Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 65

Mithat Can Özer: ‘İlk 9 Günde 102 Bin Kişi Dinledi’

0

‘Maddiyata kafa YORMUYORUM’

Magazin basınında daha çok ilişki haberleriyle yer bulan yakışıklı müzisyen, geçen yıllar içerisinde müziğe ve dünyaya bakışının değiştiğini, sanata değer veren bir insan olmayı başardığını ve maddiyata kafa yormamayı öğrendiğini söyledi.

Öncelikle ‘İnşallah’ adlı single’ınızından bahsedelim…
Bu şarkıyı içimden gelerek yazdım. Yazmak çok kısa sürdü. Polat Yağcı’dan da onayı aldıktan sonra müzikseverlerin beğenisine sunalım dedik. Bu benim ilk solo single’ım oldu.

‘SÜREKLİ ÜRETİM HALİNDEYİM’

Geç kalmış bir proje değil mi?
Hayır. Bence tam zamanı. Neden? Çünkü ben yıllardır olaya tam hâkim olacağım anı bekliyordum. Bu arada ben besteci ve aranjör kariyerimi bırakıp tamamıyla bu alana yönelmiyorum. Şarkı da söyleyeceğim ama onları da yapmaya devam edeceğim. Bunlar birbirlerini destekleyecek. Bu aralar yerimde duramıyorum, sürekli üretim halindeyim.

Klibin konseptini kim tasarladı?
Fransız yönetmen arkadaşım Fabian ile tasarladık. İnanır mısınız sabah 9’da stüdyoya girdik akşam 9’da bitirmiş olarak çıktık. Sistematik çalıştık ve hiç yorulmadım.
 

Şarkı nasıl tepkiler aldı?
Olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. Twitter ve Facebook’tan insanlar ilgilerini gösterdiler, sağ olsunlar. Zaten artık günümüzde şarkının yayınlandığı kanallardan gelen like’lara göre her şey rahatça anlaşılabiliyor. İlk 9 günde 102 bin kişi dinlemiş. Bu gayet iyi bir rakam. Şarkı yayınlanmadan önce bu şarkı platformlarda şu kadar dinlenir, bu kadar dinlenir diye bir tahmin yapmamıştım.
 

‘ALBÜMLER RAĞBET GÖRMÜYOR’

Peki yeni bir single veya bir albüm projesi var mı?
Kenarda bekleyen hazır bir albümüm var. Ya onu çıkaracağız ya da oradan bir iki tanesini single olarak yayınlayacağız. Net bir plan yapmamış olmakla birlikte 1-1.5 ay içerisinde yeni bir işi piyasaya sürmeyi planlıyorum. Albümler artık rağbet görmüyor. Sistem artık single üzerine kurulu. İnsan albüm yapınca ister istemez arada güzel şarkılar heba olabilir diye tedirginlik yaşayabiliyor. ‘Hard copy’ devrinin kapandığını söyleyebilirim. Bu arada ben hâlâ CD alıyorum. Arabada giderken keyifle dinliyorum.
 

Yerli, yabancı kimlerin CD’sini alıyorsunuz?
En son Sıla’nın ve Mustafa Ceceli’nin albümlerini aldım. Bunların yanı sıra geçenlerde gittim Metellica’nın bütün albümlerini aldım. Müzik bir esinlenmedir. Ne kadar çok müzik, o kadar çok bilgi. Beslenmeden olmaz.
 

Bundan 3-4 yıl önce Piston adlı bir müzik grubu kurmuştunuz. Bu grup dağıldı mı?
Aslında tam olarak dağılmadı… Bu grupta yer alan davulcu normalde Sertab Erener’e çalıyor, gitarcı Tarkan’la çalışıyor, basçı başka birine çalıyor. Hal böyle olunca bizim için bazı anlarda bir araya gelmemiz ve program yapmamız zorlaşıyordu. Bir araya gelmediğimiz zamanlarda müzik yapamıyordum. Onlara “Ben kendi işlerimi yapmalıyım, bu grubu bir süre donduralım” dedim. “Müsait  olduğumuzda yine proje albümü yaparız” dedim. Bizim yaptığımız biraz daha rock, biraz daha müzisyenvari bir iş açıkçası. Gruptan arkadaşlarla hâlâ görüşüyoruz, ilerde bir şeyler yapabiliriz.

2010 yılında Ayşe Arman’a verdiğiniz röportajda kendinizi bulmaya çalıştığınızı söylemiştiniz… Bulabildiniz mi?
Evet buldum. Nasıl buldum? Geçen yıllar içerisinde müziğe karşı bakışım değişti. Tabii bu biraz yaşla alakalı. İnsan 30’unu geçince dünyaya karşı başka bir bakış açısı oluşabiliyor. Aradan geçen yıllar içerisinde sanata değer veren bir insan oldum. Maddiyata kafamı yormuyorum. Zaman geçtikçe kendimde yeni şeyler bulacağımı da düşünüyorum. Elim ayağım tuttuğu müddetçe üretmeye ve yazmaya devam edeceğim. İçimdekini akıtmaktan mutluluk duyuyorum.
 

 ‘ONNO BANA BABALIK YAPTI’

Müzik yaşantınızda size katkıları olan isimler desem…
Ben de size direkt her şeyi Sezen Aksu’dan öğrendim derim. Annem dışında ise kesinlikle Onno Tunç. Neredeyse bütün çocukluğumu Onno ile geçirdim. 1 yaşımdan 12 yaşıma kadar hep yanımda ve hayatımda o vardı. Kimsenin kolay kolay kullanamayacağı armonileri kullanırdı. Bütün bunların dışında bir de bana babalık yaptı.

Annenizle iletişiminiz peki…
Bu dünyada benim aldığım gibi bir danışmanlık alan yok. Her şeyi anneme danışarak yapıyorum. Annem prodüksiyonlarımla da ilgileniyor. Attığım her adımı ona sorarım, o da yeri gelir atacağı adımı bana sorar. Her zaman karşılıklı bir alışverişimiz söz konusu.

‘Evlilik planı yapmıyorum’

 

Magazin basınında adınız sürekli birileriyle yazılıp çiziliyor…
Ben magazin basınıyla ilgilenmiyorum, hiç okumuyorum. Magazin basınının olduğu yerlerde pek öyle görünmem. Ancak ben bir kız arkadaşımla es kaza bir mekânda sohbet ettiğimde bile direkt sevgili damgası yiyoruz. Hal böyle olunca o arkadaşlarımla görüşemiyorum. Magazin sayfalarında benim birlikte olduğum iddia edilen kadınlardan belki 10 tanesinden biri gerçek. Magazinciler de bu bizim işimiz deyip sıyrılıyor. Yapacak bir şey yok bu böyle bir kısırdöngü işte.

Peki hayatınızda biri var mı?
Evet, bir süredir var.

Evlilik planı?
Ben bu hayatta plan yapmıyorum. Her şeyi akışına bırakmak en iyisi, şu an mutluyum. ‘Evlilik planı yapmıyorum’

‘İŞİM BENİM HOBİM’

İlerde oyunculuğu düşünebilir misiniz?
Türkiye’de dizi oyunculuğu kadar zor bir şey yok. Dizilerde oynayan arkadaşlarımı takip ediyorum, onlara helal olsun diyorum. Bu işe çılgınca âşık değilsen yapamazsın. Ben dizi oyunculuğunu düşünemem çünkü müzik hayatımda büyük bir yer kaplıyor. Ama ilerde bir filmde yer almaya sıcak bakabilirim.
 

Hobileriniz…
Açıkçası benim işim hobim. Bunun dışında gitar çalarım, kitap okurum, televizyon seyretmem. Bilgiyi internetten alıyorum. Şiir kitapları okuyup üzerinde egzersiz yapmak çok güzel. Özellikle yaz aylarında kalabalıktan hiç hoşlanmıyorum. Eş dostla evde mangal yapmaktan zevk alıyorum. İçkiyle aram yok. Sporumu ihmal etmem.

Ne sıklıkla spor yapıyorsunuz?
Her gün 2.5-3 saat spora zaman ayırıyorum. 15 yıldır savaş sanatları yapıyorum. Wing tsun dalında uzmanlaşmaya çalışıyorum.

Yemek yapmaktan anlar mısınız?
Etimi, sebzemi alır bunlara bir sos uydurabilirim. Ama bana barbunya pilaki yap deseler yapamam. Karnımı doyururum işte. Karnımı doyurabilmeyi de yurtdışında kaldığım dönemde öğrendim.

Arif Hür 17.03.2015

HABERTÜRK

Bozkırda Uzun Yürüyüş: Eskişehir’de Yeni Yazıtların Keşfi

İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hale Güney, Eski Çağ Tarihçisi olarak Eskişehir’de gerçekleştirdiği “Mihalıççık İlçesi Epigrafik Yüzey Araştırması” hakkında bilgi verdi.

Öncelikle yaptığınız çalışmalar hangi dönemi ve bölgeyi kapsamaktadır?

Projemiz Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ile bilimsel başkanlığımda Eskişehir İli’ne bağlı Mihalıççık ilçesini kapsacak şekilde yüzey araştırması olarak yürütülmektedir. Dönem itibariyle Hellenistik ve Roma dönemlerine odaklanmakla birlikte şu ana kadar bulduğumuz yazıtların tamamı Roma dönemine aittir (M.S. I. ve III. Yüzyıllar)

Proje hakkında bilgi verir misiniz?

Bu proje bugün Eskişehir’in kuzeydoğusunda bulunan Mihalıççık ilçesinde 2014 yılında ilk sezonu gerçekleştirilen ve 2018 yılına kadar sürdürülmesi planlanan epigrafik yüzey araştırması ile bölgede henüz keşfi yapılmamış. Yunanca ve Latince yazıtların keşfedilmesini, bulunan yazıtların Türkçeye ve İngilizceye transkripsiyonunun yapılarak epigrafik açıdan analiz edilmesini ve son olarak yazıtları bölge çalışmaları kapsamında yorumlayarak Phrygia, Galatia ve Bithynia bölgeleri üzerine yapılan araştırmalara yeni bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

Hangi yazıtlar üzerinde çalışıyorsunuz?

2014 yılı sezonunda fragmanlar dâhil tamamı Antik Yunanca yayımlanmamış 22 yeni yazıt keşfettik. Bulduğumuz yazıtları kayıt altına alarak araştırma sonuç raporumuzu Bakanlık’a ve Eskişehir Arkeoloji Müzesi’ne ilettik. Yazıtların on tanesi bir nekropol yani mezar alanında bulundu. Diğerleri de köylerde devşirme malzeme olarak (duvarda, merdiven basamağı olarak vs.) tespit edildi. Yazıtların tamamı mezar yazıtları yani yaklaşık 2000 yıl önce bölgede yaşamış kişilere ait mezar taşlarıdır. 2014 yılı buluntularımız iki ayrı yayın halinde uluslararası indekslerce taranan dergilerde yayımlanmak üzere yayıma hazırlık aşamasındadır.

Yüzey araştırmalarının tarih araştırmalarına katkısı nedir?

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan Hoca’nın da belirttiği gibi yüzey araştırmaları bizim alanımızda bilimsel bir araştırmanın ilk aşamasıdır. Yüzey araştırması bir bölgenin arkeolojik potansiyelini ortaya koymada son derece etkilidir ve çalışılan bölgede ileride sistematik bir kazı yürütülüp yürütülemeyeceği konusunda bilimsel veriler sunarak size yol gösterir. Mihalıççık, Antik Çağ’da Phrygia, Bithynia ve Galatia bölgelerinin çakıştığı son derece önemli bir geçiş bölgesinde bulunmasına rağmen bugüne kadar epigrafya odaklı bir araştırma yapılmamıştır. Mihalıççık’ın kuzeyi ve kuzeydoğu kısımları Roma/Bizans dönemindeki doğu askeri rotası ya da diğer adıyla “Hac yolu” üzerinde kaldığı için önemli bir mevkideydi. Bölgedeki yerel halkı önceleri Phrygler oluşturuyordu. Ancak M.Ö. III. yüzyılda Orta Avrupa’dan gelen Galat kabilelerinin yerleşmesiyle bu durum değişti.

Roma döneminde bu bölge Roma imparatorluk mülkü olan ve isimleri bilinmeyen yedi köyden oluşan Choria Considiana’nın kuzeyine ve görünüşe göre Beyköy, Güreş ve İkizafer köyleri ve çevresini kapsayan bir diğer mülke (Plancius) ev sahipliği yapıyordu. Bu nedenle söz konusu yüzey araştırması bu iki mülk hakkında çok sınırlı olan bilgilerimize yenilerini ekleyerek bu mülklerin nasıl işletildiğini, ekonomik kaynaklarının neler olduğunu ve mülk sakinlerinin sosyal ve ekonomik durumunu aydınlatacak potansiyele sahiptir. Dolayısıyla, bütün bu unsurlar bölgeden elde edilecek epigrafik malzemenin önemini artırmaktadır. Bulunan ve bulunacak olan yazıtlar sadece bölgenin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı hakkında değil, ayrıca Galat isimleri, bölgedeki diğer yerel isimler ve isimleri ve lokasyonu bilinmeyen köy yerleşimlerine ilişkin önemli veriler sunacak potansiyele sahiptir.

Bu kapsamda yazıtlar bahsedilen konular hakkında veri sunacak en önemli malzeme grubudur. Ayrıca araştırmanın bölgede Phryg dinsel ve kültürel öğelerinin ne kadar devam ettiği ve bölgenin ne oranda Galat kültürünün etkisinde kaldığı konusunu da aydınlatabileceği öngörülmektedir. Sonuç olarak projemiz Roma Dönemi Anadolu’sundaki kırsal ekonomi, sosyo-kültürel yapı, Yunan ve Latin dili onomastik çalışmalarına katkı sağlamayı hedeflemektedir.

Türkiye’de bu tür çalışmalar nasıl ve ne tür zorluklarla yapılıyor?

Bu çalışmaları yürütmek için elbette araştırma fonlarına ihtiyaç var. Tübitak ve Türk Tarih Kurumu gibi kurumların araştırma desteklerine başvuruyoruz. Bağlı bulunduğumuz üniversitelerin bilimsel araştırma projeleri koordinasyon birimine başvuruda bulunabiliyoruz. Bir başka alternatifi ise çeşitli kurum ve kuruluşlardan sponsorluk almak. Biz 2014 yılında son derece mütevazı bir bütçe ile oldukça verimli bir sezon gerçekleştirdik. Yeri gelmişken burada sağladıkları izin için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na teşekkür ederim. 2014 yılı sezonumuz tamamen İpek Üniversitesi araştırma fonu ile desteklendi. Bu vesile ile projemize inanarak maddi-manevi desteğini esirgemeyen başta Rektörümüz Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan’a ve üniversitemize teşekkürü bir borç bilirim.

Çalışmada nasıl bir yöntem kullanıyorsunuz?

