Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 54

Barbaros Şansal: Beni Yakacaklar

0

Ünlü modacı Barbaros Şansal şok açıklamalarda bulundu.
Eşcinsel kimliği ile gündemde olan modacı ölümü ile ilgili öyle bir şey söyledi ki!

Öldüğünde yurtdışında cenaze töreni yaptırmak için bir şirket ile anlaşan Şansal “cenazem yakılacak” dedi.  

Açıklamaları ile gündem değiştiren Barbaros Şansal aynı zamanda bilgi birikimi ile de diper modacılara fark atıyor.

Şansal, Yavuz Oymak’a konuştu. 

GAY’im diyor… Eşcinselim diye bas bas bağırıyor.

Tepkisini; ‘40 yıldır eşcinselim ama böyle i.nelik görmedim’ diyerek gösteriyor.

Gezi Olayları sırasında en öndeydi. Kimseden korkusu yok.

İşte Türkiye’nin en ünlü ve en sivri dilli modacısı Barbaros Şansal’ın hiç bilmediğiniz yönleri…

 

Türkiye’de sizin kadar rahat kendisine eşcinselim diyebilen hatta bunu ‘haykıran’ başka biri var mı? Nereden geliyor bu cesaret?

Tüm canlıların ( birkaç tür hariç) ortalama %7 si eşcinseldir ve % 99 u poligamik yani çok eşlidir.

Eşcinsellik anayasamızda da suç değil. Haykırmıyorum, Okan Bayülgen’in programında izleyiciden bir soru geldi oradakilerden hangisi ne olduğunu açıklayacak kadar delikanlı diye.

Bende ‘’ben’’ dedim. Diğerleri sustu.
Karanlıkta ve susarak çiftleşip üreyen bir toplumda yaşadığımızdan benim doğal halim sorun olmamalı.

 

Nerelisiniz? Hangi okuldan mezunsunuz? Kendinize modacı değil terzi yamağı diyorsunuz. ‘Dike dike’ hayat geçer mi?

Annem İzmirli babam İstanbullu ama ben Ankara’da doğdum.

Çok okul değiştirdim hep takdir ama tasdik, haşarıydım biraz sonra Cumhurbaşkanımızın da okuduğu İİTİA ( Bakırköy) e girdim 80 ihtilali oldu işkence gördüm tutuklandım, taciz gördüm terk ettim ülkeyi 1989 de geri geldim dayanamayıp.

Modacı ne demek? İşportacı, öğrenci, siyasetçi, politikacı gibi cı lı cili işler meslek olur mu hiç?
Ustam Yıldırım Mayruk bile kendine terzi darken neden ben yamak demiyeyim ki: unutmayın sadece iki zanat yamak mertebesinden başlar. Biri yemek biri terzi

 

Gezi olayları sırasında ‘değme muhabirlere’ taş çıkarttınız. Saatlerce canlı yayın yaptınız. Gazetecilik ruhu var mı içinizde?

Muhbir ile muhabir arasında epey fark vardır. 2006 da Habertükte yaptığım Top’lu İğne adlı ironic politik formatı RTÜK sevmedi.

2008 de ise Sky Türkte’ki Çengelli iğne hemen yayından kalktı.

Akşam GAzetesindeki hafta sonu roprtajlarım TMSF’ye geçince sansürlendi. 

Aydınlıktaki makalelerim ise; makas değiştir röportaj yap denerek pek sevilmedi.

Yalan söyleyecek kadar akıllı değilim ben onu aklımda tutmakla uğraşamam.
Beynimle dilim arasında süzgeç sevmem. Neyse o.

 

 

Kim olursa olsun; lafınızı sakınmıyorsunuz? Çok mu cesursunuz? Yoksa kaybedecek bir şeyiniz mi yok?

Bir şey çalmadım ki kaybetmekten korkayım.
Para insanın elinin kiridir.
Nice kimya profesörü dekan biliyoruz ki alafranga helaya alaturka tünüyor.

Hiçbir şey sonradan olunmuyor.
Onurum, Gururum, Şerefim ve haysiyetim yeter bana gerisi mal mülk zaten oda simitten sonra adalet sarayında tezgahta.

 

Bir ara kaçırıldığınızı söylediniz. Ortalık ayağa kalktı. Kimilerine göre; ‘şov’ yaptınız! Şov mu yaptınız gerçekten?

Halen davası devam ediyor.
Evimin önünde de darp edildiğimde kendi kendini dövdü dedilerdi.

Hala faili meçhul duruyor olaylar bağlantılı. Benim ne şova ne şöhrete ihtiyacım yok, Pavyon şarkıcısından gelme pop yıldızı değilim ben.

Dava sonuçlandığında Takvim gazetesinin ne derece factor olduğunu herkes görecektir.

 

Sizce en güzel giyinen, en zarif ünlü kim? Onca paraya rağmen çok kötü giyinenler de var mı?

Ünlü darken kastınız anlamadım?
Eğer şarkıcı topçu popçu hopçu diyorsanız onlar zaten sponsor elbise giyer para ödemez.

Zaten para ödenen kadınlar para ödemeyi unuturlar.
Ben bir kadının şıklığını yanındaki erkekle ölçerim. Ekran ve magazinlere bakarsanız yorum sizin.

 

Mesleğinizde neyi asla unutamıyorsunuz? Neden cep telefonu kullanmıyorsunuz?

Hiç unutmadığım Ruhat Menginin ( biliktan) asla giyemeyceği dekolte bir elbiseyi satın almasıydı.

Bir de bir defilemizde zibidi menejerin bir başka ‘’modacı’’meşhur edeceğini düşünerek Swiss Otel’deki defilemize bomba ihbarı yapması, deniz sekinin kulise kamera sokup gizli çekim yaptığı defile…

Cep telefonu insanları 2. Sınıf yapar.
Erişilebilir olursanız ulaşılmaz olursunuz ancak.
Ayrıca bunca insanın dinlendiği ve fişlendiği bir diktatörlükte özel hayatımın masturbasyon malzemesi olmasını yeğlemem.

 

Sık sık hükümeti eleştiriyorsunuz? Üstelik üslubunuz da çok sert. Korkmuyor musunuz? AK Parti’nin yaptığı hiç mi iyi bir şey yok sizce?

Yapmaz mı? Duble yol, bina, her kente şehrin sembolu teneke anıtlar, Saraylar, Kömür makarna. Korku düşmandır.

İnsanlığığın ortak korkusu yoktur.
Korkular korkuları silah olarak kullanığp en tehlikeli düşmana dönüşür.

Ayrıca Alo Fatih ve Yalçın beyin telefon kayıtları mahkemede.

Bana ibne başı diye hitapları hukukta. Neden korkayım ki?

 

Dünyada ve Türkiye’de son 1 yılın en önemli olayı sizce hangisidir?

Dünyada, tabi ki bilimse ve teknolojik devrimler, Türkiyede ise demet Akalının babyshower partisi.

 

Dizi izliyor musunuz? Hangi gazeteleri ve internet sitelerini takip ediyorsunuz? En beğendiğiniz gazeteciler kimler?

TV seyretmem ben, Birgün, evrensel, sözcü gibi gazetelere arada bakarım.

Necati Doğru, Bekir Coşkun gibi yazarları sever sayarım.
Ama sayısal ortam bilgi kirliliği yani sanal kanal sonu anal.

 

Erkek adam’ neyi yapmaz? Dünya yarılsa siz neyi asla yapmazsınız?

Erkek adamdan kastınız?
Penisine cebine kasına göre mi erkek, yoksa bilgeliğine, saygınlığına ya da kültürüne göre mi?

 

Ötekileştirildiğinize inanıyor musunuz? Ölümden korkuyor musunuz? Kimin yokluğuna asla dayanamazsınız?

Başkalarının en düşündüğü çok da fifi. Ölümden korkmam.

Zaten bir yabancı şirketle anlaşma yaıpı bedeli ödedim.
Zincirlikuyu krematoryumu Aralık 1938 de kapatıldığından beri yasak bu ülkede. 

Cenazem yurtdışına gidecek ve yakılacak. Kimsenin yokluğu ya da varlığı meselesine gelince tek doğar ek ölürüz, algılara takılmam.

 

Türkiye’de gerçek bir ‘moda ikonu’ var mı sizce?

Elbeteki vardı. Lale Belkıs, Belgin Doruk, Gönül yazar gibi hanımlar çok şıktı.
Şimdi ülke ya sahnede ekranda soyunup dökülüyor ya da protokolde sarıp sarmalanıp geziyor. Polyester ile şıklık olmaz.

 

Türkiye’de eşcinsel evlilik malum yasak. Siz bir gün evlenmek isterseniz ne yapacaksınız?

Evliliğin serbest olduğu yerde evlenirim. Bakın Amerikan Konsolusu Mr John ve Ramazan Bey ABD de evlendiler bile.

 

Türkiye’nin en ünlü terzi yamağısınız… Peki, söz konusu yemek olunca nasılsınız? Yemek yapmayı biliyor musunuz? Seviyor musunuz? En çok hangi yemeği seviyorsunuz/ sevmiyorsunuz?

Yemekteyiz programını hatırlarmısınız bilmem.
Yüksek Venedik ( cenk eren ) , Nur yerlitaş, Ece Şahapoğlu (!) ve Neşe erberk ile katılmıştık.

Koyun eti, kapuska vs gibi şeyleri sevmem ama yemek ayırmam.

 

Modacı olmak isteyen gençler illa da ‘kıvırtmalı mı?’ ‘Delikanlı modacı’ olur mu?

Kıvırtmak TBMM de varken bize pek imkân kalmıyor zaten.

Ama Hiçbir kadın heteroseksüel bir erkeğe güvenip önünde soyunmaz.
Hoş o delikanlı dediklerinizi cihangir gecelerinde görseniz asenaya taş çıkarıyorlar

 

Tarzını beğendiğiniz modacılar var mı?

Büyük kreatörler var.
JPG YSL John Gallioano gibi.
Ama yudumuzdan Kalurussi, Cemal Bürün, enver Baki, Maksut Varol, Lüfiye arıbal gibi isimler de inanılmaz işler yapmışlar.

 

Özgür müsünüz? ( Her anlamda soruyorum )

Özgürüm elbette, düşündüğüm dilde sevişir düşmanımın dilinde savaşırım.
Hayatımda kimlerin ve nelerin kalacağını değil kimlerin ve nelerin çıkacağını hesaplarım.

 

Neyden asla vazgeçmezsiniz? Asla affetmeyeceğiniz şey nedir? Bıktım bu meslekten dediniz mi hiç?

Benim en iyi dostum içkim sigaram asla vazgeçmem.
Tacizi darpı gaspı tecavüzü cinayeti ve iftirayı asla affetmem.
Mesleğimi bırakıyorum zaten. Bıktığımdan değil, Bu ülkede gerek kalmadığından.

 

Siz sosyal medyayı çok aktif kullanıyorsunuz. Sosyal medyanın etki gücüne inanıyor musunuz?

Hiç umurumda değil yüz binlerce zibidi engellemiştim sosyal medyada.
Gördüğüm ve duyduklarıma değil, kokladığım tattığım ve dokunduklarımla yaşarım ben.

 

Fuat Avni sizce kim?

Vallahi ben değilim !!!!

 

Hep terzi yamağı olarak mı kalacaksınız?

Evet dike dike hem de.

 

Hükümet ile Cemaat arasındaki gerilimin sonu, sizce nereye varır?

Benim annem senin anneni geneleveinde görmüş siyasetinin yapıldığı bir ülkede ne hükümet bne cemaat ne de muhalafet diye bir kavram olmaz

 

Sizce dünyanın en güzel yeri neresi? Nişantaşı ve Kasımpaşa sizde ne anlam ifade ediyor?

Nişantaşı et pazarı, kredi kartına taksitle mertebe aranan, Türkçe konuşulan çakma Avrupa, Kasımpaşa deyince Dolapdere ve kalyoncu kulluğu çocukluğumdan bildiğimden dünü ve bugünü arasında sıkışmış cin deresi ve şöhretler kahvesi ( anlayan anlar)

Dünyanın en güzel yeri ise bana göre İzlanda ve Grönland.

 

Sizce; Türkiye’de adalet var mı? En çok neyden rahatsızsınız?

Adalet anneannemin adıydı çok oldu öleli. Eskiden birçok şeyden rahatsızdım belki ama artık değilim ayrılma kararı aldım Türkiye’den zaten.

 

Beğenmediğiniz erkek var mı?

Keşke beğendiklerim sorsaydınız daha magazine olurdu.

 

Ötekileştirildiğinize inanıyor musunuz? Ölümden korkuyor musunuz? Kimin yokluğuna asla dayanamazsınız?

Başkalarının en düşündüğü çok da fifi. Ölümden korkmam.
Zaten bir yabancı şirketle anlaşma yaıpı bedeli ödedim.

Zincirlikuyu krematoryumu Aralık 1938 de kapatıldığından beri yasak bu ülkede.
Cenazem yurtdışına gidecek ve yakılacak. Kimsenin yokluğu ya da varlığı meselesine gelince tek doğar tek ölürüz, algılara takılmam.

Teşekkürler Barbaros Şansal

Yavuz Oymak 20.01.2015

İNTERNETAJANS

İlk Foto Muhabiri İle Son Röportaj

Ferit İbrahim, matbuatımızın en eski foto muhabiridir. Memleketimizde ilk defa mecmualar ve gazeteler için – Mecmua fotoğrafçılığında Kenan Reşit’ten sonra – aktüalite resimler çeken odur.

Aramızdan ayrıldıktan sonra da makinesini elinden bırakmıyan ve tamama otuz küsur yıldanberi titiz bir sanat ve meslek atelyesinde çalışan, zaman zaman yurdun köşebucağını dolaşarak manzara resimleri çeken, sinema filmleri çeviren değerli sanatkârın elbette enteresan hatıraları vardı. Bunları dinlemek ve mecmuamız okurlarına nakletmek fırsatını kazanmak istedim.

İddiasız, fakat özlü ve üstat sanatkârı Beyoğlu’ndaki mütevazı atölyesinde, masasının başında çalışırken buldum: Üst üste iki gözlük takmış, bir resim retuş ediyordu.

Çalışırken onu tetkik ediyorum:

Burnunda ve çenesinde yıkılmaz bir ifadesi vardı. Ağzı ince bir istihza manası taşıyordu. Gözleri bir kaynak gibiydi. Berrak bir zekâ kaynağı… Geniş alnı sevimli bir çatıklıkla kırışıyordu. Beşeri hafifliklerin, laubaliklerin ulaşamayacağı canlı bir abideyi andıran başında siyah bir takke vardı. Bu halle “Bastaya – Polyana”da tabiatla ve eserleriyle başbaşa yaşıyan “Tolstoy”a ne kadar benziyordu.

Ziyaretimin sebebini söyledim:

– Sizi fotoğrafçılığa sevkeden amilleri öğrenmek istiyorum.

Ferit İbrahim sorgunun cevabını vermek zahmetini esirgemedi.

– Rahmetli anam, mektepte her yıl sınıf geçtikçe bana bir hediye alırdı; Hokka takımı, o zamanlar çok kullanılan igneli kalem, saat, köstek, şu ve bu… Bir yılda 9×12 bir fotoğraf makinesi aldı. Bununla bir çok resimler çektim. Bazen bozuk, fena çıkıyor, bazen de güzel oluyordu. Güzel çıktıkça hevsim artıyor, keyifleniyordum. Zaman geçtikçe heves, merak; merak ta iptila derecesini buldu. Objektif ve banyo hakkında malumat toplamaya başladım. O sıralarda “Hürriyet” ilan edildi. Bu sevinç, neşe günlerinde şuraya, buraya koştum. Resimler çektim, fakat bunları neşretmek hatırıma bile gelmiyordu. Kendim için saklıyordum. Malesef bugün bu kolleksiyondan tek bir resim bile kalmadı. Ne camları, ne kopyeleri… Hepsini, fotoğrafhane açtıktan sonra yanımda çalıştırdığım, yetiştirdiğim adamlar aldılar, götürdüler ve kırdılar. İşte ben böyle fotoğrafçı oldum.

 

– Gazete fotoğrafçılığına nasıl intisap ettiniz?… İlk defa hangi gazetede çalıştınız?…

feritbey22– Kadro harici kaldıktan sonra “Resimli Kitap”ta… Fakat bunun tuhaf bir hikayesi vardır. Fotoğraf amatörlüğü yaparken hem Şurayı Devlet mülkiye dairesine gidiyor, hem de “Mektebi Hukuk” a devam ediyordum. Hürriyet ilan olununca her nezarette bir tasfiye başladı, bir çok memurlar kadro harici kaldı. Bunlar ehliyetsiz kimseler miydi?.. Hepsi için evet diyemem.

Ben isim iltibasından dolayı kadro harici kaldım. Bizim kalemde iki “Ferid”dik. Adaşım çok muhterem, çok nazik, kibar, mert ve keyif ehli bir adamdı. Aksamları cakar, hatta gündüzleri de demlenmekten sonsuz bir zevk duyardı. Bu halinden dolayı ona şu ismi takmışlardı: Sarhoş Ferit.

Tasfiye esnasında bu ise memur olan heyet beni o, onu da ben zannettiler, sepetlediler daireden…

Açıkta kalınca, hakkımı aramak için Meclisi Mebusan’a baş vurmak istedim. O günlerde karşıma mektep arkadaşım faik Sabri çıktı. Vaziyeti anlattım. Beni serbest mesleğe teşvik etti. Hatta “Elinde güzel bir sanat var: Fotoğrafçılık. Bir yer açar, çalışır para kazanırsın. Ben Abdullah Esat’la ‘Musavver Muhit’ ve ‘Resimli Kitab’ı çıkaraıyorum. Gel beraber çalışalım, bana yardım et, sanki memuriyette ne var?” dedi.

Başlangıç böyle oldu. Tarihi mI? 1908 ama, ayını, gününü hatırlamıyorum şimdi… Böylece matbuata intisap edince, bir daha memuriyete dönmemeğe karar verdim. Ve Dönmedim. O gündenberi hayatımı fotoğrafçılıkla kazanıyorum. Şurasını da itiraf edeyim ki, ömrümün en mesut günleri, matbuat aleminde geçirdiğim zamanlardır.

– Fotoğraf çekerken müşkülata uğrarmıydınız?

– Bazı merasimlere, bilhassa padisahın bir yere gezmeğe çıktığı, mebusana geldiği zamanlar polis ve asker çok müşkülat çıkarıyor, adeta istiskal ediyorlardı. Bunun için Resimli Kitap foto muhabiri olarak polise başvurdum ve fotoğraf muhabirliği vesikasını aldım. Bu Türkiye’deki foto muhabirlerine verilen ilk vesikadır. Numarası “1”dir. hala saklarım.

Bir defa da İshak Paşa yangınında softaların hücumuna uğradım. Rsim alırken bir takım yobazlar etrafımı sardı: “Herkesin canı yanıyor. Bu da kalkmış keyfine resim çekiyor!” diye mani olmak, müşkülat çıkarmak istediler. Yanımda polis düdüğü vardı. Bir kaç kere sıkı sıkı üfledim, devriye geldi, böylelikle kurtuldum.

– Sultan Reşad’ın, şehzadlerin ve Ittihat ricalinin resimlerini çektiniz mi? Resim çekerken ne yapardı bunlar?

