Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 59

EvinizinOğlu Murat Güloğlu ile Samimi Bir Röportaj

0

n babam sayesinde tanıdım. Babam televizyonun sesini sonuna kadar açtığı için, haftasonları sabahın köründe onun sesiyle güne başlamak adettir. Tabi bununla da kalmıyor, babam bir yandan şu çocuk neden doğru dürüst bir takım elbise giyinmiyor diye söylenirken bir yandan da pür dikkat ne diyeceğini dinliyordu. Babam hala aynı durumda, Murat Güloğlu da hala rengarenk, bizi hem görüntüsü hem de haberleri ile aydınlatıyor.

Kendisi ile yaptığım röportaj, kısa, samimi ve öz oldu. Nişantaşı’nda bir kafede buluştuk, önce Sivas’lı olduğundan ve dolayısı ile hemşeri olduğumuzdan, köyüne gidip orada da projeler yapmak istediğinden bahsettik; ben türk kahvesi içtim, o da bitki çayı içti ve hem röportaj yaptık hem de eğlendik.

Umarım siz de eğlenirsiniz.

themervetuncer: Eski fotoğraflarınıza baktığınızda onlar da bugünki haliniz kadar renkli mi? Kıyafet anlamında soruyorum.

Murat G.: Pek renk merakım yoktu açıkçası, beni biraz programın gidişatı da şekillendirdi. Önceleri saatimin renklenmesi ile başladı, devamında gömlekler ve tabi uyumlu olması açısından da çoraplarım. Ama ben bu durumdan son derece memnunum çünkü insanların sabah kalktığında ekranda renkli birisini görmek isteyeceklerini düşünüyorum. Baktığınızda iş anlamında ciddi bir iş yapıyoruz ve benim tarzımda farklı ve renkli giyindiğinizde, sizi izleyenler söyleyeceklerinizle beraber giyineceklerinizi de merak etmeye başlıyor. Bu hem size hem seyircinize heyecan veren bir durum.

themervetuncer: Bir haber programı sunuyorsunuz ancak formatı biraz aykırı. Format çalışılmış mı?

Murat G.: Programın formatı ceketsiz, gömlek kolları kıvrılmış, sadece Murat Güloğlu olmamın istendiği bir formattı ve ben zamanla formatı iyice oturttum. Yani kısaca çalışılan bir durum değil.

themervetuncer: Evinizin oğlu Murat Güloğlu diyorsunuz ve fakat pek Türk ailelerinin kolay kabulleneceği tarzda giyinmiyorsunuz. Mesela babam sizi asla kaçırmasa da muhakkak kıyafetinize laf ediyor. Bunun farkında mısınız? Bir amacınız var mı?

Murat G.: Bunu bana söyleyen başka insanlar da oldu ve genelde anneler sever beni. İlk başlarda benim görüntüm ile her ne kadar barışamasalar da baban gibi olanlar söylenemeyeni söyleyen biri olduğum için de beni izlemekten vazgeçemiyorlar. Kıyafetimden bağımsız olarak tamamen söylediklerimle ilgileniyorlar. Anı anına uymayan biri olduğum için, merak uyandırıyorum ve izleniyorum. Kalıplarım yok programımda, 3 saat boyunca, haberim de, seyircim de, kendim de diri bir şekilde programımı sürdürüyorum. Ben bunu yapıyorum diyorum ve benimle olan İstanbul’dan ve Anadolu’dan benimle olan bir sürü samimi insanla buluşuyorum. Baktığınızda sabahın köründe kalkıp beni izliyorlar, beni 7-8 yaşında izleyen de var 65 yaşında izleyen de var.

themervetuncer: Stil danışmanınız var mı? Yoksa ben olabilir miyim? Özel birgününüzde sizi giydirmek isterim.

Murat G.: Hayır yok. Uğraşırsın. 1 günlük olur. Güzel giyinmek gibi bir kaygım yok, o yüzden normal hayatımda çok ilgilenmiyorum, davetlerde vs. Aslında bu konuda alt yapım var. Anlaştık beni giydirirsin. Olur.

themervetuncer: Oley :)

themervetuncer: En sevdiğiniz markalar nelerdir?

Murat G.: Lise ve üniversite dönemimde marka düşkünlüğüm vardı ancak artık markacı değilim. Sevdiğim marka var ancak paylaşmasam daha iyi, çok fazla para harcamadan güzel giyinmeyi tercih ediyorum desem daha iyi. Markayı saçmalık olarak görüyorum.

themervetuncer: Kadın modasını takip ediyor musunuz?

Murat G.: Hayır.

themervetuncer: Nasıl giyinen kadınlardan hoşlanırsınız?

Murat G.: Rüküş sevmem. Babet giyinsin, basit sade kıyafetini giyinsin gelsin. Sade giyinsin ama yakıştırsın. Herşeyden öte kadının gözleri ile daha alakalıyım. Kendine güvenli, kompleksli olmayan, olsa da kompleksi ile barışmış olmalı.

themervetuncer: Sizi Ladyfaithmood defilesinde Çabagenç Derneği ile beraber podyumda gördük. Bize dernekteki görevinizden ve Çabagenç’ten biraz bahseder misiniz?

Murat G.: Aslında sadece Çabagenç değil farklı derneklerde de varım, Tohum gibi. İlk olarak Çaba Derneği bir tiyatro organizasyonu için bana ulaşmıştı ve o vesile ile ilişkilerimiz kuvvetlendi. Ardından Çaba Derneği kurucularının çocukları tarafından Çabagenç Derneği kurulunca onlarla da hareket etmeye başladık, hepsi ile arkadaşım ve beni de çağırdıklarında destek vermek için organizasyonlarına katılyorum. Bu arada başka dernekler de çağırırsa giderim, gitmek isterim; sadece Çaba ve Tohum değil. Çünkü burada mühim olan ihtiyacı olanlara, çocuklara, eğitime ihtiyacı olanlara, yaşlılara yardımımız olsun, yardımımız dokunsun. Toplum önündeki insanların bunu yapması gerekiyor çünkü herkes eşit şartlarda doğmuyor. Günü kurtarmak için geleceğini düşünemeyenler var, bizim de bu insanlara yardım etmemiz lazım.

Şu son cümlesinin üstüne çok düşündüm. Ya öyle olsaydım dedim.

Gerçekten röportajı bitirdiğimiz son cümlesiydi.

İşte bu son cümle, aslında o ekrandaki renkli adamın gerçekteki tüm renkleriydi.

24.03.2015

THEMERVETUNCER

Kayahan: ‘Başarı bana beden ve ruh sağlığımı kaybettirdi’

3 Nisan 2015’te kaybettik Kayahan’ı.

Usta Sanatçı Kayahan’ın bugüne kadar verdiği röportajlardan üçünü yayınlıyoruz..

Kayahan… “BAŞARI BANA BEDEN VE RUH SAĞLIĞIMI KAYBETTİRDİ?”

“İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” melodisiyle tanıdım Kayahan’ı. Röportaj için ilk telefon açtığımda benliğimdeki ilk melodisi ile bütünleşti…Ferhat Şirin sordu, Kayahan yanıtladı;

Bu röportaj Mediatürk dergisi için Ferhat ŞİRİN tarafından yapılmıştır.

Gerçekten İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel, bir de kibarlığı, alçak gönüllüğü,zerafetiyle gerçek İstanbul Beyefendisi ile röportaj için evinde randevulaştık. Röportaja bir saat erken gitmemize rağmen kibarlığı ile söyleşimize başladık. Farklı sorularıma samimi, bilgi dünyası muhteşem anlatımı ile de “Esmer Günlerim, Gönül Sayfam, Bir Aşk Hikayesi” ve daha bir çok olağan üstü şarkılarını nasıl hafızalarımıza kazıdığını daha iyi anladım.

SORU : İnsanlardan istediklerini almak,onların isteklerine ulaşmasını sağlamaktan geçiyorsa bunu nasıl yapabiliriz?

KAYAHAN : Birincisi, insanlara bir şeyler vererek mutlu olmak egonun en büyüğü zaten. Birisine bir şey vererek mutlu olursunuz. Aslında orada onu sevindirmeyi elde ettiğiniz için mutlu olursunuz. Yani böyle düşünenler vardır. Daha doğrusu insanları mutlu ederek, sizin aç olduğunuz şeyleri onlara verirsiniz. Bazıları böyle düşünürler, bunlar tabi benim yollarım değil ama bir analiz yapacak, gözlem yapacaksak benim gözlemlediğim bunlar. Bir tanesinde sizin istediklerinizi onlara vererek, hatta bu daha farklı onları mahcup ederek cezalandırma durumuna da gelebilirsiniz. Dolayısıyla bu da egonun kendisidir. Bir başka başlık açacak olursak, insanlar tarafından sayılıp sevilmeye talip olmaktır. Yani buna talip olmaksa eğer amaç, doğuştandır, karakterdir. Bu karakter insanların içinde farklı olmak ve onlar tarafından beğenilmek, onlar beğensinler diye bir yol vardır o değil, sizin yaptıklarınızı onların beğenmesini beklemekte diyebiliriz. Ama bu biraz da sanatçılık kişiliğidir. Yani sizin düşüncelerinizi kendi düşünceleri kabul etmeleri sizden çoklar yaratmaktır.

Sanatçılığın ana felsefesi ki Türkiye’de sanatçılık deyince şarkıcılık, şarkı yazarlığıdır anlaşılan. Nasıl spor denince futbol anlaşılıyorsa, burada da ciddi bir eksiklik var. Mimarlarımız, ressamlarımız, heykeltıraşlarımız ve fotoğrafçılarımız ayrıca pek çok dalda sayabileceğimiz kadar sanat dalıyla uğraşan insan. Onların hiç biriyle şu anda Türk toplumu meşgul değil. Onlar Yunan mitolojisinde geçen tanrıçalar yaratmaya çalışıyorlar. Böyle olunca da benim gözlemlediğim kadarıyla da aslında olumsuz bir şey bu; birisine hayran olmak ve o hayran olduğunuz kişiyi yüksek bir yere koymak. Oysa yine bu benim yolum değildir. Ben yıllarca elime dokunup bayılanlar veya tişörtüne imza isteyenlere söylediğim bir cümle vardı. Sizin babanız ne iş yapıyor derdim. Oda bana ”Benim babam marangoz.” der mesela. Ben de ”Bak ben senin babandan hiç farklı değilim. Çünkü o iyi bir marangoz ise bende iyi bir müzisyen olmaya çalışıyorum. Senin fanilana imza atmam beni ve seni küçültür. Bu doğru bir iş değildir.” deyip hep geri çevirmişimdir.

SORU : Her cennet ayrı bir ahlak özelliği ile ilişkilenmiştir, herkesin cenneti ahlakı ölçüsünde midir?

KAYAHAN : Cennet Cenab-ı Allah’ın bize, bu fani hayattan sonra sunduğu ceza ile veya cezasız geçilebilecek bir armağandır. Ama hal böyle olunca, demin de verdiğimiz sorunun cevabının içindekiler daha da belirmeye başlar. Biz bu dünya da birilerini ezerek, birilerini kandırarak kendinizi mutlu ediyorsanız, cennete zorca ulaşacaksınız. Siz bu dünya da başkalarını düşünüyorsanız ve bunu gerçekten öle zannetsin diye yapmıyorsanız, sevaplarınız çok olarak cennete çok daha kolay gideceksiniz. Ya da siz bu dünya insanların sizi mutlu etmedikleri için yakınıyor ve Allah’a şükrediyorsanız o zaman yine siz cennete yakın olacaksınız ve insanların hepsinin unuttuğu (uzunca yaşamanın verdiği fikirle unuttuğu) daha iyi beslenip daha iyi tıp ilminden faydalanarak, daha çok nefes sayısını uzatabilmek için yaptıkları bence saygındır. Ama bütün bunları yaparak, o bedenlerinin kıymetini bilseler, şu anda bu çok önemsenmiyor. Önemsenmediği içinde insanlar daha uzun yaşıyorlar ama daha manalı yaşıyor anlamına gelmiyor. Bu da cennetle alakalı bir şeydir. Hepimiz bu dünyaya gelirken bir görevle geliriz. Bize verilen o görevi ya doğru yapar, yahut yapamayız. Eğer yapamıyorsak bazısı bunu kaderle bağlayabilir. Ama yeteri kadar çalışarak kaderle size verilen rolün doğru oynanabileceği kanısındayım.

SORU : İnanç duyguları harekete geçirebilir. Siz hangi yöntemle duygularınızı hareket ettiriyorsunuz?

KAYAHAN : Yaptığımız iş, bu müzik meselesi, öle çok ciddiye alınacak büyük bir iş değildir. Yani müziğin dallarından bir tanesiyiz. Bu o kadar çok çeşitlendirilebilir ki; bizim klasik müziğimiz, çok ciddi bir ilimdir kendi başına. Klasik müzik kendi başına çok ciddi bir daldır, bir ilimdir. Ama bizlerin yaptığı canımızın istediğini söyleyip, canlarını istediklerini dinlemeleri başarısı çok da önemli değildir. Duygularla beslenmenin tabi ki çok önemli olduğu bir nokta, Ancak talip olduğumuz şey ”hani bunları yapalım da herkes bizi sevsin” bence doğru bir olgu değil. Bu işe talip olan insanlar öyle açlıktan, parasızlıktan yaralanmazlar. Onların yaradıkları şey çıktıkları yolun doğru olup olmadığıyla alakalıdır. Karşı tarafta bunu bilir zaten, siz de ona göre savunmanızı alırsınız. İşte burada insanlarla hangi yaşam felsefesinde paylaşırsanız ve orada kopmazsanız ki; geniş toplumlarda onların temsilcisi olmaya aday olursunuz. Ama onları sizi alkışlayabilmeleri ve size hayran olabilmeleri için, sizin hayran olunacak taraflarınız olması lazım. Eğer sizin hayran olunabilecek taraflarınız yoksa ve bunu da çok istiyorsanız, biz ona “kifayetsiz doğru” diyoruz. Türkiye’de çoğunlukla bu tanıma uyabilecek insanlar var. Yani nerelerden beslenilir. Bunu tek cevap verebilecek olsaydık ”samimiyet ”derdim.

SORU : Ne hissettiğimiz gerçekten bize mi bağlıdır?

KAYAHAN : Kendimiz nasıl hissettiğimiz bize bağlı değildir. Dünyayı algılamamız bize bağlı değildir. İkili ilişkilerimizin yarısı bize bağlı ve eğer etrafımızda koskoca bir ateş çemberi yanıyorsa, yanmaması da bize bağlıdır. Dünya birlikte hareket ettiğimiz, siyah adamlar, beyaz adamlar, çekik gözlüler vs. birlikte paralel olarak hareket ettiğimiz bir yaşam alanıdır. Dolayısıyla her birisi farklı bir yerde farklı bir fikirle yaşıyordur. Birisi farklı bir düşünce ile yaşıyordur. Ama netice de aynı yolda gidiyorlardır. Aynı sonuca ulaşacakladır. Dolayısıyla hissettiklerimizin bize bağlı olan kısmı ‘aşk’ olan kısmıdır. Ama bu Allah aşkı değil tabi? Bir karşı cins ile yani üremenizle ilgili size Allah’ın emrettiği ve de paylaşmayı düşündüğünüz hayat şablonuyla alakalı olan kısmın hissedilenlerinin en az yarısı size kalıyor. İyi geçinmek istiyorsanız, yarısından fazlasını halletmeniz lazım.

SORU : Sonsuzluk yollarında korkusuz, huzur isteyen kısacık dünyayı azimli hazırlıklarla doldurmalı mıyız sizce?

KAYAHAN : Bu gerçekten seçim meselesidir. Seçim ise doğuştan genlerle ilişkili olabilir. Eğer size çok ciddi olarak küçüklüğünüzden beri manevi değerler ve dünyanın gerçek yüzü anlatıldıysa siz trene saatinde binebilirsiniz. Ama siz bunları geç saatlerde öğrenirseniz, o zaman bir taksi tutup trene yetişmeniz gerekir. Yani bazı insanlar şanslıdırlar, bazıları ise şansızdırlar. Bunlar hem genleri ile ilgilidir, hem doğdukları ve büyüdükleri coğrafya ile ilgilidir, hem de onları dünyaya getiren ebeveynlerle ilgilidir. Bu dünyada eğer siz başarılı olmayı ve bu başarıdan mutlu olmayı kendinize elbise biçerseniz, sonuçta bu elbise bir süre sonra sizi sıkmaya başlayabilir. Ama önce bir yarış atı gibi ve önünüzdeki neden geçtiğinizi bilmeden geçersiniz. Sonra geçe geçe kendinizi ve aklınızı geçemeyeceğinizi anladığınızda geriye dönüş başlar. Siz tekrar o çok küçük yaşlarda size öğretilmeyen şeyleri aramaya başlarsınız. İşte bu dünya da, ben şahsen başarının çok önemli olduğunu zannederdim. Öyle düşünürseniz, sadece başarı için koşarsınız. Aslında bu dünya da size verilen nefesi ve ömrü gittiğiniz yerler de kullanma sansını da kaybedersiniz. Düşünün ki yıllarca geceleri çalıştım, sabahları ve öğlenleri güneşi görmüyorsunuz, neleri kaçırdım neyi yakaladım. Pek çok şeyi Allah nasip etti yakaladım. Hem kazanabildim helal olarak, hem başaralı olabildim ve saygıyı bulabildim. Ama neleri kaybettim derseniz; en basiti sağlımı kaybettim. Ruh sağlığımla beraber beden sağlımı kaybettim. Bütün bunların faturasını aldım ve ben ne aldım, kaça aldım? Bunun karşılığında verdiğim şeyleri düşündüğüm zaman, bazen diyorlar ki siz her şeyi kazandınız da ondan böyle düşünüyorsunuz ve dünyaya bir daha gelsem böyle bir yarış atı gibi davranmaz ve anlayan, anlamayan herkese anlatmayı seçmezdim. Seçeceğim yol beni anlayan küçük toplumlarda yaşamayı seçerdim. Böyle koskocaman milyonlar gibi bir yola talip olmazdım. Bence dünyanın dünyalık hali doğru yaşanmıyor şu anda, farklı yaşanıyor. Bu yüzden de her şeyimiz bozuldu diye de bozulan şeylerin nedenini bulamıyoruz. Mesela bir at arabası ile bir yerden bir yere gitmek sizin için yetiyorduysa, siz şu anda bir arabanın gürültüsüne katlanmazdınız. Demek ki bu ikisinin arasında kalan bir yapıya sahip insanoğlu, hem böle istiyor, hem de öyle olmasını istiyor. Hem diyor ki hızlı yaşayayım hem de bundan zarar görmeyeyim. Son dönemlerde hız ve teknoloji insan hayatın da önemli kolaylıklar getirse de hayatımızı ziyan etmiştir.

SORU : Yaratıcı Tanrı evreni yıkmak için nelere mahkum değildir?

KAYAHAN : Cenab-ı Allah’ın dünya’yı ve evreni, ve alemleri neden yarattığı malumdur. İnsanoğlunu da neden yarattığı malumdur. Aradaki hadise insanın içindeki irade ile alakalı bir konudur. Yalnız uyku hali nefise galip geldiği noktadır. Şu anda Cenab-ı Allah’ın bize bazı felaketlerle, bazı beklenmedik iyilikler ve kötülüklerle kendisine ait olanı bize vermekle değil, bence örülen ağlar devam ediyordur. Biz görebildiğimiz kadarını görebiliyoruz. Yani bütün bu ağlar bana kalırsa baştan da örülüyor. Ama Cenab-ı Allah’ın bize bir şeyi göstermek veya bir şeyle sizi cezalandıracağım sebep şudur, diye bir şeyi düşünmekte saflık olur. Kendi ağlarını örüyordur ve bizler bunun ne kadarını görüyoruz ve görmediğimiz kadarını yaşabiliriz. Mesela Cenab-ı Allah’ın Tanrı diye bir ismi yok, ama Tanrı diyerek onu anıyorsanız saygı duyarım. İrade ve nefsinizle ilgili olan maçın neticesini yaşarız. Bize bir irade verilmiştir. İrade aklı da temsil eder. Netice de sadece istekler üzerine kuruludur. Nefsin istekleri sonsuzdur.

SORU : Ruh görüşümüz yeterince özgürleştirebilseydik, geçmiş sahneleri hayal aleminden inceleyebilir miydiniz?

KAYAHAN : Her insanın içinde bana kalırsa keşfedemediği ülkeler vardır. Oraya gitmeye niyet etmekle başlayabilir bu. Yani siz durduğunuz yerde ülkeleriniz size gelmezler. Yola çıkmanız lazım, burada yola çıkış eksikliği vardır. Pek çok şeyi yaşayabilirsiniz, pek çok şeyi dokunmadan ve görmeden, pek çok şeyi onunla karşılıklı gelmeden yaşayabilir ve o hazzı alabilirsiniz. Bu insanoğluna bahşedilmiş hayal gücüdür zaten. Yani siz hayal gücünüzle hatta rüyalarınızda bütün bunların hepsini beceremeyeceğiniz çok şeyin hazzını alabilirsiniz. Ve bu ülkülerinize yola çıkmaktır. Ülkülerinizin size geleceğini beklemek ise saflık olur.

SORU : Ara sıra öfkelenmek bir ihtiyaç olabilir mi?

KAYAHAN : Bence hiç olmaz ama, ihtiyaç olduğunu görüyorum. Yani öfkeyle düşünmek doğru değildir. Öfke sizin düşüncenizin, iflas ettiği noktada size buluşan bir olgudur. Sizin düşünceniz iflas etmiştir. Tutarsız hale gelmişsinizdir. Siz artık neye öfkeleniyorsunuzdur? Karşınızdakinin yaptıklarına değil, kendi yetersizliğinize öfkeleniyorsunuzdur. Bütün öfkelerin içinde kendinizi iyi ifade edememenin meselesi vardır. Kızdığınızı karşınızdaki hissettirirken sebep sizsinizdir. Çünkü onu yapamamışsınızdır. Yapamadığınız için insanın neyi neden yapamayacağını bilmediği noktada öfke başlar. Öfkeyle birlikte de bir yere varılmaz. Ve sonra saçma sapan işler yaparsınız. Bir ihtiyaçtır diyorum çünkü gerçekten de hani bir şeyi, yapamayacağınız bir şeyi zorlamak insanın içinde vardır zaten. Siz yapamayacağınız bir şeyi yapmaya çalışırken öfkeleniyorsanız o zaman yapamayacağınız şeyleri yapmaya devam edip öfkeye de katlanmanız gerekir.

