Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 72

Yaşar Kemal ve röportaj

Van depreminden döndükten ve üç gün kaldığımız Bayram Oteli ayrılığımızın birinci haftasında yıkıldıktan, lobide tanıştığımız gazeteci arkadaşlarımız enkazın altında kaldıktan bir süre sonraydı. Yaşar Kemal‘in Röportaj Yazarlığında 60 Yıl kitabı geçti elime. Birkaç kez okudum. Hasankale Yerle Bir bahsini her okuyuşumda, “Vay benim emeklerim” dediğimi hatırlıyorum.
Usta kalemlerin elinde röportaj, edebiyat ile gazeteciliği harmanlıyor. Gerçeklik sihir kazanıyor. Yaşar Kemal muharrir gazeteci tipinin en velud ve başarılı örneklerinden biri. Modern röportajcılığın Türkiye’deki kurucu babası ve aradan geçen 64 yıla rağmen aşılamamış bir zirvesi.
Bilmediği, derinlemesine araştırmadığı, tecrübe etmediği hiçbir konuda yazmamış.Üstünkörü bir bilgiyle, yarım yamalak duyumlarla haber yapmamış. Üç beş kişiden görüş alıp ‘dosya’ hazırlamamış. Yaşamış. Kaçakçılar arasında 25 gün, yanan ormanlarda 50 gün geçirmiş.
Üstünkörü bir merakla fikir yürütmemiş, emin olmadığı hiçbir bilgiyi kamuoyuyla paylaşmamış.

Okumak önemli
Günümüzün, bir sanatçıyla görüşmeye gittiklerinde söze “Bize kendinizden söz eder misiniz” ya da “Kitabınız ne hakkında” diyerek başlayan ve soru-cevapları alt alta yığan söyleşi katipleri onun Sait Faikle Görüşme röportajını mutlaka okusunlar. Mekan ve kent yazarlarına da Yaşar Kemal’in Sahaflar Çarşısı röportajını okumalarını öneriyorum.
Ölümünden tam iki yıl önce Sabah gazetesinden Damla Kayayerli‘ye verdiği mülakatta bakın ne demiş:
Bize insan yaşamının ve doğanın gerçeğini en güzel veren bir daldır röportaj. Röportaj bir sanat, bir edebiyat türü, bir yaratma eylemidir. En az romanlarım kadar röportajlarıma emek verdim.”
İyi bir röportajcı olmanın sırrını açıklamış:
“Hayatımda yazdığım en iyi röportajım Yanan Ormanlarda Elli Gün. O röportajı yazmak için İstanbul Üniversitesi’ndeki Orman Fakültesi’ne gittim; aylarca adam gibi çalıştım; ne kadar kitap varsa okudum.
Ve yakınmış:
Eskiden olduğu gibi çalışmıyor gazeteciler, okumuyorlar da.”
Mesleğimiz baş döndürücü bir başkalaşım içindeyken ‘hikaye‘nin yeniden önem kazanmasına ve gazeteciliğin ‘insanileşmesine‘ bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Yaşar Kemal’in bedeni bugün toprağa sırlanacak. Hepimizin başı sağ olsun. Onun röportajcılığı yetişen ve çalışan gazetecilere örnek olsun.

 

İbrahim Altay 

SABAH

‘Toprak Yaşamdır, Hayatın Kaynağıdır’

Adapazarı TEMA Gönüllü Temsilciliğine Ocak 2015’te seçilen Ünsal Yürek çalışmalara hızlı başladı. Doğayla sürekli içiçe olmaya çalışan Yürek ile doğa üzerine, TEMA Gönüllü Temsilciliği ve yapacakları projeler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Ünsal Yürek kimdir?

Ünsal YÜREK 1979 İstanbul doğumlu, bir çocuk babası, çocuklara yaşanabilir bir dünya bırakmaya çalışan, doğa aşığı bir mühendistir.

-Ne kadar zamandır TEMA içerisinde çalışmalar yapıyorsunuz?

Ocak 2015 tarihinden itibaren TEMA Adapazarı Gönüllü Temsilcisi olarak çalışmaya başladım.

Adapazarı’nda TEMA olarak ne tür çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz? Yaptığınız projeler hakkında bilgi alabilir miyiz?

Adapazarı’nda kısa bir sürede birkaç faaliyet gerçekleştirme fırsatımız oldu. Bir özel okul ile fidan dikimi faaliyetinde bulunduk. Bisiklet Sevenler Derneği Sakarya temsilciliği ile bisiklet turlarına katılarak TEMA Vakfını temsil ettik. Sakarya’nın en yüksek zirvesinde TEMA Vakfının bayrağını dalgalandırdık.

-Sizce toprak, doğa nedir? Size ne ifade ediyor?

Toprak yaşamdır, hayatın kaynağıdır, geldiğimiz ve gideceğimiz yerdir. Doğa bütün insanların beraber yaşamaları için bizi yaratanın oluşturduğu, bizimde her geçen gün bozmaya çalıştığımız eşsiz düzendir.

-Sizce yeşile, doğaya karşı en büyük tehdit nedir?

Her şeyden önce insan en büyük tehdittir. Siz bir hayvanın ormanı kirlettiğini gördünüz mü? Son 100 yılda endüstri uygarlığının doğaya verdiği tahrip bugüne kadar yaşamış tüm uygarlıkların verdiği zararın toplamından daha fazla. Bilinçsiz kaynak tüketimi dünyanın dengesini bozmaya, küresel ısınmaya çanak tutmaya devam etmekte.

-Takip ettiğimiz kadarıyla okullarla da ortak çalışmalar yapıyorsunuz.

Toplumun tüm kesimleri ile öncelikle Sakarya’mızın daha sonrada vatanımız için, beraber çalışmaya hazırız. Bu çerçevede en büyük destekçimiz Sakarya Üniversitesi Genç Tema topluluğu olmaktadır. Aynı zamanda Sakarya’da faaliyet gösteren Sivil Toplum Kuruluşlarından ve kulüplerden de destek alıyoruz.

-TEMA’nın da içinde bulunduğu ADIM ADIM projesi hakkında bilgi alabilir miyiz?

TEMA Vakfı’nın “Dünyayı Kurtaran Adım” projesi için ilk yardımseverlik koşusu 17 Kasım’da yapılan 35. Vodafone İstanbul Maratonu’nda gerçekleşti. TEMA Vakfı’nı destekleyen ADIM ADIM koşucuları 17 Kasım’da gerçekleşen 35. Vodafone İstanbul Maratonu’nda “Dünyayı Kurtaran Adım Projesi” için koşarak ya da yürüyerek çevrelerinden bağış topladılar.

“Dünyayı Kurtaran Adım” projesi ise; doğa ve çevre problemlerinin tespit ve çözümünde en önemli unsur olan yerel farkındalığın ve gençlerin mücadele kapasitesinin geliştirilmesini amaçlıyor. Proje kapsamında Türkiye’nin 50 ilindeki 100 üniversite öğrencisi kapsamlı bir çevre eğitimi ve liderlik programına alınacak. Programa katılan gençlerin, programda edindikleri bilgi ve becerileri, üniversitelerinde oluşturacakları 50 kişilik bir grup üniversite öğrencisine aktarması ve yereldeki bir doğa sorununu seçip bu soruna çözüm olacak eylem planı ve/veya proje üretmeleri hedefleniyor. Böylelikle gençlerin doğanın korunması ve geleceği konularında söz sahibi olmaları, çözümlerinde aktif katılımcı olmaları amaçlanıyor.

Projenin en önemli çıktısı 2600 üniversiteli gencin çevre sorunları hakkında farkındalık kazanarak, bu sorunlarla mücadele yöntemleri ve yerel işbirlikleri konusunda eğitilmesi olacak.

-Minik TEMA, Yavru TEMA hakkında bilgi alabilir miyiz? Siz bu grupları oluşturmak için nasıl çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz?

Erken çocukluk dönemi insan gelişiminin en hızlı olduğu dönemdir ve çocukların bu dönemdeki deneyimleri, ömür boyu sahip olacakları yaklaşımları, değer yargılarını, davranışları, alışkanlıkları, becerileri ve kimliği belirler. Dolayısıyla hayatın ilk yılları, çocuklara doğa sevgisi kazandırmak ve sürdürülebilirliğe yönelik doğru tutum ve davranışlarını beslemek için iyi bir fırsattır. Bu fırsattan yola çıkılarak geliştirilen Minik TEMA, Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteğiyle 2010 yılından bu yana uygulanan Türkiye’nin en kapsamlı toprak odaklı erken çocukluk çevre eğitimi programıdır.

Yavru TEMA, TEMA Vakfı’nın 1996 yılından beri uyguladığı, 2013-2014 Eğitim Öğretim yılı itibariyle yenilenerek geliştirilen ortaokul öğrencilerine yönelik çevre eğitimi programıdır. Ortaokul öğrencilerinin ekolojik okuryazar olmalarını desteklemektir. MEB – TEMA Vakfı arasında imzalanan işbirliği anlaşmasıyla yürütülen Yavru TEMA Doğa Eğitim Programıyla çocuklarımızın, bütün yaşam biçimlerine empati geliştiren, sürdürülebilirliği bir yaşam ilkesi olarak benimsemiş, doğaya bir bütün olarak bakabilen ve davranışlarının doğaya olan etkilerinin farkında bireyler olmalarına katkıda bulunmaktır.

Adapazarı TEMA olarak okullarda çalışmalarımıza bir sonraki dönemde ağırlık vermek istiyorum. Gerekli bazı eğitimlerin alınması ve öğretmen arkadaşlarımızın desteğine ihtiyacımız var. Yapılanma ve eğitimler tamamlandıktan sonra yeni okullarda çalışmalarımıza başlayacağız.

-Son olarak eklemek istediklerinizi alalım..

Türkiye ÇÖL olmasın. Kim olursak olalım, yaşadığımız çevreyi korumak için hiçbir şey yapmayıp, her şeyi başkalarından beklersek, güzelim vatanımız yaşamaz hale gelecek. Hiçbir şey için geç değildir, zararın neresinden dönülürse kardır, evimizde geri dönüşüme destek olarak, suyumuzu tasarruf ederek, kullandığımız elektriğe dikkat ederek bile hem bütçenize hem de ülkemize yardım edebilirsiniz.

Röportaj: Ercan KÜÇÜK

twitter.com/ercandenizkucuk

‘Toprak Yaşamdır, Hayatın Kaynağıdır’

Adapazarı TEMA Gönüllü Temsilciliğine Ocak 2015’te seçilen Ünsal Yürek çalışmalara hızlı başladı. Doğayla sürekli içiçe olmaya çalışan Yürek ile doğa üzerine, TEMA Gönüllü Temsilciliği ve yapacakları projeler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

-Ünsal Yürek kimdir?

Ünsal YÜREK 1979 İstanbul doğumlu, bir çocuk babası, çocuklara yaşanabilir bir dünya bırakmaya çalışan, doğa aşığı bir mühendistir.

-Ne kadar zamandır TEMA içerisinde çalışmalar yapıyorsunuz?

Ocak 2015 tarihinden itibaren TEMA Adapazarı Gönüllü Temsilcisi olarak çalışmaya başladım.

Adapazarı’nda TEMA olarak ne tür çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz? Yaptığınız projeler hakkında bilgi alabilir miyiz?

Adapazarı’nda kısa bir sürede birkaç faaliyet gerçekleştirme fırsatımız oldu. Bir özel okul ile fidan dikimi faaliyetinde bulunduk. Bisiklet Sevenler Derneği Sakarya temsilciliği ile bisiklet turlarına katılarak TEMA Vakfını temsil ettik. Sakarya’nın en yüksek zirvesinde TEMA Vakfının bayrağını dalgalandırdık.

-Sizce toprak, doğa nedir? Size ne ifade ediyor?

Toprak yaşamdır, hayatın kaynağıdır, geldiğimiz ve gideceğimiz yerdir. Doğa bütün insanların beraber yaşamaları için bizi yaratanın oluşturduğu, bizimde her geçen gün bozmaya çalıştığımız eşsiz düzendir.

-Sizce yeşile, doğaya karşı en büyük tehdit nedir?

Her şeyden önce insan en büyük tehdittir. Siz bir hayvanın ormanı kirlettiğini gördünüz mü? Son 100 yılda endüstri uygarlığının doğaya verdiği tahrip bugüne kadar yaşamış tüm uygarlıkların verdiği zararın toplamından daha fazla. Bilinçsiz kaynak tüketimi dünyanın dengesini bozmaya, küresel ısınmaya çanak tutmaya devam etmekte.

-Takip ettiğimiz kadarıyla okullarla da ortak çalışmalar yapıyorsunuz.

Toplumun tüm kesimleri ile öncelikle Sakarya’mızın daha sonrada vatanımız için, beraber çalışmaya hazırız. Bu çerçevede en büyük destekçimiz Sakarya Üniversitesi Genç Tema topluluğu olmaktadır. Aynı zamanda Sakarya’da faaliyet gösteren Sivil Toplum Kuruluşlarından ve kulüplerden de destek alıyoruz.

-TEMA’nın da içinde bulunduğu ADIM ADIM projesi hakkında bilgi alabilir miyiz?

TEMA Vakfı’nın “Dünyayı Kurtaran Adım” projesi için ilk yardımseverlik koşusu 17 Kasım’da yapılan 35. Vodafone İstanbul Maratonu’nda gerçekleşti. TEMA Vakfı’nı destekleyen ADIM ADIM koşucuları 17 Kasım’da gerçekleşen 35. Vodafone İstanbul Maratonu’nda “Dünyayı Kurtaran Adım Projesi” için koşarak ya da yürüyerek çevrelerinden bağış topladılar.

“Dünyayı Kurtaran Adım” projesi ise; doğa ve çevre problemlerinin tespit ve çözümünde en önemli unsur olan yerel farkındalığın ve gençlerin mücadele kapasitesinin geliştirilmesini amaçlıyor. Proje kapsamında Türkiye’nin 50 ilindeki 100 üniversite öğrencisi kapsamlı bir çevre eğitimi ve liderlik programına alınacak. Programa katılan gençlerin, programda edindikleri bilgi ve becerileri, üniversitelerinde oluşturacakları 50 kişilik bir grup üniversite öğrencisine aktarması ve yereldeki bir doğa sorununu seçip bu soruna çözüm olacak eylem planı ve/veya proje üretmeleri hedefleniyor. Böylelikle gençlerin doğanın korunması ve geleceği konularında söz sahibi olmaları, çözümlerinde aktif katılımcı olmaları amaçlanıyor.

Projenin en önemli çıktısı 2600 üniversiteli gencin çevre sorunları hakkında farkındalık kazanarak, bu sorunlarla mücadele yöntemleri ve yerel işbirlikleri konusunda eğitilmesi olacak.

-Minik TEMA, Yavru TEMA hakkında bilgi alabilir miyiz? Siz bu grupları oluşturmak için nasıl çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz?

Erken çocukluk dönemi insan gelişiminin en hızlı olduğu dönemdir ve çocukların bu dönemdeki deneyimleri, ömür boyu sahip olacakları yaklaşımları, değer yargılarını, davranışları, alışkanlıkları, becerileri ve kimliği belirler. Dolayısıyla hayatın ilk yılları, çocuklara doğa sevgisi kazandırmak ve sürdürülebilirliğe yönelik doğru tutum ve davranışlarını beslemek için iyi bir fırsattır. Bu fırsattan yola çıkılarak geliştirilen Minik TEMA, Milli Eğitim Bakanlığı’nın desteğiyle 2010 yılından bu yana uygulanan Türkiye’nin en kapsamlı toprak odaklı erken çocukluk çevre eğitimi programıdır.

