yurtdışında yaşıyor. Futbola da yurtdışında başladım. Ama orada profesyonel olarak oynamadım. Türkiye’ye 18 yaşında geldim. 18 yaşında Sürmenespor’da profesyonel olarak futbola başladım.  Sürmenespor’dan sonra Karsspor’a transfer oldum. Sonra 4 yıl Konya Şekerspor’un başarısı için ter döktüm. O dönemin Fenerbahçe’si gibiydi. Sonra Giresunspor’da buluştuk. İlk defa PTT 1. Lig’de oynadım ve şampiyonluk yaşadım.

PTT 1. LİG’DE GERİDE KALAN SEZONU BİZİM İÇİN DEĞERLENDİRİR MİSİN?

Takım olarak kötü başladık, iyi bitirdik diyebilirim. İlk haftalarda galibiyetimiz dahi yoktu. Sonrasında Erkan Sözeri takımın başına geçti. Erkan hocanın gelişiyle iyi bir hava yakaladık. Bunu da iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum. 44 puan bence bu sezon iyi bir puan. Çünkü yeni bir lige çıkmışız. Yüksek meblağlarla kurulu takımlarla savaştık. Bence bu başarıdır.

BUNDAN SONRAKİ HEDEFLERİN ARASINDA NELER VAR?

Bizim ilk tercihimiz hep Giresunspor’dur. Oturur konuşuruz. Bir yol buluruz. Öncelikle inşallah başkanımız devam eder. Sonrasında görüşürüz. O olsun, yönetim olsun illa bir ara yol bulunur. Çünkü burası bizim evimiz gibi oldu artık.

GİRESUNSPOR’DA EN İYİ ANLAŞTIĞIN İSİMLER KİMLER?

Aslında bakarsan herkesle iyi anlaşırım. Ama Barış ve Çağrı ile daha iç içeydik.

HERKESİN BİR TAKMA İSMİ VARDIR? SENİN DE VAR MIYDI?

Evet. Kimi RİDİ derdi kimisi de INIESTA. (Gülüyor)

FUTBOL HAYATINDA KIRILMA ANLARI OLDU MU?

Kırılma anım çoktur. Yurtdışından Sürmenespor gelmem bir şans oldu. Ailem bile Sürmene’ye geldiğimi bilmiyordu. İzinsiz gelmiştim. Sümene’de elimden tuttular. Benim lisansımı bir futbolcunun üç katı maliyetiyle aldılar. İkinci olarak, Karsspor’da oynarken, ilk 8 hafta hiç oynamamıştım. Benim mevkiimdeki arkadaşım sakatlık yaşadıktan sonra orada bir çıkış yakaladım. Sonra Konya Şeker’e gittim. 2. Lig’in Fenerbahçe’si gibiydi.

KARİYERİNİN ÇIKIŞ NOKTALARI DERSEK?

Çıkış olarak Kars’ta oynadığım dönem ve Giresunspor’da oynadığım dönemleri sayabilirim.

TARAFTARLARIMIZ NASIL?

Taraftarlarımızın yaptıkları, hele ki Genç Çotanaklar’ın yaptıkları hiç anlatılmaz. Her futbolcuya böylesi güzel taraftar nasip olmaz. Geçen seneki şampiyonluk zaten anlatılmaz. 15 bin kişilik statta 30 bin kişi var gibiydi. Meydan da yaptığımız şampiyonluk kutlaması da çok iyiydi. Marmaralı Çotanaklar, stadın arkasında köprüdeydi. Yapılanları unutmayız. Hep arkamızda durdular. Onlara çok teşekkür ederim.

ŞAMPİYONLUK ÖYKÜSÜ EN KISA HALİYLE NASIL ANLATIRSIN?

Yine bu seneki gibi kötü başlamış olduğumuz bir sezondu. Bu herhalde Giresun’da alışkanlık. (Gülüyor) O şampiyonluk anlatılmaz yaşanır. O Giresunspor belgeselini izlesinler.

SON OLARAK TARAFTARLARA NELER SÖYLEMEK İSTERSİN?

Her zaman takımlarını desteklesinler. İnşallah Giresunspor eski günlerine tekrar döner. Çünkü çok zor şartlardan bugünlere gelindi. Çok büyük paralar harcamadan buralara gelindi. Büyük bütçeli takımları geride bıraktık. Ufak kırılma anları olmasa play-off oynayabilirdik. Giresunspor’a ve bu yönetime sahip çıksınlar. Burası bizim birinci evimiz gibi. Burası çok güzel anılarımızın olduğu yer. Ben olayım veya olmayayım her zaman Giresunspor’u takip edeceğim.

Özgür Erdoğan 06.06.2015

GİRESUNGAZETE.NET

GiresunSporlu Rıdvan: Burası Artık Bizim Evimiz

0

Giresunspor’un 2. Lig şampiyonluğunda önemli derecede katkısı bulunan orta saha oyuncusu Rıdvan Sağlam, geride kalan iki yıllık Giresunspor serüvenini gazeteniz Öncü’nün Spor Servisi’ne anlattı.

Bu süreçte yeşil beyazlı taraftarlardan büyük destek gördüklerini ifade eden Rıdvan,  başarının da sırrını açıklayarak, “Beraber ağlayıp beraber güldük ama hiçbir zaman yılmadık, inandığımız hedeflerin peşinden koştuk ve hedefe ulaştık.” dedi.

Kariyerinden, Giresunspor’da geçirdiği günlere kadar birçok sorumuza içten cevaplar veren Rıdvan, yeşil beyazlı kulüpte çok mutlu olduğunu itiraf etti.

Başkan Mustafa Temel Bozbağ’ın çok çalışkan bir başkan olduğunu kaydeden Rıdvan, gelecek sezona dair de, “Öncelikle inşallah başkanımız devam eder. Sonrasında görüşürüz. O olsun, yönetim olsun illa bir ara yol bulunur.” dedi.

Sözü çok fazla uzatmadan Spor Muhabirimiz Özgür Erdoğan’ın Rıdvan Sağlam ile yaptığı röportajla sizleri baş başa bırakıyoruz.

RIDVAN SAĞLAM KİMDİR? BİRAZ KENDİNDEN BAHSEDER MİSİN? FUTBOLA NEREDE BAŞLADIN?

Trabzonluyum. Ailem yurtdışında yaşıyor. Futbola da yurtdışında başladım. Ama orada profesyonel olarak oynamadım. Türkiye’ye 18 yaşında geldim. 18 yaşında Sürmenespor’da profesyonel olarak futbola başladım.  Sürmenespor’dan sonra Karsspor’a transfer oldum. Sonra 4 yıl Konya Şekerspor’un başarısı için ter döktüm. O dönemin Fenerbahçe’si gibiydi. Sonra Giresunspor’da buluştuk. İlk defa PTT 1. Lig’de oynadım ve şampiyonluk yaşadım.

PTT 1. LİG’DE GERİDE KALAN SEZONU BİZİM İÇİN DEĞERLENDİRİR MİSİN?

Takım olarak kötü başladık, iyi bitirdik diyebilirim. İlk haftalarda galibiyetimiz dahi yoktu. Sonrasında Erkan Sözeri takımın başına geçti. Erkan hocanın gelişiyle iyi bir hava yakaladık. Bunu da iyi değerlendirdiğimizi düşünüyorum. 44 puan bence bu sezon iyi bir puan. Çünkü yeni bir lige çıkmışız. Yüksek meblağlarla kurulu takımlarla savaştık. Bence bu başarıdır.

BUNDAN SONRAKİ HEDEFLERİN ARASINDA NELER VAR?

Bizim ilk tercihimiz hep Giresunspor’dur. Oturur konuşuruz. Bir yol buluruz. Öncelikle inşallah başkanımız devam eder. Sonrasında görüşürüz. O olsun, yönetim olsun illa bir ara yol bulunur. Çünkü burası bizim evimiz gibi oldu artık.

GİRESUNSPOR’DA EN İYİ ANLAŞTIĞIN İSİMLER KİMLER?

Aslında bakarsan herkesle iyi anlaşırım. Ama Barış ve Çağrı ile daha iç içeydik.

HERKESİN BİR TAKMA İSMİ VARDIR? SENİN DE VAR MIYDI?

Evet. Kimi RİDİ derdi kimisi de INIESTA. (Gülüyor)

FUTBOL HAYATINDA KIRILMA ANLARI OLDU MU?

Kırılma anım çoktur. Yurtdışından Sürmenespor gelmem bir şans oldu. Ailem bile Sürmene’ye geldiğimi bilmiyordu. İzinsiz gelmiştim. Sümene’de elimden tuttular. Benim lisansımı bir futbolcunun üç katı maliyetiyle aldılar. İkinci olarak, Karsspor’da oynarken, ilk 8 hafta hiç oynamamıştım. Benim mevkiimdeki arkadaşım sakatlık yaşadıktan sonra orada bir çıkış yakaladım. Sonra Konya Şeker’e gittim. 2. Lig’in Fenerbahçe’si gibiydi.

KARİYERİNİN ÇIKIŞ NOKTALARI DERSEK?

Çıkış olarak Kars’ta oynadığım dönem ve Giresunspor’da oynadığım dönemleri sayabilirim.

TARAFTARLARIMIZ NASIL?

Taraftarlarımızın yaptıkları, hele ki Genç Çotanaklar’ın yaptıkları hiç anlatılmaz. Her futbolcuya böylesi güzel taraftar nasip olmaz. Geçen seneki şampiyonluk zaten anlatılmaz. 15 bin kişilik statta 30 bin kişi var gibiydi. Meydan da yaptığımız şampiyonluk kutlaması da çok iyiydi. Marmaralı Çotanaklar, stadın arkasında köprüdeydi. Yapılanları unutmayız. Hep arkamızda durdular. Onlara çok teşekkür ederim.

ŞAMPİYONLUK ÖYKÜSÜ EN KISA HALİYLE NASIL ANLATIRSIN?

Yine bu seneki gibi kötü başlamış olduğumuz bir sezondu. Bu herhalde Giresun’da alışkanlık. (Gülüyor) O şampiyonluk anlatılmaz yaşanır. O Giresunspor belgeselini izlesinler.

SON OLARAK TARAFTARLARA NELER SÖYLEMEK İSTERSİN?

Her zaman takımlarını desteklesinler. İnşallah Giresunspor eski günlerine tekrar döner. Çünkü çok zor şartlardan bugünlere gelindi. Çok büyük paralar harcamadan buralara gelindi. Büyük bütçeli takımları geride bıraktık. Ufak kırılma anları olmasa play-off oynayabilirdik. Giresunspor’a ve bu yönetime sahip çıksınlar. Burası bizim birinci evimiz gibi. Burası çok güzel anılarımızın olduğu yer. Ben olayım veya olmayayım her zaman Giresunspor’u takip edeceğim.

Özgür Erdoğan 06.06.2015

GİRESUNGAZETE.NET

Zeki Alasya’nın Verdiği Röportajlar

Büyük Usta Zeki Alasya’nın aramızdan ayrılışı haberiyle gözlerimizi açtık bugün. Özellikle Metin Akpınar’la oluşturdukları ikili Türk tiyatrosu ve sinemasında çok önemli bir yere sahip. Bizlerin hayatlarında da aynı şekilde. Birçoğumuz Zeki-Metin ikilisinin filmleriyle büyüdük. Zeki Alasya aşık olduğunda yaşadığı ıstırabı biz de yaşadık. Altınları “dohuzbin dohuzyüz dohsan dohuz” diye sayarken araya birisi girince bizim de kafamız karıştı, kaçta kaldığımızı unuttuk.

Kısacası Zeki Alasya ile sevindik, Zeki Alasya ile hüzünlendik, aşık olduk, dayak yedik. Ve bugün Zeki Alasya aramızdan ayrıldı. Metin Akpınar, Zeki Alasya’nın vefatıyla ilgili “benim yarımdı, yarım gitti, canım gitti” dedi. Zeki Alasya’nın vefatıyla bizim de canımız gitti bugün.

Büyük Usta Zeki Alasya’nın acı kaybı hepimizi yaraladı, hepimiz bir yarımızı kaybettik. Tüm milletimize ve acılı ailesine başsağlığı dileriz..

RÖPORTAJLIK ekibi olarak Zeki Alasya’nın verdiği 4 röportajı topladık. Sizlerin okumasına sunduk.

 

Zeki Alasya’dan ‘Gezi’li yorum -(TAMAMI)

Okuyucularımızdan gelen yoğun istek üzerine başlattığımız ‘Kale Arkası’ adlı röportaj dizimizin ikinci konuğu hepimizin çok yakından tanıdığı Zeki Alasya. Türk sinemasının usta ismi, sinema tutkusunun yanısıra sporu ve futbolu çok yakından takip ediyor. Özellikle de Fenerbahçe’ye büyük bir tutkuyla bağlı olan Alasya, Türk sporundaki son gelişmeleri, Sarı-Lacivertli takımdan beklentilerini ve yanlış bulduğu yönleri Aydınlık’a değerlendirdi. İşte o keyifli röportaj:

– Öncelikle bu, futbolu bir değerlendirelim, futbolumuza neler oluyor?

Ağabey futbolumuza çok iyi şeyler olmuyor. Yani hep beraber takip ediyoruz. Şaşıyoruz. Üzülüyoruz. Böyle şeyler olmazdı diye düşünüyoruz. Ama yalnız bizde değil Milan’a da oldu. İtalya’da oluyor, Fransa’da oluyor; görüyorsun, duyuyorsun. Juventus yahu, yani düşün başına neler geldi. Bizde tabii şimdi çok ilginç bir olay var, o tuhafıma gidiyor. Şimdi İtalya’da böyle bir şey olduğu zaman; yani Juventus, Roma veya bir başka İtalyan takımı, bunlar birbirlerini koruyorlar, birbirlerine arka çıkıyorlar. Biz de adeta yuvasını yıkmak istiyoruz insanların. Şöyle bir şey daha var. İşte Trabzonspor başkanı müthiş bir düşmanlık yarattı. Bilhassa. Önceki.

Şener düşmanlık yarattı’

– Sadri Şener mi?

Evet. E şimdi bu yenisi geldi. Herhalde dedim daha sağduyuludur. Bu hele böyle, “Kılıcını çekti geldi yahu!” Bu nasıl bir geliş. (gülüyor). Bütün takımlar, bütün yöneticiler, bütün başkanlar birbirlerine böyle bakarlarsa, sen Türk futbolundan ne bekleyeceksin ?

Gönlümüzden geçen 1+1’

– Fenerbahçe Tahkim’e başvurdu Beşiktaş’la birlikte. Savunmasını da verdi ve karar yarın açıklanacak, ne olacak sizce?

Şimdi özlediğim, istediğim biraz başka. Şimdi, yani kalkıp burada eskisinin ihbarıyla jurnaliyle falan bu kadar acımasız bir kararı pat diye vereceklerini düşünmüyorum. Düşünmek istemiyorum, çünkü birilerine de güvenmek lazım. UEFA diye de bir şey var. Şimdi bu cezaların tümüyle kaldırılması söz konusu değil. Şu olabilir: Biz 1 sene zaten ceza aldık. Öyle değil mi ? Şampiyon olduğumuz sene Avrupa Kupaları’na gönderilmedik. Onun üzerine giderlerse savunmada, aklı başında bir tarzda, zannediyorum 2+1’i, 1+1’e çevirebilirler. He yani beklediğim bundan daha öte değil. Kimse de ötesini beklemesin.

Spor ile politika birbirinden ayrılmadı’

– Siyasetle sporun özellikle de futbolun ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Bu çok eskiden beri olmuştur. Yani eskiden beri mesela G.Saray’ın, ağırlıklı olarak Fenerbahçe’nin başkanları politikadan gelmedir. Yani Fenerbahçe’nin bir aralar başkanı Büyük Millet Meclisi Başkan Vekiliydi. İşte bir ara başbakan falandı, yani bu Saraçoğlu falan bu ülkenin başbakanıydı. Hep böyle birtakım adamlar geldi. Yani çünkü çok spektaküler bir şeydi, çok sükse yapan bir spordu. Orada olduğun zaman demek ki bir artı getiriyor bu. Fenerbahçe başkanı olmak ya da Fenerbahçe’nin yöneticilerinden biri olmak. Yani anlatabiliyor muyum? E şimdi böyle düşünürsen politikayı o zaman bundan ayıramazsın. Ayırmadılar nitekim. CAA9auJUUAEiigp

– Aziz Yıldırım’ın tavrını nasıl buluyorsunuz bu UEFA süreciyle alakalı?

Şimdi, çok önemli şeyler gerçekleşti. Yani Fenerbahçe’nin başladığı sene bir zaman sonra şu ankine benzer bir noktaya geliriz dediği zaman birileri inanmayacağım, benim şahsen, inanmayacağım şeyler başardı. İlk şaşkınlığım şuydu. Bir kötü stadımız vardı. Yahu giderdim. Bir de en iyi yer. Birtakım arkadaşlar torpil atıyorlar biziz diye falan. Eski statta. Bir gün çok iyi yer filan diye gittik bir yere oturduk abi. Eski şeref stadının arka tarafı oluyor. Önde de bir direk var. Ben “Kusura bakmayın çocuklar.” dedim. Kalktım oradan. Yani iyi dedikleri yerden. İndim, aşağı indim. Şeref tribününü geçtim oradan döndüm, bir yere oturdum. O da birçok şeyi kaybetti ama korneri görebildim ve içimden dedim ki: “Yahu koskoca Fenerbahçe’ye yakışıyor mu bu stat?” Dedim abi. 4 yıl içinde bu stadı sıfırdan yaptı. Devlet para vermedi bilmem ne. Ve stat durarak yapıldı. Yahu organizayon kabiliyeti, iş görebilme kabiliyeti müthiş bir adam. Şimdi bir takımın, Fenerbahçe gibi bir takımın başkanı olarak 14 yıl mucizedir. Etraftan bu kadar aleyhinde olaylar olacak, içinden dışından. Yalnız dışarıdan değil. İçeriden de neler oldu. İşte onun için yani oralarda ona rağmen durabilmek müthiştir.

– Peki devam etmeli mi sizce? Artık yıprandığını düşünüyor musunuz?

Yıprandı. Kendi de devam edecek gibi gelmiyor bana. Ama şöyle yapacak, onlar hep öyle yaparlar. Devlet başkanı da olsa kulüp başkanı da olsa. Kenara çekilir, gene çaktırmadan kenardan kontrol ederler.

– Ersun Yanal tercihini nasıl buluyorsunuz?

Ben, Ersun Yanal’ı çok beğenirim. Eskiden beri ama. Yani Türk antrenörleri arasında işi en bilimsel, en iyi götüren adam o. Kendini o şekilde hazırlamış. Şimdi bir şey oluyor. Daha evvelki çalıştırdığı takımlarda da. Şimdi güzel yüzlü bir antrenör görüntüsü çiziyor. Galiba, daha evvel öyle değildi. Şimdi düşündü tabii kendisi, koydu takyesini önüne. Dedi ki: “Yahu ben bu futbolu biliyorum. Bu futbolun grafik düzenlemesini biliyorum. Efendim, bilimsel şeylerini biliyorum. Çalıştım. Ben niye başarılı olmuyorum?” Sonra şunu buldu herhalde. İyi bir teknik direktör sadece bunlarla olmuyor. İnsanlarla iyi geçinmeli. Çünkü oyuncular eğer istemezlerse, bitti. Bitti. Zico’yu öldürdüler hatırlasana. Bitti yani. Onun için bunlara bir defa eskiden olduğu gibi disiplin, hayt huyt tavırlarıyla gitmeyeyim de; biraz yumuşak, sevimli göstereyim tavırlarımı dedi. Uzun lafın kısası, ben Ersun Yanal’ın iyi olacağını düşünüyorum. Ve Fenerbahçe’yi bu sene şampiyon yapacağına inanıyorum.

– Futbolcularının maçlarda sergilediği agresif tavırları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi, mesela Volkan diye bir adam. Bizim kaptanımız, kalecimiz. Bu adam Fenerbahçe kalecisi olduğunu unuttu, Fenerbahçe kaptanı ve takımın abisi deyince hemen böyle “efelik” başlıyor. Geçen sezon gördük maçın bitmesine 30 saniye kala, senin takımın bütün değiştirme şansını bitirmişse, sen nasıl kırmızı kart görürsün be! Döveceksen bile bekle, maç bitsin. Git kafasında sandalye mi kırarsın ne yaparsan yap! Ama maçın içinde öyle bir şey yapılır mı yahu! Ben sana söyleyeyim, şimdi o gene gözde değil mi! Peki şimdi bu ne oluyor. Aman idare edelim boşverin. O çünkü bizim kardeşimiz. Takımın yüzünü görmemeli bir daha. Yahu futbol terbiyesi, spor ahlakı denilen bir şey var. Arda’yı kaptan yaptılar. Sonra neler oldu gördük.

