Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 68

Türk Modasının Yeni Süperstarı Gülçin Çengel’in Umut Veren Hikayesi

Gülçin Çengel Türk modasının son dönemdeki en heyecan verici ismi. 28 yaşında, markasını kuralı sadece 1.5 yıl oldu. Ama yeni süperstar olarak anılıyor. Üç ay önce göğüs ve lenf bezi kanseri olduğunu öğrendi. Şimdi pazartesi başlayacak moda haftasındaki en önemli defilelerden birini hazırlarken, hastalığıyla da mücadele ediyor. Pes etmeye de hiç niyeti yok. İşte cesur yürek Gülçin’in umut veren hikâyesi.

Bu kadar genç bir yaşta, böyle bir rahatsızlık yaşıyorsunuz. Nasıl şüphelendiniz?
– Bir önceki moda haftası döneminde, defileye hazırlanırken göğsümde bir ağrım oldu. Bu belki de benim şansım çünkü normalde kanserli kitlede hiç ağrı olmazmış. Tamamen refleks olarak bir el muayenesi yaptım. Kitle elime geldikten sonra, 2-3 hafta küçülmesini bekledim. Kanseri hiç aklıma bile getirmedim çünkü ailemde kanserli kimse yok. Bir değişiklik olmayınca hiç ihtimal vermememe rağmen doktora kontrole gittim. Meme kanseri ve lenfoma (lenf bezi  kanseri) olduğumu öğrendim. Doktorum “Bunun lenfe dokunmamış olması sürpriz olurdu, bizim aslında kitlenin yeri nedeniyle çok metastaz olarak gördüğümüz bir durum değil” dedi. Şimdi kemoterapiye başladım. Üç ayı bitirdim, üç ayı kaldı.

Görüyorum ki hâlâ tam gaz çalışıyorsunuz. Günlük yaşantınıza etkisi ne oldu bu hastalığın?
– Ne ailemde, ne akrabalarımda, ne yakın çevremde kanser var. Onun için kemoterapi nedir, insanı nasıl etkiler bilmiyordum. İlk önce ciddi anlamda ilaçlar beni uyutur diye bekliyordum. Ama öyle değilmiş; her yere yetişebiliyorum. Koleksiyonumu tamamladım, cuma günü de Mercedes-Benz Fashion Week İstanbul kapsamında defilemiz var. O yüzden tempo yoğun. Kemoterapiye göre programımı dengeliyorum. İlk üç haftada bir alıyordum ilacı. İlk başlarda bulantı ve halsizlik oldu. Ama aldığım hiçbir gün işe gelmemezlik yapmadım. Hatta düşünüyorum “İşim olmasaydı ne yapardım?” diye.  Bir kez yarım gün yattım, hemen kurmaya başladım. Çalışarak kafam dağılıyor.

FÖN DERDİM BİTTİ

Ne kadar sürecek tedavi süreci ve ameliyatlar?
– Kemoterapi 3 ay sonra bitecek, haziranda da ameliyat var. Kanserli hücreleri temizleyecekler. BRCA testlerini yaptırdım, genetik taramamda ailemde hiç yatkınlık çıkmadığı için önlem olarak göğüslerimin içini boşaltmayacaklar.

Ameliyattan sonra sizi nasıl bir hayat bekliyor?
– Diyabetli gibi bir hayat belki: Şekere dikkat ediyorsun, spor yapman gerekiyor. Her gün yürüyüş mutlaka yapıyorum. Tedavi süreciyle birlikte zaten bütün diyetim değişti. Bu belki çok olumlu bir şey çünkü kendi kendime asla böyle sağlıklı yaşayamazdım, hastalık mecbur etti beni bu yönde yaşamaya. Beni tek düşündüren sağ kolumla 1.5/ 2 kilodan daha fazla ağırlık kaldıramıyorum. “Defile sırasında askıları, giysileri nasıl taşıyacağım” diye hayıflandığım oluyor.
Ama bunun beş senelik bir metastaz dönemi var, ne olur bilmiyorum. Ama herkes “Olacaksan meme kanseri ol” diyor. O yüzden çok takmamaya çalışıyorum.

“Bu kadar gencim, ailem de de hastalık yok, peki bu neden benim başıma geldi?” diye isyan ettiğiniz oluyor mu?
– Ben hayatımda hep çok şanslı bir insan oldum. Şansımı sorgulamıyorsam “Neden ben hep dört ayağımın üstüne düştüm?” demiyorsam “Bu neden başıma geldi” diye sorgulamak da bana ukalalık gibi geliyor. Sadece insanların acıklı bakışlarıyla karşılaşmak zor gelir diye düşündüm.  Gerçi ben de olsa belki ben de aynı tepkiyi verirdim herhalde.  Sadece bu tepkiyi yaşamamak, bu ifadeyi görmemek için yakın çevremdeki herkesi aradım, olabildiğince pozitif bir şekilde olanı biteni anlattım.  O zaman sakinleştiler, ben de rahatladım.

Aileniz bu olayı nasıl karşılıyor?
– İlk öğrendiğimde “Şimdi onlara nasıl söyleyeceğim?” diye panikledim. Çünkü onlar burada değil, Denizli’de yaşıyorlar. İlk başta şok geçirdiler ama şimdi çok destek oluyorlar. Çoğu zaman unutuyoruz kanser olduğumu.

Saçlarınızı kazındınız ve peruk takıyorsunuz. Özellikle bir kadın için bir hayli zorlu bir süreç bu…
– Zaten kanserli olduğumu ilk saçlarımı kazıttığım zaman hissettim.  O zamana kadar ‘Lay lay lom’dum. İlk tedaviye başladıktan 2-3 hafta sonra dökülmeye başlıyor. İlk başlarda çok kısa kestirdim, her türlü aykırı modeli denedim. Saçlarım o zamana kadar çok uzundu, hiçbir zaman denemeyi göze alamayacağım modelleri denedim.  Daha sonra kazıtma zamanı gelince, sağ olsunlar yakın dört arkadaşım benimle birlikte saçlarını kazıttılar. Birlikte erkek berberine gittik, yan yana beş kişi oturup tıraş olduk. Beş dakika o şoku yaşadım ama benim beklediğim kadar zorlanmadım. Sadece peruk biraz zorlayıcı. Kışın rahat geçiyor ama yazın o sıcaklarda nasıl başa çıkacağım bilmiyorum. Ama ona da çok takılmıyorum. Annem bile unutuyor “Eyvah, defile var, sonrasında da konuşman var saçını ne zaman yaptıracaksın?” diye panik oldu geçenlerde. Sonra hatırladı, fön sorunum yok ki benim…. Neyse ki kuaför sıkıntısı bitti.

Ben ailemde hiç şeker hastası olmamasına rağmen bu rahatsızlıktan mustaribim. İlk başlarda da hep kendimi suçladım, beslenme tarzımı sorguladım. Siz hiç “Stresli yaşadım, doğru beslenmedim, o yüzden oldu” ruh haline kapıldınız mı?
– Defile döneminde ortaya çıkmasından dolayı ilk başlarda strese bağladım. Ama mamografide böyle bir hastalığın çıkması 4-5 seneyi buluyormuş. Belki defile döneminde fark etmeseydim, karaciğere, lenflere iyice metastaz yapmış olacaktı. Yani şanslıyım. Ayrıca markamı kuralı 1.5 sene oldu, 5 sene önce de böyle bir stresim yoktu. Doktorlar da asla stresten kaynaklamadığını söyledi bu hastalığın. Çevresel faktörler, beslenme ya da vücudun kendi yarattığı bir şeymiş.

Metastaz yaparsa diye stres oluyor musunuz?
– Hiç bunları düşünmüyorum. Onu beklersem zaten hayatı kaçırırım. Kanseri hayatın merkezine oturtmadım, yine gelirse yine yaşarım ne yapalım.

Defile hazırlıkları, atölye ve kemoterapi arasında bir gününüz nasıl geçiyor?
– Üç haftada bir alıyorum kemoterapiyi. Üç saatte bitiyor. O gün biraz uyku yapıyor, akşam 10 gibi yatıyorum. Ama birkaç güne topluyorum. Onun dışında sabah 08.30’da başlayıp  akşam 12’ye kadar atölyedeyim. Eskiden bu süreç 03.00’e 04.00’e kadar sürerdi, şimdi uyku düzenime daha çok dikkat etmeye çalışıyorum. Onun dışında doktor önerdiği için yürüyüşe çıkıyorum. Defile sonrasında meditasyona başlamayı da düşünüyorum.

Kanseri yendikten sonraki hedefler ne?
-Öncesi ve sonrası diye bir şey yok, çalışmaya devam ediyorum. Ameliyat bittikten sonra 1.5 ay her gün gidip radyoterapi olacağım. Bu sırada koleksiyonlarımı yaratmaya da devam edeceğim. Bu sezon Mercedes-Benz şovuma destek veriyor. Bir yıl sonra da ya Berlin’de ya da Tokyo Moda Haftası kapsamında defilemi sergileyeceğim, daha hangisi saptamadık. Bir mağazada koleksiyonum sergilenecek, yaz için de 13 parçalık bir couture koleksiyonum piyasaya sürülecek.

Aslı BARIŞ/ Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN 16 Mart 2015

HÜRRİYET

Niyazi Erdoğan İle Türkiye’deki Moda Algısı Üzerine

Erkek giyim tasarımcısı denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan başarılı modacı Niyazi Erdoğan ile erkek giyim modası, moda haftası ve yeni koleksiyonu, Türkiye’deki moda algısı üzerine konuştuk.

Türk Modası daha bebek. Hepimiz uğraşıp onu büyüteceğiz.

Sizi tanıyor ve biliyoruz. Ama Niyazi Erdoğan olarak siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Her şeyden önce üretme arzusuyla dolu birisiyim. Moda tasarımı sadece bu kanallardan bir tanesi. Bir üretme heyecanı ve bunu tüketmek istiyorsunuz. Bazen üzerinizde bir sürü kimlik oluyor;  mimar kimliğiniz, tasarımcı kimliğiniz, taşralı kimliğiniz vs. Ama işin en özüne baktığınızda, sürekli üretme  arzusu ön planda. Moda bunlardan bir tanesi sadece. Bunun dışında birçok alanda üretim yapmayı seviyorum zaten. Mimarlık en başında geliyor. Resim, grafik gibi birçok alanda üretim yapıyorum.

Son yapacağımız defilenin ilham kaynağı da aslında çok eski bir Türk mimardan geliyor

Peki bu diğer farklı alanlarda da sizi görebilecek miyiz?

Zaten profesyonel olarak mimarlık yaptım. Şu anda da sezon ile birlikte markanın logosunu yeniden tasarladık, markanın DNA’sı da değişti. “Architectual Menswear” diyebileceğimiz, daha mimarlıkla ilişkili işler yapıyor olacağız. Bu son yapacağımız defilenin ilham kaynağı da aslında çok eski bir Türk mimardan geliyor. Ürünlerde onun tasarladığı binalardaki mantığını kullanıyoruz. Belki ileride moda ile mimarlığı birleştirdiğim bir sunum gerçekleştirebilirim. Eğer herhangi bir talep gelirse, mimarı anlamda da ürün tasarlayabilirim. Ama tasarımcı, sanatçı gibi değil. Bir şeyler üretmek için size talep gelmesi lazım. Ama onun dışında bütün defilelerdeki davetiye grafikleri, baskı desenleri, hepsi bana aittir. O yüzden grafik de tasarlıyorum ve bu bahsettiğim alanların hepsinde ürün veriyorum.

Hazır konusu açılmışken, bu sezon da Fashion Week’de sizi  göreceğiz. Koleksiyonunuzdan biraz bahseder misiniz?

Bu sezon erkeğimiz biraz daha değişiklikler gösteriyor. Erkeğin DNA’sı üzerine biraz daha kafa yormaya çalıştık. Bir de mimarlıktaki tasarım mantığını koleksiyona aktarmaya çalıştım. Mimar kimliğim benim bugüne kadar hep yadsıdığım kimliğimdi. Çünkü bir profesyonel alandan çıkıp başka bir profesyonel alana geçtiğiniz zaman, ister istemez bir öncekini inkar edip, bir şekilde yeni olana kendinizi inandırmanız gerekiyor. O alanda kendinizi ispatlamanız gerekiyor. Ama artık hep geriye attığım mimar tarafımı da daha ön plana çıkarmak istiyorum.

Bu sezondaki koleksiyonda daha mimari detayların olduğu bir koleksiyon. Eski Türk mimarlarımızdan Mimar Sedad Hakkı Eldem, bütün  geleneksel süsleme ve bezemeleri taşımadan, tamamen kendi mimarlık güdüleriyle özgün bir Türk mimarisi yaratmayı hedefliyor. Bütün tasarım sürecindeki algısı o. Benim de bugüne kadar yaptığım işlerde öyle bir durum söz konusuydu. Daha bizden öğelerden ilham alıp daha bize ait bir mimar ekolü yaratma isteği içerisinde ürün tasarlıyordum. İkimizin böyle bir paralel noktası olduğunu düşünüyorum.  Atatürk Kitaplığı en güzel eserlerinden bir tanesi, koleksiyonda ondan ilham alan desenler olacak.

Hem renkli, biraz da dünyanın genel trendiyle örtüşen bir koleksiyon. Çünkü bütün defilelerde çok fazla aktif spor giysisi görüyorsunuz. İnsanlar aktif spor giysilerini daha fazla günlük hayata taşıdılar. Biz de bisikletçileri ele aldık. Şehirli erkeğin ulaşım araçları bisikletti daha önce. Hani istiyoruz ki o dönemler yeniden canlansın, insanlar aktif spor giysilerini günlük hayata taşıyıp trafiği biraz azaltmak için tekrar bisiklete binsinler. Amacımız tüm bu bahsettiklerimizi aslında sadece kıyafete değil , yaşam biçimine de aktarmak.

Benim müziklerim her sezon konuşulur,  yine özel müzikler düşünüyoruz. Epey bir ipucu verdim aslında. Çok anlatmazdım böyle.

Geçen sezon dediğiniz gibi defile müzikleri ile “hüzünlü biten, bitmese dedirten” bir koleksiyon izledik.

Aslında hüzünlü bitsin diye değil, birçok şeyi insanlara hatırlatsın diye o şarkıları seçtik. Tam olayların olduğu bir döneme denk geldiği için biz de sessiz kalamazdık. Tasarımcı olarak insanlara birkaç adım sonrasını sunuyorsanız fikirleriniz ve duruşunuzla da örnek olmanız gerekiyor. Çok fazla konuşan, bağıran bir adam değilimdir. İşle konuşmayı severim. İstedim ki, orada işimiz konuşsun. Biz logoyu kararttık, bir matem havası yarattık ve insanlara bir şeyleri hatırlatmak istedik. Koleksiyonla da örtüşüyordu. Koleksiyonun gezginci bir ruhu vardı, temamız şehirden kaçıştı.

Türkiye’de sizce moda sektörü nasıl ilerliyor?

İnanılmaz bir gelişme var. Ben hep söylerim, bizim dönem çok şanslı. Bizden önceki dönemde bunun için epey bir uğraşıldı. Moda Tasarımcıları Derneği’nin  kurucu üyeleri Bahar Hanım ve Hakan Bey, onlar yıllarca insanların aklındaki moda tasarımcısı algısını oturtmak için uğraştılar. Biz biraz daha şanslı geldik. Bizim jenerasyon daha sektör içinde yetişen tasarımcılar, daha endüstri içerisinde çalışmış insanlar olduğu için, biz biraz daha farklı bir noktaya taşıdık. Moda Tasarımcısı algısından, tasarımcı markası algısına geçildi. Aynı zamanda da moda endüstrisi algısı oluşmaya başladı. O yüzden çok ciddi bir gelişme bu. Baktığınız zaman İstanbul Fashion Incube gibi inanılmaz muhteşem bir organizasyon, devlet desteği ile kuruldu. Sadece o değil, İstanbul Moda Haftası  Mercedes Benz Fashion Week İstanbul olarak uluslararası bir platforma taşındı. Yani bunlar sadece lokalde değil , uluslararası arenada da çok önemli hareketler. Çünkü İstanbul zaten ciddi anlamda insanların izlediği bir yer. Hem çok genç nüfusu var, hem inanılmaz bir yaratıcılık var, hem de inanılmaz bir tüketim var burada. Dünya markalarının pazar olarak çok dikkatle izlediği bir yer. Hal böyle olunca hem rekabet yüksek oluyor, hem de o algı insanların aklında oluşuyor. Dışarıdaki insanların da dikkatini ve ilgisini çekiyor. O yüzden Türkiye’deki  Moda Endüstrisi ciddi bir ilerleme içerisinde diye düşünüyorum.

Türk Modası dünyada  şuan nerede ve ileride nerede olacak?

Dünyada nerede dersek, bu işin vitrini Paris. İkinci dünya savaşı döneminde New York’u Paris’e alternatif yarattılar. Milan hep kendi içerisindeydi, hep İtalyan modasını promote ediyordu. Şimdi yeni yeni Londra’da  CFI gibi tamamen British tasarımcıları promote etmek için oluşturulan bir organizasyonlar var. Böyle bir sürü yer var tabii, Berlin, Buenos Aires, İstanbul gibi. Biz baktığınız zaman o çok büyük moda kapitalleri gibi değiliz. Yani bir Paris gibi olamazsınız zaten. Paris, bu işin tüm dünyadaki vitrini. Günün birinde İstanbul Paris kadar olur mu? Çok zor. Yani çünkü orada 14. Louis döneminde başlayan bir gelenek var. Moda haftaları geleneği var. O noktaya ulaşmak çok uzun süre ister. Bir de dünyanın genel politik dengesi, her şey etkili. Ama alternatif olarak insanların gelip görmek isteyeceği yerlerden bir tanesi İstanbul. Şu noktada dünyadaki ekonomik sistem içerisinde çok büyük markalar ciddi anlamda sıkıntı içerisinde ve yenilikler arıyorlar. İnsanlar artık standart büyük markalardansa daha alternatif şeyleri denemeyi tercih ediyorlar. Böyle olunca İstanbul ,Berlin gibi yerlerin önemi daha çok ortaya çıkıyor. Tamam, burada çok çok büyük bir endüstriyi belki sürükleyemezsiniz ama alternatif giyinmek isteyen insanların çok rahatlıkla gelip koleksiyon izleyeceği yer. Çünkü yaratıcılık anlamında baktığınız zaman her tasarımcı birbirinden farklı ve çok alternatif var.  Ben bizim tasarımcılarımızın ciddi anlamda çok yaratıcı olduğuna inanıyorum.

Erkek giyim tasarımı yaptığınız zaman ilk önce kadınların ilgisini çekiyorsunuz.

Sizce Türkiye’de genel olarak insanların moda algısı nedir?

Özellikle erkekler tarafından konuşayım, çok zayıf ama giderek artıyor. Ben 8-9 sezon oldu koleksiyon sergiliyorum. Erkek giyim tasarımı yaptığınız zaman ilk önce zaten kadınların ilgisini çekiyorsunuz, daha sonra erkeklerin ilgisini çekmeye başlıyorsunuz. Bugün GQ Dergisinin bile %40 okuru kadın. Moda endüstrisi ciddi anlamda kadın tüketimi için hizmet veriyor. Bir sektörde öncü olduğunuz zaman önce olmayan algıyı ve pazarı yaratmanız gerekir, daha sonra insanlara hizmet verirsiniz. Bu güne kadar yaptığımız her şeyde o algıyı yarattık.