Yavru TEMA, TEMA Vakfı’nın 1996 yılından beri uyguladığı, 2013-2014 Eğitim Öğretim yılı itibariyle yenilenerek geliştirilen ortaokul öğrencilerine yönelik çevre eğitimi programıdır. Ortaokul öğrencilerinin ekolojik okuryazar olmalarını desteklemektir. MEB – TEMA Vakfı arasında imzalanan işbirliği anlaşmasıyla yürütülen Yavru TEMA Doğa Eğitim Programıyla çocuklarımızın, bütün yaşam biçimlerine empati geliştiren, sürdürülebilirliği bir yaşam ilkesi olarak benimsemiş, doğaya bir bütün olarak bakabilen ve davranışlarının doğaya olan etkilerinin farkında bireyler olmalarına katkıda bulunmaktır.

Adapazarı TEMA olarak okullarda çalışmalarımıza bir sonraki dönemde ağırlık vermek istiyorum. Gerekli bazı eğitimlerin alınması ve öğretmen arkadaşlarımızın desteğine ihtiyacımız var. Yapılanma ve eğitimler tamamlandıktan sonra yeni okullarda çalışmalarımıza başlayacağız.

-Son olarak eklemek istediklerinizi alalım..

Türkiye ÇÖL olmasın. Kim olursak olalım, yaşadığımız çevreyi korumak için hiçbir şey yapmayıp, her şeyi başkalarından beklersek, güzelim vatanımız yaşamaz hale gelecek. Hiçbir şey için geç değildir, zararın neresinden dönülürse kardır, evimizde geri dönüşüme destek olarak, suyumuzu tasarruf ederek, kullandığımız elektriğe dikkat ederek bile hem bütçenize hem de ülkemize yardım edebilirsiniz.

Röportaj: Ercan KÜÇÜK

twitter.com/ercandenizkucuk

Müslüm Gürses Röportajı (2001)

Krizden dolayı her şeyin arabesk lehine işlediğini söyleyen Müslüm Gürses “İçki içmem, içeni severim” diyor. Müslüm Baba’nın son albümü ‘Dünya Yalan’ Universal Müzik’ten piyasaya çıktı

Müslüm Baba’yı nasıl bilirsiniz? Tek kelimeyle “ağır” dersiniz herhalde… Biz de ağır zannediyorduk. Ta ki röportaja gidene kadar. Fotoğraflara alıcı gözle bakar mısınız lütfen? Bu adam çok komik. Soruları cevaplarken hem kendi eğlendi, hem bizi eğlendirdi. Sağolsun sürekli “güzel kardeşim” dedi de keyfimiz yerine geldi.

* “Dünya Yalan” kaçıncı albüm?

Hatırladığım kadarıyla 20.

* Dünya yalan mı?

Her ne kadar buradakiler gerçek gibi gözükse de dünya yalan tabii. Doğru olan öbür dünya. Burası bir imtihan yeri.

* Nilüfer’in sözlerini yazdığı “Olmadı Yar”ı söylemeniz “tarzını yumuşattı” diye yorumlanıyor. Yumuşadınız mı?

Yumuşadık diye bir şey söz konusu olamaz. Buradaki hadise sözlerini değerli sanatçı arkadaşımız Nilüfer’in yazması, bestesini de değerli arkadaşımız Yunanlı Nikos Kavelas’ın yapması. Ama şarkının sözleri çok güzel… “Son pişmanlık neye yarar/ Her şeyin sebebi var/ Olmadı yar…”

* Sizin ‘ağır’ bir imajınız var. Size ‘Müslüm Baba’ diyorlar… Ama geçen yılki klibiniz bizi şaşırttı. Sarışın bir güzel ile dans ediyordunuz…

Yani Müslüm Gürses, ‘Müslüm Baba’ olunca duyguları yok mu kabul ediliyor?

* Yok, öyle değil…

Orada yönetmen öyle bir mizansen çizdi. Böyle bir şey yapabilir miyiz dedi. Ben de baktım sakil bir durum yok. Tabii dedim, neden olmasın. Nahoş bir hadise yoktu. Gayet de güzel oldu.

BÜNYEYE MONTE

* Sizce hayatın anlamı nedir?

Hayatın anlamı insanın insanlığına insanca eğilmesidir. Diyorum.

* Neden size en başından beri “abi” değil de hep “baba” dediler?

Vallahi güzel kardeşim bu milletin, dinleyicilerimizin kendi takdiri… Kimisine abi kimisine bacı diyorlar. Bu halk da bize baba lakabını taktı. Demek ki bize kendilerini o derece yakın bulmuşlar. Biz öyle söyleyin demedik. Onlar dedi. Biz de aldık kendi bünyemize monte ettik, memnunuz.

* Şarkı söylerken uçuyor musunuz?

Ben şarkıyı gerçekten çok yoğun yaşıyorum. Bazıları bu sebepten yanlış değerlendirmeler yaptı. İçiyor falan dediler. Oysa bunun aslı böyle değil. Ben şarkıları yaşarım.

* Şarkı söylemek hayatınızın ne kadarını kaplıyor?

Müzik bizim hayatımızın çok önemli bir bölümünü kapsıyor dersek yalan söylememiş oluruz. Nedir müzik? Ruhun gıdası. Gökten inen bir melektir yani… Başka türlü olmak da doğruluk getirmez.

* Hayran kitlenizle iletişim halinde misiniz?

Zamanımız müsaade ettiği ölçüde telefon ve mektup ile diyalog kuruyoruz. Mümkün mertebe…

* Hiç iki sevgiliyi kavuşturdunuz mu?

Bir kere yapmıştım. Bir gün havalimanında bir kadın yanıma gelip “Sen bizim evimizin yağı tuzusun” demişti. O ifadeyi hiç unutamam. O kendi bünyesinde öyle duymuş. Allah selamet versin.

POSTUM VAR DOSTUM YOK

* Bugün bir konseriniz olsa geçmişteki gibi kanlı olur mu?

Geçmişte böyle sağlıksız davranışlar içine girenler oldu. Ama Anadolu turnemizde bizi çiçeklerle, alkışlarla karşıladılar. Öyle nahoş bir hadise görmedik, olmadı. Böyle de devam edecektir. Zaten müzikte böyle şeyler olmaz ki. Müzik sevgi demek.

* Sizce dost nedir?

Bence dost güvendir, kuvvettir.

* Dostunuz var mı?

Postum var ama dostum yok. Var var ama bir elin parmakları kadar var. İnsan yok ki güzel kardeşim. İnsan kisvesine bürünmüş insan müsvetteleri çoğunlukta… Ama buna da şükür.

* Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Durumumuz iyi değil. Ama iktidar sağlanacaktır. Refaha kavuşacağız.

* Refah’çı mısınız?

Refah Partisiyle uzaktan yakından bir alakam olamaz. Gerçek manasında ifade etmek istedim. Çünkü Türk milleti güzelliğe layık. Olur böyle…

* Güvendiğiniz politikacı?

Politika yalan demek istemiyorum. Ama politika bir hizmettir. Politika halka hizmettir. Halka hizmet hakka hizmettir. Maalesef birçok siyaset adamı bunları öğrenmiyor. Öğrenmiyor güzel kardeşim. Ama bu ülkeyi düzeltecek beyinler çıkacaktır.

* Mutlu musunuz?

Pek de mutlu olduğumuz söylenemez, ama bu memleket bizim. Mutluluğu yakalayacağız.

* Kriz ortamı arabesk müziği tekrar popüler mi kılacak?

Biz krize rağmen kasetimizi çıkarttık. İbre bizden yana… Hal ve gidiş lehimize.

Maço değil laço

* Aşka inanıyor musunuz?

Gördüğümüz her şey aşkın bir eseri… Aşk olmasa dünya soldan sağa dönmez. Hiçbir canlı hareket etmez. Aşk bir güneştir. Aşk sönmeyen ateştir diyelim.

* Muhterem Hanım’la kaç yıl oldu?

Aşağı yukarı 19 yıl.

* 19 yılı aynı kadınla geçirmenin sırrı nedir?

Bunun sırrı… İşin içine sevgiyi, saygıyı, tutkuyu, güveni koyacaksın. Bunları yakaladın mı zannediyorum aşk kaybolmaz.

* Kıskanıyor musunuz birbirinizi?

Seven insan kıskanır, niye kıskanmasın? Dişisini kıskanmayan domuzdur.

* Maçoluk nedir?

Maçoluk terör havası estiren, vuran kıran…

* İyi bir şey mi?

Aslında değil. Laço olmak iyidir. Laço iyi demek. İyi olmak iyidir.

* Delikanlı insan iyi midir?

Delikanlı insan insanlığa hürmet eden, seven sayan insandır. İşte o iyidir.

HER ŞEYE RAĞMEN SU

* Bir gününüz nasıl geçiyor?

Çok enteresan bir şey yapmıyorum. Evcil bir insanım. Gece hayatından hazzetmem. Senelerce gecelerde zamanımızı çürütmüşüz. Dinlerim, söylerim. Arkadaşlarla kendi aramızda okey mokey…

* Çilingir sofraları kuruluyor mu?

Öyle ama ben alkol almıyorum. Ben içeni seviyorum. Ben su içiyorum. Su içmek en güzeli. Adamın biri alkol komasına girmiş. Öleceği zaman “Bana içecek getirin” demiş. Bir bardak su getirmişler. “Ya ne güzelmiş bunun adı ne” diye sormuş. Demişler bu su… “Bilseydim suyun bu kadar güzel olduğunu hep su içerdim” demiş.

* Hiç mi içki içmediniz?

Bazen keyfe geldiğim zaman bazen kedere düştüğüm zaman içmişimdir. Ama her şeye rağmen su…

Sibel Arna 2001

Kaynak: http://www.muslumcu.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=2547

Müslüm Gürses Röportajı (2001)

Krizden dolayı her şeyin arabesk lehine işlediğini söyleyen Müslüm Gürses “İçki içmem, içeni severim” diyor. Müslüm Baba’nın son albümü ‘Dünya Yalan’ Universal Müzik’ten piyasaya çıktı

Müslüm Baba’yı nasıl bilirsiniz? Tek kelimeyle “ağır” dersiniz herhalde… Biz de ağır zannediyorduk. Ta ki röportaja gidene kadar. Fotoğraflara alıcı gözle bakar mısınız lütfen? Bu adam çok komik. Soruları cevaplarken hem kendi eğlendi, hem bizi eğlendirdi. Sağolsun sürekli “güzel kardeşim” dedi de keyfimiz yerine geldi.

* “Dünya Yalan” kaçıncı albüm?

Hatırladığım kadarıyla 20.

* Dünya yalan mı?

Her ne kadar buradakiler gerçek gibi gözükse de dünya yalan tabii. Doğru olan öbür dünya. Burası bir imtihan yeri.

* Nilüfer’in sözlerini yazdığı “Olmadı Yar”ı söylemeniz “tarzını yumuşattı” diye yorumlanıyor. Yumuşadınız mı?

Yumuşadık diye bir şey söz konusu olamaz. Buradaki hadise sözlerini değerli sanatçı arkadaşımız Nilüfer’in yazması, bestesini de değerli arkadaşımız Yunanlı Nikos Kavelas’ın yapması. Ama şarkının sözleri çok güzel… “Son pişmanlık neye yarar/ Her şeyin sebebi var/ Olmadı yar…”

* Sizin ‘ağır’ bir imajınız var. Size ‘Müslüm Baba’ diyorlar… Ama geçen yılki klibiniz bizi şaşırttı. Sarışın bir güzel ile dans ediyordunuz…

Yani Müslüm Gürses, ‘Müslüm Baba’ olunca duyguları yok mu kabul ediliyor?

* Yok, öyle değil…

Orada yönetmen öyle bir mizansen çizdi. Böyle bir şey yapabilir miyiz dedi. Ben de baktım sakil bir durum yok. Tabii dedim, neden olmasın. Nahoş bir hadise yoktu. Gayet de güzel oldu.

BÜNYEYE MONTE

* Sizce hayatın anlamı nedir?

Hayatın anlamı insanın insanlığına insanca eğilmesidir. Diyorum.

* Neden size en başından beri “abi” değil de hep “baba” dediler?

Vallahi güzel kardeşim bu milletin, dinleyicilerimizin kendi takdiri… Kimisine abi kimisine bacı diyorlar. Bu halk da bize baba lakabını taktı. Demek ki bize kendilerini o derece yakın bulmuşlar. Biz öyle söyleyin demedik. Onlar dedi. Biz de aldık kendi bünyemize monte ettik, memnunuz.

* Şarkı söylerken uçuyor musunuz?

Ben şarkıyı gerçekten çok yoğun yaşıyorum. Bazıları bu sebepten yanlış değerlendirmeler yaptı. İçiyor falan dediler. Oysa bunun aslı böyle değil. Ben şarkıları yaşarım.

* Şarkı söylemek hayatınızın ne kadarını kaplıyor?

Müzik bizim hayatımızın çok önemli bir bölümünü kapsıyor dersek yalan söylememiş oluruz. Nedir müzik? Ruhun gıdası. Gökten inen bir melektir yani… Başka türlü olmak da doğruluk getirmez.

* Hayran kitlenizle iletişim halinde misiniz?

Zamanımız müsaade ettiği ölçüde telefon ve mektup ile diyalog kuruyoruz. Mümkün mertebe…

* Hiç iki sevgiliyi kavuşturdunuz mu?

Bir kere yapmıştım. Bir gün havalimanında bir kadın yanıma gelip “Sen bizim evimizin yağı tuzusun” demişti. O ifadeyi hiç unutamam. O kendi bünyesinde öyle duymuş. Allah selamet versin.

POSTUM VAR DOSTUM YOK

* Bugün bir konseriniz olsa geçmişteki gibi kanlı olur mu?

Geçmişte böyle sağlıksız davranışlar içine girenler oldu. Ama Anadolu turnemizde bizi çiçeklerle, alkışlarla karşıladılar. Öyle nahoş bir hadise görmedik, olmadı. Böyle de devam edecektir. Zaten müzikte böyle şeyler olmaz ki. Müzik sevgi demek.

* Sizce dost nedir?

Bence dost güvendir, kuvvettir.

* Dostunuz var mı?

Postum var ama dostum yok. Var var ama bir elin parmakları kadar var. İnsan yok ki güzel kardeşim. İnsan kisvesine bürünmüş insan müsvetteleri çoğunlukta… Ama buna da şükür.

* Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Durumumuz iyi değil. Ama iktidar sağlanacaktır. Refaha kavuşacağız.

* Refah’çı mısınız?

Refah Partisiyle uzaktan yakından bir alakam olamaz. Gerçek manasında ifade etmek istedim. Çünkü Türk milleti güzelliğe layık. Olur böyle…

* Güvendiğiniz politikacı?

Politika yalan demek istemiyorum. Ama politika bir hizmettir. Politika halka hizmettir. Halka hizmet hakka hizmettir. Maalesef birçok siyaset adamı bunları öğrenmiyor. Öğrenmiyor güzel kardeşim. Ama bu ülkeyi düzeltecek beyinler çıkacaktır.

* Mutlu musunuz?

Pek de mutlu olduğumuz söylenemez, ama bu memleket bizim. Mutluluğu yakalayacağız.

* Kriz ortamı arabesk müziği tekrar popüler mi kılacak?

Biz krize rağmen kasetimizi çıkarttık. İbre bizden yana… Hal ve gidiş lehimize.

Maço değil laço

* Aşka inanıyor musunuz?

Gördüğümüz her şey aşkın bir eseri… Aşk olmasa dünya soldan sağa dönmez. Hiçbir canlı hareket etmez. Aşk bir güneştir. Aşk sönmeyen ateştir diyelim.

* Muhterem Hanım’la kaç yıl oldu?