– Sultan Reşad resim çekeceğimi anlarsa düzelir, fesine bir intizam verir, onünü. yakasını iliklerdi. Ve daima gülerdi. İttihat ricali _ Talat Paşa’dan başka – hemen hepsi yüzlerine bir ciddiyet verirlerdi. Rahmetli Talat laubali bir tavır takınırdı. Demokrat adamdı o…  Enver, kimseye belli etmeden bıyıklarını büker, dikleştirir, yüzüne tebessüm bir vakar vermeğe çalışırdı. Şehzadelere gelince onlar objektif karşısında bir başka insan olurlar, güzel çıkmak için ne gibi jestler yapmak, poz almak lazımsa yaparlardı. Bebekleşirler, züppeleşirlerdi kamera karşısında…

– İlk çalıştığınız günlük gazete hangisidir?

– Deyli Grafik.

Hayretle yüzüne baktım. Öyle ya! Londra’da çıkan Deyli Grafik nerde. Ferit İbrahim nerede? Nasıl olur bu?…

Ferit İbrahim hayretimi şu sözlerle giderdi:

– Resimli Kitab’a aktüalite resimler yaparken, Balkan Savaşı başladı. Paçaları sıvadım. Anadolu’dan gelen askerin, gönüllülerin resimlerini almaya başladım. Bir gün Haydarpaşa’da bir çok resimler almış, dönüyordum. Yolda, elinde fotoğraf makinesi olan bir adama rasladım. Yanında bir de delikanlı vardı. Makinemi paltomun altına sakladım, hemen takip ettim. Evvelce resim çektiğim bütün yerlere girdi, fakat bir tek resim çekmedi. Yalnız eski istasyon binasının arkasında bir ağacın dibinde bitlenen ve yanında sakat bir at olan bir askerin resmini aldı. Herifin davul, zurna çalıp oynayan askerlerin resmini çekmeyip, bunu tercih edişi canımı sıktı. Asabım bozuldu. O kadar ki, bir aralık makinesini elinden almak, parçalamak istedim. Fakat zaman nazik, herifin ecnebi olduğu muhakkak, başımıza bir bela çıkmasın diye cebri nefis ettim.

Vapurda tekrar karşılaştık.. Makinemi de yanıma koymuştum, Yanındaki çocuk vasıtasile kendisini tanıttı. Deyli Telgraf’ın foto muhabiri imiş… Laf arasında cektiği resimden bahsettim. Niçin böyle resimler aldığını sordum. Şöyle cevap verdi:

“Avrupalılar böyle resimlerden hoşlanırlar. Hayalikndeki Türk askeri böyle bir tiptir. O hayale hakikat şekli veren ve kuvvetlendiren bir manzarayı kaçırmak istemem.”

Onunla uzun uzun münakaşa ettik. Trecüman vasıtasile yapılan münakaşadan nasıl bir netice çıkacağını tahmin edersiniz. Hele tercüman o zamnki akalliyet kopillerinden olursa…

Benden askeri resimler istedi. Kendisinin istediği şekilde resimler gönderemiyeceğimi söyledim.  “İstediğini yolla” dedi. Bundan başka ‘Deyli Grafik’ için aktüel resimler de rica etti. Bu teklif çok sevindirdi beni. Çünkü, Türkleri barbar, zalim hissiz, gayri medeni ve hala Kurunuvustai bir hayat yaşıyan bir millet olarak tanıyan Avrupalılara memleketin güzel köşelerini, yenilkleri, iyi taraflarını tanıtmak fırsatını bulmuştum. Naıl sevinmezdim buna…

Günlük gazetelerde ilk çıkan resimlerin bunlar olduğu ve Londra’da basıldığı için, ilk çalıştığım gazetenin ‘Deyli Grafik’ olduğunu söylemeye mecbur oldum. ‘Deyli Grafik’ten başka, İngiltere’de bir çok başka gazeteler ve Fransa’da ‘İllustrastion’, Viyana’da ‘Blan’, Berlin’de ‘Divohe’, ‘Tablgat’, ‘İllustrate Çaytung’ gazete ve mecmualarına da umumi harbe kadar muntazaman aktüalite resimleri gönderdim.

İstanbul’da çalıştığım ilk günlük gazete ‘İkdam’dır. Balkan Harbinin sonunda Resimli Kitab’ı bıraktım, İkdam’a geçtim.

– Ne kazanırdınız?

– İkdam’dan ayda net 10 lira alırdım. Mecmualardan vasati bir hesapla 7, 8 lira çıkardı. Avrupalılardan bir reme 50 kuruş alırdım. Mamafi bu rakam resmine göre değişir. 75, 100 veya 15o kuruşa kadar çıkardı. İstanbul gazetelerine de bir resmi 25 kuruştan 5o kurüsa kadar satardım. ‘İllustarasyon’un bir resim için on beş lira gönderdiği de olurdu. Bu paraların o zamanki altın para olduğunu unutmayayım.

– Meslek hayatınızın en büyük müşkülatına ne zaman rastladınız?

– Mütareke yıllarında işgal orduları İstanbul’da iken… o uğursuz günlerde hiç bir merasime gidemiyorduk. İstiskal değil, kovuyorlardı bizi.

– Sizce fotoğraf muhabirliğinin en zevkli tarafı hangisidir?

– Bir hadiseyi, bir vakayı yalnızca tesbit etmek, diğer arkadaşları atlatmak.

Ferit İbrahim’e gazetecilikte çok güç tadılan bu sonsuz zevki, en fazla ne zaman duyduğunu sordum. O biraz düşündü.. Ve sonra uzun yılların arkasından topladığı zevkli hatıralardan birini anlattı.

– Şimdi adıni hatırlayamadığım bir Fransız tayyarecisi gelmişti İstanbul’a… Bunun resmini almak için Yeşilköy’e gittim. Talat ve Cemal Paşalar da orada idi.

Vakit epeyi geçmiş, güneş batmıştı. Talat Pasa tayyareye bindi. Resmini aldırmak istedi, bazı Beyoğlu fotoğrafçıları da vardı. Onlar, güneş battığı için resim alınamayacağını söylediler. Ben de fikirlerine iştirak ettim. Fakat arada bir fırsat buldum, bir köşeden tayyarecinin de, Talat ve Cemal Paşa’larınd da resmini çektim. Resimler ‘İkdam’da çıkınca bütün arkadaşlar hayret içinde kaldı. O zamanlar ‘Tasviri Efkar’ resme çok ehemmiyet verdiği için bu atlayış Velit Beyi çok sinirlendirmişti.

– Meslek hayatınızın en büyük acısını ne zaman duydunuz?

– Balkan harbinde veliaht ¥usuf İzzettin Efendi Çatalca’ya giderken… garda resmini çekmek istedim. Elimde vesika da vardı. Polisler gara sokmadılar. Bana mani olmalarına rağmen, Vayinberg içeride cayır cayır resim alıyordu. Bunu görür görmez asabileştim. “Elimde hükümetin verdiği vesika var, böyle olduğu halde ben giremiyorum. Yahudiler girip çekiyorlar. Bu ne münasebetsizliktir” diye bağırdım. Merkez kumandanı Cevat Bey geldi. Meseleyi anlattım. Müsaade etti. Bundan sonra Cemal Paşa bana şu mealde bir vesika verdi: “Ferit brahim memnun askeri mıntıkalrdan başka her yere girmege mezundur.” Paşa o zaman İstanbul muhafızı idi.

– En büyük muvaffakiyetiniz hangisidir?

– Babıali baskınında aldığım resimler… Baskıncılar Babıaliyi o kadar sıkı bir kontrol altına almışlardı ki, eski bir tabirle kusların uçması, kervanın geçmesi kabil değildi. Hele fotoğrafçıları kaldırımlardan bile geçirmiyorlardı. Hatta ‘Resimli Kitab’ın bir fotoğrafçısının elinden makinesini bile aldılar. Fakat ben işi bir çalımına getirdim. Bir ağaca tırmandım istediğim gibi dışardan, fakat çaktırmadan, gizli gizli resimler çektim. Baskının bütün safhalarını tesbit etmeğe muvaffak oldum. Bu resimlerin bazıları çıktı. Fakat bir kısmını basmaktan korktuk. Mesela Nazım Paşa’nın vuruluşunu. Çünkü objektif paşanın yere yuvarlanışını tesbit etmişti.

– Resim alırken korktunuz mu?

Cümlelerine konuşurken de, resim çektiren bir müşteriye poz verir gibi, bir düzen veren Ferit İbrahim, bir saniye bile sürmeyen bir hafıza yoklamasından sonra cevap verdi:

– Otuz bir mart isyanında alakalı görülüp asılanların resmini alırken… fakat hepsinin değil… mesela baş mesahip Cevher ağa beni çok korkuttu. Dili bir karış dışarı fırlamıştı. Beyaz gömlek yüzünün siyah rengile garip bir tezat teşkil etmişti. Bu korkunç heyula günlerce rüyama girdi. Üç gece uyku uyumadım, yemek yemedim. “Kabasakal Mehmet” Paşa o müşekkel vücudu, torba gibi sakaliyle o kadar korkunc olmuştu ki… Vahdeti ile isyanı idare eden Hamdi Çavus da böyle idi. Dilleri sarkmıştı. Burunlarından sümükler, ağızlarından salyalar akıyordu. Hele Şurayı Devlet azasından Tayyar o kadar korkunç bir hal almıştı ki… Halbuki güzel, şeytan bakışlı bir adamdı. Yüzü bir arap çehresi gibi siyahlanmış, gözleri evinden uğramıştı. O, Abdülhamid’e sık sık, jurnal vererek, jurnallerinde padişahın vehmini uyandıracak şeylerden bahsederek genç yaşında Şurayı Devlet azası olmuştu. Verdiği jurnallerin bazen çok garipleri de vardı. Bunlardan bir kaçını o devrin gazeteleri neşretti. Tayyar jurnallarından birinde, Beşiktaş’ta oturan birinden bahsederken şöyle diyordu:

“Rıza efendi sürülerle güvercin beslemektedir. Ve beslediği güvercinleri saraydaki odanızın penceresine alıştırmaya, oraya konmalarına çalışıyor. Bu talim işinde muvaffak olursa hayvanların ayaklarına dinamit bağlıyacak, pencerenize sevkedecek, kuşlar pencerenize konar konmaz, dinamitler temasla patlayacak ve velinimet efendimiz maazallah mahvolacaksınız.

Münir Süleyman Çapanoğlu, Modern Türkiye Mecmuası, 31 İkinci Kanun, 1’inci sene no: 44

 

FERİT İBRAHİM’İN ARDINDAN

Geçen hafta hayata gözlerini kapayan Ferit İbrahim [1], yalnız matbuatımızın en eski foto muhabiri, memleketimizde ilk defa mecmualar ve gazeteler için –mecmua foto muhabirliğinde Kenan Reşitten sonra- aktüalite resimler çeken bir sanatkar değildi. O aynı zamanda çelebi, hoş sohbet, zarif, bir İstanbul çocuğuydu; tam mânasiyle “Efendi” bir adamdı: Bir daha yerine konması imkânı olmıyan nadir insanlardı. Nesli münkariz olmuş ince ve nadide bir çiçekti o!

Ferit İbrahim Türk musikisini, tekke musikisini iyi bilirdi. Gayet iyi “Kuranı Kerim” okurdu. Ramazanlarda, camilerinde, Beyoğlunda Ağa camiinde müezzinlerle, hafızlarla beraber ilâhiler, naitler okur, dinî nidalar, onun ağzından bir şelâle gibi camiyi dolduran cemaatin üstüne akardı.

Ben, Ferit İbrahimi, Üsküdarda, bir müezzin mahfelinde tanıdım. Çeyrek sesler de yaptığım bir falso, dikkatini çekmiş, beni ikaz etmişti.

Ağabey, Tanrının rahmeti seninle beraber olsun.

Ferit İbrahim matbuattan ayrıldıktan sonra da makinesini elinden bırakmadı. Ve tamam kırk yıl titiz bir sanat ve meslek aşkıyla atölyesinde çalıştı. Zaman zaman yurdun köşe bucağını dolaşarak manzara resimleri çekti, filmler çekti, Atatürkün emriyle, devlet hesabına çalıştı.

Ondan sonra Beyoğlunda Parmakkapıda bir fotoğrafhane açtı, oradan da Kadıköyüne nakletti. Ölünceye kadar, işini bırakmadı. İhtiyardı, fakat sanat ruhu, sanatkârlığı gençti.

İddiasız, fakat özlü ve üstad sanatkârı, zaman zaman Beyoğlundaki mütevazı atölyesinde, Kadıköyündeki fotoğrafhanesinde ziyaret ederdim. Bu ziyaretlerimde onu, hiçbir zaman boş görmedim. Ya resim çekerken, yahut üstüste iki gözlük takmış, bir resim retuş ederken buldum.

Bu ziyaretlerimde ona bazı şeyler sorar, zengin ve enteresan hatıralarını alırdım. Bu gün, o notlardan parçalar sunacağım size.

Ferit İbrahim, ilk sualimi şöyle cevaplandırmıştı:

– “Rahmetli anam mektepte her yıl sınıf geçtikçe bana bir hediye alırdı. Hokka takımı, o zamanlar çok kullanılan iğneli ve mürekkepli kalem, saat, köstek şu ve bu… Bir sene de 9 x 12 bir fotoğraf makinesi aldı. Bununla birçok resimler çektim. Resimler bazan bozuk, fena çıkıyor, bazan da güzel oluyordu. Güzel çıktıkça seviniyor, hevesim artıyor, keyifleniyordum. Zaman geçtikçe heves, merak, merak da iptilâ derecesini buldu. Objektif ve banyo hakkında malûmat toplamağa başladım.

O yıllarda Meşrutiyet ilân edildi. Bu sevinç ve neşe günlerinde şuraya buraya koştum; resimler çektim. Bunları neşretmek hatırıma bile gelmiyordu; Kendim için, zevkim için çekiyordum. Bugün maalesef bu koleksiyondan bir tek resim bile kalmadı. Ne camları, ne kopyaları… Hepsini de fotoğrafhane açtıktan sonra yanımda çalıştırdığım, yetiştirdiğim adamlar aldılar, götürdüler ve kırdılar. İşte ben böyle fotoğrafçı oldum.

“Gazete fotoğrafçılığına kadro harici kaldıktan sonra başladım. “Resimli Kitap” da… Fakat bunun tuhaf bir hikayesi vardır.

Fotoğraf amatörlüğü yaparken, hem Şurayı Devlet Mülkiye Dairesine gidiyor, hem de “Mektebi Hukuk”a devam ediyordum. 1908 de Meşrutiyet ilân edilince her nezarette (Bugünkü Bakanlıklar) bir tasfiye başladı. Birçok memurları vazifelerinden uzaklaştırdılar. O günlerin tâbiriyle “Kadro harici” kaldılar. Bunlar ehliyetsiz işe yaramaz kimseler miydi? Hepsi için “Evet!” diyemem. Kurunun yanında yaş da yandı.

“Ben, isim benzerliğinden dolayı kadro harici kaldım. Bizim kalemde iki “Ferit” tik biz. Adaşım çok muhterem, çok nazik, kibar mert ve keyif ehli bir insandı. Akşamları çakar, hattâ gündüzleri de demlenmekten sonsuz zevk duyardı. Bu halinden ötürü ona “Sarhoş Ferit” derlerdi. “Tasfiye esnasında bu işe memur olan heyet beni o, onu da ben zannettiler, sepetlediler daireden beni… Meclisi Mebusana baş vurup hakkımı aramak yolunu ararken karşıma mektep arkadaşım Faik Sabri çıktı. Vaziyeti anlattım. Beni serbest mesleğe teşvik etti. Hattâ “Elinde güzel bir sanat var: Fotoğrafçılık. Ben Übeydullah Esatla “Musavver Muhit” ve “Resimli Kitap” isimli iki mecmua çıkarıyorum, gel beraber çalışalım; bana yardım et, sanki memuriyette ne var?” dedi.

Başlangıç böyle oldu. Tarih 1908. O günden beri hayatımı fotoğrafçılıkla kazanıyorum. Şurasını da itiraf edeyim ki ömrümün en mesut günleri, matbuat âleminde geçirdiğim zamanlardır.

“Bazı merasimlerde, bilhassa Padişahın bir yere gezmeğe çıktığı, mebusana gittiği zamanlar, polis ve asker çok zorluk çıkarıyorlar, âdeta istiskal ediyorlardı. Bunun için “Resimli Kitap fotoğraf muhabiri” olarak alâkalı makamlara başvurdum, fotoğraf muhabirliği vesikasını aldım. Bu, Türkiyedeki foto muhabirlerine verilen ilk vesikadır. Ve numarası “1” dir. Hâlâ saklarım.

[1] Ferit İbrahim, Rumî 1298 [1882] yılında İstanbulda doğdu. Bar Kalesi fatihi Ayyaşlı Miralay İbrahim Beyin oğludur. Üsküdar idadisini bitirmiş ve hukuk tahsili yapmıştır.

İlk foto-muhabirimiz Ferit İbrahim 
Münür Süleyman Çapanoğlu
 Haftadergisi, 6 Şubat 1953, Sayı: 176

ZAMAN

İlk Foto Muhabiri İle Son Röportaj

Ferit İbrahim, matbuatımızın en eski foto muhabiridir. Memleketimizde ilk defa mecmualar ve gazeteler için – Mecmua fotoğrafçılığında Kenan Reşit’ten sonra – aktüalite resimler çeken odur.

Aramızdan ayrıldıktan sonra da makinesini elinden bırakmıyan ve tamama otuz küsur yıldanberi titiz bir sanat ve meslek atelyesinde çalışan, zaman zaman yurdun köşebucağını dolaşarak manzara resimleri çeken, sinema filmleri çeviren değerli sanatkârın elbette enteresan hatıraları vardı. Bunları dinlemek ve mecmuamız okurlarına nakletmek fırsatını kazanmak istedim.

İddiasız, fakat özlü ve üstat sanatkârı Beyoğlu’ndaki mütevazı atölyesinde, masasının başında çalışırken buldum: Üst üste iki gözlük takmış, bir resim retuş ediyordu.

Çalışırken onu tetkik ediyorum:

Burnunda ve çenesinde yıkılmaz bir ifadesi vardı. Ağzı ince bir istihza manası taşıyordu. Gözleri bir kaynak gibiydi. Berrak bir zekâ kaynağı… Geniş alnı sevimli bir çatıklıkla kırışıyordu. Beşeri hafifliklerin, laubaliklerin ulaşamayacağı canlı bir abideyi andıran başında siyah bir takke vardı. Bu halle “Bastaya – Polyana”da tabiatla ve eserleriyle başbaşa yaşıyan “Tolstoy”a ne kadar benziyordu.

Ziyaretimin sebebini söyledim:

– Sizi fotoğrafçılığa sevkeden amilleri öğrenmek istiyorum.

Ferit İbrahim sorgunun cevabını vermek zahmetini esirgemedi.

– Rahmetli anam, mektepte her yıl sınıf geçtikçe bana bir hediye alırdı; Hokka takımı, o zamanlar çok kullanılan igneli kalem, saat, köstek, şu ve bu… Bir yılda 9×12 bir fotoğraf makinesi aldı. Bununla bir çok resimler çektim. Bazen bozuk, fena çıkıyor, bazen de güzel oluyordu. Güzel çıktıkça hevsim artıyor, keyifleniyordum. Zaman geçtikçe heves, merak; merak ta iptila derecesini buldu. Objektif ve banyo hakkında malumat toplamaya başladım. O sıralarda “Hürriyet” ilan edildi. Bu sevinç, neşe günlerinde şuraya, buraya koştum. Resimler çektim, fakat bunları neşretmek hatırıma bile gelmiyordu. Kendim için saklıyordum. Malesef bugün bu kolleksiyondan tek bir resim bile kalmadı. Ne camları, ne kopyeleri… Hepsini, fotoğrafhane açtıktan sonra yanımda çalıştırdığım, yetiştirdiğim adamlar aldılar, götürdüler ve kırdılar. İşte ben böyle fotoğrafçı oldum.

