Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 78

Ahmet Büke İle Öykünün Kundağına Firüze Dökülüşler

0

Toplumsal konulara duyarlılığı Ahmet Büke’nin öykülerinin temelini, çatısını, duvarını hatta duruşundaki gölgeyi imleyen o derin çığlığı oluşturur. Ama yaralara kalemi ile sarılırken sömürü, beklenti ve egonun tacı yoktur üzerinde. Yazarken birilerine bir şeyleri dikte etmek gibi ve tabiri caizse “ayar vermek” gibi bir derdi de hiç olmadı. Cazibe İstasyonu adlı kitabını “iş cinayetlerinde kaybettiklerimize” ithaf etmiştir. “Kumru’nun Gördüğü” adlı kitabını ise acının koyaklarında kalbi yorulan ve ölüme kendi elleriyle giden Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dicle Koğacığlu’na ithaf etmiştir. Belki de duyarlılığa ahraz insanlığın kalbine, edebî bir iğnedir onun sesi…

 

Sayın Ahmet Büke, sizi tanımak isteriz. Bir öykücünün yüreğinin arka sokaklarında demlediği kendisini, biliyoruz ki en iyi kendisi tanımlar öyküsel bir dil ile. Bir ilk olsun istiyoruz. Bize sizi minimal bir öykü tadında anlatır mısınız?

Çok anlatılacak bir hikâyem yok aslında. Taşrada doğdum, büyüdüm. Sonra üç büyük şehirde de yaşadım biraz. Her yaz doğduğum yere dönüyorum, baba ocağını tüttürüyorum yine de. Yazmak aklımda yoktu. Okumayı severdim. Biraz tesadüf eseri öykü yazmaya başladım. Yaşım otuz iki idi. Şimdi kırk dört oldum. Hâlâ öykü yazıyorum. Eskisi gibi hararetle yazmıyorum ama yine de pek ayrı kalamıyorum öyküden…

Sayın Büke, öyküler, hayatın gamzelerine naftalin kokulu düşler saklayıp; kurgu ile gerçeğin sobelediği ninnilere birlikte uyanmak manifestosudur! İşte bu öyküler bazen bir anne yaşmağında, bazen bir babanın öksüz gölgesinde bazen de ahşapları arap sabunu kokan bir konağın hüzünlü tablosunda dillenir. Bize öykünün hayatın rahminden çıkış anını anlatmanızı istesek? Öykünün göbek bağını kim ya da ne keser?

Benim aklımda anlar kalıyor daha çok. Bazısı yıllar öncesinden ya da gördüğüm bir filmden, okuduğum metinlerden. Çoğunu hafızamdan işe yarar halde geri çağıramıyorum. Ama bazıları öykünün tohumları olarak geri geliyor. Galiba bu o tohumun elinde biraz da. Hatırlanmak ve yeniden dünyaya düşmek isteyen inatla geri geliyor. Onlarla biraz oynuyorum; beraber gezip tozuyoruz, ardından oturup yazıyorum. Bence bir öykü -ya da öz diyelim- istemezse yazılamaz.

Sizin deyiminizle “yazmanın çakırkeyf hali” bir de “kendini beğenme hali” var. Bu iki hâl arasındaki keskin çizgi, egoyu bileyleyen ya da paslandıran bir felsefenin adı olsa gerek. Buradaki paslanma okur ile yazar arasındaki sofrayı kuran ironik köprü! Peki Sayın Büke, yazmanın halleri öykünün kaderini nasıl etkiler? Nedir öykünün kanı, canı?

Yazmak söz konusu olursa egodan kurtulmak pek mümkün değil. Yoksa yazdığını yayınlayandan çok saklayan olurdu. Oysa bu durum hemen hemen tam tersidir. Yazdıklarını ortaya çıkarmayanların yine çoğunluğu diyelim onları yok etmeye kıyamazlar. Kendi eliyle olmasa bile ortaya çıkmasını isterler. Bence bu kendini önemseme hali kaçınılmaz. Fakat bazı yazarlar, iyi eserler ortaya çıkararak bu hallerini katlanılır hale getiriyorlar. Neyse ki öyle yazanlar var ve edebiyat yol alıyor.

Sayın Büke, öykücülüğü meslek edinen ilk sanatçımız Ömer Seyfettin’dir. Yazı hayatına şiir ile başlayıp öykücülükte karar kılmıştır. Yazarlığı meslek edinmek – hele ki ülkemiz şartlarında- bir ütopyanın ayak sesine, gerçeğin diş gıcırtısını duyurma arzusu gibidir! Sahi, şair ve yazarlık meslek olabilir mi?  Para ve duyguyu bir düellonun döşünde buluşturmanın riskini sorsam?

Ben yazdıklarımla -en azından- geçimini sağlayabilen bir yazar olsaydım söyleyecek bir şeyim olurdu. Ama bu konuda başarısızım. Bunu yapabilen arkadaşlara sormak lazım belki de: Bu nasıl bir his!

Verdiğiniz bir söyleşide “bugün dünyada yaşanan kıyımları ve düşmanlıkları gördükçe onu daha çok seviyorum ve özlüyorum.” demişsiniz dedeniz için. Kıyımların ensesinde geçmişimizi de geleceğimizi de yavaş kaybediyoruz! Bu bağlamda bir yazarın sorumluluklarından bahsedebilir miyiz? Dedenize özlem, evrenin gözlerine batan kıymığı çıkartmaz biliyorum ama ona duyduğunuz özlemin kıyısında hangi çareleri öpüyor kalbiniz insanlık adına?

Kendim ile ilgili genellikle kötümserimdir ama insanlık için iyimserim her zaman. Yaşam ve insan çok dinamik… Olmadık zamanda ve en kötü anlarda ikisinden de umut fışkırabilir. Hayatın, insanın ve dünyanın değişebileceğine inanıyorum. Bu hissimi kaybetsem yazmadım galiba. Fakat buna iman da etmiyorum. Bazı türler yok oldu. Bütün mücadelemize rağmen geri dönülemez bir yerde de olabiliriz. Yine de en iyisi pes etmemektir.

Sayın Büke, öykü yazmak için önce görmek ve duymak gerekir! Karıncanın kamburundaki sancıyı, başak tanesinin rüzgâra avazı kadar susarken ki sevdasını, çitleri devrilmiş çocukların ölüme teslim edilişindeki tarihsel ve güncel gerçeği. Kısacası, görmenin kutsal aynasında birikmektir belki de yazmanın sırrı. Gözlem yapmak öykü hiyerarşisinin hangi basamağındadır? Bu basamağın öncesini ve sonrasını sorabilir miyim?

Bu herkes için değişir sanırım. Benim için işin neredeyse tamamı bakmak üzerine kurulu. Yüzlere, sokaklara, köpeklere, duvarlardaki çatlaklara, tren tarifelerine, cami halılarına, kuş yuvalarına, çocuklara yani hemen her şeye bakmak ve kaybolmakla geçiyor hayatım. Bu bana güzel geliyor. Çünkü bütün nesnelerin ve varlıkların hatta varlık olamayan boşlukların ve hislerin bile öyküsü var sanki.

 Ahmet Büke öyküleri karamsar bir havanın hâkimiyetini taşısa da o karamsarlığın içinde cesur bir gökyüzünü saklar hep. Yani kötüyü, haksızlığı, yoksulluğun kangren eden soluğunu anlatırken; asıl işaret ettiği güzele, doğruya ve umuda bakıştır.  Sanki hayat üzerine üzerine geldiğinde her şeyden kaçarak anne dizine sığınmış bir çocuğun, üzerine sinen anne kokusu gibi. Öykülerinizi yazarken edebiyat kuramlarına bağlı kalıyor musunuz? Yoksa hesapsız sancıların hayata göz kırpışında mı mayalanıyor kaleminiz?

Kuram pek ilgi alanıma girmiyor. Belki de okurken en sevmediğim dersin Edebiyat olması nedeniyle bu. Zil bir an önce çalsın diye kalbim çarpardı. Elbette okuldaki eğitim kuram değil. Ama dediğim gibi ilgimi çekmiyor.

“Babama göre bu ülkede başarısız ve mutsuz olmanın iki garantili yolu vardı; siyaset ve edebiyat. Galiba bu yüzden öykülerimi hiç okumadı.” Bir söyleşinizde kullandığınız bu cümle aslında yazmaya gönül vermiş birçok insanın karşısına çıkan zorluklardan biri. Sahi! Siyaset ve edebiyat mutsuzluğu göverten; huysuz ve yaramaz çocuk mu? Bu konuda siz neler söylemek istersiniz?

Babalar çocuklarını koruma içgüdüsüyle öyle söylerler. Ama edebiyat zaten bütünüyle politik bir şey…

 Yayımlanmış altı öykü kitabınız var. En son çıkardığınız kitap “Cazibe İstasyonu” ama “Ekmek ve Zeytin” in yeri sanırım başka. Siz de öyle düşünüyor musunuz?

Evet, altı tane öykü kitabım var. En son Yüklük çıktı. Söylediğiniz gibi Ekmek ve Zeytin’in kalbimdeki yeri biraz farklı. O bir daha erişemeyeceğim bir yerde duruyor sanki…

 Ahmet Büke kimleri okuyor diye klasik bir soru sormayacağım! Ben Ahmet Büke’ye yazdıran kahramanları soracağım. Karıncaları, evladının kitaplarını yaşmağının arasında saklayan annesini, onu kanatırken iyileştiren anları sormak istiyorum? Unutamadığınız ve benim öykülerimin sütannesi dediğiniz bir kahraman var mı kurgu ya da gerçek de?

Dersim öyküsünde geçen nineyi unutamıyorum nedense. Bir de oradaki atlı adamı.

“Xasiork 2002 Kısa Öykü Yarışması’nda Kayıp Dua Kitabı adlı öykünüz ile birincilik kazandınız, aynı zamanda Oğuz Atay Öykü Ödülü ve Sait Faik Hikâye Armağanı sahibisiniz, ödüllerin yarışmaların Ahmet Büke’nin öykücülük serüveninde yeri nedir? Ödül/Popülarite dengesini sormak istiyorum size? Yarışmalar birer basamak mıdır yoksa edebi yolculuktan apayrı bir yere mi koyuyorsunuz?

Hepsinin ayrı bir anlamı var. Daha çok yazma konusunda beni motive ettiler. Öykücüler çok popüler olmazlar galiba. Bu konuda endişe etmeye gerek yok diye düşünüyorum.

 Şiir, edebiyatın nazlı çocuğudur. Avuç içleri hep öpülsün, duyguya müzik hep sağılsın ister. Şiirsel bir diliniz var öykülerinizde. Bunu ironi ile birleştirdiğinizde farklı bir tadın edebî raksı çıkıyor ortaya. Şiir yeteneğim yok dediğinizi biliyoruz. Şiir yazmamak şiir okumamayı gerektirmez diyerekten sormak isterim, bu benim şiirim dediğiniz bir şiir var mı? Çok beğendiğiniz bir şiiri ve dizelerini bizimle paylaşmak ister misiniz?

Arkadaş Z. Özger’i çok severim. Ama Ergin Günçe’nin Türkiye Kadar Bir Çiçek şiiri bir başka galiba.

Eskiden sevdiğim kızlar çiçeği

Öpemedik birbirimizi işte bunun çiçeği

 Kitap Haber sitesi “Kitaplardan Bir Dünya Kurduk” sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber’deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutlu birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz?

 Selam, sevgi

Sayın Büke, bize zaman ayırdığınız, öykü metaforunun kıyısında demlendik; cevaplandık. Teşekkürler…

 Ben teşekkür ederim.

Mehtap Altan 11.02.2015

KİTAPHABER

Poyraz Karayel’in Zülfikar’ı İle Röportaj

0

Celil Nalçakan, “Poyraz Karayel”de üstlendiği sıra dışı rol ve replikleriyle fenomen olma yolunda…

Eski bir solcuyken mafyaya giren, hâlâ en küçük olayı küresel sermayeye ve kapitalizme bağlayan Zülfikar, Nalçakan’ın yorumuyla çok beğenildi. Bu eğlenceli karakteri ve sette olup bitenleri bir de ünlü oyuncudan dinledik.

* “Poyraz Karayel”e nasıl dahil oldunuz? Zülfikar’da sizi cezbeden neydi?

– Çağrı (Lostuvalı) hocayla iki sene önce “İntikam”da çalışmıştık. Bazı insanların kimyası tanışır tanışmaz uyuşuyor. Bizim de öyle oldu, dünya görüşlerimiz, zevklerimiz birbiriyle çok örtüşüyordu. Ağustosta “Poyraz Karayel”in senaryosu geldiğinde, ilk fikrim bunun gri bir iş olmayacağı doğrultusundaydı. Ya siyah olacaktı ya beyaz. Ya çok sevilecekti, ya 3 bölümde kalkan talihsiz dizilerden biri olacaktı. Risk almak eğlencelidir (gülüyor). Hem Çağrı Hoca’yı da özlemiştim çok. Kabul etmek için çok düşünmedim bu yüzden… İyi ki “evet” demişim. Zülfikar’a gelince… Şimdiye kadar oynadığım hiçbir karaktere benzemiyor. Çok ilginç bir eleman. Komik, bir o kadar sert, saplantılı, sorunlu… Bir oyuncu için hazine sandığı gibidir böyle roller, çok nadir tesadüf eder. Şanslı olduğumu söylemeliyim.

ETHEM BİZE MUHTEŞEM BİR DÜNYA KURDU

* Kötü karakteri canlandırmak zor mu?

– Mesleğe başladığımdan beri saf kötü bir rol oynamadım. Hepsinin kötülük yapmak için nedenleri vardı. “Sıla”da oynadığım Dilaver’in abisi, gözlerinin önünde vurulmuştu mesela. “Keşanlı Ali Destanı”ndaki Hüseyin, annesinin intikamını almak istiyordu. “İntikam”daki Adem, Şahika’yı kazanmak için böylesine acımasız olmuştu. Zülfikar’ın da bir hikayesi var elbette. İlerleyen bölümlerde, mutlaka ona da hak vereceksiniz. Zor ya da kolay diyemem. Ama empati kuramazsan, iyiyi de kötüyü de oynaman zor.

* Dizide Zülfikar, Bahri Baba için birçok şeyi göze alıyor. Siz sevdiğiniz insanlar uğruna neleri göze alırsınız? 