Kadınlarda erkeğe göre moda algısı daha oluşmuş durumda. Baktığınız zaman dizilerde sponsorluk yapan tasarımcıların ürünleri tercih ediliyor. Daha önce böyle bir şey yoktu. Şuan insanlar tasarım giymek istiyor. Pazar çok hareketli. Moda Tasarımcıları Derneği’nin Galata Moda diye bir etkinliği vardı. Galata Moda etkinliği ilk defa tasarımcıyı sokağa taşıdı ve tasarımcıyı, ulaşılmaz insan olmaktan kurtardı. Herkes çok rahat alışveriş yapabiliyor. İnsanların kafasında bir algı oluştu. Daha sonra o amacını tamamladı ve daha sonra internet sitelerinden tasarımcıların ürünleri alınmaya başlandı. Bence o da tamamladı. Şimdi bambaşka şeylere dönüşmesi gerekiyor. İşte tasarımcının biraz daha yukarıda durması gerekiyor. Belki ilk etaptaki o ulaşılmazlığı değil de o aradaki dengeyi kurup bir noktada durması gerekiyor. Çünkü insanların sahip olmayı arzulaması ve istemesi lazım, tasarım giyiyor olmak öyle bir şey.

Sizin Türkiye’de en çok beğendiğiniz tasarımcılar kimler?

Hepsi. Hiç birini birbirinden ayıramam. Hakikaten hepsinin ne kadar çaba sarf ettiğini gördüğüm için biz hiçbir zaman rakip olmadık. Hep yan yana yürüdük. O yüzden hiç öyle bir ayrım yapamam. Ne Özlem , ne Gamze , ne de Özgür… Hiç birini ayıramam. Baktığınızda herkes rakip aslında; müşteri geldiğinde, satış yaptığında. Ama hiçbirisinin karşısına isim koyamıyorsunuz. Yani Özgür’ün stili ayrı , Özlem’in stili ayrı, Gamze’nin stili ayrı. O yüzden herkes yan yana savaşıyor. Herkes kendi tadında ilerliyor. Ama uluslararası arenada kim dersen, benim en çok beğendiğim tek bir isim var Miuccia. Her sezon yarattığı fikirlerin bütün endüstriye nasıl hakim olduğunu süre içerisinde görüyorsunuz. Yarattığı her iki markayla da, hem Miu Miu ile hem Prada ile hakikaten Şeytan Prada Giyer dedirtiyor.

İlham kaynağım hayatın kendisi.

Siz bir yaratıcılık sürecinde , tasarlama sürecinde nelerden ilham alıyorsunuz?

Benim tasarlama sürecim, “oturayım da bir şeyler düşüneyim de tasarlayayım” gibi olmuyor. Zihin sürekli çalıştığı için “oturup şöyle bir müzik dinlerken tasarlayayım” diye bir şey yok. Hele İstanbul  koşturmacası içinde öyle bir şey mümkün değil. Hayatın kendisi diyorum ben her zaman. Bazen trafikte aklınıza bir şey geliyor. Bazen toplantı sırasında bir şeyler karalarken aklınıza geliyor.

Peki sizce gelecek yaz ve kış sezonunda en öne çıkacak parçalar neler olacak?

Yazda biraz daha pastel renklerin yoğun olduğunu göreceğiz. O yüzden doğal elyaflar fazla kullanılıyor olacak. Bir de dediğimiz gibi şehirler arasındaki sınırlar yavaş yavaş kalkıyor. İnsanlar aktif sporla günlük giysileri biraz daha eşleştiriyor olacaklar. Çok rahat takım elbiselerle içine giyilen sweatshirtler, sneakerlar biraz daha aradaki sınırı kaldıran şeyler olacak. Tabii ki bazı mesleklerde bu tip giyiniyor olabilmek çok zor ama genelde öyle bir eğilim var. Yaz aylarında insanlar genelde kaçmak ister, kaçış ön plandadır. O yüzden daha doğal elyaflar, keten hafif dökümlü pantolonlar, rahat gömlekler, rahat ceketler biraz daha ön planda olacak.

Kışa baktığınız zaman erkek her zaman daha sert ve savaşçı olmak zorundadır. Erkek her zaman savaşçıdır. Onun doğasında, genetiğinde var ama kışın biraz daha zorlu geçer. O yüzden biz hep her kış erkeklere zırhlar tasarlıyoruz, ben öyle söylüyorum. Önümüzdeki kışta da yine çok kalın kayak giysilerini andıran paltolar, onlar çok çok ön planda olacak. Her ne kadar bu sezon kış çok fazla sert geçmese de, biz hep öngörülerde bu tip ağır parçaları sezon hitlerine koyuyoruz.

Sizce bir erkeğin gardırobunda olması gereken  üç demirbaş  nedir?

Siyah ceket,  beyaz gömlek , yıkanmamış kot pantolon.

Aslında her koleksiyonda bir karakter giydiriyorum. Ama bu bir kişi değil, hikayesi olan bir erkek  ve hep aynı erkek.

Peki kimin için tasarlamak istersiniz?

Aslında her koleksiyonda bir karakter giydiriyorum. Ama bu bir kişi değil, hikayesi olan bir erkek  ve hep aynı erkek. Aslında o erkek maço, şehirli, yaşsız. Maskülen bir erkek. Bu saydığım çoğu şey Türk erkeği DNA’sında olan şeyler. Bizim yaptığımız işlerin çoğu agresif işler. Baktığınız zaman ürün agresif olmayabilir ama defilede çaldığınız müziklerden koyduğunuz tepkiye ve oradaki erkeklerin yürüyüşüne kadar maço bir adam var. Bu profile uyan herkes olabilir, şu ünlüyü de giydirmek isterim gibi bir şeyim yok. Birkaç sezon önce dolmuş şoförlerini, geçen sezon Atilla’yı giydirdim, bu sezon Sedad Hakkı’yı giydiriyorum.

Ben öğrenciyken de para biriktirip, mutlaka kendime özel bir parça alırdım ve bu mutlaka ayakkabı olurdu.

Biraz üniversiteyle ilgili sorulara gelelim. Biz öğrenciler belirli bir bütçeyle geçinmek durumundayız. Sizce öğrenci bütçesiyle şık olmak mümkün mü?

Mümkün. Her insanın kendi stilinin olması gerekiyor. Bence şık olmaktan ziyade stiliniz ve tarzınız olsun. Şıklık herkese göre farklıdır ama kendinize ait bir stiliniz ve tarzınız varsa, o her zaman geçerli olan bir şeydir. İnsan her gün siyah eşofman ve siyah sweatshirt giyip bir beyzbolcu şapkasıyla  ve basketbol ayakkabısıyla da gezebilir. Bu onun stili ve tarzıysa artık ona yakışan şeydir. Bunu bir hayat biçimi haline getirmiştir. Mutlaka onun dinlediği müzikte de vardır. Yani insanların stillerinin olması daha önemli bence. Bunun için de çok fazla paraya ihtiyaç yok. İkinci el alışveriş yapabilirsiniz. Türkiye zaten tekstil  cenneti. Yani tekstilin pahalı olduğu bir ülkede yaşamıyorsunuz. Her türlü şeyin alternatifini bulabilirsiniz. Ama kendinize yatırım yapın derim. Ben öğrenciyken de para biriktirip, mutlaka kendime özel bir parça alırdım ve bu mutlaka ayakkabı olurdu. Çünkü ucuz ayakkabı ve ucuz çantaya tahammülüm yoktur. Yani insanın kıyafetleri çok değişebilir ama ayakkabı ve çanta hakikaten rezil de eder vezir de eder. Kıyafetler sezon ile değişebilir. Kışın indirimden alacağınız iyi bir paltoyu bir sonraki sezon da giyebilirsiniz. Bu tip şeylere dikkat ederek o dengeyi kurabilirsiniz. Tabii ki ben de öğrencilik yaptığım için sıkıntıları biliyorum.

Gençler her zaman ilham veriyor.

Üniversite ve moda kelimeleri yan yana geldiğinde size ne ifade ediyor?

İkisi de genç ve yenilikçi. Çünkü moda hep ileriyedir ve üniversite dediğiniz olgu da hep bilgi üreten ve taze zihinlerin olduğu bir yer olduğu için bence üniversite, stil dediğimizin şeyin en başlarında görülebileceği yerdir.

Üniversite size ilham veriyor mu?

Gençler her zaman ilham veriyor. Tabii ki üniversite gençliği apayrı bir zihin yapısı, etkileyici. Onların davranışları çok ilham veriyor. Nasıl giyindiklerine, nasıl hareket ettiklerine dikkat ediyorum.

Sizin başarılı bir moda tasarımcısı olarak üniversite öğrencilerine iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

İnsanlara bir şey öğreten bir adam olmaktan ziyade şunu söyleyebilirim, mesela bir bölüm okuyorsunuz ama bambaşka şeylere ilgi duyuyorsunuz, ilerliyorsunuz. Bunlardan korkmasınlar, vazgeçmesinler. Çok farklı bir sistem içerisinde farklı okullara gidilebiliyor. Hep kendilerini dinlesinler, neyin onları mutlu ettiklerine odaklansınlar. Okuldan sonrada eğer yapmak istiyorlarsa, onları mutlu eden şeyleri yapmaktan korkmasınlar. Bir gün oturup “Of! Bugün çok bunaldım! Neden bunları yapıyorum?” dediğiniz zaman; aklınıza gelen ilk şey bunu sizin istediğiniz olmalı. Şikayet etmeyi bırakıp sizi mutlu eden şeye devam edebilirsiniz. Öbür türlü “ben zaten bunu istemiyorum” şeklinde düşüncelere girdiğiniz zaman, mutsuzluğunuz devam ediyor.

Serbest Çağrışım

Moda – Yaşam biçimi

Trend – Yenilik, değişim

Tasarım – Problemlere çözüm.

Mimarlık – O da problemlere çözüm.

İstanbul – Kaos

Paris – Hiç sevmem. Yani nasıl diyeyim çöplük bile diyebilirim. O kadar sevmem.

Üniversite – Aklıma arkadaşlar geliyor.

Kampüs – Taş Kışla

Genç – Yaşsız

Moda haftası –Stres, koşturmaca

Türk Modası – O daha bebek. Hepimiz uğraşıp onu büyüteceğiz.

Fatma İzci 03.03.2014

Foto: Ahmet Kemal Sürmeli

http://moda.medyabirligi.com/genel/roportaj-niyazi-erdogan.html

Niyazi Erdoğan İle Türkiye’deki Moda Algısı Üzerine

Erkek giyim tasarımcısı denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan başarılı modacı Niyazi Erdoğan ile erkek giyim modası, moda haftası ve yeni koleksiyonu, Türkiye’deki moda algısı üzerine konuştuk.

Türk Modası daha bebek. Hepimiz uğraşıp onu büyüteceğiz.

Sizi tanıyor ve biliyoruz. Ama Niyazi Erdoğan olarak siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Her şeyden önce üretme arzusuyla dolu birisiyim. Moda tasarımı sadece bu kanallardan bir tanesi. Bir üretme heyecanı ve bunu tüketmek istiyorsunuz. Bazen üzerinizde bir sürü kimlik oluyor;  mimar kimliğiniz, tasarımcı kimliğiniz, taşralı kimliğiniz vs. Ama işin en özüne baktığınızda, sürekli üretme  arzusu ön planda. Moda bunlardan bir tanesi sadece. Bunun dışında birçok alanda üretim yapmayı seviyorum zaten. Mimarlık en başında geliyor. Resim, grafik gibi birçok alanda üretim yapıyorum.

Son yapacağımız defilenin ilham kaynağı da aslında çok eski bir Türk mimardan geliyor

Peki bu diğer farklı alanlarda da sizi görebilecek miyiz?

Zaten profesyonel olarak mimarlık yaptım. Şu anda da sezon ile birlikte markanın logosunu yeniden tasarladık, markanın DNA’sı da değişti. “Architectual Menswear” diyebileceğimiz, daha mimarlıkla ilişkili işler yapıyor olacağız. Bu son yapacağımız defilenin ilham kaynağı da aslında çok eski bir Türk mimardan geliyor. Ürünlerde onun tasarladığı binalardaki mantığını kullanıyoruz. Belki ileride moda ile mimarlığı birleştirdiğim bir sunum gerçekleştirebilirim. Eğer herhangi bir talep gelirse, mimarı anlamda da ürün tasarlayabilirim. Ama tasarımcı, sanatçı gibi değil. Bir şeyler üretmek için size talep gelmesi lazım. Ama onun dışında bütün defilelerdeki davetiye grafikleri, baskı desenleri, hepsi bana aittir. O yüzden grafik de tasarlıyorum ve bu bahsettiğim alanların hepsinde ürün veriyorum.

Hazır konusu açılmışken, bu sezon da Fashion Week’de sizi  göreceğiz. Koleksiyonunuzdan biraz bahseder misiniz?

Bu sezon erkeğimiz biraz daha değişiklikler gösteriyor. Erkeğin DNA’sı üzerine biraz daha kafa yormaya çalıştık. Bir de mimarlıktaki tasarım mantığını koleksiyona aktarmaya çalıştım. Mimar kimliğim benim bugüne kadar hep yadsıdığım kimliğimdi. Çünkü bir profesyonel alandan çıkıp başka bir profesyonel alana geçtiğiniz zaman, ister istemez bir öncekini inkar edip, bir şekilde yeni olana kendinizi inandırmanız gerekiyor. O alanda kendinizi ispatlamanız gerekiyor. Ama artık hep geriye attığım mimar tarafımı da daha ön plana çıkarmak istiyorum.

Bu sezondaki koleksiyonda daha mimari detayların olduğu bir koleksiyon. Eski Türk mimarlarımızdan Mimar Sedad Hakkı Eldem, bütün  geleneksel süsleme ve bezemeleri taşımadan, tamamen kendi mimarlık güdüleriyle özgün bir Türk mimarisi yaratmayı hedefliyor. Bütün tasarım sürecindeki algısı o. Benim de bugüne kadar yaptığım işlerde öyle bir durum söz konusuydu. Daha bizden öğelerden ilham alıp daha bize ait bir mimar ekolü yaratma isteği içerisinde ürün tasarlıyordum. İkimizin böyle bir paralel noktası olduğunu düşünüyorum.  Atatürk Kitaplığı en güzel eserlerinden bir tanesi, koleksiyonda ondan ilham alan desenler olacak.

Hem renkli, biraz da dünyanın genel trendiyle örtüşen bir koleksiyon. Çünkü bütün defilelerde çok fazla aktif spor giysisi görüyorsunuz. İnsanlar aktif spor giysilerini daha fazla günlük hayata taşıdılar. Biz de bisikletçileri ele aldık. Şehirli erkeğin ulaşım araçları bisikletti daha önce. Hani istiyoruz ki o dönemler yeniden canlansın, insanlar aktif spor giysilerini günlük hayata taşıyıp trafiği biraz azaltmak için tekrar bisiklete binsinler. Amacımız tüm bu bahsettiklerimizi aslında sadece kıyafete değil , yaşam biçimine de aktarmak.

Benim müziklerim her sezon konuşulur,  yine özel müzikler düşünüyoruz. Epey bir ipucu verdim aslında. Çok anlatmazdım böyle.

Geçen sezon dediğiniz gibi defile müzikleri ile “hüzünlü biten, bitmese dedirten” bir koleksiyon izledik.

Aslında hüzünlü bitsin diye değil, birçok şeyi insanlara hatırlatsın diye o şarkıları seçtik. Tam olayların olduğu bir döneme denk geldiği için biz de sessiz kalamazdık. Tasarımcı olarak insanlara birkaç adım sonrasını sunuyorsanız fikirleriniz ve duruşunuzla da örnek olmanız gerekiyor. Çok fazla konuşan, bağıran bir adam değilimdir. İşle konuşmayı severim. İstedim ki, orada işimiz konuşsun. Biz logoyu kararttık, bir matem havası yarattık ve insanlara bir şeyleri hatırlatmak istedik. Koleksiyonla da örtüşüyordu. Koleksiyonun gezginci bir ruhu vardı, temamız şehirden kaçıştı.

Türkiye’de sizce moda sektörü nasıl ilerliyor?

İnanılmaz bir gelişme var. Ben hep söylerim, bizim dönem çok şanslı. Bizden önceki dönemde bunun için epey bir uğraşıldı. Moda Tasarımcıları Derneği’nin  kurucu üyeleri Bahar Hanım ve Hakan Bey, onlar yıllarca insanların aklındaki moda tasarımcısı algısını oturtmak için uğraştılar. Biz biraz daha şanslı geldik. Bizim jenerasyon daha sektör içinde yetişen tasarımcılar, daha endüstri içerisinde çalışmış insanlar olduğu için, biz biraz daha farklı bir noktaya taşıdık. Moda Tasarımcısı algısından, tasarımcı markası algısına geçildi. Aynı zamanda da moda endüstrisi algısı oluşmaya başladı. O yüzden çok ciddi bir gelişme bu. Baktığınız zaman İstanbul Fashion Incube gibi inanılmaz muhteşem bir organizasyon, devlet desteği ile kuruldu. Sadece o değil, İstanbul Moda Haftası  Mercedes Benz Fashion Week İstanbul olarak uluslararası bir platforma taşındı. Yani bunlar sadece lokalde değil , uluslararası arenada da çok önemli hareketler. Çünkü İstanbul zaten ciddi anlamda insanların izlediği bir yer. Hem çok genç nüfusu var, hem inanılmaz bir yaratıcılık var, hem de inanılmaz bir tüketim var burada. Dünya markalarının pazar olarak çok dikkatle izlediği bir yer. Hal böyle olunca hem rekabet yüksek oluyor, hem de o algı insanların aklında oluşuyor. Dışarıdaki insanların da dikkatini ve ilgisini çekiyor. O yüzden Türkiye’deki  Moda Endüstrisi ciddi bir ilerleme içerisinde diye düşünüyorum.

Türk Modası dünyada  şuan nerede ve ileride nerede olacak?

Dünyada nerede dersek, bu işin vitrini Paris. İkinci dünya savaşı döneminde New York’u Paris’e alternatif yarattılar. Milan hep kendi içerisindeydi, hep İtalyan modasını promote ediyordu. Şimdi yeni yeni Londra’da  CFI gibi tamamen British tasarımcıları promote etmek için oluşturulan bir organizasyonlar var. Böyle bir sürü yer var tabii, Berlin, Buenos Aires, İstanbul gibi. Biz baktığınız zaman o çok büyük moda kapitalleri gibi değiliz. Yani bir Paris gibi olamazsınız zaten. Paris, bu işin tüm dünyadaki vitrini. Günün birinde İstanbul Paris kadar olur mu? Çok zor. Yani çünkü orada 14. Louis döneminde başlayan bir gelenek var. Moda haftaları geleneği var. O noktaya ulaşmak çok uzun süre ister. Bir de dünyanın genel politik dengesi, her şey etkili. Ama alternatif olarak insanların gelip görmek isteyeceği yerlerden bir tanesi İstanbul. Şu noktada dünyadaki ekonomik sistem içerisinde çok büyük markalar ciddi anlamda sıkıntı içerisinde ve yenilikler arıyorlar. İnsanlar artık standart büyük markalardansa daha alternatif şeyleri denemeyi tercih ediyorlar. Böyle olunca İstanbul ,Berlin gibi yerlerin önemi daha çok ortaya çıkıyor. Tamam, burada çok çok büyük bir endüstriyi belki sürükleyemezsiniz ama alternatif giyinmek isteyen insanların çok rahatlıkla gelip koleksiyon izleyeceği yer. Çünkü yaratıcılık anlamında baktığınız zaman her tasarımcı birbirinden farklı ve çok alternatif var.  Ben bizim tasarımcılarımızın ciddi anlamda çok yaratıcı olduğuna inanıyorum.

Erkek giyim tasarımı yaptığınız zaman ilk önce kadınların ilgisini çekiyorsunuz.

Sizce Türkiye’de genel olarak insanların moda algısı nedir?