Şirketi batırırdı’

– Yıldırım Demirören hakkında ne düşünüyorsunuz? Süreci iyi yönetebildi mi?

Şimdi, tabii içlerinde olanları F.Bahçe’yi takip ettiğim kadar etmiyorum ama bildiğim kadarıyla, benim şahsen düşündüğüm kadarıyla, verdiğim puan itibariyle bu, bu kadar yapabilir. Bu işi dediğimden daha iyi götürdü. Beşiktaş’ta da, Futbol Federasyonu Başkanı olarak da. Şimdi bu çok önemli bir adamın, çok önemli bir iş adamının veliahtı. Erdoğan Demirören iyi tanıdığım, dostluğum olan bir adamdır. Bu adam, zeka bakımından böyle çok yüksek zekası olan bir adam değil. Ailenin de işlerinin başına getirip, “Haydi oğlum evladım devam!” diyebileceği bir adam değil. Çok ciddi bir hastalık geçirdi Erdoğan Demirören. O hastalığı geçirenlerin çoğu ölüyor. Adamın çok iyi bir bünyesi vardı, çok da talihliydi. Atlattı o hastalığı. Aslanlar gibi işinin başında. Ama, tek başına kalsaydı Yıldırım Demirören, o şirket batardı. Bunun Beşiktaşlılığı var her zaman. Sırf çocukları var diye ailede, biraz şımarık, biraz haylaz. Onların çok sevdiği bir şey vardır. Oyun. O zaman babası falan der, “Al yeni kayaklarını, çık kayak yap” der, kurtulur ondan. Şimdi bu futbol olayı biraz öyle. Para da var. Hadi sen git oyna dediler. Beşiktaş başkanlığıyla oynadı o da. Yetmedi. E olaylar da denk geldi. E idare ediyor. En azından benim tahmin ettiğim, gördüğüm kadarıyla. İyi de idare ediyor. Kötü bir niyetini de görmedim. He ama Beşiktaş’taki hatalarını duyuyoruz. Beşiktaş’ı batıran adam nasıl bir şeyse. Ama ben adamı seviyorum anlıyor musun? Sempatik geliyor. Aydınlık geliyor, pozitif elektrik yüklü geliyor.

– Milli takımımız ülke sıralamasında çok gerilerde seyrediyor, siz bu durum hakkında neler söyleyeceksiniz?

Şöyle bir olay var. Dünyanın bütün takımlarında, hem de yani böyle başa çeken takımlarında, zaman zaman çok öne çıkma olayı oluyor. Bu bir şey meselesi, dönemsel bir mesele. Yani, tesadüfen 50 tane oyuncu -tesadüf de olur böyle- belli bir çizginin üzerinde oyuncular ise, o takım 3 sene 5 sene 10 sene dünyayı sarsıyor yahu. Bir tane yine ben, çocukluğumda hatırlarım, 56 senesinde Macaristan’ı yendik biz burada 3-1. Ben, deniz tarafındaki o alçak tribünde ayaklarımı sarkıtıp oturup seyrettim o maçı. Öyle bir şeydi ki Macaristan, öyle müthiş bir takımdı ki; önüne geleni yeniyordu. 6 tane attı İngiltere’ye 5 tane Almanya’ya filan. O öyle bir süreydi, o bir jenerasyondu. İşte bir anda Istevanolar Kuskaclar Rosicler falan çıktı. Müthiş bir takımdı. Sonra giderek bu jenerasyon değişti. O kadar büyük oyuncular sonradan gelmez oldu. Macaristan aşağı indi. Mesela Almanya’da da oldu, 5 sene 6 sene evvelki Almanya çok kan kaybetmişti. Biz mesela bir Alman takımıyla oynayacağımız zaman ya da Almanya-Türkiye milli maçı öncesinde, biz “Götürürüz” diyorduk, “Yeneriz” diyorduk. Evet ama şimdi 3 sene içinde 4 sene içinde birdenbire yeniden o eski günlerine kavuştular. Bunun sebebi şu bence. Bunların bir futbol tarzı var, futbol biçimi var, futbol geleneği var. Anlatabiliyor muyum ?

Bizde sistem yok’

Bizde öyle bir şey yok. Ama bu yalnız futbolda değil. Her yerde. Mesela sinemamız. Hep konuştuk, Türk sineması. Türk sinemasında iyi oyuncular da var, iyi rejisörler de var ama bir geleneğimiz olmadığı için, bir tarzımız olmadığı için bütün başarılar tesadüfe kalmış. Oluyor olmuyor, hiçbir zaman bir yere oturmuyor. Yani şöyle düşünemiyorsun: “Yahu ne olursa olsun, o Türk takımlarının belli bir çizgisi var. 1 yıl 2 yıl kötü gitse de toparlar.” Dünyada 6. idik bir ara yahu. Bu 2002’de 2003’te falan. İsmini bile bilmediğimiz takımlar önümüzde. U-20 Dünya Kupasını da izledik aşağıdan da oyuncu gelmiyor. Rezalet.!

– Büyük maçlarda deplasmanlara taraftarların götürülemediği bir dönemden geçiyoruz şu anda. Neler söyleyeceksiniz?

Böyle bir şey var mı yahu. O zaman yeni statlar yapsınlar, stat 2 tane stat olsun, yan yana. Aralarda demir parmaklıklar. Valla yani. Herkes gitsin ama. Böyle bir şey olur mu? Ayıptır yahu ayıptır yani. Ya bunlar bana söylenseydi 30 sene evvel, valla gülerdim bunu oyuna alalım derdim, oyunda bunu yapalım falan derdim yahu. (gülüyor)

– Peki yeni dönemde izleyenler merak ediyordur muhtemelen, sizi hangi dizi ya da filmde göreceğiz?

Bilmiyoruz bekliyoruz. Bir şey olduğu yok şu an ama, sakin bekliyoruz. (gülüyor) Yeni dönemde şu an için bir şey yok. Biraz olmasın. Çok yorulmuştuk dinleniyoruz.

13.07.2013 AYDINLIK

 

 

Zeki Alasya’nın Fenerbahçe Dergisi’ne Verdiği Röportaj

Devlet sanatçımız, yönetmenimiz, oyuncumuz, senaristimiz… Onunla büyüdük. Gençlerimiz, çocuklarımız halen onun filmlerini, oyunlarını büyük bir zevkle izlemekteler. O bizi yıllarca hem güldürdü hem de doğru, ince esprileri olan akıllı mesajlarını verdi. Her defasında ne kadar gülsek de dersimizi çıkarmayı bildik. Bu nadide ve gönülden Fenerbahçe sevdalısı sanatçımızın sportif, kültürel ve siyasi mecralar için verdiği tüm tembihleri can kulağıyla dinledik ve sayfalarımıza aktardık.

– Biz aramızda “Fenerbahçeli olunmaz, Fenerbahçeli doğulur.” deriz her zaman. Peki, siz nasıl Fenerli oldunuz Zeki Bey?

CC5kNjNW8AATOJCAltı kardeşiz, ben 4 numarayım, benden büyük üç ağabeyim, benden küçük de iki kız kardeşim var. Ağabeylerimin ikisi Fenerbahçeli, birisi de Beşiktaşlıydı… O Beşiktaşlı olan nereden çıktı belli değil, belki de sıra dışı herkese karşı çıkan bir tipti, ondan o Beşiktaşlı oldu. Babam da Fenerbahçeliydi. Dolayısıyla benim için Fenerbahçeli olmaktan başka bir şans yoktu. Seçerek, isteyerek, rengini falan beğenerek değil; aile baba, anne, akrabalar çoğunluk Fenerbahçeli olduğu için ben de Fenerbahçeli oldum. 1943 doğumluyum, beş yaşının biraz üstündeydim, Ekim ya da Kasım ayıydı Dolmabahçe Stadı’nda… Hoş bu stadın adı da devamlı değişmiştir ya… Bir Dolmabahçe oldu, bir Mithatpaşa oldu, bir İnönü oldu. Bizim politik dehalarımız politik çıkarları doğrultusunda istemedikleri Demokrat Parti döneminde “Aa İnönü Stadı olur mu?” dediler. Neyse en sonunda İnönü Stadı olarak kaldı, doğrusu da buydu. İşte o stadın yeni açıldığı günlerdi, pırıl pırıldı, çok keyifli bir stattı. Fenerbahçe – Beykoz maçını seyrederek başladım bu sevdaya ben. Kendimi bildim bileli Fenerbahçeliyim ve 51 senedir de Fenerbahçe’yi seyrediyorum. Çocukluğumda yaşım ilerledikçe çok kişi üzerime geldi, hani çocukların takımları değiştirilmeye çalışılır sanki başka takıma geçirmek için transfer mücadeleleri olur ya, bizim mahallede de Beşiktaşlı çok vardı, onlar Beşiktaşlı olmamı isterlerdi, korkar kaçardım. Böylece Fenerbahçeliliğimiz halen devam ediyor.

– O zaman ailesel zorunluluktan değil, yürekten bir Fenerbahçelilik bu…

Sizin de dediğiniz gibi çok koyu bir Fenerbahçeliyim ben. Fenerbahçe kötü sonuç aldığı zaman çok kötü olan bir adamım. Tabii bütün objektifliğimi yitirecek kadar fanatik değilim. Yendiğimiz zaman çok mutlu oluyor, inanılmaz bir keyif alıyorum. Son yıllar kaçırılan şampiyonluklarla dolu, çok şansız yıllar… Onun içindir ki üzülerek izliyorum. Bu yanlışları görüyorum, bağırmak istiyorum, bağıramıyorum. Sesimi duyurmak istiyorum, duyuramıyorum. Benim gibi milyonlarca kişi de duyuramıyor. İşin başında olan kişiler tabii ki çok iyi niyetleriyle çalışan kişiler. Bizlerle aynı duygular içinde olduklarını biliyorum. Ama böyle bir Fenerbahçe istemiyorum. Zaten Başkanımız da bunun sözünü verdi. Kendisini de, yeni dönem başkanlığı için kutluyorum.

– Yıllar öncesine kadar maçlara sıklıkla gittiğinizi biliyoruz. Şu an sevilerek izlenen televizyon dizisi Akasya Durağı’nın çekimlerinden maçlara gitme fırsatı bulabiliyor musunuz?

Çok sık olmasa da, çekim olmadığı zaman gidiyorum. Çok güzel yüz ağartıcı bir stadımız var, çok akıllıca yapıldı. Maçlar kesilmeden, ara verilmeden böyle bir stadın yapılması inanılmaz zordu. Televizyondan da izlemek de bana müthiş zevk veriyor. Yaşımızdan mıdır nedir, bir de günümüzün teknolojisi büyük kolaylık sağlıyor. Bir maç görüntüsünü tekrar tekrar izliyorum. Statta bile bir pozisyon oluyor, bırakıyorlar sahaya bakmayı monitörlere bakıyorlar. Çok maçlara gittim tabii ama şimdilerde statta saha çok büyük geliyor, genelde sağ tarafa oturuyorum. Tam anlamıyla yoğunlaşamıyorum. Ama evde televizyonun başında öyle değil. Pozisyonlara yakınsınız. Stada gitmediğimde bir tek şeyi özlüyorum o da benimle birlikte birçok insan maç seyrediyor. Fenerbahçe’yi orada bağıra çağıra seyretmek tabii ki daha başka. Orada bağırıp çağırınca sesim de kısılıyor.

– Siz de iz bırakan futbolcular kimlerdi?

Robert Koleji’nde okuyordum. O tarihlerde hiç maç kaçırdığımı hatırlamıyorum. Ağabeylerimle gider, seyrederdik. Beşiktaşlı ağabeyim bir süre sonra Londra’ya gidip yerleşti. Biz Fenerbahçeliler kaldık burada… Özellikle büyük ağabeyim çok fanatikti. O tarihlerde inanılmaz oyuncular vardı. Lefter müthiş, Can Bartu müthiş. Mehmet Ali Has vardı. Şeref Has’ın ağabeyi onu da çok severdim. Ahmet Erol vardı. O da babamın öğrencisiydi. Ama bir de kaleci vardı; Selahattin Ünlü diye bir kaleci. Kimse pek bilmez, kendisini de öne çıkaran bir kaleci değildi. Yoksul, hatta bir tarihlerde Fenerbahçe’nin eski stadında tribünlerin altında odalar vardı, orada kalırdı. Çok severdim, hayrandım ona. Kaleciliğe de merakım vardı. Selahattin Ağabey idolümdü. O zamanlar milli takımımızın kalecisi de Turgay Şeren’di. Hep ön plandaydı, Selahattin Ağabey biraz geride kalırdı. Örnek vermek için söyleyeyim, günümüzün gençleri bilmez belki. Bir sene Fenerbahçe Moskova’ya Ruslarla maç yapmaya gitmişti. O zamanlar Rusların ünlü kalecisi Lev Yashin’di. Avrupa’da “Yılın Futbolcusu” ödülünü kazanabilen tek kalecidir. Ayrıca kariyerinde toplam 150 penaltı kurtarmıştır ki bu sayı, Dünya tarihinde bir rekordur. Dünya’nın en iyi kalecisiydi. Fenerbahçe maçını yapmış ve dönüş vakti gelmiş, trenle dönüyorlarmış. Koskoca Yashin bizim kalecimiz Selahattin Ünlü’nün valizlerini taşımış ve “Böyle bir kalecinin bavullarını taşımak benim için onurdur.” demiş. Sonra ben kolejdeyken Selahattin Ağabey artık yaşlanmış mıydı neydi, kendini öne çıkarmak istemediğinden B takımında oynamaya başladı ve artık yeni genç kaleciler geldi. Fenerbahçe B takımının bizim Robert Koleji’ne maç yapmak için gelmesi benim için ne kadar büyük bir heyecan düşünebiliyor musunuz?

– Çok heyecanlanmışsınızdır…

Evet, kalenin dibine kadar gittim, yağmurlu ve çamurlu bir gündü. Selahattin Ağabey’i 1,5 metre mesafeden seyrettim. Tribünden seyretmekten çok daha farklı tabii sonra maç bitti. Fenerbahçe yendi Koleji. Futbolcular soyunma odalarına doğru yürüyorlardı. Koştum, yetiştim. Elimde bir kâğıt, kalem imza istedim. “Bana bir imza verir misiniz Selahattin Ağabey?” diye sordum. Gerçekten de her tarafı çamur içindeydi. “Bak dedi görüyorsun her tarafım çamur içinde kusura bakma” deyip, yürüyüp gitti. Yıkıldım. “Allah’ım” dedim ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Sonra üstünden sanıyorum bir 20 sene kadar geçti. Kadıköy Hasanpaşa’da işim vardı. Yaz günü, güneşli bir gün yürüyorum yolda. Biri “Affedersiniz” dedi. Döndüm, baktım Selahattin Ağabey çok yaşlanmış elbette. Çok şaşırmıştım. Bir kâğıt ve kalem uzatarak bana “ Yeğenim sizi çok seviyor bir imza verir misiniz?

Ben de dedim ki “Bakın ellerim çamur içinde veremiyorum” dedim. Ortalık günlük güneşlik Selahattin Ağabey durdu, bir afalladı sonra bir havaya bir de “Ne diyor bu adam” diye bana baktı. Ben de “Müsaade ederseniz, anlatayım.” dedim. Heyecanla yaklaştı, aynen size anlattığım gibi anlattım. Sonra da Selahattin Ağabey’e 20 sene önceyi hatırlatarak “Bana bir imza vermediniz o an ömrüm gitti benim, onun için öyle bir espri yaptım.” dedim. Yolun kenarında mütevazı bir pastane gördüm “Orada oturalım mı?” diye kendisine sordum. Oturduk eskilerden söz ettik. Çok heyecanlandı. O da beni çok sevdiği bir oyuncu olarak görüyor o anda ben de o kadar sevdiğim kaleciye ona ne kadar hayran olduğumu, ona taptığımı anlatıyordum. Ve yıllar sonra çok mutlu olduk. Arabam da o yakınlardaydı, zaten arabamı tamirden almaya gidiyordum. İzin istedim arabama gittim, hemen bir resim aldım, yeğenine imzaladım. Tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık, tekrar görüşmek kısmet olmadı çünkü çok genç denilebilecek yaşta kaybettik Selahattin Ağabeyimi…CEeJ_jkWoAAgUWn

– Sporla birebir ilgilendiniz mi?

Bir dönem kalecilik yaptım. Bırakmasam ne olurdu, biraz daha ileri yaşlara kadar sürdürürdüm fakat boyum nedeniyle benden iyi bir kaleci olmazdı, yirmili yaşlarda bıraktım. Sonra da çok fazla sporla uğraştığım söylenemez. Ama iyi bir seyirciyim, sadece futbol seyircisi değilim atletizme de çok meraklıyım. Atletizm yarışlarını hiç kaçırmam halen yakın takipteyim. Önemli yarışmalara gidiyorum. Olimpiyatları hiç kaçırmam.

– UEFA final maçını izleyebildiniz mi? Bu dev müsabakanın Türkiye’de ilk defa Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nın ev sahipliğinde yapılması hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Şüphesiz büyük bir gururla izledim. Böyle uluslararası finallerin stadımızda yapılmasını çok hayretle karşılamıyorum çünkü stat göğsümüz kabara kabara göstereceğimiz bir stat ayrıca İstanbul çok güzel, iyi bir konuma sahip. Tek şikayetim zemin; çok iyi değil, kırık dökük. Zemin problemini bir türlü çözemediler, deniz seviyesine yakın olması sorun olabilir ama deniz seviyesinde de yüzlerce stat sayabilirim size. O zaman Hollanda da stat zeminlerinin çok kötü olması lazım. Venedik’te de bir maç izledim zemin pırıl pırıldı. Venedik’in yarısı sular içinde ama gerekli önlem alınmış. Bu sorunumuzla ilgili sanırım gerekli çalışmalar yapılıyor. Bu ev sahipliğimiz umarım önümüzdeki yıllarda da devam eder. Bir Dünya Şampiyonası yapılırsa çok keyif verir. Bu arada Galatasaray, Beşiktaş’ta da bir şeyler yapılmaya çalışılıyor, Kayseri yaptı. Bir Dünya Kupası olduğunda boynumuz bükük olmayacak.

– 2009-2010 sezonun da nasıl bir Fenerbahçe bekliyorsunuz, önerileriniz, eleştirileriniz nelerdir?

Geçtiğimiz sezon bence oyuncularımız kerhen oynadılar. Fenerbahçe bu değil. Fenerbahçe bu sene açık ara şampiyon olmalıydı. Başkanımızın çok özellikli önemli değerli yönleri var ama bu futbol bizi üzüyor. Bu kadar zeki bir başkan ve yönetim kurulu bizdeyken futbol şubesi daha az açık vermeli diye düşünüyorum. Türkiye Kupası’nı gene kaçırdık. 12. dediğimiz kişileri de biraz dinleyelim. Özellikle önem verilmesi gereken branş futboldur. Kendimizi aldatmayalım… Diğer branşlarda alınan başarılar bizlere gurur veriyor ama kulübün diğer branşların ayakta durması ve başarılarının artması için de gerekli olan futbolda kazanılan başarılardır. Takımın teknik direktörle arası iyi değilse, o iş olmaz. Kaleci ihtiyacı giderilmeli ve transferler oluşmadan oyuncunu sakatlık geçmişi iyice araştırılmalı diye düşünüyorum.

– Akasya Durağı’ndan babacan bir patronsunuz… Bu televizyon dizinizi zevkle izliyoruz. Siz hangi televizyon dizi ve programlarını izliyorsunuz?

“Canım Ailem” dizisini çok da severek izliyorum. Benim görebildiğim kadarıyla televizyon dizileri arasında en iyi dizi o. Kendi dizimmiş gibi sahipleniyorum. Çok keyifli ve doğru dürüst bir dizi…

– Peki ya spor programlarından en çok izlediğiniz nelerdir?

