Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 82

‘Tut Sözünü’ tutmuş sözünü

0

İki yakın arkadaşın fantastik hikayesini esprili bir dille anlatan ‘Tut Sözünü’ filminin oyuncularıyla bir araya geldik. Filmin hem senaryosunda hem oyunculuğunda imzası bulunan Kemal Uçar ve bu eğlenceli filmin kadın başrolünde yer alan Demet Özdemir,filmi ve oyunculuk serüvenlerini anlattılar.

Demet Özdemir: İyi bir yolda ilerlediğimi düşünüyorum

Tut Sözünü nasıl bir film oldu sence?

Gerçekten çok dozunda çok yerinde, başka türlü bir komedi oldu. Çünkü senaristlerimizin başka türlü bir komedi dilleri var. Bu çok hoşuma gitti. Son dönemlerde komedi filmlerinde komik işler olabiliyor ama ucuz yollu başka şeylere başvurabiliyorlar. Senaryoyu,  ilk okuduğumda böyle bir şey görmedim zaten komedide oynama kararını verdiren de bu oldu. Yoksa ben dizi yapardım ya da dram bir sinema filmi yapardım beni bunlardan vazgeçiren senaryosu, farklı dili oldu.

Filmdeki karakterinin adı da Demet, tesadüf mü oldu?

Evet çok büyük tesadüf oldu. Demet karakterini ilk okuduğumda herhalde bu benim rolüm değil dedim. İsterseniz değiştirelim dediler ben kalsın istedim bu güzel tesadüfün.

Yine fantastik bir projeyle karşımızdasın?

Evet Sana Bir Sır Vereceğim’den sonra yine bir şansım oldu. Ama bu kez benim özel güçlerim yok. J

Hep sıradan bir insanı oynamak istemiştim zaten J

İlk defa sinemada olmak perdede kendini izlemek nasıldı?

Çok güzel, çok ayrı bir heyecan. Daha fazla heyecan yaptım tabii ki dizide oynamak da mesleğim. Ancak sinemada daha ciddi geliyor bana, haftalık reytinge göre değişmeyen bir durum var. Bir kere yapma şansınız oluyor güzelse güzel değilse değil… oyunculuğunu da değiştiremezsin bir daha. Bu yüzden daha heyecanlıydım daha ciddiye aldım bu durumu.

Peki Sana Bir Sır Vereceğim’den sonra nasıl gidiyor hayat?

Çok güzel gidiyor. Aşama aşama, basamak basamak gidiyor. O yüzden bir basamak çıkıyorum biraz orada dinleniyorum, öğreniyorum. Ve sonra bir sonraki basamağa çıkıyorum. Benim için çok verimli gittiğini düşünüyorum. Çünkü çok riskli bir zaman dilimiyidi. İlk işimden sonraki adımlarım… iyi bir yolda ilerlediğimi düşünüyorum, inşallah daha da iyi olacak.

Fanların çok merak ediyor, yeni projen var mı?

Şu anda da dinlenme aşamasında ve görüşme aşamasındayım. Çok yakında bir projemiz olacak televizyonda.

Bir sonraki projen Kurt Seyit ve Şura’da yer almak nasıl bir deneyim oldu senin için?

Oyunculuk deneyimim için çok büyük bir adımdı. Ekip, oyuncular çok profesyonel çok iyilerdi. Gerçekten bana her saniye bir şey öğretiyorlardı. Hilal Saral’ın emeğine sağlık, bütün oyuncu arkadaşlarımın da… sonlarda Zerrin Tekindor dahil olunca en büyük mutluluğum o zamanlarda oldu. Sette boş vaktim olmuyordu sürekli bir şeylere dahil olup öğrendim. Çok değerli tiyatrocu büyüklerim ve genç yetenekli arkadaşlarımla çok verimli bir çalışma dönemi geçirdim. Benim için kurs gibi oldu. Sana Bir Sır Vereceğim daha heyecanlı daha enerjik daha hareketli bir setti, kurt seyit ise daha oturaklı bana yine çok şey öğreten bir setti.

Sana Bir Sır Vereceğim’den sonra tiyatro provalarını görmüştüm…

Evet, provalar yapıyorduk ama dizi çıkınca, zamanlama olarak tutmadı. İkisi bir arada imkansızdı, oyuna başka bir cast yapıldı. Ama tiyatro yapmayı hala istiyorum.

Dans şu an hayatının neresinde?

Epey uzaklaştım. Düğün dernek de olmuyor ki bu aralar dans edelim J dans, 16-19 yaş arası, aslında para kazanmak için yaptığım ama çok da eğlendiğim bir dönemimdi. Oyunculuğa çok fazla konsantrasyon ve eğitim gerekiyor bunu bölmek istemiyorum açıkçası.

Bundan sonra ideallerin ne?

Kesinlikle bir festival filminde olmak istiyorum. Tamamen gerçekten somut bir hatıra bırakmak istiyorum, evlendiğimde çocuğum olduğunda. Kendimi öyle bir filmde izliyor olmanın hazzını da yakalamak istiyorum. Ve çekerken neler öğrenebileceğimi tahmin bile edemiyorum.

Dizilerle ilgili bir hedef belirleyemiyorum açıkçası çünkü bu dönem çok ilginç. Hikayesi iyi bana yakın olan ve bana birçok şey katacak bir dizi istiyorum. Görüşmelerimiz de şu an bir dram dizisi. Tabii ki para kazanmak için de bu işi yapıyoruz, kimse yalan atmasın bu kadar çile çekilmez. Benim en çok istediğim festival filmi…

Fanlarına ne demek istersin?

Onları çok seviyorum. Bu aralar biraz boşum onlarla ilgilenebiliyorum. Ama yine de eskisi kadar ilgilenemiyorum özür diliyorum. Onlar da hak verir diye düşünüyorum, zaman geçtikçe sorumluluklarımız çok fazla artıyor. İşlerle ilgili çok fazla şey düşünmeye çalışmaya başlıyoruz. Şu an Sana Bir Sır Vereceğim’deki kadar zaman olarak boş değilim ama onları çok seviyorum ve çok teşekkür ediyorum beni hiç bırakmadıkları için, çok sağ olsunlar.

Kemal Uçar: Bir hayal kurdum, yazdım ve oynadım

Kendi yazdığın ve oynadığın bir filmi perdede izlemek neler hissettirdi?

İster gişe yapsın ister yapmasın, ben bir hayal kurdum yazdım ve çok şanslıyım oynadım bir de. Çok az insan var kendi yazdığı filmi yapabilen. Ben misyonumu tamamladım, bundan sonrası seyircinin… Bizim buradan kazanacağımız parayla tekrar film yapmaktan başka derdimiz yok, kimse yat almayı planlamıyor. Biz sadece daha iyi filmler yapabilmeyi hayal ediyoruz.

Giray Altınok ile hem beraber yazdınız senaryoyu hem de iyi bir ikili olmuşsunuz, nasıl bir araya geldiniz?

Biz Giray’la seneler önce tanıştık ve hep aynı şakalara güldüğümüzü fark ettik. Daha önemlisi beraber yazdığımızı fark ettik. O da yazıyormuş ben de yazıyordum. Onun yazdıklarını bir okudum kendim yazmış gibi hissettim. O benimkini okudu aaa aynı dedi. Çok enteresandır senaryo yazanlar bilirler, bu kadar aynı şeyi yazmak çok zor. Giray, benim tanıdığım en iyi komedi oyuncularından biri… en güzel şakaları ona yazmaya çalışırım çünkü onun müthiş oynayacağını bilirim.

Kendi canlandırdığın Bahadır karakterini yazarken neler düşündün?

Kendimiz yazdığımız için kendimize yazdığımız karakterlerde bir şansımız var. İki karakter arasında keskinlik olmasını istedik. Bir de Bahadır benim kendi içimde parçaları olan bir karakter. Ben mesela yaptığım bir şey çok iyiyse anlatamam. Bahadır’la iç dünyamız biraz benziyor ama tabii ben onun kadar obsesif değilim. Onu oynamak çok hoşuma gitti, istiyorum ki hemen bir daha çekelim.

TRT 1’de devam eden Yedi Güzel Adam’da olmak, Nuri Pakdil’i canlandırmak nasıl?

Tamamen özel olduğu için gittiğim bir proje. O dönem başka teklifler de vardı ama o olsun istedim çünkü ben edebiyat mezunuyum, Türk Edebiyatı değil ama çok ilgilenen biriyim. Manevi bir borcum vardı. Bazen borç ödemek için bir şeyler yaparsınız. Çok da zorlu bir karakteri oynuyorum, o biraz zorladı. Allah uzun ömür versin Yedi Güzel Adam’dan hayatta olan iki karakterden biri. Nuri Pakdil, sevecek mi sevmeyecek mi diye epey düşündüm şimdi bayılıyor, çok mutlu, en yakışıklı en iyi oyuncu benim diyor J benim ama Kemal değil J hem borcumu ödüyorum hem iyi bir iş yaptığımız için çok mutluyuz. Ama keşke daha çok seyredilse, bu da bir gerçek o kadar çok seyredilmiyor. Televizyonda az sayıda yapılan özel işlerden biri.

Peki yine TRT’de yayınlanan Kampüsler Yarışıyor’u sunmak neler kattı sana?

Sunuculuk olarak beni farklı yerlere götürecek, bu yönde farklı projeler olacak, düşünüyoruz.

Tiyatro?

Kahramanmaraş’a gidip geliyorum. Geceleri prova yapıyoruz. Shaft adlı bir tiyatro grubumuz var, oyunumuzu Giray yazdı., tek başına. Psikolojik komedi, kara komedi diyebilirim türüne. Oyunun adı: Siz, tek ben hepiniz.

Ezel dizisi ilk projendi, dönüm noktası sayılır değil mi senin için?

Evet tabii ki başlangıç işim. Benim tanınmamı sağlayan bir iş. Ve şanslı bir dönüm noktası. Şöyle de bir şey var Türkiye’de yapılmış en iyi dizi. Daha iyisi de yapılmadı. Daha iyisinin de yapılacağını da pek zannetmiyorum ve ben şanslıydım ki onun içindeydim. Seneler geçiyor hala konuşuluyor. Benim için çok stresliydi de ilk işim, etrafımda Tuncel Kurtiz gibi büyük oyuncu. Onu görünce kalıyorsun, daha dün üniversitede küçük bir çocuksun.. şimdi mesela filmde Ezel’den tecrübeliyim artık, daha rahat davranabiliyorum. Erkan abiyle (Erkan Can), zafer abiyle (zafer algöz)

Peki filmde çok değerli oyuncular var Erkan Can, Zafer Algöz, Ayla Algan, Mehmet Özgür. Onları ikna etmek için uğraş verdiniz mi?

Onlar sadece filmi senaryoyu sevdiği için geldiler. Bu filmdeki herkes filmi sevdiği için geldi. Bu nadir olur, biz oyuncuyuz ve hayatımızı bundan kazanıyoruz. Ama bazen de bazı projeleri severiz ve gideriz. Böyle bir kadroyu oluşturmayı ancak büyük şirketler yapabilirdi. Biz başardık, şanslıyız.

Bundan sonrasında da komedi mi çekersiniz yoksa farklı türlere girer misiniz?

Evet gireceğiz Giray’la. Bu filmin umarım devamı olur ama olmasa da. Şu an üzerinde çalıştığımız 7-8 farklı iş var. Gerilim ve korku dışında her türden işler yazmaya çalışıyoruz. Hep komedi gideceğiz diye bir şey yok, bu ikiliyi çok değişik de seyredecekler.

Belki ekibi televizyonda bir diziye de taşırsınız? Bana çok tutar gibi geldi…

Filmimizin yönetmeni Oğuz, ben ve Giray çok iyi üç arkadaşız. Bu sayede biz filmi çekerken hiçbir şakayı Oğuz’a anlatmak zorunda kalmadık. Şanslıyız böyle üçlü bir arkadaş grubuyuz. Roller farklı Giray’la be yazıyoruz. Var yazdığımız bir şeyler neden olmasın çok istiyoruz. Televizyon işi de yapmak istiyoruz çünkü değişik şeyler yapmayı planlıyoruz.

Çağnur Öztürk 05.02.2015

T24

Yılmaz Güney’in 1983’te Fransız Gazeteciye Verdiği Röportaj

* Chris Kutschera tarafından yapılan bu röportaj Ortadoğu Dergisi’nin (The Middle East) Ocak 1983 tarihli sayısında yayınlanmış ve Devrim Kılıç tarafından İngilizce’den çevrilmiştir.

Paris’in kuzeyinde küçük bir köyde yer alan eski bir manastır birden bire Türkiye’nin bir parka yansıması oldu. Ana giriş kapısının hemen üstünde Meryem Ana heykeline yukarıdan bakan bir yere Türkçe bir yazı yazılmış; “… Merkez Cezaevi”. Mustafa Kemal’ün Türkiye’sini öven yazılar yazılmış her yere, örneğin; “Ne mutlu Türküm diyene!”

Manastırın ana bahçesinin içinde yeni inşa edilen duvarlar avluyu daraltarak yeni bir bölüm oluşturmuş. Bu yeni yerde tutuklular kendilerini gözetleme kulesinden izleyen askerlerin bakışları altında spor yapıyorlar. Ana binaya giden dar yolda Ankara plakalı bir Cadillac araba başları geleneklere uygun biçimde örtülü olan kadınların ve geniş paça pantolon giyinmiş erkeklerin arasından yavaşça süzülerek ilerliyor.

