Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 51

‘Bahar hepimiz için bir umut’

Hıdırellez’i kutlamaya erken başlıyoruz. Küçükçiftlik Park’ta bugün keyifli bir kutlama programı var. Sahneye çıkacak isimlerden biri de kendine iyi gelen şarkıları seslendirecek Şevval Sam… Sanatçıyla Hıdırellez’i konuşmaya başladık, laf ikinci el giysilerine kadar uzandı.

Hıdırellez heyecanıyla başladık konuşmaya ve zaman nasıl geçti anlamadık.Şevval Sam bu akşam Hıdırellez’i kutlamak için Küçükçiftlik Park’ta düzenlenecek yılın en büyük açık hava bahar festivalinde sahneye çıkacak. Baharı onun güzel sesiyle karşılayabilirsiniz. Öncesinde festival alanındaki çalgıçengi gruplarını izleyebilir, Roman çadırlarında eğlenebilir, çaputla süslenmiş dilek ağaçlarına dileklerinizi asabilir, piknik alanlarında arkadaşlarınızla buluşabilir ya da oyun parkındaki jonglörleri izleyebilirsiniz. Ama öncesinde Şevval Sam’ın dünyasına göz atmaya ne dersiniz?

■■ Hıdırellez ile başlamak isterim. Bu akşam bir konseriniz var. İzleyiciyi nasıl bir ortam bekliyor?

Hıdırellez baharın gelişinin müjdecisi. Biz “ölümlüler” masalları, ritüelleri seviyoruz. Her zaman bir şekilde umudun peşinden gidiyoruz. Bahar hepimiz için bir umut. Çiçeklerin açması, güneşin yüzünü göstermesi, karakışın bitmesi… Bu kutlamada da içinde neşe olması gerekiyor. Herkesin üzerindeki ağır kış etkisini bertaraf edecek bir repertuvar hazırladık. Her yöreden şarkıların olduğu, aşkın, neşenin, dansların olduğu bir repertuvar.

■■ Sizin her sene kendinizce uyguladığınız bir Hıdırellez ritüeliniz var mı?

Benim bildiğim, sabaha karşı gül ağacının altına dileklerin yazılı olduğu bir kâğıt bırakmak. İyiliği herkes için diliyorum. Benim kendim için arzuladığım herhangi bir şey eğer başka birinin hayrına değilse, onun iyiliğine zarar verecekse olmasın. Kendi isteklerimi “Bütünün iyiliğiyle birlikte” diye notlarıma eklerim.

■■ Bir de sahile gidip ev sahibi olmak için ev çizmek, evlenmek için yüzük çizmek gibi ritüeller de var…

Galiba bölgelere göre de değişiyor. Ben aslında tüm fırsatları değerlendiriyorum. Tabiatta beni heyecanlandıran bir şeyle karşılaştığımda mutlaka o anda bir durup ana odaklanırım. Yeni ay çıkar “Ay gördüm Allah amentü billah hayrıma hayır şerrime estağfurullah” derim, bunu da annemden öğrenmiştim. Gün doğumunda uyanırım, sabahı gördüğüm için şükrederim. Bir çiçeğin canlı rengini gördüğümde ona iyice yaklaşıp rengine doyasıya bakarım, akşam güneşini gördüğümde gözlerimi kısıp kirpiklerime yansıyan ışığın kırılmasına odaklanarak “Akşam güneşinin ışığı içime dolsun” derim. Genelde çok materyalist isteklerim yoktur. Hayatta en önemli şeyin sağlık olduğunu düşünürüm. Sağlığım yerinde olduğunda her türlü problemin altından kalkabilirim. Hayatta kötü diye bir şey olmadığına, sadece derslerin ve deneyimin bilgiye dönüştüğüne inanıyorum.

■■ Sizi en heyecanlandıran, en sevdiğiniz mevsim hangisi?

Hayatta hiçbir şey için “en” diyemiyorum. Her birinin ayrı güzelliği var. Karı çok seviyorum ama baharı çok özlüyorum. Yaza bayılıyorum, ama sonbaharın renklerine âşığım. Tabiat kusursuz. Kusurları yaratan biraz da biz insanlarız. Hayatın ve tabiatın çeşitliliğine hayranım. Bu yüzden bana “Hangi renk, hangi müzik, hangi tarz, hangi bölge?” vesaire sorsanız hiçbirine “en”li bir cevap veremem herhalde.

■■ Kendinizi iyi hissetmek için neler yaparsınız?

Mizah dergileri okuyorum. Ben gerçek bir mizah âşığıyım. Güldürerek eleştirmek karşısında saygıyla eğiliyorsunuz. Mizah zekâyla doğru orantılı. Mizahi bakış açısında gördüğüm zekâ beni çok iyi hissettiriyor. Tabiatın içinde olmak, sağlıklı olmak da iyi hissettiriyor. Çok sosyal biri sayılmam ama hayata dair konuşabileceğim birileriyle bir arada olmak iyi geliyor. Karavanla tatil yapmak… Hayatın içinde olmayı seviyorum. “En’lerim yok” demiştim ya, tek bir şeyin peşinden gitmektense, öğrenmek için kendime sınır koymamayı seviyorum. Benim için dünyanın bütün dinleri, bütün felsefeleri ve ideolojileri içerisinde insan olmayı öğreten unsurlar var. Bilginin çeşitliliği ve yeni şeyler öğreniyor olmak beni iyi hissettiriyor. Bu öğrencilik hiç bitmeyecek gibi. ‘

BAHÇIVANLIK YAPMAK İSTİYORUM’

■■ Sinema filmleri ve projeler için de şarkı söylediniz. Dizilerde rol aldınız. Müzik programları yaptınız. Sinema, müzik… Sizi en iyi hissettiren şey hangisi? Yaptığım her şey bana keyif veriyor. Yeter ki o anın içinde olayım. Oyunculuğu çok seviyorum. İnsana dair bir laboratuvar çalışması gibi. Müzik ise benim için bir konuşma biçimi. Genelde sevdiğim şarkıları söylüyorum. Farklı tarzları denemek başka türlü bir keşif süreci… Hepsinin bendeki karşılığı farklı. Dünyanın çeşitliliği benim için ilham kaynağı. Şu anki çalışma temposu durulmaya başladığı dönemde başka şeyler de yapmak istiyorum. Resim yapmayı özledim. Daha ileriki yıllarda da bahçıvanlık yapmak istiyorum.

■■ Yeni albümünüzün çalışmaları devam ediyor. Nasıl bir albüm bekliyor bizi?

Bu albümde ait olduğumuz toprağın kokusu olacak. 2012 ve 2014’te Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda “Toprak Kokusu” adında muhteşem 2 konser yaptık. O kadar güzel geri dönüşler oldu ki bunu albüm yapmaya karar verdik. Çerkezce, Çeçence, Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Azerice, Makedonca… Karadeniz ve Ege ezgilerinin yanı sıra uzun hava da olacak, protest bir şarkı da… Hepsini söylemek elbette imkânsız ama söylemek istediğim daha onlarca şarkı var. Kültürel açıdan ne kadar zengin bir toprak üzerinde yaşıyoruz. Anadolu’da 40’tan fazla halk yaşamış, diller konuşulmuş. Hepsinin türküleri, aşkları, acıları birbirine karışmış. Burası onlarca kültürün ait olduğu bir toprak parçası. Bu albüm de “Toprak bana ait” diyenlerin değil, kendini bu topraklara ait hissedenlerin albümü olacak.

■■ Aynı zamanda yazıyor musunuz?

Bir şeyler karalıyorum. Kendi içimde, kendi kendime yazıyorum.

■■ Ortaya çıkarmayı düşünmüyor musunuz?

Yok düşünmüyorum. Bir yandan oyunculuk, bir yandan müzik, bir yandan yazarlık, ressamlık hepsi aynı anda olamayabilir. Birinden birine odaklanmak gerekiyor. O bir konsantrasyon meselesi. Hayatın akışına kendini bırakmış biriyim. Bazen bir kanal açılıyor ve bir akış başlıyor. O zaman kendi kontrolümün dışında bir şeyler yazmaya başlıyorum. Aslında şarkı söylerken de aynı şey oluyor. Bunları kendime ait görmüyorum. Dünyada herkes bir şeylere aracılık ediyor. Ben de sadece o sorumluluğu taşıyorum ve en iyi, en dürüst biçimde bunu aktarmaya çalışıyorum. ‘

İYİ Kİ ŞARKI DA SÖYLÜYORUM’

■■ En son “Kara Kutu” adlı dizide konuk oyuncu olarak yer aldınız değil mi?

Evet, 2 bölüm oynadım. Ama özlemişim oyunculuğu. 2008’de “Ben galiba biraz ara vereceğim bu oyunculuk meselesine çünkü bu koşullarda çalışmak istemiyorum” diyenlerden biriyim belki de. En son Engin Günaydın’ın açıklamasının olduğu röportajını okuyunca, herkesin isyan noktasına gelmeye başladığını gördüm. İyi ki şarkı da söylüyormuşum. Şarkı söylemeseydim, belki istemediğim işlerde çalışmak zorunda kalabilirdim. Bu insanın ruhunu boşaltır, yaratıcılığını, işine olan saygısını ve aşkını yok eder.

■■ Oyunculukta daha çok ne tip roller ilginizi çekiyor?

Komediyi çok seviyorum. Durum komedisini, anın kendisinin komik olma halini seviyorum. Hayatın içinde komik anlar vardır, onları yakalayan bir gözün yazdığı senaryo benim için keyifli olur. Öte yandan, özgün dramatik hikâyeleri de seviyorum.

‘BAZEN AŞKTA HATIRALAR BİLE BİRBİRİNİ TUTMUYOR’

■■ Özel hayatınızı çok merak ediyorum. Aşkı nasıl yaşarsınız?

Bu konuları çok fazla sevmiyorum ama aşk çok kişiye özel yaşanan bir şey. Bazen bir bakıyorsunuz sizin yaşadığınızla, karşınızdakinin yaşadığı arasında uçurumlar oluyor. Siz ortak bir şey yaşadığınızı zannediyorsunuz ama o kişi aslında bambaşka bir şey yaşamış, siz bambaşka. Hatıralar ve bıraktığı etkiler de birbirini tutmayabiliyor. Aşk kişiye özel. Ben emekçi ruhlu bir insanım. Hayatta yaptığım her şeye emek veririm, kıymet bilirim. Arkadaşlarıma, anneme, çocuğuma, işime, aşkıma, kendime verdiğim emek arasında bir fark yok. Bir de her yaşın aşkı farklı oluyor. Aşkla insan büyüyor. İyi bir öğretmen aslında. Gençlikte yaşadığınız aşkla olgunluk döneminde yaşadığınız aynı olmuyor. Öte yandan her ilişkinin kendine ait bir karakteri oluyor. Bir önceki ile bir sonraki ilişki içerisindeki “siz” değişebiliyor. Yaş ilerledikçe insanın şefkat ihtiyacı artıyor ve daha çatışmalı değil daha huzurlu bir ilişki arayışında oluyorsunuz. Bu da aşk… Gözünün içine bakmak, kıyamamak, özen göstermek. Zaten özenin ne anlama geldiğini insan belli bir yaştan sonra daha iyi anlıyor.

‘KULAÇ HESABIYLA YÜZEMEM AMA BALIKLARI SAATLERCE İZLEYEBİLİRİM’

■■ Özel bakım formülleriniz var mı? Spor yapıyor musunuz?

Düzenli spor yapmıyorum. Doğanın içinde olmayı seviyorum. Spor salonunda olmaktan çok sıkılıyorum. Denizde kulaç hesabıyla yüzemem ama gözlüğümü takıp balıkları izleyerek saatlerce yüzebilirim. Tabiatın içinde saatlerce yürüyebilirim. Spor yapıyor olmak, fit olma fikri beni motive etmiyor, hafif ve sağlıklı olmayı seviyorum. Dolayısıyla yediklerime dikkat edip dengelemeye çalışıyorum. Et ve tavuk yemiyorum. Ayda yılda bir balık yiyorum. İhtiyacım olan proteini yumurta, peynir ve arada sırada yediğim balık ve tabii bakliyat karşılıyor. Avokado ve siyah mercimekteki protein miktarı ete eşdeğerde. Yeni tahlil yaptırdım, son derece sağlıklıyım bu arada, merak edenler için söyleyeyim. Az pişmiş, az yağlı sebzeler yiyorum. Hamur işlerini çok seviyorum ama az yemeye çalışıyorum. Fırından yeni çıkmış bir ekmek, anne elinden çıkmış bir börek dayanamayacağım şeyler. Bakliyat ve tahıllarla aram iyi. En çok ihtiyacımız olan şeyin temiz hava olduğunu düşünüyorum. Kuzey Ormanları’nı bitirdikten sonra nasıl olacak bilmiyorum? İyi oksijen alan insanların kilo sorunu olmuyor. Oksijenin vücutta yağları yakma gibi görevi var. Temiz oksijen almak, hafif beslenmek bu işin sırrı. Kaçırdığım zamanlarda, kahvaltıda ya da akşam yemeğinde baharatlı yiyeceklerle metabolizmamı hızlandırmaya çalışıyorum.

‘GİYİNMEK BİLE DENGE İSTİYOR’

■■ Zamansız bir tarzınız var; müzikte de giyim kuşamınızda da…

Giyinmeyi bilen biri değilim aslında. Yıllarca buna odaklanmamışım. Bu işi çok iyi yapan, işine saygı duyduğum bir arkadaşım var; Esra Başıbüyük. Onunla çalışıyorum. O benim profesyonel olarak stil danışmanlığımı yapıyor. Ben de bir yandan öğreniyorum aslında. Çalıştığımız süreçte giyinmenin de bir denge olduğunu gördüm. İyi giyinmek için çok paraya ihtiyacınız yok. Giydiğinizin sizin ruhunuzu yansıtması en önemli şey.

■■ Sahne için seçtikleriniz arasında olmazsa olmazlarınız var mı?

Orada da bazı kriterler devreye giriyor. Vücut oranlarınız, ayakkabının ne kadar görüneceği bile önemli. Bazen çok rahatsız ayakkabılarla sahneye çıkabiliyorum. Uzun süre ayağımda kalıyor. Bakıyorum zorlanıyorum, atıveriyorum ayağımdan ayakkabıları, başlıyorum zıplamaya.

7 SORUDA ŞEVVAL SAM 

En son izlediğiniz film: En son “PK” adında bir Hint filmi izledim. Hafif bir film ama eğlenceli. Müzikal filmleri çok severim. Bir tek “Karanlıkta Dans”ı izlediğime pişman oldum. Öyle ağladım ki bir hafta kendime gelemedim. Ben mutlu sonları seviyorum galiba.

En son okuduğunuz kitap?: Hıfzı Topuz’un Neyzen Tevfik’in hayatını anlattığı kitap. Şimdi de Fikret Mualla’yı okuyorum, yarıda henüz. Biyografiler çok ilgimi çekiyor.

En son izlediğiniz oyun?: Mete Horozoğlu’nun oynadığı “Kurusıkı” adlı oyunu izledim.

Seyahat etmeyi sever misiniz?:Elbette, kim sevmez ki?

Yurtdışı gezilerinizde nereleri ziyaret edersiniz?:Tasarım dükkânları, bit pazarları, ikinci el dükkânlar.

İkinci el giyer misiniz?: Tabii. Bir sürü sahne kıyafetim ikinci el. Bir kıyafete onlarca para vereceğime bir barınağa bağışlamayı ya da bir çocuğu okutmayı tercih ederim.

Evinizde hayvan besler misiniz?: Evet 5 kedim var

HIDIRELLEZ NEDİR?

Asya’dan Anadolu’ya farklı din, coğrafya ve kültürleri alarak günümüze ulaşmış, sağlık, bereket, bolluk, şans, kısmet gibi dileklerin gerçekleşeceği bir gün olduğuna inanılıyor. Hıdırellez, Anadolu’da yaygın inanca göre, bereket getiren karalarda dolaşan Hızır Peygamber ile denizlerin hâkimi olan İlyas Peygamber’in buluştuğu gün olarak biliniyor. Hızır’ın yaşam suyu içerek ölümsüzlüğe ulaştığına ve özellikle baharda aramızda dolanarak bolluk ve sağlık dağıttığına inanılıyor. Doğanın canlanması, yaz mevsiminin başlangıcı olarak kutlanıyor.

Ekin Türkantos 03.05.2015

HABERTÜRK

Haldun Dormen: Atatürkçü olduğum için muhalifim

“Paşa kızı bir anne ile önemli ticari başarılara imza atmış, Avrupa kültürü almış bir babanın çocukları olarak dünyaya geldiler… Taze Cumhuriyet ile birlikte büyüyüp yetiştiler. Biri sevdiği işi en iyi şekilde yapmak için dünyanın bir ucuna gitti, diğeri saygın kişiliğiyle Barones ve Marki’lerle ahbap oldu. Göz kamaştıran sanat ve hayat hikayelerini bir kez daha sahiplerinden dinleme zamanı… Tiyatronun duayen isimlerinden Haldun Dormen ve İstanbul’un sayılı hanımefendilerinden…”Paşa kızı bir anne ile önemli ticari başarılara imza atmış, Avrupa kültürü almış bir babanın çocukları olarak dünyaya geldiler…

Kusura bakmayın Haldun Bey ama her şeyden önce Güler Hanım’ın her geçen gün daha da güzelleşmesiyle başlamak istiyorum…

HD: Çok isabetli olur, sonrasında biz de rahat rahat konuşuruz (gülüyor).
GY: Kıskanıyor da ondan böyle söylüyor (kahkahalar). Teşekkür ederim İzzetciğim, Allah vergisi ne yaparsın.
HD: (İmalı) İnan ki doğal güzelliği, bir gram estetik yok.
GY: Bak şimdi!

Haldun Bey botoks yaptırdığınızı iddia ediyor sanırım Güler Hanım…

GY: Ee yani olmasın mı? Gerektiği kadar tabii ki var. Ama bunun yanında yeme-içme düzenime de dikkat ediyorum. Her şeyden önemlisi insanın kendine bakması…

Var mı sizde de estetik durumları Haldun Bey?

GY: Olmaz olur mu?

Sizi hep doğallıktan yana biliyorduk, şaşırdım…

HD: Biraz önce damarına bastım ya ondan mahsus yapıyor. Ben sana doğrusunu anlatayım. Gözüm seğirdiği için küçük bir operasyon geçirdim, o sırada botoks da enjekte ettiler.
GY: Ee yani yaptırmış mı, yaptırmış. Sen ona bak (kahkahalar).

İkinize de “maşallah” diyeyim de barış imzalansın o zaman…

GY: Küçükken Haldun çok hazırcevap ve fırlamaydı. Ben de şimdi o günlerin acısını çıkarıyorum (gülüyor).
HD: Biraz haşarıydım doğru ama sen de çok naif ve kırılgandın. İnanır mısın, ben dayak yerdim Güler ağlardı.

Madem pası siz verdiniz, o zaman biraz başa sarıp çocukluğunuza gidelim…

HD: O kadar geriye gidersek bitmez bu röportaj.
GY: Ne var ayol şunun şurasında kaç sene ki (gülüyor). Efendim köklerimiz Nuh Peygamber’in torunu Kenaniler’in Filistin’e ilk yerleşen kavminden geliyor.
HD: Utanmasan Big Bang’le başlayacaksın anlatmaya Güler. Neyse Babamız Sait Ömer Bey, Nimet Rüştü’yle büyük bir aşkla evlenip Mersin’e yerleşiyor. Bir yaşıma girdiğimde de İstanbul’a taşınıyoruz. Benden önce Şimal Ablam dünyaya geliyor ama maalesef daha altı ayını doldurmadan vefat ediyor.
GY: Annemle babam böyle bir acı yaşadığı için, ikinci hamilelikte çok titiz davranıyorlar.
HD: Tabii Güler de oradaymış, anneme hep o bakmış (gülüyor).
GY: Annem fırsat bulduğunda anlatırdı da ondan yaşamışım gibi anlatıyorum…

Mürebbiyeli dönem sizin doğumunuzla mı başlıyor Haldun Bey?

