Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Canan Ergüder İle Çok Özel Röportaj

0
1)Röportajımıza ilk olarak biraz sizi tanıyarak başlayalım…Canan Ergüder kimdir?
Her zaman safllığı ve samimiyeti ön planda tutmaya özen gösteren, çocuk ruhunu ayakta tutmaya çalışan bir kişi.
2)Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı?
Bu serüven benim için dansla başladı. 14 yaşımda vücudumu baleye uygun görmeyip ilgi alanımı tiyatroya kaydırmam gerektiğini anladım.Tabi bu, bu kadar kesin çizgiler içinde olmadı. Baleyi bıraktıktan sonra okulumda başka öğrencilerin tiyatrosunu izlemiştim ve ‘ben neden bunu yapmıyorum’ diye sormuştum kendime. Sonraki sene bir müzikalin mülakatlarına katıldım ve oyuna girdim. Sonrası benim için bitmek bilmeyen bir aşk.
3)Hayal ve hedeflerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Sanırım benim hayal ve hedeflerim hep iş odaklı oldu. Dediğim gibi oyunculuk benim için bitmek tükenmek bilmeyen bir aşk. Ne kadar yorucu olsa da ancak yaptığımda kendimi tamamıyla işlevsel ve bir amaç uğruna yaşar hissediyorum. Şimdiki zamanın hayal ve hedefleri ise  daha geniş spektrumlu ve ruhani yönüme hitap ediyor. Sağlığıma dikkat edip önce kendime bakmak, kendimi sevmek, sonra en yakınımdakilerle saygı çerçevesi içinde sevgimi paylaşmak; işimi kullanıp insanlar arası bir çeşit köprü olmak.
4)Canan şu anda bulunduğu yerden memnun mu?
Evet memnunum. Kendimi ve bedenimi dinlemekle meşguldum uzun süre. Sigarayı bıraktım. Şartlar ne kadar zor olursa olsun insan kendi nefsine yenilmediğini görünce motive oluyor.
5)Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?
Şu an çok çalıştığım için evimde olmayı, evimde yapmam gereken şeylere odaklanmayı seviyorum. Genele vurursak at binmeyi, spor yapmayı, kitap okumayı, yemek yapmayı seviyorum.
6)Kanal D ekranlarında yayınlanan Güllerin Savaşı’nda ‘Gülfem’ karakterine hayat veriyorsunuz… Bu role sizi evet dedirten şey ne oldu?
Gülfem bol boyutlu, bol katmanlı, rengarenk ve kompleks bir karakter. Bence her oyuncunun oynamak için can atacağı bir rol. Onu oynamaktan sıkılmayacağım için kabul ettim.
7)Güllerin Savaşı’nda nasıl bir set ortamı var? 
İyi kaynaşmış bir setiz biz. Sadece oyuncularıyla değil bütün birimleriyle güzel kaynaşan, paslaşan bir ekibiz.
8)Özellikle sosyal medyada geniş bir fan kitlesine sahip Güllerin Savaşı.. Canlandırdığınız ‘Gülfem’ karakteri için nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Genelde Gülfem’e ayrı, bana ayrı mesajlar geliyor. Gülfem’i destekleyen de var, izlemesi ilginç bulan da, ondan nefret eden de. Oyunculuğum adına atılmış yorumlar ise son derece onore edici. Şikayetim yok. Son derece muthiş yorumlar görüyorum. Buradan izleyicilerimize teşekkür ediyorum.
9)Oyuncu olmasaydınız ‘şu meslek sahibi olurdum’ dediğiniz bir meslek var mı?
 Aşçı ya da gastronomi ile ilgili bir meslek olabilirmiş.
10)Dizi hariç, yakın bır zamanda başka bir proje var mı?
Dizinin dışında zaten Haluk Bilginer ve Ayça Bingöl ile beraber oynadığım Nehir oyunu var. Oyunumuz şu an 2. Sezonunda ve sanırım 180. oyunumuza doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Gelecek seneye bir tiyatro projem var ama henüz hakkında konuşmak istemiyorum çünkü hiçbir şey netleşmedi.
11)Hayat felsefeniz nedir?
Yaşamak herşeye rağmen çok güzel. Kendimiz için hayatı zorlaştırdığımız anlar bol. Çoğu deneyimde tereddütlerimiz ve beynimizdeki binbir sesli koro yapabileceklerimizin önünü kesiyor. Sanırım genelde böyle durumlar için sorduğum bir soru var: ‘kaybedecek neyim var?’ Genelde cevap ise ‘hiçbir şey’ oluyor. O zaman daha cesaretli oluyorum hayata karşı.
12)Hayatınızda sizi en iyi tanıyan kişi veya kişilerin olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabi ki. Kendimi çok saklayabilen bir insan değilimdir en azından hayatıma soktuğum insanlardan. Gözümden okunur ne düşündüğüm. Çok çok iyi tanıma ise çekirdek aileme, eski dostlarıma ve hayatımı paylaştığım insana özgü bir durum.
13)Bugüne kadar -canlandırdığınız film karakterleri de dahil- hayat verdiğiniz karakterlerde sizi zorlayan oldu mu hiç?
 Ben genelde beni zorlayabilecek rolleri tercih ediyorum. Beynimin çeşitli bölgelerini çalıştırmasını istiyorum kabul ettiğim karakterlerin. İnsan olarak ben bir işten çıktıktan sonra ‘bana ne kattı?’ sorusunu cevaplayabilmek isterim prensip olarak.
14)Hayalinizde nasıl bir karakteri canlandırmak istiyorsunuz?
Hayalimde kurduğum belli başlı bir karakter yok. Sadece kağıt üstünde gördüğümde yüreğimin bir hoplaması gerek. Sadece mantıklı ve pratik sebeplerden kabul ettiğim, özellikle uzun soluklu işlerde, mutsuz olabiliyorum. Bu yüzden yüreğimin de evet demiş olması lazım.
15)Hayatta hepimizin korktuğu şeyler vardır mutlaka.. Peki sizin korkularınız neler?
Sağlığımın kötü anlamda bozulmasi, yakınlarıma zarar gelmesi, acı çekerek ölmek korkularım arasında.
16)Oyunculuğunu beğendiğiniz günümüz oyuncularından kimler var?
Zerrin Tekindor, Ayça Bingöl, Erdal Beşikçioğlu, Haluk Bilginer, Fikret Kuşkan, Ebru Özkan, Tomris İncer, Okan Yalabık ve daha nicesi..
17) Aynı projede rol almayı hayal ettiğiniz bir isim var mı?
Tekrar Erdal Beşikçioğlu ve Fikret Kuşkan’la çalışmayı çok isterim.
18)Benim için çok keyifli bir röportaj oldu, umarım sizin için de öyle olmuştur… Sizi seven hayranlarınıza buradan ne iletmek istersiniz?
Ben de çok teşekkür ederim röportaj için. Hayranlarıma: sosyal medyada veya bana kişisel olarak gelip beni bir şekilde kalplerinde yüksek bir yere yerleştiren ve bunu göstermekten hiç çekinmeyen gönlü geniş güzel insanlara, beni izlemeye devam ettikleri için çok teşekkür ederim. Yaptığım işler siz izliyorsunuz diye var. Bunun için müteşekkirim. Bir şekilde birbirlerimizin hayatına dokunabilmişsek ne mutlu bana. Daha fazla projelerde tekrar tekrar karşılaşmak dileğiyle…
08.03.2015

Nilüfer Açıkalın: Ben de cinsel istismara uğradım

0

Nilüfer Açıkalın sanat hayatının en yoğun ve mutlu dönemini yaşıyor. Karanlıkta Çok Güzelim adlı ilk romanını çıkaran, ardından Başka Şarkılar albümünün heyecanını yaşayan Açıkalın’la Cihangir’de buluştuk ve sohbetimize önce 6 Mart Cuma günü vizyona giren Çekmeceler filmiyle başladık.

Kadın ve kız çocuğu cinselliğinin korkusuz bir bakışla incelendiği Çekmeceler filminde çekmeceler gerçekten de korkmadan açılıyor mu?
Zaten kadınlara şöyle sesleniyoruz, “Açmaktan korkma”. Yönetmenlerimiz Mehmet Binay ve Caner Alper, her zaman görmezden gelinen, üstü örtülü konuları göstermeyi amaçlayan işlere imza atıyorlar. Zenne filmi de böyleydi, Çekmeceler de böyle oldu. Ece Dizdar, Taner Birsel ve Tilbe Saran’ın oynadığı Çekmeceler, kadın  cinselliğini irdeliyor.

Utanılan olaylar var

Cinsellik çok önemli bir konu ve çocuklar korunmalı…
Bu ülkede kadınlar, çocuklar ve hayvanlar öncellikle korunması gerekirken, her zaman ikinci planda kalan mazlumlar halindeler. Özellikle kız çocukları önemli bir konudur. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren bir hamur gibi şekillendirilir. Islak bir beton gibidir çocuklar, üzerine ne düşerse izi kalır. Bilinçsiz ana babalar ve kötü niyetli ebeveynler çocuklarına yanlış davranarak onların geleceklerini karartıyorlar ve travmatik insanlar haline gelmelerine neden oluyorlar.
Ensest ilişkiler dahil, kapatılan tüm konuların artık gün yüzüne çıkması gerekiyor. Bir konu ne kadar kapalı kalırsa, kendi içinde o kadar çürümeye devam eder. Paylaşılan acılar azalıyor, paylaşılan mutluluklar çoğalıyor. Öyle olaylar var ki, insanlar paylaşmaya utanıyor.

Filmde verilen mesaj nedir?
Çekmeceler’in verdiği en önemli mesaj, genç bir bireyi yetiştirirken  onun hayatına saygı gösterilmesi gerektiğidir. Ebeveynlerin kendi başarısızlıklarının acısını asla çocuklarından çıkarmamalı.

Üvey anne Ayşe karakterine nasıl hazırlık yaptınız?
Bugüne kadar 40 filmim oldu, hiçbirindeki karaktere Ayşe’ye yaptığım gibi hazırlıklar yapmadım. Tiyatro gibi provalar yaptık. Önce bütün ekip olarak çekmecelerimizi açtık ve kimyası uyuşmuş bir ekip olarak çalışmaya başladık. Film dört dönemde geçtiği için 25, 35, 45 ve 55 yaşlarında geçtik kamera önüne.

Kadınlara şiddet vahşi boyutlarda

Filmdeki üvey anne Ayşe kötü bir karakter mi?

Yok, Deniz’in (Ece Dizdar) üvey annesi Ayşe kötü değil, iyi bir insan.

Üvey anneler genelde hep kötü olarak gösterilir.
Kalıpları yıkmak için buradayım (gülüyor). Ben zıt kavramların kardeşliğini seviyorum. Ayrıca gerçek anne olabilmek için ille de biyolojik anne olmak gerekmiyor. Önemli olan sevgi verebilmektir. Nice tepeden tırnağa kötü olan gerçek anneler gördüm, tanıdım.

Üvey anne Ayşe de şiddet görüyor mu?
Çekmeceler filmindeki tüm kadınlar gibi Ayşe de şiddete hedef olmuş.

Çekmeceler açılınca, ortaya çıkanlar bizi üzecek mi?

Türkiye’de yaşayan kadınların açacağı çekmecelerin sayısı o kadar çok ki. Ortaya çıkan konulara elbette üzüleceğiz. Çekmeceler açılmazsa bu ülkedeki kadına şiddet aynı şekilde devam edecek, vahşi boyutlara ulaşacak. Bilincine varalım ve dur diyelim. Kadınların katline karşı çıkalım.

Müzik hayatım Reçel’le başladı

Bu arada Başka Şarkılar (Lapa Lapa) adlı albümünüz piyasaya çıktı, lansmanda sahnedeydiniz.

Sahnede şarkılarımla olmak beni çok mutlu ediyor. Oysa aklımda sahnede şarkı söylemek hiç yoktu. Yakın arkadaşım, Leman dergisindeki Deli Cevat karakterini hazırlayan karikatürist Gökhan Dabak, 2000 yılında Reçel adlı bir albüm yaptı ve sahnede olmak istemediği için de İngiltere’ye kaçtı. Gökhan İstanbul’a dönünce şarkıları benim söylememi istedi. Sonra Gökhan’la şarkılar yazıp söylemeye başladık. Altı senede punk ve Anadolu alt yapısı olan rock tarzında 40 şarkı yaptık. Derken Ütopya Müzik’le tanıştık ve albüm kararı aldık.

Ünlü kadın da bunu yaşıyor

Beren Saat de kısa süre önce çekmecelerini açtı…

Türkiye’de yaşayan ünlü ünsüz bütün kadınlar çekmecelerini açmalı. Beren Saat de çekmecesini açtığı için kendisini tebrik ediyorum. Bu açıklamalar çok önemli. İnsanların sevdikleri kişileriz biz. Kendi yaşadığı kötü olayın, sevdiği ünlü kadının da başına gelmiş olma gerçeği, o kadının acısını hafifletiyor, daha bir güçleniyor.

Nilüfer Açıkalın da çekmecelerini açabilir mi?
Bu ülkede ünlü kadın da olsan, yaşamak kolay olmuyor.  Ayrıcalıklı ve disiplinli büyütülmeme rağmen ne yazık ki benim çekmecelerimde de kötü olaylar var. Ben de cinsel istismara, cinsel tacize uğradım.

İyi ki psikoloğa gitmişim

Neler yaşadınız?
Tahmin etmek güç değil. Yaşadığım ağır olaylar oldu. Hayatımın kördüğüme dönüştüğü bir dönemde psikoloğun kapısını çaldım. O psikolog görüşmesi hayatımın seyrini değiştirdi. Psikologtan önce o konuları hiç kimseyle konuşmamıştım. Psikologtan sonra yakın dostlarımla da paylaşmaya başladım. Bu benim için büyük bir destek oldu. Cinsel tacize uğrayan kadınlar bunu konuşmalı, açmalı, paylaşmalı. Susan kadın, sonunda kendini hasta ediyor.

İlk romanınız Karanlıkta Çok Güzelim şu an kitapçılarda.
Dokuz öykü kitabım var, bu da ilk romanım oldu. Ben sokak hikayeleri yazan yeraltı edebiyatçılarından biriyim. Sıradışı insanların, bıçak sırtında yaşayanların, ezilenlerin hikayelerini yazıyorum.

Yüksel Şengül

Fotoğraflar: Mert Arıslan 08.03.2015

SÖZCÜ

Nilüfer Açıkalın: Ben de cinsel istismara uğradım

0

Nilüfer Açıkalın sanat hayatının en yoğun ve mutlu dönemini yaşıyor. Karanlıkta Çok Güzelim adlı ilk romanını çıkaran, ardından Başka Şarkılar albümünün heyecanını yaşayan Açıkalın’la Cihangir’de buluştuk ve sohbetimize önce 6 Mart Cuma günü vizyona giren Çekmeceler filmiyle başladık.

Kadın ve kız çocuğu cinselliğinin korkusuz bir bakışla incelendiği Çekmeceler filminde çekmeceler gerçekten de korkmadan açılıyor mu?
Zaten kadınlara şöyle sesleniyoruz, “Açmaktan korkma”. Yönetmenlerimiz Mehmet Binay ve Caner Alper, her zaman görmezden gelinen, üstü örtülü konuları göstermeyi amaçlayan işlere imza atıyorlar. Zenne filmi de böyleydi, Çekmeceler de böyle oldu. Ece Dizdar, Taner Birsel ve Tilbe Saran’ın oynadığı Çekmeceler, kadın  cinselliğini irdeliyor.

Utanılan olaylar var

Cinsellik çok önemli bir konu ve çocuklar korunmalı…
Bu ülkede kadınlar, çocuklar ve hayvanlar öncellikle korunması gerekirken, her zaman ikinci planda kalan mazlumlar halindeler. Özellikle kız çocukları önemli bir konudur. Çocuklar küçük yaşlardan itibaren bir hamur gibi şekillendirilir. Islak bir beton gibidir çocuklar, üzerine ne düşerse izi kalır. Bilinçsiz ana babalar ve kötü niyetli ebeveynler çocuklarına yanlış davranarak onların geleceklerini karartıyorlar ve travmatik insanlar haline gelmelerine neden oluyorlar.
Ensest ilişkiler dahil, kapatılan tüm konuların artık gün yüzüne çıkması gerekiyor. Bir konu ne kadar kapalı kalırsa, kendi içinde o kadar çürümeye devam eder. Paylaşılan acılar azalıyor, paylaşılan mutluluklar çoğalıyor. Öyle olaylar var ki, insanlar paylaşmaya utanıyor.

Filmde verilen mesaj nedir?
Çekmeceler’in verdiği en önemli mesaj, genç bir bireyi yetiştirirken  onun hayatına saygı gösterilmesi gerektiğidir. Ebeveynlerin kendi başarısızlıklarının acısını asla çocuklarından çıkarmamalı.

Üvey anne Ayşe karakterine nasıl hazırlık yaptınız?
Bugüne kadar 40 filmim oldu, hiçbirindeki karaktere Ayşe’ye yaptığım gibi hazırlıklar yapmadım. Tiyatro gibi provalar yaptık. Önce bütün ekip olarak çekmecelerimizi açtık ve kimyası uyuşmuş bir ekip olarak çalışmaya başladık. Film dört dönemde geçtiği için 25, 35, 45 ve 55 yaşlarında geçtik kamera önüne.

Kadınlara şiddet vahşi boyutlarda

Filmdeki üvey anne Ayşe kötü bir karakter mi?

Yok, Deniz’in (Ece Dizdar) üvey annesi Ayşe kötü değil, iyi bir insan.

Üvey anneler genelde hep kötü olarak gösterilir.
Kalıpları yıkmak için buradayım (gülüyor). Ben zıt kavramların kardeşliğini seviyorum. Ayrıca gerçek anne olabilmek için ille de biyolojik anne olmak gerekmiyor. Önemli olan sevgi verebilmektir. Nice tepeden tırnağa kötü olan gerçek anneler gördüm, tanıdım.

Üvey anne Ayşe de şiddet görüyor mu?
Çekmeceler filmindeki tüm kadınlar gibi Ayşe de şiddete hedef olmuş.

Çekmeceler açılınca, ortaya çıkanlar bizi üzecek mi?

Türkiye’de yaşayan kadınların açacağı çekmecelerin sayısı o kadar çok ki. Ortaya çıkan konulara elbette üzüleceğiz. Çekmeceler açılmazsa bu ülkedeki kadına şiddet aynı şekilde devam edecek, vahşi boyutlara ulaşacak. Bilincine varalım ve dur diyelim. Kadınların katline karşı çıkalım.

Müzik hayatım Reçel’le başladı

Bu arada Başka Şarkılar (Lapa Lapa) adlı albümünüz piyasaya çıktı, lansmanda sahnedeydiniz.

Sahnede şarkılarımla olmak beni çok mutlu ediyor. Oysa aklımda sahnede şarkı söylemek hiç yoktu. Yakın arkadaşım, Leman dergisindeki Deli Cevat karakterini hazırlayan karikatürist Gökhan Dabak, 2000 yılında Reçel adlı bir albüm yaptı ve sahnede olmak istemediği için de İngiltere’ye kaçtı. Gökhan İstanbul’a dönünce şarkıları benim söylememi istedi. Sonra Gökhan’la şarkılar yazıp söylemeye başladık. Altı senede punk ve Anadolu alt yapısı olan rock tarzında 40 şarkı yaptık. Derken Ütopya Müzik’le tanıştık ve albüm kararı aldık.

Ünlü kadın da bunu yaşıyor

Beren Saat de kısa süre önce çekmecelerini açtı…

Türkiye’de yaşayan ünlü ünsüz bütün kadınlar çekmecelerini açmalı. Beren Saat de çekmecesini açtığı için kendisini tebrik ediyorum. Bu açıklamalar çok önemli. İnsanların sevdikleri kişileriz biz. Kendi yaşadığı kötü olayın, sevdiği ünlü kadının da başına gelmiş olma gerçeği, o kadının acısını hafifletiyor, daha bir güçleniyor.

Nilüfer Açıkalın da çekmecelerini açabilir mi?
Bu ülkede ünlü kadın da olsan, yaşamak kolay olmuyor.  Ayrıcalıklı ve disiplinli büyütülmeme rağmen ne yazık ki benim çekmecelerimde de kötü olaylar var. Ben de cinsel istismara, cinsel tacize uğradım.

İyi ki psikoloğa gitmişim

Neler yaşadınız?
Tahmin etmek güç değil. Yaşadığım ağır olaylar oldu. Hayatımın kördüğüme dönüştüğü bir dönemde psikoloğun kapısını çaldım. O psikolog görüşmesi hayatımın seyrini değiştirdi. Psikologtan önce o konuları hiç kimseyle konuşmamıştım. Psikologtan sonra yakın dostlarımla da paylaşmaya başladım. Bu benim için büyük bir destek oldu. Cinsel tacize uğrayan kadınlar bunu konuşmalı, açmalı, paylaşmalı. Susan kadın, sonunda kendini hasta ediyor.

İlk romanınız Karanlıkta Çok Güzelim şu an kitapçılarda.
Dokuz öykü kitabım var, bu da ilk romanım oldu. Ben sokak hikayeleri yazan yeraltı edebiyatçılarından biriyim. Sıradışı insanların, bıçak sırtında yaşayanların, ezilenlerin hikayelerini yazıyorum.

Yüksel Şengül

Fotoğraflar: Mert Arıslan 08.03.2015

SÖZCÜ

Birleşik Haziran Hareketi etkisiz mi kalacak?

0

BHH’nin kendi meclislerinde binlerce kişinin katılımıyla günlerce süren seçim politikasını belirlemeye yönelik tartışmaları, geçtiğimiz hafta nihayete erdi. Alınan kararlara ve bundan sonraki mücadele dönemine İlişkin sorularımızı BHH Yürütme Kurulu üyeleri Önder İşleyen, İlhan Cihaner ve Mehmet Kuzulugil’e sorduk.

Birleşik Haziran Hareketi, seçimlerde herhangi bir parti ile ittifak yapılmayacağını ve asıl olarak Haziran meclislerini ve sokak mücadelesini güçlendireceğini vurguladı. Hareketin seçimlerle ilgili açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz? Seçim tartışmaları sürecinde etkisiz kalma tehlikesi var mıdır Birleşik Haziran Hareketi’nin? Böyle olmaması için nasıl bir pratik geliştirmeli bu süreçte?

ÖNDER İŞLEYEN

Haziran Hareketi, seçim tutumunu meclislerinde yürüttüğü tartışmalarla belirledi. Yüze yakın mecliste, binlerce Hazirancı bir araya gelerek, seçim tutumuna ilişkin görüş belirtti. Üzerinden atlanıyor ama bu durum, Hareket’in karar alma ve siyaset yapma biçimine ilişkin, en az aldığı karar kadar önemlidir.