Maraton’u çok seyrediyorum. Faik Çetiner’in programını izliyorum. Faik mahallemizin çocuğu, onu başka bir duyguyla izliyorum. Bazen de belgeselleri izliyorum, zaten başka da zaman kalmıyor.

– Sizin en beğendiğiniz güldürü sanatçıları kimlerdir?

Metin çok güldürür. Güldürmek kolay değil. Derler ki bir komedyeni güldürmek daha zor. Aldanmayın böyle bir şeye komedyenin hiçbir farklılığı yok, komedyen bir insan diğerlerinden farkı olmayan bir insan. “Dalağı düşük” derler bana. Ben bir sinemaya, tiyatroya gitsem o kadar çok gülerim ki eşim ikaz eder. Nejat Uygur çok güldürür. Yeni dönemde Cem Yılmaz’a çok gülüyorum, özellikle stand-uplarda. Herkese gülüyorum. Yeter ki güldürsün ve mesajını verebilsin.

– Bir dönem siz ve Metin Akpınar güldürürken gerekli mesajları büyük bir cesaretle ve seviyeli bir şekilde veriyordunuz. Bugünkü komedi örnekleri için ne düşünüyorsunuz?

Günümüzde neme lazımcılık içinde belki biraz korkarak hareket ediyorlar. Herkes “Aman güven suyuma kimse girmesin” diyor ve başlarını derde sokacakları anlaşmalara imza atmıyorlar. Sanatçı aksak gördüğü şeylerin üzerine cesaretle gitmelidirler. Ortam, sözün özü tam bir geyik üzerine kurulmuş. Yok bu kadar da ucuz değil, biz yıllarca yaptık, ne bizi öldürmek için mücadele verdiler, ne ülke dışına çıkartmak için çabaladılar, ne de hapislerde çürüdük. Hem de ne ortamlarda 12 Mart 1971 dönemi, 80 İhtilali… Önemli olan doğruyu yapmak ama akıllıca yapmak. Haldun Taner hocamız anlatmıştı. Nazi imparatorluğu tırmanma sürecinde. Naziler bir kabare seyrediyorlar. Senaryo gereği oyunun bir sahnesinde başrol oyuncusu “Aa karşıdan bir Mercedes geliyor herhalde içinde Naziler vardır.” demiş.

Başrol oyuncusuna oyunun sonunda “Ayıp oluyor Nazilerle lüks yaşamı bu kadar bağdaştırmayın.” demişler ve gitmişler. On beş gün sonra tekrar oyunu izlemeye geldiklerinde senaryo gereği o sahneye gelindiğinde “Aa karşıdan bir Mercedes geliyor içinde Nazi yok.” demişler. Hâlbuki eski yaptıklarından çok daha vurucu çok daha etkili bir ince espri. Akıllı olmak lazım, ucuz kahramanlığın lüzumu yok. Sınırı akıllıca zorlayacaksınız. Bizimkiler bırakın sınırı zorlamayı uzaktan bakmaya bile cesaret edemiyorlar.

– Oyunculuk, senaristlik ve yönetmenlik hepsi yıllarca emek verdiğiniz başarılı çalışmalar. Sizi en çok hangisi daha fazla etkiledi?

İşin başında tiyatro oyunculuğu üçüncü sene sonunda işin mutfağını sevmeye başladım. Oyunculukta bu kadar gözüm olmadı. O nedenle Metin’le bu kadar sene sürdürebildik. Hani “İki cambaz aynı ipte oynamaz.” derler ya. Oyunlarda bütün rol dağıtımını ben yapardım. Her zaman Metin’e benden daha iyi roller verdim. Sinemaya geçtikten sonra da aynı duyguyu yaşadım. Kamera önünde olmak çok fiyakalı bir şey, çünkü siz oynayacaksınız, insanlar sizi görecekler, heyecan verici. Buna rağmen yönetmen olmak istedim. Şimdi dizilerde o kadar yoğun çalışıyoruz ki yönetmenlik yapamıyorum. Fırsat kolluyorum tabii. Hiç boş durmadım.

– Yeni projeler var mı? Metin Akpınar’la sizi tekrar bir arada görecek miyiz?

Bir takım projeler var. Tarih koyamıyorum. Şu sıralar Metin bir dizide, ben bir dizide. Bu iki dizi de iyi giderken başka bir şey yapmanın imkânı yok ama bir film çekme olayı var. Senaryo Metin Akpınar, Ahmet Gülhan ve ben.

– Son zamanlarda tiyatroya daha fazla bir rağbet var, bunu neye bağlıyorsunuz?

Büyük şehirlerden bahsedeyim; doğru, dürüst tiyatrolara, prodüksiyonlara ilgi var. Sinema için aynı şeyi söylemek kolay değil. Kimseyi suçlamıyorum. Eğer bir devletin sağlam bir eğitim ve kültür politikası yoksa halkın beğeni düzeyi de bu kadar aşağılara iner. Keşke özenli kaliteli Türk filmleri iş yapsa… Oysa ölçü tam tersine işliyor, kalitesiz filmler iş yapıyor.

CEeHCs9W8AE0bN3– Budist değilsiniz ama Buda heykelleriniz var… Nasıl başladı bu koleksiyon merakı?

25 yıl önce başladı. Evimizde, nereden geldiği belli olmayan bir Buda heykeli vardı. Benim için hiç önemi, değeri yoktu. Sadece çok sevimli bulduğum ve kendime benzettiğim bir figürdü. Böyle başladı. Oysa sizin de dediğiniz gibi Budistlikle hiç alakam yok.

– Zeki Alasya en çok hangi yemeği sever?

Pilavı çok severim, börek severim, dolma severim ve çok iyi pilav yaparım, iddialıyım bu konuda…

– Taraftarlara mesajınızı alabilir miyim?
Dostluğun geri gelmesi lazım; yalnız spora değil, politikaya, eğitime… Eskiden insanlar her şeye sevecen bakarlardı. Şimdi sen bana bir laf ettin, ben sana bir laf ettim ardından da istenmeyen olaylar… Bunlar el birliğiyle düzelmeli. Sağduyu ve terbiye çok önemli. Bizim mabette son zamanlarda dengeler bozuldu. Özellikle bir iç bölünme yaşandı. Bunu hiç haz etmiyorum. Bunda herkesin bir suç payı var. Bir an önce toparlanmalıyız. Görmek istemediğim bir tabloda tüm statlarda tribünlerdeki boşluklar. İnsanların kapıda kaldığı maçlarda bu boşluklar ve bu boşlukların nedenleri hiç hoş değil. Bu mesafelere bakmak bile istemiyorum. Düşüncelerim lezzetli değil ancak Fenerbahçe seyircisi çok büyük. Bunları aşacak düzeydeyiz.

FENERBAHÇE DERGİSİ

 

Zeki Alasya İle Konuştuk

O, Kemal Sunal gibi, Fatma Girik gibi, Türkan Şoray gibi kazındı hafızalarımıza. Birçoğumuz“Zeki ile Metin”i seyrede seyrede büyüdü mesela…

Zeki Alasya unutulmayan, unutulması da mümkün olmayan duayen bir oyuncu. Şimdilerde Kanal D’de yayınlanan Akasya Durağı’nın “Nuri Baba”sı. Alasya’yla tam da bu dizinin çekildiği yerde, Akasya Durağı’nın setinde konuştuk. Yeşilçam’dan tutunda AROG’a kadar birçok şey sorduk…

“YEŞİLÇAM FİLMLERİNDEKİ TEKNİK SON DERECE İLKELDİ”
  
— Bugünkü konjonktür daha aksiyoner, daha sıra dışı filmler istiyor ve yapımcılar görünen o ki ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Bu bir tezada işaret değil midir? Sanat, sanat için mi yoksa sanat toplum için midir?

Bu soru, sorulması gereken zamanda sorulan bir soru. Hâla eski Yeşilçam filmlerinin seyredildiğini her yaştan insanın ağzından ‘O Yeşilçam filmleri ne kadar güzel filmlerdi, ne kadar hoş filmlerdi’ diye duyuyorum. O filmlere baktığımız zaman görüyoruz ki teknik son derece ilkel. Bugünkü teknoloji ile kıyas kabul edilemeyecek kadar geri. Ne kameralar kamera, ne şaryolar şaryo, ne de ışıklar doğru düzgün ışık. Bugün Batı’ya çok daha fazla yaklaşmış durumdayız. Amerika ile henüz bir mesafemiz olsa da en azından Avrupa’yı yakaladık. Bu çok önemli bir konu. O zaman neden Yeşilçam filmlerinin güzelliği, lezzeti bu kadar sene sonra da seyredilmek istenmesi konuşulur?

“TÜRK SİNEMALARINDA DOĞALLIKTAN UZAKLAŞILMAMALI”

Fevkalade iddialı olmayı anlıyorum. Eğer bu iddianın içinde Batı’ya özenti varsa, özellikle Amerikan özentisi, işte bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Mütemadiyen söylerim, alay konusu da oldum zaman zaman. Akademi ödülleri vardır; çoğu zaman İtalya’ya verilir. Bu ödül Yunanistan, Türkiye ve Güney Asya ülkelerine verilse daha mutlu olunur çünkü o büyük reisin ne kadar hoşgörülü ve yardımseverolduğunu gösterir. Bu bakımdan bu ödülü böyle gelişmesini tamamlayamamış ülkeler alırsa Amerika daha mutlu olacaktır. Ona rağmen bir türlü beceremeyiz ve bu ödülü alamayız. İtalya’nın yabancı Oscar dalında ödül aldığı filmlere baktığımız zaman, bunların son derece naif, son derece grint komplike konuları işlemek değil de daha basit konuları işleyen sıcacık, biraz santimantal, biraz içinde gülücüğü olan, hani bir anlamda eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan filmler olduğunu görürüz. Demek ki bizim, özellikle yeni trendin ısrarla başka bir şey araması bana çok anlamlı gelmiyor. Her şeyi bütünüyle bırakıp aynen Yeşilçam’ı mı tekrarlasınlar? Elbette hayır ama yeni arayışlar, güzelliklerden uzaklaştırmamalı, sample dediğimiz basitlikten, doğallıktan uzaklaştırmamalı.CEeJ_jkWoAAgUWn

“YENİ DİZİ YAPANLAR NAMUSLU YOL BULAMIYORLAR”
 
— Diziler her geçen gün cinselliği daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

Evet, tabi ki düşünüyorum ama bunun nedenlerini de iyice düşünmek lazım. Yani niye böyle oluyor? Reyting dediğimiz o mendebur olay –ki tartışmalı durumlar oldu son günlerde bakalım sonuçları ne olacak-son derece güzel dizilerin kısa zamanda yayından kalkmasını, buna mukabil seks, şiddet içeren bir takım dizilerin aylarca, yıllarca oynamasını getiriyor. O zaman ister istemez yeni diziler yapanlar da sadece kazanç düşündükleri için bu yollara sapmaktan başka çare bulamıyorlar. Kendilerini ifade edecek doğru düzgün, saygın ve namuslu yol bulamıyorlar. Üzücü ama böyle.

“CEM YILMAZ TÜRKİYE’NİN EN İYİ KOMEDYENLERİNDEN BİRİSİ”
 
— Cem Yılmaz’ın oynadığı AROG filmi vizyona girdi. Bir konuşmanızda Cem Yılmaz ve filmleri için; “Cem Yılmaz umarım günün birinde ayakları yere basan, adam gibi bir film yapar. GORA’lar, AROG’lar, yeter yahu! Yeter, absürde gerek yok! Bana göre gereksiz.” demiştiniz. Peki, bu ve türevi filmlerin çok izlenmesinin sebebi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir filmin çok izlenmesinin sebeplerinin başında öncelikle oyucuların, starların şöhretleri, boxofisleri geliyor. Yani herkesin bir dönemi var. O dönem içinde yapılan filmler ne olursa olsun tutuluyor bu bir. İkincisi beğeni düzeyinin yerlerde süründüğü bir ülkede bazen düzeysizlik bir iş yapma nedeni oluyor. Şimdi bu çeşitlemelerden kendimizi kurtarıp, sadece sözünü ettiğimiz AROG filmine bakarsak Cem YılmazTürkiye’nin en iyi komedyenlerinden birisi. Bir kere zeki ve sempatik, komedi zekâ işidir. Olayı,oyunculuktan gelmediği halde çok iyi çözdü. Evvela sahne üzerinde seyircinin ne istediğini, seyirciyle bir diyalogun nasıl yakalanabileceğini çözdü. Ondan sonra oyunculuğunu da yavaş yavaş geliştirdi. Şu andaTürkiye’nin en iyi komedi oyuncularından biri bana göre. Ben o lafları söylerken şunu demek istedim; son derece sıcak konularda GORA ve AROG gibi bir takım fantezileri aramak yerine doğru dürüst komediler yapsa, absürd de olabilir bu hatta. -ki bazılarının kabul ettiremediği olayları bu öğretiyle kabul ettirebilecektir diye düşünüyorum- Ben o zaman daha mutlu olurum. Yoksa tabi ki iş yapacaktır, buna itirazım yok ama nereye kadar iş yapacaktır, birileri gelecek bu nöbeti devralacaktır. Şöhret ilelebet sürmüyor.

“HEDEFİMİZ GÜLDÜRÜRKEN UYARMAKTI”
 
— Akasya Durağı’ndan babacan bir patron portresi sergiliyorsunuz ve dara düşeni zordan kurtarmak için çabalarınız oluyor, nasihat veriyorsunuz. Güldürürken mesaj vermenin zorluğunu yaşadınız mı?

Hayır yaşamadım. Çünkü biz yıllarca Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda bunu yaptık. Bizim hedefimiz güldürürken uyarmaktı. Çünkü inanıyorduk ki güldürürken uyarmak kadar sağlam bir yol yok. Tepeden inmeci, didaktik, öğretici bir tavırla bir şeyler anlatmaya kalkarsak bu millete, dinlemezler bizi. Ama güldürerek uyarırsanız, güldürerek bir takım mesajlar verirseniz daha çabuk algılarlar, kendi içlerinde ezilmezler, bir şeyi paylaşıyormuş duygusu yaratırsınız onlarda. O zaman daha rahat yakalarlar. Böyle bir alışkanlığımız var, yıllar süren bir alışkanlık. O bakımdan ben bu tarza, bu tavra alışık olduğum için çok zorluk çekmedim.

“BİR ŞEYLER ÖĞRETMEK UKALALIĞINDA DEĞİLİM”
 
— Zeki Alasya günlük yaşantısında da yapıcı ve yönlendirici bir birey mi?

Başta öyle miydim, değil miydim bilmiyorum ama yaş 60’ı geçince, böylesine bir deneyimi arkanızda bırakınca yapıcı oluyorsunuz. Şöyle bir hatırlatma yapayım; Tiyatro’da 1963’te profesyonel oldum. Daha öncesi var ama amatör olarak galiba 45. sene. 1972 senesinde sinemaya başladım. Bu kadar seneyi arkanızda bırakınca artık yavaş yavaş biriktirdiklerinizi paylaşmak istiyorsunuz. Bu bir görev halini alıyor. Yoksa yazık olup gidecek diye düşünüyorum. Örneğin; bu nedenle TÜRVAK Televizyon ve Sinema okulunda oyunculuk bölümü başkanıyım ve öğretim görevlisiyim. Orada yaptığım bu! Biriktirdiklerimi yenilerle, gençlerle paylaşıyorum. Onlara bir şeyler öğretmek ukalalığında değilim. Bir şeyleri onlarla paylaşmak 45 senenin üçüncü, beşinci, onuncu bazen de dün değil evvelki gün yani 45. senesinde bir şeyler öğrenmişsem, onların da öğrenmek için bu kadar beklemelerini istemiyorum, olabildiğince onlarla paylaşıyorum. Ve o zaman yapıcı, yönlendirici bir birey oluyorum. Yani yaklaştıkça, öbür tarafa gitmeye hazırlandıkça biraz daha filozof olmaya başlıyor insan. Bunun da ayrı bir tadı var.

“İNSANIMIZIN ALGILAMASININ YETERLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM”
 
— Günümüz seyircisinin sinemaya ve tiyatroya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk seyircisinin eleştiri yeteneği hakkında neler söylemek istersiniz?
 
CEfO2Q5UMAAzCdZBu soru karşısında çok sevimli şeyler söyleyemeyeceğim. Bizim insanımız çok zeki bir insan ve de gülmece algılamasından başlayarak, algılamasının çok doğru, çok yeterli olduğunu düşünmüyorum.Ama bu zavallı insanımızı biz; kültür ve doğru düzgün bir eğitim politikamız olmadığı için yıllardır harcayıp duruyoruz. Bu yüzden de biraz evvel söyledim, beğeni düzeyimiz giderek aşağılarda, yerlerde sürünüyor. Yoksa bilinçli, okumuş, doğru eğitilmiş Türk insanının dünyanın en iyi seyircisi olduğunu düşünüyorum. 60’lı, 70’li yıllarda ben bu seyirciyle karşı karşıya geldim. Bugün de böyle bir sağduyusu var. Bakın, dünyanın ilginç istatistik sonuçlarından biridir bu. Dünyanın absürd algılamasında oranı,eğitim ve kültür seviyesiyle doğru orantılıdır. Yani bir ülkenin insanı bu kadar eğitimli, kültürlüyse absürd ve komedi algılamayı o kadar mükemmel başarır. Şimdi biz eğitimli ve kültürlü bir milletiz diyeiddia edebilir miyiz? Oysa dünyadaki absürd algılamasında en önde gelen milletlerden biriyiz. 1900’lü yıllarda, 20. yılın başında bizim Ortaoyunumuzda, Anadolu seyirlik oyunlarımızda Karagöz-Hacivat’ta absürd çok miktarda vardır. Avrupa buna 1930’lu senelerde vardı da “bu ne muhteşem bir varış” diye düşündü. Farkında değiller. Bu bakımdan ben seyircimizi başka bir yere koymak istiyorum, ah! yeterince eğitilse ve kültür politikasıyla donansa.

“BUNDAN SONRA BAZEN DE AĞLATMAYI HEDEFLEYECEĞİM”
 
— Mizahla komedi aynı şeyler mi? Zeki Alasya gülmeyi ve ağlamayı bizim için yorumlar mı?
 
45 yıllık tarihimizin önemli bir sürecini sadece güldürmek için ama güldürürken de eğitmek, uyandırmak, ikaz etmek, alay etmek, bir şeylerin altını çizmek için kullandık. Ama sadece güldürmeyi hedefledik. 1999 senesinde Güle Güle filmiyle beraber başka bir yola saptık, en azından ben saptım. Ondan sonra Metin’le çok sık bir arada olamadık ama ben şöyle bir hedefe yöneldim; ben yaşamdaki gibi düşünüyorum artık olayları. Siyah-beyaz, iyi-kötü, güzel-çirkin, mutlu-mutsuz, kahkaha-gözyaşı gibi zıtlıklarla dolu bir yaşam yaşıyoruz, belki de doğrusu bu. Diyalektik buradan doğuyor. Bu çok önemli. Onun için bundan sonrasadece güldürmeyi değil, yaşamın içinde olduğu gibi bazen de ağlatmayı hedefleyeceğim. Bu doğru bir yol diye düşünüyorum. Belki de bana belli bir yaşın sonunda yakışanda bu.

“AĞLAMAK GELİYOR İÇİMDEN KARDEŞİM AĞLAMAK!”
 
— Sinema ve tiyatro Batı kaynaklı sanatlar olsa da bizim tarihimizde de  sinemaya ve tiyatroya kaynak olabilecek unsurlar var. Bugün sinema ve tiyatro kendi kaynaklarından ne kadar haberdar? Bu kaynaklara ne kadar başvuruyor? Hatta başvurmak istenmiyor mu?
 