SORU : Sağlıklı beslenmek ve yaşamak için vücut sisteminizi nasıl yönetebileceğinizi bilir misiniz?

KAYAHAN: Benim bu hususta şöyle bir düşüncem var. Allah bağışlarsa 3. sınıfta bir kızım var. Birisi de 33 yaşında, onlardan biliyorum. Kendimden biliyorum, bize hep neyi nasıl kullanacağımızı anlattılar da kendimizi nasıl kullanacağımızı anlatmadılar. Yani gözlerimiz nedir ve nasıl kullanmalıyız. Gözlüğümüzü sileceğimizi ve kutuya koyacağımızı bildiğimiz halde gözlüklerimizi ne zaman kutuya koyacağımızı bilmiyoruz. Ellerimizi nasıl kullanacağımızı bildiğimiz halde mendilimizi yıkayıp kurutup güneşte tekrar kullanıyoruz. Dolayısıyla bizim yaptığımız bu şeylerin hepsi öğretilmeyen sonradan hastalanınca farkına vardığımız şeylerdir. Aslında okulda bunlar bize öğretilmeli. Bize emanet olan bedenin neye ihtiyacı olduğunu bize öğretmeleri gerekiyor. Onun kullanma talimatını bize vermeleri gerekir. Ya ben hep şunu söyledim. Hatta bununla ilgili bir kanunu çıkmasında da öncü oldum. Dedim ki ”Arkadaşlar, eğer ben bir şirketin patronuysam siz benim sağlık giderlerimi giderime yazmıyorsunuz. Ama iş yerimin, evimin, arabamın giderlerini, tamiratlarını yazıyorsunuz. Bu ters bir mantık değil mi?” dedim.

 

Kayahan’la Hoş Bir Söyleşi

Unutulmaz şarkılara imza atan ve yıllara meydan okuyan Kayahan’ın şarkıları, manevi dünyası, dargınlık ve kızgınlıkları…

Unutulmaz şarkılara imza atan ve yıllara meydan okuyan bir isim Kayahan. ‘365 Gün’ isimli yeni ‘single’ını çıkaran sanatçıyla evinde buluşarak şarkılarını, manevi dünyasını, dargınlık ve kızgınlıklarını konuştuk.
‘Allah ve Resulü ile bağlarınızı koparırsanız kendinizi tanımazsınız.’ diyen Kayahan, yıllardır küs olduğu Nilüfer ile barışıp birlikte barış konserleri vermek istediğini belirtiyor.

Yaşınız 62 ve hâlâ çok popülersiniz. Sizi kaya gibi sağlam tutan şeyin sırrı nedir?

Hiçbir sırrı yok. Doğru şeyler yaptığınız ve samimi olduğunuz sürece varsınız. Ben göz rengimle filan sevilseydim bir problem çıkabilirdi belki. Ama söylediklerimle sevilmeye çalışıyorum.

Yıllardır ne başkasını dinliyorsunuz, ne başkasının şarkısını söylüyorsunuz. Cins misinizdir?

Yoo, ben dinlemiyorum değil öğrenebildiğim şeyleri dinliyorum. Öğrendiklerimi unutturacak şeyleri dinlemiyorum. Benim hayattaki düsturum şu olmuştur: Titiz olmak, adam olmak, iyi kul olmak. Başka derdim yok benim.

44 yıllık müzik hayatınızda sayısız ödül aldınız. Sayısını biliyor musunuz?

İnsanın yaşı çok olunca ödülü de çok olabilir. Hem çalışıyor hem de uzun senedir emek veriyorsanız, yol uzadıkça uğradığınız benzinlikler de fazla olabilir. Aldığım ödüllerin sayısını bilmiyorum. Yaptığım plaklarda Türkiye’de söz, müzik ve yorumcu kimliğimle bütün ödülleri aldım. Akdeniz Akdeniz yarışmasında ‘Geceler’ ile uluslararası bir ödül aldım. Türkiye’yi Avrupa’da, Eurovision’da temsil ettim. Allah hiç utandırmadı yani. Günümüzde Avrupalı ile Türkiye’nin ilişkisi şimdilerde biraz daha iyi. Eskiden bizi işkenceci ülke olarak görüyorlardı. Spor ya da siyasal alanda Türkiye’den söz edilmeye başlandıkça merakları artmıştır. O yüzden Türkiye’ye bakışta 20 yıl öncesine göre büyük bir fark var.

AB ile ilgili olumsuz düşünceleriniz değişti mi?

Hep şurada tıkanıyorum. Peygamberimiz’i tanımayan bir toplumdan bahsediyoruz. Biz İsa peygamberi tanıyoruz ama onlar bizim Peygamberimiz’i kabul etmiyorlar. Buradaki sıkıntıyı sadece ticaretle mi aşacağız? AB, tek bayrak ve tek model olmasını istiyor. Ben onlara karşı değilim, benden yanayım. Bizden olanlarla daha iyi olur diye düşünüyorum. İnşallah biz kuvvetli oluruz da bizim çocukların İngilizce dersi alması gibi onlar da Türkçe dersi alırlar.

Yapacağım her şeyi yaptım der misiniz?

Yok canım, olur mu? İyi bir evlat yetiştirmek 10 bin ödülden daha önemlidir. İyi bir aile saadetiyle örnek olmak bütün şarkılardan daha önemlidir.

Dışarıdan bakınca başarı olarak görünen bunca şey insanda bir egoya yol açmaz mı?

Açar açar. Eğer Cenab-ı Allah ile, Resulü ile bağlarınızı koparırsanız bayağı bir şaşırırsınız. Kendinizi tanımazsınız. 1968’den beri böyleyim. Ben yaratmıyorum, Yaradan’ın yaptıklarını bir araya getiriyorum. Haddimi bilerek yaşıyorum. Gelip bana kollarını imzalatmak isteyen genç erkek ve kızlara “Beni putlaştırma.” diyorum. Bundan hiç hazzetmedim, hiç hoşuma gitmez, gururumu okşamaz, rahatsız olurum.

Televizyonlara çıkarken kendinizden ‘Büyük Usta’ diye söz edilme şartını koyduğunuz söyleniyor. Var mı böyle bir şey?

Bütün bunların hepsi benim misyonuma karşı olanlar tarafından üretilmiş şeyler. Ben sevgiyi anlatıyorum, o oradan “Bize ne, biz sevmek istemiyoruz.” diyor. Tamam canım, sen sevmek istemeyebilirsin, o senin bileceğin bir iş. Büyük usta dense ne denmese ne, benim adım Kayahan. Bu lafı çıkaran da bir ahlaksızın teki.

Sizin sevgi için vazgeçtiğiniz en büyük şey ne oldu?

Evlat sevgisi çok önemli tabii. Allah sevgisi için çok şeyden vazgeçmişimdir. Aslında ne kadar vazgeçerseniz o kadar mükemmel olursunuz. Vazgeçmek nefsinizle olan mücadeledir.

O halde iradeyle nefsiniz arasındaki maçın skoru ne?

İradesiz olarak yaptığım tek şey sigara içmektir. Orada maç benim 10-0 aleyhimedir. Ama diğer kendi nefsi, dünya malına ilgi olarak da 10-0 benim lehimedir. Hayatım boyunca dünya malı ile hiç ilgili olmadım. Sadece şeref ve sağlıkla ilgili oldum.

365 Gün şarkısını siz kime hediye ediyorsunuz?

Ben bu ülkenin dağlarında dolaştım, yaşadım, büyüdüm, misket oynadım ya, o yüzden şarkılarımı bu ülkedeki herkese hediye ediyorum. Amerikalı bir şarkı tuttursa benim 150 şarkımın 100 senelik getirisinden fazlasını kazanıyor, ama ben saygı kazanıyorum. 800 gün çalıştım üzerinde ama şarkıyı bir kerede söyleyip çıktım. Ailemin rızkından keserek yaptım bu şarkıyı, 100 bin doları geçmiştir maliyeti, emeğim hariç. 1 Şubat’ta oryantal versiyonuyla da CD olarak çıkarıyoruz, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde sevgililerine de, kızına da, annesine de verebilir.

365 Gün ile ilgili Ayşe Özyılmazel eleştirel bir yazı yazdı. Canınız sıkıldı mı?
Hakikaten böyle hissedip yazmış olabilir. Bu, onun benim yaptığım tarzdan hoşlanmadığı anlamına gelir. Fakat ikinci tarafı var olayın, bir şirketle anlaşmazlığım var. Bütün plaklarımın sahibi benim, bunların üstüne yatmaya çalıştılar. Onları mahkemenin, adaletin huzurunda mağlup ettim. Bu onlarda kuyruk acısı yarattı. Duyduğum kadarıyla Ayşe kızımız da onlara plak yapıyormuş zaten. Bir işbirliği olmuş, yani Hacivat-Karagöz durumu.

Nilüfer’in benden sonra başarılı bir şarkısı yoktur

Nilüfer ile küslüğünüzü telif ve paraya bağlayan çok insan oldu. Meselenin iç yüzü nedir?

Nilüfer ile 1980’li yılların ortasında tanışılmış ve 2000’li yıllara kadar sürmüş başarılı bir ortaklık vardır. Bu ortaklığın da yazılı ve sözlü olarak anlaşması vardır. Ben verdiğim hiçbir sözden dönmedim. Anlaşma başka türlü hale getirilmek istenmiştir. Ben de ‘Ya anlaşalım, ya hiç anlaşmayalım.’ demişimdir. Mahkeme benim haklı olduğuma karar vermiştir. Ben hep şunu söyledim: O bana eski anlaşmamızı versin, ben onu hayır kurumlarına vereyim ve şarkıyı söylesin. Ben hakkım olanı alıp hakkımdan sevap işlemek istiyorum.

Buna yanaşmıyor mu Nilüfer?

Bir ara yanaşmıyordu ama artık yanaşıyor. Bu kadar yıl geçti Nilüfer ile ortak çalışmamızın üzerinden, ondan sonra Nilüfer’in başarılı bir şarkısı yoktur. Yani burada benim bir payım vardır. O zaman giden bir şeyi neden durduruyorsun?

Ama onunla ilgili çıkan kitapta Nilüfer, size yardım elini uzattığını ve sizi fakirlikten kurtardığını söylüyor. Yalan mı?

Allah razı olsun öyleyse… Öyle olduysa tesadüf olmuştur. “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” şarkısını bilirsiniz. Bu Nilüfer’le tanışmadan önceki şarkım. ‘Neden olmasın?’, ‘Canım Sıkılıyor’, ‘E bebeğim e’ gibi birçok şarkı ondan önce vardı. Nilüfer benden daha meşhurdu, o ayrı bir şey, ama ben de Türkiye’de tanınan bir isimdim. Şarkılarımı söylüyor olması Nilüfer’in hayatında başka sayfa açmıştır. Bundan önceki şarkı ‘Ohh ya ohh ya’ diye bir şarkı ise, yeni bir besteci çıktığında ‘Sen beni böyle bırakıp gitmezdin, hiç yapmazdın, ayları geçtik.’ diye daha ayrı bir renk çıkmıştır ortaya. Kayahan’ın karakteri dinlenilecek şeyler yapmasıdır.

Bu küskünlüğü bertaraf edecek hiçbir şey yok mu yani?

Var. Ben ılımlı yaklaşıyorum ama o şundan korkuyor. “Ben artık söylemem.” demiş. Eski dostuz, barışırız, benim şarkılarımı okuyabilir. Yine anlaşmadaki gibi parayı verir, biz de onu dullara, yetimlere veririz. Birlikte 15-20 barış konseri yapmak isterim Nilüfer’le. İnsanlara örnek olarak, şerri hayra vesile edebiliriz. Ben yanlıştan geri dönebilirim, kendisi de geri dönse…


Başbakan’a statta yapılan protesto bel altından vurmadır


Kızınızı Kur’an ve devletin yasalarıyla yetiştirdiğinizi söylemiştiniz. Bu, Kayahan’ın dönüşümüyle ilgili bir sürecin sonucu mu?

Hiç değişmedim ben. Altı-yedi yaşında büyükbabamın kucağında tesbih çekmiş birisiyim. Lüzum ettiği zamanlarda konuşmak gerekiyor. Yoksa ibadet de, itikat da gizlidir. Kızım Aslı Gönül’e, Allah’ın buyruklarını ve TC Devleti’nin kanunlarını tarafımızdan haberdar edilme görevini yapıyoruz. Farkındalığını çoğaltıyoruz. Yani yemek yediği zaman “Allah’ım nimetlerine çok şükür, bugünlerimizi aratma, sen bize akıl fikir ihsan eyle, doğru yoldan şaşırtma” meselesini dili söylerken kulağının da duymasına çalışıyoruz. Ben notunun yüksek olmasından ziyade ahlakının yüksekliğiyle övünüyorum. Bize sorulacak olan notlar değil, kelamımızın ve niyetimizin ne olacağıdır.

Allah’ın size ahirette nasıl muamele edeceğini düşünürsünüz peki?

Benim için her şey “bismillah” ile başlar. Neticede Müslüman bir ailenin çocuğuyum. Bu çok büyük bir erdem değil, böyle olması lazım zaten. Ben sevap toplamaya çalışıyorum. Hacca gitmedim, ruhumda şu an bir istek yok. Buna karşı olduğum için değil, ama benim baş dönmelerim var. Orada arınacağımı düşünürüm. Karım çok istiyor yoksa.

Kendinizde neyi beğenmezsiniz?

Çabuk sinirlenebiliyorum. Haksızlıklara yine tahammül etmemem lazım ama ferdi olarak dile getirmek yerine daha erdemli olmam lazım.

Olacakları rüyanızda görüyormuşsunuz bir de…

Evet. Benim zaman zaman rüyama iki tane sakallı dede girer, bana söylerler ve beni yönlendirirler. En son yine onlar bir şey söylediler ve onların söylediği gibi oluyor. Bir yolda yürürken ‘Evet, bu doğrudur.’ derler. Hep karar arefesinde iken gelirler ve gönül rahatlığı ile yürürüm.
Bir Galatasaray taraftarı olarak Başbakan’ın statta ıslıklanmasına ne diyorsunuz?

Başbakan’ı yuhalayan ve ıslıklayanların çoğunun yaşı Başbakan’dan küçüktür. Bir büyüğe yapılmış saygısızlık vardır her şeyden önce. Bu protesto ise her şeyin yeri var. Bunu Başbakan sineye çekememiştir, ben olsam ben de çekemem yani. Yapabilirler ama bir düğünde yapılması uygun değil bunun. Bu bel altından vurmadır.

30.01.2011 AKTİF HABER

 

Kayahan: “Çalışmak bir yere kadar, huzuru ıskalamayın!”

Kayahan ustaya göre insanların çok çalışmaya yönlendirilmesi bayramların asıl özelliğinin atlanmasına ve huzurun gözden kaçmasına neden oluyor…

Müziğin ustası Kayahan, yaptığı dillere düşmüş onlarca aşk ve sevgi şarkısının yanısıra aile yaşantısına ve geleneklerimize verdiği önemle de bilinen bir sanatçı. Büyük kızı Beste’nin bebekliğinde yaptığı ‘E bebeğim’ şarkısıyla herkesi çocukluğunun bayram sabahlarına götüren Usta’ya göre ramazan arınış, bayramlar barış demek. Beykoz’daki evinde eşi İpek Hanım ve kızı Aslı Gönül’ün eşlik ettiği söyleşimizde herkesi, sürekli çalışmanın dayatıldığı günümüzde bayram huzurunun ıskalanmaması için uyarıyor.
‘Eski bir bayram sabahı’ dersem nasıl bir anı canlanır?
‘E Bebeğime’ şarkısı geliyor. ‘Kırmızı pabuçları duruyor başucunda-Başı düşmüş yastığa uyuyor mışıl mışıl’ Bu, büyük kızım Beste. Ben birçok şarkımı bir yıl iki yıl sürede binlerce müsveddeyle yazmışımdır. Ama bu şarkıyı büyük  bir heyecanla kendisi kadar zamanda yazdım. Bayram sabahı sabah namazı sırasında gün ışırken o görüntüyle yazmıştım. Benim için en önemli bayram sabahı o bayram olsa gerek.
Bayramların size hissettirdikleri geçen zaman içinde değişti mi?
Bayramlar her zaman aklıma barışı getirmiştir bu bende hiç değişmedi. Eski bayramlarda gazeteler birleşir bayram gazetesi olurdu. Hepsinin bir çatı altında toplanması bana barışa dair çok farklı bir duygu verirdi. Bayramlar, insanların bir birini sevindirdiği bir gündür. Bayramlar her zaman aklıma barışı getirmiştir bu bende hiç değişmedi. Ramazanlar arınış, bayram barış demektir..
“Bayramları da ıskalıyoruz”

Yaşanabiliyor mu hâlâ o bayramlar?
Bayramlar bence tam anlamıyla yaşanamıyor. Pek çok şeyi ıskaladığımız gibi bayramları da ıskalıyoruz. Eve para yetiştirmek için bayramda çalışanlar ya da çok çalıştığı için bayramda da kaçıp tatil yapmak isteyenler arttı. Bunun altında insanları çok çalıştırmak var. Bir de bayramlarda yalnızlık daha çok koyar. Ben eskiden TRT’de bayram programlarında yalnızlara şarkı söylerdim.

Bayramda ‘E bebeğim’den başka yaptığınız şarkı var mı?
Başka bir bayramda da Barış Manço için yaptığım şarkı var. Aslı Gönül çok küçüktü, ben stüdyoda ‘Gönül Sayfam’ albümü için çalışıyordum. Aslı Gönül’ü mix masasına oturtup bir şarkı yapmıştım, şöyle; “Bugün günlerden bayram- Yanında olamadım- Çalışıyorum yine, yine babacığım- Bugün aslında bayram- Yanında olacaktım- Çalışıyorum canım hepimiz için- Bugün günlerden bayram- Barış Amcanda gitti- Şimdi işler daha zor Çalışıyorum’ Barış müziğin çok önemli bir yanını tutuyordu. İlkeliydi ve çok iyi bir öğretmenlik tarafı vardı. Aslı Gönül’e de bu şarkıyla Barış Amcasını öğrettim.

Çocukluğunuzdaki bayramlar nasıldı?
Çocukluğumda büyük babam beni ramazanlarda teravihe götürürdü. Üsküdar’da takkemi takar evimizin karşısındaki camiye gider, namaz dururduk. Çatapat, mantar tabancasıyla başlardı eğlencemiz. O zaman mahalle vardı. Şimdi mahalle yok. Şimdiki çocukların mahallesi yok. Mahalle var ama mahallelinin birbirine selam verecek zamanı yok. Kapitalist sistem çarklarını dönmesi için sürekli çalışmayı da yatıyor. O çarkların dönmesi için bir kişi bir buçuk kişilik çalışmak iki kişilik harcamak zorunda. İnsana fazla yükleniyor. İnsanlar bu arada başarıya odaklanırken mutluluk ve huzuru ıskalıyorlar.
Kızınız Aslı Gönül de sizin değerlerinizi öğreniyor mu?
Aslı Gönül bir kaç yıldır İngilizce şarkı söylüyor. Okulun birincisi ama Kadir Gecesi’nde de başını bağlayıp Yasin okuyor. Bu atalarımızdan gördüğümüz bir şey. İyi bir insan olmak önemli. Biz neysek Aslı Gönül de o. İnşallah başka bir yerde de bir erkek çocuğu böyle yetiştiriliyordur. Türkiye’nin geleceğinin burada yattığını düşünüyordum. Bilgili, çağdaş aynı zamanda inançlı insanlara çok ihtiyacımız var. Toplumun çimentosu bu.

Şarkılarınızda sevgi mesajı var. Çağın sevgisizlikle ilgili problemi yok mu?
Aşklar içinde aşkı barındırmıyor. “Son aşkı” diye yazılıyor ama aşk falan değil onlar evcilik oyunları. Bir hızla evleniyor, anne baba oluyorlar. Sonra anlaşamayıp boşanıyor. O annesiz ya da babasız büyüyen çocuk hayattan hınç alma peşine düşüyor. ‘Dil mi bozuluyor?’ diye sordular katıldığım bir dil sempozyumunda. Dil bozulmuyor, yaşam bozuluyor. Dile ihtiyaç kalmıyor. Eskiden kız arkadaşımızı arkadaşlığarazı etmek için bin tane şiir ezberleyip 150 tane şarkının farkında olmak zorundaydık. Güzel konuşmak gerekirdi. Şimdi mesajla hallediyorlar. Hatta çiçek yollamıyor, çiçek ikonu koyuyorlar mesaja.

3. sayfa haberlerine bakınca ahlaki düşüş dikkatinizi çekiyor mu?
Gazetelerde bu göze çarpıyor olabilir. Toplumda her zaman iyiler ve kötüler vardı. Kötüler amip gibi bölünerek çoğalıyorlar. Bizim de bu hususta işi ciddiye alarak Voltaire’inde dediği gibi iyilerinde örgütlenmesi lazım. Kötüler hep vardı. Her insanda insanlığın her hali mevcut. Hangi ailede yaşıyorsan o çizgileri alarak büyüyorsun.

Geçen hafta tatil fotoğraflarınız yayınlandı. Herkes güneye tatile giderken siz neden kuzeye (Sinop’a) gittiniz?
Her bayram özelliğini isminde taşır. Her bayramın bir anlamı vardır. Bayram izin demek değildir. Biz tatilimizi bayram öncesi Sinop’ta Beyaz Ev’de yaptık. Sakin bir deniz, dostlarımız ve huzur… 5 buçuk günün her saati müthişti. İnsanlara, “Bakın bir de kuzey var. Gidebilirsiniz” derken bir yandan da inşallah güneye çevirmezler diye düşünüyorum.