 

– Gazete fotoğrafçılığına nasıl intisap ettiniz?… İlk defa hangi gazetede çalıştınız?…

feritbey22– Kadro harici kaldıktan sonra “Resimli Kitap”ta… Fakat bunun tuhaf bir hikayesi vardır. Fotoğraf amatörlüğü yaparken hem Şurayı Devlet mülkiye dairesine gidiyor, hem de “Mektebi Hukuk” a devam ediyordum. Hürriyet ilan olununca her nezarette bir tasfiye başladı, bir çok memurlar kadro harici kaldı. Bunlar ehliyetsiz kimseler miydi?.. Hepsi için evet diyemem.

Ben isim iltibasından dolayı kadro harici kaldım. Bizim kalemde iki “Ferid”dik. Adaşım çok muhterem, çok nazik, kibar, mert ve keyif ehli bir adamdı. Aksamları cakar, hatta gündüzleri de demlenmekten sonsuz bir zevk duyardı. Bu halinden dolayı ona şu ismi takmışlardı: Sarhoş Ferit.

Tasfiye esnasında bu ise memur olan heyet beni o, onu da ben zannettiler, sepetlediler daireden…

Açıkta kalınca, hakkımı aramak için Meclisi Mebusan’a baş vurmak istedim. O günlerde karşıma mektep arkadaşım faik Sabri çıktı. Vaziyeti anlattım. Beni serbest mesleğe teşvik etti. Hatta “Elinde güzel bir sanat var: Fotoğrafçılık. Bir yer açar, çalışır para kazanırsın. Ben Abdullah Esat’la ‘Musavver Muhit’ ve ‘Resimli Kitab’ı çıkaraıyorum. Gel beraber çalışalım, bana yardım et, sanki memuriyette ne var?” dedi.

Başlangıç böyle oldu. Tarihi mI? 1908 ama, ayını, gününü hatırlamıyorum şimdi… Böylece matbuata intisap edince, bir daha memuriyete dönmemeğe karar verdim. Ve Dönmedim. O gündenberi hayatımı fotoğrafçılıkla kazanıyorum. Şurasını da itiraf edeyim ki, ömrümün en mesut günleri, matbuat aleminde geçirdiğim zamanlardır.

– Fotoğraf çekerken müşkülata uğrarmıydınız?

– Bazı merasimlere, bilhassa padisahın bir yere gezmeğe çıktığı, mebusana geldiği zamanlar polis ve asker çok müşkülat çıkarıyor, adeta istiskal ediyorlardı. Bunun için Resimli Kitap foto muhabiri olarak polise başvurdum ve fotoğraf muhabirliği vesikasını aldım. Bu Türkiye’deki foto muhabirlerine verilen ilk vesikadır. Numarası “1”dir. hala saklarım.

Bir defa da İshak Paşa yangınında softaların hücumuna uğradım. Rsim alırken bir takım yobazlar etrafımı sardı: “Herkesin canı yanıyor. Bu da kalkmış keyfine resim çekiyor!” diye mani olmak, müşkülat çıkarmak istediler. Yanımda polis düdüğü vardı. Bir kaç kere sıkı sıkı üfledim, devriye geldi, böylelikle kurtuldum.

– Sultan Reşad’ın, şehzadlerin ve Ittihat ricalinin resimlerini çektiniz mi? Resim çekerken ne yapardı bunlar?

– Sultan Reşad resim çekeceğimi anlarsa düzelir, fesine bir intizam verir, onünü. yakasını iliklerdi. Ve daima gülerdi. İttihat ricali _ Talat Paşa’dan başka – hemen hepsi yüzlerine bir ciddiyet verirlerdi. Rahmetli Talat laubali bir tavır takınırdı. Demokrat adamdı o…  Enver, kimseye belli etmeden bıyıklarını büker, dikleştirir, yüzüne tebessüm bir vakar vermeğe çalışırdı. Şehzadelere gelince onlar objektif karşısında bir başka insan olurlar, güzel çıkmak için ne gibi jestler yapmak, poz almak lazımsa yaparlardı. Bebekleşirler, züppeleşirlerdi kamera karşısında…

– İlk çalıştığınız günlük gazete hangisidir?

– Deyli Grafik.

Hayretle yüzüne baktım. Öyle ya! Londra’da çıkan Deyli Grafik nerde. Ferit İbrahim nerede? Nasıl olur bu?…

Ferit İbrahim hayretimi şu sözlerle giderdi:

– Resimli Kitab’a aktüalite resimler yaparken, Balkan Savaşı başladı. Paçaları sıvadım. Anadolu’dan gelen askerin, gönüllülerin resimlerini almaya başladım. Bir gün Haydarpaşa’da bir çok resimler almış, dönüyordum. Yolda, elinde fotoğraf makinesi olan bir adama rasladım. Yanında bir de delikanlı vardı. Makinemi paltomun altına sakladım, hemen takip ettim. Evvelce resim çektiğim bütün yerlere girdi, fakat bir tek resim çekmedi. Yalnız eski istasyon binasının arkasında bir ağacın dibinde bitlenen ve yanında sakat bir at olan bir askerin resmini aldı. Herifin davul, zurna çalıp oynayan askerlerin resmini çekmeyip, bunu tercih edişi canımı sıktı. Asabım bozuldu. O kadar ki, bir aralık makinesini elinden almak, parçalamak istedim. Fakat zaman nazik, herifin ecnebi olduğu muhakkak, başımıza bir bela çıkmasın diye cebri nefis ettim.

Vapurda tekrar karşılaştık.. Makinemi de yanıma koymuştum, Yanındaki çocuk vasıtasile kendisini tanıttı. Deyli Telgraf’ın foto muhabiri imiş… Laf arasında cektiği resimden bahsettim. Niçin böyle resimler aldığını sordum. Şöyle cevap verdi:

“Avrupalılar böyle resimlerden hoşlanırlar. Hayalikndeki Türk askeri böyle bir tiptir. O hayale hakikat şekli veren ve kuvvetlendiren bir manzarayı kaçırmak istemem.”

Onunla uzun uzun münakaşa ettik. Trecüman vasıtasile yapılan münakaşadan nasıl bir netice çıkacağını tahmin edersiniz. Hele tercüman o zamnki akalliyet kopillerinden olursa…

Benden askeri resimler istedi. Kendisinin istediği şekilde resimler gönderemiyeceğimi söyledim.  “İstediğini yolla” dedi. Bundan başka ‘Deyli Grafik’ için aktüel resimler de rica etti. Bu teklif çok sevindirdi beni. Çünkü, Türkleri barbar, zalim hissiz, gayri medeni ve hala Kurunuvustai bir hayat yaşıyan bir millet olarak tanıyan Avrupalılara memleketin güzel köşelerini, yenilkleri, iyi taraflarını tanıtmak fırsatını bulmuştum. Naıl sevinmezdim buna…

Günlük gazetelerde ilk çıkan resimlerin bunlar olduğu ve Londra’da basıldığı için, ilk çalıştığım gazetenin ‘Deyli Grafik’ olduğunu söylemeye mecbur oldum. ‘Deyli Grafik’ten başka, İngiltere’de bir çok başka gazeteler ve Fransa’da ‘İllustrastion’, Viyana’da ‘Blan’, Berlin’de ‘Divohe’, ‘Tablgat’, ‘İllustrate Çaytung’ gazete ve mecmualarına da umumi harbe kadar muntazaman aktüalite resimleri gönderdim.

İstanbul’da çalıştığım ilk günlük gazete ‘İkdam’dır. Balkan Harbinin sonunda Resimli Kitab’ı bıraktım, İkdam’a geçtim.

– Ne kazanırdınız?

– İkdam’dan ayda net 10 lira alırdım. Mecmualardan vasati bir hesapla 7, 8 lira çıkardı. Avrupalılardan bir reme 50 kuruş alırdım. Mamafi bu rakam resmine göre değişir. 75, 100 veya 15o kuruşa kadar çıkardı. İstanbul gazetelerine de bir resmi 25 kuruştan 5o kurüsa kadar satardım. ‘İllustarasyon’un bir resim için on beş lira gönderdiği de olurdu. Bu paraların o zamanki altın para olduğunu unutmayayım.

– Meslek hayatınızın en büyük müşkülatına ne zaman rastladınız?

– Mütareke yıllarında işgal orduları İstanbul’da iken… o uğursuz günlerde hiç bir merasime gidemiyorduk. İstiskal değil, kovuyorlardı bizi.

– Sizce fotoğraf muhabirliğinin en zevkli tarafı hangisidir?

– Bir hadiseyi, bir vakayı yalnızca tesbit etmek, diğer arkadaşları atlatmak.

Ferit İbrahim’e gazetecilikte çok güç tadılan bu sonsuz zevki, en fazla ne zaman duyduğunu sordum. O biraz düşündü.. Ve sonra uzun yılların arkasından topladığı zevkli hatıralardan birini anlattı.

– Şimdi adıni hatırlayamadığım bir Fransız tayyarecisi gelmişti İstanbul’a… Bunun resmini almak için Yeşilköy’e gittim. Talat ve Cemal Paşalar da orada idi.

Vakit epeyi geçmiş, güneş batmıştı. Talat Pasa tayyareye bindi. Resmini aldırmak istedi, bazı Beyoğlu fotoğrafçıları da vardı. Onlar, güneş battığı için resim alınamayacağını söylediler. Ben de fikirlerine iştirak ettim. Fakat arada bir fırsat buldum, bir köşeden tayyarecinin de, Talat ve Cemal Paşa’larınd da resmini çektim. Resimler ‘İkdam’da çıkınca bütün arkadaşlar hayret içinde kaldı. O zamanlar ‘Tasviri Efkar’ resme çok ehemmiyet verdiği için bu atlayış Velit Beyi çok sinirlendirmişti.

– Meslek hayatınızın en büyük acısını ne zaman duydunuz?

– Balkan harbinde veliaht ¥usuf İzzettin Efendi Çatalca’ya giderken… garda resmini çekmek istedim. Elimde vesika da vardı. Polisler gara sokmadılar. Bana mani olmalarına rağmen, Vayinberg içeride cayır cayır resim alıyordu. Bunu görür görmez asabileştim. “Elimde hükümetin verdiği vesika var, böyle olduğu halde ben giremiyorum. Yahudiler girip çekiyorlar. Bu ne münasebetsizliktir” diye bağırdım. Merkez kumandanı Cevat Bey geldi. Meseleyi anlattım. Müsaade etti. Bundan sonra Cemal Paşa bana şu mealde bir vesika verdi: “Ferit brahim memnun askeri mıntıkalrdan başka her yere girmege mezundur.” Paşa o zaman İstanbul muhafızı idi.

– En büyük muvaffakiyetiniz hangisidir?

– Babıali baskınında aldığım resimler… Baskıncılar Babıaliyi o kadar sıkı bir kontrol altına almışlardı ki, eski bir tabirle kusların uçması, kervanın geçmesi kabil değildi. Hele fotoğrafçıları kaldırımlardan bile geçirmiyorlardı. Hatta ‘Resimli Kitab’ın bir fotoğrafçısının elinden makinesini bile aldılar. Fakat ben işi bir çalımına getirdim. Bir ağaca tırmandım istediğim gibi dışardan, fakat çaktırmadan, gizli gizli resimler çektim. Baskının bütün safhalarını tesbit etmeğe muvaffak oldum. Bu resimlerin bazıları çıktı. Fakat bir kısmını basmaktan korktuk. Mesela Nazım Paşa’nın vuruluşunu. Çünkü objektif paşanın yere yuvarlanışını tesbit etmişti.

– Resim alırken korktunuz mu?

Cümlelerine konuşurken de, resim çektiren bir müşteriye poz verir gibi, bir düzen veren Ferit İbrahim, bir saniye bile sürmeyen bir hafıza yoklamasından sonra cevap verdi:

– Otuz bir mart isyanında alakalı görülüp asılanların resmini alırken… fakat hepsinin değil… mesela baş mesahip Cevher ağa beni çok korkuttu. Dili bir karış dışarı fırlamıştı. Beyaz gömlek yüzünün siyah rengile garip bir tezat teşkil etmişti. Bu korkunç heyula günlerce rüyama girdi. Üç gece uyku uyumadım, yemek yemedim. “Kabasakal Mehmet” Paşa o müşekkel vücudu, torba gibi sakaliyle o kadar korkunc olmuştu ki… Vahdeti ile isyanı idare eden Hamdi Çavus da böyle idi. Dilleri sarkmıştı. Burunlarından sümükler, ağızlarından salyalar akıyordu. Hele Şurayı Devlet azasından Tayyar o kadar korkunç bir hal almıştı ki… Halbuki güzel, şeytan bakışlı bir adamdı. Yüzü bir arap çehresi gibi siyahlanmış, gözleri evinden uğramıştı. O, Abdülhamid’e sık sık, jurnal vererek, jurnallerinde padişahın vehmini uyandıracak şeylerden bahsederek genç yaşında Şurayı Devlet azası olmuştu. Verdiği jurnallerin bazen çok garipleri de vardı. Bunlardan bir kaçını o devrin gazeteleri neşretti. Tayyar jurnallarından birinde, Beşiktaş’ta oturan birinden bahsederken şöyle diyordu:

“Rıza efendi sürülerle güvercin beslemektedir. Ve beslediği güvercinleri saraydaki odanızın penceresine alıştırmaya, oraya konmalarına çalışıyor. Bu talim işinde muvaffak olursa hayvanların ayaklarına dinamit bağlıyacak, pencerenize sevkedecek, kuşlar pencerenize konar konmaz, dinamitler temasla patlayacak ve velinimet efendimiz maazallah mahvolacaksınız.

Münir Süleyman Çapanoğlu, Modern Türkiye Mecmuası, 31 İkinci Kanun, 1’inci sene no: 44

 

FERİT İBRAHİM’İN ARDINDAN

Geçen hafta hayata gözlerini kapayan Ferit İbrahim [1], yalnız matbuatımızın en eski foto muhabiri, memleketimizde ilk defa mecmualar ve gazeteler için –mecmua foto muhabirliğinde Kenan Reşitten sonra- aktüalite resimler çeken bir sanatkar değildi. O aynı zamanda çelebi, hoş sohbet, zarif, bir İstanbul çocuğuydu; tam mânasiyle “Efendi” bir adamdı: Bir daha yerine konması imkânı olmıyan nadir insanlardı. Nesli münkariz olmuş ince ve nadide bir çiçekti o!

Ferit İbrahim Türk musikisini, tekke musikisini iyi bilirdi. Gayet iyi “Kuranı Kerim” okurdu. Ramazanlarda, camilerinde, Beyoğlunda Ağa camiinde müezzinlerle, hafızlarla beraber ilâhiler, naitler okur, dinî nidalar, onun ağzından bir şelâle gibi camiyi dolduran cemaatin üstüne akardı.

Ben, Ferit İbrahimi, Üsküdarda, bir müezzin mahfelinde tanıdım. Çeyrek sesler de yaptığım bir falso, dikkatini çekmiş, beni ikaz etmişti.

Ağabey, Tanrının rahmeti seninle beraber olsun.

Ferit İbrahim matbuattan ayrıldıktan sonra da makinesini elinden bırakmadı. Ve tamam kırk yıl titiz bir sanat ve meslek aşkıyla atölyesinde çalıştı. Zaman zaman yurdun köşe bucağını dolaşarak manzara resimleri çekti, filmler çekti, Atatürkün emriyle, devlet hesabına çalıştı.

Ondan sonra Beyoğlunda Parmakkapıda bir fotoğrafhane açtı, oradan da Kadıköyüne nakletti. Ölünceye kadar, işini bırakmadı. İhtiyardı, fakat sanat ruhu, sanatkârlığı gençti.

İddiasız, fakat özlü ve üstad sanatkârı, zaman zaman Beyoğlundaki mütevazı atölyesinde, Kadıköyündeki fotoğrafhanesinde ziyaret ederdim. Bu ziyaretlerimde onu, hiçbir zaman boş görmedim. Ya resim çekerken, yahut üstüste iki gözlük takmış, bir resim retuş ederken buldum.

Bu ziyaretlerimde ona bazı şeyler sorar, zengin ve enteresan hatıralarını alırdım. Bu gün, o notlardan parçalar sunacağım size.

Ferit İbrahim, ilk sualimi şöyle cevaplandırmıştı:

– “Rahmetli anam mektepte her yıl sınıf geçtikçe bana bir hediye alırdı. Hokka takımı, o zamanlar çok kullanılan iğneli ve mürekkepli kalem, saat, köstek şu ve bu… Bir sene de 9 x 12 bir fotoğraf makinesi aldı. Bununla birçok resimler çektim. Resimler bazan bozuk, fena çıkıyor, bazan da güzel oluyordu. Güzel çıktıkça seviniyor, hevesim artıyor, keyifleniyordum. Zaman geçtikçe heves, merak, merak da iptilâ derecesini buldu. Objektif ve banyo hakkında malûmat toplamağa başladım.

O yıllarda Meşrutiyet ilân edildi. Bu sevinç ve neşe günlerinde şuraya buraya koştum; resimler çektim. Bunları neşretmek hatırıma bile gelmiyordu; Kendim için, zevkim için çekiyordum. Bugün maalesef bu koleksiyondan bir tek resim bile kalmadı. Ne camları, ne kopyaları… Hepsini de fotoğrafhane açtıktan sonra yanımda çalıştırdığım, yetiştirdiğim adamlar aldılar, götürdüler ve kırdılar. İşte ben böyle fotoğrafçı oldum.

“Gazete fotoğrafçılığına kadro harici kaldıktan sonra başladım. “Resimli Kitap” da… Fakat bunun tuhaf bir hikayesi vardır.

Fotoğraf amatörlüğü yaparken, hem Şurayı Devlet Mülkiye Dairesine gidiyor, hem de “Mektebi Hukuk”a devam ediyordum. 1908 de Meşrutiyet ilân edilince her nezarette (Bugünkü Bakanlıklar) bir tasfiye başladı. Birçok memurları vazifelerinden uzaklaştırdılar. O günlerin tâbiriyle “Kadro harici” kaldılar. Bunlar ehliyetsiz işe yaramaz kimseler miydi? Hepsi için “Evet!” diyemem. Kurunun yanında yaş da yandı.

“Ben, isim benzerliğinden dolayı kadro harici kaldım. Bizim kalemde iki “Ferit” tik biz. Adaşım çok muhterem, çok nazik, kibar mert ve keyif ehli bir insandı. Akşamları çakar, hattâ gündüzleri de demlenmekten sonsuz zevk duyardı. Bu halinden ötürü ona “Sarhoş Ferit” derlerdi. “Tasfiye esnasında bu işe memur olan heyet beni o, onu da ben zannettiler, sepetlediler daireden beni… Meclisi Mebusana baş vurup hakkımı aramak yolunu ararken karşıma mektep arkadaşım Faik Sabri çıktı. Vaziyeti anlattım. Beni serbest mesleğe teşvik etti. Hattâ “Elinde güzel bir sanat var: Fotoğrafçılık. Ben Übeydullah Esatla “Musavver Muhit” ve “Resimli Kitap” isimli iki mecmua çıkarıyorum, gel beraber çalışalım; bana yardım et, sanki memuriyette ne var?” dedi.