HD: Aynen öyle… Güler’in dediği gibi ilk bebeklerinde böyle bir durum yaşanınca, ikinci çocuk için şartların en iyisi neyse onu yapmaya çalışıyorlar. O zamanlarda çocuk bakımında Alman dadılar bir numara, böylece başlıyor macera.
GY: Hem de ne macera…

Hayrola, dadılarla ilgili bir sıkıntı mı oldu?

HD: Annem paşa kızı olduğundan, geleneksel değerlere bağlı bir yapıdan geliyor. Babamsa Avrupa kültürü ile yetişmiş. Doğal olarak aralarında bir zihniyet farkı oluşuyor.
GY: Haldun kibarca anlatıyor ama işin özü, annemin ailesindeki kadınların birleşip, “El kadar çocuk dadıya mı emanet edilir, biz neciyiz” diye kıyameti kopartması…
HD: Babam otoriter bir adam olduğundan, onu karşılarına alıp konuşamadıkları için ailenin kadınları dadımla beni göz hapsine alıyor.

“Bir gün tenhada sıkıştırıyorlar sonra da kaza süsü veriyorlar” diyeceksiniz diye korkuyorum…

HD: (Kahkahalar) Yok ama ona benzer bir şey oluyor. Bir gün ailemizin kadınları bahçede otururlarken, aniden yengemin bağırışlarını duyuyorlar. Gelip bir bakıyorlar ki ben masanın üzerinde çırılçıplak yatarken, dadım dergi okuyor.

Herhalde dergiye daldı, sizi unuttu…

HD: İşte bir Türk tam olarak böyle düşünüyor. Halbuki Almanlar belli bir yaşa kadar çocukların güneş ışığı almasını istedikleri için güneş banyosu yaptırıyorlar. Neyse sonunda annem üşümeyeyim diye beni altımdaki çarşafa dolayıp almaya çalışıyor, dadım daha iki dakikam olduğunu söylüyor. Beni bir pinpon topu gibi bir oraya bir buraya çekiyorlar.

Olan yine size oluyor…

HD: Dadım “Var siz karışmak ben ellememek, var ben karışmak, siz gitmek” diye resti çekiyor. Annem de, babamın kopartacağı gürültüyü düşünerek inadı bırakıp güneşlenmeme izin veriyor.
GY: Mürebbiyelerimiz böyle disiplinli, bilgiliydi ama bir yandan da çok çirkin olduklarından benim içim daralıyordu.

Niye tarz değiller miydi?

GY: Annem Allah için çok güzel bir kadındı; babam desen bir o kadar yakışıklı ama dadılardan yana bir türlü yüzümüz gülmedi. Nerede evde kalmış, çirkin, mutsuz Alman varsa hepsi dadı olmuş (gülüyor).
HD: Vallahi Güler doğru söylüyor. “Onların elinde büyümeme rağmen estetik işlerden anlayan bir adam nasıl oldum” diye düşünüyorum bazen (kahkahalar).

O zaman dadılar az çekmemiştir sizden?

GY: Haldun’un dediği gibi ben biraz naif ve korkak bir çocuktum. Dadılarımın sözünden hiç çıkmazdım.
HD: Ben öyle değildim vallahi. Gayet yaramazdım, Allah’ın her günü dayak yerdim.

Ee dadınızın size el kaldırmanıza anne babanız bir şey demiyor muydu?

HD: Gururumdan hiçbir zaman bizimkilere söylemezdim. Ne ağlar, ne de şikayet ederdim ama yapacağımdan da asla geri kalmazdım.
GY: Ama annem bir gün olaya müdahil oldu. Abim dayak yiyiyor, ben de annem evde olmadığı için avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Meğer erkenden gelmiş, benim seslerimi duyunca apar topar odaya dalıyor ve bu manzarayla karşılaşıyor.

Off o dadının yerinde olmak istemezdim…

HD: (Gülüyor) Ben de… Tabii bizimkiler direkt kadını evine, ülkesine gönderiyorlar. Tam da İkinci Dünya Savaşı’nın olduğu zamanlar… Dadının Almanya’ya gittiği trene bomba isabet ediyor ve hayatını kaybediyor.
GY: Allah’tan biz bunu çok sonraları öğrendik. O yaşta duysaydık, atlatamayabilirdik.

Hayatınız ilk anlarından itibaren sanki bir tiyatro tadında…

HD: Öyle öyle…
GY: Severdik, sevmezdik, ağlardık falan ama dadılarımız gerçekten çok etkiliydi hayatımızda.
HD: Benim tiyatrocu olmamı sağlayan da dadılarımızdan biriydi mesela…

AYAĞIM SAKAT OLDUĞU İÇİN OYUNCU DEĞİL YÖNETMEN OLMAK İSTİYORDUM!

Profesyonel sahne tozunun ilk parçası ciğerlere derin derin çekildi. Peki sonra?

HD: Aynen! Aslında sahne özgüvenim olmadığından yönetmen olmak istiyordum. Ama o andan sonra bakış açımı tamamen değiştirip, oyunculuk hayallerimin peşinden gitme kararı aldım.
GY: Abim hep böyle büyük büyük kararlar alıyor tabii de, aileye söyleme aşamasında hep fıs (gülüyor)…
HD: Vallahi doğru söylüyor… Evdekilere konuyu nasıl açacağımı bir türlü bulamıyordum. Sonunda bari mektup yazayım dedim.

Başka bir yol seçip alıştıra alıştıra söyleseydiniz de insanların yüreğine inmeseydi!

GY: Çoktan Haldun’un kendi yüreğine inmişti zaten. O yüzden de kimseyi düşünecek hali yoktu. Bir yandan ben de “Ne olacaksa olsun, söyle kurtul” diyorum.
HD: Tırsıyorum tabii ama korkunun ecele faydası yok! Mektuptan hemen sonra eve gittiğimde, annem normalde asla durmadığı bahçe kapısında asker gibi beni bekliyordu. Yüzüme bakıp “Ne o artist oluyormuşsun” dedi. Ama devam etmeyince “Yırttık, biraz naz edecek ama oldu bu iş” diye sevinmeye başladım.
GY: Babam otoriter olmasına rağmen sakin ve rahattı. Asıl feveran eden taraf annemdi.

Babanızın gıkı bile çıkmadı mı?

HD: Herhalde “Olmuşla ölmüşe çare yok” diye üstelemedi. Büyük ihtimalle içimdeki hırsı fark etmişti. Bütün bu olanların üzerine Genco Erkal’ın babası bizimkini “Oğlum oyuncu olmak istiyor” diye arayınca da, “Ben destekliyorum, sen de aynısını yap” diye cevap vermiş.

Siz ne yapıyorsunuz o sırada Güler Hanım?

GY: Haldun sayesinde Londra’ya okula gittim. Zorla ikna etti bizimkileri… Önce uça uça gittim ama bir süre sonra pişman oldum. Yalnızlıktan patlıyordum. Alışık değildim hiç o kadar tek başına kalmaya… Eve “Mutsuzluktan ölüyorum, kurtarın beni” diye mektup yazdım.
HD: Ben annemleri karşıma almışım, binbir laf yemişim hanımefendi iki günde teslim bayrağını çekti. İnanılmaz kızmıştım.

Sizi orada bırakmadılar herhalde…

GY: Ben de öyle sanmıştım. Annem “Kız oralarda verem olacak, dönsün” demiş demesine de, babamı bir türlü ikna edememiş. “Bir kere gitti madem, o zaman başaracak” diye tutturmuş. Rehberlik hocalarının destekleri sonucunda zamanla alıştım. Ardından da gerçekten çok çok mutlu olduğum bir dönem başladı.
HD: O kadar sevdi ki Londra’yı geldi, bir daha gitti. Zaten o gidişinde de evlenip öyle döndü…

DADIM BİZİ GİZLİ GİZLİ SİNEMAYA GÖTÜRMESE OYUNCU OLMAZDIM!

Dadıları delirtmek için kılıktan kılığa girerken mi keşfettiniz oyunculuk yönünüzü?

HD: (Kahkahalar) Tabii ki onun da etkisi olmuştur ama asıl Alman melodramlarına meraklı bir mürebbiyemiz sayesinde başladı her şey.
GY: Babam o filmlere “abuk sabuk” deyip, izlememizi hiç istemezdi.
HD: Dadım bizi gizli gizli götürürdü, hem o ağlardı hem biz. İzledikçe bende bir şeylerin değiştiğini hissetmeye başladım. Özellikle dans ve müzikli olanlara bayılıyordum. Her gece yattığımda kafamda dekorumu kurup, filmi yeniden çekiyordum. Bunlar hayal gücümü müthiş çalıştıran egzersizlerdi ve işte o zaman oyuncu olmaya karar verdim.

Peki bu tiyatro aşkınızın fitilini okuduğunuz kolejler nasıl ateşledi?

HD: Onlar sadece bir araç oldular. Önce Galatasaray’a ardından da Robert Kolej’e gittim ama içimde hep tiyatro ve sinema yapma düşüncesi vardı.
GY: Ben evin prensesi olarak sessiz sakin okula gidip gelirken, abim bu konuda hummalı bir araştırmaya girmişti bile…
HD: En iyi tiyatro eğitimi nerede alırım diye bakınıyordum. Yale’de olduğunu öğrenir öğrenmez, atlayıp hemen oraya gittim.

TİCARET OKUYORUM DEYİP TİYATROCU OLDUM

Babanız da “Aa ne güzel oğlum, tabii ki oyuncu olabilirsin” demedi herhalde!

HD: Babamın haberi yok ki! O, işlerin başına geçeceğimi sanıyor. Benim tek derdimse iyi bir tiyatro eğitimi alıp sinema yapmak…

“İstikamet Hollywood” diyorsunuz…

HD: Aynen… Okurken bir yandan da adı pek duyulmamış tiyatrolardan birinde çalışmaya başladım. Ve orada hayatımın bütün akışını bir anda değiştiren hocamla tanıştım.

Ne oldu da bu kadar etkilendiniz çok merak ettim.

HD: Jules Sezar’ı sahnelemek için prova yapıyorduk, prömiyere de çok az kalmıştı. Yanıma gelip “Ayağınla çok komik bir şey yapıyorsun Haldun, ona hiç gerek yok” dedi. Ben de “Hocam benim ayağım sakat, bilerek yapmıyorum” diye cevap verdim.

Herhalde yerin dibine girmiştir…

HD: Sorma, bir anda kıpkırmızı oldu! Yanına gidip “Hocam bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptınız. Bu kadar zaman siz bile sakat olduğumu fark etmediyseniz, kimse anlamaz. Artık ben rahat rahat sahneye çıkabilirim” dedim.

BAZEN BEN DE HİKMET’İN İNTİHAR ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

Hikmet Bey’le olan büyük aşkınız…

GY: Evet! 17 yıl sürdü ama bildiğiniz gibi bir trafik kazasında yitirdim onu.

HD: Bana hep tuhaf gelen bir durum oldu o kazayla ilgili… Londra’da turnedeydim. Hikmet evden çıkarken dönüp bana “Kardeşine iyi bak” dedi. Ben anlamsızca bakmış olacağım ki cümlesini yineleyip çıktı. Çok kısa süre sonra da, o kara haberi aldık zaten…
GY: İşleri bozulduğu için son dönemlerinde ruhsal bir çöküntü yaşıyordu maalesef.

Nasıl soracağımı bilemiyorum ama Haldun Bey’in söylediklerinden yola çıkarak Hikmet Bey’in…

HD: Ne demek istediğini anladım. Bazen ben de o ruh haliyle damperin altına bilinçli girip intihar ettiğini düşünmüyor değilim.
GY: Bilemiyorum. Üzerine bir de yıllar sonra oğlum Ali Sayid’in acısını yaşayınca benim için her şey birbirine karışmıştı.

Peki bu iki büyük acının üstesinden gelmeyi nasıl başardınız?

GY: Muhtar’ın (İkinci eşi Muhtar Yiğit’ten bahsediyor) ve Haldun’un desteği olmasa inan ki başaramazdım. Aslında Ali için kendimi biraz hazırlamıştım da… Çünkü babasını kaybettikten sonra oğlum önce Londra’ya, ardından da ABD’ye gidip, yeni bir hayat kurmaya çalıştı ama tutunamadı.
HD: Zaten Güler’le aramızda bir şeylerin ters gittiğini konuşuyorduk hep.
GY: Doğru söylüyor Haldun. Hep bir tedirginlik vardı içimde, bir türlü toparlanamıyordu oğlum Ali Sayid… Korktuğum gibi de oldu maalesef.

Sizi üzecekse bu konuyu kapatalım…

GY: Dayanması gerçekten inanılmaz zor, Allah kimseye yaşatmasın! Ama ben konuşulmasından, Ali Sayid’in adının yaşatılmasından yanayım. Konuşalım ki insanlar bilsin.
HD: Ben anlatayım istersen…

Buyurun lütfen…

HD: Aslında geniş açıyla bakmak gerekirse Ali Sayid’in en büyük sıkıntısı hayatta hiçbir gayesinin olmamasıydı. Babasının ölümünden sonra yaptığı her şeyden daha da çok sıkılmaya başladı.
GY: Bazı geceler telefon eder “Boğuluyorum, sıkılıyorum” derdi.
HD: Zamanla bu telefonlar gittikçe sıklaştı, dünyanın en önemli psikiyatristleri seferber oldu ama nafile…

Sizinle hiç dertleşiyor muydu?

HD: Ben en büyük sırdaşlarından biriydim. Çünkü onu olduğu gibi kabul edip, yargılamıyordum. Küçüklüğünde en büyük tutkusu çamaşır makinesi yapmak olan bir çocuktan bahsediyoruz… Daha o zamanlardan bir şeylerin ters gideceğini anlamıştım.
GY: Çamaşır makinelerine olan ilgisini hiçbir doktor çözemedi.

Bu süreç ne kadar devam etti peki?

HD: 90 yılının Mart ayına kadar… Ali Sayid giderek kötüleşti. Bir gece çok geç saatte beni arayıp “Ölmek istiyorum” dedi. İkna ettiğimi sanmıştım onu. Ertesi gün sahnedeyken kendimi çok tuhaf hissediyordum. Oyunun bitişinde de Ali Sayid’in kaza geçirdiğini öğrendim.

Kaza mıydı gerçekten?

HD: Maalesef ki değildi! Bir inşaatın 11. katından kendini boşluğa bırakıp ölmüş. Güler de o gün yurtdışından dönüyordu. Ona nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.
GY: Geldiğimde ev çok kalabalıktı. Haldun’un yüzünü görünce sorduğum ilk şey “Bir şey mi oldu?”ydu. Kimse cevap veremeyince “Öldü mü?” dedim.
HD: Ben de bu soru karşısında dondum kaldım.
GY: O acıyla bir masa saatini camdan fırlattığımı hatırlıyorum…

Bazen sözcükler yetmiyor…

GY: O kadar mutsuzluğun üzerine Haldun’la Betül’ün (Mardin) desteği, Muhtar’ın bana kol kanat germesi kara bulutları dağıttı. Sağ olsunlar haklarını hiç ödeyemem.

SEMİRAMİS PEKKAN’I MEŞHUR YAPAN ŞARKIYI BEN GETİRDİM

Yeniden aşka dönmek istiyorum, iki kardeş bu konuda hem çok şanslı hem de çok bahtsızsınız. Ama ne olursa olsun güçlenip yolunuza devam ediyorsunuz…

HD: Hayat böyle bir şey değil mi zaten? Mücadeleci ve zevk alan tarafını kaybedersen bir işe yaramazsın.
GY: Ben Haldun’a katılmakla beraber, biraz daha kaderciyim. Bir şey olacaksa oluyor, önüne geçemiyorsun. İki kocamı, oğlumu kaybetmeme rağmen “alnıma yazılandır” deyip toparlandım.

Dediğiniz gibi evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Haldun Bey ile Semiramis Pekkan’ın ilişkisi için de böyle bir durum geçerli sanırım.

GY: Hepimiz evlenecekler diye bekliyorduk ama olmadı, hâlâ da çok severim Semiramis’i.

Benim de çok saygı duyduğum bir insandır Semiramis…

HD: Efendi insan derler ya, Semiramis öyle bir kadın. Doğal, güzel, akıllı…
GY: Aileden biriydi, birbirimize çok şey kattık. Hatta Semiramis’i ben meşhur ettim desem yeridir (gülüyor).

Nasıl yani?

GY: Bir gün Londra’dan dönüyorum, o sırada İngiltere “Those Were The Days” diye yıkılıyor. Ben de Haldun’a dinleteceğim diye plağını alıp geldim. Semiramis tesadüfen bizde o akşam. Hemen çalmaya başladım. Herkes mest oldu. Üst üste kaç kere dinlediğimizi hatırlamıyorum.
HD: Hepimiz gerçekten çok etkilenmiştik. Sonra Fikret Hanım (Şeneş) o melodinin üzerine söz yazıp Semiramis’e verdi. Semiramis de o şarkıyla patladı!

MARKİZ GÜLER OLABİLİRDİM AMA KALBİMİ MUHTAR’A KAPTIRDIM

Güler Hanım siz gerçek bir aşk kadınısınız, bu uğurda Barones’leri bile hiçe saydınız değil mi?

GY: (Gülüyor) Barones Budberg’in evinde kaldığım yıllardan bahsediyorsun sanırım.

Evet, evet…

GY: Maksim Gorki’nin ömrü boyunca aşık olduğu tek kadınmış Barones Budberg. Haldun’un vesilesiyle tanıştık. Londra günlerimde onunla kaldım, müthiş zamanlardı.
HD: Ben o sıralarda İstanbul’dayım. Güler’i ne zaman arasam “Haldun kapat Orson Welles ile yemek yiyeceğiz”, “Laurence Olivier geldi, çıkıyorum ben” gibi cümlelerle karşılaşıyordum (gülüyor).

Hep böyle olur! Hem siz tanıştırırsınız hem de dışlanırsınız…

HD: Öyle oldu vallahi.
GY: Aşk olsun yok öyle bir şey yahu! Zaten bir süre sonra ne Orson, ne Laurence gördü gözüm… Çok yakışıklı ve çapkın bir İtalyan Marki vardı, peşimden çok koştu. Onunla evlenseydim şimdi Marki de Marki Racini Sen Moritzo’nun karısı Markiz Güler olacaktım. Ama sonraları Karayipler’e giderken kalbimi Muhtar’a kaptırınca her şeyi silip, Barones’in yanından ayrıldım.

Koskoca Barones’e “Haydi ben gidiyorum, eyvallah” mı dediniz?

GY: (Gülüyor) Yok canım, durumu anlattım. Muhtar’la gideceğimi söyledim. Önce pek yanaşmadı ama sonra tanışınca ondan da onayı alıp evlendim Muhtar’la.
HD: Abiye soran yok ama (gülüyor.)

SİNEMADA BATTIM TİYATRODAN KAZANDIM

Haldun Bey, siz Betül Mardin’le nasıl tanıştınız?

HD: Babalarımız çok iyi arkadaştı, bir de ben Latife Mardin’le çok yakın dosttum. Amerika’dan döndüğümde bir davet verdi. Betül de oradaydı.
GY: Tabii bu davetler falan hepsi numara, Betül önceden Haldun’u görüp çoktan gözüne kestirmiş (kahkahalar).

Sizi kendine saklamış yani öyle mi?

HD: Bir oyun provası sırasında beni görmüş, tanışmak istemiş. Tiyatro ile ilgilendiğimi bildiği için bir Agatha Christie uyarlaması yapıp gelmemi rica ettiler. Sonra da davette konuşup kaynaştık (gülüyor).

“Bir koltuğa iki karpuz sığmaz” deyip Betül Mardin tiyatro sevdasından vaz mı geçti?

HD: Bu suç hep benim üzerime atılıyor oysa o doktor olmak istiyordu. Ama babası üniversiteye yollamadı.
GY: Haldun da bu konuda sütten çıkma ak kaşık değil tabii ki…

Güler Hanım’ın yine yeni iddiaları ortalığı karıştırıyor…

HD: Betül tiyatroya geliyordu, evet! O sıralarda iki film yapıp, Antalya’da Altın Portakal almıştım ama gişede beklediğimizi elde edemeyip batınca, toparlanmak için tiyatroya dönmüştüm.