Araştırma yapılan bölgelerde koruma kurullarının sit alanı ilan ettiği ve daha önce herhangi bir bilimsel araştırma yapılamamış mevkiler elbette önceliğimiz oluyor. Mihalıççık’ta bu şekilde Eskişehir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü tarafından tespit edilip tescil edilen pek çok sit alanı bulunmaktadır. Bunun dışında köylerde bir fizibilite çalışması yapıyoruz. Muhtarlıklara ve yöre halkına yakın çevrelerinde epigrafik bir malzemeye rastlayıp rastlamadıklarını soruyoruz. Bu tür antik dokunun olduğu yerlere odaklanarak o bölgeyi yürüyerek yani  adım adım tarıyoruz. Yazıtlar bulunduktan sonra ise envanter çalışması kapsamında fotoğraflanıyor, ölçüleri kaydediliyor, yazıtın ilk okuması ve GPS ölçümleri yapılıyor. Son olarak da yazıtın kâğıt kopyası yani estampajı alınıyor.

Siz sahada çalışırken yöre sakinlerinin tepkisi nasıl oluyor?

Tabi son derece “meraklılar”. Öyle sanıyorum eskiden daha yardımsever ve iyi niyetli yaklaşımlar oluyordu. Şimdi kendilerine amacımızı anlatmamıza rağmen bizi hazine avcısı gibi görüyorlar. Maalesef araştırma yaptığımız yerlerde metrelerce derinlikte açılmış kaçak kazı çukurları gördük. Bölgede kaçak kazılar son yıllarda ciddi miktarda artmış durumda. Dolayısıyla köylüler bize fayda sağlayacak yazıt bulunan mevkileri bilseler de paylaşmak istemeyebiliyorlar. İncelediğimiz bir yazıt özellikle kaçak kazılar sırasında parçalanmış haldeydi. Yazıtı bir puzzle gibi toparlamak ve okumak çok uğraştırdı. Sonunda da maalesef eksiklerle yazıtın transkripsiyonunu yapabildik. Sonuçta iki kat işimiz zorlaştı. Bütün bu tahribatı elbette Bakanlık raporumuzda belirttik. Bölge insanına tarih bilincinin verilmesi gerekiyor. Yoksa içinde altın olduğunu zannedip yazıtı taşıyan doğal taş bloğunu balyozla parçalayan zihniyetle maalesef hep karşılaşacağız. Arazideyken yakaladığımız her fırsatta 7’den 70’e yöre halkıyla konuşmaya ve tarihi dokunun ve eserlerin önemini anlatmaya çalışıyoruz.

Yazıtlara yönelik bir yüzey araştırması yapan bilim insanı olarak nasıl bir heyecan yaşıyorsunuz? Meslektaşlarınızı bu sahada çalışmaya özendirmek adına neler söylersiniz?

Yüzey araştırmaları genellikle yaz aylarında ortalama 40 dereceye varan sıcakta (bazı bölgelerde bu sıcaklık elbette daha fazla) ve çoğunlukla yerleşim merkezlerinden uzakta yapılan son derece yorucu ve emek isteyen araştırmalar. Saatlerce yakıcı güneşin altında çalışmanız ve kilometrelerce yürümeniz gerekiyor. Zaman zaman tehlikeleri de barındırıyor. Kazaya sebebiyet verecek kadar bozuk yollar, akrep, yılan, zehirli kene vs. Ama bütün bunlara rağmen yeni yazıtlar keşfetmenin verdiği heyecan ve mutluluk paha biçilemez. Neredeyse 2000 yıl öncesinde taşa yazılmış satırları okumak ve unutulup gitmiş yosun bağlamış o satırlara yeniden ses vermek çok güzel.

Ayrıca arazi çalışmaları ister kazı ister yüzey araştırması olsun bizim için rutin ve zaman zaman boğucu ofis yaşamından kaçma fırsatı bulduğumuz bir mola. Gürültülü şehir yaşamından sonra gittiğinizde dünyanın aslında ne kadar sessiz bir yer olduğunun farkına vardığınız sanki ayrı bir dünya. Bir de o sessizlikte alınan molalarda ardıç ağaçlarının dibinde demleyip içtiğiniz çay gibisi yok. Şimdiden 2015 sezonumuzu sabırsızlıkla bekliyorum. Tabi çalıştığınız ekibin iyi ve uyumlu olması da önemli. Mesela araştırma ekibimizde Tarih Bölümümüzde Araştırma Görevlisi olan Erman Yanık da yer alıyor. 2014 sezonunda ilk defa bir yüzey araştırmasında yer almasına rağmen gerçekten çok iyi iş çıkardı ve araziyi de çok sevdi. Öyle sanıyorum ki Erman’a şimdi “hadi yarın araziye çıkıyoruz” desem tek soru sormadan hemen gelir.

Yazıtlarda ortaya çıkan özel an ve anılardan anekdotlarınız var mı örnekler verebilir misiniz?

Bulduğumuz mezar yazıtlarından üçünde epigram denilen şiirler var. Bunlar Yunancada belli bir vezinle yazılıyordu ve mezarı yaptırana son derece pahalıya mal oluyordu. Böyle şiiri içeren mezar yazıtlarından biri 20 yaşında vefat etmiş ve arkasında üç öksüz bırakmış Erate isimli bir kadına aitti. Bu örnekte olduğu gibi neredeyse 2000 yıl öncesinde yaşanmış acı ve zamansız bir ölümü anlatan dokunaklı dizeleri yüzlerce yıl sonra ilk kez siz okuyor ve bunu bilim dünyasıyla paylaşıyorsunuz.

İPEKNEWS

Bozkırda Uzun Yürüyüş: Eskişehir’de Yeni Yazıtların Keşfi

İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hale Güney, Eski Çağ Tarihçisi olarak Eskişehir’de gerçekleştirdiği “Mihalıççık İlçesi Epigrafik Yüzey Araştırması” hakkında bilgi verdi.

Öncelikle yaptığınız çalışmalar hangi dönemi ve bölgeyi kapsamaktadır?

Projemiz Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni ile bilimsel başkanlığımda Eskişehir İli’ne bağlı Mihalıççık ilçesini kapsacak şekilde yüzey araştırması olarak yürütülmektedir. Dönem itibariyle Hellenistik ve Roma dönemlerine odaklanmakla birlikte şu ana kadar bulduğumuz yazıtların tamamı Roma dönemine aittir (M.S. I. ve III. Yüzyıllar)

Proje hakkında bilgi verir misiniz?

Bu proje bugün Eskişehir’in kuzeydoğusunda bulunan Mihalıççık ilçesinde 2014 yılında ilk sezonu gerçekleştirilen ve 2018 yılına kadar sürdürülmesi planlanan epigrafik yüzey araştırması ile bölgede henüz keşfi yapılmamış. Yunanca ve Latince yazıtların keşfedilmesini, bulunan yazıtların Türkçeye ve İngilizceye transkripsiyonunun yapılarak epigrafik açıdan analiz edilmesini ve son olarak yazıtları bölge çalışmaları kapsamında yorumlayarak Phrygia, Galatia ve Bithynia bölgeleri üzerine yapılan araştırmalara yeni bir katkı sağlamayı amaçlamaktadır.

Hangi yazıtlar üzerinde çalışıyorsunuz?

2014 yılı sezonunda fragmanlar dâhil tamamı Antik Yunanca yayımlanmamış 22 yeni yazıt keşfettik. Bulduğumuz yazıtları kayıt altına alarak araştırma sonuç raporumuzu Bakanlık’a ve Eskişehir Arkeoloji Müzesi’ne ilettik. Yazıtların on tanesi bir nekropol yani mezar alanında bulundu. Diğerleri de köylerde devşirme malzeme olarak (duvarda, merdiven basamağı olarak vs.) tespit edildi. Yazıtların tamamı mezar yazıtları yani yaklaşık 2000 yıl önce bölgede yaşamış kişilere ait mezar taşlarıdır. 2014 yılı buluntularımız iki ayrı yayın halinde uluslararası indekslerce taranan dergilerde yayımlanmak üzere yayıma hazırlık aşamasındadır.

Yüzey araştırmalarının tarih araştırmalarına katkısı nedir?

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan Hoca’nın da belirttiği gibi yüzey araştırmaları bizim alanımızda bilimsel bir araştırmanın ilk aşamasıdır. Yüzey araştırması bir bölgenin arkeolojik potansiyelini ortaya koymada son derece etkilidir ve çalışılan bölgede ileride sistematik bir kazı yürütülüp yürütülemeyeceği konusunda bilimsel veriler sunarak size yol gösterir. Mihalıççık, Antik Çağ’da Phrygia, Bithynia ve Galatia bölgelerinin çakıştığı son derece önemli bir geçiş bölgesinde bulunmasına rağmen bugüne kadar epigrafya odaklı bir araştırma yapılmamıştır. Mihalıççık’ın kuzeyi ve kuzeydoğu kısımları Roma/Bizans dönemindeki doğu askeri rotası ya da diğer adıyla “Hac yolu” üzerinde kaldığı için önemli bir mevkideydi. Bölgedeki yerel halkı önceleri Phrygler oluşturuyordu. Ancak M.Ö. III. yüzyılda Orta Avrupa’dan gelen Galat kabilelerinin yerleşmesiyle bu durum değişti.

Roma döneminde bu bölge Roma imparatorluk mülkü olan ve isimleri bilinmeyen yedi köyden oluşan Choria Considiana’nın kuzeyine ve görünüşe göre Beyköy, Güreş ve İkizafer köyleri ve çevresini kapsayan bir diğer mülke (Plancius) ev sahipliği yapıyordu. Bu nedenle söz konusu yüzey araştırması bu iki mülk hakkında çok sınırlı olan bilgilerimize yenilerini ekleyerek bu mülklerin nasıl işletildiğini, ekonomik kaynaklarının neler olduğunu ve mülk sakinlerinin sosyal ve ekonomik durumunu aydınlatacak potansiyele sahiptir. Dolayısıyla, bütün bu unsurlar bölgeden elde edilecek epigrafik malzemenin önemini artırmaktadır. Bulunan ve bulunacak olan yazıtlar sadece bölgenin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı hakkında değil, ayrıca Galat isimleri, bölgedeki diğer yerel isimler ve isimleri ve lokasyonu bilinmeyen köy yerleşimlerine ilişkin önemli veriler sunacak potansiyele sahiptir.

Bu kapsamda yazıtlar bahsedilen konular hakkında veri sunacak en önemli malzeme grubudur. Ayrıca araştırmanın bölgede Phryg dinsel ve kültürel öğelerinin ne kadar devam ettiği ve bölgenin ne oranda Galat kültürünün etkisinde kaldığı konusunu da aydınlatabileceği öngörülmektedir. Sonuç olarak projemiz Roma Dönemi Anadolu’sundaki kırsal ekonomi, sosyo-kültürel yapı, Yunan ve Latin dili onomastik çalışmalarına katkı sağlamayı hedeflemektedir.

Türkiye’de bu tür çalışmalar nasıl ve ne tür zorluklarla yapılıyor?

Bu çalışmaları yürütmek için elbette araştırma fonlarına ihtiyaç var. Tübitak ve Türk Tarih Kurumu gibi kurumların araştırma desteklerine başvuruyoruz. Bağlı bulunduğumuz üniversitelerin bilimsel araştırma projeleri koordinasyon birimine başvuruda bulunabiliyoruz. Bir başka alternatifi ise çeşitli kurum ve kuruluşlardan sponsorluk almak. Biz 2014 yılında son derece mütevazı bir bütçe ile oldukça verimli bir sezon gerçekleştirdik. Yeri gelmişken burada sağladıkları izin için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na teşekkür ederim. 2014 yılı sezonumuz tamamen İpek Üniversitesi araştırma fonu ile desteklendi. Bu vesile ile projemize inanarak maddi-manevi desteğini esirgemeyen başta Rektörümüz Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan’a ve üniversitemize teşekkürü bir borç bilirim.

Çalışmada nasıl bir yöntem kullanıyorsunuz?

Araştırma yapılan bölgelerde koruma kurullarının sit alanı ilan ettiği ve daha önce herhangi bir bilimsel araştırma yapılamamış mevkiler elbette önceliğimiz oluyor. Mihalıççık’ta bu şekilde Eskişehir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü tarafından tespit edilip tescil edilen pek çok sit alanı bulunmaktadır. Bunun dışında köylerde bir fizibilite çalışması yapıyoruz. Muhtarlıklara ve yöre halkına yakın çevrelerinde epigrafik bir malzemeye rastlayıp rastlamadıklarını soruyoruz. Bu tür antik dokunun olduğu yerlere odaklanarak o bölgeyi yürüyerek yani  adım adım tarıyoruz. Yazıtlar bulunduktan sonra ise envanter çalışması kapsamında fotoğraflanıyor, ölçüleri kaydediliyor, yazıtın ilk okuması ve GPS ölçümleri yapılıyor. Son olarak da yazıtın kâğıt kopyası yani estampajı alınıyor.

Siz sahada çalışırken yöre sakinlerinin tepkisi nasıl oluyor?

Tabi son derece “meraklılar”. Öyle sanıyorum eskiden daha yardımsever ve iyi niyetli yaklaşımlar oluyordu. Şimdi kendilerine amacımızı anlatmamıza rağmen bizi hazine avcısı gibi görüyorlar. Maalesef araştırma yaptığımız yerlerde metrelerce derinlikte açılmış kaçak kazı çukurları gördük. Bölgede kaçak kazılar son yıllarda ciddi miktarda artmış durumda. Dolayısıyla köylüler bize fayda sağlayacak yazıt bulunan mevkileri bilseler de paylaşmak istemeyebiliyorlar. İncelediğimiz bir yazıt özellikle kaçak kazılar sırasında parçalanmış haldeydi. Yazıtı bir puzzle gibi toparlamak ve okumak çok uğraştırdı. Sonunda da maalesef eksiklerle yazıtın transkripsiyonunu yapabildik. Sonuçta iki kat işimiz zorlaştı. Bütün bu tahribatı elbette Bakanlık raporumuzda belirttik. Bölge insanına tarih bilincinin verilmesi gerekiyor. Yoksa içinde altın olduğunu zannedip yazıtı taşıyan doğal taş bloğunu balyozla parçalayan zihniyetle maalesef hep karşılaşacağız. Arazideyken yakaladığımız her fırsatta 7’den 70’e yöre halkıyla konuşmaya ve tarihi dokunun ve eserlerin önemini anlatmaya çalışıyoruz.

Yazıtlara yönelik bir yüzey araştırması yapan bilim insanı olarak nasıl bir heyecan yaşıyorsunuz? Meslektaşlarınızı bu sahada çalışmaya özendirmek adına neler söylersiniz?

