Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 55

Şükran Ovalı’dan samimi açıklamalar

0

Şükran Ovalı, Elele’nin yeni sayısı için objektif karşısına geçti. Genç oyuncu, dergiye hakkında merak edilenleri de anlattı.

Nasılsınız bugünlerde?

İyiyim! Baharın gelmesini bekliyorum. Kış biraz uzun sürdü.
30 yaşınıza yeni girdiniz. Olduğunuz yerden, kurduğunuz hayattan, yaptığınız hatalardan ne kadar memnunsunuz?
Yaşarken memnun olmadığım ama olduğum andan baktığımda “iyi ki!” dediğim çok şey var. Hatta kocaman bir “iyi ki” diyorum. Ve korkmuyorum hata yapmaktan, denemekten, yanılmaktan. Daha gerçek olmaya yaklaştırıyor çünkü. 30 gerçekten enteresan bir yaşmış. Kendine has ve daha net. Başkaları için yaşamayı bırakıp kendin için yaşadığın, yaşamak istediğin bir yaş. Geriye dönüp baktığımda memnunum hatalarımdan, seçimlerimden. Vicdanım rahat.
Hayatı kaçırdım, kaçırıyorum gibi endişeler yaşıyor musunuz?

Anı yaşıyorum açıkçası. Kaçırdığım şeylerden endişe duymuyorum. Zamana bırakınca aslında bir şey kaçırmadığımı da fark ediyorum.

Peki, biraz Erkan Petekkaya’yla rol aldığınız filminizden bahsedelim. “Yeni Dünya” nasıl bir film?

Derdi olan bir film. Bir ailenin kayboluşuna tanıklık ettiğimiz, üstünü örttüğümüz, bazen es geçtiğimiz gerçeklikle bizi çok yakından yüzleştiriyor.

Nasıl bir karakteri canlandırıyorsunuz?

Genç yaşta evlenmiş, Down sendromlu çocuğu olan, köyden kente çocuğuna eğitim vermek için gelen, ancak eğitimin nasıl olması gerektiğine son derece yabancı olan bir anne Melek. Çocuğunun rahatsızlığının kendi suçu olduğunu düşünen, sıkışmış ve kaybolmuş bir kadın.

Oyuncu olarak mı ölmek istiyorsunuz?

Yarına bir garantim yok, o yüzden bilmiyorum hayat ne getirir. ‘Keşke’lerimin az olduğu bir ölüm istediğim kesin. İstediğim ve sevdiğim işi yapıyorum. Nöbetçi öğrencilik gibi oyunculuk. Her seferinde ilk gibi. Başka biri olmayı kabul etmek, bir sürü farklı karakteri canlandırırken bir hayata bir sürü ömür sığdırmak…

10 yaşındaki Şükran, bugünkü Şükran’ı görse nasıl bakardı size?

İkisi de oyun oynamayı çok seviyor. Beraber oyun oynarlardı büyük ihtimalle.

Ne tavsiye verirdiniz o 10 yaşındaki çocuğa?

“Ne olursan ol kendin ol. İyi olmaktan ve iyi şeyler dilemekten vazgeçme. Korkma” derdim.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Çocuk gibi. “Yaramazlık hakkımız, söke söke alırız” çocuklarındandım ben. Ağaçtan düşen, evde güzel yemekler pişerken sokakta oyun oynamak uğruna salça ekmek yiyen, üstünü kirletmekten çekinmeyen, bisikletten düşse de kalkıp devam eden güzel bir çocuktum.

En zayıf noktanız ne?

Sokak hayvanlarına ve çocuklara yani savunmasız olan her canlıya zulüm edildiğini gördüğümde dayanamıyorum.

Sabrınız nerede tükenir?

Vicdansızlık gördüğümde.

“DİYET YAPAMAM”

Çaresiz kaldığınızda kimin kapısını çalarsınız?
Yakınlarımın. Ailem ve arkadaşlarımın…

Sizce bu hayattaki en tehlikeli duygu hangisi?

Kibir.

Takıntılarınız var mı?

Gözünü kaşıyana bakamam.

Sanki 40 yıldır tanışıyormuş hissi yaratıyorsunuz insanda. Size kolay güvenip sırlarını açar mı hemen insanlar?

Paylaşırlar. Çok duydum bunu, mutlu oluyorum.

Peki ya siz güvenir misiniz insanlara?

Güvenirim ama zaman gösterir gerçeği.

Sağlıklı yaşam, spor, diyet… Bunlar hayatınızın ne kadarını kapsıyor?
Valla yok! Malum set şartları. Diyet yapamam, yemek yemeyi seviyorum. Özellikle de tatlıları.

05.04.2015

HABERTÜRK

Göksel: Seversem yeniden evlenirim

0

Yeni albümü ‘Sen Orda Yoksun’ ile büyük beğeni toplayan Göksel, müzik yaşamı ve özel hayatıyla ilgili HT Magazin’e samimi ve çarpıcı açıklamalar yaptı…

GÖKSEL’le bu sohbeti gerçekleştirmek için bir araya gelmemiz tanışmamıza da vesile oldu. Açıkçası nasıl biriyle karşılaşacağımı merak ediyordum. The House Hotel’in kapısından son derece zarif ve kocaman bir gülümsemeyle girdi. Zamanla kendini hayatın doğal akışına bırakmayı öğrenen ve gerçek duygularını şarkılarıyla insanlara geçiren bir kadınla tanıştım. İşte Göksel’in hikâyesi…

Yeni albümünüzü uzun süredir bekliyorduk.

2 albüm arasında yaklaşık 3 yıllık bir süre var. O zaman diliminde evde yavaş yavaş gitarımla şarkılarımı yazmaya başladım. Sonra aranjörüm Ozan Çolakoğlu ile buluşup stüdyo kayıtlarını yaptık. Bir önceki albümüm çok başarılı olduğu için, bu albüm benim için önemliydi. İyi yaptığınız bir işten sonra, yenisi için de beklenti yüksek oluyor.

Albümde 11 şarkı var ve 10 tanesi size ait.

11. şarkıyı da Mabel Matiz’le beraber yaptık. Birlikte yazdığımız çok şarkı var, onları da zaman içerisinde paylaşacağız. Yazın, Mabel’le o kendi albümünü, ben de benim albümümün şarkılarını yazmak için birlikte birkaç tatile gittik. O gitarıyla odasında da şarkılar yaptı, ben de yan odada yazdım. Sabah yaptıklarımızı birbirimize dinlettik. Üreticiliğimizi çok besleyen bir arkadaşlığımız ve dostluğumuz var.

Şarkılardaki kadın siz misiniz?

(Kahkahalar) Yalan söyleyebilmeyi çok isterdim ama evet benim.

Albüm kartonetindeki şarkı sözlerinin yazıları, sizin kendi el yazınız mı?

Madem her şey bu kadar gerçek, oradaki yazılar da bana ait olmalı dedim ve kendi el yazımla yazdım.

Sizin şarkılarınızın iyileştirici bir etkisi de var. Farkında mısınız?

Yalnız bir kadın olarak şu an içinde bulunduğumuz devrin sıkıntılarını dile getiriyorum. Bana benzeyen çok fazla kadın var ve bu şarkılarla yalnız olmadıklarını hissediyorlar. Ben yaşadığım bir aşk acısından bahsediyorum ama çok uzak bir yerde evladını özleyen bir anne de şarkıda o duyguyu buluyor.

‘Aşk acısı nedir?’ diye sorsam…

İçindeyken gerçekten dayanılmaz bir acı. Fiziksel açıdan daha kuvvetli. Fakat insana çok şey öğretip, büyütüyor ve geçiyor. Hayatta geçmeyen aşk acısı yoktur.

“SAFLIĞIMIN BENİ ÇOK ZORLADIĞI ZAMANLAR OLDU AMA BENİ İYİ YERLERE GÖTÜRDÜ”

Şu an kalbiniz çarpıyor mu?

(Uzun uzun gülüyor) Benim kalbim hiçbir zaman boş olmadı.

Hayatınıza dokunup giden erkekler, şarkılarınızı dinlendiklerinde ‘Bizi yazmışsın’ dediler mi?

Üstüne alınan oldu.

Aşkı depreşen oldu mu?

Bilmiyorum. (Kahkahalar)

Formüller üzerine şarkı yazmadığını söyleyen Göksel, seve seve aşk acısı çektiğini ve kalbinin hiçbir zaman boş kalmadığını anlattı…

“YENİ NESİL KIZLAR ÇOK CESUR”

Hayatınızın kırılma noktaları nelerdi?

Boğaziçi Üniversitesi’ni bırakıp şarkı söylemeye başlamam, boşanmam ve saçımı kestirmem. Çünkü saçımı kestirmemle birlikte çıkardığım albüm, benim kimsenin görmediği tutkulu tarafımı gösterdiğim ve eşimden sonra yaptığım ilk albümdü.

Şarkılarınızda, kliplerinizde hatta sizde de bir Yeşilçam havası var.

‘Sabır’ şarkısından beri öyle, bilinçli bir şey değil. Uzun saçlıyken Türkan Şoray’a benzetiyorlardı, şimdi Sophia Loren’e benzetiyorlar.

Anne olma fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Sanırım iyi bir anne olurdum ama kendimi o kadar çok işime adadım ki… Her albümden sonra, ‘Bu sefer çocuk yapacağım’ diyorum. (Gülüyor)

Bir erkekten hoşlanırsanız, bunu gidip ona söyler misiniz?

Yok, o konuda tamamen eski zaman kadınları gibiyim. O duygusallık ve mahcubiyette yaşıyorum. Yeni nesil kızlar çok cesur, şaşırıyorum ama belki de doğru olan o. Kendi içimde yaşarım yine de söylemem. O yüzden ‘Uzaktan’ şarkısını yazdım.

Tekrar evlenmeyi düşünüyor musunuz?

Biriyle beraber yaşlanma fikri bana güzel geliyor. Ortak yönüm olan birisiyle karşılaşırsam evlenebilirim, çocuk da yaparım.

“İYİ Kİ SAFLIKTAN ÖLMEMİŞİM”

Dışarıdan çok naif ve çok kırılgan görünüyorsunuz. İçinizde nasıl bir Göksel var?