Yılmaz Güney, Cezaevleri Genel Müdürü’nün ani ziyaretini filme çekmekte o anda. Oyuncu aynı zamanda Fransız Kültür Bakanlığı’nda çalışmakta olan bir Fransız aktör. Her zaman gülümseyen, sabırlı ve esprili Yılmaz Güney bir figüran ordusunu yönlendirmeye çalışıyor.Geçici ismi “Camları Kırın ki Kuşlar Özgürlüğe Uçabilsin” olan film (Güney’in Duvar filmi-çevirenin notu) bir cezaevindeki isyanı anlatıyor. Güney’in son filmi Yol’da da cezaevi teması 
işlenmişti.

Cezaevindeki çocuklar isyana önderlik ediyor. Yılmaz Güney Uruguay’lı amatör bir aktöre cezaevi mutfağında bir çocuk tarafından bıçakla tehdit edildiği anda nasıl davranması gerektiğini gösteriyor. Ama isyan bastırılacaktır ve film yeni gelen genç tutukluların görüntüsüyle biter.

Cezaevi içindeki atmosferi profesyonel olmayan oyuncularla yeniden yaratmak zor bir iş, ama Yılmaz Güney “şiirsel gerçekci” tekniğini kullanarak bu sorunu aşmaya çalışıyor.

Batı Berlin ve Fransa’dan gelen çoğunluğu Kürt 100 çocukla çekiyor filmi, ayrıca 100’e yakın da yetişkin figüran ise asker, gardiyan, tutuklu, tutukluların akrabaları ve benzeri rolleri oynuyor. Ayrıca yine 100’e yakın teknik eleman yer alıyor Yılmaz Güney’le filmin çekimleri boyunca eski manastırda kalan.

Çocuklar böyle bir maceraya katıldıkları için çok memnunlar. “Batı Berlin veya Paris’i bir düşünün, ama şimdi onlar birer yıldız” diyor Tuncel Kurtiz, filmde rol alan tek profesyonel oyuncu olarak. 

Normal zamanlarda bu manastır köyün okulu işlevini görüyor. Bir duvarda ilkokul çocuklarının duvarlara yazdığı kuralları okuyabiliyorsunuz hala, örneğin; “Ders sırasında hayallere dalmak yasaktır.”

Yılmaz Güney birkaç büyük prodüktörün beraber çalışma teklifini reddetmiş, çünkü kendi filmini özgür bir şekilde çekmek istiyor. Ama sonuç olarak anlaştığı prodüktör oldukça katı çalışma kuralları koymuş. Filmin senaryosu ile ilgili hiçbir bilgi prodüktörün filmin gösterimi için seçeceği tarihten önce dış dünyaya yansıtılamıyor. Bu röportaj çok önemli bir istisna.

– Şöyle bir geriye baktığınızda Sürü ve Yol filminizi nasıl görüyorsunuz?

– Bütün yönetmenlik yaşamım boyunca düşüncelerimi belirtmek için sürekli olarak dolaylı araçlar kullandım ve çok açıkça itiraf etmeliyim ki bugüne kadarki çalışmalarımda istediğim her şeyi ifade edemedim, filmlerimin özü veya tarzı anlamında. Bu çalışmalarımdaki egemen olan uzlaşmadır. Sürü filmi aslında Kürt halkının tarihidir ama filmde Kürt dilini bile kullanamadım; eğer Kürtçe’yi kullansaydık filmde rol alan herkes cezaevine gönderilirdi. Yol filminde ise odakta olan Diyarbakır, Urfa ve Siirt’ti. Müzik aracılığıyla Kürt atmosferi yaratmaya çalıştım. Film Almanya’da seslendirilmiş olsa bile Yol’u Kürtçe yapmayı başaramadım.

– Kürt olduğunuzu ne zaman farkettiniz?

– Asimile olmuş bir Kürt olduğumu söylemek zorundayım. Annem bir Kürt’tü, babam ise Zaza Kürt. Tüm çocukluğum boyunca Kürtçe ve Zazaca bizim evde konuşulan dildi. 15 yaşına kadar Kürtçe konuşuyordum. Sonra ailemden koptum. O dönemlerde “Kürtler ve Kürtçe dili yoktur” türünden konuşmalar duydum. Ama Kürtçe konuşan şarkı söyleyen insanlar da duyuyordum ve Kürtler’in çok zor koşullarda yaşadıklarını görebiliyordum. Babam Siverekli, ilk defa 16 yaşındayken Siverek’i gördüm. İşte ne olduğumu o zaman anladım. Köklerinden koparılmış bir ailenin ıstırabını öğrendim, babam dedi ki “Sen köklerinden koparıldın”. 34 yaşındayken annemin doğduğu Muş’u ve Jibran aşiretini görebildim. Sürü filmi bu aşirete ne olduğunu anlatan bir öykü.

– Filmlerinizdeki karakterlerin Kürt ve konularınızın da Kürdistan’la ilgili olduğunu göz önüne alırsak; ülkenizden uzakta nasıl film çekeceksiniz?

– Burada şöyle bir sorunla karşı karşıyayız; sadece bir profesyonel oyuncumuz var, Sürü filminde baba rolünü oynayan Tuncel Kurtiz. Diğer tüm oyuncular ise amatör, birçoğu daha önce hiçbir filmde rol almamış. Türkiye’den profesyonel oyuncu getirmek imkansız, Avrupa’da olanlar ise benimle çalışmaya cesaret etmiyorlar hatta benimle konuşmayı bile reddediyorlar.

– Türk aktörler Cannes’da Altın Palmiye ödülü almış bir yönetmenle çalışmak istemezler mi?

– Sakin zamanlarda devrimci şarkılar söyleyenler zor anlarda kapılar arkasında saklanmayı tercih ederler. Bir Türk kameramanım var ama teknik ekip profesyonel değil. Setleri hazırlamak için bir tek profesyonel teknisyenim bile yok. Bir sonraki filmimin konusu cezaevleriyle ilgili. Karanlığı, üzüntüyü ve manzara ve doğa görüntüsü gerektirmeyen her şeyi resmediyorum.

– Neden cezaevi?

– İki neden var. Birincisi; Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu duruma en uygun konu, ayrıca ben henüz Avrupa’da film çekmeye hazır değilim.

– Sonraki filminizde Kürdistan ne kadar yer edinecek?

– Kürt sorunu çok zor bir konu. Birgün bir halkın doğum veya yeniden doğum kavgasını anlatan filmi çekmek isterim. Şu anda bu zor bir mesele. Birisi Kürtler’in nasıl bölündüklerini ve farklı durumlarla ilgili değişik perspektiflerini anlatmalı. Bu sorunu objektif bir biçimde işlemek zor. Tarih sadece zaferlerle dolu değil, tarih aynı zamanda başarısızlıklar, yanlışlar ve hilelerden oluşur.

– Yurdışında film çekerken karşılaştığınız teknik sorunlardan bahsettiniz. Ülkenizle kesilmiş olan köklerinizi nasıl yaratacaksınız? Ülkenizin insanları ve doğası ile ilgileniyorsunuz ama kendi yurttaşlarınız tarafından filmleriniz izlenemiyor. Bu sorunu nasıl halledeceksiniz? Yurdışına mı yerleşeceksiniz?

– Kesinlikle bu filmi insanlarımıza göstermenin bir yolunu bulmalıyız ama nasıl olacağını size anlatamam. İkinci sorunuzla ilgili olarak; cezaeviyle ilgili olacak son filmimden sonra yapay ortamlarda ve şartlarda Kürdistan’la ilgili bir film çekmek istemiyorum.

– Öyleyse Fransa’da kalışınız kariyerinizde kısa bir ara dönem?

– Fransa’da bu filmi çekmek için özel bir izinle kalıyorum. Filmi gösterime sokmak için Fransa’da kalma iznim var. Ondan sonrasını bilmiyorum. Şimdi gelecekle ilgili konuşmak istemiyorum.

 

Yılmaz Güney’in 1983’te Fransız Gazeteciye Verdiği Röportaj

* Chris Kutschera tarafından yapılan bu röportaj Ortadoğu Dergisi’nin (The Middle East) Ocak 1983 tarihli sayısında yayınlanmış ve Devrim Kılıç tarafından İngilizce’den çevrilmiştir.

Paris’in kuzeyinde küçük bir köyde yer alan eski bir manastır birden bire Türkiye’nin bir parka yansıması oldu. Ana giriş kapısının hemen üstünde Meryem Ana heykeline yukarıdan bakan bir yere Türkçe bir yazı yazılmış; “… Merkez Cezaevi”. Mustafa Kemal’ün Türkiye’sini öven yazılar yazılmış her yere, örneğin; “Ne mutlu Türküm diyene!”

Manastırın ana bahçesinin içinde yeni inşa edilen duvarlar avluyu daraltarak yeni bir bölüm oluşturmuş. Bu yeni yerde tutuklular kendilerini gözetleme kulesinden izleyen askerlerin bakışları altında spor yapıyorlar. Ana binaya giden dar yolda Ankara plakalı bir Cadillac araba başları geleneklere uygun biçimde örtülü olan kadınların ve geniş paça pantolon giyinmiş erkeklerin arasından yavaşça süzülerek ilerliyor.

Yılmaz Güney, Cezaevleri Genel Müdürü’nün ani ziyaretini filme çekmekte o anda. Oyuncu aynı zamanda Fransız Kültür Bakanlığı’nda çalışmakta olan bir Fransız aktör. Her zaman gülümseyen, sabırlı ve esprili Yılmaz Güney bir figüran ordusunu yönlendirmeye çalışıyor.Geçici ismi “Camları Kırın ki Kuşlar Özgürlüğe Uçabilsin” olan film (Güney’in Duvar filmi-çevirenin notu) bir cezaevindeki isyanı anlatıyor. Güney’in son filmi Yol’da da cezaevi teması 
işlenmişti.

Cezaevindeki çocuklar isyana önderlik ediyor. Yılmaz Güney Uruguay’lı amatör bir aktöre cezaevi mutfağında bir çocuk tarafından bıçakla tehdit edildiği anda nasıl davranması gerektiğini gösteriyor. Ama isyan bastırılacaktır ve film yeni gelen genç tutukluların görüntüsüyle biter.

Cezaevi içindeki atmosferi profesyonel olmayan oyuncularla yeniden yaratmak zor bir iş, ama Yılmaz Güney “şiirsel gerçekci” tekniğini kullanarak bu sorunu aşmaya çalışıyor.

Batı Berlin ve Fransa’dan gelen çoğunluğu Kürt 100 çocukla çekiyor filmi, ayrıca 100’e yakın da yetişkin figüran ise asker, gardiyan, tutuklu, tutukluların akrabaları ve benzeri rolleri oynuyor. Ayrıca yine 100’e yakın teknik eleman yer alıyor Yılmaz Güney’le filmin çekimleri boyunca eski manastırda kalan.

Çocuklar böyle bir maceraya katıldıkları için çok memnunlar. “Batı Berlin veya Paris’i bir düşünün, ama şimdi onlar birer yıldız” diyor Tuncel Kurtiz, filmde rol alan tek profesyonel oyuncu olarak. 

Normal zamanlarda bu manastır köyün okulu işlevini görüyor. Bir duvarda ilkokul çocuklarının duvarlara yazdığı kuralları okuyabiliyorsunuz hala, örneğin; “Ders sırasında hayallere dalmak yasaktır.”

Yılmaz Güney birkaç büyük prodüktörün beraber çalışma teklifini reddetmiş, çünkü kendi filmini özgür bir şekilde çekmek istiyor. Ama sonuç olarak anlaştığı prodüktör oldukça katı çalışma kuralları koymuş. Filmin senaryosu ile ilgili hiçbir bilgi prodüktörün filmin gösterimi için seçeceği tarihten önce dış dünyaya yansıtılamıyor. Bu röportaj çok önemli bir istisna.

– Şöyle bir geriye baktığınızda Sürü ve Yol filminizi nasıl görüyorsunuz?

– Bütün yönetmenlik yaşamım boyunca düşüncelerimi belirtmek için sürekli olarak dolaylı araçlar kullandım ve çok açıkça itiraf etmeliyim ki bugüne kadarki çalışmalarımda istediğim her şeyi ifade edemedim, filmlerimin özü veya tarzı anlamında. Bu çalışmalarımdaki egemen olan uzlaşmadır. Sürü filmi aslında Kürt halkının tarihidir ama filmde Kürt dilini bile kullanamadım; eğer Kürtçe’yi kullansaydık filmde rol alan herkes cezaevine gönderilirdi. Yol filminde ise odakta olan Diyarbakır, Urfa ve Siirt’ti. Müzik aracılığıyla Kürt atmosferi yaratmaya çalıştım. Film Almanya’da seslendirilmiş olsa bile Yol’u Kürtçe yapmayı başaramadım.

– Kürt olduğunuzu ne zaman farkettiniz?

