Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 83

Efsane 10 Numara Cemil Turan İle Röportaj

0

O her neslin taraflı tarafsız bir futbol fenomeni..O Fenerbahçe tarihinin altın harflerle yazılı ismi..O müthiş bir aile babası..O asla unutulmayacak nadide değerlerimizden..Ve O kısaca CEMİL TURAN…

Bu hafta Türk Futbolunun ve Fenerbahçe’nin efsane oyuncusu Cemil Turan’dan dünden bugüne harika bir röportaj yaptık.Cemil Turan dünden bugüne en güzel anılarını ve düşüncelerini bizimle paylaştı.

İşte Cemil Turan Röportajımız:

Adamspor: Cemil Bey Fenerbahçe’liliğiniz nereden geliyor?

Cemil Turan: Aileden Fenerbaçe’liyim. Çocukluktan beri bu renklere gönül verdim. Fenerbahçe’de oynamadığım zamanlarda bile Fenerbahçe maçlarına giderdim. Yenildiğimizde üzüntüden ağlardım.

Adamspor: Futbol yaşantınızdan biraz bahseder misiniz?

Cemil Turan: Aslında çok uzun bir hikaye bu. Sarıyer’ de oynarken Beşiktaş ve Galatasaray’dan teklif aldım. Bizim zamanımızda bizim bütün söz haklarımız başkanımız veya yöneticilerimizdeydi. Bizde büyüklerimizin lafı çiğnenmezdi.
‘’Beşiktaş yöneticileri beni almakta çok ısrarlıydı. Ama komitelerindeki görevliler beni beğenmedi.’’

Bir gece Taksim’in altındaki Beşiktaş’lı yöneticilerin yanına Gümuşsuyu’na gittik. Beşiktaş’a almak istediler. Ama Beşiktaş transfer komitesindeki büyüklerimiz benim futbolumu beğenmemişler.
Bir gün Kilyos’ ta plajda güneşleniyorum Gözümü bir açtım.. Metin Oktay karşımdaydı.Tanıştırdılar. Metin Abi ben 1 yıl sonra futbolu bırakıyorum, veliahtım seni görüyorum” dedi. Seni Galatasaray’a almak istiyorum dedi,1-2 gece Metin Abi ile kaldım. Ordan Çeşme’ye gittik.

”20 gün Metin Oktay ile Çeşme’de kaldık”

Sarıyer Başkanı Selahattin Abi’ye büyük saygım  vardı. O ”imza at” demeden hiç bir takıma atamazdım. Ve bu yüzden Metin Abi’ nin yanından kaçtım. Rahmetli Metin Abi bu yüzden bana da küsmüştü.

”Metin Abi Bana Küstü”
Metin Abi ile küs kaldık. O futbolu  bıraktıktan sonra barıştık ve dost olduk. Çok sevdiğim bir abimdi.

Sonra İstanbulspor’dan geldiler .Selahattin Abi ”Cemil’i artık alabilirsiniz” dedi. Selahattin Abi büyüğümüzdü ve biz  büyüğümüzün lafını çiğnemezdik. 1gün kaldım onlarla. Sabah notere gittik ve imzayı attık. Kısacası Galatasaray ,Beşiktaş derken İstanbulspor’a imzayı attım.

Adamspor: Fenerbahçe’ye nasıl geldiniz?

Cemil Turan: Orası biraz karışık..İstanbulspor ile mukavelem devam ediyor. Başkan Faruk Ilgaz ve Emin Cankurtaran beni çok istiyormuş, onur duydum havalara uçtum ve Fenerbahçe’ye geldim. Küçüklükten beri Fenerbahçe’liyim. Bu formayı onurla  taşıdım. Şampiyonluklar yaşadım ve 3 kez gol kralı oldum.

Adamspor: İsmail Kartal’ı nasıl buluyorsunuz?

Cemil Turan: Canı gönülden başarılı olmasını istiyorum. Umarım başarılı olacaktır.
”İsmail çok düzgün ve iyi bir çocuktur”
İsmail altyapılarda görev yaptı çok başarılı olmuştur. Sivasspor’u 1.lig’e taşımıştır. Çok düzgün bir çoçuk çok seviyorum kendisini. Yanında durmakta fayda var, ben yanındayım.

Adamspor: Sizce Türk Hocalar Mı? Yabancı Hocalar Mı?

Cemil Turan: Ben hep Türk Hocalardan yanayım. Fatih Terim, Mustafa Denizli’ nin başarıları aşikar. Geçen sene Ersun Yanal’ ın başarısı ortada. Anadolu kulüplerimizdeki hocalarımız da başarıllılar.
”Türk Hocalar Desteklenmeli”

Adamspor: Aziz Yıldırım sizce takıma karışır mı?
Cemil Turan: Ben Aziz Yıldırım’ın takıma karıştığını asla düşünmüyorum. Günün 15-16 saatini Fenerbahçe’ ye veren birisidir, ama 30 yıllık dostum ve çok iyi tanıdığım Aziz Başkan’ ın takıma ve hocayı karışacağına ihtimal dahi vermiyorum.
”Aziz Yıldırım Takıma Karışmaz”

Adamspor: Beşiktaş ve Galatasaray’ ı Nasıl Buluyorsunuz?

Cemil Turan: İki takımda daha tam hazır değil. Galatasaray yeni hocasına alışma devresinde. Zamana ihtiyacı var.
”Beşiktaş İyi Yolda”
Beşiktaş’ın sahası olsa en iyi takım Beşiktaş. Ama sıkıntıları sahalarının olmayışı. Oğuzhan’da düşüş var. Sosa’da tam bir 10 numara değil.

Adamspor: Beşiktaş ‘a ayrı bir sempatiniz var. Bunun nedenleri nedir?

Cemil Turan: Evet Beşiktaş’ ın bende yeri başka. Geçmişte ve şimdi. Süleyman Abi ile de çok güzel dostluklarım vardı. Şuanda da Fikret Başkan iyi dostumdur. Bence iyi yoldalar.
”Beşiktaş’ın Yeri Bende Başka”

Hayatımda sadece bir kez Fenerbahçe-Beşiktaş maçında ıslıklandım bizim taraftarımız bana ‘’Cemil dışarı,Cemil dışarı’’ diye bağırırken Beşiktaş taraftarı ‘’Cemil,Cemil’’ diye bağırdı. Bu yüzden Beşiktaş’ın yeri bende başkadır.
Adamspor: Yasin Sülün yeğeniniz. Ve Beşiktaş’ta oynadı?
Cemil Turan: Evet Beşiktaş’ta oynadı. Ve o formayı terletti. Bir anımdan bahsedeyim. Sene 1998 Yasin ve Nihat’ la görüştük. Ama transfer görüşmesi olmadı, dertleştik. Çocuklar Beşiktaş’ta devam etmek istiyordu. Sonra Süleyman Abi beni aradı ‘’Senin yeğenin bizim oğlumuzdur..Evlatlarıma bu durumdan faydalanıp transfer teklifi yapmadığın için teşekkür ediyorum’’ Ve oyuncular Beşiktaş’ta kaldı. Zaten Süleyman Abi’ye sormadan asla transfer görüşmesi de yapmazdık.
”Yasin ve Nihat Fenerbahçe’ye Gidebilirdi”

Adamspor: Zamanınızda en beğendiğiniz oyuncular kimlerdi?
Cemil Turan: Tabi ki.Lefter Abi, Metin Oktay ve Can Bartu. Ama Lefter Abi bambaşkaydı. Türkiye’ye gelmiş en büyük oyuncuydu. Metin Abi de çok büyük golcüydü.

”Lefter Abi En İyisiydi”

Şuan Türkiye’de onun klasında oyuncu yok bu yüzden örnek veremem.

Adamspor: En unutamadığınız maçınız yada golünüz?
Cemil Turan: Bir Avrupa maçıydı.Roman takmı Preşti ile oynuyorduk. İlk maçı 5-1 kazanmışız. Orada dakika 2’de gol yedik. Takım streste panik halindeyiz. Orta sahadan topu aldım,onu geçtim bunu bunu geçtim, defansı yatırdım, kaleciyi yatırdım. Golü attım ama inanın topa zor dokundum. O golü unutamam. Dermanım kalmamıştı.

 

”Halit Kıvanç bu golümü hep anlatır”
Hatta Halit Abi bu golü şöyle anlatır.”Bu golü anlatırken ben gol diyemedim çünkü nefesim kesildi ” der.

Adamspor: Bu sene şampiyonluk adayınız kim?
Cemil Turan: Fenerbahçe’nin oturmuş bir kadrosu var . En şanslı Fenerbahçe..

Adamspor: 3 temmuz sürecini çok derin yaşadınız. Biz size o günleri tekrar hatırlatmak istemiyoruz.
Buna rağmen sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Cemil Turan: Söyleyeceklerim nettir. Şanlı Fenerbahçe futbol takımı Başkanı ve yöneticileri ve ben gibi sevdalı Fenerbahçe’li kardeşlerim ve dostlarım asla şike yapmamıştır. Camiamıza leke düşürecek her türlü unsurdan uzak ve tertemiz bir Şampiyonluk sezonudur 2010-2011 sezonu.

Adamspor: Bizler için çok büyük onurdu sizinle olmak. Bizi ekip olarak çok güzel ve unutamayacağımız şekilde ağırladınız. Adamspor ailesi olarak size çok teşekkür ediyoruz.

Cemil Turan: Sizler gibi genç kardeşlerimizin spor medyasında mücadele etmesi takdir edilecek bir durum. Sizlere ben teşekkür ediyorum ayağınıza sağlık tüm Adamspor ekibine bundan sonrası için başarılar diliyorum.

05.12.2015

ADAMSPOR

Erdil Yaşaroğlu: Havai Fişekler İçimizdeki Çocuğa

Erdil Yaşaroğlu, hem Penguen’in 4 büyük kurucusundan biri hem de derginin arka kapağındaki ‘Komikaze’nin yaratıcısı.

Üstelik 12 dönüm arazinin üzerine dünyanın en büyük karikatürünü çizip, Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi ve karikatürü çizdikleri araziye 15.000 tane ağaç diktiler.

İşte dünya böyle bir yer, kimileri diker kimileri söker.

Neyse efendim,

Erdil Yaşaroğlu’nun karikatüre başlama hikayesi bile komik;

“Kuzenim Varol Yaşaroğlu’nu kıskanarak başladım, çünkü o karikatür çiziyordu ve ailede onu çok seviyorlardı. Bir şey çiziyor, birisine gösteriyor, gösterdiği kişi de gülüyor. Sonra onun bir karikatürünü çaldım, sabaha kadar aynısını çizdim, beni de sevin dedim, sevdiler”

O da içindeki çocuğu besleyip, büyütmeyenlerden.

Büyüyünce ne oluyor ki zaten. Büyümenin tek faydası, insanın boyu uzayınca içindeki çocuğa daha çok yer kalıyor. Ohh koşsun, oynasın.

Ama büyümeyi kabul edenlere de hak vermek lazım; su, elektrik, doğalgaz faturası okuyorlar, geri kalan vakitlerini de onları ödeyebilmek için harcıyorlar. Oysaki alt tarafı yaşayacağız, gülmek gerek.
Bazen mutsuz evlere bacalarından girip, “Herkese benden Penguen” deyip dergi dağıtmak geliyor içimden.
Gündemdeki gri olayları, Penguen’in renkli dünyasından okumak bana daha iyi geliyor.
John Lennon da demiş ki “Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır”
John Lennon’a öpücükler…

İçimdeki çocuk gri dünyadan, büyüklerin hesaplarından çok sıkılınca,Penguen’le ve sütlü bisküviyle besliyorum, hemen gülümsüyor.

Acaba Hitler, Salazar, Stalin (bu liste uzar…), her akşam karikatür okusalardı dünya daha yeşillikli bir yer olur muydu?

Bilmiyorum, ama Hitler doğum günü partisi yapsa ben gitmezdim mesela.

Hitler, Salazar, Stalin… Çocukluklarında karikatür okusalardı dünya başka bir yer olur muydu?

Karikatür okuyan çok kötü adam vardır, bence pek bir şey değişmezdi.

“SAÇMALAYARAK ÖĞRENİYORSUN”  

Mizah dünyada neleri değiştiriyor?

Mizah bir iletişim yoluysa, karikatür de onların dillerinden biri. Karikatür olmasaydı, mizah yine bir şekilde yapılırdı. Mizah olmazsa çok büyük sorun var, iletişimde olmuyoruz demektir. Mizah, iletişim metodlarının en eğlencelisi, en az acıtanı, en ortamı yumuşatanı, en evrensel olanı ve sert şeyleri en rahat söyleme şekli. Bütün iletişimimizde bunu yapabilsek, ne kavga ne cinayet ne de savaş olur. Çocukluktan beri dünyaya bu dille bakıyor olmak -üretmek gerekmiyor, okuyucusu olmak da- dünyaya daha eleştirel, daha sorgulayan, daha farkında bakmana neden oluyor. Çünkü yaptığımız şeyin konusu her şey. Genel kültürü de geliştiriyor, ben çok şey öğrendim karikatürlerden. Mizah ve karikatür saçmalamayı öğreten bir şey, çünkü saçmalayarak öğreniyorsun.

“OKULA 1. GİRDİM, SONUNCU ÇIKTIM”

Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü mezunusunuz, karikatüre geçiş süreci nasıl oldu?

Okula 1. girdim, sonuncu çıktım. 13 sene sonra en son ben çıktım bölümden.Karikatürle anlatamadığım şeyleri heykelle anlatıyorum. Heykel mezunu olmama rağmen hobi oldu benim için. Karikatür de benim için bir hobi aslında, ama para kazanmak için başka bir şey yapmama gerek kalmıyor.

Karikatür çizme süreci nasıl oluyor, kafadaki fabrika nasıl işliyor?

Önce konunu buluyorsun. Araba alarmı ya da penguen her neyse… Sonra bunun üzerinden ilintili ya da ilintisiz her şeyi çeşitlemeye başlıyorsun, ama dört boyutlu düşünmen gerekiyor. Pengueni sadece kutuplarda düşünmemen gerekiyor. Astranot kıyafeti giydir uzaya yolla, ilk çağlara gönder yanına bir dinazor çiz, geleceğe gönder, Aborjinler’le oturan penguen çiz ya da bedevi kıyafeti giydir çöle koy gibi gibi saçmalayarak komik anı bulmaya çalışıyorsun. Komik gibi bir şey ortaya çıktığında ise üzerine düşüp mizahını oluşturmaya başlıyorsun.

“DERDİ OLAN BİR ADAMIM”

Karikatürün sizdeki anlamı nedir? Bu işi yapmasaydınız, ne yapardınız?

Derdi olan bir adamım. 27 yıldır karikatür çiziyorum, 35 yıldır karikatür okuyorum.  Dünyaya bakıyorsun, düşünüyorsun, yorumluyorsun, analiz ediyorsun ve bir şey söyleme ihtiyacı hissediyorsun. Bunları yansıtmanın en iyi yolunu karikatürde buldum. Bunu yapamasaydım resim çizerdim, heykel yapardım, oyun yazardım veya hikaye anlatırdım. O da olmazsa mekanik olmak isterdim. Saat tamircisi olmak isterdim. Kendi dünyamda bir şeyler üretirdim yine.

Karikatür’ün sizde değiştirdiği bir şeyler var mı?

Kimsenin gülmediği şeylere gülebiliyorsun, farklı bakıyorsun hayata. Çoğu insanın fark edemediği şeyleri fark edebiliyorsun.

“Asla karikatürünü çizmem” dediğiniz bir şey var mı?

Karikatürde insanların özeline ve özrüne girmem. Yanlış anlaşılmaktan korkarım, bir de hakaret sınırını geçmemeye dikkat ederim, onun dışında her şeyi çizerim.

Çizgilerin arkasındaki adam dünyaya nasıl bakıyor?

Poposundan bakıyor.

MOTORSİKLETLE DÜNYAYI GEZMEK…

Erdil Yaşaroğlu karikatür çizmek dışında neler yapar?

Resim ve heykel yapıyorum, ama en sevdiğim şey de dünyayı gezmek. 3-4 kişilik arkadaş grubumla beraber motor seyahatleri yapıyorum. En son mayıs ayında Namibya’daki Kalahari Çölü’ndeydim. Ondan önce Şili, Arjantin, Patagonya’ya gittik ve oradan da pırpır uçağa binip, Jules Verne’in kitabındaki dünyanın ucundaki feneri görmeye gittik.

“TÜRKİYE’NİN İÇİNE EDİYORUZ”

En çok nereyi sevdiniz, kendinizi ait hissettiğiniz bir yer oldu mu?

Gezdiğim yerler arasında en yaşanacak yerlerden biri Cape Town. Ucuz, doğası çok güzel, eğlenceli, modern, sanat dolu, iklimi çok güzel ve 5 dakika sonra ormandasın, 10 dakika sonra safariye gidebilirsin, 15 dakika sonra beyaz köpekbalığı dalışı yapıyorsun.

Peki, Türkiye…

Türkiye insanlar olmasaydı, daha güzel bir yer olurdu. Ülkenin içine ediyoruz resmen. Fotoğraf çekmeyi de çok seviyorum, ama Türkiye’de güzel bir alan görüyorsun, fotoğrafını çekeyim diyorsun, kadraja ya çirkin bir bina giriyor ya da kötü bir elektrik direği. Maalesef çok fenayız. Ben Karadenizli’yim, bizim insanımız da sıvasız bina yapmayı çok seviyor. Çok güzel ahşap evlerimiz var, ama onları yıkıp, bina yapacaklar. Güzelim ormanın içinde beş katlı, sıvasız, çirkin bir bina düşünün.

Penguen nasıl kuruldu?

Metin Üstündağ, Bahadır Baruter, Selçuk Erdem ve ben yeni bir mizah dergisi yapmak istedik. Okuduk, çalıştık ve yaptık.

“TELEVİZYON, İNTERNET VE RADYO RAKİBİMİZ OLDU”

Bugün gelinen noktadan memnun musunuz?

Çok güzel bir dergi yaptık, hala çok eğleniyoruz, ama yazılı basın piyasası daralıyor ve okuyucular çok azaldı. Televizyon, internet ve radyo rakibimiz oldu. 24 saatin, 8 saati işte, 8 saati uykuda geçiyor zaten. Kalan 8 saatte de sevgilimle görüşeyim, televizyon izleyeyim, internete gireyim derken dergi almayı unutuyorlar. Yine de dergi piyasasına bakarsak satışlarımız gayet iyi gidiyor.

Dergide beyin fırtınası oluyor mu, yoksa herkes kendi kabuğunda mı?

Oluyor, ortaya çıkıp herkes saçmalıyor. Biz de “Asla kendini durdurma, en saçma şeyleri bile söyle” diye bir şey vardır. Saçmalayarak iyi fikirlere ulaşırsın. Kapakları birlikte buluruz.

“1500 TANE AĞAÇ DİKTİK”

Dünyanın en büyük karikatürünü yapıp, Guinness Rekorlar Kitabı’na girdiniz.