Çok hassasım orası kesin, duyguları çok yoğun hissediyorum ama korunaksız değilim. ‘Sabır’ albümünü çıkaralı 18 yıl oldu, güçlü olmasam nasıl baş edebilirdim? Duygusallığım yaratıcılığımı besleyip, iyi şarkılar yapmamı sağlıyor. Ama ilk zamanlar iyi ki saflıktan ölmemişim diyorum. (Gülüyor)

Kandırıldınız mı?

Annelerimizden sıkça duyduğumuz ‘Allah iyilerle karşılaştırsın’ benim hayatımda gerçek oldu. İlk albümümü Sezen Aksu ve Onno Tunç’un prodüktörlüğünde yaptım. Saflığımın beni çok zorladığı zamanlar da oldu ama iyi bir yere götürdü. Bir şarkı yazarının kalbinin kesinlikle saf olması gerekiyor.

Daha güçlü ve daha korunaklı olmanızda yaşadığınız hangi olaylar etken oldu?

Kendi tercihimle yalnızlığı seçtim. Yalnızlık insanı çok güçlü hale getiriyor. Yalnız olmasaydım bu kadar çok şarkı yazamazdım. Yalnızlıktan hoşlanan ve onu olumlu hale dönüştüren bir tarafım var. Kimse sevmez ama ben yalnız tatile çıkmaya da bayılırım.

Bir dönem evliydiniz. Bir sanatçı için evliliği yürütmek zor mu?

İki tarafın da hayatına çok güzel şeyler katan evlilikler görüyorum. Ama genel olarak birliktelik zor bir olay. Hele bizim yaşam şeklimiz daha zor. Bir de bizler bir önceki nesle göre çok özverili değiliz, bireysel olduk. ‘Yalnız kalırım, daha iyi’ diye düşünüyor ve onu tercih ediyoruz.

‘Depresyonda olmadığımı anlatmaya çalışıyorum’

Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki konserinizde giydiğiniz dansöz kıyafeti çok konuşuldu. O fikir nasıl ortaya çıktı?

Aslında bir şarkılık bir oyundu. ‘Depresyondayım’ şarkısından sonra o kıyafetle bir görünüp, kayboldum. Senelerdir depresyonda olmadığımı anlatmaya çalışıyorum, en sonunda böyle bir yöntem buldum. (Gülüyor)

‘Kibariye’nin sesine bayılıyorum’

İlk yazdığınız şarkıyı hatırlıyor musunuz?

Annem evde hep şiir yazar, babam da şarkı söylerdi. Sanırım bu durum bana çok doğal geldi ve ilkokuldan itibaren şiir yazmaya başladım. Sonra babam ortaokuldayken doğum günümde gitar hediye etti, ilk bestemi de o gitarla yaptım.

Boğaziçi Üniversitesi ‘Felsefe Bölümü’nde okurken bir anda bırakıp, müzikle ilgilenmeye başlamışsınız. Sonra bitirdiniz mi okulu?

Yok, müzik aşkı ağır basınca okulu bıraktım, keşke bırakmasaydım. Müzikle ilgili geç kaldığımı ve kendimi eğitmem gerektiğini düşünüyordum. Arada sıra da okulun bahçesine gidip dolaşıyorum, orada kurduğum hayalleri düşünüyorum.

Yazdığınız şarkıları başka sanatçılara vermiyorsunuz. Neden?

Vermeyi istiyorum ama şarkılar o kadar içsel geliyor ki bana. Önce benim söylemem gerekiyormuş gibi düşünüyorum ama Ayşegül Aldinç’e söz verdim, ona bir şarkı vereceğim. Bir de Kibariye’ye bir şarkı yazmak istiyorum, sesine bayılıyorum.

Ömür Sabuncuoğlu 05.04.2015

HABERTÜRK

Göksel: Seversem yeniden evlenirim

0

Yeni albümü ‘Sen Orda Yoksun’ ile büyük beğeni toplayan Göksel, müzik yaşamı ve özel hayatıyla ilgili HT Magazin’e samimi ve çarpıcı açıklamalar yaptı…

GÖKSEL’le bu sohbeti gerçekleştirmek için bir araya gelmemiz tanışmamıza da vesile oldu. Açıkçası nasıl biriyle karşılaşacağımı merak ediyordum. The House Hotel’in kapısından son derece zarif ve kocaman bir gülümsemeyle girdi. Zamanla kendini hayatın doğal akışına bırakmayı öğrenen ve gerçek duygularını şarkılarıyla insanlara geçiren bir kadınla tanıştım. İşte Göksel’in hikâyesi…

Yeni albümünüzü uzun süredir bekliyorduk.

2 albüm arasında yaklaşık 3 yıllık bir süre var. O zaman diliminde evde yavaş yavaş gitarımla şarkılarımı yazmaya başladım. Sonra aranjörüm Ozan Çolakoğlu ile buluşup stüdyo kayıtlarını yaptık. Bir önceki albümüm çok başarılı olduğu için, bu albüm benim için önemliydi. İyi yaptığınız bir işten sonra, yenisi için de beklenti yüksek oluyor.

Albümde 11 şarkı var ve 10 tanesi size ait.

11. şarkıyı da Mabel Matiz’le beraber yaptık. Birlikte yazdığımız çok şarkı var, onları da zaman içerisinde paylaşacağız. Yazın, Mabel’le o kendi albümünü, ben de benim albümümün şarkılarını yazmak için birlikte birkaç tatile gittik. O gitarıyla odasında da şarkılar yaptı, ben de yan odada yazdım. Sabah yaptıklarımızı birbirimize dinlettik. Üreticiliğimizi çok besleyen bir arkadaşlığımız ve dostluğumuz var.

Şarkılardaki kadın siz misiniz?

(Kahkahalar) Yalan söyleyebilmeyi çok isterdim ama evet benim.

Albüm kartonetindeki şarkı sözlerinin yazıları, sizin kendi el yazınız mı?

Madem her şey bu kadar gerçek, oradaki yazılar da bana ait olmalı dedim ve kendi el yazımla yazdım.

Sizin şarkılarınızın iyileştirici bir etkisi de var. Farkında mısınız?

Yalnız bir kadın olarak şu an içinde bulunduğumuz devrin sıkıntılarını dile getiriyorum. Bana benzeyen çok fazla kadın var ve bu şarkılarla yalnız olmadıklarını hissediyorlar. Ben yaşadığım bir aşk acısından bahsediyorum ama çok uzak bir yerde evladını özleyen bir anne de şarkıda o duyguyu buluyor.

‘Aşk acısı nedir?’ diye sorsam…

İçindeyken gerçekten dayanılmaz bir acı. Fiziksel açıdan daha kuvvetli. Fakat insana çok şey öğretip, büyütüyor ve geçiyor. Hayatta geçmeyen aşk acısı yoktur.

“SAFLIĞIMIN BENİ ÇOK ZORLADIĞI ZAMANLAR OLDU AMA BENİ İYİ YERLERE GÖTÜRDÜ”

Şu an kalbiniz çarpıyor mu?

(Uzun uzun gülüyor) Benim kalbim hiçbir zaman boş olmadı.

Hayatınıza dokunup giden erkekler, şarkılarınızı dinlendiklerinde ‘Bizi yazmışsın’ dediler mi?

Üstüne alınan oldu.

Aşkı depreşen oldu mu?

Bilmiyorum. (Kahkahalar)

Formüller üzerine şarkı yazmadığını söyleyen Göksel, seve seve aşk acısı çektiğini ve kalbinin hiçbir zaman boş kalmadığını anlattı…

“YENİ NESİL KIZLAR ÇOK CESUR”

Hayatınızın kırılma noktaları nelerdi?

Boğaziçi Üniversitesi’ni bırakıp şarkı söylemeye başlamam, boşanmam ve saçımı kestirmem. Çünkü saçımı kestirmemle birlikte çıkardığım albüm, benim kimsenin görmediği tutkulu tarafımı gösterdiğim ve eşimden sonra yaptığım ilk albümdü.

Şarkılarınızda, kliplerinizde hatta sizde de bir Yeşilçam havası var.

‘Sabır’ şarkısından beri öyle, bilinçli bir şey değil. Uzun saçlıyken Türkan Şoray’a benzetiyorlardı, şimdi Sophia Loren’e benzetiyorlar.

Anne olma fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Sanırım iyi bir anne olurdum ama kendimi o kadar çok işime adadım ki… Her albümden sonra, ‘Bu sefer çocuk yapacağım’ diyorum. (Gülüyor)

Bir erkekten hoşlanırsanız, bunu gidip ona söyler misiniz?

Yok, o konuda tamamen eski zaman kadınları gibiyim. O duygusallık ve mahcubiyette yaşıyorum. Yeni nesil kızlar çok cesur, şaşırıyorum ama belki de doğru olan o. Kendi içimde yaşarım yine de söylemem. O yüzden ‘Uzaktan’ şarkısını yazdım.

Tekrar evlenmeyi düşünüyor musunuz?

Biriyle beraber yaşlanma fikri bana güzel geliyor. Ortak yönüm olan birisiyle karşılaşırsam evlenebilirim, çocuk da yaparım.

“İYİ Kİ SAFLIKTAN ÖLMEMİŞİM”

Dışarıdan çok naif ve çok kırılgan görünüyorsunuz. İçinizde nasıl bir Göksel var?

Çok hassasım orası kesin, duyguları çok yoğun hissediyorum ama korunaksız değilim. ‘Sabır’ albümünü çıkaralı 18 yıl oldu, güçlü olmasam nasıl baş edebilirdim? Duygusallığım yaratıcılığımı besleyip, iyi şarkılar yapmamı sağlıyor. Ama ilk zamanlar iyi ki saflıktan ölmemişim diyorum. (Gülüyor)

Kandırıldınız mı?

Annelerimizden sıkça duyduğumuz ‘Allah iyilerle karşılaştırsın’ benim hayatımda gerçek oldu. İlk albümümü Sezen Aksu ve Onno Tunç’un prodüktörlüğünde yaptım. Saflığımın beni çok zorladığı zamanlar da oldu ama iyi bir yere götürdü. Bir şarkı yazarının kalbinin kesinlikle saf olması gerekiyor.

Daha güçlü ve daha korunaklı olmanızda yaşadığınız hangi olaylar etken oldu?

Kendi tercihimle yalnızlığı seçtim. Yalnızlık insanı çok güçlü hale getiriyor. Yalnız olmasaydım bu kadar çok şarkı yazamazdım. Yalnızlıktan hoşlanan ve onu olumlu hale dönüştüren bir tarafım var. Kimse sevmez ama ben yalnız tatile çıkmaya da bayılırım.