Bayram duanız kimler içindi?
Bu bayramı birlikte kutlayamadığımız, aramızda olmayan şehitlere, kaybettiğimiz değerlere, Müşfik Hoca’ya, Atatürk’ ün manevi kızı Ülkü Hanım’a ve herkes için değerli ebediyete göç etmiş tüm insanlara bayramda dua ediyorum. Böyle olun demiyorum kimseye, ben ne yaptığımı söylüyorum sadece.

“İpek Hanım için albüm yapacağım”


Şimdilerde besteciler aranjörler eline mikrofon alıp şarkı söylemeye, albüm yapmaya ve ya DJ’ lik yapmaya başladı. Bu sektörel bir zorunluluktan mı?

Plak şirketlerinin başındaki insanlar bu işi para kazanmak için yapar. Gerçek müzisyenler kendilerini anlatmak için yaparlar. Proje albümlerini de Ahmet ile Süheyla’yı bir araya getirip ikisinin de alıcısından yararlanmak amacıyla yapar plakçılar. Para kazanmak için yapılan şeylerin içinde de müzik adına az şey vardır. Ben hayatım boyunca hiçbir zaman karışık bir albümün içinde olmadım. İlk defa birisi çok istedi diye iki şarkımı verdim. Ben besteciyken şarkıcı olmadım. Zaten şarkı söylüyorken beste yapıyordum.

Tribute de denilen saygı albümü yapma akımı var bir de bu aralar, siz düşünmüyor musunuz?
Bugüne kadar best of albüm de yapmadım. Yaparmıyım emin değilim. İpek Hanım için hazırlayacağım bir albüm var. Şarkılardan ikisi çok ses getirecek. Bu tribute’ü yaparmıyım bilmem ama ben yıllarca best of da yapmadım. Bu biraz da “Hadi benim onuruma bir şey yapın” demek ve benim yapacağım bir şey değil.

“Benim zamanımın bayramları güzeldi”İpek Hanım, siz şimdi “nerede kaldı eski bayramlar” diyor musunuz? 

Benim çocukluğumun bayramları çok güzeldi. Anneannem Kırklareli ’nde oturuyordu. Hepimiz oraya giderdik. Çocuklar kapı kapı dolaşırdı. El işi mendiller, şekerler, paralar verilirdi. Onlarla bir şey alınırdı, çocuklar sokaklarda oynardı. Onun sonunu yakaladım diyebilirim. Artık öyle bir şey kalmadı. Hâlâ büyük ziyaretleri ve el öpmeler var. Aslı Gönül yaşıyor onu. Biz ona öğrettik.

Bülent İpek 20.08.2012

HTHAYAT

 

 

 

 

 

Kayahan: ‘Başarı bana beden ve ruh sağlığımı kaybettirdi’

3 Nisan 2015’te kaybettik Kayahan’ı.

Usta Sanatçı Kayahan’ın bugüne kadar verdiği röportajlardan üçünü yayınlıyoruz..

Kayahan… “BAŞARI BANA BEDEN VE RUH SAĞLIĞIMI KAYBETTİRDİ?”

“İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” melodisiyle tanıdım Kayahan’ı. Röportaj için ilk telefon açtığımda benliğimdeki ilk melodisi ile bütünleşti…Ferhat Şirin sordu, Kayahan yanıtladı;

Bu röportaj Mediatürk dergisi için Ferhat ŞİRİN tarafından yapılmıştır.

Gerçekten İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel, bir de kibarlığı, alçak gönüllüğü,zerafetiyle gerçek İstanbul Beyefendisi ile röportaj için evinde randevulaştık. Röportaja bir saat erken gitmemize rağmen kibarlığı ile söyleşimize başladık. Farklı sorularıma samimi, bilgi dünyası muhteşem anlatımı ile de “Esmer Günlerim, Gönül Sayfam, Bir Aşk Hikayesi” ve daha bir çok olağan üstü şarkılarını nasıl hafızalarımıza kazıdığını daha iyi anladım.

SORU : İnsanlardan istediklerini almak,onların isteklerine ulaşmasını sağlamaktan geçiyorsa bunu nasıl yapabiliriz?

KAYAHAN : Birincisi, insanlara bir şeyler vererek mutlu olmak egonun en büyüğü zaten. Birisine bir şey vererek mutlu olursunuz. Aslında orada onu sevindirmeyi elde ettiğiniz için mutlu olursunuz. Yani böyle düşünenler vardır. Daha doğrusu insanları mutlu ederek, sizin aç olduğunuz şeyleri onlara verirsiniz. Bazıları böyle düşünürler, bunlar tabi benim yollarım değil ama bir analiz yapacak, gözlem yapacaksak benim gözlemlediğim bunlar. Bir tanesinde sizin istediklerinizi onlara vererek, hatta bu daha farklı onları mahcup ederek cezalandırma durumuna da gelebilirsiniz. Dolayısıyla bu da egonun kendisidir. Bir başka başlık açacak olursak, insanlar tarafından sayılıp sevilmeye talip olmaktır. Yani buna talip olmaksa eğer amaç, doğuştandır, karakterdir. Bu karakter insanların içinde farklı olmak ve onlar tarafından beğenilmek, onlar beğensinler diye bir yol vardır o değil, sizin yaptıklarınızı onların beğenmesini beklemekte diyebiliriz. Ama bu biraz da sanatçılık kişiliğidir. Yani sizin düşüncelerinizi kendi düşünceleri kabul etmeleri sizden çoklar yaratmaktır.

Sanatçılığın ana felsefesi ki Türkiye’de sanatçılık deyince şarkıcılık, şarkı yazarlığıdır anlaşılan. Nasıl spor denince futbol anlaşılıyorsa, burada da ciddi bir eksiklik var. Mimarlarımız, ressamlarımız, heykeltıraşlarımız ve fotoğrafçılarımız ayrıca pek çok dalda sayabileceğimiz kadar sanat dalıyla uğraşan insan. Onların hiç biriyle şu anda Türk toplumu meşgul değil. Onlar Yunan mitolojisinde geçen tanrıçalar yaratmaya çalışıyorlar. Böyle olunca da benim gözlemlediğim kadarıyla da aslında olumsuz bir şey bu; birisine hayran olmak ve o hayran olduğunuz kişiyi yüksek bir yere koymak. Oysa yine bu benim yolum değildir. Ben yıllarca elime dokunup bayılanlar veya tişörtüne imza isteyenlere söylediğim bir cümle vardı. Sizin babanız ne iş yapıyor derdim. Oda bana ”Benim babam marangoz.” der mesela. Ben de ”Bak ben senin babandan hiç farklı değilim. Çünkü o iyi bir marangoz ise bende iyi bir müzisyen olmaya çalışıyorum. Senin fanilana imza atmam beni ve seni küçültür. Bu doğru bir iş değildir.” deyip hep geri çevirmişimdir.

SORU : Her cennet ayrı bir ahlak özelliği ile ilişkilenmiştir, herkesin cenneti ahlakı ölçüsünde midir?

KAYAHAN : Cennet Cenab-ı Allah’ın bize, bu fani hayattan sonra sunduğu ceza ile veya cezasız geçilebilecek bir armağandır. Ama hal böyle olunca, demin de verdiğimiz sorunun cevabının içindekiler daha da belirmeye başlar. Biz bu dünya da birilerini ezerek, birilerini kandırarak kendinizi mutlu ediyorsanız, cennete zorca ulaşacaksınız. Siz bu dünya da başkalarını düşünüyorsanız ve bunu gerçekten öle zannetsin diye yapmıyorsanız, sevaplarınız çok olarak cennete çok daha kolay gideceksiniz. Ya da siz bu dünya insanların sizi mutlu etmedikleri için yakınıyor ve Allah’a şükrediyorsanız o zaman yine siz cennete yakın olacaksınız ve insanların hepsinin unuttuğu (uzunca yaşamanın verdiği fikirle unuttuğu) daha iyi beslenip daha iyi tıp ilminden faydalanarak, daha çok nefes sayısını uzatabilmek için yaptıkları bence saygındır. Ama bütün bunları yaparak, o bedenlerinin kıymetini bilseler, şu anda bu çok önemsenmiyor. Önemsenmediği içinde insanlar daha uzun yaşıyorlar ama daha manalı yaşıyor anlamına gelmiyor. Bu da cennetle alakalı bir şeydir. Hepimiz bu dünyaya gelirken bir görevle geliriz. Bize verilen o görevi ya doğru yapar, yahut yapamayız. Eğer yapamıyorsak bazısı bunu kaderle bağlayabilir. Ama yeteri kadar çalışarak kaderle size verilen rolün doğru oynanabileceği kanısındayım.

SORU : İnanç duyguları harekete geçirebilir. Siz hangi yöntemle duygularınızı hareket ettiriyorsunuz?

KAYAHAN : Yaptığımız iş, bu müzik meselesi, öle çok ciddiye alınacak büyük bir iş değildir. Yani müziğin dallarından bir tanesiyiz. Bu o kadar çok çeşitlendirilebilir ki; bizim klasik müziğimiz, çok ciddi bir ilimdir kendi başına. Klasik müzik kendi başına çok ciddi bir daldır, bir ilimdir. Ama bizlerin yaptığı canımızın istediğini söyleyip, canlarını istediklerini dinlemeleri başarısı çok da önemli değildir. Duygularla beslenmenin tabi ki çok önemli olduğu bir nokta, Ancak talip olduğumuz şey ”hani bunları yapalım da herkes bizi sevsin” bence doğru bir olgu değil. Bu işe talip olan insanlar öyle açlıktan, parasızlıktan yaralanmazlar. Onların yaradıkları şey çıktıkları yolun doğru olup olmadığıyla alakalıdır. Karşı tarafta bunu bilir zaten, siz de ona göre savunmanızı alırsınız. İşte burada insanlarla hangi yaşam felsefesinde paylaşırsanız ve orada kopmazsanız ki; geniş toplumlarda onların temsilcisi olmaya aday olursunuz. Ama onları sizi alkışlayabilmeleri ve size hayran olabilmeleri için, sizin hayran olunacak taraflarınız olması lazım. Eğer sizin hayran olunabilecek taraflarınız yoksa ve bunu da çok istiyorsanız, biz ona “kifayetsiz doğru” diyoruz. Türkiye’de çoğunlukla bu tanıma uyabilecek insanlar var. Yani nerelerden beslenilir. Bunu tek cevap verebilecek olsaydık ”samimiyet ”derdim.

SORU : Ne hissettiğimiz gerçekten bize mi bağlıdır?

KAYAHAN : Kendimiz nasıl hissettiğimiz bize bağlı değildir. Dünyayı algılamamız bize bağlı değildir. İkili ilişkilerimizin yarısı bize bağlı ve eğer etrafımızda koskoca bir ateş çemberi yanıyorsa, yanmaması da bize bağlıdır. Dünya birlikte hareket ettiğimiz, siyah adamlar, beyaz adamlar, çekik gözlüler vs. birlikte paralel olarak hareket ettiğimiz bir yaşam alanıdır. Dolayısıyla her birisi farklı bir yerde farklı bir fikirle yaşıyordur. Birisi farklı bir düşünce ile yaşıyordur. Ama netice de aynı yolda gidiyorlardır. Aynı sonuca ulaşacakladır. Dolayısıyla hissettiklerimizin bize bağlı olan kısmı ‘aşk’ olan kısmıdır. Ama bu Allah aşkı değil tabi? Bir karşı cins ile yani üremenizle ilgili size Allah’ın emrettiği ve de paylaşmayı düşündüğünüz hayat şablonuyla alakalı olan kısmın hissedilenlerinin en az yarısı size kalıyor. İyi geçinmek istiyorsanız, yarısından fazlasını halletmeniz lazım.

SORU : Sonsuzluk yollarında korkusuz, huzur isteyen kısacık dünyayı azimli hazırlıklarla doldurmalı mıyız sizce?

KAYAHAN : Bu gerçekten seçim meselesidir. Seçim ise doğuştan genlerle ilişkili olabilir. Eğer size çok ciddi olarak küçüklüğünüzden beri manevi değerler ve dünyanın gerçek yüzü anlatıldıysa siz trene saatinde binebilirsiniz. Ama siz bunları geç saatlerde öğrenirseniz, o zaman bir taksi tutup trene yetişmeniz gerekir. Yani bazı insanlar şanslıdırlar, bazıları ise şansızdırlar. Bunlar hem genleri ile ilgilidir, hem doğdukları ve büyüdükleri coğrafya ile ilgilidir, hem de onları dünyaya getiren ebeveynlerle ilgilidir. Bu dünyada eğer siz başarılı olmayı ve bu başarıdan mutlu olmayı kendinize elbise biçerseniz, sonuçta bu elbise bir süre sonra sizi sıkmaya başlayabilir. Ama önce bir yarış atı gibi ve önünüzdeki neden geçtiğinizi bilmeden geçersiniz. Sonra geçe geçe kendinizi ve aklınızı geçemeyeceğinizi anladığınızda geriye dönüş başlar. Siz tekrar o çok küçük yaşlarda size öğretilmeyen şeyleri aramaya başlarsınız. İşte bu dünya da, ben şahsen başarının çok önemli olduğunu zannederdim. Öyle düşünürseniz, sadece başarı için koşarsınız. Aslında bu dünya da size verilen nefesi ve ömrü gittiğiniz yerler de kullanma sansını da kaybedersiniz. Düşünün ki yıllarca geceleri çalıştım, sabahları ve öğlenleri güneşi görmüyorsunuz, neleri kaçırdım neyi yakaladım. Pek çok şeyi Allah nasip etti yakaladım. Hem kazanabildim helal olarak, hem başaralı olabildim ve saygıyı bulabildim. Ama neleri kaybettim derseniz; en basiti sağlımı kaybettim. Ruh sağlığımla beraber beden sağlımı kaybettim. Bütün bunların faturasını aldım ve ben ne aldım, kaça aldım? Bunun karşılığında verdiğim şeyleri düşündüğüm zaman, bazen diyorlar ki siz her şeyi kazandınız da ondan böyle düşünüyorsunuz ve dünyaya bir daha gelsem böyle bir yarış atı gibi davranmaz ve anlayan, anlamayan herkese anlatmayı seçmezdim. Seçeceğim yol beni anlayan küçük toplumlarda yaşamayı seçerdim. Böyle koskocaman milyonlar gibi bir yola talip olmazdım. Bence dünyanın dünyalık hali doğru yaşanmıyor şu anda, farklı yaşanıyor. Bu yüzden de her şeyimiz bozuldu diye de bozulan şeylerin nedenini bulamıyoruz. Mesela bir at arabası ile bir yerden bir yere gitmek sizin için yetiyorduysa, siz şu anda bir arabanın gürültüsüne katlanmazdınız. Demek ki bu ikisinin arasında kalan bir yapıya sahip insanoğlu, hem böle istiyor, hem de öyle olmasını istiyor. Hem diyor ki hızlı yaşayayım hem de bundan zarar görmeyeyim. Son dönemlerde hız ve teknoloji insan hayatın da önemli kolaylıklar getirse de hayatımızı ziyan etmiştir.

SORU : Yaratıcı Tanrı evreni yıkmak için nelere mahkum değildir?

KAYAHAN : Cenab-ı Allah’ın dünya’yı ve evreni, ve alemleri neden yarattığı malumdur. İnsanoğlunu da neden yarattığı malumdur. Aradaki hadise insanın içindeki irade ile alakalı bir konudur. Yalnız uyku hali nefise galip geldiği noktadır. Şu anda Cenab-ı Allah’ın bize bazı felaketlerle, bazı beklenmedik iyilikler ve kötülüklerle kendisine ait olanı bize vermekle değil, bence örülen ağlar devam ediyordur. Biz görebildiğimiz kadarını görebiliyoruz. Yani bütün bu ağlar bana kalırsa baştan da örülüyor. Ama Cenab-ı Allah’ın bize bir şeyi göstermek veya bir şeyle sizi cezalandıracağım sebep şudur, diye bir şeyi düşünmekte saflık olur. Kendi ağlarını örüyordur ve bizler bunun ne kadarını görüyoruz ve görmediğimiz kadarını yaşabiliriz. Mesela Cenab-ı Allah’ın Tanrı diye bir ismi yok, ama Tanrı diyerek onu anıyorsanız saygı duyarım. İrade ve nefsinizle ilgili olan maçın neticesini yaşarız. Bize bir irade verilmiştir. İrade aklı da temsil eder. Netice de sadece istekler üzerine kuruludur. Nefsin istekleri sonsuzdur.

SORU : Ruh görüşümüz yeterince özgürleştirebilseydik, geçmiş sahneleri hayal aleminden inceleyebilir miydiniz?

KAYAHAN : Her insanın içinde bana kalırsa keşfedemediği ülkeler vardır. Oraya gitmeye niyet etmekle başlayabilir bu. Yani siz durduğunuz yerde ülkeleriniz size gelmezler. Yola çıkmanız lazım, burada yola çıkış eksikliği vardır. Pek çok şeyi yaşayabilirsiniz, pek çok şeyi dokunmadan ve görmeden, pek çok şeyi onunla karşılıklı gelmeden yaşayabilir ve o hazzı alabilirsiniz. Bu insanoğluna bahşedilmiş hayal gücüdür zaten. Yani siz hayal gücünüzle hatta rüyalarınızda bütün bunların hepsini beceremeyeceğiniz çok şeyin hazzını alabilirsiniz. Ve bu ülkülerinize yola çıkmaktır. Ülkülerinizin size geleceğini beklemek ise saflık olur.

SORU : Ara sıra öfkelenmek bir ihtiyaç olabilir mi?

KAYAHAN : Bence hiç olmaz ama, ihtiyaç olduğunu görüyorum. Yani öfkeyle düşünmek doğru değildir. Öfke sizin düşüncenizin, iflas ettiği noktada size buluşan bir olgudur. Sizin düşünceniz iflas etmiştir. Tutarsız hale gelmişsinizdir. Siz artık neye öfkeleniyorsunuzdur? Karşınızdakinin yaptıklarına değil, kendi yetersizliğinize öfkeleniyorsunuzdur. Bütün öfkelerin içinde kendinizi iyi ifade edememenin meselesi vardır. Kızdığınızı karşınızdaki hissettirirken sebep sizsinizdir. Çünkü onu yapamamışsınızdır. Yapamadığınız için insanın neyi neden yapamayacağını bilmediği noktada öfke başlar. Öfkeyle birlikte de bir yere varılmaz. Ve sonra saçma sapan işler yaparsınız. Bir ihtiyaçtır diyorum çünkü gerçekten de hani bir şeyi, yapamayacağınız bir şeyi zorlamak insanın içinde vardır zaten. Siz yapamayacağınız bir şeyi yapmaya çalışırken öfkeleniyorsanız o zaman yapamayacağınız şeyleri yapmaya devam edip öfkeye de katlanmanız gerekir.

SORU : Sağlıklı beslenmek ve yaşamak için vücut sisteminizi nasıl yönetebileceğinizi bilir misiniz?

KAYAHAN: Benim bu hususta şöyle bir düşüncem var. Allah bağışlarsa 3. sınıfta bir kızım var. Birisi de 33 yaşında, onlardan biliyorum. Kendimden biliyorum, bize hep neyi nasıl kullanacağımızı anlattılar da kendimizi nasıl kullanacağımızı anlatmadılar. Yani gözlerimiz nedir ve nasıl kullanmalıyız. Gözlüğümüzü sileceğimizi ve kutuya koyacağımızı bildiğimiz halde gözlüklerimizi ne zaman kutuya koyacağımızı bilmiyoruz. Ellerimizi nasıl kullanacağımızı bildiğimiz halde mendilimizi yıkayıp kurutup güneşte tekrar kullanıyoruz. Dolayısıyla bizim yaptığımız bu şeylerin hepsi öğretilmeyen sonradan hastalanınca farkına vardığımız şeylerdir. Aslında okulda bunlar bize öğretilmeli. Bize emanet olan bedenin neye ihtiyacı olduğunu bize öğretmeleri gerekiyor. Onun kullanma talimatını bize vermeleri gerekir. Ya ben hep şunu söyledim. Hatta bununla ilgili bir kanunu çıkmasında da öncü oldum. Dedim ki ”Arkadaşlar, eğer ben bir şirketin patronuysam siz benim sağlık giderlerimi giderime yazmıyorsunuz. Ama iş yerimin, evimin, arabamın giderlerini, tamiratlarını yazıyorsunuz. Bu ters bir mantık değil mi?” dedim.

 

Kayahan’la Hoş Bir Söyleşi

Unutulmaz şarkılara imza atan ve yıllara meydan okuyan Kayahan’ın şarkıları, manevi dünyası, dargınlık ve kızgınlıkları…

Unutulmaz şarkılara imza atan ve yıllara meydan okuyan bir isim Kayahan. ‘365 Gün’ isimli yeni ‘single’ını çıkaran sanatçıyla evinde buluşarak şarkılarını, manevi dünyasını, dargınlık ve kızgınlıklarını konuştuk.
‘Allah ve Resulü ile bağlarınızı koparırsanız kendinizi tanımazsınız.’ diyen Kayahan, yıllardır küs olduğu Nilüfer ile barışıp birlikte barış konserleri vermek istediğini belirtiyor.

Yaşınız 62 ve hâlâ çok popülersiniz. Sizi kaya gibi sağlam tutan şeyin sırrı nedir?

Hiçbir sırrı yok. Doğru şeyler yaptığınız ve samimi olduğunuz sürece varsınız. Ben göz rengimle filan sevilseydim bir problem çıkabilirdi belki. Ama söylediklerimle sevilmeye çalışıyorum.

Yıllardır ne başkasını dinliyorsunuz, ne başkasının şarkısını söylüyorsunuz. Cins misinizdir?

Yoo, ben dinlemiyorum değil öğrenebildiğim şeyleri dinliyorum. Öğrendiklerimi unutturacak şeyleri dinlemiyorum. Benim hayattaki düsturum şu olmuştur: Titiz olmak, adam olmak, iyi kul olmak. Başka derdim yok benim.

44 yıllık müzik hayatınızda sayısız ödül aldınız. Sayısını biliyor musunuz?