Başvurulmuyor. Biraz evvel sözünü ettiğim Ortaoyunu, Karagöz-Hacivat, Anadolu Seyirlik oyunlarının hiçbirini alıp tiyatral bir biçime getiremedik. Yani bir Türk Tiyatrosu’ndan bahsetmek güç. Ne yaptık? Batı Tiyatrosu’ndan öykülenerek biraz taklitler yaptık. Rahmetli Haldun Taner hocanın istediği gibi bir Türk Tiyatrosu’na varamadık. Geçenlerde kaybettiğimiz büyük tiyatro adamı Prof. Metin Ant hocanın istediği gibi bir Türk Tiyatrosu’nu yakalayamadık. Bu beni her zaman üzmüştür. Sinema daha sonra iyi kötü ayakları yere basan bir sanat oldu. Buna rağmen bir takım konuları daha Kurtuluş Savaşı’ndan başlayarak göz önünde bulundurunca ağlamak geliyor içimden kardeşim, ağlamak geliyor! Yani gereksiz bazı konuları çok defa film yapıyorlar. İstanbul’un fethini 1950’li yılların başında bir tek film yapabildik. İkinci Dünya Harbi ile ilgili zannediyorum yüzlerce film yapıldı. Amerikalılar yaptı, Almanlar yaptı, Fransızlar, İngilizler… Japonlar bile yaptı. Biz hala Kurtuluş Savaşımız ile ilgili doğru dürüst bir film yapamadık. TRT’nin sponsorluğunda Ziya Öztan can ciğer kardeşimin yönetmenliğinde iki üç tane film yaptık da bereket, hiç değilse baktığımız zaman ‘Ha!’ diyoruz. Olması gereken değil yine de.

“MUSTAFA FİLMİ ÇOK KÖTÜ, ÇOK BAŞARISIZ”

Tanzimat Fermanı diye 1839’da okunan bir fermandan sonrası var, 1908’de II. Meşrutiyet’e kadar bu arada bütün olaylar öylesine sinematografik ki bu olaylar bizde değil de bir Fransa’da, İtalya’da, İngiltere’de, Almanya’da hatta Amerika’da olsaydı binlerce film yapılırdı. Ve bunlar orada duruyor. Günün birinde yapılacak mı emin değilim. Buyurun, ‘Mustafa’ isminde bir film yapıldı. Dedikodusundan yanına varılamıyor. Çok başarısız, çok kötü bir film olmasına rağmen… Bir Atatürk filmini ben 10-15 yaşından beri dinlerim. Atatürk’ü bütün büyük aktörlerin oynayacağı anlatıldı. Yul Brynner’den John Wayne’e kadar…Hala yapamadık.CEej9cgWYAA4bY6

“KALİTELİ FİLMİN İŞ YAPMASI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR”
 
— Popüler kültür, magazin kültürü ve sinemada ve tiyatroda ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Birbirlerinden etkilendikleri görmezden gelinemez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Popüler kültür dediğimiz kültürü, her zaman duyuyoruz. Bir takım kişiler tarafından aşağılandığını görüyoruz. Yani bir iş popülerse, bir iş çok yapan bir hedefe yönelik ise buradan kalite çıkmaz. Bunu da anlamakta güçlük çekiyorum. Eskiden; “festival filmi çok iş yapmaz” diye bir laf vardı. Çünkü festival filmi kaliteli bir filmdir,kaliteli filmin iş yapması söz konusu değildir. Bir filmin iş yapabilmesi için sıradan, basit, sadece güldürmeyi, sadece iş yapmayı amaçlayan bir film olması gerekiyor. Böyle dengesizlik olur mu? Popüler kültür pek âlâ çok doğal ve güzel işler yapabilir. Becerisinin yanında çok da kaliteli bir ürün ortaya koyabilir, koymalıdır da. Heyecanla bekliyorum. Ama elbette ki seyircinin en çok istediğini onun istediği şekilde ona vermeye kalkarsanız, hedef sadece para kazanmak olur. Tabi para kazanmak gerekli. En azından bir film daha yapacak kadar para kazanmak gereklidir. Ama benim hedefim o değil. Katlar, yatlar, hanlar, hamamlar almak gibi para hırsı peşindeyseniz çoğu zaman kaliteyi yakalamak mümkün olmaz. Görüyorsunuz işte hangi dizi tutmuş; vurdulu kırdılı filmler, diziler… Hadi buyurun, herkes öyle yapıyor. Hangi dizi tutmuş; gözyaşları arasında, insanlığın yerden yere süründüğü diziler…  Ben bu kadar ağlayan bir millet görmedim. Yarışma programlarından tutun, her yerde insanlar hüngür hüngür ağlıyor. Üstelik yarışmacıların, katılımcıların ağlamasından başka sunucular bile ağlıyor kardeşim. Bu kadar duygusal bir millet değildik, giderek mi duygusal olduk ne oldu? Ama popüler kültürün bunları etkilememesi maalesef bizim gibi ülkelerde pek mümkün değil.

“İNSANOĞLU VEFASIZ”
 
— Sinema ve vefa…
 
Tanınmışlığın getirdiği bir yerde, bir katta, bir mevkide olup da sonra bir nedenle kayıp gitmenin bir faturası yok. Televizyonda zaman zaman bir takım portföyler izliyoruz. Bugün büyük isimler diye baş tacı ettiğimiz Elizabeth Taylor, Rock Hudson, Robert Redford, Marilyn Monroe gibi starların hayatlarını okuyoruz. Görüyoruz ki hepsinin çok sıkıntılı, kötü günleri olmuş. Üstelik o günlerde kimse bunların yüzüne bile bakmamış. Şöhret oldukları dönemde önlerinde iki büklüm eğilenler, peşlerinden ayrılmayanlar çevrelerinde kalmamış. Yalnız sinemada değil insanoğlunda var bu vefasızlık. Başka mesleklerde de böyle. Politik kariyer sahibi olan bir adam, liderken etrafı dalkavuklardan geçilmez. Görevini yitirdiği, istifa ettiği, seçimi kazanamadığı zaman etrafının boşalması gibi bir sürü örnekler gördük.

…bitti!

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Redakte: Hicran Kandemir, Editör

Fotoğraflar: Zübeyda Topkaya

29.03.2009 HABERAKTÜEL

 

Metin’in Parası Var, Benim Yok

Usta oyuncu Zeki Alasya hayatını kaybetti. Usta oyuncu Alasya, son röportajını kapak konuğu olduğu Filmstudio dergisine vermişti. Usta oyuncu dergiye çarpıcı açıklamalar yapmıştı.

“METİN’İN PARASI VAR, BENİM YOK”

Maddi durumunun iyi olmadığını söyleyen Alasya “Emekli olamam, param yok. Bana yetecek kadar param olsa hiçbir güç beni bu piyasada tutamaz. Param olmadıkça da oynayacağım. Metin Akpınar‘ın var mesela. Demek ki Zeki Alasya‘nın da vardı da bir şey oldu diyelim. Eli açıklık, hesapsızlık ne derseniz artık. 3 sene balık lokantası işlettim, 1.2 milyon dolar para kaybettim.” dedi.

İşte o röportaj:

MUHTEŞEM YÜZYIL TÜRK DİZİLERİNİN YÜZ AKIDIR”

“Uğur Yücel’in oynadığı ‘Aramızda Kalsın‘ ve ‘Canım Ailem’ sıcak geliyor. Mesela bizim ‘Yabancı Damat‘, ‘İkinci Bahar’ iyi dizilerdi. Herkesin eleştirdiği, küçük şeylere taktığı “Muhteşem Yüzyıl” var ya, Türk dizilerinin yüz akıdır. Onun karşısında hazır ol vaziyetine geçsinler, selamlasınlar ukalalar. Müthiş bir performanstır, oyuncusuyla, kıyafetiyle her şeyiyle mükemmeldir. Bu dün yapılamazdı. Selda Alkor‘un oynadığı Kösem Sultan‘daki kıyafetlere, dekorlara, çevrelere bir bakın, görün rezaleti. Bu açıdan baktığınız zaman düne göre çok ileri bir noktada Türk dizileri.

“DİZİ SEKTÖRÜNDE İNSAN GİBİ ÇALIŞMA YOK”

Dizi sektörü eskiden daha güzeldi. Son derece güç şartlarda, çok ucuza kaçarak yapılıyordu ama diziler 45 dakika oluyordu. Daha insanca çalışıyordunuz. Haftada 90 dakika bir dizi yapmak dünyanın en zor işi. Oyuncular ve kamera arkasında çalışanların tümü için, özellikle hanım arkadaşlar için inanılmaz zor. Düne kıyasla teknik olarak batıyı yakalamış vaziyetteyiz ama bu insanca bir çalışma değil. Bu, adi kapitalist düzenin size dayattığı bir olay. Olmaz böyle şey. Bundan 10 sene önce Küba‘da bir film çektim. Saat beşte düğmeye basıldı ve bitti. Hâlbuki o gün mutlaka bitirilmesi gereken en az 3 saatlik daha çalışma vardı.

“OYUNCULAR ‘TÜKENDİK’ DEMEKTE HAKLI”

Oyuncuların “tükendik” söylemlerini haklı buluyorum. Gayretle çalışıyorlar, iyi paralar alıyorlar, itirazım yok. Hak eder etmez o ayrıca tartışılır. İnsanlara çok para verdiğiniz zaman, bu onları köle gibi çalıştıracaksınız anlamına gelmiyor. Batıda çok para alanlar bile insanca bir çalışma temposu ve kuralı içerisinde çalışıyorlar.

“KENDİMİZ OLURSAK BİZ DE OSCAR ALIRIZ”

Yabancı Oscar diye bir ödül var, bu Oscar’ı büyük reis Amerika veriyor. Bunu İtalyaFransa gibi Avrupa‘dan bir ülkeye vermek değil niyetleri. O zaman çok dikkat çekmiyor. BunuTürkiye‘ye, Malezya‘ya, Güney Amerika‘dan bazı ülkelere verirse büyük reisin iyi niyeti ortaya çıkar. Biz teknik ve kafa olarak bunu çok rahatlıkla alabilecek güçteyiz. İtalya sık sık alıyor bunu. Bir zamanlar birilerinin beğenmediği Yeşilçam’daki lezzette, sıcacık filmler yapıyorlar. ‘The Postman’, ‘Cinema Paradiso’, ‘Hayat Güzeldir’ yapıldı ve Yabancı Oscar aldı. Biz de kendimiz olalım. Tıpkı İtalyanların yaptığı gibi İstanbul‘un Antalya‘nınUrfa‘nın güzelliklerini ön plana çıkaralım. İnanır mısınız, bunu yaptığımız ilk sene; “buyurun Oscar sizin” diyecekler. Bu kadar basit.

“OSCARLIK FİLMİ CEM YILMAZ YAPAR”

CEeTrpyXIAENR5EUzun bir süredir filmleri eleştirmiyorum. İnsan benim yaşıma gelip, yaptıklarımı yapınca kendini bir şey söylemeye hakkı var zannediyor. Bazı filmlerde bazı yanlışları gördüğümde, tekrarlanmaması adına söylemek gibi yanlış bir yol seçtim. Bana göre doğru bir yoldu, gene aynı iddiadayım ama bu insanları çok rahatsız etti. Yılmaz Erdoğan adam gibi ayakları yere basan çok güzel işler yapmaya başladı. ‘Kelebeğin Rüyası’ filmi çok güzeldi. Bence en iyi işi yapacak olan Cem Yılmaz. Cem Yılmaz‘ın Arog, Gora gibi filmlerini çok beğenmedim. Sinemada müthiş becerikli olduğu başka şeyler var, görüyorum. Yabancı Oscar’a aday olacak dediğim filmleri en iyi yapacak adam da şu an Cem Yılmaz. Ata Demirer, ‘Eyvah Eyvah‘ diye filmler yapıyor. Onlardan bizim Yeşilçam’daki lezzeti alıyorum.

“KIVANÇ’SIZ DİZİ İLK 100’E GİREMEZ”

Bir dönem bu jön, jönfi modasının bittiğine dair laflar ediliyordu. Ben ona çok inanmadım. Bazı dönemlerde aykırılıklar çıkabilir. Humphrey Bogart diye bir oyuncu var, suratına bakamazsınız ama çok büyük bir oyuncuydu. Bizde de Turhan Seyfioğlu vardı, Humphrey Bogart familyasından ama büyük bir oyuncumuzdu. Kıvanç Tatlıtuğ‘u alın diziden, dizi ilk yüze giremez. Oyunculuk olarak çok eğitti kendini. Yalnız öyle oyunculardan çok büyük oyunculuk beklemeyin. Clark Gable’lar, Ayhan Işık‘lar, öyle duran, çok fazla oyunculuk kabiliyeti olmayan adamlardı. Ayhan Işık ağabey olağanüstü yakışıklıydı ama kötü bir oyuncuydu. Halit Ergenç, klasik jönle bahsettiğimiz çirkin kralların arasında bir adam, erkek güzeli değil.

“GÜNÜMÜZDE JÖNDAM (KADIN OYUNCU) GÖREMİYORUM”

Türkan Şoray. Fatma Girik de, Hülya Koçyiğit de çok güzel kadınlar ama Türkan Şoray‘da büyülü bir güzellik var. Kamera onu çok sevdi. Perdede nefesinizi kesecek kadar güzeldi, onun gibisi henüz gelmedi. Günümüzde jöndam göremiyorum ama Beren Saat ve Nurgül Yeşilçay‘ı beğeniyorum.”

HABERLER.COM

 

ZEKİ ALASYA KİMDİR?

Zeki Alasya 18 Nisan 1943, İstanbul Aslen Kıbrıslı, İstanbul doğumlu Türk tiyatro ve sinemasanatçısı. Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa’nın yeğenidir.
Robert Koleji’den mezun olan sanatçı sanat hayatına da 1959’da MTTB tiyatrosunda amatör olarak başladı. Arena, GENAR ve Ulvi Uraz tiyatrolarında çalıştıktan sonra Haldun Taner, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan ile birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı.
Film çevirmeye 1973’ten sonra başladı. Metin Akpınar ile birlikte Türk sinemasında yeni bir ikili oluşturdular. Birçok filmde yer aldı ve 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca Devlet Sanatçısı unvanı almıştır. Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Güler Misin Ağlar Mısın, Nereye Bakıyor Bu Adamlar, Hasip ile Nasip gibi filmleriyle eşleştirilmiş bir komedyen olarak ün kazandı.
İlk yönetmenlik deneyiminide yaşadığı kariyerinde önemli yere sahip 1977 ve sonrası filmleri olan Aslan Bacanak, Sivri Akıllılar, Caferin Çilesi, Petrol Kralları, Doktor, Köşe Kapmaca, Vay Başımıza Gelenler ve Elveda Dostum yer alır. Akasya Durağı dizisinde Nuri Baba karakterini canlandırmıştır. Şimdilerde de Kanal D ekranlarında 28 Ocak 2014 tarihinde yayınlanan Küçük Ağa dizisinde Mehmet Ağa karakterini canlandırmıştır.Dizi düşen reytingler yüzünden final yapmıştır.
Yer Aldığı dizi ve filmler..
1972 Karaoğlan Geliyor-Çalık
        Sev Kardeşim-Avukat
        Tarkan Altın Madalyon-Vandal Kralı
        Tatlı Dillim-Antrenör
1973Hamsi NuriTorik
        Kaynanam Kudurdu
        Kolsuz Kahramanın Kolu
        Yalancı YarimHüsnü
1974Beş Tavuk Bir Horoz
        Köyden İndim ŞehireHimmet Ağa
        Mavi BoncukŞeker Kamil
        MirasyedilerZeki
        Salak MilyonerHimmet Ağa
        İmparatorİspirto Nuri
        Şenlik Var / Bal Kız Selim Türkân Şoray ile başrolde oynamıştır
1975Beş Milyoncuk Borç Verir MisinZeki
        Güler Misin Ağlar MısınZeki
        Nereden Çıktı Bu VeletZeki
1976Hasip İle NasipHasip
        Her Gönülde Bir Aslan YatarBekçi Zeynel
        Nereye Bakıyor Bu AdamlarZeki
1977Aslan BacanakSelim
        Sivri AkıllılarZeki
1978 Cafer’in ÇilesiCafer
        Petrol KrallarıZeki
1979 DoktorTabelacı
        Garibin Çilesi Ölünce Biter-Zeki
        Köşe KapmacaDonanma Kamil
        Vay Başımıza Gelenler-Kamil
1981Şaka YapmaZeki
1982Baş Belası-Zeki Gürses
1983Davetsiz Misafir-İlyas
        Dönme Dolap-Selami
1984Gülümseyen Dünya
1985Yanlış Numara-Sami
        Patron Duymasın-Şakir
1986Namus Düşmanı-Veli
1988Güler Misin Ağlar Mısın
1992Biz Bize Benzeriz
        Zeki Metince
1993 Hastane -Doktor Salih Marmara Televizyon dizisi
1998 Yerim Seni -Muharrem Televizyon dizisi
1999Güle Güle-İsmet
2000 Adada Bir Sonbahar -Mehmet Televizyon filmi
        Oyunbozan-Kemal Yılmaz
2001Dedem, Gofret ve Ben-Rıza
2002Anne Babamla Evlensene-Sermet
        Rus Gelin-Federasyon Başkanı
2003 Hababam Sınıfı -MerhabaBoz Ali
        Ömerçip-Tonton Dede
2004 Cennet Mahallesi- Komiser 2004-2007
        Pardon -Cezaevi Müdürü
        Yabancı Damat- Ökkeş Usta Televizyon dizisi
        Şans Kapıyı Kırınca-Peder Alfonzo
2006Can
2007Hayattan Korkma-Rıfkı
        Oyun Bitti -Tahsin Televizyon dizisi
2008Akasya Durağı-Nuri Baba
        Görgüsüzle-r Nurullah Televizyon dizisi
2009Aşk Geliyorum- Demezİsmail
2013 Bizim Okul -Okul Müdürü Televizyon dizisi
        Arka Sokaklar -Vasıf Koç Televizyon dizisi,konuk oyuncu
2014 Küçük Ağa -Mehmet Ağa Televizyon dizisi
Kaynak: Milliyet

 

Zeki Alasya’nın Verdiği Röportajlar

Büyük Usta Zeki Alasya’nın aramızdan ayrılışı haberiyle gözlerimizi açtık bugün. Özellikle Metin Akpınar’la oluşturdukları ikili Türk tiyatrosu ve sinemasında çok önemli bir yere sahip. Bizlerin hayatlarında da aynı şekilde. Birçoğumuz Zeki-Metin ikilisinin filmleriyle büyüdük. Zeki Alasya aşık olduğunda yaşadığı ıstırabı biz de yaşadık. Altınları “dohuzbin dohuzyüz dohsan dohuz” diye sayarken araya birisi girince bizim de kafamız karıştı, kaçta kaldığımızı unuttuk.

Kısacası Zeki Alasya ile sevindik, Zeki Alasya ile hüzünlendik, aşık olduk, dayak yedik. Ve bugün Zeki Alasya aramızdan ayrıldı. Metin Akpınar, Zeki Alasya’nın vefatıyla ilgili “benim yarımdı, yarım gitti, canım gitti” dedi. Zeki Alasya’nın vefatıyla bizim de canımız gitti bugün.

Büyük Usta Zeki Alasya’nın acı kaybı hepimizi yaraladı, hepimiz bir yarımızı kaybettik. Tüm milletimize ve acılı ailesine başsağlığı dileriz..

RÖPORTAJLIK ekibi olarak Zeki Alasya’nın verdiği 4 röportajı topladık. Sizlerin okumasına sunduk.

 

Zeki Alasya’dan ‘Gezi’li yorum -(TAMAMI)

Okuyucularımızdan gelen yoğun istek üzerine başlattığımız ‘Kale Arkası’ adlı röportaj dizimizin ikinci konuğu hepimizin çok yakından tanıdığı Zeki Alasya. Türk sinemasının usta ismi, sinema tutkusunun yanısıra sporu ve futbolu çok yakından takip ediyor. Özellikle de Fenerbahçe’ye büyük bir tutkuyla bağlı olan Alasya, Türk sporundaki son gelişmeleri, Sarı-Lacivertli takımdan beklentilerini ve yanlış bulduğu yönleri Aydınlık’a değerlendirdi. İşte o keyifli röportaj:

– Öncelikle bu, futbolu bir değerlendirelim, futbolumuza neler oluyor?

Ağabey futbolumuza çok iyi şeyler olmuyor. Yani hep beraber takip ediyoruz. Şaşıyoruz. Üzülüyoruz. Böyle şeyler olmazdı diye düşünüyoruz. Ama yalnız bizde değil Milan’a da oldu. İtalya’da oluyor, Fransa’da oluyor; görüyorsun, duyuyorsun. Juventus yahu, yani düşün başına neler geldi. Bizde tabii şimdi çok ilginç bir olay var, o tuhafıma gidiyor. Şimdi İtalya’da böyle bir şey olduğu zaman; yani Juventus, Roma veya bir başka İtalyan takımı, bunlar birbirlerini koruyorlar, birbirlerine arka çıkıyorlar. Biz de adeta yuvasını yıkmak istiyoruz insanların. Şöyle bir şey daha var. İşte Trabzonspor başkanı müthiş bir düşmanlık yarattı. Bilhassa. Önceki.