Bir dönem evliydiniz. Bir sanatçı için evliliği yürütmek zor mu?

İki tarafın da hayatına çok güzel şeyler katan evlilikler görüyorum. Ama genel olarak birliktelik zor bir olay. Hele bizim yaşam şeklimiz daha zor. Bir de bizler bir önceki nesle göre çok özverili değiliz, bireysel olduk. ‘Yalnız kalırım, daha iyi’ diye düşünüyor ve onu tercih ediyoruz.

‘Depresyonda olmadığımı anlatmaya çalışıyorum’

Bostancı Gösteri Merkezi’ndeki konserinizde giydiğiniz dansöz kıyafeti çok konuşuldu. O fikir nasıl ortaya çıktı?

Aslında bir şarkılık bir oyundu. ‘Depresyondayım’ şarkısından sonra o kıyafetle bir görünüp, kayboldum. Senelerdir depresyonda olmadığımı anlatmaya çalışıyorum, en sonunda böyle bir yöntem buldum. (Gülüyor)

‘Kibariye’nin sesine bayılıyorum’

İlk yazdığınız şarkıyı hatırlıyor musunuz?

Annem evde hep şiir yazar, babam da şarkı söylerdi. Sanırım bu durum bana çok doğal geldi ve ilkokuldan itibaren şiir yazmaya başladım. Sonra babam ortaokuldayken doğum günümde gitar hediye etti, ilk bestemi de o gitarla yaptım.

Boğaziçi Üniversitesi ‘Felsefe Bölümü’nde okurken bir anda bırakıp, müzikle ilgilenmeye başlamışsınız. Sonra bitirdiniz mi okulu?

Yok, müzik aşkı ağır basınca okulu bıraktım, keşke bırakmasaydım. Müzikle ilgili geç kaldığımı ve kendimi eğitmem gerektiğini düşünüyordum. Arada sıra da okulun bahçesine gidip dolaşıyorum, orada kurduğum hayalleri düşünüyorum.

Yazdığınız şarkıları başka sanatçılara vermiyorsunuz. Neden?

Vermeyi istiyorum ama şarkılar o kadar içsel geliyor ki bana. Önce benim söylemem gerekiyormuş gibi düşünüyorum ama Ayşegül Aldinç’e söz verdim, ona bir şarkı vereceğim. Bir de Kibariye’ye bir şarkı yazmak istiyorum, sesine bayılıyorum.

Ömür Sabuncuoğlu 05.04.2015

HABERTÜRK

Ceyhun Fersoy: “Beni öldü sanmışlar”

0

Ünlü oyuncu Ceyhun Fersoy, kariyerine nasıl başladığını, futbol sevgisini ve yeni projelerini HT MAGAZİN’e anlattı

‘Seksenler’ dizisinde canlandırdığı Almancı Şahin rolüyle tanınan ve cuma günü gösterime giren ‘Figüran’ filminde de rol alan Ceyhun Fersoy, kariyerine nasıl başladığını, futbol sevgisini ve yeni projelerini HT MAGAZİN’e anlattı.

Çocukluğunuz nasıl geçti?

Oyuncu olmaya ne zaman karar verdiniz? 1986 yılında İsviçre’ye gittik, babam orada 6 yıl ofis müdürlüğü yaptı THY’de. 91’de İstanbul’a geldik sonra 92’de Fransa Strasbourg’a gittik. Babam orada ilk THY ofis müdürlüğünü açtı. Hayatımız orada devam edecekti fakat annemle babam Türkiye’de yaşamamızın daha doğru olacağını söyledi ve 94 yılında Türkiye’ye kesin geri dönüş yapıldı. 9 yıl boyunca futbol oynadım, Fransa’da yaşarken bana Strasbourg yıldız takımından teklif geldiği için kalmayı istiyordum. Babam, Türkiye’de altyapılarda oynayacağımı söyleyerek beni ikna etti. Türkiye’de Fenerbahçe’nin altyapısında oynadım fakat altyapı şartları çok kötüydü. Fransa’da çim sahada antrenman yapılıyorken burada toprak sahadaydık ve şartlar çok kötüydü. Keskin bir dönüş yaparak oyunculuğa geçtim.

Sizi oyunculuğa iten şey ne oldu?

Ailem. Futbol oynarken bir yandan da perküsyon çalıyordum. Hatta sünnet düğünümde İsviçre’den tanıdığımız olan Burhan Öçal çalmıştı. Bana “Parmaklarını değerlendirmen, müzik aleti çalman lazım” deyip darbukasını vermişti. Bende çalıştım ve İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda perküsyon sınavına girdim. Fakat 7 aşamalı sınavın 6 aşamasını geçip son turda elendim. Ondan sonra müziğe küstüm ve çalmak istemedim. Benim için Can Gürzap demişti “Bu çocuk başka bir şey olacak” diye. Çocukluktan beri yaptığım espriler, taklitler vardı, insanları güldürebiliyordum. Annem “Bunun üzerine gitmelisin” dedi, ben de önce TÜRVAK Sinema Televizyon Okulu’nu bitirdim sonra Müjdat Gezen Eğitim Merkezi’nde eğitim aldım ve oyunculuğa adımımı attım. İlk kez Nedim Saban ile bir çocuk oyununda sahneye çıktım. Can Gürzap’ın da bir oyunu vardı o zamanlar. Yanına gittiğimde beni hatırlayıp “O zaman da demiştim bu çocuk başka bir şey olacak diye” demişti.

‘ŞAHİN KARAKTERİ ÇOK SEVİLDİ’ 

‘Çocuklar Duymasın’da canlandırdığınız karakterle geniş kitlelere ulaştınız. Ama ‘Seksenler’ dizisiyle büyük bir beğeni ve ilgi topladınız. İzleyici nazarında bu iki karakterin arasındaki fark sizce neydi?

Tiyatro, reklam, dizi hepsinde oynamışlığım vardı ama dönüm noktam ‘Çocuklar Duymasın’ olmuştur. ‘Çocuklar Duymasın’ döneminde, ‘Seksenler’ dizisine iki bölümlük konuk oyuncu olarak girmem gündeme geldi. Karakter çok sevildi. Şu anda 153’üncü bölümü çekiyoruz.

‘FİGÜRAN’IN ÇEKİMLERİ 18 GÜN SÜRDÜ

‘Figüran’ filminiz vizyona girdi. Bize biraz filmden bahsedebilir misiniz?

Adından da anlaşıldığı üzere bir figüranın hayatını anlatıyoruz. Hayatı setlerde geçmiş ama hiç ön planda olmamış, çünkü çok sakar. Elinde çok güvendiği bir senaryo var ve kapı kapı şirketleri geziyor. Bunu ben de yaşadım, kapı kapı şirket dolaştım ama hep olumsuz cevap aldım. Onun da başına tatlı komik hikâyeler geliyor.

Gişe odaklı son dönem komedi filmlerinden farkınız ne olacak?

Farkı sektörü anlatıyor olmasından geliyor. Film sinema sektörünü anlatıyor, bir dizi/ film nasıl çekiliyor, figüranın hayatı nasıl geçiyor, bunlar anlatılıyor. Çekimler 18 gün sürdü ve son gün yönetmenimiz “Artık gülmeyin bitirmemiz lazım” diye bizi uyarıyordu.

‘Beni öldü sanmışlar’

Hiç ölüm tehlikesi atlattınız mı?

Annemlerle çok büyük bir trafik kazası geçirmiştik ben 9 yaşındayken, neyse ki kimse ölmedi. Araba kaymaya başladı ve18 tekerlekli bir TIR üzerimizden geçti. Benim için öldü diyorlar, 2 gün sonra tam kendime gelebilmiştim. Kimseye bir şey olmadı, benim sadece ön dişlerim kırılmıştı. 18 yaşına kadar takma diş kullanmak zorunda kalmıştım. Sadece iki köpek dişim vardı ağzımda, takma dişleri çıkarıp insanları korkuturdum.

SETTEKİ ŞAŞIRTICI TEKLİF!

Rol arkadaşınız Begüm Öner’e evlenme teklif ettiniz. Evlilik hazırlıkları ne durumda?

22 Ağustos’ta kısmetse evleniyoruz. Begüm ile sette tanıştık ve ben ilk günden beri evleneceğimizi düşünüyordum. Teklif hazırlıkları yaparken senarist arkadaşım Eray Yasin Işık’a dedim ki “Ben sette teklif etmeyi planlıyorum. Sen o sahneyi sanki Şahin karakteri, Elvan karakterine evlilik teklifi ediyormuş gibi yaz da Begüm uyanmasın, çekerken de ben içeri Şahin olarak değil Ceyhun olarak girip teklifimi edeyim” dedim. Sahneye önceden çalıştık, orayı süsledik, hiç farkına varmadı tabii Begüm. Çekim başlayınca söze “Begüm” diye başladım, zaten Begüm o an şoke oldu ve teklifimi ettim. Kendi kendime dedim ki “Eğer hayır derse ben orada diziyi de her şeyi de bırakır giderdim herhalde.”

05.04.2015

HABERTÜRK

Ceyhun Fersoy: “Beni öldü sanmışlar”

0

Ünlü oyuncu Ceyhun Fersoy, kariyerine nasıl başladığını, futbol sevgisini ve yeni projelerini HT MAGAZİN’e anlattı

‘Seksenler’ dizisinde canlandırdığı Almancı Şahin rolüyle tanınan ve cuma günü gösterime giren ‘Figüran’ filminde de rol alan Ceyhun Fersoy, kariyerine nasıl başladığını, futbol sevgisini ve yeni projelerini HT MAGAZİN’e anlattı.

Çocukluğunuz nasıl geçti?

Oyuncu olmaya ne zaman karar verdiniz? 1986 yılında İsviçre’ye gittik, babam orada 6 yıl ofis müdürlüğü yaptı THY’de. 91’de İstanbul’a geldik sonra 92’de Fransa Strasbourg’a gittik. Babam orada ilk THY ofis müdürlüğünü açtı. Hayatımız orada devam edecekti fakat annemle babam Türkiye’de yaşamamızın daha doğru olacağını söyledi ve 94 yılında Türkiye’ye kesin geri dönüş yapıldı. 9 yıl boyunca futbol oynadım, Fransa’da yaşarken bana Strasbourg yıldız takımından teklif geldiği için kalmayı istiyordum. Babam, Türkiye’de altyapılarda oynayacağımı söyleyerek beni ikna etti. Türkiye’de Fenerbahçe’nin altyapısında oynadım fakat altyapı şartları çok kötüydü. Fransa’da çim sahada antrenman yapılıyorken burada toprak sahadaydık ve şartlar çok kötüydü. Keskin bir dönüş yaparak oyunculuğa geçtim.