Aşağı yukarı 19 yıl.

* 19 yılı aynı kadınla geçirmenin sırrı nedir?

Bunun sırrı… İşin içine sevgiyi, saygıyı, tutkuyu, güveni koyacaksın. Bunları yakaladın mı zannediyorum aşk kaybolmaz.

* Kıskanıyor musunuz birbirinizi?

Seven insan kıskanır, niye kıskanmasın? Dişisini kıskanmayan domuzdur.

* Maçoluk nedir?

Maçoluk terör havası estiren, vuran kıran…

* İyi bir şey mi?

Aslında değil. Laço olmak iyidir. Laço iyi demek. İyi olmak iyidir.

* Delikanlı insan iyi midir?

Delikanlı insan insanlığa hürmet eden, seven sayan insandır. İşte o iyidir.

HER ŞEYE RAĞMEN SU

* Bir gününüz nasıl geçiyor?

Çok enteresan bir şey yapmıyorum. Evcil bir insanım. Gece hayatından hazzetmem. Senelerce gecelerde zamanımızı çürütmüşüz. Dinlerim, söylerim. Arkadaşlarla kendi aramızda okey mokey…

* Çilingir sofraları kuruluyor mu?

Öyle ama ben alkol almıyorum. Ben içeni seviyorum. Ben su içiyorum. Su içmek en güzeli. Adamın biri alkol komasına girmiş. Öleceği zaman “Bana içecek getirin” demiş. Bir bardak su getirmişler. “Ya ne güzelmiş bunun adı ne” diye sormuş. Demişler bu su… “Bilseydim suyun bu kadar güzel olduğunu hep su içerdim” demiş.

* Hiç mi içki içmediniz?

Bazen keyfe geldiğim zaman bazen kedere düştüğüm zaman içmişimdir. Ama her şeye rağmen su…

Sibel Arna 2001

Kaynak: http://www.muslumcu.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=2547

Barkan Tigin “Gazeteci bakan değil görendir”

Adsız Dünya Çocukları sergisinin de bulunduğu Tepebaşı Belediyesi Atila Özer Karikatür Evi’nde Şubat ayı boyunca her cumartesi ünlü savaş muhabiri Barkan Tigin tarafından düzenlenen Savaş Muhabirliği ve Savaş Sempozyumu etkinliği bu gün itibariyle sona erdi. Biz de Barkan Tigin ile ‘Adsız Dünya Çocukları’nı ve savaşı konuştuk…

Adsız Dünya Çocukları sergisini açmaya nasıl karar verdiniz?

Bu projenin başlangıcı El Salvador’dan ayrılırken şekillenmeye başladı. El Salvador’dan ayrılırken uçakta yazdığım “Adsız Dünya Çocukları” adlı şiir bu projenin başlangıcı oldu. El Salvador’un içinde bulunduğu durumla ilgili haberleri yaparken özellikle çocukların durumu beni etkilemişti. Yıllar süren gazetecilik hayatımda çeşitli ülkelerde, özellikli savaş bölgelerinde, yine aynı manzarayla karşılaştım. Hep çocuk savaşçılar, çocuklar üzerinden yürütülen savaşlar, sömürülen çocuklar, bu bende bir arşiv oluşturdu. Bu fotoğraflar Türkiye ve çeşitli ülkelerde yayınlandı. Dolayısıyla bir dönem sonra karar verdim. Gittiğim tüm ülkelerde, savaş bölgelerindeki çocukların dramlarını çekerken, bunu düşünerek hareket etmeye başlamıştım. Seçme değil bilinçli bir birikimin sonucu oluşturdum.

Fotoğrafçı olmaya nasıl karar verdiniz?

Ustamdan bir makine istemiştim. Makineyi alınca bir portre çektim. Ustam 30 yıldır fotoğrafçıyım böyle portre çekmedim dedi. Ben anlamadım, ustam makineyi bana verdi. Ben değerleri bilmezdim kafama göre çekiyormuşum. Bende keşfettiği şey göz, sonra bana değerleri öğretti. Lise 3’te makine ile okula giderken 80 öncesi siyasi ortam gergindi. Bahçede arkadaşımın fotoğrafını çekerken dışarıda bir olay oluyor. Sağ görüşlüler bir sol görüşlü öğrenciyi dışarıda tabancayla vuruyorlar. O anı ben çekiyorum. Hemen koşup Cumhuriyet’e verdim. Beni işe aldılar. Asıl aktif gazetecilik hayatım Yunanistan’da başladı. İlk yaptığım şey beni bir savaş bölgesine göndermeleri oldu. Savaş muhabirliği hayatım böyle başladı.

Sizin için savaşın anlamı ne?

Savaş anlamı yok. Anlamlı bir savaş olması mümkün değil. Savaş ve anlam çelişen olgulardır.

Savaş alanında fotoğraf çekerken neye dikkat ediyorsunuz? 

Ben kanlı fotoğraflar çekmem. Kan savaşın anlatımında kolay kaçmak görseli indirgemek anlamını gelir. Genç arkadaşlar savaş muhabirliğine ilgi duyuyorlar. Dikkat çekmek istediğim nokta, savaş muhabirinin gittiği bölgenin ön hazırlığını yapmalı savaş kökenlerini incelemeli bunlardan sonra ancak savaşı açığa çıkartabilir.

Onlarca fotoğraf makinesinin olduğu bir yerde Ali İsmail’in babasının Ali’nin pankartına dokunduğu fotoğrafı nasıl çektiniz?

Bunun çok özel bir hikâyesi var. Gazetecilerin cirit attığı bir yerde morgun önünde çekilmiş bir fotoğraftır. Basın mensupları molada ya da başka işlerle uğraşırken etrafı dolaşıyordum. İstem dışı davranıp çektim. Sivil polisler müdahale etmek istedi. Tüm o fotoğraflar belgesel oldu benim için. 100 kişi aynı yere dizersiniz bir kişi farkı görür. Gazeteci bakan değil görendir.

 Bizim Çocuklar Kulübü’nün kuruluşundan bahseder misiniz?

Eskişehir’e yerleştikten sonra buraya değer katan bir zihniyet, belediye başkanı var. Senin dünya bakışın, senin duruşunu belirler. Okuduğun kitaptan, gittiğin sergiden, edindiğin arkadaştan o duruş şekilleniyor. Bizim alt kattaki komşumuzun çocuğu İrem misafir gelebilir miyim? dedi. Eşim İrem’e küçük prens kitabını hediye etti. Sonra bütün mahallenin çocukları gelmeye başladı. Çocuklara verecek yeterli çocuk kitabım yoktu. Sahaftan kitaplar aldım. Sonra kütüphanenin yanına yeni bir raf yaptım. Adını “Bizim Çocuklar Kütüphanesi’’ koyduk. Çocuklar her gün bize gelmeye başlayınca aileleriyle bir açılış kokteyli yaptık. Bizim Çocuklar Kulübü’nün doğuşu buraya dayanır. Edip Akbayram ile bir konser etkinliği gerçekleştirdik.

Yeni projeleriniz  var mı? 

“Adsız dünya çocukları” sergisi son kez Eskişehir’de sergileniyor. Sonra Türkiye’nin tüm şehirlerini dolaşmaya çalışacak. Antalya, Hatay, Mersin ayrıca benim amacım Hakkâri, Tunceli ve Diyarbakır’da açmak çünkü benim kahramanlarım oradan. Karadeniz şehirlerinde, özellikle silahın en çok kullanıldığı, bölgede açmak istiyorum. İstanbul’da noktalamayı düşünüyorum. İstanbul’dan yurtdışına gidecek. Fakat bu proje kitap olarak geri dönecek. Birçok projem var, fakat bu projemden sonra Haziran ayında bir fotoğraf sergim olacak.

Röportaj: Mert Öz

Fotoğraf: Oğuzhan Hacıosmanoğlu 28.02.2015

ESKİŞEHİR HABER AJANSI

Barkan Tigin “Gazeteci bakan değil görendir”

Adsız Dünya Çocukları sergisinin de bulunduğu Tepebaşı Belediyesi Atila Özer Karikatür Evi’nde Şubat ayı boyunca her cumartesi ünlü savaş muhabiri Barkan Tigin tarafından düzenlenen Savaş Muhabirliği ve Savaş Sempozyumu etkinliği bu gün itibariyle sona erdi. Biz de Barkan Tigin ile ‘Adsız Dünya Çocukları’nı ve savaşı konuştuk…

Adsız Dünya Çocukları sergisini açmaya nasıl karar verdiniz?

Bu projenin başlangıcı El Salvador’dan ayrılırken şekillenmeye başladı. El Salvador’dan ayrılırken uçakta yazdığım “Adsız Dünya Çocukları” adlı şiir bu projenin başlangıcı oldu. El Salvador’un içinde bulunduğu durumla ilgili haberleri yaparken özellikle çocukların durumu beni etkilemişti. Yıllar süren gazetecilik hayatımda çeşitli ülkelerde, özellikli savaş bölgelerinde, yine aynı manzarayla karşılaştım. Hep çocuk savaşçılar, çocuklar üzerinden yürütülen savaşlar, sömürülen çocuklar, bu bende bir arşiv oluşturdu. Bu fotoğraflar Türkiye ve çeşitli ülkelerde yayınlandı. Dolayısıyla bir dönem sonra karar verdim. Gittiğim tüm ülkelerde, savaş bölgelerindeki çocukların dramlarını çekerken, bunu düşünerek hareket etmeye başlamıştım. Seçme değil bilinçli bir birikimin sonucu oluşturdum.

Fotoğrafçı olmaya nasıl karar verdiniz?

Ustamdan bir makine istemiştim. Makineyi alınca bir portre çektim. Ustam 30 yıldır fotoğrafçıyım böyle portre çekmedim dedi. Ben anlamadım, ustam makineyi bana verdi. Ben değerleri bilmezdim kafama göre çekiyormuşum. Bende keşfettiği şey göz, sonra bana değerleri öğretti. Lise 3’te makine ile okula giderken 80 öncesi siyasi ortam gergindi. Bahçede arkadaşımın fotoğrafını çekerken dışarıda bir olay oluyor. Sağ görüşlüler bir sol görüşlü öğrenciyi dışarıda tabancayla vuruyorlar. O anı ben çekiyorum. Hemen koşup Cumhuriyet’e verdim. Beni işe aldılar. Asıl aktif gazetecilik hayatım Yunanistan’da başladı. İlk yaptığım şey beni bir savaş bölgesine göndermeleri oldu. Savaş muhabirliği hayatım böyle başladı.

Sizin için savaşın anlamı ne?

Savaş anlamı yok. Anlamlı bir savaş olması mümkün değil. Savaş ve anlam çelişen olgulardır.

Savaş alanında fotoğraf çekerken neye dikkat ediyorsunuz? 

Ben kanlı fotoğraflar çekmem. Kan savaşın anlatımında kolay kaçmak görseli indirgemek anlamını gelir. Genç arkadaşlar savaş muhabirliğine ilgi duyuyorlar. Dikkat çekmek istediğim nokta, savaş muhabirinin gittiği bölgenin ön hazırlığını yapmalı savaş kökenlerini incelemeli bunlardan sonra ancak savaşı açığa çıkartabilir.

Onlarca fotoğraf makinesinin olduğu bir yerde Ali İsmail’in babasının Ali’nin pankartına dokunduğu fotoğrafı nasıl çektiniz?

Bunun çok özel bir hikâyesi var. Gazetecilerin cirit attığı bir yerde morgun önünde çekilmiş bir fotoğraftır. Basın mensupları molada ya da başka işlerle uğraşırken etrafı dolaşıyordum. İstem dışı davranıp çektim. Sivil polisler müdahale etmek istedi. Tüm o fotoğraflar belgesel oldu benim için. 100 kişi aynı yere dizersiniz bir kişi farkı görür. Gazeteci bakan değil görendir.

 Bizim Çocuklar Kulübü’nün kuruluşundan bahseder misiniz?

Eskişehir’e yerleştikten sonra buraya değer katan bir zihniyet, belediye başkanı var. Senin dünya bakışın, senin duruşunu belirler. Okuduğun kitaptan, gittiğin sergiden, edindiğin arkadaştan o duruş şekilleniyor. Bizim alt kattaki komşumuzun çocuğu İrem misafir gelebilir miyim? dedi. Eşim İrem’e küçük prens kitabını hediye etti. Sonra bütün mahallenin çocukları gelmeye başladı. Çocuklara verecek yeterli çocuk kitabım yoktu. Sahaftan kitaplar aldım. Sonra kütüphanenin yanına yeni bir raf yaptım. Adını “Bizim Çocuklar Kütüphanesi’’ koyduk. Çocuklar her gün bize gelmeye başlayınca aileleriyle bir açılış kokteyli yaptık. Bizim Çocuklar Kulübü’nün doğuşu buraya dayanır. Edip Akbayram ile bir konser etkinliği gerçekleştirdik.

Yeni projeleriniz  var mı? 

“Adsız dünya çocukları” sergisi son kez Eskişehir’de sergileniyor. Sonra Türkiye’nin tüm şehirlerini dolaşmaya çalışacak. Antalya, Hatay, Mersin ayrıca benim amacım Hakkâri, Tunceli ve Diyarbakır’da açmak çünkü benim kahramanlarım oradan. Karadeniz şehirlerinde, özellikle silahın en çok kullanıldığı, bölgede açmak istiyorum. İstanbul’da noktalamayı düşünüyorum. İstanbul’dan yurtdışına gidecek. Fakat bu proje kitap olarak geri dönecek. Birçok projem var, fakat bu projemden sonra Haziran ayında bir fotoğraf sergim olacak.

Röportaj: Mert Öz

Fotoğraf: Oğuzhan Hacıosmanoğlu 28.02.2015

ESKİŞEHİR HABER AJANSI

Yaşar Kemal ile 2006’da Yapılan Söyleşi

Boğaziçi’ne bakan dik yokuştaki elli küsur basamaklı merdiveni tırmanırken, biraz yorgunluk, biraz da edebiyatımızın köşe taşı Yaşar Kemal’le buluşacak olmanın heyecanından, yüreğim göğsümü delecekmişcesine çarpıyordu. Beş kişiydik. Çaldığımız kapıdan içeriye girdiğimiz anda Yaşar Kemal’in yüzünde fark ettiğim gülümseme, hem heyecanımı yatıştırdı; hem de yüreğimi aydınlattı. Ona sarıldığım, yanaklarını öptüğüm andaki duygularım, söze dökülemeyecek denli yoğundu. Nasıl olmasındı ki? Onun kitaplarıyla büyümüş, edebiyatı onunla sevmiş, onun açtığı yolda yürümeye başlamıştım.

Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim” sözlerimi, bir gülümsemenin eşlik ettiği, “Ben, Cumhurbaşkanı değilim. Kabul etmek, ne demek! Gelmeniz beni mutlu etti” sözleriyle yanıtladı. Benim yanıtıma da epeyce güldü:

-Herkes Cumhurbaşkanı olabilir, ama herkes Yaşar Kemal olamaz!

-Atatürk’ü iyi özümsemişsiniz, anlaşılan dedi. Biz de güldük.

Şebnem, Yaşar Kemal’in tam karşısına, Boğaz’ı içeriye taşıyan pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Bizler de salondaki koltuklara, kanepeye, sandalyelere yerleştik. Berat, hemen kamerasını açıp, çekime başladı. Arada fotoğraf makinesinin flaşını da duyumsuyorduk.. Mine de kendi makinesiyle fotoğraf çekimine katılıyordu. Bulunduğumuz anı belgelemek için, ne gerekiyorsa yapıyorlardı.Feyzan, aydınlık yüzü ve şışır şıkır gülümsemesiyle, Yaşar Kemal’in öptüğü yanağından inmeyen eliyle, hepimizin ilgi odağı, yüreğimizdeki aydınlıktı.