Seçim tartışmalarına baktığımızda siyasetin matematikleştirildiğini görüyoruz. Sandık aritmetiği üzerine kurulan ittifak tartışmaları karşısında, Haziran, seçimlere politik bir müdahalede bulundu.

Bu karar, bir yönüyle AKP karşısındaki ilerici güçlerle -parlamentoda temsil üzerinden müzakereyi reddeden- bir dayanışmayı içeriyor. Bu basitçe oy üzerinden de değerlendirilmemelidir. Haziran, Gezi’de sokağa çıkan ilerici halk kesimlerinin tümüyle, AKP karşısında birlikte mücadele edeceğini ortaya koydu.

Ama Haziran’ın seçim tutumu verili siyaset içinden bakılarak anlaşılamaz. Kimilerinin biraz da hasmane olarak, Haziran’ın seçim tutumunun aslında bir şey söylemediği yönündeki görüşleri, temelde iki ayrı siyaset tarzına ilişkin derin bir ayrımdır. Seçimler kuşkusuz ki önemli bir uğraktır. Ancak, seçimi son çıkış olarak gören abartılı değerlendirmeler eşliğinde, neredeyse tüm politik iddia ve ayrımları silikleştiren bir düzleşmeye şahit oluyoruz. Haziran, bu düzleştirmeye dahil olmadı. Çünkü, bizim için AKP düzeniyle hesaplaşma, aynı zamanda ülkenin devrimci anlamda yeniden kuruluşundan bağımsız ele alınamaz. Bu anlamda mezhepçi faşizme karşı direnişimiz aynı zamanda halkın biriken öfkesinin, -AKP’nin yeni versiyonlarını yaratmaya dayanan- restorasyon karşısında da pasifize edilmesine/düzen içileştirilmesine karşı da bir barikattır. Bu anlamda Haziran bir toplumsal muhalefet örgütü olmanın ötesinde politikleşmiş toplumsal direniş örgütüdür. Haziran’ın seçim tutumunu belirleyen budur.

Hazirancılar bu anlamda kendi iddialarına sahip çıkarak bir seçim politikası belirlemiştir. Bu karar, basitçe “Haziran sandık yerine sokağı işaret etti” diye de okunamaz. Elbette bu dönemde aktif bir sokak mücadelesi yürüteceğiz. Ancak tüm eylemlerimiz halkın birleşik direnme zeminlerini geliştirme ve güçlendirme temel hedefine bağlı olarak gerçekleştirilecek.

Haziran Hareketi, henüz seçime ilişkin bir tutum açıkladı. En kısa zamanda ise direniş takvimini açıklayarak, 13 Şubat Boykotu’nda ortaya çıkardığı yaygın direnme mücadelesini bir adım daha ileri taşıyacak. O yüzden kimse seçimlerin sandık düzlemine sıkışacağını düşünmesin. Haziran, siyasete, bulunduğu yerden mahallelerden, işyerlerinden, sokaktan müdahale edecek. O yüzden etkisiz kalma riskinden söz edilemez. Aksine Haziran’a kadar ve sonrasında seçimlere de, Haziran damgasını vuracaktır.

İLHAN CİHANER

BHH’nin aldığı karar, sadece Türkiye Yürütmesi’nin ya da sekreteryanın aldığı bir karar değil. Çünkü Haziran Hareketi daha ilk ortaya çıktığında meclislerin, toplumun, kendisini oluşturan yapı ve bireylerin tamamının yerelliklerde oluşturduğu iradeyi yürüteceğini, onun kaygı ve öncelikleri üzerinden siyaset yapacağını zaten deklare etmişti.

Türkiye’nin her yerindeki meclislerde seçimler tartışıldı, bu tartışmalar raporlandı, raporlar Türkiye Yürütmesi’ne geldi ve Türkiye Yürütmesi bu raporları iki gün boyunca tartışıp aynı doğrultuda bir pozisyon açıkladı. Böylesine demokratik bir yaklaşımdan bahsediyorsak, bunun üzerine çok da tartışma yapmamak lazım. Tabii ki farklı görüşler de vardı. Ama nihayetinde, tartışmalar sonucunda bu karar çıktı. Ben de bu pozisyonun doğru olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce taktik olarak doğru. Çünkü seçim gündemi Haziran Hareketi’nin ortaya çıkışında, tırnak içinde söylüyorum, biraz dezavantaj yarattı. Niye? Çünkü toplum, parlamenter sistemin oluşturduğu bir siyasi iklimde somut şeyler istiyor. Yani sandığa gideceğiz ve orada bir tercih belirteceğiz, bu çerçevede ne yapmalıyız? Bu da AKP’nin yarattığı bu faşizan ortamda kristalize olamamış bir ana yönelim bulunmadığı için, Haziran Hareketi’ni biraz sıkıştırıyordu, pozisyon alma noktasında.

Burada yerel meclisler, sahiden optimum bir yaklaşımda bulundu. Benim de katıldığım bir yaklaşımdı bu. Seçimi de önemsediğini, ama sadece oy verme şeklinde gelişecek bir tavrı aşan, boykot gibi, AKP’nin dayattığı başkanlık sistemine karşı eylemlilik gibi tutumları işaret ederek bir karar aldı. Hem BHH’yi bir arada tutan dinamiklerin seçim gündemini bir arada atlatmaları hem de toplumsal muhalefetin kendi gündemleri gereği, parlamenter sistemin kısıtları nedeniyle boş bıraktığı alanı sokakta, eylemlerle, politik faaliyetlerle doldurması açısından bu süreci önemsiyorum.

Bakın, 13 Şubat Boykotu, AKP iktidarı boyunca ilk kez AKP’nin belirlemediği, kontrol edemediği, manipüle edemediği bir gündem yarattı. Başarılı ve son derece barışçıl bir eylemdi. Özellikle AKP medyasının, son zamanlarda Haziran Hareketi üzerinden bir kriminalleştirme girişimi olduğunu hissediyoruz. Bunun ne kadar büyük bir kara propaganda olduğu, zaten o barışçıl eylemliklerle açığa çıkmış oldu. Yine yapılacak işler de bu çerçevede olacaktır. Tabii ki polis şiddetine, anti-demokratik uygulamalara karşı direniş zaten doğal olarak gelişir. Bunun hukuki zemini de vardır. Boykotla birlikte, Anayasal haklar çerçevesinde, hatta itaatsizlik diyebileceğimiz eylemler gerçekleştirildi. Önümüzdeki süreçte bu tarz eylemler elimizi güçlendirecektir.

Kendisini bir şekilde Haziran’la ilişkilendirmek isteyen bazı sol-sosyalist yapıların, örneğin başkanlık sistemine yanıtı, bazen taktiksel olabiliyor. Mesela bir kesim başkanlık sistemini federatif sistemle birlikte ele alırsa, kendi siyasi programı gereği pekâlâ tartışılabilir olduğunu düşünebilir. Ama Birleşik Haziran’ın böyle kısıtları yok. Dolayısıyla Haziran, AKP’ye doğrudan, cepheden karşı çıkabilecek bir hareket, aynı eğitimin dinselleştirilmesi, gericileştirilmesi konusunda olduğu gibi. Onun için ben bu tavrın, ortadaki boşluğu doldurabileceğini düşünüyorum.

MEHMET KUZULUGİL

Varılan sonuca değer veriyoruz. Bu değerin ölçüsünü şöyle ifade edeyim: Bardağın “şimdilik” sadece yarısı dolu.

Haziran, kendisini “solun birliği” olarak ortaya çıkarmadı, ama şunu görmek lazım, temelinde yer alan ihtiyaç, ülke solunun, düzen dışına bakan solun kendi alanını ortaya çıkarma, ülke siyasetinde soldaki boşluğu imar etme ihtiyacıydı. Bu ihtiyaç, solun farklı ikilemler içinde sıkıştırılmasını göğüsleyerek giderilebilirdi. Milliyetçilik-liberalizm ikilisinin sosyalist sola ayrı bir yaşam alanı tanımama kararlılığını biliyoruz.

Güncel olan sorunsa, Türkiye solunun seçimler vesilesiyle bir kez daha bir tercih yapmaya zorlanmasıdır. Her birinin AKP diktatörlüğünün bu şekilde semirmesinde payı tartışılmaz olan iki özne, cumhuriyetçi CHP ve ulusal kurtuluşçu HDP solu bağımsız kimliğini, kendi kapladığı alanı “taktik” nedenlerle boşaltmaya zorluyor.

Haziran’ın içeriden ve dışarıdan unsurlarla taşınan bu baskıya göğüs germeyi başarması bile başlı başına bir politik etkinliktir. Seçim sürecinde Haziran’ı etkisiz kılacak olan ise bu tercih değildir. Aksine Haziran, seçimler konusunda yaratılan akıl dışı algıları kabullenseydi etkisiz kalırdı.

Haziran’ın geliştirmesi gereken pratiğe ilişkin şunu söyleyebiliriz: “Sandıkta AKP’yi geriletmek” edebiyatı en çok AKP’ye yarıyor. Sonuçta bu yaklaşım AKP’nin sandık oyununu kabullenmek anlamına geliyor. Haziran eğer, sandığı oturduğu tahttan indirirse bu başlı başına bir kazanım olur.

Bir de ortaya çıkan karar metni ile ilgili bir not düşeyim. Bu metinde çok hafifçe geçilen bazı noktalar, işaret ettiklerinin ötesinde önemlidir.

Örneğin metinde “milletvekilliği üzerinden kimseyle müzakere yapmadık” deniyor. Bu fazla kaba bir okumayla, Haziran’ın kendisine yönelebilecek bir eleştiriyi yanıtlaması anlamına gelir: “Yapmadık.” Oysa bu cümlede bir incelik daha var. Bu cümle “Meclis’te 10 tane sosyalist olsa fena mı olur”, “HDP ile CHP’den 5’er 10’ar milletvekilliği alsanız ya” tartışmalarına da bir yanıttır. Gelinen nokta bu konuda da bir arınma, bir temizlik, bir zihin açıklığıdır.

Geniş bir toplumsal kesimin artık Meclis’in, Meclis muhalefetinin anlamını sorguladığı görülüyor. Böyle bir uğrakta AKP zorbalığına karşı mücadele edenler nereye odaklanmalı?

ÖNDER İŞLEYEN

Haziran meclislerinde birleşme çağrısı, başlı başına büyük bir siyaset iddiasıdır.

Hani şimdi oy tutumu yok o yüzden siyasetsiz kalındı eleştirileri, yersiz olmanın ötesinde daha önce de ifade ettiğim gibi iki farklı siyaset anlayışını ifade eder. Özellikle Gezi Direnişi’nin ardından pek çok kimse forumlar-meclisler üzerinden temsil demokrasi karşısında bir seçenek yaratma imkânınından söz ediyordu. Ancak görülüyor ki seçimler gündeme gelince neredeyse kimse bundan söz etmez oldu. Haziran bu anlamda Gezi’nin iddialarına, ortaya koyduğu birikime de sahip çıkarak, bugün Saray’ın bir odasına dönüştürülmüş ve kapitalizmin krizine paralel olarak her yerde krize sürüklenen temsili demokrasinin mekanizmaları karşısında, meclisleriyle, bir alternatif yaratmaya yöneliyor.

Devrimci siyaset artık kendini düzen sınırlarına hapsederek gelişemez. Emperyalizmin hızla derinleşen bunalımı ile birlikte ülkemizde de bir yönetme krizi derinleşiyor. Buraya devrimcilerin müdahalesi, her aşamada düzen dışı çözüm yolları geliştirmek, bunu zorlamak olmalı.

Haziran tam da bunun için var. Ve böyle bir siyaset zeminini doldurmaya başladı. İnsanlar gidip oy verecek olsa da sonuçta bu onların umutsuzluğunu ortadan kaldırmıyor. Haziran bu umutsuz geniş kesimlerin, umut kaynağı haline geliyor.

Haziran meclisleri AKP zorbalığına direnen tüm insanlara, kazanmanın ancak halkın örgütlü ve birleşik gücüyle mümkün olacağını göstermeye başladı. Bunu daha büyük bir kuvvetle ortaya koymalıyız. Şimdi, Haziran Türkiyesi’ni kurmak için, Haziran meclislerinde birleşme çağrısını büyüteceğiz.

İLHAN CİHANER

Yüzde on seçim barajı… Muhalif, sol-sosyalist partilerin büyük bir handikapı. Meşruiyet tartışması çok daha doğru zeminlerde, baştan itibaren yapılmalıydı. Örneğin tutuklu milletvekilleri vardı ve parlamento ayıplı bir şekilde açıldı. Ayrıca yüzde on seçim barajı olan bir sistemde parlamentonun meşruiyeti zaten tartışmalıdır. Hazine yardımı… Düşünün, halkın parasını sistem, daha çok kollanması gerekene değil, zaten iktidarlaşmış olana aktarıyor. Lider sultasından tutun parlamentonun işleyiş tarzına, yasa yapma sistemine kadar… Torba yasa diye bir şey var ve üç muhalefet partisi, bu kadar önemli maddeler üzerinde, beşer dakikadan 15 dakika konuşabiliyorsunuz. İnsanların yaşamını, gelir düzeyini etkileyecek, inanılmaz önemde maddeler, hiç tartışılmadan geçirilebiliyor. Dolayısıyla parlamentonun meşruiyetini temelden sorgulayacak çok güçlü argümanlar var. Bu açıdan Meclis’te son yaşanan olayları, fiziksel saldırıları bunlarla birleştirerek tartışmak gerekir. Kanun hükmünde kararnamelerle devletin esas teşkilatını değiştirecek düzenlemeler yaptılar. Ya da, Cumhurbaşkanı bu yasa çıkacak diyor. Cumhurbaşkanı böyle bir şey diyemez. Böyle bir şey dediğinde, zaten parlamento bir parlamento olmaktan çıkıp, emir-komuta içerisinde çalışan bir yasamatiğe dönüşüyor.

Örneğin birçok yurttaşımız “çekilin” diyor. Ben de doğrusu, belli kritik noktalarda çekilmeyi savunan biriyim. Ama şu andaki konjonktür buna çok elverişli değil. Karşımızda “muhalefet partisi çekildi, bundan sonra yapacağımız yasalarda bir meşruiyet tartışması olur, bu demokratik olmaz, biz de geri duralım” diyecek bir iktidar yok ki. Dünyanın her yerinde, muhalefet partileri çekilirse iktidar partisi seçim ister mesela. Muhalefet partilerinin çekilmesi otomatik olarak seçimi zorunlu kılmadığı için, inanın bana daha ağır yağma yasalarını, milletvekillerine belli ayrıcalıklar getiren yasaları bir saat içerisinde geçirirler. Sonra da geçip gülerler karşımıza. Meclis’teki direniş olmasaydı, bu yasalar kamuoyunun gündemine bu kadar gelmeyecekti. Mesela milletvekilleri tutukluyken çekilinmesini ben taktiksel açıdan güçlü bir hamle olarak görüyordum. Ama şimdi, hem de seçim gündemi bu kadar yoğunlaşmışken, bir günde bu yasaları çıkarırlar ve karşımıza geçip gülerler. Onun için doğrusunun, şu anda Meclis’te yürüyen direniş olduğunu düşünüyorum.

MEHMET KUZULUGİL

AKP zorbalığına karşı mücadele edenlerin toplumsal mücadelenin farklı alanlarının oluşturduğu bütünlüğe odaklanması gerekir. AKP’nin toplumdaki ağırlığı ve gücünü çok aşan bir “devlet” hâkimiyeti oldu. Yani aslında AKP, çok radikal, çok belirleyici kararları topluma dayatırken, iktidarı, devlet iktidarını elinde tutuyor olmasını kullandı. Öte yandan, AKP’nin bunu yaparken uzun bir süredir ülkemizde burjuva partilerinin pek azına nasip olan bir taban örgütlenmesine ve din gibi çok güçlü bir ideolojik silaha sahip olduğunu da unutmamak gerekir.

Sonuçta AKP, Meclis’ten geçirdiği yasalarla kurmadı diktatörlüğünü. Meclis’i ve parlamento seçimlerini bir sıçrama tahtası olarak değil, bir meşrulaştırma aracı olarak kullandı.

Buna karşı mücadelenin odaklanması gereken yer de toplumdaki “direniş” kararlılığı. Biz 2010 referandumunun ardından bir şeye işaret etmiştik. “Yüzde 42 bir azınlığı değil, çok kararlı bir direnci temsil ediyor”du. Bugün bu direncin canlı tutulmasına odaklanılmalı. Mücadele içinde ortaya çıkan kazanımları da buna havale etmek lazım.

Çok başarılı bir boykot yaşadık. Zorunlu din eğitimine karşı vs. Doğrusu bunu bir oy potansiyeli olarak görmek yerine, bu zeminde toplumu daha örgütlü kılmaktır. Zorunlu dn dersine karşı davalar açılmalı, dilekçeler verilmeli, geniş toplum kesimleri hareketli kılınmalı. Çünkü sandık oyunu bittiğinde gerçek gerilimler başlayacak.

Son olarak, şimdilik çok da üzerinde durulmayan ama önümüzdeki günlerde mutlaka çözülmesi gereken bir sorunumuz var.

Haziran’ın seçim tavrı eğer örtülü bir CHP-HDP destekçiliği anlamına gelmeyecekse, yani Hazirancılar arasında bu partilerden birine oy verecek hatta belki bu partilerden aday olacakların dışında bir de gerçekten “bağımsız Haziran”ın hakkını verme arayışları olacaksa, bunun nasıl gerçekleşeceği üzerine herkes düşünmelidir.

Haziran’ın seçim tavrının en anlamlı tarafı, onu kendine yedeklemek isteyen siyasal güçlere set çekmesiydi. Bunun geçici bir hayal olmaması gerekir. Sonuçta aldığımız bu kararın sonucu Haziran’ın bir yarısının CHP’ye, bir yarısının da HDP’ye destek olması olacaksa, bu yapılan işin yarım bırakılması anlamına gelecektir.

Serdar N. Yüce 09.03.2015

SOL.ORG

Birleşik Haziran Hareketi etkisiz mi kalacak?

0

BHH’nin kendi meclislerinde binlerce kişinin katılımıyla günlerce süren seçim politikasını belirlemeye yönelik tartışmaları, geçtiğimiz hafta nihayete erdi. Alınan kararlara ve bundan sonraki mücadele dönemine İlişkin sorularımızı BHH Yürütme Kurulu üyeleri Önder İşleyen, İlhan Cihaner ve Mehmet Kuzulugil’e sorduk.

Birleşik Haziran Hareketi, seçimlerde herhangi bir parti ile ittifak yapılmayacağını ve asıl olarak Haziran meclislerini ve sokak mücadelesini güçlendireceğini vurguladı. Hareketin seçimlerle ilgili açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz? Seçim tartışmaları sürecinde etkisiz kalma tehlikesi var mıdır Birleşik Haziran Hareketi’nin? Böyle olmaması için nasıl bir pratik geliştirmeli bu süreçte?

ÖNDER İŞLEYEN

Haziran Hareketi, seçim tutumunu meclislerinde yürüttüğü tartışmalarla belirledi. Yüze yakın mecliste, binlerce Hazirancı bir araya gelerek, seçim tutumuna ilişkin görüş belirtti. Üzerinden atlanıyor ama bu durum, Hareket’in karar alma ve siyaset yapma biçimine ilişkin, en az aldığı karar kadar önemlidir.

Seçim tartışmalarına baktığımızda siyasetin matematikleştirildiğini görüyoruz. Sandık aritmetiği üzerine kurulan ittifak tartışmaları karşısında, Haziran, seçimlere politik bir müdahalede bulundu.

Bu karar, bir yönüyle AKP karşısındaki ilerici güçlerle -parlamentoda temsil üzerinden müzakereyi reddeden- bir dayanışmayı içeriyor. Bu basitçe oy üzerinden de değerlendirilmemelidir. Haziran, Gezi’de sokağa çıkan ilerici halk kesimlerinin tümüyle, AKP karşısında birlikte mücadele edeceğini ortaya koydu.

Ama Haziran’ın seçim tutumu verili siyaset içinden bakılarak anlaşılamaz. Kimilerinin biraz da hasmane olarak, Haziran’ın seçim tutumunun aslında bir şey söylemediği yönündeki görüşleri, temelde iki ayrı siyaset tarzına ilişkin derin bir ayrımdır. Seçimler kuşkusuz ki önemli bir uğraktır. Ancak, seçimi son çıkış olarak gören abartılı değerlendirmeler eşliğinde, neredeyse tüm politik iddia ve ayrımları silikleştiren bir düzleşmeye şahit oluyoruz. Haziran, bu düzleştirmeye dahil olmadı. Çünkü, bizim için AKP düzeniyle hesaplaşma, aynı zamanda ülkenin devrimci anlamda yeniden kuruluşundan bağımsız ele alınamaz. Bu anlamda mezhepçi faşizme karşı direnişimiz aynı zamanda halkın biriken öfkesinin, -AKP’nin yeni versiyonlarını yaratmaya dayanan- restorasyon karşısında da pasifize edilmesine/düzen içileştirilmesine karşı da bir barikattır. Bu anlamda Haziran bir toplumsal muhalefet örgütü olmanın ötesinde politikleşmiş toplumsal direniş örgütüdür. Haziran’ın seçim tutumunu belirleyen budur.

Hazirancılar bu anlamda kendi iddialarına sahip çıkarak bir seçim politikası belirlemiştir. Bu karar, basitçe “Haziran sandık yerine sokağı işaret etti” diye de okunamaz. Elbette bu dönemde aktif bir sokak mücadelesi yürüteceğiz. Ancak tüm eylemlerimiz halkın birleşik direnme zeminlerini geliştirme ve güçlendirme temel hedefine bağlı olarak gerçekleştirilecek.

Haziran Hareketi, henüz seçime ilişkin bir tutum açıkladı. En kısa zamanda ise direniş takvimini açıklayarak, 13 Şubat Boykotu’nda ortaya çıkardığı yaygın direnme mücadelesini bir adım daha ileri taşıyacak. O yüzden kimse seçimlerin sandık düzlemine sıkışacağını düşünmesin. Haziran, siyasete, bulunduğu yerden mahallelerden, işyerlerinden, sokaktan müdahale edecek. O yüzden etkisiz kalma riskinden söz edilemez. Aksine Haziran’a kadar ve sonrasında seçimlere de, Haziran damgasını vuracaktır.

İLHAN CİHANER

BHH’nin aldığı karar, sadece Türkiye Yürütmesi’nin ya da sekreteryanın aldığı bir karar değil. Çünkü Haziran Hareketi daha ilk ortaya çıktığında meclislerin, toplumun, kendisini oluşturan yapı ve bireylerin tamamının yerelliklerde oluşturduğu iradeyi yürüteceğini, onun kaygı ve öncelikleri üzerinden siyaset yapacağını zaten deklare etmişti.