– Asimile olmuş bir Kürt olduğumu söylemek zorundayım. Annem bir Kürt’tü, babam ise Zaza Kürt. Tüm çocukluğum boyunca Kürtçe ve Zazaca bizim evde konuşulan dildi. 15 yaşına kadar Kürtçe konuşuyordum. Sonra ailemden koptum. O dönemlerde “Kürtler ve Kürtçe dili yoktur” türünden konuşmalar duydum. Ama Kürtçe konuşan şarkı söyleyen insanlar da duyuyordum ve Kürtler’in çok zor koşullarda yaşadıklarını görebiliyordum. Babam Siverekli, ilk defa 16 yaşındayken Siverek’i gördüm. İşte ne olduğumu o zaman anladım. Köklerinden koparılmış bir ailenin ıstırabını öğrendim, babam dedi ki “Sen köklerinden koparıldın”. 34 yaşındayken annemin doğduğu Muş’u ve Jibran aşiretini görebildim. Sürü filmi bu aşirete ne olduğunu anlatan bir öykü.

– Filmlerinizdeki karakterlerin Kürt ve konularınızın da Kürdistan’la ilgili olduğunu göz önüne alırsak; ülkenizden uzakta nasıl film çekeceksiniz?

– Burada şöyle bir sorunla karşı karşıyayız; sadece bir profesyonel oyuncumuz var, Sürü filminde baba rolünü oynayan Tuncel Kurtiz. Diğer tüm oyuncular ise amatör, birçoğu daha önce hiçbir filmde rol almamış. Türkiye’den profesyonel oyuncu getirmek imkansız, Avrupa’da olanlar ise benimle çalışmaya cesaret etmiyorlar hatta benimle konuşmayı bile reddediyorlar.

– Türk aktörler Cannes’da Altın Palmiye ödülü almış bir yönetmenle çalışmak istemezler mi?

– Sakin zamanlarda devrimci şarkılar söyleyenler zor anlarda kapılar arkasında saklanmayı tercih ederler. Bir Türk kameramanım var ama teknik ekip profesyonel değil. Setleri hazırlamak için bir tek profesyonel teknisyenim bile yok. Bir sonraki filmimin konusu cezaevleriyle ilgili. Karanlığı, üzüntüyü ve manzara ve doğa görüntüsü gerektirmeyen her şeyi resmediyorum.

– Neden cezaevi?

– İki neden var. Birincisi; Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu duruma en uygun konu, ayrıca ben henüz Avrupa’da film çekmeye hazır değilim.

– Sonraki filminizde Kürdistan ne kadar yer edinecek?

– Kürt sorunu çok zor bir konu. Birgün bir halkın doğum veya yeniden doğum kavgasını anlatan filmi çekmek isterim. Şu anda bu zor bir mesele. Birisi Kürtler’in nasıl bölündüklerini ve farklı durumlarla ilgili değişik perspektiflerini anlatmalı. Bu sorunu objektif bir biçimde işlemek zor. Tarih sadece zaferlerle dolu değil, tarih aynı zamanda başarısızlıklar, yanlışlar ve hilelerden oluşur.

– Yurdışında film çekerken karşılaştığınız teknik sorunlardan bahsettiniz. Ülkenizle kesilmiş olan köklerinizi nasıl yaratacaksınız? Ülkenizin insanları ve doğası ile ilgileniyorsunuz ama kendi yurttaşlarınız tarafından filmleriniz izlenemiyor. Bu sorunu nasıl halledeceksiniz? Yurdışına mı yerleşeceksiniz?

– Kesinlikle bu filmi insanlarımıza göstermenin bir yolunu bulmalıyız ama nasıl olacağını size anlatamam. İkinci sorunuzla ilgili olarak; cezaeviyle ilgili olacak son filmimden sonra yapay ortamlarda ve şartlarda Kürdistan’la ilgili bir film çekmek istemiyorum.

– Öyleyse Fransa’da kalışınız kariyerinizde kısa bir ara dönem?

– Fransa’da bu filmi çekmek için özel bir izinle kalıyorum. Filmi gösterime sokmak için Fransa’da kalma iznim var. Ondan sonrasını bilmiyorum. Şimdi gelecekle ilgili konuşmak istemiyorum.

 

Uygur Kardeşler: Onu Çok Özlüyoruz

Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler, kıyameti kahkahalarla karşılamanızı sağlayacak müzikal komedi oyunu “Dünya’nın Sonu. Net” İstanbul ve Anadolu’da seyircinin karşısına çıkıyor.

Bu vesileyle bir araya geldik ama sohbet o kadar keyifliydi ki oyunu konuşmak en sona kaldı. Söz döndü dolaştı usta tiyatrocu Nejat Uygur’a geldi. Babalarıyla anılarını anlatan Uygur kardeşler, “Onu çok özlüyoruz” dediler.

Çocukluğunuzu merak ediyoruz.
O günlere dair neler hatırlıyorsunuz?

Behzat Uygur: Çocukluğum turnelerde geçti. O dönemler tiyatroda minder satardık. Otel odalarındaki somyaların yaylarını kılıç yapar, oyuncak olarak onlarla oynardık.
Süheyl Uygur: Aslında diğer çocuklardan çok farklı değildi çocukluğumuz, 70’li yıllardaki çocuklar nasılsa biz de öyleydik.
Yaramazdık ama saygısız değildik.

Herkes karıştırıyor hanginizin büyük olduğunu…
Süheyl:  Evet, tarihi gerçeği açıklıyoruz. Ben Behzat’tan 5 yaş büyüğüm.

Peki, abilik yapar mısınız?
Süheyl: Yok, yapmam. Bizim aramızda öyle bir hiyerarşi yoktur.

Küçükken o duygular olmuştur belki…
Behzat: Küçükken sinir ederdi beni. Ranzamız vardı. Ranzanın üstünde Süheyl yatardı ve yukarıdan benim yatağıma tükürürdü (kahkahalar)… Birbirimizi çok iyi anlarız. Ne zaman nerede, ne yapacağımızı ve nasıl davranacağımızı çok iyi biliriz. Aslında küçükken arkadaş gruplarımız bile farklıydı.
Küçüğüm diye aralarına almazlardı. Büyüyünce hepsinden intikamımı aldım.
Süheyl: İş konusunda Behzat’ın abisi olmama rağmen onun fikirlerine ve görüşlerine çok saygı duyarım.
Öngörülü bir insan olduğu için söylediği şeylerin çoğu doğru çıkmıştır.

KELİMELERLE ANLATMAK ÇOK ZOR

Nejat Uygur nasıl bir baba oldu sizin için? 
Behzat: Babam bize her şeyi konuşarak değil, davranışlarıyla öğütlerdi.
Kuliste babamdı, sahnede benim sadık köpeğimi oynardı. Hayatı baba-oğul ilişkisi olarak yaşamanın dışında usta-çırak olarak paylaştık ve bu başka bir bağ oluşturdu aramızda. Bu durumu da kelimelerle anlatmak çok zor…
Süheyl: Babam kadar işine sadık, çalışkan bir insan görmedim. Çoğu zaman “Yorulduk, artık yeter” dediğimde aklıma babam gelir. O, 80 yaşına kadar sahnede oldu. Bu yüzden “Yoruldum” demeye hakkım yok.

BABANIZI ÖZLÜYORSUNUZDUR…

Behzat: Onu çok özlüyorum.
Sahneye çıkışlarını, kulisten bakışlarını… Oyun sırasında aklına bir şey gelir ve fısıldardı, “Şunu söyle” derdi…
Süheyl: Anadolu’da tiyatro yaptığımız yerlerde hep babamla sahneye çıktığımız için direkt o aklımıza geliyor “Tiyatro” deyince de…

Babanızın bu kadar usta bir oyuncu olmasının altında ezildiğiniz oldu mu?
Behzat: Babamız usta… Bunu kafaya takarsanız kötü ama tabii ki bunun bir sorumluluğu var.
Süheyl: Facebook’ta bir sayfamız var oradaki yorumlarda şöyle yazıyordu… “Bizi, annemiz-babamız Nejat Uygur’a götürürdü. Biz de sizin tiryakiniz olduk…” Böyle şeyler okumak, bunları duymak çok gurur verici ve güzel. Demek ki biz
babamızın mirasını savurmuyoruz.

Babanızın meslek haricinde size bıraktığı en büyük emanet ne oldu?
Süheyl: Kendisi… Türkiye’nin neresinde olursak olalım “Nejat Baba bizim için çok önemli” diyorlar. Bundan daha büyük miras olabilir mi? Onun ismi bizim için en önemli miras.

Peki, tiyatro oyuncusu olmanızda babanızın etkisi oldu mu?
Süheyl: Babam bize “İlla tiyatroyu seçeceksiniz” diye bir şey söylemedi. Çocukken tiyatro dekorlarıyla oynardık, minder ve gazoz satardık. Tiyatronun her alanında çalıştık. Biz kendimiz tiyatroyu seçtik.
Babam sadece bize destek oldu.
Behzat: Bence de. Güzel olan şu başka başka kuşaklar geliyor. Mesela babamın tiyatrosuna bir anne çocuğunu getirmiş, şimdi o çocuk bizim tiyatromuza kendi çocuklarını getiriyor ve bu müthiş güzel bir duygu.

GENÇLİK HİKÂYESİ

Sizi ne zaman tek tek projelerde göreceğiz?
Behzat: Bu sene düşündüğümüz bir şey. Bir prodüksiyon tiyatrosu olalım istiyoruz. Başka oyuncular oynayacak. Önümüzdeki sezon Uygur Tiyatrosu’nda oğlum Nejat’la ilgili bir proje düşünüyoruz. Bir gençlik oyunu olacak. Oyunun sürpriziyse şu: İki genç adamın hikâyesini anlattıktan sonra oyunun son 10-15 dakikasında o adamların 30 yıl sonraki halini biz oynayacağız.

Peki, televizyon dizisi yapmayı düşünüyor musunuz?
Süheyl: İyi bir proje olursa tabii…
Behzat: Televizyonda tabii ki var olacağız çünkü tiyatroya ekonomik bütçeyi sağlamak lazım. Program ve reklam çekimlerinde bulunuyoruz.
Belki bir sit-com olabilir, şartları daha uygun bir yapım…

Ekranlarda tiyatro oyunu formatında birçok yayın yapılmakta. Siz düşünmüyor musunuz?
Behzat: Evet, tiyatroyu ekrana ilk taşıyan babam Nejat Uygur’dur. Bazı oyunları hâlâ televizyon kanallarında yayımlanmakta… Bu oyunların tiyatro üzerinde gerçekten çok büyük katkıları oldu.  Günümüzdeki BKM Nejat Uygur’un  yaptığı turnelerle kuruldu.

İnteraktif oyunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Süheyl: Bayılıyorum. Biz yıllardan beri yapıyoruz zaten. Dediğim gibi babadan da kalma. Kendi tiyatromuzu kuralı
21 yıl oldu. Bizim de tarzımız o.
Televizyonlardan da görüyoruz. Mesela, Tolga Çevik çok başarılı. Güldür Güldür, Çok Güzel Hareketler Bunlar gibi… Televizyon programları bence tiyatroya bir ivme kazandırmış ve çok bir insanı tiyatro yapmaya heveslendirmiştir.

Tekrar “Şahane Pazar” programını yapmayı düşünüyor musunuz? Böyle bir teklif gelse program yapmaya hazır mısınız? 
Behzat: Evet ama korkumuz şu; Şahane Pazar gibi klasik olmuş bir programı, yama bir program gibi yapmayı istemiyoruz. Bu programın arkasında durulmalı, buna gerekli bütçe ayrılmalı. Çünkü Şahane Pazar’ın bir yerinden bir yeri eksik olursa içimiz rahat etmez  ve seyirciye de ayıp etmiş oluruz.
Süheyl: Şahane Pazar, bütün dizilerle, maçlarla, magazin programlarıyla baş edebilir. Eğer istikrar olursa eminim ki yine eskisi gibi devam eder. Şu an televizyonların iyi bir eğlence yarışmasına ihtiyacı var. Zaman zaman teklifler geliyor Şahane Pazar’ı yapalım diye.
Ama bunun stüdyosu çok önemli.
Behzat: Geçen günlerde Twitter’da ‘Şahane Pazar tekrar başlatılsın’ diye tweetler gelmeye başladı bana.
Çünkü sizin kuşak ‘Şahane Pazar’ı izleyerek büyüdü.

TİYATROYA DA ÖNEM VERilMELİ

Tiyatroyu yaygınlaştırmak için ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Behzat: Daha çok oyun sahnelemek gerekir bunun içinde sponsor gerekir. İşadamları futbola sponsor oldukları kadar sanata da sponsor olsalar yaygınlaşır.

Burada sponsorlardan medyaya büyük iş düşmüyor mu? 
Süheyl: Evet, ana haber bültenleri sinemanın yanında tiyatroları da gösterecek. Mesela Mahsun’un (Kırmızıgül)
filmi ‘Mucize’yi basında her yerde görüyoruz, neredeyse oyunun arasına reklamını alacağız yani… Mahsun’u kötülemek için söylemiyorum fakat dediğim gibi basın ne zaman sinemaya önem verdiği gibi tiyatroya da verecek, o zaman tiyatro yaygınlaşacak.

Biz sohbete daldık esas konumuzu unuttuk. Gelelim oyununuza, DÜNYA’NIN SONU. NET çok güzel bir oyun olmuş. Keyif alarak izledim. Biraz okuyucularımız için anlatsanız…
Süheyl:  Aslında fantastik bir oyun.
Biraz Broadway tarzı oldu çünkü oyunun yönetmeni Uğur Babürhan, yıllarca Amerika’da ve İngiltere’de bu tarz oyunlarla ilgilenmiş, oralarda yönetmenlik yapmış yaman bir çocuk. Uğur’la çalışma nedenimiz de buydu. Çıta atlatmak meselesiydi.
Çok keyifli farklı bir oyun oldu.