Sinemada batıp tiyatrodan kazanan ilk insansınız herhalde…

HD: Dormen Tiyatrosu birçok konuda ilkti! Bu yüzden seyircimiz sağ olsun bizi hiç yalnız bırakmıyordu. Betül de o dönemde pek çok doğru müdahalede bulunuyordu. Ama 24 saat beraber olmak zor oluyordu. O yüzden tiyatrodan uzaklaşması kararı aldık.

Yani siz Türk Tiyatrosu’na bir değer kaybettirmiş olabilirsiniz…

HD: Valla hikayeyi dinledin, kendin karar ver. Unutma, yapacağım diyenin önünde dağ olsa duramaz.

Güler Hanım siz “yapacağım” diyenlerden miydiniz? Birçok kostümde sizin imzanız var çünkü…

GY: Ayol benim hiç alakam yoktu. İtalya’ya gidiyordum, yolumdan çevirdi. Ters adam işte bu Haldun, yapacağım diyeni bırakmaz, istemeyeni de kolundan çeker (kahkahalar).
HD: İzzetciğim biliyorsun Güler çok zevklidir. Bu durumdan yararlanmak istedim, sence fena mı ettim?

Bence de çok iyi etmişsiniz…

GY: Ayol İtalya’da adada yer ayırtmıştım. Bir yandan da zehirlenmişim, halsizim, ölüyorum.

Biraz insafsızlık etmişsiniz sanki Haldun Bey…

HD: Vallahi rezervasyonu iptal edip kostümlerim başına oturunca hiçbir şeyi kalmadı. Hele prömiyerde en heyecanlımız Güler’di.
GY: Anlayacağın Ali Cengiz oyunlarıyla tiyatrocu olmak zorunda kaldım (kahkahalar).

BEN ATATÜRKÇÜ OLDUĞUM İÇİN MUHALİFİM!

Tiyatrocu olduğunuz için mi muhalifsiniz?

HD: Hayır Atatürkçü olduğum için muhalifim! Sonuna kadar da onun ilkelerine bağlıyım.

Bir başkaldırı gibi söylediniz. Size göre sanat bu açıdan endişe verici bir yerde mi?

HD: Sanat her zaman bir yolunu bulur. Engelledim zannedersin ama gelip seni en zayıf yerinden yakalar. Bu yüzden sanatın önüne engel koymak en hafif deyimiyle gülünçtür çünkü sanatçı bildiğini okur.

ABDİ İPEKÇİ SAYESİNDE GAZETECİ OLDUM

Haldun Bey birçok kişi bilmez ama sizin geçmişinizde de bir gazetecilik deneyiminiz var…

HD: Böyle adlandırılıyorsa ne mutlu bana! Çünkü sadece bir sütunum vardı, sağ olsun onu da Abdi İpekçi sayesinde elde etmiştim.

Nasıl geldi teklif?

HD: Teklif gelmedi, ben teklife gittim (gülüyor). Önce Erol Simavi’yle görüştüm ama o atlattı beni. Sonra Milliyet’te Abdi İpekçi ile konuştum, çok sevindi. Sanat ile ilgili söyleyemediğim ne varsa sekiz yıl boyunca o köşede yazdım. Hâlâ da söylenmeyenleri söylemeyi kendime görev biliyorum.

TİYATRO FIŞKIRIYOR!

Tiyatronun bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, can mı çekişiyor?

HD: Tam tersi, çok çok parlak bir dönem yaşıyor. Her yerde o kadar fazla alternatif tiyatro var ki… Bu durum sadece İstanbul’da değil Anadolu’da da böyle… Bir sürü yetenekli genç yazarlarımız, oyuncularımız var. Farklı seslerin zenginliğini yaşıyoruz.

Yani tiyatro ölmüyor, öyle mi?

HD: Ölmek mi? Fışkırıyor, fışkırıyor!

Bu fışkırmadan yararlanıp, genç nesilden çalışmak istediğiniz birileri var mı?

HD: Hem de çok! Mesela Beren Saat ve Şükrü Özyıldız çok başarılılar… Ha bir de Yıldız Kenter var…

Yıldız Hanım herkese taş çıkartır orası ayrı…

HD: (Kahkahalar) Canım Yıldız’ı genç nesil olarak değil, çalışmak istediğim biri olarak saydım. “Yıldız’la Haldun” diye bir oyun yazdım, provalara başlayacaktık ki oynayamayacağı haberini aldım.

Neden?

GY: Günlük hayat için bir engeli yok çok şükür ama sahneye çıkmasıyla ilgili sağlığında bazı sıkıntılar var maalesef…

“LÜKÜS HAYAT”I YENİDEN YAZDIM

Haldun Bey siz de hiç boş duramayanlardansınız. Bu sıralarda neler var aklınızda?

HD: “Lüküs Hayat” çalışmaya başladık.
GY: Haldun zaten canı sıkıldıkça bu oyunu çalışıyor (kahkahalar).

Hepimiz için ayrı bir yeri var o oyunun…

HD: Aynen öyle, bu yüzden Türkçeleştirdim. Daha doğrusu affetsinler beni ama baştan yazdım resmen. Çok fazla Osmanlıca sözcük vardı, hepsini temizleyip, günümüzde kullanılan hale getirdim. Üstüne iki yeni şarkı da yazdım. Doktordan satılık tertemiz araba gibi oldu (kahkahalar).

Osmanlıca’nın bu kadar popüler olduğu zamanlarda, yaptığınız ilginç bir manevra değil mi?

HD: Belki bir gün daha fazla Osmanlıca versiyonunu da yaparlar, bilmiyorum. Umarım olmaz ama olursa da hiç korkmam. Çünkü “Lüküs Hayat” o kadar kuvvetli bir eser ki, her şeyin üstesinden gelir.

İzzet Çapa 03.05.2015

HÜRRİYET

Haldun Dormen: Atatürkçü olduğum için muhalifim

“Paşa kızı bir anne ile önemli ticari başarılara imza atmış, Avrupa kültürü almış bir babanın çocukları olarak dünyaya geldiler… Taze Cumhuriyet ile birlikte büyüyüp yetiştiler. Biri sevdiği işi en iyi şekilde yapmak için dünyanın bir ucuna gitti, diğeri saygın kişiliğiyle Barones ve Marki’lerle ahbap oldu. Göz kamaştıran sanat ve hayat hikayelerini bir kez daha sahiplerinden dinleme zamanı… Tiyatronun duayen isimlerinden Haldun Dormen ve İstanbul’un sayılı hanımefendilerinden…”Paşa kızı bir anne ile önemli ticari başarılara imza atmış, Avrupa kültürü almış bir babanın çocukları olarak dünyaya geldiler…

Kusura bakmayın Haldun Bey ama her şeyden önce Güler Hanım’ın her geçen gün daha da güzelleşmesiyle başlamak istiyorum…

HD: Çok isabetli olur, sonrasında biz de rahat rahat konuşuruz (gülüyor).
GY: Kıskanıyor da ondan böyle söylüyor (kahkahalar). Teşekkür ederim İzzetciğim, Allah vergisi ne yaparsın.
HD: (İmalı) İnan ki doğal güzelliği, bir gram estetik yok.
GY: Bak şimdi!

Haldun Bey botoks yaptırdığınızı iddia ediyor sanırım Güler Hanım…

GY: Ee yani olmasın mı? Gerektiği kadar tabii ki var. Ama bunun yanında yeme-içme düzenime de dikkat ediyorum. Her şeyden önemlisi insanın kendine bakması…

Var mı sizde de estetik durumları Haldun Bey?

GY: Olmaz olur mu?

Sizi hep doğallıktan yana biliyorduk, şaşırdım…

HD: Biraz önce damarına bastım ya ondan mahsus yapıyor. Ben sana doğrusunu anlatayım. Gözüm seğirdiği için küçük bir operasyon geçirdim, o sırada botoks da enjekte ettiler.
GY: Ee yani yaptırmış mı, yaptırmış. Sen ona bak (kahkahalar).

İkinize de “maşallah” diyeyim de barış imzalansın o zaman…

GY: Küçükken Haldun çok hazırcevap ve fırlamaydı. Ben de şimdi o günlerin acısını çıkarıyorum (gülüyor).
HD: Biraz haşarıydım doğru ama sen de çok naif ve kırılgandın. İnanır mısın, ben dayak yerdim Güler ağlardı.

Madem pası siz verdiniz, o zaman biraz başa sarıp çocukluğunuza gidelim…

HD: O kadar geriye gidersek bitmez bu röportaj.
GY: Ne var ayol şunun şurasında kaç sene ki (gülüyor). Efendim köklerimiz Nuh Peygamber’in torunu Kenaniler’in Filistin’e ilk yerleşen kavminden geliyor.
HD: Utanmasan Big Bang’le başlayacaksın anlatmaya Güler. Neyse Babamız Sait Ömer Bey, Nimet Rüştü’yle büyük bir aşkla evlenip Mersin’e yerleşiyor. Bir yaşıma girdiğimde de İstanbul’a taşınıyoruz. Benden önce Şimal Ablam dünyaya geliyor ama maalesef daha altı ayını doldurmadan vefat ediyor.
GY: Annemle babam böyle bir acı yaşadığı için, ikinci hamilelikte çok titiz davranıyorlar.
HD: Tabii Güler de oradaymış, anneme hep o bakmış (gülüyor).
GY: Annem fırsat bulduğunda anlatırdı da ondan yaşamışım gibi anlatıyorum…

Mürebbiyeli dönem sizin doğumunuzla mı başlıyor Haldun Bey?

HD: Aynen öyle… Güler’in dediği gibi ilk bebeklerinde böyle bir durum yaşanınca, ikinci çocuk için şartların en iyisi neyse onu yapmaya çalışıyorlar. O zamanlarda çocuk bakımında Alman dadılar bir numara, böylece başlıyor macera.
GY: Hem de ne macera…

Hayrola, dadılarla ilgili bir sıkıntı mı oldu?

HD: Annem paşa kızı olduğundan, geleneksel değerlere bağlı bir yapıdan geliyor. Babamsa Avrupa kültürü ile yetişmiş. Doğal olarak aralarında bir zihniyet farkı oluşuyor.
GY: Haldun kibarca anlatıyor ama işin özü, annemin ailesindeki kadınların birleşip, “El kadar çocuk dadıya mı emanet edilir, biz neciyiz” diye kıyameti kopartması…
HD: Babam otoriter bir adam olduğundan, onu karşılarına alıp konuşamadıkları için ailenin kadınları dadımla beni göz hapsine alıyor.

“Bir gün tenhada sıkıştırıyorlar sonra da kaza süsü veriyorlar” diyeceksiniz diye korkuyorum…

HD: (Kahkahalar) Yok ama ona benzer bir şey oluyor. Bir gün ailemizin kadınları bahçede otururlarken, aniden yengemin bağırışlarını duyuyorlar. Gelip bir bakıyorlar ki ben masanın üzerinde çırılçıplak yatarken, dadım dergi okuyor.

Herhalde dergiye daldı, sizi unuttu…

HD: İşte bir Türk tam olarak böyle düşünüyor. Halbuki Almanlar belli bir yaşa kadar çocukların güneş ışığı almasını istedikleri için güneş banyosu yaptırıyorlar. Neyse sonunda annem üşümeyeyim diye beni altımdaki çarşafa dolayıp almaya çalışıyor, dadım daha iki dakikam olduğunu söylüyor. Beni bir pinpon topu gibi bir oraya bir buraya çekiyorlar.

Olan yine size oluyor…

HD: Dadım “Var siz karışmak ben ellememek, var ben karışmak, siz gitmek” diye resti çekiyor. Annem de, babamın kopartacağı gürültüyü düşünerek inadı bırakıp güneşlenmeme izin veriyor.
GY: Mürebbiyelerimiz böyle disiplinli, bilgiliydi ama bir yandan da çok çirkin olduklarından benim içim daralıyordu.

Niye tarz değiller miydi?

GY: Annem Allah için çok güzel bir kadındı; babam desen bir o kadar yakışıklı ama dadılardan yana bir türlü yüzümüz gülmedi. Nerede evde kalmış, çirkin, mutsuz Alman varsa hepsi dadı olmuş (gülüyor).
HD: Vallahi Güler doğru söylüyor. “Onların elinde büyümeme rağmen estetik işlerden anlayan bir adam nasıl oldum” diye düşünüyorum bazen (kahkahalar).

O zaman dadılar az çekmemiştir sizden?

GY: Haldun’un dediği gibi ben biraz naif ve korkak bir çocuktum. Dadılarımın sözünden hiç çıkmazdım.
HD: Ben öyle değildim vallahi. Gayet yaramazdım, Allah’ın her günü dayak yerdim.

Ee dadınızın size el kaldırmanıza anne babanız bir şey demiyor muydu?

HD: Gururumdan hiçbir zaman bizimkilere söylemezdim. Ne ağlar, ne de şikayet ederdim ama yapacağımdan da asla geri kalmazdım.
GY: Ama annem bir gün olaya müdahil oldu. Abim dayak yiyiyor, ben de annem evde olmadığı için avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Meğer erkenden gelmiş, benim seslerimi duyunca apar topar odaya dalıyor ve bu manzarayla karşılaşıyor.

Off o dadının yerinde olmak istemezdim…

HD: (Gülüyor) Ben de… Tabii bizimkiler direkt kadını evine, ülkesine gönderiyorlar. Tam da İkinci Dünya Savaşı’nın olduğu zamanlar… Dadının Almanya’ya gittiği trene bomba isabet ediyor ve hayatını kaybediyor.
GY: Allah’tan biz bunu çok sonraları öğrendik. O yaşta duysaydık, atlatamayabilirdik.

Hayatınız ilk anlarından itibaren sanki bir tiyatro tadında…

HD: Öyle öyle…
GY: Severdik, sevmezdik, ağlardık falan ama dadılarımız gerçekten çok etkiliydi hayatımızda.
HD: Benim tiyatrocu olmamı sağlayan da dadılarımızdan biriydi mesela…

AYAĞIM SAKAT OLDUĞU İÇİN OYUNCU DEĞİL YÖNETMEN OLMAK İSTİYORDUM!

Profesyonel sahne tozunun ilk parçası ciğerlere derin derin çekildi. Peki sonra?

HD: Aynen! Aslında sahne özgüvenim olmadığından yönetmen olmak istiyordum. Ama o andan sonra bakış açımı tamamen değiştirip, oyunculuk hayallerimin peşinden gitme kararı aldım.
GY: Abim hep böyle büyük büyük kararlar alıyor tabii de, aileye söyleme aşamasında hep fıs (gülüyor)…
HD: Vallahi doğru söylüyor… Evdekilere konuyu nasıl açacağımı bir türlü bulamıyordum. Sonunda bari mektup yazayım dedim.

Başka bir yol seçip alıştıra alıştıra söyleseydiniz de insanların yüreğine inmeseydi!

GY: Çoktan Haldun’un kendi yüreğine inmişti zaten. O yüzden de kimseyi düşünecek hali yoktu. Bir yandan ben de “Ne olacaksa olsun, söyle kurtul” diyorum.
HD: Tırsıyorum tabii ama korkunun ecele faydası yok! Mektuptan hemen sonra eve gittiğimde, annem normalde asla durmadığı bahçe kapısında asker gibi beni bekliyordu. Yüzüme bakıp “Ne o artist oluyormuşsun” dedi. Ama devam etmeyince “Yırttık, biraz naz edecek ama oldu bu iş” diye sevinmeye başladım.
GY: Babam otoriter olmasına rağmen sakin ve rahattı. Asıl feveran eden taraf annemdi.

Babanızın gıkı bile çıkmadı mı?

HD: Herhalde “Olmuşla ölmüşe çare yok” diye üstelemedi. Büyük ihtimalle içimdeki hırsı fark etmişti. Bütün bu olanların üzerine Genco Erkal’ın babası bizimkini “Oğlum oyuncu olmak istiyor” diye arayınca da, “Ben destekliyorum, sen de aynısını yap” diye cevap vermiş.

Siz ne yapıyorsunuz o sırada Güler Hanım?

GY: Haldun sayesinde Londra’ya okula gittim. Zorla ikna etti bizimkileri… Önce uça uça gittim ama bir süre sonra pişman oldum. Yalnızlıktan patlıyordum. Alışık değildim hiç o kadar tek başına kalmaya… Eve “Mutsuzluktan ölüyorum, kurtarın beni” diye mektup yazdım.
HD: Ben annemleri karşıma almışım, binbir laf yemişim hanımefendi iki günde teslim bayrağını çekti. İnanılmaz kızmıştım.

Sizi orada bırakmadılar herhalde…

GY: Ben de öyle sanmıştım. Annem “Kız oralarda verem olacak, dönsün” demiş demesine de, babamı bir türlü ikna edememiş. “Bir kere gitti madem, o zaman başaracak” diye tutturmuş. Rehberlik hocalarının destekleri sonucunda zamanla alıştım. Ardından da gerçekten çok çok mutlu olduğum bir dönem başladı.
HD: O kadar sevdi ki Londra’yı geldi, bir daha gitti. Zaten o gidişinde de evlenip öyle döndü…

DADIM BİZİ GİZLİ GİZLİ SİNEMAYA GÖTÜRMESE OYUNCU OLMAZDIM!

Dadıları delirtmek için kılıktan kılığa girerken mi keşfettiniz oyunculuk yönünüzü?

HD: (Kahkahalar) Tabii ki onun da etkisi olmuştur ama asıl Alman melodramlarına meraklı bir mürebbiyemiz sayesinde başladı her şey.
GY: Babam o filmlere “abuk sabuk” deyip, izlememizi hiç istemezdi.
HD: Dadım bizi gizli gizli götürürdü, hem o ağlardı hem biz. İzledikçe bende bir şeylerin değiştiğini hissetmeye başladım. Özellikle dans ve müzikli olanlara bayılıyordum. Her gece yattığımda kafamda dekorumu kurup, filmi yeniden çekiyordum. Bunlar hayal gücümü müthiş çalıştıran egzersizlerdi ve işte o zaman oyuncu olmaya karar verdim.

Peki bu tiyatro aşkınızın fitilini okuduğunuz kolejler nasıl ateşledi?

HD: Onlar sadece bir araç oldular. Önce Galatasaray’a ardından da Robert Kolej’e gittim ama içimde hep tiyatro ve sinema yapma düşüncesi vardı.
GY: Ben evin prensesi olarak sessiz sakin okula gidip gelirken, abim bu konuda hummalı bir araştırmaya girmişti bile…
HD: En iyi tiyatro eğitimi nerede alırım diye bakınıyordum. Yale’de olduğunu öğrenir öğrenmez, atlayıp hemen oraya gittim.

TİCARET OKUYORUM DEYİP TİYATROCU OLDUM

Babanız da “Aa ne güzel oğlum, tabii ki oyuncu olabilirsin” demedi herhalde!

HD: Babamın haberi yok ki! O, işlerin başına geçeceğimi sanıyor. Benim tek derdimse iyi bir tiyatro eğitimi alıp sinema yapmak…

“İstikamet Hollywood” diyorsunuz…

HD: Aynen… Okurken bir yandan da adı pek duyulmamış tiyatrolardan birinde çalışmaya başladım. Ve orada hayatımın bütün akışını bir anda değiştiren hocamla tanıştım.

Ne oldu da bu kadar etkilendiniz çok merak ettim.

HD: Jules Sezar’ı sahnelemek için prova yapıyorduk, prömiyere de çok az kalmıştı. Yanıma gelip “Ayağınla çok komik bir şey yapıyorsun Haldun, ona hiç gerek yok” dedi. Ben de “Hocam benim ayağım sakat, bilerek yapmıyorum” diye cevap verdim.

Herhalde yerin dibine girmiştir…

HD: Sorma, bir anda kıpkırmızı oldu! Yanına gidip “Hocam bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptınız. Bu kadar zaman siz bile sakat olduğumu fark etmediyseniz, kimse anlamaz. Artık ben rahat rahat sahneye çıkabilirim” dedim.