Türkiye’nin her yerindeki meclislerde seçimler tartışıldı, bu tartışmalar raporlandı, raporlar Türkiye Yürütmesi’ne geldi ve Türkiye Yürütmesi bu raporları iki gün boyunca tartışıp aynı doğrultuda bir pozisyon açıkladı. Böylesine demokratik bir yaklaşımdan bahsediyorsak, bunun üzerine çok da tartışma yapmamak lazım. Tabii ki farklı görüşler de vardı. Ama nihayetinde, tartışmalar sonucunda bu karar çıktı. Ben de bu pozisyonun doğru olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce taktik olarak doğru. Çünkü seçim gündemi Haziran Hareketi’nin ortaya çıkışında, tırnak içinde söylüyorum, biraz dezavantaj yarattı. Niye? Çünkü toplum, parlamenter sistemin oluşturduğu bir siyasi iklimde somut şeyler istiyor. Yani sandığa gideceğiz ve orada bir tercih belirteceğiz, bu çerçevede ne yapmalıyız? Bu da AKP’nin yarattığı bu faşizan ortamda kristalize olamamış bir ana yönelim bulunmadığı için, Haziran Hareketi’ni biraz sıkıştırıyordu, pozisyon alma noktasında.

Burada yerel meclisler, sahiden optimum bir yaklaşımda bulundu. Benim de katıldığım bir yaklaşımdı bu. Seçimi de önemsediğini, ama sadece oy verme şeklinde gelişecek bir tavrı aşan, boykot gibi, AKP’nin dayattığı başkanlık sistemine karşı eylemlilik gibi tutumları işaret ederek bir karar aldı. Hem BHH’yi bir arada tutan dinamiklerin seçim gündemini bir arada atlatmaları hem de toplumsal muhalefetin kendi gündemleri gereği, parlamenter sistemin kısıtları nedeniyle boş bıraktığı alanı sokakta, eylemlerle, politik faaliyetlerle doldurması açısından bu süreci önemsiyorum.

Bakın, 13 Şubat Boykotu, AKP iktidarı boyunca ilk kez AKP’nin belirlemediği, kontrol edemediği, manipüle edemediği bir gündem yarattı. Başarılı ve son derece barışçıl bir eylemdi. Özellikle AKP medyasının, son zamanlarda Haziran Hareketi üzerinden bir kriminalleştirme girişimi olduğunu hissediyoruz. Bunun ne kadar büyük bir kara propaganda olduğu, zaten o barışçıl eylemliklerle açığa çıkmış oldu. Yine yapılacak işler de bu çerçevede olacaktır. Tabii ki polis şiddetine, anti-demokratik uygulamalara karşı direniş zaten doğal olarak gelişir. Bunun hukuki zemini de vardır. Boykotla birlikte, Anayasal haklar çerçevesinde, hatta itaatsizlik diyebileceğimiz eylemler gerçekleştirildi. Önümüzdeki süreçte bu tarz eylemler elimizi güçlendirecektir.

Kendisini bir şekilde Haziran’la ilişkilendirmek isteyen bazı sol-sosyalist yapıların, örneğin başkanlık sistemine yanıtı, bazen taktiksel olabiliyor. Mesela bir kesim başkanlık sistemini federatif sistemle birlikte ele alırsa, kendi siyasi programı gereği pekâlâ tartışılabilir olduğunu düşünebilir. Ama Birleşik Haziran’ın böyle kısıtları yok. Dolayısıyla Haziran, AKP’ye doğrudan, cepheden karşı çıkabilecek bir hareket, aynı eğitimin dinselleştirilmesi, gericileştirilmesi konusunda olduğu gibi. Onun için ben bu tavrın, ortadaki boşluğu doldurabileceğini düşünüyorum.

MEHMET KUZULUGİL

Varılan sonuca değer veriyoruz. Bu değerin ölçüsünü şöyle ifade edeyim: Bardağın “şimdilik” sadece yarısı dolu.

Haziran, kendisini “solun birliği” olarak ortaya çıkarmadı, ama şunu görmek lazım, temelinde yer alan ihtiyaç, ülke solunun, düzen dışına bakan solun kendi alanını ortaya çıkarma, ülke siyasetinde soldaki boşluğu imar etme ihtiyacıydı. Bu ihtiyaç, solun farklı ikilemler içinde sıkıştırılmasını göğüsleyerek giderilebilirdi. Milliyetçilik-liberalizm ikilisinin sosyalist sola ayrı bir yaşam alanı tanımama kararlılığını biliyoruz.

Güncel olan sorunsa, Türkiye solunun seçimler vesilesiyle bir kez daha bir tercih yapmaya zorlanmasıdır. Her birinin AKP diktatörlüğünün bu şekilde semirmesinde payı tartışılmaz olan iki özne, cumhuriyetçi CHP ve ulusal kurtuluşçu HDP solu bağımsız kimliğini, kendi kapladığı alanı “taktik” nedenlerle boşaltmaya zorluyor.

Haziran’ın içeriden ve dışarıdan unsurlarla taşınan bu baskıya göğüs germeyi başarması bile başlı başına bir politik etkinliktir. Seçim sürecinde Haziran’ı etkisiz kılacak olan ise bu tercih değildir. Aksine Haziran, seçimler konusunda yaratılan akıl dışı algıları kabullenseydi etkisiz kalırdı.

Haziran’ın geliştirmesi gereken pratiğe ilişkin şunu söyleyebiliriz: “Sandıkta AKP’yi geriletmek” edebiyatı en çok AKP’ye yarıyor. Sonuçta bu yaklaşım AKP’nin sandık oyununu kabullenmek anlamına geliyor. Haziran eğer, sandığı oturduğu tahttan indirirse bu başlı başına bir kazanım olur.

Bir de ortaya çıkan karar metni ile ilgili bir not düşeyim. Bu metinde çok hafifçe geçilen bazı noktalar, işaret ettiklerinin ötesinde önemlidir.

Örneğin metinde “milletvekilliği üzerinden kimseyle müzakere yapmadık” deniyor. Bu fazla kaba bir okumayla, Haziran’ın kendisine yönelebilecek bir eleştiriyi yanıtlaması anlamına gelir: “Yapmadık.” Oysa bu cümlede bir incelik daha var. Bu cümle “Meclis’te 10 tane sosyalist olsa fena mı olur”, “HDP ile CHP’den 5’er 10’ar milletvekilliği alsanız ya” tartışmalarına da bir yanıttır. Gelinen nokta bu konuda da bir arınma, bir temizlik, bir zihin açıklığıdır.

Geniş bir toplumsal kesimin artık Meclis’in, Meclis muhalefetinin anlamını sorguladığı görülüyor. Böyle bir uğrakta AKP zorbalığına karşı mücadele edenler nereye odaklanmalı?

ÖNDER İŞLEYEN

Haziran meclislerinde birleşme çağrısı, başlı başına büyük bir siyaset iddiasıdır.

Hani şimdi oy tutumu yok o yüzden siyasetsiz kalındı eleştirileri, yersiz olmanın ötesinde daha önce de ifade ettiğim gibi iki farklı siyaset anlayışını ifade eder. Özellikle Gezi Direnişi’nin ardından pek çok kimse forumlar-meclisler üzerinden temsil demokrasi karşısında bir seçenek yaratma imkânınından söz ediyordu. Ancak görülüyor ki seçimler gündeme gelince neredeyse kimse bundan söz etmez oldu. Haziran bu anlamda Gezi’nin iddialarına, ortaya koyduğu birikime de sahip çıkarak, bugün Saray’ın bir odasına dönüştürülmüş ve kapitalizmin krizine paralel olarak her yerde krize sürüklenen temsili demokrasinin mekanizmaları karşısında, meclisleriyle, bir alternatif yaratmaya yöneliyor.

Devrimci siyaset artık kendini düzen sınırlarına hapsederek gelişemez. Emperyalizmin hızla derinleşen bunalımı ile birlikte ülkemizde de bir yönetme krizi derinleşiyor. Buraya devrimcilerin müdahalesi, her aşamada düzen dışı çözüm yolları geliştirmek, bunu zorlamak olmalı.

Haziran tam da bunun için var. Ve böyle bir siyaset zeminini doldurmaya başladı. İnsanlar gidip oy verecek olsa da sonuçta bu onların umutsuzluğunu ortadan kaldırmıyor. Haziran bu umutsuz geniş kesimlerin, umut kaynağı haline geliyor.

Haziran meclisleri AKP zorbalığına direnen tüm insanlara, kazanmanın ancak halkın örgütlü ve birleşik gücüyle mümkün olacağını göstermeye başladı. Bunu daha büyük bir kuvvetle ortaya koymalıyız. Şimdi, Haziran Türkiyesi’ni kurmak için, Haziran meclislerinde birleşme çağrısını büyüteceğiz.

İLHAN CİHANER

Yüzde on seçim barajı… Muhalif, sol-sosyalist partilerin büyük bir handikapı. Meşruiyet tartışması çok daha doğru zeminlerde, baştan itibaren yapılmalıydı. Örneğin tutuklu milletvekilleri vardı ve parlamento ayıplı bir şekilde açıldı. Ayrıca yüzde on seçim barajı olan bir sistemde parlamentonun meşruiyeti zaten tartışmalıdır. Hazine yardımı… Düşünün, halkın parasını sistem, daha çok kollanması gerekene değil, zaten iktidarlaşmış olana aktarıyor. Lider sultasından tutun parlamentonun işleyiş tarzına, yasa yapma sistemine kadar… Torba yasa diye bir şey var ve üç muhalefet partisi, bu kadar önemli maddeler üzerinde, beşer dakikadan 15 dakika konuşabiliyorsunuz. İnsanların yaşamını, gelir düzeyini etkileyecek, inanılmaz önemde maddeler, hiç tartışılmadan geçirilebiliyor. Dolayısıyla parlamentonun meşruiyetini temelden sorgulayacak çok güçlü argümanlar var. Bu açıdan Meclis’te son yaşanan olayları, fiziksel saldırıları bunlarla birleştirerek tartışmak gerekir. Kanun hükmünde kararnamelerle devletin esas teşkilatını değiştirecek düzenlemeler yaptılar. Ya da, Cumhurbaşkanı bu yasa çıkacak diyor. Cumhurbaşkanı böyle bir şey diyemez. Böyle bir şey dediğinde, zaten parlamento bir parlamento olmaktan çıkıp, emir-komuta içerisinde çalışan bir yasamatiğe dönüşüyor.

Örneğin birçok yurttaşımız “çekilin” diyor. Ben de doğrusu, belli kritik noktalarda çekilmeyi savunan biriyim. Ama şu andaki konjonktür buna çok elverişli değil. Karşımızda “muhalefet partisi çekildi, bundan sonra yapacağımız yasalarda bir meşruiyet tartışması olur, bu demokratik olmaz, biz de geri duralım” diyecek bir iktidar yok ki. Dünyanın her yerinde, muhalefet partileri çekilirse iktidar partisi seçim ister mesela. Muhalefet partilerinin çekilmesi otomatik olarak seçimi zorunlu kılmadığı için, inanın bana daha ağır yağma yasalarını, milletvekillerine belli ayrıcalıklar getiren yasaları bir saat içerisinde geçirirler. Sonra da geçip gülerler karşımıza. Meclis’teki direniş olmasaydı, bu yasalar kamuoyunun gündemine bu kadar gelmeyecekti. Mesela milletvekilleri tutukluyken çekilinmesini ben taktiksel açıdan güçlü bir hamle olarak görüyordum. Ama şimdi, hem de seçim gündemi bu kadar yoğunlaşmışken, bir günde bu yasaları çıkarırlar ve karşımıza geçip gülerler. Onun için doğrusunun, şu anda Meclis’te yürüyen direniş olduğunu düşünüyorum.

MEHMET KUZULUGİL

AKP zorbalığına karşı mücadele edenlerin toplumsal mücadelenin farklı alanlarının oluşturduğu bütünlüğe odaklanması gerekir. AKP’nin toplumdaki ağırlığı ve gücünü çok aşan bir “devlet” hâkimiyeti oldu. Yani aslında AKP, çok radikal, çok belirleyici kararları topluma dayatırken, iktidarı, devlet iktidarını elinde tutuyor olmasını kullandı. Öte yandan, AKP’nin bunu yaparken uzun bir süredir ülkemizde burjuva partilerinin pek azına nasip olan bir taban örgütlenmesine ve din gibi çok güçlü bir ideolojik silaha sahip olduğunu da unutmamak gerekir.

Sonuçta AKP, Meclis’ten geçirdiği yasalarla kurmadı diktatörlüğünü. Meclis’i ve parlamento seçimlerini bir sıçrama tahtası olarak değil, bir meşrulaştırma aracı olarak kullandı.

Buna karşı mücadelenin odaklanması gereken yer de toplumdaki “direniş” kararlılığı. Biz 2010 referandumunun ardından bir şeye işaret etmiştik. “Yüzde 42 bir azınlığı değil, çok kararlı bir direnci temsil ediyor”du. Bugün bu direncin canlı tutulmasına odaklanılmalı. Mücadele içinde ortaya çıkan kazanımları da buna havale etmek lazım.

Çok başarılı bir boykot yaşadık. Zorunlu din eğitimine karşı vs. Doğrusu bunu bir oy potansiyeli olarak görmek yerine, bu zeminde toplumu daha örgütlü kılmaktır. Zorunlu dn dersine karşı davalar açılmalı, dilekçeler verilmeli, geniş toplum kesimleri hareketli kılınmalı. Çünkü sandık oyunu bittiğinde gerçek gerilimler başlayacak.

Son olarak, şimdilik çok da üzerinde durulmayan ama önümüzdeki günlerde mutlaka çözülmesi gereken bir sorunumuz var.

Haziran’ın seçim tavrı eğer örtülü bir CHP-HDP destekçiliği anlamına gelmeyecekse, yani Hazirancılar arasında bu partilerden birine oy verecek hatta belki bu partilerden aday olacakların dışında bir de gerçekten “bağımsız Haziran”ın hakkını verme arayışları olacaksa, bunun nasıl gerçekleşeceği üzerine herkes düşünmelidir.

Haziran’ın seçim tavrının en anlamlı tarafı, onu kendine yedeklemek isteyen siyasal güçlere set çekmesiydi. Bunun geçici bir hayal olmaması gerekir. Sonuçta aldığımız bu kararın sonucu Haziran’ın bir yarısının CHP’ye, bir yarısının da HDP’ye destek olması olacaksa, bu yapılan işin yarım bırakılması anlamına gelecektir.

Serdar N. Yüce 09.03.2015

SOL.ORG

Faik Tunay: Yüzde 55 Tayyip’in ‘T’sini duymak istemiyor

0

CHP’nin din algısının zaman içinde değiştiği, özellikle mütedeyyin insanları anlama çabası içinde olduğu söyleniyor. Bu çizgi devam edecek mi yoksa köprüyü geçene kadar mı sürecek?

İnançlar konusu siyasete alet edilecek bir konu değil. Hangi siyasi parti olursa olsun, ‘Biz iktidara gelmek için mütedeyyin insanlara zeytin dalı uzatalım, iktidara geldikten sonra işimize bakarız’ mantığı ahlaksız bir davranış şekli. Bu bizlerin ya da partimizin savunacağı bir şey değil. Bugün TBMM’ne başörtülü milletvekilleri girebiliyorsa, kimse kusura bakmasın bunda CHP’nin büyük katkısı vardır. Bu talep gündeme geldiğinde CHP’den çatlak bir ses çıktı mı? Kemal Kılıçdaroğlu ‘bu bir inanç meselesidir. İsteyen istediği gibi meclise gelebilir.’ Dedi.  Kemal Kılıçdaroğlu ile değişen çok şey var. Bunları görmemek takdir etmemek vicdansızlık olur. Geldiğim günden beri şunu savunuyorum. Meseleye inanç eksenli değil de genel bir yaklaşım içerisinde bakmak lazım. CHP varsa herkes için var sloganı. Benim bugün partiye gelmemdeki en büyük etken bu.

CHP’yi sağa yaklaştıracak kişi olduğunuz söyleniyor…

Bazen kafamı yastığa koyduğumda şunu düşünüyorum. Bir yandan Cemaatin CHP’deki temsilcisi, paralel vekilim, bir yandan ABD’nin CHP’deki temsilcisiyim, bir yandan Sorosçu’yum, diğer yandan CHP’yi sağa yaklaştırıyorum. 35 yaşımda on parmağımda on marifet ( gülüyor) Benim bir tane derdim var bu partiyle ilgili. CHP gerçek anlamda sosyal demokrat bir parti olmayı yüzde yüz gerçekleştirdiği an CHP iktidar olur Türkiye’de rahatlar. Ertuğrul Günay 4,5 yıl AKP’de vekillik yaptı. Hiç kimse çıkıp da solcular AKP’yi ele geçirdi, AKP sola kayıyor dedi mi? Meclis başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı kendisi CHP kökenli sosyalist birisidir. Ama Erdoğan Bahçekapılı’yı aldı başkanvekili yaptı. Kimse sosyalistler AKP’yi ele geçirdi dedi mi? Neden birileri Faik Tunay’ın ya da sağa yakın diğer isimlerin varlığından rahatsız? Bizim partinin rotasını sağa kaydırmak gibi bir derdimiz yok. Ben zaten sağa-sola çok da inanan biri değilim. Kaldı ki insanlar ideolojiye değil cebine, ekonomiye bakıyor. Herkesin derdi iyi yaşamak. Türkiye’de Cem uzan diye bir adam çıktı. Genç Parti diye bir parti kurdu 60 günde yüzde 7.3 oy aldı. Ne sağı ne solu? Türkiye’de hiç kimse artık ideolojiye bakarak oy vermiyor. İdeolojiye takılanlar binde 5, yüzde 1. Faik Tunay gibiler CHP’yi sağa yaklaştırmaya çalışmıyor. CHP hakkındaki eksik kötü algıları kırmaya, toplumun her kesimini kucaklamaya çalışıyor. Adam ülkedeki yönetim şeklini değiştirmeye çalışıyor, İstediği adamı alıp istediği yere koyuyor, bizde de bir bardak suda fırtına koparmaya çalışıyorlar.

CHP gerçekten herkes için mi var?

2010 yılında genel başkan olduktan sonra vurguladığı söz buydu Kemal Kılıçdaroğlu’nun. Bu toplumun her kesimini kapsayan kucaklayan bir söylem. Bunun içine Türk Kürt Alevi Sünni muhafazakar gayri-müslim de ateist de girer. Ben de geçmişte ANAP da siyaset yapmış biri olarak bu söylemden çok etkilendim. Kemal Bey’in samimiyetine inandım ve CHP’de varım. Ama Tek parti dönemindeki birtakım yanlışların üzerinden gidip 90 yıllık bir partiyi toptan kötülemek inkar etmek doğru bir yaklaşım değil. Geldiğim ilk günden beri söylüyorum. Bizim toplumumuzun en büyük eksikliği özeleştiri kültürünün olmaması. Yani bu sadece bir partiye ya da insana has değil bizim toplumumuza has bir eksiklik.  CHP olarak bizim de hatalarımız eksiklerimizi yanlışlarımız olmuştur ama biz bunların farkındayız. Özellikle Kemal Bey’le beraber herkesi kucaklamaya çalışan yeni bir anlayış var.

Düne kadar Sivas’ın ötesine geçemeyen bir parti olarak anılıyordu ama…

Recep Tayyip Erdoğan yıllarca söyledi bunu. Ama Kemal Kılıçdaroğlu’ndan sonra kimse böyle bir iddia ortaya atamaz. Çünkü Kemal bey, 81 ili dört kez gezmiş, bir sürü organizasyona da katılmış. Çaba gösterdiğiniz zaman, geçmişte yapılan eleştiriler bugün yapılamıyor. Ama iktidar partisi CHP söz konusu olduğunda sadece Tek Parti dönemini ve o günlerin hatasını konuşuyor. Ben de onlara şunu soruyorum. Acaba 40-50 sene sonra bugünleri konuştuğumuzda, biz yaşarsak ya da bizden sonrakiler AK Parti’nin bu tek başına iktidar dönemini nasıl konuşacaklar, nasıl anacaklar acaba? Şimdi siz 50 sene öncesine gidip istediğiniz gibi eleştiriyorsunuz. Acaba 50 sene sonra sizi nasıl anacaklar? Geçmiş geçmişte kaldı. CHP elbette ki geçmişinde hatalar yaptı ki, bugün iktidar da değil.77 yılından beri iktidara gelemiyor. Kemal bey de bunun bilincinde. Partinin üst kademesi de bilincinde. Biz önümüze bakıyoruz.

Önünüze bakmak kadar geçmişle yüzleşmek de önemli değil mi?

Geçmişle reddi miras yapılarak yüzleşme olmaz. Ders alarak, hatalardan arınıp gelecekte bunları tekrarlamamak için yüzleşilir. 2015’te Türkiye’nin önünde bir sürü sorun varken her grup toplantısında sürekli olarak tek parti dönemine atıf yapılmasından bir milletvekili olarak bıktım. Tabiri caizse midem bulanıyor. İktidar partisine söylüyorum. Biz yaptığımız hataları da yanlışları da biliyoruz. Hiç kimse bize istikamet çizemez. Biz bunların farkında olmasak kabul etmesek bizi suçlayabilirler. Ama bugünkü iktidar hep tek parti dönemini kullanarak moda tabirle algı operasyonu yapıyor. Bazı şeyleri canlı ve diri tutmaya çalışıp, bunun üzerinden CHP’ye hep saldırı halinde. Bugün sağ siyasetin göz bebeği, vazgeçilmezi, doğal lideri olan rahmetli Adnan Menderes’e Demokrat Partiyi kurmadan evvel CHP milletvekiliydi. Bizzat Atatürk’ün ricasıyla CHP’yi girip siyaset yapmış biri. Rahmetli  cumhurbaşkanı Celal Bayar Atatürk’ün yani CHP iktidarının başbakanıydı.  Eğer bugün tek parti döneminde yapılan birtakım eksiklikler hatalardan dolayı özür dilemesi gereken CHP değil devlet. Tayyip Erdoğan gibilerin dedeleri, dedelerinin dedesi de CHP de siyaset yapıyordu. Şimdi bunu görmeden inkar etmeden siyaset yapamazsın. Cumhuriyet kurulduğunda bir tek parti vardı. Herkes orada siyaset yapıyordu. Ama bugün bizim tek işimiz çalışmak ve CHP hakkındaki algıları yıkmak, herkese gitmek.  O yüzden CHP varsa herkes için var.