İnsanın yaşı çok olunca ödülü de çok olabilir. Hem çalışıyor hem de uzun senedir emek veriyorsanız, yol uzadıkça uğradığınız benzinlikler de fazla olabilir. Aldığım ödüllerin sayısını bilmiyorum. Yaptığım plaklarda Türkiye’de söz, müzik ve yorumcu kimliğimle bütün ödülleri aldım. Akdeniz Akdeniz yarışmasında ‘Geceler’ ile uluslararası bir ödül aldım. Türkiye’yi Avrupa’da, Eurovision’da temsil ettim. Allah hiç utandırmadı yani. Günümüzde Avrupalı ile Türkiye’nin ilişkisi şimdilerde biraz daha iyi. Eskiden bizi işkenceci ülke olarak görüyorlardı. Spor ya da siyasal alanda Türkiye’den söz edilmeye başlandıkça merakları artmıştır. O yüzden Türkiye’ye bakışta 20 yıl öncesine göre büyük bir fark var.

AB ile ilgili olumsuz düşünceleriniz değişti mi?

Hep şurada tıkanıyorum. Peygamberimiz’i tanımayan bir toplumdan bahsediyoruz. Biz İsa peygamberi tanıyoruz ama onlar bizim Peygamberimiz’i kabul etmiyorlar. Buradaki sıkıntıyı sadece ticaretle mi aşacağız? AB, tek bayrak ve tek model olmasını istiyor. Ben onlara karşı değilim, benden yanayım. Bizden olanlarla daha iyi olur diye düşünüyorum. İnşallah biz kuvvetli oluruz da bizim çocukların İngilizce dersi alması gibi onlar da Türkçe dersi alırlar.

Yapacağım her şeyi yaptım der misiniz?

Yok canım, olur mu? İyi bir evlat yetiştirmek 10 bin ödülden daha önemlidir. İyi bir aile saadetiyle örnek olmak bütün şarkılardan daha önemlidir.

Dışarıdan bakınca başarı olarak görünen bunca şey insanda bir egoya yol açmaz mı?

Açar açar. Eğer Cenab-ı Allah ile, Resulü ile bağlarınızı koparırsanız bayağı bir şaşırırsınız. Kendinizi tanımazsınız. 1968’den beri böyleyim. Ben yaratmıyorum, Yaradan’ın yaptıklarını bir araya getiriyorum. Haddimi bilerek yaşıyorum. Gelip bana kollarını imzalatmak isteyen genç erkek ve kızlara “Beni putlaştırma.” diyorum. Bundan hiç hazzetmedim, hiç hoşuma gitmez, gururumu okşamaz, rahatsız olurum.

Televizyonlara çıkarken kendinizden ‘Büyük Usta’ diye söz edilme şartını koyduğunuz söyleniyor. Var mı böyle bir şey?

Bütün bunların hepsi benim misyonuma karşı olanlar tarafından üretilmiş şeyler. Ben sevgiyi anlatıyorum, o oradan “Bize ne, biz sevmek istemiyoruz.” diyor. Tamam canım, sen sevmek istemeyebilirsin, o senin bileceğin bir iş. Büyük usta dense ne denmese ne, benim adım Kayahan. Bu lafı çıkaran da bir ahlaksızın teki.

Sizin sevgi için vazgeçtiğiniz en büyük şey ne oldu?

Evlat sevgisi çok önemli tabii. Allah sevgisi için çok şeyden vazgeçmişimdir. Aslında ne kadar vazgeçerseniz o kadar mükemmel olursunuz. Vazgeçmek nefsinizle olan mücadeledir.

O halde iradeyle nefsiniz arasındaki maçın skoru ne?

İradesiz olarak yaptığım tek şey sigara içmektir. Orada maç benim 10-0 aleyhimedir. Ama diğer kendi nefsi, dünya malına ilgi olarak da 10-0 benim lehimedir. Hayatım boyunca dünya malı ile hiç ilgili olmadım. Sadece şeref ve sağlıkla ilgili oldum.

365 Gün şarkısını siz kime hediye ediyorsunuz?

Ben bu ülkenin dağlarında dolaştım, yaşadım, büyüdüm, misket oynadım ya, o yüzden şarkılarımı bu ülkedeki herkese hediye ediyorum. Amerikalı bir şarkı tuttursa benim 150 şarkımın 100 senelik getirisinden fazlasını kazanıyor, ama ben saygı kazanıyorum. 800 gün çalıştım üzerinde ama şarkıyı bir kerede söyleyip çıktım. Ailemin rızkından keserek yaptım bu şarkıyı, 100 bin doları geçmiştir maliyeti, emeğim hariç. 1 Şubat’ta oryantal versiyonuyla da CD olarak çıkarıyoruz, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde sevgililerine de, kızına da, annesine de verebilir.

365 Gün ile ilgili Ayşe Özyılmazel eleştirel bir yazı yazdı. Canınız sıkıldı mı?
Hakikaten böyle hissedip yazmış olabilir. Bu, onun benim yaptığım tarzdan hoşlanmadığı anlamına gelir. Fakat ikinci tarafı var olayın, bir şirketle anlaşmazlığım var. Bütün plaklarımın sahibi benim, bunların üstüne yatmaya çalıştılar. Onları mahkemenin, adaletin huzurunda mağlup ettim. Bu onlarda kuyruk acısı yarattı. Duyduğum kadarıyla Ayşe kızımız da onlara plak yapıyormuş zaten. Bir işbirliği olmuş, yani Hacivat-Karagöz durumu.

Nilüfer’in benden sonra başarılı bir şarkısı yoktur

Nilüfer ile küslüğünüzü telif ve paraya bağlayan çok insan oldu. Meselenin iç yüzü nedir?

Nilüfer ile 1980’li yılların ortasında tanışılmış ve 2000’li yıllara kadar sürmüş başarılı bir ortaklık vardır. Bu ortaklığın da yazılı ve sözlü olarak anlaşması vardır. Ben verdiğim hiçbir sözden dönmedim. Anlaşma başka türlü hale getirilmek istenmiştir. Ben de ‘Ya anlaşalım, ya hiç anlaşmayalım.’ demişimdir. Mahkeme benim haklı olduğuma karar vermiştir. Ben hep şunu söyledim: O bana eski anlaşmamızı versin, ben onu hayır kurumlarına vereyim ve şarkıyı söylesin. Ben hakkım olanı alıp hakkımdan sevap işlemek istiyorum.

Buna yanaşmıyor mu Nilüfer?

Bir ara yanaşmıyordu ama artık yanaşıyor. Bu kadar yıl geçti Nilüfer ile ortak çalışmamızın üzerinden, ondan sonra Nilüfer’in başarılı bir şarkısı yoktur. Yani burada benim bir payım vardır. O zaman giden bir şeyi neden durduruyorsun?

Ama onunla ilgili çıkan kitapta Nilüfer, size yardım elini uzattığını ve sizi fakirlikten kurtardığını söylüyor. Yalan mı?

Allah razı olsun öyleyse… Öyle olduysa tesadüf olmuştur. “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” şarkısını bilirsiniz. Bu Nilüfer’le tanışmadan önceki şarkım. ‘Neden olmasın?’, ‘Canım Sıkılıyor’, ‘E bebeğim e’ gibi birçok şarkı ondan önce vardı. Nilüfer benden daha meşhurdu, o ayrı bir şey, ama ben de Türkiye’de tanınan bir isimdim. Şarkılarımı söylüyor olması Nilüfer’in hayatında başka sayfa açmıştır. Bundan önceki şarkı ‘Ohh ya ohh ya’ diye bir şarkı ise, yeni bir besteci çıktığında ‘Sen beni böyle bırakıp gitmezdin, hiç yapmazdın, ayları geçtik.’ diye daha ayrı bir renk çıkmıştır ortaya. Kayahan’ın karakteri dinlenilecek şeyler yapmasıdır.

Bu küskünlüğü bertaraf edecek hiçbir şey yok mu yani?

Var. Ben ılımlı yaklaşıyorum ama o şundan korkuyor. “Ben artık söylemem.” demiş. Eski dostuz, barışırız, benim şarkılarımı okuyabilir. Yine anlaşmadaki gibi parayı verir, biz de onu dullara, yetimlere veririz. Birlikte 15-20 barış konseri yapmak isterim Nilüfer’le. İnsanlara örnek olarak, şerri hayra vesile edebiliriz. Ben yanlıştan geri dönebilirim, kendisi de geri dönse…


Başbakan’a statta yapılan protesto bel altından vurmadır


Kızınızı Kur’an ve devletin yasalarıyla yetiştirdiğinizi söylemiştiniz. Bu, Kayahan’ın dönüşümüyle ilgili bir sürecin sonucu mu?

Hiç değişmedim ben. Altı-yedi yaşında büyükbabamın kucağında tesbih çekmiş birisiyim. Lüzum ettiği zamanlarda konuşmak gerekiyor. Yoksa ibadet de, itikat da gizlidir. Kızım Aslı Gönül’e, Allah’ın buyruklarını ve TC Devleti’nin kanunlarını tarafımızdan haberdar edilme görevini yapıyoruz. Farkındalığını çoğaltıyoruz. Yani yemek yediği zaman “Allah’ım nimetlerine çok şükür, bugünlerimizi aratma, sen bize akıl fikir ihsan eyle, doğru yoldan şaşırtma” meselesini dili söylerken kulağının da duymasına çalışıyoruz. Ben notunun yüksek olmasından ziyade ahlakının yüksekliğiyle övünüyorum. Bize sorulacak olan notlar değil, kelamımızın ve niyetimizin ne olacağıdır.

Allah’ın size ahirette nasıl muamele edeceğini düşünürsünüz peki?

Benim için her şey “bismillah” ile başlar. Neticede Müslüman bir ailenin çocuğuyum. Bu çok büyük bir erdem değil, böyle olması lazım zaten. Ben sevap toplamaya çalışıyorum. Hacca gitmedim, ruhumda şu an bir istek yok. Buna karşı olduğum için değil, ama benim baş dönmelerim var. Orada arınacağımı düşünürüm. Karım çok istiyor yoksa.

Kendinizde neyi beğenmezsiniz?

Çabuk sinirlenebiliyorum. Haksızlıklara yine tahammül etmemem lazım ama ferdi olarak dile getirmek yerine daha erdemli olmam lazım.

Olacakları rüyanızda görüyormuşsunuz bir de…

Evet. Benim zaman zaman rüyama iki tane sakallı dede girer, bana söylerler ve beni yönlendirirler. En son yine onlar bir şey söylediler ve onların söylediği gibi oluyor. Bir yolda yürürken ‘Evet, bu doğrudur.’ derler. Hep karar arefesinde iken gelirler ve gönül rahatlığı ile yürürüm.
Bir Galatasaray taraftarı olarak Başbakan’ın statta ıslıklanmasına ne diyorsunuz?

Başbakan’ı yuhalayan ve ıslıklayanların çoğunun yaşı Başbakan’dan küçüktür. Bir büyüğe yapılmış saygısızlık vardır her şeyden önce. Bu protesto ise her şeyin yeri var. Bunu Başbakan sineye çekememiştir, ben olsam ben de çekemem yani. Yapabilirler ama bir düğünde yapılması uygun değil bunun. Bu bel altından vurmadır.

30.01.2011 AKTİF HABER

 

Kayahan: “Çalışmak bir yere kadar, huzuru ıskalamayın!”

Kayahan ustaya göre insanların çok çalışmaya yönlendirilmesi bayramların asıl özelliğinin atlanmasına ve huzurun gözden kaçmasına neden oluyor…

Müziğin ustası Kayahan, yaptığı dillere düşmüş onlarca aşk ve sevgi şarkısının yanısıra aile yaşantısına ve geleneklerimize verdiği önemle de bilinen bir sanatçı. Büyük kızı Beste’nin bebekliğinde yaptığı ‘E bebeğim’ şarkısıyla herkesi çocukluğunun bayram sabahlarına götüren Usta’ya göre ramazan arınış, bayramlar barış demek. Beykoz’daki evinde eşi İpek Hanım ve kızı Aslı Gönül’ün eşlik ettiği söyleşimizde herkesi, sürekli çalışmanın dayatıldığı günümüzde bayram huzurunun ıskalanmaması için uyarıyor.
‘Eski bir bayram sabahı’ dersem nasıl bir anı canlanır?
‘E Bebeğime’ şarkısı geliyor. ‘Kırmızı pabuçları duruyor başucunda-Başı düşmüş yastığa uyuyor mışıl mışıl’ Bu, büyük kızım Beste. Ben birçok şarkımı bir yıl iki yıl sürede binlerce müsveddeyle yazmışımdır. Ama bu şarkıyı büyük  bir heyecanla kendisi kadar zamanda yazdım. Bayram sabahı sabah namazı sırasında gün ışırken o görüntüyle yazmıştım. Benim için en önemli bayram sabahı o bayram olsa gerek.
Bayramların size hissettirdikleri geçen zaman içinde değişti mi?
Bayramlar her zaman aklıma barışı getirmiştir bu bende hiç değişmedi. Eski bayramlarda gazeteler birleşir bayram gazetesi olurdu. Hepsinin bir çatı altında toplanması bana barışa dair çok farklı bir duygu verirdi. Bayramlar, insanların bir birini sevindirdiği bir gündür. Bayramlar her zaman aklıma barışı getirmiştir bu bende hiç değişmedi. Ramazanlar arınış, bayram barış demektir..
“Bayramları da ıskalıyoruz”

Yaşanabiliyor mu hâlâ o bayramlar?
Bayramlar bence tam anlamıyla yaşanamıyor. Pek çok şeyi ıskaladığımız gibi bayramları da ıskalıyoruz. Eve para yetiştirmek için bayramda çalışanlar ya da çok çalıştığı için bayramda da kaçıp tatil yapmak isteyenler arttı. Bunun altında insanları çok çalıştırmak var. Bir de bayramlarda yalnızlık daha çok koyar. Ben eskiden TRT’de bayram programlarında yalnızlara şarkı söylerdim.

Bayramda ‘E bebeğim’den başka yaptığınız şarkı var mı?
Başka bir bayramda da Barış Manço için yaptığım şarkı var. Aslı Gönül çok küçüktü, ben stüdyoda ‘Gönül Sayfam’ albümü için çalışıyordum. Aslı Gönül’ü mix masasına oturtup bir şarkı yapmıştım, şöyle; “Bugün günlerden bayram- Yanında olamadım- Çalışıyorum yine, yine babacığım- Bugün aslında bayram- Yanında olacaktım- Çalışıyorum canım hepimiz için- Bugün günlerden bayram- Barış Amcanda gitti- Şimdi işler daha zor Çalışıyorum’ Barış müziğin çok önemli bir yanını tutuyordu. İlkeliydi ve çok iyi bir öğretmenlik tarafı vardı. Aslı Gönül’e de bu şarkıyla Barış Amcasını öğrettim.

Çocukluğunuzdaki bayramlar nasıldı?
Çocukluğumda büyük babam beni ramazanlarda teravihe götürürdü. Üsküdar’da takkemi takar evimizin karşısındaki camiye gider, namaz dururduk. Çatapat, mantar tabancasıyla başlardı eğlencemiz. O zaman mahalle vardı. Şimdi mahalle yok. Şimdiki çocukların mahallesi yok. Mahalle var ama mahallelinin birbirine selam verecek zamanı yok. Kapitalist sistem çarklarını dönmesi için sürekli çalışmayı da yatıyor. O çarkların dönmesi için bir kişi bir buçuk kişilik çalışmak iki kişilik harcamak zorunda. İnsana fazla yükleniyor. İnsanlar bu arada başarıya odaklanırken mutluluk ve huzuru ıskalıyorlar.
Kızınız Aslı Gönül de sizin değerlerinizi öğreniyor mu?
Aslı Gönül bir kaç yıldır İngilizce şarkı söylüyor. Okulun birincisi ama Kadir Gecesi’nde de başını bağlayıp Yasin okuyor. Bu atalarımızdan gördüğümüz bir şey. İyi bir insan olmak önemli. Biz neysek Aslı Gönül de o. İnşallah başka bir yerde de bir erkek çocuğu böyle yetiştiriliyordur. Türkiye’nin geleceğinin burada yattığını düşünüyordum. Bilgili, çağdaş aynı zamanda inançlı insanlara çok ihtiyacımız var. Toplumun çimentosu bu.

Şarkılarınızda sevgi mesajı var. Çağın sevgisizlikle ilgili problemi yok mu?
Aşklar içinde aşkı barındırmıyor. “Son aşkı” diye yazılıyor ama aşk falan değil onlar evcilik oyunları. Bir hızla evleniyor, anne baba oluyorlar. Sonra anlaşamayıp boşanıyor. O annesiz ya da babasız büyüyen çocuk hayattan hınç alma peşine düşüyor. ‘Dil mi bozuluyor?’ diye sordular katıldığım bir dil sempozyumunda. Dil bozulmuyor, yaşam bozuluyor. Dile ihtiyaç kalmıyor. Eskiden kız arkadaşımızı arkadaşlığarazı etmek için bin tane şiir ezberleyip 150 tane şarkının farkında olmak zorundaydık. Güzel konuşmak gerekirdi. Şimdi mesajla hallediyorlar. Hatta çiçek yollamıyor, çiçek ikonu koyuyorlar mesaja.

3. sayfa haberlerine bakınca ahlaki düşüş dikkatinizi çekiyor mu?
Gazetelerde bu göze çarpıyor olabilir. Toplumda her zaman iyiler ve kötüler vardı. Kötüler amip gibi bölünerek çoğalıyorlar. Bizim de bu hususta işi ciddiye alarak Voltaire’inde dediği gibi iyilerinde örgütlenmesi lazım. Kötüler hep vardı. Her insanda insanlığın her hali mevcut. Hangi ailede yaşıyorsan o çizgileri alarak büyüyorsun.

Geçen hafta tatil fotoğraflarınız yayınlandı. Herkes güneye tatile giderken siz neden kuzeye (Sinop’a) gittiniz?
Her bayram özelliğini isminde taşır. Her bayramın bir anlamı vardır. Bayram izin demek değildir. Biz tatilimizi bayram öncesi Sinop’ta Beyaz Ev’de yaptık. Sakin bir deniz, dostlarımız ve huzur… 5 buçuk günün her saati müthişti. İnsanlara, “Bakın bir de kuzey var. Gidebilirsiniz” derken bir yandan da inşallah güneye çevirmezler diye düşünüyorum.

Bayram duanız kimler içindi?
Bu bayramı birlikte kutlayamadığımız, aramızda olmayan şehitlere, kaybettiğimiz değerlere, Müşfik Hoca’ya, Atatürk’ ün manevi kızı Ülkü Hanım’a ve herkes için değerli ebediyete göç etmiş tüm insanlara bayramda dua ediyorum. Böyle olun demiyorum kimseye, ben ne yaptığımı söylüyorum sadece.

“İpek Hanım için albüm yapacağım”


Şimdilerde besteciler aranjörler eline mikrofon alıp şarkı söylemeye, albüm yapmaya ve ya DJ’ lik yapmaya başladı. Bu sektörel bir zorunluluktan mı?

Plak şirketlerinin başındaki insanlar bu işi para kazanmak için yapar. Gerçek müzisyenler kendilerini anlatmak için yaparlar. Proje albümlerini de Ahmet ile Süheyla’yı bir araya getirip ikisinin de alıcısından yararlanmak amacıyla yapar plakçılar. Para kazanmak için yapılan şeylerin içinde de müzik adına az şey vardır. Ben hayatım boyunca hiçbir zaman karışık bir albümün içinde olmadım. İlk defa birisi çok istedi diye iki şarkımı verdim. Ben besteciyken şarkıcı olmadım. Zaten şarkı söylüyorken beste yapıyordum.

Tribute de denilen saygı albümü yapma akımı var bir de bu aralar, siz düşünmüyor musunuz?
Bugüne kadar best of albüm de yapmadım. Yaparmıyım emin değilim. İpek Hanım için hazırlayacağım bir albüm var. Şarkılardan ikisi çok ses getirecek. Bu tribute’ü yaparmıyım bilmem ama ben yıllarca best of da yapmadım. Bu biraz da “Hadi benim onuruma bir şey yapın” demek ve benim yapacağım bir şey değil.

“Benim zamanımın bayramları güzeldi”İpek Hanım, siz şimdi “nerede kaldı eski bayramlar” diyor musunuz? 

Benim çocukluğumun bayramları çok güzeldi. Anneannem Kırklareli ’nde oturuyordu. Hepimiz oraya giderdik. Çocuklar kapı kapı dolaşırdı. El işi mendiller, şekerler, paralar verilirdi. Onlarla bir şey alınırdı, çocuklar sokaklarda oynardı. Onun sonunu yakaladım diyebilirim. Artık öyle bir şey kalmadı. Hâlâ büyük ziyaretleri ve el öpmeler var. Aslı Gönül yaşıyor onu. Biz ona öğrettik.

Bülent İpek 20.08.2012

HTHAYAT

 

 

 

 

 

Doğu Perinçek, Ahmet Hakan’a Konuştu

0

Ahmet Hakan: Fethullah’ın adamlarının temizlenmesini desteklerim Gülen’in devlet mekanizmasındaki varlığının temizlenmesi hususunda Erdoğan’la işbirliği yapmaya hazır imajı verdiniz. Duruşunuz böyle mi gerçekten?

DOĞU PERİNÇEK: Hayır. Yok. Bizim dediğimiz şu: Üzerlerine gidiyor madem, tutmayın. Niye tutuyorsunuz? Mesela yolsuzluk nedeniyle Tayyip Erdoğan’ın üzerine gidildiği zaman “Bunu Fethullahçılar yapıyor” diyerek nasıl engellemiyorsanız, aynı şekilde Fethullah Gülenin devlet kadrolarındaki adamlarının üzerine gidildiği zaman da engellemeyin. Burada doğru ve halkı bir şey var. Onun yanında olmak lazım.

 

Ahmet Hakan: İşçi Partisi idiniz, Vatan Partisi oldunuz. Partinizin adını neden değiştirdiniz?

DOĞU PERİNÇEK: Biz vatan toprağındaki tüm sınıfları kucaklayan bir programa sahibiz. “Vatan Partisi” adı bizim yıllardır düşündüğümüz bir isimdi. Bir vesile arıyorduk. Partimize katılmaların olması buna vesile oldu.