BAZEN BEN DE HİKMET’İN İNTİHAR ETTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

Hikmet Bey’le olan büyük aşkınız…

GY: Evet! 17 yıl sürdü ama bildiğiniz gibi bir trafik kazasında yitirdim onu.

HD: Bana hep tuhaf gelen bir durum oldu o kazayla ilgili… Londra’da turnedeydim. Hikmet evden çıkarken dönüp bana “Kardeşine iyi bak” dedi. Ben anlamsızca bakmış olacağım ki cümlesini yineleyip çıktı. Çok kısa süre sonra da, o kara haberi aldık zaten…
GY: İşleri bozulduğu için son dönemlerinde ruhsal bir çöküntü yaşıyordu maalesef.

Nasıl soracağımı bilemiyorum ama Haldun Bey’in söylediklerinden yola çıkarak Hikmet Bey’in…

HD: Ne demek istediğini anladım. Bazen ben de o ruh haliyle damperin altına bilinçli girip intihar ettiğini düşünmüyor değilim.
GY: Bilemiyorum. Üzerine bir de yıllar sonra oğlum Ali Sayid’in acısını yaşayınca benim için her şey birbirine karışmıştı.

Peki bu iki büyük acının üstesinden gelmeyi nasıl başardınız?

GY: Muhtar’ın (İkinci eşi Muhtar Yiğit’ten bahsediyor) ve Haldun’un desteği olmasa inan ki başaramazdım. Aslında Ali için kendimi biraz hazırlamıştım da… Çünkü babasını kaybettikten sonra oğlum önce Londra’ya, ardından da ABD’ye gidip, yeni bir hayat kurmaya çalıştı ama tutunamadı.
HD: Zaten Güler’le aramızda bir şeylerin ters gittiğini konuşuyorduk hep.
GY: Doğru söylüyor Haldun. Hep bir tedirginlik vardı içimde, bir türlü toparlanamıyordu oğlum Ali Sayid… Korktuğum gibi de oldu maalesef.

Sizi üzecekse bu konuyu kapatalım…

GY: Dayanması gerçekten inanılmaz zor, Allah kimseye yaşatmasın! Ama ben konuşulmasından, Ali Sayid’in adının yaşatılmasından yanayım. Konuşalım ki insanlar bilsin.
HD: Ben anlatayım istersen…

Buyurun lütfen…

HD: Aslında geniş açıyla bakmak gerekirse Ali Sayid’in en büyük sıkıntısı hayatta hiçbir gayesinin olmamasıydı. Babasının ölümünden sonra yaptığı her şeyden daha da çok sıkılmaya başladı.
GY: Bazı geceler telefon eder “Boğuluyorum, sıkılıyorum” derdi.
HD: Zamanla bu telefonlar gittikçe sıklaştı, dünyanın en önemli psikiyatristleri seferber oldu ama nafile…

Sizinle hiç dertleşiyor muydu?

HD: Ben en büyük sırdaşlarından biriydim. Çünkü onu olduğu gibi kabul edip, yargılamıyordum. Küçüklüğünde en büyük tutkusu çamaşır makinesi yapmak olan bir çocuktan bahsediyoruz… Daha o zamanlardan bir şeylerin ters gideceğini anlamıştım.
GY: Çamaşır makinelerine olan ilgisini hiçbir doktor çözemedi.

Bu süreç ne kadar devam etti peki?

HD: 90 yılının Mart ayına kadar… Ali Sayid giderek kötüleşti. Bir gece çok geç saatte beni arayıp “Ölmek istiyorum” dedi. İkna ettiğimi sanmıştım onu. Ertesi gün sahnedeyken kendimi çok tuhaf hissediyordum. Oyunun bitişinde de Ali Sayid’in kaza geçirdiğini öğrendim.

Kaza mıydı gerçekten?

HD: Maalesef ki değildi! Bir inşaatın 11. katından kendini boşluğa bırakıp ölmüş. Güler de o gün yurtdışından dönüyordu. Ona nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.
GY: Geldiğimde ev çok kalabalıktı. Haldun’un yüzünü görünce sorduğum ilk şey “Bir şey mi oldu?”ydu. Kimse cevap veremeyince “Öldü mü?” dedim.
HD: Ben de bu soru karşısında dondum kaldım.
GY: O acıyla bir masa saatini camdan fırlattığımı hatırlıyorum…

Bazen sözcükler yetmiyor…

GY: O kadar mutsuzluğun üzerine Haldun’la Betül’ün (Mardin) desteği, Muhtar’ın bana kol kanat germesi kara bulutları dağıttı. Sağ olsunlar haklarını hiç ödeyemem.

SEMİRAMİS PEKKAN’I MEŞHUR YAPAN ŞARKIYI BEN GETİRDİM

Yeniden aşka dönmek istiyorum, iki kardeş bu konuda hem çok şanslı hem de çok bahtsızsınız. Ama ne olursa olsun güçlenip yolunuza devam ediyorsunuz…

HD: Hayat böyle bir şey değil mi zaten? Mücadeleci ve zevk alan tarafını kaybedersen bir işe yaramazsın.
GY: Ben Haldun’a katılmakla beraber, biraz daha kaderciyim. Bir şey olacaksa oluyor, önüne geçemiyorsun. İki kocamı, oğlumu kaybetmeme rağmen “alnıma yazılandır” deyip toparlandım.

Dediğiniz gibi evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Haldun Bey ile Semiramis Pekkan’ın ilişkisi için de böyle bir durum geçerli sanırım.

GY: Hepimiz evlenecekler diye bekliyorduk ama olmadı, hâlâ da çok severim Semiramis’i.

Benim de çok saygı duyduğum bir insandır Semiramis…

HD: Efendi insan derler ya, Semiramis öyle bir kadın. Doğal, güzel, akıllı…
GY: Aileden biriydi, birbirimize çok şey kattık. Hatta Semiramis’i ben meşhur ettim desem yeridir (gülüyor).

Nasıl yani?

GY: Bir gün Londra’dan dönüyorum, o sırada İngiltere “Those Were The Days” diye yıkılıyor. Ben de Haldun’a dinleteceğim diye plağını alıp geldim. Semiramis tesadüfen bizde o akşam. Hemen çalmaya başladım. Herkes mest oldu. Üst üste kaç kere dinlediğimizi hatırlamıyorum.
HD: Hepimiz gerçekten çok etkilenmiştik. Sonra Fikret Hanım (Şeneş) o melodinin üzerine söz yazıp Semiramis’e verdi. Semiramis de o şarkıyla patladı!

MARKİZ GÜLER OLABİLİRDİM AMA KALBİMİ MUHTAR’A KAPTIRDIM

Güler Hanım siz gerçek bir aşk kadınısınız, bu uğurda Barones’leri bile hiçe saydınız değil mi?

GY: (Gülüyor) Barones Budberg’in evinde kaldığım yıllardan bahsediyorsun sanırım.

Evet, evet…

GY: Maksim Gorki’nin ömrü boyunca aşık olduğu tek kadınmış Barones Budberg. Haldun’un vesilesiyle tanıştık. Londra günlerimde onunla kaldım, müthiş zamanlardı.
HD: Ben o sıralarda İstanbul’dayım. Güler’i ne zaman arasam “Haldun kapat Orson Welles ile yemek yiyeceğiz”, “Laurence Olivier geldi, çıkıyorum ben” gibi cümlelerle karşılaşıyordum (gülüyor).

Hep böyle olur! Hem siz tanıştırırsınız hem de dışlanırsınız…

HD: Öyle oldu vallahi.
GY: Aşk olsun yok öyle bir şey yahu! Zaten bir süre sonra ne Orson, ne Laurence gördü gözüm… Çok yakışıklı ve çapkın bir İtalyan Marki vardı, peşimden çok koştu. Onunla evlenseydim şimdi Marki de Marki Racini Sen Moritzo’nun karısı Markiz Güler olacaktım. Ama sonraları Karayipler’e giderken kalbimi Muhtar’a kaptırınca her şeyi silip, Barones’in yanından ayrıldım.

Koskoca Barones’e “Haydi ben gidiyorum, eyvallah” mı dediniz?

GY: (Gülüyor) Yok canım, durumu anlattım. Muhtar’la gideceğimi söyledim. Önce pek yanaşmadı ama sonra tanışınca ondan da onayı alıp evlendim Muhtar’la.
HD: Abiye soran yok ama (gülüyor.)

SİNEMADA BATTIM TİYATRODAN KAZANDIM

Haldun Bey, siz Betül Mardin’le nasıl tanıştınız?

HD: Babalarımız çok iyi arkadaştı, bir de ben Latife Mardin’le çok yakın dosttum. Amerika’dan döndüğümde bir davet verdi. Betül de oradaydı.
GY: Tabii bu davetler falan hepsi numara, Betül önceden Haldun’u görüp çoktan gözüne kestirmiş (kahkahalar).

Sizi kendine saklamış yani öyle mi?

HD: Bir oyun provası sırasında beni görmüş, tanışmak istemiş. Tiyatro ile ilgilendiğimi bildiği için bir Agatha Christie uyarlaması yapıp gelmemi rica ettiler. Sonra da davette konuşup kaynaştık (gülüyor).

“Bir koltuğa iki karpuz sığmaz” deyip Betül Mardin tiyatro sevdasından vaz mı geçti?

HD: Bu suç hep benim üzerime atılıyor oysa o doktor olmak istiyordu. Ama babası üniversiteye yollamadı.
GY: Haldun da bu konuda sütten çıkma ak kaşık değil tabii ki…

Güler Hanım’ın yine yeni iddiaları ortalığı karıştırıyor…

HD: Betül tiyatroya geliyordu, evet! O sıralarda iki film yapıp, Antalya’da Altın Portakal almıştım ama gişede beklediğimizi elde edemeyip batınca, toparlanmak için tiyatroya dönmüştüm.

Sinemada batıp tiyatrodan kazanan ilk insansınız herhalde…

HD: Dormen Tiyatrosu birçok konuda ilkti! Bu yüzden seyircimiz sağ olsun bizi hiç yalnız bırakmıyordu. Betül de o dönemde pek çok doğru müdahalede bulunuyordu. Ama 24 saat beraber olmak zor oluyordu. O yüzden tiyatrodan uzaklaşması kararı aldık.

Yani siz Türk Tiyatrosu’na bir değer kaybettirmiş olabilirsiniz…

HD: Valla hikayeyi dinledin, kendin karar ver. Unutma, yapacağım diyenin önünde dağ olsa duramaz.

Güler Hanım siz “yapacağım” diyenlerden miydiniz? Birçok kostümde sizin imzanız var çünkü…

GY: Ayol benim hiç alakam yoktu. İtalya’ya gidiyordum, yolumdan çevirdi. Ters adam işte bu Haldun, yapacağım diyeni bırakmaz, istemeyeni de kolundan çeker (kahkahalar).
HD: İzzetciğim biliyorsun Güler çok zevklidir. Bu durumdan yararlanmak istedim, sence fena mı ettim?

Bence de çok iyi etmişsiniz…

GY: Ayol İtalya’da adada yer ayırtmıştım. Bir yandan da zehirlenmişim, halsizim, ölüyorum.

Biraz insafsızlık etmişsiniz sanki Haldun Bey…

HD: Vallahi rezervasyonu iptal edip kostümlerim başına oturunca hiçbir şeyi kalmadı. Hele prömiyerde en heyecanlımız Güler’di.
GY: Anlayacağın Ali Cengiz oyunlarıyla tiyatrocu olmak zorunda kaldım (kahkahalar).

BEN ATATÜRKÇÜ OLDUĞUM İÇİN MUHALİFİM!

Tiyatrocu olduğunuz için mi muhalifsiniz?

HD: Hayır Atatürkçü olduğum için muhalifim! Sonuna kadar da onun ilkelerine bağlıyım.

Bir başkaldırı gibi söylediniz. Size göre sanat bu açıdan endişe verici bir yerde mi?

HD: Sanat her zaman bir yolunu bulur. Engelledim zannedersin ama gelip seni en zayıf yerinden yakalar. Bu yüzden sanatın önüne engel koymak en hafif deyimiyle gülünçtür çünkü sanatçı bildiğini okur.

ABDİ İPEKÇİ SAYESİNDE GAZETECİ OLDUM

Haldun Bey birçok kişi bilmez ama sizin geçmişinizde de bir gazetecilik deneyiminiz var…

HD: Böyle adlandırılıyorsa ne mutlu bana! Çünkü sadece bir sütunum vardı, sağ olsun onu da Abdi İpekçi sayesinde elde etmiştim.

Nasıl geldi teklif?

HD: Teklif gelmedi, ben teklife gittim (gülüyor). Önce Erol Simavi’yle görüştüm ama o atlattı beni. Sonra Milliyet’te Abdi İpekçi ile konuştum, çok sevindi. Sanat ile ilgili söyleyemediğim ne varsa sekiz yıl boyunca o köşede yazdım. Hâlâ da söylenmeyenleri söylemeyi kendime görev biliyorum.

TİYATRO FIŞKIRIYOR!

Tiyatronun bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, can mı çekişiyor?

HD: Tam tersi, çok çok parlak bir dönem yaşıyor. Her yerde o kadar fazla alternatif tiyatro var ki… Bu durum sadece İstanbul’da değil Anadolu’da da böyle… Bir sürü yetenekli genç yazarlarımız, oyuncularımız var. Farklı seslerin zenginliğini yaşıyoruz.

Yani tiyatro ölmüyor, öyle mi?

HD: Ölmek mi? Fışkırıyor, fışkırıyor!

Bu fışkırmadan yararlanıp, genç nesilden çalışmak istediğiniz birileri var mı?

HD: Hem de çok! Mesela Beren Saat ve Şükrü Özyıldız çok başarılılar… Ha bir de Yıldız Kenter var…

Yıldız Hanım herkese taş çıkartır orası ayrı…

HD: (Kahkahalar) Canım Yıldız’ı genç nesil olarak değil, çalışmak istediğim biri olarak saydım. “Yıldız’la Haldun” diye bir oyun yazdım, provalara başlayacaktık ki oynayamayacağı haberini aldım.

Neden?

GY: Günlük hayat için bir engeli yok çok şükür ama sahneye çıkmasıyla ilgili sağlığında bazı sıkıntılar var maalesef…

“LÜKÜS HAYAT”I YENİDEN YAZDIM

Haldun Bey siz de hiç boş duramayanlardansınız. Bu sıralarda neler var aklınızda?

HD: “Lüküs Hayat” çalışmaya başladık.
GY: Haldun zaten canı sıkıldıkça bu oyunu çalışıyor (kahkahalar).

Hepimiz için ayrı bir yeri var o oyunun…

HD: Aynen öyle, bu yüzden Türkçeleştirdim. Daha doğrusu affetsinler beni ama baştan yazdım resmen. Çok fazla Osmanlıca sözcük vardı, hepsini temizleyip, günümüzde kullanılan hale getirdim. Üstüne iki yeni şarkı da yazdım. Doktordan satılık tertemiz araba gibi oldu (kahkahalar).

Osmanlıca’nın bu kadar popüler olduğu zamanlarda, yaptığınız ilginç bir manevra değil mi?

HD: Belki bir gün daha fazla Osmanlıca versiyonunu da yaparlar, bilmiyorum. Umarım olmaz ama olursa da hiç korkmam. Çünkü “Lüküs Hayat” o kadar kuvvetli bir eser ki, her şeyin üstesinden gelir.

İzzet Çapa 03.05.2015

HÜRRİYET

Ekmeleddin İhsanoğlu, Kübra Par’a Konuştu

0

NEDEN KONUŞTUK?

Ekmeleddin İhsanoğlu ile geçen yaz Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bir röportaj yapmıştık. Ekmel Bey o günlerde çok enerjikti. Uzlaşmacı bir dil kullanıyor, iktidarı ve Tayyip Erdoğan’ı hedef alan sözler sarf etmemeye dikkat ediyordu.

10 Ağustos seçimlerinden sonra kabuğuna çekildi, bugüne kadar hiç konuşmadı. Şimdi MHP’den milletvekili adayı olarak tekrar karşımızda. Adaylık sürecini konuşmak için İstinye’deki yeni konutuna ziyarete gittiğimde bu sefer daha farklı bir İhsanoğlu buldum. Açıkça dillendirmese de seçim yenilgisi onu biraz yormuş gibi geldi bana. Politik söylemi de değişmiş. Muhalefet dilini hızlı benimsemiş, iktidarı eleştirmekten geri durmadı.

Aklıma en çok takılan soru MHP’yi ne kadar içselleştirdiğiydi. Niye MHP’yi seçmişti? Çatı adayı olduğu için pişman mıydı? Geçen hafta bozkurt işaretini yapamaması espri konusu olmuştu. Bizi kırmayıp bir kez daha denedi!

-Neden MHP’den aday oldunuz?

Ben kültür ve sosyal anlayış bakımından muhafazakâr bir insanım. Türkiye’de muhafazakârlık adına ortada olan 2 parti var, AK Parti ve MHP. AK Parti’nin ilk ortaya çıktığı gündeki haliyle bugünkü hali arasında çok büyük bir fark var. Muhafazakârlık onlar için boş bir slogandan ibaret hale geldi. Milliyetçiliği ayaklar altına alıyorlardı, şimdi tekrar siyasi bir koz olarak kullanmaya başladılar. Oysa MHP kurulduğu günden itibaren, temsil ettiği fikir açısından hep bir tutarlılık gösterdi. Bu tutarlılığın içinde bulunmam çok mantıklıydı.

-MHP sizin ideolojik olarak duruşunuzla örtüşen bir parti mi? Dışarıdan bakınca sanki AK Parti’ye daha yakın bir siyasi çizginiz var…

AK Parti bugünkü durumuyla beni temsil etmiyor. Muhafazakârlık boş slogandan, dindarlık şekilci bir ritüelden ibaret kaldı. AK Parti’de artık nepotizm yani akraba ve yakın çevredeki insanları zengin etme anlayışı hâkim. Bunlar Kuran’ı Kerim’in ve Peygamber Efendimiz’in bize ‘haram’ dediği halde yapılan şeyler. Ziya Paşa’nın, “Bir kuruş çalan küreğe mahkûm olurken, milyon çalan en yüksek mevkilere çıkıyor” diye meşhur bir beyti vardır. Maalesef ülkemizin hali de bunu hatırlatıyor. Bu seçimlerde AK Parti’nin 12 senelik iktidar tekelinin sonu görülecektir. Millet artık AK Parti’ye verdiği krediyi geri çekiyor, MHP’ye veriyor.

-MHP’nin kimi konularda sağın sağında duran bir pozisyonu var. Siz kendinizi milliyetçi olarak tanımlıyor musunuz?

Fiiliyatta parti radikal tüm hareketlere karşı olduğunu söylüyor. Çok aktif ve dinamik bir gençliğe sahip olmasına rağmen o gençliği şiddete bulaştırmadan demokratik mücadeleye yönlendiriyor. MHP tüzüğüne dikkatle baktığınız zaman, başta meşruiyet kavramı gelir. Milliyetçilik kavramının kapsayıcı olduğunu, ırkçı ya da dışlayıcı olmadığını, Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğünün altını çizdiğini görürsünüz. Bunları yakından bildiğim için MHP ile birlikte olmayı kabul ediyorum.

-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aktif politikaya girmeyi düşünmediğinizi söylüyordunuz. Teklif nasıl geldi? Nasıl ikna oldunuz?

10 Ağustos’ta hanımla yurtdışına tatile gittik. Sokakta yürürken, konser salonlarında ya da bir müzeye giderken, oradaki Türkler gelip “Size oy verdik. Türk siyasi hayatına yeni bir nefes, yeni bir seviye getirdiniz. Bunu kaybetmemeliyiz, sizin siyasete devam etmenizi istiyoruz” diyorlardı. Bu tepkiyi tatilden sonra da Türkiye’nin her yerinde gördük. Bu son 2 ay içerisinde de hem tanıyanlar hem tanımayanlar tarafından bayağı bir baskı oldu. Eğer aday olmazsam vazifeden kaçmışım gibi olacaktı. Bir sorumluluk hissettim ve MHP’den gelen nazik teklifi kabul ettim. MHP saflarında bu seviyede politika yapmaktan, memleketime hizmet edecek olmaktan dolayı şeref duyuyorum.