Başlangıç böyle oldu. Tarih 1908. O günden beri hayatımı fotoğrafçılıkla kazanıyorum. Şurasını da itiraf edeyim ki ömrümün en mesut günleri, matbuat âleminde geçirdiğim zamanlardır.

“Bazı merasimlerde, bilhassa Padişahın bir yere gezmeğe çıktığı, mebusana gittiği zamanlar, polis ve asker çok zorluk çıkarıyorlar, âdeta istiskal ediyorlardı. Bunun için “Resimli Kitap fotoğraf muhabiri” olarak alâkalı makamlara başvurdum, fotoğraf muhabirliği vesikasını aldım. Bu, Türkiyedeki foto muhabirlerine verilen ilk vesikadır. Ve numarası “1” dir. Hâlâ saklarım.

[1] Ferit İbrahim, Rumî 1298 [1882] yılında İstanbulda doğdu. Bar Kalesi fatihi Ayyaşlı Miralay İbrahim Beyin oğludur. Üsküdar idadisini bitirmiş ve hukuk tahsili yapmıştır.

İlk foto-muhabirimiz Ferit İbrahim 
Münür Süleyman Çapanoğlu
 Haftadergisi, 6 Şubat 1953, Sayı: 176

ZAMAN

Ayda: Eurovision için teklif gelirse..

0

Merhaba Ayda, Nasılsın? Öncelikle ‘Boğazda yangın var’ ın başarısı için tebrik ederiz..

Teşekkür ederim.

Yarışma’dan sonra bir sessizliğe büründünüz ve daha sonra ilk çalışmanız olan ‘Boğazda yangın var’ı çıkardınız bu şarkıda kimlerle çalıştınız? Şarkının bir hikayesi nedir?

Şarkı bana demo halinde geldi ve bende çok beğendim. Gürsel Çelik’i  arayıp bunu kayıt edelim dedim. Plak şirketime demo halini dinlettim ve onlarda çok beğendiler böylece şarkının kayıtına başlamış ve bitirmiş olduk böylece. şarkı Onur Özdemir ve Alper Narman tarafından yazıldı ve klip Evren Arasıl tarafından çekildi.

Şarkı seçiminde sizin için en çok önemli şey nedir?

En önemli şey bana hitap etmesi. Beni yansıtmayan bir şarkıyı söylesem inandirici olmaz.

Yeni şarkı ne zaman geliyor? Çalısmalar varmı?

Şuan yeni single çalışmaları var ve onun kayıtına başladık. Yaz için güzel bir şarkı olduğuna inanıyorum.

Ayda küçükken nasıl bir cocuktu? Neler yapmayı severdi?

Neşeli ve deli dolu bir çocuktum, Evde hep dans ederek ve  şarkı söyleyerek buyudum.

Konserler nasıl geçiyor? Konserden önce ne gibi hazırlıkların olur?

Yaz dönemi için konser hazırlıkları başladı, repartuarımız’da hazır. Orkestramızla çalışmalara başladık.. Haftaya İsveç’te konserim var onun için çok sevinçliyim çünkü ilk defa doğduğum ülkede şarkımı söyleyeceğim..

Albüm ne zaman geliyor? Eğer albüm çalışması var ise kimlerle çalışmak istersin bu albümde?

Şuan album için bir tarih yok. Şarkı dinlemeye devam ediyorum şuan. Album için özellikle calışmak istediğim birisinden ziyade şarkılar hem hit olsun hem beni ve tarzımı hitap etsin istiyorum. Ama tabiki aklımda beraber çalışmak istediğim bir kaç isim var.

Kimleri dinliyorsun şu sıralar? Beğendiğin kimler var Yurt içi ve Yurt dışı?

D’angelo uzun bir aradan sonra yeni bir albüm cıkarttı onu dinlemeye başladım. Beğendiğim bir çok isim var ama hepsini şuan sayamıyorum, Ismi yeterince duyulmayan ve benim zaman zaman çok dinledigim isim var Birsen Tezer. Muzikseverlere tavsiye ederim.

Eurovision için teklif gelse ne düşünürsün?

Eğer teklif gelirse seve seve ülkemi temsil etmeyi isterim. Ama bu sene katılmıyoruz diye biliyorum.  Belki seneye.

Hayalinde daha neler yapmak var?

Çok yapmak istediğim sey var ve suan hala yolun başındayım. çalışmalarıma devam edip hedeflerime ulaşmaktır hayalim. Ayrıca fırsat bulduğumda Güney Amerika’ya gitmek istiyorum.

The Music Of Now’u nasıl buldun?

Gayet keyifli. Tüm okurlara sevgiler..

Yılmaz Özdemir 

THE MUSİC OF NOW

Ayda: Eurovision için teklif gelirse..

0

Merhaba Ayda, Nasılsın? Öncelikle ‘Boğazda yangın var’ ın başarısı için tebrik ederiz..

Teşekkür ederim.

Yarışma’dan sonra bir sessizliğe büründünüz ve daha sonra ilk çalışmanız olan ‘Boğazda yangın var’ı çıkardınız bu şarkıda kimlerle çalıştınız? Şarkının bir hikayesi nedir?

Şarkı bana demo halinde geldi ve bende çok beğendim. Gürsel Çelik’i  arayıp bunu kayıt edelim dedim. Plak şirketime demo halini dinlettim ve onlarda çok beğendiler böylece şarkının kayıtına başlamış ve bitirmiş olduk böylece. şarkı Onur Özdemir ve Alper Narman tarafından yazıldı ve klip Evren Arasıl tarafından çekildi.

Şarkı seçiminde sizin için en çok önemli şey nedir?

En önemli şey bana hitap etmesi. Beni yansıtmayan bir şarkıyı söylesem inandirici olmaz.

Yeni şarkı ne zaman geliyor? Çalısmalar varmı?

Şuan yeni single çalışmaları var ve onun kayıtına başladık. Yaz için güzel bir şarkı olduğuna inanıyorum.

Ayda küçükken nasıl bir cocuktu? Neler yapmayı severdi?

Neşeli ve deli dolu bir çocuktum, Evde hep dans ederek ve  şarkı söyleyerek buyudum.

Konserler nasıl geçiyor? Konserden önce ne gibi hazırlıkların olur?

Yaz dönemi için konser hazırlıkları başladı, repartuarımız’da hazır. Orkestramızla çalışmalara başladık.. Haftaya İsveç’te konserim var onun için çok sevinçliyim çünkü ilk defa doğduğum ülkede şarkımı söyleyeceğim..

Albüm ne zaman geliyor? Eğer albüm çalışması var ise kimlerle çalışmak istersin bu albümde?

Şuan album için bir tarih yok. Şarkı dinlemeye devam ediyorum şuan. Album için özellikle calışmak istediğim birisinden ziyade şarkılar hem hit olsun hem beni ve tarzımı hitap etsin istiyorum. Ama tabiki aklımda beraber çalışmak istediğim bir kaç isim var.

Kimleri dinliyorsun şu sıralar? Beğendiğin kimler var Yurt içi ve Yurt dışı?

D’angelo uzun bir aradan sonra yeni bir albüm cıkarttı onu dinlemeye başladım. Beğendiğim bir çok isim var ama hepsini şuan sayamıyorum, Ismi yeterince duyulmayan ve benim zaman zaman çok dinledigim isim var Birsen Tezer. Muzikseverlere tavsiye ederim.

Eurovision için teklif gelse ne düşünürsün?

Eğer teklif gelirse seve seve ülkemi temsil etmeyi isterim. Ama bu sene katılmıyoruz diye biliyorum.  Belki seneye.

Hayalinde daha neler yapmak var?

Çok yapmak istediğim sey var ve suan hala yolun başındayım. çalışmalarıma devam edip hedeflerime ulaşmaktır hayalim. Ayrıca fırsat bulduğumda Güney Amerika’ya gitmek istiyorum.

The Music Of Now’u nasıl buldun?

Gayet keyifli. Tüm okurlara sevgiler..

Yılmaz Özdemir 

THE MUSİC OF NOW

Demet Sabancı: “Kadınlara pozitif ayrımcılık yapmıyoruz”

0
Türkiye’nin en başarılı iş kadınlarından Demet Sabancı Çetindoğan, Posta Gazetesi Ankara Temsilcisi ve CNN Türk program yapımcısı Hakan Çelik’in sorularını yanıtladı. Sosyete kavramından ekonominin gidişatına, sosyal sorumluluk projelerinden Sabancı Ailesi ile ilgili merak edilenlere kadar pek çok konuda ilginç açıklamalar yaptı. Kadınların ekonomiye katılmasının olumlu olduğunu belirten Demet Sabancı, bununla birlikte kadınların erkeklerden daha başarılı olmasının bir “tevatür” olduğunu söyledi. Sabancı aynı zamanda şirketlerinde kadınlara asla pozitif ayrımcılık uygulanmadığının altını çizdi, kadınların da tıpkı erkekler gibi çalışması gerektiğini ifade etti.

Türkiye’de çok köklü ve varklı aile dediğimizde çok az soyadı var; neden daha çok aile şirketi yaratamadık?

Durun bakalım daha erken bir evredeyiz. Asıl bundan sonra daha çok çıkacak. Siz bunu İngiltere’ye bakıp söylüyorsunuz. ABD’ye bakıp söylüyorsunuz. Avrupa’ya bakıp söylüyorsunuz. Türkiye’de en az 15 tane büyük aile var. Modern Türkiye ekonomisinin başlangıcı olsa olsa ikinci Dünya Savaşı sonrası… Dış ticaret deseniz 83’te Özal’la başladı. İngiltere’de ve Almanya’da buhar makinesinin bulunmasından bu yana… Hollanda’da 1500’lerdeki ilk coğrafi keşiflerden sonra bu işler büyümüş. ABD ordan burdan gidip getirdiği zenginliği paylaşmış. Biz Balkanlardan geri gelirken tabiri caizse ceketimizi alıp geldik.  Petrol yok… Silah sattırmamışlar… Burnumuzun dibindeki 12 adaları bile alamamışız. Bugün Türkiye’deki bu aileler belki devlet teşvikiyle yola çıkmıştır ama sermayelerini af buyurun ama köle gibi çalışarak biriktirmişlerdir. Rusya’daki oligarkları devletin petrol kaynaklarının üzerine çöküp servet yapması gibi bir durum değildir Türkiye’deki. Yani biraz beklemek lazım. Durum hiç fena değil.

Harvey Nichols, Donna Karan gibi lüks markaların getirdiniz; Türkiye bu kadar zengin bir ülke mi? Bizim lükse bakışımız nasıl?

Bu mağazalar Portekiz’de de var. Portekiz o kadar zengin mi? Petrolün fiyatını düşürdüler, Rusya batışa sürüklendi ama en çok lüks tüketen Ruslar. Burada asıl olan talebi karşılamaktır. Bu tip ürünlerin Pakistan’da da alıcısı var. Bu markaların Türkiye’de olmaması eksikliktir. İstanbul dünyanın buluşma noktalarından biri. Türkiye’de yaşayan yabancılar var, milyonlarca turist var, Türkiye ile iş yapan yabancılar var, ben bu markaları kullanmak istiyorum diyen Türkler var. Arayanın aradığını bulması meselesi bir gelişmişlik göstergesidir. Arabalardan da belli değil mi? Bunu eleştirilecek bir durum olarak değil tespit olarak yansıtmak lazım. Japonlar dünyanın en alçak gönüllü milletidir ama 500 dolarlık ayakkabılar peynir ekmek gibi satılır. Lüks insanın kendisiyle ilgili bir mesele. Paranızın olup olmamasıyla ilgili değil. Biz lüksü ciddi bir sorun olarak değil bir pazar meselesi olarak ele alıyoruz.

Türkiye şartlarında iş hayatında kadın olmak zor mu? Erkeklerle çalışmak zor mu?

Benim bu şekilde bir ayrımım hiç olmadı. Kadın, üzerindeki sorumlulukları pozitife çevirerek başarıya, erkeğe göre daha çabuk ulaşabiliyor. Fakat toplumdaki genel erkek modeline baktığımızda sorumlulukların bu denli ağır olmadığını görürüz.. Dolayısıyla kadın, erkeğe göre daha ağır sorumluluklar taşıyor ama buna rağmen şans verildiğinde beyni daha detaycı çalışan kadınlar, iş hayatında başarılı oluyor.

Varlıklı ve köklü bir aileden gelmenin avantajları muhakkak, peki çok dezavantajları var mı? Sabancı soyadını taşımak zor mu?

İnsanlar her zaman sahip olduğumuz soyadının bize kolaylık sağladığını düşünüyor. Bunu engellemek mümkün değil. Bununla yaşamaya alıştım artık. Ama samimiyetle şunu söylemeliyim ki Sabancı soyadı bir takım noktalarda avantaj olsa da çoğu zaman sizi büyük bir sorumluluk baskısı altına alıyor. Biz elimizdeki imkanları kendimizden çok ulusumuz için kullanmak yönünde eğitildik. Biz de kendi çocuklarımızı bu sorumluluk duygusuyla yetiştiriyoruz. Bize tanınan ve işimizi kolaylaştıran bir yasa yok ki? Kim ne yaşıyorsa bizde aynısını yaşıyoruz.

Babanız Hacı Sabancı, Türkiye’nin en köklü ve önemli iş adamlarından biriydi, neler öğrendiniz ondan?

Bana hem toplumda hem de arkadaş çevremde  davranışlarıma dikkat etmem gerektiğini, zayıf yada mağdur kişilere yardımcı olmaya çalışmam gerektiğini söylemişti. Bunu söylerken sadece maddi varlığımızdan dolayı söylemediğini anladım. Babam çok büyük bir insandı. Maneviyatı çok kuvvetliydi.

Hangi şartlar olursa olsun mütevazi olmak ve hayatta önceliğimi belirlemek diyebilirim. 

Demsa, bugün ciddi yatırımları olan büyük bir şirkete dönüştü; yeni markalar ve projeler eklenecek mi?

Birlikte çalıştığımız çok marka var. Bunlar dünya moda ve lüks tüketim pazarının devleri. Bizim potansiyelimizi gördüler ve iş geliştirme becerilerimizi takdir ediyorlar. 2016’da ünlü Fransız moda mağazaları zinciri Galeries Lafayette’i de açmış olacağız.

Tekstil konusunda önemli bir geçmiş ve deneyime sahipsiniz; Türkiye’de son yıllardaki ivmesini nasıl buluyorsunuz?

Tekstil yalnızca tekstil değildir. Bu sektörle ilgili gelişmekte olan ülkelerin sanayisi gibi bir klişe var. Ama İtalya, Fransa, Almanya gibi ülkeler bgün modadan, teknik tekstilden çok önemli gelir elde ediyorlar. İtalya ben otomotiv ülkesiyim tekstilden çıkayım gibir tavır içine girmiyor. ABD bugün özellikle Batı yakasında çok ciddi yüksek katma değerli üretim yapıyor. Klişelere takılıp kalmak her zaman hata yaptırır. Türkiye tekstilde kulvar değiştirecek, vites yükseltecek.

Ekonomi kötüye gidebilir gibi bir kaygı var; dolar çok hareketli. Türk ve yabancı yatırımcılar nasıl bir yol izleyecek?

Ekonomik kriz konusunun psikolojik bir tarafı var. Ben döviz kurunu serbest piyasada kilitlenmiş görmeden kötümserlik düşünmem. Elbette bu sürecin yönetilmesiyle ilgili belirsizliklerin olumsuz etkisi oldu. Ancak mesele yerel bir mesele değil. Euro’nun çözmesi gereken sıkıntılar var. Biz kendimizi FED’in yerine koyup bir şeyleri yönetemeyiz. Ayrıca kriz bir kez patladıktan sonra kimin ne yapacağı ile ilgili bir yorumda bulunmanın kehanet olduğunu düşünüyorum. Bence yapılması gereken iyimserlik mesajlarına odaklanmaktır.

Siz ekonomik anlamda yıkıcı bir kriz bekliyor musunuz?

Dünyanın yarısı krizdeyken, Avrupa kendi yarattığı para biriminin arkasında durmakta zorlanırken Türkiye’de kriz çıkacak bir tek Türkiye mi ekonomiyi iyi yönetemedi diyelim? Bütün dünya krizde. Çünkü türev piyasalarda olmayan paralarla sanal zenginlikler yaratıyoruz. Ama bu olmayan para sonuçta kimsenin karnını doyurmuyor. ABD teknoloji satamasa çıkabilir miydi girdiği krizden. İstanbul depremi için ne diyorlar “Büyük İstanbul depremi olacak ama ne zaman olacağını bilmiyoruz. Aynı şeyi ben kriz için söylemek istiyorum. Hatta daha ileri bir şey söyliyeyim. Bir kriz patlayacak ama sonuçta o kriz de geçecek. Kriz ilk defa olmuyor. 2001 krizi için ne dediler, Ama o da geçti. Krizi beklemeyin ona hazırlanın. Şimdi ve daima… 

Sabancı Holding, içinden farklı şirketleri doğurdu; o çizgide neydi birbirinize uymayan?

Uyumsuzluk olarak bakmamak lazım bu kararlara..Zor ama büyütücü, geliştirici bir enerjiydi bu. Biz zor olanı seçtik. Kendi yolumuzu çizerek, kendi yolunu çizme duygusuyla hareket eden insanlara örnek olduk. Bu garipsenecek bir tutum değildir. Böylece hem ailemiz hem de ekonomimiz büyüyor.

Sabancı Holding’te büyük kararlar alınırken siz de mutlaka fikir beyan eder misiniz?

Hayır, ben sadece hissedarım.

Günde kaaç saat çalşıyorsunuz? Bir karar alırken eşiniz Cengiz beyle mutlaka enine boyuna konuşur musunuz?

Çoğu zamanlar hafta sonu bile çalışıyorum. Günlük işlerde birbirimize müdahale etmeyiz. Ama mutlaka fikir teatisin de bulunuruz.

Eşinizle ortak olmak nasıl bir his? Eve iş taşır mısınız?

Eşim perakende ve inşaat işiyle ilgili. Ben de sağlık ve medya ile ilgiliyim. İş dağılımından dolayı odaklandığımız konularda daha rahat çalışabiliyoruz. Ofislerimiz ayrı. Akşamları evde herkes kendi işini anlatıyor.

Kaç kişiye istihdam sağlıyorsunuz? Türkiye başka ülklerle baş edecek bir gelişmişliğe sahip mi vakıf olduğunuz alanlarda?

2000 yılında eşim Cengiz Bey ile Demsa Group’u kurduğumuzda amacımız, dünyaca ünlü bir çok markayı Türkiye pazarında yaygınlaşması olduğundan bunu gerçekleştirirken öncelikle kendimize ve Türk tüketicisine yakın ve büyüyebilecek markalar seçmekti… bugün DEMSA 126 mağaza, 1203 çalışanı olan bir perakende markası haline geldi ve sektörün ana oyuncularından olduk.

Yatırım yaparken ya da işler planladığınız dışında gittiğinde korkar mısınız? Naif bir tarafınız var mıdır kadın olarak?