Şebnem, Özgür Pencere Sanat Ve Edebiyat Derneği’nin başlatmış olduğu “Yaşar Kemal Kütüphanesi” projesinden söz etti. Projenin İstanbul ayağı olarak Berat’ı; Eskişehir ayağı olarak da Eskişehir Sanat Derneği’ni temsilen, beni tanıttı. Yaşar Kemal, “Bu işe hanımlar el attıysa, kesinlikle başarırlar” dedi. Sesinde, ince bir kırgınlığın izleri duyumsanıyordu. Bir an oradan koptum sanki. Yaşar Kemal’in kitaplarda okuduğum yaşamı canlandı gözümde:

Cumhuriyetimizle aynı yılda doğum… O zamanlar Adana’ya bağlı bir ilçe olan Osmaniye’nin Hemite Köyü… Asıl adı, Kemal Sadık Göğceli. Henüz ortaokuldayken halk yazınına, destanlara, masallara duyduğu ilgi, folklor denemeleri… Okulu bırakma… Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu…Yerel dergilerde yayınlanan şiirler… 1951 yılında İstanbul’a yerleşme… Cumhuriyet Gazetesi’nde fıkra, röportaj ve Gazeteciler Cemiyeti Başarı Armağanı… Artık, kim tutabilir Yaşar Kemal’i!

1952 yılında yayınlanan “Sarı Sıcak”adlı ilk öykü kitabını, üç yıl sonra “İnce Memed” izliyor. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, söyleşi ve makalelerden oluşan otuz üç kitap… İnce Memed’le 1955 yılında kazandığı Varlık Roman Armağanı’nı, 1974’te, “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ile Madaralı Roman Ödülü izliyor. Sonra, yabancı ülkelerden gelen ödüller: “Yer Demir Gök Bakır” 1977 yılında, Fransa’da En İyi Yabancı Roman seçiliyor. “Binboğalar Efsanesi”, 1970 Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer alıyor. 1982 Del Duca Ödülü, 1984 Fransa’nın Legion D’Honneur Nişanı…

Gözümde eşsiz betimlemeleri canlanıyor. Çukurova insanının acısını, ezilmişliğini, sömürüyü, kan davasını, ağalık ve toprak sorununu yalnız Türkiye’ye değil, bütün dünyaya tanıtması… Yetmişli yılların sonunda “Al Gözüm Seyreyle Salih” (1976), “Kuşlar da Gitti” (1978) ve “Deniz Küstü” (1978) ile Çukurova dışına çıkarak kenti ve deniz insanını konu etmesi… Sonuncusu tamamlanmayı bekleyen “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesi ile mübadele insanlarının yaşamlarını, yaşanan acıları anlatması… Kırk üç dile çevrilen kitaplar… Yazına adanmış bütün bir yaşam…

Gözlerimin nemini elimin tersiyle kurulayıp, yeniden söyleşiye dönüyorum. Aklımı kurcalayan soruları, söz aralarına sıkıştırıp, yanıtlarımı alıyorum.

AÇY: Yaşar Bey, bugüne dek Türk ve dünya yazınına, birbirinden değerli otuzun üstünde kitap armağan ettiniz. Sizin için çok şeyler yazıldı, söylendi. Yazdıklarınızla Çukurova’yı, Çukurova insanını destanlaştırdınız. Cumhuriyetimizle, o büyük aydınlanmayla yaşıt bir yazarsınız. Şöyle bir geriye baktığınızda, yazmak isteyip de yazamadığınız bir konu ya da kitap oldu mu?

YK: Hayır. Artık, yazmayı bıraktım zaten. Neye başlasam, yarım kalacağını biliyorum. Yalnızca, “Bir Ada Hikâyesi”nin dördüncüsü üzerinde çalışıyorum. Onu da bitirebilir miyim, bilmiyorum.

Yanıtı, yüreğime bir hüzün salıyor. Bir süre suskunlaşıyoruz. Bu arada, salonun bir duvarını boydan boya kaplayan kitaplıkta dolaştırıyorum bakışlarımı. Birden aklıma, Haftaya Bakış Dergisi’nde (22-28 Mart 1987, Sayı 23) okuduğum sözleri geliyor. Hemen soruyorum:

AÇY: Bir dergi söyleşinizde diyorsunuz ki: “Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme eğitimidir. Köle olan, köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle yetiştirildikçe, barış olmaz. Biz, Köy Enstitüleri ile eğitime, yaşayarak ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi, dünyada savaş olmazdı. Çünkü o eğitimden geçen, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan olurdu. 20.Yüzyıl’da Türkler’in yaratıp insanlığa armağan ettiği en büyük iştir, Köy Enstitüleri. Ben, üç şeyle övünmesini isterim Türkiye’nin: Atatürk’ün gerçekleştirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguç’un gerçekleştirdiği demokratik eğitim ve Nazım Hikmet’in getirdiği insancıl, ulusal şiir… Az katkı değildir bunlar insanlığa, atom icat etmekten daha büyük katkıdır. Çünkü atomu, insanları öldürmek için kullanıyorlar.” Bu sözleri söylemenizin üstünden, yaklaşık on dokuz yıl geçti. Ülkemizdeki duruma bakınca, her alanda daha da geriye gidiş gözleniyor; özellikle de eğitim alanında. Bugün, bu konuda neler söylemek istersiniz?

YK: Evet, üçü de çok önemli. Nazım Hikmet’in şiiri, gerçekten insancıl bir şiirdir. Dün gece yine, onun şiirlerini okudum. Nazım Hikmet saf, çocuk ruhlu, temiz bir insandır. Yedi yaşında bir çocuk gibidir. Her zaman da öyle kalmıştır zaten. Anadolu’da gezmesi, hapishane yaşamı ona, Anadolu insanını tanıtmış, onun sorunları üzerinde şiir yazmasını sağlamıştır. Yaşamı, sürgünler içinde geçen bir şairdir. Rusya’da bile Stalin tarafından öldürülmek istenmiş, bir Türkmen subayın Moskova’dan kaçırması sayesinde ölümden kurtulmuştur. Yaşamının her döneminde, muhalif olmuş bir sanatçıdır. Sanatçılığın özünde de zaten bu vardır.

Köy Enstitüleri’ne gelince… O, başlıbaşına bir öyküdür. Yalnız bizim ülkemizde değil, tüm dünyada, tüm insanlık için uygulanması gereken bir sistemdir. Bu sistem, yıllar sonra Batılılar’ın inceleme konusu olmuştur; olmaktadır da. İnsanların yaparak yaşayarak öğrenmesini, eğitimin üretime katkı yapmasını isteyen her insan, bu konunun insan için önemini ve yararını bilir. Marks da üretim ilişkileri konusunda yazmıştır; ama bu, bir sayfayı bile geçmez. Oysa Köy Enstitüleri, bizim için büyük bir başarıdır.

Sözlerini bitirince gülümsüyor. Yanımıza gelen yeni eşini tanıtıyor bize. Benimle adaş olduğunu öğrenince, espriyi patlatıyorum: “Ağacın iyisi meşe, kızların iyisi Ayşe, derler Anadolu’da!” Yaşar Kemal, kendime de pay çıkardığım bu deyiş üzerine keyifleniyor. “Evet, çok haklısınız”diyor, kahkahalarının arasında.

Bir Ada Hikâyesi” ile ilgili sorumu yöneltmeden önce, Yaşar Kemal’in birçok yapıtı üzerine yabancı basında çıkan sözleri anımsıyorum. Notlarıma bakmama gerek bile yok. Defalarca okumuşum önceden. Şu cümleler geçiyor gözümün önünden:

Yaşar Kemal’in romanı, vahşi ve muhteşem bir türküye benziyor. Güçlü, yalın ve insanı deli eden…” Die Weltvoche (İsviçre)

Yaşar Kemal, büyük bir yazardır. Onun eserlerini okumak, zengin kazanımlar sağlayan büyük bir serüvendir.” Fönstet (İsveç)

Ne zaman çağdaş bir romancı örneği vermek istesem, aklıma ilk gelen ad, Yaşar Kemal olmuştur.” Raymond Williams

Yaşar Kemal’in eseri, büyük bir tuval üzerine, her santimine ayrı bir titizlik gösterilerek hazırlanmış, bir tablo gibidir.” Paul Theroux -The New York Times (ABD)

Çok büyük bir yazar… Eserlerinin güzelliğine kapılıveriyor okur, bitince şaşkınlık ve mutlulukla doluyor.” Femme d’aujourd’hui (Fransa)

Yaşar Kemal, zamanımızın en büyük epik romancısıdır. Onun romanlarını okuyan herkes, bu kanıda birleşir. Zamanımızda hiçbir yazarın Yaşar Kemal’in gücüne ulaşamadığını bilmeliyiz.” Torbjörn Safve (İsviçre)

Yaşar Kemal’in imgelemi, insan ruhunun inceliklerini kavraması, anlatımının şiirsel derinlikleri, üstüne titreyeceğimiz bir sanat eseri yaratıyor. Bütün dönemlerin en iyi yapıtlarından biri.” Jeremy Brooks (İngiltere)

Yaşar Kemal, yirminci ve yirmi birinci yüzyıl yazınının en büyük romancılarından biridir.” Barry Tharaud (ABD)

AÇY: Yaşar Bey, “Bir Ada Hikâyesi” gibi bir göç destanını; bu göçte yaşanan kırılmaları, savrulmaları, her şeye karşın yeşeren umutları yazmak, nereden aklınıza geldi?

YK: Bunu, daha önce de pek çok kez anlattım. Yazıldı, çizildi. Ben de bir göç çocuğuyum. O savrulmaları, kırılmaları ben de yaşadım; ama gördüğünüz gibi, umutlarımı hiç yitirmeden yaşadım; yaşıyorum.

Gözümde, Doğu’dan Adana’ya uzanan göç yolları canlanıyor. Yolda, dedesinin ve babasının yaşadığı zorluklar… Hemite’ye yerleşme… Orada, yaşama ilk merhaba!… Sonra, okul yılları… Hemite’den ayrılış… Edebiyat dersinden sınıfta kalması… Okuldan ayrılış… Ramazanoğlu Kütüphanesi… Orhan Kemal’le tanışma… Yıllar, yıllar; oradan oraya savrulmalar… Yüzündeki çizgilere yansıyan kırılmalar… Kahverengi gözlüğünün arkasında, hüzünle sevinçlerin gelgitleri…

Bakışlarımı, Boğaz’a çeviriyorum. Büyük bir gemi geçiyor. Boğaz, tüm maviliğiyle salonun ortasında sanki… Pencerenin hemen dışındaki balkon demirinde, Yaşar Kemal’in kendi elleriyle yaptığını söylediği rüzgârgülleri… Renkli kanatları ile rüzgârlara taşıdığı düşler… Yazın dünyasından bu eve taşınan sayısız ödüller… Bir fırsatını bulup, diğer dostlarımın söyleşisini, yeni sorumla aralıyorum:

AÇY: Türk ve dünya yazınında pek çok ödüller aldınız. Kaleminizin gücü tartışılmaz; ama bunda başka etkenler de var mı?

YK: Evet,eski eşim Tilda’nın katkısı çok oldu. Tilda, çok iyi dil bilirdi. Anneannesi İngiliz’di. Onunla her zaman İngilizce konuştuğu için, İngilizce, anadillerinden biriydi. Diğer anadili de Fransızca’ydı. Bunların dışında, dört dil daha bilirdi. Benim on yedi kitabımı çevirmiştir. Sonradan başkaları da çevirdi. Şu anda kitaplarım, kırk üç dile çevrilmiş bulunuyor.

Yüzünü belli belirsiz yalayıp geçen bir hüznü yakalıyorum. Zaman daralıyor. Benimse, soracaklardım bitmedi. Hemen, yeni sorumu ekliyorum:

AÇY: Günümüzde, yazarların kurdukları işliklerde, edebiyat sanatı öğretilmeye çalışılıyor. Sizce, edebiyat sanatı öğretilebilir mi?

YK: Hayır; öğretilemez. Bunu ilk başlatan Amerikalılar’dır. Bir yazar adayı Amerika’ya gitmiş, yedi yıl boyunca bu kurslarda eğitim görmüş, yine de yazar olamamıştır. Günümüzde de Amerika’da, bu kurslardan yetişmiş, iyi bir yazar yoktur.

İki gün sonra katılacağımız öykü işliği geliyor aklıma; gülümsüyorum. Bu arada, kalkmaya yelteniyoruz. Onu fazla yormak istemediğimizi söylüyoruz; bırakmıyor. “Çay içmeden olmaz!” diyor. Çok geçmeden de eşi Ayşe Hanım, çay tepsisi ve pasta tabaklarıyla içeri giriyor. Elimizde çaylarımızla söyleşiyi sürdürüyoruz:

AÇY: 1980 sonrasında gelişen postmodern edebiyat konusunda, neler söylemek istersiniz?

YK: Türkiye’de edebiyat kalmadı.İstanbul ağzıyla kitap yazılmaz. Yazarlar, önce Anadolu’ya gitmeli, Türkçe’yi öğrenmeli, ondan sonra yazmaya başlamalıdır. Örneğin, Adana’nın Çardak Köyü’ne gitsinler. En güzel Türkçe, orada konuşulur. Öğrensinler; ondan sonra yazsınlar.

Öncelikle sorun, anlatım yalınlığı sorunudur. Büyük klasik yapıtlarda, epopelerde, halk hikâyelerinde, gereksiz bir sözcük, gereksiz bir betimleme yoktur. Herşey, hikâyenin içindedir. Sanatçı, hemen hepsini, hikâyesine yedirmiştir. Şimdiki gibi, durup dururken bir betimleme yoktur. Her anlattığının mutlaka bir işlevi olacaktır yazıda. Örneğin buluttan söz ediyorsa, yağmurla ilgili bir-iki cümlesi olacaktır; yağdı ya da yağmadı, şeklinde. Tarladan söz ediyorsa, ekinden ya da o tarlanın içinden geçen birisi anlatılmalıdır; Köroğlu Destanı’nda olduğu gibi.

Bu çınardan öğrenebileceğim ne çok şey olduğunu düşünüyor, kendi konumla, çocuk edebiyatı ile ilgili bir soru sormak için sabırsızlanıyorum. Çantamızda hazır bulunan kitaplarını imzalamasını rica ediyoruz. İnce Memed’in özel olarak ciltlenmiş, birinci cildini uzatıyorum. Kitabı inceliyor. Sevgiyle okşuyor sanki. “Ne güzel ciltlemişler; bunu görmemiştim” diyor. Sevindiği, sesine yansıyan tınılardan belli. Ben de seviniyorum. O kitabımı imzalarken, ben de sorumu sıkıştırıveriyorum araya:

AÇY: Yaşar Bey, ben çocuk edebiyatçısıyım. Bu konudaki görüşlerinizi sorsam, ne dersiniz?

YK: Çocuk edebiyatı diye bir edebiyat yoktur. Bunu, daha önce de söyledim. Bu yüzden, Fransa’da bile fırtınalar koptu. Mitterand’la, saatlerce bu konuyu tartıştık.

Sözlerine ara verip, masadaki bir kitaba uzanıyor: “Ağacın Çürüğü.” Bir yandan konuşurken, diğer yandan kitaptan bir bölüm arıyor.