 BABAYA YARAŞIR BİR ŞEYLER YAPACAĞIZ

Tiyatro oyuncusu olmak için eğitim veren bir okul, kurs, ya da eğitim merkezi açmayı düşünmüyor musunuz?
Süheyl: Tabii ki, önümüzdeki sezon düşünüyoruz. Hem Nejat baba adına bir festival hem de komedi  ödülleri vermeyi planlıyoruz. Babaya yaraşır bir şeyler yapacağız.

Üniversitelerdeki tiyatro kulübü öğrencilerine neler söylemek istersiniz?
Behzat: Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum. Ben Türkiye’deki tüm üniversiteli öğrencileri önemsiyorum.
Süheyl: Burada Behzat’ın sözünü keserek yaşadığımız bir olayı anlatmak istiyorum. Bundan sanırım birkaç yıl önceydi. Bizi Konya Selçuk Üniversitesi’nden bir öğrenci kulübünün başkanı üniversitelerine davet etmişti. Biz de “Geliriz ama kalabalık olsun, moralimiz bozulmasın” dedik. Neyse gittik okula, salondan içeri bir girdik ki 50 öğrenci ancak var. Çok bozulduk açıkçası… Kulüp başkanı kardeşimiz, “Abi kusura bakmayın, buyurun isterseniz rektörümüzle bir görüştüreyim sizi” dedi. Sonra bizi bir yere götürdü. Kapıyı bir açtı ki, meğer beş bin kişi salonda bizi bekliyormuş. Tüylerimiz diken diken oldu. Şoke olmuştuk…
Behzat: Üniversite öğrencilerinin eleştirileri bizim için gerçekten de önemlidir.
Süheyl: Tiyatro alanında yetenekli, üniversiteli arkadaşlarımız bizlere ulaşsınlar. Onlarla birlikte gerek tiyatro sahnesinde, gerekse televizyonlarda birlikte seve seve oynarız.

Tiyatro ayrıcalık değil mi?
Behzat: Kesinlikle ayrıcalık. Mutlu ya da mutsuz ayrılırsınız fark etmez.
Muhakkak dedikodusunu yapabileceğiniz bir şeydir tiyatro. Komedi oyunuysa üstüne gülebileceğiniz bir şey. Bir Nejat Uygur oyunu üzerine yıllarca gülen insanlar var. Psikolojik bir oyunsa gittiğiniz, üzerine kafa yorabilirsiniz.

Tiyatro gerçekten ciddi bir ayrıcalık. Tiyatro bisiklete binmek gibidir bir kere gittiğin de unutmazsın bir daha gitmek istersin.

Aysun Yıldız 01.02.2015

AKŞAM

Uygur Kardeşler: Onu Çok Özlüyoruz

Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler, kıyameti kahkahalarla karşılamanızı sağlayacak müzikal komedi oyunu “Dünya’nın Sonu. Net” İstanbul ve Anadolu’da seyircinin karşısına çıkıyor.

Bu vesileyle bir araya geldik ama sohbet o kadar keyifliydi ki oyunu konuşmak en sona kaldı. Söz döndü dolaştı usta tiyatrocu Nejat Uygur’a geldi. Babalarıyla anılarını anlatan Uygur kardeşler, “Onu çok özlüyoruz” dediler.

Çocukluğunuzu merak ediyoruz.
O günlere dair neler hatırlıyorsunuz?

Behzat Uygur: Çocukluğum turnelerde geçti. O dönemler tiyatroda minder satardık. Otel odalarındaki somyaların yaylarını kılıç yapar, oyuncak olarak onlarla oynardık.
Süheyl Uygur: Aslında diğer çocuklardan çok farklı değildi çocukluğumuz, 70’li yıllardaki çocuklar nasılsa biz de öyleydik.
Yaramazdık ama saygısız değildik.

Herkes karıştırıyor hanginizin büyük olduğunu…
Süheyl:  Evet, tarihi gerçeği açıklıyoruz. Ben Behzat’tan 5 yaş büyüğüm.

Peki, abilik yapar mısınız?
Süheyl: Yok, yapmam. Bizim aramızda öyle bir hiyerarşi yoktur.

Küçükken o duygular olmuştur belki…
Behzat: Küçükken sinir ederdi beni. Ranzamız vardı. Ranzanın üstünde Süheyl yatardı ve yukarıdan benim yatağıma tükürürdü (kahkahalar)… Birbirimizi çok iyi anlarız. Ne zaman nerede, ne yapacağımızı ve nasıl davranacağımızı çok iyi biliriz. Aslında küçükken arkadaş gruplarımız bile farklıydı.
Küçüğüm diye aralarına almazlardı. Büyüyünce hepsinden intikamımı aldım.
Süheyl: İş konusunda Behzat’ın abisi olmama rağmen onun fikirlerine ve görüşlerine çok saygı duyarım.
Öngörülü bir insan olduğu için söylediği şeylerin çoğu doğru çıkmıştır.

KELİMELERLE ANLATMAK ÇOK ZOR

Nejat Uygur nasıl bir baba oldu sizin için? 
Behzat: Babam bize her şeyi konuşarak değil, davranışlarıyla öğütlerdi.
Kuliste babamdı, sahnede benim sadık köpeğimi oynardı. Hayatı baba-oğul ilişkisi olarak yaşamanın dışında usta-çırak olarak paylaştık ve bu başka bir bağ oluşturdu aramızda. Bu durumu da kelimelerle anlatmak çok zor…
Süheyl: Babam kadar işine sadık, çalışkan bir insan görmedim. Çoğu zaman “Yorulduk, artık yeter” dediğimde aklıma babam gelir. O, 80 yaşına kadar sahnede oldu. Bu yüzden “Yoruldum” demeye hakkım yok.

BABANIZI ÖZLÜYORSUNUZDUR…

Behzat: Onu çok özlüyorum.
Sahneye çıkışlarını, kulisten bakışlarını… Oyun sırasında aklına bir şey gelir ve fısıldardı, “Şunu söyle” derdi…
Süheyl: Anadolu’da tiyatro yaptığımız yerlerde hep babamla sahneye çıktığımız için direkt o aklımıza geliyor “Tiyatro” deyince de…

Babanızın bu kadar usta bir oyuncu olmasının altında ezildiğiniz oldu mu?
Behzat: Babamız usta… Bunu kafaya takarsanız kötü ama tabii ki bunun bir sorumluluğu var.
Süheyl: Facebook’ta bir sayfamız var oradaki yorumlarda şöyle yazıyordu… “Bizi, annemiz-babamız Nejat Uygur’a götürürdü. Biz de sizin tiryakiniz olduk…” Böyle şeyler okumak, bunları duymak çok gurur verici ve güzel. Demek ki biz
babamızın mirasını savurmuyoruz.

Babanızın meslek haricinde size bıraktığı en büyük emanet ne oldu?
Süheyl: Kendisi… Türkiye’nin neresinde olursak olalım “Nejat Baba bizim için çok önemli” diyorlar. Bundan daha büyük miras olabilir mi? Onun ismi bizim için en önemli miras.

Peki, tiyatro oyuncusu olmanızda babanızın etkisi oldu mu?
Süheyl: Babam bize “İlla tiyatroyu seçeceksiniz” diye bir şey söylemedi. Çocukken tiyatro dekorlarıyla oynardık, minder ve gazoz satardık. Tiyatronun her alanında çalıştık. Biz kendimiz tiyatroyu seçtik.
Babam sadece bize destek oldu.
Behzat: Bence de. Güzel olan şu başka başka kuşaklar geliyor. Mesela babamın tiyatrosuna bir anne çocuğunu getirmiş, şimdi o çocuk bizim tiyatromuza kendi çocuklarını getiriyor ve bu müthiş güzel bir duygu.

GENÇLİK HİKÂYESİ

Sizi ne zaman tek tek projelerde göreceğiz?
Behzat: Bu sene düşündüğümüz bir şey. Bir prodüksiyon tiyatrosu olalım istiyoruz. Başka oyuncular oynayacak. Önümüzdeki sezon Uygur Tiyatrosu’nda oğlum Nejat’la ilgili bir proje düşünüyoruz. Bir gençlik oyunu olacak. Oyunun sürpriziyse şu: İki genç adamın hikâyesini anlattıktan sonra oyunun son 10-15 dakikasında o adamların 30 yıl sonraki halini biz oynayacağız.

Peki, televizyon dizisi yapmayı düşünüyor musunuz?
Süheyl: İyi bir proje olursa tabii…
Behzat: Televizyonda tabii ki var olacağız çünkü tiyatroya ekonomik bütçeyi sağlamak lazım. Program ve reklam çekimlerinde bulunuyoruz.
Belki bir sit-com olabilir, şartları daha uygun bir yapım…

Ekranlarda tiyatro oyunu formatında birçok yayın yapılmakta. Siz düşünmüyor musunuz?
Behzat: Evet, tiyatroyu ekrana ilk taşıyan babam Nejat Uygur’dur. Bazı oyunları hâlâ televizyon kanallarında yayımlanmakta… Bu oyunların tiyatro üzerinde gerçekten çok büyük katkıları oldu.  Günümüzdeki BKM Nejat Uygur’un  yaptığı turnelerle kuruldu.

İnteraktif oyunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Süheyl: Bayılıyorum. Biz yıllardan beri yapıyoruz zaten. Dediğim gibi babadan da kalma. Kendi tiyatromuzu kuralı
21 yıl oldu. Bizim de tarzımız o.
Televizyonlardan da görüyoruz. Mesela, Tolga Çevik çok başarılı. Güldür Güldür, Çok Güzel Hareketler Bunlar gibi… Televizyon programları bence tiyatroya bir ivme kazandırmış ve çok bir insanı tiyatro yapmaya heveslendirmiştir.

Tekrar “Şahane Pazar” programını yapmayı düşünüyor musunuz? Böyle bir teklif gelse program yapmaya hazır mısınız? 
Behzat: Evet ama korkumuz şu; Şahane Pazar gibi klasik olmuş bir programı, yama bir program gibi yapmayı istemiyoruz. Bu programın arkasında durulmalı, buna gerekli bütçe ayrılmalı. Çünkü Şahane Pazar’ın bir yerinden bir yeri eksik olursa içimiz rahat etmez  ve seyirciye de ayıp etmiş oluruz.
Süheyl: Şahane Pazar, bütün dizilerle, maçlarla, magazin programlarıyla baş edebilir. Eğer istikrar olursa eminim ki yine eskisi gibi devam eder. Şu an televizyonların iyi bir eğlence yarışmasına ihtiyacı var. Zaman zaman teklifler geliyor Şahane Pazar’ı yapalım diye.
Ama bunun stüdyosu çok önemli.
Behzat: Geçen günlerde Twitter’da ‘Şahane Pazar tekrar başlatılsın’ diye tweetler gelmeye başladı bana.
Çünkü sizin kuşak ‘Şahane Pazar’ı izleyerek büyüdü.

TİYATROYA DA ÖNEM VERilMELİ

Tiyatroyu yaygınlaştırmak için ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Behzat: Daha çok oyun sahnelemek gerekir bunun içinde sponsor gerekir. İşadamları futbola sponsor oldukları kadar sanata da sponsor olsalar yaygınlaşır.

Burada sponsorlardan medyaya büyük iş düşmüyor mu? 
Süheyl: Evet, ana haber bültenleri sinemanın yanında tiyatroları da gösterecek. Mesela Mahsun’un (Kırmızıgül)
filmi ‘Mucize’yi basında her yerde görüyoruz, neredeyse oyunun arasına reklamını alacağız yani… Mahsun’u kötülemek için söylemiyorum fakat dediğim gibi basın ne zaman sinemaya önem verdiği gibi tiyatroya da verecek, o zaman tiyatro yaygınlaşacak.

Biz sohbete daldık esas konumuzu unuttuk. Gelelim oyununuza, DÜNYA’NIN SONU. NET çok güzel bir oyun olmuş. Keyif alarak izledim. Biraz okuyucularımız için anlatsanız…
Süheyl:  Aslında fantastik bir oyun.
Biraz Broadway tarzı oldu çünkü oyunun yönetmeni Uğur Babürhan, yıllarca Amerika’da ve İngiltere’de bu tarz oyunlarla ilgilenmiş, oralarda yönetmenlik yapmış yaman bir çocuk. Uğur’la çalışma nedenimiz de buydu. Çıta atlatmak meselesiydi.
Çok keyifli farklı bir oyun oldu.

 BABAYA YARAŞIR BİR ŞEYLER YAPACAĞIZ

Tiyatro oyuncusu olmak için eğitim veren bir okul, kurs, ya da eğitim merkezi açmayı düşünmüyor musunuz?
Süheyl: Tabii ki, önümüzdeki sezon düşünüyoruz. Hem Nejat baba adına bir festival hem de komedi  ödülleri vermeyi planlıyoruz. Babaya yaraşır bir şeyler yapacağız.