Her kadının naif bir tarafı vardır. İşler planladığım gibi gitmediğinde korkarmıyım, korkarım tabi. Ama panik yapmam, çözüm odaklı çalışırım her zaman… Korkunun ecele faydası var mı ki? Krizi atlatmaya çalışır elimizden ne gelirse a-b-c planlarımızı ortaya koyarız. İş hayatında korkuya yer yok, kaçacak yer de yok…

Başarısızlığı hazmeder misiniz? Egonuz yüksek mi?

Tabi ki başarısızlık hazmedilmesi gereken bi durum. Hayatın getirisi.. Kazanmak kadar kaybetmek…Hatta arada da başarısızlık büyük başarıarın anahtarı da olabilir. Çağımızın sorunlarından biri sanırım bu ego problemleri. Sanırım dengeli bir egom var. (Gülerek anlatıyor)

Sanat, sosyal sorumluluk projelerinde de çok ön plandasınız…

Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü katılım benim yaşam biçimim. Ben sosyal sorumluluk faaliyetlerini, hayatının merkezine koymuş bir insanım. Günümün önemli bir kısmını kadınlar, çocuklar için hazırlanmış sosyal projelere ayırıyorum. Bu bir boş vakit çabası değil.

İş hayatında en zorlandığınız anı hatırlıyor musunuz?

Demsa’yı kurma kararımızdı diyebilirim… Çok risk aldık. Çok çalışarak doğru minik adımlar atarak…

2 Kız 1 erkek evladınız var; nasıl vakit geçiriyorsunuz? Bu kadar iş yükünden kalite zaman kalıyor mu geriye?

Her yere eşit zaman ayırmaya  çalışıyorum. İşte bunu iyi organize ettiğimi düşünüyorum. Sanırım ayırdığım vakitlerin en kıymetlisi ailemle geçirdiğim zaman. 

Onlar ne olmak istiyor? Gelecekleri konusunda yönlendirici olacak mısınız? Yoksa kararları konusunda özgürler mi?

Çocuklarım. Her zaman kararlarına saygı duyuyor ve sonuna kadarda yanlarında olacağımı biliyorum. Ben çocuklarımın iyi eğitim aldıktan sonra kendi hayallerinin peşinden gitmesini isterim.

Zaman zaman dünyanın farklı yerlerinde, farklı projeler için Türkiye’ye gelen önemli insanları da ağırlıyorsunuz, bizi nasıl buluyorlar?

Dünyanın en önemli sanatçılarını, fikir ve düşünce adamlarını, kanaat önderlerini evimizde ağırladığımız doğrudur. Türk misafirperverliğini, Türk aile yapısını anlatmaya çalışarak;  Türkiye’nin tanıtımına somut destek vermek amacımız.

UNESCO Direktörü Irina Bokova, Placido Domingo, President of Europa Nostra, John Malkovich, Oprah Winfrey, Roberto Cavalli, Angelina Missoni, Diane Von Furstenberg, Elie Tahari, Michael Kors misafir ettiğimiz isimlerden bazıları.

İş hayatı, anne ya da eş olmak… Hangisi daha zor?

Denge. İyi bir denge kurmak gerek… Aile içindeki huzur ve mutluluk insanın iş hayatına doğrudan katkıda bulunuyor. 

Amcanız rahmetli Sakıp Sabancı çok doğal bir karaktere sahipti, halkın içinden… Bu hava size de geçti mi?

O nev- i şahsına münhasır biriydi. Onun gibi bir sürekli gelmiyor. Taklit edilemez bir samimiyeti ve doğallığı vardı. Ben kendimde ondan bir parça aramıyorum. Gerçekten onu tanımak tek başına büyük keyifti. Onun gibi adamlardan on onbeş tane zor sayarsınız.

En sevdiğiniz yönünüz nedir? Ve en sevmediğiniz?

En sevdiğim yönüm… Sakinliğim.. Babamdan aldığım bir yön sanırım. En sevmediğim yön ise çok tez canlı oluşumdur… 

Kök hücre yatırımınız babanızın vefatından sonra olmuştu, sağlık sektöründe daha ne gibi ilerlemeleriniz olacak?

Sağlık kuruluşumuz; Onkim; Rahmetli babam Hacı Sabancı’yı maalesef akciğer kanserinden kaybettik. Hastalığını öğrendiğimizde cinsi sebebiyle çok hızlı yayıldığını ve tıbben yapılabilecek fazla alternatifi olmadığını gördük. Bundan kısa bir zaman sonrada kök hücrenin ileride birçok hastalığa çare olacağı üzerinde çeşitli çalışmaların başladığını öğrendim ve ilgimi çekti. Ve bu konu da temel başlangıç olarak kök-hücre saklama yani bankacılığı üzerine bir laboratuar kurduk.

Onkim yasal izinleri olan şu an için kordon kanı bankacılığı yapan bir sağlık kuruluşudur. Hem Duke Üniversitesi, hem de Avusturyalı bir firmayla anlaşmamız mevcut.

Sosyete, sosyetik iş kadını olarak anılmayı seviyor musunuz?

Bu şekilde anıldığımı açıkcası hiç sanmıyorum. Ben üretim yapıyorum, istihdam sağlıyorum, risk alıyorum, yatırım yapıyorum, kazanıyorum, kaybediyorum… Her şeyden önemlisi çalışıyorum. Sosyal sorumluluk projeleri içinde yer alıyor olmam vaktimin bolluğundan değil sorumluluğumun yüksekliğinden. Sosyete kelimesinin anlamını  bilen birisi olarak o çerçeveye alınan insanları aşağılamam ama günlük konuşma dilindeki içeriğini de hiçbir yerinden kendime uygun bulmam. 

Bazen varlıklı ailelerin, yalnız gösteriş için sosyal sorumluluk projelerine katıldığı düşünülüyor, bu önyargıyı değşitirdiğinizi düşünüyor musunuz?

Bu şekilde bir düşünce olduğunu açıkcası ben hiç düşünmüyorum. Ya da benim dahil olduğum sosyal sorumluluk projelerinde böyle hanımların olduğunu düşünmüyorum.

Holding’ten ayrılıp Demsa’yı kurdunuz ve kendinize bu yeni işinizde kazandığınız parayla ne aldınız ilk? Hediye olarak?

Hiç bir şey. Doğrusu hiç aklıma gelmedi.

İş dünyasını kadınlar yönetseydi, ekonomik anlamda daha büyük bir ivmemiz olur muydu?

Böyle romantik bir konuya girmeye gerek yok. Dünyanın bütün ülkelerinde tarihin ilk gününden bu yana piyasada erkekler daha çoktur. Bunun nedenini düşünmek lazım. O benim işim değil. Kadının değeri katkısı falan ayrı bir tartışma konusu ama pozitif ayrımcılık yapılacak diye varoluşsal bir takım yersiz tartışmalara girmeye gerek yok. Kadınlar ekonomiye katılırsa ekonomi büyür. Ama kadınların erkeklerden daha başarılı olabileceği meselesi tevatürdür.

Şirketler grubunuzda pozitif ayrımcılık var mı kadınlara?

Asla, olası ihtimal bile değildir. Kadın da tıpkı erkek gibi sadece toplumun bir parçasıdır. Erkek personelimiz nasıl hangi görevlerde yer alıp, karşılığında neler elde ediyorsa hanım personellerimiz için de aynı şartlar geçerlidir.

Bizler bu pozitif ayrımcılığın olmaması için çalışmaları olan insanlarız. Türkiye’de bu amaca hizmet eden önemli sivil toplum örgütleri ve çok sayıda gönüllü var. Kadın girişimciliği açısından belki dünyanın zirvesinde değiliz ama kadınların girişim konusundaki cesareti açısından dikkat çekici bir potansiyele sahip olduğumuza inanıyorum.

Bir kadın olarak, ‘kadına şiddeti’ nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadın değil insanlık sorunudur kanımca. Ancak kabul etmek gerekir ki şiddet, fiziksel üstünlüğü kötüye kullanma durumu olduğu için genelde mağdurlar kadınlar ya da çocuklar olmaktadır. Kadınlara yönelik şiddetin ve istismarın arkasında psikolojik, sosyal, siyasal, kültürel pek çok gerekçe bulunmaktadır. Aile yapısı ve aile içi ilişkiler öncelikle değerlendirilmelidir. İlk olarak aile içi eğitimde ve yetiştirme modelleriyle eğitim ele alınmalıdır. TİKAD olarak da hem akademisyenler hem de basından önemli kişilerle beraber olduk. 

Sabancı Vakfı’nda aktif bir göreviniz var mı?

Sabancı vakfında aktif bi görevim yok… Ama her zaman desteklediğim gönül bağım olan bir vakıftır…  

Tablolara meraklısınız; size ait kaç tablo var koleksiyonunuzda? En pahalısı kimin ve ne kadardı? Hangi ressamlara hayranlık duyarsınız?

Türk resim sanatı tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze uzanan süreçte oluşturulmuş, dönemleri belirleyen başyapıtlar yer almaktadır.Cengiz Beyin yönetimindedir. Demsa Group, köklü bir geçmişe sahip olan Türk sanatını dünü ve bugünü ile sunabilmek amacıyla yakın bir tarihte söz konusu koleksiyonunu Pritzker ödüllü mimar Zaha Hadid’le çalışmalarımıza devam etmekteyiz.

Dünyaya bir daha gelseydiniz, ne okumak, nerde olmak ve ne olmak isterdiniz?

Tam yaşamak istediğim hayatta istediğim yerdeyim ve bu yüzden çok şanlı bir insanım. 

Modayla aranız nasıl? Çok para harcar mısınız?

Çok para harcamak göreceli bir kavram. Ancak şunu söyleyebilirim; Genelde kendimce bir bütçem vardır. Ve ona sadık kalmaya çalışırım. Bir tarzım var. Güncel çizgilerle birlikte klasik giyinmeyi severim.

Milyar dolarlık bütçeleri yönetiyorsunuz, bazen bu başarının altında ezildiğiniz oluyor mu?

Bakın ben bunlara takılan bir iş insanı hiç bir zaman olmadım. Tabi ki her yatırım, her girişim başarılı bir ivme çizecek diye bir şart yok. Önemli olan doğru kararlar, dogru yatırımlar doğru zamanlama doğru bir ekip.

Sosyal medyada aktifsiniz oldukça…

Sosyal Medya artık olmazsa olmaz. Twitter kullanıyorum. Çok yeni de Instagram hesabımı açtım. Eğlenceli buluyorum aslında. Kimi zaman çağın vebası olduğunu kimi zamanda hayatın bir parçası diye düşünüyorum.

Çok sık seyahat eder misiniz? Kıskandığınız ülkeleri şehirler, markalar olur mu sizi hırslandıran?

Çok sık ış seyahatlerim oluyor. Londra, Cannes ve New York’ta bulunmak beni çok mutlu eder… Tabiî ki nerelere giderseniz gidin, İstanbul. İstanbul Boğazı, Halici, Rumeli ve Anadolu hisarının hikayesi, sarayları, sarnıçları, meydanları, Camileri nerede var.

Maçka Otel’in öününde bir ağaç haberiniz gündeme geldi… İddialar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Herkesin duruşu misyonu vizyonu ve yaptığı işler ortadadır. Vicdanım o kadar rahat ki anlatamam size. Bir kaç zaman sonra inanın özür dilemek için arayanlar olacaktır. Bu güne kadar olanlar gibi…

Kuzenlerinizle, Ali Sabanci vs. gibi rekabet içinde misiniz? Yarışır mısınız, bu konularda şakalaşır mısınız?

Bırakın kuzenlerimi kimseyle rekabet, bir yarış telaşım hiç bir zaman olmadı. Herkesin riski ayrıdır ki onların başarıları beni gönülden mutlu eder onurlandırır. Ben biliyorum ki benim başarım da onları mutlu eder. Hele ki Ali Bey’i (Sabancı) küçük kardeşim gibi çok severim, inanır her zaman da destekler yanında olurum. 

Hakan Çelik 10.04.2015

Fotoğraf: Muzaffer Kantarcıoğlu

CNNTÜRK

Demet Sabancı: “Kadınlara pozitif ayrımcılık yapmıyoruz”

0
Türkiye’nin en başarılı iş kadınlarından Demet Sabancı Çetindoğan, Posta Gazetesi Ankara Temsilcisi ve CNN Türk program yapımcısı Hakan Çelik’in sorularını yanıtladı. Sosyete kavramından ekonominin gidişatına, sosyal sorumluluk projelerinden Sabancı Ailesi ile ilgili merak edilenlere kadar pek çok konuda ilginç açıklamalar yaptı. Kadınların ekonomiye katılmasının olumlu olduğunu belirten Demet Sabancı, bununla birlikte kadınların erkeklerden daha başarılı olmasının bir “tevatür” olduğunu söyledi. Sabancı aynı zamanda şirketlerinde kadınlara asla pozitif ayrımcılık uygulanmadığının altını çizdi, kadınların da tıpkı erkekler gibi çalışması gerektiğini ifade etti.

Türkiye’de çok köklü ve varklı aile dediğimizde çok az soyadı var; neden daha çok aile şirketi yaratamadık?

Durun bakalım daha erken bir evredeyiz. Asıl bundan sonra daha çok çıkacak. Siz bunu İngiltere’ye bakıp söylüyorsunuz. ABD’ye bakıp söylüyorsunuz. Avrupa’ya bakıp söylüyorsunuz. Türkiye’de en az 15 tane büyük aile var. Modern Türkiye ekonomisinin başlangıcı olsa olsa ikinci Dünya Savaşı sonrası… Dış ticaret deseniz 83’te Özal’la başladı. İngiltere’de ve Almanya’da buhar makinesinin bulunmasından bu yana… Hollanda’da 1500’lerdeki ilk coğrafi keşiflerden sonra bu işler büyümüş. ABD ordan burdan gidip getirdiği zenginliği paylaşmış. Biz Balkanlardan geri gelirken tabiri caizse ceketimizi alıp geldik.  Petrol yok… Silah sattırmamışlar… Burnumuzun dibindeki 12 adaları bile alamamışız. Bugün Türkiye’deki bu aileler belki devlet teşvikiyle yola çıkmıştır ama sermayelerini af buyurun ama köle gibi çalışarak biriktirmişlerdir. Rusya’daki oligarkları devletin petrol kaynaklarının üzerine çöküp servet yapması gibi bir durum değildir Türkiye’deki. Yani biraz beklemek lazım. Durum hiç fena değil.

Harvey Nichols, Donna Karan gibi lüks markaların getirdiniz; Türkiye bu kadar zengin bir ülke mi? Bizim lükse bakışımız nasıl?

Bu mağazalar Portekiz’de de var. Portekiz o kadar zengin mi? Petrolün fiyatını düşürdüler, Rusya batışa sürüklendi ama en çok lüks tüketen Ruslar. Burada asıl olan talebi karşılamaktır. Bu tip ürünlerin Pakistan’da da alıcısı var. Bu markaların Türkiye’de olmaması eksikliktir. İstanbul dünyanın buluşma noktalarından biri. Türkiye’de yaşayan yabancılar var, milyonlarca turist var, Türkiye ile iş yapan yabancılar var, ben bu markaları kullanmak istiyorum diyen Türkler var. Arayanın aradığını bulması meselesi bir gelişmişlik göstergesidir. Arabalardan da belli değil mi? Bunu eleştirilecek bir durum olarak değil tespit olarak yansıtmak lazım. Japonlar dünyanın en alçak gönüllü milletidir ama 500 dolarlık ayakkabılar peynir ekmek gibi satılır. Lüks insanın kendisiyle ilgili bir mesele. Paranızın olup olmamasıyla ilgili değil. Biz lüksü ciddi bir sorun olarak değil bir pazar meselesi olarak ele alıyoruz.

Türkiye şartlarında iş hayatında kadın olmak zor mu? Erkeklerle çalışmak zor mu?

Benim bu şekilde bir ayrımım hiç olmadı. Kadın, üzerindeki sorumlulukları pozitife çevirerek başarıya, erkeğe göre daha çabuk ulaşabiliyor. Fakat toplumdaki genel erkek modeline baktığımızda sorumlulukların bu denli ağır olmadığını görürüz.. Dolayısıyla kadın, erkeğe göre daha ağır sorumluluklar taşıyor ama buna rağmen şans verildiğinde beyni daha detaycı çalışan kadınlar, iş hayatında başarılı oluyor.

Varlıklı ve köklü bir aileden gelmenin avantajları muhakkak, peki çok dezavantajları var mı? Sabancı soyadını taşımak zor mu?

İnsanlar her zaman sahip olduğumuz soyadının bize kolaylık sağladığını düşünüyor. Bunu engellemek mümkün değil. Bununla yaşamaya alıştım artık. Ama samimiyetle şunu söylemeliyim ki Sabancı soyadı bir takım noktalarda avantaj olsa da çoğu zaman sizi büyük bir sorumluluk baskısı altına alıyor. Biz elimizdeki imkanları kendimizden çok ulusumuz için kullanmak yönünde eğitildik. Biz de kendi çocuklarımızı bu sorumluluk duygusuyla yetiştiriyoruz. Bize tanınan ve işimizi kolaylaştıran bir yasa yok ki? Kim ne yaşıyorsa bizde aynısını yaşıyoruz.

Babanız Hacı Sabancı, Türkiye’nin en köklü ve önemli iş adamlarından biriydi, neler öğrendiniz ondan?

Bana hem toplumda hem de arkadaş çevremde  davranışlarıma dikkat etmem gerektiğini, zayıf yada mağdur kişilere yardımcı olmaya çalışmam gerektiğini söylemişti. Bunu söylerken sadece maddi varlığımızdan dolayı söylemediğini anladım. Babam çok büyük bir insandı. Maneviyatı çok kuvvetliydi.

Hangi şartlar olursa olsun mütevazi olmak ve hayatta önceliğimi belirlemek diyebilirim. 

Demsa, bugün ciddi yatırımları olan büyük bir şirkete dönüştü; yeni markalar ve projeler eklenecek mi?

Birlikte çalıştığımız çok marka var. Bunlar dünya moda ve lüks tüketim pazarının devleri. Bizim potansiyelimizi gördüler ve iş geliştirme becerilerimizi takdir ediyorlar. 2016’da ünlü Fransız moda mağazaları zinciri Galeries Lafayette’i de açmış olacağız.

Tekstil konusunda önemli bir geçmiş ve deneyime sahipsiniz; Türkiye’de son yıllardaki ivmesini nasıl buluyorsunuz?

Tekstil yalnızca tekstil değildir. Bu sektörle ilgili gelişmekte olan ülkelerin sanayisi gibi bir klişe var. Ama İtalya, Fransa, Almanya gibi ülkeler bgün modadan, teknik tekstilden çok önemli gelir elde ediyorlar. İtalya ben otomotiv ülkesiyim tekstilden çıkayım gibir tavır içine girmiyor. ABD bugün özellikle Batı yakasında çok ciddi yüksek katma değerli üretim yapıyor. Klişelere takılıp kalmak her zaman hata yaptırır. Türkiye tekstilde kulvar değiştirecek, vites yükseltecek.

Ekonomi kötüye gidebilir gibi bir kaygı var; dolar çok hareketli. Türk ve yabancı yatırımcılar nasıl bir yol izleyecek?