Sizi oyunculuğa iten şey ne oldu?

Ailem. Futbol oynarken bir yandan da perküsyon çalıyordum. Hatta sünnet düğünümde İsviçre’den tanıdığımız olan Burhan Öçal çalmıştı. Bana “Parmaklarını değerlendirmen, müzik aleti çalman lazım” deyip darbukasını vermişti. Bende çalıştım ve İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda perküsyon sınavına girdim. Fakat 7 aşamalı sınavın 6 aşamasını geçip son turda elendim. Ondan sonra müziğe küstüm ve çalmak istemedim. Benim için Can Gürzap demişti “Bu çocuk başka bir şey olacak” diye. Çocukluktan beri yaptığım espriler, taklitler vardı, insanları güldürebiliyordum. Annem “Bunun üzerine gitmelisin” dedi, ben de önce TÜRVAK Sinema Televizyon Okulu’nu bitirdim sonra Müjdat Gezen Eğitim Merkezi’nde eğitim aldım ve oyunculuğa adımımı attım. İlk kez Nedim Saban ile bir çocuk oyununda sahneye çıktım. Can Gürzap’ın da bir oyunu vardı o zamanlar. Yanına gittiğimde beni hatırlayıp “O zaman da demiştim bu çocuk başka bir şey olacak diye” demişti.

‘ŞAHİN KARAKTERİ ÇOK SEVİLDİ’ 

‘Çocuklar Duymasın’da canlandırdığınız karakterle geniş kitlelere ulaştınız. Ama ‘Seksenler’ dizisiyle büyük bir beğeni ve ilgi topladınız. İzleyici nazarında bu iki karakterin arasındaki fark sizce neydi?

Tiyatro, reklam, dizi hepsinde oynamışlığım vardı ama dönüm noktam ‘Çocuklar Duymasın’ olmuştur. ‘Çocuklar Duymasın’ döneminde, ‘Seksenler’ dizisine iki bölümlük konuk oyuncu olarak girmem gündeme geldi. Karakter çok sevildi. Şu anda 153’üncü bölümü çekiyoruz.

‘FİGÜRAN’IN ÇEKİMLERİ 18 GÜN SÜRDÜ

‘Figüran’ filminiz vizyona girdi. Bize biraz filmden bahsedebilir misiniz?

Adından da anlaşıldığı üzere bir figüranın hayatını anlatıyoruz. Hayatı setlerde geçmiş ama hiç ön planda olmamış, çünkü çok sakar. Elinde çok güvendiği bir senaryo var ve kapı kapı şirketleri geziyor. Bunu ben de yaşadım, kapı kapı şirket dolaştım ama hep olumsuz cevap aldım. Onun da başına tatlı komik hikâyeler geliyor.

Gişe odaklı son dönem komedi filmlerinden farkınız ne olacak?

Farkı sektörü anlatıyor olmasından geliyor. Film sinema sektörünü anlatıyor, bir dizi/ film nasıl çekiliyor, figüranın hayatı nasıl geçiyor, bunlar anlatılıyor. Çekimler 18 gün sürdü ve son gün yönetmenimiz “Artık gülmeyin bitirmemiz lazım” diye bizi uyarıyordu.

‘Beni öldü sanmışlar’

Hiç ölüm tehlikesi atlattınız mı?

Annemlerle çok büyük bir trafik kazası geçirmiştik ben 9 yaşındayken, neyse ki kimse ölmedi. Araba kaymaya başladı ve18 tekerlekli bir TIR üzerimizden geçti. Benim için öldü diyorlar, 2 gün sonra tam kendime gelebilmiştim. Kimseye bir şey olmadı, benim sadece ön dişlerim kırılmıştı. 18 yaşına kadar takma diş kullanmak zorunda kalmıştım. Sadece iki köpek dişim vardı ağzımda, takma dişleri çıkarıp insanları korkuturdum.

SETTEKİ ŞAŞIRTICI TEKLİF!

Rol arkadaşınız Begüm Öner’e evlenme teklif ettiniz. Evlilik hazırlıkları ne durumda?

22 Ağustos’ta kısmetse evleniyoruz. Begüm ile sette tanıştık ve ben ilk günden beri evleneceğimizi düşünüyordum. Teklif hazırlıkları yaparken senarist arkadaşım Eray Yasin Işık’a dedim ki “Ben sette teklif etmeyi planlıyorum. Sen o sahneyi sanki Şahin karakteri, Elvan karakterine evlilik teklifi ediyormuş gibi yaz da Begüm uyanmasın, çekerken de ben içeri Şahin olarak değil Ceyhun olarak girip teklifimi edeyim” dedim. Sahneye önceden çalıştık, orayı süsledik, hiç farkına varmadı tabii Begüm. Çekim başlayınca söze “Begüm” diye başladım, zaten Begüm o an şoke oldu ve teklifimi ettim. Kendi kendime dedim ki “Eğer hayır derse ben orada diziyi de her şeyi de bırakır giderdim herhalde.”

05.04.2015

HABERTÜRK

Rojin: “Ne Shakira ne Beyonce”

0

Şarkıcı Rojin, HT MAGAZİN’e konuştu

 

Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkardığı ‘Yeniden’ albümü ile 4 yıl aradan sonra hayranlarının karşısına çıkan şarkıcı Rojin ile yeni albümünün yanı sıra oyunculuktan beklentilerini ve geleceğe yönelik planlarını konuştuk

‘Hedef koymadan yaşamayı öğrendim’
Geleceğe yönelik hedefleriniz neler?

Geçen yıllar içerisinde hedef koymadan yaşamayı öğrendim. Çünkü neyi hedeflediysem olaylar başka şekilde cereyan etti. Bir de hedefe kilitlendiğin zaman körleşiyorsun. Yalnız şunu söyleyebilirim. Benim şarkılarım her eve girdiği gün o zaman ‘mesut bahtiyar’ olacağım. Bir de istediğim rolleri oynama imkânı bulursam benden mutlusu olmaz.

Son klibinize ve albüm kapağınıza baktığımız zaman sizi çok renkli ve süslü püslü görüyoruz…

Dünya starlarının albüm kapaklarında da taşlara ve boncuklara rastlarsınız. Onlar abartılı görünmüyor da biz mi görünüyoruz?

Ne yalan söyleyeyim bana biraz abartılı geldi…

Bu sonuçta sahnedir. Sizin görüşünüzün aksine sahnenin her şeyi kaldırdığını düşünüyorum. Ben zaten süsü püsü seven bir kadınım. Süslenmek hayatı sevmektir. Buna mukabil giyim kuşama da o kadar çok para harcadığımı söyleyemem.

‘Yeniden’ albümüyle dört yıllık bir aradan sonra albüm çıkaran ünlü şarkıcı Rojin, müziğe hiçbir zaman ticari gözle bakmadığını, kariyerine başlarken acının sesi olmayı kendisine ilke edindiğini söyledi. Rojin hayattaki mottosunu “Her zaman mazlumun yanında olmak” sözleriyle açıkladı.

‘Yeniden’ (Ji nü ve) adlı albümünüz geçtiğimiz haftalarda piyasaya çıktı.

Bu albümün içeriğinden biraz bahseder misiniz? Bu albümümde kadınların hayattaki mücadelesini, yaşama bakışlarını, dirençlerini, savaş ve barış içerisindeki duruşlarını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bütün bunların dışında Uludereli anneler ve İŞİD zulmünden kaçan kadınlara da yer verdim. Dünyada en büyük zararı kadınların gördüğünü düşünüyorum. O yüzden ortaya kadın ruhunu anlatan bir albüm çıkarmak istedim. Böyle demem şarkılarımı erkeklerin dinlemesine de engel olmamalı. Onlar da dinlemeli.

Rojin’in yapımcılığını da üstlendiği ve kendi şirketinden çıkan projesi, ‘Yeniden’, sanatçının altıncı albümü. Türkçe, İngilizce, Çerkezce, Zazaca, Kürtçe ve Süryanice yorumlanan 15 yeni şarkı ve 2 remiksten oluşan albümde 8 şarkının söz ve bestesi Rojin’e ait.

Albümün ismi neden yeniden?

Her şeye yeniden bakmamız ve sorgulamamız gereken bir dönemdeyiz. Ben bu yaşıma kadar öğrendiğim ne var ne yoksa onları döküp yeniden bir şey inşa etmeye çalışıyorum. Bu benim biraz da içerisinde bulunduğum ruh halimle ilgili.

OYUNCULUĞA HAZIRLANIYOR

Albümde 6 dilde şarkıya yer verdiniz…

İnsanların son dönemde birbirine karşı gösteremediği samimiyeti ve içtenliği gösterebilmesi adına bir adım olur diye düşündük. Bu dilleri bu kültürleri anlama zamanı geldi de geçiyor. İngilizce söylenen her şey başımızın üstünde ama kendi topraklarımızın ezgileriyle söylenen birçok eser hak ettiği ilginin çok altında. Kendimizi ve birbirimizi daha çok sevme zamanı. Ben her albümde farklı dillere yer vermeye özen gösteriyorum. Yeni albümde Rumca bir şarkı da olacak.

15 yılı aşkın bir süredir müzik piyasasındasınız. Bugüne kadar yaptığınız şarkılarla temsil ettiğiniz yörenin insanlarına umut aşıladığınızı düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Her memlekete gidişimde beni bağırla rına basıyorlar. Ben onlara umut aşılamasam böyle bir tablo olmazdı herhalde.

Şarkılarınızla umut aşıladığınızı söylüyorsunuz peki Hacettepe Üniversitesi tiyatro bölümünden mezun olmuş biri olarak oyunculuğunuzla da bir şeyler aşılayamaz mıydınız?

Geçmişte devlet tiyatrosunda 25’e yakın oyunda oynamışlığım var. Maalesef bunu televizyona taşıyamadım. Aradan belli bir zaman geçmesine rağmen halen oyunculuk yapabilmek için can attığımı söyleyebilirim.