Şener düşmanlık yarattı’

– Sadri Şener mi?

Evet. E şimdi bu yenisi geldi. Herhalde dedim daha sağduyuludur. Bu hele böyle, “Kılıcını çekti geldi yahu!” Bu nasıl bir geliş. (gülüyor). Bütün takımlar, bütün yöneticiler, bütün başkanlar birbirlerine böyle bakarlarsa, sen Türk futbolundan ne bekleyeceksin ?

Gönlümüzden geçen 1+1’

– Fenerbahçe Tahkim’e başvurdu Beşiktaş’la birlikte. Savunmasını da verdi ve karar yarın açıklanacak, ne olacak sizce?

Şimdi özlediğim, istediğim biraz başka. Şimdi, yani kalkıp burada eskisinin ihbarıyla jurnaliyle falan bu kadar acımasız bir kararı pat diye vereceklerini düşünmüyorum. Düşünmek istemiyorum, çünkü birilerine de güvenmek lazım. UEFA diye de bir şey var. Şimdi bu cezaların tümüyle kaldırılması söz konusu değil. Şu olabilir: Biz 1 sene zaten ceza aldık. Öyle değil mi ? Şampiyon olduğumuz sene Avrupa Kupaları’na gönderilmedik. Onun üzerine giderlerse savunmada, aklı başında bir tarzda, zannediyorum 2+1’i, 1+1’e çevirebilirler. He yani beklediğim bundan daha öte değil. Kimse de ötesini beklemesin.

Spor ile politika birbirinden ayrılmadı’

– Siyasetle sporun özellikle de futbolun ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Bu çok eskiden beri olmuştur. Yani eskiden beri mesela G.Saray’ın, ağırlıklı olarak Fenerbahçe’nin başkanları politikadan gelmedir. Yani Fenerbahçe’nin bir aralar başkanı Büyük Millet Meclisi Başkan Vekiliydi. İşte bir ara başbakan falandı, yani bu Saraçoğlu falan bu ülkenin başbakanıydı. Hep böyle birtakım adamlar geldi. Yani çünkü çok spektaküler bir şeydi, çok sükse yapan bir spordu. Orada olduğun zaman demek ki bir artı getiriyor bu. Fenerbahçe başkanı olmak ya da Fenerbahçe’nin yöneticilerinden biri olmak. Yani anlatabiliyor muyum? E şimdi böyle düşünürsen politikayı o zaman bundan ayıramazsın. Ayırmadılar nitekim. CAA9auJUUAEiigp

– Aziz Yıldırım’ın tavrını nasıl buluyorsunuz bu UEFA süreciyle alakalı?

Şimdi, çok önemli şeyler gerçekleşti. Yani Fenerbahçe’nin başladığı sene bir zaman sonra şu ankine benzer bir noktaya geliriz dediği zaman birileri inanmayacağım, benim şahsen, inanmayacağım şeyler başardı. İlk şaşkınlığım şuydu. Bir kötü stadımız vardı. Yahu giderdim. Bir de en iyi yer. Birtakım arkadaşlar torpil atıyorlar biziz diye falan. Eski statta. Bir gün çok iyi yer filan diye gittik bir yere oturduk abi. Eski şeref stadının arka tarafı oluyor. Önde de bir direk var. Ben “Kusura bakmayın çocuklar.” dedim. Kalktım oradan. Yani iyi dedikleri yerden. İndim, aşağı indim. Şeref tribününü geçtim oradan döndüm, bir yere oturdum. O da birçok şeyi kaybetti ama korneri görebildim ve içimden dedim ki: “Yahu koskoca Fenerbahçe’ye yakışıyor mu bu stat?” Dedim abi. 4 yıl içinde bu stadı sıfırdan yaptı. Devlet para vermedi bilmem ne. Ve stat durarak yapıldı. Yahu organizayon kabiliyeti, iş görebilme kabiliyeti müthiş bir adam. Şimdi bir takımın, Fenerbahçe gibi bir takımın başkanı olarak 14 yıl mucizedir. Etraftan bu kadar aleyhinde olaylar olacak, içinden dışından. Yalnız dışarıdan değil. İçeriden de neler oldu. İşte onun için yani oralarda ona rağmen durabilmek müthiştir.

– Peki devam etmeli mi sizce? Artık yıprandığını düşünüyor musunuz?

Yıprandı. Kendi de devam edecek gibi gelmiyor bana. Ama şöyle yapacak, onlar hep öyle yaparlar. Devlet başkanı da olsa kulüp başkanı da olsa. Kenara çekilir, gene çaktırmadan kenardan kontrol ederler.

– Ersun Yanal tercihini nasıl buluyorsunuz?

Ben, Ersun Yanal’ı çok beğenirim. Eskiden beri ama. Yani Türk antrenörleri arasında işi en bilimsel, en iyi götüren adam o. Kendini o şekilde hazırlamış. Şimdi bir şey oluyor. Daha evvelki çalıştırdığı takımlarda da. Şimdi güzel yüzlü bir antrenör görüntüsü çiziyor. Galiba, daha evvel öyle değildi. Şimdi düşündü tabii kendisi, koydu takyesini önüne. Dedi ki: “Yahu ben bu futbolu biliyorum. Bu futbolun grafik düzenlemesini biliyorum. Efendim, bilimsel şeylerini biliyorum. Çalıştım. Ben niye başarılı olmuyorum?” Sonra şunu buldu herhalde. İyi bir teknik direktör sadece bunlarla olmuyor. İnsanlarla iyi geçinmeli. Çünkü oyuncular eğer istemezlerse, bitti. Bitti. Zico’yu öldürdüler hatırlasana. Bitti yani. Onun için bunlara bir defa eskiden olduğu gibi disiplin, hayt huyt tavırlarıyla gitmeyeyim de; biraz yumuşak, sevimli göstereyim tavırlarımı dedi. Uzun lafın kısası, ben Ersun Yanal’ın iyi olacağını düşünüyorum. Ve Fenerbahçe’yi bu sene şampiyon yapacağına inanıyorum.

– Futbolcularının maçlarda sergilediği agresif tavırları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şimdi, mesela Volkan diye bir adam. Bizim kaptanımız, kalecimiz. Bu adam Fenerbahçe kalecisi olduğunu unuttu, Fenerbahçe kaptanı ve takımın abisi deyince hemen böyle “efelik” başlıyor. Geçen sezon gördük maçın bitmesine 30 saniye kala, senin takımın bütün değiştirme şansını bitirmişse, sen nasıl kırmızı kart görürsün be! Döveceksen bile bekle, maç bitsin. Git kafasında sandalye mi kırarsın ne yaparsan yap! Ama maçın içinde öyle bir şey yapılır mı yahu! Ben sana söyleyeyim, şimdi o gene gözde değil mi! Peki şimdi bu ne oluyor. Aman idare edelim boşverin. O çünkü bizim kardeşimiz. Takımın yüzünü görmemeli bir daha. Yahu futbol terbiyesi, spor ahlakı denilen bir şey var. Arda’yı kaptan yaptılar. Sonra neler oldu gördük.

Şirketi batırırdı’

– Yıldırım Demirören hakkında ne düşünüyorsunuz? Süreci iyi yönetebildi mi?

Şimdi, tabii içlerinde olanları F.Bahçe’yi takip ettiğim kadar etmiyorum ama bildiğim kadarıyla, benim şahsen düşündüğüm kadarıyla, verdiğim puan itibariyle bu, bu kadar yapabilir. Bu işi dediğimden daha iyi götürdü. Beşiktaş’ta da, Futbol Federasyonu Başkanı olarak da. Şimdi bu çok önemli bir adamın, çok önemli bir iş adamının veliahtı. Erdoğan Demirören iyi tanıdığım, dostluğum olan bir adamdır. Bu adam, zeka bakımından böyle çok yüksek zekası olan bir adam değil. Ailenin de işlerinin başına getirip, “Haydi oğlum evladım devam!” diyebileceği bir adam değil. Çok ciddi bir hastalık geçirdi Erdoğan Demirören. O hastalığı geçirenlerin çoğu ölüyor. Adamın çok iyi bir bünyesi vardı, çok da talihliydi. Atlattı o hastalığı. Aslanlar gibi işinin başında. Ama, tek başına kalsaydı Yıldırım Demirören, o şirket batardı. Bunun Beşiktaşlılığı var her zaman. Sırf çocukları var diye ailede, biraz şımarık, biraz haylaz. Onların çok sevdiği bir şey vardır. Oyun. O zaman babası falan der, “Al yeni kayaklarını, çık kayak yap” der, kurtulur ondan. Şimdi bu futbol olayı biraz öyle. Para da var. Hadi sen git oyna dediler. Beşiktaş başkanlığıyla oynadı o da. Yetmedi. E olaylar da denk geldi. E idare ediyor. En azından benim tahmin ettiğim, gördüğüm kadarıyla. İyi de idare ediyor. Kötü bir niyetini de görmedim. He ama Beşiktaş’taki hatalarını duyuyoruz. Beşiktaş’ı batıran adam nasıl bir şeyse. Ama ben adamı seviyorum anlıyor musun? Sempatik geliyor. Aydınlık geliyor, pozitif elektrik yüklü geliyor.

– Milli takımımız ülke sıralamasında çok gerilerde seyrediyor, siz bu durum hakkında neler söyleyeceksiniz?

Şöyle bir olay var. Dünyanın bütün takımlarında, hem de yani böyle başa çeken takımlarında, zaman zaman çok öne çıkma olayı oluyor. Bu bir şey meselesi, dönemsel bir mesele. Yani, tesadüfen 50 tane oyuncu -tesadüf de olur böyle- belli bir çizginin üzerinde oyuncular ise, o takım 3 sene 5 sene 10 sene dünyayı sarsıyor yahu. Bir tane yine ben, çocukluğumda hatırlarım, 56 senesinde Macaristan’ı yendik biz burada 3-1. Ben, deniz tarafındaki o alçak tribünde ayaklarımı sarkıtıp oturup seyrettim o maçı. Öyle bir şeydi ki Macaristan, öyle müthiş bir takımdı ki; önüne geleni yeniyordu. 6 tane attı İngiltere’ye 5 tane Almanya’ya filan. O öyle bir süreydi, o bir jenerasyondu. İşte bir anda Istevanolar Kuskaclar Rosicler falan çıktı. Müthiş bir takımdı. Sonra giderek bu jenerasyon değişti. O kadar büyük oyuncular sonradan gelmez oldu. Macaristan aşağı indi. Mesela Almanya’da da oldu, 5 sene 6 sene evvelki Almanya çok kan kaybetmişti. Biz mesela bir Alman takımıyla oynayacağımız zaman ya da Almanya-Türkiye milli maçı öncesinde, biz “Götürürüz” diyorduk, “Yeneriz” diyorduk. Evet ama şimdi 3 sene içinde 4 sene içinde birdenbire yeniden o eski günlerine kavuştular. Bunun sebebi şu bence. Bunların bir futbol tarzı var, futbol biçimi var, futbol geleneği var. Anlatabiliyor muyum ?

Bizde sistem yok’

Bizde öyle bir şey yok. Ama bu yalnız futbolda değil. Her yerde. Mesela sinemamız. Hep konuştuk, Türk sineması. Türk sinemasında iyi oyuncular da var, iyi rejisörler de var ama bir geleneğimiz olmadığı için, bir tarzımız olmadığı için bütün başarılar tesadüfe kalmış. Oluyor olmuyor, hiçbir zaman bir yere oturmuyor. Yani şöyle düşünemiyorsun: “Yahu ne olursa olsun, o Türk takımlarının belli bir çizgisi var. 1 yıl 2 yıl kötü gitse de toparlar.” Dünyada 6. idik bir ara yahu. Bu 2002’de 2003’te falan. İsmini bile bilmediğimiz takımlar önümüzde. U-20 Dünya Kupasını da izledik aşağıdan da oyuncu gelmiyor. Rezalet.!

– Büyük maçlarda deplasmanlara taraftarların götürülemediği bir dönemden geçiyoruz şu anda. Neler söyleyeceksiniz?

Böyle bir şey var mı yahu. O zaman yeni statlar yapsınlar, stat 2 tane stat olsun, yan yana. Aralarda demir parmaklıklar. Valla yani. Herkes gitsin ama. Böyle bir şey olur mu? Ayıptır yahu ayıptır yani. Ya bunlar bana söylenseydi 30 sene evvel, valla gülerdim bunu oyuna alalım derdim, oyunda bunu yapalım falan derdim yahu. (gülüyor)

– Peki yeni dönemde izleyenler merak ediyordur muhtemelen, sizi hangi dizi ya da filmde göreceğiz?

Bilmiyoruz bekliyoruz. Bir şey olduğu yok şu an ama, sakin bekliyoruz. (gülüyor) Yeni dönemde şu an için bir şey yok. Biraz olmasın. Çok yorulmuştuk dinleniyoruz.

13.07.2013 AYDINLIK

 

 

Zeki Alasya’nın Fenerbahçe Dergisi’ne Verdiği Röportaj

Devlet sanatçımız, yönetmenimiz, oyuncumuz, senaristimiz… Onunla büyüdük. Gençlerimiz, çocuklarımız halen onun filmlerini, oyunlarını büyük bir zevkle izlemekteler. O bizi yıllarca hem güldürdü hem de doğru, ince esprileri olan akıllı mesajlarını verdi. Her defasında ne kadar gülsek de dersimizi çıkarmayı bildik. Bu nadide ve gönülden Fenerbahçe sevdalısı sanatçımızın sportif, kültürel ve siyasi mecralar için verdiği tüm tembihleri can kulağıyla dinledik ve sayfalarımıza aktardık.

– Biz aramızda “Fenerbahçeli olunmaz, Fenerbahçeli doğulur.” deriz her zaman. Peki, siz nasıl Fenerli oldunuz Zeki Bey?

CC5kNjNW8AATOJCAltı kardeşiz, ben 4 numarayım, benden büyük üç ağabeyim, benden küçük de iki kız kardeşim var. Ağabeylerimin ikisi Fenerbahçeli, birisi de Beşiktaşlıydı… O Beşiktaşlı olan nereden çıktı belli değil, belki de sıra dışı herkese karşı çıkan bir tipti, ondan o Beşiktaşlı oldu. Babam da Fenerbahçeliydi. Dolayısıyla benim için Fenerbahçeli olmaktan başka bir şans yoktu. Seçerek, isteyerek, rengini falan beğenerek değil; aile baba, anne, akrabalar çoğunluk Fenerbahçeli olduğu için ben de Fenerbahçeli oldum. 1943 doğumluyum, beş yaşının biraz üstündeydim, Ekim ya da Kasım ayıydı Dolmabahçe Stadı’nda… Hoş bu stadın adı da devamlı değişmiştir ya… Bir Dolmabahçe oldu, bir Mithatpaşa oldu, bir İnönü oldu. Bizim politik dehalarımız politik çıkarları doğrultusunda istemedikleri Demokrat Parti döneminde “Aa İnönü Stadı olur mu?” dediler. Neyse en sonunda İnönü Stadı olarak kaldı, doğrusu da buydu. İşte o stadın yeni açıldığı günlerdi, pırıl pırıldı, çok keyifli bir stattı. Fenerbahçe – Beykoz maçını seyrederek başladım bu sevdaya ben. Kendimi bildim bileli Fenerbahçeliyim ve 51 senedir de Fenerbahçe’yi seyrediyorum. Çocukluğumda yaşım ilerledikçe çok kişi üzerime geldi, hani çocukların takımları değiştirilmeye çalışılır sanki başka takıma geçirmek için transfer mücadeleleri olur ya, bizim mahallede de Beşiktaşlı çok vardı, onlar Beşiktaşlı olmamı isterlerdi, korkar kaçardım. Böylece Fenerbahçeliliğimiz halen devam ediyor.

– O zaman ailesel zorunluluktan değil, yürekten bir Fenerbahçelilik bu…

Sizin de dediğiniz gibi çok koyu bir Fenerbahçeliyim ben. Fenerbahçe kötü sonuç aldığı zaman çok kötü olan bir adamım. Tabii bütün objektifliğimi yitirecek kadar fanatik değilim. Yendiğimiz zaman çok mutlu oluyor, inanılmaz bir keyif alıyorum. Son yıllar kaçırılan şampiyonluklarla dolu, çok şansız yıllar… Onun içindir ki üzülerek izliyorum. Bu yanlışları görüyorum, bağırmak istiyorum, bağıramıyorum. Sesimi duyurmak istiyorum, duyuramıyorum. Benim gibi milyonlarca kişi de duyuramıyor. İşin başında olan kişiler tabii ki çok iyi niyetleriyle çalışan kişiler. Bizlerle aynı duygular içinde olduklarını biliyorum. Ama böyle bir Fenerbahçe istemiyorum. Zaten Başkanımız da bunun sözünü verdi. Kendisini de, yeni dönem başkanlığı için kutluyorum.

– Yıllar öncesine kadar maçlara sıklıkla gittiğinizi biliyoruz. Şu an sevilerek izlenen televizyon dizisi Akasya Durağı’nın çekimlerinden maçlara gitme fırsatı bulabiliyor musunuz?

Çok sık olmasa da, çekim olmadığı zaman gidiyorum. Çok güzel yüz ağartıcı bir stadımız var, çok akıllıca yapıldı. Maçlar kesilmeden, ara verilmeden böyle bir stadın yapılması inanılmaz zordu. Televizyondan da izlemek de bana müthiş zevk veriyor. Yaşımızdan mıdır nedir, bir de günümüzün teknolojisi büyük kolaylık sağlıyor. Bir maç görüntüsünü tekrar tekrar izliyorum. Statta bile bir pozisyon oluyor, bırakıyorlar sahaya bakmayı monitörlere bakıyorlar. Çok maçlara gittim tabii ama şimdilerde statta saha çok büyük geliyor, genelde sağ tarafa oturuyorum. Tam anlamıyla yoğunlaşamıyorum. Ama evde televizyonun başında öyle değil. Pozisyonlara yakınsınız. Stada gitmediğimde bir tek şeyi özlüyorum o da benimle birlikte birçok insan maç seyrediyor. Fenerbahçe’yi orada bağıra çağıra seyretmek tabii ki daha başka. Orada bağırıp çağırınca sesim de kısılıyor.

– Siz de iz bırakan futbolcular kimlerdi?

Robert Koleji’nde okuyordum. O tarihlerde hiç maç kaçırdığımı hatırlamıyorum. Ağabeylerimle gider, seyrederdik. Beşiktaşlı ağabeyim bir süre sonra Londra’ya gidip yerleşti. Biz Fenerbahçeliler kaldık burada… Özellikle büyük ağabeyim çok fanatikti. O tarihlerde inanılmaz oyuncular vardı. Lefter müthiş, Can Bartu müthiş. Mehmet Ali Has vardı. Şeref Has’ın ağabeyi onu da çok severdim. Ahmet Erol vardı. O da babamın öğrencisiydi. Ama bir de kaleci vardı; Selahattin Ünlü diye bir kaleci. Kimse pek bilmez, kendisini de öne çıkaran bir kaleci değildi. Yoksul, hatta bir tarihlerde Fenerbahçe’nin eski stadında tribünlerin altında odalar vardı, orada kalırdı. Çok severdim, hayrandım ona. Kaleciliğe de merakım vardı. Selahattin Ağabey idolümdü. O zamanlar milli takımımızın kalecisi de Turgay Şeren’di. Hep ön plandaydı, Selahattin Ağabey biraz geride kalırdı. Örnek vermek için söyleyeyim, günümüzün gençleri bilmez belki. Bir sene Fenerbahçe Moskova’ya Ruslarla maç yapmaya gitmişti. O zamanlar Rusların ünlü kalecisi Lev Yashin’di. Avrupa’da “Yılın Futbolcusu” ödülünü kazanabilen tek kalecidir. Ayrıca kariyerinde toplam 150 penaltı kurtarmıştır ki bu sayı, Dünya tarihinde bir rekordur. Dünya’nın en iyi kalecisiydi. Fenerbahçe maçını yapmış ve dönüş vakti gelmiş, trenle dönüyorlarmış. Koskoca Yashin bizim kalecimiz Selahattin Ünlü’nün valizlerini taşımış ve “Böyle bir kalecinin bavullarını taşımak benim için onurdur.” demiş. Sonra ben kolejdeyken Selahattin Ağabey artık yaşlanmış mıydı neydi, kendini öne çıkarmak istemediğinden B takımında oynamaya başladı ve artık yeni genç kaleciler geldi. Fenerbahçe B takımının bizim Robert Koleji’ne maç yapmak için gelmesi benim için ne kadar büyük bir heyecan düşünebiliyor musunuz?