Özellikle erkekler tarafından konuşayım, çok zayıf ama giderek artıyor. Ben 8-9 sezon oldu koleksiyon sergiliyorum. Erkek giyim tasarımı yaptığınız zaman ilk önce zaten kadınların ilgisini çekiyorsunuz, daha sonra erkeklerin ilgisini çekmeye başlıyorsunuz. Bugün GQ Dergisinin bile %40 okuru kadın. Moda endüstrisi ciddi anlamda kadın tüketimi için hizmet veriyor. Bir sektörde öncü olduğunuz zaman önce olmayan algıyı ve pazarı yaratmanız gerekir, daha sonra insanlara hizmet verirsiniz. Bu güne kadar yaptığımız her şeyde o algıyı yarattık.

Kadınlarda erkeğe göre moda algısı daha oluşmuş durumda. Baktığınız zaman dizilerde sponsorluk yapan tasarımcıların ürünleri tercih ediliyor. Daha önce böyle bir şey yoktu. Şuan insanlar tasarım giymek istiyor. Pazar çok hareketli. Moda Tasarımcıları Derneği’nin Galata Moda diye bir etkinliği vardı. Galata Moda etkinliği ilk defa tasarımcıyı sokağa taşıdı ve tasarımcıyı, ulaşılmaz insan olmaktan kurtardı. Herkes çok rahat alışveriş yapabiliyor. İnsanların kafasında bir algı oluştu. Daha sonra o amacını tamamladı ve daha sonra internet sitelerinden tasarımcıların ürünleri alınmaya başlandı. Bence o da tamamladı. Şimdi bambaşka şeylere dönüşmesi gerekiyor. İşte tasarımcının biraz daha yukarıda durması gerekiyor. Belki ilk etaptaki o ulaşılmazlığı değil de o aradaki dengeyi kurup bir noktada durması gerekiyor. Çünkü insanların sahip olmayı arzulaması ve istemesi lazım, tasarım giyiyor olmak öyle bir şey.

Sizin Türkiye’de en çok beğendiğiniz tasarımcılar kimler?

Hepsi. Hiç birini birbirinden ayıramam. Hakikaten hepsinin ne kadar çaba sarf ettiğini gördüğüm için biz hiçbir zaman rakip olmadık. Hep yan yana yürüdük. O yüzden hiç öyle bir ayrım yapamam. Ne Özlem , ne Gamze , ne de Özgür… Hiç birini ayıramam. Baktığınızda herkes rakip aslında; müşteri geldiğinde, satış yaptığında. Ama hiçbirisinin karşısına isim koyamıyorsunuz. Yani Özgür’ün stili ayrı , Özlem’in stili ayrı, Gamze’nin stili ayrı. O yüzden herkes yan yana savaşıyor. Herkes kendi tadında ilerliyor. Ama uluslararası arenada kim dersen, benim en çok beğendiğim tek bir isim var Miuccia. Her sezon yarattığı fikirlerin bütün endüstriye nasıl hakim olduğunu süre içerisinde görüyorsunuz. Yarattığı her iki markayla da, hem Miu Miu ile hem Prada ile hakikaten Şeytan Prada Giyer dedirtiyor.

İlham kaynağım hayatın kendisi.

Siz bir yaratıcılık sürecinde , tasarlama sürecinde nelerden ilham alıyorsunuz?

Benim tasarlama sürecim, “oturayım da bir şeyler düşüneyim de tasarlayayım” gibi olmuyor. Zihin sürekli çalıştığı için “oturup şöyle bir müzik dinlerken tasarlayayım” diye bir şey yok. Hele İstanbul  koşturmacası içinde öyle bir şey mümkün değil. Hayatın kendisi diyorum ben her zaman. Bazen trafikte aklınıza bir şey geliyor. Bazen toplantı sırasında bir şeyler karalarken aklınıza geliyor.

Peki sizce gelecek yaz ve kış sezonunda en öne çıkacak parçalar neler olacak?

Yazda biraz daha pastel renklerin yoğun olduğunu göreceğiz. O yüzden doğal elyaflar fazla kullanılıyor olacak. Bir de dediğimiz gibi şehirler arasındaki sınırlar yavaş yavaş kalkıyor. İnsanlar aktif sporla günlük giysileri biraz daha eşleştiriyor olacaklar. Çok rahat takım elbiselerle içine giyilen sweatshirtler, sneakerlar biraz daha aradaki sınırı kaldıran şeyler olacak. Tabii ki bazı mesleklerde bu tip giyiniyor olabilmek çok zor ama genelde öyle bir eğilim var. Yaz aylarında insanlar genelde kaçmak ister, kaçış ön plandadır. O yüzden daha doğal elyaflar, keten hafif dökümlü pantolonlar, rahat gömlekler, rahat ceketler biraz daha ön planda olacak.

Kışa baktığınız zaman erkek her zaman daha sert ve savaşçı olmak zorundadır. Erkek her zaman savaşçıdır. Onun doğasında, genetiğinde var ama kışın biraz daha zorlu geçer. O yüzden biz hep her kış erkeklere zırhlar tasarlıyoruz, ben öyle söylüyorum. Önümüzdeki kışta da yine çok kalın kayak giysilerini andıran paltolar, onlar çok çok ön planda olacak. Her ne kadar bu sezon kış çok fazla sert geçmese de, biz hep öngörülerde bu tip ağır parçaları sezon hitlerine koyuyoruz.

Sizce bir erkeğin gardırobunda olması gereken  üç demirbaş  nedir?

Siyah ceket,  beyaz gömlek , yıkanmamış kot pantolon.

Aslında her koleksiyonda bir karakter giydiriyorum. Ama bu bir kişi değil, hikayesi olan bir erkek  ve hep aynı erkek.

Peki kimin için tasarlamak istersiniz?

Aslında her koleksiyonda bir karakter giydiriyorum. Ama bu bir kişi değil, hikayesi olan bir erkek  ve hep aynı erkek. Aslında o erkek maço, şehirli, yaşsız. Maskülen bir erkek. Bu saydığım çoğu şey Türk erkeği DNA’sında olan şeyler. Bizim yaptığımız işlerin çoğu agresif işler. Baktığınız zaman ürün agresif olmayabilir ama defilede çaldığınız müziklerden koyduğunuz tepkiye ve oradaki erkeklerin yürüyüşüne kadar maço bir adam var. Bu profile uyan herkes olabilir, şu ünlüyü de giydirmek isterim gibi bir şeyim yok. Birkaç sezon önce dolmuş şoförlerini, geçen sezon Atilla’yı giydirdim, bu sezon Sedad Hakkı’yı giydiriyorum.

Ben öğrenciyken de para biriktirip, mutlaka kendime özel bir parça alırdım ve bu mutlaka ayakkabı olurdu.

Biraz üniversiteyle ilgili sorulara gelelim. Biz öğrenciler belirli bir bütçeyle geçinmek durumundayız. Sizce öğrenci bütçesiyle şık olmak mümkün mü?

Mümkün. Her insanın kendi stilinin olması gerekiyor. Bence şık olmaktan ziyade stiliniz ve tarzınız olsun. Şıklık herkese göre farklıdır ama kendinize ait bir stiliniz ve tarzınız varsa, o her zaman geçerli olan bir şeydir. İnsan her gün siyah eşofman ve siyah sweatshirt giyip bir beyzbolcu şapkasıyla  ve basketbol ayakkabısıyla da gezebilir. Bu onun stili ve tarzıysa artık ona yakışan şeydir. Bunu bir hayat biçimi haline getirmiştir. Mutlaka onun dinlediği müzikte de vardır. Yani insanların stillerinin olması daha önemli bence. Bunun için de çok fazla paraya ihtiyaç yok. İkinci el alışveriş yapabilirsiniz. Türkiye zaten tekstil  cenneti. Yani tekstilin pahalı olduğu bir ülkede yaşamıyorsunuz. Her türlü şeyin alternatifini bulabilirsiniz. Ama kendinize yatırım yapın derim. Ben öğrenciyken de para biriktirip, mutlaka kendime özel bir parça alırdım ve bu mutlaka ayakkabı olurdu. Çünkü ucuz ayakkabı ve ucuz çantaya tahammülüm yoktur. Yani insanın kıyafetleri çok değişebilir ama ayakkabı ve çanta hakikaten rezil de eder vezir de eder. Kıyafetler sezon ile değişebilir. Kışın indirimden alacağınız iyi bir paltoyu bir sonraki sezon da giyebilirsiniz. Bu tip şeylere dikkat ederek o dengeyi kurabilirsiniz. Tabii ki ben de öğrencilik yaptığım için sıkıntıları biliyorum.

Gençler her zaman ilham veriyor.

Üniversite ve moda kelimeleri yan yana geldiğinde size ne ifade ediyor?

İkisi de genç ve yenilikçi. Çünkü moda hep ileriyedir ve üniversite dediğiniz olgu da hep bilgi üreten ve taze zihinlerin olduğu bir yer olduğu için bence üniversite, stil dediğimizin şeyin en başlarında görülebileceği yerdir.

Üniversite size ilham veriyor mu?

Gençler her zaman ilham veriyor. Tabii ki üniversite gençliği apayrı bir zihin yapısı, etkileyici. Onların davranışları çok ilham veriyor. Nasıl giyindiklerine, nasıl hareket ettiklerine dikkat ediyorum.

Sizin başarılı bir moda tasarımcısı olarak üniversite öğrencilerine iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

İnsanlara bir şey öğreten bir adam olmaktan ziyade şunu söyleyebilirim, mesela bir bölüm okuyorsunuz ama bambaşka şeylere ilgi duyuyorsunuz, ilerliyorsunuz. Bunlardan korkmasınlar, vazgeçmesinler. Çok farklı bir sistem içerisinde farklı okullara gidilebiliyor. Hep kendilerini dinlesinler, neyin onları mutlu ettiklerine odaklansınlar. Okuldan sonrada eğer yapmak istiyorlarsa, onları mutlu eden şeyleri yapmaktan korkmasınlar. Bir gün oturup “Of! Bugün çok bunaldım! Neden bunları yapıyorum?” dediğiniz zaman; aklınıza gelen ilk şey bunu sizin istediğiniz olmalı. Şikayet etmeyi bırakıp sizi mutlu eden şeye devam edebilirsiniz. Öbür türlü “ben zaten bunu istemiyorum” şeklinde düşüncelere girdiğiniz zaman, mutsuzluğunuz devam ediyor.

Serbest Çağrışım

Moda – Yaşam biçimi

Trend – Yenilik, değişim

Tasarım – Problemlere çözüm.

Mimarlık – O da problemlere çözüm.

İstanbul – Kaos

Paris – Hiç sevmem. Yani nasıl diyeyim çöplük bile diyebilirim. O kadar sevmem.

Üniversite – Aklıma arkadaşlar geliyor.

Kampüs – Taş Kışla

Genç – Yaşsız

Moda haftası –Stres, koşturmaca

Türk Modası – O daha bebek. Hepimiz uğraşıp onu büyüteceğiz.

Fatma İzci 03.03.2014

Foto: Ahmet Kemal Sürmeli

http://moda.medyabirligi.com/genel/roportaj-niyazi-erdogan.html

Mehmet Perinçek, İran Medyasına Konuştu

Araştırmacı yazar Mehmet Perinçek, İran’da yayımlanan Mehd-i Temeddün (مهد تمدن – Uygarlık Ocağı) dergisine konuştu.
Mehmet Perinçek’in Mehd-i Temeddün dergisine verdiği söyleşi:

Ermeni meselesi ile ilgili çalışmalarınız ve araştırmalarınız hakkında bizim için bilgi verir misiniz?

15 senedir Rusya’nın birçok farklı devlet arşivinde Ermeni meselesi üzerine çalışmalar yapıyorum. Gerek Çarlık gerekse de Sovyet dönemi arşivlerinde çalıştım. Dışişleri arşivinden askeri arşivlere Komünist Partisi’nin arşivinden Komintern arşivine kadar bütün önemli kurumlarda araştırmalarda bulundum.

Rus devlet arşivleri, bize Ermeni meselesi açısından en zengin kaynakları sunuyor. Gerek Çarlık gerekse Sovyet devleti, 1915 olaylarına, öncesine ve sonrasına en yakından tanıklık eden devletlerdir. Ayrıca bu arşivler üzerinden bugün araştırmacılara kapalı olan Ermeni arşivlerinde yer alan bazı belgelere de ulaşmak mümkündür.

Rus devlet arşivlerindeki belgelerin içerik açısından ortak özelliği ise Türkiye’nin tezlerini esas olarak doğrulamaları ve Ermeni soykırımının uluslararası bir yalan olduğunu tartışmasız bir biçimde gözler önüne sermesidir. Bu belgelerden çıkan sonuçlar ise şu şekilde özetlenebilir:

Bu belgeler, 1915-1920 yılları arasında Ermeni çetelerinin Güney Kafkasya’da, Doğu Anadolu’da ve Kilikya olarak adlandırılan Adana ve Maraş bölgesinde Türkiye ve Azeri Türkleri ile Kürtlere yönelik sistematik katliam politikası izlediğini kanıtlamaktadır.

Ermeni çetelerinin etnik temizlik politikası, Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Ermeni çeteleri ile Türk devleti ve Müslüman halk (Türkler ve Kürtler birlikte) arasında savaşın ve karşılıklı kırımın (mukatele) yaşanmasına yol açmıştır. Böylece iki taraf da birbirine şiddet uygulamıştır.

Ermeni-Müslüman boğazlaşmasının sorumlusu, Batılı emperyalistler ve Çarlık Rusyası’dır. Osmanlı devletini ve Anadolu’yu paylaşmak isteyen büyük devletler, bağnaz milliyetçi Ermeni örgütlerini kışkırtmışlar ve savaşa sevk etmişlerdir. Osmanlı devleti, TBMM hükümeti ve Müslüman halk, bu durumda savaş önlemleri almış ve ayaklanan Ermeni çetelerini şiddetle bastırarak haklı bir savaş vermiştir, kendi vatanını savunmuştur.

I. Dünya Savaşı’ndan önce bölgedeki ve dünyadaki olayların tarihsel süreci ve bölgenin sosyal-politik konjonktürü nasıldı?

I. Dünya Savaşı’na giden süreçte emperyalist devletler, Türkiye’yi paylaşmaya karar vermişlerdi. Hatta bununla ilgili hem savaş öncesinde hem de sırasında birçok gizli antlaşma imzalamışlardı. Dolayısıyla Türkiye’nin savaş dışında kalma ihtimali yoktu. Çünkü Türkiye savaşın nesnesiydi. I. Dünya Savaşı’na katılan bütün devletler bir emperyalist paylaşım savaşı verirken, sadece Türkiye bunun dışındaydı, başka toprakları paylaşmak değil, kendi paylaşımını engellemek için vatan savunması gerçekleştirdi.

Savaş öncesi emperyalist devletlerin Türkiye’yi paylaşma planlarındaki en önemli araçlarından biri de Ermeni meselesi olmuştu. Savaşın çok öncesinde Türkiye Ermenileri üzerinde büyük bir oyun oynanmaya başlanmıştı. Bu savaşın başlamasıyla çok daha hızlandı.

Dünya kamuoyu Osmanlı devletini Ermenilere soykırım uygulamakla suçluyor. Bu sözün ispatı için Talat Paşa devletinin Tehcir Kanunu’ndan söz ediliyor. Acaba Tehcir Kanunu Ermenilerin toplu ölümüne sebep olmuş mudur?

Osmanlı hükümetinin 1915 yılındaki tehcir kararı ve uygulamasını bir savaş önlemi olarak görmek gerekir. Bu önlem teamüli hukukun bir unsurudur ve bugün Cenevre Sözleşmelerine ek 2. Protokolün 17. maddesinde tedvin edilmiştir. Tehcir, Osmanlı yöneticilerinin de kabul ettiği bazı aşırılıklara rağmen, hukuka uygundur.

Özellikle Rus devlet arşivleri iki temel noktaya işaret etmektedir ki, bunlar tehcirin ne kadar haklı sebeplere dayandığını gösterir: Birincisi; Taşnakların önderliği altındaki geniş Ermeni kitlelerinin Batılı emperyalist devletlerle ve Çarlık Rusyası’yla işbirliği. İkincisi ise Ermeni gönüllü birliklerinin “Büyük Ermenistan”ı kurmak amacıyla nüfus dengesini kendi lehlerine çevirmek için giriştikleri Müslüman nüfusa yönelik etnik temizlik politikası.

Taşnakların, Çarlık Rusyası yetkilileriyle yaptıkları yazışmalarından ve görüşmelerden Türkiye’yi işgal planları çerçevesinde Ermenilere iki görev yüklenildiği görülmektedir. Ermeniler, cephe gerisinde ayaklanma çıkararak Türk ordusunu zaafa uğratacaktır. Bu birinci görevdir. İkincisi ise oluşturulan Ermeni gönüllü birlikleri yoluyla Türk ordusunun savunma hattını yırtarak Rus işgalini kolaylaştırmaktır. Bu temelde Rus ve Ermeni yetkililerin yazdığı sayısız rapor vardır.

Her iki görevin yerine getirilmesinde Türkiye Ermenileri aktif rol oynamıştır. Mesele birkaç Taşnak teröristinin işinden ibaret değildir. Geniş Ermeni kitleleri gönüllü birliklerin oluşturulmasında ve ayaklanmaların çıkartılmasında yer almıştır. Arşivler, Çarlık ordularına hizmet etmek ve gönüllü birliklerde Türklere karşı savaşmak için Türkiye Ermenilerinin Rus yetkililere başvurularıyla doludur. Türk tebaasına bağlı sıradan köylülerden üniversite öğrencilerine, doktorlara kadar binlerce Ermeninin isim isim listeleri arşivlerde mevcuttur. Bu belgeler, tehlikenin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Ve bu hareket tehcirden önce başlamıştır.

Diğer taraftan Çarlık generallerinin ve subaylarının yazdığı yüzlerce rapor ve Çarlık askeri mahkemelerinin yüzlerce tutanağı ve kararları göstermektedir ki,Birinci Dünya Savaşı sırasında işgal edilen bölgelerde Ermeni gönüllü birlikleri Müslüman halka karşı vahşi katliamlara girişmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu belgelere göre bu katliam ve yağma politikası sistematik bir biçimde yapılmıştır ve ırkçı nefrere dayanmaktadır. Ermeni çetelerini kullanan Rus komutanları bile bu vahşet karşısında dehşete kapılmıştır. Birçok Ermeni subay ve askeri, bu nedenle askeri mahkemelerde yargılanmış ve idam cezasına çarptırılmıştır. Bu katliamların ve yağmaların tehcirden önce başlaması da ayrıca önem taşımaktadır.

Kaçaznuni, kendi raporunda Ermenilerin I. Dünya Savaşı döneminde emperyalistlerin elinde bir oyuncak gibi kullanıldıklarını söylüyor. Sizce Kaçanuni’nin bu sözden amacı nedir? Acaba Ermeniler gerçekten bir oyuncak gibi kullanıldılar mı?

Taşnak hareketinin önemli isimlerinden ve Ermenistan’ın da ilk başbakanı olan Kaçaznuni, 1923 Nisan’ında partisinin yurtdışı örgütünün Bükreş’teki kongresine sunduğu raporda, geçmiş dönemin ağır bir özeleştirisini verirken çarpıcı itiraflarda bulunur ve çekilen acıların sorumluluğunu partisine yükler. Kaçaznuni, raporunun sonunda Taşnaksutyun’un kendisini feshetmesi ve siyasi arenadan çekilmesi gerektiğini savunur.

Kaçaznuni, I. Dünya Savaşı’nda emperyalist devletler tarafından nasıl kullanıldıklarını, o dönemde başlarında kavak yelleri estiğini, Batılı devletlerinin vaatlerine inandıklarını, aslından Ermeniler adına değil, emperyalist planlar için hareket ettiklerini, Ermeni halkını bu planlara feda ettiklerini, emperyalist devletlerin kullandıktan sonra Ermenileri bir köşeye attıklarını ifade eder. Çarlık ve Sovyet arşivlerindeki başka birçok belge de Kaçaznuni’nin bu tespitlerini doğrulamaktadır.