YK: Françoise Mitterand, o zaman Cumhurbaşkanıydı. Dört saatten fazla konuştuktan sonra, kalkmak istedim. Yanımdakiler “Ne Yapıyorsun? Cumhurbaşkanı kalkmadan, kalkılır mı?” diye beni uyardılar. “Olabilir” dedim. “Mitterand, Cumhurbaşkanı olmadan önce de benim dostumdu…”

Bu arada, aradığı bölümü bulup bana gösteriyor. Çocuk edebiyatı ile ilgili bir söyleşi bu. “Filler Sultanı” romanı üzerine yapılmış. Bazı bölümlerin üzerinde, özellikle duruyor ve ekliyor:

YK: Edebiyat insan içindir. Çehov diyor ki: “Çocuklar için ayrı ilaç yoktur. Yalnızca, ilacın dozu değişir.” Çocuklar için ayrı bir edebiyat da yoktur. Yalnızca, doz ayarlanır. Asıl olan, çocukların anlayacağı bir roman değil, çocukları araştıran romanlar, hikâyeler yazmaktır. Çocuklara ayrı yaratıklar gibi bakılması, beni deli ediyor! Benim için, çocuk-büyük ayrımı yoktur. Bir sanat yapıtını çocukların da anlamasını istiyorsak, başka anlatım yolları, başka biçimler aramalıyız.

Çocukluğumda, biz de büyüklerle birlikte, geceler boyu anlatılan destanları, masalları, halk hikâyelerini dinlerdik. Köyde kimse bize, “Siz çocuksunuz, bunlardan anlamazsınız,” demezdi. Sekiz yaşındayken dinlediğim bu halk hikâyeleri, bugün de aklımda. Ama bunlar, çocuksu yapıtlar mı? Değil. Örneğin, “Filler Sultanı” romanımda, çocukların da anlaması için, apayrı bir yöntem uyguladım.

Ben bu romanı tasarlarken, çocukluğumda dinlediğim halk hikâyeleri, masallar geldi aklıma. Bu türküleri, destanları, masalları dinledikten sonra, kendi aramızda yineliyorduk: “Üç derdim var birbirinden geçilmez. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.” Çocuktuk, ama bu temaları anlıyorduk. Sorun, insanlığın ana temaları sorunuydu. Onun için çocuğun da büyüğün de, işçinin de köylünün de, aydının da; herkesin malıdır bunlar. Herkes, bu konuların zaten içindedir.

Nasıl ederdim, hangi biçimde yazardım da bu romanımı büyük-küçük herkese okutabilirdim? Homeros’un, Köroğlu Destanı’nın, masalların bir anlatılış biçimi vardı. Herkes anlıyordu. Öylesine düz, öylesine yalın bir anlatımdı ki bu, geçmişten günümüze bütün insanların anlamamalarına olanak yok. Bu, bir anlatım tekniğidir ve ben de bunu denedim. Yalnız Filler Sultanı’nda değil, İnce Memed’in birinci cildinde de denedim. Bunu, bir Fransız eleştirmen Anne Philipe de çok iyi anlamış olmalı ki, şöyle dedi: “İşte bir roman ki, köylü de kentli de çocuk da aydın da aynı ölçüde anlayabilir ve tat alabilir.” İnsanlık, çocuk sorununu çözümlemeden hiçbir yere varamayacaktır. Her derdimizi, en çapraşık sorunumuzu bile çocuklara anlatabiliriz. Bu, bir çaba işidir, ustalık işidir. Ülkemizde, çocuk edebiyatı diye, çocuklara işkence ediliyor. Böyle edebiyat olmaz!

Aslında sözünü ettiği, çocuk edebiyatı ürünlerinin çocuğun dünyasından ve edebiyattan uzak olduğu gibi gelmişti bana. Bu konuda haklı olabilirdi; ama yine de yıllardır hayranı olduğum bir yazarın böyle düşünmesi, beni çok üzmüştü. Yine de kendisine, son çıkan kitabım“Ali’nin Öyküsü”nü armağan etmeden duramadım.

Veda vakti gelmişti. Eskişehir Sanat Derneği, Özgür Pencere Sanat Ve Edebiyat Derneği ve kendim adına yürekten teşekkürlerimi sundum Yaşar Kemal’e ve ekledim: “Kaleminizden damlayan güzellikleri, her zaman görmek isteriz…”

Geldiğiniz için, ben de size teşekkür ederim” diyerek, kalkıp bizi uğurluyor. İnişimiz, ray sistemi üzerine yerleştirilmiş üstü açık asansörle oluyor. Beşimizin de elleri, yanaklarımızda; Yaşar Kemal’in öpücüklerinin sıcaklığında. Sarhoşluğumuz geçmeden, önce takside, arkasından da Beşiktaş vapurunda buluyoruz kendimizi. İnsanlar, mutlulukla ışıldayan yüzlerimize garip garip bakıyor. Gülümsüyorum…

 

Ayşe Yamaç 15.01.2006

http://ayseyamac.blogspot.com.tr/2008/08/yaar-kemal-ile-sylei.html

Yaşar Kemal ile 2006’da Yapılan Söyleşi

Boğaziçi’ne bakan dik yokuştaki elli küsur basamaklı merdiveni tırmanırken, biraz yorgunluk, biraz da edebiyatımızın köşe taşı Yaşar Kemal’le buluşacak olmanın heyecanından, yüreğim göğsümü delecekmişcesine çarpıyordu. Beş kişiydik. Çaldığımız kapıdan içeriye girdiğimiz anda Yaşar Kemal’in yüzünde fark ettiğim gülümseme, hem heyecanımı yatıştırdı; hem de yüreğimi aydınlattı. Ona sarıldığım, yanaklarını öptüğüm andaki duygularım, söze dökülemeyecek denli yoğundu. Nasıl olmasındı ki? Onun kitaplarıyla büyümüş, edebiyatı onunla sevmiş, onun açtığı yolda yürümeye başlamıştım.

Bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim” sözlerimi, bir gülümsemenin eşlik ettiği, “Ben, Cumhurbaşkanı değilim. Kabul etmek, ne demek! Gelmeniz beni mutlu etti” sözleriyle yanıtladı. Benim yanıtıma da epeyce güldü:

-Herkes Cumhurbaşkanı olabilir, ama herkes Yaşar Kemal olamaz!

-Atatürk’ü iyi özümsemişsiniz, anlaşılan dedi. Biz de güldük.

Şebnem, Yaşar Kemal’in tam karşısına, Boğaz’ı içeriye taşıyan pencerenin önündeki koltuğa oturdu. Bizler de salondaki koltuklara, kanepeye, sandalyelere yerleştik. Berat, hemen kamerasını açıp, çekime başladı. Arada fotoğraf makinesinin flaşını da duyumsuyorduk.. Mine de kendi makinesiyle fotoğraf çekimine katılıyordu. Bulunduğumuz anı belgelemek için, ne gerekiyorsa yapıyorlardı.Feyzan, aydınlık yüzü ve şışır şıkır gülümsemesiyle, Yaşar Kemal’in öptüğü yanağından inmeyen eliyle, hepimizin ilgi odağı, yüreğimizdeki aydınlıktı.

Şebnem, Özgür Pencere Sanat Ve Edebiyat Derneği’nin başlatmış olduğu “Yaşar Kemal Kütüphanesi” projesinden söz etti. Projenin İstanbul ayağı olarak Berat’ı; Eskişehir ayağı olarak da Eskişehir Sanat Derneği’ni temsilen, beni tanıttı. Yaşar Kemal, “Bu işe hanımlar el attıysa, kesinlikle başarırlar” dedi. Sesinde, ince bir kırgınlığın izleri duyumsanıyordu. Bir an oradan koptum sanki. Yaşar Kemal’in kitaplarda okuduğum yaşamı canlandı gözümde:

Cumhuriyetimizle aynı yılda doğum… O zamanlar Adana’ya bağlı bir ilçe olan Osmaniye’nin Hemite Köyü… Asıl adı, Kemal Sadık Göğceli. Henüz ortaokuldayken halk yazınına, destanlara, masallara duyduğu ilgi, folklor denemeleri… Okulu bırakma… Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu…Yerel dergilerde yayınlanan şiirler… 1951 yılında İstanbul’a yerleşme… Cumhuriyet Gazetesi’nde fıkra, röportaj ve Gazeteciler Cemiyeti Başarı Armağanı… Artık, kim tutabilir Yaşar Kemal’i!

1952 yılında yayınlanan “Sarı Sıcak”adlı ilk öykü kitabını, üç yıl sonra “İnce Memed” izliyor. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, söyleşi ve makalelerden oluşan otuz üç kitap… İnce Memed’le 1955 yılında kazandığı Varlık Roman Armağanı’nı, 1974’te, “Demirciler Çarşısı Cinayeti” ile Madaralı Roman Ödülü izliyor. Sonra, yabancı ülkelerden gelen ödüller: “Yer Demir Gök Bakır” 1977 yılında, Fransa’da En İyi Yabancı Roman seçiliyor. “Binboğalar Efsanesi”, 1970 Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer alıyor. 1982 Del Duca Ödülü, 1984 Fransa’nın Legion D’Honneur Nişanı…

Gözümde eşsiz betimlemeleri canlanıyor. Çukurova insanının acısını, ezilmişliğini, sömürüyü, kan davasını, ağalık ve toprak sorununu yalnız Türkiye’ye değil, bütün dünyaya tanıtması… Yetmişli yılların sonunda “Al Gözüm Seyreyle Salih” (1976), “Kuşlar da Gitti” (1978) ve “Deniz Küstü” (1978) ile Çukurova dışına çıkarak kenti ve deniz insanını konu etmesi… Sonuncusu tamamlanmayı bekleyen “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesi ile mübadele insanlarının yaşamlarını, yaşanan acıları anlatması… Kırk üç dile çevrilen kitaplar… Yazına adanmış bütün bir yaşam…

Gözlerimin nemini elimin tersiyle kurulayıp, yeniden söyleşiye dönüyorum. Aklımı kurcalayan soruları, söz aralarına sıkıştırıp, yanıtlarımı alıyorum.

AÇY: Yaşar Bey, bugüne dek Türk ve dünya yazınına, birbirinden değerli otuzun üstünde kitap armağan ettiniz. Sizin için çok şeyler yazıldı, söylendi. Yazdıklarınızla Çukurova’yı, Çukurova insanını destanlaştırdınız. Cumhuriyetimizle, o büyük aydınlanmayla yaşıt bir yazarsınız. Şöyle bir geriye baktığınızda, yazmak isteyip de yazamadığınız bir konu ya da kitap oldu mu?

YK: Hayır. Artık, yazmayı bıraktım zaten. Neye başlasam, yarım kalacağını biliyorum. Yalnızca, “Bir Ada Hikâyesi”nin dördüncüsü üzerinde çalışıyorum. Onu da bitirebilir miyim, bilmiyorum.

Yanıtı, yüreğime bir hüzün salıyor. Bir süre suskunlaşıyoruz. Bu arada, salonun bir duvarını boydan boya kaplayan kitaplıkta dolaştırıyorum bakışlarımı. Birden aklıma, Haftaya Bakış Dergisi’nde (22-28 Mart 1987, Sayı 23) okuduğum sözleri geliyor. Hemen soruyorum:

AÇY: Bir dergi söyleşinizde diyorsunuz ki: “Hoca geliyor, söylüyor, çocuklar ezberliyor. Bu, çocukları köleleştirme eğitimidir. Köle olan, köle yapmaya çalışır. İnsanlar her yerde böyle yetiştirildikçe, barış olmaz. Biz, Köy Enstitüleri ile eğitime, yaşayarak ve yaratarak eğitimi katmıştık. Böyle bir eğitime doğru gidilseydi, dünyada savaş olmazdı. Çünkü o eğitimden geçen, doğayla, gökyüzüyle, eşyayla birlikte gelişen gerçek bir insan olurdu. 20.Yüzyıl’da Türkler’in yaratıp insanlığa armağan ettiği en büyük iştir, Köy Enstitüleri. Ben, üç şeyle övünmesini isterim Türkiye’nin: Atatürk’ün gerçekleştirdiği kendine dönüş ve bağımsızlık politikası, Hakkı Tonguç’un gerçekleştirdiği demokratik eğitim ve Nazım Hikmet’in getirdiği insancıl, ulusal şiir… Az katkı değildir bunlar insanlığa, atom icat etmekten daha büyük katkıdır. Çünkü atomu, insanları öldürmek için kullanıyorlar.” Bu sözleri söylemenizin üstünden, yaklaşık on dokuz yıl geçti. Ülkemizdeki duruma bakınca, her alanda daha da geriye gidiş gözleniyor; özellikle de eğitim alanında. Bugün, bu konuda neler söylemek istersiniz?

YK: Evet, üçü de çok önemli. Nazım Hikmet’in şiiri, gerçekten insancıl bir şiirdir. Dün gece yine, onun şiirlerini okudum. Nazım Hikmet saf, çocuk ruhlu, temiz bir insandır. Yedi yaşında bir çocuk gibidir. Her zaman da öyle kalmıştır zaten. Anadolu’da gezmesi, hapishane yaşamı ona, Anadolu insanını tanıtmış, onun sorunları üzerinde şiir yazmasını sağlamıştır. Yaşamı, sürgünler içinde geçen bir şairdir. Rusya’da bile Stalin tarafından öldürülmek istenmiş, bir Türkmen subayın Moskova’dan kaçırması sayesinde ölümden kurtulmuştur. Yaşamının her döneminde, muhalif olmuş bir sanatçıdır. Sanatçılığın özünde de zaten bu vardır.

Köy Enstitüleri’ne gelince… O, başlıbaşına bir öyküdür. Yalnız bizim ülkemizde değil, tüm dünyada, tüm insanlık için uygulanması gereken bir sistemdir. Bu sistem, yıllar sonra Batılılar’ın inceleme konusu olmuştur; olmaktadır da. İnsanların yaparak yaşayarak öğrenmesini, eğitimin üretime katkı yapmasını isteyen her insan, bu konunun insan için önemini ve yararını bilir. Marks da üretim ilişkileri konusunda yazmıştır; ama bu, bir sayfayı bile geçmez. Oysa Köy Enstitüleri, bizim için büyük bir başarıdır.

Sözlerini bitirince gülümsüyor. Yanımıza gelen yeni eşini tanıtıyor bize. Benimle adaş olduğunu öğrenince, espriyi patlatıyorum: “Ağacın iyisi meşe, kızların iyisi Ayşe, derler Anadolu’da!” Yaşar Kemal, kendime de pay çıkardığım bu deyiş üzerine keyifleniyor. “Evet, çok haklısınız”diyor, kahkahalarının arasında.

Bir Ada Hikâyesi” ile ilgili sorumu yöneltmeden önce, Yaşar Kemal’in birçok yapıtı üzerine yabancı basında çıkan sözleri anımsıyorum. Notlarıma bakmama gerek bile yok. Defalarca okumuşum önceden. Şu cümleler geçiyor gözümün önünden:

Yaşar Kemal’in romanı, vahşi ve muhteşem bir türküye benziyor. Güçlü, yalın ve insanı deli eden…” Die Weltvoche (İsviçre)

Yaşar Kemal, büyük bir yazardır. Onun eserlerini okumak, zengin kazanımlar sağlayan büyük bir serüvendir.” Fönstet (İsveç)

Ne zaman çağdaş bir romancı örneği vermek istesem, aklıma ilk gelen ad, Yaşar Kemal olmuştur.” Raymond Williams

Yaşar Kemal’in eseri, büyük bir tuval üzerine, her santimine ayrı bir titizlik gösterilerek hazırlanmış, bir tablo gibidir.” Paul Theroux -The New York Times (ABD)

Çok büyük bir yazar… Eserlerinin güzelliğine kapılıveriyor okur, bitince şaşkınlık ve mutlulukla doluyor.” Femme d’aujourd’hui (Fransa)

Yaşar Kemal, zamanımızın en büyük epik romancısıdır. Onun romanlarını okuyan herkes, bu kanıda birleşir. Zamanımızda hiçbir yazarın Yaşar Kemal’in gücüne ulaşamadığını bilmeliyiz.” Torbjörn Safve (İsviçre)

Yaşar Kemal’in imgelemi, insan ruhunun inceliklerini kavraması, anlatımının şiirsel derinlikleri, üstüne titreyeceğimiz bir sanat eseri yaratıyor. Bütün dönemlerin en iyi yapıtlarından biri.” Jeremy Brooks (İngiltere)

Yaşar Kemal, yirminci ve yirmi birinci yüzyıl yazınının en büyük romancılarından biridir.” Barry Tharaud (ABD)

AÇY: Yaşar Bey, “Bir Ada Hikâyesi” gibi bir göç destanını; bu göçte yaşanan kırılmaları, savrulmaları, her şeye karşın yeşeren umutları yazmak, nereden aklınıza geldi?