Üniversitelerdeki tiyatro kulübü öğrencilerine neler söylemek istersiniz?
Behzat: Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum. Ben Türkiye’deki tüm üniversiteli öğrencileri önemsiyorum.
Süheyl: Burada Behzat’ın sözünü keserek yaşadığımız bir olayı anlatmak istiyorum. Bundan sanırım birkaç yıl önceydi. Bizi Konya Selçuk Üniversitesi’nden bir öğrenci kulübünün başkanı üniversitelerine davet etmişti. Biz de “Geliriz ama kalabalık olsun, moralimiz bozulmasın” dedik. Neyse gittik okula, salondan içeri bir girdik ki 50 öğrenci ancak var. Çok bozulduk açıkçası… Kulüp başkanı kardeşimiz, “Abi kusura bakmayın, buyurun isterseniz rektörümüzle bir görüştüreyim sizi” dedi. Sonra bizi bir yere götürdü. Kapıyı bir açtı ki, meğer beş bin kişi salonda bizi bekliyormuş. Tüylerimiz diken diken oldu. Şoke olmuştuk…
Behzat: Üniversite öğrencilerinin eleştirileri bizim için gerçekten de önemlidir.
Süheyl: Tiyatro alanında yetenekli, üniversiteli arkadaşlarımız bizlere ulaşsınlar. Onlarla birlikte gerek tiyatro sahnesinde, gerekse televizyonlarda birlikte seve seve oynarız.

Tiyatro ayrıcalık değil mi?
Behzat: Kesinlikle ayrıcalık. Mutlu ya da mutsuz ayrılırsınız fark etmez.
Muhakkak dedikodusunu yapabileceğiniz bir şeydir tiyatro. Komedi oyunuysa üstüne gülebileceğiniz bir şey. Bir Nejat Uygur oyunu üzerine yıllarca gülen insanlar var. Psikolojik bir oyunsa gittiğiniz, üzerine kafa yorabilirsiniz.

Tiyatro gerçekten ciddi bir ayrıcalık. Tiyatro bisiklete binmek gibidir bir kere gittiğin de unutmazsın bir daha gitmek istersin.

Aysun Yıldız 01.02.2015

AKŞAM

Şafak Sezer: Kimseden Özür Dilemedim

0

Gezi olaylarına destek verdiği için Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan özür dilediği söylenen Şafak Sezer iddiaları yalanlıyor: “Bir daha siyasi tartışmalara asla girmem. Tayyip Erdoğan’dan da özür dilemedim. Özür dilenecek bir şey yok ki ortada. Sadece iftara katıldım, o kadar” diyor.

Şimdi Onlar Düşünsün diziniz nasıl gidiyor? Sıkılmadınız mı dizi çekmekten?

İlk uzun vadeli işim 2005’te çektiğim Ekmek Teknesi oldu. 2009 yılından sonra da diziler peşpeşe devam etti. Sonuçta bu benim mesleğim. Tabii ki dizi her şeyi çok çabuk sömürüyor. Sinema daha keyifli ama iyi bir proje olması lazım.

TRT’de yayınlanan dizinizde Malatyalı birini canlandırıyorsunuz. Nasıl tepkiler?

Malatya bizi çok sahiplendi. Bol bol kayısı kurusu yolluyorlar sağolsunlar. Kayısı karaciğer dostu biliyorsun.

Yeni proje var mı?

Sokataki insan bitirim, sivri tipleri canlandırmamı seviyor. İyi bir tip oynamamı, aile babası olmamı istemiyor. “Baba sen serseri ol, kötü adam ol. Sana o yakışıyor” diyorlar… Şimdi de 3 yeni projem var; Kolpaçino 3. devre; Yönetmen diye bir dolandırıcılık hikayesi ve Kahraman. Yönetmen ve Kahraman’ın senaryoları bana ait; sadece küçük bir rol alacağım onlarda.

Şu an hayatınızın nasıl bir noktasındasınız?
İşimi gücümü yapayım, hiç bir şeye karışmayayım istiyorum. Çünkü garip bir durum oldu; sanatçıları sürekli bir yere sokmaya çalışıyorlar. Malum ben de bir kaç şey yaşadım.

Bir daha siyasi tartışmalara girmeyeceğim mi diyorsunuz?

Kesinlikle. Zaten girdiğimiz bir şey yoktu, orada bulunduk. Anlamadığım, çözemediğim bir durum oldu.

Sanatçı tuttuğu takımı bile söylememeli

Önce Gezi olaylarına destek vermeniz; ardından bu nedenle Tayyip Erdoğan’dan özür dilemeniz bayağı tepki çekti… Pişman mısınız yaşadıklarınıza?

Pişmanlık derken, bu kadar sivrilmeyi istemezdim açıkçası. Niye sivrileyim ki? Öbür tarafı ya da bu tarafı niye kırayım ki? Kırmamak lazım. Çünkü biz evrensel bir iş yapıyoruz. O evrensel işin içinde örf, adetlerine düşkün insanlar var. Hoş olmadı tabii, keşke sivrilmeseydim. Çok politik bir cevap gibi gelmesin bu, gerçek cevabım. Tuttuğum takımı bile söylediğimde bazıları için üzücü oluyor. Sanatçının, oyuncunun takımı bile gizli kalmalı. Çünkü başka takımı seven de var. Fanatizm biraz fazla ilerlemeye başladı ülkemizde.

İktidar yanlısı mısınız?

Öyle bir durumum yok. Hiç bir partinin durumu beni ilgilendirmiyor. Benim sadece şahıslarla ilgili cevabım olmuştu.

Özür dileme durumu nedir?

Buna magazin kirliliği mi demek lazım bilemiyorum ama söylemediğim ya da yapmadığım şeyleri bana mal ediyorlar. O dönemde de söylemediğim pek çok şey söylendi gibi gösterildi. Özür falan da dilenmedi, özür dilenecek bir şey yok ki ortada. Sadece iftara katıldım o kadar.

Tayyip Bey’den özür dilemediniz yani…

Özür dilenecek bir şey yapmadım ki ben; söylemedim de zaten. Sadece işin Gezi’de başka bir tarafa gittiğini gördüm. Sloganlar başka şekilde atıldı. Meselenin sadece ağaç olmadığını gördüm orada; olay başka yere gitti.

Politikayla ilgilenen bir insan mısınızdır?
Evlerden uzak (Gülüyor)… Çocuğum politikaya girse evlatlıktan redederim. Nefret ederim çünkü. Çok zor bir iş, sanattan daha zor.

Şahan’la Cem Mercedes’le BMW gibi

Kıvanç Tatlıtuğ, Kenan İmırzalıoğlu gibi çok yakışıklı adamlar komedi oynayamıyor mu?

Jim Carrey çok yakışıklı ama… Hiç de öyle bir ayırım yok bence. Karizmatik komedi oyuncusu çok var. Üstelik Kıvanç’ın da komedi denemesi var; Amerikalılar Karadeniz’de diye. Bir Kenan yapmadı ama bence içinde uktedir onun da. Komedyen dram oynamak; dram oynayan da komedi yapmak ister. Erkan Petekkaya’nın ilk işi komedidir, Serseri. En keyif aldığım işti der her zaman.

Türkiye’nin en komik adamları dediğimizde Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar’la birlikte ilk akla gelenlerdensiniz. Fakat polemiklerde yoksunuz…

Benim hiç o taraklarda bezim yok. Zamanında tartışmalarım oldu ama pişmanlık var. Şahan’la Cem Mercedes’le BMW gibi. İki büyük araba firması… Birbirlerine tabii ki laf atacaklar çünkü işlerini çok iyi yapıyorlar. Büyük kitlelere hitap ediyorlar. Ayrıca birbirlerini beğenmeyebilirler. Rakip olarak görüyorlar hem demek ki birbirlerini. Benim rakip gördüğüm kimse yok. İşimle ilgili rekabetim yok daha doğrusu.

Asabi olduğunuzu kabul etmişsiniz bir röportajınızda. Doğru mu?

Etmesen de ettiriyorlar. “Tamam kardeşim ” diyorum, sonra da eve gidene kadar 5 defa besmele çekiyorum aman bir şey olmasın diye. Aslında o cesur dediğiniz adamlar dünyanın ne korkak adamlarıdır; ben de dahilim…

Banu Duran 01.02.2015

PAZARVATAN

Şafak Sezer: Kimseden Özür Dilemedim

0

Gezi olaylarına destek verdiği için Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan özür dilediği söylenen Şafak Sezer iddiaları yalanlıyor: “Bir daha siyasi tartışmalara asla girmem. Tayyip Erdoğan’dan da özür dilemedim. Özür dilenecek bir şey yok ki ortada. Sadece iftara katıldım, o kadar” diyor.

Şimdi Onlar Düşünsün diziniz nasıl gidiyor? Sıkılmadınız mı dizi çekmekten?

İlk uzun vadeli işim 2005’te çektiğim Ekmek Teknesi oldu. 2009 yılından sonra da diziler peşpeşe devam etti. Sonuçta bu benim mesleğim. Tabii ki dizi her şeyi çok çabuk sömürüyor. Sinema daha keyifli ama iyi bir proje olması lazım.

TRT’de yayınlanan dizinizde Malatyalı birini canlandırıyorsunuz. Nasıl tepkiler?

Malatya bizi çok sahiplendi. Bol bol kayısı kurusu yolluyorlar sağolsunlar. Kayısı karaciğer dostu biliyorsun.

Yeni proje var mı?

Sokataki insan bitirim, sivri tipleri canlandırmamı seviyor. İyi bir tip oynamamı, aile babası olmamı istemiyor. “Baba sen serseri ol, kötü adam ol. Sana o yakışıyor” diyorlar… Şimdi de 3 yeni projem var; Kolpaçino 3. devre; Yönetmen diye bir dolandırıcılık hikayesi ve Kahraman. Yönetmen ve Kahraman’ın senaryoları bana ait; sadece küçük bir rol alacağım onlarda.

Şu an hayatınızın nasıl bir noktasındasınız?
İşimi gücümü yapayım, hiç bir şeye karışmayayım istiyorum. Çünkü garip bir durum oldu; sanatçıları sürekli bir yere sokmaya çalışıyorlar. Malum ben de bir kaç şey yaşadım.

Bir daha siyasi tartışmalara girmeyeceğim mi diyorsunuz?

Kesinlikle. Zaten girdiğimiz bir şey yoktu, orada bulunduk. Anlamadığım, çözemediğim bir durum oldu.

Sanatçı tuttuğu takımı bile söylememeli

Önce Gezi olaylarına destek vermeniz; ardından bu nedenle Tayyip Erdoğan’dan özür dilemeniz bayağı tepki çekti… Pişman mısınız yaşadıklarınıza?

Pişmanlık derken, bu kadar sivrilmeyi istemezdim açıkçası. Niye sivrileyim ki? Öbür tarafı ya da bu tarafı niye kırayım ki? Kırmamak lazım. Çünkü biz evrensel bir iş yapıyoruz. O evrensel işin içinde örf, adetlerine düşkün insanlar var. Hoş olmadı tabii, keşke sivrilmeseydim. Çok politik bir cevap gibi gelmesin bu, gerçek cevabım. Tuttuğum takımı bile söylediğimde bazıları için üzücü oluyor. Sanatçının, oyuncunun takımı bile gizli kalmalı. Çünkü başka takımı seven de var. Fanatizm biraz fazla ilerlemeye başladı ülkemizde.

İktidar yanlısı mısınız?

Öyle bir durumum yok. Hiç bir partinin durumu beni ilgilendirmiyor. Benim sadece şahıslarla ilgili cevabım olmuştu.

Özür dileme durumu nedir?

Buna magazin kirliliği mi demek lazım bilemiyorum ama söylemediğim ya da yapmadığım şeyleri bana mal ediyorlar. O dönemde de söylemediğim pek çok şey söylendi gibi gösterildi. Özür falan da dilenmedi, özür dilenecek bir şey yok ki ortada. Sadece iftara katıldım o kadar.

Tayyip Bey’den özür dilemediniz yani…

Özür dilenecek bir şey yapmadım ki ben; söylemedim de zaten. Sadece işin Gezi’de başka bir tarafa gittiğini gördüm. Sloganlar başka şekilde atıldı. Meselenin sadece ağaç olmadığını gördüm orada; olay başka yere gitti.

Politikayla ilgilenen bir insan mısınızdır?
Evlerden uzak (Gülüyor)… Çocuğum politikaya girse evlatlıktan redederim. Nefret ederim çünkü. Çok zor bir iş, sanattan daha zor.

Şahan’la Cem Mercedes’le BMW gibi

Kıvanç Tatlıtuğ, Kenan İmırzalıoğlu gibi çok yakışıklı adamlar komedi oynayamıyor mu?

Jim Carrey çok yakışıklı ama… Hiç de öyle bir ayırım yok bence. Karizmatik komedi oyuncusu çok var. Üstelik Kıvanç’ın da komedi denemesi var; Amerikalılar Karadeniz’de diye. Bir Kenan yapmadı ama bence içinde uktedir onun da. Komedyen dram oynamak; dram oynayan da komedi yapmak ister. Erkan Petekkaya’nın ilk işi komedidir, Serseri. En keyif aldığım işti der her zaman.

Türkiye’nin en komik adamları dediğimizde Cem Yılmaz, Şahan Gökbakar’la birlikte ilk akla gelenlerdensiniz. Fakat polemiklerde yoksunuz…

Benim hiç o taraklarda bezim yok. Zamanında tartışmalarım oldu ama pişmanlık var. Şahan’la Cem Mercedes’le BMW gibi. İki büyük araba firması… Birbirlerine tabii ki laf atacaklar çünkü işlerini çok iyi yapıyorlar. Büyük kitlelere hitap ediyorlar. Ayrıca birbirlerini beğenmeyebilirler. Rakip olarak görüyorlar hem demek ki birbirlerini. Benim rakip gördüğüm kimse yok. İşimle ilgili rekabetim yok daha doğrusu.