Olayların tam merkezinde bulunan Ermeni lider, emperyalistlerle yapılan işbirliğinin zararlı sonuçlarını yaşayarak görmüş, tabiri caizse duvara çarptıktan sonra geçmişe dair bir muhasebe yapmıştır. Kaçaznuni’nin bu raporu ve tespitleri, bugün açısından da önemli derslerle doludur. Bölgede emperyalizmin desteğiyle girişilecek her türlü bölücü hareket bölgeyi kanlı çatışmalara sürüklerken bütün yaşayan halklara büyük zarar vermektedir. Emperyalist devletler, kullandıkları hiçbir grubun çıkarlarına önem vermezler, işleri bittikten sonra bir kenara atarlar. Dolayısıyla bugün de bu oyunlara gelmemek ve bölge meselelerini emperyalist müdahalelere izin vermeden kendi aramızda çözmemiz gerekmektedir.

Ermeni propagandası I. Dünya Savaşı’nda 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğünü iddia ediyor. Acaba Bu istatistikler doğru olabilir mi? Acaba o dönemde bölgede 1.5 milyon Ermeni yaşıyor muydu?

Bu kadar insanını hayatını kaybetmesi mümkün değildir. Çünkü Osmanlı’da o kadar Ermeni yaşamıyordu. Bu rakamlar tamamen propagandaya dönüktür ve bilimsel hiçbir değer taşımamaktadır.

Diğer taraftan hem Çarlık hem de Sovyet belgeleri, bölgede Müslüman nüfusun tehcir öncesinde de Ermenilere oranla kat ve kat daha fazla olduğunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla “Büyük Ermenistan” kurulmak istenen topraklarda bir Ermeniye beş Müslüman düşmektedir. Bu da bölgede “Büyük Ermenistan”ın kurulmasının haklı bir zemininin bulunmadığını da göstermektedir.

İran Azerbaycanı’na göç eden Ermeniler ve Asuriler Büyük Ermenistan’ı kurmak amacıyla ve emperyalistlerin teşvikiyle bu bölgede yerli halkla çatışmışlardır. Bu çatışmaların boyutu hakkında Türkiye’de ve dünyada yeterli bilgi var mıdır?

Rus devlet arşivlerinde İran Azerbaycan’ında yaşanan olaylara dair de belge ve bilgiler bulunmaktadır. Bunlardan bazı örnekleri kitap ve makalelerimde yayınlamıştım.

Örnekler verebiliriz. Bütün Ermeni Katolikosu Kevork, 2 Aralık 1915 tarihinde Çarlık Rusyası’nın Kafkasya Valisi Prens Nikolay Nikolayeviç’e bir telgraf gönderir.Ermenilerin dini merkezi Eçmiadzin’den Tiflis’e gönderilen telgrafta Adenbercan Başpiskoposu’nun başka bir telgrafı iletilmektedir:

“Karadağ’da Ermenilerin durumu felaket, hanlar (Pers hanları kastedilmektedir-MP) Ermenilere yönelik çok kaba bir yönetim gösteriyor, Ermenileri yağmalıyor, öldürüyorlar. Ermeniler, korku içinde Kafkasya’ya ve Tebriz’e kaçıyor.”

Başpiskopos, devamında Bütün Ermeni Katolikosu Kevork’dan Ermenileri korumak üzere Kafkasya Valisi’nden Tebriz’deki Kazak birliğini ya da Salmast’taki Ermeni gönüllü birliğini talep etmesini ister. Bu talep, Katolikos Kevork’un telgrafıyla Kafkasya Valisi’ne ulaşır.

Kafkasya Valisi’nin bu durumun araştırılması emri verdiği anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Kafkas Ordusu Karargâhı’na 6. Sınır Bölgesi Komutanlığı’ndan “gizli” damgalı bir rapor yazılır. Komutan adına bir albayın yazdığı rapor, 11 Aralık 1915 tarihlidir. Raporda yukarıda bahsi geçen gelişmelerin telgrafla Ardebil Birliği ve 28. Elizavetpol Sınır Tugayı komutanlarına sorulduğu ifade edilir. Komutanların gönderdikleri cevaba göre otorite boşluğundan dolayı Karadağ’da yağmalardan bütün nüfus mağdurdur, özel olarak Ermenilere yönelik bir zulüm yoktur.

Bir taraftan yalana başvuran Ermeni milliyetçi hareketi, diğer taraftan nüfus dengesini kendi lehlerine çevirerek “Büyük Ermenistan”ı kurmak amacıyla Müslüman nüfusa yönelik katliamlar ve yağmalar da gerçekleştirmişlerdir. Bunun örneklerine İran toprakları üzerinde de rastlamak mümkündür. Bir Rus komutanın I. Dünya Savaşı sırasında 15 Şubat 1915 tarihinde yazdığı telgraf bunun bir örneğini teşkil etmektedir. Ermenileri Birinci Dünya Savaşı sırasında destekleyen ve silahlandıran Çarlık yetkilileri dahi Ermenilerin yaptıkları bu eylemlerden rahatsız duruma düşmüşlerdir:

“CULFA HOY
“General Çernozubov’a

“Dışişleri Bakanı’nın Başkomutan’a telgrafı: ‘İran elçisi, İran’dan Kafkasya’ya giderken yolda, özellikle posta müdürlüğü gibi hükümet kurumlarının ve İran ve Hint-Avrupa firmalarının da nasibini aldığı Şoca kasabasında ve İran Culfası’nda bir sıra yağma gerçekleştiren İran Ermeni göçmenleri ve gönüllüleriyle ilgili şikâyetleri bildirdi. Olaylar sırasında Ermeniler tarafından 4 İran Kazağı, 2 posta görevlisi ve birçok sivil öldürüldü, 2 Kazak yaralandı. Ne yazık ki bu şikâyetlerin temeli, Hoy’a giderken bizim tarafımızdan silahlandırılan Ermeni ve Suriye Hıristiyanları tarafından gerçekleştirilen yıkımın izlerini gören Vedenskiy’in raporlarıyla tamamen doğrulanıyor. Bu yağmaların suçlularına karşı ne tür önlemler alınabileceğini ve İran Müslümanlarının Kafkasya için oldukça külfetli olacak bahsi geçen göçmenlerin vatanlarına dönüşünü esas olarak imkânsız hale getiren Hıristiyanlara karşı haklı öfkesine yol açan bu tür olayların gelecekte tekrarlanmasını hangi yollarla engellenebileceğini öngördüğünüzü belirtiniz. Sazonov’ Yağmaların gerçekleştiren Ermeni göçmenlere ve gönüllülere karşı tarafınızdan hangi önlemlerin alındığını ve gelecekte hangi önlemleri almayı öngördüğünüzü lütfen telgrafla iletiniz. 2318. Mışlayevskiy”

1991-1993 yıllarında Ermenistan devletinin Karabağ savaşı esnasında Azerbaycan halkına karşı yapmış olduğu soykırım göz önünde bulundurulursa sizce Ermenistan devletinin bugün kendisini mazlum bir ülke gibi göstermesi ne ölçüde inandırıcıdır?

Ermeni milliyetçiliğinin saldırgan ve şoven köklerini bu anlamda incelemek gerekir. Çarlık belgeleri, Ermeni milliyetçiliğinin Batı’nın ve Çarlık Rusyası’nın özellikle 19. yüzyılda başlayan Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanma projelerine paralel olarak geliştiğini göstermektedir. Özellikle arşivlerde yer alan o döneme ait Ermeni yayınları ve belgeleri, Ermeni milliyetçiliğinin işbirlikçi, şoven ve saldırgan köklerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Daha o dönemlerde Ermeni milliyetçileri tarafından ırkçı teorilerin geliştirildiğini görüyoruz.

I. Dünya Savaşı döneminde yaşanan akıl almaz katliamlar, ardından Taşnak Ermenistanı’ndaki (1918-1920) etnik temizlik politikası aynı ırkçı ve saldırgan fikirlerin devamıdır.

Hatta Taşnaklar, Birinci Dünya Savaşı’nda üstlendikleri rolü İkinci Dünya Savaşı’nda da oynamışlardır. Bu sefer Hitler Almanyası’nın yanında. Taşnaklar, faşist Alman orduları için gönüllü birlikler oluşturarak bölge halklarına karşı yeni bir suça imza atmışlardır.

Karabağ’da yaşananlar da bu çizginin devamıdır.

Neden Azerbaycan halkının Ermeniler tarafından öldürülmesi dünya gündeminde ve kamuoyunda yerini bulmamaktadır? Neden dünya medyası bu olaydan hiç söz etmiyor?

Emperyalist devletler kendi çıkarlarının bulunmadığı hiçbir konuyu gündeme getirmezler. Batı medyası “Ermeni soykırımı” yalanını propaganda eder ama Irak’ta, Afganistan’da ABD’nin yaptıklarını görmezden gelir ya da Hocalı da yaşanan dramı aktarmaz. 

İşgal edilen Karabağ topraklarının ve bir milyonu aşkın Azerbaycanlı mağdurun uluslararası hukuki statüsü ve meselenin çözüm yolu hakkında düşünceleriniz nelerdir?

En başta Türkiye bu konuda daha faal bir politika sergilemelidir. İkincisi bu meseleye emperyalist müdahalenin önüne geçilmelidir. Rusya, şuan Karabağ’da statükonun korunmasından yanadır. Çünkü Azerbaycan’la Ermenistan arasındaki bir çatışmanın Batı’nın bölgeye müdahalesine yol açabileceğinden çekinmektedir. Emperyalist güçlerin bölge üzerindeki planlarının bertaraf edilmesi önemlidir. Bu, Rusya’yı Karabağ konusunda daha olumlu bir rol oynamaya çekecektir. Diğer taraftan İran-Azerbaycan ilişkilerinin geliştirilmesi de önemlidir. Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge çıkarları temelinde bir araya gelmesi Ermenistan’ın işgalci politikasının tecrit edilmesi açısından zaruridir.

2014 yılında dönemin Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir mesaj yayınlayarak ölen Ermeniler için taziyede bulundu ve ölenlerin torunlarına başsağlığı diledi. Acaba bu mesajı Ermenilerden özür dilemek gibi tabir edebilir miyiz? Sizce hangi etkenler Erdoğan’ın bu mesajı yayınlamasına yol açtı? Bu mesaj tarihsel gerçekleri ne kadar yansıtıyor?

Türkiye-Ermenistan sınırının açılması planı Amerikan projesiydi. ABD, Ermenistan’ı Rusya’dan kopararak Türkiye üzerinden Washington’a bağlamak istiyor. Birkaç sene önce Türkiye’de ortaya konan “Ermeni açılımı” ve ardından imzalanan Türk-Ermeni protokolünün altında yatan neden de buydu. Ancak bu açılım ve protokoller, Türk halkından ciddi tepki gelince hayata geçirilemedi.

Fakat ABD’den gelen yeni bir talimatla Türk hükümetinin yeniden harekete geçirildiği anlaşılıyor. Görünen o ki Türkiye’ye Ermenistan karşısında daha da geri bir adım attırılmak isteniyor. Davutoğlu’nun Erivan ziyaretinde (Aralık 2013) İttihatçıları suçlaması, tehciri gayriinsani olarak nitelemesi, Bilgi Üniversitesi’nde yapılan “soykırım” sempozyumunu övmesi ve bu sempozyumu tabuları yıkarak kendilerinin himaye ettiğini anlatması Türk dış politikasının geldiği noktayı göstermektedir. En sonunda da Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları gelmiştir. Bu açıklamalar, Türkiye’yi uluslararası arenada zor durumda bırakacak türdendir.

Dolayısıyla buna karşı siyasi bir cevabın da olması gerekiyor. Eğer başı dik milli bir dış politikanız yoksa tarihi gerçekler istediğiniz kadar sizin yanınızda olsun, haklılığınızı kabul ettiremezsiniz. ABD’nin dayatmasıyla girişilen ve tekrardan canlandırılmak istenen Ermeni açılımıyla Türkiye bu konuda ilk önce kendini tehlikeye atmaktadır. Ermenistan karşısında atılacak her geri adım sözde soykırım iddialarını güçlendirecektir.

Acaba Ermeni Sorunu ile ilgilenen ülkeler sorunları ele almak ve anlaşmazlıkları çözmek için ortak bir tarih komisyonu kurabilirler mi? Acaba bugünkü Ermenistan hükümetinde bütün belgeleri yayımlamak gibi bir irade var mı?

Tarih komisyonu tabii ki kurulmalıdır. Ancak Ermenistan tarafı bu türden çağrılara yanıt vermemektedir. Zaten bu meseleyi siyasiler değil, tarihçiler, bilim adamları tartışmalıdır. Türkiye’de arşivler açıktır. Yabancı ülkelerden de herkes Türk arşivlerinde çalışabilir. Ancak Ermeni arşivlerinden ve Boston’daki Taşnak arşivinden faydalanma imkânı Türkler açısından neredeyse yok denecek kadar azdır.

Bildiğiniz üzere Fransa’da Ermeni Soykırımı’nın inkarını cezalandıran yasa Tasarısı Kabul edildi. Acaba bu tür kanunlar meselenin çözümü için bir katkı sağlar mı? neden bazi devletler bu olayın araştırılmasını istemiyorlar?

Fransa’da bu kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bundan da önemlisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Perinçek-İsviçre davasında 17 Aralık 2013 tarihinde verdiği kararla Doğu Perinçek’i haklı buldu ve Ermeni soykırımının inkarını fikir özgürlüğü olarak gördü. Ayrıca Ermeni soykırımı iddialarının tartışılır olduğunu, 1915 olaylarının uluslararası hukuk açısından “soykırım” tanımında farklı olduğunu belirtti. Bu davanın temyiz duruşması 28 Ocak’ta görüldü. Burada elde edilecek başarı, ilk kararın onaylanması “Ermeni soykırımı” iddialarına büyük bir darbe vuracak.

Kaynak: ULUSAL KANAL

Mehmet Perinçek, İran Medyasına Konuştu

Araştırmacı yazar Mehmet Perinçek, İran’da yayımlanan Mehd-i Temeddün (مهد تمدن – Uygarlık Ocağı) dergisine konuştu.
Mehmet Perinçek’in Mehd-i Temeddün dergisine verdiği söyleşi:

Ermeni meselesi ile ilgili çalışmalarınız ve araştırmalarınız hakkında bizim için bilgi verir misiniz?

15 senedir Rusya’nın birçok farklı devlet arşivinde Ermeni meselesi üzerine çalışmalar yapıyorum. Gerek Çarlık gerekse de Sovyet dönemi arşivlerinde çalıştım. Dışişleri arşivinden askeri arşivlere Komünist Partisi’nin arşivinden Komintern arşivine kadar bütün önemli kurumlarda araştırmalarda bulundum.

Rus devlet arşivleri, bize Ermeni meselesi açısından en zengin kaynakları sunuyor. Gerek Çarlık gerekse Sovyet devleti, 1915 olaylarına, öncesine ve sonrasına en yakından tanıklık eden devletlerdir. Ayrıca bu arşivler üzerinden bugün araştırmacılara kapalı olan Ermeni arşivlerinde yer alan bazı belgelere de ulaşmak mümkündür.

Rus devlet arşivlerindeki belgelerin içerik açısından ortak özelliği ise Türkiye’nin tezlerini esas olarak doğrulamaları ve Ermeni soykırımının uluslararası bir yalan olduğunu tartışmasız bir biçimde gözler önüne sermesidir. Bu belgelerden çıkan sonuçlar ise şu şekilde özetlenebilir:

Bu belgeler, 1915-1920 yılları arasında Ermeni çetelerinin Güney Kafkasya’da, Doğu Anadolu’da ve Kilikya olarak adlandırılan Adana ve Maraş bölgesinde Türkiye ve Azeri Türkleri ile Kürtlere yönelik sistematik katliam politikası izlediğini kanıtlamaktadır.

Ermeni çetelerinin etnik temizlik politikası, Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Ermeni çeteleri ile Türk devleti ve Müslüman halk (Türkler ve Kürtler birlikte) arasında savaşın ve karşılıklı kırımın (mukatele) yaşanmasına yol açmıştır. Böylece iki taraf da birbirine şiddet uygulamıştır.

Ermeni-Müslüman boğazlaşmasının sorumlusu, Batılı emperyalistler ve Çarlık Rusyası’dır. Osmanlı devletini ve Anadolu’yu paylaşmak isteyen büyük devletler, bağnaz milliyetçi Ermeni örgütlerini kışkırtmışlar ve savaşa sevk etmişlerdir. Osmanlı devleti, TBMM hükümeti ve Müslüman halk, bu durumda savaş önlemleri almış ve ayaklanan Ermeni çetelerini şiddetle bastırarak haklı bir savaş vermiştir, kendi vatanını savunmuştur.

I. Dünya Savaşı’ndan önce bölgedeki ve dünyadaki olayların tarihsel süreci ve bölgenin sosyal-politik konjonktürü nasıldı?

I. Dünya Savaşı’na giden süreçte emperyalist devletler, Türkiye’yi paylaşmaya karar vermişlerdi. Hatta bununla ilgili hem savaş öncesinde hem de sırasında birçok gizli antlaşma imzalamışlardı. Dolayısıyla Türkiye’nin savaş dışında kalma ihtimali yoktu. Çünkü Türkiye savaşın nesnesiydi. I. Dünya Savaşı’na katılan bütün devletler bir emperyalist paylaşım savaşı verirken, sadece Türkiye bunun dışındaydı, başka toprakları paylaşmak değil, kendi paylaşımını engellemek için vatan savunması gerçekleştirdi.

Savaş öncesi emperyalist devletlerin Türkiye’yi paylaşma planlarındaki en önemli araçlarından biri de Ermeni meselesi olmuştu. Savaşın çok öncesinde Türkiye Ermenileri üzerinde büyük bir oyun oynanmaya başlanmıştı. Bu savaşın başlamasıyla çok daha hızlandı.

Dünya kamuoyu Osmanlı devletini Ermenilere soykırım uygulamakla suçluyor. Bu sözün ispatı için Talat Paşa devletinin Tehcir Kanunu’ndan söz ediliyor. Acaba Tehcir Kanunu Ermenilerin toplu ölümüne sebep olmuş mudur?

Osmanlı hükümetinin 1915 yılındaki tehcir kararı ve uygulamasını bir savaş önlemi olarak görmek gerekir. Bu önlem teamüli hukukun bir unsurudur ve bugün Cenevre Sözleşmelerine ek 2. Protokolün 17. maddesinde tedvin edilmiştir. Tehcir, Osmanlı yöneticilerinin de kabul ettiği bazı aşırılıklara rağmen, hukuka uygundur.

Özellikle Rus devlet arşivleri iki temel noktaya işaret etmektedir ki, bunlar tehcirin ne kadar haklı sebeplere dayandığını gösterir: Birincisi; Taşnakların önderliği altındaki geniş Ermeni kitlelerinin Batılı emperyalist devletlerle ve Çarlık Rusyası’yla işbirliği. İkincisi ise Ermeni gönüllü birliklerinin “Büyük Ermenistan”ı kurmak amacıyla nüfus dengesini kendi lehlerine çevirmek için giriştikleri Müslüman nüfusa yönelik etnik temizlik politikası.

Taşnakların, Çarlık Rusyası yetkilileriyle yaptıkları yazışmalarından ve görüşmelerden Türkiye’yi işgal planları çerçevesinde Ermenilere iki görev yüklenildiği görülmektedir. Ermeniler, cephe gerisinde ayaklanma çıkararak Türk ordusunu zaafa uğratacaktır. Bu birinci görevdir. İkincisi ise oluşturulan Ermeni gönüllü birlikleri yoluyla Türk ordusunun savunma hattını yırtarak Rus işgalini kolaylaştırmaktır. Bu temelde Rus ve Ermeni yetkililerin yazdığı sayısız rapor vardır.