– Bahri Baba, Zülfikâr’ı sokaktan kurtarıyor, yeni bir hayat veriyor. Sefer ve Taşkafa için de aynı şey geçerli. Bu yüzden, bu kadar derin bir sevgi ve sadakat duyuyorlar. Sorgulamadan seviyorlar Bahri Baba’yı… Sivas’ta bir laf vardır “ayağına taş değmesin” diye. Bahri Baba’nın ayağına taş değmesin istiyorlar. Ben ailem konusunda çok hassasımdır. Zülfikar’ın Bahri Umman için yapabileceklerini, ben sadece annem, babam ve kardeşim için yapabilirim açıkçası.

* Siz “Poyraz Karayel”de en çok kimin hikayesini sevdiniz? Sadece bir izleyici olsanız, bu diziyi niçin izlerdiniz?

– Klişe bir cevap olacak ama gerçekten her karakterin ayrı bir rengi var. Albayımdan Zafer’e, İsa’dan Sefer’e, Poyraz’dan Bahri’ye… Ethem (senarist Ethem Özışık), muhteşem bir dünya kurdu bize. Sanırım bu yüzden bu kadar sevildik.

İYİ İNSAN NASIL OLUNUR MUSA ABİDEN ÖĞRENİYORUZ

* Biraz da setten bahsedelim. Çekimler nasıl gidiyor, biraz set ortamınızı anlatır mısınız?

– Çok eğleniyoruz… Bu çok nadir yaşanabilinecek bir durum ama biz ekipçe çok hızlı kaynaştık, birbirimizi çok hızlı anladık. Sanki 3. sezonu çekiyormuş gibiyiz. Teknik ekibimiz, en büyük şansımız bence. Hem çok profesyonel hem de çok yetenekli insanlardan oluşmuş bir ekiple çalışıyoruz. Mesela bazı günler, dışarıda birkaç arkadaş buluşuyoruz, ufak bir telefon trafiğinin ardından 20 dakika içinde, bütün ekip aynı yerde toplanmış oluyoruz. Sete mutlu gidiyoruz, sette mutlu çalışıyoruz. İnsan daha ne ister?

* Bahri Baba’yı canlandıran Musa Uzunlar’la daha önce çalışmış mıydınız?

– Ben Musa abinin çok eski bir hayranıyım. Ama “Poyraz Karayel”e kadar tanışmak nasip olmamıştı. Ağustos ayında, okuma provasında karşılaştık ilk kez… Bizim meslekte hem bu kadar yetenekli hem de bu kadar mütevazı olabilmek büyük meseledir. Onu izledikçe hem iyi bir aktör nasıl olunur sorusunun cevabını alıyoruz, hem iyi bir insan nasıl olunurun cevabını…

* Dizi dışında başka bir projeniz var mı?

– Şu an, varsa yoksa “Poyraz Karayel”…

MEMLEKETTE BENİM KADAR DÖVMELİ BAŞKA OYUNCU YOK

* Dövme sizin için bir tutku gibi… Oyuncuların dövmeleri olması dezavantaj değil mi?

– Benim fazla arkadaşım yok. En yakın arkadaşlarımdan biri, İstanbul’un en iyi dövmecilerinden… Kalan 5-6 arkadaşımın da en az benim kadar dövmesi var. İş durumuna göre, 10-15 günde bir buluşuyoruz, e konu genelde dövme oluyor tabi… O kadar üstüne konuşunca da, insanın canı istiyor (gülüyor). Eskiden dövme sıkıntılı işmiş tabii bizim meslekte. Kapatması falan sorun oluyormuş. Ama artık öyle bir sorun kalmadı. Yüz tane kapatma malzemesi var. Ben bu konuyla ilgili herhangi bir sorun yaşamadım. Sanırım benden daha fazla dövmesi olan başka bir oyuncu da yok memlekette.
ZEKİ ALASYA BABAMI 15 DAKİKADA İKNA ETTİ

* 7 sene jeoloji mühendisliği okumuş, sonra turizm ve otelcilik eğitimi almaya karar vermiş, en sonunda oyunculukta karar kılmışsınız. İlginç bir hikayeniz var…

– Ben Sivaslıyım. Annem emekli öğretmen, babam elektrik mühendisi… Benim de elle tutulur bir mesleğim olmasını istemelerinden daha doğal ne olabilir ki? Bunun için çok mücadele ettiler, ama benim aklımda hep oyunculuk vardı… Bir süre onları mutlu edebilmek için uğraş verdim ama ı-ıh. Akabinde, özel bir oyunculuk okulunun burs sınavını kazandım. Benim 8 senede yapamadığımı, okulun bölüm başkanı Zeki Alasya 15 dakikada yaptı, babamı ikna etti. (Gülüyor)

11.02.2015

RATİNGKURDU

Poyraz Karayel’in Zülfikar’ı İle Röportaj

0

Celil Nalçakan, “Poyraz Karayel”de üstlendiği sıra dışı rol ve replikleriyle fenomen olma yolunda…

Eski bir solcuyken mafyaya giren, hâlâ en küçük olayı küresel sermayeye ve kapitalizme bağlayan Zülfikar, Nalçakan’ın yorumuyla çok beğenildi. Bu eğlenceli karakteri ve sette olup bitenleri bir de ünlü oyuncudan dinledik.

* “Poyraz Karayel”e nasıl dahil oldunuz? Zülfikar’da sizi cezbeden neydi?

– Çağrı (Lostuvalı) hocayla iki sene önce “İntikam”da çalışmıştık. Bazı insanların kimyası tanışır tanışmaz uyuşuyor. Bizim de öyle oldu, dünya görüşlerimiz, zevklerimiz birbiriyle çok örtüşüyordu. Ağustosta “Poyraz Karayel”in senaryosu geldiğinde, ilk fikrim bunun gri bir iş olmayacağı doğrultusundaydı. Ya siyah olacaktı ya beyaz. Ya çok sevilecekti, ya 3 bölümde kalkan talihsiz dizilerden biri olacaktı. Risk almak eğlencelidir (gülüyor). Hem Çağrı Hoca’yı da özlemiştim çok. Kabul etmek için çok düşünmedim bu yüzden… İyi ki “evet” demişim. Zülfikar’a gelince… Şimdiye kadar oynadığım hiçbir karaktere benzemiyor. Çok ilginç bir eleman. Komik, bir o kadar sert, saplantılı, sorunlu… Bir oyuncu için hazine sandığı gibidir böyle roller, çok nadir tesadüf eder. Şanslı olduğumu söylemeliyim.

ETHEM BİZE MUHTEŞEM BİR DÜNYA KURDU

* Kötü karakteri canlandırmak zor mu?

– Mesleğe başladığımdan beri saf kötü bir rol oynamadım. Hepsinin kötülük yapmak için nedenleri vardı. “Sıla”da oynadığım Dilaver’in abisi, gözlerinin önünde vurulmuştu mesela. “Keşanlı Ali Destanı”ndaki Hüseyin, annesinin intikamını almak istiyordu. “İntikam”daki Adem, Şahika’yı kazanmak için böylesine acımasız olmuştu. Zülfikar’ın da bir hikayesi var elbette. İlerleyen bölümlerde, mutlaka ona da hak vereceksiniz. Zor ya da kolay diyemem. Ama empati kuramazsan, iyiyi de kötüyü de oynaman zor.

* Dizide Zülfikar, Bahri Baba için birçok şeyi göze alıyor. Siz sevdiğiniz insanlar uğruna neleri göze alırsınız? 

– Bahri Baba, Zülfikâr’ı sokaktan kurtarıyor, yeni bir hayat veriyor. Sefer ve Taşkafa için de aynı şey geçerli. Bu yüzden, bu kadar derin bir sevgi ve sadakat duyuyorlar. Sorgulamadan seviyorlar Bahri Baba’yı… Sivas’ta bir laf vardır “ayağına taş değmesin” diye. Bahri Baba’nın ayağına taş değmesin istiyorlar. Ben ailem konusunda çok hassasımdır. Zülfikar’ın Bahri Umman için yapabileceklerini, ben sadece annem, babam ve kardeşim için yapabilirim açıkçası.

* Siz “Poyraz Karayel”de en çok kimin hikayesini sevdiniz? Sadece bir izleyici olsanız, bu diziyi niçin izlerdiniz?

– Klişe bir cevap olacak ama gerçekten her karakterin ayrı bir rengi var. Albayımdan Zafer’e, İsa’dan Sefer’e, Poyraz’dan Bahri’ye… Ethem (senarist Ethem Özışık), muhteşem bir dünya kurdu bize. Sanırım bu yüzden bu kadar sevildik.

İYİ İNSAN NASIL OLUNUR MUSA ABİDEN ÖĞRENİYORUZ

* Biraz da setten bahsedelim. Çekimler nasıl gidiyor, biraz set ortamınızı anlatır mısınız?

– Çok eğleniyoruz… Bu çok nadir yaşanabilinecek bir durum ama biz ekipçe çok hızlı kaynaştık, birbirimizi çok hızlı anladık. Sanki 3. sezonu çekiyormuş gibiyiz. Teknik ekibimiz, en büyük şansımız bence. Hem çok profesyonel hem de çok yetenekli insanlardan oluşmuş bir ekiple çalışıyoruz. Mesela bazı günler, dışarıda birkaç arkadaş buluşuyoruz, ufak bir telefon trafiğinin ardından 20 dakika içinde, bütün ekip aynı yerde toplanmış oluyoruz. Sete mutlu gidiyoruz, sette mutlu çalışıyoruz. İnsan daha ne ister?

* Bahri Baba’yı canlandıran Musa Uzunlar’la daha önce çalışmış mıydınız?

– Ben Musa abinin çok eski bir hayranıyım. Ama “Poyraz Karayel”e kadar tanışmak nasip olmamıştı. Ağustos ayında, okuma provasında karşılaştık ilk kez… Bizim meslekte hem bu kadar yetenekli hem de bu kadar mütevazı olabilmek büyük meseledir. Onu izledikçe hem iyi bir aktör nasıl olunur sorusunun cevabını alıyoruz, hem iyi bir insan nasıl olunurun cevabını…

* Dizi dışında başka bir projeniz var mı?

– Şu an, varsa yoksa “Poyraz Karayel”…

MEMLEKETTE BENİM KADAR DÖVMELİ BAŞKA OYUNCU YOK

* Dövme sizin için bir tutku gibi… Oyuncuların dövmeleri olması dezavantaj değil mi?

– Benim fazla arkadaşım yok. En yakın arkadaşlarımdan biri, İstanbul’un en iyi dövmecilerinden… Kalan 5-6 arkadaşımın da en az benim kadar dövmesi var. İş durumuna göre, 10-15 günde bir buluşuyoruz, e konu genelde dövme oluyor tabi… O kadar üstüne konuşunca da, insanın canı istiyor (gülüyor). Eskiden dövme sıkıntılı işmiş tabii bizim meslekte. Kapatması falan sorun oluyormuş. Ama artık öyle bir sorun kalmadı. Yüz tane kapatma malzemesi var. Ben bu konuyla ilgili herhangi bir sorun yaşamadım. Sanırım benden daha fazla dövmesi olan başka bir oyuncu da yok memlekette.
ZEKİ ALASYA BABAMI 15 DAKİKADA İKNA ETTİ

* 7 sene jeoloji mühendisliği okumuş, sonra turizm ve otelcilik eğitimi almaya karar vermiş, en sonunda oyunculukta karar kılmışsınız. İlginç bir hikayeniz var…

– Ben Sivaslıyım. Annem emekli öğretmen, babam elektrik mühendisi… Benim de elle tutulur bir mesleğim olmasını istemelerinden daha doğal ne olabilir ki? Bunun için çok mücadele ettiler, ama benim aklımda hep oyunculuk vardı… Bir süre onları mutlu edebilmek için uğraş verdim ama ı-ıh. Akabinde, özel bir oyunculuk okulunun burs sınavını kazandım. Benim 8 senede yapamadığımı, okulun bölüm başkanı Zeki Alasya 15 dakikada yaptı, babamı ikna etti. (Gülüyor)

11.02.2015

RATİNGKURDU

Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, Al Jazeera Türk’e Konuştu

0

Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, eski Münih Belediye Başkanı, “40 yıllık dostu” Christian Ude’ye danışman olarak görev verdi. Şimdi Ude ve Kılıç, başta kentsel dönüşüm olmak üzere ilçenin sorunlarını çözmek için kolları sıvadı.

66 yaşındaki Christian Ude, Münih Belediye Başkanlığı’ndan geçen yıl 30 Mart tarihinde emekli oldu. Tam 24 yıl boyunca Münih gibi bir şehirde belediye başkanı olmak kolay değildi. Kararını verdi, artık siyaset yapmayacaktı. Onun siyaseti bıraktığı gün, Ali Kılıç İstanbul’un Maltepe İlçesi’ne belediye başkanı seçildi. Ali Kılıç tam 42 yıldır tanıdığı Ude’ye “haydi gel, Maltepe Belediyesi’nde benim danışmanım ol” dedi. Münih’in eski belediye başkanı eski dostunun bu teklifini tek şartla kabul etti: Profesyonel olarak değil tamamen fahrî olarak danışmanlık yapacak, yaptığı iş için para kabul etmeyecekti. Öyle de oldu. Şimdi sık sık eşi ile birlikte geldiği İstanbul’un Maltepe Belediyesi’nde, en iyi bildiği işte, belediyecilik konusunda Kılıç’a yardımcı oluyor.

Yıllar öncesinden gelen dostluk

Kılıç ve Ude’nin yolları 42 yıl öncesinde kesişmişti. Ude, o dönemde Almanya’dan müvekkili olan Kamer Kılıç’ın kendisini avlanmak için Tunceli’ye davet ettiğini, henüz küçük bir çocuk olan Ali Kılıç ile orada tanıştıklarını anlatıyor:

“Pülümür’ün bir dağ köyünde yaşayan, şimdiki belediye başkanı Ali Kılıç o zamanlar küçük bir çocuktu. Kılıç ailesinin diğer fertlerini gördüm. Ali küçük sarışın bir çocuktu.”

Aralarında o gün kurulan bağ daha sonra da hiç kopmadı. Aslında bir avukat olan Ude, Kamer Kılıç’a gerektiği zaman hukuki destek verdi, ailenin düğünlerine gitti, onlarla hep yakın bir ilişki içinde oldu. Ali Kılıç da daha sonra Almanya’da gazetecilik yapmaya başladı. O yıllarda Milliyet gazetesi için çalışırken, bir yandan da Türk – Alman Dostluk Federasyonu’nu kurdu. Ude, Ali Kılıç’ın Alman toplumu tarafından da tanınan bir kişi olmasında federasyonun etkili olduğunu söylüyor. “Kılıç Ailesi üç kuşaktır dostumdur” diyen Ude, işte bu nedenle Ali Kılıç’ın danışmanlık teklifini tereddütsüz kabul ettiğini söylüyor.