Yüzey araştırmaları genellikle yaz aylarında ortalama 40 dereceye varan sıcakta (bazı bölgelerde bu sıcaklık elbette daha fazla) ve çoğunlukla yerleşim merkezlerinden uzakta yapılan son derece yorucu ve emek isteyen araştırmalar. Saatlerce yakıcı güneşin altında çalışmanız ve kilometrelerce yürümeniz gerekiyor. Zaman zaman tehlikeleri de barındırıyor. Kazaya sebebiyet verecek kadar bozuk yollar, akrep, yılan, zehirli kene vs. Ama bütün bunlara rağmen yeni yazıtlar keşfetmenin verdiği heyecan ve mutluluk paha biçilemez. Neredeyse 2000 yıl öncesinde taşa yazılmış satırları okumak ve unutulup gitmiş yosun bağlamış o satırlara yeniden ses vermek çok güzel.

Ayrıca arazi çalışmaları ister kazı ister yüzey araştırması olsun bizim için rutin ve zaman zaman boğucu ofis yaşamından kaçma fırsatı bulduğumuz bir mola. Gürültülü şehir yaşamından sonra gittiğinizde dünyanın aslında ne kadar sessiz bir yer olduğunun farkına vardığınız sanki ayrı bir dünya. Bir de o sessizlikte alınan molalarda ardıç ağaçlarının dibinde demleyip içtiğiniz çay gibisi yok. Şimdiden 2015 sezonumuzu sabırsızlıkla bekliyorum. Tabi çalıştığınız ekibin iyi ve uyumlu olması da önemli. Mesela araştırma ekibimizde Tarih Bölümümüzde Araştırma Görevlisi olan Erman Yanık da yer alıyor. 2014 sezonunda ilk defa bir yüzey araştırmasında yer almasına rağmen gerçekten çok iyi iş çıkardı ve araziyi de çok sevdi. Öyle sanıyorum ki Erman’a şimdi “hadi yarın araziye çıkıyoruz” desem tek soru sormadan hemen gelir.

Yazıtlarda ortaya çıkan özel an ve anılardan anekdotlarınız var mı örnekler verebilir misiniz?

Bulduğumuz mezar yazıtlarından üçünde epigram denilen şiirler var. Bunlar Yunancada belli bir vezinle yazılıyordu ve mezarı yaptırana son derece pahalıya mal oluyordu. Böyle şiiri içeren mezar yazıtlarından biri 20 yaşında vefat etmiş ve arkasında üç öksüz bırakmış Erate isimli bir kadına aitti. Bu örnekte olduğu gibi neredeyse 2000 yıl öncesinde yaşanmış acı ve zamansız bir ölümü anlatan dokunaklı dizeleri yüzlerce yıl sonra ilk kez siz okuyor ve bunu bilim dünyasıyla paylaşıyorsunuz.

İPEKNEWS

Ah Muhsin Ünlü’nün 2003’te Verdiği Röportaj

Murat Menteş: Ah Muhsin Ünlü gerçek adınız bu olamaz, değil mi?

Ah Muhsin Ünlü: Muhsin benim oyuncak kedimin adı. Ona da bizim pastacı Muhsin ağabeyden geçmişti. Şiir yazmaya başladıktan sonra bir isim ihtiyacı hâsıl oldu.

Murat Menteş: Neden?

Ah Muhsin Ünlü: Bilemiyorum, oldu işte. [sıkıntılı bir sessizlik ve Ah Muhsin Ünlü kafasını bir meteoru yoklar gibi evirip çeviriyor.]

Murat Menteş: Rahat olun lütfen.

Ah Muhsin Ünlü: Mantıklı bir gerekçe arıyorum ama yok, bulamıyorum.

Murat Menteş: Adınızın başında “ah” var, bir kısaltma mı bu?

Ah Muhsin Ünlü: Yo, işin o kısmı hiç karışık değil. Göründüğü gibi, “ah” o. “ah”tan ibaret. Bir nida kırıntısı.

Murat Menteş: “Gidiyorum Bu” adlı kitabındaki şiirler 1993-1998 yılları arasında yazılmış. Öncelikle bu pırıltılı şiirlerin yazılış macerasından bahseder misiniz?

Ah Muhsin Ünlü: Elbette bir şiir kitabı yazmak üzere başlamadım işe. Şiir yazıyordum sadece. Kitaptaki şiirlerin yüzde 75 kadarını tamamladıktan sonra bunların bir kitapta bir araya getirilebileceği fikri doğdu. Bu konuda herhangi bir hesap yapmadım. Bir noktadan sonra iş bitti. İşin ne olduğunu, neye hizmet ettiğini, sonradan gördüm. Bu anlamda sonradan görmelikten kurtulamadım yani.

Murat Menteş: “Gidiyorum Bu”yu kendiniz yayınladınız. Neden bir yayınevine bu yetkiyi vermediniz?

Ah Muhsin Ünlü: Bir-iki yere gittim, ilgilenilmedi çeşitli gerekçelerle.

Murat Menteş: Gerekçeler?

Ah Muhsin Ünlü: Açıkçası, bir yayınevi hiç ilgilenmedi, dosyama dahi bakmadılar. İki kapısı vardı yayınevi binasının. Dışarıda bir kapı vardı, küçücük bir holden sonra bir kapı daha vardı ki ben o ikinci kapıdan giremedim bile. Sekretere yaklaşamadım bile yani. Bana uzaktan uzağa 2001 yılına kadar şiir kitabı basmayacaklarını söylediler. Ben de “eyvallah” dedim, geri döndüm. Sonra yeni şafak gazetesinde bir röportaj gördüm. Bir yayınevi sahibi, hazırladıkları şiir kitapları dizisinden söz ediyordu ve “şiir kitabı yayımlamak risklidir ama biz genç şairlerin kitaplarını korkusuzca yayınlıyoruz” diyordu. Ben de kalktım gittim. Onlar da sağolsunlar bana Bursa’daki bir adamın adresini verdiler. Herhalde bu dizinin edisyonuyla o zat ilgileniyordu, ismini bilmiyorum. Dosyamı Bursa’ya postalamadım. Aslında kitap çıkarabilmek için çok uğraşmadım. Çünkü nasıl olsa bu şiirler iyiydi ve nasıl olsa bir şekilde çıkacaklardı. Nitekim bak şimdi bunlar hakkında konuşuyoruz. Kaç sene sonra, nereden nereye. Bunu biliyordum ya da daha mütevazı bir ifadeyle, seziyordum. Bir başka yayınevi yetkilisi de bana “bu şiirler ortalama şiir beğenisine uygun değil” demişti. Sanırım bu şiirleri ayıp kapsamında değerlendirdi.

Murat Menteş: Ortalamayı tutturamadığınızı mı söyledi yani?

Ah Muhsin Ünlü: Anladığıma göre, bu şiirlerin yer aldığı bir kitabın okur karşısında savunulamayacağını söylemek istedi. Yani birisi çıkıp “bunlar ne? Böyle bir kitabı nasıl basarsınız?” dediği zaman “boş bulunduk bastık, kem küm” demek zorunda kalmamak için tehlikeyi baştan savdılar.

Murat Menteş: Siz de kitabınızı kendiniz yayımladınız.

Ah Muhsin Ünlü:  Aynen. Şimdi de balkonda çürüyorlar.

Murat Menteş: Vay canına. Peki kitabı almak isteyenler…

Ah Muhsin Ünlü: Bulamazlar ki, nereden bulacaklar?

Murat Menteş: Size ulaşmak isterler belki?

Ah Muhsin Ünlü: Bana ulaşmak için kendilerinden geçeceklerini sanmıyorum. Ne bileyim, bilmiyorum. Belki delikanlı bir yayınevi kitabı alıp dağıtmak ister, parayı da kırışırız.

Murat Menteş: Şiirlerinizde trajedi ve humor var.

Ah Muhsin Ünlü: Bir arkadaşım şiirlerimi okuyup okuyup gülüyor ama nasıl kahkahalar atıyor. Doğrusu çok bozuluyorum ona. Hâlbuki komedi-şiiri diye bir şey yoktur. Trajik olanın gönülden ifşası humoru açığa çıkarır. Humor olsun diye bir ifade kurulamaz; bir ifade gereğinden kıvamlı ve güçlü ise humora varılabilir.

Murat Menteş: Trajedi sence kime aittir? Şaire mi, çağa mı, topluma mı?

Ah Muhsin Ünlü: Olu’un dönmesi için sert şeyler olması lazım. Allah’ın planlayarak oldurduğu şeylerin hepsi, yalnız başına bir insan için oldukça sert şeylerdir. Her şey, en ufak günlük yaşamsal faaliyetler…

Murat Menteş: Mesela?

Ah Muhsin Ünlü: Su içiyorsun ve su nefes boruna kaçmıyor. Orada trajik bir potansiyel var. Algılamayla ilgili bir şey bu. Ben bunu daha çok Nietzsche’nin trajiği üzerinden düşünüyorum. Yani kişi istekleriyle âlemin istekleri arasında kalmamalı. Allah’ın muradı ile senin nefsinin etkisiyle istediklerin çatıştığı zaman trajedi doğar. Ayrıca paran az olduğu halde minibüse değil taksiye binmek istiyorsundur, al sana trajik bir durum. Nefsinle karşı karşıya geldiğin an trajiktir. Senden ayrı bir nefsin var. Senden ayrı bir nefsin var. Kalp var, akıl var. İbn-i arabi bunları anlatıyor ama çok karışık. Sen iki şey yapabilirsin, 1. Nefsine yenilirsin, 2. Allah’ın yardımıyla nefsinin taleplerinin hakkından gelirsin. Nefsine karşı ne kadar güçlü hamleler yapabilirsen o kadar humor çıkar ortaya. Benim anladığım bu.

Murat Menteş: Sanırım humor, nefis karşısında mevzi kazanıldığında açığa çıkan şeylerden biri sadece, başka kazanımlar da olsa gerek.

Ah Muhsin Ünlü: Eyvallah, tabii ki öyle.

Murat Menteş: 2000 yılında yayınlanan bu kitaptaki şiirlerin sonuncusu 1998’de yazıldı ve o zamandan beri pek bir şey yazmadınız…

Ah Muhsin Ünlü: Zurnanın zırt dediği yere mi geliyoruz?

Murat Menteş: Ne?

Ah Muhsin Ünlü: Zurna.

Murat Menteş: [Birileri bize çay getirsin diye çığlıklar atıyorum ve sağa sola telefon açıyorum fakat çay may gelmiyor. Sonunda teybi kapatarak gidip kendim alıyorum. “önce çaylar bozuldu”, çünkü çaycılar uzaya gitti…]

Şiir maceran nasıl başladı?

Ah Muhsin Ünlü: Tane tane anlatayım. Biz Eskişehir’de öğrenciydik. Ben iletişim fakültesi reklam bölümünde okudum. Orada biz dellendik: “film yapalım, film yapalım…” neyimizeyse, yani ne filmiyse. İstanbul’a gidip bir şekilde yerleşmemiz lazımdı. 1997 yazında 3-4 arkadaş geldik, burada küçük bir reklam ajansı kurduk: son ajans. so-najans. Ulama var yani. Reklamcılar geyiklerle uğraşır, biliyorsun. Biz her şeyin çok kolay olacağını düşünüyorduk. Paralar gelecekti ve biz paralarla film çekecektik. Paralar gelmediği gibi, gitmeye, bitmeye başladı. Can havliyle 1997 kışında biz televizyon senaryoculuğu işine bulaştık. Ben bu arada ite kaka şiire devam ediyordum. Fakat daha sonra profesyonel iş hayatı can sıkmaya başladı ve artık enikonu televizyon yazarı olma noktasına gelmiştik. Bir tercih yapmak durumundaydım artık. Bir yandan televizyona senaryo yazıp öbür yandan da şiirler uğraşmak olmuyordu. Olmaz, olmadı, olmayacak. Sünnetullah’a aykırı. Yapılıyor ama işte galiba iyi olmuyor. Şimdi ahkam kesmek istemiyorum ama.. Anlatabiliyor muyum? Çok kimse hem profesyonel reklam ya da televizyon yazarlığı yapıp hem de şiirle uğraşıyor. O ikisinin bir arada durmaları mümkün değildi; 1998’de şiiri bıraktım. 1993’te şiir yazmaya başlamıştım ve 5 sene uğraşmıştım. 5, yuvarlak bir sayı. Neyse, bitti işte. Son şiiri de yazık bitirdik, bağladık çok şükür. Böylece Ah Muhsin Ünlü adlı arkadaşın şiir macerası bir ara vermiş ya da sona ermiş oldu.

Murat Menteş: Bundan sonra şiirlerini Ah Muhsin Ünlü imzasıyla yayınlamayacak mısın?

Ah Muhsin Ünlü: Çok mu önemli? Herif o kadar şahane şiirler yazıyor ki, belki ona bir fırsat daha verilir. Televizyon öyle bir şey ki insanın bünyesi kaldırmıyor. Olmuyor, olamıyor, yapamıyorum; onların istediği şeyi yazamıyorum. Bu arada şu mikro teyp vasıtasıyla söyleyeyim: Ah Muhsin Ünlü adını, şiirlerle beraber, şiire meraklı fakat yeteneksiz bir zengin çocuğuna makul bir meblağ karşılığında devredebilirim yani. [ben gülmekten yerlere yatıyorum.] samimi söylüyorum. Bugüne kadar zaten ortaya çıkmamıştım. Bu röportajı da yapmayız, yayınlamayız. Kendime güvenim var, bir adam daha çıkarabilirim.

Murat Menteş: Ah Muhsin Ünlü gibi bir şair daha mı?

Ah Muhsin Ünlü: Çıkar tabii, nedir ki?

Murat Menteş: Mevcut şiir ortamını nasıl değerlendiriyorsun?

Ah Muhsin Ünlü: Ben şiir yazarken dergilerde şiir yazan adamlar vardı. Benimle aynı zamanda şiir yazıyordu birileri. Şöyle düşünüyordum: burada bir tuhaflık var. Ya ben yanlış bir şey yapıyorum ya da… Yazılan şiir açıcı, Türk şiirini kımıldatıcı değil. Ama hayır, ben hata yapmıyordum, mümkün olduğunca şiddetli bir şiir yazıyordum. Prensibim buydu. Kuvvetli bir şiir yazmaya çalışıyordum ve şiirimin ne durumda olduğunun da farkındaydım. Ne yazıyorsun?

Murat Menteş: Alakasız bir not alıyorum, lütfen devam et.

Ah Muhsin Ünlü: Benimle konuşurken başka bir şey düşünme yeteneğini mi belgeliyorsun?

Murat Menteş: “öldürmek kesin konuşmaktır” yazdım.

Ah Muhsin Ünlü: Pardon.

Murat Menteş: Poetik yaklaşımından söz edelim. Huruç dergisi çevresinde neoepik şiirden söz ediliyordu mesela…

Ah Muhsin Ünlü: Evet, ne olduğunu hissediyorum.