-Cumhurbaşkanlığı adaylığından sonra siyasete girme fikri tatlı mı geldi yoksa?

Hayır, şahsen siyasetin tatlı bir tarafını görmedim! (Gülüyor)

‘O SLOGANI HÂLÂ BEĞENİYORUM’

-“Ekmek için Ekmeleddin” sloganı çok konuşuldu. Komik bulanlar da oldu. Geri dönüp baktığınızda o sloganı beğeniyor musunuz?

Beğeniyorum. Halkla özdeşleşti. Seçim günü Anadolu’nun bir kasabasında 90 yaşındaki bir kadın oy kullanmaya gidiyor. Okuma yazması yok. “Ben Ekmekçi’ye oy vermek istiyorum” diyor. Yardım için kabine giren görevli mührü başka bir kişinin resmine basıyor. Bunun farkına varan yaşlı hanım kabinden çıkınca zarfı elinden alıp yırtıyor. “Ben sana Ekmekçi’ye bas demedim mi diye” haykırıyor. Bu örnek sloganın tuttuğunu ve bazı görevlilerin tarafsız davranmadığını ortaya koyuyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu üstünde Avrupa Birliği (EU) baş harflerinin yazılı olduğu bir kravat ile poz verdi. “Benim aklımın ve gönlümün nerede olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin muhakkak gitmesi gereken istikamet burasıdır” dedi.

‘10 AĞUSTOS GECESİ ÇOK RAHAT UYUDUM’

-Seçim gecesi yastığa başınızı koyduğunuzda ne hissettiniz?

Çok rahat uyudum. Sorumluluğunun idraki içerisinde görevini yapmış bir insan olarak, gönül rahatlığı içinde uyudum.

-AK Parti’den bazı isimlerin size Cumhurbaşkanı adayı olmanız için desteklediğini söylemiştiniz. Kimdi onlar?

Evet, doğru ama kendileri söylemedikçe benim isim vermem çok ayıp olur. Ama şu kadarını söyleyeyim, onlar AK Parti’nin kurucuları arasında yer almış ve önemli görevlerde bulunmuş ama AK Parti’nin gidişatından memnun olmayan insanlardı. Gücün tekelleşmesinden, kuvvetler ayrılığının yerle bir edilmesinden ve partinin kuruluş değerlerine ters düşmesinden çok rahatsızlardı.

-Abdullah Gül ile dostluğunuz devam ediyor mu?

Gayet tabii. Cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra ben ziyaretine gitmiştim, o da iyi temennilerini ifade etmişti.

-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aslında MHP’nin adayı olduğunuz ama CHP seçmenini ürkütmemek için tersi gibi gösterildiği doğru mu?

Bu artık tarihtir. Bunu tarihçilere bırakalım.

‘ÜLKÜCÜ CAMİANIN YABANCISI DEĞİLİM’

-MHP dışındaki herhangi bir partiden teklif aldınız mı?

Artık bu saatten sonra bu tür detaylara girmek doğru olmaz.

-MHP adına teklifi Devlet Bahçeli mi yaptı?

Evet, kendisinden geldi. MHP bu seçimde sırf beni değil, Durmuş Yılmaz, Prof. Ümit Özdağ gibi çok kıymetli devlet adamlarını, bürokratları ve şahsiyetleri aday gösterdi. MHP kadrosu fevkalade bir kadro.

-Bahçeli milletvekilliği adaylığı teklif ettiğinde tereddüt ettiniz mi?

Hayır, memnuniyetle kabul ettim.

-Devlet Bey ile aranız nasıldır?

Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra lütfedip ziyaretime geldiler. Dostluğumuz hiçbir zaman kesilmedi, yakın münasebetimiz devam etti.

-MHP’den aday olmanız aile içinde nasıl karşılandı?

Uzun yıllardan beri ailece MHP’ye yakınız. Rahmetli kayınpederim Prof. Emin Bilgiç rahmetli Alparslan Türkeş Bey ile yakın dosttu. Kayınpederim bir süre Türk Ocağı Başkanlığı ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dekanlığı yapmış, Türkiye’nin yetiştirdiği büyük ilim adamlarından birisiydi. Ayrıca rahmetli Türkeş Başbakan Yardımcısı iken Libya seyahatinde ona danışman olarak eşlik ettim ve o seyahatte yakından ilişki kurduk. Ben hayatım boyunca hiçbir partiye girmedim ama MHP içerisinde çok yakın arkadaşlarım vardır. Tuğrul Bey o isimlerden birisidir. Yani ülkücü camianın yabancısı değilim.

-Çocuklarınız “Yoruldun, artık yeni bir maceraya girme” dediler mi?

E biraz öyle oldu! (Gülüyor)

-“Enerjim tam, üstesinden gelirim” mi dediniz?

Evet! (Gülüyor)

“O GÜN ANTREMANSIZDIM”

-MHP’den aday olduktan sonra bozkurt işaretini yapamamanız espri konusu oldu!

O gün antrenmansızdım. Canım biraz da Twitter’dakilere malzeme vermiş olalım! (Kahkahalar)

‘OYLAR AK PARTİ’DEN MHP’YE KAYACAK’

-MHP iktidar umudu vermezken vatandaş neden size oy versin?

Ben bu kanaatte değilim. Muhafazakâr milliyetçi kitle şimdiye kadar MHP ve AK Parti arasında gidip geliyordu. Bu seçimlerde oyların AK Parti’den MHP’ye kaydığını görüyoruz. Çünkü AK Parti 12 senedir çizdiği zikzakları artık örtemez oldu. Vatandaş çözüm süreci meselesindeki samimiyetsizliği görüyor. Ekonomik vaziyet parlak değil. Komşularımızla ticarette sıkıntılar var. Asgari ücretin alım gücü azalıyor. İktidar yorgunluğu ve parti içi kadrolar arasında akortsuzluk var. Bütün bunlar Türkiye’nin bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Bu seçimde MHP iktidara talip. Öyle görülüyor ki 4 partili bir Meclis’te Türkiye tek parti tahakkümünden kurtulacaktır.

-Dört partili Meclis derken HDP’nin barajı aşmasına mı işaret ediyorsunuz? Çözüm süreci konusundaki şahsi fikriniz nedir?

Ben MHP’nin milletvekili adayıyım. Bu konuda partimizin politikaları ve genel başkanımızın beyanatı esastır. Ancak değişik başlıklar altında iktidarın başlatmış olduğu süreç hep kapalı kapılar ardında, TBMM’nin bilgisi dışında sürdürüldü. Halkın büyük bir kesiminin kendilerinin tavrını benimsemediğini gören iktidar, pozisyon değiştirerek ak dediklerine kara demeye başladı.

2. Mahmud döneminde Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi’ne getirilen ve asırlardır korunan Hz. Osman’a ait Mushaf’ın nadir sayıdaki tıpkı basımından biri Ekmeleddin Bey’in evinde bulunuyor.

‘PİŞMAN DEĞİLİM’

-Cumhurbaşkanı adayı olduğunuz için pişman mısınız?

Hayır, katiyen pişman değilim. Anayasal bir görev yaptım. Cesur bir karar aldığıma inanıyorum. Çektiğim bütün zahmet ve sıkıntılara rağmen, bir daha böyle bir şey olsa yine yaparım çünkü korku rejimine meydan okuyacak birilerinin olması lazım.

-Kazanamayınca ne hissettiniz?

Hakkımda bir tenkit furyası başlattılar. Beni Venüs’teki yaratıklar aday göstermedi, TBMM’deki iki anamuhalefet partisi gösterdi. Bunun kadar meşru bir şey olabilir mi? Oysa bunu bir hak gaspı gibi göstermeye çalıştılar. “Seni kimse tanımıyor. Kim oluyorsun da aday oluyorsun?” diye üstüme geldiler. “CHP ve MHP neden kendi adaylarını göstermedi?” diyorlar. Kendi adaylarını gösterselerdi kendi oy oranlarını alacaklardı. 77 milyona hitap edecek bir aday gösterdiler. Bu sanki bir kabahatmiş gibi gösterildi. Seçimin sonuçlandığı gün “Aldığım yüzde 40’a yakın oyu ‘İhsanoğlu tanınmıyor’ diyenlere ithaf ediyorum” diye bir açıklama yapmıştım. Hâlâ aynı fikirdeyim.

-Çatı aday yanlıştı eleştirilerine itiraz ediyorsunuz yani…

Çatı aday kelimesi biraz yanlış kullanılıyor. Söz konusu olan bir uzlaşı adayıydı aslında. Sağdan sola 12 partinin gösterdiği aday oldum. Yüzde 38.5 önemli bir oy oranı. 15 buçuk milyon oy demek…

-Peki, sizce neden iki partinin oy oranının toplamından daha az oy aldınız?

Sandıklarla ilgili birtakım şaibeli olayların olduğunu biliyoruz. Ayrıca kamuoyunu yanıltmak için yasak olduğu halde televizyondan yanlış anket sonuçları yayınladılar. “Ona oy verirseniz boşa gider, biz zaten yüzde 60’la geliyoruz” gibi aldatıcı sözlerle tatilde olan halkı sandığa gitmekten caydırdılar. Zaten seçimi ağustos ayında yapmak başlı başına planlanmış bir şeydi. Onların tabiriyle bu bir projeydi.

Kübra Par 06.05.2015

HABERTÜRK

Ekmeleddin İhsanoğlu, Kübra Par’a Konuştu

0

NEDEN KONUŞTUK?

Ekmeleddin İhsanoğlu ile geçen yaz Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bir röportaj yapmıştık. Ekmel Bey o günlerde çok enerjikti. Uzlaşmacı bir dil kullanıyor, iktidarı ve Tayyip Erdoğan’ı hedef alan sözler sarf etmemeye dikkat ediyordu.

10 Ağustos seçimlerinden sonra kabuğuna çekildi, bugüne kadar hiç konuşmadı. Şimdi MHP’den milletvekili adayı olarak tekrar karşımızda. Adaylık sürecini konuşmak için İstinye’deki yeni konutuna ziyarete gittiğimde bu sefer daha farklı bir İhsanoğlu buldum. Açıkça dillendirmese de seçim yenilgisi onu biraz yormuş gibi geldi bana. Politik söylemi de değişmiş. Muhalefet dilini hızlı benimsemiş, iktidarı eleştirmekten geri durmadı.

Aklıma en çok takılan soru MHP’yi ne kadar içselleştirdiğiydi. Niye MHP’yi seçmişti? Çatı adayı olduğu için pişman mıydı? Geçen hafta bozkurt işaretini yapamaması espri konusu olmuştu. Bizi kırmayıp bir kez daha denedi!

-Neden MHP’den aday oldunuz?

Ben kültür ve sosyal anlayış bakımından muhafazakâr bir insanım. Türkiye’de muhafazakârlık adına ortada olan 2 parti var, AK Parti ve MHP. AK Parti’nin ilk ortaya çıktığı gündeki haliyle bugünkü hali arasında çok büyük bir fark var. Muhafazakârlık onlar için boş bir slogandan ibaret hale geldi. Milliyetçiliği ayaklar altına alıyorlardı, şimdi tekrar siyasi bir koz olarak kullanmaya başladılar. Oysa MHP kurulduğu günden itibaren, temsil ettiği fikir açısından hep bir tutarlılık gösterdi. Bu tutarlılığın içinde bulunmam çok mantıklıydı.

-MHP sizin ideolojik olarak duruşunuzla örtüşen bir parti mi? Dışarıdan bakınca sanki AK Parti’ye daha yakın bir siyasi çizginiz var…

AK Parti bugünkü durumuyla beni temsil etmiyor. Muhafazakârlık boş slogandan, dindarlık şekilci bir ritüelden ibaret kaldı. AK Parti’de artık nepotizm yani akraba ve yakın çevredeki insanları zengin etme anlayışı hâkim. Bunlar Kuran’ı Kerim’in ve Peygamber Efendimiz’in bize ‘haram’ dediği halde yapılan şeyler. Ziya Paşa’nın, “Bir kuruş çalan küreğe mahkûm olurken, milyon çalan en yüksek mevkilere çıkıyor” diye meşhur bir beyti vardır. Maalesef ülkemizin hali de bunu hatırlatıyor. Bu seçimlerde AK Parti’nin 12 senelik iktidar tekelinin sonu görülecektir. Millet artık AK Parti’ye verdiği krediyi geri çekiyor, MHP’ye veriyor.

-MHP’nin kimi konularda sağın sağında duran bir pozisyonu var. Siz kendinizi milliyetçi olarak tanımlıyor musunuz?

Fiiliyatta parti radikal tüm hareketlere karşı olduğunu söylüyor. Çok aktif ve dinamik bir gençliğe sahip olmasına rağmen o gençliği şiddete bulaştırmadan demokratik mücadeleye yönlendiriyor. MHP tüzüğüne dikkatle baktığınız zaman, başta meşruiyet kavramı gelir. Milliyetçilik kavramının kapsayıcı olduğunu, ırkçı ya da dışlayıcı olmadığını, Türkiye’nin milli birlik ve bütünlüğünün altını çizdiğini görürsünüz. Bunları yakından bildiğim için MHP ile birlikte olmayı kabul ediyorum.

-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aktif politikaya girmeyi düşünmediğinizi söylüyordunuz. Teklif nasıl geldi? Nasıl ikna oldunuz?

10 Ağustos’ta hanımla yurtdışına tatile gittik. Sokakta yürürken, konser salonlarında ya da bir müzeye giderken, oradaki Türkler gelip “Size oy verdik. Türk siyasi hayatına yeni bir nefes, yeni bir seviye getirdiniz. Bunu kaybetmemeliyiz, sizin siyasete devam etmenizi istiyoruz” diyorlardı. Bu tepkiyi tatilden sonra da Türkiye’nin her yerinde gördük. Bu son 2 ay içerisinde de hem tanıyanlar hem tanımayanlar tarafından bayağı bir baskı oldu. Eğer aday olmazsam vazifeden kaçmışım gibi olacaktı. Bir sorumluluk hissettim ve MHP’den gelen nazik teklifi kabul ettim. MHP saflarında bu seviyede politika yapmaktan, memleketime hizmet edecek olmaktan dolayı şeref duyuyorum.

-Cumhurbaşkanlığı adaylığından sonra siyasete girme fikri tatlı mı geldi yoksa?

Hayır, şahsen siyasetin tatlı bir tarafını görmedim! (Gülüyor)

‘O SLOGANI HÂLÂ BEĞENİYORUM’

-“Ekmek için Ekmeleddin” sloganı çok konuşuldu. Komik bulanlar da oldu. Geri dönüp baktığınızda o sloganı beğeniyor musunuz?

Beğeniyorum. Halkla özdeşleşti. Seçim günü Anadolu’nun bir kasabasında 90 yaşındaki bir kadın oy kullanmaya gidiyor. Okuma yazması yok. “Ben Ekmekçi’ye oy vermek istiyorum” diyor. Yardım için kabine giren görevli mührü başka bir kişinin resmine basıyor. Bunun farkına varan yaşlı hanım kabinden çıkınca zarfı elinden alıp yırtıyor. “Ben sana Ekmekçi’ye bas demedim mi diye” haykırıyor. Bu örnek sloganın tuttuğunu ve bazı görevlilerin tarafsız davranmadığını ortaya koyuyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu üstünde Avrupa Birliği (EU) baş harflerinin yazılı olduğu bir kravat ile poz verdi. “Benim aklımın ve gönlümün nerede olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin muhakkak gitmesi gereken istikamet burasıdır” dedi.

‘10 AĞUSTOS GECESİ ÇOK RAHAT UYUDUM’

-Seçim gecesi yastığa başınızı koyduğunuzda ne hissettiniz?

Çok rahat uyudum. Sorumluluğunun idraki içerisinde görevini yapmış bir insan olarak, gönül rahatlığı içinde uyudum.

-AK Parti’den bazı isimlerin size Cumhurbaşkanı adayı olmanız için desteklediğini söylemiştiniz. Kimdi onlar?

Evet, doğru ama kendileri söylemedikçe benim isim vermem çok ayıp olur. Ama şu kadarını söyleyeyim, onlar AK Parti’nin kurucuları arasında yer almış ve önemli görevlerde bulunmuş ama AK Parti’nin gidişatından memnun olmayan insanlardı. Gücün tekelleşmesinden, kuvvetler ayrılığının yerle bir edilmesinden ve partinin kuruluş değerlerine ters düşmesinden çok rahatsızlardı.

-Abdullah Gül ile dostluğunuz devam ediyor mu?

Gayet tabii. Cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra ben ziyaretine gitmiştim, o da iyi temennilerini ifade etmişti.

-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aslında MHP’nin adayı olduğunuz ama CHP seçmenini ürkütmemek için tersi gibi gösterildiği doğru mu?

Bu artık tarihtir. Bunu tarihçilere bırakalım.

‘ÜLKÜCÜ CAMİANIN YABANCISI DEĞİLİM’

-MHP dışındaki herhangi bir partiden teklif aldınız mı?

Artık bu saatten sonra bu tür detaylara girmek doğru olmaz.

-MHP adına teklifi Devlet Bahçeli mi yaptı?

Evet, kendisinden geldi. MHP bu seçimde sırf beni değil, Durmuş Yılmaz, Prof. Ümit Özdağ gibi çok kıymetli devlet adamlarını, bürokratları ve şahsiyetleri aday gösterdi. MHP kadrosu fevkalade bir kadro.

-Bahçeli milletvekilliği adaylığı teklif ettiğinde tereddüt ettiniz mi?

Hayır, memnuniyetle kabul ettim.

-Devlet Bey ile aranız nasıldır?

Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra lütfedip ziyaretime geldiler. Dostluğumuz hiçbir zaman kesilmedi, yakın münasebetimiz devam etti.

-MHP’den aday olmanız aile içinde nasıl karşılandı?

Uzun yıllardan beri ailece MHP’ye yakınız. Rahmetli kayınpederim Prof. Emin Bilgiç rahmetli Alparslan Türkeş Bey ile yakın dosttu. Kayınpederim bir süre Türk Ocağı Başkanlığı ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dekanlığı yapmış, Türkiye’nin yetiştirdiği büyük ilim adamlarından birisiydi. Ayrıca rahmetli Türkeş Başbakan Yardımcısı iken Libya seyahatinde ona danışman olarak eşlik ettim ve o seyahatte yakından ilişki kurduk. Ben hayatım boyunca hiçbir partiye girmedim ama MHP içerisinde çok yakın arkadaşlarım vardır. Tuğrul Bey o isimlerden birisidir. Yani ülkücü camianın yabancısı değilim.

-Çocuklarınız “Yoruldun, artık yeni bir maceraya girme” dediler mi?

E biraz öyle oldu! (Gülüyor)

-“Enerjim tam, üstesinden gelirim” mi dediniz?

Evet! (Gülüyor)

“O GÜN ANTREMANSIZDIM”

-MHP’den aday olduktan sonra bozkurt işaretini yapamamanız espri konusu oldu!

O gün antrenmansızdım. Canım biraz da Twitter’dakilere malzeme vermiş olalım! (Kahkahalar)

‘OYLAR AK PARTİ’DEN MHP’YE KAYACAK’

-MHP iktidar umudu vermezken vatandaş neden size oy versin?

Ben bu kanaatte değilim. Muhafazakâr milliyetçi kitle şimdiye kadar MHP ve AK Parti arasında gidip geliyordu. Bu seçimlerde oyların AK Parti’den MHP’ye kaydığını görüyoruz. Çünkü AK Parti 12 senedir çizdiği zikzakları artık örtemez oldu. Vatandaş çözüm süreci meselesindeki samimiyetsizliği görüyor. Ekonomik vaziyet parlak değil. Komşularımızla ticarette sıkıntılar var. Asgari ücretin alım gücü azalıyor. İktidar yorgunluğu ve parti içi kadrolar arasında akortsuzluk var. Bütün bunlar Türkiye’nin bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Bu seçimde MHP iktidara talip. Öyle görülüyor ki 4 partili bir Meclis’te Türkiye tek parti tahakkümünden kurtulacaktır.