Asabi olduğunuzu kabul etmişsiniz bir röportajınızda. Doğru mu?

Etmesen de ettiriyorlar. “Tamam kardeşim ” diyorum, sonra da eve gidene kadar 5 defa besmele çekiyorum aman bir şey olmasın diye. Aslında o cesur dediğiniz adamlar dünyanın ne korkak adamlarıdır; ben de dahilim…

Banu Duran 01.02.2015

PAZARVATAN

Mustafa Ceceli: ‘Soyadını Ceceli yapan hayranlarım var’

0
Mustafa Ceceli, DMC etiketli “Kalpten” albümü ve çıkış şarkısı “Hüsran”ın başarısının tadını çıkarırken, bir yandan da 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Bostancı Gösteri Merkezi’nde vereceği konserin hazırlıklarını yapıyor. Mustafa’yla müzik hakkında konuştuk tabii, Sezen Aksu’yla başlayan yolculuğunun izlerini sürdük ama çocukluğundan 23 yaşında hacı oluşuna, ailesine ve dünya-ahiret meselelerine de uzandık.

Ankara doğumlusun ama aslen nerelisin?
– Baba tarafım Çankırılı, anne tarafım Romanya göçmeni. Ankara’da doğup büyüdüm, halen memlekete gidip geliyorum. Ama Romanya’ya hiç gitmedim.

Nereye daha yakın hissediyorsun kendini?

– Bir kere burada doğup büyüdüğüm için Anadolu’ya kendimi daha yakın hissediyorum. Ama fiziksel olarak göçmenlere daha yakın olduğumu söylüyorlar.

Çocukken sarışın mıydın?

– Sapsarıydım.

Akrep burcusun. Özelliklerini taşıyor musun?

– Hepsini.

Kıskançlık?

– Evet…

Neye karşı kıskançlık?

– Daha çok sevgili, eş kıskançlığı gibiydi. “Gibiydi” diyorum, çünkü 30 yaşıma kadar baskındı. Sonra yükselene geçtiğim için o Akrepliğimi kaybettim.

Bir röportajında “Çok girişken ve haşarıyım” demişsin. Çocukken haşarılık sana neler yaptırıyordu?

– Düz duvara tırmanıyordum! Bir keresinde şöminenin içine saklanmışım. Ses de vermiyorum. Polis gelmişti eve. 6 yaşındaydım.

İlerleyen yıllarda nasıl devam etti bu yaramazlık?

– Beni toparlayan şey müzik oldu. Çocukken enstrüman koyduğun zaman önüme bütün dünyayla ilişkim kesiliyormuş.

Müzikle kaç yaşında tanıştın?
– Daha birkaç aylıkken annem ninni söylediğinde ben tempo tutuyormuşum kafamla. Aslında piyanodan da önce ilk enstrümanım örgü şişleri ve kitap, defterdi. Davul çalıyordum bunlarla. Sonradan ailem müziğe yönlendirince piyano dersi aldım iki sene. Sonra hocam “Müziği seçecekse konservatuvara gitsin” dedi.

Ne oldu da peki veterinerlik fakültesinde okumaya başladın?

– Çok hareketli bir dönemde olduğum için, müziğin geçici bir heves olduğunu düşünmüşler.  “Doktor da olabilirim” falan deyince durum değişti. O yüzden konservatuvara gitmedim. Hayatımın her aşamasında müzik oldu.

Veterinerlik fakültesine dönelim. Hayvan sevgin var mıydı?
– Hayvanları seviyordum ama fen okuduğun zaman seçeceğin alanlar belli; ya mühendislik ya tıp. Veteriner hekimlik bana o zaman sempatik gelmişti. Müzik de devam ediyordu bir yandan. Okula bir girdim; gece sahnede çalışıyorum, ertesi gün okul var. Mümkün değildi yürümesi.

Grubun mu vardı?

– Evet. Ben çalıyordum sadece, şarkı söylemezdim. Önce “Haftada bir gün çalışacağım” dedim ama o git gide arttı, okul darmadağın oldu. Sonra dedim ki ben branş değiştireyim, İstanbul’da işletme okuyayım. Yeditepe’yi seçtim. Çünkü orada müzik işletmeciliği branşları da vardı.

Hiç hayal ediyor muydun kendini Kenan Doğulu’ya, Sezen Aksu’ya aranje yaparken?

– Hayır. Benim tek amacım müzikle ilgili bir şeyler yapmaktı.  Geldiğimde bir arkadaşım “Cenk Eren’in orkestrasında çalıyorum, sen de keyboard çalar mısın?” dedi. “Çalarım” dedim. Cenk Eren’e çalmaya başladım. Onun vokalisti Merih Ermakastar bir albüm yapmak istedi. “Beraber yapalım” dedim. O albüm bitti, o albümün referansıyla gittim Ozan (Doğulu) Abi’ye. Yaptıklarımı dinledi ve “Bana bir şey katabileceksen senden de bir parça koyarız” dedi. Ben orada oturdum, yaptım şarkıları. “Aklım Karıştı”yı çok beğendiler. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. En son hayalde olabilecek bir şeydi; Sezen Aksu’ya aranjman yaptım.

İlk görüştüğünüz günü hatırlıyor musun?

– Hatırlıyorum. Çok fenaydı.

Neden fena olsun Sezen Aksu’yla görüşmek?

– Emel Müftüoğlu’nun “Mutsuzuz” şarkısının keman kaydı var. Çalıyorlar. Bir gölge geldi, oturdu. Kafamı çevirdim; Sezen Aksu. “Kolay gelsin” dedi. Ben cevap vermiyorum. Kafasını çevirdi cevap vermeyince. Sonra “Teşekkürler” falan diyebildim. Kayıt bitene kadar durdu, çıkarken de “İyi çalışmalar, çok güzel olmuş” dedi. Ardından Sezen Aksu’yla “İkili Delilik” geldi.

Ben o dönem senin sesinden çok demo kayıt dinledim. Yani sadece aranje yapmıyor, şarkı da söylüyordun…

– O şöyle oldu; biz “İkili Delilik”i de yaptıktan sonra ben Sezen Hanım’a hem stüdyo hem sahnede hizmet vermeye başladım. 14 Şubat 2005’te onunla ilk konserimi verdim. Sonradan stüdyoda ilk defa beraber bir şarkı yaptık. O beste yapıyor, ben düzenliyorum. Sonra ben back vokal yapmaya başlayınca, “Bunları sen söyle” demeye başladı. Habire internete düşüyor şarkılar çünkü. Sezen Hanım da “Bu şarkı sizin sesinizden yayılmış, ben bunu söylemeyeyim” diyor. O sebeple “Bundan sonra sen söyle, senden düşsün internete” dediler ama bir tanesi bile düşmedi sonra. Benim sesimden ilk şarkı “Unutamam”.

ŞARKI SÖYLEMEYİ SEZEN’DEN ÖĞRENDİM

Demolarda şarkı söylemeye başlayınca “Ben şarkı söylemek için doğmuşum” dedin mi?

– Bende hiç öyle bir şey olmadı. Sevgim, müziğe karşı. Çocukluğumu anlatırken sana “Elimde saç fırçasıyla şarkı söylerdim” demedim. Yapmadım çünkü. Enstrümanlara karşı bir aşk var bende.

Nasıl ikna ettiler seni albüm yapmaya?

– DMC Genel Müdürü Samsun Demir telefon açtı, “Biz karma bir albüm yapıyoruz. Ferhat Göçer var, Ajda Pekkan var, yeni arkadaşlar da olacak. Senin ‘Unutamam’ı bu albüme koyayım istiyorum” dedi. “Samsun Bey ben şarkıcı olmak istemiyorum. Biraz düşüneyim” dedim. Sonra “Tamam” dedim. Ve şarkı birden bire güm diye hepimizin tepesine düştü! Ardından konser teklifleri, şarkı teklifleri…

Kendi sesinle ilgili düşüncelerin nasıldı?
– En yabancı olduğum şey, kendi sesimdi. Ben şarkı söylemeyi Sezen Hanım’dan öğrendim; nasıl nefes alacaksın, vücudun nasıl duracak, diyafram nasıl kullanılır…

“Evli adamdan star olmaz” deniyordu. Endişelerin oldu mu ilk başta bu konuyla ilgili?
– Bu konuyla ilgili herkesin endişesi oldu. Genellikle algı şöyle oluyordu; insanlar seni biriyle kabul etmez, hayatında biri varken seni dinlemezler. Ben de o zaman demiştim ki; “Dünyanın en yakışıklı adamları evli.” İnsanlar seni ailenle beraber kabul ediyorlar. Ben hiçbir zaman aile hayatımı gizlemedim, hâlâ da gizlemiyorum.

KİMSENİN ÖNÜNÜ KESEMEZSİN

Günde kaç saat çalışıyorsun?
– Günde 8 saatle sınırlamaya karar verdim. Sabah 9-akşam 5 gibi. Ben sabahçıyım. Zaten bebekten dolayı erken kalkıyorum. Bir de gündüzün enerjisini daha çok seviyorum.

“Keşke aranjör kalsaydım” dediğin oluyor mu hiç?

– İlk başlarda bunun ağırlığı konusunda oluyordu. Yani yüzde 80 aranjman, yüzde 20 solistlik gibiydi.

Şu an denge nasıl?

– Şimdi yüzde 40’a, yüzde 60’a döndü. Diyeceksin ki sen hâlâ aranjman yapıyor musun? Artık tek şarkı değil, komple albümleri getiriyorlar önüme. (Gülüyor)

Hiç kıskanmıyor musun önüne gelen şarkıları? Bir sürü aranje yapıyorsun, çok güzel şarkılar gelip geçiyor önünden ve başkaları söylüyor?

– Hayır, asla. Herkes ekmeğini yer. Sen onun önünü kesemezsin. Eğer sen o şarkıya göz dikersen ve alırsan bütün bereketi kaçar. Elinde patlar. Hatta ondan sonra sana gelebilecek her şeyi kaçırırsın. Sen sana gelene razı ol, bakarsın başka bir kapı açılır, orada daha büyüğü vardır. Ben, yaptığım aranjman başarılı olduğunda daha mutlu oluyorum. Mesela bu yıl en çok “Kalbimin Tek Sahibine”ye seviniyorum. Nil Karaibrahimgil’in “Kanatlarım Var Ruhumda”sını da çok sevdiler. Arkadaşlarım bu isimler, onlar başarılı oldukça ben mutlu oluyorum.

Konserlerini kaydettirip kendini izliyormuşsun önceden. Yapıyor musun hâlâ?

– Evet. 14 Şubat’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde konserim var, yine yapacağım aynı şeyi.

Sahnede eşinle birlikte şarkı söyleyeceğin doğru mu?

– Albümde “Gül Rengi” diye bir şarkı var, Sinem ona vokal yaptı. Şimdi fanlar sosyal medyada kampanya yapıyorlar, “Sinem Ceceli, 14 Şubat’ta Mustafa Ceceli’ye düet yapsın” diye.

Yapacak mısınız?

– Eğer eşimi ikna edebilirlerse olabilir.

Bulgar göçmeni bir kadın, Türk vatandaşı oluyor, soyadını Ceceli yapıyor. Seni görünce de kendinden geçiyor, bayılıyor!

– Evet, kulise geldiğinde fenalaştı. Kimliğini gösterdi, baktım soyadı Ceceli. “Sen kimlerdensin?” diye sordum, dedi ki “Ben göçmenim, burada soyadımı Ceceli yaptım”. Vay be dedim, nasıl bir sevgi…

Ne hissettiriyor bunlar sana?

– Büyüklerimiz der ya “Para versen yaptıramazsın” diye… O kadar samimi bir sevgi ki… Konserlere geliyorlar, konser başlayana kadar 6 saat ayakta bekliyorlar önde izlemek için.

İnancınızı her  meslekte yaşabilirsiniz

Kaç yaşında gittin hacca?
– 23…

Yaptığın işle inançlı biri olmanın çeliştiğini söyleyenler yok değil. Hem hacı hem pop müzik sanatçısı olunmaz mı?

– İnsanların İslam hakkında bilgileri eksik. Buradan başlayalım konuya. Bir kere her mesleği yapabilirsiniz ve tüm bu mesleklerle beraber “din” dedikleri sistemi de yaşayabilirsiniz. Bir dini hayat, bir günlük hayat, bir gecelik; hayat böyle bir şey yok. Sonuçta keşiş hayatı yaşamıyorsun.

Bazılarında hacca gittin mi hayattan elini eteğini çekeceksin gibi bir inanış var…

– Maalesef var. “Hacca gittikten sonra inzivaya çekilin” diye yazıyor mu bir yerde? Öyle bir şey yok. “Hacca 80 yaşından sonra gidilir, her türlü şeyden el ayak çekilir” diyorlar, halbuki hadis vardır “Hacca gitmek için acele edin” diye. Orası gençken daha hakkıyla gezilebilecek bir yer.

Hacca gitmek neleri değiştirdi hayatında?