Her iki görevin yerine getirilmesinde Türkiye Ermenileri aktif rol oynamıştır. Mesele birkaç Taşnak teröristinin işinden ibaret değildir. Geniş Ermeni kitleleri gönüllü birliklerin oluşturulmasında ve ayaklanmaların çıkartılmasında yer almıştır. Arşivler, Çarlık ordularına hizmet etmek ve gönüllü birliklerde Türklere karşı savaşmak için Türkiye Ermenilerinin Rus yetkililere başvurularıyla doludur. Türk tebaasına bağlı sıradan köylülerden üniversite öğrencilerine, doktorlara kadar binlerce Ermeninin isim isim listeleri arşivlerde mevcuttur. Bu belgeler, tehlikenin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Ve bu hareket tehcirden önce başlamıştır.

Diğer taraftan Çarlık generallerinin ve subaylarının yazdığı yüzlerce rapor ve Çarlık askeri mahkemelerinin yüzlerce tutanağı ve kararları göstermektedir ki,Birinci Dünya Savaşı sırasında işgal edilen bölgelerde Ermeni gönüllü birlikleri Müslüman halka karşı vahşi katliamlara girişmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu belgelere göre bu katliam ve yağma politikası sistematik bir biçimde yapılmıştır ve ırkçı nefrere dayanmaktadır. Ermeni çetelerini kullanan Rus komutanları bile bu vahşet karşısında dehşete kapılmıştır. Birçok Ermeni subay ve askeri, bu nedenle askeri mahkemelerde yargılanmış ve idam cezasına çarptırılmıştır. Bu katliamların ve yağmaların tehcirden önce başlaması da ayrıca önem taşımaktadır.

Kaçaznuni, kendi raporunda Ermenilerin I. Dünya Savaşı döneminde emperyalistlerin elinde bir oyuncak gibi kullanıldıklarını söylüyor. Sizce Kaçanuni’nin bu sözden amacı nedir? Acaba Ermeniler gerçekten bir oyuncak gibi kullanıldılar mı?

Taşnak hareketinin önemli isimlerinden ve Ermenistan’ın da ilk başbakanı olan Kaçaznuni, 1923 Nisan’ında partisinin yurtdışı örgütünün Bükreş’teki kongresine sunduğu raporda, geçmiş dönemin ağır bir özeleştirisini verirken çarpıcı itiraflarda bulunur ve çekilen acıların sorumluluğunu partisine yükler. Kaçaznuni, raporunun sonunda Taşnaksutyun’un kendisini feshetmesi ve siyasi arenadan çekilmesi gerektiğini savunur.

Kaçaznuni, I. Dünya Savaşı’nda emperyalist devletler tarafından nasıl kullanıldıklarını, o dönemde başlarında kavak yelleri estiğini, Batılı devletlerinin vaatlerine inandıklarını, aslından Ermeniler adına değil, emperyalist planlar için hareket ettiklerini, Ermeni halkını bu planlara feda ettiklerini, emperyalist devletlerin kullandıktan sonra Ermenileri bir köşeye attıklarını ifade eder. Çarlık ve Sovyet arşivlerindeki başka birçok belge de Kaçaznuni’nin bu tespitlerini doğrulamaktadır.

Olayların tam merkezinde bulunan Ermeni lider, emperyalistlerle yapılan işbirliğinin zararlı sonuçlarını yaşayarak görmüş, tabiri caizse duvara çarptıktan sonra geçmişe dair bir muhasebe yapmıştır. Kaçaznuni’nin bu raporu ve tespitleri, bugün açısından da önemli derslerle doludur. Bölgede emperyalizmin desteğiyle girişilecek her türlü bölücü hareket bölgeyi kanlı çatışmalara sürüklerken bütün yaşayan halklara büyük zarar vermektedir. Emperyalist devletler, kullandıkları hiçbir grubun çıkarlarına önem vermezler, işleri bittikten sonra bir kenara atarlar. Dolayısıyla bugün de bu oyunlara gelmemek ve bölge meselelerini emperyalist müdahalelere izin vermeden kendi aramızda çözmemiz gerekmektedir.

Ermeni propagandası I. Dünya Savaşı’nda 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğünü iddia ediyor. Acaba Bu istatistikler doğru olabilir mi? Acaba o dönemde bölgede 1.5 milyon Ermeni yaşıyor muydu?

Bu kadar insanını hayatını kaybetmesi mümkün değildir. Çünkü Osmanlı’da o kadar Ermeni yaşamıyordu. Bu rakamlar tamamen propagandaya dönüktür ve bilimsel hiçbir değer taşımamaktadır.

Diğer taraftan hem Çarlık hem de Sovyet belgeleri, bölgede Müslüman nüfusun tehcir öncesinde de Ermenilere oranla kat ve kat daha fazla olduğunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla “Büyük Ermenistan” kurulmak istenen topraklarda bir Ermeniye beş Müslüman düşmektedir. Bu da bölgede “Büyük Ermenistan”ın kurulmasının haklı bir zemininin bulunmadığını da göstermektedir.

İran Azerbaycanı’na göç eden Ermeniler ve Asuriler Büyük Ermenistan’ı kurmak amacıyla ve emperyalistlerin teşvikiyle bu bölgede yerli halkla çatışmışlardır. Bu çatışmaların boyutu hakkında Türkiye’de ve dünyada yeterli bilgi var mıdır?

Rus devlet arşivlerinde İran Azerbaycan’ında yaşanan olaylara dair de belge ve bilgiler bulunmaktadır. Bunlardan bazı örnekleri kitap ve makalelerimde yayınlamıştım.

Örnekler verebiliriz. Bütün Ermeni Katolikosu Kevork, 2 Aralık 1915 tarihinde Çarlık Rusyası’nın Kafkasya Valisi Prens Nikolay Nikolayeviç’e bir telgraf gönderir.Ermenilerin dini merkezi Eçmiadzin’den Tiflis’e gönderilen telgrafta Adenbercan Başpiskoposu’nun başka bir telgrafı iletilmektedir:

“Karadağ’da Ermenilerin durumu felaket, hanlar (Pers hanları kastedilmektedir-MP) Ermenilere yönelik çok kaba bir yönetim gösteriyor, Ermenileri yağmalıyor, öldürüyorlar. Ermeniler, korku içinde Kafkasya’ya ve Tebriz’e kaçıyor.”

Başpiskopos, devamında Bütün Ermeni Katolikosu Kevork’dan Ermenileri korumak üzere Kafkasya Valisi’nden Tebriz’deki Kazak birliğini ya da Salmast’taki Ermeni gönüllü birliğini talep etmesini ister. Bu talep, Katolikos Kevork’un telgrafıyla Kafkasya Valisi’ne ulaşır.

Kafkasya Valisi’nin bu durumun araştırılması emri verdiği anlaşılmaktadır. Bunun üzerine Kafkas Ordusu Karargâhı’na 6. Sınır Bölgesi Komutanlığı’ndan “gizli” damgalı bir rapor yazılır. Komutan adına bir albayın yazdığı rapor, 11 Aralık 1915 tarihlidir. Raporda yukarıda bahsi geçen gelişmelerin telgrafla Ardebil Birliği ve 28. Elizavetpol Sınır Tugayı komutanlarına sorulduğu ifade edilir. Komutanların gönderdikleri cevaba göre otorite boşluğundan dolayı Karadağ’da yağmalardan bütün nüfus mağdurdur, özel olarak Ermenilere yönelik bir zulüm yoktur.

Bir taraftan yalana başvuran Ermeni milliyetçi hareketi, diğer taraftan nüfus dengesini kendi lehlerine çevirerek “Büyük Ermenistan”ı kurmak amacıyla Müslüman nüfusa yönelik katliamlar ve yağmalar da gerçekleştirmişlerdir. Bunun örneklerine İran toprakları üzerinde de rastlamak mümkündür. Bir Rus komutanın I. Dünya Savaşı sırasında 15 Şubat 1915 tarihinde yazdığı telgraf bunun bir örneğini teşkil etmektedir. Ermenileri Birinci Dünya Savaşı sırasında destekleyen ve silahlandıran Çarlık yetkilileri dahi Ermenilerin yaptıkları bu eylemlerden rahatsız duruma düşmüşlerdir:

“CULFA HOY
“General Çernozubov’a

“Dışişleri Bakanı’nın Başkomutan’a telgrafı: ‘İran elçisi, İran’dan Kafkasya’ya giderken yolda, özellikle posta müdürlüğü gibi hükümet kurumlarının ve İran ve Hint-Avrupa firmalarının da nasibini aldığı Şoca kasabasında ve İran Culfası’nda bir sıra yağma gerçekleştiren İran Ermeni göçmenleri ve gönüllüleriyle ilgili şikâyetleri bildirdi. Olaylar sırasında Ermeniler tarafından 4 İran Kazağı, 2 posta görevlisi ve birçok sivil öldürüldü, 2 Kazak yaralandı. Ne yazık ki bu şikâyetlerin temeli, Hoy’a giderken bizim tarafımızdan silahlandırılan Ermeni ve Suriye Hıristiyanları tarafından gerçekleştirilen yıkımın izlerini gören Vedenskiy’in raporlarıyla tamamen doğrulanıyor. Bu yağmaların suçlularına karşı ne tür önlemler alınabileceğini ve İran Müslümanlarının Kafkasya için oldukça külfetli olacak bahsi geçen göçmenlerin vatanlarına dönüşünü esas olarak imkânsız hale getiren Hıristiyanlara karşı haklı öfkesine yol açan bu tür olayların gelecekte tekrarlanmasını hangi yollarla engellenebileceğini öngördüğünüzü belirtiniz. Sazonov’ Yağmaların gerçekleştiren Ermeni göçmenlere ve gönüllülere karşı tarafınızdan hangi önlemlerin alındığını ve gelecekte hangi önlemleri almayı öngördüğünüzü lütfen telgrafla iletiniz. 2318. Mışlayevskiy”

1991-1993 yıllarında Ermenistan devletinin Karabağ savaşı esnasında Azerbaycan halkına karşı yapmış olduğu soykırım göz önünde bulundurulursa sizce Ermenistan devletinin bugün kendisini mazlum bir ülke gibi göstermesi ne ölçüde inandırıcıdır?

Ermeni milliyetçiliğinin saldırgan ve şoven köklerini bu anlamda incelemek gerekir. Çarlık belgeleri, Ermeni milliyetçiliğinin Batı’nın ve Çarlık Rusyası’nın özellikle 19. yüzyılda başlayan Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanma projelerine paralel olarak geliştiğini göstermektedir. Özellikle arşivlerde yer alan o döneme ait Ermeni yayınları ve belgeleri, Ermeni milliyetçiliğinin işbirlikçi, şoven ve saldırgan köklerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Daha o dönemlerde Ermeni milliyetçileri tarafından ırkçı teorilerin geliştirildiğini görüyoruz.

I. Dünya Savaşı döneminde yaşanan akıl almaz katliamlar, ardından Taşnak Ermenistanı’ndaki (1918-1920) etnik temizlik politikası aynı ırkçı ve saldırgan fikirlerin devamıdır.

Hatta Taşnaklar, Birinci Dünya Savaşı’nda üstlendikleri rolü İkinci Dünya Savaşı’nda da oynamışlardır. Bu sefer Hitler Almanyası’nın yanında. Taşnaklar, faşist Alman orduları için gönüllü birlikler oluşturarak bölge halklarına karşı yeni bir suça imza atmışlardır.

Karabağ’da yaşananlar da bu çizginin devamıdır.

Neden Azerbaycan halkının Ermeniler tarafından öldürülmesi dünya gündeminde ve kamuoyunda yerini bulmamaktadır? Neden dünya medyası bu olaydan hiç söz etmiyor?

Emperyalist devletler kendi çıkarlarının bulunmadığı hiçbir konuyu gündeme getirmezler. Batı medyası “Ermeni soykırımı” yalanını propaganda eder ama Irak’ta, Afganistan’da ABD’nin yaptıklarını görmezden gelir ya da Hocalı da yaşanan dramı aktarmaz. 

İşgal edilen Karabağ topraklarının ve bir milyonu aşkın Azerbaycanlı mağdurun uluslararası hukuki statüsü ve meselenin çözüm yolu hakkında düşünceleriniz nelerdir?

En başta Türkiye bu konuda daha faal bir politika sergilemelidir. İkincisi bu meseleye emperyalist müdahalenin önüne geçilmelidir. Rusya, şuan Karabağ’da statükonun korunmasından yanadır. Çünkü Azerbaycan’la Ermenistan arasındaki bir çatışmanın Batı’nın bölgeye müdahalesine yol açabileceğinden çekinmektedir. Emperyalist güçlerin bölge üzerindeki planlarının bertaraf edilmesi önemlidir. Bu, Rusya’yı Karabağ konusunda daha olumlu bir rol oynamaya çekecektir. Diğer taraftan İran-Azerbaycan ilişkilerinin geliştirilmesi de önemlidir. Türkiye, İran ve Rusya’nın bölge çıkarları temelinde bir araya gelmesi Ermenistan’ın işgalci politikasının tecrit edilmesi açısından zaruridir.

2014 yılında dönemin Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bir mesaj yayınlayarak ölen Ermeniler için taziyede bulundu ve ölenlerin torunlarına başsağlığı diledi. Acaba bu mesajı Ermenilerden özür dilemek gibi tabir edebilir miyiz? Sizce hangi etkenler Erdoğan’ın bu mesajı yayınlamasına yol açtı? Bu mesaj tarihsel gerçekleri ne kadar yansıtıyor?

Türkiye-Ermenistan sınırının açılması planı Amerikan projesiydi. ABD, Ermenistan’ı Rusya’dan kopararak Türkiye üzerinden Washington’a bağlamak istiyor. Birkaç sene önce Türkiye’de ortaya konan “Ermeni açılımı” ve ardından imzalanan Türk-Ermeni protokolünün altında yatan neden de buydu. Ancak bu açılım ve protokoller, Türk halkından ciddi tepki gelince hayata geçirilemedi.

Fakat ABD’den gelen yeni bir talimatla Türk hükümetinin yeniden harekete geçirildiği anlaşılıyor. Görünen o ki Türkiye’ye Ermenistan karşısında daha da geri bir adım attırılmak isteniyor. Davutoğlu’nun Erivan ziyaretinde (Aralık 2013) İttihatçıları suçlaması, tehciri gayriinsani olarak nitelemesi, Bilgi Üniversitesi’nde yapılan “soykırım” sempozyumunu övmesi ve bu sempozyumu tabuları yıkarak kendilerinin himaye ettiğini anlatması Türk dış politikasının geldiği noktayı göstermektedir. En sonunda da Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları gelmiştir. Bu açıklamalar, Türkiye’yi uluslararası arenada zor durumda bırakacak türdendir.

Dolayısıyla buna karşı siyasi bir cevabın da olması gerekiyor. Eğer başı dik milli bir dış politikanız yoksa tarihi gerçekler istediğiniz kadar sizin yanınızda olsun, haklılığınızı kabul ettiremezsiniz. ABD’nin dayatmasıyla girişilen ve tekrardan canlandırılmak istenen Ermeni açılımıyla Türkiye bu konuda ilk önce kendini tehlikeye atmaktadır. Ermenistan karşısında atılacak her geri adım sözde soykırım iddialarını güçlendirecektir.

Acaba Ermeni Sorunu ile ilgilenen ülkeler sorunları ele almak ve anlaşmazlıkları çözmek için ortak bir tarih komisyonu kurabilirler mi? Acaba bugünkü Ermenistan hükümetinde bütün belgeleri yayımlamak gibi bir irade var mı?

Tarih komisyonu tabii ki kurulmalıdır. Ancak Ermenistan tarafı bu türden çağrılara yanıt vermemektedir. Zaten bu meseleyi siyasiler değil, tarihçiler, bilim adamları tartışmalıdır. Türkiye’de arşivler açıktır. Yabancı ülkelerden de herkes Türk arşivlerinde çalışabilir. Ancak Ermeni arşivlerinden ve Boston’daki Taşnak arşivinden faydalanma imkânı Türkler açısından neredeyse yok denecek kadar azdır.

Bildiğiniz üzere Fransa’da Ermeni Soykırımı’nın inkarını cezalandıran yasa Tasarısı Kabul edildi. Acaba bu tür kanunlar meselenin çözümü için bir katkı sağlar mı? neden bazi devletler bu olayın araştırılmasını istemiyorlar?

Fransa’da bu kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bundan da önemlisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Perinçek-İsviçre davasında 17 Aralık 2013 tarihinde verdiği kararla Doğu Perinçek’i haklı buldu ve Ermeni soykırımının inkarını fikir özgürlüğü olarak gördü. Ayrıca Ermeni soykırımı iddialarının tartışılır olduğunu, 1915 olaylarının uluslararası hukuk açısından “soykırım” tanımında farklı olduğunu belirtti. Bu davanın temyiz duruşması 28 Ocak’ta görüldü. Burada elde edilecek başarı, ilk kararın onaylanması “Ermeni soykırımı” iddialarına büyük bir darbe vuracak.

Kaynak: ULUSAL KANAL

Çekin duvarı, insan gibi yaşayın

Aysim Türkmen “Çekmeköy Underground” filminde, bir duvar yazısından yola çıkarak, lüks siteler ve gecekondular arasındaki insanların hayatını anlatıyor.

Daha önce Selahattin’in İstanbul’u, Galata Kulesi Sokak No:23, Kapital-İstanbul adlı belgesel filmlerin yönetmenliğini yapan Aysim Türkmen, ilk uzun metraj filmi Çekmeköy Underground’da da yine bir İstanbul hikâyesi anlatıyor. Arabesk-rap türü müzik yapan üç arkadaş, haksız yere hapse girdiğine inandıkları “Küllü Harap” lakaplı Cemal ağabeylerinin, tahliyesini beklemektedir. Cemal ağabeyleri hapisten çıkar fakat aklı fikri geride bıraktığı eski sevgilisindedir. Çekmeköy civarında kurulu lüks siteler ve gecekondular arasında sıkışmış hayatları anlatan Aysim Türkmen’le Çekmeköy Underground’ı konuştuk.

Daha önce de İstanbul ve kent hikâyeleri anlattığınız belgeseller çekiyordunuz. Belgeselden kurmacaya geçişiniz nasıl oldu?

Benim için kurmaca-belgesel ayrımı yok. Kısa kurmaca filmler de çekmiştim. Aslında belgesel çekerken de yaratıcı belgeseller çekiyorum, daha çok bir karakteri takip ediyorum. Şehrin nasıl dönüştüğüne dair bana ipucu veren mekânlardan, insanlardan doğru bakıyorum. Selahattin’in İstanbul’u Galata Kulesi Sokak No:23 ve Kapital-İstanbul. Son dönemde 90’larda oluşan yeni kente bakıyorum: ikinci köprünün açılmasıyla TEM otoyolu etrafında şekillenmiş Levent, Göktürk, Kavacık, Beykoz ve Çekmeköy, yani kentin ikinci çeperi. Bir gün Çekmeköy’de dolaşırken bir duvar yazısı gördüm, “Çekin lan duvarı teli, insan gibi yaşayın” yazıyordu. Genelde bir ipucu bulup onun peşinden gidiyorum.

Bu da size ipucu oldu tabii…

Evet, kesinlikle. Bir mekân, bir insan derken bu defa bir duvar yazısı gördüm ve peşinden gittim.

Peki, filmde izlediğimiz bu duvar yazısının gerçek hikâyesini mi?

Yazıyı gördükten sonra araştırmaya başladık. Araştırma sonucunda, bu yazıyı yazan çocuğun hapiste olduğunu öğrendik. Arkadaşları ve kardeşi bu çocuğun haksız yere hapse girdiğini söyledi. Suçlanma sebebi de bir cep telefonu gaspıydı. “Küllü Harap” lakaplı bu çocuk beş yıldır hapisteydi. Konuştukça olay epey enteresan hâle geldi. İlk etapta bunu da belgesel olarak tasarlamıştım. Herkes olayı anlatacaktı ve ağabey hapisten çıkacak, en son ondan dinleyecektik hikâyeyi. Ama arkadaşları onunu haksız yere yattığını söylerken kardeşi abisinin suçsuzluğu ile ilgili tereddüt yaşıyordu. Biz de çok emin olamadık suçlu muydu? Suçsuz mu?