Fuar, ulaşım sorunu, “yerinde dönüşüm”

Kılıç, Ude ile birlikte bazı önemli projeler üzerinde çalışmaya başladı bile. Bunlardan birisi Maltepe’de uluslararası kapasiteye sahip yeni bir fuar merkezi yapmak. Ude, Maltepe’nin, metro ulaşımı ve Sabiha Gökçen havalimanının yakınlığı nedeniyle uluslararası fuarlar için çok uygun bir konumda olduğu kanaatinde.

Ude’nin tavsiyelerinden birisi de dar gelirlilerin konut sorununa belediyenin acil tarafından el atması ve böylece sosyal toplu konut fiyatlarının, emlak piyasasının insafına bırakılmaması. Münih Belediye Başkanı’yken bu konuda başarılı olduklarını söylüyor, deneyimlerini paylaşıyor.

Ude, bir belediye başkanının herkesi kucaklaması gerektiğini belirterek kentsel dönüşüm sorununa, ‘‘Yerinde dönüşüm’’ ile cevap verebileceklerini belirtiyor:

“Maltepe’de gördüğüm sorunların başında çarpık kentleşme var. Kentsel dönüşüm gerekiyor. Konutların zaten orada yaşayan insanların o yeni evlerde oturmalarına devam edebilecekleri şekilde yapılanmasını, yani yerinde dönüşümü çok önemsiyorum. Biz bunu Almanya’da, Münih’te uyguladık, çok da başarılı projeler hayata geçirdik’’.

Emlak piyasasının insafı değil yerel yönetim

Bu konuda Viyana Belediyesi’nin çalışmalarını da örnek gösteren Ude’ye göre, kentsel dönüşüme tâbi tutulan mahallelerde gerek ev sahiplerinin gerekse kiracıların bölgeden ayrılmalarına gerek yok:

“Maltepelilere maliyeti düşük, kâr amaçlı yapmadığımız konutlar sunabilmeliyiz.  Çünkü belediye konut yaparak para kazanmıyor, biz ihtiyaç sahiplerine sosyal konutlar projesini hayata geçirecek destek sunarız diye düşünüyorum.”

Ude’ye göre kent içi trafik de Maltepe’nin önemli bir problemi. O, raylı sistem öneriyor, tramvay hattı yapılması önceliklerinden biri.

24 yıllık yerel iktidarın sırrı

Altyapı sorunlarının dışında Avrupa’da giderek yükselen ırkçılık da, Paris’teki Charlie Hebdo saldırısı, bu saldırıya bir şekilde destek verenlerin varlığı da bir sorun. Bu konuda uluslararası toplantılar düzenlenmesi Ude’ye göre Maltepe Belediyesi’nin öncelikleri arasına girebilir. 24 yıl boyunca Belediye Başkanlığını yaptığı Münih’te nasıl bu kadar uzun süre yerel iktidarda kaldığını da şöyle anlatıyor:

‘‘Kadın çalışanlar ile ilgili olarak kreş sorunlarını çözdük. Çeşitli inanç gruplarının bir arada yaşayabilmesi için gerekli siyasi çabayı gösterdik. Kentsel dönüşümü insanları yaşadıkları mahalleden sürgüne göndermeden başardık.’’

“Hümanist Maltepe”

Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç da Christian Ude’nin uzun yıllardır güvendiği bir dostu olduğunu, vereceği danışmanlık hizmetinin Türk-Alman ilişkilerinin güçlendirilmesi bakımından da önem taşıdığını söylüyor. Kılıç, ‘‘Maltepe’ye Avrupa vizyonu kazandırmak ve Ude’nin hümanist anlayışıyla Anadolu hümanizmini birleştirmek istiyorum. Christian benim için bir örnek model. Çünkü yerel bir siyasetçinin, yerel bir belediye başkanının nasıl insana yakın olabileceğini, dokunabileceğini onda gördüm. İşte avukat kendisi avukatlığını yapabildi, aynı zamanda kabare sanatçısı, tiyatroda sahneye çıkıyor, bisiklete biniyor ve bu konuda kentinde yaşayanlara örnek oluyor” diyor.

Murat Utku 11.02.2015

AL JAZEERA TURK

Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, Al Jazeera Türk’e Konuştu

0

Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç, eski Münih Belediye Başkanı, “40 yıllık dostu” Christian Ude’ye danışman olarak görev verdi. Şimdi Ude ve Kılıç, başta kentsel dönüşüm olmak üzere ilçenin sorunlarını çözmek için kolları sıvadı.

66 yaşındaki Christian Ude, Münih Belediye Başkanlığı’ndan geçen yıl 30 Mart tarihinde emekli oldu. Tam 24 yıl boyunca Münih gibi bir şehirde belediye başkanı olmak kolay değildi. Kararını verdi, artık siyaset yapmayacaktı. Onun siyaseti bıraktığı gün, Ali Kılıç İstanbul’un Maltepe İlçesi’ne belediye başkanı seçildi. Ali Kılıç tam 42 yıldır tanıdığı Ude’ye “haydi gel, Maltepe Belediyesi’nde benim danışmanım ol” dedi. Münih’in eski belediye başkanı eski dostunun bu teklifini tek şartla kabul etti: Profesyonel olarak değil tamamen fahrî olarak danışmanlık yapacak, yaptığı iş için para kabul etmeyecekti. Öyle de oldu. Şimdi sık sık eşi ile birlikte geldiği İstanbul’un Maltepe Belediyesi’nde, en iyi bildiği işte, belediyecilik konusunda Kılıç’a yardımcı oluyor.

Yıllar öncesinden gelen dostluk

Kılıç ve Ude’nin yolları 42 yıl öncesinde kesişmişti. Ude, o dönemde Almanya’dan müvekkili olan Kamer Kılıç’ın kendisini avlanmak için Tunceli’ye davet ettiğini, henüz küçük bir çocuk olan Ali Kılıç ile orada tanıştıklarını anlatıyor:

“Pülümür’ün bir dağ köyünde yaşayan, şimdiki belediye başkanı Ali Kılıç o zamanlar küçük bir çocuktu. Kılıç ailesinin diğer fertlerini gördüm. Ali küçük sarışın bir çocuktu.”

Aralarında o gün kurulan bağ daha sonra da hiç kopmadı. Aslında bir avukat olan Ude, Kamer Kılıç’a gerektiği zaman hukuki destek verdi, ailenin düğünlerine gitti, onlarla hep yakın bir ilişki içinde oldu. Ali Kılıç da daha sonra Almanya’da gazetecilik yapmaya başladı. O yıllarda Milliyet gazetesi için çalışırken, bir yandan da Türk – Alman Dostluk Federasyonu’nu kurdu. Ude, Ali Kılıç’ın Alman toplumu tarafından da tanınan bir kişi olmasında federasyonun etkili olduğunu söylüyor. “Kılıç Ailesi üç kuşaktır dostumdur” diyen Ude, işte bu nedenle Ali Kılıç’ın danışmanlık teklifini tereddütsüz kabul ettiğini söylüyor.

Fuar, ulaşım sorunu, “yerinde dönüşüm”

Kılıç, Ude ile birlikte bazı önemli projeler üzerinde çalışmaya başladı bile. Bunlardan birisi Maltepe’de uluslararası kapasiteye sahip yeni bir fuar merkezi yapmak. Ude, Maltepe’nin, metro ulaşımı ve Sabiha Gökçen havalimanının yakınlığı nedeniyle uluslararası fuarlar için çok uygun bir konumda olduğu kanaatinde.

Ude’nin tavsiyelerinden birisi de dar gelirlilerin konut sorununa belediyenin acil tarafından el atması ve böylece sosyal toplu konut fiyatlarının, emlak piyasasının insafına bırakılmaması. Münih Belediye Başkanı’yken bu konuda başarılı olduklarını söylüyor, deneyimlerini paylaşıyor.

Ude, bir belediye başkanının herkesi kucaklaması gerektiğini belirterek kentsel dönüşüm sorununa, ‘‘Yerinde dönüşüm’’ ile cevap verebileceklerini belirtiyor:

“Maltepe’de gördüğüm sorunların başında çarpık kentleşme var. Kentsel dönüşüm gerekiyor. Konutların zaten orada yaşayan insanların o yeni evlerde oturmalarına devam edebilecekleri şekilde yapılanmasını, yani yerinde dönüşümü çok önemsiyorum. Biz bunu Almanya’da, Münih’te uyguladık, çok da başarılı projeler hayata geçirdik’’.

Emlak piyasasının insafı değil yerel yönetim

Bu konuda Viyana Belediyesi’nin çalışmalarını da örnek gösteren Ude’ye göre, kentsel dönüşüme tâbi tutulan mahallelerde gerek ev sahiplerinin gerekse kiracıların bölgeden ayrılmalarına gerek yok:

“Maltepelilere maliyeti düşük, kâr amaçlı yapmadığımız konutlar sunabilmeliyiz.  Çünkü belediye konut yaparak para kazanmıyor, biz ihtiyaç sahiplerine sosyal konutlar projesini hayata geçirecek destek sunarız diye düşünüyorum.”

Ude’ye göre kent içi trafik de Maltepe’nin önemli bir problemi. O, raylı sistem öneriyor, tramvay hattı yapılması önceliklerinden biri.

24 yıllık yerel iktidarın sırrı

Altyapı sorunlarının dışında Avrupa’da giderek yükselen ırkçılık da, Paris’teki Charlie Hebdo saldırısı, bu saldırıya bir şekilde destek verenlerin varlığı da bir sorun. Bu konuda uluslararası toplantılar düzenlenmesi Ude’ye göre Maltepe Belediyesi’nin öncelikleri arasına girebilir. 24 yıl boyunca Belediye Başkanlığını yaptığı Münih’te nasıl bu kadar uzun süre yerel iktidarda kaldığını da şöyle anlatıyor:

‘‘Kadın çalışanlar ile ilgili olarak kreş sorunlarını çözdük. Çeşitli inanç gruplarının bir arada yaşayabilmesi için gerekli siyasi çabayı gösterdik. Kentsel dönüşümü insanları yaşadıkları mahalleden sürgüne göndermeden başardık.’’

“Hümanist Maltepe”

Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç da Christian Ude’nin uzun yıllardır güvendiği bir dostu olduğunu, vereceği danışmanlık hizmetinin Türk-Alman ilişkilerinin güçlendirilmesi bakımından da önem taşıdığını söylüyor. Kılıç, ‘‘Maltepe’ye Avrupa vizyonu kazandırmak ve Ude’nin hümanist anlayışıyla Anadolu hümanizmini birleştirmek istiyorum. Christian benim için bir örnek model. Çünkü yerel bir siyasetçinin, yerel bir belediye başkanının nasıl insana yakın olabileceğini, dokunabileceğini onda gördüm. İşte avukat kendisi avukatlığını yapabildi, aynı zamanda kabare sanatçısı, tiyatroda sahneye çıkıyor, bisiklete biniyor ve bu konuda kentinde yaşayanlara örnek oluyor” diyor.

Murat Utku 11.02.2015

AL JAZEERA TURK

Mabel Matiz: Arkamda çözülmemiş düğüm kalmadı

0

Sezen Aksu, Zeki Müren, Barış Manço, Fikret Kızılok, Nazan Öncel ve niceleri… Matiz, Gök Nerede’de usta müzisyenlere selam ediyor, bu topraklarda şekillenen müziğin tarihini bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiriyor. Matiz’in yeni şarkıları bu verimli topraklar üzerinde adeta rengarenk çiçekler gibi açıyor

Mabel Matiz… Sobalı, küçük odadaki motifli halı onun dünya haritasıydı. Üzerinde yuvarlanıp kayboluyor; gitmediği şehirlerin, şarkı söyleyeceği günlerin hayalini kuruyordu. Büyüdü, o odadan çıktı, hayata karıştı. Okudu, dinledi, gezdi, sevindi, üzüldü, aşka düştü, sabretti, sorguladı, değişti. Ve tüm bunlar olurken biriktirdiklerini zamanı geldiğinde müziğiyle cömertçe önümüze serdi. Kalbinin beş yıl önce araladığı kapısından içeri girdiğimizden beri Mabel Matiz’in gönlümüzde özel bir yeri var. 2011’de kendi adını taşıyan ilk albümünü çıkardı. İki yıl sonra Yaşım Çocuk geldi. Matiz’in üçüncü stüdyo albümü Gök Nerede ise önümüzdeki günlerde raflarda yerini alacak. Mabel Matiz’le Gök Nerede’yi konuşmak ilk bize nasip oldu. O da heyecanlıydı, elbette biz de.

– Albümün kayıtları nasıl geçti? Stüdyoda stresli olur musunuz?
– Evet, zor ve takıntılıyım. Bir önceki albüm çok daha kanlı bir süreçti. Her şeye karışıyordum, enstrüman kayıtlarından aranjmana… Ama bu albümde prodüktörüm Can Güngör o kadar güven vericiydi ki ben de rahatlayıp birçok şeyi ona bıraktım.

– Stüdyonun duvarına sevdiğiniz müzisyenlerin fotoğraflarını asmışsınız. Size ilham mı verdiler?
– Barış Manço, Zeki Müren, Aysel Gürel, David Bowie, Fikret Kızılok… Daha çok uğur olsun diye astım fotoğrafları, ama aynı zamanda ilham kaynağı da oldular elbette. Onlar şarkı yazarlığıma, müziğime etki eden isimler, idollerim…

– Önceki albümünüz Yaşım Çocuk‘ta Patti Smith’in Çoluk Çocuk romanından izler vardı. Bu albümde de var mıydı böyle bir ilham kaynağı?
– Pek çok şey izledim, okudum bu süreçte. Bejan Matur’un Rüzgar Dolu Konaklar‘ı çok etkiledi beni, feyz aldım. Jimi Hendrix’in biyografisi Sıfırdan Başlamak da okuduklarım arasında. En çok etkilendiğim film ise Only Lovers Left Alive/Sadece Aşıklar Hayatta Kalır oldu. Üç kere izledim. Oradaki o serin ve karanlık havayı, zamansızlığı sevdim. İki sevgilinin otomobille gece şehri dolaşmaları, hiçbir yere ait olmamaları, sadece birbirlerine ait olmaları…

DİLE ÇOK İNANIYORUM

– Filmde Adam ile Eve’in sadece birbirlerine ait olmaları, Patti Smith ile fotoğraf sanatçısı Robert Mapplethorpe arasındaki efsanevi ilişkiyi de hatırlatıyor. Başka türlüsü olmazmış hissi veriyor iki ilişki de…
– Evet, o takım arkadaşlığı, tamamlayıcılık beni de çok etkiledi.