Ekonomik kriz konusunun psikolojik bir tarafı var. Ben döviz kurunu serbest piyasada kilitlenmiş görmeden kötümserlik düşünmem. Elbette bu sürecin yönetilmesiyle ilgili belirsizliklerin olumsuz etkisi oldu. Ancak mesele yerel bir mesele değil. Euro’nun çözmesi gereken sıkıntılar var. Biz kendimizi FED’in yerine koyup bir şeyleri yönetemeyiz. Ayrıca kriz bir kez patladıktan sonra kimin ne yapacağı ile ilgili bir yorumda bulunmanın kehanet olduğunu düşünüyorum. Bence yapılması gereken iyimserlik mesajlarına odaklanmaktır.

Siz ekonomik anlamda yıkıcı bir kriz bekliyor musunuz?

Dünyanın yarısı krizdeyken, Avrupa kendi yarattığı para biriminin arkasında durmakta zorlanırken Türkiye’de kriz çıkacak bir tek Türkiye mi ekonomiyi iyi yönetemedi diyelim? Bütün dünya krizde. Çünkü türev piyasalarda olmayan paralarla sanal zenginlikler yaratıyoruz. Ama bu olmayan para sonuçta kimsenin karnını doyurmuyor. ABD teknoloji satamasa çıkabilir miydi girdiği krizden. İstanbul depremi için ne diyorlar “Büyük İstanbul depremi olacak ama ne zaman olacağını bilmiyoruz. Aynı şeyi ben kriz için söylemek istiyorum. Hatta daha ileri bir şey söyliyeyim. Bir kriz patlayacak ama sonuçta o kriz de geçecek. Kriz ilk defa olmuyor. 2001 krizi için ne dediler, Ama o da geçti. Krizi beklemeyin ona hazırlanın. Şimdi ve daima… 

Sabancı Holding, içinden farklı şirketleri doğurdu; o çizgide neydi birbirinize uymayan?

Uyumsuzluk olarak bakmamak lazım bu kararlara..Zor ama büyütücü, geliştirici bir enerjiydi bu. Biz zor olanı seçtik. Kendi yolumuzu çizerek, kendi yolunu çizme duygusuyla hareket eden insanlara örnek olduk. Bu garipsenecek bir tutum değildir. Böylece hem ailemiz hem de ekonomimiz büyüyor.

Sabancı Holding’te büyük kararlar alınırken siz de mutlaka fikir beyan eder misiniz?

Hayır, ben sadece hissedarım.

Günde kaaç saat çalşıyorsunuz? Bir karar alırken eşiniz Cengiz beyle mutlaka enine boyuna konuşur musunuz?

Çoğu zamanlar hafta sonu bile çalışıyorum. Günlük işlerde birbirimize müdahale etmeyiz. Ama mutlaka fikir teatisin de bulunuruz.

Eşinizle ortak olmak nasıl bir his? Eve iş taşır mısınız?

Eşim perakende ve inşaat işiyle ilgili. Ben de sağlık ve medya ile ilgiliyim. İş dağılımından dolayı odaklandığımız konularda daha rahat çalışabiliyoruz. Ofislerimiz ayrı. Akşamları evde herkes kendi işini anlatıyor.

Kaç kişiye istihdam sağlıyorsunuz? Türkiye başka ülklerle baş edecek bir gelişmişliğe sahip mi vakıf olduğunuz alanlarda?

2000 yılında eşim Cengiz Bey ile Demsa Group’u kurduğumuzda amacımız, dünyaca ünlü bir çok markayı Türkiye pazarında yaygınlaşması olduğundan bunu gerçekleştirirken öncelikle kendimize ve Türk tüketicisine yakın ve büyüyebilecek markalar seçmekti… bugün DEMSA 126 mağaza, 1203 çalışanı olan bir perakende markası haline geldi ve sektörün ana oyuncularından olduk.

Yatırım yaparken ya da işler planladığınız dışında gittiğinde korkar mısınız? Naif bir tarafınız var mıdır kadın olarak?

Her kadının naif bir tarafı vardır. İşler planladığım gibi gitmediğinde korkarmıyım, korkarım tabi. Ama panik yapmam, çözüm odaklı çalışırım her zaman… Korkunun ecele faydası var mı ki? Krizi atlatmaya çalışır elimizden ne gelirse a-b-c planlarımızı ortaya koyarız. İş hayatında korkuya yer yok, kaçacak yer de yok…

Başarısızlığı hazmeder misiniz? Egonuz yüksek mi?

Tabi ki başarısızlık hazmedilmesi gereken bi durum. Hayatın getirisi.. Kazanmak kadar kaybetmek…Hatta arada da başarısızlık büyük başarıarın anahtarı da olabilir. Çağımızın sorunlarından biri sanırım bu ego problemleri. Sanırım dengeli bir egom var. (Gülerek anlatıyor)

Sanat, sosyal sorumluluk projelerinde de çok ön plandasınız…

Sosyal sorumluluk projelerine gönüllü katılım benim yaşam biçimim. Ben sosyal sorumluluk faaliyetlerini, hayatının merkezine koymuş bir insanım. Günümün önemli bir kısmını kadınlar, çocuklar için hazırlanmış sosyal projelere ayırıyorum. Bu bir boş vakit çabası değil.

İş hayatında en zorlandığınız anı hatırlıyor musunuz?

Demsa’yı kurma kararımızdı diyebilirim… Çok risk aldık. Çok çalışarak doğru minik adımlar atarak…

2 Kız 1 erkek evladınız var; nasıl vakit geçiriyorsunuz? Bu kadar iş yükünden kalite zaman kalıyor mu geriye?

Her yere eşit zaman ayırmaya  çalışıyorum. İşte bunu iyi organize ettiğimi düşünüyorum. Sanırım ayırdığım vakitlerin en kıymetlisi ailemle geçirdiğim zaman. 

Onlar ne olmak istiyor? Gelecekleri konusunda yönlendirici olacak mısınız? Yoksa kararları konusunda özgürler mi?

Çocuklarım. Her zaman kararlarına saygı duyuyor ve sonuna kadarda yanlarında olacağımı biliyorum. Ben çocuklarımın iyi eğitim aldıktan sonra kendi hayallerinin peşinden gitmesini isterim.

Zaman zaman dünyanın farklı yerlerinde, farklı projeler için Türkiye’ye gelen önemli insanları da ağırlıyorsunuz, bizi nasıl buluyorlar?

Dünyanın en önemli sanatçılarını, fikir ve düşünce adamlarını, kanaat önderlerini evimizde ağırladığımız doğrudur. Türk misafirperverliğini, Türk aile yapısını anlatmaya çalışarak;  Türkiye’nin tanıtımına somut destek vermek amacımız.

UNESCO Direktörü Irina Bokova, Placido Domingo, President of Europa Nostra, John Malkovich, Oprah Winfrey, Roberto Cavalli, Angelina Missoni, Diane Von Furstenberg, Elie Tahari, Michael Kors misafir ettiğimiz isimlerden bazıları.

İş hayatı, anne ya da eş olmak… Hangisi daha zor?

Denge. İyi bir denge kurmak gerek… Aile içindeki huzur ve mutluluk insanın iş hayatına doğrudan katkıda bulunuyor. 

Amcanız rahmetli Sakıp Sabancı çok doğal bir karaktere sahipti, halkın içinden… Bu hava size de geçti mi?

O nev- i şahsına münhasır biriydi. Onun gibi bir sürekli gelmiyor. Taklit edilemez bir samimiyeti ve doğallığı vardı. Ben kendimde ondan bir parça aramıyorum. Gerçekten onu tanımak tek başına büyük keyifti. Onun gibi adamlardan on onbeş tane zor sayarsınız.

En sevdiğiniz yönünüz nedir? Ve en sevmediğiniz?

En sevdiğim yönüm… Sakinliğim.. Babamdan aldığım bir yön sanırım. En sevmediğim yön ise çok tez canlı oluşumdur… 

Kök hücre yatırımınız babanızın vefatından sonra olmuştu, sağlık sektöründe daha ne gibi ilerlemeleriniz olacak?

Sağlık kuruluşumuz; Onkim; Rahmetli babam Hacı Sabancı’yı maalesef akciğer kanserinden kaybettik. Hastalığını öğrendiğimizde cinsi sebebiyle çok hızlı yayıldığını ve tıbben yapılabilecek fazla alternatifi olmadığını gördük. Bundan kısa bir zaman sonrada kök hücrenin ileride birçok hastalığa çare olacağı üzerinde çeşitli çalışmaların başladığını öğrendim ve ilgimi çekti. Ve bu konu da temel başlangıç olarak kök-hücre saklama yani bankacılığı üzerine bir laboratuar kurduk.

Onkim yasal izinleri olan şu an için kordon kanı bankacılığı yapan bir sağlık kuruluşudur. Hem Duke Üniversitesi, hem de Avusturyalı bir firmayla anlaşmamız mevcut.

Sosyete, sosyetik iş kadını olarak anılmayı seviyor musunuz?

Bu şekilde anıldığımı açıkcası hiç sanmıyorum. Ben üretim yapıyorum, istihdam sağlıyorum, risk alıyorum, yatırım yapıyorum, kazanıyorum, kaybediyorum… Her şeyden önemlisi çalışıyorum. Sosyal sorumluluk projeleri içinde yer alıyor olmam vaktimin bolluğundan değil sorumluluğumun yüksekliğinden. Sosyete kelimesinin anlamını  bilen birisi olarak o çerçeveye alınan insanları aşağılamam ama günlük konuşma dilindeki içeriğini de hiçbir yerinden kendime uygun bulmam. 

Bazen varlıklı ailelerin, yalnız gösteriş için sosyal sorumluluk projelerine katıldığı düşünülüyor, bu önyargıyı değşitirdiğinizi düşünüyor musunuz?

Bu şekilde bir düşünce olduğunu açıkcası ben hiç düşünmüyorum. Ya da benim dahil olduğum sosyal sorumluluk projelerinde böyle hanımların olduğunu düşünmüyorum.

Holding’ten ayrılıp Demsa’yı kurdunuz ve kendinize bu yeni işinizde kazandığınız parayla ne aldınız ilk? Hediye olarak?

Hiç bir şey. Doğrusu hiç aklıma gelmedi.

İş dünyasını kadınlar yönetseydi, ekonomik anlamda daha büyük bir ivmemiz olur muydu?

Böyle romantik bir konuya girmeye gerek yok. Dünyanın bütün ülkelerinde tarihin ilk gününden bu yana piyasada erkekler daha çoktur. Bunun nedenini düşünmek lazım. O benim işim değil. Kadının değeri katkısı falan ayrı bir tartışma konusu ama pozitif ayrımcılık yapılacak diye varoluşsal bir takım yersiz tartışmalara girmeye gerek yok. Kadınlar ekonomiye katılırsa ekonomi büyür. Ama kadınların erkeklerden daha başarılı olabileceği meselesi tevatürdür.

Şirketler grubunuzda pozitif ayrımcılık var mı kadınlara?

Asla, olası ihtimal bile değildir. Kadın da tıpkı erkek gibi sadece toplumun bir parçasıdır. Erkek personelimiz nasıl hangi görevlerde yer alıp, karşılığında neler elde ediyorsa hanım personellerimiz için de aynı şartlar geçerlidir.

Bizler bu pozitif ayrımcılığın olmaması için çalışmaları olan insanlarız. Türkiye’de bu amaca hizmet eden önemli sivil toplum örgütleri ve çok sayıda gönüllü var. Kadın girişimciliği açısından belki dünyanın zirvesinde değiliz ama kadınların girişim konusundaki cesareti açısından dikkat çekici bir potansiyele sahip olduğumuza inanıyorum.

Bir kadın olarak, ‘kadına şiddeti’ nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadın değil insanlık sorunudur kanımca. Ancak kabul etmek gerekir ki şiddet, fiziksel üstünlüğü kötüye kullanma durumu olduğu için genelde mağdurlar kadınlar ya da çocuklar olmaktadır. Kadınlara yönelik şiddetin ve istismarın arkasında psikolojik, sosyal, siyasal, kültürel pek çok gerekçe bulunmaktadır. Aile yapısı ve aile içi ilişkiler öncelikle değerlendirilmelidir. İlk olarak aile içi eğitimde ve yetiştirme modelleriyle eğitim ele alınmalıdır. TİKAD olarak da hem akademisyenler hem de basından önemli kişilerle beraber olduk. 

Sabancı Vakfı’nda aktif bir göreviniz var mı?

Sabancı vakfında aktif bi görevim yok… Ama her zaman desteklediğim gönül bağım olan bir vakıftır…  

Tablolara meraklısınız; size ait kaç tablo var koleksiyonunuzda? En pahalısı kimin ve ne kadardı? Hangi ressamlara hayranlık duyarsınız?

Türk resim sanatı tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen 19. yüzyılın ikinci yarısından günümüze uzanan süreçte oluşturulmuş, dönemleri belirleyen başyapıtlar yer almaktadır.Cengiz Beyin yönetimindedir. Demsa Group, köklü bir geçmişe sahip olan Türk sanatını dünü ve bugünü ile sunabilmek amacıyla yakın bir tarihte söz konusu koleksiyonunu Pritzker ödüllü mimar Zaha Hadid’le çalışmalarımıza devam etmekteyiz.

Dünyaya bir daha gelseydiniz, ne okumak, nerde olmak ve ne olmak isterdiniz?

Tam yaşamak istediğim hayatta istediğim yerdeyim ve bu yüzden çok şanlı bir insanım. 

Modayla aranız nasıl? Çok para harcar mısınız?

Çok para harcamak göreceli bir kavram. Ancak şunu söyleyebilirim; Genelde kendimce bir bütçem vardır. Ve ona sadık kalmaya çalışırım. Bir tarzım var. Güncel çizgilerle birlikte klasik giyinmeyi severim.

Milyar dolarlık bütçeleri yönetiyorsunuz, bazen bu başarının altında ezildiğiniz oluyor mu?

Bakın ben bunlara takılan bir iş insanı hiç bir zaman olmadım. Tabi ki her yatırım, her girişim başarılı bir ivme çizecek diye bir şart yok. Önemli olan doğru kararlar, dogru yatırımlar doğru zamanlama doğru bir ekip.

Sosyal medyada aktifsiniz oldukça…

Sosyal Medya artık olmazsa olmaz. Twitter kullanıyorum. Çok yeni de Instagram hesabımı açtım. Eğlenceli buluyorum aslında. Kimi zaman çağın vebası olduğunu kimi zamanda hayatın bir parçası diye düşünüyorum.

Çok sık seyahat eder misiniz? Kıskandığınız ülkeleri şehirler, markalar olur mu sizi hırslandıran?

Çok sık ış seyahatlerim oluyor. Londra, Cannes ve New York’ta bulunmak beni çok mutlu eder… Tabiî ki nerelere giderseniz gidin, İstanbul. İstanbul Boğazı, Halici, Rumeli ve Anadolu hisarının hikayesi, sarayları, sarnıçları, meydanları, Camileri nerede var.

Maçka Otel’in öününde bir ağaç haberiniz gündeme geldi… İddialar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Herkesin duruşu misyonu vizyonu ve yaptığı işler ortadadır. Vicdanım o kadar rahat ki anlatamam size. Bir kaç zaman sonra inanın özür dilemek için arayanlar olacaktır. Bu güne kadar olanlar gibi…

Kuzenlerinizle, Ali Sabanci vs. gibi rekabet içinde misiniz? Yarışır mısınız, bu konularda şakalaşır mısınız?

Bırakın kuzenlerimi kimseyle rekabet, bir yarış telaşım hiç bir zaman olmadı. Herkesin riski ayrıdır ki onların başarıları beni gönülden mutlu eder onurlandırır. Ben biliyorum ki benim başarım da onları mutlu eder. Hele ki Ali Bey’i (Sabancı) küçük kardeşim gibi çok severim, inanır her zaman da destekler yanında olurum. 

Hakan Çelik 10.04.2015

Fotoğraf: Muzaffer Kantarcıoğlu

CNNTÜRK

Alper Taş: “Kapitalizme karşı savunma değil, hücüm futboluna geçmemiz lazım”

0

Alper Taş: “Kapitalizme karşı savunma değil, hücüm  futboluna geçmemiz lazım”

Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı  Alper Taş ile partinin İstanbul il Merkezi’nin Beyoğlu Talimhane’deki binasında  buluştuğumzda kendisini yüzü fena halde asık gazete okur  buldum.  Adliye’de ölümle sonuçlanan operasyondan, Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan eylemlerden, siyaset ortamının seçim öncesi geldiği noktadan canı oldukça sıkkın görünüyordu.  Yüzünden düşen bin parça dense yeriydi.  Ne yazık ki kendisiyle bu futbol sohbetini böylesi bir haleti ruhiye içinde yaptım. Röportaj sırasında iç çekerek söylediği “futbola devam etmemekten pişmanım” itirafı belki de bu siyasi hava içinde daha da anlam kazanıyordu. Çünkü bu ülke Ahmet Hamdi Tanpınar’ın söylediği gibi evlatlarına kendisinden başka birşeyle ilgilenme imkanını vermiyordu. Bir an bile, küçük bir futbol sohbetine fasıla aralamak bile işte böyle zorlaşabiliyordu.  Yine de konu futbol olunca kara bulutlar bir süreliğine dağıldı. İlk gençlik yıllarındaki kramponlarla uyunan geceler, üniversitede devrimci çalışmanın yorgunluğu ile  yapılan maçlar hatırlandı, mücadeleli maçlardan kalan izlere bakıldı, hatta röportajın sonunda siyasetçilerden bir futbol takımı bile kuruldu.

Alper Taş Kimdir: Alper Taş  1967 yıllı Subaşı Pazar, Rize doğumludur. Rize, Pazarlı olan Taş, Lise ikinci sınıfa kadar kadar Pazar İmam Hatip Lisesi’nde okudu. Taş, üniversiteye kadar olan öğrenimini Pazar’da tamamladı. Şimdiki adı İletişim Fakültesi olan İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Gençlik yıllarında devrimci gençlik mücadelesinin örgütleyicileri arasında yer aldı. ÖDP‘nin kuruluşunda bulundu. Partide Beykoz ilçe yöneticiliği, İstanbul İl Örgütü yöneticiliği, İstanbul İl Başkanlığı, Parti Meclisi üyeliği ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini yürüttü. 2009 yılında yapılan 6. Olağan Büyük Kongre’de Genel Başkanlığa seçildi.

 

Futbolla ilişkiniz nasıl başladı? Profesyonel bir futbolculuk hayatına kadar uzandığını biliyoruz.

Tabi kendimi bildim bileli futbol ilgimi çeken bir spordu. Rize Pazar ilçesinde aktif, dolu dolu, heyecanlı bir futbol yaşamım oldu. Pazarspor’da oynadım üniversiteyi kazanana kadar. Pazar Lisesi’nde takımda oynadım. Rize şampiyonu olmuştu Rize Pazar Lisesi. Ordu’da elemelere katıldım. Rize’de yıldız karmasında oynadım. Giresun’da bölge maçlarına katıldım ama esas olarak Pazarspor’da stoper olarak 4 numarada epey bir görev yaptım.

Nasıl girdiniz takıma?

Pazarspor amatör bir kulüptü şimdi ben diyorum ya kendimi bildim bileli bir gençlik evresinde futbola meraklıydım çocukluğumdan beri futbola ilgim vardı Kendimi Pazarspor’da buldum zaten önce yedek başladım sonra takıma yerleştik.

Nasıl bir futbol, taraftar, maç atmosferi vardı?