Filmdeki gibi yani.

Filmde o his var mı? Bu hissi yansıtma derdim vardı çünkü.

Evet, Tarık’ın abisine olan güvenini bir süre sonra yitirişi ve ‘sen ne yaptıysan o kadın için yaptın’ deyişi güvenmediğini hissettiriyor.

Evet, o çocukla konuştuğumuzda bizde de oluşan histi bu. O muğlâklık çok hoşuma gitti. Mert İzcan’la birlikte çalışıyorduk o zaman, muğlaklığı tutmaya çalıştık. “Suçluydu, şunu yaptı, böyle olmalı” tarzı bir çıkarsama yapmamaya çalıştık. Hiçbir olayın göründüğü gibi olmadığını düşünüyorum. Birçok olayı araştırınca bambaşka bir şeyler çıkıyor ortaya. Sonra bu çocuklarla buluştuk, konuştuk, her biri, hikâyeyi ayrı ayrı şekillerde anlattı ama bir süre sonra buluşmaya gelmemeye başladılar. Bir gün Çekmeköy’de bir kafede 12 saat bekledikten sonra Mert, ‘Gelmeyecekler, onlar için çok hassas bir hikâye,’ dedi.  ‘Bırakıyor muyuz?’ dedim, ‘Yooo kurmaca yaparsın dedi.

Böyle çıktı yani?

Evet, evet. Ben o çocukları görmeyi çok umut ettim ama bir daha göremedim onları.

Peki, film çıktıktan sonra kontağa geçtiniz mi?

Daha geçmedik. Belki film bizi yine biraraya getirir. Bu da başka bir belgesele konusu olur sanki! Küçük bir gösterimimiz oldu kendi aramızda. Orada filmin belgeselini çekelim önerisi oldu. “Çekmeköy Underground 2!” Yine o insanlarla biraraya gelip bunu kameraya almak çok isterim. Nasıl hissedeceklerini de merak ediyorum açıkçası.

Film, kent temelli fakat bir yanıyla bu müziği ve yaşam tarzını benimsemiş insanları da içeriden görme şansı veriyor. Bir hikâyenin peşinden giderken başka birine rastlamak gibi…

Kentteki mekânsız çocukların çabalarını bir süredir takip ediyordum. Kaykay yapanlar, beatbox yapanlar ve özellikle de dans eden çocuklar…  Şanzelize’ye gidip geliyordum ve oradan bazı çocuklarla tanıştım, konuştum. Şehirdeki dönüşüm içerisinde kendilerine mekân bulamayan ancak hakikaten hayallerinin peşinde çok çaba gösteren bu çocukları gördükçe hikâye gelişti.

Çok farklı bir profil aynı zamanda. Çünkü bu beatbox yapan çocuklar, ne Berfin’le yani o sitelerde yaşanlar gibi, ne de abisi ve ailesi gibi. İkisinden de beslenen ama ikisinden de olmayan gibiler…

Aynen, aynı zamanda hem iki taraftan gibiler hem de değiller. Bir sürü şeyin birleşimi gibiler. Tıpkı kentin şu anki hâli gibi. Bu kafamda hep vardı. Bu çocuklar aslında “Yeni İstanbul”.

Mekânsız “Yeni İstanbul”…

Kesinlikle…

Yeni bir dünya çabaları var mı peki bu çocukların?

Var gibi ama yok gibi de. Sürekli hayal kuruyorlar; “Farz et ki başka bir yerdesin” bir sahnede çocuğun t-shirt’ünün üzerinde yazıyor. (Bu tamamen tesadüftü tabii. Kostümcümüz Yeliz Buyruk bu t-shirt’ü getirdiğinde inanamadım.) Sonra o “hayal oluruz” replikleri ve şarkılar var. Gitme isteği ama bir yandan da mahallelerini sahiplenme durumu. Yaşadıkları atmosferden çok da tatminsiz değiller. Tabii ki yarışmaya katılıp birinci olmak istiyorlar. Ben de Cannes’da ödül almak istemez miyim? Özenilen şeyler var. Ama yine de kendi hâllerinden umutsuz değiller. Yaşadıkları yerleri sahipleniyorlar ama etraflarındaki duvarlara da öfkeliler. Ama şunu söyleyeyim ki benim çevremde ki arkadaşlarımdan daha fazla “gitmeliyim bu ülkeden, bu şehirden” duygusunda değiller. Kendi hayal ve umutlarına tutunan çocuklar bunlar. Tabii sonu hayal kırıklığı olsa da. Ben çok çocukla tanıştım. Dans  stüdyosu için mekân tutuyorlar ama iki ay sonra o mekânda tutunamıyorlar. Ama bu hayatları da askere kadar sürüyor.

Neden?

Çünkü askerden döndükten sonra sigortalı bir işe giriyorlar, evlenip çoluk çocuğa karışıyorlar yani bir şekilde sisteme tam teşekküllü bir şekilde dâhil oluyorlar…

Arabesk rap’in filme giriş öyküsü nasıl oldu?

Arabesk rap’i şehirdeki ne o ne bu, hem o hem bu hâlin bir metaforu olarak görüyorum. O yüzden müziği çok önemsedik. İyi bir müzik yapmak için çok uğraştık. Adana’da doğmuş bir sanat kolektifi olan Doğu Akdeniz Grubu’ndan Acarkan Özkan, Erhan Seyran ve Ufuk Atar arabesk rap parçayı yaptı. Ama sadece bir parça arabesk rap. Onun dışında 10 parça daha var. Ayrı ayrı tarzlarda. Bu parçaların çoğunu Doğu Akdeniz, bir kısmını da Nupark ve Wild East Grubu üyesi Uran Apak yaptı.

Peki, oyuncuların seçimi nasıl oldu? Epey doğallar çünkü…

Çok uzun bir casting döneminden sonra, çok uzun bir prova süreci yaşadık. Çoğu hayli deneyimli tiyatro oyuncuları olan harika bir ekip oluştu ve senaryoyu tartışa tartışa aylarca çalıştık. Çekimleri altı ay ertelemek zorunda kalınca biraz daha çalıştık. Gaziosmanpaşa’daki Şanzelize kulübe gidip kola açtırıp oradaki gençlerle dans etmeye çalıştık, her ne kadar onlar gibi güzel dans edemesek de. Sanırım oyuncular için de benim için olduğu gibi eşi bulunmaz bir ekip ruhu oluştu, bir hayal dünyasının parçası oldular ve beraber bu dünyayı gerçekleştirdik.

SUZAN DEMİR 15.03.2015

TARAF

Çekin duvarı, insan gibi yaşayın

Aysim Türkmen “Çekmeköy Underground” filminde, bir duvar yazısından yola çıkarak, lüks siteler ve gecekondular arasındaki insanların hayatını anlatıyor.

Daha önce Selahattin’in İstanbul’u, Galata Kulesi Sokak No:23, Kapital-İstanbul adlı belgesel filmlerin yönetmenliğini yapan Aysim Türkmen, ilk uzun metraj filmi Çekmeköy Underground’da da yine bir İstanbul hikâyesi anlatıyor. Arabesk-rap türü müzik yapan üç arkadaş, haksız yere hapse girdiğine inandıkları “Küllü Harap” lakaplı Cemal ağabeylerinin, tahliyesini beklemektedir. Cemal ağabeyleri hapisten çıkar fakat aklı fikri geride bıraktığı eski sevgilisindedir. Çekmeköy civarında kurulu lüks siteler ve gecekondular arasında sıkışmış hayatları anlatan Aysim Türkmen’le Çekmeköy Underground’ı konuştuk.

Daha önce de İstanbul ve kent hikâyeleri anlattığınız belgeseller çekiyordunuz. Belgeselden kurmacaya geçişiniz nasıl oldu?

Benim için kurmaca-belgesel ayrımı yok. Kısa kurmaca filmler de çekmiştim. Aslında belgesel çekerken de yaratıcı belgeseller çekiyorum, daha çok bir karakteri takip ediyorum. Şehrin nasıl dönüştüğüne dair bana ipucu veren mekânlardan, insanlardan doğru bakıyorum. Selahattin’in İstanbul’u Galata Kulesi Sokak No:23 ve Kapital-İstanbul. Son dönemde 90’larda oluşan yeni kente bakıyorum: ikinci köprünün açılmasıyla TEM otoyolu etrafında şekillenmiş Levent, Göktürk, Kavacık, Beykoz ve Çekmeköy, yani kentin ikinci çeperi. Bir gün Çekmeköy’de dolaşırken bir duvar yazısı gördüm, “Çekin lan duvarı teli, insan gibi yaşayın” yazıyordu. Genelde bir ipucu bulup onun peşinden gidiyorum.

Bu da size ipucu oldu tabii…

Evet, kesinlikle. Bir mekân, bir insan derken bu defa bir duvar yazısı gördüm ve peşinden gittim.

Peki, filmde izlediğimiz bu duvar yazısının gerçek hikâyesini mi?

Yazıyı gördükten sonra araştırmaya başladık. Araştırma sonucunda, bu yazıyı yazan çocuğun hapiste olduğunu öğrendik. Arkadaşları ve kardeşi bu çocuğun haksız yere hapse girdiğini söyledi. Suçlanma sebebi de bir cep telefonu gaspıydı. “Küllü Harap” lakaplı bu çocuk beş yıldır hapisteydi. Konuştukça olay epey enteresan hâle geldi. İlk etapta bunu da belgesel olarak tasarlamıştım. Herkes olayı anlatacaktı ve ağabey hapisten çıkacak, en son ondan dinleyecektik hikâyeyi. Ama arkadaşları onunu haksız yere yattığını söylerken kardeşi abisinin suçsuzluğu ile ilgili tereddüt yaşıyordu. Biz de çok emin olamadık suçlu muydu? Suçsuz mu?

Filmdeki gibi yani.

Filmde o his var mı? Bu hissi yansıtma derdim vardı çünkü.

Evet, Tarık’ın abisine olan güvenini bir süre sonra yitirişi ve ‘sen ne yaptıysan o kadın için yaptın’ deyişi güvenmediğini hissettiriyor.

Evet, o çocukla konuştuğumuzda bizde de oluşan histi bu. O muğlâklık çok hoşuma gitti. Mert İzcan’la birlikte çalışıyorduk o zaman, muğlaklığı tutmaya çalıştık. “Suçluydu, şunu yaptı, böyle olmalı” tarzı bir çıkarsama yapmamaya çalıştık. Hiçbir olayın göründüğü gibi olmadığını düşünüyorum. Birçok olayı araştırınca bambaşka bir şeyler çıkıyor ortaya. Sonra bu çocuklarla buluştuk, konuştuk, her biri, hikâyeyi ayrı ayrı şekillerde anlattı ama bir süre sonra buluşmaya gelmemeye başladılar. Bir gün Çekmeköy’de bir kafede 12 saat bekledikten sonra Mert, ‘Gelmeyecekler, onlar için çok hassas bir hikâye,’ dedi.  ‘Bırakıyor muyuz?’ dedim, ‘Yooo kurmaca yaparsın dedi.

Böyle çıktı yani?

Evet, evet. Ben o çocukları görmeyi çok umut ettim ama bir daha göremedim onları.

Peki, film çıktıktan sonra kontağa geçtiniz mi?

Daha geçmedik. Belki film bizi yine biraraya getirir. Bu da başka bir belgesele konusu olur sanki! Küçük bir gösterimimiz oldu kendi aramızda. Orada filmin belgeselini çekelim önerisi oldu. “Çekmeköy Underground 2!” Yine o insanlarla biraraya gelip bunu kameraya almak çok isterim. Nasıl hissedeceklerini de merak ediyorum açıkçası.

Film, kent temelli fakat bir yanıyla bu müziği ve yaşam tarzını benimsemiş insanları da içeriden görme şansı veriyor. Bir hikâyenin peşinden giderken başka birine rastlamak gibi…

Kentteki mekânsız çocukların çabalarını bir süredir takip ediyordum. Kaykay yapanlar, beatbox yapanlar ve özellikle de dans eden çocuklar…  Şanzelize’ye gidip geliyordum ve oradan bazı çocuklarla tanıştım, konuştum. Şehirdeki dönüşüm içerisinde kendilerine mekân bulamayan ancak hakikaten hayallerinin peşinde çok çaba gösteren bu çocukları gördükçe hikâye gelişti.

Çok farklı bir profil aynı zamanda. Çünkü bu beatbox yapan çocuklar, ne Berfin’le yani o sitelerde yaşanlar gibi, ne de abisi ve ailesi gibi. İkisinden de beslenen ama ikisinden de olmayan gibiler…

Aynen, aynı zamanda hem iki taraftan gibiler hem de değiller. Bir sürü şeyin birleşimi gibiler. Tıpkı kentin şu anki hâli gibi. Bu kafamda hep vardı. Bu çocuklar aslında “Yeni İstanbul”.

Mekânsız “Yeni İstanbul”…

Kesinlikle…

Yeni bir dünya çabaları var mı peki bu çocukların?

Var gibi ama yok gibi de. Sürekli hayal kuruyorlar; “Farz et ki başka bir yerdesin” bir sahnede çocuğun t-shirt’ünün üzerinde yazıyor. (Bu tamamen tesadüftü tabii. Kostümcümüz Yeliz Buyruk bu t-shirt’ü getirdiğinde inanamadım.) Sonra o “hayal oluruz” replikleri ve şarkılar var. Gitme isteği ama bir yandan da mahallelerini sahiplenme durumu. Yaşadıkları atmosferden çok da tatminsiz değiller. Tabii ki yarışmaya katılıp birinci olmak istiyorlar. Ben de Cannes’da ödül almak istemez miyim? Özenilen şeyler var. Ama yine de kendi hâllerinden umutsuz değiller. Yaşadıkları yerleri sahipleniyorlar ama etraflarındaki duvarlara da öfkeliler. Ama şunu söyleyeyim ki benim çevremde ki arkadaşlarımdan daha fazla “gitmeliyim bu ülkeden, bu şehirden” duygusunda değiller. Kendi hayal ve umutlarına tutunan çocuklar bunlar. Tabii sonu hayal kırıklığı olsa da. Ben çok çocukla tanıştım. Dans  stüdyosu için mekân tutuyorlar ama iki ay sonra o mekânda tutunamıyorlar. Ama bu hayatları da askere kadar sürüyor.

Neden?

Çünkü askerden döndükten sonra sigortalı bir işe giriyorlar, evlenip çoluk çocuğa karışıyorlar yani bir şekilde sisteme tam teşekküllü bir şekilde dâhil oluyorlar…

Arabesk rap’in filme giriş öyküsü nasıl oldu?

Arabesk rap’i şehirdeki ne o ne bu, hem o hem bu hâlin bir metaforu olarak görüyorum. O yüzden müziği çok önemsedik. İyi bir müzik yapmak için çok uğraştık. Adana’da doğmuş bir sanat kolektifi olan Doğu Akdeniz Grubu’ndan Acarkan Özkan, Erhan Seyran ve Ufuk Atar arabesk rap parçayı yaptı. Ama sadece bir parça arabesk rap. Onun dışında 10 parça daha var. Ayrı ayrı tarzlarda. Bu parçaların çoğunu Doğu Akdeniz, bir kısmını da Nupark ve Wild East Grubu üyesi Uran Apak yaptı.

Peki, oyuncuların seçimi nasıl oldu? Epey doğallar çünkü…

Çok uzun bir casting döneminden sonra, çok uzun bir prova süreci yaşadık. Çoğu hayli deneyimli tiyatro oyuncuları olan harika bir ekip oluştu ve senaryoyu tartışa tartışa aylarca çalıştık. Çekimleri altı ay ertelemek zorunda kalınca biraz daha çalıştık. Gaziosmanpaşa’daki Şanzelize kulübe gidip kola açtırıp oradaki gençlerle dans etmeye çalıştık, her ne kadar onlar gibi güzel dans edemesek de. Sanırım oyuncular için de benim için olduğu gibi eşi bulunmaz bir ekip ruhu oluştu, bir hayal dünyasının parçası oldular ve beraber bu dünyayı gerçekleştirdik.

SUZAN DEMİR 15.03.2015

TARAF

Almanya’nın Türk kaptanı Rana

0

18 yaşındaki Rana Tokmak, ritmik cimnastikte Almanya’nın kaptanlığına getirildi. Rio Olimpiyatları’nı hedefleyen genç sporcu, ‘Türkiye’de yetişseydin bu başarıya ulaşabilir miydin?’ sorusuna ‘hayır’ yanıtını veriyor.

Rana Tokmak 18 yaşında. Almanya’nın Castrop Rauxel kentinde doğdu. 1992’de İstanbul’dan Almanya’ya göçen ailesinin kariyerindeki katkısı çok fazla. Ailesi onu üç yaşında baleye gönderdi, beş yaşında da piyano öğrenmesini sağladı.

Tokmak ailesi, Rana’nın ağabeyine de aynı ilgiyi gösteriyordu. Annesi bir gün Koray Tokmak’ı erkekler cimnastiğine yazdırmak için bir spor kulübünün yolunu tuttu. Ama yolu şaşırdı, yanlışlıkla başka bir kulübe gitti. Orada da kızlar cimnastik dersi alıyordu. Rana’nın kaderi de işte burada değişti. Yedi yaşındaki Rana heyecanlandı, antrenöre çeşitli bale hareketleri gösterdi. Çok etkilenen antrenör, Rana’nın çok yetenekli olduğunu ve onun federasyona bağlı bir kulüpte çalışması gerektiğini söyledi, adres verdi. Yeni salondan içeri girdiklerinde Rana ‘havada uçan kızlar, kırmızı parlak toplar, kurdeleler’ gördü, kendini Alis Harikalar Diyarı’nda hissetti. Bu hisle baleyi, piyanoyu bırakıp kendini tamamen ritmik cimnastiğe verdi.

Dokuz kez gençlerde Almanya şampiyonu oldu. 2012’de büyüklerde Almanya ikinciliği de var. 2013’ten beri grup seviyesinde ve 11 yıldan beri de Almanya’yı temsil ediyor. Hedefi ise 2016 Rio Olimpiyatları.

Türkiye’de bu spora çok bütçe ayrılmıyor

Rana Tokmak şimdi Almanya Ritmik Cimnastik Milli Takımı’nın kaptanı. “Çok güzel bir duygu.  Aslında hem istiyordum ve biraz da bekliyordum. Dünyanın en iyilerinden Alman Milli Takımı’na kaptan olmak çok gurur verici” diyen Rana, tüm eğitimini Almanya’da aldı. Peki Türkiye’de olsaydı bu başarılara ulaşabilir miydi?

“Hayır. Ulaşamazdım. Çünkü Türkiye’de bu spora fazla bütçe ayrılmıyor. Türkiye’de çok başarılı kızlar var. Çok uğraşıyorlar, çalışıyorlar ama yetkililer önem verirse, para yatırırsa bu sporda başarılı olabilirler. Almanya gerçekten çok disiplinli ve kurallı çalışmamızı sağlıyor. Çok memnunum.”

Genç sporcu, haftaya lise bitirme sınavlarına girecek. Günde altı ilâ sekiz saat antrenman yapıyor. Derslerini de ihmal etmiyor. Ona göre ders çalışmak en az spor kadar eğlenceli:

“Ben hem sporu hem de okulu çok seviyorum.  O bakımdan ikisini de yapmak bana çok zevk verdiği için üstesinden gelebiliyorum. Ders çalışmak eğlenceli geliyor. İnsan çok sevdiği işleri yapınca yorulmuyor. Ben resim yapmayı da çok seviyorum, beni çok dinlendiriyor. Yaptığım resimlerle iki defa Avrupa Gençlik Sergisi’ne katılmaya hak kazandım. Sanat kataloğunda çizdiğim resimlerim yayımlandı. Bu da beni inanılmaz mutlu etti. En büyük hayallerimden biri birçok ünlü ressamın ve heykeltraşların eserlerini yerinde görmek. Bu yüzden de dünya sanat turu yapmak istiyorum. Güneş, deniz değil sanat eserlerini görmek ve incelemek istiyorum.”