– Siz hiç böyle bir ilişkiye yaklaştığınızı hissettiniz mi?
– Evet, son bir yılda hissettim.

– O kişi hâlâ hayatınızda mı?
– Bir şekilde hayatımda. Eskisi gibi bir yerde değil ama. Albüm için çalışmaya başladığım günlerde ilişkimizi farklı bir yere taşıdık. Ve bu değişim albüme de yansıdı. İlk defa kendi şarkılarımı üzülerek söyledim, kaydettim. Klişe bir durum belki ama benim daha önce yaşamadığım bir şeydi.

– Ama Gök Nerede, dinlediğinizde bir ayrılık albümü hissi vermiyor. Sanki karşımızda geçmişiyle savaşan değil, geleceğe bakan hatta aşka hazır bir adam varmış gibi…
– Kesinlikle doğru. Bunu hissettirebildiysem çok mutlu olurum. Son iki yılda hayatımın akışı bir şekilde değişti. Buna ayak uydurmaya, uyum sağlamaya çalışıyorum. Uyum sağlamaya çalışırken de kendi içimdeki düğümleri çözmek durumundayım. Onları çözmeliyim ki daha rahat olayım. Dolayısıyla çok uğraştım ama arkamda çözülmemiş çok şey kalmadı. Ve bu durum bir şekilde albümün şarkı sözlerine, diline de yansıdı. Gel şarkısı “Artık iyiyim, hazır hissediyorum, âşık olmak istiyorum” diyor. Uzun zamandır âşık olmuyordum. Bir anlamda totem yaptım bu şarkıyla…

– Tuttu mu toteminiz? Totemlere, uğurlara inanır mısınız?
– Dile çok inanıyorum. Ağzımızdan çıkan her söz, bir şekilde bir sinyal bence. Sevgili Mete Özgencil, “Söz sihirdir. Söylediğin söze dikkat et, asla bela okuma, kötü şeyler düşünme” derdi. Ondan bana kalan en şahane öğreti bu herhalde. Gel öyle bir hisle yazıldı.Gel‘den iki ay sonra da işte o tamamlayıcı dediğim kişiyle bir araya geldim. Ardından da soğuk ve karlı bir günde konser için gittiğimiz Kars’ta Sarışın‘ı yazdım.

– Fotoğraf çekimi için gittiğiniz Prag’ta Charles Köprüsü üzerinde yürürken yol boyunca elinizi taşlarına sürdüğünüzü ve köprünün sonunda kendinizi değişmiş hissettiğinizi söylemiştiniz… Neydi değişen?
– Bugün burada bunları konuşuyor olmamız bile benim için bir aura. Dışarı çıktığımda da kendimi başka biri gibi hissedeceğim. Karşı karşıya geldiğim, elektriklendiğim her yer, her sokak, her insan benden geçtiğinde kendimi farklı hissediyorum. Prag’ta da bunu hissettim, Mardin’in taş sokaklarında da…

– Albüm için fotoğrafları Aytekin Yalçın çekmiş. Kıyafetleriniz çok şık. Annenizin terzi olması stil duygunuzun gelişmesinde etkili oldu mu?
– Olabilir. Annem iyi bir terziydi. Kardeşimle bana hep güzel şeyler dikti. Ergenlikte diktiklerini beğenmemeye başlamıştım ama bir 10 yıl sonra “Anne, ne olur bana bir şeyler dik” diye tekrar kapısına gittim. Ama ellerinde bir eklem rahatsızlığı olduğu için artık dikiş dikemiyordu. Albümde styling’i ben yaptım diyebilirim. Kıyafetleri iki ayrı ekip hazırladı.

MUTLU VE YALNIZ BİR ÇOCUK

– Annenizden bahsetmişken Mersin günlerine dönelim. Portakal, limon, turunç bahçelerinde geçen bir çocukluk… Mutlu muydunuz?
– Babam tır şoförüydü, bizimle çok az birlikte olabiliyordu. Annemle daha çok vakit geçiriyordum. Okulda sevilen, şımartılan, başarılı bir çocuktum. Mutluydum. Hayalperesttim. Müzik yapmak istiyor, şarkı söylediğimi hayal ediyordum. Bir yandan da eksikti bir şeyler, içine kapanıktım. Sevilmediğini düşünen, yalnız bir çocuk. İki uç duygu bir arada. Bu ikisinin birleşiminden bugünler çıktı.

– Gitar çalmaya ne zaman başladınız?
– Bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamaya Ebruli adlı kafeye gittik. Lise 1’deydik. Orada Gülsün’le tanıştım, üniversitede öğrenciydi ve gitar çalıyordu. Erdemli’de gitar çaldığını gördüğüm tek insandı. Bana birkaç akor öğretti. Bir anda gitar hevesine tutuldum ve annemlere zorla bir gitar aldırdım çarşıdan.

– Anneniz o gitarı aldığı için şimdi mutludur herhalde?
– Herhalde. 2010’da diş hekimliğini bırakıp “müzik yapacağım” dediğimde tüm aile kahrolmuştu. Muhtemelen o günlerde “Keşke o gitarı almasaydık” demişlerdir.

– Son bir yıldır şan dersleri alıyorsunuz. Sesinizi tanıdıkça daha da özgürleştiğinizi düşünüyor musunuz?
– Kesinlikle. Üç yıl önce farklı bir hisle şarkı söylüyordum. Bir yıl önce daha farklı. Muhtemelen birkaç yıl sonra daha da başka olacak. İnsan kendi üzerinde çalıştıkça birtakım sınırları açıyor ve başka bir yerlere gidiyor.

– Müzik sizin kanatlarınız…
– Ben de öyle hissediyorum. O kanatları güçlendirecek her şey daha mutlu, daha özgün ve özgür uçmanızı sağlıyor. O yüzden de kendimi açmaya çalışıyorum. Fatma Karaca ile çalışıyoruz. Hocamın şarkı söyleme halimi çok değiştirdiğini düşünüyorum.

– O kanatlar sizi ileride nereye götürecek?
– Çok düşünüyorum bu konuyu. Tüm dünyanın dinleyeceği bir şarkı, bir melodi bulmak için çıldırıyorum hatta. Fransızca öğrenmeye çalışıyorum yazdan beri. İleride birçok dilde şarkı söyleyebileceğim bir world music albümü yapabilirim.

Gök Nerede‘yi dinlerken Türk müziği tarihi bir film şeridi gibi geçti gözümüzün önünden..
– Dinlediğim her şarkı, tüm isimler bende birikiyor. Ben onların toplamıyım. Sezen Aksu ile Black Keys bir araya geliyor ve Atlar Yoruldu gibi bir şarkı ortaya çıkıyor. Ahu, tam 90’lar popu. Kendimde de o kronolojiyi görüp sahipleniyorum. Her şarkı birbirinden farklı ve başka bir şeyi temsil ediyor. Tamamı da beni temsil ediyor. İçimde hem Zeki Müren’i hem Black Keys’i hissediyorum.

– Magazinden uzak yaşamayı nasıl başarıyorsunuz?
– Sokaklardayım aslında. Duruşla, müzikle, bir söylemle kendimi ortaya koyduğum için zaten insanlar fazlasını aramıyorlar sanırım. Magazincilerle aramızda karşılıklı saygı var. Karşılaştığımızda da bana albümle ilgili soru soruyorlar.

– Müzisyenler de sizi seviyor.
– Güzel enerjiler birbirini buluyor galiba. Sevgiyle geldiğiniz zaman sevgiyle karşılık buluyorsunuz. Bu enerjiyle de birlikte seyahate de gidilir, şarkı da yazılır, sahneye de çıkılır…

GRİNKO’NUN VALSE’İ VALS OLDU

– Rus müzisyen Evgeny Grinko’nun Valse adlı eseri yazdığınız Türkçe sözlerle Vals olarak albümde yer alıyor..
– Valse‘i ilk kez üç yıl önce dinledim. O zamandan beri şarkıya söz yazmak istiyordum. Ama bir türlü olmadı. Doğru kelimeleri, doğru dili bulmam vakit aldı. Arkamdaki meseleleri halledip yüzümü bugüne döndükten sonra sözleri yazdım.

– Grinko dinledi mi Vals‘i?
– Sözlerini yazdıktan sonra bir ev demosu yapıp kendisine gönderdik. Çok beğendi. Albüm kayıt sürecinde geldi ve şarkının piyanolarını çaldı.

– Bir de Nazan Öncel’in şarkısı var, cover olarak: Bir Hadise Var.
– Çok destek oldu bana. İlk albüm çıktıktan bir-iki ay sonra arayıp tebrik etmişti. Mutluluktan havalara uçmuştum. Bu albüm için de şarkısını açık gönüllükle emanet etti.

YER DEĞİŞİKLİĞİ İSTİYORUM

Nerede yaşıyorsunuz?
– Cihangir’deyim. Aslında bir yer değişikliği istiyorum. Sıkıldım biraz. Sık sık yer değiştiriyorum insanlar gülüyor bu halime.

– Neden taşınıyorsunuz sizce?
– Evlerle ilgili bir sorunum var galiba. Evlerde bir şeyler birikiyor ve bir yerden sonra ben oradan ayrılmak zorunda hissediyorum kendimi. Bir yere ait, bir yere bağlı olma hissi bana iyi gelmiyor olabilir. Ya da hâlâ yerleşik düzenle ilgili birtakım sorunlarım olabilir.

Meltem Fıratlı 07.02.2015

SABAH

Mabel Matiz: Arkamda çözülmemiş düğüm kalmadı

0

Sezen Aksu, Zeki Müren, Barış Manço, Fikret Kızılok, Nazan Öncel ve niceleri… Matiz, Gök Nerede’de usta müzisyenlere selam ediyor, bu topraklarda şekillenen müziğin tarihini bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiriyor. Matiz’in yeni şarkıları bu verimli topraklar üzerinde adeta rengarenk çiçekler gibi açıyor

Mabel Matiz… Sobalı, küçük odadaki motifli halı onun dünya haritasıydı. Üzerinde yuvarlanıp kayboluyor; gitmediği şehirlerin, şarkı söyleyeceği günlerin hayalini kuruyordu. Büyüdü, o odadan çıktı, hayata karıştı. Okudu, dinledi, gezdi, sevindi, üzüldü, aşka düştü, sabretti, sorguladı, değişti. Ve tüm bunlar olurken biriktirdiklerini zamanı geldiğinde müziğiyle cömertçe önümüze serdi. Kalbinin beş yıl önce araladığı kapısından içeri girdiğimizden beri Mabel Matiz’in gönlümüzde özel bir yeri var. 2011’de kendi adını taşıyan ilk albümünü çıkardı. İki yıl sonra Yaşım Çocuk geldi. Matiz’in üçüncü stüdyo albümü Gök Nerede ise önümüzdeki günlerde raflarda yerini alacak. Mabel Matiz’le Gök Nerede’yi konuşmak ilk bize nasip oldu. O da heyecanlıydı, elbette biz de.

– Albümün kayıtları nasıl geçti? Stüdyoda stresli olur musunuz?
– Evet, zor ve takıntılıyım. Bir önceki albüm çok daha kanlı bir süreçti. Her şeye karışıyordum, enstrüman kayıtlarından aranjmana… Ama bu albümde prodüktörüm Can Güngör o kadar güven vericiydi ki ben de rahatlayıp birçok şeyi ona bıraktım.

– Stüdyonun duvarına sevdiğiniz müzisyenlerin fotoğraflarını asmışsınız. Size ilham mı verdiler?
– Barış Manço, Zeki Müren, Aysel Gürel, David Bowie, Fikret Kızılok… Daha çok uğur olsun diye astım fotoğrafları, ama aynı zamanda ilham kaynağı da oldular elbette. Onlar şarkı yazarlığıma, müziğime etki eden isimler, idollerim…

– Önceki albümünüz Yaşım Çocuk‘ta Patti Smith’in Çoluk Çocuk romanından izler vardı. Bu albümde de var mıydı böyle bir ilham kaynağı?
– Pek çok şey izledim, okudum bu süreçte. Bejan Matur’un Rüzgar Dolu Konaklar‘ı çok etkiledi beni, feyz aldım. Jimi Hendrix’in biyografisi Sıfırdan Başlamak da okuduklarım arasında. En çok etkilendiğim film ise Only Lovers Left Alive/Sadece Aşıklar Hayatta Kalır oldu. Üç kere izledim. Oradaki o serin ve karanlık havayı, zamansızlığı sevdim. İki sevgilinin otomobille gece şehri dolaşmaları, hiçbir yere ait olmamaları, sadece birbirlerine ait olmaları…

DİLE ÇOK İNANIYORUM

– Filmde Adam ile Eve’in sadece birbirlerine ait olmaları, Patti Smith ile fotoğraf sanatçısı Robert Mapplethorpe arasındaki efsanevi ilişkiyi de hatırlatıyor. Başka türlüsü olmazmış hissi veriyor iki ilişki de…
– Evet, o takım arkadaşlığı, tamamlayıcılık beni de çok etkiledi.

– Siz hiç böyle bir ilişkiye yaklaştığınızı hissettiniz mi?
– Evet, son bir yılda hissettim.

– O kişi hâlâ hayatınızda mı?
– Bir şekilde hayatımda. Eskisi gibi bir yerde değil ama. Albüm için çalışmaya başladığım günlerde ilişkimizi farklı bir yere taşıdık. Ve bu değişim albüme de yansıdı. İlk defa kendi şarkılarımı üzülerek söyledim, kaydettim. Klişe bir durum belki ama benim daha önce yaşamadığım bir şeydi.