Konservatuvarda okurken diksiyonun düzgün olmasının beklendiğini belirten Rojin, okula girdiğinde diksiyona ‘tiksiyon’ dediğini, ve ‘kendisini döve döve’ Türkçe öğrendiğini söyledi. Rojin çok dilli bir ortamda büyümenin Türkçe diksiyonu için hayati önemi olduğunun vurgusunu yaptı.

Teklifler gelmiyor mu? Teklifler var ama bana uygun bir şey olması lazım.

Eğer bana uymayan bir rolde oynarsam çok sakil durur. Genelde bana tecavüze uğrayan ve dayak yiyen kadın rolleri teklif ediliyor ama bunları da kabul etmiyorum. Eğer olacaksa komedi türünde oynamayı arzu ediyorum.

Bir sanatçının bu denli siyasetin içinde olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sahneye ilk çıktığım 90’larda bana öyle bir bakış açısı vardı ki, anlatamam. Sizler de biliyorsunuz. Toplumda kulaktan dolma bilgilerle konuşan o kadar insan var ki sanki biz önceden beraber yaşamamışız gibi davranıyor. Benim halklar arasında köprü olma durumum var. Ben elimden geldiğince halkımın acılarını dillendirmeye çalışıyorum. Yaptığım müziklerin anlaşılmasını ve konuşulmasını istiyorum. Ben bütün dilleri seviyorum. Aradan geçen yıllar içerisinde sanatımı icra etme yolunda atlattığım badirelere  bakarsak gelinen şu noktada kendimi ölüp yeniden dirilmiş olarak niteleyebilirim.

Hayatınızda ‘miladım’ dediğiniz bir olay var mı?

25 Eylül 2014 benim için milattı. Ne oldu gün? Diyarbakır’da hınca hınç olan stadyumda halkın önüne çıktım. Sahne bitiminde stadı dolduranların beni ayakta alkışlamasıyla hüngür hüngür ağladım. İşte bu durum şarkıların ve sanatın gücünü gösteriyor. Siyaset geçicidir, sanat ömürlüktür.

‘NE SHAKIRA NE BEYONCE’

Size “Erbil’in Shakira’sı” diyorlar…

Bundan 10 yılı aşkın bir süre önce çıkardığım ‘Hejayi’ adlı şarkımın bir remiksi vardı. Bu remiks zamanında ekranda 20 dakikada bir dönüyordu. Ve bana da öyle bir benzetme yapılmıştı. O benzetme o gün bugündür hâlâ yapılıyor. Ama ben kimsenin ne Shakira’sı ne Beyonce’u olmak istemiyorum. Ülkemin Rojin’i olmak istiyorum.

Para hayatınızda ne kadar önemli? 

Paraya düşkün olsam patikaya girmek yerine asfalt yoldan giderdim. Acı çekeceğimi bile bile kendimden ödün vermedim. Müziğe hiçbir zaman ticaret olarak bakmadım. Eğer baksaydım piyasada revaçta olan şeyler yapardım. Konservatuvarı ve oyunculuğu bitirmiş biri olarak benim için bunu yapmak çok kolaydı. Yola çıkarken acının sesi olmayı kendime ilke haline getirdim. Bu benim tarzım, bu benim ruhum. Mazlumun yanındayım.

Yeni bir proje var mı peki?

Şu an bir türkü albümü üzerinde çalıştığımın müjdesini verebilirim. İçerisinde düetler olacak. Kısa sürede çıkarmayı planlıyorum. Türkü albümünden sonra sanat müziği ve müzikallerden oluşan bir albüm yapacağım.

‘Kadın programları temel bir ihtiyaç’

Bir dönem TRT 6’da sabahları kadın programı yapmıştınız. Yeniden program yapma durumu söz konusu mu?

TRT’den yine teklif geldi fakat şartlarda anlaşamadık. Hatırlarsanız programım yayınlandığı dönem reyting rekorları kırıyordu. Gündüz kadınlar izliyordu gece erkekler. Şu sıralar bazı görüşmeler yapılıyor.

Kadın programı yapmış biri olarak sizce bir kadın programı nasıl olmalı?

Kadın programları erkeğin yetiştirilmesi ve kültür taşıyıcılığı yönünden önem taşıyor. Kadın programları ekmek gibi su gibi bir temel ihtiyaçtır. Bilgi donanım ve kültür bir kadın programının olmazsa olmazıdır.

Arif Hür 07.04.2015

HABERTÜRK

Rojin: “Ne Shakira ne Beyonce”

0

Şarkıcı Rojin, HT MAGAZİN’e konuştu

 

Geçtiğimiz günlerde piyasaya çıkardığı ‘Yeniden’ albümü ile 4 yıl aradan sonra hayranlarının karşısına çıkan şarkıcı Rojin ile yeni albümünün yanı sıra oyunculuktan beklentilerini ve geleceğe yönelik planlarını konuştuk

‘Hedef koymadan yaşamayı öğrendim’
Geleceğe yönelik hedefleriniz neler?

Geçen yıllar içerisinde hedef koymadan yaşamayı öğrendim. Çünkü neyi hedeflediysem olaylar başka şekilde cereyan etti. Bir de hedefe kilitlendiğin zaman körleşiyorsun. Yalnız şunu söyleyebilirim. Benim şarkılarım her eve girdiği gün o zaman ‘mesut bahtiyar’ olacağım. Bir de istediğim rolleri oynama imkânı bulursam benden mutlusu olmaz.

Son klibinize ve albüm kapağınıza baktığımız zaman sizi çok renkli ve süslü püslü görüyoruz…

Dünya starlarının albüm kapaklarında da taşlara ve boncuklara rastlarsınız. Onlar abartılı görünmüyor da biz mi görünüyoruz?

Ne yalan söyleyeyim bana biraz abartılı geldi…

Bu sonuçta sahnedir. Sizin görüşünüzün aksine sahnenin her şeyi kaldırdığını düşünüyorum. Ben zaten süsü püsü seven bir kadınım. Süslenmek hayatı sevmektir. Buna mukabil giyim kuşama da o kadar çok para harcadığımı söyleyemem.

‘Yeniden’ albümüyle dört yıllık bir aradan sonra albüm çıkaran ünlü şarkıcı Rojin, müziğe hiçbir zaman ticari gözle bakmadığını, kariyerine başlarken acının sesi olmayı kendisine ilke edindiğini söyledi. Rojin hayattaki mottosunu “Her zaman mazlumun yanında olmak” sözleriyle açıkladı.

‘Yeniden’ (Ji nü ve) adlı albümünüz geçtiğimiz haftalarda piyasaya çıktı.

Bu albümün içeriğinden biraz bahseder misiniz? Bu albümümde kadınların hayattaki mücadelesini, yaşama bakışlarını, dirençlerini, savaş ve barış içerisindeki duruşlarını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bütün bunların dışında Uludereli anneler ve İŞİD zulmünden kaçan kadınlara da yer verdim. Dünyada en büyük zararı kadınların gördüğünü düşünüyorum. O yüzden ortaya kadın ruhunu anlatan bir albüm çıkarmak istedim. Böyle demem şarkılarımı erkeklerin dinlemesine de engel olmamalı. Onlar da dinlemeli.

Rojin’in yapımcılığını da üstlendiği ve kendi şirketinden çıkan projesi, ‘Yeniden’, sanatçının altıncı albümü. Türkçe, İngilizce, Çerkezce, Zazaca, Kürtçe ve Süryanice yorumlanan 15 yeni şarkı ve 2 remiksten oluşan albümde 8 şarkının söz ve bestesi Rojin’e ait.

Albümün ismi neden yeniden?

Her şeye yeniden bakmamız ve sorgulamamız gereken bir dönemdeyiz. Ben bu yaşıma kadar öğrendiğim ne var ne yoksa onları döküp yeniden bir şey inşa etmeye çalışıyorum. Bu benim biraz da içerisinde bulunduğum ruh halimle ilgili.

OYUNCULUĞA HAZIRLANIYOR

Albümde 6 dilde şarkıya yer verdiniz…

İnsanların son dönemde birbirine karşı gösteremediği samimiyeti ve içtenliği gösterebilmesi adına bir adım olur diye düşündük. Bu dilleri bu kültürleri anlama zamanı geldi de geçiyor. İngilizce söylenen her şey başımızın üstünde ama kendi topraklarımızın ezgileriyle söylenen birçok eser hak ettiği ilginin çok altında. Kendimizi ve birbirimizi daha çok sevme zamanı. Ben her albümde farklı dillere yer vermeye özen gösteriyorum. Yeni albümde Rumca bir şarkı da olacak.

15 yılı aşkın bir süredir müzik piyasasındasınız. Bugüne kadar yaptığınız şarkılarla temsil ettiğiniz yörenin insanlarına umut aşıladığınızı düşünüyor musunuz?

Kesinlikle düşünüyorum. Her memlekete gidişimde beni bağırla rına basıyorlar. Ben onlara umut aşılamasam böyle bir tablo olmazdı herhalde.

Şarkılarınızla umut aşıladığınızı söylüyorsunuz peki Hacettepe Üniversitesi tiyatro bölümünden mezun olmuş biri olarak oyunculuğunuzla da bir şeyler aşılayamaz mıydınız?

Geçmişte devlet tiyatrosunda 25’e yakın oyunda oynamışlığım var. Maalesef bunu televizyona taşıyamadım. Aradan belli bir zaman geçmesine rağmen halen oyunculuk yapabilmek için can attığımı söyleyebilirim.

Konservatuvarda okurken diksiyonun düzgün olmasının beklendiğini belirten Rojin, okula girdiğinde diksiyona ‘tiksiyon’ dediğini, ve ‘kendisini döve döve’ Türkçe öğrendiğini söyledi. Rojin çok dilli bir ortamda büyümenin Türkçe diksiyonu için hayati önemi olduğunun vurgusunu yaptı.

Teklifler gelmiyor mu? Teklifler var ama bana uygun bir şey olması lazım.

Eğer bana uymayan bir rolde oynarsam çok sakil durur. Genelde bana tecavüze uğrayan ve dayak yiyen kadın rolleri teklif ediliyor ama bunları da kabul etmiyorum. Eğer olacaksa komedi türünde oynamayı arzu ediyorum.