Almanya’da kültürlerarası spor elçisi

Almanya’da göçmen kadınların daha az spor yaptığını düşünen Rana Tokmak, çeşitli projelere dâhil olarak bu sayıyı artırmak ve daha çok göçmen kadının spor yapmasını sağlamak amacında. Kendisi aynı zamanda Kültürlerarası Spor Elçisi. Bu projenin Almanya için çok önemli olduğunu kaydeden genç sporcu, “Bu konu beni çok ilgilendiriyor. Tecrübelerimi, sporda yaşadığım kazanımları genç kızlarla, çocuklarla ve kadınlarla paylaşıyorum. Bu proje ile binlerce göçmeni spora kazandırdık. Ne kadar küçük yaştaki kızı spora kazandırırsak sporda o kadar kalıcı olurlar diye düşünüyorum” ifadesini kullanıyor.

Genç kızların spora ve sanata kazandırılmasında ailenin önemi de kuşkusuz çok büyük. “Aile izin vermezse ya da yeterince desteklemezse bir çocuk olimpiyat düzeyine gelemez” diyerek kendisinden örnek veren Rana, “Benim en büyük desteğim ailem. Onların fedakârlığı, sevgisi olmasaydı asla bu duruma gelemezdim” diye düşünüyor.

Rana’yı liseyi bitirme sınavının ardından da yoğun bir tempo bekliyor. Mart sonunda Portekiz’e gidecek. Nisan’da İtalya’da Dünya Kupası var. Mayıs’ta Berlin Masters’a katılacak. Haziran’da da Avrupa Oyunları için Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de olacak. Ağustos’ta Macaristan ve Bulgaristan programları da var. 2016 Rio Olimpiyatları için çok önemli olan bu turnuvalarda herkesten destek bekliyor.

Ahmet Sivaslı 15.03.2015

AL JAZEERA TÜRK

Almanya’nın Türk kaptanı Rana

0

18 yaşındaki Rana Tokmak, ritmik cimnastikte Almanya’nın kaptanlığına getirildi. Rio Olimpiyatları’nı hedefleyen genç sporcu, ‘Türkiye’de yetişseydin bu başarıya ulaşabilir miydin?’ sorusuna ‘hayır’ yanıtını veriyor.

Rana Tokmak 18 yaşında. Almanya’nın Castrop Rauxel kentinde doğdu. 1992’de İstanbul’dan Almanya’ya göçen ailesinin kariyerindeki katkısı çok fazla. Ailesi onu üç yaşında baleye gönderdi, beş yaşında da piyano öğrenmesini sağladı.

Tokmak ailesi, Rana’nın ağabeyine de aynı ilgiyi gösteriyordu. Annesi bir gün Koray Tokmak’ı erkekler cimnastiğine yazdırmak için bir spor kulübünün yolunu tuttu. Ama yolu şaşırdı, yanlışlıkla başka bir kulübe gitti. Orada da kızlar cimnastik dersi alıyordu. Rana’nın kaderi de işte burada değişti. Yedi yaşındaki Rana heyecanlandı, antrenöre çeşitli bale hareketleri gösterdi. Çok etkilenen antrenör, Rana’nın çok yetenekli olduğunu ve onun federasyona bağlı bir kulüpte çalışması gerektiğini söyledi, adres verdi. Yeni salondan içeri girdiklerinde Rana ‘havada uçan kızlar, kırmızı parlak toplar, kurdeleler’ gördü, kendini Alis Harikalar Diyarı’nda hissetti. Bu hisle baleyi, piyanoyu bırakıp kendini tamamen ritmik cimnastiğe verdi.

Dokuz kez gençlerde Almanya şampiyonu oldu. 2012’de büyüklerde Almanya ikinciliği de var. 2013’ten beri grup seviyesinde ve 11 yıldan beri de Almanya’yı temsil ediyor. Hedefi ise 2016 Rio Olimpiyatları.

Türkiye’de bu spora çok bütçe ayrılmıyor

Rana Tokmak şimdi Almanya Ritmik Cimnastik Milli Takımı’nın kaptanı. “Çok güzel bir duygu.  Aslında hem istiyordum ve biraz da bekliyordum. Dünyanın en iyilerinden Alman Milli Takımı’na kaptan olmak çok gurur verici” diyen Rana, tüm eğitimini Almanya’da aldı. Peki Türkiye’de olsaydı bu başarılara ulaşabilir miydi?

“Hayır. Ulaşamazdım. Çünkü Türkiye’de bu spora fazla bütçe ayrılmıyor. Türkiye’de çok başarılı kızlar var. Çok uğraşıyorlar, çalışıyorlar ama yetkililer önem verirse, para yatırırsa bu sporda başarılı olabilirler. Almanya gerçekten çok disiplinli ve kurallı çalışmamızı sağlıyor. Çok memnunum.”

Genç sporcu, haftaya lise bitirme sınavlarına girecek. Günde altı ilâ sekiz saat antrenman yapıyor. Derslerini de ihmal etmiyor. Ona göre ders çalışmak en az spor kadar eğlenceli:

“Ben hem sporu hem de okulu çok seviyorum.  O bakımdan ikisini de yapmak bana çok zevk verdiği için üstesinden gelebiliyorum. Ders çalışmak eğlenceli geliyor. İnsan çok sevdiği işleri yapınca yorulmuyor. Ben resim yapmayı da çok seviyorum, beni çok dinlendiriyor. Yaptığım resimlerle iki defa Avrupa Gençlik Sergisi’ne katılmaya hak kazandım. Sanat kataloğunda çizdiğim resimlerim yayımlandı. Bu da beni inanılmaz mutlu etti. En büyük hayallerimden biri birçok ünlü ressamın ve heykeltraşların eserlerini yerinde görmek. Bu yüzden de dünya sanat turu yapmak istiyorum. Güneş, deniz değil sanat eserlerini görmek ve incelemek istiyorum.”

Almanya’da kültürlerarası spor elçisi

Almanya’da göçmen kadınların daha az spor yaptığını düşünen Rana Tokmak, çeşitli projelere dâhil olarak bu sayıyı artırmak ve daha çok göçmen kadının spor yapmasını sağlamak amacında. Kendisi aynı zamanda Kültürlerarası Spor Elçisi. Bu projenin Almanya için çok önemli olduğunu kaydeden genç sporcu, “Bu konu beni çok ilgilendiriyor. Tecrübelerimi, sporda yaşadığım kazanımları genç kızlarla, çocuklarla ve kadınlarla paylaşıyorum. Bu proje ile binlerce göçmeni spora kazandırdık. Ne kadar küçük yaştaki kızı spora kazandırırsak sporda o kadar kalıcı olurlar diye düşünüyorum” ifadesini kullanıyor.

Genç kızların spora ve sanata kazandırılmasında ailenin önemi de kuşkusuz çok büyük. “Aile izin vermezse ya da yeterince desteklemezse bir çocuk olimpiyat düzeyine gelemez” diyerek kendisinden örnek veren Rana, “Benim en büyük desteğim ailem. Onların fedakârlığı, sevgisi olmasaydı asla bu duruma gelemezdim” diye düşünüyor.

Rana’yı liseyi bitirme sınavının ardından da yoğun bir tempo bekliyor. Mart sonunda Portekiz’e gidecek. Nisan’da İtalya’da Dünya Kupası var. Mayıs’ta Berlin Masters’a katılacak. Haziran’da da Avrupa Oyunları için Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de olacak. Ağustos’ta Macaristan ve Bulgaristan programları da var. 2016 Rio Olimpiyatları için çok önemli olan bu turnuvalarda herkesten destek bekliyor.

Ahmet Sivaslı 15.03.2015

AL JAZEERA TÜRK

Hayko Cepkin, Armağan Çağlayan’a Konuştu

Rock müziğin sevilen ismi Hayko Cepkin “Büyük kazanç hırsının içinde olmak istemiyorum” diyerek İstanbul’dan uzaklaştı. Selçuk’a yerleşme kararı alan müzisyenle müziği, hayran kitlesi, magazin dünyası, azınlık olma hali ve toplumun öfkeli halleri üzerine sohbetteydik…

Niye bırakıp gittiniz İstanbul’u?
Çünkü burası artık koskocaman bir şantiye bölgesiyle beraber, herkesin “Boğulacaksak büyükşehirde boğulalım” mantığıyla göç ettiği bir nokta oldu. Bu sebeple herkesin en seçilmiş, en tehlikeli adamı büyükşehirlere yerleşmeye başladı. Saf ve temiz olanlar hâlâ kendi yerlerinde kalmaya devam ediyor. Ama büyük başarı, büyük para, büyük kazanç, hırsı olanlar büyükşehirlerde daha çok tehlike yaratmaya başladı. Ben o hırsın içinde olmak istemiyorum. Yaşamsal olarak öyle bir hırsım yok çünkü. Küçük bir yerde büyüdüm. Küçük yerde sivri ve tanınmış bir insan olmak, büyük yerde kaybolmaktan daha zordur aslında.

Anlayamadım, küçük yerde sivri olmak?
Büyük yerde kaybolmaktan daha zordur.

Niye? Küçük bir yer olduğu için çok daha çabuk sivrilebiliyorsun.?
Ama işte o daha zordur. Çünkü küçük yerin insanı, o sivrilen insanı çok çabuk yargılar, infaz eder. Küçük yerin de derdi çok, büyük yerin de derdi bok. Ama sonuç itibariyle büyük yerde milyonlarca kavga etme potansiyelin var, milyonlarca adam var. Küçük yerde binlerce insan yaşıyor ve binlerce insan genel olarak akraba. Benim kendime eğittiğim nokta bu: Büyük yerde bir sürü adamla mücadele edeceğime, küçük yerde mücadele edeceğim adam birinin kesin tanıdığı çıkma ihtimali olmasından kelli, mücadele etmeden önce konuşmayı deniyorum. Çünkü kesin bir tanıdığımız var arada. Yani, kavga etmiyorum kimseyle. Burada kavga ediyordum.

Siz nereye yerleştiniz? Kuşadası’na mı?
Selçuk’a… Kuşadası’nda şimdi kiralık olarak oturuyorum. Ama yerimi Selçuk’tan aldım esasında. Orayı kendi evimi yaptım.

Çiftlik falan mı öyle hani, başka bir hayat?
Çiçek, böcek, ağaç… O kafayla yerleştim. Çünkü insandan çok hayvanla muhatap olmak istiyorum. Bir sürü insanla muhatap olacağıma, belirli tanıdığım sevdiğim insanla muhatap olup, daha fazla hayvanın yanımda olmasını tercih ediyorum.

Bu ‘Bebelere Balon’ projesi bir tepki projesi mi? Sanki ben biraz öyle algıladım…
Tepkisel değil, kültür merkezinde yapılması kolay bir iş değil o. Kültür merkezine sokmaya çalıştığın zaman oturma gruplu bir yer. Oturma grubu benim seyircime uygun bir hal değil. Millet kudurmak istiyor. Koltukların üzerinde zıpladıklarını, oraya zarar verdiklerini görüyorum. Bizim çaldığımız desibelden kesin o kültür merkezinden aplikler dökülüyor varsa, ki pıt pıt pıt indiğini görüyoruz. Ama önemli mi, yapılır. Bilmem ne mi, takılır falan filan ama. Bu çocuklar da şeyi merak ediyorlar, İstanbul’da garajistanbul nasıl bir mekân yani? Bu herifler buraya hiç giremiyor. Hakları yok, 18 yaş sınırı olduğu için. “Mekânda legal olarak alkolsüz bir gece yapılabilir mi?” diye konuştuk. Yapılabiliyormuş. Böylece onları o mekân içerisine davet edip oranın nasıl bir yer olduğunu göstermek istedik. Bu işin tepkisi şurada: Bu yeni nesil çok fazla asosyalleştirilmeye çalıştırıldığından kelli aslında bilgisayar manyağı oluyorlar. Ve herhangi bir marka adı altında insanlara, gruplara, yani müzisyenlere vesairelere belirli bir ücret karşılığında konser yaptırıp internet üzerinden yayımlanıyor. İşte “Şu grubu da misler gibi seyrettim” demeye başlayacak yeni nesil. Ben hiç yapmadım bunu. Ben zaten merak edilen bir projeyim ve beni canlı seyretmesi gerekiyor. Sosyalleşmek dediğin şey ne? Omuz omuza, terleyerek, beraber kudurarak, çarpıştığın adamla sosyalleşerek, tanışarak, “Merhaba” diyerek ya da kavga ederek tanışıyorsun. Sonuç itibariyle bu insan olmanın içerisinde var olan bir şey. Bu tamamen yok olacaksa artık ne konser kalır, ne festival alanı kalır! Ben o çocukları terlemeye davet ediyorum yani.

Ben bilmiyordum böyle evden konser olduğunu.
Ciddi misin?

İlk defa geçen hafta öğrendim. Onun sponsorları varmış.
Ne fark eder? Bu neye benziyor biliyor musun? Turistik bölgede turist geldi diye 3 liralık halıyı 40 liraya kakalayan, o gün mutlu olmaya çalışan var ya, o turist sonra gelip halı satın almıyor diye sonra da dert yanıyor! Buna benziyor. İleriyi görmüyor, anlık para kazanmaya çalışıyor. O sponsordan bir konser parası veya 10 konserlik bir ‘internet konserciliği’ anlaşması yapsan ne olacak ki?  10 konser yapsan zengin mi oluyorsun? Olmuyorsun. Günlük kazanç peşinde değilim ben. İleriye yatırım olması gerekiyor. Elimde bir tek seyircim kaldı. Albüm satışım yok. İşte televizyonda yayın şeylerin yok. Zamanla bunların hepsi kaybolacak!

Nasıl yayın şeylerin yok?
Televizyonculuk bitti. Klibi çekiyorsun. Yayınlayacak kanalın netice itibariyle yok sayılır. Zaten senin kitlen oturup da eskisi gibi “Ooo klibin ne zaman çıkacak” diye takip etmiyor. Televizyona ihtiyacın yok zaten. Kendi sosyal kanallarından istediğin herkese ulaşabilirsin. Şu anda zaten yaptığımız şey bu. Televizyonda çok gözüken bir herif olmamama rağmen, televizyonda çok gözüken bir adamı alt grubum olarak çıkaracak bir kapasitem var festivallerde. Bu da çok güçlü bir şey. Ama elimde bir tek karşımda terleyen seyirci kaldı. Bilet satın alıp bizi konser alanında seyredebilecek terli seyirciye ihtiyacımız var. Başka bir şeyimiz kalmadı. O da biterse, dediğim gibi kamera karşısında o sponsorla anlaşıp herkes sallanacak. Kim neyi tercih ediyorsa… Ben bunu tercih etmiyorum!

Belki de bir zaman gelecek, hepiniz onu tercih etmek zorunda kalacaksınız.
İşte mücadele edebildiğin kadar mücadele edeceksin! Ben en azından mücadele edenlerleyim. Ben seyircime diyorum ki, “Konsere gelmeden önce yedek tişört getirin.” Terleyeceksiniz, terlemeniz gerekiyor.

Başka bir seyirci mi var artık?
Benim mi?

Genel olarak.
Valla benim 10 senedir sürüklediğim seyirci aynı. 10 senedir benimle yola çıkıp da hâlâ vazgeçmeden o yolda benimle gelen bir 10 yıllık seyircim var. Ama rütbe değişiyor. Şimdi daha genç olanlar en önde, en vahşiler, en bağırıp çağıranlar. Sonra onun bir level arkaları, görmek isteyip ama o kadar kudurmak istemeyenler, ama katılımcı olanlar. Bir de daha da arkaları, rütbesi daha da büyüyüp yaşını alanlar.

Turistik geziye gelenler…
Yok, yaşını biraz daha almış, olgunlaşmış. “Önceliği gençlere bırakıyorum” diyenler. Ve en arkadakiler, “Ne oluyor orada”cılar var. Seyircinin bu manada değiştiğini gördüm. Şimdi önleri tekrardan tazelemek gerekiyor. Arkaları dolduralım beyler gibisinden.

Azınlık olarak Türkiye’de yaşamak çok mu zor?
Şu anda daha zor. Yani ne olarak zor. Şu anda ben artık azınlık değilim ya. Şu anda benimle beraber bir sürü insandan, daha az azınlık oldum. Eskiden ben azınlıktım, şimdi siz de azınlık oldunuz. Oh diyorum, artık benimle beraber aynı şeyleri paylaşabilirsiniz gibi bir durum. Ben o Ermenilik kısmını pek yaşamadım. Mahallede kimse sormadı bana kim olduğumu. İsmimim sadece garip olduğunu düşünüyorlardı. Ermeni dedim mi “Heaa” diyorlardı. Yani kimsenin üzerinde durduğu bir mesele değildi. Şimdi herkes birbirine soruyor: “Nerelisin? Mezhebin ne? Konun ne? Kolun ne? Bacağın ne? Nereye bağlısın? Musevi misin? Yahudi misin? İsmin niye öyle? Falan filan… Böyle bir sorgu durumu var. Bu getirilmeye çalışılan bir politikaydı zaten. Şimdi herkes birbirinin kütük bilgisini almadan muhabbete geçmiyor. Öyle saçma bir durum var. Ben şimdi kendimi daha da fazla azınlık olarak hissetmiyorum. Mevcut çoğalmış azınlık içerisindeki, onlarla beraber rolünü oynayan bir adamım.

Rolünü derken?
Azınlık rolünü. Eğer azınlık olarak bir rol verdilerse bana, şimdi o rolü başkalarına da yüklediler. Onlarla beraber, eskiden sadece bendim. Belki de sadece figürandım, belki de başrolüydüm azınlığın. Şimdi onlarla beraber kaynadım.

Siz Hayko Bağdat ile karışan Hayko’sunuz…
Evet, (gülüyor)

O yüzden çok küfür mü yiyorsunuz?
Geçen şey oldu, çok tepki geldi. Kanaldaki haber programı radyodan da yayınlanıyor büyük ihtimalle. CNN’de. Spiker de “Hayko, Hayko” diye konuşuyor. Hayko da yardırıyor böyle alevli alevli. Herhalde ben miyim diye haberler gelince, spiker “Şimdi Hayko Bağdat ile beraberiz, radyodan dinleyen sevgili dostlara” dedi. Geçen şey dedim geyiğine, “Birimizi vurmaya kalkacaklar, yanlışlıkla ya sen alta gideceksin, ya ben üste çıkacağım” dedim yani. Karıştıracaklar onun yüzünden, değiştirsinler yahu.

Değil mi, ismini değiştirsin… 
Birimiz değiştirsin. Hiç bulunmayan bir isim, ikisi de ünlü olur mu yahu. Anladın mı? Memlekette toplasan beş tane Hayko vardır, bir tanesi tavernacı o da tanınıyor, o da ünlü. Bir ben varım, bir de Hayko Bağdat. Ayıptır yahu. (gülüyor) Ama iyi biz ti’ye aldığımız için güzel makara dönüyor orada Hayko ile.

Belki size diye ona da yazıyorlardır.
Tabii canım. Ona bazen çok sevdiğini söylüyorlar. Kesin bana değildir diye bana paslıyormuş. Ben de sesimi çıkarmıyorum, kesin bana değildir ama hoşuma gidiyor diyor. Yine de gururum okşanıyor diyor.

BEN UMUTSUZ TARAFTANIM

Umutsuz musunuz gelecekten?
Ben umutsuz taraftanım, negatif bakanlardanım. Finale hazırlanmak isteyenlerdenim. Survivor’cılardanım; panik odası yaratıp, herhangi bir durum olduğunda kurtarabileceğim kadar adamı kurtarabilecek bir hayat planlıyorum.