– Çok şey değiştirdi. Bir kere orada unvanın, kariyerin hiçbir işe yaramaz. Orada herkes beyazlar içinde, tektir. Orada yanındaki, önündeki, arkandaki adamdan hiçbir farkın yoktur. Orası canlı bir yer, bir taş parçası değil. Tüm bunları hissedebilirsen orada, diyorsun ki; “Ben bugüne kadar neleri takmışım kafaya, neden takmışım ki!”

Dini konular üzerine çok okur musun?

– Ahmed Hulusi’yi okuyorum. İslam adına bir şey öğrendiysem, kitaplarından öğrenmişimdir.

EVİM, İŞİMDEN ÖNCE GELİR

Hayattaki öncelik sıralamanı söyler misin bana?
– Öncelikle ev geliyor. Ev ve içsel dünyam. İkinci olarak iş geliyor. Üçüncü arkadaşlar.
ASLINDA OYUNCULUKTAN ŞARKICILIĞA GEÇTİM

“Kalpten” albümüyle ilgili de konuşalım…
– Albümde 14 şarkı var. Albümün öncekilerden farkı, sound’u ve içindeki şarkıların yapıları. Benim bir üslubum var; “çek git” mesajı veren şarkıları çok fazla söylememeye çalışıyorum. Daha bütünleştirici, birleştirici şarkılar yapıyorum. “Islak İmza” da bu albümdeki favori şarkım.

İkinci klip ona mı gelecek?
– İkinci klip ya ona ya da “Gül Rengi”ne gelecek.

Çıkış şarkın “Hüsran”a çektiğin klip de çok ilginç ve belli ki üzerinde çok çalışılmış…

– 3D animasyon şeklinde çekildi. Çekimler 2 gün, montaj ve post işlemleri 3 ay sürdü. Klip için bir oyuncu koçuyla çalıştım.

Var mı oyunculuk hevesin?

– 8 yaşındayken TRT’de yayınlanan bir dizide 13 bölüm oynadım. Oyunculuktan şarkıcılığa geçmiş durumdayım yani.

Teklif gelse oynar mısın yeniden?

– Okuyup etkilendiğim bilimkurgu kitabı var; “Evrensel Sırlar”. Onu biri çekerse oynarım. Ama romantik komedilerde olmam.

Ömür Gedik 01.02.2015

HÜRRİYET

Mustafa Ceceli: ‘Soyadını Ceceli yapan hayranlarım var’

0
Mustafa Ceceli, DMC etiketli “Kalpten” albümü ve çıkış şarkısı “Hüsran”ın başarısının tadını çıkarırken, bir yandan da 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Bostancı Gösteri Merkezi’nde vereceği konserin hazırlıklarını yapıyor. Mustafa’yla müzik hakkında konuştuk tabii, Sezen Aksu’yla başlayan yolculuğunun izlerini sürdük ama çocukluğundan 23 yaşında hacı oluşuna, ailesine ve dünya-ahiret meselelerine de uzandık.

Ankara doğumlusun ama aslen nerelisin?
– Baba tarafım Çankırılı, anne tarafım Romanya göçmeni. Ankara’da doğup büyüdüm, halen memlekete gidip geliyorum. Ama Romanya’ya hiç gitmedim.

Nereye daha yakın hissediyorsun kendini?

– Bir kere burada doğup büyüdüğüm için Anadolu’ya kendimi daha yakın hissediyorum. Ama fiziksel olarak göçmenlere daha yakın olduğumu söylüyorlar.

Çocukken sarışın mıydın?

– Sapsarıydım.

Akrep burcusun. Özelliklerini taşıyor musun?

– Hepsini.

Kıskançlık?

– Evet…

Neye karşı kıskançlık?

– Daha çok sevgili, eş kıskançlığı gibiydi. “Gibiydi” diyorum, çünkü 30 yaşıma kadar baskındı. Sonra yükselene geçtiğim için o Akrepliğimi kaybettim.

Bir röportajında “Çok girişken ve haşarıyım” demişsin. Çocukken haşarılık sana neler yaptırıyordu?

– Düz duvara tırmanıyordum! Bir keresinde şöminenin içine saklanmışım. Ses de vermiyorum. Polis gelmişti eve. 6 yaşındaydım.

İlerleyen yıllarda nasıl devam etti bu yaramazlık?

– Beni toparlayan şey müzik oldu. Çocukken enstrüman koyduğun zaman önüme bütün dünyayla ilişkim kesiliyormuş.

Müzikle kaç yaşında tanıştın?
– Daha birkaç aylıkken annem ninni söylediğinde ben tempo tutuyormuşum kafamla. Aslında piyanodan da önce ilk enstrümanım örgü şişleri ve kitap, defterdi. Davul çalıyordum bunlarla. Sonradan ailem müziğe yönlendirince piyano dersi aldım iki sene. Sonra hocam “Müziği seçecekse konservatuvara gitsin” dedi.

Ne oldu da peki veterinerlik fakültesinde okumaya başladın?

– Çok hareketli bir dönemde olduğum için, müziğin geçici bir heves olduğunu düşünmüşler.  “Doktor da olabilirim” falan deyince durum değişti. O yüzden konservatuvara gitmedim. Hayatımın her aşamasında müzik oldu.

Veterinerlik fakültesine dönelim. Hayvan sevgin var mıydı?
– Hayvanları seviyordum ama fen okuduğun zaman seçeceğin alanlar belli; ya mühendislik ya tıp. Veteriner hekimlik bana o zaman sempatik gelmişti. Müzik de devam ediyordu bir yandan. Okula bir girdim; gece sahnede çalışıyorum, ertesi gün okul var. Mümkün değildi yürümesi.

Grubun mu vardı?

– Evet. Ben çalıyordum sadece, şarkı söylemezdim. Önce “Haftada bir gün çalışacağım” dedim ama o git gide arttı, okul darmadağın oldu. Sonra dedim ki ben branş değiştireyim, İstanbul’da işletme okuyayım. Yeditepe’yi seçtim. Çünkü orada müzik işletmeciliği branşları da vardı.

Hiç hayal ediyor muydun kendini Kenan Doğulu’ya, Sezen Aksu’ya aranje yaparken?

– Hayır. Benim tek amacım müzikle ilgili bir şeyler yapmaktı.  Geldiğimde bir arkadaşım “Cenk Eren’in orkestrasında çalıyorum, sen de keyboard çalar mısın?” dedi. “Çalarım” dedim. Cenk Eren’e çalmaya başladım. Onun vokalisti Merih Ermakastar bir albüm yapmak istedi. “Beraber yapalım” dedim. O albüm bitti, o albümün referansıyla gittim Ozan (Doğulu) Abi’ye. Yaptıklarımı dinledi ve “Bana bir şey katabileceksen senden de bir parça koyarız” dedi. Ben orada oturdum, yaptım şarkıları. “Aklım Karıştı”yı çok beğendiler. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. En son hayalde olabilecek bir şeydi; Sezen Aksu’ya aranjman yaptım.

İlk görüştüğünüz günü hatırlıyor musun?

– Hatırlıyorum. Çok fenaydı.

Neden fena olsun Sezen Aksu’yla görüşmek?

– Emel Müftüoğlu’nun “Mutsuzuz” şarkısının keman kaydı var. Çalıyorlar. Bir gölge geldi, oturdu. Kafamı çevirdim; Sezen Aksu. “Kolay gelsin” dedi. Ben cevap vermiyorum. Kafasını çevirdi cevap vermeyince. Sonra “Teşekkürler” falan diyebildim. Kayıt bitene kadar durdu, çıkarken de “İyi çalışmalar, çok güzel olmuş” dedi. Ardından Sezen Aksu’yla “İkili Delilik” geldi.

Ben o dönem senin sesinden çok demo kayıt dinledim. Yani sadece aranje yapmıyor, şarkı da söylüyordun…

– O şöyle oldu; biz “İkili Delilik”i de yaptıktan sonra ben Sezen Hanım’a hem stüdyo hem sahnede hizmet vermeye başladım. 14 Şubat 2005’te onunla ilk konserimi verdim. Sonradan stüdyoda ilk defa beraber bir şarkı yaptık. O beste yapıyor, ben düzenliyorum. Sonra ben back vokal yapmaya başlayınca, “Bunları sen söyle” demeye başladı. Habire internete düşüyor şarkılar çünkü. Sezen Hanım da “Bu şarkı sizin sesinizden yayılmış, ben bunu söylemeyeyim” diyor. O sebeple “Bundan sonra sen söyle, senden düşsün internete” dediler ama bir tanesi bile düşmedi sonra. Benim sesimden ilk şarkı “Unutamam”.

ŞARKI SÖYLEMEYİ SEZEN’DEN ÖĞRENDİM

Demolarda şarkı söylemeye başlayınca “Ben şarkı söylemek için doğmuşum” dedin mi?

– Bende hiç öyle bir şey olmadı. Sevgim, müziğe karşı. Çocukluğumu anlatırken sana “Elimde saç fırçasıyla şarkı söylerdim” demedim. Yapmadım çünkü. Enstrümanlara karşı bir aşk var bende.

Nasıl ikna ettiler seni albüm yapmaya?

– DMC Genel Müdürü Samsun Demir telefon açtı, “Biz karma bir albüm yapıyoruz. Ferhat Göçer var, Ajda Pekkan var, yeni arkadaşlar da olacak. Senin ‘Unutamam’ı bu albüme koyayım istiyorum” dedi. “Samsun Bey ben şarkıcı olmak istemiyorum. Biraz düşüneyim” dedim. Sonra “Tamam” dedim. Ve şarkı birden bire güm diye hepimizin tepesine düştü! Ardından konser teklifleri, şarkı teklifleri…

Kendi sesinle ilgili düşüncelerin nasıldı?
– En yabancı olduğum şey, kendi sesimdi. Ben şarkı söylemeyi Sezen Hanım’dan öğrendim; nasıl nefes alacaksın, vücudun nasıl duracak, diyafram nasıl kullanılır…

“Evli adamdan star olmaz” deniyordu. Endişelerin oldu mu ilk başta bu konuyla ilgili?
– Bu konuyla ilgili herkesin endişesi oldu. Genellikle algı şöyle oluyordu; insanlar seni biriyle kabul etmez, hayatında biri varken seni dinlemezler. Ben de o zaman demiştim ki; “Dünyanın en yakışıklı adamları evli.” İnsanlar seni ailenle beraber kabul ediyorlar. Ben hiçbir zaman aile hayatımı gizlemedim, hâlâ da gizlemiyorum.

KİMSENİN ÖNÜNÜ KESEMEZSİN

Günde kaç saat çalışıyorsun?
– Günde 8 saatle sınırlamaya karar verdim. Sabah 9-akşam 5 gibi. Ben sabahçıyım. Zaten bebekten dolayı erken kalkıyorum. Bir de gündüzün enerjisini daha çok seviyorum.

“Keşke aranjör kalsaydım” dediğin oluyor mu hiç?

– İlk başlarda bunun ağırlığı konusunda oluyordu. Yani yüzde 80 aranjman, yüzde 20 solistlik gibiydi.

Şu an denge nasıl?

– Şimdi yüzde 40’a, yüzde 60’a döndü. Diyeceksin ki sen hâlâ aranjman yapıyor musun? Artık tek şarkı değil, komple albümleri getiriyorlar önüme. (Gülüyor)

Hiç kıskanmıyor musun önüne gelen şarkıları? Bir sürü aranje yapıyorsun, çok güzel şarkılar gelip geçiyor önünden ve başkaları söylüyor?

– Hayır, asla. Herkes ekmeğini yer. Sen onun önünü kesemezsin. Eğer sen o şarkıya göz dikersen ve alırsan bütün bereketi kaçar. Elinde patlar. Hatta ondan sonra sana gelebilecek her şeyi kaçırırsın. Sen sana gelene razı ol, bakarsın başka bir kapı açılır, orada daha büyüğü vardır. Ben, yaptığım aranjman başarılı olduğunda daha mutlu oluyorum. Mesela bu yıl en çok “Kalbimin Tek Sahibine”ye seviniyorum. Nil Karaibrahimgil’in “Kanatlarım Var Ruhumda”sını da çok sevdiler. Arkadaşlarım bu isimler, onlar başarılı oldukça ben mutlu oluyorum.

Konserlerini kaydettirip kendini izliyormuşsun önceden. Yapıyor musun hâlâ?

– Evet. 14 Şubat’ta Bostancı Gösteri Merkezi’nde konserim var, yine yapacağım aynı şeyi.

Sahnede eşinle birlikte şarkı söyleyeceğin doğru mu?

– Albümde “Gül Rengi” diye bir şarkı var, Sinem ona vokal yaptı. Şimdi fanlar sosyal medyada kampanya yapıyorlar, “Sinem Ceceli, 14 Şubat’ta Mustafa Ceceli’ye düet yapsın” diye.

Yapacak mısınız?

– Eğer eşimi ikna edebilirlerse olabilir.

Bulgar göçmeni bir kadın, Türk vatandaşı oluyor, soyadını Ceceli yapıyor. Seni görünce de kendinden geçiyor, bayılıyor!

– Evet, kulise geldiğinde fenalaştı. Kimliğini gösterdi, baktım soyadı Ceceli. “Sen kimlerdensin?” diye sordum, dedi ki “Ben göçmenim, burada soyadımı Ceceli yaptım”. Vay be dedim, nasıl bir sevgi…

Ne hissettiriyor bunlar sana?