CHP’yi tek parti geçmişiyle eleştiren iktidarın tek partiye benzediği iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Tek Parti dönemindeki yanlışlıkları vurgulayan insanların sürekli 60-70 sene öncesine gidenlerin bugünkü uygulamalarına bakıyorum, Tek Parti dönemine rahmet okuturlar. Bugün Tayyip Erdoğan’ın kurduğu hegomanyaya, düzene baktığınızda iş adamları, sanatçılar, gazeteciler korkuyor. Ismarlama gazetecilerle TV programı yapıyor, istediği soruları sorduruyor ondan sonra demokrasi var diyor. Tek parti dönemini eleştirip basın özgür değildi diyor. İsmet İnönü üzerinden vuruyor ama bugün Tek Parti dönemine rahmet okutacak uygulamalar yapıyor. O yüzden ben bugün Tek Parti dönemini bırakıyorum ve 50 yıl sonra bugünkü iktidarın nasıl anılacağına bakıyorum.

Nedir rahmet okutan uygulamalar?

Bugün bir vatandaş olarak AK Partiye en çok kızdığım şey, ülkenin inanılmaz derecede kutuplaşması. Türkiye için yapılabilecek en büyük kötülük bu. Geçmişte sağ sol çatışmasının olduğu dönemlerde dahi hiçbir liderden bu kadar nefret edilmemiş. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın aldığı yüzde 43 oy var. Ama bu oyların yüzde 23’ü kemik oy yani Erdoğan ne yaparsa yapsın yine gidip AKP’ye oy verecek insanlar. Bunu kendileri de biliyor. Geriye kalan yüzde 20 yüzer gezer oylar. Yarın öbür gün merkez sağda yeni bir oluşum olması durumunda uçup gidecek oylar. Geriye kalan yüzde 55 ise bugün Tayyip Erdoğan’ın ‘t’sini duymak istemiyor. Kim yaptı bunu? Bu muhalefet partileri de yapmadı. Erdoğan’ın eline ciddi fırsatlar geçmişti ama heba edildi.  AKP adına değil de, ülkemiz adına heba edilen fırsatlara üzülüyorum. 2003 yılında daha başbakan olmayan Erdoğan bizim hedefimiz AB derken, bugün bizi kızdırmasınlar Şangay’a gireriz diyor. Bunu biz mi yaptık?

Kim yaptı?

2007 genel seçimler öncesi. Recep Tayyip Erdoğan bir televizyon programına çıkıyor. Ruşen Çakır, Kadir Çöpdemir ve Tayfun Talipoğlu gibi gazeteciler var. Kadir Çöpdemir ‘Sayın Başbakanım aldığınız maaş, geliriniz belli. Ama oğlunuz Bilal Erdoğan ile ilgili ciddi iddialar var. Üçüncü dördüncü gemisini aldığı söyleniyor. Bunlarla ilgili ne diyorsunuz?’ diye sorunca Erdoğan bugünkü gergin ve sinirli halinden uzak ‘ Şimdi gemi var, gemicik var.’ diyor. Cevap çok tartışıldı ama o gün bir gazeteci karşına geçip bu soruyu sorabiliyordu. Hadi bakalım bugün bir gazeteci aynı soruyu Erdoğan’a sorsun. Bu soruyu sorabilecek bir tane delikanlı gazeteci var mı? Ülkenin geldiği nokta bu. 2007’deki Tayyip Erdoğan bu, 2015’teki Erdoğan bu. Bunu ben demiyorum. Bunu kendisi yaptı,  hareketleriyle gösteriyor zaten.

Başbakan yardımcı Bülent Arınç ‘toplumun yüzde 50’si nefret ediyor, Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir’  sözleri bunu destekler nitelikte…

Her AKP’linin ayna karşısına geçip bu sözler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Bunu bir muhalefet partili milletvekili söylediğinde kızıp, bağırıp, çağırıyorlar. Bunu AKP’nin kurucularından. Milli Görüş’ün en köklü en simge isimlerinden biri, tecrübeli bir siyasetçi olan Bülent Arınç söylüyor. Erdoğan’ın da bu sözler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Anadolu coğrafyası enteresan bir yer. Tarih boyunca hiç kimse tam anlamıyla bir tahakküm kontrol kuramamış. 600 küsur yıllık Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, küllerinden yeni bir cumhuriyet kurulmuş. Bugün bile hala Atatürk’ü kabul etmeyen, söven, eleştiren bir kesim var. Bu coğrafyada bu kadar başarılara imza atan, devrimler yapan Atatürk’ü bile kabul etmeyenler varken, sen Erdoğan olarak aldığın yüzde 43 oyla her şeyi istediğin gibi şekillendirmek istiyorsun. Böyle bir dünya yok. Birilerinin bunu ona anlatması gerekiyor.

Erdoğan’ı Özal’a benzetmek rahmetlinin manevi şahsına hakarettir

ANAP’ta siyaset yapan bir isim olarak, Erdoğan’ın Özal’a benzetilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Bu rahmetlinin manevi şahsına yapılmış bir hakarettir.  Turgut Özal’ın tontonluğu, yumuşaklığı, hoşgörüsü yok. Hem Turgut  Özal’ın devamıyız, açtığı yoldan ilerliyoruz diyorlar ama Özal’ın kişiliğini, karakterini yaptıklarını hiç örnek almıyorlar.

Siyasetini örnek alıyorlar mı?

80 darbesi sonrası karışmış bitmiş bir Türkiye’ydi. Herkesi bir pota içine eritti ve çok da başarılı işlere imza atıldı. Anavatan Partisi Türkiye’ydi. AK Parti de ilk kurulduğunda ANAP’ı model almaya çalışıyordu ama n olduysa 2009’dan sonra Erdoğan başka bir kişiliğe büründü. Daha az tahammüllü, çevresini dinlemeyen muhalefete tahammülü olmayan bir yapı içine girdi. Bu ülkemiz için üzücü bir durum. Yaptıklarından dolayı sadece kendisi bedel ödese sorun yok ama bedeli hepimiz ödüyoruz. En ufak bir konuşmasına dolar, borsa inip çıkıyor. Siyasilerin daha aklı başında, hassas olması lazım. Bugün artan bir kutuplaşma, kamplaşma var. İnsanların okuduğu gazete, TV ayrıldı, gittiği kahveler ayrıldı. Bazı AKP’liler ‘Bizim reisin geri vitesi yok’ diyor. Allah aşkına bu övünülecek bir şey değil. Trilyonluk arabalarda bile 5 ileri bir geri vites var. Geri vites kendini inkar etmek rezil etmek demek değil. Olması gereken bir şey. Hep ileri gidemeyiz ki hayatta. Sanırım cumhurbaşkanını da böyle dolduruyorlar. ‘Efendim sizin geri vitesinizi yok. Halk sizi böyle seviyor, devam edin’ diyorlar. Sürekli ileri gidersen, bir yerde toslarsın bunun sonu duvar.

Özal döneminde de başkanlık konuşulmuştu. Bugün konuşulanlarla benzerlik taşıyor mu?

20 sene önce olan bir tartışmayla bugünün tartışması nasıl aynı olabilir. Böyle bir mantık var mı? Yeni doğan bir çocukla 20 yaşındaki bir çocuğun yapmak istedikleri hayta bakışı öncelikleri  aynı olabilir mi? Olamaz. Ama AKP’nin yaptığı en büyük hata bu. Sürekli Tek Parti dönemine, 30 sene öncesine, ‘bizden önce’ dediği noktaya gidiyor. Türkiye’de her şeyin tartışılması gerekiyor. Başkanlık da tartışılsın ama nasıl bir başkanlık? Erdoğan kafasında ‘yargı, parlamento ayak bağı olmasın tek adam sistemi olsun’ diyor. Bu coğrafyada olmaz. Ortadoğu ülkelerinde olur adına diktatörlük derler. Saddam Hüseyin, Kaddafi, Hüsnü Mübarek olur. Türkiye’de bu haliyle, bu anayasayla başkanlık sistemi olmaz. Hala darbe hükümeti tarafından yazılmış, 100 küsur kez değiştirilmiş adeta bir yamalı bohçaya dönmüş bir anayasayla yönetiliyoruz. Tam demokrat sivil, vesayet sisteminden arınmış, karmaşık olamayan kısa öz bir anayasa yapalım sonra başkanlık sistemini de tartışalım.

Ya dinin siyasete alet edilmesi…

Benim kalbimi yaralayan en önemli konu bu. Gerçek anlamda dindar olmaya, Cenabı hakkın emirlerini uygulamaya çalışan insanların en büyük üzüntüsü bu. Şekilsel Müslümanlık, İslamiyet daha doğrusu Emevi İslamiyeti uygulanıyor AKP neden tek başına iktidara geldi? Bu ülkede bazı ahmakların yaptığı hatalar sonucunda iktidara geldi.28 Şubat’ı hepimiz yaşadık. Bir ailenin evladını askere alıyorsunuz, şehit oluyor. Askerin annesinin başı kapalıydı denmiyor. Ama aynı anne başörtüsüyle baba sakalıyla ordu evine giremiyor. Böyle saçma, yanlış uygulamalar oldu bu ülkede. AKP de bu yanlışların sonucunda doğdu. Millet bilerek ve isteyerek oy verdi. Büyük bir umuttu AKP aslında. Bu yanlışları intikam kin duygusuyla hareket etmeden, bu yanlışları yapanların yüzüne vurarak belki onları da doğru yola sevk ederek icraatlar yapılacak dendi. Bugün bakıyorsunuz, şekilsel bir Müslümanlık var. Geçenlerde bir büyüğüm ‘Eskiden insanlar ev içinde ibadet yapar, dışarıda dünya işleriyle uğraşırdı. Şimdi evinde dünya işlerini, dışarıda şov amaçlı ibadetini yapıyor. Burada bir yanlışlık var’ dedi. Çok doğru bir tespit. Bugün sırf iktidara yaranmak, iktidarın birtakım nimetlerinden faydalanmak için bir sürü insan dindar oldu. Gerçek anlamda bunu uyguluyorlarsa mutlu olurum.

Uygulanmadığını nerden biliyorsunuz?

Ama televizyon dizilerinde sınırsız bir ahlaksızlık, bonzai kullanımı almış başını gidiyor, uyuşturucu kullanımı yüzde 200 artmış, alkol tüketimi yüzde 400 artış göstermiş, fuhuş deseniz aynı oranda. Başta İslami bir parti var sözüm ona İslamı referans alan politikalar var ve dindar nesil diyorlar ama topluma bakıyorum bizim gelenek göreneklerimizle alakalı olmayan şeyler. Bir ay önce umredeydim aynı şeyi Vahabilerde Suudlar ‘da da gördüm. İlk kez gittim ve orada da tamamen şekilsel bir İslamiyet var. Üzüldüm Bu kutsal topraklar kimlerin ellerinde diye. Bu İslamiyet değil ki. Kabe’nin etrafına 50-60 katlı gökdelenler yapılmış. Kalacağım oteli  son gün değiştirdiler. Nedenini sorduğumuzda, otelin yıkılacağını söylediler. Vefat eden ölmeden önce bir program açıklamış meğer. Kabe’nin etrafındaki bütün binalar yıkılacak yerine yenileri yapılacak. İsrafa bakın. İslamiyet’te böyle bir şey var mı? Ülkende insanlar açlık sıkıntı çekerken, Allah’ın evinin etrafındaki binaları her 10 yılda bir yıkıp yenisini yapıyorsun, İslam’ın bayraktarlığını da kimseye bırakmıyorsun. Bu şekilsel bir İslamiyet ve Müslümanlık. Türkiye’de de birileri buna özeniyor, bunu uygulamaya çalışıyor. Anadolu İslamiyeti’nde böyle bir şey yok. Toplumda açtıkları en büyük yara bu. Şekilsellik ön planda, derinlik yok. Camilerde, cumalarda görüneyim, kandillerde, bayramlarda tweet atayım. İslamiyeti bilme var mı yok.

Bunlar Ulusalcı falan değil!

Seçimlere yakın CHP’li vekiller ile ilgili bazı kasetlerin çıkacağı iddiaları var…

Bu kasetler mevzuunu konuşmak dahi istemiyorum. Siyasi rakiplerimize bile bu ahlaksızlığı kim yapıyorsa onun yakasına ben yapışırım. Ben ne diğer parti temsilcilerinin ne de kendi partimdeki temsilcilerle ilgili kaset iddialarının konuşulmasını doğru bulmuyorum. Bunu kim yapıyorsa yapan benim babam dahi olsa Allah iki yakasını bir araya getirmesin.

CHP’ye gelişinizden rahatsız olanlar mı var?

Partiye geldiğimden beri belli kesimler tarafından hakkımda birtakım iddialar çıkarılıyor. Benim umurumda bile değil ama soruldu cevap vereyim. Kim çıkardı bu iddiaları?  Toplumda hiçbir karşılığı olmayan İşçi partisi uzantıları, binde 5’lik bir kesim CHP’ye geldiğimden beri bana takık. Söylemlerimden ve siyaset tarzımdan rahatsızlar. Bu  çıkışlar birilerini rahatsız etti. Yıllardır CHP’yi batıran güruh. Bunlar milletten CHP’yi soğutanlar. Sovyet dönemindeki gibi insanlar tek tip olsun diyen zihniyet.

Kimler o zihniyet?

Yıllardır CHP’yi batıran güruh. Bunlar milletten CHP’yi soğutanlar. Sovyet dönemindeki gibi insanlar tek tip olsun diyen zihniyet. 30 yaşında sağdan gelen, ANAP kökenli bir adam milletvekili olmuş. Baştan bunu kabullenemediler. Üzerime oynamaya başladılar. Onlar benim üzerime oynadıkça inadına ben de onların üzerinde oynadım.  Mesela Bediüzzaman Said Nursi’nin ölüm yıldönümüyle alakalı bir tweet attım. ‘Risale-i Nurların okunması gerektiğini düşünüyorum. Rahmetliyi iyi anlamak  gerekiyor’ dedim. Hemen Nurcu milletvekili dediler. Bu sözleri söyleyen herkes Nurcu mu oluyor. Kaldı ki bir tarikata cemaate bağlı olmak ayıplanacak bir şey değil ama benim Nurcu olmadığımı herkes biliyor. Öyle olsam öyleyim derim zaten. Said Nursi’nin okuduğum eserlerinden etkilendiğim nokta Osmanlı’nın çöküşüne dair tespitlerinden biridir. Bilim ile dinin mecz edilmemesini Osmanlı’nın çöküşündeki etkenlerden biri olarak görüyor. Bunu söyleyen ateist de olsa takdir ederim. CHP’ye geldiğimden beri ayırt etmeden bütün kanallara çıktım, gazetelere röportaj verdim. Yurt dışına çıktığımda Türk okullarını da ziyaret ettim.  Ama o kadar ahmaklar ki Ruanda’ya gittiği ilk ziyaret ettiğim okul Süleyman Hocaefendi’nin okullarıydı. O okulda çektirip paylaştığım okulu ertesi gün sürmanşetten CHP’li vekil Fetullah Gülen’in okulunda diye verdiler. Bunu yaptılar ama sinmedim. Benim her kesimden cemaatten arkadaşlarım var. Bana yakınlık gösterene ben de yakınlık gösteririm.

Peki CHP bu zihniyetten temizlendi mi?

Valla Ulusalcı diye biliniyor bu grup ama vatanını milletini sevmek, sahip çıkmaksa ulusalcılık hepimiz ulusalcıyız. Ama bunlar ulusalcı falan değil. Bunlar tek tip isteyen kendisinden başka kimseye yaşam hakkı tanımayan ve kendisinden başka herkesi eleştiren mutsuz bir azınlık. Adamın 45-50 bin tirajı olan bir gazeteci var her gün CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyor. CHP’nin yöneticilerini eleştiriyor. Senin yazdığın gazetenin sahibi bugün adı Vatan olan İşçi Partisinin genel başkanı. Adam partiyi binde 5 ‘ten bir gram yukarı çıkaramamış, onunla ilgili bir tane yazı yazmayıp sürekli CHP’yle uğraşıyorsun. Üzüldüğüm nokta, CHP içindeki bazı insanlar da bunlara çanak tutuyor. İtibar bile etmem. Etmediğim için deliriyorlar zaten. Bunlar CHP’yi zayıflatma çabaları.

130 küsur maddelik bir paketi molotofa indirgediler

İç güvenlik paketinde 37 madde geçti. Neler oluyor mecliste bu paket görüşülürken…

Bunu da sağlıklı tartışamıyoruz. İktidar Partisi temsilcileri soruyor. Molotof atana yüzünü kapatana ceza verilmesin mi diye? İyi de kardeşim 130 küsur maddelik bir paketi molotofo yüz kapatmaya bağlıyorsunuz. Mesela bir maddeden bahsedeyim. Biz sizinle Erdoğan hakkında konuşuyoruz bir vatandaş bizi gidip gammazlıyor. Karakoldan gelip sayın cumhurbaşkanı hakkında konuşuyormuşsunuz, karakola gelip ifade vereceksiniz deniyor. Bu olacak. Bunu nasıl savunuyorlar? Böyle bir mantık olabilir mi?

Turgay Oğur’un camii çıkışı geçen hafta başına gelenler gibi…

Turgay Oğur yakın arkadaşım aradım o gün doğru mu diye sordum. Duyunca doğrusu şaşırmadım, çünkü bu yasanın içinde bu da var. Ve ben bunu onaylayamam. Ama iktidar bir konumda çok yetenekli. Bizim muhalefetin en önemli eksikliği. Bunun üzerinde düşünmemiz lazım. İktidar müthiş bir algı operasyonu yapıyor. O kadar başarılılar ki.130 küsur maddelik paketi alıp, molotofa indirgediler. Vatandaşa da ‘Bunları görüyor musunuz, bunlar Molotof atanlarla beraberler’ diye gösteriyorlar. 17-25 Aralık’ta da yaptılar.  Birçok şeyi aldılar, kapattılar algı operasyonu yaptılar. Bizim muhalefet olarak bunu konuşmamız lazım. Biri bir şey söylüyor, hemen sosyal medyadan başlayan bir algı ile başarılı oluyorlar.

Algı operasyonu 17-25 Aralık’ı kapattı belki ama unutturur mu?

Meselenin hukuksal siyasi ve vidan boyutu var. Siyasi güç iktidarda olduğu için Meclisten çıkan yasalarla kapatıldı. Bir de vicdan boyutu var ki, vicdanlarda mahşere kadar sürecek. O süreçte anlayarak takip etmeye yorumlamaya çalıştım. Mesela 700 bin liralık bir saat iddiası çıktı. İlgili bakan önce böyle bir saat yok dedi. Sonra böyle bir saat var, kendim aldım dedi. Sonra kendisinin almadığı ortaya çıkınca Reza Zarrab aldı parasını ben verdim dedi. En sonunda da saat var, Reza aldı parasını da ben vermedim dedi. Şimdi bir ay içinde beş yalan. Öbürü bakara- makara diye ayetlerle dalga geçti. İnkâr edemediler. Para sayma makinaları, paraları polis koydu dediler. Bunu söylemek için bir insanın akıl noksanlığının olması lazım. Geçenlerde bir canlı yayında bunların yalaka gazetecisine sordum. “Paraları paralel polisler koyduysa, neden daha sonra Reza Zarrab ve birkaç kişi faiziyle birlikte geri aldı? O zaman bunlar tam sahtekar. Kendilerine ait olmayan bir parayı faiziyle alıyorlar.” dedim. Bana bunun cevabını versinler, bütün kameralar önünde ’17-25 Aralık operasyonu yalandır, hükümete darbe yapılmaya kalkılmıştır’ diyeceğim.

Bu operasyonları yapan polislerin tutukluluğuna, savcıların görevden alınmasına nasıl bakıyorsunuz?

Sayısal çoğunlukları olduğu için istediklerini yapıyorlar. Evet polisler içerde, savcılar görevden alındı belki dava kapatıldı ama 17-25 Aralık tarihteki yerini aldı. Artık kimse unutturamaz. O yüzden bugün bu polisler içerde, yarın iktidar baskısıyla başka insanlar da tutuklanabilir ama hiç önemli değil. Bugünler de geçecek. Yapılan hiçbir şeyin gizli kalması mümkün değil. Tarihte öyle yalanlar vardır ki, beş yüz, bin yıl sonra ortaya çıkar. Bu zamanda sabırlı olup mücadele etmek lazım.

Bir siyasi lidere kutsallık atfetmek Allah’a şirk koşmaktır

Muhalefet eden, eleştiren herkes son günlerde vatan haini ilan ediliyor…

Hiç kimse hiçbir şahıs TC devletinden daha önemli değil bu ister Tayyip Erdoğan ister başkası olsun. Bugün Türkiye’nin temel problemlerinden biri bazılarının Erdoğan’ı TC devletinden daha üstün tutuma çabasıdır. Bizim hiçbir siyasi partiyle problemimiz yok ama bazı insanlar Erdoğan’ dokunulmaz bir mit kutsal gibi sunma çabasında. O yüzden ben o insanlara hep bu dünyanın faniliğini ve geçiciliğini anlatıyorum. Bir siyasi lidere kutsallık atfetmek Allah’a şirk koşmaktır zaten.

Fuat Avni nin yazdıklarıyla ilgilenmediğinizi söylüyorsunuz

Öyle ama Fuat Avni’nin yazdığı her şey çıktı bugüne kadar. Bu ilginç tabi. Ama geçenlerde Erdoğan ‘Delikanlıysan gerçek isminle yazsana’ demesi beni şaşırttı. 77 milyonluk koca bir ülkenin hem de halk oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanının Twiter’da 8 yüz bin takipçisi olan bir kişiyi kaile alıp, laf atması. Bu hesabın amacı zaten seni delirtmek, senin bazı şeylerini ortaya çıkarmak neden gerçek adıyla yazsın. Bunu nasıl dikkate aldığının göstergesi.

CHP’li Umut Oran ile gazeteci Emre Uslu arasında Twitter’dan mesajlaşma iddialarını nasıl yorumluyorsunuz?

Allah aşkına CHP li milletvekillerinin hepimizin ev cep telefonları dinleniyor, özel hayatı didik didik ediliyor. Af edersiniz giydiğimiz iç çamaşırının rengini bile bilir halde. Biz de salak gibi gidip sanal ortamda mesajlaşacağız. Buna inanan gerçekten ahmaktır. Buna inanmak isteyene hayret ediyorum. Havuz medyasındaki gazeteciler gazetecilik onurunu da ayaklar altına aldılar artık. Bunlar çamur at izi kalsın olayını da aştılar. Bir şey söylüyorlar, çıkıp açıklama yapsan bir dert, sussan bir dert. Bütün medya ellerinin altında her gün birini hedef gösteriyorlar. Onunla ilgili iddialar ortaya atıyorlar. Türkiye’nin böyle uzun süre devam etmesi mümkün değil. Nereye kadar gidecek? Ortadoğu’da en baskıcı yönetimlerin yıkıldığına şahit olduk. Burası başka bir yere benzemez. Birinin böyle tahakküm kurması mümkün değil.