 

Ahmet Hakan: İsim çok mu önemli?

 

DOĞU PERİNÇEK: Çok önemli değil. Fakat bize toplumda hep “Niye sizin adınız İşçi Partisi? Bir tek işçiler mi size üye? Niye toplumun tamamını kucaklamıyorsunuz?” deniliyordu. Biz de “Partimizin adı böyle” diyorduk.

 

 

Ahmet Hakan: Partinize kimler katıldı? İsim verebilir misiniz?

 

DOĞU PERİNÇEK: Çok seçkin isimler var. Apo’yu yargılayan yargıç Turgut Okyay… Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin… Eski Meclis Başkanvekili ANAP’lı Hasan Korkmazcan… Milliyetçi kesimin cefakâr isimlerinden Yaşar Okuyan… Eski İstanbul Valisi Erol Çakır… Hepsi “Atatürk’te birleştik” sloganıyla Vatan Partisi’ne geldiler.

 

 

Ahmet Hakan: Ne kadar oy alacaksınız?

 

DOĞU PERİNÇEK: Beş milyon oy alıp barajı geçmeyi hedefliyoruz. Bazı anketlerde oylarımızın yükseldiği görülüyor.

 

 

Ahmet Hakan: Girdiğiniz her seçimde binde ile ifade edilen oranlarda oy alıyorsunuz ama sizin hiç moraliniz bozulmuyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

 

DOĞU PERİNÇEK: ABD, Türkiye’yi bölmek için bir operasyon yaptığında Türk Silahlı Kuvvetleri ile Vatan Partisi’ne yöneliyor. Demek ki Türkiye’nin en büyük partisi biziz.

 

Ahmet Hakan: Oy önemli değil mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Oyu önemsiz görmüyoruz ama küresel merkezlerden bakıldığında milletin bütünlüğünü ve Atatürkçülüğü savunan bir parti olarak görülüyor ve hedef alınıyoruz. Demek ki uluslararası çapta varlığı hesaba katılan güçlü bir partiyiz. Yüzde 10 barajı bizim gibi partiler için getirildi. Baraj olmasa bizim alacağımız oyu kimse tahmin edemez.

 

 

Ahmet Hakan: Seçim gecesi sonuçlar ortaya çıktığında siz ne yapıyorsunuz? Bir çöküş yaşamıyor musunuz?

 

DOĞU PERİNÇEK: Üzüntü duymamak elde değil. Ama kendimize güvenle ve metanetle karşılıyoruz. Hedeflerimize inanıyoruz. “Bu aşılacak diyoruz” yani.

Ahmet Hakan: Kısa süre önce Suriye’ye gittiniz, Esad’la görüştünüz. Esad sonuçta halkını katletmiş, binlerce insanın ölümüne yol açmış biri… Nasıl görüştünüz, nasıl elini sıkabildiniz?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bizim gözümüzde Esad, emperyalizme karşı mazlum milletlerin direnişinde cephedeki liderdir. Emperyalizmin saldırıları karşısında kaçmadı, dik durdu, ülkesine bağlı kaldı ve halk onu başında tuttu.
Ahmet Hakan: Kendi halkını öldürmedi mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Her kurtuluş savaşı, bir içsavaştır. Mustafa Kemal’e bakalım. Kurtuluş Savaşı’nın başında Akyazı, Düzce, Biga, Konya, Yozgat isyanlarını bastırmadı mı? Neydi o isyanlar? İngiliz liralarıyla örgütlenen şer kuvvetler. Mustafa Kemal onları bastırdı ve ezdi.

 

Ahmet Hakan: Ama bizim Suriye’de gördüğümüz şöyle bir şey: Arap Baharı’nın etkisiyle Suriye halkı sokaklara çıkıp protesto gösterileri yapmaya başladı. Bu sivil gösteriler, Esad tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Silahsız, sivil eylemciler öldürüldü.

DOĞU PERİNÇEK: Humus gibi yerlerde Müslüman Kardeşler’in o tür kalkışmaları oldu. E şimdi PKK kalkışma yapsa…

 

 

Ahmet Hakan: Ama bir dakika… Silahsızdı o insanlar. İlk protesto hareketi sivil ve silahsızdı.

 

DOĞU PERİNÇEK: Kalkışmanın Suriye’de bir haklılığı yok. Onu bastırmak oradaki rejimin görev ve sorumluluğu… Ama kanlı mı oldu, hukuk ne kadar uygulandı, bunları bilmiyoruz. Doğru bilgiler üzerinden değerlendirme yapmalıyız ve bu konuda bize verilen bilgilerle sınırlıyız. Ama şunu çok iyi biliyoruz: Beşar Esad Suriye’nin bütünlüğünü, bağımsızlığını, hoşgörüsünü ve laikliğini temsil ediyor. O bakımdan sıktığımız el, sıcak bir eldi.

 

 

Ahmet Hakan: Kanlı bir el değil miydi yani?

 

DOĞU PERİNÇEK: Kanlı bir el değildi. Sıcak bir eldi. Bir dost eli. Beşar Esad, Mustafa Kemal soyundan gelen bir adam. Mustafa Kemal 1920’lerde ne yaptıysa, Beşar Esad bugün onu yapıyor. O dönem Mustafa Kemal’e “katil” diyorlardı.

 

 

Ahmet Hakan: Siz ısrarla şu kronolojiyi ihmal ediyorsunuz: Önce demokratik taleplerle sokağa çıktı insanlar… Ardından Esad’ın bu gösterilere kanlı biçimde müdahalesi geldi. İç savaş ve dışarıdan müdahale, bu katliamın ardından geldi. Kronoloji böyle.

 

DOĞU PERİNÇEK: Acaba öyle mi? Müslüman Kardeşler, biz ona münafık kardeşler diyoruz, Ortadoğu’da örgütlüler. Bunların Türkiye’de de uzantıları var. Bunların iki özelliği var: Antiemperyalist İslam’ı temsil etmiyorlar ve mezhepçiler. Bu insanların kalkışmalarını bastırmak bir rejimin hakkı. Ama o bastırma sırasında sizin dediğiniz şeyler olmuşsa, bunlar gerçekleşmişse tabii eleştirilir. Buna da bir şey demiyoruz.

 

 

Ahmet Hakan: Esad için antiemperyalist diyorsunuz ama sonuçta başta ABD olmak üzere Batılı güçler “Esad’lı çözüm” falan demeye başladılar. Buna ne diyorsunuz?

 

DOĞU PERİNÇEK: ABD ve Batı yenildi. Bu noktaya geldiler. Neden? Çünkü o eli bükemediler. Şimdi bükemedikleri eli öpmek zorunda kaldılar.

 

 

‘Ermeni soykırımı yapıldı’ diyen de özgürce konuşmalı

Ahmet Hakan: Bazı Batı ülkeleri, “Ermeni soykırımını inkâr suçu” diye bir suç getirdiler. Siz de buna karşı mücadele ettiniz. Oralara gittiniz, tarif edilen suçu işlediniz. Benim merak ettiğim şey şu: Sizin yönettiğiniz bir ülkede bir insan özgürce “Ermeni soykırımı olmuştur” diyebilecek mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bizim yönettiğimiz Türkiye’de “Ermeni soykırımı yapılmıştır” diyenler de serbestçe konuşacak. Zaten şu anda da serbestçe konuşuyorlar.

 

Ahmet Hakan: “Ermeni soykırımını inkâr suçu”nu işlediniz ama size destek de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geldi.

 

DOĞU PERİNÇEK: Biz bir zafer kazandık. Bunu bağnaz milliyetçiler başaramazdı. Meseleyi bir Türk-Ermeni kavgasına getirerek böyle bir başarı kazanılmaz. Biz bu davada Ermenilere yönelik en küçük bir ithamda bulunmadık, onları incitmemeye dikkat ettik, hatta onları koruyan söylemler belirledik. Mesela “Bu bir emperyalist yalan” dedik. Mücadeleyi fikir özgürlüğü alanına oturttuk.

 

 

Ahmet Hakan: Ama yine de ifade özgürlüğü gibi bir Avrupa değeri sayesinde size hak verildi.

 

DOĞU PERİNÇEK: O değerler Avrupa’nın değerleri değildir. İnsanlığın değerleridir. Uluslararası değerlerdir.

 

 

Ahmet Hakan: Ermeni soykırımı yalansa… 1914’te ne olmuştur?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bütün belgeler, Rus Çarlığı’nın mahkeme raporları… Bunların hepsi karşılıklı bir kırımolduğunu anlatıyor. Tek taraflı Türklerin yaptığı bir kırım değil. Ziya Gökalp’in tabiriyle “mukatele”.

 

 

KARŞILIKLI KIRIMLAR OLDU

 

 

Ahmet Hakan: “Mukatele”, karşılıklı öldürme demek. Silahlı Ermeni çeteleri ile silahlı Türk askerleri arasında cereyan eden olaylar için bunu söyleyebiliriz. Ama olaylarda elinde silah olmayan sivil Ermenilerin de katledildiğini görüyoruz. Tehcir kararıyla yollarda perişan biçimde öldüklerini görüyoruz. Bu “mukatele” denilerek geçiştirilecek bir şey mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bunu hiç inkâr etmedik. Davayı kazanmamızın bir nedeni de bu. İnkâr etseydik kazanamazdık.
Ahmet Hakan: İnkâr etmediğiniz şey nedir?

 

DOĞU PERİNÇEK: Karşılıklı kırımlar oldu. Sivil insanlar da katledildi. Fakat bunların sorumluları da zaten yargılandı. Osmanlı devletinin kurduğu mahkemelerde yüz küsur insan idama mahkûm edildi. Tehcir sırasında yollarda mallarına el konan Ermeni kardeşlerimiz de oldu. Ama bunun sebebi ne? O zaman Osmanlı devletini paylaşmak için bir emperyalist proje vardı. Çarlık Rusya’sı, İngiltere ve Fransa’nın projesi… Ermeni çetelerini örgütleyenler bunlar. Lenin’in “Emperyalizm” kitabında “Çarlık Rusya’sı Ermeni çetelerini örgütlüyor, bunları savaşta ateşe sürecek ve Osmanlı’yı parçalayacak” diyor.
Ahmet Hakan: Sizce sorun Ermeniler vatan topraklarından sürülmeden, yani tehcir söz konusu olmadan çözülemez miydi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Tehcir kararı alınmasaydı İstiklal Savaşı verilemezdi.

 

Ahmet Hakan 25.03.2015

HÜRRİYET

Doğu Perinçek, Ahmet Hakan’a Konuştu

0

Ahmet Hakan: Fethullah’ın adamlarının temizlenmesini desteklerim Gülen’in devlet mekanizmasındaki varlığının temizlenmesi hususunda Erdoğan’la işbirliği yapmaya hazır imajı verdiniz. Duruşunuz böyle mi gerçekten?

DOĞU PERİNÇEK: Hayır. Yok. Bizim dediğimiz şu: Üzerlerine gidiyor madem, tutmayın. Niye tutuyorsunuz? Mesela yolsuzluk nedeniyle Tayyip Erdoğan’ın üzerine gidildiği zaman “Bunu Fethullahçılar yapıyor” diyerek nasıl engellemiyorsanız, aynı şekilde Fethullah Gülenin devlet kadrolarındaki adamlarının üzerine gidildiği zaman da engellemeyin. Burada doğru ve halkı bir şey var. Onun yanında olmak lazım.

 

Ahmet Hakan: İşçi Partisi idiniz, Vatan Partisi oldunuz. Partinizin adını neden değiştirdiniz?

DOĞU PERİNÇEK: Biz vatan toprağındaki tüm sınıfları kucaklayan bir programa sahibiz. “Vatan Partisi” adı bizim yıllardır düşündüğümüz bir isimdi. Bir vesile arıyorduk. Partimize katılmaların olması buna vesile oldu.

 

Ahmet Hakan: İsim çok mu önemli?

 

DOĞU PERİNÇEK: Çok önemli değil. Fakat bize toplumda hep “Niye sizin adınız İşçi Partisi? Bir tek işçiler mi size üye? Niye toplumun tamamını kucaklamıyorsunuz?” deniliyordu. Biz de “Partimizin adı böyle” diyorduk.

 

 

Ahmet Hakan: Partinize kimler katıldı? İsim verebilir misiniz?

 

DOĞU PERİNÇEK: Çok seçkin isimler var. Apo’yu yargılayan yargıç Turgut Okyay… Eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin… Eski Meclis Başkanvekili ANAP’lı Hasan Korkmazcan… Milliyetçi kesimin cefakâr isimlerinden Yaşar Okuyan… Eski İstanbul Valisi Erol Çakır… Hepsi “Atatürk’te birleştik” sloganıyla Vatan Partisi’ne geldiler.

 

 

Ahmet Hakan: Ne kadar oy alacaksınız?

 

DOĞU PERİNÇEK: Beş milyon oy alıp barajı geçmeyi hedefliyoruz. Bazı anketlerde oylarımızın yükseldiği görülüyor.

 

 

Ahmet Hakan: Girdiğiniz her seçimde binde ile ifade edilen oranlarda oy alıyorsunuz ama sizin hiç moraliniz bozulmuyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

 

DOĞU PERİNÇEK: ABD, Türkiye’yi bölmek için bir operasyon yaptığında Türk Silahlı Kuvvetleri ile Vatan Partisi’ne yöneliyor. Demek ki Türkiye’nin en büyük partisi biziz.

 

Ahmet Hakan: Oy önemli değil mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Oyu önemsiz görmüyoruz ama küresel merkezlerden bakıldığında milletin bütünlüğünü ve Atatürkçülüğü savunan bir parti olarak görülüyor ve hedef alınıyoruz. Demek ki uluslararası çapta varlığı hesaba katılan güçlü bir partiyiz. Yüzde 10 barajı bizim gibi partiler için getirildi. Baraj olmasa bizim alacağımız oyu kimse tahmin edemez.

 

 

Ahmet Hakan: Seçim gecesi sonuçlar ortaya çıktığında siz ne yapıyorsunuz? Bir çöküş yaşamıyor musunuz?

 

DOĞU PERİNÇEK: Üzüntü duymamak elde değil. Ama kendimize güvenle ve metanetle karşılıyoruz. Hedeflerimize inanıyoruz. “Bu aşılacak diyoruz” yani.

Ahmet Hakan: Kısa süre önce Suriye’ye gittiniz, Esad’la görüştünüz. Esad sonuçta halkını katletmiş, binlerce insanın ölümüne yol açmış biri… Nasıl görüştünüz, nasıl elini sıkabildiniz?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bizim gözümüzde Esad, emperyalizme karşı mazlum milletlerin direnişinde cephedeki liderdir. Emperyalizmin saldırıları karşısında kaçmadı, dik durdu, ülkesine bağlı kaldı ve halk onu başında tuttu.
Ahmet Hakan: Kendi halkını öldürmedi mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Her kurtuluş savaşı, bir içsavaştır. Mustafa Kemal’e bakalım. Kurtuluş Savaşı’nın başında Akyazı, Düzce, Biga, Konya, Yozgat isyanlarını bastırmadı mı? Neydi o isyanlar? İngiliz liralarıyla örgütlenen şer kuvvetler. Mustafa Kemal onları bastırdı ve ezdi.

 

Ahmet Hakan: Ama bizim Suriye’de gördüğümüz şöyle bir şey: Arap Baharı’nın etkisiyle Suriye halkı sokaklara çıkıp protesto gösterileri yapmaya başladı. Bu sivil gösteriler, Esad tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Silahsız, sivil eylemciler öldürüldü.

DOĞU PERİNÇEK: Humus gibi yerlerde Müslüman Kardeşler’in o tür kalkışmaları oldu. E şimdi PKK kalkışma yapsa…

 

 

Ahmet Hakan: Ama bir dakika… Silahsızdı o insanlar. İlk protesto hareketi sivil ve silahsızdı.

 

DOĞU PERİNÇEK: Kalkışmanın Suriye’de bir haklılığı yok. Onu bastırmak oradaki rejimin görev ve sorumluluğu… Ama kanlı mı oldu, hukuk ne kadar uygulandı, bunları bilmiyoruz. Doğru bilgiler üzerinden değerlendirme yapmalıyız ve bu konuda bize verilen bilgilerle sınırlıyız. Ama şunu çok iyi biliyoruz: Beşar Esad Suriye’nin bütünlüğünü, bağımsızlığını, hoşgörüsünü ve laikliğini temsil ediyor. O bakımdan sıktığımız el, sıcak bir eldi.

 

 

Ahmet Hakan: Kanlı bir el değil miydi yani?

 

DOĞU PERİNÇEK: Kanlı bir el değildi. Sıcak bir eldi. Bir dost eli. Beşar Esad, Mustafa Kemal soyundan gelen bir adam. Mustafa Kemal 1920’lerde ne yaptıysa, Beşar Esad bugün onu yapıyor. O dönem Mustafa Kemal’e “katil” diyorlardı.

 

 

Ahmet Hakan: Siz ısrarla şu kronolojiyi ihmal ediyorsunuz: Önce demokratik taleplerle sokağa çıktı insanlar… Ardından Esad’ın bu gösterilere kanlı biçimde müdahalesi geldi. İç savaş ve dışarıdan müdahale, bu katliamın ardından geldi. Kronoloji böyle.

 

DOĞU PERİNÇEK: Acaba öyle mi? Müslüman Kardeşler, biz ona münafık kardeşler diyoruz, Ortadoğu’da örgütlüler. Bunların Türkiye’de de uzantıları var. Bunların iki özelliği var: Antiemperyalist İslam’ı temsil etmiyorlar ve mezhepçiler. Bu insanların kalkışmalarını bastırmak bir rejimin hakkı. Ama o bastırma sırasında sizin dediğiniz şeyler olmuşsa, bunlar gerçekleşmişse tabii eleştirilir. Buna da bir şey demiyoruz.

 

 

Ahmet Hakan: Esad için antiemperyalist diyorsunuz ama sonuçta başta ABD olmak üzere Batılı güçler “Esad’lı çözüm” falan demeye başladılar. Buna ne diyorsunuz?

 

DOĞU PERİNÇEK: ABD ve Batı yenildi. Bu noktaya geldiler. Neden? Çünkü o eli bükemediler. Şimdi bükemedikleri eli öpmek zorunda kaldılar.

 

 

‘Ermeni soykırımı yapıldı’ diyen de özgürce konuşmalı

Ahmet Hakan: Bazı Batı ülkeleri, “Ermeni soykırımını inkâr suçu” diye bir suç getirdiler. Siz de buna karşı mücadele ettiniz. Oralara gittiniz, tarif edilen suçu işlediniz. Benim merak ettiğim şey şu: Sizin yönettiğiniz bir ülkede bir insan özgürce “Ermeni soykırımı olmuştur” diyebilecek mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bizim yönettiğimiz Türkiye’de “Ermeni soykırımı yapılmıştır” diyenler de serbestçe konuşacak. Zaten şu anda da serbestçe konuşuyorlar.

 

Ahmet Hakan: “Ermeni soykırımını inkâr suçu”nu işlediniz ama size destek de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden geldi.

 

DOĞU PERİNÇEK: Biz bir zafer kazandık. Bunu bağnaz milliyetçiler başaramazdı. Meseleyi bir Türk-Ermeni kavgasına getirerek böyle bir başarı kazanılmaz. Biz bu davada Ermenilere yönelik en küçük bir ithamda bulunmadık, onları incitmemeye dikkat ettik, hatta onları koruyan söylemler belirledik. Mesela “Bu bir emperyalist yalan” dedik. Mücadeleyi fikir özgürlüğü alanına oturttuk.

 

 

Ahmet Hakan: Ama yine de ifade özgürlüğü gibi bir Avrupa değeri sayesinde size hak verildi.

 

DOĞU PERİNÇEK: O değerler Avrupa’nın değerleri değildir. İnsanlığın değerleridir. Uluslararası değerlerdir.

 

 

Ahmet Hakan: Ermeni soykırımı yalansa… 1914’te ne olmuştur?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bütün belgeler, Rus Çarlığı’nın mahkeme raporları… Bunların hepsi karşılıklı bir kırımolduğunu anlatıyor. Tek taraflı Türklerin yaptığı bir kırım değil. Ziya Gökalp’in tabiriyle “mukatele”.

 

 

KARŞILIKLI KIRIMLAR OLDU

 

 

Ahmet Hakan: “Mukatele”, karşılıklı öldürme demek. Silahlı Ermeni çeteleri ile silahlı Türk askerleri arasında cereyan eden olaylar için bunu söyleyebiliriz. Ama olaylarda elinde silah olmayan sivil Ermenilerin de katledildiğini görüyoruz. Tehcir kararıyla yollarda perişan biçimde öldüklerini görüyoruz. Bu “mukatele” denilerek geçiştirilecek bir şey mi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Bunu hiç inkâr etmedik. Davayı kazanmamızın bir nedeni de bu. İnkâr etseydik kazanamazdık.
Ahmet Hakan: İnkâr etmediğiniz şey nedir?

 

DOĞU PERİNÇEK: Karşılıklı kırımlar oldu. Sivil insanlar da katledildi. Fakat bunların sorumluları da zaten yargılandı. Osmanlı devletinin kurduğu mahkemelerde yüz küsur insan idama mahkûm edildi. Tehcir sırasında yollarda mallarına el konan Ermeni kardeşlerimiz de oldu. Ama bunun sebebi ne? O zaman Osmanlı devletini paylaşmak için bir emperyalist proje vardı. Çarlık Rusya’sı, İngiltere ve Fransa’nın projesi… Ermeni çetelerini örgütleyenler bunlar. Lenin’in “Emperyalizm” kitabında “Çarlık Rusya’sı Ermeni çetelerini örgütlüyor, bunları savaşta ateşe sürecek ve Osmanlı’yı parçalayacak” diyor.
Ahmet Hakan: Sizce sorun Ermeniler vatan topraklarından sürülmeden, yani tehcir söz konusu olmadan çözülemez miydi?

 

DOĞU PERİNÇEK: Tehcir kararı alınmasaydı İstiklal Savaşı verilemezdi.