Ben de umutlu değilim ama o kadar da değilim galiba…
Ben öyle bakıyorum. Burada çok kritik bir kilit noktasıyla karşılaşacağız. Kimsenin tahmin etmediği… Ve orada belki yepyeni bir  kapı açılabilir. O zaman belki kurtarabiliriz gidişatımızı. Ama pek sanmıyorum. Çünkü bu dünya geneli… Sadece memleketimiz üzerinden konuşmam yani. Bir adam Fransa’dan şikâyetçi, öbürü Almanya’dan… Dünya genelinde herkeste bir çöküş var. Ekonomik çöküş zaten dünya üzerinde genel mutsuzluk manasını taşır. Yaşadığın her şey tamamen ekonominin olmaması, insanların mutsuz olması, kazanamaması, o kâğıt parçasını elde edememesi üzerine kurulu yani. Tamamen mutsuzluk bunun üstüne kurulu.

Türkiye’deki mutsuzluk çok fazla ekonomik mutsuzluk üzerine kurulu değil ama bence…
Yüzde 90 bence öyle. Ekonomisi iyi olmayan bir adam mutsuz bir adam oluyor. Evini iyi geçindiremeyen bir adam mutsuz bir adam oluyor.

Sanki Türkiye’deki mutsuzluk daha çok baskıya karşı…
O politik kısmı. Yani maddeler maddeler sayabilirsin. Ben full genele bakıyorum, o zaman da ekonomi… Şu anda baskılara karşı olan, üzerime yürütülen rejime karşı olan, ne yapman, nasıl durman, nasıl hareket etmen, ne söylemen gerektiğinden bahseden o hükümet ayrı bir şey. Ama bunlarla mücadele eden adam bile gene ekonomisinden şikâyetçi. Refah o adamın işi değil. Ekonomisi yine rahatsız o adamın. Belki ekonomik refahı olsaydı bazı şeyleri daha çabuk kabul ettirebilirlerdi diye düşünüyorum.

Sizin şiddetli ve güçlü bir müziğiniz var. Başka bir kitleye hitap ediyorsunuz aslında. Bir ‘ayin’, bir ‘ritüel’ gibi… Belki onun altında biraz gençlerin kendini tatmin etme duygusu, belki içindeki şiddeti dışarı çıkartma duygusu falan var.
Biz bunu ilk günden dedik. Bu öfkeli bir müzik. Sözleri ne anlatıyorsa, tonlaması da o şekilde. Bu da aslında teatral bir dili var anlamına geliyor.

BİRLEŞTİRME DEDİĞİN ŞEYİ BEN BAŞARIYORUM BELKİ DE 

Peki toplumdaki bu öfkeyi neye bağlıyorsunuz? Çünkü siz aslında benim görmediğim, arkadaş olmadığım, dokunmadığım, duygularını bilmediğim bir nesle iş yapıyorsunuz.
Aslında dokunuyorsun. Sanki başka birilerinin müziği bir başkası tarafından dinleniyormuş gibi düşünüyorsun ama aslında öyle değil. Bendeki yelpaze harikulade.  Anadolu’nun her tarafına gittim. Oraya Hayko Cepkin adı altında adı başka, tipi başka, sahne hali başka, ırkı başka, belli ki Ermeni bir çocuk, Türkiye değerlerinde müzikal olarak başka bir şey sunmaya geliyor. Müzikle birleştirilmiş görsel sanat diyelim. Bunu izlemeye gelenler, gerçekten deşarj olmak isteyen bir kitle. Üniversite şehrine gittiysek üniversiteli gençler, hoşlansa ya da hoşlanmasa da bununla kudurmak isteyen gençler, türbanlı gençler, ülkücüler. Yaş sınırı var ve bazen 18 yaşından küçükler de gelebiliyor. Engellenmeye çalışılıyor ama bir kısmı da annesi babasıyla geliyor. Teyze var ya konserde. Esas birleştirme dediğin şeyi ben başarıyorum belki de.
Bir müzik kanalıyla toplantı yaptık. Kanala “Klipler neye göre yayınlanıyor?” diye sordum. “Mail yollarıyla, telefon yollarıyla, bu yayınlanan kliple ilgili düşünceleri öğrenmeye çalışıyoruz”. Kimi dinlersiniz gibi sorularla… “Bazı şeyler var ki onları baz alamayız” diyor. “Sezen Aksu, Ankaralı Turgut, Hayko Cepkin seviyorum diyen bir adama nasıl güvenelim, dalga geçiyor bu” dedi. Bu dedim “Dalga geçmiyor ki, sana doğru bir şey anlatıyor”. Sezen Aksu ve Ankaralı Turgut var bu memlekette uzunca yıllardır. Ben sonradan dahil oldum. Herif bunları dinler ve severken, sonradan böyle bir tipe onay verdi. Ben aslında bunları asla ve asla dinlemeyeceğini düşündüğün o seyirciden adam çaldım. Aslında bu senin bildiğin ve dokunduğun bir seyirci işte. Olmayan bir seyirci değildi, kimseyi yoktan var etmedim.

Kendinizi popüler kültürden ayrı bir yerde görüyorsunuz gibi bir tavır seziyorum.
Burası bir çember. Burası tam popülist noktası. Burada “Her yola gelirim hacı” diyenler var. Bir de çemberin tamamen dışında, hiçbir şeye bulaşmayanlar var. Genel olarak da bilinmiyorlar. Çok underground kalıyorlar. Ben tam bu çizgide, Satürn’ün haresi gibi oradan araya içeriye giriyorum. Bir aranje yapıyorum. Çok bilindik bir parçanın cover’ını yapıyorum. Ama kendi albümümün içinde olmuyor. Başka albümlerin içerisinde. Ama bunu gene kendi tarzımda yapıyorum. Mesela ‘Aşk Kitabı’ buna örnektir. Oradan girip, gene kendimi gösterip, sonra haremime dönmeye devam ediyorum. Bunun dışında hiçbir klibim bu popülist şeyin içinde yayınlanmadı. Mesela Serdar Ortaç klibinden sonra senin klibini koyunca çok abes oluyor diyor. Adam haklı, adama hak veriyorum.

Ayaküstü Serdar Ortaç’ı da harcadınız ama olsun.
Yok harcamadım da, öyle çalmak olmaz yani. Pop ritmiyle çalan bir şeyin üstüne sen bambaşka bir müzik türüyle girdiğin zaman, kanal için uyumsuzluk olarak gözüküyor. Biz pop ağırlıklı bir yayın yapıyorsak seni yayınlamam çok zor oluyor diyor. Ben de diyorum ki ben sana kızmıyorum, sorun değil.

10 yıl önceye göre bu tarz müzikten daha az insan mı hoşlanıyor? Yoksa bu tarz müzik de bir başkaldırı müziği olduğu için daha çok insan mı hoşlanıyor? Yani toplumun tutuculaşması bu müziğe olan ilgiyi azalttı mı çoğalttı mı?
Bence şu an müzik piyasası başarısız durumda olduğu için, neyin başarılı gidip neyin başarısız gittiği tartışılır. 10 sene evvel bu tip rock albümü diyebileceğin albümler daha çoktu. Sonra şu an hiç kalmadı.

Model var, Emre Aydın var, Can Bonomo var…
Rock kalıbı içinde değiller. Saydığın üç isim daha çok popüler kültürün içerisinde. Alternatif rock. Her gitarlı müzik rock müziği değil…

Rock soslu Türk pop müziği mi?
Evet. Pop müziğidir. Temiz bir müziktir. Gripin de böyledir mesela. Festivale çıkalım, rock müzikle nasıl dans ediliyor? Pogo.

Pogo ne?
Var ya, herkesin birbirine girdiği dans türü.

Ben baya köylüyüm gördüğünüz gibi.
Pogo’yu hangisi yaptırır? Pogo’yu hangi konserde yaparsınız? Milletin birbirine girdiği, sana o hareketi en fazla yaptırabilecek, o deşarjı sunabilecek müzik türü aynı zamanda. Seni deşarj etmesi lazım bu müziğin. O öfkeni boşaltması gerekiyor. Model sakin, temiz. Hatuncağız güzel güzel söylüyor. Gripin keza. Duman mesela yaptırır. Türkiye’deki sağlam rock gruplarından. Rock grubu olarak, özellikle grunge kökenli süper bir grup. Pentagram, Kurban’ı sayabilirsin rock grubu olarak. Unuttuklarımız olduysa kimse kızmasın ama adedimiz az. Eskiden daha çoktu. 10 sene evvel “Rock müzik patlıyor mu? Çok mu popüler oldu” falan diye konuşuluyordu. Sonra birçok rock grubu kayboldu gitti.

HAYALİNİ KAYBETMİŞ BİR TOPLUMUN GERİYE ÖFKESİ KALIYOR

Toplumdaki bu öfkeyi neye bağlıyorsunuz? Zavallı kızlar öldürülüyor, herkes birbirinin gırtlağını sıkmak için yer arıyor, hepimiz birbirimizden nefret ediyoruz.
Kimse istediği gibi yaşayamıyor. Hayalini kaybetmiş bir toplumun geriye sadece öfkesi kalıyor. Nerede deşarj olacak. Şu an başımızdaki birçok olayı değerlendirdiğimiz zaman herkes bir çözüm peşinde. Mesela ilk çözümlerden bir tanesi, minübüsler kaldırılsın. Bu çözümler insanlarla dalga geçmektir. Bu tür şeyler çözüm değil. Çözüm bunun ana kaynağına inmek, konu tamamen kadın ve erkek, insaniyet meselesi. Bakın bir gün bir kadın öldürülmüş ertesi gün kartopu yüzünden bir erkek öldürülmüş. Bu şiddeti sadece kadın olarak genellemeyelim. Bakın pitbull birini ısırdı diyelim. Hemen çözüm geliyor: Bütün pitbull’lar öldürülsün. Her pitbull gebermeli. Pitbull nedir köpektir. Köpekleri keselim… Böyle bir genelleme olur mu. Olayın merkez noktasına ineceksin. Nedir? Bu köpeği sahibi eğitememiş. Anne baba çocuğuna yeterli eğitimi verememiş. Ancak kendi bildiği kadar kadın-erkek ilişkilerini öğretebilmiş. Ekonomik sıkıntısı var. Borç alıp borç vermiş böyle yaşamış. Hayalleri kalmamış. Bir zevki keyfi kalmamış. Karısı ile aralarında konuştuğu tek şey kirayı nasıl veririz vs. düzeyine inmiş. Yani mutsuzluk çemberi oluşmuş. Bu parayla sadece ikisi geçinebilecekken iki de çocuk yapmışlar. Bu çember içinde yetişen iki tane de mutsuz çocuk oluyor.

Siz mutsuz musunuz?
Ben mutlu olmak için kaçtım işte.

Orada mutlu musunuz?
İstanbul insanları hasta ediyor. Benim de sıkıntılarım var. Burada çok mutsuz ve hastaydım orada mutlu olmaya çalışan bir hastayım. Kendimi tedavi sürecine soktum.

Bu ülke sınırları içinde yaşamak geriyor mu sizi?
Yurtdışında yaşabilecek bir adam değilim. Avrupa’da yapamam. Bana soğuk geliyor. Ben buradaki kavgadan da mutluyum da… Buradaki kavgaya alışmış adam Finlandiya’da mutlu olur mu?

Azınlık olarak yaşadığınızda bu ülkede bundan yıllar önce de aslında bir kavganın ortasında yaşadınız.
Nasıl bir kavga?

Hep bir koruma içgüdüsüyle yaşadınız. Şimdi de bu küçükken öğrendiğiniz şeyi yıllar geçse de hala öğrendiğiniz şeyi yapıyorsunuz.
Ben müdafaa konusunda sonradan azınlık olmuşlardan daha iyiyim. Bana sorabilirsiniz, nasıl müdafaa edilir diye… Ben kendimi müdafaa ederek büyüdüm, tetikte olmak ne demektir, diken üstünde yaşamak ne demektir bunları iyi bildiğimden o tip bir azınlıktım…

Anneniz mi babanız mı uyarırdı? Nasıl olurdu bu tetikte olmak?
“Kimseye Ermeni olduğunu söyleme, dışarıda Ermenice konuşma, annene  ‘mama’ deme ‘anne’ de” vs.

Yani hayatta kalmanın kuralları var?
Evet. Bu sadece Ermeniler için değil azınlık olan herkes için geçerli. İsimler değiştiriliyordu. Agop mesela Yakup oldu.

Ama siz değiştirmediniz.
Ben Hayko geldim, Hayko gidiyorum. Niye değiştireyim ki. O zaman daha büyük bir samimiyetsizlik oluyor. İsmim bu lan ben seçmedim ki. Seçmediğim bir şeyden niye çekineyim ki.

Yemek kültürünü yaşatıyor musunuz evde?
Annem mutfağı yıkılan bir kadındı. Ama şimdi o kadar güzel yapamıyor. Elinin ayarı kaçtı biraz…

‘Topik’ yapılmıyor artık sanki…
Yapan kalmadı ki ya. Yeni nesilden evlenenlerden bazılarının eşi ancak topik yapabiliyor.

Kurtuluş’ta bir geleneğiniz var. Yılbaşı gecesi herkes evden sokağa cam atıyor, o niye yapılıyor?
Evindeki kötülükleri atsın, kırsın, parçalasın diye…

TÜRK POP MÜZİĞİNİ EVİME SOKMAM

Popüler kültürden neyle ilgilenirsiniz? Kimi dinlersiniz mesela?
Müzik ayırt etmem. Ben müzisyenim. Güzel olsun yeter. Cazın her türlüsünü dinlerim, blues severim. Türk pop müziği hiç dinlemem, evime sokmam. Ama evime sokmama gerek yok, açtığım herhangi bir televizyonda, radyoda, yolda yürürken herhangi bir arabada, bindiğim takside, festivalde, bir kılda tüyde mutlaka dinliyorsun. Hepsini bilirim bu yüzden. Geçen gün şöyle bir örnek verdim. Bir araba geçerken içinde pop çalıyorsa sana acayip gelmez. Ama içinde ben çalarken geçiyorsa şaşırırsın. Çünkü 40 yılın başında bir rastlanır buna. Pek gözükmüyorum ortada.

Şunu mu anlıyorum. Magazin bana uzak olsun…
Magazine neredeyse hiç çıkan bir adam değilim. Genelde dışarı çıkan bir adam olmadığım için pek yakalanmıyorum. Kuşadası’nda daha çok yakalanıyorum (Gülüyor). Magazinciler bana çok sıcak davranıyor. Kırk yılın başı görünce ne soracağını bilemiyor, ben onun yüzünden bunu okuyorum, “Nasıl gidiyor sizin olaylar?” filan, ben de ‘İyi gidiyor, iyi’ diyorum… Seviyorlar beni.

JÜRİ ÜYELİĞİ PARA KAYNAĞI

Türkiye’de bir linç kültürü mü gelişti.
Evet, hemen paramparça edebiliriz herkesi. Anında yapıştırırız, yok edebiliriz.

Mesela Nihat Doğan meselesinde bir linç mi var?
Aynen. Orada linç edenleri de buna çanak tutanları da haksız buluyorum. Nihat Doğan’ın söylediklerini beğenen, kabul eden biri değilim. Bugüne kadar müzikal olarak hiçbir şey katmamış, sinemada katmamış biri söz konusu. Dilinize pelesenk olacak, on yıl sonra aklınıza gelecek bir şey yapmış mı bu adam. Hayatınıza arşiv olarak bir şey bırakmış mı? Öyle biri değilse karşınızdaki, onu kazanması gerekenden daha fazla kazandıracak bir duruma sokmamak lazım. Burada medya da zıkkımına kadar suçlu, tamam mı. Bu kişilere reklam şansı veriyorsan bu reklamlardan, katıldığı programlardan kazanacağı kazançlara izin veriyorsan, onu dalga geçmek için çağırdığın bir programda bile “Benim dostum arkadaşım geliyor” diye sunuyorsan, sen de suçlusun. Aslında olmaması gereken birini olmaması gereken bir yere ellerinle taşıyorsun ve bazı insanlar seyrede seyrede kabul ettiriyorsun, kabul gördürüyorsun. Hamurunda olmayacak bir şey patlattırıyorsun sonra da “Tuh Allah belanı versin” filan… Sen taşıdın bu adamı buralara. İstediğin gibi, bir insanın hayatıyla yukarı aşağı oynayamazsın. Mesela Ajdar’ın sabahtan akşama kadar televizyona çıkartılıp dalga geçilmesi bir kişiye yapılabilecek en büyük terbiyesizliktir. Bu adama bu saygısızlığı yaparken olması gerekenden daha yüksek bir yerde olduğunu hissettiriyorsan bu işte senin de parmağın var demektir.

Yani diyorsunuz ki “Siz televizyoncular boktansınız!”Aldım ben buradan üstüme düşeni. Bir de Ajdar benim jüri üyesi olduğum programdan çıktı biliyorsunuz…
Ya hepiniz çıkarttınız baba.

İlk yapılan Pop star yarışmasından çıktı Ajdar.
İşte o doğru gelmiyor bana. Sonra o programlara giderken para istedi falan filan… Ben öyle tiplerle müzik yaparken çok karşılaştım. Herkes albüm yapabilir ya. Herkes albüm yapar, herkes futbolcu olsun, herkes sinemacı olsun herkes oyuncu olsun. Sen de gel rol al bu dizide, rolümü benimle paylaş. 3288’e bir şey yolla, bir şey senin olsun! Falan gibi her şey var. Sen kurmuşsun işin matematiğini.

Yani siz şarkı yarışmalarına da karşısınız…
Tabii canım. Sen kimsin ki çıkıp televizyona sen iyisin sen kötüsün diyorsun insanlara. Bazıları aşağılamalı oluyor hatta. Aşağılıyor, “Hacı sen kim oluyorsun da… patates” filan. İlk sen yaptın zaten bunu.

Bence doğru bir şey. Çünkü o adamdan ölse şarkıcı olmaz. Şimdi o adam niye bu uğurda para harcasın? Hayatta bir sürü meslek var, doktor, hemşire, öğretmen olabilirsin. O adam şarkıcı olmaya çalıştıkça boşa zaman harcayacak, yazık günah.
O, onun seçimi.

Ama yanlış, olamayacak.
Sen kimsin doğruyu yanlışı seçiyorsun adam adına.

Hayır ben ona şunu söyleyebilirim, “Senden olmaz.” Ama bana inanır, inanmaz.
Burada söyleyebilirsin, “Senden olmaz hacı, seni dinledim olmaz.” Ama sen televizyonda sms’lerin döndüğü paraların kazanıldığı bir ortamda herkesin içinde bunu söylemek artık aşağılamaya giriyor.

Ama ben o adamı elinden tutup getirmiyorum ki, o adam kendi geliyor!
Ama o adam bir noktadan sonra senin açtığın bu kapıdan itibaren girebileceği kapılar kazanıyor. Sen o kapıyı açmasan o adama o kapıların hiçbirinden giremez. Uğraşacak uğraşacak olmayacak. Herkes hak ettiği kadarını yaşıyor, hak ettiği kadarını kazanmak zorunda. Hak ediyorsam alırım, hak etmiyorsam olmasın, olmamalı.

Yani diyorsunuz ki jüri üyeliği kötü bir şey.
Aynen, para kaynağı. Bak ben birazdan çıkacağım iki saat kıçımı yırtacağım, ter akacak böyle, adrenalin vereceğim seyirciye, hep birlikte terleyeceğiz, yıkacağım edeceğim ama o jüride kazanılan paranın çeyreğini kazanacağım. Oradaki şeyler bana göre değil. Ben kimsenin kalbini kıramam, kimseye söyleyemem. “Sen defol git, seni görmek istemiyorum!” filan. Şiddet bu, bunlar aslında şiddet programı.

Armağan Çağlayan 15.03.2015

RADİKAL