Hidayet Karacayı ziyaret ettiniz…

Hapse düşmüş birini ziyaret etmek benim için bir insanlık vazifesi. Bizim bugünkü milletvekilimiz Haberal, MHP Milletvekili Engin Alan, Mustafa Balbay da  içerdeyken ziyaret ettim. Benim bir ayrımın yok yani. Hidayet Karaca son derece moralli. ‘bugünler de geçecek, bu da bir imtihan sabır etmemiz lazım’ diye bakıyor. İnanan bir insanın başka bir şey düşünmesi mümkün değil. Kendisine mahkemede isnat edilen suçla ilgili bir şeyden bahsetti. Kendisiyle ilgili bir kasetten söz etmiş hâkim. Karaca kaseti dinlemek istemiş, hâkim kaseti dinlemek için avukatların başvuru yapması gerektiğini söylemiş. Avukatlar başvuru yapmış ama sonra böyle bir kaset olmadığı ortaya çıkmış. Hâkim de evet kaset yok demiş ve daha sonra iddiadan düşmüşler. Bunun gibi birkaç örneği anlattı. Gerçekten olanlar ortada.

Ortadoğu’ya abilik hülyası devam ederse başımıza dert alırız

Balkanlarla olan bir gönül bağınız var. 3 yıl farklı ülkelerde yaşadınız. Türkiye’nin komşularla sıfır sorun politikasından değerli yalnızlık konumuna gelmesini gözlemleme fırsatınız oldu mu?

İktidarın yaptığı en başarılı şey algı operasyonu dedim ya. Bu da ona bir örnek. Komşularla sıfır sorunluyken, birtakım hatalar yapıldı ve bu hataların kabul edilmesi gerekirken adamlar değerli yalnızlık diye bir şey attı ortaya. Çıldırmamak elde değil. Yalnızlığın değerlisi mi olur? Katar vardı Ortadoğu’da onunla ilişkiler limonileşmeye başladı. Allah rızası için bir tane müttefik ülke gösterin. Ama onlara göre bizi kıskanıyorlar, Türkiye’nin güçlenmesini istemiyorlar. Ortadoğu’da Arap baharı döneminde Erdoğan posterleriyle yürüyüş yapılıyordu. Ama bugün gelinen noktaya bakın Türk düşmanlığı başladı. Mesela Libya’da Türk firmaları yasaklı, Türkler tahliye ediliyor. Bütün bölgede aynı şekilde Suriye’de Irak’ta, Mısır’da. Ne oldu?  Ortadoğu coğrafyası sakat bir coğrafya burada izleyeceğiniz politikalarda çok dikkatli olmak zorundasınız. Bugün Türkiye Cumhuriyeti ve İran dışında bölgedeki ülkeler kalemle Sykes Picot anlaşmasıyla sınırları çizilmiş suni ülkeler. Şimdi sen çıkacaksın bu ülkelerin abisi, lideri olacaksın. Yedirmezler ki! Bu hülya devam ederse de başımıza dert alırız.

Allah Hac da nasip etsin…

Bir ay önce beş CHP’li milletvekili ile yaptığınız umre nasıl geçti?

Meclis çatısı altında olduğum diğer milletvekili arkadaşlarla umre yapmak farklı bir tecrübe oldu. İhsan Özkes beni de davetti. Annemle gidecektim zaten, bu plan olunca hep beraber gittik. Tarifsiz bir duygu. Allah gitmeyen ve isteyen herkese nasip etsin. Anlatılacak, konuşulacak bir şey değil. Yaşanarak tecrübe edilecek bir şey. Allah en kısa zamanda hacca gitmeyi de nasip eder inşallah.

Umrede çekilmiş fotoğrafları paylaşarak dini kullandığınızı düşünenler olduysa…

Ben zaten böyle fotoğraflar çekip paylaşan biri değilim.  Bulunduğum fotoğraf kareleri de o anı ölümsüzleştirmek hatıra olsun diye çekilmiş fotoğraflar. Deniz kenarında, piknikte, eğlencede çekilmiş bir fotoğraf gibi bakılabilir.  Nerede ya da hangi anı olduğu önemli değil. İnanın böyle bakanlar kötü düşünceli insanlardır.

Ailem siyaset atılmamı istememişti

Babanızın siyasetinizle ilgili tavsiyeleri, eleştirileri oluyor mu?

ANAP’tan siyasete atılırken, ailem çok da girmemi istemedi. Yaşanan acı darbe tecrübeleriyle beraber, aynı aileden insanların sağ sol yüzünden birbirini katletmesinden dolayı siyasete girmemi istemediler. Ama hep de şu söylendi Türkiye’de. Neden iyi yetişmiş insanlar yabancı dil bilen üniversite mezunları toplumun gerçeklerinden uzak olmayan insanlar siyasete girmiyor dendi. Bu sebeple siyasete girmiş olmayı önemsiyorum. Bizim gibi insanlar siyasete girmediği zaman, işsiz güçsüz insanlar siyasete giriyor. Sonra neden siyaset bunların elinde deniyor? İlk başta karşıydılar ama şu an en büyük destekçim ailem. Bugüne kadar onları utandıracak hiçbir şey yapmadım. Doğru bulduğum yolda ilerliyorum. Eğer genç yaşta milletvekili olduysam, televizyon gazeteye çıktığında kamuoyuna faydalı şeyler söylediysem, yaptıysam ne mutlu bana. 15-20 sene vekillik yapıp bir kez televizyona çıkmamış, soru önergesi vermeyenler var. Benden beklenenin çok üzerinde performans göstermeye çalışıyorum.

Belki röportaj vesile olur, kısmetim açılır!

Bu yüzden evliliğe fırsat bulamıyorsunuz sanırım…

Aynen öyle. Bunu özellikle vurgulayalım. Belki röportaj vesile olur kısmetim açılır. ( gülüyor) Annem özellikle çok istiyor. Ama en son anneme şunu söyledim. ‘Siz tabi ki evlenmemi torun sahibi olmak istiyorsunuz. Ama şu an toplumda evlenip, çocuk sahibi olup sonra boşanan bir sürü insan var. Acele evlenip yanlış bir tercih yapmaktansa, doğru tercih için beklemek lazım’ dedim. Bir de bu evlilik kesinlikle nasip işi. Belki benim kısmetim Amerika’da Afrika’da belki çok yakınımda bunu bilemem. Evleneceğin insanı seçme gibi bir durum olduğuna da inanmıyorum. Nasip, kısmet.

Tuğba Kaplan 08.03.2015

ZAMAN

Faik Tunay: Yüzde 55 Tayyip’in ‘T’sini duymak istemiyor

0

CHP’nin din algısının zaman içinde değiştiği, özellikle mütedeyyin insanları anlama çabası içinde olduğu söyleniyor. Bu çizgi devam edecek mi yoksa köprüyü geçene kadar mı sürecek?

İnançlar konusu siyasete alet edilecek bir konu değil. Hangi siyasi parti olursa olsun, ‘Biz iktidara gelmek için mütedeyyin insanlara zeytin dalı uzatalım, iktidara geldikten sonra işimize bakarız’ mantığı ahlaksız bir davranış şekli. Bu bizlerin ya da partimizin savunacağı bir şey değil. Bugün TBMM’ne başörtülü milletvekilleri girebiliyorsa, kimse kusura bakmasın bunda CHP’nin büyük katkısı vardır. Bu talep gündeme geldiğinde CHP’den çatlak bir ses çıktı mı? Kemal Kılıçdaroğlu ‘bu bir inanç meselesidir. İsteyen istediği gibi meclise gelebilir.’ Dedi.  Kemal Kılıçdaroğlu ile değişen çok şey var. Bunları görmemek takdir etmemek vicdansızlık olur. Geldiğim günden beri şunu savunuyorum. Meseleye inanç eksenli değil de genel bir yaklaşım içerisinde bakmak lazım. CHP varsa herkes için var sloganı. Benim bugün partiye gelmemdeki en büyük etken bu.

CHP’yi sağa yaklaştıracak kişi olduğunuz söyleniyor…

Bazen kafamı yastığa koyduğumda şunu düşünüyorum. Bir yandan Cemaatin CHP’deki temsilcisi, paralel vekilim, bir yandan ABD’nin CHP’deki temsilcisiyim, bir yandan Sorosçu’yum, diğer yandan CHP’yi sağa yaklaştırıyorum. 35 yaşımda on parmağımda on marifet ( gülüyor) Benim bir tane derdim var bu partiyle ilgili. CHP gerçek anlamda sosyal demokrat bir parti olmayı yüzde yüz gerçekleştirdiği an CHP iktidar olur Türkiye’de rahatlar. Ertuğrul Günay 4,5 yıl AKP’de vekillik yaptı. Hiç kimse çıkıp da solcular AKP’yi ele geçirdi, AKP sola kayıyor dedi mi? Meclis başkan vekili Ayşenur Bahçekapılı kendisi CHP kökenli sosyalist birisidir. Ama Erdoğan Bahçekapılı’yı aldı başkanvekili yaptı. Kimse sosyalistler AKP’yi ele geçirdi dedi mi? Neden birileri Faik Tunay’ın ya da sağa yakın diğer isimlerin varlığından rahatsız? Bizim partinin rotasını sağa kaydırmak gibi bir derdimiz yok. Ben zaten sağa-sola çok da inanan biri değilim. Kaldı ki insanlar ideolojiye değil cebine, ekonomiye bakıyor. Herkesin derdi iyi yaşamak. Türkiye’de Cem uzan diye bir adam çıktı. Genç Parti diye bir parti kurdu 60 günde yüzde 7.3 oy aldı. Ne sağı ne solu? Türkiye’de hiç kimse artık ideolojiye bakarak oy vermiyor. İdeolojiye takılanlar binde 5, yüzde 1. Faik Tunay gibiler CHP’yi sağa yaklaştırmaya çalışmıyor. CHP hakkındaki eksik kötü algıları kırmaya, toplumun her kesimini kucaklamaya çalışıyor. Adam ülkedeki yönetim şeklini değiştirmeye çalışıyor, İstediği adamı alıp istediği yere koyuyor, bizde de bir bardak suda fırtına koparmaya çalışıyorlar.

CHP gerçekten herkes için mi var?

2010 yılında genel başkan olduktan sonra vurguladığı söz buydu Kemal Kılıçdaroğlu’nun. Bu toplumun her kesimini kapsayan kucaklayan bir söylem. Bunun içine Türk Kürt Alevi Sünni muhafazakar gayri-müslim de ateist de girer. Ben de geçmişte ANAP da siyaset yapmış biri olarak bu söylemden çok etkilendim. Kemal Bey’in samimiyetine inandım ve CHP’de varım. Ama Tek parti dönemindeki birtakım yanlışların üzerinden gidip 90 yıllık bir partiyi toptan kötülemek inkar etmek doğru bir yaklaşım değil. Geldiğim ilk günden beri söylüyorum. Bizim toplumumuzun en büyük eksikliği özeleştiri kültürünün olmaması. Yani bu sadece bir partiye ya da insana has değil bizim toplumumuza has bir eksiklik.  CHP olarak bizim de hatalarımız eksiklerimizi yanlışlarımız olmuştur ama biz bunların farkındayız. Özellikle Kemal Bey’le beraber herkesi kucaklamaya çalışan yeni bir anlayış var.

Düne kadar Sivas’ın ötesine geçemeyen bir parti olarak anılıyordu ama…

Recep Tayyip Erdoğan yıllarca söyledi bunu. Ama Kemal Kılıçdaroğlu’ndan sonra kimse böyle bir iddia ortaya atamaz. Çünkü Kemal bey, 81 ili dört kez gezmiş, bir sürü organizasyona da katılmış. Çaba gösterdiğiniz zaman, geçmişte yapılan eleştiriler bugün yapılamıyor. Ama iktidar partisi CHP söz konusu olduğunda sadece Tek Parti dönemini ve o günlerin hatasını konuşuyor. Ben de onlara şunu soruyorum. Acaba 40-50 sene sonra bugünleri konuştuğumuzda, biz yaşarsak ya da bizden sonrakiler AK Parti’nin bu tek başına iktidar dönemini nasıl konuşacaklar, nasıl anacaklar acaba? Şimdi siz 50 sene öncesine gidip istediğiniz gibi eleştiriyorsunuz. Acaba 50 sene sonra sizi nasıl anacaklar? Geçmiş geçmişte kaldı. CHP elbette ki geçmişinde hatalar yaptı ki, bugün iktidar da değil.77 yılından beri iktidara gelemiyor. Kemal bey de bunun bilincinde. Partinin üst kademesi de bilincinde. Biz önümüze bakıyoruz.

Önünüze bakmak kadar geçmişle yüzleşmek de önemli değil mi?

Geçmişle reddi miras yapılarak yüzleşme olmaz. Ders alarak, hatalardan arınıp gelecekte bunları tekrarlamamak için yüzleşilir. 2015’te Türkiye’nin önünde bir sürü sorun varken her grup toplantısında sürekli olarak tek parti dönemine atıf yapılmasından bir milletvekili olarak bıktım. Tabiri caizse midem bulanıyor. İktidar partisine söylüyorum. Biz yaptığımız hataları da yanlışları da biliyoruz. Hiç kimse bize istikamet çizemez. Biz bunların farkında olmasak kabul etmesek bizi suçlayabilirler. Ama bugünkü iktidar hep tek parti dönemini kullanarak moda tabirle algı operasyonu yapıyor. Bazı şeyleri canlı ve diri tutmaya çalışıp, bunun üzerinden CHP’ye hep saldırı halinde. Bugün sağ siyasetin göz bebeği, vazgeçilmezi, doğal lideri olan rahmetli Adnan Menderes’e Demokrat Partiyi kurmadan evvel CHP milletvekiliydi. Bizzat Atatürk’ün ricasıyla CHP’yi girip siyaset yapmış biri. Rahmetli  cumhurbaşkanı Celal Bayar Atatürk’ün yani CHP iktidarının başbakanıydı.  Eğer bugün tek parti döneminde yapılan birtakım eksiklikler hatalardan dolayı özür dilemesi gereken CHP değil devlet. Tayyip Erdoğan gibilerin dedeleri, dedelerinin dedesi de CHP de siyaset yapıyordu. Şimdi bunu görmeden inkar etmeden siyaset yapamazsın. Cumhuriyet kurulduğunda bir tek parti vardı. Herkes orada siyaset yapıyordu. Ama bugün bizim tek işimiz çalışmak ve CHP hakkındaki algıları yıkmak, herkese gitmek.  O yüzden CHP varsa herkes için var.

CHP’yi tek parti geçmişiyle eleştiren iktidarın tek partiye benzediği iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Tek Parti dönemindeki yanlışlıkları vurgulayan insanların sürekli 60-70 sene öncesine gidenlerin bugünkü uygulamalarına bakıyorum, Tek Parti dönemine rahmet okuturlar. Bugün Tayyip Erdoğan’ın kurduğu hegomanyaya, düzene baktığınızda iş adamları, sanatçılar, gazeteciler korkuyor. Ismarlama gazetecilerle TV programı yapıyor, istediği soruları sorduruyor ondan sonra demokrasi var diyor. Tek parti dönemini eleştirip basın özgür değildi diyor. İsmet İnönü üzerinden vuruyor ama bugün Tek Parti dönemine rahmet okutacak uygulamalar yapıyor. O yüzden ben bugün Tek Parti dönemini bırakıyorum ve 50 yıl sonra bugünkü iktidarın nasıl anılacağına bakıyorum.

Nedir rahmet okutan uygulamalar?

Bugün bir vatandaş olarak AK Partiye en çok kızdığım şey, ülkenin inanılmaz derecede kutuplaşması. Türkiye için yapılabilecek en büyük kötülük bu. Geçmişte sağ sol çatışmasının olduğu dönemlerde dahi hiçbir liderden bu kadar nefret edilmemiş. Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın aldığı yüzde 43 oy var. Ama bu oyların yüzde 23’ü kemik oy yani Erdoğan ne yaparsa yapsın yine gidip AKP’ye oy verecek insanlar. Bunu kendileri de biliyor. Geriye kalan yüzde 20 yüzer gezer oylar. Yarın öbür gün merkez sağda yeni bir oluşum olması durumunda uçup gidecek oylar. Geriye kalan yüzde 55 ise bugün Tayyip Erdoğan’ın ‘t’sini duymak istemiyor. Kim yaptı bunu? Bu muhalefet partileri de yapmadı. Erdoğan’ın eline ciddi fırsatlar geçmişti ama heba edildi.  AKP adına değil de, ülkemiz adına heba edilen fırsatlara üzülüyorum. 2003 yılında daha başbakan olmayan Erdoğan bizim hedefimiz AB derken, bugün bizi kızdırmasınlar Şangay’a gireriz diyor. Bunu biz mi yaptık?

Kim yaptı?

2007 genel seçimler öncesi. Recep Tayyip Erdoğan bir televizyon programına çıkıyor. Ruşen Çakır, Kadir Çöpdemir ve Tayfun Talipoğlu gibi gazeteciler var. Kadir Çöpdemir ‘Sayın Başbakanım aldığınız maaş, geliriniz belli. Ama oğlunuz Bilal Erdoğan ile ilgili ciddi iddialar var. Üçüncü dördüncü gemisini aldığı söyleniyor. Bunlarla ilgili ne diyorsunuz?’ diye sorunca Erdoğan bugünkü gergin ve sinirli halinden uzak ‘ Şimdi gemi var, gemicik var.’ diyor. Cevap çok tartışıldı ama o gün bir gazeteci karşına geçip bu soruyu sorabiliyordu. Hadi bakalım bugün bir gazeteci aynı soruyu Erdoğan’a sorsun. Bu soruyu sorabilecek bir tane delikanlı gazeteci var mı? Ülkenin geldiği nokta bu. 2007’deki Tayyip Erdoğan bu, 2015’teki Erdoğan bu. Bunu ben demiyorum. Bunu kendisi yaptı,  hareketleriyle gösteriyor zaten.

Başbakan yardımcı Bülent Arınç ‘toplumun yüzde 50’si nefret ediyor, Türkiye yönetilebilir bir ülke olmaktan çıkabilir’  sözleri bunu destekler nitelikte…

Her AKP’linin ayna karşısına geçip bu sözler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Bunu bir muhalefet partili milletvekili söylediğinde kızıp, bağırıp, çağırıyorlar. Bunu AKP’nin kurucularından. Milli Görüş’ün en köklü en simge isimlerinden biri, tecrübeli bir siyasetçi olan Bülent Arınç söylüyor. Erdoğan’ın da bu sözler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Anadolu coğrafyası enteresan bir yer. Tarih boyunca hiç kimse tam anlamıyla bir tahakküm kontrol kuramamış. 600 küsur yıllık Osmanlı İmparatorluğu dağılmış, küllerinden yeni bir cumhuriyet kurulmuş. Bugün bile hala Atatürk’ü kabul etmeyen, söven, eleştiren bir kesim var. Bu coğrafyada bu kadar başarılara imza atan, devrimler yapan Atatürk’ü bile kabul etmeyenler varken, sen Erdoğan olarak aldığın yüzde 43 oyla her şeyi istediğin gibi şekillendirmek istiyorsun. Böyle bir dünya yok. Birilerinin bunu ona anlatması gerekiyor.

Erdoğan’ı Özal’a benzetmek rahmetlinin manevi şahsına hakarettir

ANAP’ta siyaset yapan bir isim olarak, Erdoğan’ın Özal’a benzetilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Bu rahmetlinin manevi şahsına yapılmış bir hakarettir.  Turgut Özal’ın tontonluğu, yumuşaklığı, hoşgörüsü yok. Hem Turgut  Özal’ın devamıyız, açtığı yoldan ilerliyoruz diyorlar ama Özal’ın kişiliğini, karakterini yaptıklarını hiç örnek almıyorlar.

Siyasetini örnek alıyorlar mı?

80 darbesi sonrası karışmış bitmiş bir Türkiye’ydi. Herkesi bir pota içine eritti ve çok da başarılı işlere imza atıldı. Anavatan Partisi Türkiye’ydi. AK Parti de ilk kurulduğunda ANAP’ı model almaya çalışıyordu ama n olduysa 2009’dan sonra Erdoğan başka bir kişiliğe büründü. Daha az tahammüllü, çevresini dinlemeyen muhalefete tahammülü olmayan bir yapı içine girdi. Bu ülkemiz için üzücü bir durum. Yaptıklarından dolayı sadece kendisi bedel ödese sorun yok ama bedeli hepimiz ödüyoruz. En ufak bir konuşmasına dolar, borsa inip çıkıyor. Siyasilerin daha aklı başında, hassas olması lazım. Bugün artan bir kutuplaşma, kamplaşma var. İnsanların okuduğu gazete, TV ayrıldı, gittiği kahveler ayrıldı. Bazı AKP’liler ‘Bizim reisin geri vitesi yok’ diyor. Allah aşkına bu övünülecek bir şey değil. Trilyonluk arabalarda bile 5 ileri bir geri vites var. Geri vites kendini inkar etmek rezil etmek demek değil. Olması gereken bir şey. Hep ileri gidemeyiz ki hayatta. Sanırım cumhurbaşkanını da böyle dolduruyorlar. ‘Efendim sizin geri vitesinizi yok. Halk sizi böyle seviyor, devam edin’ diyorlar. Sürekli ileri gidersen, bir yerde toslarsın bunun sonu duvar.

Özal döneminde de başkanlık konuşulmuştu. Bugün konuşulanlarla benzerlik taşıyor mu?

20 sene önce olan bir tartışmayla bugünün tartışması nasıl aynı olabilir. Böyle bir mantık var mı? Yeni doğan bir çocukla 20 yaşındaki bir çocuğun yapmak istedikleri hayta bakışı öncelikleri  aynı olabilir mi? Olamaz. Ama AKP’nin yaptığı en büyük hata bu. Sürekli Tek Parti dönemine, 30 sene öncesine, ‘bizden önce’ dediği noktaya gidiyor. Türkiye’de her şeyin tartışılması gerekiyor. Başkanlık da tartışılsın ama nasıl bir başkanlık? Erdoğan kafasında ‘yargı, parlamento ayak bağı olmasın tek adam sistemi olsun’ diyor. Bu coğrafyada olmaz. Ortadoğu ülkelerinde olur adına diktatörlük derler. Saddam Hüseyin, Kaddafi, Hüsnü Mübarek olur. Türkiye’de bu haliyle, bu anayasayla başkanlık sistemi olmaz. Hala darbe hükümeti tarafından yazılmış, 100 küsur kez değiştirilmiş adeta bir yamalı bohçaya dönmüş bir anayasayla yönetiliyoruz. Tam demokrat sivil, vesayet sisteminden arınmış, karmaşık olamayan kısa öz bir anayasa yapalım sonra başkanlık sistemini de tartışalım.