– Çok heyecanlanmışsınızdır…

Evet, kalenin dibine kadar gittim, yağmurlu ve çamurlu bir gündü. Selahattin Ağabey’i 1,5 metre mesafeden seyrettim. Tribünden seyretmekten çok daha farklı tabii sonra maç bitti. Fenerbahçe yendi Koleji. Futbolcular soyunma odalarına doğru yürüyorlardı. Koştum, yetiştim. Elimde bir kâğıt, kalem imza istedim. “Bana bir imza verir misiniz Selahattin Ağabey?” diye sordum. Gerçekten de her tarafı çamur içindeydi. “Bak dedi görüyorsun her tarafım çamur içinde kusura bakma” deyip, yürüyüp gitti. Yıkıldım. “Allah’ım” dedim ve büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Sonra üstünden sanıyorum bir 20 sene kadar geçti. Kadıköy Hasanpaşa’da işim vardı. Yaz günü, güneşli bir gün yürüyorum yolda. Biri “Affedersiniz” dedi. Döndüm, baktım Selahattin Ağabey çok yaşlanmış elbette. Çok şaşırmıştım. Bir kâğıt ve kalem uzatarak bana “ Yeğenim sizi çok seviyor bir imza verir misiniz?

Ben de dedim ki “Bakın ellerim çamur içinde veremiyorum” dedim. Ortalık günlük güneşlik Selahattin Ağabey durdu, bir afalladı sonra bir havaya bir de “Ne diyor bu adam” diye bana baktı. Ben de “Müsaade ederseniz, anlatayım.” dedim. Heyecanla yaklaştı, aynen size anlattığım gibi anlattım. Sonra da Selahattin Ağabey’e 20 sene önceyi hatırlatarak “Bana bir imza vermediniz o an ömrüm gitti benim, onun için öyle bir espri yaptım.” dedim. Yolun kenarında mütevazı bir pastane gördüm “Orada oturalım mı?” diye kendisine sordum. Oturduk eskilerden söz ettik. Çok heyecanlandı. O da beni çok sevdiği bir oyuncu olarak görüyor o anda ben de o kadar sevdiğim kaleciye ona ne kadar hayran olduğumu, ona taptığımı anlatıyordum. Ve yıllar sonra çok mutlu olduk. Arabam da o yakınlardaydı, zaten arabamı tamirden almaya gidiyordum. İzin istedim arabama gittim, hemen bir resim aldım, yeğenine imzaladım. Tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık, tekrar görüşmek kısmet olmadı çünkü çok genç denilebilecek yaşta kaybettik Selahattin Ağabeyimi…CEeJ_jkWoAAgUWn

– Sporla birebir ilgilendiniz mi?

Bir dönem kalecilik yaptım. Bırakmasam ne olurdu, biraz daha ileri yaşlara kadar sürdürürdüm fakat boyum nedeniyle benden iyi bir kaleci olmazdı, yirmili yaşlarda bıraktım. Sonra da çok fazla sporla uğraştığım söylenemez. Ama iyi bir seyirciyim, sadece futbol seyircisi değilim atletizme de çok meraklıyım. Atletizm yarışlarını hiç kaçırmam halen yakın takipteyim. Önemli yarışmalara gidiyorum. Olimpiyatları hiç kaçırmam.

– UEFA final maçını izleyebildiniz mi? Bu dev müsabakanın Türkiye’de ilk defa Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı’nın ev sahipliğinde yapılması hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Şüphesiz büyük bir gururla izledim. Böyle uluslararası finallerin stadımızda yapılmasını çok hayretle karşılamıyorum çünkü stat göğsümüz kabara kabara göstereceğimiz bir stat ayrıca İstanbul çok güzel, iyi bir konuma sahip. Tek şikayetim zemin; çok iyi değil, kırık dökük. Zemin problemini bir türlü çözemediler, deniz seviyesine yakın olması sorun olabilir ama deniz seviyesinde de yüzlerce stat sayabilirim size. O zaman Hollanda da stat zeminlerinin çok kötü olması lazım. Venedik’te de bir maç izledim zemin pırıl pırıldı. Venedik’in yarısı sular içinde ama gerekli önlem alınmış. Bu sorunumuzla ilgili sanırım gerekli çalışmalar yapılıyor. Bu ev sahipliğimiz umarım önümüzdeki yıllarda da devam eder. Bir Dünya Şampiyonası yapılırsa çok keyif verir. Bu arada Galatasaray, Beşiktaş’ta da bir şeyler yapılmaya çalışılıyor, Kayseri yaptı. Bir Dünya Kupası olduğunda boynumuz bükük olmayacak.

– 2009-2010 sezonun da nasıl bir Fenerbahçe bekliyorsunuz, önerileriniz, eleştirileriniz nelerdir?

Geçtiğimiz sezon bence oyuncularımız kerhen oynadılar. Fenerbahçe bu değil. Fenerbahçe bu sene açık ara şampiyon olmalıydı. Başkanımızın çok özellikli önemli değerli yönleri var ama bu futbol bizi üzüyor. Bu kadar zeki bir başkan ve yönetim kurulu bizdeyken futbol şubesi daha az açık vermeli diye düşünüyorum. Türkiye Kupası’nı gene kaçırdık. 12. dediğimiz kişileri de biraz dinleyelim. Özellikle önem verilmesi gereken branş futboldur. Kendimizi aldatmayalım… Diğer branşlarda alınan başarılar bizlere gurur veriyor ama kulübün diğer branşların ayakta durması ve başarılarının artması için de gerekli olan futbolda kazanılan başarılardır. Takımın teknik direktörle arası iyi değilse, o iş olmaz. Kaleci ihtiyacı giderilmeli ve transferler oluşmadan oyuncunu sakatlık geçmişi iyice araştırılmalı diye düşünüyorum.

– Akasya Durağı’ndan babacan bir patronsunuz… Bu televizyon dizinizi zevkle izliyoruz. Siz hangi televizyon dizi ve programlarını izliyorsunuz?

“Canım Ailem” dizisini çok da severek izliyorum. Benim görebildiğim kadarıyla televizyon dizileri arasında en iyi dizi o. Kendi dizimmiş gibi sahipleniyorum. Çok keyifli ve doğru dürüst bir dizi…

– Peki ya spor programlarından en çok izlediğiniz nelerdir?

Maraton’u çok seyrediyorum. Faik Çetiner’in programını izliyorum. Faik mahallemizin çocuğu, onu başka bir duyguyla izliyorum. Bazen de belgeselleri izliyorum, zaten başka da zaman kalmıyor.

– Sizin en beğendiğiniz güldürü sanatçıları kimlerdir?

Metin çok güldürür. Güldürmek kolay değil. Derler ki bir komedyeni güldürmek daha zor. Aldanmayın böyle bir şeye komedyenin hiçbir farklılığı yok, komedyen bir insan diğerlerinden farkı olmayan bir insan. “Dalağı düşük” derler bana. Ben bir sinemaya, tiyatroya gitsem o kadar çok gülerim ki eşim ikaz eder. Nejat Uygur çok güldürür. Yeni dönemde Cem Yılmaz’a çok gülüyorum, özellikle stand-uplarda. Herkese gülüyorum. Yeter ki güldürsün ve mesajını verebilsin.

– Bir dönem siz ve Metin Akpınar güldürürken gerekli mesajları büyük bir cesaretle ve seviyeli bir şekilde veriyordunuz. Bugünkü komedi örnekleri için ne düşünüyorsunuz?

Günümüzde neme lazımcılık içinde belki biraz korkarak hareket ediyorlar. Herkes “Aman güven suyuma kimse girmesin” diyor ve başlarını derde sokacakları anlaşmalara imza atmıyorlar. Sanatçı aksak gördüğü şeylerin üzerine cesaretle gitmelidirler. Ortam, sözün özü tam bir geyik üzerine kurulmuş. Yok bu kadar da ucuz değil, biz yıllarca yaptık, ne bizi öldürmek için mücadele verdiler, ne ülke dışına çıkartmak için çabaladılar, ne de hapislerde çürüdük. Hem de ne ortamlarda 12 Mart 1971 dönemi, 80 İhtilali… Önemli olan doğruyu yapmak ama akıllıca yapmak. Haldun Taner hocamız anlatmıştı. Nazi imparatorluğu tırmanma sürecinde. Naziler bir kabare seyrediyorlar. Senaryo gereği oyunun bir sahnesinde başrol oyuncusu “Aa karşıdan bir Mercedes geliyor herhalde içinde Naziler vardır.” demiş.

Başrol oyuncusuna oyunun sonunda “Ayıp oluyor Nazilerle lüks yaşamı bu kadar bağdaştırmayın.” demişler ve gitmişler. On beş gün sonra tekrar oyunu izlemeye geldiklerinde senaryo gereği o sahneye gelindiğinde “Aa karşıdan bir Mercedes geliyor içinde Nazi yok.” demişler. Hâlbuki eski yaptıklarından çok daha vurucu çok daha etkili bir ince espri. Akıllı olmak lazım, ucuz kahramanlığın lüzumu yok. Sınırı akıllıca zorlayacaksınız. Bizimkiler bırakın sınırı zorlamayı uzaktan bakmaya bile cesaret edemiyorlar.

– Oyunculuk, senaristlik ve yönetmenlik hepsi yıllarca emek verdiğiniz başarılı çalışmalar. Sizi en çok hangisi daha fazla etkiledi?

İşin başında tiyatro oyunculuğu üçüncü sene sonunda işin mutfağını sevmeye başladım. Oyunculukta bu kadar gözüm olmadı. O nedenle Metin’le bu kadar sene sürdürebildik. Hani “İki cambaz aynı ipte oynamaz.” derler ya. Oyunlarda bütün rol dağıtımını ben yapardım. Her zaman Metin’e benden daha iyi roller verdim. Sinemaya geçtikten sonra da aynı duyguyu yaşadım. Kamera önünde olmak çok fiyakalı bir şey, çünkü siz oynayacaksınız, insanlar sizi görecekler, heyecan verici. Buna rağmen yönetmen olmak istedim. Şimdi dizilerde o kadar yoğun çalışıyoruz ki yönetmenlik yapamıyorum. Fırsat kolluyorum tabii. Hiç boş durmadım.

– Yeni projeler var mı? Metin Akpınar’la sizi tekrar bir arada görecek miyiz?

Bir takım projeler var. Tarih koyamıyorum. Şu sıralar Metin bir dizide, ben bir dizide. Bu iki dizi de iyi giderken başka bir şey yapmanın imkânı yok ama bir film çekme olayı var. Senaryo Metin Akpınar, Ahmet Gülhan ve ben.

– Son zamanlarda tiyatroya daha fazla bir rağbet var, bunu neye bağlıyorsunuz?

Büyük şehirlerden bahsedeyim; doğru, dürüst tiyatrolara, prodüksiyonlara ilgi var. Sinema için aynı şeyi söylemek kolay değil. Kimseyi suçlamıyorum. Eğer bir devletin sağlam bir eğitim ve kültür politikası yoksa halkın beğeni düzeyi de bu kadar aşağılara iner. Keşke özenli kaliteli Türk filmleri iş yapsa… Oysa ölçü tam tersine işliyor, kalitesiz filmler iş yapıyor.

CEeHCs9W8AE0bN3– Budist değilsiniz ama Buda heykelleriniz var… Nasıl başladı bu koleksiyon merakı?

25 yıl önce başladı. Evimizde, nereden geldiği belli olmayan bir Buda heykeli vardı. Benim için hiç önemi, değeri yoktu. Sadece çok sevimli bulduğum ve kendime benzettiğim bir figürdü. Böyle başladı. Oysa sizin de dediğiniz gibi Budistlikle hiç alakam yok.

– Zeki Alasya en çok hangi yemeği sever?

Pilavı çok severim, börek severim, dolma severim ve çok iyi pilav yaparım, iddialıyım bu konuda…

– Taraftarlara mesajınızı alabilir miyim?
Dostluğun geri gelmesi lazım; yalnız spora değil, politikaya, eğitime… Eskiden insanlar her şeye sevecen bakarlardı. Şimdi sen bana bir laf ettin, ben sana bir laf ettim ardından da istenmeyen olaylar… Bunlar el birliğiyle düzelmeli. Sağduyu ve terbiye çok önemli. Bizim mabette son zamanlarda dengeler bozuldu. Özellikle bir iç bölünme yaşandı. Bunu hiç haz etmiyorum. Bunda herkesin bir suç payı var. Bir an önce toparlanmalıyız. Görmek istemediğim bir tabloda tüm statlarda tribünlerdeki boşluklar. İnsanların kapıda kaldığı maçlarda bu boşluklar ve bu boşlukların nedenleri hiç hoş değil. Bu mesafelere bakmak bile istemiyorum. Düşüncelerim lezzetli değil ancak Fenerbahçe seyircisi çok büyük. Bunları aşacak düzeydeyiz.

FENERBAHÇE DERGİSİ

 

Zeki Alasya İle Konuştuk

O, Kemal Sunal gibi, Fatma Girik gibi, Türkan Şoray gibi kazındı hafızalarımıza. Birçoğumuz“Zeki ile Metin”i seyrede seyrede büyüdü mesela…

Zeki Alasya unutulmayan, unutulması da mümkün olmayan duayen bir oyuncu. Şimdilerde Kanal D’de yayınlanan Akasya Durağı’nın “Nuri Baba”sı. Alasya’yla tam da bu dizinin çekildiği yerde, Akasya Durağı’nın setinde konuştuk. Yeşilçam’dan tutunda AROG’a kadar birçok şey sorduk…

“YEŞİLÇAM FİLMLERİNDEKİ TEKNİK SON DERECE İLKELDİ”
  
— Bugünkü konjonktür daha aksiyoner, daha sıra dışı filmler istiyor ve yapımcılar görünen o ki ihtiyaca cevap verme telaşı içerisinde. Bu bir tezada işaret değil midir? Sanat, sanat için mi yoksa sanat toplum için midir?

Bu soru, sorulması gereken zamanda sorulan bir soru. Hâla eski Yeşilçam filmlerinin seyredildiğini her yaştan insanın ağzından ‘O Yeşilçam filmleri ne kadar güzel filmlerdi, ne kadar hoş filmlerdi’ diye duyuyorum. O filmlere baktığımız zaman görüyoruz ki teknik son derece ilkel. Bugünkü teknoloji ile kıyas kabul edilemeyecek kadar geri. Ne kameralar kamera, ne şaryolar şaryo, ne de ışıklar doğru düzgün ışık. Bugün Batı’ya çok daha fazla yaklaşmış durumdayız. Amerika ile henüz bir mesafemiz olsa da en azından Avrupa’yı yakaladık. Bu çok önemli bir konu. O zaman neden Yeşilçam filmlerinin güzelliği, lezzeti bu kadar sene sonra da seyredilmek istenmesi konuşulur?

“TÜRK SİNEMALARINDA DOĞALLIKTAN UZAKLAŞILMAMALI”

Fevkalade iddialı olmayı anlıyorum. Eğer bu iddianın içinde Batı’ya özenti varsa, özellikle Amerikan özentisi, işte bunu anlamakta güçlük çekiyorum. Mütemadiyen söylerim, alay konusu da oldum zaman zaman. Akademi ödülleri vardır; çoğu zaman İtalya’ya verilir. Bu ödül Yunanistan, Türkiye ve Güney Asya ülkelerine verilse daha mutlu olunur çünkü o büyük reisin ne kadar hoşgörülü ve yardımseverolduğunu gösterir. Bu bakımdan bu ödülü böyle gelişmesini tamamlayamamış ülkeler alırsa Amerika daha mutlu olacaktır. Ona rağmen bir türlü beceremeyiz ve bu ödülü alamayız. İtalya’nın yabancı Oscar dalında ödül aldığı filmlere baktığımız zaman, bunların son derece naif, son derece grint komplike konuları işlemek değil de daha basit konuları işleyen sıcacık, biraz santimantal, biraz içinde gülücüğü olan, hani bir anlamda eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan filmler olduğunu görürüz. Demek ki bizim, özellikle yeni trendin ısrarla başka bir şey araması bana çok anlamlı gelmiyor. Her şeyi bütünüyle bırakıp aynen Yeşilçam’ı mı tekrarlasınlar? Elbette hayır ama yeni arayışlar, güzelliklerden uzaklaştırmamalı, sample dediğimiz basitlikten, doğallıktan uzaklaştırmamalı.CEeJ_jkWoAAgUWn

“YENİ DİZİ YAPANLAR NAMUSLU YOL BULAMIYORLAR”
 
— Diziler her geçen gün cinselliği daha çok ön plana çıkarıyor. Bunun sanatı bir güç olmaktan çıkarıp sadece bir zevk unsuru haline getirdiğini düşünüyor musunuz?

Evet, tabi ki düşünüyorum ama bunun nedenlerini de iyice düşünmek lazım. Yani niye böyle oluyor? Reyting dediğimiz o mendebur olay –ki tartışmalı durumlar oldu son günlerde bakalım sonuçları ne olacak-son derece güzel dizilerin kısa zamanda yayından kalkmasını, buna mukabil seks, şiddet içeren bir takım dizilerin aylarca, yıllarca oynamasını getiriyor. O zaman ister istemez yeni diziler yapanlar da sadece kazanç düşündükleri için bu yollara sapmaktan başka çare bulamıyorlar. Kendilerini ifade edecek doğru düzgün, saygın ve namuslu yol bulamıyorlar. Üzücü ama böyle.

“CEM YILMAZ TÜRKİYE’NİN EN İYİ KOMEDYENLERİNDEN BİRİSİ”
 
— Cem Yılmaz’ın oynadığı AROG filmi vizyona girdi. Bir konuşmanızda Cem Yılmaz ve filmleri için; “Cem Yılmaz umarım günün birinde ayakları yere basan, adam gibi bir film yapar. GORA’lar, AROG’lar, yeter yahu! Yeter, absürde gerek yok! Bana göre gereksiz.” demiştiniz. Peki, bu ve türevi filmlerin çok izlenmesinin sebebi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir filmin çok izlenmesinin sebeplerinin başında öncelikle oyucuların, starların şöhretleri, boxofisleri geliyor. Yani herkesin bir dönemi var. O dönem içinde yapılan filmler ne olursa olsun tutuluyor bu bir. İkincisi beğeni düzeyinin yerlerde süründüğü bir ülkede bazen düzeysizlik bir iş yapma nedeni oluyor. Şimdi bu çeşitlemelerden kendimizi kurtarıp, sadece sözünü ettiğimiz AROG filmine bakarsak Cem YılmazTürkiye’nin en iyi komedyenlerinden birisi. Bir kere zeki ve sempatik, komedi zekâ işidir. Olayı,oyunculuktan gelmediği halde çok iyi çözdü. Evvela sahne üzerinde seyircinin ne istediğini, seyirciyle bir diyalogun nasıl yakalanabileceğini çözdü. Ondan sonra oyunculuğunu da yavaş yavaş geliştirdi. Şu andaTürkiye’nin en iyi komedi oyuncularından biri bana göre. Ben o lafları söylerken şunu demek istedim; son derece sıcak konularda GORA ve AROG gibi bir takım fantezileri aramak yerine doğru dürüst komediler yapsa, absürd de olabilir bu hatta. -ki bazılarının kabul ettiremediği olayları bu öğretiyle kabul ettirebilecektir diye düşünüyorum- Ben o zaman daha mutlu olurum. Yoksa tabi ki iş yapacaktır, buna itirazım yok ama nereye kadar iş yapacaktır, birileri gelecek bu nöbeti devralacaktır. Şöhret ilelebet sürmüyor.

“HEDEFİMİZ GÜLDÜRÜRKEN UYARMAKTI”
 
— Akasya Durağı’ndan babacan bir patron portresi sergiliyorsunuz ve dara düşeni zordan kurtarmak için çabalarınız oluyor, nasihat veriyorsunuz. Güldürürken mesaj vermenin zorluğunu yaşadınız mı?