Bir sanatçının bu denli siyasetin içinde olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sahneye ilk çıktığım 90’larda bana öyle bir bakış açısı vardı ki, anlatamam. Sizler de biliyorsunuz. Toplumda kulaktan dolma bilgilerle konuşan o kadar insan var ki sanki biz önceden beraber yaşamamışız gibi davranıyor. Benim halklar arasında köprü olma durumum var. Ben elimden geldiğince halkımın acılarını dillendirmeye çalışıyorum. Yaptığım müziklerin anlaşılmasını ve konuşulmasını istiyorum. Ben bütün dilleri seviyorum. Aradan geçen yıllar içerisinde sanatımı icra etme yolunda atlattığım badirelere  bakarsak gelinen şu noktada kendimi ölüp yeniden dirilmiş olarak niteleyebilirim.

Hayatınızda ‘miladım’ dediğiniz bir olay var mı?

25 Eylül 2014 benim için milattı. Ne oldu gün? Diyarbakır’da hınca hınç olan stadyumda halkın önüne çıktım. Sahne bitiminde stadı dolduranların beni ayakta alkışlamasıyla hüngür hüngür ağladım. İşte bu durum şarkıların ve sanatın gücünü gösteriyor. Siyaset geçicidir, sanat ömürlüktür.

‘NE SHAKIRA NE BEYONCE’

Size “Erbil’in Shakira’sı” diyorlar…

Bundan 10 yılı aşkın bir süre önce çıkardığım ‘Hejayi’ adlı şarkımın bir remiksi vardı. Bu remiks zamanında ekranda 20 dakikada bir dönüyordu. Ve bana da öyle bir benzetme yapılmıştı. O benzetme o gün bugündür hâlâ yapılıyor. Ama ben kimsenin ne Shakira’sı ne Beyonce’u olmak istemiyorum. Ülkemin Rojin’i olmak istiyorum.

Para hayatınızda ne kadar önemli? 

Paraya düşkün olsam patikaya girmek yerine asfalt yoldan giderdim. Acı çekeceğimi bile bile kendimden ödün vermedim. Müziğe hiçbir zaman ticaret olarak bakmadım. Eğer baksaydım piyasada revaçta olan şeyler yapardım. Konservatuvarı ve oyunculuğu bitirmiş biri olarak benim için bunu yapmak çok kolaydı. Yola çıkarken acının sesi olmayı kendime ilke haline getirdim. Bu benim tarzım, bu benim ruhum. Mazlumun yanındayım.

Yeni bir proje var mı peki?

Şu an bir türkü albümü üzerinde çalıştığımın müjdesini verebilirim. İçerisinde düetler olacak. Kısa sürede çıkarmayı planlıyorum. Türkü albümünden sonra sanat müziği ve müzikallerden oluşan bir albüm yapacağım.

‘Kadın programları temel bir ihtiyaç’

Bir dönem TRT 6’da sabahları kadın programı yapmıştınız. Yeniden program yapma durumu söz konusu mu?

TRT’den yine teklif geldi fakat şartlarda anlaşamadık. Hatırlarsanız programım yayınlandığı dönem reyting rekorları kırıyordu. Gündüz kadınlar izliyordu gece erkekler. Şu sıralar bazı görüşmeler yapılıyor.

Kadın programı yapmış biri olarak sizce bir kadın programı nasıl olmalı?

Kadın programları erkeğin yetiştirilmesi ve kültür taşıyıcılığı yönünden önem taşıyor. Kadın programları ekmek gibi su gibi bir temel ihtiyaçtır. Bilgi donanım ve kültür bir kadın programının olmazsa olmazıdır.

Arif Hür 07.04.2015

HABERTÜRK

NTV Muhabiri Can Ertuna, Yavuz Oymak’a Konuştu

0
DÜNYADA EN KANLI, EN SICAK ÇATIŞMALARIN İÇİNE GİRİYOR.
ÖLÜMLE DANS EDİYOR.
KURŞUNUN ADRES SORMADIĞI COĞRAFYALARDA; ELİNDE MİKROFONLA YÖNÜNÜ ARIYOR.
DÜNYA TARİHİNE DAMGA VURMUŞ BİRÇOK KRİTİK GELİŞMENİN BİZZAT TANIĞI.
MÜTHİŞ BİR ENTELEKTÜEL… BİLGİ BİRİKİMİ TARTIŞILMAZ.
SAVAŞIN ORTASINDA ‘SAKİN’ KALABİLEN ENDER MUHABİRLERDEN BİRİ.
SESSİZ AMA BİR O KADAR DA DERİN GAZETECİ; NTV MUHABİRİ CAN ERTUNA; SORULARIMIZI AÇIK YÜREKLİLİKLE CEVAPLADI…
Neden savaş muhabiri oldunuz? ‘’Deli misiniz?’’
Bu soruyu ailem ve yakın arkadaşlarım da yöneltti zaman zaman, duyunca gülümsüyor haliyle insan.
Açıkçası bir tıbbi rapora dayanarak söylemiyorum ama değilim sanırım.
Sadece meraklıyım diyebilirim.
Habercilik mesleğini de hep bu merak duygusuyla yapıyorum.
Yaşananları öğrenmek ve daha sonra aktarmak tutkusuyla.
Savaş bölgelerine, özellikle de sıcak çatışmanın yaşandığı bölgelere çok sayıda haberci gitmiyor ya da gönderilmiyor.
İşte bu yüzden oralarda neler yaşandığını anlamanın en iyi yolu bizzat orada bulunmak.
Savaşlar olmasa; savaş muhabirleri ‘’aç mı kalır?’’

Aslında Türkiye’de savaş muhabiri diye bir muhabir türü yok Batı’dakinden farklı olarak.
 “Savaşa da giden” muhabirler var. Ben de onlardan biriyim.
Savaş ve çatışma haberciliği iş rutinimizin sadece bir bölümü, onun dışında siz de biliyorsunuz ki birçok alanda haber takip ediyoruz.
Ayrıca savaş ve çatışma takip eden muhabirler ne yazık ki Türkiye’de aç kalmaz sizin deyiminizle.
90’lı yılları hatırlayın, Gazi olaylarını, hatta Gezi sürecini…
Muhabirlerin Türkiye’nin kentlerindeki toplumsal olaylarda da yüzde yüz can güvenliği var diyebilir miyiz?

Riskli bölgelerde en çok neyden korkuyorsunuz? Aşırı stresle nasıl baş ediyorsunuz?

Elbette ölmekten ya da yaralanmaktan korkuyor insan.
Sadece kendi adınıza değil, ekip arkadaşınızın varsa rehber, çevirmen ya da şoförünüzün sağlığı için de endişe ediyorsunuz.
Ayrıca çok özel bir yerde özel bir “iş” çektiyseniz, onu merkeze ulaştırma kaygısı da taşırsınız.
Stresle başetmenin en önemli aracı da işinize konsantre olmaktır bence.
Böylece daha az korkar, endişe duyarsınız.
Ruh sağlığınızı yitirmemeniz için gerekli dozda bir “yabancılaşmayı” sağlar bu size.
 
 
Şehir merkezinde tel örgülerin önünde canlı yayın yapıp; sanki çatışmanın ortasındaymış gibi anlattınız mı hiç? Bunu yapanlar var zira!
Açıkçası bunu yapanlar var, hatta daha neler neler yapılıyor ama bu ayrıntılara girmeyelim.
Genel ilke olarak tam tersine sükûnetimi korumaya çalışıyorum.
Çatışma anlarında zaten izleyicileriniz de provoke olmuş bir halde izlerler televizyonu yangına körükle gitmeye gerek yok.
Yaşananı en sakin dille, çarpıtmadan anlatmaya çalışırım.
Tabii bazen heyecana kendimi kaptırdığım da olur, sonra bu yayınları izleyip kızarım kendimi, daha sakin olamaz mıydım diye.

Anadolu Ajansı sertifika programıyla; savaş muhabiri yetiştiriyor. Bu iş sertifikayla olur mu?

Bu ve benzeri temel eğitimlerin önemi büyük.
Çok önemli temel bilgiler veriliyor ama bu bir kereye has bir uygulama olmamalı.
Her konuda olduğu gibi bu alanda da insan zamanla pratiğini yitiriyor.
Bu bölgelere gönderilen haberciler senede bir kez 1 hafta, ilk yardım, zor koşullarda hayatta kalma vs. gibi eğitimlerden geçirilmeli.
Ve elbette hiçbir eğitim alanda yaşananın yerini tutmuyor.
Bu nedenle bu bölgelere deneyimli isimlerin gönderilmesi çok ama çok önemli.

Savaş muhabiri nasıl olunur?

Açıkçası olması gerekenle, olan arasında büyük bir ayrım var Türkiye’de.
Olması gereken böylesi zorlu görevler için istekli, fiziksel ve psikolojik yeterliliğe sahip kişilerin seçilerek, gerekli eğitimlerden geçirilerek yanlarında güvenlik uzmanlarıyla alana yollanması.
Ancak genellikle Türkiye’de birçok kuruluş bir kriz anında “el altında” kim varsa onu yolluyor ve o kişi zamanla gide – gele bu konuda “pişiyor”.

Yaptığınız iş gereği; ‘’ölümün kıyısı’’ sizin için neresi? Haber peşindeyken; ‘’öleceğim, buraya kadarmış’’ dediğiniz bir olayı paylaşır mısınız?