O bir reklam fikriydi. Üzerine kalemle çizim yapılabilen, büyük bir telefon için “Kocaman bir telefon var ve sen de dünyanın en büyük karikatürünü çizer misin?” dediler. Ben de “Yapalım, ama bunun da bir faydası olsun, İstanbul’da yapmayalım” dedim. Eğer Guinness’e girecekse, dünyada haberi yapılacak bir şeyden bahsediyoruz, İstanbul zaten tanınan bir şehir olduğu için başka bir yerde yapalım dedik. Kırklareli’nde Pınarhisar Belediyesi’nde yaptık. Kaymakamlık bize hemen boş bir yer ayarladı. Oranın çok güzel kaplıcaları var, ama bilinmiyor. Yurtdışında böyle bir şey yapıldığı zaman adamlar kilometrelerce yol gidip görmek istiyorlar. Yapıldığı yöreye faydası oluyor. Hem de 15.000 tane ağaç diktik etrafına. Karikatürün etrafı ağaçlarla boyandı. Onlarca ülkede haber oldu, bu da çok güzel bir şey. Torunlarıma anlatacak bir hikayem oldu.

“HAYVANLARDA DAHA ÇOK MALZEME VAR”

Daha çok hayvan karikatürleri çiziyorsunuz, insanlardan daha keyifli oldukları için mi?

Hayvanları çizmek eğlenceli, sevimliler. İnsanlar da eğlenceli, ama hayvanlarda daha çok malzeme var. Aslında hayvanlar üzerinden yine insanların düştüğü durumları anlatıyorum.

Evcil hayvanınız var mı?

Kedim var, Boncuk.

“BANA DERSLERDEN ÇOK TENEFFÜSLER BİR ŞEYLER ÖĞRETTİ”

Yaratıcılığa hiçbir desteği olmayan bir eğitim sistemine sahibiz. Siz de 20 sene bu sistemde eğitim gördünüz, sizce ne olmalı, neler değişmeli?

Bana derslerden çok teneffüsler bir şeyler öğretti. Keşke derslerde de başka şeyler öğrenebilseydim. Ben hiçbir ders önemsiz demiyorum, ama internette nasıl arama yapılır, kendini nasıl sapıklardan korursun, elektrikler kesildiğinde, deprem olduğunda ne yapacaksın onu da öğretsinler veya delice düşünmeyi, saçmalamayı, fikir bulmayı da öğretsinler. Bunlar hayatta olan şeyler. Sadece doktor, mühendis, iktisatçı olmayacak ki dünyada. Bir sürü atanamayan öğretmenler var, bu kötü planlamanın bir sonucu. Süper Penguen diye çocuklar için bir mizah dergisi çıkardık. Madem Türk eğitim sistemi öğretmiyor, biz öğretelim dedik. Dolu dolu mizah var, ama öğretici bilgiler de var. Madem reklama girdim, şunu da söyleyeyim. Bir de “Sınırlar” adında Komikaze’nin kitaplarımın 18.si çıktı.

“SERBEST BİR BİREY OLARAK YETİŞTİM”

Sizin çocukluğunuz nasıl geçti?

Özgürdü. Gece 12’lere 1’lere kadar sokaktaydım, doya doya yaşadım, çocuk gibi yaşadım. Yaramazlık da yaptım, eğlendim de… Annem babamın da bunda çok etkisi var, serbest bir birey olarak yetiştirdiler beni. Çocukluğumu çocuk gibi yaşayabildim.

“HEPİMİZ ÇOCUK GİBİ DAVRANABİLSEK…”

Bu ülkenin çocuklarına ne söylemek istersiniz?

O kadar çok söyleyeceğim şey var ki, nutuk yazabilirim. Özet olarak, doya doya çocukluklarını yaşasınlar; çünkü çocuklukta yaşanılanlar çok şey öğretiyor. Hayatta öğretilen şeyler seni sınırlıyor ve bir kutu içine alıyor. Hepimiz çocuk gibi davranabilsek Türkiye’de süper güç olurduk.

Yetişkinlere?

Çocukları rahat bırakın!

Devlet adamlarına?

Bizi rahat bırakın ve karikatür okuyun.

Funda Duru 08.01.2015

HABERTÜRK

Erdil Yaşaroğlu: Havai Fişekler İçimizdeki Çocuğa

Erdil Yaşaroğlu, hem Penguen’in 4 büyük kurucusundan biri hem de derginin arka kapağındaki ‘Komikaze’nin yaratıcısı.

Üstelik 12 dönüm arazinin üzerine dünyanın en büyük karikatürünü çizip, Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi ve karikatürü çizdikleri araziye 15.000 tane ağaç diktiler.

İşte dünya böyle bir yer, kimileri diker kimileri söker.

Neyse efendim,

Erdil Yaşaroğlu’nun karikatüre başlama hikayesi bile komik;

“Kuzenim Varol Yaşaroğlu’nu kıskanarak başladım, çünkü o karikatür çiziyordu ve ailede onu çok seviyorlardı. Bir şey çiziyor, birisine gösteriyor, gösterdiği kişi de gülüyor. Sonra onun bir karikatürünü çaldım, sabaha kadar aynısını çizdim, beni de sevin dedim, sevdiler”

O da içindeki çocuğu besleyip, büyütmeyenlerden.

Büyüyünce ne oluyor ki zaten. Büyümenin tek faydası, insanın boyu uzayınca içindeki çocuğa daha çok yer kalıyor. Ohh koşsun, oynasın.

Ama büyümeyi kabul edenlere de hak vermek lazım; su, elektrik, doğalgaz faturası okuyorlar, geri kalan vakitlerini de onları ödeyebilmek için harcıyorlar. Oysaki alt tarafı yaşayacağız, gülmek gerek.
Bazen mutsuz evlere bacalarından girip, “Herkese benden Penguen” deyip dergi dağıtmak geliyor içimden.
Gündemdeki gri olayları, Penguen’in renkli dünyasından okumak bana daha iyi geliyor.
John Lennon da demiş ki “Nasıl baş edeceklerini bilmedikleri tek şey, şiddet dışı eylemler ve mizahtır”
John Lennon’a öpücükler…

İçimdeki çocuk gri dünyadan, büyüklerin hesaplarından çok sıkılınca,Penguen’le ve sütlü bisküviyle besliyorum, hemen gülümsüyor.

Acaba Hitler, Salazar, Stalin (bu liste uzar…), her akşam karikatür okusalardı dünya daha yeşillikli bir yer olur muydu?

Bilmiyorum, ama Hitler doğum günü partisi yapsa ben gitmezdim mesela.

Hitler, Salazar, Stalin… Çocukluklarında karikatür okusalardı dünya başka bir yer olur muydu?

Karikatür okuyan çok kötü adam vardır, bence pek bir şey değişmezdi.

“SAÇMALAYARAK ÖĞRENİYORSUN”  

Mizah dünyada neleri değiştiriyor?

Mizah bir iletişim yoluysa, karikatür de onların dillerinden biri. Karikatür olmasaydı, mizah yine bir şekilde yapılırdı. Mizah olmazsa çok büyük sorun var, iletişimde olmuyoruz demektir. Mizah, iletişim metodlarının en eğlencelisi, en az acıtanı, en ortamı yumuşatanı, en evrensel olanı ve sert şeyleri en rahat söyleme şekli. Bütün iletişimimizde bunu yapabilsek, ne kavga ne cinayet ne de savaş olur. Çocukluktan beri dünyaya bu dille bakıyor olmak -üretmek gerekmiyor, okuyucusu olmak da- dünyaya daha eleştirel, daha sorgulayan, daha farkında bakmana neden oluyor. Çünkü yaptığımız şeyin konusu her şey. Genel kültürü de geliştiriyor, ben çok şey öğrendim karikatürlerden. Mizah ve karikatür saçmalamayı öğreten bir şey, çünkü saçmalayarak öğreniyorsun.

“OKULA 1. GİRDİM, SONUNCU ÇIKTIM”

Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü mezunusunuz, karikatüre geçiş süreci nasıl oldu?

Okula 1. girdim, sonuncu çıktım. 13 sene sonra en son ben çıktım bölümden.Karikatürle anlatamadığım şeyleri heykelle anlatıyorum. Heykel mezunu olmama rağmen hobi oldu benim için. Karikatür de benim için bir hobi aslında, ama para kazanmak için başka bir şey yapmama gerek kalmıyor.

Karikatür çizme süreci nasıl oluyor, kafadaki fabrika nasıl işliyor?

Önce konunu buluyorsun. Araba alarmı ya da penguen her neyse… Sonra bunun üzerinden ilintili ya da ilintisiz her şeyi çeşitlemeye başlıyorsun, ama dört boyutlu düşünmen gerekiyor. Pengueni sadece kutuplarda düşünmemen gerekiyor. Astranot kıyafeti giydir uzaya yolla, ilk çağlara gönder yanına bir dinazor çiz, geleceğe gönder, Aborjinler’le oturan penguen çiz ya da bedevi kıyafeti giydir çöle koy gibi gibi saçmalayarak komik anı bulmaya çalışıyorsun. Komik gibi bir şey ortaya çıktığında ise üzerine düşüp mizahını oluşturmaya başlıyorsun.

“DERDİ OLAN BİR ADAMIM”

Karikatürün sizdeki anlamı nedir? Bu işi yapmasaydınız, ne yapardınız?

Derdi olan bir adamım. 27 yıldır karikatür çiziyorum, 35 yıldır karikatür okuyorum.  Dünyaya bakıyorsun, düşünüyorsun, yorumluyorsun, analiz ediyorsun ve bir şey söyleme ihtiyacı hissediyorsun. Bunları yansıtmanın en iyi yolunu karikatürde buldum. Bunu yapamasaydım resim çizerdim, heykel yapardım, oyun yazardım veya hikaye anlatırdım. O da olmazsa mekanik olmak isterdim. Saat tamircisi olmak isterdim. Kendi dünyamda bir şeyler üretirdim yine.

Karikatür’ün sizde değiştirdiği bir şeyler var mı?

Kimsenin gülmediği şeylere gülebiliyorsun, farklı bakıyorsun hayata. Çoğu insanın fark edemediği şeyleri fark edebiliyorsun.

“Asla karikatürünü çizmem” dediğiniz bir şey var mı?

Karikatürde insanların özeline ve özrüne girmem. Yanlış anlaşılmaktan korkarım, bir de hakaret sınırını geçmemeye dikkat ederim, onun dışında her şeyi çizerim.

Çizgilerin arkasındaki adam dünyaya nasıl bakıyor?

Poposundan bakıyor.

MOTORSİKLETLE DÜNYAYI GEZMEK…

Erdil Yaşaroğlu karikatür çizmek dışında neler yapar?

Resim ve heykel yapıyorum, ama en sevdiğim şey de dünyayı gezmek. 3-4 kişilik arkadaş grubumla beraber motor seyahatleri yapıyorum. En son mayıs ayında Namibya’daki Kalahari Çölü’ndeydim. Ondan önce Şili, Arjantin, Patagonya’ya gittik ve oradan da pırpır uçağa binip, Jules Verne’in kitabındaki dünyanın ucundaki feneri görmeye gittik.

“TÜRKİYE’NİN İÇİNE EDİYORUZ”

En çok nereyi sevdiniz, kendinizi ait hissettiğiniz bir yer oldu mu?

Gezdiğim yerler arasında en yaşanacak yerlerden biri Cape Town. Ucuz, doğası çok güzel, eğlenceli, modern, sanat dolu, iklimi çok güzel ve 5 dakika sonra ormandasın, 10 dakika sonra safariye gidebilirsin, 15 dakika sonra beyaz köpekbalığı dalışı yapıyorsun.

Peki, Türkiye…

Türkiye insanlar olmasaydı, daha güzel bir yer olurdu. Ülkenin içine ediyoruz resmen. Fotoğraf çekmeyi de çok seviyorum, ama Türkiye’de güzel bir alan görüyorsun, fotoğrafını çekeyim diyorsun, kadraja ya çirkin bir bina giriyor ya da kötü bir elektrik direği. Maalesef çok fenayız. Ben Karadenizli’yim, bizim insanımız da sıvasız bina yapmayı çok seviyor. Çok güzel ahşap evlerimiz var, ama onları yıkıp, bina yapacaklar. Güzelim ormanın içinde beş katlı, sıvasız, çirkin bir bina düşünün.

Penguen nasıl kuruldu?

Metin Üstündağ, Bahadır Baruter, Selçuk Erdem ve ben yeni bir mizah dergisi yapmak istedik. Okuduk, çalıştık ve yaptık.

“TELEVİZYON, İNTERNET VE RADYO RAKİBİMİZ OLDU”

Bugün gelinen noktadan memnun musunuz?

Çok güzel bir dergi yaptık, hala çok eğleniyoruz, ama yazılı basın piyasası daralıyor ve okuyucular çok azaldı. Televizyon, internet ve radyo rakibimiz oldu. 24 saatin, 8 saati işte, 8 saati uykuda geçiyor zaten. Kalan 8 saatte de sevgilimle görüşeyim, televizyon izleyeyim, internete gireyim derken dergi almayı unutuyorlar. Yine de dergi piyasasına bakarsak satışlarımız gayet iyi gidiyor.

Dergide beyin fırtınası oluyor mu, yoksa herkes kendi kabuğunda mı?

Oluyor, ortaya çıkıp herkes saçmalıyor. Biz de “Asla kendini durdurma, en saçma şeyleri bile söyle” diye bir şey vardır. Saçmalayarak iyi fikirlere ulaşırsın. Kapakları birlikte buluruz.

“1500 TANE AĞAÇ DİKTİK”

Dünyanın en büyük karikatürünü yapıp, Guinness Rekorlar Kitabı’na girdiniz.

O bir reklam fikriydi. Üzerine kalemle çizim yapılabilen, büyük bir telefon için “Kocaman bir telefon var ve sen de dünyanın en büyük karikatürünü çizer misin?” dediler. Ben de “Yapalım, ama bunun da bir faydası olsun, İstanbul’da yapmayalım” dedim. Eğer Guinness’e girecekse, dünyada haberi yapılacak bir şeyden bahsediyoruz, İstanbul zaten tanınan bir şehir olduğu için başka bir yerde yapalım dedik. Kırklareli’nde Pınarhisar Belediyesi’nde yaptık. Kaymakamlık bize hemen boş bir yer ayarladı. Oranın çok güzel kaplıcaları var, ama bilinmiyor. Yurtdışında böyle bir şey yapıldığı zaman adamlar kilometrelerce yol gidip görmek istiyorlar. Yapıldığı yöreye faydası oluyor. Hem de 15.000 tane ağaç diktik etrafına. Karikatürün etrafı ağaçlarla boyandı. Onlarca ülkede haber oldu, bu da çok güzel bir şey. Torunlarıma anlatacak bir hikayem oldu.

“HAYVANLARDA DAHA ÇOK MALZEME VAR”

Daha çok hayvan karikatürleri çiziyorsunuz, insanlardan daha keyifli oldukları için mi?

Hayvanları çizmek eğlenceli, sevimliler. İnsanlar da eğlenceli, ama hayvanlarda daha çok malzeme var. Aslında hayvanlar üzerinden yine insanların düştüğü durumları anlatıyorum.

Evcil hayvanınız var mı?

Kedim var, Boncuk.

“BANA DERSLERDEN ÇOK TENEFFÜSLER BİR ŞEYLER ÖĞRETTİ”

Yaratıcılığa hiçbir desteği olmayan bir eğitim sistemine sahibiz. Siz de 20 sene bu sistemde eğitim gördünüz, sizce ne olmalı, neler değişmeli?

Bana derslerden çok teneffüsler bir şeyler öğretti. Keşke derslerde de başka şeyler öğrenebilseydim. Ben hiçbir ders önemsiz demiyorum, ama internette nasıl arama yapılır, kendini nasıl sapıklardan korursun, elektrikler kesildiğinde, deprem olduğunda ne yapacaksın onu da öğretsinler veya delice düşünmeyi, saçmalamayı, fikir bulmayı da öğretsinler. Bunlar hayatta olan şeyler. Sadece doktor, mühendis, iktisatçı olmayacak ki dünyada. Bir sürü atanamayan öğretmenler var, bu kötü planlamanın bir sonucu. Süper Penguen diye çocuklar için bir mizah dergisi çıkardık. Madem Türk eğitim sistemi öğretmiyor, biz öğretelim dedik. Dolu dolu mizah var, ama öğretici bilgiler de var. Madem reklama girdim, şunu da söyleyeyim. Bir de “Sınırlar” adında Komikaze’nin kitaplarımın 18.si çıktı.

“SERBEST BİR BİREY OLARAK YETİŞTİM”

Sizin çocukluğunuz nasıl geçti?

Özgürdü. Gece 12’lere 1’lere kadar sokaktaydım, doya doya yaşadım, çocuk gibi yaşadım. Yaramazlık da yaptım, eğlendim de… Annem babamın da bunda çok etkisi var, serbest bir birey olarak yetiştirdiler beni. Çocukluğumu çocuk gibi yaşayabildim.

“HEPİMİZ ÇOCUK GİBİ DAVRANABİLSEK…”

Bu ülkenin çocuklarına ne söylemek istersiniz?

O kadar çok söyleyeceğim şey var ki, nutuk yazabilirim. Özet olarak, doya doya çocukluklarını yaşasınlar; çünkü çocuklukta yaşanılanlar çok şey öğretiyor. Hayatta öğretilen şeyler seni sınırlıyor ve bir kutu içine alıyor. Hepimiz çocuk gibi davranabilsek Türkiye’de süper güç olurduk.

Yetişkinlere?

Çocukları rahat bırakın!

Devlet adamlarına?

Bizi rahat bırakın ve karikatür okuyun.

Funda Duru 08.01.2015

HABERTÜRK

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım: “Temsilci Üye Başkan Olabilir”

0
Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe Spor Kulübü’nün resmi yayın organı Fenerbahçe Dergisi’nin 144 no’lu Şubat 2015 sayısına verdiği röportajın tamamı :1998 yılında seçildiği Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı’nda 17. yılını ifa ediyor, Başkanımız Aziz Yıldırım… 

Gerek yurtta, gerekse cihanda nice şampiyonluklar, kupalar, Olimpiyat madalyaları kazanıldı Sayın Başkanın yönetiminde… Rüyalar da gerçekleşti, ayak basmaya çekindiğimiz statlar, 5 yıldızlı otel zarafetinde hizmete sunuldu.

Topuk Yaylası inşa edildi.

Tesisler, havuzlar, teneke barakalardan dönüştürüldü.

Badireler, ihanetler, kumpaslar hiçbiri ama hiçbiri Fenerbahçe’sini söküp alamadı kalbinden… 

“Dar ağacında olsak bile, son sözümüz Fenerbahçe” cümlesini kurandı Aziz Yıldırım… Özgürlüğü elinden alındığında sarf ettiği sözler daha yeni yeni kafalara dank etmekte…  

“Ne şikesi, memleket elden gidiyor”u hangimiz unutabiliriz ki?