– Ama Gök Nerede, dinlediğinizde bir ayrılık albümü hissi vermiyor. Sanki karşımızda geçmişiyle savaşan değil, geleceğe bakan hatta aşka hazır bir adam varmış gibi…
– Kesinlikle doğru. Bunu hissettirebildiysem çok mutlu olurum. Son iki yılda hayatımın akışı bir şekilde değişti. Buna ayak uydurmaya, uyum sağlamaya çalışıyorum. Uyum sağlamaya çalışırken de kendi içimdeki düğümleri çözmek durumundayım. Onları çözmeliyim ki daha rahat olayım. Dolayısıyla çok uğraştım ama arkamda çözülmemiş çok şey kalmadı. Ve bu durum bir şekilde albümün şarkı sözlerine, diline de yansıdı. Gel şarkısı “Artık iyiyim, hazır hissediyorum, âşık olmak istiyorum” diyor. Uzun zamandır âşık olmuyordum. Bir anlamda totem yaptım bu şarkıyla…

– Tuttu mu toteminiz? Totemlere, uğurlara inanır mısınız?
– Dile çok inanıyorum. Ağzımızdan çıkan her söz, bir şekilde bir sinyal bence. Sevgili Mete Özgencil, “Söz sihirdir. Söylediğin söze dikkat et, asla bela okuma, kötü şeyler düşünme” derdi. Ondan bana kalan en şahane öğreti bu herhalde. Gel öyle bir hisle yazıldı.Gel‘den iki ay sonra da işte o tamamlayıcı dediğim kişiyle bir araya geldim. Ardından da soğuk ve karlı bir günde konser için gittiğimiz Kars’ta Sarışın‘ı yazdım.

– Fotoğraf çekimi için gittiğiniz Prag’ta Charles Köprüsü üzerinde yürürken yol boyunca elinizi taşlarına sürdüğünüzü ve köprünün sonunda kendinizi değişmiş hissettiğinizi söylemiştiniz… Neydi değişen?
– Bugün burada bunları konuşuyor olmamız bile benim için bir aura. Dışarı çıktığımda da kendimi başka biri gibi hissedeceğim. Karşı karşıya geldiğim, elektriklendiğim her yer, her sokak, her insan benden geçtiğinde kendimi farklı hissediyorum. Prag’ta da bunu hissettim, Mardin’in taş sokaklarında da…

– Albüm için fotoğrafları Aytekin Yalçın çekmiş. Kıyafetleriniz çok şık. Annenizin terzi olması stil duygunuzun gelişmesinde etkili oldu mu?
– Olabilir. Annem iyi bir terziydi. Kardeşimle bana hep güzel şeyler dikti. Ergenlikte diktiklerini beğenmemeye başlamıştım ama bir 10 yıl sonra “Anne, ne olur bana bir şeyler dik” diye tekrar kapısına gittim. Ama ellerinde bir eklem rahatsızlığı olduğu için artık dikiş dikemiyordu. Albümde styling’i ben yaptım diyebilirim. Kıyafetleri iki ayrı ekip hazırladı.

MUTLU VE YALNIZ BİR ÇOCUK

– Annenizden bahsetmişken Mersin günlerine dönelim. Portakal, limon, turunç bahçelerinde geçen bir çocukluk… Mutlu muydunuz?
– Babam tır şoförüydü, bizimle çok az birlikte olabiliyordu. Annemle daha çok vakit geçiriyordum. Okulda sevilen, şımartılan, başarılı bir çocuktum. Mutluydum. Hayalperesttim. Müzik yapmak istiyor, şarkı söylediğimi hayal ediyordum. Bir yandan da eksikti bir şeyler, içine kapanıktım. Sevilmediğini düşünen, yalnız bir çocuk. İki uç duygu bir arada. Bu ikisinin birleşiminden bugünler çıktı.

– Gitar çalmaya ne zaman başladınız?
– Bir arkadaşımızın doğum gününü kutlamaya Ebruli adlı kafeye gittik. Lise 1’deydik. Orada Gülsün’le tanıştım, üniversitede öğrenciydi ve gitar çalıyordu. Erdemli’de gitar çaldığını gördüğüm tek insandı. Bana birkaç akor öğretti. Bir anda gitar hevesine tutuldum ve annemlere zorla bir gitar aldırdım çarşıdan.

– Anneniz o gitarı aldığı için şimdi mutludur herhalde?
– Herhalde. 2010’da diş hekimliğini bırakıp “müzik yapacağım” dediğimde tüm aile kahrolmuştu. Muhtemelen o günlerde “Keşke o gitarı almasaydık” demişlerdir.

– Son bir yıldır şan dersleri alıyorsunuz. Sesinizi tanıdıkça daha da özgürleştiğinizi düşünüyor musunuz?
– Kesinlikle. Üç yıl önce farklı bir hisle şarkı söylüyordum. Bir yıl önce daha farklı. Muhtemelen birkaç yıl sonra daha da başka olacak. İnsan kendi üzerinde çalıştıkça birtakım sınırları açıyor ve başka bir yerlere gidiyor.

– Müzik sizin kanatlarınız…
– Ben de öyle hissediyorum. O kanatları güçlendirecek her şey daha mutlu, daha özgün ve özgür uçmanızı sağlıyor. O yüzden de kendimi açmaya çalışıyorum. Fatma Karaca ile çalışıyoruz. Hocamın şarkı söyleme halimi çok değiştirdiğini düşünüyorum.

– O kanatlar sizi ileride nereye götürecek?
– Çok düşünüyorum bu konuyu. Tüm dünyanın dinleyeceği bir şarkı, bir melodi bulmak için çıldırıyorum hatta. Fransızca öğrenmeye çalışıyorum yazdan beri. İleride birçok dilde şarkı söyleyebileceğim bir world music albümü yapabilirim.

Gök Nerede‘yi dinlerken Türk müziği tarihi bir film şeridi gibi geçti gözümüzün önünden..
– Dinlediğim her şarkı, tüm isimler bende birikiyor. Ben onların toplamıyım. Sezen Aksu ile Black Keys bir araya geliyor ve Atlar Yoruldu gibi bir şarkı ortaya çıkıyor. Ahu, tam 90’lar popu. Kendimde de o kronolojiyi görüp sahipleniyorum. Her şarkı birbirinden farklı ve başka bir şeyi temsil ediyor. Tamamı da beni temsil ediyor. İçimde hem Zeki Müren’i hem Black Keys’i hissediyorum.

– Magazinden uzak yaşamayı nasıl başarıyorsunuz?
– Sokaklardayım aslında. Duruşla, müzikle, bir söylemle kendimi ortaya koyduğum için zaten insanlar fazlasını aramıyorlar sanırım. Magazincilerle aramızda karşılıklı saygı var. Karşılaştığımızda da bana albümle ilgili soru soruyorlar.

– Müzisyenler de sizi seviyor.
– Güzel enerjiler birbirini buluyor galiba. Sevgiyle geldiğiniz zaman sevgiyle karşılık buluyorsunuz. Bu enerjiyle de birlikte seyahate de gidilir, şarkı da yazılır, sahneye de çıkılır…

GRİNKO’NUN VALSE’İ VALS OLDU

– Rus müzisyen Evgeny Grinko’nun Valse adlı eseri yazdığınız Türkçe sözlerle Vals olarak albümde yer alıyor..
– Valse‘i ilk kez üç yıl önce dinledim. O zamandan beri şarkıya söz yazmak istiyordum. Ama bir türlü olmadı. Doğru kelimeleri, doğru dili bulmam vakit aldı. Arkamdaki meseleleri halledip yüzümü bugüne döndükten sonra sözleri yazdım.

– Grinko dinledi mi Vals‘i?
– Sözlerini yazdıktan sonra bir ev demosu yapıp kendisine gönderdik. Çok beğendi. Albüm kayıt sürecinde geldi ve şarkının piyanolarını çaldı.

– Bir de Nazan Öncel’in şarkısı var, cover olarak: Bir Hadise Var.
– Çok destek oldu bana. İlk albüm çıktıktan bir-iki ay sonra arayıp tebrik etmişti. Mutluluktan havalara uçmuştum. Bu albüm için de şarkısını açık gönüllükle emanet etti.

YER DEĞİŞİKLİĞİ İSTİYORUM

Nerede yaşıyorsunuz?
– Cihangir’deyim. Aslında bir yer değişikliği istiyorum. Sıkıldım biraz. Sık sık yer değiştiriyorum insanlar gülüyor bu halime.

– Neden taşınıyorsunuz sizce?
– Evlerle ilgili bir sorunum var galiba. Evlerde bir şeyler birikiyor ve bir yerden sonra ben oradan ayrılmak zorunda hissediyorum kendimi. Bir yere ait, bir yere bağlı olma hissi bana iyi gelmiyor olabilir. Ya da hâlâ yerleşik düzenle ilgili birtakım sorunlarım olabilir.

Meltem Fıratlı 07.02.2015

SABAH

Murat Karayalçın: CHP Yüzde 30’un Üstüne Çıkmalı

0
İktidar olmak için de, Türkiye’nin bekası için de, Kürt sorununun çözümü için de CHP’nin bölgede güçlü olması gerekiyor. Kürt sorununun çözümü bizim projemiz. 1989 raporumuz var. Biz bu raporumuzdan dolayı bedel ödedik. Vatan hainliğiyle bölücülükle suçlandık
Eski bakan ve başbakan yardımcılarından Murat Karayalçın, 90’lı yılların önemli siyasetçilerinden. Karayalçın, şimdi CHP’nin İstanbul İl Başkanı. Karayalçın’la 90’ların faili meçhullerini, bugün yaşanan yolsuzluk iddialarını ve CHP’nin hedeflerini konuştuk. 1989’da SHP olarak hazırladıkları Kürt Raporu için ağır bedeller ödediklerini söyleyen Karayalçın, “Bölücülükle, vatan hainliğiyle suçlandık” diyor.

İL BAŞKANLIĞI İLE VİTES DÜŞÜRMEDİM

*Siyaset kariyerinizde vites düşürme olarak görüyor musunuz?

Siyaset adamı siyaset sürecinin herhangi bir yerinde günün ihtiyaçlarına göre, koşullarına göre yer alabilir. Koşullar öyle bir gelişir ki, bir gün başbakan olan birisi başka bir gün başbakan yardımcısı olabilir. Ben siyasi düşüncelerime katkıda bulunmak için genel başkan da olurum, muhtarlık da yaparım ifadesini kullanmıştım. Bütün bunlar birleştiğinde ben CHP il başkanlığını vites düşürme olarak görmüyorum.

EŞİM İL BAŞKANLIĞINA ÇOK TEPKİ GÖSTERDİ

*Peki yakınlarınızdan bir tepki oldu mu?

Mensubu olduğum partinin genel başkanı benden böyle bir istekte bulundu. Ben de kültür olarak elimde olanak varsa, benden talep edilenleri karşılayan birisiyimdir. Bunu göğüsleyecek enerjiyi kendimde gördüm. Eşimin ve yakınlarımın çok tepkisi oldu. Hatta tepkinin ötesinde tepki verildi. Ama sonra hepsi sağ olsunlar destek verdiler.

20 YIL ÖNCE ‘HİKMET ABİ’YDİ,ŞİMDİ ‘MURAT ABİ’

*‘Ağabey formülü’ dillendirildi sizin isminiz gündeme gelince. CHP’ye İstanbul’da ağabeylik etmeye mi geldiniz?

CHP’nin İstanbul’da başkanıyım. Aynı zamanda ağabey olarak da görülüyor muyum, görülmüyor muyum, bilmiyorum. Yaşım, kıdemim ve geçmişte yaptıklarım itibariyle ağabey olarak da görülüyorum. Bundan 20 yıl önce ‘Hikmet Abi’ formülü vardı. 20 yıl sonra ‘Murat Abi’ formülü değişik bir şekilde geldi.

BİRKAÇ AYLIK İL BAŞKANLIĞI OLMAMALI

*CHP’de son 5 yılda İstanbul’da altı il başkanı değişti. Bu kadar değişim sağlıklı mı?

Evet doğru bir gözlemi ifade ettiniz. İki aylık görev yapanlar oldu. Daha önce de birkaç aylık il başkanlığı yapıldı.
Mesela Hikmet abi 80’lerin başında bir aylık il başkanlığı yapmış. Partide, parti hukukunun öne çıktığı ve göz ardı edildiği dönemler oluyor.  Ben kayıtsız koşulsuz hukuka uyulması gerektiğine inanıyorum.Birisi tökezliyorsa hemen gözden çıkarılmamalı. Onun koluna girilmeli, yardımcı olunmalı. Birkaç aylık il başkanlığı olmamalı.

AK PARTİ 40’IN ALTINA DÜŞMELİ, CHP 30’UN ÜSTÜNE ÇIKMALI

*İstanbul’da hedefiniz nedir? 2009’dan başlayarak şimdiye kadar yapılan seçimlerde ufak da olsa artışlar oldu. İktidar için beklediğiniz oran nedir?

Öncelikle Türkiye için öngördüğüm şeyleri söyleyeyim. Türkiye’de yeni bir siyasal ve yönetsel dönem başlamalı. Sayın Erdoğan’ın değimiyle bu ‘Kazan Kazan’ durumudur herkes için. Bunun için de AKP’nin devrilmesi gerekmektedir. Bunun için AKP’nin yüzde 40 eşiğinin altına, CHP’nin de yüzde 30 eşiğinin üstüne çıkması gerekiyor. İstanbul’da ulaşmamız gereken potansiyelin gerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Oyumuzu artırma potansiyeline sahibiz. 40’ın birkaç puan üzerine çıkmalıyız. İş hacminin yükü değil de sürenin kısalığı beni ürkütüyor.

İKTİDAR OLABİLECEĞİMİZİ HALKA GÖSTERMELİYİZ

*2009 Yerel Seçimleri ile birlikte bir ‘açılım’ süreci başlatıldı. Halka daha fazla dokunulmaya çalışıldı. Ama bunu sandığa yansıtamadınız. Neden halkı ikna edemiyorsunuz?

Birtakım kırılmaların yaşanması gerekiyor. Kırılmalar yaşanmadan bu süreçler işletilemiyor. Bizim halkımızda ‘oyum ziyan olmasın’ diye bir anlayış var. Bu anlayış, kimin oyu yüksekse ona oy verilmesi şeklinde somutlaşır. Yoksa niye ziyan olsun, ver git. Biz, kendimizi iktidara gelebilecek bir parti olduğumuzu gösterebilmeliyiz. Böyle olursa, insanlar da oylarının ziyan olmayacağını görür. 80’lerde bunu yaşadık. Dört büyük ili aldık.

SEÇMENE SHP RUHU LAZIM

*O zaman bir SHP ruhu mu kazandırmak lazım?

Seçmene böyle bir ruh kazandırmak lazım. SHP ruhu benim için çok değerli bir ruh. SHP’nin son genel başkanı ben olduğum için o ruha çok bağlıyım, o ruhu çok seviyorum. Yurttaşlarda böyle bir anlayış ve coşku oluşturmalıyız. Ön seçim yapılabilir. Yapılması durumunda müthiş bir enerji çıkıyor. Ön seçim yapılmasını istiyorum ama genel merkez karar verecek. Genel Başkan bu konuda benimle aynı fikirde.