Şimdiki gibi yoğun maç trafiği yoktu. Amatör ligdeydik amatör ruh vardı. Pazar küçük yer olduğu için futbol dediğinde başka bir hava olurdu maçı sabırsızlıkla beklerdik. Böyle haftada bir maç olmazdı. Yirmi günde bir olurdu kramponlarla yatardık. Maçı büyük sabırsızlıkla beklerdim. Pazarspor’da taraftarlar da beklerdi. Pazarspor profesyonel olmasına rağmen amatör olduğu zaman daha fazla seyirci gelirdi. O zaman maç insanların tek eğlencesiydi. Takımın maçları yerellikten kaynaklı daha çok ilgi çekerdi. Şimdi yerellik de zayıfladı.

Pazarspor’dan sonra, Rize’den İstanbul’a gelince?

İstanbul’da üniversiteyi kazanınca devam etmek istedim. Aynalıkavak’ta Okmeydanı Fethiyespor vardı. “Seni oraya götürelim” dedi akrabam. Okmeydanı Fethiye 1. Amatör kümede şampiyon oldu. Ondan sonra öğrenci hareketi ile ilgilgiydim. Siyasi faaliyetler içerisine girdik yoğun olarak. İkisi birarada yürümedi. Bir müddet sonra hoca beni takımdan kesti ondan sonra ben de gitmedim.

FUTBOLU BIRAKTIĞIM İÇİN PİŞMANIM

Politik görüşleriniz ve çalışmalarınız nedeniyle mi sizi takımdan kesti hocanız?

Artık herhalde formsuzduk. Kadırga Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum. Daha sonra kulüp bir oda verdi. Bazı ihitiyaçlarımın karşılanmasında kolaylıklar sağladı ama öğrenci olup iyi beslenmen gerekiyordu. Kadırga Öğrenci Yurdu’nda da iyi beslenip futbol oynamak biraz zor oluyordu. O yüzden sürdüremedim. Zeytinburnu Spordan transfer teklifi geldiği söylendi. Ben o zaman bir öğrenci hareketinden dolayı içerideydim.  Sonuç itibari ile muhtemelen emniyetten de bilgiler gelmeye başlamıştır “böyle bir topçunuz var” diye. Bir noktadan sonra bırakmak gerekiyordu onları zorda bırakmamak için. Bir konuşma geçmedi aramızda. Bir maçta hoca takıma koymadı ben de gitmedim. Sonra onlar da sormadı “niye idmanlara gelmedin” diye. Bazen konuşmadan biter ya. Kulüp benim artık aktif devrimcilik yaptığımı hissettikten sonra onların bana ilgisi düşmeye başladı. Benim de işi sürdürme zeminim kalmadığı için yürütemedim ama pişmanım. Futbolu seviyordum. Futbol oynamayı çok seviyordum. İdman topçusu değildim. İdman topçusu vardır bir de maç topçusu vardır. Ben idmanda çok kendimi vermezdim. Formda olmazdım ama maçta çok iyiydim dikkatliydim konsantrasyonum iyiydi.  Fena bir stoper değildim (gülüyor)

PAZARSPOR MAVİ BEYAZ RENKLERİYLE KALBİMİZE TAHT KURMUŞTUR

Okmeydanıspor’daki arkadaşlarınızla Pazarspor’daki arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz?

Pazarspor’u ben zaten takip ediyorum.  Okmeydanı Fethiye için aynı şeyi söyleyemem. Pazarspor doğduğum yer olduğu için maçlarına da gidiyorum denk getirdiğimde Körfez’de maçı vardı geçen gün. Gittim izledim. Pazarspor’da top oynadığım arkadaşlarımla görüşüyorum. Pazarspor’un ikinci başkanı benim o dönem futbol oynadığım arkadaşım. Pazarspor üçüncü lig kırmızı grupta başarılı olması için gönlümüzü veriyoruz. Mavi beyaz renkleriyle kalbimize taht kurmuştur.

Pazarspor’dan sizin için çok değerli bir anı var mı?

Hakan ile top oynamıştım. Hakan vardı Fenerbahçe’de. Hasan Vezir vardı. Hasan Vezir ile oynamıştım Hopa Stadyumunda özel bir maçta. O Rize’deydi. Şu elimdeki farkı görüyorsunuz değil mi düştüm hava topunda. Bu elimdeki çıkıntı orada. Hasan Vezir ile çıktığım hava topunda yere düştüm ve bu el böyle kaldı. En büyük izlerden biri budur.  Vücudumda futbolculuktan kalan iz budur.

Ruhen kalan iz?

Hakan vardı. Küçük Hakan. Rize amatördeydi. Onunla maç yapmıştık. Ondan gözümü korkutmaşlardı onu durdurmak zordur diye. Çok iyi oynayıp onu durdurduğumu düşünüyorum. O maç çok canlı olarak hatıramdadır. Korkumla mücadelem.

Siz kendinizi nasıl stoper olarak buldunuz?

Orada oynamaya başladık halı saha maçında ben defansta oynamayı sevmem. Boy pos fizikten dolayı stoper olduk. Stoper havadan yerden keser savunmanın önünde sürekli santraforu kovalarsın, santrafor golü attı mı hapı yuttun yani işin gücün santroforun polisi olmak.

KAPİTALİZME KARŞI SAVUNMA DEĞİL, HÜCÜM FUTBOLUNA GEÇMEMİZ LAZIM

Şimdi oradan bir alışkanlık mı oldu siyasette de sürekli santrafora gol atmasın diye abluka uygulamak?

Bir türlü saldırıya geçemedik, savunmadık, bir türlü hücuma çıkamadık, çıkmamız lazım. Çünkü kapitalizm herşeyi tahrip ediyor artık kapitalizme karşı savunma değil hücum futboluna geçmemiz lazım (gülüyor)

Futbolda sahada olmak, soyunma odasına yenilgi ile girmek, bunların adabı var psikolojisi var, futbol hayatınız siyasete girdiğinizde size bir fayda sağladı mı?

Dayanışma, kollektivizm, paylaşma, sabır bunlar önemli. Futbol bunları gerektirir. Takım ruhu siyasette de takım ruhunu geliştirmek lazım. Sevinçte ve kederde ortaklık. Takımda da siyasette de aynı şeyler geçerlidir. Soyunma odasına girmek, formaları giymek, ısınmaya çıkmak onların hepsinin ayrı bir hali var, kazandığında sevinci yaşamak, kaybettiğinde hüznü yaşamak. İnsan var içinde ve insana dair herşey, bütün karmaşıklık yaşanıyor. Ruhen güçlü olmalıı, sadece bedenen değil, kafaca da güçlü olmayı gerektiren bir olay.

Politikacıdan futbolcu futbolcudan politikacı olmaz mı neden ikisi arasında hep sert bir duvar var?

Politik fikir olarak politik futbolcular vardır, olmuştur ama futbol hayatı politik kişilikli futbolcuları barındırmıyor. En büyük örneği Metin Kurt’tur. O sporcu sendikası kurmaya çalıştı. Yeteneklerine rağmen barınamadı. Türkiye’deki futbol kulüpleri siyasete göbekten bağlıdır aslında. Her kulübün ülkenin genel siyasi tablosuna bağlı olarak siyasetçilerle bağı vardır ama devrimci bir futbolculuk anlayışı geliştirirseniz kulüplerde yine siyasetin gereği olarak barınamazsınız.

Fenerbahçe oyuncusu Emre gol attıktan sonra rabia işareti yapmıştı. Diyarbakır Amedspor’da oyuncular zafer işareti yapıyor. TFF  Emre için değil ama Amedspor futbolcularının bu işaretini ideolojiklik bakımından incelemeye almayı tercih ediyor. Bu tercihler nasıl belirleniyor?

Çitfe standart, emre popüler futbolcu bir de egemenin siyasetini yapıyor diğeri mazlumun siyasetini yapıyor. Eşit muamele olmuyor. Zafer işareti zaten politik olarak tarif etmemek lazım. Evrensel bir işarettir. Amed’de yaptığı için sorun oluyor. Tüm evrensel manada zafer işareti zafer işaretidir, zaferi kutlamak için bulunan bir işarettir. Futbolcu siyasetin içinde değildir ama futbolu da siyaset arenası haline dönüştürmemek lazım. Futbol futboldur. Ama futbolcunun bir kimliği olur, stadyum dışında düşüncesini ifade eder ama stadyum içinde kalksın “tek yol devrim “desin, olmaz. Onun ince bir ayarı var.

34.DAKİKADA TRİBÜNDE ATILAN SLOGAN SUSSUN DİYE PASOLİG KURULDU

Türkiye solu da futboldan uzak durmadı mı? Küçümsenmedi mi?

Futbol apolitik bir olgu olarak ele alındı. Aslında başlangıcına bakılırsa futbol işçi sınıfı sporudur. Burjuvazi kar durumunu görünce el atmıştır futbola. Futbol ile solun ilişkisinin düzelmesi lazım. Bir yandan da uyuşturucu hizmeti görüyor ama futbol eşittir uyuşturucu değildir. Çarşı’nın taraftar grubu olarak ne kadar politik işlev görebileceği ortaaya çıktı. Taraftarlığın kollektif özelliği var, kollektif yerlerden solun uzak durmaması gerekiyor. Kaba saba bir futbolda siyasette eğreti durur. Futbol kişiliktir. Futbolcu kişiliği ile gösterir taraftar da attığı slogan ile tribünde duruşu ile kendi farklılığını ortaya koyar. Gezi ile her 34. Dakikada tribünde atılan slogan sussun diye Pasolig kuruldu.

Gezi’den sonra insanlar alan bulamadıkları için trübünler siyasallaştı. Anonimlik içinden kaybolup gaz yemeden su yemeden kendini ifade edebiliyor.

Belirli yerleri insanlara kapatırsan insanoğlu kendini ifade edecek alanlar bulur. Taraftarlık da öyle bir noktaya geldi.  Tribün de denetim altına alınmaya başlandı.

Şiddeti önleme ile pasolig meşrulaştırıyor

Şiddet stadyumdan çok dışarıda oluyor. Kavga dövüş dışarıda olur. Pasolig bir tür denetim. Taraftarları denetim altına alma. Başka bir şey değil bir de oradan bir sermaye grubuna para aktarma. Bazı kendine yakın bankaları aktif kılma hesabı.

TRİBÜNDE KARŞINDAKİ İNSANA KÜFRETMEK OYUNU DA İNSANI DA ÇİRKİNLEŞTİRİYOR

Deşarj mı oluyor?

Futbolun bir deşarj alanı olmadığını söyleyemeyiz. Deşarj olmak için illa ki küfretmen gerekmiyor. Protesto et, yuh çek. İlle küfür edeceksin diye anlayış olmaz. O çirkinleştiriyor. Karşındaki insana küfretmek çirkenleştiriyor. Seyirci küfreder, başkanlar küfreder, futbolcular küfreder. Orada top oynayanlar insan, taraftardan hakeme küfür, futbolcuya küfür… Küfür bir kültür haline gelmiş.

Siz nasıl tezahuratlar yaparsınız?

Çok tezahurat yapmam, alkışlarım ben. Mitinglerde çok slogan atarım, coşkuluyum (gülüyor) ama maçlarda alkışlarım sadece.

Siz Fenerbahçelisiniz.

Fenerbahçeli çocukluğumdan beri Fenerbahçeli’yim ama fanatik değilim. Light Fenerbahçeliyim.  Sonuçta futbol kazanırsın kaybedersin. Fenarbehçelilik çocukluk aşkı olur ya insanın, gönlünü kaptırdın mı devam eder.  Ben Selçuk Yula döneminde çok takip ederdim. Kontra atakta Selçuk gol atardı. Çok süratliydi. Radyodan çok maçlarını takip ederdim.  Radyodan maç dinlemekten çok heyecanlanırdım. Belirli bir yaştan sonra takım değiştiren azdır. Benim de çocukluğumdan geldi.

FUTBOL PİYASANIN, SİYASETİN, TİCARETİN BİR PARÇASI OLMUŞTUR. PİYASA DÜZENİ ZATEN ŞİKELİDİR

Aziz Yıldırım ve 3 Temmuz için ne düşünüyorsunuz?

Ben Fenerbahçe şunu yapmıştır bunu yapmıştır diyemem genel anlamda futbol kirlenmiştir zaten. Bu Fenerbahçe’ye özgü değil. Kirlilik tüm takımlara sirayet etmiştir. Futbol piyasanın, siyasetin, ticaretin bir parçası olmuştur. Piyasa düzeni zaten şikelidir, yolunu bul düzenidir. Altta kalanın canı çıksın düzenidir. Bir futbol kültürü ve ahlakı olmalı. Bu kadar metalaşmasının önüne geçmek lazım.  Bir taraftar duyarlılığın geliştirilmesi gerekiyor ama Fenerbahçe üzerine oynanan mesele basitçe bir şike meselesi olmadığı kulübü ele geçirme operasyonu olduğu ortaya çıktı. Fenerbahçe köklü bir takım fakat Fenerbahçe’nin Türkiye standartlarında şampiyon olması yetmiyor hala Avrupa takımı olamadı. Fenerbahçe kendi ekseni etrafında dönüyor bir türlü bir sıçrama yaşayamıyor. Taraftarı çok, teknik altyapısı, stadyumu iyi ama aynı eksende devam ediyor. Başarı grafiğinde bir sıçrama yok.

Bilic ben Beşiktaş’tan sosyalist bir takım yaratmak istiyorum dedi bu ortamda mümkün mü?

Sosyalist bir takım derken ruh olarak dayanışmacı, herkesin birbirinin yardımına koştuğu, birbirine çelme atmadığı kollektif bir takım ruhu demiştir. Nasıl piyasa düzeni içinde sosyalist bir takım kuracak. Böyle birşey yapamaz, takım anlayışı olarak. İsmail Karaali diye bir hocamız vardı, futbolcular öyledir, konuşamazlar, yaşamları şatafatlıdır ama hayatları sınırlıdır. İnsani tepkileri olur, herkes hemen hücum eder. Acımasızdır.  Futbolcu öyle bir yere konulmuş ki insanların zihninde sanki hayata dair şeylerden muafmış, bu ülkede yaşamıyorlarmış gibi. Arda konuşmuştu, analar ağlamasın diye, barışa dayalı bir dil futbolcunun dili olmalıdır, savaşa dayalı değli

ERDOĞAN’IN  SANTRAFOR OLDUĞU YERDE BEN STOPER OLMAM. HÜCÜMDA OLURUM

Siz kendi partiniz dışındaki siyasetçilerden bir futbol takımı kursanız, Türkiye karması kimin yeri neresi olur?

Siyasetçilerden sahaya koyacak 11 çıkar mı bilmiyorum.  Kemal Kılıçdaroğlu’nu alsak nereye koyacağız.  Hücumda ben oynamak isterim, kaleye Kemal Bey’i koyalım. Ortasahaya Selahattin Demirtaş’ı kolalım. Sırrı Süreyya Önder joker olur, her tarafa gitsin.  Rıdvan Turan’dan iyi back olur savunmaya. Hasip Kaplan antenör olabilir. Kenardan idare edebilir takımı. Futbol dünyası erkek olduğu için böyle söyledim.  Karşımızda Recep Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’ndan bir takım olduktan sonra iyi de paslaşırız.  Benim topculuk hayatım Erdoğan’dan daha başarılıdır, mütevazı değilim bu konuda. Onun santrafor olduğu yerde de ben  stoper olmam. Hücumda olurum.

Arat Saadetyan 05.04.2015

VİVASPOR

 

Alper Taş: “Kapitalizme karşı savunma değil, hücüm futboluna geçmemiz lazım”

0

Alper Taş: “Kapitalizme karşı savunma değil, hücüm  futboluna geçmemiz lazım”

Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı  Alper Taş ile partinin İstanbul il Merkezi’nin Beyoğlu Talimhane’deki binasında  buluştuğumzda kendisini yüzü fena halde asık gazete okur  buldum.  Adliye’de ölümle sonuçlanan operasyondan, Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan eylemlerden, siyaset ortamının seçim öncesi geldiği noktadan canı oldukça sıkkın görünüyordu.  Yüzünden düşen bin parça dense yeriydi.  Ne yazık ki kendisiyle bu futbol sohbetini böylesi bir haleti ruhiye içinde yaptım. Röportaj sırasında iç çekerek söylediği “futbola devam etmemekten pişmanım” itirafı belki de bu siyasi hava içinde daha da anlam kazanıyordu. Çünkü bu ülke Ahmet Hamdi Tanpınar’ın söylediği gibi evlatlarına kendisinden başka birşeyle ilgilenme imkanını vermiyordu. Bir an bile, küçük bir futbol sohbetine fasıla aralamak bile işte böyle zorlaşabiliyordu.  Yine de konu futbol olunca kara bulutlar bir süreliğine dağıldı. İlk gençlik yıllarındaki kramponlarla uyunan geceler, üniversitede devrimci çalışmanın yorgunluğu ile  yapılan maçlar hatırlandı, mücadeleli maçlardan kalan izlere bakıldı, hatta röportajın sonunda siyasetçilerden bir futbol takımı bile kuruldu.

Alper Taş Kimdir: Alper Taş  1967 yıllı Subaşı Pazar, Rize doğumludur. Rize, Pazarlı olan Taş, Lise ikinci sınıfa kadar kadar Pazar İmam Hatip Lisesi’nde okudu. Taş, üniversiteye kadar olan öğrenimini Pazar’da tamamladı. Şimdiki adı İletişim Fakültesi olan İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Gençlik yıllarında devrimci gençlik mücadelesinin örgütleyicileri arasında yer aldı. ÖDP‘nin kuruluşunda bulundu. Partide Beykoz ilçe yöneticiliği, İstanbul İl Örgütü yöneticiliği, İstanbul İl Başkanlığı, Parti Meclisi üyeliği ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerini yürüttü. 2009 yılında yapılan 6. Olağan Büyük Kongre’de Genel Başkanlığa seçildi.

 

Futbolla ilişkiniz nasıl başladı? Profesyonel bir futbolculuk hayatına kadar uzandığını biliyoruz.

Tabi kendimi bildim bileli futbol ilgimi çeken bir spordu. Rize Pazar ilçesinde aktif, dolu dolu, heyecanlı bir futbol yaşamım oldu. Pazarspor’da oynadım üniversiteyi kazanana kadar. Pazar Lisesi’nde takımda oynadım. Rize şampiyonu olmuştu Rize Pazar Lisesi. Ordu’da elemelere katıldım. Rize’de yıldız karmasında oynadım. Giresun’da bölge maçlarına katıldım ama esas olarak Pazarspor’da stoper olarak 4 numarada epey bir görev yaptım.

Nasıl girdiniz takıma?

Pazarspor amatör bir kulüptü şimdi ben diyorum ya kendimi bildim bileli bir gençlik evresinde futbola meraklıydım çocukluğumdan beri futbola ilgim vardı Kendimi Pazarspor’da buldum zaten önce yedek başladım sonra takıma yerleştik.

Nasıl bir futbol, taraftar, maç atmosferi vardı?

Şimdiki gibi yoğun maç trafiği yoktu. Amatör ligdeydik amatör ruh vardı. Pazar küçük yer olduğu için futbol dediğinde başka bir hava olurdu maçı sabırsızlıkla beklerdik. Böyle haftada bir maç olmazdı. Yirmi günde bir olurdu kramponlarla yatardık. Maçı büyük sabırsızlıkla beklerdim. Pazarspor’da taraftarlar da beklerdi. Pazarspor profesyonel olmasına rağmen amatör olduğu zaman daha fazla seyirci gelirdi. O zaman maç insanların tek eğlencesiydi. Takımın maçları yerellikten kaynaklı daha çok ilgi çekerdi. Şimdi yerellik de zayıfladı.