 

Ahmet Hakan 25.03.2015

HÜRRİYET

Mustafa Ozan Şer, Sözcü’ye Konuştu

0

CHP’den aday adayı olan işadamı Mustafa Ozan Şer, siyasete atılma gerekçesini böyle açıkladı.

“Gün cumhuriyete sahip çıkma günü” diyerek kolları sıvayan iş adamı Mustafa Ozan Şer durmaksızın çalışıyor. Şer, “Bu ülke mağdur edebiyatının mağduru oldu. Gençlerimizin geleceği karartılıyor. Başkanlık sisteminde cumhuriyet devrini bitirme gayesi var” dedi.

AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca iş dünyasında aktif ve başarılı isimlerin siyasete girmesi bir yana politik görüşlerini dahi açıklamadığı günlerde, ülke gidişatından endişe ettiğini ifade edebilenlerin sayısı da azınlıkta… İş dünyasının yakından tanıdığı genç iş adamı Mustafa Ozan Şer alışılmışın dışında, şirketindeki işlerini bırakıp, CHP’deki ön seçim yarışına İstanbul 2. Bölge’den girdi. Kendisini siyasete iten en önemli nedenin Cumhuriyet’e sahip çıkmak olduğunu belirten Şer “Vatanıma, milletime mecburiyetim var. Sorumluluğunun bilincinde bir iş adamı olarak elimi taşın altına koydum” diyor. Cem TV’nin de kurucularından olan 39 yaşındaki Mustafa Ozan Şer, iş dünyasından siyasete geçme kararını SÖZCÜ’ye anlattı.

“PARANOYAK BİR TOPLUM OLDUK”

Başarılı bir iş adamıyken neden siyaset?

Ne mutlu ki Atatürkçü, Cumhuriyetçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam Hasan Şer  40 yılı aşkın süredir CHP üyesi… Henüz 13 yaşındayken babamın seçim broşürlerini dağıtırdım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olması hepimizi heyecanlandırdı. Ben de kendisiyle birlikte partiye üye olanlardanım. Siyasete bakış açımız ‘İnsanlığa, sokağımıza, çevremize, birlik ve beraberliğimize ne kazandırabilir?’ diye yanaşırız. İş adamının profili üretkendir. Topluma kazanç ve istihdam sağlayandır. Bununla da mutlu olup mücadelesini büyütmek ister. Cumhuriyet’e nasıl sahip çıkacağım, siyasetle sahip çıkacağım. Bu nedenle İstanbul 2. bölgeden aday adayıyım.

Sizi siyasete iten en büyük neden neydi?

Öncelikle partimizin aldığı ön seçim kararı… En önemlisi ise Türkiye’nin ve toplumun geleceği. Bize sürekli gerginlik, stres, kutuplaşma ve endişeler yaratılıyor. Paranoyak bir toplum haline getirildik. Siyaset konuşamıyoruz. Fikirlerimizi söyleyemiyoruz. Maddi refahımızı bile kullanamaz hale geldik. Siyasetteki bu yozlaşmanın önünü açmamız gerekiyor. İş adamının da çabuk ve hızlı kararları vardır. Siyasetin de buna ihtiyacı var. Biz karşımızdakileri diniyle, etnik kökeniyle değil sevgi, saygıyla değerlendiririz. Halkımızın her geçen gün çığ gibi büyüyen endişelerine son vermek, yapılan zulümlere, haksızlıklara, yolsuzluklara karşı sorumluluğunun bilincinde bir iş adamı olarak elimden geleni yapmak için aday adayı oldum. Elimi taşın altına koydum. Çünkü ülkem için, çocuklarım için mecburiyetim var. Gençlerimizin geleceğini kararttığımızı, kutuplaştırdığımızı göremiyor muyuz?

“BASKICI DEVLET YÖNETİMİNE KARŞIYIZ”

Nedir sizi bu kadar endişelendiren, düşündüren?

Her gün bölünme endişesi yaşamak istemiyorum. Korku imparatorluğunun hükmettiği, baskı rejiminin sürdüğü bir devlet yönetimi istemiyorum. Bu ülke mağdur edebiyatının mağduru olmuştur. Benim ülkem iftira atan, bağıran korkakların ülkesi değil. Benim ülkem canı pahasına mücadele eden bizlerin ülkesidir. Bugün Cumhuriyetimizin eğitim kurumlarının medreselere dönüştürülme çabası var. İç Güvenik’le ‘sana verdiğim suç senin kaderin’ deniliyor. Başkanlık sistemiyle cumhuriyet devrini bitirme gayesi var. Kurtuluş mücadelesini başkanlık sistemiyle mi verdik? Birlik beraberlikle kazandık.

“ÜLKEMİZİN İHTİYACI OLAN TEK ŞEY BİRLİR VE BERABERLİK”

“Koltuk için değil Cumhuriyet için buradayım” diyorsunuz. Ön seçim olmasaydı yine aday olur muydunuz?

Ön seçim olmasaydı kesinlikle milletvekili adaylık düşüncem yoktu. Zaten böyle bir düşüncem olsa partimin üst mecralarına talebimi söyler konterjan isterdim. Ön seçim benim siyasete inancımı ve iştahımı çok açtı. Adaylığım tamamen mesuliyet duygumdan.Toplumumuza sahip çıkmamız görevimiz olmalı.

Örgüte mesajınız ne olacak?

Benim bir tek mesajım var. O da kanayan yarayı durdurmak. Birinci öncelik insanların barışa, birliğe inancını kazanmak. Türkiye’nin birleştirici gücü CHP ise Türkiye’yi birleştimek için çalışmamız gerekiyor. Bunu örgütümüzden başlatmalıyız. Biz karşımızdakini dinlemeden kendimizi anlatmayacağız. Özverili olacağız. Bunlar toplumumuzun ihtiyacı olan şeyler. Gerginlik kavga, gürültü istemiyoruz. Anne babaları ağlatmak istemiyoruz. Biz birlik, beraberlik mesajı vereceğiz. Bülent Ecevit barış güverciniyle bu ülkeyi fethetti. İhtiyacımız olan şey birlik, beraberlik.

2. Bölge’de rakipleriniz tanınan isimler. Bu kadar güçlü rakiplerin arasından sıyrılabilecek misiniz?

Güçlü rakipler arasından sıyrılmak ya da onları nasıl geçmek değil amacımız. Bir kere ben aday adayı olarak kendime, aileme, topluma vermem gereken samimiyeti, mesuliyet duygumu gösterdiğime inanıyorum. Bu benim mecburiyetimdi. Siz bu toplumdan mesulsünüz.
Ben korkusuzca ve cesurca masaya yumruğumu vurup geldim ve aday adayıyım. Birbirinden değerli, tecrübeli adaylar var. Ama siyasete bir enerji, inanç ve ışık gerekiyor. Burada bize görev düşüyorsa önümüzü ilikledik ne isteniyorsa yapmaya hazır vaziyette bekliyoruz.

EŞİNİN VE CHP’Lİ KADINLARIN TAM DESTEĞİNİ ALDI

1976 doğumlu olan Mustafa Ozan Şer, askerliğini asteğmen olarak yaptı. Üniversite eğitimini iktisat ve yöneticilik üzerine tamamlayan Şer, iş adamı Hayri Yazıcı’nın kızı Bahar Hanım ile evli ve 2 çocuk babası. Mustafa Ozan Şer, partililerle sıkça bir araya geliyor. Eşi Bahar Şer de kadınlara yönelik çalışmalarına katılarak eşine destek oluyor.

İş dünyasından biri olarak ekonomideki durumu nasıl görüyorsunuz?

İş dünyası da tedirgin. Yatırım yapamaz hale geldik. Gözümüz sürekli dolarda… Dolardaki yükseliş yabancı yatırımcıya menfaat sağlıyor.

İktidarın hışmına uğrarım diye korkmuyor musunuz?

Benim işlerim son derece şeffaftır. Devlet ihaleleriyle iş yapan iş adamları tabii ki siyasetten uzak duruyor gibi gözüküyor. Biz siyasetin içinde olduğumuz sürece devletle ilgili hiçbir işe girmeyi düşünmüyoruz. İş adamlarına da artık iş hayatına bir mola verip yaşadıkları dünyaya sorumluklarını ödemeleri
gerektiği mesajını vermek isterim.

Eşiniz Bahar Hanım ve aileniz siyasete girmenizi destekledi mi?

Eşimin ailesi de siyasete yakın isimlerdir. Rahmetli amcası İbrahim Yazıcı milletvekili oldu DYP ve ANAP’tan. Kayınpederim Hayri Yazıcı da Turgut Özal, Süleyman Demirel gibi siyasi birçok  isimle ailece yakındı. Babam Hasan Şer, rahmetli Erdal İnönü’yü gider havaalanından kendisi alırdı. Benim babam sol bir partiyle yetişmiş bir adam ama kayınpederim ANAP ve DYP gibi sağ bir partiyle yetişmiş bir insandır. Ama gördüğünüz gibi dünürler ve mutlu bir  evllikleri var çocuklarının.

Hande Zeyrek 16.03.2015

SÖZCÜ

Mustafa Ozan Şer, Sözcü’ye Konuştu

0

CHP’den aday adayı olan işadamı Mustafa Ozan Şer, siyasete atılma gerekçesini böyle açıkladı.

“Gün cumhuriyete sahip çıkma günü” diyerek kolları sıvayan iş adamı Mustafa Ozan Şer durmaksızın çalışıyor. Şer, “Bu ülke mağdur edebiyatının mağduru oldu. Gençlerimizin geleceği karartılıyor. Başkanlık sisteminde cumhuriyet devrini bitirme gayesi var” dedi.

AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca iş dünyasında aktif ve başarılı isimlerin siyasete girmesi bir yana politik görüşlerini dahi açıklamadığı günlerde, ülke gidişatından endişe ettiğini ifade edebilenlerin sayısı da azınlıkta… İş dünyasının yakından tanıdığı genç iş adamı Mustafa Ozan Şer alışılmışın dışında, şirketindeki işlerini bırakıp, CHP’deki ön seçim yarışına İstanbul 2. Bölge’den girdi. Kendisini siyasete iten en önemli nedenin Cumhuriyet’e sahip çıkmak olduğunu belirten Şer “Vatanıma, milletime mecburiyetim var. Sorumluluğunun bilincinde bir iş adamı olarak elimi taşın altına koydum” diyor. Cem TV’nin de kurucularından olan 39 yaşındaki Mustafa Ozan Şer, iş dünyasından siyasete geçme kararını SÖZCÜ’ye anlattı.

“PARANOYAK BİR TOPLUM OLDUK”

Başarılı bir iş adamıyken neden siyaset?

Ne mutlu ki Atatürkçü, Cumhuriyetçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Babam Hasan Şer  40 yılı aşkın süredir CHP üyesi… Henüz 13 yaşındayken babamın seçim broşürlerini dağıtırdım. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olması hepimizi heyecanlandırdı. Ben de kendisiyle birlikte partiye üye olanlardanım. Siyasete bakış açımız ‘İnsanlığa, sokağımıza, çevremize, birlik ve beraberliğimize ne kazandırabilir?’ diye yanaşırız. İş adamının profili üretkendir. Topluma kazanç ve istihdam sağlayandır. Bununla da mutlu olup mücadelesini büyütmek ister. Cumhuriyet’e nasıl sahip çıkacağım, siyasetle sahip çıkacağım. Bu nedenle İstanbul 2. bölgeden aday adayıyım.

Sizi siyasete iten en büyük neden neydi?

Öncelikle partimizin aldığı ön seçim kararı… En önemlisi ise Türkiye’nin ve toplumun geleceği. Bize sürekli gerginlik, stres, kutuplaşma ve endişeler yaratılıyor. Paranoyak bir toplum haline getirildik. Siyaset konuşamıyoruz. Fikirlerimizi söyleyemiyoruz. Maddi refahımızı bile kullanamaz hale geldik. Siyasetteki bu yozlaşmanın önünü açmamız gerekiyor. İş adamının da çabuk ve hızlı kararları vardır. Siyasetin de buna ihtiyacı var. Biz karşımızdakileri diniyle, etnik kökeniyle değil sevgi, saygıyla değerlendiririz. Halkımızın her geçen gün çığ gibi büyüyen endişelerine son vermek, yapılan zulümlere, haksızlıklara, yolsuzluklara karşı sorumluluğunun bilincinde bir iş adamı olarak elimden geleni yapmak için aday adayı oldum. Elimi taşın altına koydum. Çünkü ülkem için, çocuklarım için mecburiyetim var. Gençlerimizin geleceğini kararttığımızı, kutuplaştırdığımızı göremiyor muyuz?

“BASKICI DEVLET YÖNETİMİNE KARŞIYIZ”

Nedir sizi bu kadar endişelendiren, düşündüren?

Her gün bölünme endişesi yaşamak istemiyorum. Korku imparatorluğunun hükmettiği, baskı rejiminin sürdüğü bir devlet yönetimi istemiyorum. Bu ülke mağdur edebiyatının mağduru olmuştur. Benim ülkem iftira atan, bağıran korkakların ülkesi değil. Benim ülkem canı pahasına mücadele eden bizlerin ülkesidir. Bugün Cumhuriyetimizin eğitim kurumlarının medreselere dönüştürülme çabası var. İç Güvenik’le ‘sana verdiğim suç senin kaderin’ deniliyor. Başkanlık sistemiyle cumhuriyet devrini bitirme gayesi var. Kurtuluş mücadelesini başkanlık sistemiyle mi verdik? Birlik beraberlikle kazandık.

“ÜLKEMİZİN İHTİYACI OLAN TEK ŞEY BİRLİR VE BERABERLİK”

“Koltuk için değil Cumhuriyet için buradayım” diyorsunuz. Ön seçim olmasaydı yine aday olur muydunuz?

Ön seçim olmasaydı kesinlikle milletvekili adaylık düşüncem yoktu. Zaten böyle bir düşüncem olsa partimin üst mecralarına talebimi söyler konterjan isterdim. Ön seçim benim siyasete inancımı ve iştahımı çok açtı. Adaylığım tamamen mesuliyet duygumdan.Toplumumuza sahip çıkmamız görevimiz olmalı.

Örgüte mesajınız ne olacak?

Benim bir tek mesajım var. O da kanayan yarayı durdurmak. Birinci öncelik insanların barışa, birliğe inancını kazanmak. Türkiye’nin birleştirici gücü CHP ise Türkiye’yi birleştimek için çalışmamız gerekiyor. Bunu örgütümüzden başlatmalıyız. Biz karşımızdakini dinlemeden kendimizi anlatmayacağız. Özverili olacağız. Bunlar toplumumuzun ihtiyacı olan şeyler. Gerginlik kavga, gürültü istemiyoruz. Anne babaları ağlatmak istemiyoruz. Biz birlik, beraberlik mesajı vereceğiz. Bülent Ecevit barış güverciniyle bu ülkeyi fethetti. İhtiyacımız olan şey birlik, beraberlik.

2. Bölge’de rakipleriniz tanınan isimler. Bu kadar güçlü rakiplerin arasından sıyrılabilecek misiniz?

Güçlü rakipler arasından sıyrılmak ya da onları nasıl geçmek değil amacımız. Bir kere ben aday adayı olarak kendime, aileme, topluma vermem gereken samimiyeti, mesuliyet duygumu gösterdiğime inanıyorum. Bu benim mecburiyetimdi. Siz bu toplumdan mesulsünüz.
Ben korkusuzca ve cesurca masaya yumruğumu vurup geldim ve aday adayıyım. Birbirinden değerli, tecrübeli adaylar var. Ama siyasete bir enerji, inanç ve ışık gerekiyor. Burada bize görev düşüyorsa önümüzü ilikledik ne isteniyorsa yapmaya hazır vaziyette bekliyoruz.

EŞİNİN VE CHP’Lİ KADINLARIN TAM DESTEĞİNİ ALDI

1976 doğumlu olan Mustafa Ozan Şer, askerliğini asteğmen olarak yaptı. Üniversite eğitimini iktisat ve yöneticilik üzerine tamamlayan Şer, iş adamı Hayri Yazıcı’nın kızı Bahar Hanım ile evli ve 2 çocuk babası. Mustafa Ozan Şer, partililerle sıkça bir araya geliyor. Eşi Bahar Şer de kadınlara yönelik çalışmalarına katılarak eşine destek oluyor.

İş dünyasından biri olarak ekonomideki durumu nasıl görüyorsunuz?

İş dünyası da tedirgin. Yatırım yapamaz hale geldik. Gözümüz sürekli dolarda… Dolardaki yükseliş yabancı yatırımcıya menfaat sağlıyor.

İktidarın hışmına uğrarım diye korkmuyor musunuz?

Benim işlerim son derece şeffaftır. Devlet ihaleleriyle iş yapan iş adamları tabii ki siyasetten uzak duruyor gibi gözüküyor. Biz siyasetin içinde olduğumuz sürece devletle ilgili hiçbir işe girmeyi düşünmüyoruz. İş adamlarına da artık iş hayatına bir mola verip yaşadıkları dünyaya sorumluklarını ödemeleri
gerektiği mesajını vermek isterim.

Eşiniz Bahar Hanım ve aileniz siyasete girmenizi destekledi mi?

Eşimin ailesi de siyasete yakın isimlerdir. Rahmetli amcası İbrahim Yazıcı milletvekili oldu DYP ve ANAP’tan. Kayınpederim Hayri Yazıcı da Turgut Özal, Süleyman Demirel gibi siyasi birçok  isimle ailece yakındı. Babam Hasan Şer, rahmetli Erdal İnönü’yü gider havaalanından kendisi alırdı. Benim babam sol bir partiyle yetişmiş bir adam ama kayınpederim ANAP ve DYP gibi sağ bir partiyle yetişmiş bir insandır. Ama gördüğünüz gibi dünürler ve mutlu bir  evllikleri var çocuklarının.

Hande Zeyrek 16.03.2015

SÖZCÜ

Günay Aslan: Herkes hesabını Kürtler üzerinden yapıyor

0

Çözüm sürecinde gözler bu kez 21 Mart’ta. Zira, Dolmabahçe’deki Hükümet-HDP ortak açıklamasının ardından, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın vereceği mesajlar, sürecin izleyeceği seyir açısından önemli.
Müzakereye geçilebilmesinin temel şartlarından biri olan İç Güvenlik Paketi’nin kalan kısımlarının komisyona geri çekilmesi ne anlama geliyor? Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın “Nevruz’da demokrasi ateşinden atlayacağız” sözleri, barış sürecinde yeni bir aşamaya mı işaret ediyor? AKP, Dolmabahçe fotoğrafından sonra süreçten çark edebilir mi? “HDP-AKP anlaştı” değerlendirmelerinin kaynağı ne?

Yanıtlar için, sürgündeki 19 yılın ardından geçtiğimiz yıl Türkiye’ye dönen gazeteci-yazar Günay Aslan’la konuştuk. Aynı zamanda HDP Van Milletvekili aday adayı olan Günay Aslan, sorularımızı seçim bölgesi Van’dan yanıtladı.

İzleme heyeti tartışmaları ile başlayalım. Öncelikle, izleme heyetinin oluşturulması neden önemli?
Aslında, izleme heyetinin oluşturulması epey gecikti. Heyetin daha işin başında oluşturulması gerekiyordu ancak, hükümet bu adımı da geciktirdi. Konu kamuoyunda bilinen haliyle en az iki yıldır tartışılıyor. Heyetin yerli mi, yoksa yabancı gözlemcilerden mi oluşacağı tartışması geçen yılın önemli konu başlıklarından biriydi. Gelinen aşamada heyetin yerli gözlemcilerden oluşacağı ve yakında göreve başlayacağı anlaşılıyor. Heyet oluşmadan pratik adımların atılması zor olacağından bu konunun çözülmemiş olması mümkün değil. Belki bazı teknik sorunlar vardır, belki hazırlıklar tamamlanamamıştır ama yakında bunlar da aşılır…

HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’ın “heyet oluşturuldu” açıklamasından hemen sonra Yalçın Akdoğan, haberi yalandı. Benzer bir durum Dolmabahçe açıklaması sonrasında da yaşanmıştı. Farklı açıklamaların nedeni sürecin şeffaflaşmaması mı?
Sürecin şeffaf olmaması ya da olamaması ciddi bir sorun. Bunun aşılması, müzakerelerin halka açık yapılması gerekiyor. Fakat Türkiye’de bu da zor görünüyor. Çünkü bu ülkede kutuplaşma çok derin ve bu yüzden siyasi rekabet çok acımasız ve keskin bir şekilde yapılıyor. Siyasi rakibiniz iyi bir şey yaptığında normalde onu takdir ve teşvik etmeniz gerekiyor ama bu ülkede böyle bir kültür yok. Olmuş olsa idi, bütün bunlar yaşanmaz, süreç de şeffaflaşırdı. Hükümetin ya da Cumhurbaşkanının çok sert açıklamalar yaptığı ya da yalanladığı her defasında tersi adımlar atılmazdı. Bu durum ülkenin yıkıcı siyasi rekabetinden ve hassas iç dengelerinden  kaynaklanıyor. Bunun normalleşesi için de anlaşılan zaman gerekiyor.

28 Şubat’ta, Dolmabahçe’de açıklanan 10 maddelik tasarı, kimi liberal/sol çevrelerce ikna edici bulunmadı. “10 madde çok soyut ve muğlak. AKP’ye rahatlıkla rahat çark etme, oyalama olanağı tanıyor” denildi. Ne diyorsunuz?
28 Şubat’ta çözüm taslağı özetinin deklare edilmesi önemlidir. Dolmabahçe’de tarafların ortaya koydukları irade takdire değerdir. Bu ülkede yaşayan herkes için bu bir kazanımdır. Halklarımızın ortak çıkarları ve geleceği açısından atılmış tarihi bir adımdır. Bunu hafife almak ya da bunun AKP’ye oyalama olanağı tanıdığını ileri sürmek art niyetli değilse de, olan bitenden bir şey anlamamak anlamına geliyor. Bu deklarasyon hükümete çark etme, oyalama bir yana, ona kaçış imkanı bırakmıyor. Dolmabahçe’den sonra gözler her zamankinden çok hükümete çevrilecektir. Süreç, zaten onun yükümlülüklerini yerine getirmesiyle ilerleyecektir.