VATAN HAİNİ İLAN EDİLDİK

*CHP, Doğu ve Güneydoğu’da birçok ilde ‘tabela partisi’ konumunda. Bunu aşmanız gerekmiyor mu iktidar olmanız için?

Şart. İktidar olmak için de, Türkiye’nin bekası için de, Kürt sorununun çözümü için de bunu mutlaka aşmamız gerekiyor. Kürt sorununun çözümü bizim projemiz. 1989 Raporumuz var. Biz bu raporumuzdan dolayı bedel ödedik. Vatan hainliği ile bölücülükle suçlandık. 2004 yılında HADEP’le birlikte diğer partilerle de yaptığımız ittifak kapsamında Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda bir araya geldik. Her partinin başkanı konuştu, ben de konuştum. Ben ‘Devletimiz birdir, ulusumuz tümdür, yurdumuz bölünmez bir bütündür’ dedim. Bu ifadeyi Diyarbakır’da HADEP’li ÖDP’li EMEP’li bir ittifakta söylemek olağanüstü bir şeydi. Hatta bunu söyledikten sonra orada alkış almak daha da olağanüstü bir şeydi. Bazı yerlerde Apo’nun resimleri vardı. Kameralar çekti. Ancak bu konuşma faili meçhul kişiler tarafından montajlandı, parçalandı, kesildi, biçildi ve bir kaset üretildi. Bu kaset 1 buçuk milyon adet üretildi. Bunun da kimin tarafından yapıldığı bilinen bir sır olmakla birlikte ortaya çıkarılamadı.

2009 ANKARA SEÇiMiNDE iHANET ÖRGÜTLENMELERi VARDI

*Sizinle ilgili hazırlanan kasetle ilgili Melih Gökçek’le 2009 Yerel Seçim sürecinde bir polemik yaşadınız. Gökçek’in dahli olduğunu düşünüyor musunuz?

Bilmiyorum tabii, Melih Gökçek mi yaptı, başkası mı yaptı. Benim seçilmemi istemeyenler yaptı. Tabii kuvvetli şüpheler var. Ama yine de ortaya çıkarılamadığı için isim vermek istemem.

Bunlar toplattırılmadı. Bu şöyle etkili oldu; 100 bine yakın CHP’li bana oy vermedi. Mansur Yavaş’a oy verdi. Mansur Bey, bir söyleşisinde 200 bin olarak açıkladı bunu. Bu bir algı operasyonuydu.

Türkiye’nin bence 2009’da Ankara’da kaderi değişti. O kadar güçlü algı operasyonları yapıldı, o kadar güçlü ihanet örgütlenmelerine gidildi ki, sonuçta Türkiye’nin kaderini etkileyeceği biline biline 200 bin oy başka tarafa doğru kaydı.

DEVLET,UĞUR MUMCU İLE İLGİLİ YAPILMASI GEREKENLERİ YAPMADI

*1993’ün Eylül ayında başbakan yardımcılığı görevine geldiniz. Özellikle Uğur Mumcu suikastının aydınlatılmasına yönelik devlet nezdindeki eksiklikler var mıydı?

Bizim için önemli bir konu. Bu konuda bir değerlendirme yaparken zorlanıyorum. Şu eksikti ya da şu yanlıştı demek çok güç.
Sonuçta Uğur Mumcu’yu öldürenlerin, onların gerisindekilerin kamu vicdanını tatmin edecek şekilde ortaya çıkarılamamış olması önem taşıyan konudur.Çok şeyin eksik yapıldığını, çok şeyin yetersiz yapıldığını, yapılması gerekenlerin yapılmadığını görüyorum.

GÜVENLİKLE İLGİLİ BAKANLIKLAR DYP’DEYDİ

*O dönemdeki bir hükümet üyesi olarak özeleştiri yapıyor musunuz?

Tabii yani. O dönem bizim iktidarda olduğumuz dönem. Gerçi güvenlikle ilgili bakanlıklar DYP’deydi.Dolayısıyla SHP olarak doğrudan bir sorumluluk taşımıyoruz. Sorumluyuz, değiliz ama Uğur Mumcu gibi birisi gitti. Türkiye’nin yüreği yandı. Biz hâlâ gerisinde hangi güçler vardı, kamuoyunu tatmin edebilecek şekilde ortaya çıkarabilmiş değiliz.

SUİKASTIN AYDINLATILMASINDA DEVLET YETERSİZLİĞİ VAR

*20 yıllık süreçte zaman aşımı doldu. Dünden bugüne bir devlet yetersizliği devam mı ediyor?

Yetersizlik var. Yetersizlik devletin legal yapısından mı kaynaklanıyor, devlet içindeki başka yapılardan mı kaynaklanıyor bilemem.
Ama bir devlet yetersizliği olduğunu söyleyebilirim.

ÖZAL’IN YÜZÜNÜ GÖRÜNCE DEHŞETE KAPILDIM

*Özal’ın şüpheli ölümüne gelirsek?

Gözlemim var. Ben o dönem belediye başkanıydım. Son Orta Asya gezisinden dönüşte karşılayanlardan biri de bendim. Yüzünü hiç öyle kötü görmemiştim.Dehşet içinde kaldım. Yani ürktüm. Belki de başkaları da ürktü, kimse kimseye de söyleyemedi. Çok kötü bir görüntüsü vardı. Daha sonra ortaya çıkan öldürüldüğü yönündeki iddiaları bilmiyorum ama sanmıyorum.

90’LARDA DA ŞİMDİ DE EGEMENLİK KAYBI VAR

‘Kürdistan kuruluyor’ algısının inşa edilmesi için ciddi çaba harcandığını görüyoruz. Cizre’de ve Güneydoğu’nun başka yerlerinde görebiliyoruz. Kimlik kontrolü yapan şahıslar var

*Yavaş yavaş ülkenin sıcak gündemlerine geçelim. Sizin de hükümet üyesi olarak görev aldığınız 90’ların başı, terörün yoğun olarak yaşandığı bir dönemdi.  Şu anda da benzer bir sürecin olduğu dillendiriliyor. Bu karşılaştırmaya katılıyor musunuz?

Güneydoğu’da devletleşmenin olduğu, devlete benzer bir yapının kurulmakta olduğu bizzat ilgililer tarafından dile getiriliyor. Bu tabii çok büyük bir olumsuzluk. Ama bu 90’larda yaşananlardan farklı. 90’larda yaşananlar da çok büyük bir olumsuzluktu. Özellikle faili meçhuller bir yüz karası olması gerekir. Bir devlet faili meçhulleri çıkaramıyorsa, hatta devletin bazı görevlilerinin o faili meçhullere karıştığı iddiası dile getiriliyorsa, bir devlet için düşünülebilecek en büyük kayıp. Orada da bir egemenlik kaybı var, burada da bir egemenlik kaybı var.

*Daha da açık sorayım, Kürdistan mı kurulmak isteniyor? Halkın algısı bu yönde.

Böyle bir algının inşa edilmesi için ciddi çaba harcandığını görüyoruz. Cizre’de ve Güneydoğu’nun başka yerlerinde görebiliyoruz. Kimlik kontrolü yapan şahıslar var.Süreci gizli saklı yürütürseniz, gördüklerimizden ve okuduklarımızdan sonuçlar çıkarmaya başlarız. Bunlardan bir tanesi de sizin dediğiniz gibi Güneydoğu gitti sonucunun çıkarılmasıdır.

TAPELERE ARTIK İDDİA DEMEYİN,GERÇEK

*Hemen her dönem, her hükümet döneminde yolsuzluk iddiaları gündeme gelmiştir. 17 Aralık’taki iddialara bakınca nasıl bir fotoğraf ortaya çıktı?

Ben tapelerin iddia olmanın dışına çıktığını düşünüyorum. Adli Tıp’ın ‘bunlar doğrudur’ şeklindeki açıklamasının ardından artık ‘iddia’ sözü kullanılmaması gerekir. Çok vahimbuluyorum. Derinden üzülüyorum. Bu, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük yolsuzluk olayıdır. Bunun pişkin bir şekilde geçiştirilmeye çalışılmasını demokrasi için de, ülkenin geleceği için de, ahlaki değerler için de son derece olumsuz buluyorum.

‘ÇALIYORLAR AMA ÇALIŞIYORLAR’DAKi ‘ÇALIŞIYORLAR’ YANLIŞ

*‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ sözüne bakışınız nasıl?

Onun ‘Çalışıyorlar’ kısmı doğru değil. Çünkü bakıyoruz nelerin yapıldığına, Türkiye’ninmilli geliri geriledi. Çalışılıyor lafı bununla ölçülecekse, ‘Çalışılmıyor’ derim. Bu değerlendirmeden de başka nedenle çok derin bir üzüntü duyuyorum. Yakışmıyor Türkiye’ye. Bunu kimçıkardı ve kim kullandı bilmiyorumama çok yaygın olduğunu sanmıyorum.Hırsızlığın bir gerekçesi olabilirmi? ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ sözünü pişkinler ve arsızlar yaymaya çalışıyor. Bütün bunların kararını yargı verecek.

*Ama yargı 17 ve 25 Aralık soruşturmalarına takipsizlik verdi?

Takipsizlik kararının verilmesi veyaMeclis’te böyle bir oylamanın sonuçlanması aklama anlamına gelmeyecek.Oyüzden biz diyoruz ki, aklanın da öyle gelin.

‘PARALEL’ DENDi ORTAYA KONMADI

*Bu süreçte ‘paralel’ iddiası ortaya atıldı. Ortaya atılan bu iddianın delilleri ortaya kondu mu?

Eğer böyle bir yapılanma varsa bunun AKP olarak bir gerekçe olarak kullanılmasını son derece anlamsız buluyorum. Hele hele Erdoğan’ın ‘Boş bulundum’ türü ifadeler kullanmasını çok komik buluyorum. Böyle bir yapılanma varsa bu ortaya konmalı. Bence konmadı. Bir yıldır bu dolaşıyor ortada. O zaman çıkarın bunu ortaya.

DEVLET İSTESE BAYKAL’A KOMPLOYU AYDINLATIRDI

*Son olarak Deniz Baykal’la ilgili komplo iddiaları yeniden gündemde. Sizin bu olaya bakışınız nasıl?

Yüz karası bir durumdur. Hem Deniz Bey için hem de MHP’lilerin durumu için. Bunların sonuçlandırılması gerekir.

*Peki devlet gücüyle üzerine gidilse bu olaylar sonuçlandırılamaz mı?

Tabii tabii tabii… Bana öyle geliyor. İstediklerini sonuçlandırabiliyorlar. Görüyoruz. O nedenle bunun da sonuçlandırılması gerekir diye düşünüyorum.

Hüseyin Keleş 08.02.2015

Murat Karayalçın: CHP Yüzde 30’un Üstüne Çıkmalı

0
İktidar olmak için de, Türkiye’nin bekası için de, Kürt sorununun çözümü için de CHP’nin bölgede güçlü olması gerekiyor. Kürt sorununun çözümü bizim projemiz. 1989 raporumuz var. Biz bu raporumuzdan dolayı bedel ödedik. Vatan hainliğiyle bölücülükle suçlandık
Eski bakan ve başbakan yardımcılarından Murat Karayalçın, 90’lı yılların önemli siyasetçilerinden. Karayalçın, şimdi CHP’nin İstanbul İl Başkanı. Karayalçın’la 90’ların faili meçhullerini, bugün yaşanan yolsuzluk iddialarını ve CHP’nin hedeflerini konuştuk. 1989’da SHP olarak hazırladıkları Kürt Raporu için ağır bedeller ödediklerini söyleyen Karayalçın, “Bölücülükle, vatan hainliğiyle suçlandık” diyor.

İL BAŞKANLIĞI İLE VİTES DÜŞÜRMEDİM

*Siyaset kariyerinizde vites düşürme olarak görüyor musunuz?

Siyaset adamı siyaset sürecinin herhangi bir yerinde günün ihtiyaçlarına göre, koşullarına göre yer alabilir. Koşullar öyle bir gelişir ki, bir gün başbakan olan birisi başka bir gün başbakan yardımcısı olabilir. Ben siyasi düşüncelerime katkıda bulunmak için genel başkan da olurum, muhtarlık da yaparım ifadesini kullanmıştım. Bütün bunlar birleştiğinde ben CHP il başkanlığını vites düşürme olarak görmüyorum.

EŞİM İL BAŞKANLIĞINA ÇOK TEPKİ GÖSTERDİ

*Peki yakınlarınızdan bir tepki oldu mu?

Mensubu olduğum partinin genel başkanı benden böyle bir istekte bulundu. Ben de kültür olarak elimde olanak varsa, benden talep edilenleri karşılayan birisiyimdir. Bunu göğüsleyecek enerjiyi kendimde gördüm. Eşimin ve yakınlarımın çok tepkisi oldu. Hatta tepkinin ötesinde tepki verildi. Ama sonra hepsi sağ olsunlar destek verdiler.

20 YIL ÖNCE ‘HİKMET ABİ’YDİ,ŞİMDİ ‘MURAT ABİ’

*‘Ağabey formülü’ dillendirildi sizin isminiz gündeme gelince. CHP’ye İstanbul’da ağabeylik etmeye mi geldiniz?

CHP’nin İstanbul’da başkanıyım. Aynı zamanda ağabey olarak da görülüyor muyum, görülmüyor muyum, bilmiyorum. Yaşım, kıdemim ve geçmişte yaptıklarım itibariyle ağabey olarak da görülüyorum. Bundan 20 yıl önce ‘Hikmet Abi’ formülü vardı. 20 yıl sonra ‘Murat Abi’ formülü değişik bir şekilde geldi.

BİRKAÇ AYLIK İL BAŞKANLIĞI OLMAMALI

*CHP’de son 5 yılda İstanbul’da altı il başkanı değişti. Bu kadar değişim sağlıklı mı?

Evet doğru bir gözlemi ifade ettiniz. İki aylık görev yapanlar oldu. Daha önce de birkaç aylık il başkanlığı yapıldı.
Mesela Hikmet abi 80’lerin başında bir aylık il başkanlığı yapmış. Partide, parti hukukunun öne çıktığı ve göz ardı edildiği dönemler oluyor.  Ben kayıtsız koşulsuz hukuka uyulması gerektiğine inanıyorum.Birisi tökezliyorsa hemen gözden çıkarılmamalı. Onun koluna girilmeli, yardımcı olunmalı. Birkaç aylık il başkanlığı olmamalı.