-Dört partili Meclis derken HDP’nin barajı aşmasına mı işaret ediyorsunuz? Çözüm süreci konusundaki şahsi fikriniz nedir?

Ben MHP’nin milletvekili adayıyım. Bu konuda partimizin politikaları ve genel başkanımızın beyanatı esastır. Ancak değişik başlıklar altında iktidarın başlatmış olduğu süreç hep kapalı kapılar ardında, TBMM’nin bilgisi dışında sürdürüldü. Halkın büyük bir kesiminin kendilerinin tavrını benimsemediğini gören iktidar, pozisyon değiştirerek ak dediklerine kara demeye başladı.

2. Mahmud döneminde Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi’ne getirilen ve asırlardır korunan Hz. Osman’a ait Mushaf’ın nadir sayıdaki tıpkı basımından biri Ekmeleddin Bey’in evinde bulunuyor.

‘PİŞMAN DEĞİLİM’

-Cumhurbaşkanı adayı olduğunuz için pişman mısınız?

Hayır, katiyen pişman değilim. Anayasal bir görev yaptım. Cesur bir karar aldığıma inanıyorum. Çektiğim bütün zahmet ve sıkıntılara rağmen, bir daha böyle bir şey olsa yine yaparım çünkü korku rejimine meydan okuyacak birilerinin olması lazım.

-Kazanamayınca ne hissettiniz?

Hakkımda bir tenkit furyası başlattılar. Beni Venüs’teki yaratıklar aday göstermedi, TBMM’deki iki anamuhalefet partisi gösterdi. Bunun kadar meşru bir şey olabilir mi? Oysa bunu bir hak gaspı gibi göstermeye çalıştılar. “Seni kimse tanımıyor. Kim oluyorsun da aday oluyorsun?” diye üstüme geldiler. “CHP ve MHP neden kendi adaylarını göstermedi?” diyorlar. Kendi adaylarını gösterselerdi kendi oy oranlarını alacaklardı. 77 milyona hitap edecek bir aday gösterdiler. Bu sanki bir kabahatmiş gibi gösterildi. Seçimin sonuçlandığı gün “Aldığım yüzde 40’a yakın oyu ‘İhsanoğlu tanınmıyor’ diyenlere ithaf ediyorum” diye bir açıklama yapmıştım. Hâlâ aynı fikirdeyim.

-Çatı aday yanlıştı eleştirilerine itiraz ediyorsunuz yani…

Çatı aday kelimesi biraz yanlış kullanılıyor. Söz konusu olan bir uzlaşı adayıydı aslında. Sağdan sola 12 partinin gösterdiği aday oldum. Yüzde 38.5 önemli bir oy oranı. 15 buçuk milyon oy demek…

-Peki, sizce neden iki partinin oy oranının toplamından daha az oy aldınız?

Sandıklarla ilgili birtakım şaibeli olayların olduğunu biliyoruz. Ayrıca kamuoyunu yanıltmak için yasak olduğu halde televizyondan yanlış anket sonuçları yayınladılar. “Ona oy verirseniz boşa gider, biz zaten yüzde 60’la geliyoruz” gibi aldatıcı sözlerle tatilde olan halkı sandığa gitmekten caydırdılar. Zaten seçimi ağustos ayında yapmak başlı başına planlanmış bir şeydi. Onların tabiriyle bu bir projeydi.

Kübra Par 06.05.2015

HABERTÜRK

“Uygur Kardeşlerimiz bize emanettir”

0

IHH’nın Yetim Destekleme programı çerçevesinde gerçekleştirmiş olduğumuz bir dizi faaliyetin ardından bir günlüğüne geldiğimiz Bangkok’ta ilk iş olarak büyükelçi Osman Bülent Tülin’i ziyaret etmek istedik.Telefonla randevu talebimiz anında karşılık buldu ve vakit kaybetmeden Elçiliğimizin bulunduğu mekâna hareket ettik. Bizi büyük bir nezaketle karşılayan, her halinden görmüş geçirmiş ve mesleğine âşık bir bürokrat olduğu anlaşılan Bangkok Büyükelçisiyle Tayland siyaseti, Patani sorunu ve Tayland’a sığınan Uygurlar üzerine ofisinde bir söyleşi yaptık.

Daha önce Afganistan ve Bosna Hersek’te görev yapan Büyükelçimiz 15 Ocak 2013 tarihinde Bangkok Büyükelçisi olarak göreve başlamıştır. Aynı zamanda Kamboçya ve Laos nezdinde akredite Türkiye Büyükelçisi olmanın yanı sıra, BM Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu’nda Türkiye Daimi Temsilcisidir.

–Bir Krallık ülkesi olan Tayland aynı zamanda da darbeler ülkesidir. Geçtiğimiz yıl gerçekleşen darbeyi yorumlar mısınız?

–Evet, Tayland’da 22 Mayıs 2014 tarihinde tabiri caiz ise “baba” bir darbe yaşandı. Aylarca süren hükümet bunalımının ardından Ordu yönetime el koydu ve Krallık kısa sürede bunu onaylayarak meşrulaştırmış oldu.

—Peki, Patani sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?

—Patani sorunu Tayland tarafından milli bir mesele olarak ele alınmaktadır. Bu konuya Tayland’ın toprak bütünlüğü olarak bakılıyor. Dolayısı ile bu sorun dini bir ayrışmadan ziyade etnik temeller üzerine oturtulmaktadır. Ayrıca sanılanın aksine Müslümanlar üzerinde herhangi bir asimilasyon söz konusu değildir. Ancak Müslümanlar üzerinde baskı, ayrımcılık var mıdır?
Evet, elbette ki vardır.

–Ülkedeki Müslümanların oranını öğrenebilir miyiz?

–Tayland bilindiği üzere Budistlerin yoğunlukta olduğu bir ülkedir. Müslüman nüfus genel olarak %10 civarlarında olmakla beraber bu sayı giderek hızlı bir artış göstererek neredeyse %20’ye ulaşmıştır.. Özellikle Patani, Naritawat, yala, gibi şehirlerde Müslümanlar oldukça yoğunluktadır.

— Son zamanlarda barışa ve uzlaşmaya yönelik bazı adımlar atıldığı haberlerini işitmekteyiz. Müslümanlar ile Tayland yönetimi arasında yaşanan problemlerin aşılması hususunda her hangi bir etkiniz söz konusu mudur?

—Elbette.. Ancak Patani oldukça hassas bir konudur. Meseleyi gündeme alırken zarar verici olmadan kuşatıcı ve uzlaştırıcı bir anlayışla hareket etmek gerekmektedir. Dolayısıyla Tayland yönetimi ve Patani’li Müslümanlar arasında uzlaştırıcı politikalar izlemeye özen göstermekteyiz.

–Bildiğiniz üzere bizler İHH’nın bölgedeki yetim faaliyetlerine destek vermek üzere buradayız. Siz de Türk Büyükelçisi olarak ülkemizdeki STK’lar tarafından bölgede yapılan çalışmaları yakinen takip ettiğinizi beyan ettiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

—Evet, sizin de işaret ettiğiniz gibi tüm bu çalışmaları yakinen takip etmekteyim. Başta İHH olmak üzere Tika, Cansuyu gibi kurumlar tarafından bölgede Yetimhaneler, mescitler, okullar gibi pek çok çalışma yapılmaktadır. Çalışmalar çok doğru, gerekli ve yerinde faaliyetlerdir. Ancak Müslüman nüfusun İslami referanslarla dolu modern okullara ihtiyacı vardır. Eğitim sistemi çok eski ve modern ihtiyaçlara cevap verebilecek nitelikte değildir. Bu hususta da ciddi çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim.

—İki yıl önce Tayland’a sığınan Uygurların durumudur. Yaklaşık iki yıl önce 350 kişilik bir grup Malezya üzerinden Türkiye’ye geçmek isterken ormanda aç bi ilaç perişan bir halde yakalanmıştı. O günden bu zamana kadar gözlem altında tutuluyor ve her an Çin’e iade edilme korkusu ile yaşıyorlar. Bu konuda son durum nedir acaba?

—Malumunuz Uygur Türklerinden olan 350 kişilik bir grup Çin’den kaçarak Tayland üzerinden Türkiye’ye geçmek istemişler ancak ormanda yakalanmışlardır. Bendeniz meseleyi öğrendiğim an Türkiye’den acil uçak talebinde bulundum. Ancak TC vatandaşı olduklarına dair herhangi bir belgeleri olmadığından kardeşlerimizi ülkemize gönderme şansımız maalesef ki mümkün olmadı. Çin’in idam etmek üzere Tayland’dan iadesini istediği Uygur kardeşlerimizin teslim edilmemesi için Türkiye adeta teyakkuza geçti. Uygurlar üçüncü bir ülkeye iade edilecekse bunun Türkiye olması gerektiği konusunda baskılar yapıldı. Türkiye’nin bu yöndeki talebi gerçekleşmemiş olsa da önceliğimiz olan Çin’e iade edilmemesi sağlanmıştır. Bu Türkiye ve elçiliğimizin çabaları sonucu “İşkence sözleşmesine” göre korunma altına alınmıştır. Çoğunluğunu Kadın ve Çocukların oluşturduğu Uygur kardeşlerimiz bir posta gönderilmiş ancak Tayland’ın değişen siyasi dengelerinden sonra bu süreç durdurulmuştur..

—Peki neredeyse iki yılı aşkın bir zamandır gözlem altında tutulan Uygur kardeşlerimizin şu an ki durumu nedir?

—Biz Elçilik olarak konu ile yakından ilgilenmekteyiz. Hemen hergün kardeşlerimizle ilgili gelişmeleri takip etmekte ve Ankara’ya bilgi aktarmaktayız. Gözlem altındaki kardeşlerimizin insani olarak herhangi bir ihtiyaçları yoktur. Uygur Kardeşlerimiz burada oldukları sürece her anlamda bize emanettirler.

Uygurlar’ın iade edilmemesi konusunda neler söylemek istersiniz?

Uygurların Çin’in tüm taleplerine rağmen bunca zaman iade edilmemiş olması Başta Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakanımızın çabaları ve Tayland hükümeti ile kurulan doğru iletişim mevcut sivil toplum kuruluşlarının baskısı ile gerçekleşmiştir.

—Bundan sonraki süreci nasıl öngörmektesiniz?

— Malum olduğu üzere Uygur kardeşlerimiz terörle suçlanmaktadırlar. Daha ziyade kadın ve çocuklardan oluşan, hatta çocukların büyük çoğunluğunun Taylan’da doğmuş olup Çin ile hiçbir bağlantısı olmadığı vakıadır. Kadın ve henüz doğmuş çocukların böyle bir suçlamanın muhatabı olarak kabul edilebilmesi mümkün müdür. Bu sebeple elbette ki Uygur Türkleri ülkemize iade edilinceye dek onların yanında olup sabırla süreci takip edeceğiz..

—Bizi kabul ettiğiniz ve nezaketiniz için teşekkür ederiz efendim.

—Biz teşekkür ederiz. Malum Tayland ülkemize oldukça uzak bir mesafede yer almaktadır. Bu sebeple olsa gerek ziyaretçilerimiz pek fazla olamıyor. Arzumuz odur ki, gerek siyasi temsilciler ve gerekse STK temsilcileri bölgede yapılmakta olan faydalı çalışmaları organize ederlerken bizlerin de misafiri olsunlar ve istişarelerde bulunalım. Misafirliğinizden ziyadesi ile memnuniyet duyduğumu ifade etmeliyim. Sizleri de tekrar bekliyor ve bir sonraki ziyaretinizde şimdiden yemeğe davet ediyorum.

Müzeyyen Yaşçı 24.04.2015

TIMETURK

“Uygur Kardeşlerimiz bize emanettir”

0

IHH’nın Yetim Destekleme programı çerçevesinde gerçekleştirmiş olduğumuz bir dizi faaliyetin ardından bir günlüğüne geldiğimiz Bangkok’ta ilk iş olarak büyükelçi Osman Bülent Tülin’i ziyaret etmek istedik.Telefonla randevu talebimiz anında karşılık buldu ve vakit kaybetmeden Elçiliğimizin bulunduğu mekâna hareket ettik. Bizi büyük bir nezaketle karşılayan, her halinden görmüş geçirmiş ve mesleğine âşık bir bürokrat olduğu anlaşılan Bangkok Büyükelçisiyle Tayland siyaseti, Patani sorunu ve Tayland’a sığınan Uygurlar üzerine ofisinde bir söyleşi yaptık.

Daha önce Afganistan ve Bosna Hersek’te görev yapan Büyükelçimiz 15 Ocak 2013 tarihinde Bangkok Büyükelçisi olarak göreve başlamıştır. Aynı zamanda Kamboçya ve Laos nezdinde akredite Türkiye Büyükelçisi olmanın yanı sıra, BM Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu’nda Türkiye Daimi Temsilcisidir.

–Bir Krallık ülkesi olan Tayland aynı zamanda da darbeler ülkesidir. Geçtiğimiz yıl gerçekleşen darbeyi yorumlar mısınız?

–Evet, Tayland’da 22 Mayıs 2014 tarihinde tabiri caiz ise “baba” bir darbe yaşandı. Aylarca süren hükümet bunalımının ardından Ordu yönetime el koydu ve Krallık kısa sürede bunu onaylayarak meşrulaştırmış oldu.

—Peki, Patani sorununu nasıl değerlendiriyorsunuz?

—Patani sorunu Tayland tarafından milli bir mesele olarak ele alınmaktadır. Bu konuya Tayland’ın toprak bütünlüğü olarak bakılıyor. Dolayısı ile bu sorun dini bir ayrışmadan ziyade etnik temeller üzerine oturtulmaktadır. Ayrıca sanılanın aksine Müslümanlar üzerinde herhangi bir asimilasyon söz konusu değildir. Ancak Müslümanlar üzerinde baskı, ayrımcılık var mıdır?
Evet, elbette ki vardır.

–Ülkedeki Müslümanların oranını öğrenebilir miyiz?

–Tayland bilindiği üzere Budistlerin yoğunlukta olduğu bir ülkedir. Müslüman nüfus genel olarak %10 civarlarında olmakla beraber bu sayı giderek hızlı bir artış göstererek neredeyse %20’ye ulaşmıştır.. Özellikle Patani, Naritawat, yala, gibi şehirlerde Müslümanlar oldukça yoğunluktadır.

— Son zamanlarda barışa ve uzlaşmaya yönelik bazı adımlar atıldığı haberlerini işitmekteyiz. Müslümanlar ile Tayland yönetimi arasında yaşanan problemlerin aşılması hususunda her hangi bir etkiniz söz konusu mudur?

—Elbette.. Ancak Patani oldukça hassas bir konudur. Meseleyi gündeme alırken zarar verici olmadan kuşatıcı ve uzlaştırıcı bir anlayışla hareket etmek gerekmektedir. Dolayısıyla Tayland yönetimi ve Patani’li Müslümanlar arasında uzlaştırıcı politikalar izlemeye özen göstermekteyiz.

–Bildiğiniz üzere bizler İHH’nın bölgedeki yetim faaliyetlerine destek vermek üzere buradayız. Siz de Türk Büyükelçisi olarak ülkemizdeki STK’lar tarafından bölgede yapılan çalışmaları yakinen takip ettiğinizi beyan ettiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

—Evet, sizin de işaret ettiğiniz gibi tüm bu çalışmaları yakinen takip etmekteyim. Başta İHH olmak üzere Tika, Cansuyu gibi kurumlar tarafından bölgede Yetimhaneler, mescitler, okullar gibi pek çok çalışma yapılmaktadır. Çalışmalar çok doğru, gerekli ve yerinde faaliyetlerdir. Ancak Müslüman nüfusun İslami referanslarla dolu modern okullara ihtiyacı vardır. Eğitim sistemi çok eski ve modern ihtiyaçlara cevap verebilecek nitelikte değildir. Bu hususta da ciddi çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyim.

—İki yıl önce Tayland’a sığınan Uygurların durumudur. Yaklaşık iki yıl önce 350 kişilik bir grup Malezya üzerinden Türkiye’ye geçmek isterken ormanda aç bi ilaç perişan bir halde yakalanmıştı. O günden bu zamana kadar gözlem altında tutuluyor ve her an Çin’e iade edilme korkusu ile yaşıyorlar. Bu konuda son durum nedir acaba?

—Malumunuz Uygur Türklerinden olan 350 kişilik bir grup Çin’den kaçarak Tayland üzerinden Türkiye’ye geçmek istemişler ancak ormanda yakalanmışlardır. Bendeniz meseleyi öğrendiğim an Türkiye’den acil uçak talebinde bulundum. Ancak TC vatandaşı olduklarına dair herhangi bir belgeleri olmadığından kardeşlerimizi ülkemize gönderme şansımız maalesef ki mümkün olmadı. Çin’in idam etmek üzere Tayland’dan iadesini istediği Uygur kardeşlerimizin teslim edilmemesi için Türkiye adeta teyakkuza geçti. Uygurlar üçüncü bir ülkeye iade edilecekse bunun Türkiye olması gerektiği konusunda baskılar yapıldı. Türkiye’nin bu yöndeki talebi gerçekleşmemiş olsa da önceliğimiz olan Çin’e iade edilmemesi sağlanmıştır. Bu Türkiye ve elçiliğimizin çabaları sonucu “İşkence sözleşmesine” göre korunma altına alınmıştır. Çoğunluğunu Kadın ve Çocukların oluşturduğu Uygur kardeşlerimiz bir posta gönderilmiş ancak Tayland’ın değişen siyasi dengelerinden sonra bu süreç durdurulmuştur..

—Peki neredeyse iki yılı aşkın bir zamandır gözlem altında tutulan Uygur kardeşlerimizin şu an ki durumu nedir?

—Biz Elçilik olarak konu ile yakından ilgilenmekteyiz. Hemen hergün kardeşlerimizle ilgili gelişmeleri takip etmekte ve Ankara’ya bilgi aktarmaktayız. Gözlem altındaki kardeşlerimizin insani olarak herhangi bir ihtiyaçları yoktur. Uygur Kardeşlerimiz burada oldukları sürece her anlamda bize emanettirler.

Uygurlar’ın iade edilmemesi konusunda neler söylemek istersiniz?

Uygurların Çin’in tüm taleplerine rağmen bunca zaman iade edilmemiş olması Başta Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakanımızın çabaları ve Tayland hükümeti ile kurulan doğru iletişim mevcut sivil toplum kuruluşlarının baskısı ile gerçekleşmiştir.

—Bundan sonraki süreci nasıl öngörmektesiniz?

— Malum olduğu üzere Uygur kardeşlerimiz terörle suçlanmaktadırlar. Daha ziyade kadın ve çocuklardan oluşan, hatta çocukların büyük çoğunluğunun Taylan’da doğmuş olup Çin ile hiçbir bağlantısı olmadığı vakıadır. Kadın ve henüz doğmuş çocukların böyle bir suçlamanın muhatabı olarak kabul edilebilmesi mümkün müdür. Bu sebeple elbette ki Uygur Türkleri ülkemize iade edilinceye dek onların yanında olup sabırla süreci takip edeceğiz..

—Bizi kabul ettiğiniz ve nezaketiniz için teşekkür ederiz efendim.

—Biz teşekkür ederiz. Malum Tayland ülkemize oldukça uzak bir mesafede yer almaktadır. Bu sebeple olsa gerek ziyaretçilerimiz pek fazla olamıyor. Arzumuz odur ki, gerek siyasi temsilciler ve gerekse STK temsilcileri bölgede yapılmakta olan faydalı çalışmaları organize ederlerken bizlerin de misafiri olsunlar ve istişarelerde bulunalım. Misafirliğinizden ziyadesi ile memnuniyet duyduğumu ifade etmeliyim. Sizleri de tekrar bekliyor ve bir sonraki ziyaretinizde şimdiden yemeğe davet ediyorum.

Müzeyyen Yaşçı 24.04.2015

TIMETURK

Kumru Başer: Ana akım medya iktidara bağlı

0
BBC Muhabiri Kumru Başer: “Yazılı ve basılı ve görüntülü ana akım medyadaki aşırı tekelleşme ve siyasî kamplaşmanın meydana getirdiği iklim, sektörün önemli bir kısmını işini yapamaz hale getirdi. Artık doğrudan iktidara bağlı çalışan, hiç yüzleri kızarmadan ellerine verilen manşetleri atan bir ana akım medya ile karşı karşıyayız.”