“Günün adamı olmaya çalışma, hakikatin adamı olmaya çalış. Çünkü gün değişir, hakikat değişmez.” demiş Hazreti Mevlana… 

Başkanımızın, dillendirdiği o hakikatler şimdi ortaya çıkmıyor mu teker teker?

Sayın Başkanımız yine doğruları söyledi, yine gerçekleri dile getirdi röportajımızda… 

Kapısını çaldığımızda, 200’e yakın güvercinleri ile karşıladı bizi Başkanımız…

Her defasında Fenerbahçe’ye saldıran, zarar vermek için bin bir takla atanlara haddini bildiren Başkanımız Aziz Yıldırım, sandalyesine oturmuş, özgürlük simgesi sayılan güvercinlerinin taklalarını izliyor ve bizlere izlettiriyordu.

Bahar havasını andıran güneşli bir Pazar günüydü…

Birden daha bir ışıl ışıl oldu ortam, YAZ geldi, Dünya tatlısı YAZ, Başkanımızın kızı, güvercinlerle beraber uçacak gibiydi. Heyecanla koştu babasına…

Bu devasa camiayı yönetmek için ne gecesi vardı ne de gündüzü babasının. 

Şimdilerde ise dünyanın en büyük projesi olan “HEDEF 1 MİLYON ÜYE” etkinlikleri için, yurdun dört bir yanına giden Başkanımızı özlüyordu YAZ… 

Yapacak bir şeyi yok, Fenerbahçe’ye hayatını adamış bir babaydı Aziz Yıldırım…

Darağacında olsa bile son sözüydü Fenerbahçe, değil başkanlık, “Kapısında bekçilik bile yaparım” dediği bir sevdaydı…

Ve… Başkanlığı döneminde yayın hayatına başlayan Fenerbahçe Dergisi bu sayısı ile 13. yaşını kutluyordu. 13. yılın da gururuyla uzun bir röportaj gerçekleştirdik Başkanımızla.

Fenerbahçemiz ve Türk sporu ile ilgili çarpıcı açıklamaları, çok değerli uyarıları oldu Sayın Başkanın…

– 1998 yılında geldiğiniz Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlık görevinin üstünden 17 yıl geçti. Neleri hedeflemiştiniz, hangileri gerçekleşti?

Öncelikle 17 yıldır beni başkanlık koltuğuna layık gören ve bu kutsal koltukta oturtan Genel Kurul üyelerimize, taraftarlarımıza teşekkür ediyorum. Yapmak istediklerimizin çoğunu gerçekleştirdik. Elbette yapamadıklarımız da olmuştur. Süreç içerisinde sadece bizden kaynaklanan değil, bizim dışımızdaki engellemelerden, müdahalelerden, kumpaslardan dolayı yapamadıklarımız, ertelemek zorunda kaldığımız projelerimiz oldu. Muhakkak ki ‘Her şeyi dört dörtlük yaptık’ diyemeyiz ancak öyle zannediyorum ki, Fenerbahçe’nin Türkiye’de 9 branşta mücadele eden bir spor kulübü olduğunu da unutmamak gerekir.Türk sporunda Fenerbahçe liderdir. Bunu üstüne basa basa söylüyorum. Biz o liderliği, mücadele verdiğimiz 9 branşta gerek yurt içi, gerekse uluslararası müsabakalarda elde ettiğimiz kupalarla, özellikle olimpiyatlarda Fenerbahçeli sporcuların boynuna takılan madalyalarla kazandığımıza inanıyorum.

Fenerbahçe’nin haklarını savunuyorum

– Sayın Başkan, ekonomik ve mali durumumuz ile ilgili neler söylemek istersiniz, Fenerbahçe’yi yarınlarında neler bekliyor?

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Biz ekonomik ve mali yapılanmada Fenerbahçe’yi başarılı bir kulüp haline getirdik. Örneğin; “Hedef 1 Milyon Üye” Projemiz, ileriye daha rahat ve daha emin bakmamızı sağlayacak bir projedir. Kurumsal yapı sağlamlığı yaratacak bu projemiz gayet de iyi gidiyor…

Biz Fenerbahçe Spor Kulübü olarak bir bütçe yapıyoruz. Bu bütçenin artıları, eksileri, gelirleri ve giderleri var. Bu gelir-gider tablosunu eşit duruma getirme mecburiyetimiz var. Eğer eşit duruma getiremezseniz, o zaman bu aradaki farkı bir yerden kapatmanız lazım.

Yıllar önce, bütçeler küçük olduğu için yönetime gelen arkadaşlar, başkanlar oturup belirli bir kısmını kapatabiliyorlardı ancak geldiğimiz bu noktada, artık şahıs ve kişilerin bu aradaki gelir-gider farkının bir kısmını kendilerinin kapatması imkansız. Zira bugünkü bütçeler o günkü bütçelerin 15 katına ulaşmış durumda. Yani bugün 100 bin dolar, 500 bin dolar, 1 milyon dolar vermekle, 10 veya 15 kişi para verse dahi aradaki farkları kapatamazsınız. O zaman nedir tablo? Tablo; gelir-giderle ilgili bütün haklarınızı kullanmaktır.

Türkiye’de ilk yayın ihalesi olduğu günlerde, o zamanki başkan, Fenerbahçe’nin menfaatleriyle örtüşmediği için Fenerbahçe’nin yayın hakları konusunda bir mücadele verdi. Bu mücadele sonunda Fenerbahçe bazı yeni haklar kazandı ve benim başkan olmam ile beraber haklarımızı daha da ileri bir noktaya götürüp aldık. Fakat son 4 yılda bazı kulüpler devamlı olarak “Efendim biz hak ettiğimizi alamıyoruz, az alıyoruz. Biz olmasak siz alamazsınız.” şeklinde şikayetlerde bulundular. Buna karşılık biz de “Asıl biz olmazsak, siz alamazsınız. Biz Vefa’yla oynarız, Beykoz’la oynarız, yine alırız ama siz aranızda oynarsanız gelirleriniz çok önemli miktarlarda kayba uğrar.” dedik. Öncelikle bunu anlatmaya çalıştık biz… Bir kere bu gerçeği kabul edecekler. Ben Fenerbahçe’nin haklarını savunuyorum. Bakın şimdilerde bazı kulüp başkanlarının havuz bozulacak diye yaşadıkları hezeyan da bu yüzden. Nasılsa taraftarın yok, marka değerin yok ve en önemlisi bunları değiştirecek vizyonun ve kurumsal yapın yok, Avrupa’da Türkiye’yi temsil etmek gibi bir derdin de yok. Gelsin havuzdan paralar… İşte bir bardak suda fırtına koparmalarının nedeni de bu… Diğer büyük kulüplere gelince, benim onlar hakkında değerlendirme yapmam doğru olmaz. Kendi haklarını kendileri savunsunlar, onlar için bir şey söylemek istemem.

Sonuçta; Anadolu kulüplerinin bu baskıları ile % 55’e % 45 olan oran, bugün Fenerbahçe’nin aleyhine bozulmuştur. Biz o zaman % 50’nin % 26,5’ini alırken, bugün doların yükselmesinden, yani kur farklılıklarından TL’nin değer kaybetmesinden dolayı, oran % 11’lere geriledi. Şu an % 11 gibi gözüken aldığımız oran yarın yine aynı nedenlerle %9’lara, % 8’lere düşecek pozisyona geliyor. Yani 400 milyon dolarlık bir yayın bütçesinde, siz 37 milyon olarak % 7 veya 8’lere düşmüş oluyorsunuz.

Türkiye’nin en pahalı ve zengin kulübü TFF’dir

Ayrıca yine ilk yayın ihalesi şartnamesinde dendi ki; “Bedelin, % 50’si dolar, diğer % 50’si TL olacak.” İhale sonrasında ise bize “5 yılın sonunda % 20 ya da % 25 artış sağlanacak” diye açıklandı. Bu konuda da şu ana kadar hiçbir şekilde malumat verilmedi. Bu artırım yapıldı mı, yapılmadı mı? Bunun yanında Federasyon benim şimdilik % 11 aldığım yerde % 10 + 2 pay alıyor. Federasyon % 10 + 2 pay alamaz. Federasyon niye % 12 alıyor? Alınan para nereye harcanıyor, kime ne yardımı yapıyor, Türk sporu için ne yapılıyor? Kimse bilmiyor. Bir de herkes demiyor mu; “Kulüpler parayı harcıyor” diye… Federasyon alıyor esas parayı. Benden çok o alıyor. Buradan söylüyorum: Türkiye’nin en pahalı ve zengin kulübü TFF’dir. Üstelik TFF’nin amacı 18 tane büyük kulüp yaratmak değildir, olamazdır da… Dünya’daki örneklerine baktığınızda; en önemli liglerde kaç tane büyük takımın olduğunu görürsünüz… Burada amaç çok sayıda takımın şampiyonluğa oynamasını sağlayıp dekoder satışını arttırmak mı, yoksa Türkiye’yi Avrupa’da, Dünya’da, milli takımlarda sivil toplum organizasyonlarında temsil eden kulüplerin gelirlerini arttırmak mı? Bakın TFF’nin bu stratejisinin ne kadar başarılı olduğu ortada… Milli Takım’ın durumuna, altyapılardan gelen oyuncu yetersizliğine, stadyumların haline bakarsanız ve buna rağmen bir de TFF’nin elde ettiği gelirlere bakarsanız, TFF’nin Türkiye’nin en pahalı ve zengin kulübü olduğunu görürsünüz…Usulüne uydurup ceza kesmek denetim değil, tasfiyedir

– Devletten beklentileriniz var mı, varsa nelerdir Sayın Başkan?

Evet, bu çok önemli bir konu. Devlet bana diyor ki; oyuncunun SGK’sını (Sosyal Güvenlik Kurumu) öde, vergisini öde… Ödüyoruz. Oyuncular için % 15 vergi ödüyoruz. Basketbol, voleybol, atletizm, yüzme, masa tenisi, yelken için sporcularımıza SGK primi ödüyoruz. Hepsi için sporcular adına vergi ödüyoruz. Çalışanlarımız adına da her şeyi ödüyoruz. Bakın, bizim ödediğimiz KDV oranı % 18; aynı kategorideki sinema tiyatro vs etkinliklerin % 8… GSGM’nin aldığı hasılat payı % 7. Tüm stadımızdaki reklam gelirlerimizden alınan pay % 10. İsim sponsorluk hakkından alınan vergi % 25 ama en ağırımıza gideni amatör branşlarda Kulübümüze yüklenen mali külfetler ve uygulama şekilleri…

Açıkça anlatmak gerekirse; geliyorlar, ceza yazıyorlar. Hiç umulmadık şeylerden ceza geliyor. Eğer ceza kesmek için geldiyseniz, mutlaka bir şey bulursunuz. Bunun önüne geçemezsiniz. Buluyorlar, “Bunu da ödeyeceksin” diye bize talimat veriyorlar. Yalandan uzlaşma falan oluyor. Uzlaşıyoruz ama yine parayı alıyorlar. Belli bir kısmını yani. Rakam bir yükseliyor, bir iniyor; sonuçta bir bakıyorsunuz ilk tespit edilen rakam kulübe çoktan tahakkuk ettirilmiş bile… Usulüne uydurup ceza kesmek denetim değil, tasfiyedir. Buna rağmen kamuoyunda yaratılan algı kulüplerin korunduğu yönünde. Oysa ki kulüpleri hiç kimse korumuyor. Biz her yıl ortalama 80-90 milyon lira vergi veriyoruz. Unutulmasın ki; vergilendirilmiş kazanç ne kadar kutsalsa, bu ülkeye bu millete hizmet etmek de o kadar kutsaldır.

Fenerbahçe Spor Kulübü’nü korumak zorundasınız

Mesela yayın ihalesi konusu var. “Yayın hakkı kanunu var, bozamazsınız, değiştiremezsiniz, cezası ağır olur” deniyor. Ben de şunu söylüyorum: Kanunlar toplumun ihtiyaçlarına göre ve o günün şartlarına göre belirlenen beşeri kurallardır. Sonuçta Allah’ın emri değildir ve “Kanunlar değişemez” diye de bir kural yoktur. Nice kanunlar, nice anayasalar değişmiştir. Çünkü toplumlar ve bu toplumların yaşadığı zaman ve ihtiyaçlar sürekli değişmektedir. Ve siz futbolu korumak istiyorsanız, o zaman Fenerbahçe Spor Kulübü’nü de korumak zorunda ve mecburiyetindesiniz. Bunun da çözümü oldukça basittir. Bizim sürekli gündeme getirdiğimiz husus, bu düzenlemeler ve yanlış uygulamalarla bütçemizin açık vermesinin kaçınılmaz bir son olduğu ve bu açığın kapanması için gereken gelir kaynağının neler olduğunu anlatmaktan ibarettir.

Birincisi maçların yayın haklarından Fenerbahçe ne alıyor, ne kadar alması gerekir, piyasaya çıkıp, sorup öğrensinler. Aradaki uçuruma şahit olsunlar. Bugün bu konuyu en iyi bilen Lig TV’dir, Digiturk’tür. Digiturk, TMSF’nin (Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu) yönetiminde. Digiturk’teki 1,5 milyon adet dekoder sahibi olan kişilerin 500 bini Fenerbahçeli. Yani dekoder alanların üçte biri Fenerbahçeli. Açıkça görülüyor ki, dekoder satımından dolayı Lig TV’ye, Digiturk’e parayı kazandıran kulüp Fenerbahçe. Yani ben bu kurumlara bu paranın % 30-35’ini kazandırıyorum. Ancak sen kriterleri o kadar yanlış koyuyorsun ve o kadar yanlış uyguluyorsun ki, “Herkese eşit paylaşım” ya da “Puana göre para” gibi kriterlerle antik bir eşitlik sağlamaya çalışıyorsun. Oysa ki; senin yapman gereken, denkleştirici adalet değil, dağıtıcı adaleti uygulayarak yayını hangi takım taraftarı hangi oranda seyrediyorsa ya da dekoderi hangi takım taraftarı hangi oranda alıyorsa, sen de gelirleri buna göre dağıtmak zorundasın. Kısacası senin yayın havuzunun dağıtım oranı için elindeki kriterin belli. O da dekoder satışın. Öncelikle düzenlenmesi gereken husus bence budur.

Kaldı ki; değişmesi gereken tek kriter bununla sınırlı değil. Bize göre yayın talimatında revize edilmesi ya da kaldırılması gereken onlarca kriter var. Ve buradan söylüyorum: Bu köhne, hantal ve anayasaya açıkça aykırı olan kriterlerin değişmesi için her türlü yasal yola başvurmaktan kaçınmayacağız. Bakın; şampiyon olduğumuzda, ancak kriterlere 500 bin dolar ilave ediliyor. Peki soruyorum; şampiyon olan takımın hakkı 500 bin dolar mıdır? Yoksa çok daha fazla mıdır?

Fenerbahçe’nin değerini bilecekler; Fenerbahçe’nin değerini verecekler…

Biz Fenerbahçe olarak “Havuz bozulsun” demiyoruz. Havuzun bozulmasını kim ya da kimler istemiyorsa, öncelikle Fenerbahçe’nin hakkını teslim edecekler. Bunun yolu da çok basit. Önce araştıracaklar. Havuzda olmayan bir Fenerbahçe’nin yayın geliri ve değerini tespit edecekler. Bakın bu konuda biz rakam ve oran vermiyoruz. Devletin resmi kuruluşlarının imkanlarına sahipler. LigTV ve Digiturk TMSF’nin elinde. Bu değerlendirmeyi en iyi şekilde yapabilecek durumdalar. Aslında onlar bu değeri biliyor ve kabul ediyorlar da. Örneğin; Digiturk, “En fazla Fenerbahçeli var” söylemini açıkça dile getiriyor. “Evet, payınız azalıyor, haklısınız. Sizin hakkınız bu değil.” şeklinde gerçeği de açıkça ortaya koyuyorlar ancak TFF gereğini yapmıyor ama bu devran böyle gitmez. Ben kulüp olarak yayından almam gereken hakkı alamayıp bütçemde açık vereceğim, bankalardan para alacağım ve bir de haklı olduğum söylenmesine rağmen, bunun gereği yapılmayacak. Bu mümkün değil. Hemen aklıma gelen bir çözümü söyleyeyim: LigTV dekoder satarken üye olana “Hangi takımı tutuyorsunuz?” diye soracak ve ona göre ödeme yapacak. Kriteri de gelip bu satışlara göre belirleyecek. Sonuç olarak yayın gelirleriyle ilgili paylaşımı dekoder satışına göre TFF yapacak ve kulüplerin değerleri bilinecek, bu değerler kendilerine verilecek.

Kaldı ki; TFF’nin yayın ile ilgili kulüpler adına kullandığı yetki, talimatlar uyarınca sadece kulüplerin yararına olarak kullanılabilen yetkidir ve TFF kendi yetki ve organizasyonunda doğan ve doğacak tüm zararlardan doğrudan sorumludur.

Fenerbahçe marka adını kullanan İddaa bunun karşılığında ne veriyor?

Bir başka büyük haksızlık da, İddaa’da yaşanıyor. İddaa’nın pazar payı yaklaşık 4 milyar dolar. Peki spora katkıları ne kadar? Biz geçtiğimiz yıl bütün amatör branşlar dahil olmak üzere toplam 12,5 milyon TL para almışız. Yani 6 milyon dolar. Şimdi soruyorum: Fenerbahçe isminin marka değeri ve İddaa’daki pazar payı 6 milyon dolar mıdır? Niyetim asla küçümsemek değil ama ticari açıdan bakarsak Fenerbahçe’nin marka değeri ile İddaa’dan aynı parayı alan herhangi bir Anadolu kulübünün ticari marka değeri eşit midir? Hele hele TFF’ye yapılan ödeme direkt isim hakkı üzerinden yapılmaktayken…

Kaldı ki; o paraları da alamıyoruz. Yazıyorlar kafalarına göre; “Yayın yapılmazsa eksi 3 puan sileriz”, “Maçtan sonra hoca ve futbolcu yayına çıkmazsa, ona bilmem ne kadar para cezası keseriz” diye…  Hatta bizleri, Kulübümüzün haklarını korumak için konuştuk diye cezalandırıyorlar. Bu ülkede yasa varsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız savcı ve hakimleri varsa sen o 3 puanı silemezsin. Düşüncemiz; bu uygulamaların tamamını adli yargıya taşımak. Üç kişi oturup ceza verecek ve bu paralar ödenebilir mi ödenemez mi, kimse sormayacak. Böyle bir düzen, böyle bir sistem olmaz ve olmayacak. Bu konudaki tavrımız ve kararlılığımız son derece nettir.