AK PARTİ 40’IN ALTINA DÜŞMELİ, CHP 30’UN ÜSTÜNE ÇIKMALI

*İstanbul’da hedefiniz nedir? 2009’dan başlayarak şimdiye kadar yapılan seçimlerde ufak da olsa artışlar oldu. İktidar için beklediğiniz oran nedir?

Öncelikle Türkiye için öngördüğüm şeyleri söyleyeyim. Türkiye’de yeni bir siyasal ve yönetsel dönem başlamalı. Sayın Erdoğan’ın değimiyle bu ‘Kazan Kazan’ durumudur herkes için. Bunun için de AKP’nin devrilmesi gerekmektedir. Bunun için AKP’nin yüzde 40 eşiğinin altına, CHP’nin de yüzde 30 eşiğinin üstüne çıkması gerekiyor. İstanbul’da ulaşmamız gereken potansiyelin gerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Oyumuzu artırma potansiyeline sahibiz. 40’ın birkaç puan üzerine çıkmalıyız. İş hacminin yükü değil de sürenin kısalığı beni ürkütüyor.

İKTİDAR OLABİLECEĞİMİZİ HALKA GÖSTERMELİYİZ

*2009 Yerel Seçimleri ile birlikte bir ‘açılım’ süreci başlatıldı. Halka daha fazla dokunulmaya çalışıldı. Ama bunu sandığa yansıtamadınız. Neden halkı ikna edemiyorsunuz?

Birtakım kırılmaların yaşanması gerekiyor. Kırılmalar yaşanmadan bu süreçler işletilemiyor. Bizim halkımızda ‘oyum ziyan olmasın’ diye bir anlayış var. Bu anlayış, kimin oyu yüksekse ona oy verilmesi şeklinde somutlaşır. Yoksa niye ziyan olsun, ver git. Biz, kendimizi iktidara gelebilecek bir parti olduğumuzu gösterebilmeliyiz. Böyle olursa, insanlar da oylarının ziyan olmayacağını görür. 80’lerde bunu yaşadık. Dört büyük ili aldık.

SEÇMENE SHP RUHU LAZIM

*O zaman bir SHP ruhu mu kazandırmak lazım?

Seçmene böyle bir ruh kazandırmak lazım. SHP ruhu benim için çok değerli bir ruh. SHP’nin son genel başkanı ben olduğum için o ruha çok bağlıyım, o ruhu çok seviyorum. Yurttaşlarda böyle bir anlayış ve coşku oluşturmalıyız. Ön seçim yapılabilir. Yapılması durumunda müthiş bir enerji çıkıyor. Ön seçim yapılmasını istiyorum ama genel merkez karar verecek. Genel Başkan bu konuda benimle aynı fikirde.

VATAN HAİNİ İLAN EDİLDİK

*CHP, Doğu ve Güneydoğu’da birçok ilde ‘tabela partisi’ konumunda. Bunu aşmanız gerekmiyor mu iktidar olmanız için?

Şart. İktidar olmak için de, Türkiye’nin bekası için de, Kürt sorununun çözümü için de bunu mutlaka aşmamız gerekiyor. Kürt sorununun çözümü bizim projemiz. 1989 Raporumuz var. Biz bu raporumuzdan dolayı bedel ödedik. Vatan hainliği ile bölücülükle suçlandık. 2004 yılında HADEP’le birlikte diğer partilerle de yaptığımız ittifak kapsamında Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda bir araya geldik. Her partinin başkanı konuştu, ben de konuştum. Ben ‘Devletimiz birdir, ulusumuz tümdür, yurdumuz bölünmez bir bütündür’ dedim. Bu ifadeyi Diyarbakır’da HADEP’li ÖDP’li EMEP’li bir ittifakta söylemek olağanüstü bir şeydi. Hatta bunu söyledikten sonra orada alkış almak daha da olağanüstü bir şeydi. Bazı yerlerde Apo’nun resimleri vardı. Kameralar çekti. Ancak bu konuşma faili meçhul kişiler tarafından montajlandı, parçalandı, kesildi, biçildi ve bir kaset üretildi. Bu kaset 1 buçuk milyon adet üretildi. Bunun da kimin tarafından yapıldığı bilinen bir sır olmakla birlikte ortaya çıkarılamadı.

2009 ANKARA SEÇiMiNDE iHANET ÖRGÜTLENMELERi VARDI

*Sizinle ilgili hazırlanan kasetle ilgili Melih Gökçek’le 2009 Yerel Seçim sürecinde bir polemik yaşadınız. Gökçek’in dahli olduğunu düşünüyor musunuz?

Bilmiyorum tabii, Melih Gökçek mi yaptı, başkası mı yaptı. Benim seçilmemi istemeyenler yaptı. Tabii kuvvetli şüpheler var. Ama yine de ortaya çıkarılamadığı için isim vermek istemem.

Bunlar toplattırılmadı. Bu şöyle etkili oldu; 100 bine yakın CHP’li bana oy vermedi. Mansur Yavaş’a oy verdi. Mansur Bey, bir söyleşisinde 200 bin olarak açıkladı bunu. Bu bir algı operasyonuydu.

Türkiye’nin bence 2009’da Ankara’da kaderi değişti. O kadar güçlü algı operasyonları yapıldı, o kadar güçlü ihanet örgütlenmelerine gidildi ki, sonuçta Türkiye’nin kaderini etkileyeceği biline biline 200 bin oy başka tarafa doğru kaydı.

DEVLET,UĞUR MUMCU İLE İLGİLİ YAPILMASI GEREKENLERİ YAPMADI

*1993’ün Eylül ayında başbakan yardımcılığı görevine geldiniz. Özellikle Uğur Mumcu suikastının aydınlatılmasına yönelik devlet nezdindeki eksiklikler var mıydı?

Bizim için önemli bir konu. Bu konuda bir değerlendirme yaparken zorlanıyorum. Şu eksikti ya da şu yanlıştı demek çok güç.
Sonuçta Uğur Mumcu’yu öldürenlerin, onların gerisindekilerin kamu vicdanını tatmin edecek şekilde ortaya çıkarılamamış olması önem taşıyan konudur.Çok şeyin eksik yapıldığını, çok şeyin yetersiz yapıldığını, yapılması gerekenlerin yapılmadığını görüyorum.

GÜVENLİKLE İLGİLİ BAKANLIKLAR DYP’DEYDİ

*O dönemdeki bir hükümet üyesi olarak özeleştiri yapıyor musunuz?

Tabii yani. O dönem bizim iktidarda olduğumuz dönem. Gerçi güvenlikle ilgili bakanlıklar DYP’deydi.Dolayısıyla SHP olarak doğrudan bir sorumluluk taşımıyoruz. Sorumluyuz, değiliz ama Uğur Mumcu gibi birisi gitti. Türkiye’nin yüreği yandı. Biz hâlâ gerisinde hangi güçler vardı, kamuoyunu tatmin edebilecek şekilde ortaya çıkarabilmiş değiliz.

SUİKASTIN AYDINLATILMASINDA DEVLET YETERSİZLİĞİ VAR

*20 yıllık süreçte zaman aşımı doldu. Dünden bugüne bir devlet yetersizliği devam mı ediyor?

Yetersizlik var. Yetersizlik devletin legal yapısından mı kaynaklanıyor, devlet içindeki başka yapılardan mı kaynaklanıyor bilemem.
Ama bir devlet yetersizliği olduğunu söyleyebilirim.

ÖZAL’IN YÜZÜNÜ GÖRÜNCE DEHŞETE KAPILDIM

*Özal’ın şüpheli ölümüne gelirsek?

Gözlemim var. Ben o dönem belediye başkanıydım. Son Orta Asya gezisinden dönüşte karşılayanlardan biri de bendim. Yüzünü hiç öyle kötü görmemiştim.Dehşet içinde kaldım. Yani ürktüm. Belki de başkaları da ürktü, kimse kimseye de söyleyemedi. Çok kötü bir görüntüsü vardı. Daha sonra ortaya çıkan öldürüldüğü yönündeki iddiaları bilmiyorum ama sanmıyorum.

90’LARDA DA ŞİMDİ DE EGEMENLİK KAYBI VAR

‘Kürdistan kuruluyor’ algısının inşa edilmesi için ciddi çaba harcandığını görüyoruz. Cizre’de ve Güneydoğu’nun başka yerlerinde görebiliyoruz. Kimlik kontrolü yapan şahıslar var

*Yavaş yavaş ülkenin sıcak gündemlerine geçelim. Sizin de hükümet üyesi olarak görev aldığınız 90’ların başı, terörün yoğun olarak yaşandığı bir dönemdi.  Şu anda da benzer bir sürecin olduğu dillendiriliyor. Bu karşılaştırmaya katılıyor musunuz?

Güneydoğu’da devletleşmenin olduğu, devlete benzer bir yapının kurulmakta olduğu bizzat ilgililer tarafından dile getiriliyor. Bu tabii çok büyük bir olumsuzluk. Ama bu 90’larda yaşananlardan farklı. 90’larda yaşananlar da çok büyük bir olumsuzluktu. Özellikle faili meçhuller bir yüz karası olması gerekir. Bir devlet faili meçhulleri çıkaramıyorsa, hatta devletin bazı görevlilerinin o faili meçhullere karıştığı iddiası dile getiriliyorsa, bir devlet için düşünülebilecek en büyük kayıp. Orada da bir egemenlik kaybı var, burada da bir egemenlik kaybı var.

*Daha da açık sorayım, Kürdistan mı kurulmak isteniyor? Halkın algısı bu yönde.

Böyle bir algının inşa edilmesi için ciddi çaba harcandığını görüyoruz. Cizre’de ve Güneydoğu’nun başka yerlerinde görebiliyoruz. Kimlik kontrolü yapan şahıslar var.Süreci gizli saklı yürütürseniz, gördüklerimizden ve okuduklarımızdan sonuçlar çıkarmaya başlarız. Bunlardan bir tanesi de sizin dediğiniz gibi Güneydoğu gitti sonucunun çıkarılmasıdır.

TAPELERE ARTIK İDDİA DEMEYİN,GERÇEK

*Hemen her dönem, her hükümet döneminde yolsuzluk iddiaları gündeme gelmiştir. 17 Aralık’taki iddialara bakınca nasıl bir fotoğraf ortaya çıktı?

Ben tapelerin iddia olmanın dışına çıktığını düşünüyorum. Adli Tıp’ın ‘bunlar doğrudur’ şeklindeki açıklamasının ardından artık ‘iddia’ sözü kullanılmaması gerekir. Çok vahimbuluyorum. Derinden üzülüyorum. Bu, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük yolsuzluk olayıdır. Bunun pişkin bir şekilde geçiştirilmeye çalışılmasını demokrasi için de, ülkenin geleceği için de, ahlaki değerler için de son derece olumsuz buluyorum.

‘ÇALIYORLAR AMA ÇALIŞIYORLAR’DAKi ‘ÇALIŞIYORLAR’ YANLIŞ

*‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ sözüne bakışınız nasıl?

Onun ‘Çalışıyorlar’ kısmı doğru değil. Çünkü bakıyoruz nelerin yapıldığına, Türkiye’ninmilli geliri geriledi. Çalışılıyor lafı bununla ölçülecekse, ‘Çalışılmıyor’ derim. Bu değerlendirmeden de başka nedenle çok derin bir üzüntü duyuyorum. Yakışmıyor Türkiye’ye. Bunu kimçıkardı ve kim kullandı bilmiyorumama çok yaygın olduğunu sanmıyorum.Hırsızlığın bir gerekçesi olabilirmi? ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ sözünü pişkinler ve arsızlar yaymaya çalışıyor. Bütün bunların kararını yargı verecek.

*Ama yargı 17 ve 25 Aralık soruşturmalarına takipsizlik verdi?

Takipsizlik kararının verilmesi veyaMeclis’te böyle bir oylamanın sonuçlanması aklama anlamına gelmeyecek.Oyüzden biz diyoruz ki, aklanın da öyle gelin.

‘PARALEL’ DENDi ORTAYA KONMADI

*Bu süreçte ‘paralel’ iddiası ortaya atıldı. Ortaya atılan bu iddianın delilleri ortaya kondu mu?

Eğer böyle bir yapılanma varsa bunun AKP olarak bir gerekçe olarak kullanılmasını son derece anlamsız buluyorum. Hele hele Erdoğan’ın ‘Boş bulundum’ türü ifadeler kullanmasını çok komik buluyorum. Böyle bir yapılanma varsa bu ortaya konmalı. Bence konmadı. Bir yıldır bu dolaşıyor ortada. O zaman çıkarın bunu ortaya.

DEVLET İSTESE BAYKAL’A KOMPLOYU AYDINLATIRDI

*Son olarak Deniz Baykal’la ilgili komplo iddiaları yeniden gündemde. Sizin bu olaya bakışınız nasıl?

Yüz karası bir durumdur. Hem Deniz Bey için hem de MHP’lilerin durumu için. Bunların sonuçlandırılması gerekir.

*Peki devlet gücüyle üzerine gidilse bu olaylar sonuçlandırılamaz mı?

Tabii tabii tabii… Bana öyle geliyor. İstediklerini sonuçlandırabiliyorlar. Görüyoruz. O nedenle bunun da sonuçlandırılması gerekir diye düşünüyorum.

Hüseyin Keleş 08.02.2015

AKP’liler bile çözüm sürecinin nereye gittiğini bilmiyor

0

Sosyalist solun önemli isimlerinden Ömer Laçiner, Türkiye’nin uluslararası arenada bu kadar itibarsızlaştığı bir dönemin daha önce hiç yaşanmadığını düşünüyor.

VYayınları tarafından basılan ve bugün piyasada bulmakta bir hayli zorlanacağınız THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) İddianamesi’nin 17. sayfasında adı geçen Ömer Laçiner için şu not düşülmüş: “Abdurrahman oğlu, 1946 doğumlu, Sivas, Küçükminare Mahallesi…” Laçiner, yaşı itibarıyla, Türkiye’nin yarım asırlık sosyalist sol tarihine tanıklık etti. 12 Mart Muhtırası öncesinde, ordu içerisinde gizli bir Marksist-Leninist örgüt kurduğu için tutuklandı. Üç yıl hapis yattı ve tabii ki ordudan atıldı. Diğer arkadaşları gibi Avrupa’ya iltica etmek zorunda kaldı. Laçiner, şu anda kişisel müktesebatını, neredeyse 40 yıl önce yayın hayatına başlayan Birikim Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaparak genç kuşaklara aktarıyor. Kendisi ile Türkiye’nin yakın tarihini ve gündemi konuştuk.