Hayır yaşamadım. Çünkü biz yıllarca Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda bunu yaptık. Bizim hedefimiz güldürürken uyarmaktı. Çünkü inanıyorduk ki güldürürken uyarmak kadar sağlam bir yol yok. Tepeden inmeci, didaktik, öğretici bir tavırla bir şeyler anlatmaya kalkarsak bu millete, dinlemezler bizi. Ama güldürerek uyarırsanız, güldürerek bir takım mesajlar verirseniz daha çabuk algılarlar, kendi içlerinde ezilmezler, bir şeyi paylaşıyormuş duygusu yaratırsınız onlarda. O zaman daha rahat yakalarlar. Böyle bir alışkanlığımız var, yıllar süren bir alışkanlık. O bakımdan ben bu tarza, bu tavra alışık olduğum için çok zorluk çekmedim.

“BİR ŞEYLER ÖĞRETMEK UKALALIĞINDA DEĞİLİM”
 
— Zeki Alasya günlük yaşantısında da yapıcı ve yönlendirici bir birey mi?

Başta öyle miydim, değil miydim bilmiyorum ama yaş 60’ı geçince, böylesine bir deneyimi arkanızda bırakınca yapıcı oluyorsunuz. Şöyle bir hatırlatma yapayım; Tiyatro’da 1963’te profesyonel oldum. Daha öncesi var ama amatör olarak galiba 45. sene. 1972 senesinde sinemaya başladım. Bu kadar seneyi arkanızda bırakınca artık yavaş yavaş biriktirdiklerinizi paylaşmak istiyorsunuz. Bu bir görev halini alıyor. Yoksa yazık olup gidecek diye düşünüyorum. Örneğin; bu nedenle TÜRVAK Televizyon ve Sinema okulunda oyunculuk bölümü başkanıyım ve öğretim görevlisiyim. Orada yaptığım bu! Biriktirdiklerimi yenilerle, gençlerle paylaşıyorum. Onlara bir şeyler öğretmek ukalalığında değilim. Bir şeyleri onlarla paylaşmak 45 senenin üçüncü, beşinci, onuncu bazen de dün değil evvelki gün yani 45. senesinde bir şeyler öğrenmişsem, onların da öğrenmek için bu kadar beklemelerini istemiyorum, olabildiğince onlarla paylaşıyorum. Ve o zaman yapıcı, yönlendirici bir birey oluyorum. Yani yaklaştıkça, öbür tarafa gitmeye hazırlandıkça biraz daha filozof olmaya başlıyor insan. Bunun da ayrı bir tadı var.

“İNSANIMIZIN ALGILAMASININ YETERLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM”
 
— Günümüz seyircisinin sinemaya ve tiyatroya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk seyircisinin eleştiri yeteneği hakkında neler söylemek istersiniz?
 
CEfO2Q5UMAAzCdZBu soru karşısında çok sevimli şeyler söyleyemeyeceğim. Bizim insanımız çok zeki bir insan ve de gülmece algılamasından başlayarak, algılamasının çok doğru, çok yeterli olduğunu düşünmüyorum.Ama bu zavallı insanımızı biz; kültür ve doğru düzgün bir eğitim politikamız olmadığı için yıllardır harcayıp duruyoruz. Bu yüzden de biraz evvel söyledim, beğeni düzeyimiz giderek aşağılarda, yerlerde sürünüyor. Yoksa bilinçli, okumuş, doğru eğitilmiş Türk insanının dünyanın en iyi seyircisi olduğunu düşünüyorum. 60’lı, 70’li yıllarda ben bu seyirciyle karşı karşıya geldim. Bugün de böyle bir sağduyusu var. Bakın, dünyanın ilginç istatistik sonuçlarından biridir bu. Dünyanın absürd algılamasında oranı,eğitim ve kültür seviyesiyle doğru orantılıdır. Yani bir ülkenin insanı bu kadar eğitimli, kültürlüyse absürd ve komedi algılamayı o kadar mükemmel başarır. Şimdi biz eğitimli ve kültürlü bir milletiz diyeiddia edebilir miyiz? Oysa dünyadaki absürd algılamasında en önde gelen milletlerden biriyiz. 1900’lü yıllarda, 20. yılın başında bizim Ortaoyunumuzda, Anadolu seyirlik oyunlarımızda Karagöz-Hacivat’ta absürd çok miktarda vardır. Avrupa buna 1930’lu senelerde vardı da “bu ne muhteşem bir varış” diye düşündü. Farkında değiller. Bu bakımdan ben seyircimizi başka bir yere koymak istiyorum, ah! yeterince eğitilse ve kültür politikasıyla donansa.

“BUNDAN SONRA BAZEN DE AĞLATMAYI HEDEFLEYECEĞİM”
 
— Mizahla komedi aynı şeyler mi? Zeki Alasya gülmeyi ve ağlamayı bizim için yorumlar mı?
 
45 yıllık tarihimizin önemli bir sürecini sadece güldürmek için ama güldürürken de eğitmek, uyandırmak, ikaz etmek, alay etmek, bir şeylerin altını çizmek için kullandık. Ama sadece güldürmeyi hedefledik. 1999 senesinde Güle Güle filmiyle beraber başka bir yola saptık, en azından ben saptım. Ondan sonra Metin’le çok sık bir arada olamadık ama ben şöyle bir hedefe yöneldim; ben yaşamdaki gibi düşünüyorum artık olayları. Siyah-beyaz, iyi-kötü, güzel-çirkin, mutlu-mutsuz, kahkaha-gözyaşı gibi zıtlıklarla dolu bir yaşam yaşıyoruz, belki de doğrusu bu. Diyalektik buradan doğuyor. Bu çok önemli. Onun için bundan sonrasadece güldürmeyi değil, yaşamın içinde olduğu gibi bazen de ağlatmayı hedefleyeceğim. Bu doğru bir yol diye düşünüyorum. Belki de bana belli bir yaşın sonunda yakışanda bu.

“AĞLAMAK GELİYOR İÇİMDEN KARDEŞİM AĞLAMAK!”
 
— Sinema ve tiyatro Batı kaynaklı sanatlar olsa da bizim tarihimizde de  sinemaya ve tiyatroya kaynak olabilecek unsurlar var. Bugün sinema ve tiyatro kendi kaynaklarından ne kadar haberdar? Bu kaynaklara ne kadar başvuruyor? Hatta başvurmak istenmiyor mu?
 
Başvurulmuyor. Biraz evvel sözünü ettiğim Ortaoyunu, Karagöz-Hacivat, Anadolu Seyirlik oyunlarının hiçbirini alıp tiyatral bir biçime getiremedik. Yani bir Türk Tiyatrosu’ndan bahsetmek güç. Ne yaptık? Batı Tiyatrosu’ndan öykülenerek biraz taklitler yaptık. Rahmetli Haldun Taner hocanın istediği gibi bir Türk Tiyatrosu’na varamadık. Geçenlerde kaybettiğimiz büyük tiyatro adamı Prof. Metin Ant hocanın istediği gibi bir Türk Tiyatrosu’nu yakalayamadık. Bu beni her zaman üzmüştür. Sinema daha sonra iyi kötü ayakları yere basan bir sanat oldu. Buna rağmen bir takım konuları daha Kurtuluş Savaşı’ndan başlayarak göz önünde bulundurunca ağlamak geliyor içimden kardeşim, ağlamak geliyor! Yani gereksiz bazı konuları çok defa film yapıyorlar. İstanbul’un fethini 1950’li yılların başında bir tek film yapabildik. İkinci Dünya Harbi ile ilgili zannediyorum yüzlerce film yapıldı. Amerikalılar yaptı, Almanlar yaptı, Fransızlar, İngilizler… Japonlar bile yaptı. Biz hala Kurtuluş Savaşımız ile ilgili doğru dürüst bir film yapamadık. TRT’nin sponsorluğunda Ziya Öztan can ciğer kardeşimin yönetmenliğinde iki üç tane film yaptık da bereket, hiç değilse baktığımız zaman ‘Ha!’ diyoruz. Olması gereken değil yine de.

“MUSTAFA FİLMİ ÇOK KÖTÜ, ÇOK BAŞARISIZ”

Tanzimat Fermanı diye 1839’da okunan bir fermandan sonrası var, 1908’de II. Meşrutiyet’e kadar bu arada bütün olaylar öylesine sinematografik ki bu olaylar bizde değil de bir Fransa’da, İtalya’da, İngiltere’de, Almanya’da hatta Amerika’da olsaydı binlerce film yapılırdı. Ve bunlar orada duruyor. Günün birinde yapılacak mı emin değilim. Buyurun, ‘Mustafa’ isminde bir film yapıldı. Dedikodusundan yanına varılamıyor. Çok başarısız, çok kötü bir film olmasına rağmen… Bir Atatürk filmini ben 10-15 yaşından beri dinlerim. Atatürk’ü bütün büyük aktörlerin oynayacağı anlatıldı. Yul Brynner’den John Wayne’e kadar…Hala yapamadık.CEej9cgWYAA4bY6

“KALİTELİ FİLMİN İŞ YAPMASI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR”
 
— Popüler kültür, magazin kültürü ve sinemada ve tiyatroda ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Birbirlerinden etkilendikleri görmezden gelinemez bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Popüler kültür dediğimiz kültürü, her zaman duyuyoruz. Bir takım kişiler tarafından aşağılandığını görüyoruz. Yani bir iş popülerse, bir iş çok yapan bir hedefe yönelik ise buradan kalite çıkmaz. Bunu da anlamakta güçlük çekiyorum. Eskiden; “festival filmi çok iş yapmaz” diye bir laf vardı. Çünkü festival filmi kaliteli bir filmdir,kaliteli filmin iş yapması söz konusu değildir. Bir filmin iş yapabilmesi için sıradan, basit, sadece güldürmeyi, sadece iş yapmayı amaçlayan bir film olması gerekiyor. Böyle dengesizlik olur mu? Popüler kültür pek âlâ çok doğal ve güzel işler yapabilir. Becerisinin yanında çok da kaliteli bir ürün ortaya koyabilir, koymalıdır da. Heyecanla bekliyorum. Ama elbette ki seyircinin en çok istediğini onun istediği şekilde ona vermeye kalkarsanız, hedef sadece para kazanmak olur. Tabi para kazanmak gerekli. En azından bir film daha yapacak kadar para kazanmak gereklidir. Ama benim hedefim o değil. Katlar, yatlar, hanlar, hamamlar almak gibi para hırsı peşindeyseniz çoğu zaman kaliteyi yakalamak mümkün olmaz. Görüyorsunuz işte hangi dizi tutmuş; vurdulu kırdılı filmler, diziler… Hadi buyurun, herkes öyle yapıyor. Hangi dizi tutmuş; gözyaşları arasında, insanlığın yerden yere süründüğü diziler…  Ben bu kadar ağlayan bir millet görmedim. Yarışma programlarından tutun, her yerde insanlar hüngür hüngür ağlıyor. Üstelik yarışmacıların, katılımcıların ağlamasından başka sunucular bile ağlıyor kardeşim. Bu kadar duygusal bir millet değildik, giderek mi duygusal olduk ne oldu? Ama popüler kültürün bunları etkilememesi maalesef bizim gibi ülkelerde pek mümkün değil.

“İNSANOĞLU VEFASIZ”
 
— Sinema ve vefa…
 
Tanınmışlığın getirdiği bir yerde, bir katta, bir mevkide olup da sonra bir nedenle kayıp gitmenin bir faturası yok. Televizyonda zaman zaman bir takım portföyler izliyoruz. Bugün büyük isimler diye baş tacı ettiğimiz Elizabeth Taylor, Rock Hudson, Robert Redford, Marilyn Monroe gibi starların hayatlarını okuyoruz. Görüyoruz ki hepsinin çok sıkıntılı, kötü günleri olmuş. Üstelik o günlerde kimse bunların yüzüne bile bakmamış. Şöhret oldukları dönemde önlerinde iki büklüm eğilenler, peşlerinden ayrılmayanlar çevrelerinde kalmamış. Yalnız sinemada değil insanoğlunda var bu vefasızlık. Başka mesleklerde de böyle. Politik kariyer sahibi olan bir adam, liderken etrafı dalkavuklardan geçilmez. Görevini yitirdiği, istifa ettiği, seçimi kazanamadığı zaman etrafının boşalması gibi bir sürü örnekler gördük.

…bitti!

Röportaj: Muaz Kalaycı, Genel Yayın Yönetmeni

Redakte: Hicran Kandemir, Editör

Fotoğraflar: Zübeyda Topkaya

29.03.2009 HABERAKTÜEL

 

Metin’in Parası Var, Benim Yok

Usta oyuncu Zeki Alasya hayatını kaybetti. Usta oyuncu Alasya, son röportajını kapak konuğu olduğu Filmstudio dergisine vermişti. Usta oyuncu dergiye çarpıcı açıklamalar yapmıştı.

“METİN’İN PARASI VAR, BENİM YOK”

Maddi durumunun iyi olmadığını söyleyen Alasya “Emekli olamam, param yok. Bana yetecek kadar param olsa hiçbir güç beni bu piyasada tutamaz. Param olmadıkça da oynayacağım. Metin Akpınar‘ın var mesela. Demek ki Zeki Alasya‘nın da vardı da bir şey oldu diyelim. Eli açıklık, hesapsızlık ne derseniz artık. 3 sene balık lokantası işlettim, 1.2 milyon dolar para kaybettim.” dedi.

İşte o röportaj:

MUHTEŞEM YÜZYIL TÜRK DİZİLERİNİN YÜZ AKIDIR”

“Uğur Yücel’in oynadığı ‘Aramızda Kalsın‘ ve ‘Canım Ailem’ sıcak geliyor. Mesela bizim ‘Yabancı Damat‘, ‘İkinci Bahar’ iyi dizilerdi. Herkesin eleştirdiği, küçük şeylere taktığı “Muhteşem Yüzyıl” var ya, Türk dizilerinin yüz akıdır. Onun karşısında hazır ol vaziyetine geçsinler, selamlasınlar ukalalar. Müthiş bir performanstır, oyuncusuyla, kıyafetiyle her şeyiyle mükemmeldir. Bu dün yapılamazdı. Selda Alkor‘un oynadığı Kösem Sultan‘daki kıyafetlere, dekorlara, çevrelere bir bakın, görün rezaleti. Bu açıdan baktığınız zaman düne göre çok ileri bir noktada Türk dizileri.

“DİZİ SEKTÖRÜNDE İNSAN GİBİ ÇALIŞMA YOK”

Dizi sektörü eskiden daha güzeldi. Son derece güç şartlarda, çok ucuza kaçarak yapılıyordu ama diziler 45 dakika oluyordu. Daha insanca çalışıyordunuz. Haftada 90 dakika bir dizi yapmak dünyanın en zor işi. Oyuncular ve kamera arkasında çalışanların tümü için, özellikle hanım arkadaşlar için inanılmaz zor. Düne kıyasla teknik olarak batıyı yakalamış vaziyetteyiz ama bu insanca bir çalışma değil. Bu, adi kapitalist düzenin size dayattığı bir olay. Olmaz böyle şey. Bundan 10 sene önce Küba‘da bir film çektim. Saat beşte düğmeye basıldı ve bitti. Hâlbuki o gün mutlaka bitirilmesi gereken en az 3 saatlik daha çalışma vardı.

“OYUNCULAR ‘TÜKENDİK’ DEMEKTE HAKLI”

Oyuncuların “tükendik” söylemlerini haklı buluyorum. Gayretle çalışıyorlar, iyi paralar alıyorlar, itirazım yok. Hak eder etmez o ayrıca tartışılır. İnsanlara çok para verdiğiniz zaman, bu onları köle gibi çalıştıracaksınız anlamına gelmiyor. Batıda çok para alanlar bile insanca bir çalışma temposu ve kuralı içerisinde çalışıyorlar.

“KENDİMİZ OLURSAK BİZ DE OSCAR ALIRIZ”

Yabancı Oscar diye bir ödül var, bu Oscar’ı büyük reis Amerika veriyor. Bunu İtalyaFransa gibi Avrupa‘dan bir ülkeye vermek değil niyetleri. O zaman çok dikkat çekmiyor. BunuTürkiye‘ye, Malezya‘ya, Güney Amerika‘dan bazı ülkelere verirse büyük reisin iyi niyeti ortaya çıkar. Biz teknik ve kafa olarak bunu çok rahatlıkla alabilecek güçteyiz. İtalya sık sık alıyor bunu. Bir zamanlar birilerinin beğenmediği Yeşilçam’daki lezzette, sıcacık filmler yapıyorlar. ‘The Postman’, ‘Cinema Paradiso’, ‘Hayat Güzeldir’ yapıldı ve Yabancı Oscar aldı. Biz de kendimiz olalım. Tıpkı İtalyanların yaptığı gibi İstanbul‘un Antalya‘nınUrfa‘nın güzelliklerini ön plana çıkaralım. İnanır mısınız, bunu yaptığımız ilk sene; “buyurun Oscar sizin” diyecekler. Bu kadar basit.

“OSCARLIK FİLMİ CEM YILMAZ YAPAR”

CEeTrpyXIAENR5EUzun bir süredir filmleri eleştirmiyorum. İnsan benim yaşıma gelip, yaptıklarımı yapınca kendini bir şey söylemeye hakkı var zannediyor. Bazı filmlerde bazı yanlışları gördüğümde, tekrarlanmaması adına söylemek gibi yanlış bir yol seçtim. Bana göre doğru bir yoldu, gene aynı iddiadayım ama bu insanları çok rahatsız etti. Yılmaz Erdoğan adam gibi ayakları yere basan çok güzel işler yapmaya başladı. ‘Kelebeğin Rüyası’ filmi çok güzeldi. Bence en iyi işi yapacak olan Cem Yılmaz. Cem Yılmaz‘ın Arog, Gora gibi filmlerini çok beğenmedim. Sinemada müthiş becerikli olduğu başka şeyler var, görüyorum. Yabancı Oscar’a aday olacak dediğim filmleri en iyi yapacak adam da şu an Cem Yılmaz. Ata Demirer, ‘Eyvah Eyvah‘ diye filmler yapıyor. Onlardan bizim Yeşilçam’daki lezzeti alıyorum.

“KIVANÇ’SIZ DİZİ İLK 100’E GİREMEZ”

Bir dönem bu jön, jönfi modasının bittiğine dair laflar ediliyordu. Ben ona çok inanmadım. Bazı dönemlerde aykırılıklar çıkabilir. Humphrey Bogart diye bir oyuncu var, suratına bakamazsınız ama çok büyük bir oyuncuydu. Bizde de Turhan Seyfioğlu vardı, Humphrey Bogart familyasından ama büyük bir oyuncumuzdu. Kıvanç Tatlıtuğ‘u alın diziden, dizi ilk yüze giremez. Oyunculuk olarak çok eğitti kendini. Yalnız öyle oyunculardan çok büyük oyunculuk beklemeyin. Clark Gable’lar, Ayhan Işık‘lar, öyle duran, çok fazla oyunculuk kabiliyeti olmayan adamlardı. Ayhan Işık ağabey olağanüstü yakışıklıydı ama kötü bir oyuncuydu. Halit Ergenç, klasik jönle bahsettiğimiz çirkin kralların arasında bir adam, erkek güzeli değil.

“GÜNÜMÜZDE JÖNDAM (KADIN OYUNCU) GÖREMİYORUM”

Türkan Şoray. Fatma Girik de, Hülya Koçyiğit de çok güzel kadınlar ama Türkan Şoray‘da büyülü bir güzellik var. Kamera onu çok sevdi. Perdede nefesinizi kesecek kadar güzeldi, onun gibisi henüz gelmedi. Günümüzde jöndam göremiyorum ama Beren Saat ve Nurgül Yeşilçay‘ı beğeniyorum.”

HABERLER.COM

 

ZEKİ ALASYA KİMDİR?