YK: Bunu, daha önce de pek çok kez anlattım. Yazıldı, çizildi. Ben de bir göç çocuğuyum. O savrulmaları, kırılmaları ben de yaşadım; ama gördüğünüz gibi, umutlarımı hiç yitirmeden yaşadım; yaşıyorum.

Gözümde, Doğu’dan Adana’ya uzanan göç yolları canlanıyor. Yolda, dedesinin ve babasının yaşadığı zorluklar… Hemite’ye yerleşme… Orada, yaşama ilk merhaba!… Sonra, okul yılları… Hemite’den ayrılış… Edebiyat dersinden sınıfta kalması… Okuldan ayrılış… Ramazanoğlu Kütüphanesi… Orhan Kemal’le tanışma… Yıllar, yıllar; oradan oraya savrulmalar… Yüzündeki çizgilere yansıyan kırılmalar… Kahverengi gözlüğünün arkasında, hüzünle sevinçlerin gelgitleri…

Bakışlarımı, Boğaz’a çeviriyorum. Büyük bir gemi geçiyor. Boğaz, tüm maviliğiyle salonun ortasında sanki… Pencerenin hemen dışındaki balkon demirinde, Yaşar Kemal’in kendi elleriyle yaptığını söylediği rüzgârgülleri… Renkli kanatları ile rüzgârlara taşıdığı düşler… Yazın dünyasından bu eve taşınan sayısız ödüller… Bir fırsatını bulup, diğer dostlarımın söyleşisini, yeni sorumla aralıyorum:

AÇY: Türk ve dünya yazınında pek çok ödüller aldınız. Kaleminizin gücü tartışılmaz; ama bunda başka etkenler de var mı?

YK: Evet,eski eşim Tilda’nın katkısı çok oldu. Tilda, çok iyi dil bilirdi. Anneannesi İngiliz’di. Onunla her zaman İngilizce konuştuğu için, İngilizce, anadillerinden biriydi. Diğer anadili de Fransızca’ydı. Bunların dışında, dört dil daha bilirdi. Benim on yedi kitabımı çevirmiştir. Sonradan başkaları da çevirdi. Şu anda kitaplarım, kırk üç dile çevrilmiş bulunuyor.

Yüzünü belli belirsiz yalayıp geçen bir hüznü yakalıyorum. Zaman daralıyor. Benimse, soracaklardım bitmedi. Hemen, yeni sorumu ekliyorum:

AÇY: Günümüzde, yazarların kurdukları işliklerde, edebiyat sanatı öğretilmeye çalışılıyor. Sizce, edebiyat sanatı öğretilebilir mi?

YK: Hayır; öğretilemez. Bunu ilk başlatan Amerikalılar’dır. Bir yazar adayı Amerika’ya gitmiş, yedi yıl boyunca bu kurslarda eğitim görmüş, yine de yazar olamamıştır. Günümüzde de Amerika’da, bu kurslardan yetişmiş, iyi bir yazar yoktur.

İki gün sonra katılacağımız öykü işliği geliyor aklıma; gülümsüyorum. Bu arada, kalkmaya yelteniyoruz. Onu fazla yormak istemediğimizi söylüyoruz; bırakmıyor. “Çay içmeden olmaz!” diyor. Çok geçmeden de eşi Ayşe Hanım, çay tepsisi ve pasta tabaklarıyla içeri giriyor. Elimizde çaylarımızla söyleşiyi sürdürüyoruz:

AÇY: 1980 sonrasında gelişen postmodern edebiyat konusunda, neler söylemek istersiniz?

YK: Türkiye’de edebiyat kalmadı.İstanbul ağzıyla kitap yazılmaz. Yazarlar, önce Anadolu’ya gitmeli, Türkçe’yi öğrenmeli, ondan sonra yazmaya başlamalıdır. Örneğin, Adana’nın Çardak Köyü’ne gitsinler. En güzel Türkçe, orada konuşulur. Öğrensinler; ondan sonra yazsınlar.

Öncelikle sorun, anlatım yalınlığı sorunudur. Büyük klasik yapıtlarda, epopelerde, halk hikâyelerinde, gereksiz bir sözcük, gereksiz bir betimleme yoktur. Herşey, hikâyenin içindedir. Sanatçı, hemen hepsini, hikâyesine yedirmiştir. Şimdiki gibi, durup dururken bir betimleme yoktur. Her anlattığının mutlaka bir işlevi olacaktır yazıda. Örneğin buluttan söz ediyorsa, yağmurla ilgili bir-iki cümlesi olacaktır; yağdı ya da yağmadı, şeklinde. Tarladan söz ediyorsa, ekinden ya da o tarlanın içinden geçen birisi anlatılmalıdır; Köroğlu Destanı’nda olduğu gibi.

Bu çınardan öğrenebileceğim ne çok şey olduğunu düşünüyor, kendi konumla, çocuk edebiyatı ile ilgili bir soru sormak için sabırsızlanıyorum. Çantamızda hazır bulunan kitaplarını imzalamasını rica ediyoruz. İnce Memed’in özel olarak ciltlenmiş, birinci cildini uzatıyorum. Kitabı inceliyor. Sevgiyle okşuyor sanki. “Ne güzel ciltlemişler; bunu görmemiştim” diyor. Sevindiği, sesine yansıyan tınılardan belli. Ben de seviniyorum. O kitabımı imzalarken, ben de sorumu sıkıştırıveriyorum araya:

AÇY: Yaşar Bey, ben çocuk edebiyatçısıyım. Bu konudaki görüşlerinizi sorsam, ne dersiniz?

YK: Çocuk edebiyatı diye bir edebiyat yoktur. Bunu, daha önce de söyledim. Bu yüzden, Fransa’da bile fırtınalar koptu. Mitterand’la, saatlerce bu konuyu tartıştık.

Sözlerine ara verip, masadaki bir kitaba uzanıyor: “Ağacın Çürüğü.” Bir yandan konuşurken, diğer yandan kitaptan bir bölüm arıyor.

YK: Françoise Mitterand, o zaman Cumhurbaşkanıydı. Dört saatten fazla konuştuktan sonra, kalkmak istedim. Yanımdakiler “Ne Yapıyorsun? Cumhurbaşkanı kalkmadan, kalkılır mı?” diye beni uyardılar. “Olabilir” dedim. “Mitterand, Cumhurbaşkanı olmadan önce de benim dostumdu…”

Bu arada, aradığı bölümü bulup bana gösteriyor. Çocuk edebiyatı ile ilgili bir söyleşi bu. “Filler Sultanı” romanı üzerine yapılmış. Bazı bölümlerin üzerinde, özellikle duruyor ve ekliyor:

YK: Edebiyat insan içindir. Çehov diyor ki: “Çocuklar için ayrı ilaç yoktur. Yalnızca, ilacın dozu değişir.” Çocuklar için ayrı bir edebiyat da yoktur. Yalnızca, doz ayarlanır. Asıl olan, çocukların anlayacağı bir roman değil, çocukları araştıran romanlar, hikâyeler yazmaktır. Çocuklara ayrı yaratıklar gibi bakılması, beni deli ediyor! Benim için, çocuk-büyük ayrımı yoktur. Bir sanat yapıtını çocukların da anlamasını istiyorsak, başka anlatım yolları, başka biçimler aramalıyız.

Çocukluğumda, biz de büyüklerle birlikte, geceler boyu anlatılan destanları, masalları, halk hikâyelerini dinlerdik. Köyde kimse bize, “Siz çocuksunuz, bunlardan anlamazsınız,” demezdi. Sekiz yaşındayken dinlediğim bu halk hikâyeleri, bugün de aklımda. Ama bunlar, çocuksu yapıtlar mı? Değil. Örneğin, “Filler Sultanı” romanımda, çocukların da anlaması için, apayrı bir yöntem uyguladım.

Ben bu romanı tasarlarken, çocukluğumda dinlediğim halk hikâyeleri, masallar geldi aklıma. Bu türküleri, destanları, masalları dinledikten sonra, kendi aramızda yineliyorduk: “Üç derdim var birbirinden geçilmez. Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm.” Çocuktuk, ama bu temaları anlıyorduk. Sorun, insanlığın ana temaları sorunuydu. Onun için çocuğun da büyüğün de, işçinin de köylünün de, aydının da; herkesin malıdır bunlar. Herkes, bu konuların zaten içindedir.

Nasıl ederdim, hangi biçimde yazardım da bu romanımı büyük-küçük herkese okutabilirdim? Homeros’un, Köroğlu Destanı’nın, masalların bir anlatılış biçimi vardı. Herkes anlıyordu. Öylesine düz, öylesine yalın bir anlatımdı ki bu, geçmişten günümüze bütün insanların anlamamalarına olanak yok. Bu, bir anlatım tekniğidir ve ben de bunu denedim. Yalnız Filler Sultanı’nda değil, İnce Memed’in birinci cildinde de denedim. Bunu, bir Fransız eleştirmen Anne Philipe de çok iyi anlamış olmalı ki, şöyle dedi: “İşte bir roman ki, köylü de kentli de çocuk da aydın da aynı ölçüde anlayabilir ve tat alabilir.” İnsanlık, çocuk sorununu çözümlemeden hiçbir yere varamayacaktır. Her derdimizi, en çapraşık sorunumuzu bile çocuklara anlatabiliriz. Bu, bir çaba işidir, ustalık işidir. Ülkemizde, çocuk edebiyatı diye, çocuklara işkence ediliyor. Böyle edebiyat olmaz!

Aslında sözünü ettiği, çocuk edebiyatı ürünlerinin çocuğun dünyasından ve edebiyattan uzak olduğu gibi gelmişti bana. Bu konuda haklı olabilirdi; ama yine de yıllardır hayranı olduğum bir yazarın böyle düşünmesi, beni çok üzmüştü. Yine de kendisine, son çıkan kitabım“Ali’nin Öyküsü”nü armağan etmeden duramadım.

Veda vakti gelmişti. Eskişehir Sanat Derneği, Özgür Pencere Sanat Ve Edebiyat Derneği ve kendim adına yürekten teşekkürlerimi sundum Yaşar Kemal’e ve ekledim: “Kaleminizden damlayan güzellikleri, her zaman görmek isteriz…”

Geldiğiniz için, ben de size teşekkür ederim” diyerek, kalkıp bizi uğurluyor. İnişimiz, ray sistemi üzerine yerleştirilmiş üstü açık asansörle oluyor. Beşimizin de elleri, yanaklarımızda; Yaşar Kemal’in öpücüklerinin sıcaklığında. Sarhoşluğumuz geçmeden, önce takside, arkasından da Beşiktaş vapurunda buluyoruz kendimizi. İnsanlar, mutlulukla ışıldayan yüzlerimize garip garip bakıyor. Gülümsüyorum…

 

Ayşe Yamaç 15.01.2006

http://ayseyamac.blogspot.com.tr/2008/08/yaar-kemal-ile-sylei.html

Demirtaş: CHP akıllı davransaydı bu sene AKP’ye karşı halk iktidarı kurabilirdik

0

Selahattin Demirtaş‘la ilk kez geçen yıl Ağustos ayında, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün önce Adana’da görüşmüştük. O seçim sürecinde kazandığı başarı ile kendinden çok bahsettirmişti. Aradan 6 ayı aşkın zaman geçti ve bu kez İstanbul’da bir araya geldik.

Şimdi de o ve partisi HDP, 7 Haziran genel seçimlerinin kaderini en fazla etkileyecek siyasi aktörler arasında ön sıralarda görülüyor. Sorularımız ve Demirtaş’tan aldığımız cevaplar aşağıda.

– İsterseniz ‘Ne olacak bu memleketin hâli’ konusuyla başlayalım söyleşiye. Erdoğan “daha fazla yetki, daha fazla iktidar” derken Türkiye’yi bir yere doğru götürüyor. Seçimler de yaklaşıyor. Nereye doğru gidiyoruz sizce?

Şu hâliyle Erdoğan’ın gidişi iyi bir yere doğru değil. Tek bir adamın yetki açısından bu kadar güçlenmesi Türkiye için hayırlı bir şey değil. Onun her konuda söz ve karar sahibi olma isteğinden kaynaklanan tehlikenin biz uzun süredir farkındaydık. Artık bunu başkaları da görüyor. Etrafındaki insanların ve AKP’nin önemli isimlerinin bir kısmı da kulislerde bunu söylüyorlar. Herhalde bu seçim sürecinde AKP’nin içinden de etrafından da bu tür rahatsızlıklar dile getirilmeye başlayacaktır. İktidarın yetki, baskı ve zora dayalı güçlenmesi, dünyanın her yerinde diktatörlük olarak adlandırılır. Bizde niye “başkanlık rejimi” olarak farklı adlandırılsın ki? Diktatörlüğe doğru gidiyoruz. Ben bu görüşte olanlara katılıyorum.

– Bu yolda önemli bir aşama da şu anda Meclis’teki “iç güvenlik paketi”. Ne olacak bu paketin geleceği?

Bu paket çıkmasın diye muhalefet milletvekilleri parlamentoda etkili bir direniş gösteriyor. Biz bu direnişte kararlıyız. 130 küsur maddelik pakette her bir maddeyi 2-3 gün tartışmayı göze alırlarsa, aylarca bu paketi görüşelim derlerse, buyursunlar tartışalım. Ama biz bu pakete muhalefetimizde zerre kadar esneme yapmayacağız. Ve Meclis İçtüzüğü’nün tanıdığı bütün hakları kullanarak çıkmaması için her şeyi yapacağız.

‘Katliam tehlikesi gündeme gelir’

– Yine de ya çıkarsa?

Çıkarsa toplum açısından bir katliam tehlikesi gündeme gelir.

– Nasıl katliam?

Çünkü paket çıkarsa, gösterilerde polisin adam vurma yetkisi açıkça tanınmış olacak. Şimdiye kadar da polis sokakta adam vuruyordu, ama işi mahkemede aklıyorlardı. Paket yasalaşırsa polisin eline “sen, AKP’ye karşı gelen insanları rahat rahat vurabilirsin” diye bir kanun verecekler. Sınırsız arama, yakalama, göz altı yetkisini valilere verecekler ki, son dönemlerde birkaç istisna hariç valiler de artık AKP il başkanlarından farklı değiller. Protesto gösterileri AKP il başkanlarının, yani valilerin insafına terk edilecek.

Polisin son dönemlerde ne kadar AKP militanı gibi davrandığını da biliyoruz. Sokakta muhalefet yürütenler AKP’li değil. AKP karşıtı gösterici ile sırtında üniforması, elinde silahı ve yetkisi olan AKP’li polis karşı karşıya geldiğinde ne olacak? Ben bundan korkuyorum.

İşte böyle bir katliam tehlikesi taşıyor bu paket. Bu işin şakası yok. Onun için yasanın ya parlamentodan ya da Anayasa Mehkemesi’nden geri dönmesi lazım.