Murat Menteş: Şiirlerinde lirizme uzak durmaya çalışıyorsun sanki?

Ah Muhsin Ünlü: Aslında tam değil.

Murat Menteş: Burçak fenomeni var şiirinde. Böyle biri sahiden var mı?

Ah Muhsin Ünlü: Aksi gibi iki tane var.

Murat Menteş: Şiirlerindeki lirizmi humorla, ironiyle, dramatizmle dengeler gibisin.

Ah Muhsin Ünlü: Tam olarak kıvıramayacağım şeye bilinçli olarak bulaşmamaya çalışıyorum. Lirizmin zekice kullanıldığında şiiri ciddi şekilde çalıştırıcı öğelerden biri olduğunu ve şiirin doğasına uygun olduğunu düşünüyorum. Benim şiirim şehre çok bağlı, şehirden kopması ve lâmekan olması gerek, Zarifoğlu’ndaki gibi. O benim dehşete kapılmama yol açmıştır.

Murat Menteş: Cahit Zarifoğlu’nu çok önemsiyorsun.

Ah Muhsin Ünlü: Çok. Onda beni asıl çeken şey… Zarifoğlu’nun teknik olarak şiirin ne olduğunu çok da umursamadan, şiire canla başla çalıştığını düşünüyorum. Teknokrat şiirden başlayıp edebiyat âleminin kadife koltuklarına varan o sinir bozucu yola hiç girmemiş. Şiirin tekniği de elbette ciddiye alınmalı ama edebiyat tarihçilerinin, kuramcıların mercek altına alması gereken bir şey bu. Şairin mühendisleşmemesi ve meseleyi fazla aklileştirmemesi gerekir. Bir edebiyat akımının oluşması da bence doğallıkla olur. Derviş edasının şiirden yansımasını umabiliriz, umabilmeliyiz. Sosyoloji denen şeye çok net bir cevap: “kamunun derdine çare bulunur / şu benim derdime çare bulunmaz”. Kamu yönetimi, belediyecilik, toplumlararası ilişkiler… Bunlar hep çözümlenebilir şeylerdir diyor yunus, ama ben ne olacağım? Çünkü ideal devlet ya da örgüt olmadı, olması da zorun zoru. Ancak herkes ererse iş değişir. Bu zamanda erenler arasında bile hiyerarşi var. Biri daha çok ermiş, biri daha az.

Murat Menteş: Ece Ayhan’la da şiirsel bir akrabalığınız…

Ah Muhsin Ünlü: Ece Ayhan’ın düşünme biçiminin benim düşünme biçimime çok benzediğini fark ettim. Onunla çok fazla ilgilenirsen kilitleneceğini düşünüyorsun, çünkü senin yazmaya yöneldiğin şeyin aynısı zaten var; otur ve sus gibisinden…

Murat Menteş: Şiir çevrelerinden uzak durdun, nedendir?

Ah Muhsin Ünlü: Şiiri çok yanlış yerden alıyor, şairim diyen insanlar, ağır bir dramatik insanlık durumu gibi alıyorlar. Şiirin bütün sevinçli yanını örtbas ediyorlar. Somurtkanlaştırıyorlar onu, çünkü kendilerini ciddiye alma gayretindeler. Bu da hayati bir tehlike doğuruyor. Durum gittikçe ağırlaşıyor. Şiir yazabilmek için çok acayip acılar içinde kıvranıp çok büyük şeylerin farkına varmış olmak filan gerektiğini; daha kötüsü kendilerinin o acıları çekip gerçeği gördüklerini düşünüyorlar. İşte, yazmışlar ya. Yazmışlar ve olmuş.

Murat Menteş: Ya sen? Yazmaya devam edecek misin? Yazmayı istiyor musun?

Ah Muhsin Ünlü: Kim istemez? ben.. istiyorum.

Murat Menteş: İkinci kitabını çıkaramamış birçok şair var, onlardan biri durumuna düşmek seni endişelendiriyor mu?

Ah Muhsin Ünlü: Düştüm bile. Onlardan biri durumundan kalkmamdan söz edilebilir ancak. Şiir şairin hayatında kendi dışında çok az şeyin durmasına rıza gösteriyor. Profesyonel ilgi alanlarını reddediyor. Kuma istemiyor. Bunu göze almak lazım.

Murat Menteş: Şiirlerinde İslami motifler var. Allah adı da sık geçiyor.

Ah Muhsin Ünlü: Evet ama bunu fiyaka için yapmadım. “Allah’ın yanına hangi kelimeyi koyayım da çarpıcı olsun, çilek mi diyeyim?” filan yapmadım. Tom Waits…

Murat Menteş: Tom Waits mi?

Ah Muhsin Ünlü: Tom Waits evet. Tom Waits’in verdiği duygu bir sürü şairden, futbolcudan, gazino assolistinden, politikacıdan.. çok daha sağlam, harbi dobra dobra.

Murat Menteş: Modern Türk şiiri ve modernite..

Ah Muhsin Ünlü: Modernle başa çıkabilen tek silahımız şiir. Moderni zıplatan, onunla oynayan bir tek şiir var. Modernle kurduğu bağı belirleyebilen sadece şiir. Trajedinin muhteviyatını fıtrat icabı biliyoruz fakat modernite bunu bize yeniden izah etmeye kalkıştı ve bizim şiirimiz de ona gerekli cevabı vermiştir. Türkiye’de beni hoşnut eden tek şey bu. Asr suresinin hatırlanması çabasıdır şiir.

Murat Menteş: Son olarak ne diyeceksin?

Ah Muhsin Ünlü: Keşke ben daha şiirle doluyken karşılaşsaydık.

 

Murat Menteş

Kılavuz Dergisi, 2003

Ah Muhsin Ünlü’nün 2003’te Verdiği Röportaj

Murat Menteş: Ah Muhsin Ünlü gerçek adınız bu olamaz, değil mi?

Ah Muhsin Ünlü: Muhsin benim oyuncak kedimin adı. Ona da bizim pastacı Muhsin ağabeyden geçmişti. Şiir yazmaya başladıktan sonra bir isim ihtiyacı hâsıl oldu.

Murat Menteş: Neden?

Ah Muhsin Ünlü: Bilemiyorum, oldu işte. [sıkıntılı bir sessizlik ve Ah Muhsin Ünlü kafasını bir meteoru yoklar gibi evirip çeviriyor.]

Murat Menteş: Rahat olun lütfen.

Ah Muhsin Ünlü: Mantıklı bir gerekçe arıyorum ama yok, bulamıyorum.

Murat Menteş: Adınızın başında “ah” var, bir kısaltma mı bu?

Ah Muhsin Ünlü: Yo, işin o kısmı hiç karışık değil. Göründüğü gibi, “ah” o. “ah”tan ibaret. Bir nida kırıntısı.

Murat Menteş: “Gidiyorum Bu” adlı kitabındaki şiirler 1993-1998 yılları arasında yazılmış. Öncelikle bu pırıltılı şiirlerin yazılış macerasından bahseder misiniz?

Ah Muhsin Ünlü: Elbette bir şiir kitabı yazmak üzere başlamadım işe. Şiir yazıyordum sadece. Kitaptaki şiirlerin yüzde 75 kadarını tamamladıktan sonra bunların bir kitapta bir araya getirilebileceği fikri doğdu. Bu konuda herhangi bir hesap yapmadım. Bir noktadan sonra iş bitti. İşin ne olduğunu, neye hizmet ettiğini, sonradan gördüm. Bu anlamda sonradan görmelikten kurtulamadım yani.

Murat Menteş: “Gidiyorum Bu”yu kendiniz yayınladınız. Neden bir yayınevine bu yetkiyi vermediniz?

Ah Muhsin Ünlü: Bir-iki yere gittim, ilgilenilmedi çeşitli gerekçelerle.

Murat Menteş: Gerekçeler?

Ah Muhsin Ünlü: Açıkçası, bir yayınevi hiç ilgilenmedi, dosyama dahi bakmadılar. İki kapısı vardı yayınevi binasının. Dışarıda bir kapı vardı, küçücük bir holden sonra bir kapı daha vardı ki ben o ikinci kapıdan giremedim bile. Sekretere yaklaşamadım bile yani. Bana uzaktan uzağa 2001 yılına kadar şiir kitabı basmayacaklarını söylediler. Ben de “eyvallah” dedim, geri döndüm. Sonra yeni şafak gazetesinde bir röportaj gördüm. Bir yayınevi sahibi, hazırladıkları şiir kitapları dizisinden söz ediyordu ve “şiir kitabı yayımlamak risklidir ama biz genç şairlerin kitaplarını korkusuzca yayınlıyoruz” diyordu. Ben de kalktım gittim. Onlar da sağolsunlar bana Bursa’daki bir adamın adresini verdiler. Herhalde bu dizinin edisyonuyla o zat ilgileniyordu, ismini bilmiyorum. Dosyamı Bursa’ya postalamadım. Aslında kitap çıkarabilmek için çok uğraşmadım. Çünkü nasıl olsa bu şiirler iyiydi ve nasıl olsa bir şekilde çıkacaklardı. Nitekim bak şimdi bunlar hakkında konuşuyoruz. Kaç sene sonra, nereden nereye. Bunu biliyordum ya da daha mütevazı bir ifadeyle, seziyordum. Bir başka yayınevi yetkilisi de bana “bu şiirler ortalama şiir beğenisine uygun değil” demişti. Sanırım bu şiirleri ayıp kapsamında değerlendirdi.

Murat Menteş: Ortalamayı tutturamadığınızı mı söyledi yani?

Ah Muhsin Ünlü: Anladığıma göre, bu şiirlerin yer aldığı bir kitabın okur karşısında savunulamayacağını söylemek istedi. Yani birisi çıkıp “bunlar ne? Böyle bir kitabı nasıl basarsınız?” dediği zaman “boş bulunduk bastık, kem küm” demek zorunda kalmamak için tehlikeyi baştan savdılar.

Murat Menteş: Siz de kitabınızı kendiniz yayımladınız.

Ah Muhsin Ünlü:  Aynen. Şimdi de balkonda çürüyorlar.

Murat Menteş: Vay canına. Peki kitabı almak isteyenler…

Ah Muhsin Ünlü: Bulamazlar ki, nereden bulacaklar?

Murat Menteş: Size ulaşmak isterler belki?

Ah Muhsin Ünlü: Bana ulaşmak için kendilerinden geçeceklerini sanmıyorum. Ne bileyim, bilmiyorum. Belki delikanlı bir yayınevi kitabı alıp dağıtmak ister, parayı da kırışırız.

Murat Menteş: Şiirlerinizde trajedi ve humor var.

Ah Muhsin Ünlü: Bir arkadaşım şiirlerimi okuyup okuyup gülüyor ama nasıl kahkahalar atıyor. Doğrusu çok bozuluyorum ona. Hâlbuki komedi-şiiri diye bir şey yoktur. Trajik olanın gönülden ifşası humoru açığa çıkarır. Humor olsun diye bir ifade kurulamaz; bir ifade gereğinden kıvamlı ve güçlü ise humora varılabilir.

Murat Menteş: Trajedi sence kime aittir? Şaire mi, çağa mı, topluma mı?

Ah Muhsin Ünlü: Olu’un dönmesi için sert şeyler olması lazım. Allah’ın planlayarak oldurduğu şeylerin hepsi, yalnız başına bir insan için oldukça sert şeylerdir. Her şey, en ufak günlük yaşamsal faaliyetler…

Murat Menteş: Mesela?

Ah Muhsin Ünlü: Su içiyorsun ve su nefes boruna kaçmıyor. Orada trajik bir potansiyel var. Algılamayla ilgili bir şey bu. Ben bunu daha çok Nietzsche’nin trajiği üzerinden düşünüyorum. Yani kişi istekleriyle âlemin istekleri arasında kalmamalı. Allah’ın muradı ile senin nefsinin etkisiyle istediklerin çatıştığı zaman trajedi doğar. Ayrıca paran az olduğu halde minibüse değil taksiye binmek istiyorsundur, al sana trajik bir durum. Nefsinle karşı karşıya geldiğin an trajiktir. Senden ayrı bir nefsin var. Senden ayrı bir nefsin var. Kalp var, akıl var. İbn-i arabi bunları anlatıyor ama çok karışık. Sen iki şey yapabilirsin, 1. Nefsine yenilirsin, 2. Allah’ın yardımıyla nefsinin taleplerinin hakkından gelirsin. Nefsine karşı ne kadar güçlü hamleler yapabilirsen o kadar humor çıkar ortaya. Benim anladığım bu.

Murat Menteş: Sanırım humor, nefis karşısında mevzi kazanıldığında açığa çıkan şeylerden biri sadece, başka kazanımlar da olsa gerek.

Ah Muhsin Ünlü: Eyvallah, tabii ki öyle.

Murat Menteş: 2000 yılında yayınlanan bu kitaptaki şiirlerin sonuncusu 1998’de yazıldı ve o zamandan beri pek bir şey yazmadınız…

Ah Muhsin Ünlü: Zurnanın zırt dediği yere mi geliyoruz?

Murat Menteş: Ne?

Ah Muhsin Ünlü: Zurna.

Murat Menteş: [Birileri bize çay getirsin diye çığlıklar atıyorum ve sağa sola telefon açıyorum fakat çay may gelmiyor. Sonunda teybi kapatarak gidip kendim alıyorum. “önce çaylar bozuldu”, çünkü çaycılar uzaya gitti…]

Şiir maceran nasıl başladı?

Ah Muhsin Ünlü: Tane tane anlatayım. Biz Eskişehir’de öğrenciydik. Ben iletişim fakültesi reklam bölümünde okudum. Orada biz dellendik: “film yapalım, film yapalım…” neyimizeyse, yani ne filmiyse. İstanbul’a gidip bir şekilde yerleşmemiz lazımdı. 1997 yazında 3-4 arkadaş geldik, burada küçük bir reklam ajansı kurduk: son ajans. so-najans. Ulama var yani. Reklamcılar geyiklerle uğraşır, biliyorsun. Biz her şeyin çok kolay olacağını düşünüyorduk. Paralar gelecekti ve biz paralarla film çekecektik. Paralar gelmediği gibi, gitmeye, bitmeye başladı. Can havliyle 1997 kışında biz televizyon senaryoculuğu işine bulaştık. Ben bu arada ite kaka şiire devam ediyordum. Fakat daha sonra profesyonel iş hayatı can sıkmaya başladı ve artık enikonu televizyon yazarı olma noktasına gelmiştik. Bir tercih yapmak durumundaydım artık. Bir yandan televizyona senaryo yazıp öbür yandan da şiirler uğraşmak olmuyordu. Olmaz, olmadı, olmayacak. Sünnetullah’a aykırı. Yapılıyor ama işte galiba iyi olmuyor. Şimdi ahkam kesmek istemiyorum ama.. Anlatabiliyor muyum? Çok kimse hem profesyonel reklam ya da televizyon yazarlığı yapıp hem de şiirle uğraşıyor. O ikisinin bir arada durmaları mümkün değildi; 1998’de şiiri bıraktım. 1993’te şiir yazmaya başlamıştım ve 5 sene uğraşmıştım. 5, yuvarlak bir sayı. Neyse, bitti işte. Son şiiri de yazık bitirdik, bağladık çok şükür. Böylece Ah Muhsin Ünlü adlı arkadaşın şiir macerası bir ara vermiş ya da sona ermiş oldu.