Örneğin; Gaziantepspor-Balıkesirspor maçını izliyoruz. Karşı tribün bomboş, sebep olaylar yüzünden tribün olduğu gibi cezalı. Ya böyle saçma bir şey olur mu? Sen kime veriyorsun cezayı, kim suç işliyorsa onları bulup onları temizlemen lazım. Sen onun yerine, masum insanları cezalandırıyorsun. Hani cezada şahsilik prensibi vardı? Hani bu ülkede hiç kimse başkasının cezasını çekmek zorunda bırakılamazdı? Bu uygulamalar haksızlık olmasının ötesinde anayasaya açıkça aykırıdır. Ve bu yanlış uygulamaların acilen düzelmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, bu yanlışların sahipleri bir gün sporun ve toplumun doğrularıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Passolig sorun olmaktan çıkıp artık çözüm üretmeli 

Şimdi size soruyorum: Passolig’e neden geçildi? Tribünleri bu tip zarar verenlerden arındırmak için. Peki şu andaki uygulama nedir? Tribünlerin tamamı kapatılıyor. Oh ne güzel! Okullar olmasaydı, milli eğitimi yönetmek ne kolaydı! Bu uygulamalarla maalesef Passolig de şu anda Türk sporuna zarar veriyor. Tüm statlar boş ve statların boş olmasının çok önemli bir sebebi; Passolig. Konuşuyoruz bizim derneklerle, şubelerle. Diyorlar ki; “Passolig almamış taraftarlar”. Soruyoruz “Niye almıyorsunuz?”, Cevap; “Fişliyorlar”. Bir de “İşlemler çok zor” diyorlar.

Şimdi bir de loca meselesi var. Bu locaları niye alıyor insanlar? Oraya işleriyle ilgili olan insanları davet edip, orada sohbet etmek için. Hem bu temaşaya ortak olup futbol maçını seyretmek, hem de kendi aralarındaki iş konularını konuşmak aslında amaçları. Bunun için bu kadar para verip alıyorlar locayı. Yoksa niye alsın yani? Alır aşağıdan bir tane kombine, oturur. Locaya 10 kişi geliyor ama loca sahibi10 kişiyi maça sokamıyor. Sorumlusu Passolig. Çünkü Passolig herkesin ismini istiyor, işlemler vs. vs… Oysa ki; insanlar 1 saat kala karar veriyor maça gelmeye… İşlemlerini yaptırmaya kalksa zaten o saat yetmiyor. O zaman bu adam gelir mi maça?Aslında bu sorun sadece locayla da sınırlı değil. Kombine sahipleri de aynı şekilde bu konuda mağdur. Buna bir çözüm bulmak lazım. Çözümü kim bulacak? Passolig bulacak, Federasyon bulacak. Ama Federasyon’la Passolig kendilerine bir kart yaptırmışlar, istedikleri kapıyı açıp giriyorlar. Yarın herhangi bir istenmeyen olay oldu mu, sorumlulukları da yok. Sorumluluk Fenerbahçe Spor Kulübü’nün. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Şimdi biz de bir yazılı müracaat ile aynı karttan isteyeceğiz. Biz de girip çıkacağız her tarafa. Localara gelen insanlar için de isteyeceğiz o kartları, kim almışsa locayı, sahibi kimse o arkadaş sorumlu olacak. 10 tane kartı vereceksin ona, kimi isterse getirecek. Sen diğer taraftan kulübün böyle önemli bir gelirine de engel koyuyorsun. O insan bir daha loca kiralar mı? Kaldı ki baskı ve yasaklamalar sebebiyle, sponsorların spordan kaçmasını da bunlarla birlikte düşünürsek futbolun uğradığı zarar çok ama çok büyük.

Peki Passolig bu sorunlar karşısında ne yapıyor? Ben size söyleyeyim: Bu kadar sıkıntı ve eziyet çektirdiği futbol taraftarına bir de potansiyel kredi kartı müşterisi gözüyle bakıyor. Passolig sahiplerini arayarak bugüne kadar spora hiçbir katkısı olmayan ve tanınmayan bir bankanın kredi kartını almaya zorluyor insanları. Oysa ki Passolig’in amacı ve çıkış noktası sadece E-bilet uygulamasına yönelikti. Kaldı ki bu uygulamayı kulüpler de layıkıyla yapabilir ve murad edilen eğer buysa çok da olumlu sonuçlar alınabilirdi. Ama görüyoruz ki; Passolig’den murad edilen şey sadece bu değilmiş. Unutulmamalıdır ki; futbolda şiddet ve düzensizliğin önlenmesi adı altında kredi kartı organizasyonu imza atmayı düşünenler varsa, ve bu kadar sıkıntı ve zarar bu yüzden yaşanıyorsa bunun bedeli çok ağır olur.

Övdükleri Passolig’den patronu şikayetçi

Bir de çok bilenler (!) var. Passolig 2-3 tane televizyona reklam veriyor, reklam alan program yorumcusu konuşuyor, “Efendim” diyor; “İyi oyuncu almıyorsun. Ondan seyirci gelmiyor. Krasic’i alıyorsun, oynatmıyorsun, parayı harcıyorsun” diye yönetimi hedef gösteriyor. Oysa kendi patronu Passolig’den bana dert yanıyor. Önce sen git, bir patronuna sor. De ki; “Passolig’le ilgili ne düşünüyorsun?” Ondan sonra çık yorum yap.

Doğruları söylemek lazım ki yanlışlar düzeltilebilsin. Burada hiç kimse Türk sporuna faydalı bir şeyin karşısında olmaya çalışmıyor. Dolayısıyla Passolig’de bir sıkıntı varsa oturup bu sorunlar çözülsün. En doğru uygulama bulunarak hayata geçirilsin. Yoksa sen Passolig’i sadece reklam parası aldığın için pohpohlarsan Türk sporuna en ağır hasarı verirsin, tabii umurundaysa… Tekrar söylüyorum; bu uygulama hatalarıyla Passolig, Türk sporuna büyük darbe vurmuştur. Bunun bir an evvel oturulup, doğru dürüst konuşulup tartışılıp düzeltilmesi lazım. İnsanların futbol maçlarına giriş – çıkışına kolaylık getirmek lazım. Yoksa Passolig’in bu anlayışı ile 2 sene sonra tribünlerde kimse kalmaz.

Canlı maç yayınları statları boşalttı

– Sayın Başkan, statların boşalmasında tek neden Passolig mi?

Hayır, değinmek istediğim ikinci bir konu televizyonlar ve canlı maç yayınları… Hepsinde maç var. Voleybol maçı var, basketbol maçı var. Bakıyorsun Lig TV 77 Kanal’da maç var. Aynı anda veya 1 saat sonra 78. Kanalda da bir maç daha başlıyor. Sonra akşam 19.00’da iki maç birden. Cuma, Cumartesi, Pazar 2 maç. Pazartesi yine maç… Oysa 2010’daki ihale böyle değildi. Haftada 4 maç yayınlayacaklardı. Diğerleri, maçların saatlerinde şifreli kanaldan verilecekti. O anda satın alacaktın. Örneğin Gaziantep – Akhisar maçı… Yani Fenerbahçe Karabük’le oynuyorsa, bizimle aynı saatte onlar da oynuyorsa, o şifreli kanal olacak, sen parayı yatırırsan açılacaktı. O dönemde bu uygulamayı yaptılar, şimdi kaldırdılar, 7 maç birden yayınlanıyor.

LigTV’nin Kanalları’nda Spor Toto Süper Lig, İngiltere Premier Lig, Beko Basketbol Ligi, THY Euroleague yayınlanıyor. DSmart ve NTV Spor ortak yayın ile La Liga ve Şampiyonlar Ligi’ni veriyor. Yine NTV Kanallarında Kadınlar ve Erkekler Türkiye Voleybol Ligi ve Avrupa Kupası voleybol maçlarını, Grand Slam tenis turnuvaları veriliyor. TRT Kanalları Bundesliga, Spor Toto Süper Lig’in geniş özeti ve PTT 1. Ligi yayınlıyor. Türkiye Kupası maçları ise ATV kanallarında ekrana geliyor. Serie A ve Fransa Ligi ise Tivibu’da yayınlanıyor.

Yani, her yerde bol bol spor yayını var. Adam evinde oturuyor, çayını kahvesini içiyor maça gelmiyor. Niye gelsin? Sen olsan gider misin? Ben gitmem. Bu kadar bolluk içerisinde maça gidip ne yapacağım yani? Fenerbahçe Ülker Erkek Basketbol Takımımızın maçları, Passolig’in durumunu en iyi anlatan göstergedir.  Çözüm ise bence; tüm müsabakaların aynı saatte başlatılmasıdır.

Soğuk, kış, kıyamet, Passolig, yol, yani her şey dert. Bir defa gidersin, iki defa gidersin. Devamlı gitmezsin, bu kadar basit. Yani insanları spordan, futboldan kaçırıyoruz. Neden? Bu yanlış uygulamalardan ama televizyonlarda her akşam onlar konuşuyorlar; öyle de böyle de. Hiçbir şey bilmeden konuşuyorlar. Sadece futbolun değil, Türk sporunun sorunlarını bilmeyen adamlar fetva veriyor.

6 ayda kural değişti, zararımız karşılanacak

– TFF’nin açıkladığı yeni yabancı futbolcu kuralı ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Bir başka önemli mesele de bu. Yabancı futbolcu kurallarındaki tutarsızlıklar, örneğin geçen sene biz bu 5 artı 3 yabancı kuralı çıkınca yani toplamda 8’e indirilince, Cristian ve Yobo’yu paralarını ödeyip gönderdik. Krasic’i ise kadro dışarı bıraktık. 6 ay sonra sen kuralı yine değiştirdin. Üstelik TFF Başkanı çıkıp “Bu 3 yıllık planlama ve projelendirme” diye beyanda bulunmuştu. Hani nerede devamlılık, nerede ciddi ve inandırıcı yönetim modeli? Peki, benim zararımı kim ödeyecek? Bu konuyu da mahkemeye götüreceğiz. “Bu kuralı değiştirdiniz, ben zararımı istiyorum” diyeceğiz. 2013 yılı Şampiyonlar Ligi katılım payımızı ödemediler. UEFA’da benim 2 milyon 100 bin Euro para alacağım var. 1,5 senedir UEFA o paramı ödemiyor. Federasyona yazdık, UEFA’ya yazdık ödemiyorlar. “UEFA kuralı” deniyor, kazanılmış hakkım verilmiyor. Böyle kural mı olur? Nasıl alacağım ben bu parayı? Ödemiyorlar. UEFA hem “Haklısın” diyor, hem de ödemiyor.

Roberto Carlos, bizden ayrılırken bonservis bedeli olarak 1 milyon dolar verecekti. Vermedi, ödemedi. Gittik UEFA’ya… UEFA’da bütün kademelerden geçtik. Yine “Haklısınız” dediler, ödemesi lazım, tam ödeme emri geldi, sonra durdurdular. Bu nasıl bir düzendir? Ve artık kararlıyız, bu düzenle ilgili hukuki mücadelemizi de sonuna kadar götüreceğiz. Ya bu Türk futbolunun menfaatleri yerine 3-5 futbol baronunun menfaatlerini koruyan uygulamaları ya da bunları uygulayanları değiştireceğiz. Başka yol yok…Ulusal futbol düzenlemeleri rant kapısı yapılamaz

Gelelim yeni getirilen yabancı kuralı meselesine. Açıkçası bu konu ile ilgili, TFF bize henüz tam detaylı bilgiler gelmedi, inceleyemedik. Fakat basından edindiğimiz bilgi ve duyumlarıma göre; 14. yabancı futbolcu için Federasyon 2 milyon TL alıyor. 8 yabancı futbolcu için Federasyona 670 bin TL ödedikten sonra eğer yabancı futbolcu alımına gideceksen kademeli olarak bir artış söz konusu. Tüm yabancı opsiyonunu kullanıp 14. yabancı futbolcuyu kadrona dahil edersen 2 milyon TL; toplamda ise 14 yabancı transferi için 5 milyon 670 bin TL TFF’ye ödeyeceksin.

Sen kulüplere hem “Para harcama” diyorsun, öte yandan “Şu kadar futbolcu alırsan ben senden şu kadar para isterim” diyorsun. Ayrıca kulüp almış genç bir oyuncu 300 bin liraya, Federasyon bu oyuncu için 2 milyon istiyor, iş mi yani bu! O zaman yasakla, 10 kişide sınırla. Federasyonun yapacağı iş şu: Ya toptan serbest bırakacak, ya da tamamen yabancıyı yasaklayacak. Bu kadar kolay bir şeyi bu kadar zor hale sokuyorlar. Ya serbest olur, kriter olmaz, ya da yabancı yasaklanır. “Ben bu sene böyle deneyeceğim bakalım ne oluyor?” demekle olmaz. Yarın yine karar değişirse o 14 yabancı ne olacak? Türk futbolunun bu kadar gayrı ciddi ve günlük kararlarla yönetilebileceğini düşünenler çok yakında fena halde yanıldıklarını anlayacaklar.

U21 takımları 3. Lig’de mücadele etmeli

-Sayın Başkan, Türkiye genç ve yetenekli futbolcu yetiştiremiyor, sıkıntılar yaşıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Futbolda önceliğimiz ve önemli olan altyapıların organizasyonunu iyi yapmak. Altyapılara ciddi eğilmeli ve altyapıdan çıkan oyuncular yarışmacı takımlarda oynatılmalı. Örneğin U21 takımları 3. Lig’e dahil edilmeli, orada mücadele etmeli ve en fazla 2. Lig’e yükselebilmeli. Ben o çocukları yarışmacı bir ligde oynatırsam, gelişimlerini sağlarım. Ama şimdi U21 diye bir şey koymuşlar, kulüplere yük. Bu çocukları hiçbir yerde oynatamıyorsun, yeterli gelişim göstermiyorlar. Yaşını dolduran çocuklar oynuyor o kadar, bir faydası yok. Bu sistemle hiçbir genç oyuncu profesyonel takımlara çıkamaz, katkı sağlayamaz.

Belediyeler, devlet bankaları spordan çekilmeli

– Fenerbahçe’de amatör şubelerimizin de oldukça yüksek meblağlarda giderleri var. Bu şubelerimizin istikbali adına neler yapılmalı?

Amatör şubelerle ilgili söylenecek çok sözümüz var. Mesela bütün belediyeler spordan elini çekmeli. Belediyeler ile ilgili hiçbir takım olmamalı. Devletin bankası, Ziraat Bankası, Vakıfbank, Maliyespor’u, Halk Bankası vs, hepsi spordan çekilmeli. Maliyespor, parayı kimden alıyor? Vatandaşın, yani senin, benim verdiğim vergilerle takım kuruyorlar. Böyle saçma şey olur mu? “Spor ilerlesin” deniyor. Böyle spor ilerlemez. Bunların hepsini kapatacaksın. Buradaki paralar Gençlik Spor Kulüplerine gidecek, Fenerbahçe’ye değil. Hangi Gençlik Spor Kulübü’ne istiyorsan 3’er, 5’er dağıtacaksın, onları kalkındıracaksın. Banka olarak sen yarışmacı olmayacaksın, sponsor olacaksın. Devletin bankası bana rakip. Ben nasıl mücadele edeceğim bunlarla?

Şirket takımlarının hakkını bize de versinler

Bir de madalyonun öbür tarafı var. Yani şirket takımları… Onlar da harcamalarını vergiden düşüyorlar. Sponsorluk yapıyorlar, vergiden düşüyorlar. O zaman bu hakları da bizim gibi kulüplere getirip verecekler. Bana da diyecek ki; “Sen de vergiden muafsın”. Eczacıbaşı, Banvit, Anadolu Efes ve benzer şirket kulüpleri vergiden muaf oluyorlar. Ben kötü anlamda konuşmuyorum, örnek veriyorum. Onlara ne hak veriliyorsa bize de o hak verilmeli. Diyecek ki; “Fenerbahçe amatör şubelerde vergi vermeyecek”. Sponsor olacağım, ben bir takım kuracağım. Fenerbahçe Spor Kulübü onları finanse edecek ve vergiyi ödemeyecek. Sponsor olarak kullanacak. Sportif A.Ş. veya Fenerium A.Ş. burayı sponsor olarak finanse edecek, vergiden de düşecek. Bunları yapmaları lazım. Biz başından beri şunu söyledik; diğer hiçbir kulübün geliri gideri bizi ilgilendirmiyor. Biz kendi bütçelerimizi sağlam hale getirmek istiyoruz. Aksi halde bizim bu banka borçları yuvarlana yuvarlana bir kartopundan çığa dönüşecek, altında ezileceğiz ve kulüpler kapanmaya mecbur olacak.

Amatör şubelere 200 milyon TL harcamışız

Türkiye Devleti, Cumhuriyeti, hükümeti, spor bakanı veya yetkili merciiler Türk sporunu yeniden organize etmelidir. Bu şekilde gidemez, gitmemeli. Eğer olimpiyatlara gidiyorsan ona göre çalışma sistemi oluşturulmalı, planlanmalı, programlanmalı. Bunun için belediyeler bir kere çıkacaklar işin içinden. Yarın Fenerbahçe çıkarsa bu amatör şubelerden olimpiyatlara giden sporcu sayısı yüzde 40 azalır. Bunlar gerçekler ve bilinmeli. Divan Kurulu toplantısında açıkladım: Fenerbahçe 10 yılda 200 milyon TL harcamış amatör şubelere. 17 değil, yani benim başkanlık süremde değil. Son 10 yılda 200 milyon TL açıktan harcadığımız para.

Federasyonlar bilgi ve katkı vermiyorlarAmatör sporlar, özerk oldular. Basketbol ve voleybol için soruyoruz; “Yayın haklarını kime, kaç paraya sattılar?” Onlar da ne hesap veriyor ne de bilgi. Hiçbir şey bilmiyoruz. Basketbolda ligin adı satıldı. Ne kadar para alındı? Ne kadar para verildi? Kaça satıldı? Bilgi verilmiyor. Bunların yurt dışı satışları da hangi bedelle satıldı? Bu konularda da malumat verilmiyor. Fenerbahçe Spor Kulübü olarak amatör sporculara yani voleybolculara, basketbolculara lisans çıkartmak için, Federasyonlar bizden lisans parası istiyor. Örneğin; bu sezon lisans ve tescil bedeli olarak erkek basketbola 1 milyon 128 milyon TL ödedik, kadın basketbola ise 300 bin TL ödedik. Öte yandan, erkek voleybolcularımız için 274 bin TL, kadın takımı için ise 375 bin TL ödemişiz. Yani toplamda 2 milyon TL’yi aşkın bir meblağ çıkmış kasamızdan. Sadece ve sadece erkek basketbol takımımız şampiyon olursa 1 milyon 462 bin TL yayın hakkı alabiliyoruz. Şampiyon olamazsak, o da yok. Bu da yetmiyor, erkek ve kadın voleybolu için salonlara her maç için 5’er bin TL kira bedeli ödüyoruz. Ayrıca sahaya çıkmak bile parayla… 146 bin TL erkek basketbol için para ödemişiz, toplamda “Sahaya çıkış bedeli” adı altında 212 bin TL ödeme yapmışız. Ülke sporu için sürekli ödüyoruz. Bunların yeniden incelenip, tartışılıp dizayn edilmesi gerekiyor.