Zeki Alasya 18 Nisan 1943, İstanbul Aslen Kıbrıslı, İstanbul doğumlu Türk tiyatro ve sinemasanatçısı. Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa’nın yeğenidir.
Robert Koleji’den mezun olan sanatçı sanat hayatına da 1959’da MTTB tiyatrosunda amatör olarak başladı. Arena, GENAR ve Ulvi Uraz tiyatrolarında çalıştıktan sonra Haldun Taner, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan ile birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı.
Film çevirmeye 1973’ten sonra başladı. Metin Akpınar ile birlikte Türk sinemasında yeni bir ikili oluşturdular. Birçok filmde yer aldı ve 1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca Devlet Sanatçısı unvanı almıştır. Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Güler Misin Ağlar Mısın, Nereye Bakıyor Bu Adamlar, Hasip ile Nasip gibi filmleriyle eşleştirilmiş bir komedyen olarak ün kazandı.
İlk yönetmenlik deneyiminide yaşadığı kariyerinde önemli yere sahip 1977 ve sonrası filmleri olan Aslan Bacanak, Sivri Akıllılar, Caferin Çilesi, Petrol Kralları, Doktor, Köşe Kapmaca, Vay Başımıza Gelenler ve Elveda Dostum yer alır. Akasya Durağı dizisinde Nuri Baba karakterini canlandırmıştır. Şimdilerde de Kanal D ekranlarında 28 Ocak 2014 tarihinde yayınlanan Küçük Ağa dizisinde Mehmet Ağa karakterini canlandırmıştır.Dizi düşen reytingler yüzünden final yapmıştır.
Yer Aldığı dizi ve filmler..
1972 Karaoğlan Geliyor-Çalık
        Sev Kardeşim-Avukat
        Tarkan Altın Madalyon-Vandal Kralı
        Tatlı Dillim-Antrenör
1973Hamsi NuriTorik
        Kaynanam Kudurdu
        Kolsuz Kahramanın Kolu
        Yalancı YarimHüsnü
1974Beş Tavuk Bir Horoz
        Köyden İndim ŞehireHimmet Ağa
        Mavi BoncukŞeker Kamil
        MirasyedilerZeki
        Salak MilyonerHimmet Ağa
        İmparatorİspirto Nuri
        Şenlik Var / Bal Kız Selim Türkân Şoray ile başrolde oynamıştır
1975Beş Milyoncuk Borç Verir MisinZeki
        Güler Misin Ağlar MısınZeki
        Nereden Çıktı Bu VeletZeki
1976Hasip İle NasipHasip
        Her Gönülde Bir Aslan YatarBekçi Zeynel
        Nereye Bakıyor Bu AdamlarZeki
1977Aslan BacanakSelim
        Sivri AkıllılarZeki
1978 Cafer’in ÇilesiCafer
        Petrol KrallarıZeki
1979 DoktorTabelacı
        Garibin Çilesi Ölünce Biter-Zeki
        Köşe KapmacaDonanma Kamil
        Vay Başımıza Gelenler-Kamil
1981Şaka YapmaZeki
1982Baş Belası-Zeki Gürses
1983Davetsiz Misafir-İlyas
        Dönme Dolap-Selami
1984Gülümseyen Dünya
1985Yanlış Numara-Sami
        Patron Duymasın-Şakir
1986Namus Düşmanı-Veli
1988Güler Misin Ağlar Mısın
1992Biz Bize Benzeriz
        Zeki Metince
1993 Hastane -Doktor Salih Marmara Televizyon dizisi
1998 Yerim Seni -Muharrem Televizyon dizisi
1999Güle Güle-İsmet
2000 Adada Bir Sonbahar -Mehmet Televizyon filmi
        Oyunbozan-Kemal Yılmaz
2001Dedem, Gofret ve Ben-Rıza
2002Anne Babamla Evlensene-Sermet
        Rus Gelin-Federasyon Başkanı
2003 Hababam Sınıfı -MerhabaBoz Ali
        Ömerçip-Tonton Dede
2004 Cennet Mahallesi- Komiser 2004-2007
        Pardon -Cezaevi Müdürü
        Yabancı Damat- Ökkeş Usta Televizyon dizisi
        Şans Kapıyı Kırınca-Peder Alfonzo
2006Can
2007Hayattan Korkma-Rıfkı
        Oyun Bitti -Tahsin Televizyon dizisi
2008Akasya Durağı-Nuri Baba
        Görgüsüzle-r Nurullah Televizyon dizisi
2009Aşk Geliyorum- Demezİsmail
2013 Bizim Okul -Okul Müdürü Televizyon dizisi
        Arka Sokaklar -Vasıf Koç Televizyon dizisi,konuk oyuncu
2014 Küçük Ağa -Mehmet Ağa Televizyon dizisi
Kaynak: Milliyet

 

‘Bahar hepimiz için bir umut’

Hıdırellez’i kutlamaya erken başlıyoruz. Küçükçiftlik Park’ta bugün keyifli bir kutlama programı var. Sahneye çıkacak isimlerden biri de kendine iyi gelen şarkıları seslendirecek Şevval Sam… Sanatçıyla Hıdırellez’i konuşmaya başladık, laf ikinci el giysilerine kadar uzandı.

Hıdırellez heyecanıyla başladık konuşmaya ve zaman nasıl geçti anlamadık.Şevval Sam bu akşam Hıdırellez’i kutlamak için Küçükçiftlik Park’ta düzenlenecek yılın en büyük açık hava bahar festivalinde sahneye çıkacak. Baharı onun güzel sesiyle karşılayabilirsiniz. Öncesinde festival alanındaki çalgıçengi gruplarını izleyebilir, Roman çadırlarında eğlenebilir, çaputla süslenmiş dilek ağaçlarına dileklerinizi asabilir, piknik alanlarında arkadaşlarınızla buluşabilir ya da oyun parkındaki jonglörleri izleyebilirsiniz. Ama öncesinde Şevval Sam’ın dünyasına göz atmaya ne dersiniz?

■■ Hıdırellez ile başlamak isterim. Bu akşam bir konseriniz var. İzleyiciyi nasıl bir ortam bekliyor?

Hıdırellez baharın gelişinin müjdecisi. Biz “ölümlüler” masalları, ritüelleri seviyoruz. Her zaman bir şekilde umudun peşinden gidiyoruz. Bahar hepimiz için bir umut. Çiçeklerin açması, güneşin yüzünü göstermesi, karakışın bitmesi… Bu kutlamada da içinde neşe olması gerekiyor. Herkesin üzerindeki ağır kış etkisini bertaraf edecek bir repertuvar hazırladık. Her yöreden şarkıların olduğu, aşkın, neşenin, dansların olduğu bir repertuvar.

■■ Sizin her sene kendinizce uyguladığınız bir Hıdırellez ritüeliniz var mı?

Benim bildiğim, sabaha karşı gül ağacının altına dileklerin yazılı olduğu bir kâğıt bırakmak. İyiliği herkes için diliyorum. Benim kendim için arzuladığım herhangi bir şey eğer başka birinin hayrına değilse, onun iyiliğine zarar verecekse olmasın. Kendi isteklerimi “Bütünün iyiliğiyle birlikte” diye notlarıma eklerim.

■■ Bir de sahile gidip ev sahibi olmak için ev çizmek, evlenmek için yüzük çizmek gibi ritüeller de var…

Galiba bölgelere göre de değişiyor. Ben aslında tüm fırsatları değerlendiriyorum. Tabiatta beni heyecanlandıran bir şeyle karşılaştığımda mutlaka o anda bir durup ana odaklanırım. Yeni ay çıkar “Ay gördüm Allah amentü billah hayrıma hayır şerrime estağfurullah” derim, bunu da annemden öğrenmiştim. Gün doğumunda uyanırım, sabahı gördüğüm için şükrederim. Bir çiçeğin canlı rengini gördüğümde ona iyice yaklaşıp rengine doyasıya bakarım, akşam güneşini gördüğümde gözlerimi kısıp kirpiklerime yansıyan ışığın kırılmasına odaklanarak “Akşam güneşinin ışığı içime dolsun” derim. Genelde çok materyalist isteklerim yoktur. Hayatta en önemli şeyin sağlık olduğunu düşünürüm. Sağlığım yerinde olduğunda her türlü problemin altından kalkabilirim. Hayatta kötü diye bir şey olmadığına, sadece derslerin ve deneyimin bilgiye dönüştüğüne inanıyorum.

■■ Sizi en heyecanlandıran, en sevdiğiniz mevsim hangisi?

Hayatta hiçbir şey için “en” diyemiyorum. Her birinin ayrı güzelliği var. Karı çok seviyorum ama baharı çok özlüyorum. Yaza bayılıyorum, ama sonbaharın renklerine âşığım. Tabiat kusursuz. Kusurları yaratan biraz da biz insanlarız. Hayatın ve tabiatın çeşitliliğine hayranım. Bu yüzden bana “Hangi renk, hangi müzik, hangi tarz, hangi bölge?” vesaire sorsanız hiçbirine “en”li bir cevap veremem herhalde.

■■ Kendinizi iyi hissetmek için neler yaparsınız?

Mizah dergileri okuyorum. Ben gerçek bir mizah âşığıyım. Güldürerek eleştirmek karşısında saygıyla eğiliyorsunuz. Mizah zekâyla doğru orantılı. Mizahi bakış açısında gördüğüm zekâ beni çok iyi hissettiriyor. Tabiatın içinde olmak, sağlıklı olmak da iyi hissettiriyor. Çok sosyal biri sayılmam ama hayata dair konuşabileceğim birileriyle bir arada olmak iyi geliyor. Karavanla tatil yapmak… Hayatın içinde olmayı seviyorum. “En’lerim yok” demiştim ya, tek bir şeyin peşinden gitmektense, öğrenmek için kendime sınır koymamayı seviyorum. Benim için dünyanın bütün dinleri, bütün felsefeleri ve ideolojileri içerisinde insan olmayı öğreten unsurlar var. Bilginin çeşitliliği ve yeni şeyler öğreniyor olmak beni iyi hissettiriyor. Bu öğrencilik hiç bitmeyecek gibi. ‘

BAHÇIVANLIK YAPMAK İSTİYORUM’

■■ Sinema filmleri ve projeler için de şarkı söylediniz. Dizilerde rol aldınız. Müzik programları yaptınız. Sinema, müzik… Sizi en iyi hissettiren şey hangisi? Yaptığım her şey bana keyif veriyor. Yeter ki o anın içinde olayım. Oyunculuğu çok seviyorum. İnsana dair bir laboratuvar çalışması gibi. Müzik ise benim için bir konuşma biçimi. Genelde sevdiğim şarkıları söylüyorum. Farklı tarzları denemek başka türlü bir keşif süreci… Hepsinin bendeki karşılığı farklı. Dünyanın çeşitliliği benim için ilham kaynağı. Şu anki çalışma temposu durulmaya başladığı dönemde başka şeyler de yapmak istiyorum. Resim yapmayı özledim. Daha ileriki yıllarda da bahçıvanlık yapmak istiyorum.

■■ Yeni albümünüzün çalışmaları devam ediyor. Nasıl bir albüm bekliyor bizi?

Bu albümde ait olduğumuz toprağın kokusu olacak. 2012 ve 2014’te Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda “Toprak Kokusu” adında muhteşem 2 konser yaptık. O kadar güzel geri dönüşler oldu ki bunu albüm yapmaya karar verdik. Çerkezce, Çeçence, Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Azerice, Makedonca… Karadeniz ve Ege ezgilerinin yanı sıra uzun hava da olacak, protest bir şarkı da… Hepsini söylemek elbette imkânsız ama söylemek istediğim daha onlarca şarkı var. Kültürel açıdan ne kadar zengin bir toprak üzerinde yaşıyoruz. Anadolu’da 40’tan fazla halk yaşamış, diller konuşulmuş. Hepsinin türküleri, aşkları, acıları birbirine karışmış. Burası onlarca kültürün ait olduğu bir toprak parçası. Bu albüm de “Toprak bana ait” diyenlerin değil, kendini bu topraklara ait hissedenlerin albümü olacak.

■■ Aynı zamanda yazıyor musunuz?

Bir şeyler karalıyorum. Kendi içimde, kendi kendime yazıyorum.

■■ Ortaya çıkarmayı düşünmüyor musunuz?

Yok düşünmüyorum. Bir yandan oyunculuk, bir yandan müzik, bir yandan yazarlık, ressamlık hepsi aynı anda olamayabilir. Birinden birine odaklanmak gerekiyor. O bir konsantrasyon meselesi. Hayatın akışına kendini bırakmış biriyim. Bazen bir kanal açılıyor ve bir akış başlıyor. O zaman kendi kontrolümün dışında bir şeyler yazmaya başlıyorum. Aslında şarkı söylerken de aynı şey oluyor. Bunları kendime ait görmüyorum. Dünyada herkes bir şeylere aracılık ediyor. Ben de sadece o sorumluluğu taşıyorum ve en iyi, en dürüst biçimde bunu aktarmaya çalışıyorum. ‘

İYİ Kİ ŞARKI DA SÖYLÜYORUM’

■■ En son “Kara Kutu” adlı dizide konuk oyuncu olarak yer aldınız değil mi?

Evet, 2 bölüm oynadım. Ama özlemişim oyunculuğu. 2008’de “Ben galiba biraz ara vereceğim bu oyunculuk meselesine çünkü bu koşullarda çalışmak istemiyorum” diyenlerden biriyim belki de. En son Engin Günaydın’ın açıklamasının olduğu röportajını okuyunca, herkesin isyan noktasına gelmeye başladığını gördüm. İyi ki şarkı da söylüyormuşum. Şarkı söylemeseydim, belki istemediğim işlerde çalışmak zorunda kalabilirdim. Bu insanın ruhunu boşaltır, yaratıcılığını, işine olan saygısını ve aşkını yok eder.

■■ Oyunculukta daha çok ne tip roller ilginizi çekiyor?

Komediyi çok seviyorum. Durum komedisini, anın kendisinin komik olma halini seviyorum. Hayatın içinde komik anlar vardır, onları yakalayan bir gözün yazdığı senaryo benim için keyifli olur. Öte yandan, özgün dramatik hikâyeleri de seviyorum.

‘BAZEN AŞKTA HATIRALAR BİLE BİRBİRİNİ TUTMUYOR’

■■ Özel hayatınızı çok merak ediyorum. Aşkı nasıl yaşarsınız?

Bu konuları çok fazla sevmiyorum ama aşk çok kişiye özel yaşanan bir şey. Bazen bir bakıyorsunuz sizin yaşadığınızla, karşınızdakinin yaşadığı arasında uçurumlar oluyor. Siz ortak bir şey yaşadığınızı zannediyorsunuz ama o kişi aslında bambaşka bir şey yaşamış, siz bambaşka. Hatıralar ve bıraktığı etkiler de birbirini tutmayabiliyor. Aşk kişiye özel. Ben emekçi ruhlu bir insanım. Hayatta yaptığım her şeye emek veririm, kıymet bilirim. Arkadaşlarıma, anneme, çocuğuma, işime, aşkıma, kendime verdiğim emek arasında bir fark yok. Bir de her yaşın aşkı farklı oluyor. Aşkla insan büyüyor. İyi bir öğretmen aslında. Gençlikte yaşadığınız aşkla olgunluk döneminde yaşadığınız aynı olmuyor. Öte yandan her ilişkinin kendine ait bir karakteri oluyor. Bir önceki ile bir sonraki ilişki içerisindeki “siz” değişebiliyor. Yaş ilerledikçe insanın şefkat ihtiyacı artıyor ve daha çatışmalı değil daha huzurlu bir ilişki arayışında oluyorsunuz. Bu da aşk… Gözünün içine bakmak, kıyamamak, özen göstermek. Zaten özenin ne anlama geldiğini insan belli bir yaştan sonra daha iyi anlıyor.

‘KULAÇ HESABIYLA YÜZEMEM AMA BALIKLARI SAATLERCE İZLEYEBİLİRİM’

■■ Özel bakım formülleriniz var mı? Spor yapıyor musunuz?

Düzenli spor yapmıyorum. Doğanın içinde olmayı seviyorum. Spor salonunda olmaktan çok sıkılıyorum. Denizde kulaç hesabıyla yüzemem ama gözlüğümü takıp balıkları izleyerek saatlerce yüzebilirim. Tabiatın içinde saatlerce yürüyebilirim. Spor yapıyor olmak, fit olma fikri beni motive etmiyor, hafif ve sağlıklı olmayı seviyorum. Dolayısıyla yediklerime dikkat edip dengelemeye çalışıyorum. Et ve tavuk yemiyorum. Ayda yılda bir balık yiyorum. İhtiyacım olan proteini yumurta, peynir ve arada sırada yediğim balık ve tabii bakliyat karşılıyor. Avokado ve siyah mercimekteki protein miktarı ete eşdeğerde. Yeni tahlil yaptırdım, son derece sağlıklıyım bu arada, merak edenler için söyleyeyim. Az pişmiş, az yağlı sebzeler yiyorum. Hamur işlerini çok seviyorum ama az yemeye çalışıyorum. Fırından yeni çıkmış bir ekmek, anne elinden çıkmış bir börek dayanamayacağım şeyler. Bakliyat ve tahıllarla aram iyi. En çok ihtiyacımız olan şeyin temiz hava olduğunu düşünüyorum. Kuzey Ormanları’nı bitirdikten sonra nasıl olacak bilmiyorum? İyi oksijen alan insanların kilo sorunu olmuyor. Oksijenin vücutta yağları yakma gibi görevi var. Temiz oksijen almak, hafif beslenmek bu işin sırrı. Kaçırdığım zamanlarda, kahvaltıda ya da akşam yemeğinde baharatlı yiyeceklerle metabolizmamı hızlandırmaya çalışıyorum.

‘GİYİNMEK BİLE DENGE İSTİYOR’

■■ Zamansız bir tarzınız var; müzikte de giyim kuşamınızda da…

Giyinmeyi bilen biri değilim aslında. Yıllarca buna odaklanmamışım. Bu işi çok iyi yapan, işine saygı duyduğum bir arkadaşım var; Esra Başıbüyük. Onunla çalışıyorum. O benim profesyonel olarak stil danışmanlığımı yapıyor. Ben de bir yandan öğreniyorum aslında. Çalıştığımız süreçte giyinmenin de bir denge olduğunu gördüm. İyi giyinmek için çok paraya ihtiyacınız yok. Giydiğinizin sizin ruhunuzu yansıtması en önemli şey.

■■ Sahne için seçtikleriniz arasında olmazsa olmazlarınız var mı?

Orada da bazı kriterler devreye giriyor. Vücut oranlarınız, ayakkabının ne kadar görüneceği bile önemli. Bazen çok rahatsız ayakkabılarla sahneye çıkabiliyorum. Uzun süre ayağımda kalıyor. Bakıyorum zorlanıyorum, atıveriyorum ayağımdan ayakkabıları, başlıyorum zıplamaya.

7 SORUDA ŞEVVAL SAM 

En son izlediğiniz film: En son “PK” adında bir Hint filmi izledim. Hafif bir film ama eğlenceli. Müzikal filmleri çok severim. Bir tek “Karanlıkta Dans”ı izlediğime pişman oldum. Öyle ağladım ki bir hafta kendime gelemedim. Ben mutlu sonları seviyorum galiba.

En son okuduğunuz kitap?: Hıfzı Topuz’un Neyzen Tevfik’in hayatını anlattığı kitap. Şimdi de Fikret Mualla’yı okuyorum, yarıda henüz. Biyografiler çok ilgimi çekiyor.

En son izlediğiniz oyun?: Mete Horozoğlu’nun oynadığı “Kurusıkı” adlı oyunu izledim.

Seyahat etmeyi sever misiniz?:Elbette, kim sevmez ki?

Yurtdışı gezilerinizde nereleri ziyaret edersiniz?:Tasarım dükkânları, bit pazarları, ikinci el dükkânlar.

İkinci el giyer misiniz?: Tabii. Bir sürü sahne kıyafetim ikinci el. Bir kıyafete onlarca para vereceğime bir barınağa bağışlamayı ya da bir çocuğu okutmayı tercih ederim.

Evinizde hayvan besler misiniz?: Evet 5 kedim var

HIDIRELLEZ NEDİR?

Asya’dan Anadolu’ya farklı din, coğrafya ve kültürleri alarak günümüze ulaşmış, sağlık, bereket, bolluk, şans, kısmet gibi dileklerin gerçekleşeceği bir gün olduğuna inanılıyor. Hıdırellez, Anadolu’da yaygın inanca göre, bereket getiren karalarda dolaşan Hızır Peygamber ile denizlerin hâkimi olan İlyas Peygamber’in buluştuğu gün olarak biliniyor. Hızır’ın yaşam suyu içerek ölümsüzlüğe ulaştığına ve özellikle baharda aramızda dolanarak bolluk ve sağlık dağıttığına inanılıyor. Doğanın canlanması, yaz mevsiminin başlangıcı olarak kutlanıyor.

Ekin Türkantos 03.05.2015

HABERTÜRK