Murat Menteş: Bundan sonra şiirlerini Ah Muhsin Ünlü imzasıyla yayınlamayacak mısın?

Ah Muhsin Ünlü: Çok mu önemli? Herif o kadar şahane şiirler yazıyor ki, belki ona bir fırsat daha verilir. Televizyon öyle bir şey ki insanın bünyesi kaldırmıyor. Olmuyor, olamıyor, yapamıyorum; onların istediği şeyi yazamıyorum. Bu arada şu mikro teyp vasıtasıyla söyleyeyim: Ah Muhsin Ünlü adını, şiirlerle beraber, şiire meraklı fakat yeteneksiz bir zengin çocuğuna makul bir meblağ karşılığında devredebilirim yani. [ben gülmekten yerlere yatıyorum.] samimi söylüyorum. Bugüne kadar zaten ortaya çıkmamıştım. Bu röportajı da yapmayız, yayınlamayız. Kendime güvenim var, bir adam daha çıkarabilirim.

Murat Menteş: Ah Muhsin Ünlü gibi bir şair daha mı?

Ah Muhsin Ünlü: Çıkar tabii, nedir ki?

Murat Menteş: Mevcut şiir ortamını nasıl değerlendiriyorsun?

Ah Muhsin Ünlü: Ben şiir yazarken dergilerde şiir yazan adamlar vardı. Benimle aynı zamanda şiir yazıyordu birileri. Şöyle düşünüyordum: burada bir tuhaflık var. Ya ben yanlış bir şey yapıyorum ya da… Yazılan şiir açıcı, Türk şiirini kımıldatıcı değil. Ama hayır, ben hata yapmıyordum, mümkün olduğunca şiddetli bir şiir yazıyordum. Prensibim buydu. Kuvvetli bir şiir yazmaya çalışıyordum ve şiirimin ne durumda olduğunun da farkındaydım. Ne yazıyorsun?

Murat Menteş: Alakasız bir not alıyorum, lütfen devam et.

Ah Muhsin Ünlü: Benimle konuşurken başka bir şey düşünme yeteneğini mi belgeliyorsun?

Murat Menteş: “öldürmek kesin konuşmaktır” yazdım.

Ah Muhsin Ünlü: Pardon.

Murat Menteş: Poetik yaklaşımından söz edelim. Huruç dergisi çevresinde neoepik şiirden söz ediliyordu mesela…

Ah Muhsin Ünlü: Evet, ne olduğunu hissediyorum.

Murat Menteş: Şiirlerinde lirizme uzak durmaya çalışıyorsun sanki?

Ah Muhsin Ünlü: Aslında tam değil.

Murat Menteş: Burçak fenomeni var şiirinde. Böyle biri sahiden var mı?

Ah Muhsin Ünlü: Aksi gibi iki tane var.

Murat Menteş: Şiirlerindeki lirizmi humorla, ironiyle, dramatizmle dengeler gibisin.

Ah Muhsin Ünlü: Tam olarak kıvıramayacağım şeye bilinçli olarak bulaşmamaya çalışıyorum. Lirizmin zekice kullanıldığında şiiri ciddi şekilde çalıştırıcı öğelerden biri olduğunu ve şiirin doğasına uygun olduğunu düşünüyorum. Benim şiirim şehre çok bağlı, şehirden kopması ve lâmekan olması gerek, Zarifoğlu’ndaki gibi. O benim dehşete kapılmama yol açmıştır.

Murat Menteş: Cahit Zarifoğlu’nu çok önemsiyorsun.

Ah Muhsin Ünlü: Çok. Onda beni asıl çeken şey… Zarifoğlu’nun teknik olarak şiirin ne olduğunu çok da umursamadan, şiire canla başla çalıştığını düşünüyorum. Teknokrat şiirden başlayıp edebiyat âleminin kadife koltuklarına varan o sinir bozucu yola hiç girmemiş. Şiirin tekniği de elbette ciddiye alınmalı ama edebiyat tarihçilerinin, kuramcıların mercek altına alması gereken bir şey bu. Şairin mühendisleşmemesi ve meseleyi fazla aklileştirmemesi gerekir. Bir edebiyat akımının oluşması da bence doğallıkla olur. Derviş edasının şiirden yansımasını umabiliriz, umabilmeliyiz. Sosyoloji denen şeye çok net bir cevap: “kamunun derdine çare bulunur / şu benim derdime çare bulunmaz”. Kamu yönetimi, belediyecilik, toplumlararası ilişkiler… Bunlar hep çözümlenebilir şeylerdir diyor yunus, ama ben ne olacağım? Çünkü ideal devlet ya da örgüt olmadı, olması da zorun zoru. Ancak herkes ererse iş değişir. Bu zamanda erenler arasında bile hiyerarşi var. Biri daha çok ermiş, biri daha az.

Murat Menteş: Ece Ayhan’la da şiirsel bir akrabalığınız…

Ah Muhsin Ünlü: Ece Ayhan’ın düşünme biçiminin benim düşünme biçimime çok benzediğini fark ettim. Onunla çok fazla ilgilenirsen kilitleneceğini düşünüyorsun, çünkü senin yazmaya yöneldiğin şeyin aynısı zaten var; otur ve sus gibisinden…

Murat Menteş: Şiir çevrelerinden uzak durdun, nedendir?

Ah Muhsin Ünlü: Şiiri çok yanlış yerden alıyor, şairim diyen insanlar, ağır bir dramatik insanlık durumu gibi alıyorlar. Şiirin bütün sevinçli yanını örtbas ediyorlar. Somurtkanlaştırıyorlar onu, çünkü kendilerini ciddiye alma gayretindeler. Bu da hayati bir tehlike doğuruyor. Durum gittikçe ağırlaşıyor. Şiir yazabilmek için çok acayip acılar içinde kıvranıp çok büyük şeylerin farkına varmış olmak filan gerektiğini; daha kötüsü kendilerinin o acıları çekip gerçeği gördüklerini düşünüyorlar. İşte, yazmışlar ya. Yazmışlar ve olmuş.

Murat Menteş: Ya sen? Yazmaya devam edecek misin? Yazmayı istiyor musun?

Ah Muhsin Ünlü: Kim istemez? ben.. istiyorum.

Murat Menteş: İkinci kitabını çıkaramamış birçok şair var, onlardan biri durumuna düşmek seni endişelendiriyor mu?

Ah Muhsin Ünlü: Düştüm bile. Onlardan biri durumundan kalkmamdan söz edilebilir ancak. Şiir şairin hayatında kendi dışında çok az şeyin durmasına rıza gösteriyor. Profesyonel ilgi alanlarını reddediyor. Kuma istemiyor. Bunu göze almak lazım.

Murat Menteş: Şiirlerinde İslami motifler var. Allah adı da sık geçiyor.

Ah Muhsin Ünlü: Evet ama bunu fiyaka için yapmadım. “Allah’ın yanına hangi kelimeyi koyayım da çarpıcı olsun, çilek mi diyeyim?” filan yapmadım. Tom Waits…

Murat Menteş: Tom Waits mi?

Ah Muhsin Ünlü: Tom Waits evet. Tom Waits’in verdiği duygu bir sürü şairden, futbolcudan, gazino assolistinden, politikacıdan.. çok daha sağlam, harbi dobra dobra.

Murat Menteş: Modern Türk şiiri ve modernite..

Ah Muhsin Ünlü: Modernle başa çıkabilen tek silahımız şiir. Moderni zıplatan, onunla oynayan bir tek şiir var. Modernle kurduğu bağı belirleyebilen sadece şiir. Trajedinin muhteviyatını fıtrat icabı biliyoruz fakat modernite bunu bize yeniden izah etmeye kalkıştı ve bizim şiirimiz de ona gerekli cevabı vermiştir. Türkiye’de beni hoşnut eden tek şey bu. Asr suresinin hatırlanması çabasıdır şiir.

Murat Menteş: Son olarak ne diyeceksin?

Ah Muhsin Ünlü: Keşke ben daha şiirle doluyken karşılaşsaydık.

 

Murat Menteş

Kılavuz Dergisi, 2003

Özhan Eren ile ‘Son Mektup’ filmi üzerine

İlk uzun metraj filmi 120’yi Murat Saraçoğlu ile beraber çeken Özhan Eren şimdi tek başına yönetmen koltuğunda. Aynı zamanda müzisyen, yazar, harita mühendisi, senarist ve yapımcı kimliğiyle de ön plana çıkan Eren’in Çanakkale mücadelesini konu alan filmi Son Mektup, 18 Mart günü vizyona giriyor. Tarihi filmler çekmeye devam edeceğini söyleyen Eren’le, yönetmenlik deneyimini, tarihe merakını ve filmleri üzerine keyifli ve dolu dolu bir röportaj yaptık.

Biz sizi müzisyen, harita mühendisi, yapımcı, yönetmen ve senaristlik gibi farklı özelliklerinizle tanıyoruz. Bundan sonraki kariyerinizde hangi yönünüzün ağır basmasını tercih edersiniz ve siz kendinizi en çok hangi yönünüzle tanımlıyorsunuz?

Memleket evladı, sıradan bir memleket evladıyım. Elim biraz müziğe, biraz sinemaya eriyor. Biraz kitap okuyorum ve yazıyorum. Sen necisin diye sorarlarsa ben aslında hikâye anlatıyorum. Türküyle, şarkıyla hikâye anlatıyorum; kitapla, filmle de anlatıyorum. Ben bu toprakların duygusunu çok önemsiyorum. Bunun aktarılması yönünde Allah’ın bana lütufta bulunduğuna inanıyorum, onu muhafaza etmeye çalışıyorum. Hep söylediğim bir söz var: ‘Ayağımı toprağımıza sağlam basmaya çalışıyorum.’ Diri durmaya, gönlümü kirletmemeye çalışıyorum ve gayret ettikçe Allah veriyor. Yoksa bunların hiçbiri kul işi değildir. Kul işi olsaydı ben her gün türküler yazardım, her sene çok güzel filmler yapardım. Bunlar nasiptir. Biz gayret ediyoruz Allah’ta lütfediyor.

Son Mektup ikinci yönetmenlik deneyiminiz. Fakat ilk defa yalnız çekiyorsunuz. Dümene tek başına oturmanızın artıları ve eksileri neler oldu?

Zor oldu. Fakat dünyanın neresine giderseniz gidin ciddi bir şey yapmaya çalıştığınız zaman zorluklar da peşinden gelir. Bu doğaldır; nimet, külfet dengesi vardır. Biz büyük bir nimetin peşindeyiz. Özellikle genç nesillere duygu anlamında, motivasyon anlamında, yaşadıkları toprakları hissetmeleri anlamında, inşallah bir bütün olarak proje tasarladık. Seneler süren bir şey. Oturduğum yerden yapayım, yorulmayayım diyeceğimiz şeyler değil. Çok yoruldum, çok gayret ettim. Böyle olmasıda gerekiyor zaten. Ciddi yapılan her işin tecrübesi kalır geriye. Japonların bir sözü vardır: ‘Zaferlerden az, yenilgilerden çok ders çıkartırız’ diye. Yenile yenile, noksanlarımızı göre göre yol alıyoruz. Bizim kültürün inandığım bir sözüdür: ‘Hatadır her dem kârımız’ der. Biz hata yaptıkça tabii ki ders almak şartıyla her zaman daha iyiye daha iyiye gidilir. Dünyanın her yerinde böyledir, bizde de böyledir. Yaptım, piştim, oldum hiçbir zaman öyle bir şey olmaz. Önemli olan her seferinde hatalarımızı görerek daha iyiye gitmektir.

Son Mektup filminin çekimleri ne kadar sürdü?

120 filminin 2008’de vizyonu bitince başladım ve o tarihten beri devam etti. Çünkü çok önemsediğim bir yapım. Bir kere konusu itibariyle Çanakkale Deniz Zaferi’ne odaklı ve tarihi alt yapısı olan bir filmdir. Mesuliyeti var bu işin. Dünyanın en büyük fedakârlık destanlarından birini anlatmaya cüret ediyorsunuz. O zaman vaktiniz ve naktiniz sonuna kadar tüketilmesi gerekiyorsa bunları göze alacaksınız. Ondan sonra da gayret bizden takdir Allah’tan deyip bekleyeceksiniz.

Tarihe yakınlığınızı ve tarihi konuları mesele edindiğinizi sıklıkla görmekteyiz. Sinemayı seçmenizi daha geniş kitlelere sesinizi duyurmak olarak yorumlayabilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Bir numaralı sanattır sinema. Ve sanatı öyle ortaya güzellik olsun gibi görmüyorum. Çok kadim tartışmadır; sanat sanat için midir, toplum için midir? Bizim gibi yeni gelişmekte olan ülkelerde bir duyguyu, bir görgüyü aktarmada en temel vasıtalardan bir tanesidir, hatta ilkidir benim için. Ama benim için sinema yapmak amaç değildir araçtır, vasıtadır. Ben sinemacı değilim, ben müzisyen değilim. Mesela türkü de benim için amaca odaklıdır. Gönülde yer ediyorsa türkü türküdür.

İki filminizin de ortak teması aşk üzerine. Fakat sadece karşı cinse duyulan muhabbet değil, bu ülke için mücadele edenlerin vatan aşkını da öncelendiğini görüyoruz.

Evet, filmlerimde aşk yönü birinci sıradadır. Aşk deyince karşı cinsle olan muhabbeti anlıyoruz. Hâlbuki aşk vatandır, çocuklardır; karşı cinsle olan çok aşk değildir. Son Mektup’ta da vatan aşkı var. Filmi genel olarak tanımlarsam fedakâr bir neslin hikâyesidir. O da film konusu değildir. O zaman ne diyeceğiz? Bir şeylerden bahsettiğimiz zaman herkes de kendi meşrebine göre bir tarafını çekiyor. Biz sevda diyoruz. Demek ki burada büyük bir aşk var. Aşktan kastımız vatan, vatan dediğimiz de taş toprak değil üzerinde yaşayan insanlar, onların değerleri, görgüleri birbirlerine ilgileri, samimiyetleri, sevgileri. O varsa vatan vatandır, o yoksa toprak parçasına vatan demenin bir alemi yok.

Şimdiye kadar çekilen Çanakkale filmleri ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Çok fazla Çanakkale ile ilgili film çekildiğini düşünmüyorum, sayılı filmler var. Tarihi olarak da kayda değer filmlerimiz yok. Bilen için Çanakkale’den yüz tane film çıkar. Bin tane hikâyesi var. Çanakkale tek başına anlatılamaz. Anlatılan, bir yönü olacaktır.