Bir değil, birden çok anım var.
En kötüsü sanırım Suriye’de Halep’teki çatışmaları izlediğim 2012 yazıydı.
Selahattin mahallesinde en ön cephede iki ucunu keskin nişancıların tuttuğu bir sokakta bir gün bir gece mahsur kaldık.
Gece tepemize top mermileri yağıyor, gündüz keskin nişancılar üzerimize taciz ateşi açıyordu.
En son tank birliği de yakınımıza gelince büyük risk alıp bölgeyi terk etmeye karar verdik ve şanslıyız ki yara almadan kurtulduk.
Bunun dışında Gazze’de çevremize düşen bombalar, Akçakale’de 100 metre ötemizde patlayan havan mermisi, Libya’da kulağımızı sıyıran kurşunlar da oldu.
Ekranda ‘’çok fazla sakin’’ olduğunuzu düşünenler var. Ne dersiniz?
Galiba öyleyim. Hatta bazen bir bölgede tek muhabir olunca bazı prime – time kanalları haber merkezimizden izin alarak bağlantı yapıyor.
Editörleri yayın öncesi “acaba biraz daha heyecanlı anlatamaz mısın?” diye soruyor.
Ama insan sahip olmadığı üslubu üzerinde taşıyamaz sanırım.
Suriye’de savaşın ortasından gelip, ertesi gün İstanbul’da domates haberi yapmak sizi nasıl etkiliyor?
Bir süredir domates haberi yapmıyorum neyseki ama bu hiç yapmayacağım anlamına da gelmez tabii.
Bırakın domates haberini, herha
ngi bir haber yapmak bile çok zor olabiliyor bazen.
İnsan savaştan çıkınca “normal” hayata kısa sürede uyum sağlayamayabiliyor.
En beğendiğiniz savaş muhabirleri kimlerdir?
Türklerden elbette bu işin standardını oluşturan isimlerden Coşkun Aral sanırım ilk sırada.
Eski NTV çalışanı Nevin Sungur bir kadın savaş muhabiri olarak örnek alınacak işlere imza atan bir isimdir.
Son dönemde çok sayıda arkadaşımız çok tehlikeli bölgelerde önemli işlere imza attı.
Çok iyi foto muhabirleri, ajans muhabir ve kameramanları var.
Ama ne yazık ki ekran önünde olmayanlar çoğunlukla gölgede kalıyor.
Tek cevap hakkınız var: Haberi herkesten önce vermek mi yoksa en doğruyu vermek mi mesele?
Doğruyu vermek.
Evli misiniz? Aileniz nasıl bakıyor sizin bu ‘’bıçak sırtı’’ meslek hayatınıza?
Bekârım ama ailem, akrabalarım ve kız arkadaşlarımın ömründen ömür gitti geçen yıllarda sanırım.
Yine de benim bu işi sevdiğimi bildiklerinden bağırlarına taş basıp dayanmaya çalıştılar -çalışıyorlar
 
Meslekte tatmin noktanız neresi? Dünyada en çok kiminle röportaj yapmak istiyorsunuz?
Tamin noktası illa önemli biriyle röportaj yapmak değl.
Özgürce haber yapabildiğim her noktada tatmin olurum ben.
Spiker, reji ya da yönetmen tarafından canlı yayın öncesi savaşın orta yerinde dakikalarca bekletilmeye karşı tavrınız ne olur?
Birkaç kez “bulunduğumuz yer tehlikeli, birazdan burayı terk etmek zorunda kalabiliriz, o yüzden acele eder misiniz?” dediğim oldu.
En vahşi savaş bölgeleri mi başınızı döndürüyor yoksa Türkiye’nin inanılmaz hızlı değişen gündemi mi?
Artık her ikisi de yormaya başladı sanırım:
Çok fazla ölüm, yıkım, sefalet gördüm ve yoruldum.
Aynı şekilde, Türkiye’deki sonu belirsiz gerilimlerin hepimizin hayatlarını gasp ettiğini düşünüyorum.
Sadece haberciler değil, haber okuyan ve izleyenlerde de umutsuzluk ve yaşama sevincinin eksilmesi gibi belirtiler gözlemliyorum.
Kadın cinayetleri son bulmayacak mı?
Mevcut kültür seviyesi ve buna bağlı olarak eğitim seviyesi yükselmedikçe, kadınlara karşı ayrımcı söylem terkedilmedikçe, yürürlükte olan yasalar kararlılıkla uygulanmadıkça son bulacağını sanmıyorum, tam tersine artmasından endişeliyim.
‘’Savaşma seviş’’  sözünü dinlemeyip, neden savaşıyor insanlar? 
Birinde sevginin yokluğu, diğerinde varlığı aslolan sanırım.
Ama işin felsefi boyutunu bir kenara bırakınca mevcut küresel düzen değişmediği sürece ne yazık ki çok sayıda insan sevişemeden ya da sevişmelere doyamadan göçüp gidecek gibi gözüküyor hayattan.
Yavuz Oymak 08.04.2015

NTV Muhabiri Can Ertuna, Yavuz Oymak’a Konuştu

0
DÜNYADA EN KANLI, EN SICAK ÇATIŞMALARIN İÇİNE GİRİYOR.
ÖLÜMLE DANS EDİYOR.
KURŞUNUN ADRES SORMADIĞI COĞRAFYALARDA; ELİNDE MİKROFONLA YÖNÜNÜ ARIYOR.
DÜNYA TARİHİNE DAMGA VURMUŞ BİRÇOK KRİTİK GELİŞMENİN BİZZAT TANIĞI.
MÜTHİŞ BİR ENTELEKTÜEL… BİLGİ BİRİKİMİ TARTIŞILMAZ.
SAVAŞIN ORTASINDA ‘SAKİN’ KALABİLEN ENDER MUHABİRLERDEN BİRİ.
SESSİZ AMA BİR O KADAR DA DERİN GAZETECİ; NTV MUHABİRİ CAN ERTUNA; SORULARIMIZI AÇIK YÜREKLİLİKLE CEVAPLADI…
Neden savaş muhabiri oldunuz? ‘’Deli misiniz?’’
Bu soruyu ailem ve yakın arkadaşlarım da yöneltti zaman zaman, duyunca gülümsüyor haliyle insan.
Açıkçası bir tıbbi rapora dayanarak söylemiyorum ama değilim sanırım.
Sadece meraklıyım diyebilirim.
Habercilik mesleğini de hep bu merak duygusuyla yapıyorum.
Yaşananları öğrenmek ve daha sonra aktarmak tutkusuyla.
Savaş bölgelerine, özellikle de sıcak çatışmanın yaşandığı bölgelere çok sayıda haberci gitmiyor ya da gönderilmiyor.
İşte bu yüzden oralarda neler yaşandığını anlamanın en iyi yolu bizzat orada bulunmak.
Savaşlar olmasa; savaş muhabirleri ‘’aç mı kalır?’’

Aslında Türkiye’de savaş muhabiri diye bir muhabir türü yok Batı’dakinden farklı olarak.
 “Savaşa da giden” muhabirler var. Ben de onlardan biriyim.
Savaş ve çatışma haberciliği iş rutinimizin sadece bir bölümü, onun dışında siz de biliyorsunuz ki birçok alanda haber takip ediyoruz.
Ayrıca savaş ve çatışma takip eden muhabirler ne yazık ki Türkiye’de aç kalmaz sizin deyiminizle.
90’lı yılları hatırlayın, Gazi olaylarını, hatta Gezi sürecini…
Muhabirlerin Türkiye’nin kentlerindeki toplumsal olaylarda da yüzde yüz can güvenliği var diyebilir miyiz?

Riskli bölgelerde en çok neyden korkuyorsunuz? Aşırı stresle nasıl baş ediyorsunuz?

Elbette ölmekten ya da yaralanmaktan korkuyor insan.
Sadece kendi adınıza değil, ekip arkadaşınızın varsa rehber, çevirmen ya da şoförünüzün sağlığı için de endişe ediyorsunuz.
Ayrıca çok özel bir yerde özel bir “iş” çektiyseniz, onu merkeze ulaştırma kaygısı da taşırsınız.
Stresle başetmenin en önemli aracı da işinize konsantre olmaktır bence.
Böylece daha az korkar, endişe duyarsınız.
Ruh sağlığınızı yitirmemeniz için gerekli dozda bir “yabancılaşmayı” sağlar bu size.
 
 
Şehir merkezinde tel örgülerin önünde canlı yayın yapıp; sanki çatışmanın ortasındaymış gibi anlattınız mı hiç? Bunu yapanlar var zira!
Açıkçası bunu yapanlar var, hatta daha neler neler yapılıyor ama bu ayrıntılara girmeyelim.
Genel ilke olarak tam tersine sükûnetimi korumaya çalışıyorum.
Çatışma anlarında zaten izleyicileriniz de provoke olmuş bir halde izlerler televizyonu yangına körükle gitmeye gerek yok.
Yaşananı en sakin dille, çarpıtmadan anlatmaya çalışırım.
Tabii bazen heyecana kendimi kaptırdığım da olur, sonra bu yayınları izleyip kızarım kendimi, daha sakin olamaz mıydım diye.

Anadolu Ajansı sertifika programıyla; savaş muhabiri yetiştiriyor. Bu iş sertifikayla olur mu?

Bu ve benzeri temel eğitimlerin önemi büyük.
Çok önemli temel bilgiler veriliyor ama bu bir kereye has bir uygulama olmamalı.
Her konuda olduğu gibi bu alanda da insan zamanla pratiğini yitiriyor.
Bu bölgelere gönderilen haberciler senede bir kez 1 hafta, ilk yardım, zor koşullarda hayatta kalma vs. gibi eğitimlerden geçirilmeli.
Ve elbette hiçbir eğitim alanda yaşananın yerini tutmuyor.
Bu nedenle bu bölgelere deneyimli isimlerin gönderilmesi çok ama çok önemli.

Savaş muhabiri nasıl olunur?

Açıkçası olması gerekenle, olan arasında büyük bir ayrım var Türkiye’de.
Olması gereken böylesi zorlu görevler için istekli, fiziksel ve psikolojik yeterliliğe sahip kişilerin seçilerek, gerekli eğitimlerden geçirilerek yanlarında güvenlik uzmanlarıyla alana yollanması.
Ancak genellikle Türkiye’de birçok kuruluş bir kriz anında “el altında” kim varsa onu yolluyor ve o kişi zamanla gide – gele bu konuda “pişiyor”.

Yaptığınız iş gereği; ‘’ölümün kıyısı’’ sizin için neresi? Haber peşindeyken; ‘’öleceğim, buraya kadarmış’’ dediğiniz bir olayı paylaşır mısınız?