– Son dönemde AKP, baskılara ve otoriter yöntemlere çok sık başvurur oldu. Bu durumun olağanüstü bir gerginliğe yol açabileceği ve demokrasi dışı araçlarla, şiddet yoluyla iktidar değişimi girişimlerine yol açması ihtimali var mı?

Ben iktidar değişiminin bir şiddet dalgası ile gerçekleşmesi gerektiğini düşünmüyorum. Tersine, şu anda ciddi bir demokratik muhalefet yükseliyor. Buradaki temel problem, demokratik muhalefetin birlikte hareket edememesidir.

AKP tek bir ideoloji etrafında birleşen bütünsel bir parti değil, devasa bir koalisyon. Tarikat ve dinî güçlerden iş çevrelerine, rant gruplarına, eski ANAP ve hatta eski CHP’li bazı kesimlere kadar birçok faktörü birleştirmiş durumda. Mesela, cemaat de bu koalisyonun ortaklarından biriydi, ayrıldı.

AKP’nin ana referansının İslam olduğunu da düşünmüyorum. Onu motive eden temel mesele ekonomik çıkarlar, bu çıkarlar etrafında birleşiyorlar. Neoliberal ekonomiyi savunan, kapitalizmin nimetlerinden faydalanan bir koalisyon bu.

Buna karşı çevreci, antikapitalist, özgürlükçü, haktan, emekten ve barıştan yana güçler ise büyük oranda dağınık. Yani “çıkarcılar” bir arada, onlara karşı direnmesi gerekenler dağınık.

Ancak bu dağınık güçler büyük ölçüde toparlanmaya başladı bence. HDP (Halkların Demokratik Partisi) bunun önemli bir bloğunu bir partide buluşturmayı başardı. Ve bu seçimde yüzde 10 barajını aşarak AKP’yi geriletme imkânını yakaladı.

HDP’nin yüzde 12-13, hatta 15’lere varması demek AKP’nin tek başına iktidar kuramaması demek. Bu kadar basit, rakamlar ortada.

‘8 Haziran’da Erdoğan’dan hesap sorma gündeme gelebilir’

– HDP dışında kimler var?

Haziran Hareketi var mesela. ÖDP’den TKP’ye, değişik sol çevreler, Gezi sonrasında böyle bir ittifak oluşturdular. Bu da önemli bir muhalefet dinamiğidir. Onun dışında emek örgütleri var. AKP ve cemaat dışı İslami hareketler, Alevi hareketleri, sendikalar, kadın hareketleri, yöre ve bölge direniş örgütleri var. Mesela Karadeniz’de, Ege’de, Akdeniz’de, başka yerlerde HES’lere karşı, doğayı korumak için kurulan örgütler var. Bütün bunların bir seçimde – en azından bir seçimde – birlikte hareket etmesi, bir anda AKP’nin süslü hayallerini tuzla buz edebilir. 7 Haziran seçimleri bu fırsatı sunuyor. Biz HDP olarak şu anda bunu yapmaya çalışıyoruz.

Topluma şunu anlatmaya çalışıyoruz: 2002’de topluma umut vererek büyüyen AKP, şimdi ülkeye korku salarak büyümeye çalışıyor. Artık AKP’ye oy vermek, kendini Müslüman ve muhafazakâr olarak tanımlayanlara da bir garanti getirmiyor. Çünkü çıkacak yasaların altında “AKP’lilere uygulanmaz” diye bir şey yazmıyor. Hak ve özgürlük herkese lazım olabilir. AKP’ye oy verenlerin bir kısmı, vicdanlı olan kesimler de bunu anlıyor. Oy verdikleri partinin artık bir canavara dönüştüğünü görüyorlar.

Bir de ekonomik gelir dağılımında adaletsizlik çok daha net hissediliyor. Başlangıçta sıcak para akışına bağlı bir rahatlama sonucu bu durum tolere edilebiliyordu. Şimdi cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığının ortaya çıktığı koşullarda, ekonomik istikrar pamuk ipliğine bağlı. Bunun üzerine bir de siyasi kriz eklenirse nasıl bir faciayla karşı karşıya kalınacağını sokaktaki insan hissediyor. Cebindeki paranın giderek azaldığını hissediyor. Şimdiye kadar tahammül eden AKP’liler şimdi artık buna katlanmak istemiyor.

– Bu değişikliklerin cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasındaki 6-6,5 ayda gündeme geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet. Cumhurbaşkanlığı seçimi, AKP için bir dönüm noktasıydı. Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasını kendileri açısından bir “güvence” olarak görenler, şimdi o tarihten bu yana ekonominin düzeltilmesi, demokratik özgürlüklerin güçlenmesi, barışın sağlanması adına hiçbir şeyin değişmediğinin ve iyileşmediğinin farkına varıyorlar.

Onun için iktidarın şiddetle falan değil, demokratik yöntemlerle, seçimlerle değişmesi ihtimali giderek güçleniyor bence.

– Peki, herhangi bir iktidar değişiminde Erdoğan’dan hesap sorma gibi bir durum gündeme gelebilir mi?

Elbette olabilir. Hatta 8 Haziranda gündeme gelebilir. Seçim sonuçları bunu belirleyebilir. HDP iyi bir oyla ve iyi bir milletvekili sayısıyla parlamentoya girdiğinde, AKP artık tek başına iktidar kuramayacak demektir. Başa gelmek için parlamento içinde birileriyle anlaşmak zorunda kalacaktır. Bu ya biz olacağız, ya da CHP veya MHP.

Ben kendi partim adına şunu söyleyebilirim: Hukuksuzluklardan, yolsuzluklardan, rüşvetlerden, son dönemde ortaya çıkan katliam ve ölümlerden hesap sormayı programına koymamış bir hükümet programını HDP asla onaylamaz. Böyle bir gelecek vizyonumuz yoktur.

– Barış göşmeleri adına da olsa?..

Evet, barış görüşmeleri adına da olsa. Barış görüşmeleri de geçmişle hesaplaşmayı, yüzleşmeyi içeriyor. Pisliklerin üzerini örterek barış falan olmaz. O nedenle 8 Haziran, hesaplaşmak için iyi bir fırsat yaratabilir.

‘CHP bize vebalı gibi davrandı’

– Bu arada seçim ittifakları arasında CHP’yi saymadınız…

Saymadım, çünkü şu anda böyle bir seçenek gündemde değil.

Şunu açık söyleyeyim. Biz son yerel seçim sürecinde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde CHP’yle ortak aday çıkarmayı denedik. Ama o dönem CHP bize “vebalı” gibi davrandı. Bizimle bir arada görünmenin kendilerine zarar vereceğini, oy kaybettireceğini belirttiler.

Kendine sosyal demokrat diyen ve MHP ile gönül ferahlığıyla ittifak yapan CHP, bizim gibi devrimci bedel ödeyen bir parti ile yerel seçimlerde bir araya gelmekten zarar göreceğini düşünüyorsa, ona karşı fazla ısrarcı olmamamız gerektiğini düşündük.

Fakat cumhurbaşkanı seçimleri bize bir fırsat daha verdi ve bir kez daha denemek istedik.

Ben CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu‘na bizzat şunu söyledim (Görüşmeye katılan bütün ekibi ve benim arkadaşlarım da şahittir):

“Sayın Kılıçdaroğlu, gelin, cumhurbaşkanlığı için ortak aday göstererek 2015 genel seçimlerine birlikte girebilmenin ortak zeminini yaratalım. Bu illaki bizim adayımız olmak zorunda değil, sizin göstereceğiniz ve asgari ilkelere sadık kalacak bir aday olması durumunda, biz açıkça sizin adayınız için çalışacağız.

Çok yüksek bir oy oranı çıkarmalıyız ki, kazanamasak bile 2015 seçimleri için CHP ve HDP olarak iktidara karşı güçlü bir ortak alternatif çıkarmış olabilelim. Ve biz birlikte 2015’te AKP’yi devirebiliriz, özgürlükçü bir iktidar kurabiliriz.

Geçmişte bizim de sizin de karşılıklı hatalarımız oldu, ama bunları cesurca ele alıp düzeltmemiz lazım. Önümüzdeki uzun yılları planlayan bir siyaset yapmamız lazım.

Bizce CHP ve HDP cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anlaşırsa, parlamento dışındaki muhalefetin büyük bölümü de bizim etrafımızda kenetlenir. Ve bu güç 2015 seçimlerinde kesinlikle iktidar olur.

İkinci seçenek ise sizin MHP ile birlikte ortak bir aday çıkarmanız olur. Bu ters yöne doğru gitmektir. MHP ile ortak aday belirlerseniz, biz de kendi adayımızı çıkarırız ve yüzde 10 civarında oy almayı hedefleriz. Bu yüzdeyi tutturduktan sonra da 2015’te barajı aşıp yolumuza devam edeceğiz ve 2019’a yönelik alternatif iktidar planımızı belirleyeceğiz. O durumda parlamento dışındaki muhalefeti birleştirmeyi de biz önümüze görev olarak koyacağız.”

Bu kadar açık söyledik.

– Kılıçdaroğlu ne cevap verdi?

Kemal Bey hiçbir şey söylemedi. “Çok açık konuştunuz, bizim için aydınlatıcı oldu. Teşekkür ediyoruz. Bize müsaade” dedi. Zaten çıktıktan kısa süre sonra MHP ile uzlaştıklarını açıkladılar. Aslında bizimle konuşmadan önce Ekmeleddin İhsanoğlu konusunda anlaşma yapmışlar.

Şimdi böyle bir CHP ile biz 2015 seçimlerine gidemeyiz. Haftaya ne olacak, bunun hazırlığını yapmayan bir partiyle beraber yürümek zor.

Ortadoğu gibi bir yerde en azından önümüzdeki 10 yılın planını ve hazırlığını yapmıyorsanız kaybedersiniz. CHP ise haftaya pazartesi ne yapacağını bilmeyen bir parti. Böyle bir partiyle beraber yürüyemeyiz. 2015 seçimlerine yönelik olarak da bir ittifak çıkmaz. Bu arada oyalanarak ve seçmenin de kafasını karıştırarak zaman kaybetmek istemedik. CHP’nin de tıpkı yerel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi, belki yine MHP ile ittifakı denemesi mümkündür.

Ama Türkiye’deki ilericilerin, demokratların, yurtseverlerin, sol, sosyalist, sosyal demokrat, laik kesimlerin “Yahu şu CHP’yi biraz daha zorlayalım, adam olur” tezini sanırım artık gözden geçirmeleri gerekiyor.

‘Sol damar artık HDP üzerinden yürüyecek’

– Yani siz bu zamana kadar CHP’ye “kerhen” oy veren bir kesimin, bu kez size (belki “kerhen” size) oy vermesini mi bekliyorsunuz?

Kerhen değil, içlerine sinerek oy versinler isteriz. Biz herkes için ikna edici olmayı amaçlıyoruz. CHP’nin tepki oyları bize yönelsin istemiyoruz. Tüm muhalefeti ve bu arada CHP’nin tabanını da kucaklayan bir program ve adaylarla ortaya çıkmak istiyoruz.

Yani Türkiye’de ana akım sol damar, artık HDP üzerinden yürüyecek. Bence bu netleşmiştir. 2015 seçimlerinde de bunun mührünü basacağız.

– Peki AKP içindeki farklı sesler çıkmasının ve Erdoğan ile Davutoğlu, Fidan, Gül gibi isimler arasında oluşabilecek çatlakların önemli sonuçlara yol açabileceği kanısında mısınız? 

Yok, ben oradan büyük bir yarılma ve kriz çıkacağını sanmıyorum. AKP’de hâlâ gelecekle ilgili bir güvensizlik olduğu için onlar aralarındaki çelişkileri bir yarışmaya dönüştürmekten kaçınıyorlar. Kol kırılsın yen içinde kalsın, diyorlar hâlâ. 2015 seçimine kadar da dışarıya yansıyan bir bölünme çıkmaz herhalde. Ayrıca buna umut bağlayarak siyaset yapmak da boş hayalcilik olur.

Önümüzdeki dönemde, adaylar çıkmaya başladığında da göreceksiniz ki, geçmiş dönemlerde AKP’ye umut bağlamış ve ona hizmet etmiş, şimdi ondan bıkmış, onun çirkin yüzünü görüp de ayrılmış bazı insanlar da bizimle birlikte olacaklar.

– Mesela, Dengir Mir Mehmet Fırat gibi mi?

Olabilir, Dengir Bey de olabilir tabii.

– AKP eleştirisi belki işin kolay tarafı, ama toplumda da ciddi bir ahlaksızlaşma süreci yaşanıyor. Yolsuzluk, hırsızlık, kadın cinayetleri…

Ben yıllardır şunu söylüyorum ve söylemeye de devam edeceğim: AKP’yi İslami bir parti olarak tanımlamak yanlıştır. Bildiğimiz kapitalist, sağ, neoliberal bir partidir o. İslam bunun maskesi olarak kullanılıyor sadece. Türkiye’de İslami hareketler var, yok değil. Ama hiçbir zaman iktidara gelmediler. “AKP İslamı”, dini özünden saptırmış, hırsızlık ve rant yolunda bir örtü olarak kullanmıştır. Yoksa bunlarda gerçekten İslam ahlakı olsaydı, tek bir kuruş hırsızlık yapandan hesabı öyle bir sormalıydılar ki, toplumun vicdanı öyle bir rahatlamalıydı ki, insanlar “gerçekten de İslam’ın adaleti rahatlatıcıymış” demelilerdi…

‘Kemalist laiklerin AKP’ye bu kadar İslamcı kimlik vehmetleri hata’

– Bizde tam tersi oldu.

Evet, tam tersi oldu. Çünkü ortada bir “İslamileştirme” hareketi falan yok. Bizde bildiğimiz klasik kapitalist soygun ve talan düzeni, buna bağlı postmodern bir kültür dayatması gündeme geldi. Burada da, Suudi Arabistan’da ve başka ülkelerde de yaşanan bu: Kapitalizmin en bayağı, en ucuz, en vahşi hali.

Dolayısıyla “İslamcı AKP geldi, ahlaki çürüme derinleşti” tezi doğru olmaz.

Ve özellikle Kemalist laiklerin AKP’ye bu kadar İslamcı bir kimlik vehmetleri bir hatadır. Buradan bir muhalafet yapılması da bir hatadır.

Soldan muhalefet yapılması lazım, emek teorisi üzerinden, antikapitalist teori üzerinden muhalefet yapılması lazım. Antiislamcı tez üzerinden değil.

Çünkü bunlar İslamcı değil. Olsalardı en azından “dinde zorlama yoktur” ilkesi uygulanırdı ve Türkiye’de asgari bir laiklik gündemde olurdu.

Evet, yozlaşma AKP döneminde artmıştır, çünkü AKP kapitalizmin bireyci ve bencil kültürünün sonuna kadar uygulanmasını sağlamıştır. Bu da ahlaksızlığın patlama yapmasına yol açmıştır.

Böyle bir zemin oluşturulduğu için AKP döneminde kadın katliamları da, yolsuzluk da, hırsızlık da artmıştır.

– Peki, Özgecan’ın katli, neden toplumda böyle bir patlamaya yol açtı sizce?

Bir kere suçun işleniş biçimi çok canice ve insanlık onurunu kıran tarzda. Her insan, orada yapılanı insanlığa ve hatta kendine karşı bir saldırı olarak hissetti. Bir insanın bu kadar alçalması herkesi korkuttu. İnsanlık ilk medeniyetleri bu topraklarda, Mezopotamya’da kurmuştu. Böyle bir kültür mekânında insanlığın bu kadar dibe vurması, insanlarda “nereye gidiyoruz?” sorusunun doğmasına yol açtı ve protestoları büyüttü.