Film çekmeye bu istikamette mi devam edeceksiniz yoksa farklı projelerde görebilecek miyiz sizi?

Benim alanım yakın tarih ve çekersem yine bu alanda devam edeceğim.

Zehra Ayçiçek 17.03.2015

FİLM ARASI DERGİSİ

Özhan Eren ile ‘Son Mektup’ filmi üzerine

İlk uzun metraj filmi 120’yi Murat Saraçoğlu ile beraber çeken Özhan Eren şimdi tek başına yönetmen koltuğunda. Aynı zamanda müzisyen, yazar, harita mühendisi, senarist ve yapımcı kimliğiyle de ön plana çıkan Eren’in Çanakkale mücadelesini konu alan filmi Son Mektup, 18 Mart günü vizyona giriyor. Tarihi filmler çekmeye devam edeceğini söyleyen Eren’le, yönetmenlik deneyimini, tarihe merakını ve filmleri üzerine keyifli ve dolu dolu bir röportaj yaptık.

Biz sizi müzisyen, harita mühendisi, yapımcı, yönetmen ve senaristlik gibi farklı özelliklerinizle tanıyoruz. Bundan sonraki kariyerinizde hangi yönünüzün ağır basmasını tercih edersiniz ve siz kendinizi en çok hangi yönünüzle tanımlıyorsunuz?

Memleket evladı, sıradan bir memleket evladıyım. Elim biraz müziğe, biraz sinemaya eriyor. Biraz kitap okuyorum ve yazıyorum. Sen necisin diye sorarlarsa ben aslında hikâye anlatıyorum. Türküyle, şarkıyla hikâye anlatıyorum; kitapla, filmle de anlatıyorum. Ben bu toprakların duygusunu çok önemsiyorum. Bunun aktarılması yönünde Allah’ın bana lütufta bulunduğuna inanıyorum, onu muhafaza etmeye çalışıyorum. Hep söylediğim bir söz var: ‘Ayağımı toprağımıza sağlam basmaya çalışıyorum.’ Diri durmaya, gönlümü kirletmemeye çalışıyorum ve gayret ettikçe Allah veriyor. Yoksa bunların hiçbiri kul işi değildir. Kul işi olsaydı ben her gün türküler yazardım, her sene çok güzel filmler yapardım. Bunlar nasiptir. Biz gayret ediyoruz Allah’ta lütfediyor.

Son Mektup ikinci yönetmenlik deneyiminiz. Fakat ilk defa yalnız çekiyorsunuz. Dümene tek başına oturmanızın artıları ve eksileri neler oldu?

Zor oldu. Fakat dünyanın neresine giderseniz gidin ciddi bir şey yapmaya çalıştığınız zaman zorluklar da peşinden gelir. Bu doğaldır; nimet, külfet dengesi vardır. Biz büyük bir nimetin peşindeyiz. Özellikle genç nesillere duygu anlamında, motivasyon anlamında, yaşadıkları toprakları hissetmeleri anlamında, inşallah bir bütün olarak proje tasarladık. Seneler süren bir şey. Oturduğum yerden yapayım, yorulmayayım diyeceğimiz şeyler değil. Çok yoruldum, çok gayret ettim. Böyle olmasıda gerekiyor zaten. Ciddi yapılan her işin tecrübesi kalır geriye. Japonların bir sözü vardır: ‘Zaferlerden az, yenilgilerden çok ders çıkartırız’ diye. Yenile yenile, noksanlarımızı göre göre yol alıyoruz. Bizim kültürün inandığım bir sözüdür: ‘Hatadır her dem kârımız’ der. Biz hata yaptıkça tabii ki ders almak şartıyla her zaman daha iyiye daha iyiye gidilir. Dünyanın her yerinde böyledir, bizde de böyledir. Yaptım, piştim, oldum hiçbir zaman öyle bir şey olmaz. Önemli olan her seferinde hatalarımızı görerek daha iyiye gitmektir.

Son Mektup filminin çekimleri ne kadar sürdü?

120 filminin 2008’de vizyonu bitince başladım ve o tarihten beri devam etti. Çünkü çok önemsediğim bir yapım. Bir kere konusu itibariyle Çanakkale Deniz Zaferi’ne odaklı ve tarihi alt yapısı olan bir filmdir. Mesuliyeti var bu işin. Dünyanın en büyük fedakârlık destanlarından birini anlatmaya cüret ediyorsunuz. O zaman vaktiniz ve naktiniz sonuna kadar tüketilmesi gerekiyorsa bunları göze alacaksınız. Ondan sonra da gayret bizden takdir Allah’tan deyip bekleyeceksiniz.

Tarihe yakınlığınızı ve tarihi konuları mesele edindiğinizi sıklıkla görmekteyiz. Sinemayı seçmenizi daha geniş kitlelere sesinizi duyurmak olarak yorumlayabilir miyiz?

Kesinlikle öyle. Bir numaralı sanattır sinema. Ve sanatı öyle ortaya güzellik olsun gibi görmüyorum. Çok kadim tartışmadır; sanat sanat için midir, toplum için midir? Bizim gibi yeni gelişmekte olan ülkelerde bir duyguyu, bir görgüyü aktarmada en temel vasıtalardan bir tanesidir, hatta ilkidir benim için. Ama benim için sinema yapmak amaç değildir araçtır, vasıtadır. Ben sinemacı değilim, ben müzisyen değilim. Mesela türkü de benim için amaca odaklıdır. Gönülde yer ediyorsa türkü türküdür.

İki filminizin de ortak teması aşk üzerine. Fakat sadece karşı cinse duyulan muhabbet değil, bu ülke için mücadele edenlerin vatan aşkını da öncelendiğini görüyoruz.

Evet, filmlerimde aşk yönü birinci sıradadır. Aşk deyince karşı cinsle olan muhabbeti anlıyoruz. Hâlbuki aşk vatandır, çocuklardır; karşı cinsle olan çok aşk değildir. Son Mektup’ta da vatan aşkı var. Filmi genel olarak tanımlarsam fedakâr bir neslin hikâyesidir. O da film konusu değildir. O zaman ne diyeceğiz? Bir şeylerden bahsettiğimiz zaman herkes de kendi meşrebine göre bir tarafını çekiyor. Biz sevda diyoruz. Demek ki burada büyük bir aşk var. Aşktan kastımız vatan, vatan dediğimiz de taş toprak değil üzerinde yaşayan insanlar, onların değerleri, görgüleri birbirlerine ilgileri, samimiyetleri, sevgileri. O varsa vatan vatandır, o yoksa toprak parçasına vatan demenin bir alemi yok.

Şimdiye kadar çekilen Çanakkale filmleri ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Çok fazla Çanakkale ile ilgili film çekildiğini düşünmüyorum, sayılı filmler var. Tarihi olarak da kayda değer filmlerimiz yok. Bilen için Çanakkale’den yüz tane film çıkar. Bin tane hikâyesi var. Çanakkale tek başına anlatılamaz. Anlatılan, bir yönü olacaktır.

Film çekmeye bu istikamette mi devam edeceksiniz yoksa farklı projelerde görebilecek miyiz sizi?

Benim alanım yakın tarih ve çekersem yine bu alanda devam edeceğim.

Zehra Ayçiçek 17.03.2015

FİLM ARASI DERGİSİ

Harun Kolçak ile Her Gün – 2012

İçten, mütevazı, samimi bir insan; başarılı bir besteci, iyi bir şarkıcı ve müzisyen… Harun Kolçak… onun güzel sesi, romantik sözlerle birleşen melodileri; yüreğimize dokunuyor ve ruhumuza işliyor. “yeniden doğuyorum”  isimli albümüyle; yaşanan zor bir sürecin ardından, altı yıl sonra bu hayatın içine yeniden doğmuş gibi adeta.

Öncelikle biraz albümünüzden ve müzikten konuşalım… Beste yaparken ya da albüm hazırlarken, sizi ruhsal olarak besleyen şeyler nelerdir? Yaratıcılığınızı kullanırken nelerden beslenirsiniz?

Harun Kolçak: Tamamen yaşadığım olaylardan, yaşanmışlıklardan ortaya çıkıyor, kurgulamadan. Birikim oluyor. Uykudan fırlayarak beste yaptığım olmuştur. Geceleri, güneş battıktan sonra daha yaratıcı oluyorum.

Yeni albümünüzün ismi “Yeniden Doğuyorum” Bu süreç içerisinde gerçekten yeniden doğduğunuzu hissettiniz mi?

Harun Kolçak: Tabi ki hissettim. Özellikle 2010 yılında çok zor süreçler geçirdim. Annemin vefatı ve ardından ortaya çıkan rahatsızlık benim için zor oldu. Beni, düşünce ve hayata bakış olarak farklı bir yere getirdi. Albüme adını veren, albümün isim şarkısıyla; her biten aşkla bir anlamda ölüp, her yeni aşkla yeniden doğan bir adamı anlattım. Bu şarkı, yaşadığım süreçle de çok uygun olduğu için albüme de o şarkının ismi verildi.

Yaşadığınız bu süreçteki duygularınızı ve yaşadıklarınızı bizimle biraz paylaşır mısınız?

Harun Kolçak: Çok ani bir şekilde annemin ölüm haberini aldım. Orada büyük bir travma yaşadım. Alternatifi olamayacak birinin, hayatımdan çıkışını yaşadım. Sevgilinin ya da arkadaşın alternatifi vardır yaşamda. Ama benim annem gitti. Büyük bir acı yaşadım. İki ay kadar sonra prostat hastalığım ortaya çıktı. Benim için ikinci bir travma oldu bu.

Dünyada, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık insan. Bunu ötelemeyi de beceriyor insan. Hastalıkla, bu gerçekle yüz yüze geliyorsunuz. Bazı şeylerle yüzleşmek durumunda kalıyorsunuz. İki seçeneğim vardı:  Ya acıya katılıp, kendimi yok etmek; ya da yaşama dört elle sarılmaktı. Ben, içimdeki “Tanrısal” güce sarılıp, sonuna kadar yaşamayı seçtim. Hayata bağlanıp; olumsuz kişileri, olayları, mekânları hayatımdan yok etmeye başladım. Uzun süre televizyon seyretmedim. Sadece müzikaller ve komedi filmleri izledim. Beni mutsuz edecek her şeyi ayıkladım hayatımdan.

“Bencil” olmayı öğrendim. Ben olmazsam, benim hayatımda hiçbir şeyin olamayacağını gördüm. Daha aydınlık bir sürece girdim. Bu, bir yaşam tarzına dönüştü, bu şekilde kendime geldim. Her şeye rağmen yaşamam gerektiğini anladım.

Benim avantajım, bir müzik enstrümanı çalabilmemdi. En sıkıldığım anlarda enstrümanıma sarılıyordum. Bu büyük bir avantajdı benim için. Bazen sürekli çalıyordum. Bu her şeyi unutturuyordu. Müzik enstrümanı çalabildiğim için evrene teşekkür ettim. Bir süre sonra hastalığım, çevrem hatırlatmasa hatırlamayacağım bir hal aldı.

Annemi ve onsuzluğu unutamayacağımı, sadece onsuz yaşamaya alışmam gerektiğini idrak ettim. Elli yaşından sonra yepyeni, değişik, eskiye göre daha olumlu, daha aydınlık, daha sevgi dolu, yeni bir süreç başladı benim için.

Bu albümde, sizi diğerlerinden daha çok etkileyen; sizin için biraz daha özel bir şarkı var mı?

Harun Kolçak: Var tabi… ‘Kaybetmem’ şarkısı, tedavi gördüğüm süreçte bestelediğim bir şarkı. Her şeye rağmen ayakta durmayı, her şeye rağmen hayatta kalmayı işlediğim bir şarkı. Farklı bir yeri var bende. Yalnız başına, çaresiz kalan, gözyaşı döktüğü zamanları yaşayan birinin içindeki güce sarılıp; dimdik ayakta durmasını anlatıyor. Samimi bir şekilde, içimden gelerek yazdığım bir şarkı.

Yaz konserleri yapmayı düşünüyor musunuz?

Harun Kolçak: Düşünüyorum. Menajerim bunun üzerinde çalışıyor. Uzun zamandır konser vermedim ve konser vermeyi özledim.

Müzikle iletişim kurmayı seviyorum. Müziğin dili kuvvetli ve evrenseldir. Örneğin: Avustralya’da bir Aborjinle karşılaşsanız, anlaşabileceğiniz tek dil müzik olur. Müzik sayesinde; duygular, düşünceler, pencereler farklı olsa da, herkes aynı frekansı bir yerde yakalıyor ve bir bütünlük oluşuyor. Halkla birlikte kendi bestemi söylediğimde sanki “ibadet” edercesine bir duygu yaşıyorum. Benim ibadetim müzikle oluyor.

Şimdi biraz da hayata dair konuşalım…

Zor zamanlar yaşadığınız o dönemlerde “Neden ben?” diye hiç düşündünüz mü?

Harun Kolçak: Hayır, düşünmedim. Çünkü inanç sistemimden dolayı yaşanan her şeyin bir nedeni olduğunu bildiğim için bu tip travmalara hazırlıklıyım.

Bu tür şeylerle yüz yüze geldiğinizde elbette bu bilinçle olayı karşılayamıyorsunuz çünkü insansınız. İlk başlarda ego ve duygular devreye giriyor. Zamanla, daha evrensel bir düşünceyle yaşayan biri olarak daha iyi atlattım. Tablonun bütününü görerek üstesinden geldim. Hiçbir zaman “neden ben?” demedim. Dünya kurulduğundan beri benim yaşadıklarımı yaşayan insanlar var: Annesini kaybedenler ve amansız hastalığa yakalananlar var.

Harun Kolçak’ın yaşam felsefesi

Sizin şarkılarınızı dinlerken hissettiğim duygu genelde hüzün oluyor. Gündelik yaşamınızda da hüzünlü bir yapınız var mıdır? Yoksa hüzün, sanatsal açıdan size ilham veren bir duygu mudur yalnızca?

Harun Kolçak: Aslında şarkılarımda fazla hüzün yok. Sanırım, benim ses tınımdan kaynaklanıyor bu durum. Tiz seslere çıktığım zaman halk arasında “yanık” denilen bir ses oluyor. Tanıdıklarım, hüzün kadar neşeli biri olduğumu bilir. İkisini bir arada severim. Ben, ilkbaharı ve sonbaharı severim. Yazı ve kışı sevmem. İkisinde de bir aşırılık vardır çünkü.  Yaz, vurdumduymazlığın son noktası; kış da çok melankoliktir. Arkadaşlarımla şakalaşmayı severim ve onları güldürürüm. Bir yanım ilkbahar, bir yanım sonbahardır benim.

Şifa konserleri vermek istiyorum.