Ya dinin siyasete alet edilmesi…

Benim kalbimi yaralayan en önemli konu bu. Gerçek anlamda dindar olmaya, Cenabı hakkın emirlerini uygulamaya çalışan insanların en büyük üzüntüsü bu. Şekilsel Müslümanlık, İslamiyet daha doğrusu Emevi İslamiyeti uygulanıyor AKP neden tek başına iktidara geldi? Bu ülkede bazı ahmakların yaptığı hatalar sonucunda iktidara geldi.28 Şubat’ı hepimiz yaşadık. Bir ailenin evladını askere alıyorsunuz, şehit oluyor. Askerin annesinin başı kapalıydı denmiyor. Ama aynı anne başörtüsüyle baba sakalıyla ordu evine giremiyor. Böyle saçma, yanlış uygulamalar oldu bu ülkede. AKP de bu yanlışların sonucunda doğdu. Millet bilerek ve isteyerek oy verdi. Büyük bir umuttu AKP aslında. Bu yanlışları intikam kin duygusuyla hareket etmeden, bu yanlışları yapanların yüzüne vurarak belki onları da doğru yola sevk ederek icraatlar yapılacak dendi. Bugün bakıyorsunuz, şekilsel bir Müslümanlık var. Geçenlerde bir büyüğüm ‘Eskiden insanlar ev içinde ibadet yapar, dışarıda dünya işleriyle uğraşırdı. Şimdi evinde dünya işlerini, dışarıda şov amaçlı ibadetini yapıyor. Burada bir yanlışlık var’ dedi. Çok doğru bir tespit. Bugün sırf iktidara yaranmak, iktidarın birtakım nimetlerinden faydalanmak için bir sürü insan dindar oldu. Gerçek anlamda bunu uyguluyorlarsa mutlu olurum.

Uygulanmadığını nerden biliyorsunuz?

Ama televizyon dizilerinde sınırsız bir ahlaksızlık, bonzai kullanımı almış başını gidiyor, uyuşturucu kullanımı yüzde 200 artmış, alkol tüketimi yüzde 400 artış göstermiş, fuhuş deseniz aynı oranda. Başta İslami bir parti var sözüm ona İslamı referans alan politikalar var ve dindar nesil diyorlar ama topluma bakıyorum bizim gelenek göreneklerimizle alakalı olmayan şeyler. Bir ay önce umredeydim aynı şeyi Vahabilerde Suudlar ‘da da gördüm. İlk kez gittim ve orada da tamamen şekilsel bir İslamiyet var. Üzüldüm Bu kutsal topraklar kimlerin ellerinde diye. Bu İslamiyet değil ki. Kabe’nin etrafına 50-60 katlı gökdelenler yapılmış. Kalacağım oteli  son gün değiştirdiler. Nedenini sorduğumuzda, otelin yıkılacağını söylediler. Vefat eden ölmeden önce bir program açıklamış meğer. Kabe’nin etrafındaki bütün binalar yıkılacak yerine yenileri yapılacak. İsrafa bakın. İslamiyet’te böyle bir şey var mı? Ülkende insanlar açlık sıkıntı çekerken, Allah’ın evinin etrafındaki binaları her 10 yılda bir yıkıp yenisini yapıyorsun, İslam’ın bayraktarlığını da kimseye bırakmıyorsun. Bu şekilsel bir İslamiyet ve Müslümanlık. Türkiye’de de birileri buna özeniyor, bunu uygulamaya çalışıyor. Anadolu İslamiyeti’nde böyle bir şey yok. Toplumda açtıkları en büyük yara bu. Şekilsellik ön planda, derinlik yok. Camilerde, cumalarda görüneyim, kandillerde, bayramlarda tweet atayım. İslamiyeti bilme var mı yok.

Bunlar Ulusalcı falan değil!

Seçimlere yakın CHP’li vekiller ile ilgili bazı kasetlerin çıkacağı iddiaları var…

Bu kasetler mevzuunu konuşmak dahi istemiyorum. Siyasi rakiplerimize bile bu ahlaksızlığı kim yapıyorsa onun yakasına ben yapışırım. Ben ne diğer parti temsilcilerinin ne de kendi partimdeki temsilcilerle ilgili kaset iddialarının konuşulmasını doğru bulmuyorum. Bunu kim yapıyorsa yapan benim babam dahi olsa Allah iki yakasını bir araya getirmesin.

CHP’ye gelişinizden rahatsız olanlar mı var?

Partiye geldiğimden beri belli kesimler tarafından hakkımda birtakım iddialar çıkarılıyor. Benim umurumda bile değil ama soruldu cevap vereyim. Kim çıkardı bu iddiaları?  Toplumda hiçbir karşılığı olmayan İşçi partisi uzantıları, binde 5’lik bir kesim CHP’ye geldiğimden beri bana takık. Söylemlerimden ve siyaset tarzımdan rahatsızlar. Bu  çıkışlar birilerini rahatsız etti. Yıllardır CHP’yi batıran güruh. Bunlar milletten CHP’yi soğutanlar. Sovyet dönemindeki gibi insanlar tek tip olsun diyen zihniyet.

Kimler o zihniyet?

Yıllardır CHP’yi batıran güruh. Bunlar milletten CHP’yi soğutanlar. Sovyet dönemindeki gibi insanlar tek tip olsun diyen zihniyet. 30 yaşında sağdan gelen, ANAP kökenli bir adam milletvekili olmuş. Baştan bunu kabullenemediler. Üzerime oynamaya başladılar. Onlar benim üzerime oynadıkça inadına ben de onların üzerinde oynadım.  Mesela Bediüzzaman Said Nursi’nin ölüm yıldönümüyle alakalı bir tweet attım. ‘Risale-i Nurların okunması gerektiğini düşünüyorum. Rahmetliyi iyi anlamak  gerekiyor’ dedim. Hemen Nurcu milletvekili dediler. Bu sözleri söyleyen herkes Nurcu mu oluyor. Kaldı ki bir tarikata cemaate bağlı olmak ayıplanacak bir şey değil ama benim Nurcu olmadığımı herkes biliyor. Öyle olsam öyleyim derim zaten. Said Nursi’nin okuduğum eserlerinden etkilendiğim nokta Osmanlı’nın çöküşüne dair tespitlerinden biridir. Bilim ile dinin mecz edilmemesini Osmanlı’nın çöküşündeki etkenlerden biri olarak görüyor. Bunu söyleyen ateist de olsa takdir ederim. CHP’ye geldiğimden beri ayırt etmeden bütün kanallara çıktım, gazetelere röportaj verdim. Yurt dışına çıktığımda Türk okullarını da ziyaret ettim.  Ama o kadar ahmaklar ki Ruanda’ya gittiği ilk ziyaret ettiğim okul Süleyman Hocaefendi’nin okullarıydı. O okulda çektirip paylaştığım okulu ertesi gün sürmanşetten CHP’li vekil Fetullah Gülen’in okulunda diye verdiler. Bunu yaptılar ama sinmedim. Benim her kesimden cemaatten arkadaşlarım var. Bana yakınlık gösterene ben de yakınlık gösteririm.

Peki CHP bu zihniyetten temizlendi mi?

Valla Ulusalcı diye biliniyor bu grup ama vatanını milletini sevmek, sahip çıkmaksa ulusalcılık hepimiz ulusalcıyız. Ama bunlar ulusalcı falan değil. Bunlar tek tip isteyen kendisinden başka kimseye yaşam hakkı tanımayan ve kendisinden başka herkesi eleştiren mutsuz bir azınlık. Adamın 45-50 bin tirajı olan bir gazeteci var her gün CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyor. CHP’nin yöneticilerini eleştiriyor. Senin yazdığın gazetenin sahibi bugün adı Vatan olan İşçi Partisinin genel başkanı. Adam partiyi binde 5 ‘ten bir gram yukarı çıkaramamış, onunla ilgili bir tane yazı yazmayıp sürekli CHP’yle uğraşıyorsun. Üzüldüğüm nokta, CHP içindeki bazı insanlar da bunlara çanak tutuyor. İtibar bile etmem. Etmediğim için deliriyorlar zaten. Bunlar CHP’yi zayıflatma çabaları.

130 küsur maddelik bir paketi molotofa indirgediler

İç güvenlik paketinde 37 madde geçti. Neler oluyor mecliste bu paket görüşülürken…

Bunu da sağlıklı tartışamıyoruz. İktidar Partisi temsilcileri soruyor. Molotof atana yüzünü kapatana ceza verilmesin mi diye? İyi de kardeşim 130 küsur maddelik bir paketi molotofo yüz kapatmaya bağlıyorsunuz. Mesela bir maddeden bahsedeyim. Biz sizinle Erdoğan hakkında konuşuyoruz bir vatandaş bizi gidip gammazlıyor. Karakoldan gelip sayın cumhurbaşkanı hakkında konuşuyormuşsunuz, karakola gelip ifade vereceksiniz deniyor. Bu olacak. Bunu nasıl savunuyorlar? Böyle bir mantık olabilir mi?

Turgay Oğur’un camii çıkışı geçen hafta başına gelenler gibi…

Turgay Oğur yakın arkadaşım aradım o gün doğru mu diye sordum. Duyunca doğrusu şaşırmadım, çünkü bu yasanın içinde bu da var. Ve ben bunu onaylayamam. Ama iktidar bir konumda çok yetenekli. Bizim muhalefetin en önemli eksikliği. Bunun üzerinde düşünmemiz lazım. İktidar müthiş bir algı operasyonu yapıyor. O kadar başarılılar ki.130 küsur maddelik paketi alıp, molotofa indirgediler. Vatandaşa da ‘Bunları görüyor musunuz, bunlar Molotof atanlarla beraberler’ diye gösteriyorlar. 17-25 Aralık’ta da yaptılar.  Birçok şeyi aldılar, kapattılar algı operasyonu yaptılar. Bizim muhalefet olarak bunu konuşmamız lazım. Biri bir şey söylüyor, hemen sosyal medyadan başlayan bir algı ile başarılı oluyorlar.

Algı operasyonu 17-25 Aralık’ı kapattı belki ama unutturur mu?

Meselenin hukuksal siyasi ve vidan boyutu var. Siyasi güç iktidarda olduğu için Meclisten çıkan yasalarla kapatıldı. Bir de vicdan boyutu var ki, vicdanlarda mahşere kadar sürecek. O süreçte anlayarak takip etmeye yorumlamaya çalıştım. Mesela 700 bin liralık bir saat iddiası çıktı. İlgili bakan önce böyle bir saat yok dedi. Sonra böyle bir saat var, kendim aldım dedi. Sonra kendisinin almadığı ortaya çıkınca Reza Zarrab aldı parasını ben verdim dedi. En sonunda da saat var, Reza aldı parasını da ben vermedim dedi. Şimdi bir ay içinde beş yalan. Öbürü bakara- makara diye ayetlerle dalga geçti. İnkâr edemediler. Para sayma makinaları, paraları polis koydu dediler. Bunu söylemek için bir insanın akıl noksanlığının olması lazım. Geçenlerde bir canlı yayında bunların yalaka gazetecisine sordum. “Paraları paralel polisler koyduysa, neden daha sonra Reza Zarrab ve birkaç kişi faiziyle birlikte geri aldı? O zaman bunlar tam sahtekar. Kendilerine ait olmayan bir parayı faiziyle alıyorlar.” dedim. Bana bunun cevabını versinler, bütün kameralar önünde ’17-25 Aralık operasyonu yalandır, hükümete darbe yapılmaya kalkılmıştır’ diyeceğim.

Bu operasyonları yapan polislerin tutukluluğuna, savcıların görevden alınmasına nasıl bakıyorsunuz?

Sayısal çoğunlukları olduğu için istediklerini yapıyorlar. Evet polisler içerde, savcılar görevden alındı belki dava kapatıldı ama 17-25 Aralık tarihteki yerini aldı. Artık kimse unutturamaz. O yüzden bugün bu polisler içerde, yarın iktidar baskısıyla başka insanlar da tutuklanabilir ama hiç önemli değil. Bugünler de geçecek. Yapılan hiçbir şeyin gizli kalması mümkün değil. Tarihte öyle yalanlar vardır ki, beş yüz, bin yıl sonra ortaya çıkar. Bu zamanda sabırlı olup mücadele etmek lazım.

Bir siyasi lidere kutsallık atfetmek Allah’a şirk koşmaktır

Muhalefet eden, eleştiren herkes son günlerde vatan haini ilan ediliyor…

Hiç kimse hiçbir şahıs TC devletinden daha önemli değil bu ister Tayyip Erdoğan ister başkası olsun. Bugün Türkiye’nin temel problemlerinden biri bazılarının Erdoğan’ı TC devletinden daha üstün tutuma çabasıdır. Bizim hiçbir siyasi partiyle problemimiz yok ama bazı insanlar Erdoğan’ dokunulmaz bir mit kutsal gibi sunma çabasında. O yüzden ben o insanlara hep bu dünyanın faniliğini ve geçiciliğini anlatıyorum. Bir siyasi lidere kutsallık atfetmek Allah’a şirk koşmaktır zaten.

Fuat Avni nin yazdıklarıyla ilgilenmediğinizi söylüyorsunuz

Öyle ama Fuat Avni’nin yazdığı her şey çıktı bugüne kadar. Bu ilginç tabi. Ama geçenlerde Erdoğan ‘Delikanlıysan gerçek isminle yazsana’ demesi beni şaşırttı. 77 milyonluk koca bir ülkenin hem de halk oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanının Twiter’da 8 yüz bin takipçisi olan bir kişiyi kaile alıp, laf atması. Bu hesabın amacı zaten seni delirtmek, senin bazı şeylerini ortaya çıkarmak neden gerçek adıyla yazsın. Bunu nasıl dikkate aldığının göstergesi.

CHP’li Umut Oran ile gazeteci Emre Uslu arasında Twitter’dan mesajlaşma iddialarını nasıl yorumluyorsunuz?

Allah aşkına CHP li milletvekillerinin hepimizin ev cep telefonları dinleniyor, özel hayatı didik didik ediliyor. Af edersiniz giydiğimiz iç çamaşırının rengini bile bilir halde. Biz de salak gibi gidip sanal ortamda mesajlaşacağız. Buna inanan gerçekten ahmaktır. Buna inanmak isteyene hayret ediyorum. Havuz medyasındaki gazeteciler gazetecilik onurunu da ayaklar altına aldılar artık. Bunlar çamur at izi kalsın olayını da aştılar. Bir şey söylüyorlar, çıkıp açıklama yapsan bir dert, sussan bir dert. Bütün medya ellerinin altında her gün birini hedef gösteriyorlar. Onunla ilgili iddialar ortaya atıyorlar. Türkiye’nin böyle uzun süre devam etmesi mümkün değil. Nereye kadar gidecek? Ortadoğu’da en baskıcı yönetimlerin yıkıldığına şahit olduk. Burası başka bir yere benzemez. Birinin böyle tahakküm kurması mümkün değil.

Hidayet Karacayı ziyaret ettiniz…

Hapse düşmüş birini ziyaret etmek benim için bir insanlık vazifesi. Bizim bugünkü milletvekilimiz Haberal, MHP Milletvekili Engin Alan, Mustafa Balbay da  içerdeyken ziyaret ettim. Benim bir ayrımın yok yani. Hidayet Karaca son derece moralli. ‘bugünler de geçecek, bu da bir imtihan sabır etmemiz lazım’ diye bakıyor. İnanan bir insanın başka bir şey düşünmesi mümkün değil. Kendisine mahkemede isnat edilen suçla ilgili bir şeyden bahsetti. Kendisiyle ilgili bir kasetten söz etmiş hâkim. Karaca kaseti dinlemek istemiş, hâkim kaseti dinlemek için avukatların başvuru yapması gerektiğini söylemiş. Avukatlar başvuru yapmış ama sonra böyle bir kaset olmadığı ortaya çıkmış. Hâkim de evet kaset yok demiş ve daha sonra iddiadan düşmüşler. Bunun gibi birkaç örneği anlattı. Gerçekten olanlar ortada.

Ortadoğu’ya abilik hülyası devam ederse başımıza dert alırız

Balkanlarla olan bir gönül bağınız var. 3 yıl farklı ülkelerde yaşadınız. Türkiye’nin komşularla sıfır sorun politikasından değerli yalnızlık konumuna gelmesini gözlemleme fırsatınız oldu mu?

İktidarın yaptığı en başarılı şey algı operasyonu dedim ya. Bu da ona bir örnek. Komşularla sıfır sorunluyken, birtakım hatalar yapıldı ve bu hataların kabul edilmesi gerekirken adamlar değerli yalnızlık diye bir şey attı ortaya. Çıldırmamak elde değil. Yalnızlığın değerlisi mi olur? Katar vardı Ortadoğu’da onunla ilişkiler limonileşmeye başladı. Allah rızası için bir tane müttefik ülke gösterin. Ama onlara göre bizi kıskanıyorlar, Türkiye’nin güçlenmesini istemiyorlar. Ortadoğu’da Arap baharı döneminde Erdoğan posterleriyle yürüyüş yapılıyordu. Ama bugün gelinen noktaya bakın Türk düşmanlığı başladı. Mesela Libya’da Türk firmaları yasaklı, Türkler tahliye ediliyor. Bütün bölgede aynı şekilde Suriye’de Irak’ta, Mısır’da. Ne oldu?  Ortadoğu coğrafyası sakat bir coğrafya burada izleyeceğiniz politikalarda çok dikkatli olmak zorundasınız. Bugün Türkiye Cumhuriyeti ve İran dışında bölgedeki ülkeler kalemle Sykes Picot anlaşmasıyla sınırları çizilmiş suni ülkeler. Şimdi sen çıkacaksın bu ülkelerin abisi, lideri olacaksın. Yedirmezler ki! Bu hülya devam ederse de başımıza dert alırız.

Allah Hac da nasip etsin…

Bir ay önce beş CHP’li milletvekili ile yaptığınız umre nasıl geçti?

Meclis çatısı altında olduğum diğer milletvekili arkadaşlarla umre yapmak farklı bir tecrübe oldu. İhsan Özkes beni de davetti. Annemle gidecektim zaten, bu plan olunca hep beraber gittik. Tarifsiz bir duygu. Allah gitmeyen ve isteyen herkese nasip etsin. Anlatılacak, konuşulacak bir şey değil. Yaşanarak tecrübe edilecek bir şey. Allah en kısa zamanda hacca gitmeyi de nasip eder inşallah.

Umrede çekilmiş fotoğrafları paylaşarak dini kullandığınızı düşünenler olduysa…

Ben zaten böyle fotoğraflar çekip paylaşan biri değilim.  Bulunduğum fotoğraf kareleri de o anı ölümsüzleştirmek hatıra olsun diye çekilmiş fotoğraflar. Deniz kenarında, piknikte, eğlencede çekilmiş bir fotoğraf gibi bakılabilir.  Nerede ya da hangi anı olduğu önemli değil. İnanın böyle bakanlar kötü düşünceli insanlardır.

Ailem siyaset atılmamı istememişti

Babanızın siyasetinizle ilgili tavsiyeleri, eleştirileri oluyor mu?

ANAP’tan siyasete atılırken, ailem çok da girmemi istemedi. Yaşanan acı darbe tecrübeleriyle beraber, aynı aileden insanların sağ sol yüzünden birbirini katletmesinden dolayı siyasete girmemi istemediler. Ama hep de şu söylendi Türkiye’de. Neden iyi yetişmiş insanlar yabancı dil bilen üniversite mezunları toplumun gerçeklerinden uzak olmayan insanlar siyasete girmiyor dendi. Bu sebeple siyasete girmiş olmayı önemsiyorum. Bizim gibi insanlar siyasete girmediği zaman, işsiz güçsüz insanlar siyasete giriyor. Sonra neden siyaset bunların elinde deniyor? İlk başta karşıydılar ama şu an en büyük destekçim ailem. Bugüne kadar onları utandıracak hiçbir şey yapmadım. Doğru bulduğum yolda ilerliyorum. Eğer genç yaşta milletvekili olduysam, televizyon gazeteye çıktığında kamuoyuna faydalı şeyler söylediysem, yaptıysam ne mutlu bana. 15-20 sene vekillik yapıp bir kez televizyona çıkmamış, soru önergesi vermeyenler var. Benden beklenenin çok üzerinde performans göstermeye çalışıyorum.

Belki röportaj vesile olur, kısmetim açılır!

Bu yüzden evliliğe fırsat bulamıyorsunuz sanırım…

Aynen öyle. Bunu özellikle vurgulayalım. Belki röportaj vesile olur kısmetim açılır. ( gülüyor) Annem özellikle çok istiyor. Ama en son anneme şunu söyledim. ‘Siz tabi ki evlenmemi torun sahibi olmak istiyorsunuz. Ama şu an toplumda evlenip, çocuk sahibi olup sonra boşanan bir sürü insan var. Acele evlenip yanlış bir tercih yapmaktansa, doğru tercih için beklemek lazım’ dedim. Bir de bu evlilik kesinlikle nasip işi. Belki benim kısmetim Amerika’da Afrika’da belki çok yakınımda bunu bilemem. Evleneceğin insanı seçme gibi bir durum olduğuna da inanmıyorum. Nasip, kısmet.

Tuğba Kaplan 08.03.2015

ZAMAN

‘Sol iktidardan önce iyi bir muhalefet olmalı’

0

Dev-Genç’in eski liderlerinden Bülent Uluer Türkiye’de Ulusalcı Sol ile diğer solun ayrışma yaşadığını bunun hayırlı bir durum olduğunu söylüyor. Uluer’e göre, Türkiye’de sol iktidardan önce iyi bir muhalefet olmalı.

Bülent Uluer, 1980 öncesinin sosyalist önderlerinden. Dev- Genç yöneticiliği yapan Uluer, uzun yıllar yurtdışında yaşamasının ardından Türkiye’ye döndü. Devrimci Sol’u kuran kadrolardan olan Uluer Türkiye’ye dönmesinin ardından yasal sosyalist partiler içinde yer aldı. Uluer, “Bir solcu; Marks’ı, Engels’i, Lenin’i tabii ki bilecek ama, Gazali’yi, İbn-i Rüşd’ü de bilecek. Eğer bunları bilmiyorsanız, bu toplumda büyük bir kesimle bağlantı kuramazsınız” diyor.

Türkiye’de sol neden bir iktidar alternatifi olamıyor?