Olimpiyatlara 30 ila 40 sporcu veriyoruz

Peki, amatör branşlarda ülkeye ne kazandırmışız bir bakalım: Voleybol kadında Avrupa şampiyonluğu ve Dünya kıtalararası şampiyonluğu, kadın baskette 2 defa Euroleague ikinciliği, masa tenisinde şampiyonluklar, Atletizmde Avrupa Şampiyonu Nevin Yanıt, Olimpiyat ikincisi Gamze Bulut ve diğer sporcular. Olimpiyatlara her sene 30 ila 40 arası sporcu Fenerbahçe’den gidiyor. Amatör şubeleri Türkiye’de Fenerbahçe ayakta tutuyor, bel kemiği Fenerbahçe ama Fenerbahçe bunlardan dolayı bütçesini belini doğrultamıyor. Devletin buna çare bulması lazım. Bunları amatör şubelerden çıkmak anlamında söylemiyorum, gördüğüm gerçekleri söylüyorum.

Ayrıca bakanlığa bağlı Spor Müdürlüğümüz var. O devlet kurumu da kulüplerin topladığı forma, saha ve çeşitli mecralardaki reklamlardan % 7 pay alıyor. Bu da adaletsiz bir uygulama. Ve bu yanlış ve haksız uygulamaların sadece kulüplere zarar verdiğini düşünmek en büyük hata… Bunlar Türk sporuna ve Türkiye’ye zarar veriyor. Zaten devşirme sporcu sayısındaki artış bunun en basit izahı değil mi? Biz olimpiyat coğrafyası ülkesiyiz ve olimpiyatların ülkemizde yapılması için elimizde ne varsa ortaya koymalıyız. Biz bunun için hazırız. İddia ediyorum: Türkiye Dünya’da eşi benzeri görülmemiş bir olimpiyatın altına imza atabilir. Daha da önemlisi böyle bir girişim gerek iç barışımız ve gerekse siyasi – coğrafi konum açısından dünya barışı için çok önemli bir adım olur.

Derbileri kazanır, şampiyon oluruz

– Fenerbahçe futbol takımı 4. yıldız için mücadele veriyor. Sayın Başkan sezon sonu için tahmininiz nelerdir?

İlk devre daha iyi bir puan toplayabilirdik. Eskişehir ve Akhisar maçlarında kaybettik. O iki maçta en azından 4 puan alabilirdik, en azından içerideki maçımızı alabilirdik, yani 3 puan daha ilave edebilirdik. 3 puan daha alabilseydik, geçen sezon elde ettiğimiz puanın üstüne çıkardık. Önemli değil. Şimdi avantajımız var. Bazıları yine konuşmaya başladı “Avantaj yok” vs. diye… Geçen sene tersi olanlar için “Avantaj var” diyorlardı. Bizim şu anda avantajımız var. En büyük avantajımız ise; takım içindeki oyuncuların hepsinin şampiyonluğa inanmaları ve bu yolda kenetlenmeleri bu birincisi…

İkincisi, bizim onlara kulüp olarak vecibelerimizi yerine getirmemiz. Biz diğer kulüpler gibi 10 ay sonraya senet, 5 ay sonraya ödeme yapmıyoruz. Biz en fazla 1 ay aksatıyoruz. Bir tek Aralık ayından bir miktar ödememiz var, onu da planladık. Futbolcularımız, maddi olarak bizim yaşadığımız zorlukları bildikleri için aldıkları paranın ne kadar değerli olduğunu hissediyorlar, biliyorlar. Onun için bu paraları rahat alabilmeleri için bize ne yapmaları lazım? Kazanmaları… Kazanarak tüm camiaya ve bizlere moral motivasyonu sağlayacaklar ki, biz de ödemeleri zamanında yapabilmek için her türlü mücadeleyi verebilelim. Bu kural böyle. Şimdi sen yenilirsen kazanamazsan kimse paranın peşine düşmez. Üzülür, moral açısından  çöker. Kazandıkça gelirlerinde ona göre artıyor en basiti. Federasyondan da para alıyoruz, onun için kazanınca herkes mutlu. Tabii bir de önemli olan şu: Fenerbahçe kazandığında tüm ülke kazanıyor…

Takımın oyuncu kalitesi yüksek. Biz mevcut kadromuza Diego’yu dahil ettik, o da katkı vermeye başladı, daha da verimli olacak. Emenike’nin performansı daha üst düzeylere gelecek. Sow da gelince bizim takım tamam. Onun için bizim özellikle deplasmanlarda muhakkak kazanmamız lazım. İkinci yarının 8. haftası sonunda derbi maçlarımızı kazandığımız takdirde, şampiyon olur 4. yıldızı garantileriz. Ama şunu yürekten söylüyorum ki çok karakterli ve kaliteli bir takımımız var… Ve bu taraftarın bu yolda onları ve bizleri yalnız bırakma lüksü olmamalı. Bu sene Fenerbahçe’nin rakipleri ile arasındaki fark açısından kırılma noktası. Tıpkı Denizli’de Fenerbahçe’ye yaşatılanlar gibi… Tıpkı elimizden alınanın sadece bir şampiyonluk olmadığı gibi… O yüzden çok sayıda rakibimiz olacak. Bu yüzden her şeye rağmen bir olmalıyız. Çok güçlü olmalıyız…

– Sayın Başkan, “Hedef 1 Milyon Üye” projesi ve temsilci üyelerin hakları konusunda neler söylersiniz

Şimdi bu projenin amacını şöyle açıklayalım: Fenerbahçe bir marka. Bugün Real Madrid, Manchester United, Barcelona’ya “Dünya kulübü” diyoruz. Yani asıl dünya kulübü bu saydığımız kulüpler. Diğerlerini katarsak kendimizi kandırırız. İşte amaç; bu kulüpler seviyesine gelebilme. Fenerbahçe’nin bu potansiyeli var. Çünkü Fenerbahçe’nin şu anda 250 milyon dolar bütçesi var. Bu 250 milyon dolar bütçe, hemen hemen 200 ila 220 milyon Euro’ya denk geliyor. Oysa söz ettiğimiz büyük takımların bütçesi 500 ile 550 milyon Euro arasında, daha yeni açıklanan rakamlar. Ancak bizim bütçemizin içinde amatör şubeler de var. Saydığımız kulüplerde böyle bir şey yok, bütçelerinin tamamı futbola. Bizim futbol olarak bütçemiz 150-160 milyon Euro civarında…

Bütçemizi artırırsak, yıldız futbolcu alırız

Hedefimiz bu rakamları en azından 300’lere 350’lere çıkartmak. Bütçe 350 milyon Euro’lara gelirse, o zaman biz bu büyük takımlarla başa baş oynamaya, mücadele etmeye başlarız. Daha iyi ve yıldız oyuncular alır, kapasitemizi artırırız. Belki 10 tane almayız da, 3 futbolcu alırız fakat iyi ve pahalı oyuncu alırız. Böyle kalırsak biz ancak yeni parlayan ya da yaşlı oyuncu alırız. Bizim alıp burada parlatalım, ondan sonra yüksek fiyatlara satalım” diyebileceğimiz veya “Bak, bu çok iyi oynuyor, yıldızlaşacak 22-23 yaşında ama 30-35 milyon” diyebileceğimiz bir futbolcu alma durumumuz yok. İşte bu “Hedef 1 Milyon Üye” gibi projelerle bu gücümüz olacak. Projenin ana amacı; ekonomik anlamda kulübü büyütmek, tabana yaymak, bütün Fenerbahçelilerin sahip çıkacağı bir organizasyon yapmak. Türkiye’de, belki de Dünya’da en önemli demokratik hareket bu.

Temsilci üye Başkan olabilir

Bu proje şunu da getiriyor; temsilci üye ama seçilme hakkı var. İsterse yönetime aday olur. Kısacası delege seçilirse yönetime de girer, başkan da olur. Kimse de bir şey yapamaz. Yani çoğulcu bir demokrasi ortamı yaratıyoruz, tabana yayıyoruz. Özetle temsilci üyeler de şu anda bulundukları şubede delege seçildiği takdirde, Genel Kurul’da oy kullanabiliyor. Ancak her temsilci üye, benim gibi, normal üye gibi her türlü haktan, Fenerbahçe’nin haklarından, tesislerinden her şeyden faydalanıyor.

Proje bunların yanında, Kulübümüzü ekonomik olarak da güçlü hale getirecek. Hedefe ulaştığımızda elimizde büyük bir nakit para olacak, ekonomik güç olacak. Bunu iyi kullanırsak, bu işleri halledebilirsek o zaman kulüp hakikaten “Dünya Kulübü” olur. Dünya kulüpleriyle başa baş mücadele eder. Oyuncuya gidersin o zaman “100 milyon veriyorum, alıyorum” dersin, alırsın. 1 tane oyuncuya 100 milyon ver, onu al ama şimdi 15 milyon veriyorsun, daha fazla veremiyorsun.

Üyelere “Sadakat Programı” geliyor

– Sayın Başkan, İstanbul, Ankara illerimiz dışındaki üyelerimiz için de bölgelerinde tesisler veya faydalanabilecekleri imkanlar yaratılacak mı?

Elbette, hemen harekete geçiyoruz. Mesela; bu aybaşından itibaren herkese kredi kartı vereceğiz. Denizbank’la anlaşma imzaladık. Kredi kartları dağıtacağız. Bu kredi kartlarının içerisinde sadakat programları var. Örneğin; kartın kullanımına göre senede 1 ya da 2 depo akaryakıt bedavaya gelecek. Uçakla gidecek, indirimi olacak. Lokantada, hastanede, dişçide, mağazada, otelde, eğitim kurumlarında indirimlerden faydalanacak. Sadakat programı ile ilgili açıklamalarımızı yakında yapacağız. Üyelerimize de bu kartları vereceğiz.

Fenerbahçe Üniversitesi kuruluyor

– Fenerbahçe Üniversitesi ile ilgili hangi noktadayız, ayrıca Kenan Evren Lisesi arazisi konusunda neler söylersiniz?

Ankara’dan yetkili merciiler çağırdılar, gittik. Biz Fenerbahçe olarak tüm çalışmalarımızı zaten yapıyoruz. Gerekli doküman ve evrakları hazırladık. Başvurumuz bir ay sonra Yüksek Öğretim Kurulu’na girecek, oradan çıktıktan sonra Meclis’e gidiyor. Her türlü şey hazır ve pürüz yok. Tahminim; Nisan ayının sonuna kadar Meclis’ten geçer. Vakıf ve Üniversite’nin kuruluşu bitmiş olur. Ondan sonra da Kolej’in olduğu yerde binaları yapacağız. Projeyi hazırlayacağız. O binalar yapılırken eğitim durmasın diye bir yer kiralarız, oradan başlatırız. Silivri’yi devreye sokacağız. Kolej de, Vakıf Üniversitelerimiz de Kayışdağı’ndaki arazimizde olacak. Kolej binamız yeniden yapılacak. Bunlarla ilgili planlama çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Kenan Evren Lisesi mahkemede çözülecek

Kenan Evren Lisesi ile ilgili biz Fenerbahçe olarak devlete karşı bütün vecibelerimizi yerine getirdik. Projeler hazır, imarı geçirildi ama devlet sorumluluğunu yerine getirmiyor. Liseyi bize teslim etmesi lazım, inatla teslim etmiyor. Fenerbahçe Spor Kulübü orayı alabilmek için 80 Milyon TL’ye yakın para harcamıştır. Şimdi bu önümüzdeki günlerde harekete geçiyoruz. Ya paramızı verecekler, ya da orayı bize teslim edecekler. Aksi halde mahkemeye gidiyoruz. Üzülerek söylüyorum devletle mahkemelik olacağız, başka çaresi yok. Biz tüm sorumluluklarımızı yerine getirmişiz. Ancak, devlet gereğini yapmıyor. Hukuki süreci başlatacağız.

– Sayın Başkan, Fenerbahçe Kulübü yurdun çeşitli illerinde tesisleşmeye gidecek mi?

Evet, yapıyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim; bundan sonra yapılacak ve alınacak bütün arazilerin kulübün adına olmasını istiyoruz. Gidip de devletin arazisini kiralamayacağız. Bundan dolayı benim düşüncem Fenerbahçe’nin Dereağzı’ndaki tesislerini Vakıf’tan veya Milli Emlak’tan satın almak. Ankara İncek Tesisleri, Topuk Yaylası’nı kulübün adına almak. Sonra da bütün şubelerimizin olduğu yerlerde küçük Fenerbahçe evleri yapmak. 10 – 15 dönüm arazi üzerine üstünde binası olan aynı zamanda Fenerbahçelilerin gelip yemek yiyecekleri, çocuklarını oynatacakları, kaydırak, salıncak, tenis kortu, havuz bir de yanında küçük halı saha inşa etmek. Büyük ihtimalle Mart ya da Nisan ayında Edirne’den başlatacağız. Şimdi arsayı almaya çalışıyoruz. Alırsak Edirne’den başlayacağız. Van’a da yapmayı düşünüyoruz. Sinop’a, Alanya’ya… 4 yeri yapıp sonra içini dolduracağız. Bu tesislerde her üye olan Fenerbahçeli oradaki veya Edirne’deki, Van’a gittiğinde o Fenerbahçeliler evine gidip, orada aynı Edirne’de yaşadığı gibi yaşayabilir. Her yerde kullanabileceğimiz, hepimizin yararlanacağı tesisler yapacağız. Hepsi aynı örnek olacak. Hepsinin de maketleri hazırlandı, projeleri çizildi. Çelik modüller üreteceğiz, modüller büyük olacak. Ufak yerde 2 modül, büyük yerlerde gerekirse bir tane daha eklenebilecek, çelikten binalar yapacağız.

– “Hedef 1 Milyon Üye” projeniz için ne kadar bir süre belirlediniz? Bu 5 yıllık bir süreç. Bugünden yarına dersek yanlış olur ama şu anda proje büyük bir ivme kazandı. Gayet iyi gidiyor, mutluyuz. Gayet olumlu. Ben üye olan, olmayan çalışanlara Fenerbahçe için var olan herkese teşekkür ediyorum. Mayıs sonunda kaç kişinin üye olduğunu kongrede açıklayacağız. Ayrıca, burada ilk kez belirtiyorum, özellikle üniversite öğrencilerine çok uygun ödeme planlarıyla, sadece senet karşılığında kulübümüze üye olma fırsatı tanıyacağız. Çünkü amacımız Fenerbahçe’nin aydınlık yarınlarında aydın Fenerbahçelilerin gerekliliğine olan inancımız ve düşüncemizdir.

– Sayın Başkan, spor medyası ile ilişkileriniz ne düzeyde? Diğer bir deyişle Türk Spor Medyası’ndan memnun musunuz?
O kadar memnunum ki kelimelerle dahi ifade edemem (Gülerek)… Doğruları yazmak için bu kadar büyük özveride bulunan spor medyası başka hiçbir ülkede yoktur. Bakın bu medyaya göre biz şu ana kadar ara transferde 10 ila 20 arası futbolcu alıp sattık. Yine bu medyaya göre Fenerbahçe ekonomik açıdan en kötü kulüp ve bu dünya çapındaki medyamıza göre Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe “Arap Baharları” yaşayacaktı. Bu arada bu medya varken kumpası illegal yapılanmaları da uzaklarda aramayın. Bir medya mensubu bizim duruşma sırasında bu hukuksuz yargılamaların görevden alınan mahkeme başkanına servis yaparken yakalanıyor. Bir de “Kitap yazıyordum. Olayın taraflarıyla görüşüyordum” diyor utanmadan. Bizim duruşmada kitap yazıyormuş anlayacağın… Tabii bunun hesabı sorulacak gerekli başvuruları yaptık o ayrı ama işte medyanın hali. Nasıl beğenmezsiniz bu medyayı? Yalnız anlamadığım bir konu da medya bu yalan haberleri yaparken, Fenerbahçe Futbol A.Ş.’nin halka açık ve SPK mevzuatına tabi bir anonim şirketi olduğunu hangi cüretle göz ardı etmektedir?  Bu yapılan haberlerin hepsi SPK mevzuatına göre suçtur ve hisse değerleri üzerinde yaratılabilecek manipülatif algılara birer kaynaktır. Bunu dahi bilmeyen, görmeyen çok değerli medyamız, futbolcusundan hakemine, yöneticisinden teknik direktörüne, taraftarından kulüp çalışanına kadar her konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu sanmakta ve aslında futbola bu kadar uzakken, futbolun bu kadar içinde durmaktadır. Aslında bu konuda çok da umutsuz olmamak lazım. Zira; kimse bu halkı kandıramaz. İzlenme ve okunma oranlarına baktığınızda aslında bu niteliksiz ve bir yerlere yaslanmadan ayakta duramayan medyaya bu halk gerekli cevabı veriyor veriyor da anlayan kim…
-Peki Sayın Başkan, başınızda bir de yeniden yargılama sorunu var ve doğal olarak bu dava nedeniyle oluşan gerginlikler var. Örneğin; yürüyüşler protestolar da yaşanıyor… Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Öncelikle söylemeliyim ki yeniden yargılama Fenerbahçe’nin değil, Türkiye’nin sorunudur. Çünkü adaletsizlik, kumpas ve devlet içinde devlet olmaya kalkışanlarla mücadele etmek, sadece Fenerbahçe’nin sorunu değildir. Biz bu süreci çok iyi biliyoruz. Kimlerin nelerin altına imza attığının çok net farkındayız. Fenerbahçe olarak duruşumuzdan ve kararlılığımızdan asla ödün vermedik, vermeyeceğiz ve sabırla yargılamanın sonucunu bekliyoruz. Bu arada, “Bazı kulüplerle yaşanılan gerginlikler” diye bir tanımlamayı kabul etmiyorum. Bu süreçte Fenerbahçe’nin muhatabı Fenerbahçe’nin büyüklüğüne erişememiş kulüpler değil, hukuksuzluklar ve adaletsizliklerdir. Sadece birileri iki camia arasındaki gerginlikten nemalanmak uğruna bu gerginliği gündemde tutmaya çalışıyor. Bilirsiniz, silah tacirlerinin olduğu yerlerde savaşlar bitmez. Kaldı ki bu işler yürümekle de çözülmez. Zira yöntem bu olsaydı, bırakın yürümeyi, Fenerbahçe camiası oturduğu yerde ayağa kalksa futbolun tarihi yeniden yazılırdı.
– Son olarak, bir takım gruplar çeşitli müsabakalara sızıp olaylar çıkartıyorlar, bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu konuda çeşitli defalar aileleri uyardım, yine tekrarlıyorum: Bu genç çocukları uyarıyorum; bu başlarında olanlar, kendi çıkarları için her şeyi kullanıyorlar. Çocuklarınıza kötü alışkanlıklar edindiriyorlar. Daha fazla olmak için, karış karış ülkeyi dolaştığımız şu günlerde, tüm taraftar gruplarına bir kez daha sesleniyorum: Aslolan Fenerbahçe’dir! Fenerbahçe yönetiminden memnun değilseniz ya da yönetime talipseniz, gelin bu büyük kulübe üye olun. Kongrede söz sahibi olun. Yasal platformlarda hakkınızı arayın. Üyelik müracaat formlarınızı da bizzat ben imzalayacağım. Yeter ki 3-5 kişinin çıkarları uğruna Fenerbahçe’yi bölmeyin ve Fenerbahçe’ye zarar vermeyi aklınızdan dahi geçirmeyin. Çünkü bilin ki Aziz Yıldırım, yaşadığı müddetçe, böyle bir şeye izin vermemek konusunda her türlü inanca ve karara sahiptir.
-Peki Sayın Başkan son sözünüz nedir?“Darağacında olsak bile, son sözümüz FENERBAHÇE!”dir.