Sanat hayatınızda, gerçekleştirmek istediğiniz büyük bir projeniz var mı?

Harun Kolçak: Yaşadığım rahatsızlıktan sonra doğayla ve müzikle bütünleşmenin insana ne kadar şifa getirdiğini deneyimledim. Konserlerime paralel; engelli kişilere, ciddi rahatsızlıkları olan insanlara şifa konserleri vermeyi istiyorum. Profesyonel değil, hizmet anlayışımdan kaynaklanıyor bu düşünce. Şu an bir proje olarak kafamda, bir süre sonra yapmayı planlıyorum.

Harun Kolçak’ın yaşam felsefesini nasıl özetleyebiliriz?

Harun Kolçak: Yapı olarak yalan söylemeyi beceremeyen, dinsel öğretilerde de vurgulandığı gibi kul hakkı yemeyen, elimden geldiğince bütün canlılara yardım etmeye çalışan biriyim. Bu, inancımdan değil, kendi yapımdan kaynaklanıyor. Bu şekilde yaşıyorum.

Kendimi, akışa bırakmış biri olarak tanımlayabilirim. Kendimi, nehrin üzerindeki bir yaprak gibi hissediyorum. Bazen durgun suda gidiyorum bazen daha hareketleniyor. Bazen bir dala takılıyorum, duraklıyorum… Hayata böyle bakıyorum. Nehirle birlikte akıp giden, sürüklenen bir yaprak gibiyim. Teslimiyeti yaşayan biriyim bir anlamda.

Kendi albümünüz ve şarkılarınız dışında, şu sıralar en çok dinlediğiniz albüm ya da şarkı nedir?

Harun Kolçak: Dinlediğim özel bir albüm yok. Üzülerek söylüyorum, belki de ben rastlamadım. Evime alıp dinleyebileceğim bir albüm bilmiyorum. Bunun için üzgünüm. Evde chill out, down müzikleri dinlerim.

Gönlümde yatan müzik rock’tır. Rock müzik, tabuları yıkar. İnsanların, özgür iradelerinin dışında yönetilmesi sistemine başkaldırır. Bir anlamda kozmik bir anarşist sayılabilirim.

Neden rock müzik yapmıyorsunuz?

Harun Kolçak: Son albümde var. İnsanlar, beni daha çok pop müzik kategorisine oturtuyor. Bizim toplumumuz ani değişikliklere hazır değil. Bütün albümlerimin altında rock soundu var ve bu albümde daha belirgin.

Pop müzikteki erozyon ve dejenerelik sebebiyle insanlar alternatif müziklere yöneldi. Konserlerimi seyredenler bilirler. Konserlerde rock tarafım öne çıkar. Bu tarafın en öne çıktığı şarkı 2006 yılındaki Karşıyım Her Şeye‘dir. O şarkıda:

“Karşıyım her şeye karşıyım.Rabbim adaletin bu kadar mı?”

Cümlesi bazı tutucu çevreler tarafından olumsuz değerlendirildi. Mesajım, Rabsal sistemin adaletini unutan insanlaraydı ama ne yazık ki yanlış anlaşıldı.

Harun Kolçak’ın ilgilendiği konular

Harun Kolçak’ın ilgilendiği konular ve hobileri nelerdir?

Harun Kolçak: Belli bir hobim yok. Kitap okumayı, bahçeyle ilgilenmeyi ya da sanatsal faaliyetleri hobi olarak görmüyorum, içimden geliyor. Hobi olarak bakılırsa, baykuş objeleri koleksiyonum var.

Baykuşun sizin için bir önemi var mıdır? Varsa nedir?

Harun Kolçak: Baykuş benim için önemli. Bilgeliği simgeliyor. Anneannemden öyle bir terbiye aldım. Baykuş öttüğü zaman, onlar için de dua ederdi. Anneannem Geliboluluydu. Diğer insanların aksine, orada evlerinin çatısında baykuş olmayan evler üzülürmüş.

Anneannem bana: “Sakın baykuşun uğursuz olduğuna inanma. Yaratılan hiçbir şey uğursuz değildir. Bunu insanlar uydurmuştur.” derdi. Baykuş dövmesi yaptırdım ve bunu bilen arkadaşlarım da bana baykuş getirmeye başladılar. Böylece koleksiyonum oldu.

Baykuş, ölümü haber verdiği için uğursuz derler. Mevlana’nın bakışıyla, ölüm bir düğün günüdür. Yaratana tekrar kavuşmak için bir şölendir.

Biz insanlar, ölüm denen olgudan çok korkuyoruz. Ölüm korkusuyla büyütülüyoruz. Filmlerde, hep kötü ve ölümcül taraf var. Aynı şekilde kitaplarda da… Ve böylece insan da ölüm korkusuyla büyüyor. Bunun başka bir canlıya yüklenmesi, benim inancıma çok ters.

Son olarak, hayranlarınıza İndigo Dergisi aracılığıyla bir mesaj iletmek ister misiniz?

Harun Kolçak: Seviniz, her şeye rağmen seviniz. Ya da en azından sevmeye ve kabullenmeye çalışınız.

İndigo Dergisi olarak, bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Figen Karaaslan 24.07.2012

İNDİGO DERGİSİ

Harun Kolçak ile Her Gün – 2012

İçten, mütevazı, samimi bir insan; başarılı bir besteci, iyi bir şarkıcı ve müzisyen… Harun Kolçak… onun güzel sesi, romantik sözlerle birleşen melodileri; yüreğimize dokunuyor ve ruhumuza işliyor. “yeniden doğuyorum”  isimli albümüyle; yaşanan zor bir sürecin ardından, altı yıl sonra bu hayatın içine yeniden doğmuş gibi adeta.

Öncelikle biraz albümünüzden ve müzikten konuşalım… Beste yaparken ya da albüm hazırlarken, sizi ruhsal olarak besleyen şeyler nelerdir? Yaratıcılığınızı kullanırken nelerden beslenirsiniz?

Harun Kolçak: Tamamen yaşadığım olaylardan, yaşanmışlıklardan ortaya çıkıyor, kurgulamadan. Birikim oluyor. Uykudan fırlayarak beste yaptığım olmuştur. Geceleri, güneş battıktan sonra daha yaratıcı oluyorum.

Yeni albümünüzün ismi “Yeniden Doğuyorum” Bu süreç içerisinde gerçekten yeniden doğduğunuzu hissettiniz mi?

Harun Kolçak: Tabi ki hissettim. Özellikle 2010 yılında çok zor süreçler geçirdim. Annemin vefatı ve ardından ortaya çıkan rahatsızlık benim için zor oldu. Beni, düşünce ve hayata bakış olarak farklı bir yere getirdi. Albüme adını veren, albümün isim şarkısıyla; her biten aşkla bir anlamda ölüp, her yeni aşkla yeniden doğan bir adamı anlattım. Bu şarkı, yaşadığım süreçle de çok uygun olduğu için albüme de o şarkının ismi verildi.

Yaşadığınız bu süreçteki duygularınızı ve yaşadıklarınızı bizimle biraz paylaşır mısınız?

Harun Kolçak: Çok ani bir şekilde annemin ölüm haberini aldım. Orada büyük bir travma yaşadım. Alternatifi olamayacak birinin, hayatımdan çıkışını yaşadım. Sevgilinin ya da arkadaşın alternatifi vardır yaşamda. Ama benim annem gitti. Büyük bir acı yaşadım. İki ay kadar sonra prostat hastalığım ortaya çıktı. Benim için ikinci bir travma oldu bu.

Dünyada, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık insan. Bunu ötelemeyi de beceriyor insan. Hastalıkla, bu gerçekle yüz yüze geliyorsunuz. Bazı şeylerle yüzleşmek durumunda kalıyorsunuz. İki seçeneğim vardı:  Ya acıya katılıp, kendimi yok etmek; ya da yaşama dört elle sarılmaktı. Ben, içimdeki “Tanrısal” güce sarılıp, sonuna kadar yaşamayı seçtim. Hayata bağlanıp; olumsuz kişileri, olayları, mekânları hayatımdan yok etmeye başladım. Uzun süre televizyon seyretmedim. Sadece müzikaller ve komedi filmleri izledim. Beni mutsuz edecek her şeyi ayıkladım hayatımdan.

“Bencil” olmayı öğrendim. Ben olmazsam, benim hayatımda hiçbir şeyin olamayacağını gördüm. Daha aydınlık bir sürece girdim. Bu, bir yaşam tarzına dönüştü, bu şekilde kendime geldim. Her şeye rağmen yaşamam gerektiğini anladım.

Benim avantajım, bir müzik enstrümanı çalabilmemdi. En sıkıldığım anlarda enstrümanıma sarılıyordum. Bu büyük bir avantajdı benim için. Bazen sürekli çalıyordum. Bu her şeyi unutturuyordu. Müzik enstrümanı çalabildiğim için evrene teşekkür ettim. Bir süre sonra hastalığım, çevrem hatırlatmasa hatırlamayacağım bir hal aldı.

Annemi ve onsuzluğu unutamayacağımı, sadece onsuz yaşamaya alışmam gerektiğini idrak ettim. Elli yaşından sonra yepyeni, değişik, eskiye göre daha olumlu, daha aydınlık, daha sevgi dolu, yeni bir süreç başladı benim için.

Bu albümde, sizi diğerlerinden daha çok etkileyen; sizin için biraz daha özel bir şarkı var mı?

Harun Kolçak: Var tabi… ‘Kaybetmem’ şarkısı, tedavi gördüğüm süreçte bestelediğim bir şarkı. Her şeye rağmen ayakta durmayı, her şeye rağmen hayatta kalmayı işlediğim bir şarkı. Farklı bir yeri var bende. Yalnız başına, çaresiz kalan, gözyaşı döktüğü zamanları yaşayan birinin içindeki güce sarılıp; dimdik ayakta durmasını anlatıyor. Samimi bir şekilde, içimden gelerek yazdığım bir şarkı.

Yaz konserleri yapmayı düşünüyor musunuz?

Harun Kolçak: Düşünüyorum. Menajerim bunun üzerinde çalışıyor. Uzun zamandır konser vermedim ve konser vermeyi özledim.

Müzikle iletişim kurmayı seviyorum. Müziğin dili kuvvetli ve evrenseldir. Örneğin: Avustralya’da bir Aborjinle karşılaşsanız, anlaşabileceğiniz tek dil müzik olur. Müzik sayesinde; duygular, düşünceler, pencereler farklı olsa da, herkes aynı frekansı bir yerde yakalıyor ve bir bütünlük oluşuyor. Halkla birlikte kendi bestemi söylediğimde sanki “ibadet” edercesine bir duygu yaşıyorum. Benim ibadetim müzikle oluyor.

Şimdi biraz da hayata dair konuşalım…

Zor zamanlar yaşadığınız o dönemlerde “Neden ben?” diye hiç düşündünüz mü?

Harun Kolçak: Hayır, düşünmedim. Çünkü inanç sistemimden dolayı yaşanan her şeyin bir nedeni olduğunu bildiğim için bu tip travmalara hazırlıklıyım.

Bu tür şeylerle yüz yüze geldiğinizde elbette bu bilinçle olayı karşılayamıyorsunuz çünkü insansınız. İlk başlarda ego ve duygular devreye giriyor. Zamanla, daha evrensel bir düşünceyle yaşayan biri olarak daha iyi atlattım. Tablonun bütününü görerek üstesinden geldim. Hiçbir zaman “neden ben?” demedim. Dünya kurulduğundan beri benim yaşadıklarımı yaşayan insanlar var: Annesini kaybedenler ve amansız hastalığa yakalananlar var.

Harun Kolçak’ın yaşam felsefesi

Sizin şarkılarınızı dinlerken hissettiğim duygu genelde hüzün oluyor. Gündelik yaşamınızda da hüzünlü bir yapınız var mıdır? Yoksa hüzün, sanatsal açıdan size ilham veren bir duygu mudur yalnızca?

Harun Kolçak: Aslında şarkılarımda fazla hüzün yok. Sanırım, benim ses tınımdan kaynaklanıyor bu durum. Tiz seslere çıktığım zaman halk arasında “yanık” denilen bir ses oluyor. Tanıdıklarım, hüzün kadar neşeli biri olduğumu bilir. İkisini bir arada severim. Ben, ilkbaharı ve sonbaharı severim. Yazı ve kışı sevmem. İkisinde de bir aşırılık vardır çünkü.  Yaz, vurdumduymazlığın son noktası; kış da çok melankoliktir. Arkadaşlarımla şakalaşmayı severim ve onları güldürürüm. Bir yanım ilkbahar, bir yanım sonbahardır benim.

Şifa konserleri vermek istiyorum.

Sanat hayatınızda, gerçekleştirmek istediğiniz büyük bir projeniz var mı?

Harun Kolçak: Yaşadığım rahatsızlıktan sonra doğayla ve müzikle bütünleşmenin insana ne kadar şifa getirdiğini deneyimledim. Konserlerime paralel; engelli kişilere, ciddi rahatsızlıkları olan insanlara şifa konserleri vermeyi istiyorum. Profesyonel değil, hizmet anlayışımdan kaynaklanıyor bu düşünce. Şu an bir proje olarak kafamda, bir süre sonra yapmayı planlıyorum.

Harun Kolçak’ın yaşam felsefesini nasıl özetleyebiliriz?

Harun Kolçak: Yapı olarak yalan söylemeyi beceremeyen, dinsel öğretilerde de vurgulandığı gibi kul hakkı yemeyen, elimden geldiğince bütün canlılara yardım etmeye çalışan biriyim. Bu, inancımdan değil, kendi yapımdan kaynaklanıyor. Bu şekilde yaşıyorum.

Kendimi, akışa bırakmış biri olarak tanımlayabilirim. Kendimi, nehrin üzerindeki bir yaprak gibi hissediyorum. Bazen durgun suda gidiyorum bazen daha hareketleniyor. Bazen bir dala takılıyorum, duraklıyorum… Hayata böyle bakıyorum. Nehirle birlikte akıp giden, sürüklenen bir yaprak gibiyim. Teslimiyeti yaşayan biriyim bir anlamda.

Kendi albümünüz ve şarkılarınız dışında, şu sıralar en çok dinlediğiniz albüm ya da şarkı nedir?

Harun Kolçak: Dinlediğim özel bir albüm yok. Üzülerek söylüyorum, belki de ben rastlamadım. Evime alıp dinleyebileceğim bir albüm bilmiyorum. Bunun için üzgünüm. Evde chill out, down müzikleri dinlerim.

Gönlümde yatan müzik rock’tır. Rock müzik, tabuları yıkar. İnsanların, özgür iradelerinin dışında yönetilmesi sistemine başkaldırır. Bir anlamda kozmik bir anarşist sayılabilirim.

Neden rock müzik yapmıyorsunuz?