Bence farklı bir şey daha var: Sadece cinayeti işleyen üç kişi protesto edilmedi. Herkes biraz da kendini protesto etti sanırım. “Bu sistem böyle giderse hepimiz bir gün canavarlaşabiliriz” fikrini herkes yüreğinde hissetti. Bu da etkili oldu.

Yoksa ilk kadın cinayeti değildi Özgecan. Elbette kadın özgürlük hareketinin güçlenmeye başladığı, kadınların hak talebinin sokakta daha görünür hale geldiği bir dönemde olması da tepkiyi büyüttü.

‘İdam gelse yine devrimcileri asarlar tecavüzcüleri değil’

– Bu tepkiler içinde farklı öneriler de dile getirildi. Mesela, idam dendi, hadım edelim dendi. Bunlarla ilgili görüşünüz ne?

Bunlar hiçbir karşılığı ve ciddiyeti olmayan öneriler. Duygusallıkla, fevri olarak, kendini veya kamuoyunu tatmin etmek amacıyla söylenen şeylerdir. Cumhuriyet tarihinde tacavüzden dolayı idam edilmiş bir tek kişi göstersinler bana! Asılanların çoğu devrimcidir, ya sağcı, ya solcu insanlardır. Şimdi idam gelse yine devrimciyi asacaklar. Tecavüzcüyü asarlar mı?..

Köklü çözüm, toplumda kadın kimliğinin eşitliği üzerinden bir bilincin geliştirilmesidir. Bunun ne İslam’la, ne sosyalizmle, ne liberalizmle doğrudan bağı yoktur. Kadın özgürlüğü sorunu çok eskidir. İslam’dan da, sosyalizmden de eski bir sorundur.

Kadınların özgürlüğü sorunu çözülmedikçe, toplumdaki ilişkiler, devlet-birey ilişkileri, emek-sermaye ilişkileri doğru çözülemez.

– Siz epeydir bunun altını çiziyorsunuz…

Evet, çünkü bu çok önemli. Çünkü “egemenlik” ilişkisi orada üretiliyor ve oradan devlete, iktidara doğru yayılmaya başlıyor. Ve ona bağlı bir ahlak sistemi doğuyor.

İşin temeline, tarihine inip doğru yorumlamak ve tedbirler almak, buna göre bir eğitim sistemiyle, medya diliyle, siyaset üslubuyla desteklenen kapsamlı bir proje hazırlamakla sorun çözülmeye başlanabilir.

– Siz bunu çalışmaya devam ediyor musunuz?

Evet, bu bizim için en önemli konulardan biri. Yoksa kadın eşbaşkanlar “süs olsun” diye yanımızda durmuyor. Uyguladığımız “yüzde 50 cinsiyet kotası” dünyada kimsede yok. Eşbaşkanlık var, çeşitli kotalar var, ama cinsiyetle ilgili “yarı yarıya” ilkesini benimsemeye kimse cesaret etmedi dünyada. Eşbaşkanlıktan yerel düzeyde en alt yöneticiye kadar her düzeyde yüzde 50 kotası da sadece bizde.

– Buna tepki gösterenler var mı?

Var tabii ki. Ama bunlar tarihsel bir kırılmayı yaratmak için alınmış kararlardır. Sonuçları bu hafta, birkaç ay veya birkaç yıl içinde çıkmaz. Bunun sonuçları önümüzdeki on yıllara, yüzyıllara damgasını vuracak. Çünkü binlerce yıllık geri bir kültürün kırılması için uğraşıyoruz.

‘Barajı aşamazsak bize ve Türkiye’ye ders olsun’

Seçime parti olarak girme kararınıza dönelim. Bu konuda size bazı dost çevrelerden de eleştiriler geldi. Gerçi siz barajı aşacağınızdan emin görünüyorsunuz, ama yüzde 1 bile risk görmüyor musunuz?

Birincisi, biz kimilerinin öne sürdüğü gibi, AKP’yle anlaşma ve uzlaşma yaparak bu kararı almadık, tam tersine AKP’yi geriletmek için en büyük hamle budur diyerek bu karara vardık.

İkincisi, bizim gerçekten de barajın altında kalmamız durumumuz varsa, biz bunu hak etmişiz demektir.

Hani Temel’i asmaya götürürlerken son sözünü soruyorlar, o da “bu da bana ders olsun” diyor ya…

Biz bu kadar iddialı laflar edeceğiz, bu kadar önemli programlarımız olacak, bu kadar büyük bedeller ödemiş siyasal mücadele hareketlerinden geleceğiz ve bizim gibi mücadelerden geçmiş ittifaklarımızla beraber, devrimci sol olarak geleceğiz… Karşımızda da yolsuzluklarla rüşvetlerle, katliamlarla suçlanan ve yıpranmış 13 yıllık bir iktidar olacak… Ve biz barajı aşamayacağız!..

E biz bunu hak ediyoruz o zaman, kardeşim! O zaman “bu da bize ders olsun.”

– Ama fatura sadece size değil, bütün Türkiye’ye çıkacak?

O zaman “bütün Türkiye’ye de ders olsun…” Bizler bunu demek ki hak ediyoruz.

Bakın, ben bundan korkmamak lazım diye düşünüyorum. Türkiye, kendi özgücüne güvenmelidir, muhalif dinamiklerine güvenmelidir.

Biz bu iktidarı alt ederiz! Mesele, bu zamana kadar biz birbirimize dokunamamışız. Yani, mesela, Karadeniz’de çok ilerici, devrimci bir damar var. Ama Hakkari’ye, Diyarbakır’a, Muş’a dokunamamış yıllarca. Onlar da ona uzanamamış. Trakya Kars’la, İzmir Urfa’yla ilişki kuramamış.

‘CHP akıllı davransaydı halk iktidarı kurardık’

– Şimdi kuruyor mu?

Evet, kuruyor. Kırılma noktası cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Artık birbirine dokunanlar, uzananlar arttı.

Bu özgücümüze dayanarak biz, bırakın AKP’yi devirmeyi, Türkiye’de bir demokratik halk iktidarı kurmayı düşünüyoruz. Biz o kadar iddialıyız.

CHP akıllı davransaydı 2015’te bunu yapabilirdik. Ama anlaşılan, CHP ya seçim sonrası doğru bir çizgiye gelecek ya da aşılacak.

Ana hat, ana muhalefet HDP’dir. 2019 seçimlerinde de tek başına iktidara yürüyen bir HDP olacaktır.

– Peki, diyelim ki yüzde 9.9 oyla baraja takıldınız…

Böyle bir şey çıkmayacak. İyi bir sinerji yakaladık. Bize verilen her oy çok kıymetli, boşa gitmeyecek. HDP’ye verilen her bir oy belki 3-4 kat daha önemli, çünkü AKP’den götürecek. Onun planlarını bozacak.

Ancak seçmenlerde “HDP barajın altında kalırsa Türkiye kaosa gider” şeklinde korku yaratmak doğru değil. İnsanların inanarak, güvenerek gönülden oy vermeleri için elimizden gelen bütün samimiyeti ortaya koyacağız elbette. Ben bunun olacağına inanıyorum.

Ama diyelim ki, en kötü senaryo gerçekleştir. Barajı aşamadık. Bu bir kıyamet değildir. Buradan bir korku senaryosu çıkarılmamalıdır.

Bir defa biz parlamento dışında da kalsak, Türkiye’nin dördüncü büyük partisi olmaya devam ederiz. Sadece Meclis grubu oluşturmamış oluruz. AKP belki bundan faydalanarak kendi sandalye sayısını arttırabilir. Ama siyaset sadece parlamento değildir. Demokratik çerçevede olmak kaydıyla, meydanlarda ve sokaklarda şiddet kullanılmadan büyük kampanyalar gündeme gelecektir.

Biz erken seçim ve barajın düşürülmesi kampanyası yürürütürüz. Eminim çok geniş toplumsal kesinlerden de destek sağlarız. Hatta belki parlamentoya girmiş muhalefetin de katkısını alırız.

“Her şey kötüye gider. Bir gerileme dönemi başlar. Bu da 50 yıl, 100 yıl sürer” demeye, endişelenmeye gerek yok. İnanın, ilk yıl içinde büyük gelişmeler olur. Çünkü toplumlar baskıya, zülme karşı direnme hakkına sahiptir.

– Her durumda iyimsersiniz yani?

Evet. Hiç korkmaya, paniklemeye gerek yok. Ama doğru ve olumlu seçenek ve en büyük ihtimal, HDP’nin barajı aşarak AKP’yi geriletmesidir.

– Bunun güçlü bir ihtimal olduğunu, HDP’nin barajı aşacağını savunan Konda verilerine dayalı simülasyonlar da var. Ama seçimlere doğru birçok provokasyon gündeme gelebilir.

Olabilir tabii. Bu sadece bizim için geçerli bir risk değil. Bütün ülke için geçerli. Türkiye üzerinde içerde ve dışarda provokasyonları isteyen güçler vardır. Mesela IŞİD. Güneydeki ve doğumuzdaki ülkelerde de herkes Türkiye’nin istikrarından hoşlanmayacaktır. Provokasyon olursa burada sadece HDP hedef değildir.

‘Kobanê olayları için bizim yaptığımız özeleştiriyi Davutoğlu’ndan duymadık’

– Bir lider olarak Selahattin Demirtaş’ın yükseliş sürecine bağlı olarak size karşı bir eleştiri ve yıpratma dalgası da ortaya çıktı. Özellikle de Kobanê olaylarında. Bu konuda sizin herhangi bir özeleştiriniz var mı?

Özeleştiri yaptık. İlk günden beri yaptık. Halklarımıza karşı bizim sorumluluğumuz vardı, daha dikkatli davranmalıydık dedim. Ben bu değerlendirmeyi, özeleştirimizi canlı yayınlarda, toplantılarda defalarca yaptım.

Ama olaylarda asıl sorumlu olan hükümetin başkanı, Başbakan Davutoğlu‘nun ağzından bir özeleştiri duyamadık. Asıl mesele de bu. İçişleri Bakanlığı, kolluk kuvvetleri bize bağlı değil ki. Üstelik ilk ölüme yol açan, şiddet olayının ateşini ilk yakan polisti.

Sonuçta 6 Hüdapar’lı ve 36 HDP’li yaşamını yitirdi. Bu bize karşı bir psikolojik harekâttı.

Türkiye’nin batısındakiler, Müslümanlar, laikler, Alevisi de, Müslüman olmayanı da bence şunu sormalı: Kobanê eylemleri kime karşıydı?

Gericiliğe, yobazlığa, faşizme, IŞİD’e karşıydı; onunla işbirliği yapan AKP zihniyetine karşıydı.

Batı’da yaşayan, kendini solcu ve sosyal demokrat olarak tanımlayan güçlerin bir kısmının bizim IŞİD’e karşı mücadelemizden niye bu kadar rahatsız olduğunu anlayabilmiş değilim.

Kobane’de IŞİD’i durdurabilmiş bir hareketi niye suçlarlar? Kutlamaları gerekmez mi?

– Kürt hareketi çok örgüt çıkardı. Belki uzun bir geçmişi yok henüz, ama şimdiye kadarki gidişine bakarak HDP’den memnun musunuz?

Evet, farklı denemelerimiz olmuştur. HDP başarılı bir örgütlenme oldu. “Türkiyelileşme” açısından da öyle. Türkiye’nin fotoğrafına uyan, içinde zengin bir çeşitliliği taşıyan bir tek HDP’dir ve HDP dışında Türkiyeli parti yoktur.

AKP Türk-İslamcı damar üzerinden yürür. CHP de ağırlıklı olarak ulusalcı Türk kimliği üzerinden. MHP zaten milliyetçi Türk partisidir.

Bütün kimlik, inanç ve mezhepleri birleştirmeyi hem fiziki, hem ideolojik olarak başarabilmiş, eşitler arası ilişki kurmuş tek parti HDP’dir. Bütün kimlikleri buluşturmayı başarabilmiş bir partidir. Aynen Türkiye’nin kendi gerçeği gibidir.

– Eskiden daha çok “Kürt partisi” olarak görünen örgütünüz, şimdi daha çok “sol parti”, “sol muhalafet” olarak algılanıyor. Özellikle de sizin liderliğinizle birlikte…

Ben geçmiş dönemde Kürt kimliği üzerinden, kimlik odaklı siyaset yapılmasını yanlış görmedim. Çünkü ihtiyaçtı. İnkâr edilmiş, yok sayılmış bir kimliği görünür hâle getirmek için kimlik odaklı siyaset yapmak zorundasınız. Ama şimdi durum, ulusal düzeyde siyaset yapmayı kolaylaştırıyor artık.

Yalnızca kimlik odaklı değil, aynı zamanda sınıf odaklı siyaset yapmanın şartları bugün daha uygun. Bu, bütün kimliklerin kurtuluşunu da kolaylaştırıyor. Türkiye’de devrimciler arasında 60’lı, 70’li, 80’li yıllarda “ulusal hedefler mi, sınıfsal hedefler mi” anlaşmazlığı vardı. Bazı siyasi hareketler ulusal hedefleri başa koymuştu.

Şimdi ikisini birlikte götürmek çok daha makul, kolay ve gerçekçi. O yüzden cumhurbaşkanı seçimlerinden başlayarak bu çizgi güçleniyor. Genel seçimlerde bunu daha görünür, daha somut hale getireceğiz. Önermelerimizde, siyasetimizde, ekonomik yaklaşımlarımızda, projelerimizde daha iyi görünecek.

Öcalan-Demirtaş rekabeti tartışması psikolojik harekât’

– Kimileri de “Öcalan-Demirtaş rekabeti” konusunu gündeme getiriyor…

Gereksiz ve boş bir tartışmadır. AKP çevreleri bunu psikolojik bir harekât unsuru olarak kullanıyorlar. Sayın Öcalan barış sürecinde son derece ciddi ve fedakâr bir tutum içerisindedir. Barışı savunan her siyasetçinin kendisinin bu çabasına destek olması gerekir. Biz de elimizden geldiğince barış mücadelesine katkı sunuyoruz.

Bir zamanlar “siyasette liderlik dışında farklı bir konumda olmak”tan bahsederken, şimdi siyasetin tam merkezindesiniz. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Kahvaltıda ne yediğinizi sormayacağım ama, günde kaç saat uyuyorsunuz?

Ağır bir sorumluluk ve vebalin altına girdik. Neredeyse tam gün, tam saat çalışıyoruz. Bazen günde 20 ayrı görüşme yapmak gerekiyor. İki gün uyumadığım oluyor. Yalnız ben de değil. Eşbaşkanımız, vekillerimiz, bütün yönetimimiz, il ve ilçe teşkilatlarımız da böyle yoğun bir tempoyla çalışıyor.

Sorumluluğumuz büyük. Görevimiz sadece AKP’yi geriletmek değil. Bunu kimileri gibi “AKP gibi davranarak” yapmayı da amaçlamıyoruz.  Alternatif bir demokratik programı topluma sunmak istiyoruz.

Başarırsak bu sadece HDP’nin zaferi olmayacak, bütün ilericilerin zaferi olacak.

HDP, şimdiye kadar deneyimlenen bütün girişimlerin en kapsamlısı, en geniş cephesi ve en başarılısı olarak, inanç kesimlerini de hak, adalet, eşitlik ve barış ilkelerinde buluşturarak, güncellenmiş bir sol hareket olarak Türkiye siyaset sahnesine damgasını vuracak.

Böylece uzun yıllar sonra, belki de TİP’ten bu yana ilk kez bir sol hareket, siyaset sahnesine gümbür gümbür ağırlığını koymuş olacak.

Hakan Aksay 25.02.2015

T24