Röportaj: Orhan Zeki Ak
Fotoğraflar: Tolga Ovalı

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım: “Temsilci Üye Başkan Olabilir”

0
Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe Spor Kulübü’nün resmi yayın organı Fenerbahçe Dergisi’nin 144 no’lu Şubat 2015 sayısına verdiği röportajın tamamı :1998 yılında seçildiği Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı’nda 17. yılını ifa ediyor, Başkanımız Aziz Yıldırım… 

Gerek yurtta, gerekse cihanda nice şampiyonluklar, kupalar, Olimpiyat madalyaları kazanıldı Sayın Başkanın yönetiminde… Rüyalar da gerçekleşti, ayak basmaya çekindiğimiz statlar, 5 yıldızlı otel zarafetinde hizmete sunuldu.

Topuk Yaylası inşa edildi.

Tesisler, havuzlar, teneke barakalardan dönüştürüldü.

Badireler, ihanetler, kumpaslar hiçbiri ama hiçbiri Fenerbahçe’sini söküp alamadı kalbinden… 

“Dar ağacında olsak bile, son sözümüz Fenerbahçe” cümlesini kurandı Aziz Yıldırım… Özgürlüğü elinden alındığında sarf ettiği sözler daha yeni yeni kafalara dank etmekte…  

“Ne şikesi, memleket elden gidiyor”u hangimiz unutabiliriz ki?

“Günün adamı olmaya çalışma, hakikatin adamı olmaya çalış. Çünkü gün değişir, hakikat değişmez.” demiş Hazreti Mevlana… 

Başkanımızın, dillendirdiği o hakikatler şimdi ortaya çıkmıyor mu teker teker?

Sayın Başkanımız yine doğruları söyledi, yine gerçekleri dile getirdi röportajımızda… 

Kapısını çaldığımızda, 200’e yakın güvercinleri ile karşıladı bizi Başkanımız…

Her defasında Fenerbahçe’ye saldıran, zarar vermek için bin bir takla atanlara haddini bildiren Başkanımız Aziz Yıldırım, sandalyesine oturmuş, özgürlük simgesi sayılan güvercinlerinin taklalarını izliyor ve bizlere izlettiriyordu.

Bahar havasını andıran güneşli bir Pazar günüydü…

Birden daha bir ışıl ışıl oldu ortam, YAZ geldi, Dünya tatlısı YAZ, Başkanımızın kızı, güvercinlerle beraber uçacak gibiydi. Heyecanla koştu babasına…

Bu devasa camiayı yönetmek için ne gecesi vardı ne de gündüzü babasının. 

Şimdilerde ise dünyanın en büyük projesi olan “HEDEF 1 MİLYON ÜYE” etkinlikleri için, yurdun dört bir yanına giden Başkanımızı özlüyordu YAZ… 

Yapacak bir şeyi yok, Fenerbahçe’ye hayatını adamış bir babaydı Aziz Yıldırım…

Darağacında olsa bile son sözüydü Fenerbahçe, değil başkanlık, “Kapısında bekçilik bile yaparım” dediği bir sevdaydı…

Ve… Başkanlığı döneminde yayın hayatına başlayan Fenerbahçe Dergisi bu sayısı ile 13. yaşını kutluyordu. 13. yılın da gururuyla uzun bir röportaj gerçekleştirdik Başkanımızla.

Fenerbahçemiz ve Türk sporu ile ilgili çarpıcı açıklamaları, çok değerli uyarıları oldu Sayın Başkanın…

– 1998 yılında geldiğiniz Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlık görevinin üstünden 17 yıl geçti. Neleri hedeflemiştiniz, hangileri gerçekleşti?

Öncelikle 17 yıldır beni başkanlık koltuğuna layık gören ve bu kutsal koltukta oturtan Genel Kurul üyelerimize, taraftarlarımıza teşekkür ediyorum. Yapmak istediklerimizin çoğunu gerçekleştirdik. Elbette yapamadıklarımız da olmuştur. Süreç içerisinde sadece bizden kaynaklanan değil, bizim dışımızdaki engellemelerden, müdahalelerden, kumpaslardan dolayı yapamadıklarımız, ertelemek zorunda kaldığımız projelerimiz oldu. Muhakkak ki ‘Her şeyi dört dörtlük yaptık’ diyemeyiz ancak öyle zannediyorum ki, Fenerbahçe’nin Türkiye’de 9 branşta mücadele eden bir spor kulübü olduğunu da unutmamak gerekir.Türk sporunda Fenerbahçe liderdir. Bunu üstüne basa basa söylüyorum. Biz o liderliği, mücadele verdiğimiz 9 branşta gerek yurt içi, gerekse uluslararası müsabakalarda elde ettiğimiz kupalarla, özellikle olimpiyatlarda Fenerbahçeli sporcuların boynuna takılan madalyalarla kazandığımıza inanıyorum.

Fenerbahçe’nin haklarını savunuyorum

– Sayın Başkan, ekonomik ve mali durumumuz ile ilgili neler söylemek istersiniz, Fenerbahçe’yi yarınlarında neler bekliyor?

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Biz ekonomik ve mali yapılanmada Fenerbahçe’yi başarılı bir kulüp haline getirdik. Örneğin; “Hedef 1 Milyon Üye” Projemiz, ileriye daha rahat ve daha emin bakmamızı sağlayacak bir projedir. Kurumsal yapı sağlamlığı yaratacak bu projemiz gayet de iyi gidiyor…

Biz Fenerbahçe Spor Kulübü olarak bir bütçe yapıyoruz. Bu bütçenin artıları, eksileri, gelirleri ve giderleri var. Bu gelir-gider tablosunu eşit duruma getirme mecburiyetimiz var. Eğer eşit duruma getiremezseniz, o zaman bu aradaki farkı bir yerden kapatmanız lazım.

Yıllar önce, bütçeler küçük olduğu için yönetime gelen arkadaşlar, başkanlar oturup belirli bir kısmını kapatabiliyorlardı ancak geldiğimiz bu noktada, artık şahıs ve kişilerin bu aradaki gelir-gider farkının bir kısmını kendilerinin kapatması imkansız. Zira bugünkü bütçeler o günkü bütçelerin 15 katına ulaşmış durumda. Yani bugün 100 bin dolar, 500 bin dolar, 1 milyon dolar vermekle, 10 veya 15 kişi para verse dahi aradaki farkları kapatamazsınız. O zaman nedir tablo? Tablo; gelir-giderle ilgili bütün haklarınızı kullanmaktır.

Türkiye’de ilk yayın ihalesi olduğu günlerde, o zamanki başkan, Fenerbahçe’nin menfaatleriyle örtüşmediği için Fenerbahçe’nin yayın hakları konusunda bir mücadele verdi. Bu mücadele sonunda Fenerbahçe bazı yeni haklar kazandı ve benim başkan olmam ile beraber haklarımızı daha da ileri bir noktaya götürüp aldık. Fakat son 4 yılda bazı kulüpler devamlı olarak “Efendim biz hak ettiğimizi alamıyoruz, az alıyoruz. Biz olmasak siz alamazsınız.” şeklinde şikayetlerde bulundular. Buna karşılık biz de “Asıl biz olmazsak, siz alamazsınız. Biz Vefa’yla oynarız, Beykoz’la oynarız, yine alırız ama siz aranızda oynarsanız gelirleriniz çok önemli miktarlarda kayba uğrar.” dedik. Öncelikle bunu anlatmaya çalıştık biz… Bir kere bu gerçeği kabul edecekler. Ben Fenerbahçe’nin haklarını savunuyorum. Bakın şimdilerde bazı kulüp başkanlarının havuz bozulacak diye yaşadıkları hezeyan da bu yüzden. Nasılsa taraftarın yok, marka değerin yok ve en önemlisi bunları değiştirecek vizyonun ve kurumsal yapın yok, Avrupa’da Türkiye’yi temsil etmek gibi bir derdin de yok. Gelsin havuzdan paralar… İşte bir bardak suda fırtına koparmalarının nedeni de bu… Diğer büyük kulüplere gelince, benim onlar hakkında değerlendirme yapmam doğru olmaz. Kendi haklarını kendileri savunsunlar, onlar için bir şey söylemek istemem.

Sonuçta; Anadolu kulüplerinin bu baskıları ile % 55’e % 45 olan oran, bugün Fenerbahçe’nin aleyhine bozulmuştur. Biz o zaman % 50’nin % 26,5’ini alırken, bugün doların yükselmesinden, yani kur farklılıklarından TL’nin değer kaybetmesinden dolayı, oran % 11’lere geriledi. Şu an % 11 gibi gözüken aldığımız oran yarın yine aynı nedenlerle %9’lara, % 8’lere düşecek pozisyona geliyor. Yani 400 milyon dolarlık bir yayın bütçesinde, siz 37 milyon olarak % 7 veya 8’lere düşmüş oluyorsunuz.

Türkiye’nin en pahalı ve zengin kulübü TFF’dir

Ayrıca yine ilk yayın ihalesi şartnamesinde dendi ki; “Bedelin, % 50’si dolar, diğer % 50’si TL olacak.” İhale sonrasında ise bize “5 yılın sonunda % 20 ya da % 25 artış sağlanacak” diye açıklandı. Bu konuda da şu ana kadar hiçbir şekilde malumat verilmedi. Bu artırım yapıldı mı, yapılmadı mı? Bunun yanında Federasyon benim şimdilik % 11 aldığım yerde % 10 + 2 pay alıyor. Federasyon % 10 + 2 pay alamaz. Federasyon niye % 12 alıyor? Alınan para nereye harcanıyor, kime ne yardımı yapıyor, Türk sporu için ne yapılıyor? Kimse bilmiyor. Bir de herkes demiyor mu; “Kulüpler parayı harcıyor” diye… Federasyon alıyor esas parayı. Benden çok o alıyor. Buradan söylüyorum: Türkiye’nin en pahalı ve zengin kulübü TFF’dir. Üstelik TFF’nin amacı 18 tane büyük kulüp yaratmak değildir, olamazdır da… Dünya’daki örneklerine baktığınızda; en önemli liglerde kaç tane büyük takımın olduğunu görürsünüz… Burada amaç çok sayıda takımın şampiyonluğa oynamasını sağlayıp dekoder satışını arttırmak mı, yoksa Türkiye’yi Avrupa’da, Dünya’da, milli takımlarda sivil toplum organizasyonlarında temsil eden kulüplerin gelirlerini arttırmak mı? Bakın TFF’nin bu stratejisinin ne kadar başarılı olduğu ortada… Milli Takım’ın durumuna, altyapılardan gelen oyuncu yetersizliğine, stadyumların haline bakarsanız ve buna rağmen bir de TFF’nin elde ettiği gelirlere bakarsanız, TFF’nin Türkiye’nin en pahalı ve zengin kulübü olduğunu görürsünüz…Usulüne uydurup ceza kesmek denetim değil, tasfiyedir

– Devletten beklentileriniz var mı, varsa nelerdir Sayın Başkan?

Evet, bu çok önemli bir konu. Devlet bana diyor ki; oyuncunun SGK’sını (Sosyal Güvenlik Kurumu) öde, vergisini öde… Ödüyoruz. Oyuncular için % 15 vergi ödüyoruz. Basketbol, voleybol, atletizm, yüzme, masa tenisi, yelken için sporcularımıza SGK primi ödüyoruz. Hepsi için sporcular adına vergi ödüyoruz. Çalışanlarımız adına da her şeyi ödüyoruz. Bakın, bizim ödediğimiz KDV oranı % 18; aynı kategorideki sinema tiyatro vs etkinliklerin % 8… GSGM’nin aldığı hasılat payı % 7. Tüm stadımızdaki reklam gelirlerimizden alınan pay % 10. İsim sponsorluk hakkından alınan vergi % 25 ama en ağırımıza gideni amatör branşlarda Kulübümüze yüklenen mali külfetler ve uygulama şekilleri…

Açıkça anlatmak gerekirse; geliyorlar, ceza yazıyorlar. Hiç umulmadık şeylerden ceza geliyor. Eğer ceza kesmek için geldiyseniz, mutlaka bir şey bulursunuz. Bunun önüne geçemezsiniz. Buluyorlar, “Bunu da ödeyeceksin” diye bize talimat veriyorlar. Yalandan uzlaşma falan oluyor. Uzlaşıyoruz ama yine parayı alıyorlar. Belli bir kısmını yani. Rakam bir yükseliyor, bir iniyor; sonuçta bir bakıyorsunuz ilk tespit edilen rakam kulübe çoktan tahakkuk ettirilmiş bile… Usulüne uydurup ceza kesmek denetim değil, tasfiyedir. Buna rağmen kamuoyunda yaratılan algı kulüplerin korunduğu yönünde. Oysa ki kulüpleri hiç kimse korumuyor. Biz her yıl ortalama 80-90 milyon lira vergi veriyoruz. Unutulmasın ki; vergilendirilmiş kazanç ne kadar kutsalsa, bu ülkeye bu millete hizmet etmek de o kadar kutsaldır.

Fenerbahçe Spor Kulübü’nü korumak zorundasınız

Mesela yayın ihalesi konusu var. “Yayın hakkı kanunu var, bozamazsınız, değiştiremezsiniz, cezası ağır olur” deniyor. Ben de şunu söylüyorum: Kanunlar toplumun ihtiyaçlarına göre ve o günün şartlarına göre belirlenen beşeri kurallardır. Sonuçta Allah’ın emri değildir ve “Kanunlar değişemez” diye de bir kural yoktur. Nice kanunlar, nice anayasalar değişmiştir. Çünkü toplumlar ve bu toplumların yaşadığı zaman ve ihtiyaçlar sürekli değişmektedir. Ve siz futbolu korumak istiyorsanız, o zaman Fenerbahçe Spor Kulübü’nü de korumak zorunda ve mecburiyetindesiniz. Bunun da çözümü oldukça basittir. Bizim sürekli gündeme getirdiğimiz husus, bu düzenlemeler ve yanlış uygulamalarla bütçemizin açık vermesinin kaçınılmaz bir son olduğu ve bu açığın kapanması için gereken gelir kaynağının neler olduğunu anlatmaktan ibarettir.

Birincisi maçların yayın haklarından Fenerbahçe ne alıyor, ne kadar alması gerekir, piyasaya çıkıp, sorup öğrensinler. Aradaki uçuruma şahit olsunlar. Bugün bu konuyu en iyi bilen Lig TV’dir, Digiturk’tür. Digiturk, TMSF’nin (Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu) yönetiminde. Digiturk’teki 1,5 milyon adet dekoder sahibi olan kişilerin 500 bini Fenerbahçeli. Yani dekoder alanların üçte biri Fenerbahçeli. Açıkça görülüyor ki, dekoder satımından dolayı Lig TV’ye, Digiturk’e parayı kazandıran kulüp Fenerbahçe. Yani ben bu kurumlara bu paranın % 30-35’ini kazandırıyorum. Ancak sen kriterleri o kadar yanlış koyuyorsun ve o kadar yanlış uyguluyorsun ki, “Herkese eşit paylaşım” ya da “Puana göre para” gibi kriterlerle antik bir eşitlik sağlamaya çalışıyorsun. Oysa ki; senin yapman gereken, denkleştirici adalet değil, dağıtıcı adaleti uygulayarak yayını hangi takım taraftarı hangi oranda seyrediyorsa ya da dekoderi hangi takım taraftarı hangi oranda alıyorsa, sen de gelirleri buna göre dağıtmak zorundasın. Kısacası senin yayın havuzunun dağıtım oranı için elindeki kriterin belli. O da dekoder satışın. Öncelikle düzenlenmesi gereken husus bence budur.

Kaldı ki; değişmesi gereken tek kriter bununla sınırlı değil. Bize göre yayın talimatında revize edilmesi ya da kaldırılması gereken onlarca kriter var. Ve buradan söylüyorum: Bu köhne, hantal ve anayasaya açıkça aykırı olan kriterlerin değişmesi için her türlü yasal yola başvurmaktan kaçınmayacağız. Bakın; şampiyon olduğumuzda, ancak kriterlere 500 bin dolar ilave ediliyor. Peki soruyorum; şampiyon olan takımın hakkı 500 bin dolar mıdır? Yoksa çok daha fazla mıdır?

Fenerbahçe’nin değerini bilecekler; Fenerbahçe’nin değerini verecekler…

Biz Fenerbahçe olarak “Havuz bozulsun” demiyoruz. Havuzun bozulmasını kim ya da kimler istemiyorsa, öncelikle Fenerbahçe’nin hakkını teslim edecekler. Bunun yolu da çok basit. Önce araştıracaklar. Havuzda olmayan bir Fenerbahçe’nin yayın geliri ve değerini tespit edecekler. Bakın bu konuda biz rakam ve oran vermiyoruz. Devletin resmi kuruluşlarının imkanlarına sahipler. LigTV ve Digiturk TMSF’nin elinde. Bu değerlendirmeyi en iyi şekilde yapabilecek durumdalar. Aslında onlar bu değeri biliyor ve kabul ediyorlar da. Örneğin; Digiturk, “En fazla Fenerbahçeli var” söylemini açıkça dile getiriyor. “Evet, payınız azalıyor, haklısınız. Sizin hakkınız bu değil.” şeklinde gerçeği de açıkça ortaya koyuyorlar ancak TFF gereğini yapmıyor ama bu devran böyle gitmez. Ben kulüp olarak yayından almam gereken hakkı alamayıp bütçemde açık vereceğim, bankalardan para alacağım ve bir de haklı olduğum söylenmesine rağmen, bunun gereği yapılmayacak. Bu mümkün değil. Hemen aklıma gelen bir çözümü söyleyeyim: LigTV dekoder satarken üye olana “Hangi takımı tutuyorsunuz?” diye soracak ve ona göre ödeme yapacak. Kriteri de gelip bu satışlara göre belirleyecek. Sonuç olarak yayın gelirleriyle ilgili paylaşımı dekoder satışına göre TFF yapacak ve kulüplerin değerleri bilinecek, bu değerler kendilerine verilecek.

Kaldı ki; TFF’nin yayın ile ilgili kulüpler adına kullandığı yetki, talimatlar uyarınca sadece kulüplerin yararına olarak kullanılabilen yetkidir ve TFF kendi yetki ve organizasyonunda doğan ve doğacak tüm zararlardan doğrudan sorumludur.