“Ana akım medyadaki aşırı tekelleşme ve siyasî kamplaşmanın ortaya çıkardığı iklim, sektörün önemli bir kısmını işini yapamaz hale getirdi” diyen BBC muhabiri Kumru Başer, medya ve gazetecilik sektörüne ilişkin sorularımızı cevapladı.

1960 doğumlu olan Kumru Başer çok siyasal, herkesin hararetle siyaset konuştuğu ve dert edindiği bir ailede dünyaya gelmiş. Kendisinin siyaset, tarih ve edebiyata olan ilgisinin de yetiştiği bu ortamdan kaynaklandığını belirtiyor. Babasının okulu olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine giden Başer, üçüncü sınıfta geçtiği İstanbul Üniversitesi SBF’den mezun olmuş. Londra’da London School of Economics’in Uluslararası İlişkiler bölümünde 1998-1999 yılında master yapan Başer’in master tezinin konusu “Türkiye’de Kürt sorununa barışçı çözüm girişimleri” olmuş. Vatan, Demokrat ve Hürriyet gazetelerinde çalışan Kumru Başer, BBC’de 22 yıl tam kadro ile çalışmış. “Gazeteci olmak istiyordum ve oldum, bulunduğum konumdan son derece memnunum” diyen Başer, şu anda esnek bir kontratla yine esas olarak BBC’ye ve serbest olduğu için bağımsız yayın organlarına çalışıyor.

Gazetecilik mesleğine Kumru Başer gözü ile bakacak olursak; sektörü nasıl buluyorsunuz?

Yazılı ve basılı ve görüntülü ana akım medyadaki aşırı tekelleşme ve siyasî kamplaşmanın meydana getirdiği iklim, sektörün önemli bir kısmını işini yapamaz hale getirdi. Önce çeşitli sektörlerde yatırımları olan işadamları hükümetten ihale alabilmenin, iktidarın gözüne girebilmenin yolu olarak medyayı kullanmaya başlamıştı. Ama artık o günleri bile aratacak şekilde doğrudan iktidara bağlı çalışan, hiç yüzleri kızarmadan ellerine verilen manşetleri atan bir ana akım medya ile karşı karşıyayız. Buna gazetecilik ve tek tek prensiplerine sadık kalmaya çalışan gazeteciler üzerindeki yasal ve yasal olmayan siyasî baskıları da eklersek tablo tamamlanır… Sadece tanınmış isimlere ne olduğu duyuluyor, ama Gezi olaylarından sonra Türkiye’de toplam 7 bin gazetecinin işini kaybettiği söyleniyor meslek örgütleri tarafından.

Bu durumda artık medya esasen hükümet yanlısı ve karşıtı olarak tanımlanıyor ve bunları izleyenler iki farklı dünyada yaşıyorlar adeta. Kürt medyasının da ayrı olduğunu hesaba katarsak üç ayrı dünya hatta. Bu meslek açısından bir kâbus aslında çünkü misyonlu habercilik diye tanımlayabileceğimiz, sadece siyasî hedefinize uygun haberleri görme ve onları kendi siyasî gündeminize uygun açılardan işlemek puan-reyting-tiraj topluyor. Başka türlü bir habercilik yapmak çok zorlaşıyor. Bu muhalif yayın organlarında çalışan gazeteciler için de büyük zorluk oluşturuyor, çalışma alanlarını sınırlayan bir etki doğuruyor.

Ama her şey kapkaranlık değil. Bir yandan da Türkiye’de gazetecilik -çok şükür ki- internet haberciliği sayesinde yeni bir aşamaya geçti. Bu şimdilik yeni, ama çok umut verici bir şey çünkü internet medyası büyük paralar istemediğinden haber paylaşımını büyük sermaye medyasının tekelinden bir ölçüde kurtarıyor. Üstelik içinde teknolojiyi çok gelişkin şekillerde kullanmak görüntülü canlı yayına kadar her şeyi yapmak mümkün. Dolayısıyla geleceği var bu alanın. Ama bilgisayar ya da akıllı telefon ile internet bağlantısı gerektirdiği için bir yandan haberi demokratikleştirici bir yandan erişimi olmayanlar açısından bakıldığında o kadar da demokratikleştirici olmayan bir yanı var. Sonuçta, iyi bir medya ortamı, görsel, basılı ya da internette olsun, herkes için demokratik bir toplumsal düzen ister kuşkusuz.

ALTERNATİF MEDYAYI KUTLUYORUM

Hak odaklı haberciliğin nerede ise bir kaç alternatif medya organı tarafından yürütülmeye çalışıldığını görüyoruz. Hak odaklı habercilik hakkında neler söylemek istersiniz?

Hak odaklı habercilik de demokratik olmayan ortamların ihtiyaçlarından doğmuş bir kavram. Habercilik zaten bana göre en temelinde sesi duyulmayanın sesi olmaktır. Alternatif medyada bu sesleri yansıtmak için canla başla çalışan arkadaşlarımı kutluyor ve gururla izliyorum. Bu bilincin yaygınlaşmasını isterdim, ama günümüz Türkiye medya ortamında çok zor.

Gazetecilik ve hız dediğimizde aklıma gelen ilk isimlerden birisiniz. Aktif twitter kullanımınızdaki başarı ile dikkatleri üzerinize çekmiştiniz. Hız ile habercilik yapacağız derken ortalığı bilgi çöplüğüne döndürdüler. Özellikle de ajans haberciliği. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Gazeteciliğe ayrı bir hız kazandıran şey sosyal medya oldu kuşkusuz. Başlangıçta gazeteci olsun olmasın kullanıcılar ellerindeki bu imkânla ne yapacağını tam bilemedi. Özellikle de Twitter. Türkiye gibi bilgiye aç, habere susamış bir toplumda bir nevi çölde sulak bir vaha duygusu oluşturdu önce. Ve hakkını vermek gerekir ki, bizler Roboski’de 34 kişinin Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne ait jetler tarafından bombalandığını da, Gezi’de tam olarak neler olup bittiğini, yolsuzluk operasyonunun ayrıntılarını hep önce Twitter’dan öğrendik.

Ama zamanla bu medyanın bir gazete ya da ajans olmadığını, dezenformasyona manipülasyona çok müsait olduğunu da çoğu kullanıcı gördü. Gazeteciler bu tür sosyal medya ortamlarını kullanırken herhangi bir kullanıcıdan çok daha dikkatli olmak zorunda çünkü insanlar gazeteci olduğu için ona daha çok güvenebilir.

Bir haberi ilk vermek önemlidir, ama verdiğiniz haber yanlışsa bir daha kimse size inanmaz. Onun için o haberi biraz daha geç verse de hiçbir zaman yanlış haber vermediği bilinen bir haberci her zaman daha makbuldür. İnanılması güç özel bir haberi duyuruyorsanız mutlaka kaynağını kontrol etmeli, başka kaynaklardan doğrulatmaya çalışmalı ve doğruluğundan emin değilseniz vermemelisiniz. Ya da uyarı olarak haberin duyulması önemli ise ve doğrulatamamakla beraber doğru olma ihtimalinin güçlü olduğunu düşünüyorsanız, kesin olmayan bilgi olduğunu vurgulayarak duyurabilirsiniz.

Ajanslar ise tek tek gazetecilerden bambaşka bir konu. Bir ajansın yanlış haber verme lüksü yoktur. Adı üzerinde ajans muhabirinin doğrulattığı haberi vermek zorundadır. Verdiği haberin yanlış çıkması bir ajansın itibarını çok ciddî şekilde yaralar.

BBC DENİLİNCE…

BBC’nin özel bir habercilik anlayışı ve kendine has bir tarzı var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

BBC’nin habercilik anlayışı, kamu haberciliğidir aslında. Yani kamuya karşı bir doğru bilgilendirme ve bütün vecheleriyle bilgilendirme sorumluluğu içerir. Biraz daha geç de olsa da, haberi mutlaka doğru vermektir önemli olan BBC için. Bir haberi BBC vermişse, “Hah tamam doğruymuş” diyebilirsiniz. Bunu yapabilmek için ilk öğretilen şey bir haberi en az iki kaynaktan doğrulatmaya çalışmak prensibidir. Yanılmaz mı hiç? Yanılabilir, ama en az yanılan olur genellikle. BBC’nin en çok önem verdiği diğer bir temel prensibi, hakkaniyetli olmaktır. Bir konunun tüm taraflarının kendi açılarını dile getirmelerini sağlamaya çalışır.

Günümüzde gazetecilerin çoğu mektepli. Bu mektepli kesimin okulda almış oldukları eğitim malûmunuz. İletişim fakülteleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Ben gazeteciliğe başladığımda yani 1970’lerde tanıştığım çoğu gazeteci İletişim Fakültesi mezunu değildi. Aslında dünyayı merak eden, anlamak ve anlatmak isteyen herkes gazeteci olabilir. Asıl olan doymaz bir merak ve kuşkudur gazetecilikte. Her şeyin altında yatanı anlamaya çalışmak yorulmamaktır. Tarih de mimari de okusanız gazeteci olabilirsiniz aslında. Ama İletişim Fakülteleri tabiî ki gazetecilik yapmak isteyenlere bunu iyi yapabilmeleri için bir çok fikri ve teknik araç veriyor. Bu bakımdan çok değerli. Benim söyleyeceğim, hiçbir fakülteyi bitirmenin gazeteci olmak için yeterli olmadığıdır. Çok okuyan, çok soran, yorulmayan bir araştırmacı olmayı gerektiriyor bu iş. Bir tür kamu adına soru soran araştırandır gazeteci. Bu ayrıcalığının sorumluluğunu taşıyabilmesi gerekiyor.

SERMAYEDARLAR ÖNEMLİ BİR SORUN

Toplumu yönlendiren tabir yerinde ise barışları ve savaşları körükleyenler gazeteciler… Aslında gazete patronları (!) “barışın” ve “nefretlerin” en hızlı gazeteciler aracılığı ile yayıldığını görüyoruz. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Medya çok büyük bir güç. Çok büyük bir iktidar. Gerçekleri eğip bükerek insanları birbirine düşman edebilir, galeyana getirebilir ya da uyutabilirsiniz. Bu gücü çok büyük bir hassasiyetle kullanmak da mümkündür, büyük bir hoyratlıkla da. Burada ben medyaya değil, sisteme ve daha dar düzeyde medya ile ilgili düzenlemelere kusur bulurum. İkincisinden başlarsak, medya sahiplerinin başka alanlarda da iş yapan sermayedarlar olması önemli bir sorun oluşturuyor örneğin. Çıkarları için medya kolunu kullanabiliyorlar ya da iktidarlar tarafından çok kolay tehdit edilebiliyorlar. İhale vermeyerek, vergi borçları, banka denetimleri yöntemlerine başvurularak ya da başvurulabileceği ima edilerek çok medya patronu yola getirilebilir ve getirilmiştir. Sonra gazetecilerin basın kartlarını Türkiye’deki gibi iktidardan değil, meslek örgütlenmeleri olan sendikalarından almaları bağımsızlıkları açısından daha doğrudur. Ama daha önemlisi, doğru düzgün medya demokratik bir rejimde olabiliyor. Demokratik kurumları ve gelenekleri güçlü ülkelerde medya da çok dikkatli olmak zorundadır. Hem rakipleri, hem okurları, hem de kendi oluşturduğu meslek denetim örgütlerinin sıkı kontrolü altında hata yapması çok daha zordur.

Hoş ve keyifli sohbetiniz için teşekkür ediyoruz. Başarılarınızın devamını dileriz.

N. Nur Erer 29.04.2015

YENİASYA

Kumru Başer: Ana akım medya iktidara bağlı

0
BBC Muhabiri Kumru Başer: “Yazılı ve basılı ve görüntülü ana akım medyadaki aşırı tekelleşme ve siyasî kamplaşmanın meydana getirdiği iklim, sektörün önemli bir kısmını işini yapamaz hale getirdi. Artık doğrudan iktidara bağlı çalışan, hiç yüzleri kızarmadan ellerine verilen manşetleri atan bir ana akım medya ile karşı karşıyayız.”

“Ana akım medyadaki aşırı tekelleşme ve siyasî kamplaşmanın ortaya çıkardığı iklim, sektörün önemli bir kısmını işini yapamaz hale getirdi” diyen BBC muhabiri Kumru Başer, medya ve gazetecilik sektörüne ilişkin sorularımızı cevapladı.

1960 doğumlu olan Kumru Başer çok siyasal, herkesin hararetle siyaset konuştuğu ve dert edindiği bir ailede dünyaya gelmiş. Kendisinin siyaset, tarih ve edebiyata olan ilgisinin de yetiştiği bu ortamdan kaynaklandığını belirtiyor. Babasının okulu olan Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine giden Başer, üçüncü sınıfta geçtiği İstanbul Üniversitesi SBF’den mezun olmuş. Londra’da London School of Economics’in Uluslararası İlişkiler bölümünde 1998-1999 yılında master yapan Başer’in master tezinin konusu “Türkiye’de Kürt sorununa barışçı çözüm girişimleri” olmuş. Vatan, Demokrat ve Hürriyet gazetelerinde çalışan Kumru Başer, BBC’de 22 yıl tam kadro ile çalışmış. “Gazeteci olmak istiyordum ve oldum, bulunduğum konumdan son derece memnunum” diyen Başer, şu anda esnek bir kontratla yine esas olarak BBC’ye ve serbest olduğu için bağımsız yayın organlarına çalışıyor.

Gazetecilik mesleğine Kumru Başer gözü ile bakacak olursak; sektörü nasıl buluyorsunuz?

Yazılı ve basılı ve görüntülü ana akım medyadaki aşırı tekelleşme ve siyasî kamplaşmanın meydana getirdiği iklim, sektörün önemli bir kısmını işini yapamaz hale getirdi. Önce çeşitli sektörlerde yatırımları olan işadamları hükümetten ihale alabilmenin, iktidarın gözüne girebilmenin yolu olarak medyayı kullanmaya başlamıştı. Ama artık o günleri bile aratacak şekilde doğrudan iktidara bağlı çalışan, hiç yüzleri kızarmadan ellerine verilen manşetleri atan bir ana akım medya ile karşı karşıyayız. Buna gazetecilik ve tek tek prensiplerine sadık kalmaya çalışan gazeteciler üzerindeki yasal ve yasal olmayan siyasî baskıları da eklersek tablo tamamlanır… Sadece tanınmış isimlere ne olduğu duyuluyor, ama Gezi olaylarından sonra Türkiye’de toplam 7 bin gazetecinin işini kaybettiği söyleniyor meslek örgütleri tarafından.

Bu durumda artık medya esasen hükümet yanlısı ve karşıtı olarak tanımlanıyor ve bunları izleyenler iki farklı dünyada yaşıyorlar adeta. Kürt medyasının da ayrı olduğunu hesaba katarsak üç ayrı dünya hatta. Bu meslek açısından bir kâbus aslında çünkü misyonlu habercilik diye tanımlayabileceğimiz, sadece siyasî hedefinize uygun haberleri görme ve onları kendi siyasî gündeminize uygun açılardan işlemek puan-reyting-tiraj topluyor. Başka türlü bir habercilik yapmak çok zorlaşıyor. Bu muhalif yayın organlarında çalışan gazeteciler için de büyük zorluk oluşturuyor, çalışma alanlarını sınırlayan bir etki doğuruyor.

Ama her şey kapkaranlık değil. Bir yandan da Türkiye’de gazetecilik -çok şükür ki- internet haberciliği sayesinde yeni bir aşamaya geçti. Bu şimdilik yeni, ama çok umut verici bir şey çünkü internet medyası büyük paralar istemediğinden haber paylaşımını büyük sermaye medyasının tekelinden bir ölçüde kurtarıyor. Üstelik içinde teknolojiyi çok gelişkin şekillerde kullanmak görüntülü canlı yayına kadar her şeyi yapmak mümkün. Dolayısıyla geleceği var bu alanın. Ama bilgisayar ya da akıllı telefon ile internet bağlantısı gerektirdiği için bir yandan haberi demokratikleştirici bir yandan erişimi olmayanlar açısından bakıldığında o kadar da demokratikleştirici olmayan bir yanı var. Sonuçta, iyi bir medya ortamı, görsel, basılı ya da internette olsun, herkes için demokratik bir toplumsal düzen ister kuşkusuz.

ALTERNATİF MEDYAYI KUTLUYORUM

Hak odaklı haberciliğin nerede ise bir kaç alternatif medya organı tarafından yürütülmeye çalışıldığını görüyoruz. Hak odaklı habercilik hakkında neler söylemek istersiniz?

Hak odaklı habercilik de demokratik olmayan ortamların ihtiyaçlarından doğmuş bir kavram. Habercilik zaten bana göre en temelinde sesi duyulmayanın sesi olmaktır. Alternatif medyada bu sesleri yansıtmak için canla başla çalışan arkadaşlarımı kutluyor ve gururla izliyorum. Bu bilincin yaygınlaşmasını isterdim, ama günümüz Türkiye medya ortamında çok zor.

Gazetecilik ve hız dediğimizde aklıma gelen ilk isimlerden birisiniz. Aktif twitter kullanımınızdaki başarı ile dikkatleri üzerinize çekmiştiniz. Hız ile habercilik yapacağız derken ortalığı bilgi çöplüğüne döndürdüler. Özellikle de ajans haberciliği. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Gazeteciliğe ayrı bir hız kazandıran şey sosyal medya oldu kuşkusuz. Başlangıçta gazeteci olsun olmasın kullanıcılar ellerindeki bu imkânla ne yapacağını tam bilemedi. Özellikle de Twitter. Türkiye gibi bilgiye aç, habere susamış bir toplumda bir nevi çölde sulak bir vaha duygusu oluşturdu önce. Ve hakkını vermek gerekir ki, bizler Roboski’de 34 kişinin Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne ait jetler tarafından bombalandığını da, Gezi’de tam olarak neler olup bittiğini, yolsuzluk operasyonunun ayrıntılarını hep önce Twitter’dan öğrendik.

Ama zamanla bu medyanın bir gazete ya da ajans olmadığını, dezenformasyona manipülasyona çok müsait olduğunu da çoğu kullanıcı gördü. Gazeteciler bu tür sosyal medya ortamlarını kullanırken herhangi bir kullanıcıdan çok daha dikkatli olmak zorunda çünkü insanlar gazeteci olduğu için ona daha çok güvenebilir.

Bir haberi ilk vermek önemlidir, ama verdiğiniz haber yanlışsa bir daha kimse size inanmaz. Onun için o haberi biraz daha geç verse de hiçbir zaman yanlış haber vermediği bilinen bir haberci her zaman daha makbuldür. İnanılması güç özel bir haberi duyuruyorsanız mutlaka kaynağını kontrol etmeli, başka kaynaklardan doğrulatmaya çalışmalı ve doğruluğundan emin değilseniz vermemelisiniz. Ya da uyarı olarak haberin duyulması önemli ise ve doğrulatamamakla beraber doğru olma ihtimalinin güçlü olduğunu düşünüyorsanız, kesin olmayan bilgi olduğunu vurgulayarak duyurabilirsiniz.

Ajanslar ise tek tek gazetecilerden bambaşka bir konu. Bir ajansın yanlış haber verme lüksü yoktur. Adı üzerinde ajans muhabirinin doğrulattığı haberi vermek zorundadır. Verdiği haberin yanlış çıkması bir ajansın itibarını çok ciddî şekilde yaralar.

BBC DENİLİNCE…

BBC’nin özel bir habercilik anlayışı ve kendine has bir tarzı var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

BBC’nin habercilik anlayışı, kamu haberciliğidir aslında. Yani kamuya karşı bir doğru bilgilendirme ve bütün vecheleriyle bilgilendirme sorumluluğu içerir. Biraz daha geç de olsa da, haberi mutlaka doğru vermektir önemli olan BBC için. Bir haberi BBC vermişse, “Hah tamam doğruymuş” diyebilirsiniz. Bunu yapabilmek için ilk öğretilen şey bir haberi en az iki kaynaktan doğrulatmaya çalışmak prensibidir. Yanılmaz mı hiç? Yanılabilir, ama en az yanılan olur genellikle. BBC’nin en çok önem verdiği diğer bir temel prensibi, hakkaniyetli olmaktır. Bir konunun tüm taraflarının kendi açılarını dile getirmelerini sağlamaya çalışır.