-1970’in Mart ayı… Göztepe’deki gizli bir örgüt evinde, ona yakın teğmen ile birlikte toplantı hâlindesiniz…
Ben, 1970’li yıllarda, iki davadan yargılandım. Bunlardan biri Kara Kuvvetleri içerisinde, Marksist-Leninist subaylardan müteşekkil bir örgüt kurmaktan kaynaklanmıştı. Ordu içerisindeki Kemalist cuntadan da bağımsızdık ve onlara karşı da mesafeliydik. İkincisi ise daha önce temaslarımız olan THKP-C ile olan ilişkimizdi. 1971’in Mayıs ayında, THKP-C ile ilişkilerimiz başlamıştı, resmî olarak. Bu, iki ay sürdü ve ben yakalandım…

-24 yaşında bir piyade üsteğmenisiniz. Nasıl bir Ömer Laçiner var o gün?
Benim kuşağım şöyleydi: Bir kere okuduğu okulların en iyi talebeleriydi. Özgüvenimiz çok yüksekti. ‘Her şeyi yapabiliriz’ diyorduk. Küçücük bir örgüt kursak bile 35-40 milyonluk Türkiye’yi kurtaracağımızı sanırdık. Toplumun en alt kesimlerinin uzun vadede çıkarlarına, haysiyetlerine, şereflerine halel getirmeyeceğimize öylesine iman ediyorduk ki… İnsanlar bize, “Ya biz bunu istemiyoruz” derlerse biz ne yapacaktık? Bu soruyu kendimize sormuyorduk. Koşullar da bize, “Tamam, yapabiliriz” dedirtiyordu. Çünkü bizim karşımızdaki sağ ve merkez sağ son derece kalitesizdi. Mesela o dönemin bütün sağ yayınlarına bakın, bir tanesinde bile, “Yahu bu adamların derdi nedir? Ya bu adamların da haklı bir tarafları var.” dedirtecek bir satır bile göremezsiniz.

-O günleri göz önüne aldığınızda, kişisel tarihinize yönelik bir özeleştiriniz var mı?
Olmaz olur mu? Bizim o dönemde bir imkânımız vardı ve biz bunu tepmişizdir. 1970’lerde, kitle çalışmalarına daha ağırlık verebilirdik, insanlara daha fazla bir şeyler anlatabilirdik. Legal alanda kalabilirdik. Tabii legal mücadele bir noktadan sonra imkânsız hâle geldi. Ciddi bir faşist saldırı vardı çünkü. Ve sağın arkasında da devlet vardı.

-O dönemde sol aksiyoner, sağ ise reaksiyoner olarak hareket ediyor…
Evet, solun bir yükselişi vardı. Hem dünyada hem de Türkiye’de. Biz sağdan daha güçlüydük. Onlar da bu yüzden kahvehane tararlardı. Sol, devlet ile uğraşıyordu. 1970’lerin sonlarına doğru bu kez sol da faşistlere karşı saldırıya geçti. 1970’lere kadar sağdan bir elin parmağını geçmez ölen sayısı. Solda ise sayı kıyas bile götürmez. THKP-C, THKO zaten sağa karşı saldırılarla yoluna başlamadı. Devlete karşı savaş açtı.

-Siz, daha sonra Mahir Çayan’ın THKP-C’sine nasıl dâhil oluyorsunuz?
Biz zaten THKP-C’den haberdardık ama onların perspektifini çok doğru bulmamıştık. Aramızdaki ayrılığın sebebi, cuntaya karşı tavır meselesiydi. Dev-Genç, cuntaya karşı daha yakındı. Biz ise başından beri mesafeliydik. 12 Mart Muhtırası sonrasında bizim üzerimizde ciddi bir baskı oldu ve THKP-C ile birlikte hareket etme kararı aldık. Mahir’le konuştuk. Orada bir şeyler yapıldı ama ben bunun ayrıntılarına girmem. 1971 Temmuz’unda ben yakalandım. Birilerinin ifadesinde ismim çıktı ve yakalandım. Beni doğrudan doğruya THKP-C ile ilişkilendiremediler. Ben zaten Mahir’in ifadesinden gittim. Ondan dolayı tutuklandım.

-Mahir mi ele verdi sizi?  
Ben öyle demem hani. Ne ettiyse etti işte. O zamana kadar beni örgüte monte edemiyorlardı. Mahirler Maltepe Cezaevi’nden kaçtı ve birtakım askerlerin kaçışı planladığı ortaya çıktı. Biz de daha sonra örgüte monte edildik. Böylece THKP-C davasında, örgüt yöneticiliğinden yargılandım.

-Sizin de içinde bulunduğunuz Parti-Cephe geleneğinden bugüne ne kaldı?
Bir şey kalmadı. Şu günkü hareket adını kullanıyor sadece. Zihniyet olarak da motivasyon kaynakları olarak da tamamen ayrı. Benim sol dendiğinde aklıma gelenler arasında değiller.

-Sokağı iyi bilen bir kişi olarak, Türkiye’de, son dönemde giderek artan şiddet olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sokaklarda artık ciddi bir tehlike var…
Eğer bir kontrolsüz durum ortaya çıkarsa, bu, toplumun en umutsuz kesimleri tarafından kullanılır. Kürt hareketindeki insanlar, bunu yana yakıla söylüyor. Hep retorik hâline gelen bir cümle var. Bu kuşak, barışı sağlayabilecek son kuşak. Cizre, beni çok endişelendiriyor. Daha önce Yasin Börü isimli bir genç resmen linç edildi. Bunun HDP’ye ne faydası olabilir mesela, bunu anlamıyorum?

-PKK ya da KCK bu konuda çok eleştiriliyor, diğer sosyolojik gruplara yaşam hakkı tanımadığı yönünde…
Bu PKK’ya has değil sadece. Türkiye’de monistik bir anlayış var. Yani kendisinin dışındakileri kabul etmeyen bir anlayış. Bu, bir kültür. PKK, bir egemenlik yarışı içinde. PKK, Cemaat’in okullarına, dershanelerine hep, “Ne oluyoruz, bunlar bizim kaymak tabakamızı alıyorlar” diye bakıyor. HÜDA-PAR ile de sıkıntılar var… HDP de farkında bunun. PKK, İran’da, Suriye’de, Irak’ta iddialı. Ayrıca, Pankürdist bir tarafları olan bir hareket. Bu iddialarından vazgeçmediler. Goran hareketi ile de Barzani ile de rekabet hâlindeler bölgede. Mesela, Abdullah Öcalan’ın kitaplarını incelediğinizde Mustafa Kemal’i örnek aldığını görürsünüz. Oradan referanslar alıyor. Öcalan’ın rakiplerini tasfiye etmek konusunda atak olması biraz bundan kaynaklanıyor. Kürt sorunu artık bir bölge sorunu oldu. Eğer Türkiye’nin başındaki insanlar, bu kadar dar görüşlü olmasalardı, ön alabilirlerdi. PKK, daha demokratik bir çözüme zorlanabilirdi. Devlet, manevi olarak daha üstün olacak bir seviyeye ulaşmalıydı. Maddi olarak devlet daha üstün zaten. Ama küçük hesaplar yapılıyor. Her adımı siyaset odaklı. Türkiye’nin Kobani’ye bakışı tamamen çıkarcıydı mesela… Türkiye, bölgede, tamamen esnaf pazarlığı yapıyor.

-HÜDA-PAR alttan alta devlet tarafından destekleniyor, iddiasını da bu eksende mi okumak gerek?
Olabilir. PKK’nın şiddet eylemlerini engelleyecek tedbirler alırsınız ama şiddete başvurduğunda da yolunuzdan dönmezsiniz. Ama şu an devlet ne yapacağını bilmiyor. Kararsız. Dönemlik kararlar alınıyor. Kuzey Irak’ın PKK ile ilişkileri kaşınıyor, günlük çıkarlar için… HÜDA-PAR meselesi kaşınıyor. Aman barış sürecine bir şey olmasın deniyor ama insanların şunu söylemek de hakları: “İyi de ben neye zarar vermediğimi bileyim! Orada ne yapıyorsunuz, bunu bileyim.” Siz gazetecisiniz, ne yapıldığını biliyor musunuz? Ben biliyor muyum? AKP’nin kendi kitlesi, çözüm süreci ile ilgili ne yapılmak istendiğini biliyor mu? Hiçbir şey bilinmiyor.

-HDP’nin önümüzdeki seçimlere parti ile girme kararı almasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İlk başta AKP’nin lehine gibi gözüküyor tabii. HDP’nin barajı geçme ihtimali daha düşük gibi. HDP farz edin yüzde 9 aldı. Vekiller AKP’ye gidecek ve belki de anayasayı değiştirecek güce sahip olacak. Bu noktadan sonra HDP ne yapacak? Eğer AKP tarafından demokratik bir anayasa yapılmazsa, Kürtler, “Bizim için artık meşru bir devlet değilsiniz” diyebilir…

-Tanımlamalar, Türkiye’de artık anlamını yitirmeye başladı. Entelektüel camia, AKP’yi tanımlarken de böyle bir sıkıntı yaşıyor. Artık, “Bu hukuksuzluğu da yaptılar” denerek söze başlanıyor. Siz de gelinen noktada AKP’yi tanımlamakta zorlananlardan mısınız?
AKP, kendi sosyolojisine uygun davranıyor. Olaylara araçsal bakıyor. Sayısal büyümeyi her şeyin önünde görüyor. Toplumun kazanımlarını hiçe sayan, ahlaki düzeyi çok yüzeysel olan bir hareket hâline geldi. Bu, bir orta sınıf politikasıdır. Bu politika, çok daha saygın olabilirdi. Daha ilkeli olabilirdi. Türkiye’de demokrasinin kazanımlarını pekiştiren, bunu tabana yayan bir hareket olabilirdi. Hayırla yâd edilirlerdi ama tam tersine bir şey yaptılar. Bunun için de zorlayıcı bir sebep yoktu aslında. 2007 sonrasında askerin siyasi ağırlığı tasfiye edildikten sonra her şeyi yapabilirlerdi. Ama bunu tercih etmediler. Kendi muhafazakârlıklarını dizayn etmeye kalktılar, demokrasi rafa kalktı. Fakat bu başlarına yıkılacak, er ya da geç. Kaygılıyız, çünkü iktidarın meşruluğunu sorgulayacağımız olaylar yaşanıyor. Bu, sadece 17 Aralık yolsuzluk dosyası da değil… Uludere, Reyhanlı, Soma bunlar korkunç şeyler… Türkiye’nin uluslararası politikasını iflas kelimesi artık karşılamıyor. Ben, Türkiye’nin uluslararası arenada bu kadar itibarsızlaştığına hiç şahit olmadım. Batı gazetelerini okumak yeter bunu anlamak için. Bu devirler geçer. Yeni bir kuşak çıkacak. Ve bunu biz göreceğiz. Bunu ben de göreceğim. Buna benim de yaşım yetecek. AKP eliyle Türkiye, ahlakın ne olduğunu sorgulayacak. Türkiye İslamcılığı sorgulayacak ve bu AKP’nin eli ile olacak. AKP, din adı altında yürütülen siyaseti bitirecek. AKP, bu çöküşü başlattı. Şu anda pik noktasından aşağıya doğru iniyorlar zaten. Önümüzdeki dönemde, Batı’daki gibi bir anlayış hâkim olmaya başlayacak. Dindar insanlar olacak ama toplumu yönlendirici olarak siyaset bitecek. Büyük tarihe bakarsanız bu böyle olacak. Biz şu an bu büyük tarihin dalgaları arasında geziyoruz…

-Muhsin Yazıcıoğlu ile anne tarafından bir akrabalığınız var. Sizden daha önce dinlemiştim. Yazıcıoğlu, ölmeden hemen önce bir toplantı yapmak için harekete geçiyor. Bu toplantı için sanırım bir otel bile ayarlanıyor. Soldan önemli isimler de davet ediliyor bu toplantıya…
Evet. Bunun teşebbüslerini yapıyordu. Baskın Oran ile iletişime geçilmiş. Baskın Oran da çok anlam verememiş. Bunu bana kendisi söyledi, “Ne yapılmak isteniyor?” diye sordu. Zaten bu konuşma yapıldıktan 15-20 gün sonra öldürüldü çocuk. Zaten hep geçmişle bir barışma yapalım diyordu. Antikomünist söylemi geride bırakalı yıllar olmuştu.

-Size de zaman zaman, “Abi oturup konuşalım” diyordu sanırım…    
Tabii anne tarafından akrabayız. Elmalı köyüne gittiğimizde annelerimiz hep beraber vakit geçirirdi. Ben onun çocukluğunu biliyorum. Ama aramıza sağ-sol davası nedeni ile kan girdi. Bana hep, “Bir gün oturup konuşalım” derdi. Şahsen konuşalım diyordu. Bir kere beni araba ile bir yere bıraktı, yolda konuşalım dedi. Ben buna hazır değildim. Tam da, “Bizim tarlayı sürmüşler” dediği günlerdi. Bu özeleştiri ötesi bir şeydi. Muhsin bir şeyler biliyordu ve onun o bildiği şeyi tahmin ediyorum Alpaslan Türkeşler de biliyordu. Bu bir tahmin. Bu adamların elinde bir sır vardı. Şuradan çıkarıyorum bunu. MHP gibi bir hareketin içinden Yazıcıoğlu’nun ayrılması bana hep ilginç geldi. Bir çatışma olmadı. Normalde çok kan dökülmesi gerekirdi. Kan dökülmemesini sağlayan neydi? Ben bunu Muhsin’e sorsam bunun cevabını vermeyecekti. Kafamda da bu varken ben ciddi ciddi konuşamazdım kendisi ile. Bu soru işareti hep beni rahatsız etti çünkü. Geçmişte olan oldu. Muhsin bunlarla hesaplaştı. O manada ender adamlardan biriydi. Muhsin’i sıkıştırmak da istemedim. MHP’nin içinden ayrıldı ama ona dokunamadılar. Demek ki birileri güvence altına almıştı onu. Ben bunu bilemiyorum. Ölümüyle ilgili önce hep kaza olmuştur diyordum ama daha sonra kafamda daha ciddi şeyler olduğunu düşünmeye başladım. Çok karanlık nokta var.

Bünyamin Köseli 10.02.2015

AKSİYON