Fenerbahçe marka adını kullanan İddaa bunun karşılığında ne veriyor?

Bir başka büyük haksızlık da, İddaa’da yaşanıyor. İddaa’nın pazar payı yaklaşık 4 milyar dolar. Peki spora katkıları ne kadar? Biz geçtiğimiz yıl bütün amatör branşlar dahil olmak üzere toplam 12,5 milyon TL para almışız. Yani 6 milyon dolar. Şimdi soruyorum: Fenerbahçe isminin marka değeri ve İddaa’daki pazar payı 6 milyon dolar mıdır? Niyetim asla küçümsemek değil ama ticari açıdan bakarsak Fenerbahçe’nin marka değeri ile İddaa’dan aynı parayı alan herhangi bir Anadolu kulübünün ticari marka değeri eşit midir? Hele hele TFF’ye yapılan ödeme direkt isim hakkı üzerinden yapılmaktayken…

Kaldı ki; o paraları da alamıyoruz. Yazıyorlar kafalarına göre; “Yayın yapılmazsa eksi 3 puan sileriz”, “Maçtan sonra hoca ve futbolcu yayına çıkmazsa, ona bilmem ne kadar para cezası keseriz” diye…  Hatta bizleri, Kulübümüzün haklarını korumak için konuştuk diye cezalandırıyorlar. Bu ülkede yasa varsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız savcı ve hakimleri varsa sen o 3 puanı silemezsin. Düşüncemiz; bu uygulamaların tamamını adli yargıya taşımak. Üç kişi oturup ceza verecek ve bu paralar ödenebilir mi ödenemez mi, kimse sormayacak. Böyle bir düzen, böyle bir sistem olmaz ve olmayacak. Bu konudaki tavrımız ve kararlılığımız son derece nettir.

Örneğin; Gaziantepspor-Balıkesirspor maçını izliyoruz. Karşı tribün bomboş, sebep olaylar yüzünden tribün olduğu gibi cezalı. Ya böyle saçma bir şey olur mu? Sen kime veriyorsun cezayı, kim suç işliyorsa onları bulup onları temizlemen lazım. Sen onun yerine, masum insanları cezalandırıyorsun. Hani cezada şahsilik prensibi vardı? Hani bu ülkede hiç kimse başkasının cezasını çekmek zorunda bırakılamazdı? Bu uygulamalar haksızlık olmasının ötesinde anayasaya açıkça aykırıdır. Ve bu yanlış uygulamaların acilen düzelmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, bu yanlışların sahipleri bir gün sporun ve toplumun doğrularıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Passolig sorun olmaktan çıkıp artık çözüm üretmeli 

Şimdi size soruyorum: Passolig’e neden geçildi? Tribünleri bu tip zarar verenlerden arındırmak için. Peki şu andaki uygulama nedir? Tribünlerin tamamı kapatılıyor. Oh ne güzel! Okullar olmasaydı, milli eğitimi yönetmek ne kolaydı! Bu uygulamalarla maalesef Passolig de şu anda Türk sporuna zarar veriyor. Tüm statlar boş ve statların boş olmasının çok önemli bir sebebi; Passolig. Konuşuyoruz bizim derneklerle, şubelerle. Diyorlar ki; “Passolig almamış taraftarlar”. Soruyoruz “Niye almıyorsunuz?”, Cevap; “Fişliyorlar”. Bir de “İşlemler çok zor” diyorlar.

Şimdi bir de loca meselesi var. Bu locaları niye alıyor insanlar? Oraya işleriyle ilgili olan insanları davet edip, orada sohbet etmek için. Hem bu temaşaya ortak olup futbol maçını seyretmek, hem de kendi aralarındaki iş konularını konuşmak aslında amaçları. Bunun için bu kadar para verip alıyorlar locayı. Yoksa niye alsın yani? Alır aşağıdan bir tane kombine, oturur. Locaya 10 kişi geliyor ama loca sahibi10 kişiyi maça sokamıyor. Sorumlusu Passolig. Çünkü Passolig herkesin ismini istiyor, işlemler vs. vs… Oysa ki; insanlar 1 saat kala karar veriyor maça gelmeye… İşlemlerini yaptırmaya kalksa zaten o saat yetmiyor. O zaman bu adam gelir mi maça?Aslında bu sorun sadece locayla da sınırlı değil. Kombine sahipleri de aynı şekilde bu konuda mağdur. Buna bir çözüm bulmak lazım. Çözümü kim bulacak? Passolig bulacak, Federasyon bulacak. Ama Federasyon’la Passolig kendilerine bir kart yaptırmışlar, istedikleri kapıyı açıp giriyorlar. Yarın herhangi bir istenmeyen olay oldu mu, sorumlulukları da yok. Sorumluluk Fenerbahçe Spor Kulübü’nün. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Şimdi biz de bir yazılı müracaat ile aynı karttan isteyeceğiz. Biz de girip çıkacağız her tarafa. Localara gelen insanlar için de isteyeceğiz o kartları, kim almışsa locayı, sahibi kimse o arkadaş sorumlu olacak. 10 tane kartı vereceksin ona, kimi isterse getirecek. Sen diğer taraftan kulübün böyle önemli bir gelirine de engel koyuyorsun. O insan bir daha loca kiralar mı? Kaldı ki baskı ve yasaklamalar sebebiyle, sponsorların spordan kaçmasını da bunlarla birlikte düşünürsek futbolun uğradığı zarar çok ama çok büyük.

Peki Passolig bu sorunlar karşısında ne yapıyor? Ben size söyleyeyim: Bu kadar sıkıntı ve eziyet çektirdiği futbol taraftarına bir de potansiyel kredi kartı müşterisi gözüyle bakıyor. Passolig sahiplerini arayarak bugüne kadar spora hiçbir katkısı olmayan ve tanınmayan bir bankanın kredi kartını almaya zorluyor insanları. Oysa ki Passolig’in amacı ve çıkış noktası sadece E-bilet uygulamasına yönelikti. Kaldı ki bu uygulamayı kulüpler de layıkıyla yapabilir ve murad edilen eğer buysa çok da olumlu sonuçlar alınabilirdi. Ama görüyoruz ki; Passolig’den murad edilen şey sadece bu değilmiş. Unutulmamalıdır ki; futbolda şiddet ve düzensizliğin önlenmesi adı altında kredi kartı organizasyonu imza atmayı düşünenler varsa, ve bu kadar sıkıntı ve zarar bu yüzden yaşanıyorsa bunun bedeli çok ağır olur.

Övdükleri Passolig’den patronu şikayetçi

Bir de çok bilenler (!) var. Passolig 2-3 tane televizyona reklam veriyor, reklam alan program yorumcusu konuşuyor, “Efendim” diyor; “İyi oyuncu almıyorsun. Ondan seyirci gelmiyor. Krasic’i alıyorsun, oynatmıyorsun, parayı harcıyorsun” diye yönetimi hedef gösteriyor. Oysa kendi patronu Passolig’den bana dert yanıyor. Önce sen git, bir patronuna sor. De ki; “Passolig’le ilgili ne düşünüyorsun?” Ondan sonra çık yorum yap.

Doğruları söylemek lazım ki yanlışlar düzeltilebilsin. Burada hiç kimse Türk sporuna faydalı bir şeyin karşısında olmaya çalışmıyor. Dolayısıyla Passolig’de bir sıkıntı varsa oturup bu sorunlar çözülsün. En doğru uygulama bulunarak hayata geçirilsin. Yoksa sen Passolig’i sadece reklam parası aldığın için pohpohlarsan Türk sporuna en ağır hasarı verirsin, tabii umurundaysa… Tekrar söylüyorum; bu uygulama hatalarıyla Passolig, Türk sporuna büyük darbe vurmuştur. Bunun bir an evvel oturulup, doğru dürüst konuşulup tartışılıp düzeltilmesi lazım. İnsanların futbol maçlarına giriş – çıkışına kolaylık getirmek lazım. Yoksa Passolig’in bu anlayışı ile 2 sene sonra tribünlerde kimse kalmaz.

Canlı maç yayınları statları boşalttı

– Sayın Başkan, statların boşalmasında tek neden Passolig mi?

Hayır, değinmek istediğim ikinci bir konu televizyonlar ve canlı maç yayınları… Hepsinde maç var. Voleybol maçı var, basketbol maçı var. Bakıyorsun Lig TV 77 Kanal’da maç var. Aynı anda veya 1 saat sonra 78. Kanalda da bir maç daha başlıyor. Sonra akşam 19.00’da iki maç birden. Cuma, Cumartesi, Pazar 2 maç. Pazartesi yine maç… Oysa 2010’daki ihale böyle değildi. Haftada 4 maç yayınlayacaklardı. Diğerleri, maçların saatlerinde şifreli kanaldan verilecekti. O anda satın alacaktın. Örneğin Gaziantep – Akhisar maçı… Yani Fenerbahçe Karabük’le oynuyorsa, bizimle aynı saatte onlar da oynuyorsa, o şifreli kanal olacak, sen parayı yatırırsan açılacaktı. O dönemde bu uygulamayı yaptılar, şimdi kaldırdılar, 7 maç birden yayınlanıyor.

LigTV’nin Kanalları’nda Spor Toto Süper Lig, İngiltere Premier Lig, Beko Basketbol Ligi, THY Euroleague yayınlanıyor. DSmart ve NTV Spor ortak yayın ile La Liga ve Şampiyonlar Ligi’ni veriyor. Yine NTV Kanallarında Kadınlar ve Erkekler Türkiye Voleybol Ligi ve Avrupa Kupası voleybol maçlarını, Grand Slam tenis turnuvaları veriliyor. TRT Kanalları Bundesliga, Spor Toto Süper Lig’in geniş özeti ve PTT 1. Ligi yayınlıyor. Türkiye Kupası maçları ise ATV kanallarında ekrana geliyor. Serie A ve Fransa Ligi ise Tivibu’da yayınlanıyor.

Yani, her yerde bol bol spor yayını var. Adam evinde oturuyor, çayını kahvesini içiyor maça gelmiyor. Niye gelsin? Sen olsan gider misin? Ben gitmem. Bu kadar bolluk içerisinde maça gidip ne yapacağım yani? Fenerbahçe Ülker Erkek Basketbol Takımımızın maçları, Passolig’in durumunu en iyi anlatan göstergedir.  Çözüm ise bence; tüm müsabakaların aynı saatte başlatılmasıdır.

Soğuk, kış, kıyamet, Passolig, yol, yani her şey dert. Bir defa gidersin, iki defa gidersin. Devamlı gitmezsin, bu kadar basit. Yani insanları spordan, futboldan kaçırıyoruz. Neden? Bu yanlış uygulamalardan ama televizyonlarda her akşam onlar konuşuyorlar; öyle de böyle de. Hiçbir şey bilmeden konuşuyorlar. Sadece futbolun değil, Türk sporunun sorunlarını bilmeyen adamlar fetva veriyor.

6 ayda kural değişti, zararımız karşılanacak

– TFF’nin açıkladığı yeni yabancı futbolcu kuralı ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Bir başka önemli mesele de bu. Yabancı futbolcu kurallarındaki tutarsızlıklar, örneğin geçen sene biz bu 5 artı 3 yabancı kuralı çıkınca yani toplamda 8’e indirilince, Cristian ve Yobo’yu paralarını ödeyip gönderdik. Krasic’i ise kadro dışarı bıraktık. 6 ay sonra sen kuralı yine değiştirdin. Üstelik TFF Başkanı çıkıp “Bu 3 yıllık planlama ve projelendirme” diye beyanda bulunmuştu. Hani nerede devamlılık, nerede ciddi ve inandırıcı yönetim modeli? Peki, benim zararımı kim ödeyecek? Bu konuyu da mahkemeye götüreceğiz. “Bu kuralı değiştirdiniz, ben zararımı istiyorum” diyeceğiz. 2013 yılı Şampiyonlar Ligi katılım payımızı ödemediler. UEFA’da benim 2 milyon 100 bin Euro para alacağım var. 1,5 senedir UEFA o paramı ödemiyor. Federasyona yazdık, UEFA’ya yazdık ödemiyorlar. “UEFA kuralı” deniyor, kazanılmış hakkım verilmiyor. Böyle kural mı olur? Nasıl alacağım ben bu parayı? Ödemiyorlar. UEFA hem “Haklısın” diyor, hem de ödemiyor.

Roberto Carlos, bizden ayrılırken bonservis bedeli olarak 1 milyon dolar verecekti. Vermedi, ödemedi. Gittik UEFA’ya… UEFA’da bütün kademelerden geçtik. Yine “Haklısınız” dediler, ödemesi lazım, tam ödeme emri geldi, sonra durdurdular. Bu nasıl bir düzendir? Ve artık kararlıyız, bu düzenle ilgili hukuki mücadelemizi de sonuna kadar götüreceğiz. Ya bu Türk futbolunun menfaatleri yerine 3-5 futbol baronunun menfaatlerini koruyan uygulamaları ya da bunları uygulayanları değiştireceğiz. Başka yol yok…Ulusal futbol düzenlemeleri rant kapısı yapılamaz

Gelelim yeni getirilen yabancı kuralı meselesine. Açıkçası bu konu ile ilgili, TFF bize henüz tam detaylı bilgiler gelmedi, inceleyemedik. Fakat basından edindiğimiz bilgi ve duyumlarıma göre; 14. yabancı futbolcu için Federasyon 2 milyon TL alıyor. 8 yabancı futbolcu için Federasyona 670 bin TL ödedikten sonra eğer yabancı futbolcu alımına gideceksen kademeli olarak bir artış söz konusu. Tüm yabancı opsiyonunu kullanıp 14. yabancı futbolcuyu kadrona dahil edersen 2 milyon TL; toplamda ise 14 yabancı transferi için 5 milyon 670 bin TL TFF’ye ödeyeceksin.

Sen kulüplere hem “Para harcama” diyorsun, öte yandan “Şu kadar futbolcu alırsan ben senden şu kadar para isterim” diyorsun. Ayrıca kulüp almış genç bir oyuncu 300 bin liraya, Federasyon bu oyuncu için 2 milyon istiyor, iş mi yani bu! O zaman yasakla, 10 kişide sınırla. Federasyonun yapacağı iş şu: Ya toptan serbest bırakacak, ya da tamamen yabancıyı yasaklayacak. Bu kadar kolay bir şeyi bu kadar zor hale sokuyorlar. Ya serbest olur, kriter olmaz, ya da yabancı yasaklanır. “Ben bu sene böyle deneyeceğim bakalım ne oluyor?” demekle olmaz. Yarın yine karar değişirse o 14 yabancı ne olacak? Türk futbolunun bu kadar gayrı ciddi ve günlük kararlarla yönetilebileceğini düşünenler çok yakında fena halde yanıldıklarını anlayacaklar.

U21 takımları 3. Lig’de mücadele etmeli

-Sayın Başkan, Türkiye genç ve yetenekli futbolcu yetiştiremiyor, sıkıntılar yaşıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Futbolda önceliğimiz ve önemli olan altyapıların organizasyonunu iyi yapmak. Altyapılara ciddi eğilmeli ve altyapıdan çıkan oyuncular yarışmacı takımlarda oynatılmalı. Örneğin U21 takımları 3. Lig’e dahil edilmeli, orada mücadele etmeli ve en fazla 2. Lig’e yükselebilmeli. Ben o çocukları yarışmacı bir ligde oynatırsam, gelişimlerini sağlarım. Ama şimdi U21 diye bir şey koymuşlar, kulüplere yük. Bu çocukları hiçbir yerde oynatamıyorsun, yeterli gelişim göstermiyorlar. Yaşını dolduran çocuklar oynuyor o kadar, bir faydası yok. Bu sistemle hiçbir genç oyuncu profesyonel takımlara çıkamaz, katkı sağlayamaz.

Belediyeler, devlet bankaları spordan çekilmeli

– Fenerbahçe’de amatör şubelerimizin de oldukça yüksek meblağlarda giderleri var. Bu şubelerimizin istikbali adına neler yapılmalı?

Amatör şubelerle ilgili söylenecek çok sözümüz var. Mesela bütün belediyeler spordan elini çekmeli. Belediyeler ile ilgili hiçbir takım olmamalı. Devletin bankası, Ziraat Bankası, Vakıfbank, Maliyespor’u, Halk Bankası vs, hepsi spordan çekilmeli. Maliyespor, parayı kimden alıyor? Vatandaşın, yani senin, benim verdiğim vergilerle takım kuruyorlar. Böyle saçma şey olur mu? “Spor ilerlesin” deniyor. Böyle spor ilerlemez. Bunların hepsini kapatacaksın. Buradaki paralar Gençlik Spor Kulüplerine gidecek, Fenerbahçe’ye değil. Hangi Gençlik Spor Kulübü’ne istiyorsan 3’er, 5’er dağıtacaksın, onları kalkındıracaksın. Banka olarak sen yarışmacı olmayacaksın, sponsor olacaksın. Devletin bankası bana rakip. Ben nasıl mücadele edeceğim bunlarla?

Şirket takımlarının hakkını bize de versinler

Bir de madalyonun öbür tarafı var. Yani şirket takımları… Onlar da harcamalarını vergiden düşüyorlar. Sponsorluk yapıyorlar, vergiden düşüyorlar. O zaman bu hakları da bizim gibi kulüplere getirip verecekler. Bana da diyecek ki; “Sen de vergiden muafsın”. Eczacıbaşı, Banvit, Anadolu Efes ve benzer şirket kulüpleri vergiden muaf oluyorlar. Ben kötü anlamda konuşmuyorum, örnek veriyorum. Onlara ne hak veriliyorsa bize de o hak verilmeli. Diyecek ki; “Fenerbahçe amatör şubelerde vergi vermeyecek”. Sponsor olacağım, ben bir takım kuracağım. Fenerbahçe Spor Kulübü onları finanse edecek ve vergiyi ödemeyecek. Sponsor olarak kullanacak. Sportif A.Ş. veya Fenerium A.Ş. burayı sponsor olarak finanse edecek, vergiden de düşecek. Bunları yapmaları lazım. Biz başından beri şunu söyledik; diğer hiçbir kulübün geliri gideri bizi ilgilendirmiyor. Biz kendi bütçelerimizi sağlam hale getirmek istiyoruz. Aksi halde bizim bu banka borçları yuvarlana yuvarlana bir kartopundan çığa dönüşecek, altında ezileceğiz ve kulüpler kapanmaya mecbur olacak.