– Büyüklerimiz der ya “Para versen yaptıramazsın” diye… O kadar samimi bir sevgi ki… Konserlere geliyorlar, konser başlayana kadar 6 saat ayakta bekliyorlar önde izlemek için.

İnancınızı her  meslekte yaşabilirsiniz

Kaç yaşında gittin hacca?
– 23…

Yaptığın işle inançlı biri olmanın çeliştiğini söyleyenler yok değil. Hem hacı hem pop müzik sanatçısı olunmaz mı?

– İnsanların İslam hakkında bilgileri eksik. Buradan başlayalım konuya. Bir kere her mesleği yapabilirsiniz ve tüm bu mesleklerle beraber “din” dedikleri sistemi de yaşayabilirsiniz. Bir dini hayat, bir günlük hayat, bir gecelik; hayat böyle bir şey yok. Sonuçta keşiş hayatı yaşamıyorsun.

Bazılarında hacca gittin mi hayattan elini eteğini çekeceksin gibi bir inanış var…

– Maalesef var. “Hacca gittikten sonra inzivaya çekilin” diye yazıyor mu bir yerde? Öyle bir şey yok. “Hacca 80 yaşından sonra gidilir, her türlü şeyden el ayak çekilir” diyorlar, halbuki hadis vardır “Hacca gitmek için acele edin” diye. Orası gençken daha hakkıyla gezilebilecek bir yer.

Hacca gitmek neleri değiştirdi hayatında?

– Çok şey değiştirdi. Bir kere orada unvanın, kariyerin hiçbir işe yaramaz. Orada herkes beyazlar içinde, tektir. Orada yanındaki, önündeki, arkandaki adamdan hiçbir farkın yoktur. Orası canlı bir yer, bir taş parçası değil. Tüm bunları hissedebilirsen orada, diyorsun ki; “Ben bugüne kadar neleri takmışım kafaya, neden takmışım ki!”

Dini konular üzerine çok okur musun?

– Ahmed Hulusi’yi okuyorum. İslam adına bir şey öğrendiysem, kitaplarından öğrenmişimdir.

EVİM, İŞİMDEN ÖNCE GELİR

Hayattaki öncelik sıralamanı söyler misin bana?
– Öncelikle ev geliyor. Ev ve içsel dünyam. İkinci olarak iş geliyor. Üçüncü arkadaşlar.
ASLINDA OYUNCULUKTAN ŞARKICILIĞA GEÇTİM

“Kalpten” albümüyle ilgili de konuşalım…
– Albümde 14 şarkı var. Albümün öncekilerden farkı, sound’u ve içindeki şarkıların yapıları. Benim bir üslubum var; “çek git” mesajı veren şarkıları çok fazla söylememeye çalışıyorum. Daha bütünleştirici, birleştirici şarkılar yapıyorum. “Islak İmza” da bu albümdeki favori şarkım.

İkinci klip ona mı gelecek?
– İkinci klip ya ona ya da “Gül Rengi”ne gelecek.

Çıkış şarkın “Hüsran”a çektiğin klip de çok ilginç ve belli ki üzerinde çok çalışılmış…

– 3D animasyon şeklinde çekildi. Çekimler 2 gün, montaj ve post işlemleri 3 ay sürdü. Klip için bir oyuncu koçuyla çalıştım.

Var mı oyunculuk hevesin?

– 8 yaşındayken TRT’de yayınlanan bir dizide 13 bölüm oynadım. Oyunculuktan şarkıcılığa geçmiş durumdayım yani.

Teklif gelse oynar mısın yeniden?

– Okuyup etkilendiğim bilimkurgu kitabı var; “Evrensel Sırlar”. Onu biri çekerse oynarım. Ama romantik komedilerde olmam.

Ömür Gedik 01.02.2015

HÜRRİYET

Efsane 10 Numara Cemil Turan İle Röportaj

0

O her neslin taraflı tarafsız bir futbol fenomeni..O Fenerbahçe tarihinin altın harflerle yazılı ismi..O müthiş bir aile babası..O asla unutulmayacak nadide değerlerimizden..Ve O kısaca CEMİL TURAN…

Bu hafta Türk Futbolunun ve Fenerbahçe’nin efsane oyuncusu Cemil Turan’dan dünden bugüne harika bir röportaj yaptık.Cemil Turan dünden bugüne en güzel anılarını ve düşüncelerini bizimle paylaştı.

İşte Cemil Turan Röportajımız:

Adamspor: Cemil Bey Fenerbahçe’liliğiniz nereden geliyor?

Cemil Turan: Aileden Fenerbaçe’liyim. Çocukluktan beri bu renklere gönül verdim. Fenerbahçe’de oynamadığım zamanlarda bile Fenerbahçe maçlarına giderdim. Yenildiğimizde üzüntüden ağlardım.

Adamspor: Futbol yaşantınızdan biraz bahseder misiniz?

Cemil Turan: Aslında çok uzun bir hikaye bu. Sarıyer’ de oynarken Beşiktaş ve Galatasaray’dan teklif aldım. Bizim zamanımızda bizim bütün söz haklarımız başkanımız veya yöneticilerimizdeydi. Bizde büyüklerimizin lafı çiğnenmezdi.
‘’Beşiktaş yöneticileri beni almakta çok ısrarlıydı. Ama komitelerindeki görevliler beni beğenmedi.’’

Bir gece Taksim’in altındaki Beşiktaş’lı yöneticilerin yanına Gümuşsuyu’na gittik. Beşiktaş’a almak istediler. Ama Beşiktaş transfer komitesindeki büyüklerimiz benim futbolumu beğenmemişler.
Bir gün Kilyos’ ta plajda güneşleniyorum Gözümü bir açtım.. Metin Oktay karşımdaydı.Tanıştırdılar. Metin Abi ben 1 yıl sonra futbolu bırakıyorum, veliahtım seni görüyorum” dedi. Seni Galatasaray’a almak istiyorum dedi,1-2 gece Metin Abi ile kaldım. Ordan Çeşme’ye gittik.

”20 gün Metin Oktay ile Çeşme’de kaldık”

Sarıyer Başkanı Selahattin Abi’ye büyük saygım  vardı. O ”imza at” demeden hiç bir takıma atamazdım. Ve bu yüzden Metin Abi’ nin yanından kaçtım. Rahmetli Metin Abi bu yüzden bana da küsmüştü.

”Metin Abi Bana Küstü”
Metin Abi ile küs kaldık. O futbolu  bıraktıktan sonra barıştık ve dost olduk. Çok sevdiğim bir abimdi.

Sonra İstanbulspor’dan geldiler .Selahattin Abi ”Cemil’i artık alabilirsiniz” dedi. Selahattin Abi büyüğümüzdü ve biz  büyüğümüzün lafını çiğnemezdik. 1gün kaldım onlarla. Sabah notere gittik ve imzayı attık. Kısacası Galatasaray ,Beşiktaş derken İstanbulspor’a imzayı attım.

Adamspor: Fenerbahçe’ye nasıl geldiniz?

Cemil Turan: Orası biraz karışık..İstanbulspor ile mukavelem devam ediyor. Başkan Faruk Ilgaz ve Emin Cankurtaran beni çok istiyormuş, onur duydum havalara uçtum ve Fenerbahçe’ye geldim. Küçüklükten beri Fenerbahçe’liyim. Bu formayı onurla  taşıdım. Şampiyonluklar yaşadım ve 3 kez gol kralı oldum.

Adamspor: İsmail Kartal’ı nasıl buluyorsunuz?

Cemil Turan: Canı gönülden başarılı olmasını istiyorum. Umarım başarılı olacaktır.
”İsmail çok düzgün ve iyi bir çocuktur”
İsmail altyapılarda görev yaptı çok başarılı olmuştur. Sivasspor’u 1.lig’e taşımıştır. Çok düzgün bir çoçuk çok seviyorum kendisini. Yanında durmakta fayda var, ben yanındayım.

Adamspor: Sizce Türk Hocalar Mı? Yabancı Hocalar Mı?

Cemil Turan: Ben hep Türk Hocalardan yanayım. Fatih Terim, Mustafa Denizli’ nin başarıları aşikar. Geçen sene Ersun Yanal’ ın başarısı ortada. Anadolu kulüplerimizdeki hocalarımız da başarıllılar.
”Türk Hocalar Desteklenmeli”

Adamspor: Aziz Yıldırım sizce takıma karışır mı?
Cemil Turan: Ben Aziz Yıldırım’ın takıma karıştığını asla düşünmüyorum. Günün 15-16 saatini Fenerbahçe’ ye veren birisidir, ama 30 yıllık dostum ve çok iyi tanıdığım Aziz Başkan’ ın takıma ve hocayı karışacağına ihtimal dahi vermiyorum.
”Aziz Yıldırım Takıma Karışmaz”

Adamspor: Beşiktaş ve Galatasaray’ ı Nasıl Buluyorsunuz?

Cemil Turan: İki takımda daha tam hazır değil. Galatasaray yeni hocasına alışma devresinde. Zamana ihtiyacı var.
”Beşiktaş İyi Yolda”
Beşiktaş’ın sahası olsa en iyi takım Beşiktaş. Ama sıkıntıları sahalarının olmayışı. Oğuzhan’da düşüş var. Sosa’da tam bir 10 numara değil.

Adamspor: Beşiktaş ‘a ayrı bir sempatiniz var. Bunun nedenleri nedir?

Cemil Turan: Evet Beşiktaş’ ın bende yeri başka. Geçmişte ve şimdi. Süleyman Abi ile de çok güzel dostluklarım vardı. Şuanda da Fikret Başkan iyi dostumdur. Bence iyi yoldalar.
”Beşiktaş’ın Yeri Bende Başka”

Hayatımda sadece bir kez Fenerbahçe-Beşiktaş maçında ıslıklandım bizim taraftarımız bana ‘’Cemil dışarı,Cemil dışarı’’ diye bağırırken Beşiktaş taraftarı ‘’Cemil,Cemil’’ diye bağırdı. Bu yüzden Beşiktaş’ın yeri bende başkadır.
Adamspor: Yasin Sülün yeğeniniz. Ve Beşiktaş’ta oynadı?
Cemil Turan: Evet Beşiktaş’ta oynadı. Ve o formayı terletti. Bir anımdan bahsedeyim. Sene 1998 Yasin ve Nihat’ la görüştük. Ama transfer görüşmesi olmadı, dertleştik. Çocuklar Beşiktaş’ta devam etmek istiyordu. Sonra Süleyman Abi beni aradı ‘’Senin yeğenin bizim oğlumuzdur..Evlatlarıma bu durumdan faydalanıp transfer teklifi yapmadığın için teşekkür ediyorum’’ Ve oyuncular Beşiktaş’ta kaldı. Zaten Süleyman Abi’ye sormadan asla transfer görüşmesi de yapmazdık.
”Yasin ve Nihat Fenerbahçe’ye Gidebilirdi”

Adamspor: Zamanınızda en beğendiğiniz oyuncular kimlerdi?
Cemil Turan: Tabi ki.Lefter Abi, Metin Oktay ve Can Bartu. Ama Lefter Abi bambaşkaydı. Türkiye’ye gelmiş en büyük oyuncuydu. Metin Abi de çok büyük golcüydü.

”Lefter Abi En İyisiydi”

Şuan Türkiye’de onun klasında oyuncu yok bu yüzden örnek veremem.

Adamspor: En unutamadığınız maçınız yada golünüz?
Cemil Turan: Bir Avrupa maçıydı.Roman takmı Preşti ile oynuyorduk. İlk maçı 5-1 kazanmışız. Orada dakika 2’de gol yedik. Takım streste panik halindeyiz. Orta sahadan topu aldım,onu geçtim bunu bunu geçtim, defansı yatırdım, kaleciyi yatırdım. Golü attım ama inanın topa zor dokundum. O golü unutamam. Dermanım kalmamıştı.

 

”Halit Kıvanç bu golümü hep anlatır”
Hatta Halit Abi bu golü şöyle anlatır.”Bu golü anlatırken ben gol diyemedim çünkü nefesim kesildi ” der.

Adamspor: Bu sene şampiyonluk adayınız kim?
Cemil Turan: Fenerbahçe’nin oturmuş bir kadrosu var . En şanslı Fenerbahçe..

Adamspor: 3 temmuz sürecini çok derin yaşadınız. Biz size o günleri tekrar hatırlatmak istemiyoruz.
Buna rağmen sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Cemil Turan: Söyleyeceklerim nettir. Şanlı Fenerbahçe futbol takımı Başkanı ve yöneticileri ve ben gibi sevdalı Fenerbahçe’li kardeşlerim ve dostlarım asla şike yapmamıştır. Camiamıza leke düşürecek her türlü unsurdan uzak ve tertemiz bir Şampiyonluk sezonudur 2010-2011 sezonu.

Adamspor: Bizler için çok büyük onurdu sizinle olmak. Bizi ekip olarak çok güzel ve unutamayacağımız şekilde ağırladınız. Adamspor ailesi olarak size çok teşekkür ediyoruz.

Cemil Turan: Sizler gibi genç kardeşlerimizin spor medyasında mücadele etmesi takdir edilecek bir durum. Sizlere ben teşekkür ediyorum ayağınıza sağlık tüm Adamspor ekibine bundan sonrası için başarılar diliyorum.

05.12.2015

ADAMSPOR