Açıklanan 10 madde Kürt özgürlük hareketinin, Kürt sorunun çözümünü Türkiye’nin demokratikleşmesi içinde istediğinin en kuvvetli işaretiyken, liberal ve sol çevrelerin dinmeyen kaygılarının nedeni ne?
Kürt meselesinin en az 200 yıllık bir geçmişi var. Bu toprakların bir Kürt, bir de Kürdistan sorunu var. Bu sorunun içeride Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesiyle birebir ilişkisi vardır. Bu sorun çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu sorun temel hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti bunun sağlayacağı eşitlik özgürlük modeliyle çözülecektir. Bu taleplerin lafta kalması, sorunun sürmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla hayata geçirilmesi elzemdir. Bence kaygılarımız olsun ama ağırlıklı çabamız da bu taleplerin gerçekleştirilmesi yönünde olsun. Sadece kaygı duymak ve sadece “Bunlardan bir şey çıkmaz” demek, bizi bir yere götürmez. Ortada tarihi bir fırsat var ve bunun değerlendirilmesi gerekiyor.

Kaygıların odağında, Mecliste görüşmeleri devam eden ama karşı çıkılan tüm maddeleri de kabul edilen İç Güvenlik Paketi var. Siyaset bilimci Nuray Mert, Başkanlık ısrarını ve İç Güvenlik Paketi’ni değerlendirdiği yazısında şu tespite yer verdi; “Bu şartlarda ‘Kürt barışı çabaları da rafa kaldırılsın’ demek, haksızlık ve düşüncesizlik olur. Ama artık, Kürt tarafının da, ‘Kürt barış süreci, Türkiye’yi demokratikleştirecek’ iddiasına şerh düşmesi gerekiyor. Aksi derin bir güvensizlik tablosuna yol açıyor.” Mert’in güvensizlik tablosunu kaldıracağını düşündüğü bu önerisi için ne söylersiniz?
Kimsenin bir başkasının düşüncesine ipotek ya da şerh koymak gibi bir hakkı yok. Herkes düşüncesini özgürce söyler. Kimi katılır, kimi katılmaz. Onların bileceği. İç Güvenlik Paketi’ne gelince; bu paketin revize edilmesi gerekiyor ki, Kürt tarafı bunun mücadelesini veriyor.

Paketin revize edilmesini bekliyor musunuz? AKP önergesiyle, kalan 63 maddenin komisyona geri çekilmesini siz nasıl okudunuz?
Bir orta yol bulunacağı düşüncesindeyim. Bazı çevreler Türkiye’yi sanki Kürt siyaseti yönetiyormuş gibi davranıyor. Umarım o günler de gelir ama bugün bu ülkeyi AKP yönetiyor ve Kürtler ona karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesi veriyor. İşimiz kolay değil elbette. Ama umudu korumak ve sürecin gerektirdiği yapıcı ve sağduyulu tutumu sürdürmek gerekiyor. Buna halklarımızın ihtiyacı var. Öte yandan paket geri çekildi ve bu iyi bir gelişme. Bu paketin 6-8 Ekim olayları gerekçe gösterilerek hazırlandığı biliniyor. Hükümet kitlesel eylemlerden çekiniyor ve buna karşın polisiye önlemler alıyor. Bu çare değil elbette. Geniş kitlelerin demokratik tepkilerine saygı gösterilmelidir. Fakat demokratik eylemlerde şiddete de yer verilmemelidir. Öcalan’ın çağrısı üzerine zaten KCK de bunun önlemlerini aldığını açıklamış, bazı provokatif eylemleri teşhir ve mahkum etmiştir. Bütün bunlar dikkate alınmalı ve polisiye tedbirler yerine demokratik haklar genişletilmelidir.

MECLİS TATİLE GİRMEDEN BAZI DÜZENLEMELERİN YAPILMASI ŞART

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Müzakere için öngördüğümüz 10 madde kabul edilmeden kongreyi toplamamızı bizden kimse beklememeli” dedi ve ekledi: “Yönetimimizin Önder Apo’yla görüşmesi gerekiyor. Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz.” Bayık’ın bu talebi gerçekçi bulunmuyor. Siz ne dersiniz, yakın zamanda bu mümkün olur mu?
Sorun çözülürse, Öcalan’ın önerdiği proje üzerinden çözülecektir. Öcalan, KCK’nin daha sürecin başında ilan ettiği baş müzakerecidir. Dolayısıyla onun daha aktif olması gerekecektir. Baş müzakerecinin tutsak olduğu bir süreç bir yere kadar ilerleyebilir. Sonunda onun özgür olması gerekiyor. Bu sürecin bizi götüreceği yer Kürtlerin ve Öcalan’ın özgür olacağı yerdir. Bayık’ın açıklamalarına bu açıdan bakmalıyız.

Selahattin Demirtaş, 12 Mart’taki değerlendirmesinde AKP’yi kastederek, “Somut olarak bir gelişme varmış gibi yapıyorlar ama bize iletilen hiçbir somut gelişme yok” dedi. 5 Nisan’da Meclisin kapanacağını anımsarsak,  sizce AKP “önce silah bırakılsın” koşulundan vazgeçer ve Meclis tatile girmeden bazı düzenlemeler yapabilir mi?
Hükümetin Meclis tatile girmeden önce bir takım adımları atması gerekiyor. Kürt tarafı hükümetten bir yol haritası açıklamasını ve bu arada hasta tutsaklar sorunu dahil, yasal ve anayasal düzenleme gerektirmeyen sorunların çözülmesini talep ediyor. Bunlar olmadan savaşı sona erdirecek kongreyi toplamasının söz konusu olamayacağını söylüyor. Hükümet şayet kongre toplansın istiyorsa, ki istiyor, bu talepleri karşılaması gerekiyor.

MESAJIN GÖRÜNTÜLÜ OLMASI DEĞİL, İÇERİĞİ ÖNEMLİ

Newroz ateşleri yakılmaya başlandı ama gözler yine tarihi Newroz’lardan birine ev sahipliği yapacak olan Diyarbakır Newroz’unda ve Öcalan’ın ne diyeceğinde. Sizce Öcalan nasıl bir mesaj verecek?
Öcalan tahmin ediyorum yine güçlü bir şekilde, kalıcı çözüm mesajı verecektir. Bu ülkede yaşayan herkesi kucaklayan ve onurlu, adil ve kalıcı bir barışın inşasına çağıran bir mesaj verecektir. Eşitlik, özgürlük ve gönüllü birliktelik ekseninde kardeşlik mesajı verecektir.

Savaşın tamamen sona ermesi için, tarafları yükümlülüklerini yerine getirmeye, halklarımızı da buna destek olmaya davet edecektir.

Newroz’da Öcalan’ın sesli ya da görüntülü mesajı gelir mi? Bunun olması, çözüm sürecini hangi merhaleye taşımış olur?
Orasını bilemiyorum. HDP heyeti, Kürt tarafının görüntülü bir mesaj talep ettiğini açıkladı. Öcalan buna nasıl yaklaşır, hükümet bu konuda nasıl bir karar alır, bilemiyorum. Kaldı ki İmralı’ya şimdiye kadar basın mensupları da gitmeli ve Öcalan’la röportajlar gerçekleştirmeliydi. Ama bu da bugüne kadar gerçekleşmedi. Görüntülü ve sesli mesaj önemli elbette ama mesajın içeriği de önemlidir.

Newroz’un çözüm sürecinde bir “kilometre taşı” olacağını belirten Yalçın Akdoğan’ın “Nevruz’da, inşallah tüm çatışmayı, şiddeti, silahı demokrasi ateşinde yakacağız ve hep birlikte demokrasi ateşinin üzerinden atlayacağız” sözlerini siz nasıl okudunuz?
Olumlu bir iyi niyet mesajı olarak okudum. Bu ülkenin sorunu demokrasi. Bu ülkede yaşayan herkesin; Kürtlerin ve bütün ezilenlerin özlemi demokrasi. Şiddetin bu ülkede son bulması, savaşın nedenlerinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bunun için de herkesin kendini özgürce ifade etmesi; ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması, demokratik siyaset mekanizmalarının kurulması gerekiyor.

ÇEŞİTLİ ÇEVRELER KÜRTLERİ YÖNLENDİRMEK İSTİYOR AMA KÜRTLER ŞERBETLİ!

CHP ve ulusalcı çevreler, HDP’nin parti olarak seçime girmesini “AKP ile anlaşma” tezlerine dayanak yapmaya devam ediyor. Bazı ulusalcı yazalar, “HDP barajı geçse de, geçmese de AKP’ye yarayacak” diyerek, “HDP ile AKP anlaştı” propagandasına yeni bir boyut eklemiş oldular. Siz nasıl okuyorsunuz bu “her türlü AKP’ye yarayacak” tezlerini?
Doğrusu CHP’nin ciddiye alınacak bir yanı ve siyaseti yok. CHP ve ulusalcı kimi çevreler AKP karşıtlığı yüzünden sağlıklı bir siyaset izleyemiyorlar. Bunlar “AKP gitsin de, ne olursa olsun” diyorlar. Eski günlerini özleyerek vakit geçiriyorlar. Bunların bir gelecek projesi, geçerli ve anlamlı bir siyasi seçenekleri yok ve bu yüzden silinip gideceklerdir. HDP bu seçimde barajı aşarsa, ki aşacaktır, orta vadede Türkiye’nin alternatif iktidar odağı haline gelecektir. Bence buraya bakalım. CHP ve ulusalcılara değil!

Tarhan Erdem, bazı araştırma şirketlerinin son günlerde HDP’yi barajı aşmış gösterdiğine işaret ederek, “Düne kadar “HDP barajı aşamaz, bu da AKP’nin ekmeğine yağ sürer” vaazı verenler ağız değiştirdi ve “Tamam tamam!.. HDP barajı aştı bile” diyerek (özetle) bunun bir tür tuzak olduğu uyarısını yapıyor. Sizce de art arda açıklanan kamuoyu yoklamaları algı operasyonlarının bir parçası mı? 
AKP, CHP, Cemaat, MHP, ulusalcılar… herkes hesabını HDP ve Kürtler üzerinden yapıyor. Kürt siyaseti, Türkiye’nin iç siyasetini belirlemeye devam ediyor. Kürtler siyaset sahnesinde yükseliyor ve dengeleri etkiliyorlar. Yeni bir güç, öncü bir güç. Dolayısıyla çeşitli çevreler,  bunu motive etmek, yönlendirmek isteyeceklerdir. Barajla ilgili kimi tartışmalar ve kamuoyu araştırmaları da bununla ilgilidir ama Kürtler de şerbetlidir. Neyin ne olduğunun bilincindedir.

FİDAN KENDİSİNE VERİLEN GÖREVİ YAPIYOR

Bazı siyasetçi ve yorumcular, Erdoğan’ın Hakan Fidan ısrarında çözüm süreci faktörünün de yer aldığını; öte yandan Öcalan’ın Fidan’la aralarında bir güven ilişkisi olduğu, dolayısıyla Fidan’ın yeniden MİT Başkanı olmasının süreç açısından olumlu olacağına işaret ettiler. Fidan’ın yeniden MİT Başkanlığına atanmasının çözüm sürecine nasıl yansımaları olur? 
Çözüm Süreci’nin meşru muhatabı her ne kadar hükümet olsa da, bunun bir devlet politikası olduğu biliniyor. MGK’nın konuyla ilgili oturumları, kararları var. Meclisten geçmiş yasal düzenleme var. Devlet heyetiyle yapılan görüşmeler var. Elbette Kürt tarafının dediği gibi süreç kişilerle alakalı değildir. Fakat olayın şöyle bir boyutu da var elbette; Hakan Fidan başından beri bu sürecin içindedir. Hem Sayın Öcalan’la, hem de Oslo sürecinde PKK kurmaylarıyla önemli görüşmeler yaptı. Süreci iyi biliyor. Bunlar önemli ama dediğim gibi bu bir devlet politikası sonuçta. Fidan da kendisine verilen görevi yapıyor.

AKP DIŞINDA KİME YARARI OLACAK?

HDP’nin barajı aşması siyasi denklemi değiştirecek. Peki ya geçememesi?
HDP barajı aşacaktır. Nesnel süreç bunu zorunlu kılmaktadır. Mecliste HDP grubunun olması ve yeni anayasa yapım sürecinde halklarımızın özlemlerini oraya yansıtması gerekiyor. Kalıcı bir barışın, huzur, refah ve istikrarın yolu buradan geçiyor. HDP’nin barajı geçmesiyle demokrasi mücadelesi sıçrama gerçekleştirecektir ve özgürlük hedefi çok yakına gelecektir. Geçmemesi mücadeleye zarar verecektir ve elbette kriz üretecektir. Fakat ben barajın aşılacağı inancındayım.

HDP’nin güçleri birleştirme çağrısına, Birleşik Haziran Hareketi “dayanışma” yanıtı verdi. Kararı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onların kararını saygıyla karşılıyorum. Baraja karşı HDP’nin yanında yer almalarını isterdim.

HDP’nin barajın altında kalmasının AKP dışında kime, ne yararı olacak? Demokrasi ve özgürlük mücadelesi bundan zarar görür. HDP’yle aralarına sınır çekmeleri, aktif olarak desteklemeleri yerine ‘çekimser’ kalmaları kendilerine de zarar verecektir. Ama elbette takdir kendilerinindir.

İRAN, KÜRTLERİ BASKILAMAYA ÇALIŞIYOR

IŞİD’in Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinin hemen karşısındaki Serekaniye’yi ele geçirmek üzere saldırıya geçtiği haberleri geliyor. Rojava politikasını revize ettiği söylenen AKP hükümetinin sınırındaki yeni IŞİD saldırısına/varlığına tavrı ne olur?
IŞİD’in yeni saldırılarından çok, hükümetin bu kez alacağı tavır önemlidir. Hükümet Kobane’deki hatasını tekrar etmemelidir. Davutoğlu, Suruç’ta Kobane’deki direnişi selamlamak durumunda kaldı. Ardından bazı görüşmeler yapıldı. Son olarak Süleyman Şah Türbesi PYD’nin onayı ve yardımıyla taşındı. Bunlar yeni dönemde işbirliği için iyi bir zemin sunuyor. Hükümet, İŞİD’le arasına mesafe koymaz ise hem bu ilişkiler sarsılır, hem de çözüm süreci.

Kürtlerin Kobané’de zafer kazandığı günlerde İran’ın Haseké’yi işgale kalkışmasını, “ufukta Türkiye’den ziyade İran’la ciddi bir kriz yaşanacağının işareti” olarak yorumluyorsunuz. Kürtlere yönelik idamlar, uzun tutukluluk ve hukuksuz yargılamalarla gündemden düşmeyen İran’ın, Kürtlerle ateşkesi bozması dengeleri nasıl etkiler? 
İran, Kürtler için ciddi bir tehdit. Obama yönetimi diplomatik ilişkilerini geliştirdiği İran’ı adeta ödüllendirircesine Irak’ta önemli bir güç haline getirdi. Belki de Erdoğan’ı ya da Türkiye’yi cezalandırmak için bu yolu seçti, bilemiyorum. Ama Irak’ta, Güney Kürdistan’da ve bölgede önü açılan İran, Kürtleri baskılamaya ve darbelemeye çalışıyor. Bu elbette yeni ittifak arayışlarını da gündeme getiriyor. Kürdistan ve Türkiye’yi; Kürtler ve Türkleri yakınlaştırıyor. İran’la ateşkesin bozulmaması için Kürt siyasetinin çok dikkatli davranacağını düşünüyorum. Fakat KCK’nin tek taraflı çabasının yetmeyeceğini de biliyorum.

“Değerli yalnızlığı” büyüyen Türkiye’nin alacağı pozisyonun bir etkisi olur mu? 
AKP Hükümeti, Mısır’daki darbeden sonra bölgede kendi oyununu kurmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Hükümeti ve devleti Türkiye’nin bunun gerektirdiği siyasi, askeri, ekonomik vd. birikimlere sahip olmadığı gerçeği ortaya çıktı. Dolayısıyla yeni dönemde de alacağı pozisyon çok da etkili olmayacaktır. Türkiye’nin bu aşamada yapması gereken Kürtlerle ilişkilerini yeniden düzenlemektir. Bölgede etkin olmasının yolu buradan geçmektedir.

Serpil İlgün 16.03.2015

EVRENSEL

 

Günay Aslan: Herkes hesabını Kürtler üzerinden yapıyor

0

Çözüm sürecinde gözler bu kez 21 Mart’ta. Zira, Dolmabahçe’deki Hükümet-HDP ortak açıklamasının ardından, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın vereceği mesajlar, sürecin izleyeceği seyir açısından önemli.
Müzakereye geçilebilmesinin temel şartlarından biri olan İç Güvenlik Paketi’nin kalan kısımlarının komisyona geri çekilmesi ne anlama geliyor? Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın “Nevruz’da demokrasi ateşinden atlayacağız” sözleri, barış sürecinde yeni bir aşamaya mı işaret ediyor? AKP, Dolmabahçe fotoğrafından sonra süreçten çark edebilir mi? “HDP-AKP anlaştı” değerlendirmelerinin kaynağı ne?

Yanıtlar için, sürgündeki 19 yılın ardından geçtiğimiz yıl Türkiye’ye dönen gazeteci-yazar Günay Aslan’la konuştuk. Aynı zamanda HDP Van Milletvekili aday adayı olan Günay Aslan, sorularımızı seçim bölgesi Van’dan yanıtladı.

İzleme heyeti tartışmaları ile başlayalım. Öncelikle, izleme heyetinin oluşturulması neden önemli?
Aslında, izleme heyetinin oluşturulması epey gecikti. Heyetin daha işin başında oluşturulması gerekiyordu ancak, hükümet bu adımı da geciktirdi. Konu kamuoyunda bilinen haliyle en az iki yıldır tartışılıyor. Heyetin yerli mi, yoksa yabancı gözlemcilerden mi oluşacağı tartışması geçen yılın önemli konu başlıklarından biriydi. Gelinen aşamada heyetin yerli gözlemcilerden oluşacağı ve yakında göreve başlayacağı anlaşılıyor. Heyet oluşmadan pratik adımların atılması zor olacağından bu konunun çözülmemiş olması mümkün değil. Belki bazı teknik sorunlar vardır, belki hazırlıklar tamamlanamamıştır ama yakında bunlar da aşılır…

HDP Grup Başkanvekili Pervin Buldan’ın “heyet oluşturuldu” açıklamasından hemen sonra Yalçın Akdoğan, haberi yalandı. Benzer bir durum Dolmabahçe açıklaması sonrasında da yaşanmıştı. Farklı açıklamaların nedeni sürecin şeffaflaşmaması mı?
Sürecin şeffaf olmaması ya da olamaması ciddi bir sorun. Bunun aşılması, müzakerelerin halka açık yapılması gerekiyor. Fakat Türkiye’de bu da zor görünüyor. Çünkü bu ülkede kutuplaşma çok derin ve bu yüzden siyasi rekabet çok acımasız ve keskin bir şekilde yapılıyor. Siyasi rakibiniz iyi bir şey yaptığında normalde onu takdir ve teşvik etmeniz gerekiyor ama bu ülkede böyle bir kültür yok. Olmuş olsa idi, bütün bunlar yaşanmaz, süreç de şeffaflaşırdı. Hükümetin ya da Cumhurbaşkanının çok sert açıklamalar yaptığı ya da yalanladığı her defasında tersi adımlar atılmazdı. Bu durum ülkenin yıkıcı siyasi rekabetinden ve hassas iç dengelerinden  kaynaklanıyor. Bunun normalleşesi için de anlaşılan zaman gerekiyor.

28 Şubat’ta, Dolmabahçe’de açıklanan 10 maddelik tasarı, kimi liberal/sol çevrelerce ikna edici bulunmadı. “10 madde çok soyut ve muğlak. AKP’ye rahatlıkla rahat çark etme, oyalama olanağı tanıyor” denildi. Ne diyorsunuz?
28 Şubat’ta çözüm taslağı özetinin deklare edilmesi önemlidir. Dolmabahçe’de tarafların ortaya koydukları irade takdire değerdir. Bu ülkede yaşayan herkes için bu bir kazanımdır. Halklarımızın ortak çıkarları ve geleceği açısından atılmış tarihi bir adımdır. Bunu hafife almak ya da bunun AKP’ye oyalama olanağı tanıdığını ileri sürmek art niyetli değilse de, olan bitenden bir şey anlamamak anlamına geliyor. Bu deklarasyon hükümete çark etme, oyalama bir yana, ona kaçış imkanı bırakmıyor. Dolmabahçe’den sonra gözler her zamankinden çok hükümete çevrilecektir. Süreç, zaten onun yükümlülüklerini yerine getirmesiyle ilerleyecektir.

Açıklanan 10 madde Kürt özgürlük hareketinin, Kürt sorunun çözümünü Türkiye’nin demokratikleşmesi içinde istediğinin en kuvvetli işaretiyken, liberal ve sol çevrelerin dinmeyen kaygılarının nedeni ne?
Kürt meselesinin en az 200 yıllık bir geçmişi var. Bu toprakların bir Kürt, bir de Kürdistan sorunu var. Bu sorunun içeride Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesiyle birebir ilişkisi vardır. Bu sorun çözülmeden Türkiye’nin demokratikleşmesi mümkün değildir. Bu sorun temel hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti bunun sağlayacağı eşitlik özgürlük modeliyle çözülecektir. Bu taleplerin lafta kalması, sorunun sürmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla hayata geçirilmesi elzemdir. Bence kaygılarımız olsun ama ağırlıklı çabamız da bu taleplerin gerçekleştirilmesi yönünde olsun. Sadece kaygı duymak ve sadece “Bunlardan bir şey çıkmaz” demek, bizi bir yere götürmez. Ortada tarihi bir fırsat var ve bunun değerlendirilmesi gerekiyor.