Pazarspor’dan sonra, Rize’den İstanbul’a gelince?

İstanbul’da üniversiteyi kazanınca devam etmek istedim. Aynalıkavak’ta Okmeydanı Fethiyespor vardı. “Seni oraya götürelim” dedi akrabam. Okmeydanı Fethiye 1. Amatör kümede şampiyon oldu. Ondan sonra öğrenci hareketi ile ilgilgiydim. Siyasi faaliyetler içerisine girdik yoğun olarak. İkisi birarada yürümedi. Bir müddet sonra hoca beni takımdan kesti ondan sonra ben de gitmedim.

FUTBOLU BIRAKTIĞIM İÇİN PİŞMANIM

Politik görüşleriniz ve çalışmalarınız nedeniyle mi sizi takımdan kesti hocanız?

Artık herhalde formsuzduk. Kadırga Öğrenci Yurdu’nda kalıyordum. Daha sonra kulüp bir oda verdi. Bazı ihitiyaçlarımın karşılanmasında kolaylıklar sağladı ama öğrenci olup iyi beslenmen gerekiyordu. Kadırga Öğrenci Yurdu’nda da iyi beslenip futbol oynamak biraz zor oluyordu. O yüzden sürdüremedim. Zeytinburnu Spordan transfer teklifi geldiği söylendi. Ben o zaman bir öğrenci hareketinden dolayı içerideydim.  Sonuç itibari ile muhtemelen emniyetten de bilgiler gelmeye başlamıştır “böyle bir topçunuz var” diye. Bir noktadan sonra bırakmak gerekiyordu onları zorda bırakmamak için. Bir konuşma geçmedi aramızda. Bir maçta hoca takıma koymadı ben de gitmedim. Sonra onlar da sormadı “niye idmanlara gelmedin” diye. Bazen konuşmadan biter ya. Kulüp benim artık aktif devrimcilik yaptığımı hissettikten sonra onların bana ilgisi düşmeye başladı. Benim de işi sürdürme zeminim kalmadığı için yürütemedim ama pişmanım. Futbolu seviyordum. Futbol oynamayı çok seviyordum. İdman topçusu değildim. İdman topçusu vardır bir de maç topçusu vardır. Ben idmanda çok kendimi vermezdim. Formda olmazdım ama maçta çok iyiydim dikkatliydim konsantrasyonum iyiydi.  Fena bir stoper değildim (gülüyor)

PAZARSPOR MAVİ BEYAZ RENKLERİYLE KALBİMİZE TAHT KURMUŞTUR

Okmeydanıspor’daki arkadaşlarınızla Pazarspor’daki arkadaşlarınızla görüşüyor musunuz?

Pazarspor’u ben zaten takip ediyorum.  Okmeydanı Fethiye için aynı şeyi söyleyemem. Pazarspor doğduğum yer olduğu için maçlarına da gidiyorum denk getirdiğimde Körfez’de maçı vardı geçen gün. Gittim izledim. Pazarspor’da top oynadığım arkadaşlarımla görüşüyorum. Pazarspor’un ikinci başkanı benim o dönem futbol oynadığım arkadaşım. Pazarspor üçüncü lig kırmızı grupta başarılı olması için gönlümüzü veriyoruz. Mavi beyaz renkleriyle kalbimize taht kurmuştur.

Pazarspor’dan sizin için çok değerli bir anı var mı?

Hakan ile top oynamıştım. Hakan vardı Fenerbahçe’de. Hasan Vezir vardı. Hasan Vezir ile oynamıştım Hopa Stadyumunda özel bir maçta. O Rize’deydi. Şu elimdeki farkı görüyorsunuz değil mi düştüm hava topunda. Bu elimdeki çıkıntı orada. Hasan Vezir ile çıktığım hava topunda yere düştüm ve bu el böyle kaldı. En büyük izlerden biri budur.  Vücudumda futbolculuktan kalan iz budur.

Ruhen kalan iz?

Hakan vardı. Küçük Hakan. Rize amatördeydi. Onunla maç yapmıştık. Ondan gözümü korkutmaşlardı onu durdurmak zordur diye. Çok iyi oynayıp onu durdurduğumu düşünüyorum. O maç çok canlı olarak hatıramdadır. Korkumla mücadelem.

Siz kendinizi nasıl stoper olarak buldunuz?

Orada oynamaya başladık halı saha maçında ben defansta oynamayı sevmem. Boy pos fizikten dolayı stoper olduk. Stoper havadan yerden keser savunmanın önünde sürekli santraforu kovalarsın, santrafor golü attı mı hapı yuttun yani işin gücün santroforun polisi olmak.

KAPİTALİZME KARŞI SAVUNMA DEĞİL, HÜCÜM FUTBOLUNA GEÇMEMİZ LAZIM

Şimdi oradan bir alışkanlık mı oldu siyasette de sürekli santrafora gol atmasın diye abluka uygulamak?

Bir türlü saldırıya geçemedik, savunmadık, bir türlü hücuma çıkamadık, çıkmamız lazım. Çünkü kapitalizm herşeyi tahrip ediyor artık kapitalizme karşı savunma değil hücum futboluna geçmemiz lazım (gülüyor)

Futbolda sahada olmak, soyunma odasına yenilgi ile girmek, bunların adabı var psikolojisi var, futbol hayatınız siyasete girdiğinizde size bir fayda sağladı mı?

Dayanışma, kollektivizm, paylaşma, sabır bunlar önemli. Futbol bunları gerektirir. Takım ruhu siyasette de takım ruhunu geliştirmek lazım. Sevinçte ve kederde ortaklık. Takımda da siyasette de aynı şeyler geçerlidir. Soyunma odasına girmek, formaları giymek, ısınmaya çıkmak onların hepsinin ayrı bir hali var, kazandığında sevinci yaşamak, kaybettiğinde hüznü yaşamak. İnsan var içinde ve insana dair herşey, bütün karmaşıklık yaşanıyor. Ruhen güçlü olmalıı, sadece bedenen değil, kafaca da güçlü olmayı gerektiren bir olay.

Politikacıdan futbolcu futbolcudan politikacı olmaz mı neden ikisi arasında hep sert bir duvar var?

Politik fikir olarak politik futbolcular vardır, olmuştur ama futbol hayatı politik kişilikli futbolcuları barındırmıyor. En büyük örneği Metin Kurt’tur. O sporcu sendikası kurmaya çalıştı. Yeteneklerine rağmen barınamadı. Türkiye’deki futbol kulüpleri siyasete göbekten bağlıdır aslında. Her kulübün ülkenin genel siyasi tablosuna bağlı olarak siyasetçilerle bağı vardır ama devrimci bir futbolculuk anlayışı geliştirirseniz kulüplerde yine siyasetin gereği olarak barınamazsınız.

Fenerbahçe oyuncusu Emre gol attıktan sonra rabia işareti yapmıştı. Diyarbakır Amedspor’da oyuncular zafer işareti yapıyor. TFF  Emre için değil ama Amedspor futbolcularının bu işaretini ideolojiklik bakımından incelemeye almayı tercih ediyor. Bu tercihler nasıl belirleniyor?

Çitfe standart, emre popüler futbolcu bir de egemenin siyasetini yapıyor diğeri mazlumun siyasetini yapıyor. Eşit muamele olmuyor. Zafer işareti zaten politik olarak tarif etmemek lazım. Evrensel bir işarettir. Amed’de yaptığı için sorun oluyor. Tüm evrensel manada zafer işareti zafer işaretidir, zaferi kutlamak için bulunan bir işarettir. Futbolcu siyasetin içinde değildir ama futbolu da siyaset arenası haline dönüştürmemek lazım. Futbol futboldur. Ama futbolcunun bir kimliği olur, stadyum dışında düşüncesini ifade eder ama stadyum içinde kalksın “tek yol devrim “desin, olmaz. Onun ince bir ayarı var.

34.DAKİKADA TRİBÜNDE ATILAN SLOGAN SUSSUN DİYE PASOLİG KURULDU

Türkiye solu da futboldan uzak durmadı mı? Küçümsenmedi mi?

Futbol apolitik bir olgu olarak ele alındı. Aslında başlangıcına bakılırsa futbol işçi sınıfı sporudur. Burjuvazi kar durumunu görünce el atmıştır futbola. Futbol ile solun ilişkisinin düzelmesi lazım. Bir yandan da uyuşturucu hizmeti görüyor ama futbol eşittir uyuşturucu değildir. Çarşı’nın taraftar grubu olarak ne kadar politik işlev görebileceği ortaaya çıktı. Taraftarlığın kollektif özelliği var, kollektif yerlerden solun uzak durmaması gerekiyor. Kaba saba bir futbolda siyasette eğreti durur. Futbol kişiliktir. Futbolcu kişiliği ile gösterir taraftar da attığı slogan ile tribünde duruşu ile kendi farklılığını ortaya koyar. Gezi ile her 34. Dakikada tribünde atılan slogan sussun diye Pasolig kuruldu.

Gezi’den sonra insanlar alan bulamadıkları için trübünler siyasallaştı. Anonimlik içinden kaybolup gaz yemeden su yemeden kendini ifade edebiliyor.

Belirli yerleri insanlara kapatırsan insanoğlu kendini ifade edecek alanlar bulur. Taraftarlık da öyle bir noktaya geldi.  Tribün de denetim altına alınmaya başlandı.

Şiddeti önleme ile pasolig meşrulaştırıyor

Şiddet stadyumdan çok dışarıda oluyor. Kavga dövüş dışarıda olur. Pasolig bir tür denetim. Taraftarları denetim altına alma. Başka bir şey değil bir de oradan bir sermaye grubuna para aktarma. Bazı kendine yakın bankaları aktif kılma hesabı.

TRİBÜNDE KARŞINDAKİ İNSANA KÜFRETMEK OYUNU DA İNSANI DA ÇİRKİNLEŞTİRİYOR

Deşarj mı oluyor?

Futbolun bir deşarj alanı olmadığını söyleyemeyiz. Deşarj olmak için illa ki küfretmen gerekmiyor. Protesto et, yuh çek. İlle küfür edeceksin diye anlayış olmaz. O çirkinleştiriyor. Karşındaki insana küfretmek çirkenleştiriyor. Seyirci küfreder, başkanlar küfreder, futbolcular küfreder. Orada top oynayanlar insan, taraftardan hakeme küfür, futbolcuya küfür… Küfür bir kültür haline gelmiş.

Siz nasıl tezahuratlar yaparsınız?

Çok tezahurat yapmam, alkışlarım ben. Mitinglerde çok slogan atarım, coşkuluyum (gülüyor) ama maçlarda alkışlarım sadece.

Siz Fenerbahçelisiniz.

Fenerbahçeli çocukluğumdan beri Fenerbahçeli’yim ama fanatik değilim. Light Fenerbahçeliyim.  Sonuçta futbol kazanırsın kaybedersin. Fenarbehçelilik çocukluk aşkı olur ya insanın, gönlünü kaptırdın mı devam eder.  Ben Selçuk Yula döneminde çok takip ederdim. Kontra atakta Selçuk gol atardı. Çok süratliydi. Radyodan çok maçlarını takip ederdim.  Radyodan maç dinlemekten çok heyecanlanırdım. Belirli bir yaştan sonra takım değiştiren azdır. Benim de çocukluğumdan geldi.

FUTBOL PİYASANIN, SİYASETİN, TİCARETİN BİR PARÇASI OLMUŞTUR. PİYASA DÜZENİ ZATEN ŞİKELİDİR

Aziz Yıldırım ve 3 Temmuz için ne düşünüyorsunuz?

Ben Fenerbahçe şunu yapmıştır bunu yapmıştır diyemem genel anlamda futbol kirlenmiştir zaten. Bu Fenerbahçe’ye özgü değil. Kirlilik tüm takımlara sirayet etmiştir. Futbol piyasanın, siyasetin, ticaretin bir parçası olmuştur. Piyasa düzeni zaten şikelidir, yolunu bul düzenidir. Altta kalanın canı çıksın düzenidir. Bir futbol kültürü ve ahlakı olmalı. Bu kadar metalaşmasının önüne geçmek lazım.  Bir taraftar duyarlılığın geliştirilmesi gerekiyor ama Fenerbahçe üzerine oynanan mesele basitçe bir şike meselesi olmadığı kulübü ele geçirme operasyonu olduğu ortaya çıktı. Fenerbahçe köklü bir takım fakat Fenerbahçe’nin Türkiye standartlarında şampiyon olması yetmiyor hala Avrupa takımı olamadı. Fenerbahçe kendi ekseni etrafında dönüyor bir türlü bir sıçrama yaşayamıyor. Taraftarı çok, teknik altyapısı, stadyumu iyi ama aynı eksende devam ediyor. Başarı grafiğinde bir sıçrama yok.

Bilic ben Beşiktaş’tan sosyalist bir takım yaratmak istiyorum dedi bu ortamda mümkün mü?

Sosyalist bir takım derken ruh olarak dayanışmacı, herkesin birbirinin yardımına koştuğu, birbirine çelme atmadığı kollektif bir takım ruhu demiştir. Nasıl piyasa düzeni içinde sosyalist bir takım kuracak. Böyle birşey yapamaz, takım anlayışı olarak. İsmail Karaali diye bir hocamız vardı, futbolcular öyledir, konuşamazlar, yaşamları şatafatlıdır ama hayatları sınırlıdır. İnsani tepkileri olur, herkes hemen hücum eder. Acımasızdır.  Futbolcu öyle bir yere konulmuş ki insanların zihninde sanki hayata dair şeylerden muafmış, bu ülkede yaşamıyorlarmış gibi. Arda konuşmuştu, analar ağlamasın diye, barışa dayalı bir dil futbolcunun dili olmalıdır, savaşa dayalı değli

ERDOĞAN’IN  SANTRAFOR OLDUĞU YERDE BEN STOPER OLMAM. HÜCÜMDA OLURUM

Siz kendi partiniz dışındaki siyasetçilerden bir futbol takımı kursanız, Türkiye karması kimin yeri neresi olur?

Siyasetçilerden sahaya koyacak 11 çıkar mı bilmiyorum.  Kemal Kılıçdaroğlu’nu alsak nereye koyacağız.  Hücumda ben oynamak isterim, kaleye Kemal Bey’i koyalım. Ortasahaya Selahattin Demirtaş’ı kolalım. Sırrı Süreyya Önder joker olur, her tarafa gitsin.  Rıdvan Turan’dan iyi back olur savunmaya. Hasip Kaplan antenör olabilir. Kenardan idare edebilir takımı. Futbol dünyası erkek olduğu için böyle söyledim.  Karşımızda Recep Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’ndan bir takım olduktan sonra iyi de paslaşırız.  Benim topculuk hayatım Erdoğan’dan daha başarılıdır, mütevazı değilim bu konuda. Onun santrafor olduğu yerde de ben  stoper olmam. Hücumda olurum.

Arat Saadetyan 05.04.2015

VİVASPOR

 

Şükran Ovalı’dan samimi açıklamalar

0

Şükran Ovalı, Elele’nin yeni sayısı için objektif karşısına geçti. Genç oyuncu, dergiye hakkında merak edilenleri de anlattı.

Nasılsınız bugünlerde?

İyiyim! Baharın gelmesini bekliyorum. Kış biraz uzun sürdü.
30 yaşınıza yeni girdiniz. Olduğunuz yerden, kurduğunuz hayattan, yaptığınız hatalardan ne kadar memnunsunuz?
Yaşarken memnun olmadığım ama olduğum andan baktığımda “iyi ki!” dediğim çok şey var. Hatta kocaman bir “iyi ki” diyorum. Ve korkmuyorum hata yapmaktan, denemekten, yanılmaktan. Daha gerçek olmaya yaklaştırıyor çünkü. 30 gerçekten enteresan bir yaşmış. Kendine has ve daha net. Başkaları için yaşamayı bırakıp kendin için yaşadığın, yaşamak istediğin bir yaş. Geriye dönüp baktığımda memnunum hatalarımdan, seçimlerimden. Vicdanım rahat.
Hayatı kaçırdım, kaçırıyorum gibi endişeler yaşıyor musunuz?

Anı yaşıyorum açıkçası. Kaçırdığım şeylerden endişe duymuyorum. Zamana bırakınca aslında bir şey kaçırmadığımı da fark ediyorum.

Peki, biraz Erkan Petekkaya’yla rol aldığınız filminizden bahsedelim. “Yeni Dünya” nasıl bir film?

Derdi olan bir film. Bir ailenin kayboluşuna tanıklık ettiğimiz, üstünü örttüğümüz, bazen es geçtiğimiz gerçeklikle bizi çok yakından yüzleştiriyor.

Nasıl bir karakteri canlandırıyorsunuz?

Genç yaşta evlenmiş, Down sendromlu çocuğu olan, köyden kente çocuğuna eğitim vermek için gelen, ancak eğitimin nasıl olması gerektiğine son derece yabancı olan bir anne Melek. Çocuğunun rahatsızlığının kendi suçu olduğunu düşünen, sıkışmış ve kaybolmuş bir kadın.

Oyuncu olarak mı ölmek istiyorsunuz?

Yarına bir garantim yok, o yüzden bilmiyorum hayat ne getirir. ‘Keşke’lerimin az olduğu bir ölüm istediğim kesin. İstediğim ve sevdiğim işi yapıyorum. Nöbetçi öğrencilik gibi oyunculuk. Her seferinde ilk gibi. Başka biri olmayı kabul etmek, bir sürü farklı karakteri canlandırırken bir hayata bir sürü ömür sığdırmak…

10 yaşındaki Şükran, bugünkü Şükran’ı görse nasıl bakardı size?

İkisi de oyun oynamayı çok seviyor. Beraber oyun oynarlardı büyük ihtimalle.

Ne tavsiye verirdiniz o 10 yaşındaki çocuğa?

“Ne olursan ol kendin ol. İyi olmaktan ve iyi şeyler dilemekten vazgeçme. Korkma” derdim.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Çocuk gibi. “Yaramazlık hakkımız, söke söke alırız” çocuklarındandım ben. Ağaçtan düşen, evde güzel yemekler pişerken sokakta oyun oynamak uğruna salça ekmek yiyen, üstünü kirletmekten çekinmeyen, bisikletten düşse de kalkıp devam eden güzel bir çocuktum.

En zayıf noktanız ne?

Sokak hayvanlarına ve çocuklara yani savunmasız olan her canlıya zulüm edildiğini gördüğümde dayanamıyorum.

Sabrınız nerede tükenir?

Vicdansızlık gördüğümde.

“DİYET YAPAMAM”

Çaresiz kaldığınızda kimin kapısını çalarsınız?
Yakınlarımın. Ailem ve arkadaşlarımın…

Sizce bu hayattaki en tehlikeli duygu hangisi?

Kibir.

Takıntılarınız var mı?

Gözünü kaşıyana bakamam.

Sanki 40 yıldır tanışıyormuş hissi yaratıyorsunuz insanda. Size kolay güvenip sırlarını açar mı hemen insanlar?

Paylaşırlar. Çok duydum bunu, mutlu oluyorum.

Peki ya siz güvenir misiniz insanlara?

Güvenirim ama zaman gösterir gerçeği.

Sağlıklı yaşam, spor, diyet… Bunlar hayatınızın ne kadarını kapsıyor?
Valla yok! Malum set şartları. Diyet yapamam, yemek yemeyi seviyorum. Özellikle de tatlıları.

05.04.2015

HABERTÜRK