Önce sol neden iyi bir muhalefet olamıyor, oradan başlayalım. Sol olarak tarihimizin bütünü itibariyle muhalefet olmayı da beceremedik. Bunun bir toplumsal arka planı var, bir de sol örgütlerin kendi gerçekliği var. Bunların ikisi birleştiği zaman böyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Neden Yunanistan’da, İspanya’da, Fransa’da, Almanya’da sol başarı elde edebiliyor, ya da iyi muhalefet olabiliyor da burada olmuyor. Bu ülkelerin hepsinde cuntalara, faşizme karşı direnme gelenekleri var. Syriza faşizme, cuntaya direnme geleneği olan bir hareket, tesadüfi bir hareket değil. Türkiye’de de 15-16 Haziran işçi direnişi örneği var yakın zamanda. Gezi büyük bir canlanmaydı, Zonguldak kömür işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü var. Lokal de olsa, bizde de önemli direnişler var. Peki, burada niye bir sonuç yok? Türkiye sosyalist hareketi genç bir hareket. 1920’lere indirgenebilir ama o dönemler çok az sayıdaki aydının hareketiydi, kitlesel bir hareket olma özelliğini gösteremedi. Sosyalist hareketin büyüyememesinin en önemli nedeni de Kemalizm ile bağlantısını koparamamış olmasıdır. Kemalizm ile bağlantı kurduğunuz zaman devlet ile bağlantı kurmuş oluyorsunuz. Sosyalistlerin devletle bağının olmaması gerekir. Sosyalistler devletten âri olabildiği müddetçe kendi ideolojilerini hâkim hale getirebilirler, topluma ulaştırırlar. Bizim toplumumuz her ne kadar devlete biat etmiş gibi görünse de, gerçeklik, devletten çok hoşlanmadığıdır. Türkiye’deki siyasetin geleneği ittihatçılıkla başlamıştır. Bunun öncesi de Jön Türkler hareketi ile başlamıştır Meşhur bir laf vardır, ‘Rus edebiyatı Gogol’un paltosundan çıktı’ diye. Türkiye’deki siyaset de ittihatçıların kaputundan çıkmıştır. Bu sadece sol için de geçerli değil, bu sağ için de geçerlidir. İtilafçılar da, İttihatçılar kadar ittihatçıdırlar. Mehmet Akif de ittihatçıdır, Mustafa Suphi de ittihatçıdır.

İttihat ve Terakki’nin en büyük muhalifi Hürriyet ve İtilafçılar da mı ittihatçıdır?

Onların geleneğinde de İttihatçı özelliği vardır. Devlet geleneği vardır. Devlet âli olarak değerlendirilir ve devlete karşı tavır almada tereddüt ederler. Sosyalizm ideolojisi, sınıfın ideolojisidir ve egemenlere karşı en alttakilerin savunulması gerekir. En alttakileri savunduğunuz zaman en tepede organize olmuş devletle bağınızın olmaması gerekir.

Sol’un hala devletle bağı var mı?

Zamanla azalarak devam ediyor. Bugünlere doğru gelirken, gene de bunu devam ettiren, kendine sol diyen örgütler var. Benim prensibim, biri kendisine sol diyorsa, sol’dur. Benim diyeceğim bir şey yok, kendisini öyle görüyor demek ki. Burada, tabii bizim ayırmamız gereken çok önemli şey var. Sol, devrimcilik ve sosyalizm kavramları beraber kullanılıyor, bu doğru değil. Bir insan solcu olabilir, devrimci olabilir ama sosyalist olmayabilir. Ama siz sosyalistseniz solcu ve devrimciliği de içeren bir açıdan bakarsınız bütün sorunlarınıza. Bizim hep CHP ile beraber toplanmamız bir haksızlık. CHP sosyal demokrat bile olmamış bir harekettir. Yani, bizim bir Willy Brandt’ımız, bir Mitterrand’ımız olmadı. Ecevit de buna dahil. Ecevit’in sosyal demokrasi terimini kullanmak istememesinin nedeni, sosyal demokrasinin enternasyonale bağlı olduğunu ve Marksizm kökenli olduğunu bilmesindendir.

Ecevit’in kitleleri peşine taktığı dönemdeki “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganı sol değil miydi?

Toprak ne işleyenin, ne de su kullananın oldu. Böyle bir şey olamadı. Sloganda kaldı. Bir müddet sonra Ecevit, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) döndü, “benim size diyet borcum yok” dedi. Bunları unutmamak gerekiyor. Ecevit sosyal demokrat olduğunu da reddetti. Sosyal demokrasinin dahi olmadığı bir yerde solun gelişebilmesi çok zor. Sosyal demokrasi eğer Türkiye’de güçlü bir hareket olabilse, sol da güçlü bir hareket olabilir. Onlarla birlikte toplanacağımıza onlarla birlikte çıkartılmamız lazım. Ayrı bir kimlik göstermemiz lazım. Bugün sadece AKP karşıtlığı üzerinden CHP ile beraber olmayı ben doğru bulmuyorum. Biz kendi rüştümüzü ispat etmeliyiz.

Türkiye’de solcular CHP ile bağını koparmalı mı diyorsunuz?

Evet. Aynen öyle. Bu düşman olunacağı anlamına gelmez. CHP ile çatışırız anlamına gelmez. Bu CHP ile beraber olmayacağımız anlamına gelir.

CHP’nin dönüşme, sizin tanımladığınız sol değerlerle buluşma imkânı yok mu?

Her partinin dönüşmesi mümkün ama bunun için çok şeyi bırakması gerekiyor. CHP’nin kendi tarihi ile gerçekten yüzleşmesi gerekiyor. Gemiyi sağa yatırarak bunu sağlamanız mümkün değil. Sağ adaylar gösterecekseniz ve oy almayı deneyecekseniz sağa oy verecekler az önce de söylediğim gibi gerçeği varken suretine niye oy versin.

CHP’nin durumu sağa kayma mı? Yoksa, muhafazakâr politikacılara alan açarak kendisine mesafeli duran mütedeyyin kitlelerle barışma adımı mı?

O barışmanın böyle olacağını zannetmiyorum. Sağdaki bir takım insanları bünyenize alarak barışmayı sağlayamazsınız. Barışacaksanız, mütedeyyin insanlar üzerinde kullandığınız kelimelere, toplumla kurduğunuz irtibatta ki dilinize, davranış biçiminize dikkat etmeniz lazım.

Ne yapabilir CHP?

Söylemini değiştirmesi gerekiyor. Kendi içindeki ulusalcı ekibi tasfiye etmesi gerekiyor. Daha toplumsal bir dil kullanması gerekiyor, ilişkiler ağını geliştirmesi gerekiyor. CHP memur, kasaba eşrafı gibi insanlara dayanarak örgütlenmiş bir örgüt. Bu örgütlenme biçimini değiştirmesi gerekiyor, sendikalarla daha yakın olması lazım. Tabii, sendika denilince 80 öncesi gibi sendikalar da kalmadı maalesef.

DİSK’in eski başkanı ve genel sekreteri şu anda CHP’de milletvekili. Bu buluşma değil mi?

Değil. Bu sendikalarla buluşma değil. Sendikalarla buluşma, Yunanistan’da Syriza’nın yaptığı gibi 22 maddelik bir programla olur. CHP’nin böyle bir programı yok. Hâlâ, Dersim’in bir katliam olduğunu kabul etmeyen bir CHP ile karşı karşıyayız. Ermeni sorununda ne diyor, çok tartışılır, Kürt sorununda ne diyor, çok tartışılır. Syriza’nın ilk yaptığı şey, Gümülcine’deki Türklere ana dilde eğitim hakkı tanıması oldu. Burada, anadilde eğitim hakkını CHP tanıyor mu? Tanımıyor. Kürt sorunu söz konusu olduğunda birden bire eski hisleri galeyana geliyor.

CHP için çıkış nerede, kimlik politikalarına mı yönelmeli?

Türkiye’de herkes kimlik politikaları üzerine yoğunlaşmak mecburiyetinde. Ben şunu diyorum; kimliğinin acısını çekmemiş insan, kimlik politikasının ne olduğunu, neden ihtiyaç duyduğunu anlayamaz. Bunu hissetmiyorlar. Hâlâ, “kimlik üzerinden politika yapmayacağız” diyorlar. Hayır, yapmak mecburiyetindesiniz. Bu bir gerçeklik artık. “Cumhuriyeti biz kurduk” söyleminden vazgeçmeleri lazım. Bu Cumhuriyet’i burada yaşayan halklar kurdu.

Türkiye’de kimlik politikaları ile yürümek bir partiyi iktidar alternatifi yapar mı? Daha da ötesi iktidar getirir mi?

Burada iktidar getirir sorusuna itirazım var. İktidar getirmeyebilir ama çok başarılı bir muhalefet olmanız sağlanabilir. Her şeyi iktidar olmak için yaptığınız taktirde yalan söylemek durumunda kalabilirsiniz. Şunu tercih edecek miyiz? ‘İktidara gelmek için her düzenbazlığı yaparız’ diyecek miyiz? Bunu kabul etmemek gerekiyor. Biz iktidara gelmeyebiliriz ama toplumla uzlaşırız. Toplumla kaynaşırız ama bu bizi bu muhalefette tutar. Tutarsa tutar, ama iyi bir muhalefet olursunuz, iyi bir muhalefet olmadan iktidar olunmaz. AKP’nin kökeni Milli Görüş yıllarca muhalefet oldu. Düşük yüzdelerde durdular. Bugünkü başarılarının arkasında yıllardır muhalefette söyledikleri var.

Türkiye’de ciddi kimlik sorunu yaşayan toplulukları CHP ıskaladı mı diyorsunuz?

CHP’nin kulakları bunlara tıkalı ve bunları yok kabul ediyor. Bunları kabul ederse kendi tabanlarının ürkeceğinden çekiniyor. Kendi tabanlarının bu güne kadar gördüğü ana eğilim, böyle bir şeyin olmadığı üzerine.

Eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu CHP’de milletvekili, Milli Görüş Hareketi’nin önemli isimlerinden Mehmet Bekaroğlu CHP’den davet aldı, partili oldu. Bu çabaları nasıl okumak lazım?

Çabalar var, haksızlık etmemek lazım ama bir yere kadar geliyorlar. Bir yere kadar geldikten sonra o söylediklerini tamamen reddeden başka bir yere gidiyorlar. Gelip gelip geri gidiyorlar. Tabanlarından ürküyorlar. Oysa bundan ürkmemek lazım. Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim katliamını kabul etmiyor.

CHP’nin daha soluna bakarsak, sizin de kendinizi içinde tanımladığınız sosyalist sol, kimlik politikaları konusunda ne aşamada?

Bizim de sorunumuz, devletle olan bağımızı tamamen kesmekle problem yaşamamız. Meselâ; arkadaşlarımız hayatlarını verdiler, işkenceler gördüler, devletle hakikaten ciddi çatışmalar yaşadılar. Bunlar gerçek, bunları reddetmemek gerekiyor. Onların hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Buna rağmen bir yere geldiği andan itibaren, Kürt sorunu gibi sorunlara geldiği andan itibaren geriye doğru gidiş oluyor. Genel olarak bakıldığında solun devletle ilişkisi azalıyor. Aslında bir tarafta azalırken bir tarafta da kadim hale geliyor. Yani, bir kesimde devlet daha da katı savunuluyor. Burada ulusalcı solu kastediyorum. Ulusalcı solcular geçmişte söylediklerinden çok daha fanatik şeyler söylemeye başladılar. İlişkimiz de tamamen kopmuş durumda. Türkiye’de sol hareket ilk defa gerçek bölünmeyi yaşıyor. Bu zamana kadar olan bölünmelerde farklılıklar vardı, giderilebilirdi ama bugün yaşanan bölünme, bu ulusalcı sol ile diğer solun ayrımı gerçek bir bölünme ve bu bölünmenin olması lazım.

Hayırlı bir bölünmedir mi diyorsunuz?

Evet hayırlıdır. Bu gerçek bir ayırımdır. Bu gerçek ayırım üzerinden iki taraf da yoluna devam etsin. Birbirimize takoz olmayalım. İkisi de berabermiş gibi yapıp, beraber olmanın bir anlamı yok. Öbür taraf devletle ve onun egemen ideolojisi Kemalizm ile bağını artırdı, diğer tarafsa bu bağını asgariye indirdi, tamamen koptuğunu söylemek zor ama kopma yoluna girdi. Biz bu günlerde bunu yaşıyoruz. Bu hızla da derinleşecek.

Türkiye’de merkez ya da sosyalist solun muhafazakâr kesimleri ikna edemediğine dair yaygın bir kanaat var. Buna katılıyor musunuz?

Türkiye’de sosyalist hareketin Müslümanlık ve din konusunda bilgisi çok az. Bu büyük bir handikap yaratıyor. Bir solcu; Marks’ı, Engels’i, Lenin’i tabii ki bilecek ama, Gazali’yi, İbn-i Rüşd’ü de bilecek. Eğer bunları bilmiyorsanız, ben Kastamonuluyum, Kastamonu’da hiçbir şey anlatamazsınız. Eğer bunlar hakkında yorum yapacak kadar asgari bilgiye sahip değilseniz bizim köydeki kahvelerde konuşsanız kimse sizi dinlemez. Bunları bilmek mecburiyetindesiniz. Bunları bilmediğiniz, ‘bunlardan bana ne’ dediğiniz takdirde, bu toplumda büyük bir kesim ile bağlantı kuramazsınız

Sol’un çıkışı kimlik politikalarında mı yoksa sınıf politikalarında mı?

Kimlik ve sınıfı birbirinden ayırmayalım, kimlik ile de sınıf politikaları ile de beraber yürüme şansımız vardır. Şunu bilmek gerekir ki, toplumda her şey sınıfsal değildir. Siyahların sorunu sınıfsal değildir, kadınların sorunu sınıfsal değildir, cinsel tercihlerini muhtelif şekilde kullananların tercihi sınıfsal değildir. Her şeyi sınıfa indirdiğiniz zaman hakikaten çok daralırsınız. Diğer insanların haklarını da heba edersiniz. Bu toplumda sorunu olan, yaşamını sürdürmekte güçlük çeken herkesin sorununu kendi sorununuz yapmanız gerekiyor. Ancak böyle çoğalabiliriz. Solun, hemen kazanma, iktidar olma iddiasından da vazgeçmesi gerekiyor. Biz topluma bir proje sunalım, toplumun içinde yaşayarak, onlarla beraber proje üretelim. Biz bir proje üretip, ‘bakın, size ne güzel reçete hazırladık, gelin yapalım’ dememeliyiz.

İrfan Bozan 03.03.2015

Al Jazeera 

‘Sol iktidardan önce iyi bir muhalefet olmalı’

0

Dev-Genç’in eski liderlerinden Bülent Uluer Türkiye’de Ulusalcı Sol ile diğer solun ayrışma yaşadığını bunun hayırlı bir durum olduğunu söylüyor. Uluer’e göre, Türkiye’de sol iktidardan önce iyi bir muhalefet olmalı.

Bülent Uluer, 1980 öncesinin sosyalist önderlerinden. Dev- Genç yöneticiliği yapan Uluer, uzun yıllar yurtdışında yaşamasının ardından Türkiye’ye döndü. Devrimci Sol’u kuran kadrolardan olan Uluer Türkiye’ye dönmesinin ardından yasal sosyalist partiler içinde yer aldı. Uluer, “Bir solcu; Marks’ı, Engels’i, Lenin’i tabii ki bilecek ama, Gazali’yi, İbn-i Rüşd’ü de bilecek. Eğer bunları bilmiyorsanız, bu toplumda büyük bir kesimle bağlantı kuramazsınız” diyor.

Türkiye’de sol neden bir iktidar alternatifi olamıyor?

Önce sol neden iyi bir muhalefet olamıyor, oradan başlayalım. Sol olarak tarihimizin bütünü itibariyle muhalefet olmayı da beceremedik. Bunun bir toplumsal arka planı var, bir de sol örgütlerin kendi gerçekliği var. Bunların ikisi birleştiği zaman böyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Neden Yunanistan’da, İspanya’da, Fransa’da, Almanya’da sol başarı elde edebiliyor, ya da iyi muhalefet olabiliyor da burada olmuyor. Bu ülkelerin hepsinde cuntalara, faşizme karşı direnme gelenekleri var. Syriza faşizme, cuntaya direnme geleneği olan bir hareket, tesadüfi bir hareket değil. Türkiye’de de 15-16 Haziran işçi direnişi örneği var yakın zamanda. Gezi büyük bir canlanmaydı, Zonguldak kömür işçilerinin büyük Ankara yürüyüşü var. Lokal de olsa, bizde de önemli direnişler var. Peki, burada niye bir sonuç yok? Türkiye sosyalist hareketi genç bir hareket. 1920’lere indirgenebilir ama o dönemler çok az sayıdaki aydının hareketiydi, kitlesel bir hareket olma özelliğini gösteremedi. Sosyalist hareketin büyüyememesinin en önemli nedeni de Kemalizm ile bağlantısını koparamamış olmasıdır. Kemalizm ile bağlantı kurduğunuz zaman devlet ile bağlantı kurmuş oluyorsunuz. Sosyalistlerin devletle bağının olmaması gerekir. Sosyalistler devletten âri olabildiği müddetçe kendi ideolojilerini hâkim hale getirebilirler, topluma ulaştırırlar. Bizim toplumumuz her ne kadar devlete biat etmiş gibi görünse de, gerçeklik, devletten çok hoşlanmadığıdır. Türkiye’deki siyasetin geleneği ittihatçılıkla başlamıştır. Bunun öncesi de Jön Türkler hareketi ile başlamıştır Meşhur bir laf vardır, ‘Rus edebiyatı Gogol’un paltosundan çıktı’ diye. Türkiye’deki siyaset de ittihatçıların kaputundan çıkmıştır. Bu sadece sol için de geçerli değil, bu sağ için de geçerlidir. İtilafçılar da, İttihatçılar kadar ittihatçıdırlar. Mehmet Akif de ittihatçıdır, Mustafa Suphi de ittihatçıdır.

İttihat ve Terakki’nin en büyük muhalifi Hürriyet ve İtilafçılar da mı ittihatçıdır?

Onların geleneğinde de İttihatçı özelliği vardır. Devlet geleneği vardır. Devlet âli olarak değerlendirilir ve devlete karşı tavır almada tereddüt ederler. Sosyalizm ideolojisi, sınıfın ideolojisidir ve egemenlere karşı en alttakilerin savunulması gerekir. En alttakileri savunduğunuz zaman en tepede organize olmuş devletle bağınızın olmaması gerekir.

Sol’un hala devletle bağı var mı?

Zamanla azalarak devam ediyor. Bugünlere doğru gelirken, gene de bunu devam ettiren, kendine sol diyen örgütler var. Benim prensibim, biri kendisine sol diyorsa, sol’dur. Benim diyeceğim bir şey yok, kendisini öyle görüyor demek ki. Burada, tabii bizim ayırmamız gereken çok önemli şey var. Sol, devrimcilik ve sosyalizm kavramları beraber kullanılıyor, bu doğru değil. Bir insan solcu olabilir, devrimci olabilir ama sosyalist olmayabilir. Ama siz sosyalistseniz solcu ve devrimciliği de içeren bir açıdan bakarsınız bütün sorunlarınıza. Bizim hep CHP ile beraber toplanmamız bir haksızlık. CHP sosyal demokrat bile olmamış bir harekettir. Yani, bizim bir Willy Brandt’ımız, bir Mitterrand’ımız olmadı. Ecevit de buna dahil. Ecevit’in sosyal demokrasi terimini kullanmak istememesinin nedeni, sosyal demokrasinin enternasyonale bağlı olduğunu ve Marksizm kökenli olduğunu bilmesindendir.

Ecevit’in kitleleri peşine taktığı dönemdeki “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganı sol değil miydi?

Toprak ne işleyenin, ne de su kullananın oldu. Böyle bir şey olamadı. Sloganda kaldı. Bir müddet sonra Ecevit, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) döndü, “benim size diyet borcum yok” dedi. Bunları unutmamak gerekiyor. Ecevit sosyal demokrat olduğunu da reddetti. Sosyal demokrasinin dahi olmadığı bir yerde solun gelişebilmesi çok zor. Sosyal demokrasi eğer Türkiye’de güçlü bir hareket olabilse, sol da güçlü bir hareket olabilir. Onlarla birlikte toplanacağımıza onlarla birlikte çıkartılmamız lazım. Ayrı bir kimlik göstermemiz lazım. Bugün sadece AKP karşıtlığı üzerinden CHP ile beraber olmayı ben doğru bulmuyorum. Biz kendi rüştümüzü ispat etmeliyiz.

Türkiye’de solcular CHP ile bağını koparmalı mı diyorsunuz?

Evet. Aynen öyle. Bu düşman olunacağı anlamına gelmez. CHP ile çatışırız anlamına gelmez. Bu CHP ile beraber olmayacağımız anlamına gelir.

CHP’nin dönüşme, sizin tanımladığınız sol değerlerle buluşma imkânı yok mu?

Her partinin dönüşmesi mümkün ama bunun için çok şeyi bırakması gerekiyor. CHP’nin kendi tarihi ile gerçekten yüzleşmesi gerekiyor. Gemiyi sağa yatırarak bunu sağlamanız mümkün değil. Sağ adaylar gösterecekseniz ve oy almayı deneyecekseniz sağa oy verecekler az önce de söylediğim gibi gerçeği varken suretine niye oy versin.

CHP’nin durumu sağa kayma mı? Yoksa, muhafazakâr politikacılara alan açarak kendisine mesafeli duran mütedeyyin kitlelerle barışma adımı mı?

O barışmanın böyle olacağını zannetmiyorum. Sağdaki bir takım insanları bünyenize alarak barışmayı sağlayamazsınız. Barışacaksanız, mütedeyyin insanlar üzerinde kullandığınız kelimelere, toplumla kurduğunuz irtibatta ki dilinize, davranış biçiminize dikkat etmeniz lazım.

Ne yapabilir CHP?

Söylemini değiştirmesi gerekiyor. Kendi içindeki ulusalcı ekibi tasfiye etmesi gerekiyor. Daha toplumsal bir dil kullanması gerekiyor, ilişkiler ağını geliştirmesi gerekiyor. CHP memur, kasaba eşrafı gibi insanlara dayanarak örgütlenmiş bir örgüt. Bu örgütlenme biçimini değiştirmesi gerekiyor, sendikalarla daha yakın olması lazım. Tabii, sendika denilince 80 öncesi gibi sendikalar da kalmadı maalesef.

DİSK’in eski başkanı ve genel sekreteri şu anda CHP’de milletvekili. Bu buluşma değil mi?