Kaygıların odağında, Mecliste görüşmeleri devam eden ama karşı çıkılan tüm maddeleri de kabul edilen İç Güvenlik Paketi var. Siyaset bilimci Nuray Mert, Başkanlık ısrarını ve İç Güvenlik Paketi’ni değerlendirdiği yazısında şu tespite yer verdi; “Bu şartlarda ‘Kürt barışı çabaları da rafa kaldırılsın’ demek, haksızlık ve düşüncesizlik olur. Ama artık, Kürt tarafının da, ‘Kürt barış süreci, Türkiye’yi demokratikleştirecek’ iddiasına şerh düşmesi gerekiyor. Aksi derin bir güvensizlik tablosuna yol açıyor.” Mert’in güvensizlik tablosunu kaldıracağını düşündüğü bu önerisi için ne söylersiniz?
Kimsenin bir başkasının düşüncesine ipotek ya da şerh koymak gibi bir hakkı yok. Herkes düşüncesini özgürce söyler. Kimi katılır, kimi katılmaz. Onların bileceği. İç Güvenlik Paketi’ne gelince; bu paketin revize edilmesi gerekiyor ki, Kürt tarafı bunun mücadelesini veriyor.

Paketin revize edilmesini bekliyor musunuz? AKP önergesiyle, kalan 63 maddenin komisyona geri çekilmesini siz nasıl okudunuz?
Bir orta yol bulunacağı düşüncesindeyim. Bazı çevreler Türkiye’yi sanki Kürt siyaseti yönetiyormuş gibi davranıyor. Umarım o günler de gelir ama bugün bu ülkeyi AKP yönetiyor ve Kürtler ona karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesi veriyor. İşimiz kolay değil elbette. Ama umudu korumak ve sürecin gerektirdiği yapıcı ve sağduyulu tutumu sürdürmek gerekiyor. Buna halklarımızın ihtiyacı var. Öte yandan paket geri çekildi ve bu iyi bir gelişme. Bu paketin 6-8 Ekim olayları gerekçe gösterilerek hazırlandığı biliniyor. Hükümet kitlesel eylemlerden çekiniyor ve buna karşın polisiye önlemler alıyor. Bu çare değil elbette. Geniş kitlelerin demokratik tepkilerine saygı gösterilmelidir. Fakat demokratik eylemlerde şiddete de yer verilmemelidir. Öcalan’ın çağrısı üzerine zaten KCK de bunun önlemlerini aldığını açıklamış, bazı provokatif eylemleri teşhir ve mahkum etmiştir. Bütün bunlar dikkate alınmalı ve polisiye tedbirler yerine demokratik haklar genişletilmelidir.

MECLİS TATİLE GİRMEDEN BAZI DÜZENLEMELERİN YAPILMASI ŞART

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Müzakere için öngördüğümüz 10 madde kabul edilmeden kongreyi toplamamızı bizden kimse beklememeli” dedi ve ekledi: “Yönetimimizin Önder Apo’yla görüşmesi gerekiyor. Apo gelip kongreye katılmadan, görüşmeden silah bırakma söz konusu olmaz.” Bayık’ın bu talebi gerçekçi bulunmuyor. Siz ne dersiniz, yakın zamanda bu mümkün olur mu?
Sorun çözülürse, Öcalan’ın önerdiği proje üzerinden çözülecektir. Öcalan, KCK’nin daha sürecin başında ilan ettiği baş müzakerecidir. Dolayısıyla onun daha aktif olması gerekecektir. Baş müzakerecinin tutsak olduğu bir süreç bir yere kadar ilerleyebilir. Sonunda onun özgür olması gerekiyor. Bu sürecin bizi götüreceği yer Kürtlerin ve Öcalan’ın özgür olacağı yerdir. Bayık’ın açıklamalarına bu açıdan bakmalıyız.

Selahattin Demirtaş, 12 Mart’taki değerlendirmesinde AKP’yi kastederek, “Somut olarak bir gelişme varmış gibi yapıyorlar ama bize iletilen hiçbir somut gelişme yok” dedi. 5 Nisan’da Meclisin kapanacağını anımsarsak,  sizce AKP “önce silah bırakılsın” koşulundan vazgeçer ve Meclis tatile girmeden bazı düzenlemeler yapabilir mi?
Hükümetin Meclis tatile girmeden önce bir takım adımları atması gerekiyor. Kürt tarafı hükümetten bir yol haritası açıklamasını ve bu arada hasta tutsaklar sorunu dahil, yasal ve anayasal düzenleme gerektirmeyen sorunların çözülmesini talep ediyor. Bunlar olmadan savaşı sona erdirecek kongreyi toplamasının söz konusu olamayacağını söylüyor. Hükümet şayet kongre toplansın istiyorsa, ki istiyor, bu talepleri karşılaması gerekiyor.

MESAJIN GÖRÜNTÜLÜ OLMASI DEĞİL, İÇERİĞİ ÖNEMLİ

Newroz ateşleri yakılmaya başlandı ama gözler yine tarihi Newroz’lardan birine ev sahipliği yapacak olan Diyarbakır Newroz’unda ve Öcalan’ın ne diyeceğinde. Sizce Öcalan nasıl bir mesaj verecek?
Öcalan tahmin ediyorum yine güçlü bir şekilde, kalıcı çözüm mesajı verecektir. Bu ülkede yaşayan herkesi kucaklayan ve onurlu, adil ve kalıcı bir barışın inşasına çağıran bir mesaj verecektir. Eşitlik, özgürlük ve gönüllü birliktelik ekseninde kardeşlik mesajı verecektir.

Savaşın tamamen sona ermesi için, tarafları yükümlülüklerini yerine getirmeye, halklarımızı da buna destek olmaya davet edecektir.

Newroz’da Öcalan’ın sesli ya da görüntülü mesajı gelir mi? Bunun olması, çözüm sürecini hangi merhaleye taşımış olur?
Orasını bilemiyorum. HDP heyeti, Kürt tarafının görüntülü bir mesaj talep ettiğini açıkladı. Öcalan buna nasıl yaklaşır, hükümet bu konuda nasıl bir karar alır, bilemiyorum. Kaldı ki İmralı’ya şimdiye kadar basın mensupları da gitmeli ve Öcalan’la röportajlar gerçekleştirmeliydi. Ama bu da bugüne kadar gerçekleşmedi. Görüntülü ve sesli mesaj önemli elbette ama mesajın içeriği de önemlidir.

Newroz’un çözüm sürecinde bir “kilometre taşı” olacağını belirten Yalçın Akdoğan’ın “Nevruz’da, inşallah tüm çatışmayı, şiddeti, silahı demokrasi ateşinde yakacağız ve hep birlikte demokrasi ateşinin üzerinden atlayacağız” sözlerini siz nasıl okudunuz?
Olumlu bir iyi niyet mesajı olarak okudum. Bu ülkenin sorunu demokrasi. Bu ülkede yaşayan herkesin; Kürtlerin ve bütün ezilenlerin özlemi demokrasi. Şiddetin bu ülkede son bulması, savaşın nedenlerinin ortadan kaldırılması gerekiyor. Bunun için de herkesin kendini özgürce ifade etmesi; ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması, demokratik siyaset mekanizmalarının kurulması gerekiyor.

ÇEŞİTLİ ÇEVRELER KÜRTLERİ YÖNLENDİRMEK İSTİYOR AMA KÜRTLER ŞERBETLİ!

CHP ve ulusalcı çevreler, HDP’nin parti olarak seçime girmesini “AKP ile anlaşma” tezlerine dayanak yapmaya devam ediyor. Bazı ulusalcı yazalar, “HDP barajı geçse de, geçmese de AKP’ye yarayacak” diyerek, “HDP ile AKP anlaştı” propagandasına yeni bir boyut eklemiş oldular. Siz nasıl okuyorsunuz bu “her türlü AKP’ye yarayacak” tezlerini?
Doğrusu CHP’nin ciddiye alınacak bir yanı ve siyaseti yok. CHP ve ulusalcı kimi çevreler AKP karşıtlığı yüzünden sağlıklı bir siyaset izleyemiyorlar. Bunlar “AKP gitsin de, ne olursa olsun” diyorlar. Eski günlerini özleyerek vakit geçiriyorlar. Bunların bir gelecek projesi, geçerli ve anlamlı bir siyasi seçenekleri yok ve bu yüzden silinip gideceklerdir. HDP bu seçimde barajı aşarsa, ki aşacaktır, orta vadede Türkiye’nin alternatif iktidar odağı haline gelecektir. Bence buraya bakalım. CHP ve ulusalcılara değil!

Tarhan Erdem, bazı araştırma şirketlerinin son günlerde HDP’yi barajı aşmış gösterdiğine işaret ederek, “Düne kadar “HDP barajı aşamaz, bu da AKP’nin ekmeğine yağ sürer” vaazı verenler ağız değiştirdi ve “Tamam tamam!.. HDP barajı aştı bile” diyerek (özetle) bunun bir tür tuzak olduğu uyarısını yapıyor. Sizce de art arda açıklanan kamuoyu yoklamaları algı operasyonlarının bir parçası mı? 
AKP, CHP, Cemaat, MHP, ulusalcılar… herkes hesabını HDP ve Kürtler üzerinden yapıyor. Kürt siyaseti, Türkiye’nin iç siyasetini belirlemeye devam ediyor. Kürtler siyaset sahnesinde yükseliyor ve dengeleri etkiliyorlar. Yeni bir güç, öncü bir güç. Dolayısıyla çeşitli çevreler,  bunu motive etmek, yönlendirmek isteyeceklerdir. Barajla ilgili kimi tartışmalar ve kamuoyu araştırmaları da bununla ilgilidir ama Kürtler de şerbetlidir. Neyin ne olduğunun bilincindedir.

FİDAN KENDİSİNE VERİLEN GÖREVİ YAPIYOR

Bazı siyasetçi ve yorumcular, Erdoğan’ın Hakan Fidan ısrarında çözüm süreci faktörünün de yer aldığını; öte yandan Öcalan’ın Fidan’la aralarında bir güven ilişkisi olduğu, dolayısıyla Fidan’ın yeniden MİT Başkanı olmasının süreç açısından olumlu olacağına işaret ettiler. Fidan’ın yeniden MİT Başkanlığına atanmasının çözüm sürecine nasıl yansımaları olur? 
Çözüm Süreci’nin meşru muhatabı her ne kadar hükümet olsa da, bunun bir devlet politikası olduğu biliniyor. MGK’nın konuyla ilgili oturumları, kararları var. Meclisten geçmiş yasal düzenleme var. Devlet heyetiyle yapılan görüşmeler var. Elbette Kürt tarafının dediği gibi süreç kişilerle alakalı değildir. Fakat olayın şöyle bir boyutu da var elbette; Hakan Fidan başından beri bu sürecin içindedir. Hem Sayın Öcalan’la, hem de Oslo sürecinde PKK kurmaylarıyla önemli görüşmeler yaptı. Süreci iyi biliyor. Bunlar önemli ama dediğim gibi bu bir devlet politikası sonuçta. Fidan da kendisine verilen görevi yapıyor.

AKP DIŞINDA KİME YARARI OLACAK?

HDP’nin barajı aşması siyasi denklemi değiştirecek. Peki ya geçememesi?
HDP barajı aşacaktır. Nesnel süreç bunu zorunlu kılmaktadır. Mecliste HDP grubunun olması ve yeni anayasa yapım sürecinde halklarımızın özlemlerini oraya yansıtması gerekiyor. Kalıcı bir barışın, huzur, refah ve istikrarın yolu buradan geçiyor. HDP’nin barajı geçmesiyle demokrasi mücadelesi sıçrama gerçekleştirecektir ve özgürlük hedefi çok yakına gelecektir. Geçmemesi mücadeleye zarar verecektir ve elbette kriz üretecektir. Fakat ben barajın aşılacağı inancındayım.

HDP’nin güçleri birleştirme çağrısına, Birleşik Haziran Hareketi “dayanışma” yanıtı verdi. Kararı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onların kararını saygıyla karşılıyorum. Baraja karşı HDP’nin yanında yer almalarını isterdim.

HDP’nin barajın altında kalmasının AKP dışında kime, ne yararı olacak? Demokrasi ve özgürlük mücadelesi bundan zarar görür. HDP’yle aralarına sınır çekmeleri, aktif olarak desteklemeleri yerine ‘çekimser’ kalmaları kendilerine de zarar verecektir. Ama elbette takdir kendilerinindir.

İRAN, KÜRTLERİ BASKILAMAYA ÇALIŞIYOR

IŞİD’in Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinin hemen karşısındaki Serekaniye’yi ele geçirmek üzere saldırıya geçtiği haberleri geliyor. Rojava politikasını revize ettiği söylenen AKP hükümetinin sınırındaki yeni IŞİD saldırısına/varlığına tavrı ne olur?
IŞİD’in yeni saldırılarından çok, hükümetin bu kez alacağı tavır önemlidir. Hükümet Kobane’deki hatasını tekrar etmemelidir. Davutoğlu, Suruç’ta Kobane’deki direnişi selamlamak durumunda kaldı. Ardından bazı görüşmeler yapıldı. Son olarak Süleyman Şah Türbesi PYD’nin onayı ve yardımıyla taşındı. Bunlar yeni dönemde işbirliği için iyi bir zemin sunuyor. Hükümet, İŞİD’le arasına mesafe koymaz ise hem bu ilişkiler sarsılır, hem de çözüm süreci.

Kürtlerin Kobané’de zafer kazandığı günlerde İran’ın Haseké’yi işgale kalkışmasını, “ufukta Türkiye’den ziyade İran’la ciddi bir kriz yaşanacağının işareti” olarak yorumluyorsunuz. Kürtlere yönelik idamlar, uzun tutukluluk ve hukuksuz yargılamalarla gündemden düşmeyen İran’ın, Kürtlerle ateşkesi bozması dengeleri nasıl etkiler? 
İran, Kürtler için ciddi bir tehdit. Obama yönetimi diplomatik ilişkilerini geliştirdiği İran’ı adeta ödüllendirircesine Irak’ta önemli bir güç haline getirdi. Belki de Erdoğan’ı ya da Türkiye’yi cezalandırmak için bu yolu seçti, bilemiyorum. Ama Irak’ta, Güney Kürdistan’da ve bölgede önü açılan İran, Kürtleri baskılamaya ve darbelemeye çalışıyor. Bu elbette yeni ittifak arayışlarını da gündeme getiriyor. Kürdistan ve Türkiye’yi; Kürtler ve Türkleri yakınlaştırıyor. İran’la ateşkesin bozulmaması için Kürt siyasetinin çok dikkatli davranacağını düşünüyorum. Fakat KCK’nin tek taraflı çabasının yetmeyeceğini de biliyorum.

“Değerli yalnızlığı” büyüyen Türkiye’nin alacağı pozisyonun bir etkisi olur mu? 
AKP Hükümeti, Mısır’daki darbeden sonra bölgede kendi oyununu kurmaya çalıştı ancak başarılı olamadı. Hükümeti ve devleti Türkiye’nin bunun gerektirdiği siyasi, askeri, ekonomik vd. birikimlere sahip olmadığı gerçeği ortaya çıktı. Dolayısıyla yeni dönemde de alacağı pozisyon çok da etkili olmayacaktır. Türkiye’nin bu aşamada yapması gereken Kürtlerle ilişkilerini yeniden düzenlemektir. Bölgede etkin olmasının yolu buradan geçmektedir.

Serpil İlgün 16.03.2015

EVRENSEL

 

Menderes Çınar: “Erdoğan-Davutoğlu gerilimi kaçınılmaz”

0

Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi’nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Menderes Çınar, Erdoğan’ın ‘izleme komitesi’ne ilişkin açıklamaları ve Bülent Arınç’ın çıkışlarıyla gündeme oturan AKP içi gerilimin dinamiklerini yorumladı.

Erdoğan-Davutoğlu gerilimi, Türkiye kamuoyu için alışıldık bir durum değil. Bunu neye bağlıyorsunuz? Neden böyle bir gerilim yaşanıyor?

Bu gerilimin en önemli ve temel nedeni Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık sistemini geçiş için verdiği mücadele. Bu mücadele aynı zamanda kendi partisi içindeki bir kesimi de kapsıyor. Erdoğan’ın başkanlık talebi kendi partisinin de bir kesiminde revaç bulmuyor.

Başbakan Davutoğlu da başkanlık sistemini istemeyen kesimde mi yer alıyor?

Bu, aslında Davutoğlu’nun kişisel tercihinden bağımsız bir durum. Davutoğlu’nun yerinde başka birisi de olsaydı aynı gerilim yaşanabilirdi. Sonuçta, yetkili ve sorumlu bir başbakan var ve bunun karşısında, aslında sahip olduğunun çok ötesinde yetki kullanmak isteyen ve fiilen başkanlık sistemine geçişi zorlayan bir cumhurbaşkanı var. Bu pozisyonlar üzeirnden gerilimin olmaması mümükün değil.

‘Gerilimler başka konularda da yaşanabilir’

Peki Davutoğlu yerine Erdoğan’ın taleplerine rahatlıkla karşılık verecek bir ismin başbakan olması neden mümkün olmadı?

O kadar düşük profilli birinin partiyi seçime götürmesi mümkün olmazdı. Başbakan olduğu ilk gün Erdoğan’ın memuru olarak algılanacak birinin partiyi 7 Haziran seçimlerine götürmesi ve bu seçimden başarılı çıkma ihtimali çok düşüktü. Bu nedenle başbakanlığa Ahmet Davutoğlu ayarında birisi getirildi. Bu gerilim de göze alındı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, başkanlık sistemine geçiş için bu gerilimi daha ilk günden göze almıştı. Bedelli askerlik yasasında uç veren gerilim, Hakan Fidan’ın aday adaylığında da tekrar kendini gösterdi ve son olarak ta çözüm süreci ve izleme komitesi tartışmasıyla tavan yaptı. Bu tür gerilimler önümüzdeki dönemde başka konularda da yaşanabilir.

İzleme komitesi demişken, Kürt sorununda çözüm sürecinin sonuna gelindiğini söyleyenler de var. Erdoğan bu tavrıyla çözüm sürecini sonlandırmış mı oldu?

Bu doğru bir yorum değil bence. Erdoğan daha önce de benzer çelişkilere düştü. Bu, çözüm sürecinin bittiği ya da biteceği anlamına gelmez. Erdoğan şu anda seçime ve başkanlık sistemine odaklanmış durumda. Bu süreçte oylarının HDP’ye ya da MHP’ye kaptırmamak için her şeyi söyleyebilir. Hatırlayın, 2011 seçimlerinde de HDP için “sorunun bir parçası” demişti. Ama aradan geçen 4 yılda HDP çözüm sürecinde önemli bir rol üstlendi. 7 Haziran 2015 seçimlerinde ise Erdoğan partisinin başkanlık sistemine geçiş için gerekli oyu almasını istiyor. Bunun için de HDP’ye oy kaptırmamak için HDP’yi hedef alıyor. Dolmabahçe’de AKP’lilerle HDP’lilerin bir arada fotoğraf vermesini eleştirirken de izleme komitesine karşı çıkarken de temel motivasyonu HDP’nin oy oranının artmasına engel olmak. Öte yandan MHP’ye oy kaptırmamak da Erdoğan’ın bir başka hedefi. 7 Haziran seçimlerine kadar bu söylem devam eder.

Peki, Bülent Arınç- Melih Gökçek gerilimiyle birlikte ‘AKP’de bölünme olur mu?’ sorusu da gündeme geldi. Bazı analistler Süleyman Demirel’in AP’si, Turgut Özal’ın ANAP’ının da dış rekabetle değil, kendi içinden bölünerek küçüldüğünü örnek gösteriyor ve AKP’nin de aynı süreci yaşayabieceğine dikkat çekiyor. Buna katılıyor musunuz?

Katılmıyorum çünkü öncelikle hem AP hem de ANAP, tarihlerinin en güçlü dönemlerinde bölünmediler. İkisi de oy kaybetmeye başladıkları, siyasi güçlerinin zayıfladığı dönemlerde bölündüler.  Oysa AKP şu anda çok güçlü. Böyle bir dönemde AKP’nin bölünebileceğine ihtimal vermiyorum. Kimse bu kadar güçlü bir partiden kolay kolay ayırlmak istemez. Ancak 7 Haziran seçimlerinde önemli bir yenilgi söz konusu olursa bu ihtimal devreye girer.

‘Son sözü kendinin söylemesi Erdoğan için önemli bir motivasyon’

Peki 7 Haziran seçimlerinde AKP Erdoğan’ı başkan yapacak bir oy çokluğuna ulaşırsa ne olur?

O zaman bu gerilim büyük ölçüde düşer. Parti içinde Erdoğan’ın liderliği bir kez daha tescil edilir. Yola bu şekilde devam edilir.

Peki AKP tek başına iktidar olamazsa ne olur?

İşte o  zaman gerilim iyice artar. Erdoğan’ın şimdi geçerli olan sistemdeki yerine razı olması gerekir. Olmazsa Başabakan kim olursa olsun bu gerilim artarak sürer ve yol ayrımına gelinebilir. Ama bütün bunlar için öncelikle seçim sonuçlarını görmek gerekir.

Biraz önce değindiğimiz Erdoğan’ın Davutoğlu ile çelişen ifadelerinden biri de Diaspora konusunda oldu. Davutoğlu “Diaspora bizim diasporamızdır” derken Erdoğan geçen gün “Eyy Diaspora” diye söze başlayarak çok sert ifadeler kullandı. Bu çelişkiyi nasıl açıklayabiliriz?

Öncelikle şunu söyleyeyim; Davutoğlu zaman zaman bazı ortamlarda duygusal çıkışlar yapıyor. Onun “gönülden gönüle” konuşmak diye bir ifadesi var. Zaman zaman “gönülden gönüle” konuşacağım diye gerçeklikle bağı zayıf olan duygusal çıkışlar yapıyor. Erdoğan ise bu tür çıkışları hesaplayarak yapıyor. Şu anda Diaspora’ya yönelik bir hamleye şu ya da bu nedenle ihtiyaç duymuştur. Tabii bunu söylerken şunu da unutmamak gerekir: Davutoğlu’nu zor durumda bırakmak ve son sözü kendisinin söyleyeceğini bir kez daha göstermiş olmak da Erdoğan için çok önemli bir motivasyon.

Ferda Balancar 26.03.2015

AGOS