Bir değil, birden çok anım var.
En kötüsü sanırım Suriye’de Halep’teki çatışmaları izlediğim 2012 yazıydı.
Selahattin mahallesinde en ön cephede iki ucunu keskin nişancıların tuttuğu bir sokakta bir gün bir gece mahsur kaldık.
Gece tepemize top mermileri yağıyor, gündüz keskin nişancılar üzerimize taciz ateşi açıyordu.
En son tank birliği de yakınımıza gelince büyük risk alıp bölgeyi terk etmeye karar verdik ve şanslıyız ki yara almadan kurtulduk.
Bunun dışında Gazze’de çevremize düşen bombalar, Akçakale’de 100 metre ötemizde patlayan havan mermisi, Libya’da kulağımızı sıyıran kurşunlar da oldu.
Ekranda ‘’çok fazla sakin’’ olduğunuzu düşünenler var. Ne dersiniz?
Galiba öyleyim. Hatta bazen bir bölgede tek muhabir olunca bazı prime – time kanalları haber merkezimizden izin alarak bağlantı yapıyor.
Editörleri yayın öncesi “acaba biraz daha heyecanlı anlatamaz mısın?” diye soruyor.
Ama insan sahip olmadığı üslubu üzerinde taşıyamaz sanırım.
Suriye’de savaşın ortasından gelip, ertesi gün İstanbul’da domates haberi yapmak sizi nasıl etkiliyor?
Bir süredir domates haberi yapmıyorum neyseki ama bu hiç yapmayacağım anlamına da gelmez tabii.
Bırakın domates haberini, herha
ngi bir haber yapmak bile çok zor olabiliyor bazen.
İnsan savaştan çıkınca “normal” hayata kısa sürede uyum sağlayamayabiliyor.
En beğendiğiniz savaş muhabirleri kimlerdir?
Türklerden elbette bu işin standardını oluşturan isimlerden Coşkun Aral sanırım ilk sırada.
Eski NTV çalışanı Nevin Sungur bir kadın savaş muhabiri olarak örnek alınacak işlere imza atan bir isimdir.
Son dönemde çok sayıda arkadaşımız çok tehlikeli bölgelerde önemli işlere imza attı.
Çok iyi foto muhabirleri, ajans muhabir ve kameramanları var.
Ama ne yazık ki ekran önünde olmayanlar çoğunlukla gölgede kalıyor.
Tek cevap hakkınız var: Haberi herkesten önce vermek mi yoksa en doğruyu vermek mi mesele?
Doğruyu vermek.
Evli misiniz? Aileniz nasıl bakıyor sizin bu ‘’bıçak sırtı’’ meslek hayatınıza?
Bekârım ama ailem, akrabalarım ve kız arkadaşlarımın ömründen ömür gitti geçen yıllarda sanırım.
Yine de benim bu işi sevdiğimi bildiklerinden bağırlarına taş basıp dayanmaya çalıştılar -çalışıyorlar
 
Meslekte tatmin noktanız neresi? Dünyada en çok kiminle röportaj yapmak istiyorsunuz?
Tamin noktası illa önemli biriyle röportaj yapmak değl.
Özgürce haber yapabildiğim her noktada tatmin olurum ben.
Spiker, reji ya da yönetmen tarafından canlı yayın öncesi savaşın orta yerinde dakikalarca bekletilmeye karşı tavrınız ne olur?
Birkaç kez “bulunduğumuz yer tehlikeli, birazdan burayı terk etmek zorunda kalabiliriz, o yüzden acele eder misiniz?” dediğim oldu.
En vahşi savaş bölgeleri mi başınızı döndürüyor yoksa Türkiye’nin inanılmaz hızlı değişen gündemi mi?
Artık her ikisi de yormaya başladı sanırım:
Çok fazla ölüm, yıkım, sefalet gördüm ve yoruldum.
Aynı şekilde, Türkiye’deki sonu belirsiz gerilimlerin hepimizin hayatlarını gasp ettiğini düşünüyorum.
Sadece haberciler değil, haber okuyan ve izleyenlerde de umutsuzluk ve yaşama sevincinin eksilmesi gibi belirtiler gözlemliyorum.
Kadın cinayetleri son bulmayacak mı?
Mevcut kültür seviyesi ve buna bağlı olarak eğitim seviyesi yükselmedikçe, kadınlara karşı ayrımcı söylem terkedilmedikçe, yürürlükte olan yasalar kararlılıkla uygulanmadıkça son bulacağını sanmıyorum, tam tersine artmasından endişeliyim.
‘’Savaşma seviş’’  sözünü dinlemeyip, neden savaşıyor insanlar? 
Birinde sevginin yokluğu, diğerinde varlığı aslolan sanırım.
Ama işin felsefi boyutunu bir kenara bırakınca mevcut küresel düzen değişmediği sürece ne yazık ki çok sayıda insan sevişemeden ya da sevişmelere doyamadan göçüp gidecek gibi gözüküyor hayattan.
Yavuz Oymak 08.04.2015

‘Oyuncunun reklamı goldür. Benim de buna ihtiyacım var’

0

Kışın bile yürüyerek antrenmana gittiği günleri de, Zafer Biryol’un Konyaspor için attığı golleri de hiç unutmuyor. Ömer Ali’nin hedefi belli: “Bekle beni Şampiyonlar Ligi!”

Futbolcu olmak için ilk ne yaptın?
Benimki biraz şanstı. Evimin önünde arkadaşlarımla futbol oynarken Karabağlar Gençlerbirliği’nin antrenörü de bakkala gidiyormuş; beni görüp takımına almak istedi. 10 yaşımda olduğum için yabancı bir adamla konuşmaktan korkmuştum. “Annem bana tanımadığın adamlarla konuşma dedi” diyerek eve kaçtım ama peşimi bırakmadı. Babamı da ikna ettikten sonra beni futbolcu yaptı. Babamın tek şartı para vermemekti çünkü verecek durumu yoktu. Annemle temizlik işlerine gittiğim zamanları, babamın kamyonetiyle hayvan taşıdığımız günleri unutmadım. Bu yüzden paramı har vurup harman savurmam. Maaş kartım hâlâ babamın elindedir, ondan harçlık alırım.

Altyapı eğitimini amatör takımda almış olmak zor değil mi? Süper Lig seviyesinde bunun eksiğini hissetmiyor musun? 
Çok istekli olduğum için kendimi geliştirdiğimi düşünüyorum. Kulübe ilk ben giderdim, soyunma odasını temizlerdim, malzemeleri yıkardım; en son da ben çıkardım. Bunları yaptıkça mutlu oluyordum. Bu yüzden amatörlük bana çok da zor gelmedi. Karda kışta bile yürüyerek gitmeme rağmen bir tane bile antrenman kaçırmadım.

Kaç yaşındaydın o zaman? Futbolcu olmak için okulu bıraktın mı?
Şekerspor’a transfer olduğumda meslek lisesinde okuyordum. Ne olur ne olmaz diye ikisini birlikte görürmeye çalışıyordum. Bir gün okuldan çıkıp antrenmana yetişmeye çalışırken bisikletimin zinciri attı. Onu yaparken üstüm başım yağ içinde kaldı ama birazcık gecikmeyle yetiştim. O gün hocam bana “Bugünü unutma, tam bir sene sonra araban olacak” demişti. Verdiği tarih dolmadan arabamı aldım. 16 yaşımda profesyonel oldum ve milli takıma çağırıldım.

2. Lig takımından milli takıma çağırılacağını tahmin ediyor muydun?
Tabii ki hayır! Heyecandan ölecektim. Oynadığım ilk birkaç maçtan hiçbir şey hatırlamıyorum. Benden başka herkes büyük takımlardan geldiği için kendimi dışlanmış gibi hissedip ağlamıştım.

Konya Şekerspor’da İsmail Kartal’la çalışmıştın. Zor bir teknik direktör müydü?
Çok hırslı ve çok ciddi bir insandı. Sinirlendiği zaman gözü dönerdi. Hayatım boyunca bakışlarını unutabileceğimi sanmıyorum. O sinirlenmesin diye yapmadığımız şey kalmıyordu. Bir konuşmamızda bana “Bir gün Fenerbahçe’nin teknik direk- törü olacağım. Senin de böyle büyük hedeflerin olmalı” demişti. Çekindiğimden bir şey söyleyememiştim.

Senin de İsmail hoca gibi net hedeflerin var mı?
Onun gibi bir takım ismi söyleyemiyorum ama Şampiyonlar Ligi’ne katılacak seviyede bir takımda oynamak istiyorum. Şampiyonlar Ligi’nin müziğini sahadayken dinlemek en büyük hayalim.

17 yaşında Fenerbahçe’den teklif aldığın doğru mu?
İsmail hoca beni milli takımda izleyip beğendiklerini söylemişti. Heyecandan elim ayağım titremişti ama sonu gelmedi. Kulübüm benim için erken olduğunu düşünerek göndermek istememişti. Zaman geçtikçe daha iyi paralara satabileceklerini düşünmüş olabilirler.

O yaşta böyle bir teklif almışken gitmek için direnmedin mi?
Her transfer döneminde beni isteyen kulüpler oluyordu ama hiçbir zaman isyan etmedim. Süper Lig kulüplerinden beni en çok isteyenlerden biri Karabükspor’du. Bülent Korkmaz bizzat gelip maçlarımı izlemişti ama vermediler. Kulüpler birleştikten sonra Konyaspor’da şampiyonluk yaşayınca hepsini unuttum. Konyaspor’un fanatik taraftarıydım, şimdi futbolcusu oldum. Zafer Biryol’un gol krallığında attığı tüm golleri ezbere sayarım.

Fanatikliğin sahada da devam ediyor mu? 
Ediyor ama bu iyi bir şey değil. Yenilince taraftar gibi düşündüğün için stresten hiç kurtulamıyorsun. Mesela bütün başarısızlıklarda kendimi suçluyorum.

Transfer tekliflerinin sonuçlanmamasının bir sebebi de bu mu?
Buna biraz da şans diyebiliriz. Beşiktaş’tan teklif aldım ama olmadı. Bunlar oldukça “Hadi ben gideyim artık” da demiyorum. Gitmeye karar verdiğim zaman her konuda kendimi çok güçlü hissetmeliyim.

Hangi konuda açıklarının olduğunu düşünüyorsun? 
Daha fazla gol atabilmeliyim. Çok pozisyona giriyorum ama hepsini gole çevirebilmek için daha fazla çalışmam gerekiyor. Her sezon gol sayımın 10’a yaklaşmasını istiyorum. Futbolcunun reklamı goldür. Benim de buna ihtiyacım var.

Bunun için nasıl çalışıyorsun? Sabahları kulübün kapısını yine sen mi açıyorsun? 
Şimdi onu yapamıyorum ama çevremdeki insanların tavsiyelerine mutlaka uyuyorum. Kanat oyuncusu olduğum için ortalarımı geliştirmeye yönelik çalışmalar yapıyorum, son vuruşlara ve hava toplarına çalışıyorum. Ayrıca takımımızdaki tecrübeli futbolcuları soru yağmuruna tutuyorum, onların başında da Hasan Kabze geliyor.

Hilal Gülyurt 8.04.2015

FOURFOURTWO