Değil. Bu sendikalarla buluşma değil. Sendikalarla buluşma, Yunanistan’da Syriza’nın yaptığı gibi 22 maddelik bir programla olur. CHP’nin böyle bir programı yok. Hâlâ, Dersim’in bir katliam olduğunu kabul etmeyen bir CHP ile karşı karşıyayız. Ermeni sorununda ne diyor, çok tartışılır, Kürt sorununda ne diyor, çok tartışılır. Syriza’nın ilk yaptığı şey, Gümülcine’deki Türklere ana dilde eğitim hakkı tanıması oldu. Burada, anadilde eğitim hakkını CHP tanıyor mu? Tanımıyor. Kürt sorunu söz konusu olduğunda birden bire eski hisleri galeyana geliyor.

CHP için çıkış nerede, kimlik politikalarına mı yönelmeli?

Türkiye’de herkes kimlik politikaları üzerine yoğunlaşmak mecburiyetinde. Ben şunu diyorum; kimliğinin acısını çekmemiş insan, kimlik politikasının ne olduğunu, neden ihtiyaç duyduğunu anlayamaz. Bunu hissetmiyorlar. Hâlâ, “kimlik üzerinden politika yapmayacağız” diyorlar. Hayır, yapmak mecburiyetindesiniz. Bu bir gerçeklik artık. “Cumhuriyeti biz kurduk” söyleminden vazgeçmeleri lazım. Bu Cumhuriyet’i burada yaşayan halklar kurdu.

Türkiye’de kimlik politikaları ile yürümek bir partiyi iktidar alternatifi yapar mı? Daha da ötesi iktidar getirir mi?

Burada iktidar getirir sorusuna itirazım var. İktidar getirmeyebilir ama çok başarılı bir muhalefet olmanız sağlanabilir. Her şeyi iktidar olmak için yaptığınız taktirde yalan söylemek durumunda kalabilirsiniz. Şunu tercih edecek miyiz? ‘İktidara gelmek için her düzenbazlığı yaparız’ diyecek miyiz? Bunu kabul etmemek gerekiyor. Biz iktidara gelmeyebiliriz ama toplumla uzlaşırız. Toplumla kaynaşırız ama bu bizi bu muhalefette tutar. Tutarsa tutar, ama iyi bir muhalefet olursunuz, iyi bir muhalefet olmadan iktidar olunmaz. AKP’nin kökeni Milli Görüş yıllarca muhalefet oldu. Düşük yüzdelerde durdular. Bugünkü başarılarının arkasında yıllardır muhalefette söyledikleri var.

Türkiye’de ciddi kimlik sorunu yaşayan toplulukları CHP ıskaladı mı diyorsunuz?

CHP’nin kulakları bunlara tıkalı ve bunları yok kabul ediyor. Bunları kabul ederse kendi tabanlarının ürkeceğinden çekiniyor. Kendi tabanlarının bu güne kadar gördüğü ana eğilim, böyle bir şeyin olmadığı üzerine.

Eski Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu CHP’de milletvekili, Milli Görüş Hareketi’nin önemli isimlerinden Mehmet Bekaroğlu CHP’den davet aldı, partili oldu. Bu çabaları nasıl okumak lazım?

Çabalar var, haksızlık etmemek lazım ama bir yere kadar geliyorlar. Bir yere kadar geldikten sonra o söylediklerini tamamen reddeden başka bir yere gidiyorlar. Gelip gelip geri gidiyorlar. Tabanlarından ürküyorlar. Oysa bundan ürkmemek lazım. Kemal Kılıçdaroğlu, Dersim katliamını kabul etmiyor.

CHP’nin daha soluna bakarsak, sizin de kendinizi içinde tanımladığınız sosyalist sol, kimlik politikaları konusunda ne aşamada?

Bizim de sorunumuz, devletle olan bağımızı tamamen kesmekle problem yaşamamız. Meselâ; arkadaşlarımız hayatlarını verdiler, işkenceler gördüler, devletle hakikaten ciddi çatışmalar yaşadılar. Bunlar gerçek, bunları reddetmemek gerekiyor. Onların hepsine Allah’tan rahmet diliyorum. Buna rağmen bir yere geldiği andan itibaren, Kürt sorunu gibi sorunlara geldiği andan itibaren geriye doğru gidiş oluyor. Genel olarak bakıldığında solun devletle ilişkisi azalıyor. Aslında bir tarafta azalırken bir tarafta da kadim hale geliyor. Yani, bir kesimde devlet daha da katı savunuluyor. Burada ulusalcı solu kastediyorum. Ulusalcı solcular geçmişte söylediklerinden çok daha fanatik şeyler söylemeye başladılar. İlişkimiz de tamamen kopmuş durumda. Türkiye’de sol hareket ilk defa gerçek bölünmeyi yaşıyor. Bu zamana kadar olan bölünmelerde farklılıklar vardı, giderilebilirdi ama bugün yaşanan bölünme, bu ulusalcı sol ile diğer solun ayrımı gerçek bir bölünme ve bu bölünmenin olması lazım.

Hayırlı bir bölünmedir mi diyorsunuz?

Evet hayırlıdır. Bu gerçek bir ayırımdır. Bu gerçek ayırım üzerinden iki taraf da yoluna devam etsin. Birbirimize takoz olmayalım. İkisi de berabermiş gibi yapıp, beraber olmanın bir anlamı yok. Öbür taraf devletle ve onun egemen ideolojisi Kemalizm ile bağını artırdı, diğer tarafsa bu bağını asgariye indirdi, tamamen koptuğunu söylemek zor ama kopma yoluna girdi. Biz bu günlerde bunu yaşıyoruz. Bu hızla da derinleşecek.

Türkiye’de merkez ya da sosyalist solun muhafazakâr kesimleri ikna edemediğine dair yaygın bir kanaat var. Buna katılıyor musunuz?

Türkiye’de sosyalist hareketin Müslümanlık ve din konusunda bilgisi çok az. Bu büyük bir handikap yaratıyor. Bir solcu; Marks’ı, Engels’i, Lenin’i tabii ki bilecek ama, Gazali’yi, İbn-i Rüşd’ü de bilecek. Eğer bunları bilmiyorsanız, ben Kastamonuluyum, Kastamonu’da hiçbir şey anlatamazsınız. Eğer bunlar hakkında yorum yapacak kadar asgari bilgiye sahip değilseniz bizim köydeki kahvelerde konuşsanız kimse sizi dinlemez. Bunları bilmek mecburiyetindesiniz. Bunları bilmediğiniz, ‘bunlardan bana ne’ dediğiniz takdirde, bu toplumda büyük bir kesim ile bağlantı kuramazsınız

Sol’un çıkışı kimlik politikalarında mı yoksa sınıf politikalarında mı?

Kimlik ve sınıfı birbirinden ayırmayalım, kimlik ile de sınıf politikaları ile de beraber yürüme şansımız vardır. Şunu bilmek gerekir ki, toplumda her şey sınıfsal değildir. Siyahların sorunu sınıfsal değildir, kadınların sorunu sınıfsal değildir, cinsel tercihlerini muhtelif şekilde kullananların tercihi sınıfsal değildir. Her şeyi sınıfa indirdiğiniz zaman hakikaten çok daralırsınız. Diğer insanların haklarını da heba edersiniz. Bu toplumda sorunu olan, yaşamını sürdürmekte güçlük çeken herkesin sorununu kendi sorununuz yapmanız gerekiyor. Ancak böyle çoğalabiliriz. Solun, hemen kazanma, iktidar olma iddiasından da vazgeçmesi gerekiyor. Biz topluma bir proje sunalım, toplumun içinde yaşayarak, onlarla beraber proje üretelim. Biz bir proje üretip, ‘bakın, size ne güzel reçete hazırladık, gelin yapalım’ dememeliyiz.

İrfan Bozan 03.03.2015

Al Jazeera 

Yılmaz Özdil’den Aydınlık Gazetesi’ne Önemli Açıklamalar

0

21 senedir belediyeleri, 13 yıldır ülkeyi yönetiyorlar. TÜSİAD’a karşılar ama bir sanayici yetiştiremediler. En akıllısı kanepe yapıyor hâlâ… Döndüler yine arazi kapatalım, apartman dikelim. Bu dayatmayla dikine sınıflar oluştu. Bunlar doğru okunamadığı için CHP ve MHP değil Perinçek, Bağdat Caddesi’nden oy alıyor’

Yılmaz Özdil’le Taksim’deki Kırmızı Kedi Yayınevi’nde buluştuk. Ergenekon tertibindeki tutuklu yıllara atıfla, tebessümle söylenen ‘geçmiş olsun’un ve kısa bir cezaevi sohbetinin ardından Özdil’in “Bunca senedir ilk defa Aydınlık’la söyleşi yapıyorum”vurgusuyla başladık konuşmaya…

– Böyle gelmiş böyle gitmesin diye yazılan, gün gün yolsuzluk takvimi, başlandı mı bitmeden bırakılmayan, Türkiye siyasi tarihine çok değerli bir armağan “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda”… 17-25 Aralıkta başlayan ve herkesin gözü önünde yaşanan süreci sizden okuyunca daha net anlıyoruz. İsterseniz kitabınızla başlayalım. Kitabın halktaki karşılığı ne oldu?

Birincisi, halktaki karşılığı tiraj ise satışı çok yüksek. Bunun yanı sıra köşemde mail adresi olduğu için kitabı okuyup dönen okurlardan aldığım tepki beklentimizin üstünde… Dolayısıyla memnunuz. Ben bu kitabı doğrusunu istersen, bu günleri yaşamayan ve bu günleri merak eden yeni nesiller için yazdım. Çünkü biz bugün Demokrat Parti zamanında ne oldu diye merak etsek okuyabileceğimiz referans kitap yok. Çünkü ya mağdurlar ya da mağdur edilmişler tarafından yazılmış kitaplar var. Aynı şekilde 12 Eylül’e dair referans kitap bulma konusunda da sıkıntı var, hep taraflı… Bu kitabın içeriği tamamen gazete arşivlerine dayandığı için yarın bir gün AKP’li ya da başka bir partiye gönül vermiş bir ailenin çocuğu merak ettiği zaman “Ne olmuştu” diye gazete arşivlerinde karşılığı olan referans bir kitap olsun istedim. Okurlardan gelen tepkiler de bunun doğru anlaşıldığını gösteriyor.

AKP KARŞITI HERKESE CEMAATÇİ DİYEMEYİZ

– Dikkatimi çeken, “Beraber yürüttüler” demenize ve kitabın girişinde Abdülkadir Selvi’nin Cemaate yönelik yazısına gönderme yaparak; “2004’ten önce kaç valiniz, milletvekiliniz, bakanınız, üniversiteniz vardı? Ticaret hacminiz neydi? Bugün ne oldu?” vurgusuna rağmen kitapta Cemaatin AKP ile yolsuzluklardaki ortaklığı yok?

“Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda” kitabım var. Bundan önceki 12 yılı anlatan. Geçen 12 yıl Gezi Parkı’nda biter. Gezi eylemlerinden itibaren de bu kitap var. Dolayısıyla birbirinin devamıdır. Dikkat edersen Ergenekon, Balyoz davaları var bu kitapta… Hatta imam nikâhı kıymış iki gruptan neticede sıranın AKP’ye geldiğini anlatır örnekleri var. Bana “17-25 Aralık sürecini yürüten polise, savcıya neden ‘cemaatçi’ demedin?” diye soruyorsan… Cemaatçi olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Aydınlık öyle diyor. Mesela yolsuzluk operasyonunu yürüten polisler aynı zamanda Ergenekon, Balyoz operasyonlarını yürüten polisler… Elimizdeki somut bilgi bu… Temel problem ise şu; kimlerin AKP’li olduğunu biliyoruz, kimlerin Cemaatçi olduğunu bilmiyoruz. Balyoz, Ergenekon davalarında AKP karşıtı herkes Ergenekoncuydu. Halbuki hiç biri Ergenekoncu değildi. Şu anda da aynı şekilde yolsuzluklar sürecinde AKP karşıtı herkese ‘Cemaatçi’ deniyor. Biz AKP karşıtı olan herkese yine AKP ağzıyla ‘Cemaatçi diyemeyiz. Ama o soruşturmayı yürüten polisler aynı zamanda Ergenekon, Balyoz soruşturmasını yürüten polislerdir.

HÜKÜMETİN HABERİ OLMADAN OTOMOBİL TEYBİ ÇALINAMAZ

– Bir örgüt değiller mi?

Emniyet ve yargıda şüphesiz Cemaat örgütlenmesi var. O da kitapta var zaten. Benim anlatmaya çalıştığım ve yalnız kaldığım konu şu. Türkiye’de bir otomobil teybi bile çalamazsın hükümetin haberi olmadan… Velev ki, bunların hepsini paralel kabul edelim. Bu kumpasları nasıl yaptılar? TUSKON’a git, hükümetle iş tutmayan bir işadamı yok. Hangisi paralel?

– Daha çok birlikte kotardıkları usulsüz ihaleler ve yıllık birkaç milyar dolar olduğu söylenen sözüm ona ticaret hacminden bahsediliyor. Yani AKP ve Cemaat birlikte ‘yürütmedi’ mi? Kitapta olmadığını düşündüğüm kısım burası.

O zaman sen bir kitap yazacaksın! Bu kitap önyargısız bir şekilde yazıldı. Bir sene sonra belki daha iyi anlaşılır. Bir yarım akıllı imam gidecek ABD’de 200 okul açacak! Buna inanan varsa aramızda hiç konuşmayalım.

VATAN PARTİSİ’YLE SONUÇ DEĞİŞİR

– Kitabın son bölümünde Türkiye’nin türbülansa girdiğini söylüyorsunuz?

Evet. Bu şekilde artık Türkiye yönetilemez. Ama aynı şekilde iktidar da değiştirilemez. Seçim sonrasında da iktidarın değişmeyeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla bu türbülans süreci devam edecek.

– 2015 seçimlerine yönelik öngörünüz bu şekilde mi?

“Bugün seçim olsa” derler ya o anlamda söylüyorum; çok majör değişiklikler olmazsa, devam edeceği görünüyor. Tabii bunu söyleyebilmek için adaylar belli olunca seçimin ne olacağına dair karar verebiliriz. Çünkü bugün ana muhalefet partisi CHP, diğer muhalefet partisi de MHP. Bu iki partinin adayları AKP’nin alacağı oyu belirleyecek. Vatan Partisi’nin oyu ne kadar şu an bilmiyoruz. Ama bir oy ama yüzde 5 oy. CHP bunu kendisine dahil edebilirse başka bir sonuç alırsın. Etmezse başka… Veya CHP kuruluşundaki değerleri temsil eden adayları gösterirse başka sonuç alırsın. Yok monte edilmiş liboş, Kürtçü ve mezhepçi adayları gösterirsen başka sonuç alırsın.

KEŞKE BİR PARTİ DAHA GİRSE MECLİSE

– Meclise beşinci bir partinin girmesi iktidarı değiştirir mi?

CHP ve MHP toplamı da yüzde 45’i bulabilir. Bu şekilde de iktidar değişebilir. Ama keşke bir parti daha girse meclise. Sadece Sözcü, Aydınlık, Ulusal Kanal, Halk TV gibi izlenme oranları ve tirajları toplamın içinde düşük kuruluşlar dışında diğer muhalefet partilerine yer veren bir medya yok. Meclis aritmetiği içinde kelle çoğunluğuyla gensoru veya kanun kabul ettirebilmen mümkün değil. Tek parti iktidarı süre uzadıkça despotlaşmaya başlıyor. Yaşadığımız da bu…

AKP TRİLYONLAR DÖKÜYOR GAZETELERİ CİDDİYE ALINMIYOR

– AKP’nin oyunu yüzde 40’ın altında gösterdiği için araştırma şirketini polis basıyor ve bu önemsiz bir olay olarak gündemin alt sıralarında geçiştiriliyor? Yeni medya düzenini nasıl okumak gerekir?

Bahsettiğim medya bunu önemsiyor ve haber değeri veriyor. 12 Eylül’den sonra medyaya para pompalandı. Çok sayıda medya kuruluşunu yönetebilecek seviyede bizim insanımız yoktu. Bu kadar gazeteyi satmayı beceremediği için promosyon dönemine girildi. ‘Hangisi daha iyi haber veriyor’ yerine ‘hangisi daha iyi tencere veriyor’u arama tercih edildi. Sonra internet teknolojisi devreye girdi ve gazeteler haberle yarışamaz hale geldi. Bu sefer ne oldu. ‘Biz bir yazar tirajı yaratalım’ dediler. Bir Atatürkçü, bir liboş, bir gerizekalı böyle bir yazar formatı oluşturdular. Toplumdaki arabesk ruhu yakalayan bir unsurdu. Her telden çalan arabesk topluma iyi geldi. Gazeteciliği öldürdü ama egoları büyüttü. Bir vatandaşın ‘Memur olayım, devlete kapağı atayım’ demesi gibi ‘Aydın Doğan’a kapağı atayım’ diyeceğine ‘Adam gibi gazetecilik yapayım’ denseydi bunlar başımıza gelmezdi. Sadece kendi doğrusunu kabul eden veya versen hava durumu yazamayacak tipler, hayatı boyunca bir habere gitmemiş tipler yazar oldu. Türkiye’deki yazarların yüzde 95’i hayatı boyunca gazetecilik, muhabirlik yapmamıştır. Çeşitli holding ve çıkar çevrelerinin tetikçileri sekreter ve lüks arabalarla gezerken, gerçekten gazetecilik yapan arkadaşlar Akbil’le evine gitmeye çalışıyor. AKP trilyonlar döküyor ama gazeteleri satmıyor. Televizyonları izlenmiyor. Gazeteleri ciddiye alınmıyor.

BARAJDAN EN ÇOK CHP FAYDALANIYOR

Bir İzmir çocuğu olarak daha rahat gözlemliyorum. CHP’ye oy verenlerin ne kadarı CHP’li önemli bir araştırma konusudur. Mesela Aydın… Demokrat Parti’nin kalesi, CHP’li oldu. İnsanlar AKP olmasın diye oy veriyor. Barajdan en çok AKP değil CHP ve MHP faydalanıyor.

AKP, 13 milyon kişiye doğrudan para veriyor. Televizyon sokakta soruyor “12 Eylül ne zaman oldu?” Adam “Haziran” diyor. 12 Eylül’ün haziranda olduğunu söyleyen bir kitleyle karşı karşıyayız. Kaba bir hesapla AKP seçime girmese 35 oy alıyor. Herkes hesabını buna göre yapmalı.

ORAYA BAKARSAN İKTİDARSIN

– Bu tablodan çıkış yolu yok mu?

Önce kendi hücre evlerimizden çıkmalıyız. Doğu Perinçek’in mücadelesini çok saygıdeğer buluyorum. TGB’yi çok seviyorum. Böyle bir hareketten, böyle yürekli gençlerin çıkması hepimizi çok mutlu ediyor. Bodrum Mumcular’da Vatan Partisi teşkilatının açılışını gördüm gazeteden. Ben de o sıra Bodrum’daydım. Gittim. Kahvede öyle bir heyecan var, aklın durur. Bağdat Caddesi Vatan Partili olmuş… Oraya bakarsan iktidarsın… Yine Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin 3 devrim yasasıyla ilgili toplantısında salonu gör, CHP yüzde 55 alır… Asıl soru, her yer böyle mi?

HDP SOLU TEMSİL ETMİYOR

– Dolmabahçe’deki son açıklama… CHP de desteğini açıkladı. Hatta “İki taraf silah bırakırsa memnun oluruz” diye tuhaf bir açıklama yaptı. Türkiye’de sol, AKP-PKK ortaklığını seçimler açısından nasıl okumalı? HDP sol oylara talip olduğunu sıklıkla vurguluyor.

Bir kere HDP solu temsil etmiyor. PKK partisi ve etnik siyaset yapıyor. Kastettikleri Kürt de AKP, CHP veya Vatan Partili Kürt değil. Sadece PKK çizgisindekilerin partisi. Esas üzerinde durulması gereken konu, muhtemelen mayıs ayında Musul’a yapılacak operasyon… PKK, Kuzey Irak’taki personelini bu operasyona kaydıracak. Yani bu yaz istese de Türkiye’de eylem yapacak gücü ve koşulları yok. Dolmabahçe’de AKP bu gerçeğin üzerine biz çatışmayı durdurduk diye siyasi oy devşirmenin planını yapıyor. HDP ‘Biz ABD ile IŞİD’e karşı savaşacağız’ diyemediğinden ‘barış’ propagandası yapıyor.

VATAN PARTİSİ ÇEKİM ALANI OLABİLİR

21 senedir belediyeleri, 13 senedir ülkeyi yönetiyorlar ve tüm bu yıllarda TÜSİAD’a karşı olmalarına rağmen bir sanayici bile yetiştiremediler. En akıllısı kanepe yapıyor hâlâ… Döndüler yine arazi kapatalım, apartman dikelim. Başka bir şeye kafaları çalışmadı. Çünkü toplumsal karşılığı yok. Bu dayatma yüzünden belki de tarihte ilk kez dikine sınıflar oluştu. Bütün işçilerin aynı sınıftan olduğu varsayılır. Ya da işverenler aynı gruptandır. Ama Türkiye’de bugün bakıyorsun DİSK başkanıyla TÜSİAD başkanı aynı şeyleri söylüyor. Gezi’de kaybettiğimiz çocuklardan biri Mehmet Ayvalıtaş, garson. Ali İsmail’in babası inşaatlarda çalışarak çocuğunu okutuyor. Tekstil atölyelerinden atılmış insanların çocuklarıyla Cem Boyner’in kızı aynı direnişin içinde yer aldı. Bu bahsettiğim dikine sınıflar… Bunlar doğru okunamadığı için CHP ve MHP oy alamıyor. Ama Doğu Perinçek Bağdat Caddesi’nden oy alıyor. Yine bunu anlatabilen kitaplar ve köşe yazıları toplumda karşılık buluyor. Vatan Partisi bir çekim alanı olabilir. Ben şunu görüyorum; baraj olmasa Vatan Partisi’nin alacağı oyu kimse tahmin edemez.

AYAKKABI KUTUSUNDA KİTAP SERVİSİ

Söyleşiye devam ederken Kırmızı Kedi Yayınevi’nin sahibi Haluk Hepkon elinde bir kutuyla odaya girdi ve “Bunu size matbaadan gönderdiler” diyerek içinde Yılmaz Özdil’in kitabı ve dolarlar olan bir ayakkabı kutusunu sehpanın üzerine bıraktı. Önce ne olduğunu anlayamadık. Sonra gülmeye başladık. Matbaa çalışanları Yılmaz Özdil’e güzel bir gönderme yapmıştı.

Deniz Yıldırım 09.03.2015

Fotoğraf: Doğan Kemancı

AYDINLIK