Günümüzde gazetecilerin çoğu mektepli. Bu mektepli kesimin okulda almış oldukları eğitim malûmunuz. İletişim fakülteleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Ben gazeteciliğe başladığımda yani 1970’lerde tanıştığım çoğu gazeteci İletişim Fakültesi mezunu değildi. Aslında dünyayı merak eden, anlamak ve anlatmak isteyen herkes gazeteci olabilir. Asıl olan doymaz bir merak ve kuşkudur gazetecilikte. Her şeyin altında yatanı anlamaya çalışmak yorulmamaktır. Tarih de mimari de okusanız gazeteci olabilirsiniz aslında. Ama İletişim Fakülteleri tabiî ki gazetecilik yapmak isteyenlere bunu iyi yapabilmeleri için bir çok fikri ve teknik araç veriyor. Bu bakımdan çok değerli. Benim söyleyeceğim, hiçbir fakülteyi bitirmenin gazeteci olmak için yeterli olmadığıdır. Çok okuyan, çok soran, yorulmayan bir araştırmacı olmayı gerektiriyor bu iş. Bir tür kamu adına soru soran araştırandır gazeteci. Bu ayrıcalığının sorumluluğunu taşıyabilmesi gerekiyor.

SERMAYEDARLAR ÖNEMLİ BİR SORUN

Toplumu yönlendiren tabir yerinde ise barışları ve savaşları körükleyenler gazeteciler… Aslında gazete patronları (!) “barışın” ve “nefretlerin” en hızlı gazeteciler aracılığı ile yayıldığını görüyoruz. Bu hususta neler söylemek istersiniz?

Medya çok büyük bir güç. Çok büyük bir iktidar. Gerçekleri eğip bükerek insanları birbirine düşman edebilir, galeyana getirebilir ya da uyutabilirsiniz. Bu gücü çok büyük bir hassasiyetle kullanmak da mümkündür, büyük bir hoyratlıkla da. Burada ben medyaya değil, sisteme ve daha dar düzeyde medya ile ilgili düzenlemelere kusur bulurum. İkincisinden başlarsak, medya sahiplerinin başka alanlarda da iş yapan sermayedarlar olması önemli bir sorun oluşturuyor örneğin. Çıkarları için medya kolunu kullanabiliyorlar ya da iktidarlar tarafından çok kolay tehdit edilebiliyorlar. İhale vermeyerek, vergi borçları, banka denetimleri yöntemlerine başvurularak ya da başvurulabileceği ima edilerek çok medya patronu yola getirilebilir ve getirilmiştir. Sonra gazetecilerin basın kartlarını Türkiye’deki gibi iktidardan değil, meslek örgütlenmeleri olan sendikalarından almaları bağımsızlıkları açısından daha doğrudur. Ama daha önemlisi, doğru düzgün medya demokratik bir rejimde olabiliyor. Demokratik kurumları ve gelenekleri güçlü ülkelerde medya da çok dikkatli olmak zorundadır. Hem rakipleri, hem okurları, hem de kendi oluşturduğu meslek denetim örgütlerinin sıkı kontrolü altında hata yapması çok daha zordur.

Hoş ve keyifli sohbetiniz için teşekkür ediyoruz. Başarılarınızın devamını dileriz.

N. Nur Erer 29.04.2015

YENİASYA

HDP adayı Garo Paylan: Benim belgem babaannemdi

0

HDP İstanbul 3. Bölge Adayı Garo Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümünde gerek Başbakan tarafından gerekse Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalarda, 100 yıldır süren inkâr politikalarının devam ettiğini gördük. Üstelik Avrupa Parlamentosunun soykırımı tanıyan kararının ardından Mecliste grubu olan diğer siyasi partilerin de hükümetten çok farklı düşünmediği bir kez daha görüldü. Biri hariç; HDP.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermenileri temsil eden vekiller Mecliste olacak. Ancak Ermeni halkının acıları ne kadar yansıyacak, talepleri ne kadar dile gelecek… İşte bu soru işareti. Çünkü AKP, CHP ve MHP’nin ‘soykırım’ ifadesine gösterdiği tepki önümüzdeki döneme dair bir işaret. Ermeni okulları yöneticisi ve HDP İstanbul 3. Bölge Milletvekili Adayı Garo Paylan diğer partilerin de Ermeni aday göstermesinden memnun. Ancak Paylan, diğer üç partinin 100 yıl önce soykırımı gerçekleştiren İttihat ve Terakki zihniyetinin devamcısı olduğunun altını çiziyor. Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılında hükümet kanadından oldukça gerilimli açıklamalara şahit oluyoruz. Bu açıklamaları gören, duyan Ermeniler ne hissediyor?
Ermeniler 100 yıldır çözülmemiş, inkar edilmiş, hâlâ aynı zihniyetin tezahür ettiği bir iklimde yaşıyor. Bu da onlara ‘güvercin tedirginliği’ yaşatmaya devam ediyor. Son günlerde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, eski içişleri bakanının dile getirdiği söylemler tamamen 1915 zihniyetinin tezahürüdür. ‘Ermeniler zengindir’den başlayan bu söylemler 1915 soykırımının, Varlık vergisinin gerekçelerinden biridir. Sanki “Onlar rehinedir ve mallarına mülklerine el konulabilir” sözünün tezahürleridir. “Ermenileri deport edebiliriz” lafı vardır. Bu rehine olarak görmenin tezahürüdür. Efkan Ala “Tehcir ettik” dedi. Tehcir etmek; bir yerden başka yere götürmek… İsterseniz tahterevalliyle, isterseniz yaldızlı arabalarla götürün; bu bir soykırımdır. ‘Soykırım’ tanımının tam da kendisidir. O insanların binlerce yıldır yaşadığını kökünden söküp başka yere atmak, isterseniz öldürmeyin ki yüz binlercesi öldürülmüştür, işte bu soykırımdır. Bugünkü söylem de o dönemin muktedirlerinin yaptıklarını sahiplenmektir aslında. Halbuki bizim istediğimiz şey, o dönemin muktedirlerini fail olarak göstermeleri. Ancak katillerimizi sahiplenmeye devam ediyorlar.

KULLANILAN DİL FAİLLERİN DİLİ

Geçen sene 24 Nisan’ın arifesinde Erdoğan taziye mesajı yollamıştı. Ancak bugün, ‘soykırım’ sözüne tahammül dahi edemiyor. Bu değişimin seçimlerle mi alakası var? Yoksa zaten var olan düşüncenin dile gelmiş hali mi?
Geçen yılki taziye mesajı olumlu bir adımdı. Yani samimiyetini sorgulamadan söylüyorum; devletin başbakanından gelmiş bir üzüntü beyanıydı. Hepimizi heyecanlandırmıştı. Ancak son bir yıla baktığımızda, o dönemin muktedirlerini sahiplenircesine ‘soykırım’ kelimesine karşı pozisyon aldılar ve tam da 1915’i gerçekleştiren faillerin dilini kullandılar. Aba altından sopa gösterdiler. Bu üzüntü beyanlarını da havada bırakıyor ve Ermeniler şu cümleyi duyuyor; “Biz tehcir yaptık.” Aslında ‘ayağınızı denk alın, yaptık yine yaparız’ diyorlar. Ermeni Patrikhanesine ortak acılar ayini yaptırıyorlar. Bakın, benim acım bana aittir. Benim acım hiçbir acının ne üstünde, ne altında, ne de ortağıdır. Oysaki onlar ‘ortak acılar’ diyerek, Ermeni’nin başına gelen büyük felaketin artık kabul edilmesinin ardından, Ermeni’nin acısını başka acılarla eşitlemeye çalışıyorlar. Bunu da Ermeni Patrikhanesi ile yapmaya çalışıyorlar. Bu artık uluslararası dünya için de, Türkiye’den pek çok insan için de ‘mide bulandırıcı’. Çünkü siz buradaki Ermenileri rehine gibi kullanıyorsunuz. Ateş düştüğü yeri yakar; ben kendi acımla yüzleşilmesini ve adaletin verilmesini istiyorum. Gelin 24 Nisan günü bunu yapalım. Ama 25 Nisan günü Balkanlarda öldürülmüş Müslümanların acısının peşinde koşalım; hangi devlet, hangi muktedir bunu yapmışsa onun hesabını soralım. Kafkaslarda kim Çerkes halkına kıydıysa, onu soralım. Her acının kendi içinde idrak edilmesini sağlayalım. Bu olduğu zaman o acıyı yaşayanlar iyileşir.

Hükümetin Çanakkale’de eş zamanlı bir anma gerçekleştirmesi de bununla mı alakalı? Acıları yarıştırmak… 
Anzaklar 25 Nisan’da çıkarma yapmışlardır, 24 Nisan’da değil. Yıllardır orada şafak ayini yapılır. Şimdi bu anmanın 24 Nisan’a çekilmesi şunu gösteriyor; devlet artık yeni pozisyon aldı. Evet, Ermeniler öldürüldüler, sürüldüler. Bu artık kabul ediliyor ama yeni pozisyon başka; acıları ortaklaştırmak. Çanakkale de bunun tezahürüdür. 25 Nisan’da Çanakkale’de çıkarma olmadan hemen bir gün önce, 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni aydınlar avlanıyorlardı. Doktorlar, sanatçılar… bu ülkenin aydınlarıydı onlar. Bu ülkenin diğer demokratları ile beraber eşitlik mücadelesi veriyorlardı. Bugünkü Kürt hareketi gibi düşünelim. Düşünün ki Çanakkale’de Türkler Kürtler birlikte savaşmışlardı, pek çok kimlik oradaydı, Ermeniler de oradaydı, diğer halklardan insanlar da oradaydı. Diyelim ki Kürtler orada savaşırken, Kürt aydınları da Kürdistan’da tutuklanmış olsalar, sürülmüş olsalar siz orada yaşanan acıyla Çanakkale’de savaşmayı ortaklaştırabilir misiniz? Tüm Ermenilerin tutuklandığı, sürüldüğü, soykırımın başladığı günü, tarihi çarpıtarak ‘ortak acılar’ diye anlatarak, hangi vicdanlara çözüm getirecek.

‘HAK ETMİŞLERDİR’ DEDİRTEN BİR TARİH ANLAYIŞI VAR

Yüzleşmeden neyi anlamalıyız? Kimi kesimler tazminat talebi olarak tarif ediyor…
Tazminat sonuçtur. Bugün Almanya’ya baktığımızda Yahudi Soykırımı ile öyle büyük bir felaket yaşandı ki; bununla yüzleşilmesinin sebebi, bunların bir daha yaşanmaması içindi. Öncelikli motivasyon bu olmalı. Bu Ermeniler için iyileşme vesilesidir. Hem Türkiye’deki hem de Diasporadaki Ermeniler için önemlidir ama büyük toplum için çok daha önemli. Yüzyıldır yaşayan bir zihniyet var. Her gün şehirlerimizde dolaşıyor. Bugün Ermeni’yi döven zihniyet yarın Alevi’yi dövüyor. Öbür gün Kürt’ü dövüyor. Öbür gün dönüp dolaşıp, Gezi gençliğini dövüyor, Berkin’i öldürüyor, Roboskî’de çocukları bombalıyor. Bu kara bulut her gün üzerimizde kol geziyor ve hiç mahkum edilmiyor. Bunları mahkum etmenin yolu; o zihniyetin yaptığı en büyük suça bakmaktan geçiyor. Bizim çağrımız budur. Çocuklarımız Talat Paşa isimli okullarda eğitim görüyor, caddelerinde yürüyor. ‘Hak etmişlerdir’ dedirten bir tarih anlayışımız var. ‘O gün hak etmişlerdir’… Ermenilerden sonra Dersim’deki Aleviler de hak etmişlerdir, Roboskî’de çocuklar da hak etmişlerdir…

BURADA YAŞANDI, ÇÖZÜLECEKSE BURADA ÇÖZÜLECEK 

Bir belge tartışması almış yürüyor. Katliam belgelere yansıdı mı? 
Ermeniler zaten belgeleri ile doğuyor. Benim belgem benim babaannemdi. Ben aynı evde büyüdüm. 1915’de, 8 yaşında bütün sülalesini kaybeden, yetim olarak tek başına ayakta kalabilmiş biri. Belge benim dedemdi. Anneannemdi, diğer dedemdi. Onların anlattıklarıydı. Belge dediğimiz şey onların ailelerinin olmamasıydı. Onların anlattıkları; önce erkeklerin toplanarak hemen şehrin kenarında katledilmeleri, kadınların, çocukların sürünmeleri, kendilerinin bir komşuya sığınarak hayatta kalabilmeleriydi ve giden hiçbirinin geri dönmemesiydi. Bu bana anlatılanları devletin hangi belgesi karşılayacak ki. Yani devlet dediğimiz aygıt suç işler, provokasyon yapar ve belgelere istediklerini yansıtırlar. Mesela Roboskî’de öldürülenler, ‘Onlar kaçakçılık yapıyorlardı’ diye geçer devlet belgelerine. Dersim’e baktığımızda ‘İsyan ettiler, hak ettiler’ diye geçer devlet belgelerine. Bu nedenle devletin ne kendisine ne de belgelerine güveniyorum, ama buna rağmen devlet belgelerinde o kadar çok şey var ki. Yani mesela sevkiyat defterleri var. Yok edilmiştir mesela. Devletin yazdığı tehcir yasası var. Telgraflar var. İnsanlar oradan oraya sürülürken, yollarda salgın hastalıklardan ölüyor ve ‘Cesetleri ne yapacağız?’ soruları var. Talat Paşa’nın kendi el yazısıyla defteri var mesela. ‘900 bin Ermeni sürüldü’ diye. Yani, bütün bunlar belge. Bir de ‘Karşı taraf belgesini açsın’ deniyor. Karşı taraf denilen kim acaba? Mesela Osmanlıysa bahsedilen, Osmanlı bizim de devletimizdi. Orada belge varsa onlar benim de belgelerim. Ermenistan dediğiniz başka bir devletin belgeleri. Önemli olan, Osmanlı Ermenilerinin belgeleri de bu devletin belgeleri. Yani neyi neyin karşısına koyuyorsunuz? Bu mesele uluslararası bir mesele değil, burada yaşandı. Çözülecekse de burada çözülecek.

Bunca zaman sonra, geçmişe göre toplumda bir değişim görüyor musunuz?
Uzun yıllardır verilen mücadeleler… Özellikle Hrant Dink’in verdiği mücadele ve büyük toplumda da verilen mücadeleler… Artık şu noktaya gelindi: Evet kötü bir şey oldu. Başlarına büyük felaket geldi. Benim çocukluğumda, Ermenilerin bir zamanlar bu ülkede yaşadığını bilmeyen büyük bir çoğunluk vardı, hâlâ da var ama gittikçe azalıyor. Artık insanlar başımıza bir felaketin geldiğini biliyorlar. Ancak, soykırım kelimesini kullanmak istemiyorlar… Hepimiz Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırım filmleri ile büyüdük. Ermeni soykırımı düşünüldüğünde ‘Benim devletim böyle büyük bir kötülük yapmış olamaz’ refleksidir toplumdaki ki anlaşılır. Çünkü onlara büyük bir yalan söylendi, dört kuşaktır söyleniyor. Bu devlet büyük bir cinayet üzerine kuruldu. Bilmiyorlar ama artık bunun değiştiğini görüyoruz. İdrak noktasına gelindi. Adını koymakta zorlanıyoruz. Ben soykırım olarak tanımlıyorum ama açıkçası bu suçu kapsayan ve kabul eden herhangi bir kelimeye ben razıyım. Yeter ki o suçu kapsasın. O suçun mağdurlarının yüreğini soğutsun. O suçun faillerini de mahkum etsin. Talat, Enver, Cemal üçlüsünü katil olarak tanımlasın. İsimleri okullarımızın adlarından silinsin.

AKP, MHP, CHP… ÜÇÜ DE İTTİHATÇI

Seçimlere kısa bir zaman kaldı. Siz HDP’nin adayısınız. Cumhuriyet tarihinde ilk kez üç Ermeni milletvekilinin üç ayrı partiden Mecliste görev yapması söz konusu olacak…
Olumlu bir gelişme bu. HDP’nin Türkiye siyasetine feyiz verdiğini düşünüyorum. CHP’nin de böyle bir adım atması önemlidir. AKP’nin de adayının olması önemlidir. Kişisel olarak benim açımdan şundan önemli; ‘Ermeniler’ diye bir bakış var toplumda. Sanki Ermeniler bir meseleye tek tip bakan bir toplulukmuş gibi ortaya konuluyor. Ya çok kötücül sıfatlarla anılıyor ya da çok yüceltiliyor. Yani Ermenilerin de iyileri ve kötüleri var. Farklı ideolojilere sahip insanlar. Bu nedenle Mecliste birden fazla Ermeni’nin olması, farklı partilerden olması kimliğimizi normalleştiren bir durum olacak.

Bir taraftan ‘soykırım’ ifadesini kullandığı için danışmanlıktan alınan Etyen Mahcupyan’ın da partisi AKP’nin adayı var; Markar Eseyan… CHP’nin de bir Ermeni adayı var; Selina Doğan. Sizi onlardan ayıran nedir?
Sanırım üç aday içinde en şanslı olanı benim. Çünkü benim partimin Ermeni meselesinde duruşu çok net. Soykırım ile ilgili, kimliğim ile ilgili, hem de eşitlik temelinde kuracağımız gelenekle ilgili. Diğer partiler buna hazır değil bence. Diğer partilerde bir üst kimlik var, ötekiler de en fazla ‘hoş görülebilir’ bir unsur. Selina’nın da Markar’ın da işlerinin zor olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda CHP’nin içinde de AKP’nin içinde de ‘yüzleşme’ çabasında olanlar var, ama partileri öyle değil. Mesela Avrupa Parlamentosunun soykırım kararının ardından verdikleri tepki; çok manidar. Başkaca konularda birbirlerinden ayrı düşüyorlar ama iş Ermeni Soykırımı’na geldiğinde milli birlik hükümetini kuruyorlar. Zaten biri İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneği temsilcisi CHP’dir. Biri muhafazakar ittihatçı AKP’dir. MHP’yi zaten söylemeye gerek yok. HDP ise kendisini soykırımcı zihniyetten ayrıştırdı. Ermeni

NEFES ALDIRAN BİR BİLDİRGE OLDU

HDP geçtiğimiz günlerde bildirgesini açıkladı. Nasıl tepkiler aldınız?
Hayal ettiğimiz şeyi toplumsallaştırdığımızı görüyorum. Şöyle bir algı vardı: HDP Kürt partisidir, Kürt’ün mücadelesini yapar… HDP’de bütün kimlikler buluştuk. Yeni habitatımızda ortak cümlelerimizi oluşturduk. Birbirimizin hassasiyetlerini gözeterek, birbirimizi etkileyerek, ortak cümlelerimizi oluşturduk. Buna emek mücadelesi, kadın mücadelesi çevre- ekoloji mücadelesi, sol-sosyalist mücadele birikimi eklendi. Ve artık Türkiye’nin sıkışmışlığında, tek adamlığa giden sürecinde herkese iyi gelen, nefes aldıran, romantik, umut veren, coşkulu, genç, cıvıl cıvıl bir kampanya ve seçim bildirgesi ortaya konuldu. Bu da teveccüh buldu. Bakın biz orada ortaya koyduğumuz her şeyi 8 Haziran’da bir anda hayata geçiremeyeceğimizi, tek başımıza iktidar olamayacağımızı biliyoruz Ancak, Türkiye siyaseti asla ve asla bunlar söylenmemiş gibi davranmayacak. Biz güçlü bir grupla Mecliste olduğumuz anda Türkiye siyasetini çok daha güçlü bir şekilde etkileyeceğiz.

Çağrı Sarı 29.04.2015

EVRENSEL