Harun Kolçak: Son albümde var. İnsanlar, beni daha çok pop müzik kategorisine oturtuyor. Bizim toplumumuz ani değişikliklere hazır değil. Bütün albümlerimin altında rock soundu var ve bu albümde daha belirgin.

Pop müzikteki erozyon ve dejenerelik sebebiyle insanlar alternatif müziklere yöneldi. Konserlerimi seyredenler bilirler. Konserlerde rock tarafım öne çıkar. Bu tarafın en öne çıktığı şarkı 2006 yılındaki Karşıyım Her Şeye‘dir. O şarkıda:

“Karşıyım her şeye karşıyım.Rabbim adaletin bu kadar mı?”

Cümlesi bazı tutucu çevreler tarafından olumsuz değerlendirildi. Mesajım, Rabsal sistemin adaletini unutan insanlaraydı ama ne yazık ki yanlış anlaşıldı.

Harun Kolçak’ın ilgilendiği konular

Harun Kolçak’ın ilgilendiği konular ve hobileri nelerdir?

Harun Kolçak: Belli bir hobim yok. Kitap okumayı, bahçeyle ilgilenmeyi ya da sanatsal faaliyetleri hobi olarak görmüyorum, içimden geliyor. Hobi olarak bakılırsa, baykuş objeleri koleksiyonum var.

Baykuşun sizin için bir önemi var mıdır? Varsa nedir?

Harun Kolçak: Baykuş benim için önemli. Bilgeliği simgeliyor. Anneannemden öyle bir terbiye aldım. Baykuş öttüğü zaman, onlar için de dua ederdi. Anneannem Geliboluluydu. Diğer insanların aksine, orada evlerinin çatısında baykuş olmayan evler üzülürmüş.

Anneannem bana: “Sakın baykuşun uğursuz olduğuna inanma. Yaratılan hiçbir şey uğursuz değildir. Bunu insanlar uydurmuştur.” derdi. Baykuş dövmesi yaptırdım ve bunu bilen arkadaşlarım da bana baykuş getirmeye başladılar. Böylece koleksiyonum oldu.

Baykuş, ölümü haber verdiği için uğursuz derler. Mevlana’nın bakışıyla, ölüm bir düğün günüdür. Yaratana tekrar kavuşmak için bir şölendir.

Biz insanlar, ölüm denen olgudan çok korkuyoruz. Ölüm korkusuyla büyütülüyoruz. Filmlerde, hep kötü ve ölümcül taraf var. Aynı şekilde kitaplarda da… Ve böylece insan da ölüm korkusuyla büyüyor. Bunun başka bir canlıya yüklenmesi, benim inancıma çok ters.

Son olarak, hayranlarınıza İndigo Dergisi aracılığıyla bir mesaj iletmek ister misiniz?

Harun Kolçak: Seviniz, her şeye rağmen seviniz. Ya da en azından sevmeye ve kabullenmeye çalışınız.

İndigo Dergisi olarak, bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Figen Karaaslan 24.07.2012

İNDİGO DERGİSİ

Muazzez Çörtelek ile Hukukun Siyaset İle Bağı Üzerine

0

Adalet İçin Hukukçular yayını olan Adalet ve Sosyalizm için İstanbul Barosu’ndaki merkez komisyon ve kurul başkanları ile başlattığımız röportajlar dizisinin ilkini bu hafta yayınlıyoruz.

İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu başkanı Muazzez Çörtelek ile komisyon çalışmaları ve hukukun siyaset ile bağını konuştuk.

İstanbul Barosu seçimlerinin ardından baronun komisyon, merkez ve kurulları da seçimlerini yaparak çalışmalarına kaldıkları yerden devam etmeye başladılar. Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu’nun bu dönem başkanı seçildiniz. Bu dönem komisyonunuz neler yapacak?

Öncelikle Adalet İçin Hukukçular’ın Baro’da pek çok komisyon varken röportajlar dizisine “Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonu”ndan başlayarak, göstermiş olduğu inceliğe ve dikkate şahsım ve arkadaşlarım adına teşekkür etmek isterim.

Genel anlamda felsefenin, alanımız ile ilgili olarak da Hukuk Felsefesinin hiçbir ilgi çekiciciliğinin olmadığı bir toplumda, belki de devirde yaşadığımızı söylemekle başlayacağım söze. Böyle bir başlangıcın umut kırıcı olduğu söylenebilir kuşkusuz. Ne var ki, İstanbul Barosu’nda kuruculuğunu üstlendiğim bu komisyon yaklaşık sekiz yıldan bu yana kesintisiz devam etmektedir. Bu durum, belki sayıca az ama “Hukuk Felsefesi” kapsamındaki konulara ısrarla devam etme iradesine sahip kişilerin varlığını göstermektedir. Şöyle söylememiz mümkün. Komisyonumuza giren bir daha ayrılmıyor.

İki yıllık programımız için komisyon üyesi arkadaşlarımızla geçen yılın son toplantısında bir projeksiyon çizmiş idik. Bu yıl yaptığımız ilk toplantıda da çalışma çizelgemizi belirledik.

Buna göre genel hatları ile çalışma çizelgemizi kısaca birkaç başlık altında aktarmak isterim.

Çalışma dönemi 2 yılı kapsadığına göre her yıl için en az iki, toplamda en az dört panel yapmayı amaçladık.

Panelimize komisyon üyelerinin yanı sıra, muhakkak İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi kürsüsünden bir öğretim üyesi ile İstanbul dışında bir üniversitenin daha katılmasını yada bir başka üniversiteden öğretim üyelerinin katılmalarını sağlamaktayız.

Ayrıca, 2015 yılında, her yıl Kasım ayının 3. Hatasında kutlanan Dünya Felsefe Günü için İoanna Kuçuradi ile temasa geçmeyi düşünerek özel bir panel düzenlemek istiyoruz.

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi ile meslektaşlarımızın ilişkisini ölçmek ve bir farkındalık yaratmak açısından bir anket çalışması düzenlemek bu dönemin çalışma planı arasında.

On beş günde bir yapılan her toplantının bir panel havasında geçmesi için,  sunum konusu seçilerek yuvarlak (aslında masamız kare) toplantısı gerçekleştirmek. Bu çalışmayı düzenli olarak yürüttüğümüzü sevinerek ifade edebilirim.

Yakın süreçteki konularımız ise;

1. Öncelikle felsefi konuları gündemimize alarak felsefenin pratiği üzerine konuşmak,

2.  “Yerel ve Evrensel” meselesi hakkında bakış geliştirmek,

3. En sert biçimde konuşmak ve yazmak yerine düşünmenin değerine vurgu yapacağımız en az bir oturum   düzenlemek

5. “Gezi” konusuna değinen bir çalışma yapmak.

Şeklinde belirlenmiştir.

Kuşkusuz en önemli hedeflerimizden biri de komisyonlar arası ilişkiyi kurmak ve genel katılımı artırmak.

Felsefe ve sosyoloji alanı genel olarak hukuk alanı dışında kabul edilse de komisyonunuz  hukuk alanı ile iç içe bir alan olduğunu çalışmaları ile gösterdi. Komisyonunuz avukatların bu başlıkta ilgisini çekmekte zorlanıyor mu? Çalışmalarınıza avukatların tepkisi nasıl oluyor?

Çalışmalarımıza arzu ettiğimiz düzeyde olmasa da kuşkusuz avukatlardan önemli destek var. Hatta gönül ve takdir desteğinin oldukça ciddi olduğunu söyleyebilirim. Ancak konu, komisyona aktif olarak katılmaya, sunum hazırlamaya, panellere katılımcı-sunum hazırlayan olarak destek vermeye gelince ilgi yavaşlıyor. Gönüldeki aslanın kükremediğini görüyorsunuz.

Yine de önceki yıllarda senede en az bir kez yuvarlak masa bir kez de panel yaptığımız düşünülecek olursa, bu toplantılara katılan sayısının pek çok panele olan rağbeti aştığını söyleyebilirim. Fakat bu hiçbir zaman binlerce avukatın kayıtlı olduğu bu büyük camianın hak ettiği sayıya ulaşmıyor.

Hukuk alanı siyasetten ayrı bir kurum olarak işlemiyor özellikle günümüzde kavramların anlamı boşalıyor. Hukuk çoğu zaman bir sopa olarak kullanıyor. Sizce böyle bir tabloda Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin önemi artıyor mu yoksa bu düzleştirici tabloda işlevsiz ve önemsiz mi kalıyor?

Hukuk ve siyasetin kural olarak birbirini etkilememesi imkansız. İkisinin de toplumu düzenleyici rolleri var. Ancak, yol alışlarında bu iki alanın doğru bir etkileşime girebilmeleri için, kendi yollarında ve alanlarında bağımsız davranabilmeleri gerekir. Siyasetin hukuk normlarını anayasal sistem içinde yasama organının işlevleri arsında üretmesi ve diğer alanlarda da normlara bağlı kalarak uygulaması gerekir. Hukuk ve siyasetin birbirine üstünlük taslaması, sizin tabirinizle de hukukun bir sopa gibi kullanılması, olağan sistemlerde uygulanan bir yol, yöntem olamaz. Olağan sistem derken, bugünün dünyasında, sayılabilecek bütün eksikliklerine karşın demokratik sistemleri kastediyoruz. İfade ve düşünce özgürlüğünün tüm toplumu kapsadığı bir sistemi anlıyoruz.

Yoksa hukukun her tür toplumda var olduğu, ilkel toplumların da kendine özgü hukuklarının olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak bugün için hukuk denildiğinde artık ilkel toplum yada toplulukların hukukunu anlamadığımız gibi, hukukun siyasetin emrinde bir araç olarak kullanılmasını da anlayamayız.

Kanımca insanın düşünce süreci bitmedikçe felsefenin de Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin de önemi ve işlevi bitmez. İnsan zihnini uzaktan kumanda ile şekillendirecek bir aygıt henüz mevcut değil. Öyle bir çalışmanın olabileceği dönemleri bugünden hayal etsek bile düşüncenin yine de kendine bir mücadele alanı yaratacağını düşünenlerdenim.

Gelecek üzerine düşünen bilim adamları yapay zekaya eğilmek gerek diyorlar. O aşamanın dahi kendine özgü bir düşün alanı yaratacağını düşünüyorum. Bugünün dünyasında ve Türkiye özelinde ise, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin öneminin arttığı ortada. Çünkü her şey o kadar yoğun bir hız kazanmış ve değişebilir durumlar içeriyor ki, insanlığın belki de en çok buna ihtiyacı var. Ülkemizin pek çok konuda, “Bir dakika lütfen düşünelim, yok öyle her şeyin peşinden umarsızca koşmak” demesi gerek.

Hukuk öğrencileri ve stajyerlerle komisyonunuz herhangi bir bağı var mı? Komisyonunuza ilgi gösteren avukatların ortak özellikleri neler?

Bu bizlerin arzu ettiği bir durum. Avukatlık belgesini almadı diye kimseye komisyonun kapısını kapatmadık. Ancak fazla rağbet olduğunu söyleyemem. Birkaç genç arkadaşımız mezun olmadan geldi, takip etti. Stajyerlerden ilgi daha çok. Bir stajyer arkadaşımız, geçen yıl bütün toplantılara katıldı; ruhsatını birkaç gün önce aldı; aynı gün komisyon toplantımız vardı, ruhsatı ile birlikte avukat olarak toplantıya girdi. İlginç bir deneyim olduğunu söyledi. Karşılıklı memnuniyetimizi hiç gizlemedik. Önümüzdeki hafta sunum görevi onda.

Esasen, lise ve üniversite yıllarında felsefeye ilgi duymayanların sonradan hukuk felsefesine ilgilerini sağlamak kolay değil. O nedenle üniversite öğrencisi ilgi duyuyorsa elbette gelebilmeli. Bizim açımızdan sadece kazanç olur. Aslında politikaya ilgi duyanların da hukuk felsefesi ile daha yakından ilgilenmelerini arzu ederim.

Oylumlu düşünebilmenin yolu, sorgulayıcı bir zihin yapısından geçiyor. Ne var ki sorgulamaktan sadece olumsuz anlam çıkartarak kaçınmayı adet haline getirmişiz. Son yılların adetlerinden biri de sorgulamak derken, gerçeği saptırarak yapılan yöntemsiz değerlendirmelerin anlaşılması. Bunun üzerinde durulmuyor. Ancak bu yeni icat, bir sorgulama, düşünme hatta tartışma yöntemi bile değildir.

Baro çalışmalarınızı istediğiniz oranda destekliyor mu?

Evet, bu konuda şimdiye kadar hiçbir sıkıntımız olmadı. Hatta bu naif alana böylesine ısrarla tutunduğumuz için biraz da sevecenlikle yaklaştıklarını düşünüyorum.

Son olarak, meslektaşlarımıza ne demek istersiniz. Onca mesleki ve uzmanlık alanını baz alan komisyon ve merkezler arasında komisyonunuz çalışmalarına avukatlarımız neden katılmalıdırlar?

“Onca mesleki ve uzmanlık alanını baz alan komisyon ve merkezler arasında”

İşte itirazım tam da bu cümleye. Kuşkusuz tatlı bir kışkırtıcılık içeren, bilerek sorulmuş bir soru. Cevabı biraz da sorunun içinde.  Onca mesleki ve uzmanlık alanını baz alan komisyon ve merkezler varken neden Hukuk felsefesi ve Sosyolojisi? Doğrusu, tüm bu komisyon ve merkezlerin bizim komisyonumuzla uzak, yakın; dolaylı, dolaysız ilgilerinin olması şart diye düşünmekteyim.

Hukuk felsefesinin uğraşı alanlarının genel hatlarıyla; “hukukun ne olduğu”, “bağlayıcılığını nereden aldığı” ve “kanun koyucuya hangi ilkelerin yol göstereceği” olduğunu düşünecek olursak, geniş anlamda hukuk politikasının da hukuk felsefesi içinde yer aldığını söyleyebiliriz.

Yada, amacının hukuk kavramlarının belirlenmesi ve hukuki muhakeme – yorumlama –düşünce geliştirebilme sorunlarının ilgi alanı içinde olduğunu söylersek meslektaşlarımızın neden katılmaları gereği kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

Bugün toplumumuzun temel sorunlarında biri de meselelere çok yönlü bakış açısının olağan bir düşünme yöntemi olarak gelişememiş olmasıdır. Herkesin kendi köşesinde, bildiklerini tekrar ederek hatta karşısındakilere dayatarak düşünce aktardığını sanmasından daha fena ve biraz da garip bir şey yoktur. Bu durum, meslek içi tartışmalardan, dosyadaki savunmalara kadar uzanmaktadır. Hukuk felsefesine değen birinin meselelere daha prizmatik bakacağından da hiç kuşku duymuyorum.

Bu güzel sohbet ve nadir sunulan bu öncelik için teşekkür ederim. Örnek olması dileği ile…

17.03.2015

ADALET VE SOSYALİZM