Amatör şubelere 200 milyon TL harcamışız

Türkiye Devleti, Cumhuriyeti, hükümeti, spor bakanı veya yetkili merciiler Türk sporunu yeniden organize etmelidir. Bu şekilde gidemez, gitmemeli. Eğer olimpiyatlara gidiyorsan ona göre çalışma sistemi oluşturulmalı, planlanmalı, programlanmalı. Bunun için belediyeler bir kere çıkacaklar işin içinden. Yarın Fenerbahçe çıkarsa bu amatör şubelerden olimpiyatlara giden sporcu sayısı yüzde 40 azalır. Bunlar gerçekler ve bilinmeli. Divan Kurulu toplantısında açıkladım: Fenerbahçe 10 yılda 200 milyon TL harcamış amatör şubelere. 17 değil, yani benim başkanlık süremde değil. Son 10 yılda 200 milyon TL açıktan harcadığımız para.

Federasyonlar bilgi ve katkı vermiyorlarAmatör sporlar, özerk oldular. Basketbol ve voleybol için soruyoruz; “Yayın haklarını kime, kaç paraya sattılar?” Onlar da ne hesap veriyor ne de bilgi. Hiçbir şey bilmiyoruz. Basketbolda ligin adı satıldı. Ne kadar para alındı? Ne kadar para verildi? Kaça satıldı? Bilgi verilmiyor. Bunların yurt dışı satışları da hangi bedelle satıldı? Bu konularda da malumat verilmiyor. Fenerbahçe Spor Kulübü olarak amatör sporculara yani voleybolculara, basketbolculara lisans çıkartmak için, Federasyonlar bizden lisans parası istiyor. Örneğin; bu sezon lisans ve tescil bedeli olarak erkek basketbola 1 milyon 128 milyon TL ödedik, kadın basketbola ise 300 bin TL ödedik. Öte yandan, erkek voleybolcularımız için 274 bin TL, kadın takımı için ise 375 bin TL ödemişiz. Yani toplamda 2 milyon TL’yi aşkın bir meblağ çıkmış kasamızdan. Sadece ve sadece erkek basketbol takımımız şampiyon olursa 1 milyon 462 bin TL yayın hakkı alabiliyoruz. Şampiyon olamazsak, o da yok. Bu da yetmiyor, erkek ve kadın voleybolu için salonlara her maç için 5’er bin TL kira bedeli ödüyoruz. Ayrıca sahaya çıkmak bile parayla… 146 bin TL erkek basketbol için para ödemişiz, toplamda “Sahaya çıkış bedeli” adı altında 212 bin TL ödeme yapmışız. Ülke sporu için sürekli ödüyoruz. Bunların yeniden incelenip, tartışılıp dizayn edilmesi gerekiyor.

Olimpiyatlara 30 ila 40 sporcu veriyoruz

Peki, amatör branşlarda ülkeye ne kazandırmışız bir bakalım: Voleybol kadında Avrupa şampiyonluğu ve Dünya kıtalararası şampiyonluğu, kadın baskette 2 defa Euroleague ikinciliği, masa tenisinde şampiyonluklar, Atletizmde Avrupa Şampiyonu Nevin Yanıt, Olimpiyat ikincisi Gamze Bulut ve diğer sporcular. Olimpiyatlara her sene 30 ila 40 arası sporcu Fenerbahçe’den gidiyor. Amatör şubeleri Türkiye’de Fenerbahçe ayakta tutuyor, bel kemiği Fenerbahçe ama Fenerbahçe bunlardan dolayı bütçesini belini doğrultamıyor. Devletin buna çare bulması lazım. Bunları amatör şubelerden çıkmak anlamında söylemiyorum, gördüğüm gerçekleri söylüyorum.

Ayrıca bakanlığa bağlı Spor Müdürlüğümüz var. O devlet kurumu da kulüplerin topladığı forma, saha ve çeşitli mecralardaki reklamlardan % 7 pay alıyor. Bu da adaletsiz bir uygulama. Ve bu yanlış ve haksız uygulamaların sadece kulüplere zarar verdiğini düşünmek en büyük hata… Bunlar Türk sporuna ve Türkiye’ye zarar veriyor. Zaten devşirme sporcu sayısındaki artış bunun en basit izahı değil mi? Biz olimpiyat coğrafyası ülkesiyiz ve olimpiyatların ülkemizde yapılması için elimizde ne varsa ortaya koymalıyız. Biz bunun için hazırız. İddia ediyorum: Türkiye Dünya’da eşi benzeri görülmemiş bir olimpiyatın altına imza atabilir. Daha da önemlisi böyle bir girişim gerek iç barışımız ve gerekse siyasi – coğrafi konum açısından dünya barışı için çok önemli bir adım olur.

Derbileri kazanır, şampiyon oluruz

– Fenerbahçe futbol takımı 4. yıldız için mücadele veriyor. Sayın Başkan sezon sonu için tahmininiz nelerdir?

İlk devre daha iyi bir puan toplayabilirdik. Eskişehir ve Akhisar maçlarında kaybettik. O iki maçta en azından 4 puan alabilirdik, en azından içerideki maçımızı alabilirdik, yani 3 puan daha ilave edebilirdik. 3 puan daha alabilseydik, geçen sezon elde ettiğimiz puanın üstüne çıkardık. Önemli değil. Şimdi avantajımız var. Bazıları yine konuşmaya başladı “Avantaj yok” vs. diye… Geçen sene tersi olanlar için “Avantaj var” diyorlardı. Bizim şu anda avantajımız var. En büyük avantajımız ise; takım içindeki oyuncuların hepsinin şampiyonluğa inanmaları ve bu yolda kenetlenmeleri bu birincisi…

İkincisi, bizim onlara kulüp olarak vecibelerimizi yerine getirmemiz. Biz diğer kulüpler gibi 10 ay sonraya senet, 5 ay sonraya ödeme yapmıyoruz. Biz en fazla 1 ay aksatıyoruz. Bir tek Aralık ayından bir miktar ödememiz var, onu da planladık. Futbolcularımız, maddi olarak bizim yaşadığımız zorlukları bildikleri için aldıkları paranın ne kadar değerli olduğunu hissediyorlar, biliyorlar. Onun için bu paraları rahat alabilmeleri için bize ne yapmaları lazım? Kazanmaları… Kazanarak tüm camiaya ve bizlere moral motivasyonu sağlayacaklar ki, biz de ödemeleri zamanında yapabilmek için her türlü mücadeleyi verebilelim. Bu kural böyle. Şimdi sen yenilirsen kazanamazsan kimse paranın peşine düşmez. Üzülür, moral açısından  çöker. Kazandıkça gelirlerinde ona göre artıyor en basiti. Federasyondan da para alıyoruz, onun için kazanınca herkes mutlu. Tabii bir de önemli olan şu: Fenerbahçe kazandığında tüm ülke kazanıyor…

Takımın oyuncu kalitesi yüksek. Biz mevcut kadromuza Diego’yu dahil ettik, o da katkı vermeye başladı, daha da verimli olacak. Emenike’nin performansı daha üst düzeylere gelecek. Sow da gelince bizim takım tamam. Onun için bizim özellikle deplasmanlarda muhakkak kazanmamız lazım. İkinci yarının 8. haftası sonunda derbi maçlarımızı kazandığımız takdirde, şampiyon olur 4. yıldızı garantileriz. Ama şunu yürekten söylüyorum ki çok karakterli ve kaliteli bir takımımız var… Ve bu taraftarın bu yolda onları ve bizleri yalnız bırakma lüksü olmamalı. Bu sene Fenerbahçe’nin rakipleri ile arasındaki fark açısından kırılma noktası. Tıpkı Denizli’de Fenerbahçe’ye yaşatılanlar gibi… Tıpkı elimizden alınanın sadece bir şampiyonluk olmadığı gibi… O yüzden çok sayıda rakibimiz olacak. Bu yüzden her şeye rağmen bir olmalıyız. Çok güçlü olmalıyız…

– Sayın Başkan, “Hedef 1 Milyon Üye” projesi ve temsilci üyelerin hakları konusunda neler söylersiniz

Şimdi bu projenin amacını şöyle açıklayalım: Fenerbahçe bir marka. Bugün Real Madrid, Manchester United, Barcelona’ya “Dünya kulübü” diyoruz. Yani asıl dünya kulübü bu saydığımız kulüpler. Diğerlerini katarsak kendimizi kandırırız. İşte amaç; bu kulüpler seviyesine gelebilme. Fenerbahçe’nin bu potansiyeli var. Çünkü Fenerbahçe’nin şu anda 250 milyon dolar bütçesi var. Bu 250 milyon dolar bütçe, hemen hemen 200 ila 220 milyon Euro’ya denk geliyor. Oysa söz ettiğimiz büyük takımların bütçesi 500 ile 550 milyon Euro arasında, daha yeni açıklanan rakamlar. Ancak bizim bütçemizin içinde amatör şubeler de var. Saydığımız kulüplerde böyle bir şey yok, bütçelerinin tamamı futbola. Bizim futbol olarak bütçemiz 150-160 milyon Euro civarında…

Bütçemizi artırırsak, yıldız futbolcu alırız

Hedefimiz bu rakamları en azından 300’lere 350’lere çıkartmak. Bütçe 350 milyon Euro’lara gelirse, o zaman biz bu büyük takımlarla başa baş oynamaya, mücadele etmeye başlarız. Daha iyi ve yıldız oyuncular alır, kapasitemizi artırırız. Belki 10 tane almayız da, 3 futbolcu alırız fakat iyi ve pahalı oyuncu alırız. Böyle kalırsak biz ancak yeni parlayan ya da yaşlı oyuncu alırız. Bizim alıp burada parlatalım, ondan sonra yüksek fiyatlara satalım” diyebileceğimiz veya “Bak, bu çok iyi oynuyor, yıldızlaşacak 22-23 yaşında ama 30-35 milyon” diyebileceğimiz bir futbolcu alma durumumuz yok. İşte bu “Hedef 1 Milyon Üye” gibi projelerle bu gücümüz olacak. Projenin ana amacı; ekonomik anlamda kulübü büyütmek, tabana yaymak, bütün Fenerbahçelilerin sahip çıkacağı bir organizasyon yapmak. Türkiye’de, belki de Dünya’da en önemli demokratik hareket bu.

Temsilci üye Başkan olabilir

Bu proje şunu da getiriyor; temsilci üye ama seçilme hakkı var. İsterse yönetime aday olur. Kısacası delege seçilirse yönetime de girer, başkan da olur. Kimse de bir şey yapamaz. Yani çoğulcu bir demokrasi ortamı yaratıyoruz, tabana yayıyoruz. Özetle temsilci üyeler de şu anda bulundukları şubede delege seçildiği takdirde, Genel Kurul’da oy kullanabiliyor. Ancak her temsilci üye, benim gibi, normal üye gibi her türlü haktan, Fenerbahçe’nin haklarından, tesislerinden her şeyden faydalanıyor.

Proje bunların yanında, Kulübümüzü ekonomik olarak da güçlü hale getirecek. Hedefe ulaştığımızda elimizde büyük bir nakit para olacak, ekonomik güç olacak. Bunu iyi kullanırsak, bu işleri halledebilirsek o zaman kulüp hakikaten “Dünya Kulübü” olur. Dünya kulüpleriyle başa baş mücadele eder. Oyuncuya gidersin o zaman “100 milyon veriyorum, alıyorum” dersin, alırsın. 1 tane oyuncuya 100 milyon ver, onu al ama şimdi 15 milyon veriyorsun, daha fazla veremiyorsun.

Üyelere “Sadakat Programı” geliyor

– Sayın Başkan, İstanbul, Ankara illerimiz dışındaki üyelerimiz için de bölgelerinde tesisler veya faydalanabilecekleri imkanlar yaratılacak mı?

Elbette, hemen harekete geçiyoruz. Mesela; bu aybaşından itibaren herkese kredi kartı vereceğiz. Denizbank’la anlaşma imzaladık. Kredi kartları dağıtacağız. Bu kredi kartlarının içerisinde sadakat programları var. Örneğin; kartın kullanımına göre senede 1 ya da 2 depo akaryakıt bedavaya gelecek. Uçakla gidecek, indirimi olacak. Lokantada, hastanede, dişçide, mağazada, otelde, eğitim kurumlarında indirimlerden faydalanacak. Sadakat programı ile ilgili açıklamalarımızı yakında yapacağız. Üyelerimize de bu kartları vereceğiz.

Fenerbahçe Üniversitesi kuruluyor

– Fenerbahçe Üniversitesi ile ilgili hangi noktadayız, ayrıca Kenan Evren Lisesi arazisi konusunda neler söylersiniz?

Ankara’dan yetkili merciiler çağırdılar, gittik. Biz Fenerbahçe olarak tüm çalışmalarımızı zaten yapıyoruz. Gerekli doküman ve evrakları hazırladık. Başvurumuz bir ay sonra Yüksek Öğretim Kurulu’na girecek, oradan çıktıktan sonra Meclis’e gidiyor. Her türlü şey hazır ve pürüz yok. Tahminim; Nisan ayının sonuna kadar Meclis’ten geçer. Vakıf ve Üniversite’nin kuruluşu bitmiş olur. Ondan sonra da Kolej’in olduğu yerde binaları yapacağız. Projeyi hazırlayacağız. O binalar yapılırken eğitim durmasın diye bir yer kiralarız, oradan başlatırız. Silivri’yi devreye sokacağız. Kolej de, Vakıf Üniversitelerimiz de Kayışdağı’ndaki arazimizde olacak. Kolej binamız yeniden yapılacak. Bunlarla ilgili planlama çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Kenan Evren Lisesi mahkemede çözülecek

Kenan Evren Lisesi ile ilgili biz Fenerbahçe olarak devlete karşı bütün vecibelerimizi yerine getirdik. Projeler hazır, imarı geçirildi ama devlet sorumluluğunu yerine getirmiyor. Liseyi bize teslim etmesi lazım, inatla teslim etmiyor. Fenerbahçe Spor Kulübü orayı alabilmek için 80 Milyon TL’ye yakın para harcamıştır. Şimdi bu önümüzdeki günlerde harekete geçiyoruz. Ya paramızı verecekler, ya da orayı bize teslim edecekler. Aksi halde mahkemeye gidiyoruz. Üzülerek söylüyorum devletle mahkemelik olacağız, başka çaresi yok. Biz tüm sorumluluklarımızı yerine getirmişiz. Ancak, devlet gereğini yapmıyor. Hukuki süreci başlatacağız.

– Sayın Başkan, Fenerbahçe Kulübü yurdun çeşitli illerinde tesisleşmeye gidecek mi?

Evet, yapıyoruz. Öncelikle şunu söyleyeyim; bundan sonra yapılacak ve alınacak bütün arazilerin kulübün adına olmasını istiyoruz. Gidip de devletin arazisini kiralamayacağız. Bundan dolayı benim düşüncem Fenerbahçe’nin Dereağzı’ndaki tesislerini Vakıf’tan veya Milli Emlak’tan satın almak. Ankara İncek Tesisleri, Topuk Yaylası’nı kulübün adına almak. Sonra da bütün şubelerimizin olduğu yerlerde küçük Fenerbahçe evleri yapmak. 10 – 15 dönüm arazi üzerine üstünde binası olan aynı zamanda Fenerbahçelilerin gelip yemek yiyecekleri, çocuklarını oynatacakları, kaydırak, salıncak, tenis kortu, havuz bir de yanında küçük halı saha inşa etmek. Büyük ihtimalle Mart ya da Nisan ayında Edirne’den başlatacağız. Şimdi arsayı almaya çalışıyoruz. Alırsak Edirne’den başlayacağız. Van’a da yapmayı düşünüyoruz. Sinop’a, Alanya’ya… 4 yeri yapıp sonra içini dolduracağız. Bu tesislerde her üye olan Fenerbahçeli oradaki veya Edirne’deki, Van’a gittiğinde o Fenerbahçeliler evine gidip, orada aynı Edirne’de yaşadığı gibi yaşayabilir. Her yerde kullanabileceğimiz, hepimizin yararlanacağı tesisler yapacağız. Hepsi aynı örnek olacak. Hepsinin de maketleri hazırlandı, projeleri çizildi. Çelik modüller üreteceğiz, modüller büyük olacak. Ufak yerde 2 modül, büyük yerlerde gerekirse bir tane daha eklenebilecek, çelikten binalar yapacağız.

– “Hedef 1 Milyon Üye” projeniz için ne kadar bir süre belirlediniz? Bu 5 yıllık bir süreç. Bugünden yarına dersek yanlış olur ama şu anda proje büyük bir ivme kazandı. Gayet iyi gidiyor, mutluyuz. Gayet olumlu. Ben üye olan, olmayan çalışanlara Fenerbahçe için var olan herkese teşekkür ediyorum. Mayıs sonunda kaç kişinin üye olduğunu kongrede açıklayacağız. Ayrıca, burada ilk kez belirtiyorum, özellikle üniversite öğrencilerine çok uygun ödeme planlarıyla, sadece senet karşılığında kulübümüze üye olma fırsatı tanıyacağız. Çünkü amacımız Fenerbahçe’nin aydınlık yarınlarında aydın Fenerbahçelilerin gerekliliğine olan inancımız ve düşüncemizdir.

– Sayın Başkan, spor medyası ile ilişkileriniz ne düzeyde? Diğer bir deyişle Türk Spor Medyası’ndan memnun musunuz?
O kadar memnunum ki kelimelerle dahi ifade edemem (Gülerek)… Doğruları yazmak için bu kadar büyük özveride bulunan spor medyası başka hiçbir ülkede yoktur. Bakın bu medyaya göre biz şu ana kadar ara transferde 10 ila 20 arası futbolcu alıp sattık. Yine bu medyaya göre Fenerbahçe ekonomik açıdan en kötü kulüp ve bu dünya çapındaki medyamıza göre Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe “Arap Baharları” yaşayacaktı. Bu arada bu medya varken kumpası illegal yapılanmaları da uzaklarda aramayın. Bir medya mensubu bizim duruşma sırasında bu hukuksuz yargılamaların görevden alınan mahkeme başkanına servis yaparken yakalanıyor. Bir de “Kitap yazıyordum. Olayın taraflarıyla görüşüyordum” diyor utanmadan. Bizim duruşmada kitap yazıyormuş anlayacağın… Tabii bunun hesabı sorulacak gerekli başvuruları yaptık o ayrı ama işte medyanın hali. Nasıl beğenmezsiniz bu medyayı? Yalnız anlamadığım bir konu da medya bu yalan haberleri yaparken, Fenerbahçe Futbol A.Ş.’nin halka açık ve SPK mevzuatına tabi bir anonim şirketi olduğunu hangi cüretle göz ardı etmektedir?  Bu yapılan haberlerin hepsi SPK mevzuatına göre suçtur ve hisse değerleri üzerinde yaratılabilecek manipülatif algılara birer kaynaktır. Bunu dahi bilmeyen, görmeyen çok değerli medyamız, futbolcusundan hakemine, yöneticisinden teknik direktörüne, taraftarından kulüp çalışanına kadar her konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu sanmakta ve aslında futbola bu kadar uzakken, futbolun bu kadar içinde durmaktadır. Aslında bu konuda çok da umutsuz olmamak lazım. Zira; kimse bu halkı kandıramaz. İzlenme ve okunma oranlarına baktığınızda aslında bu niteliksiz ve bir yerlere yaslanmadan ayakta duramayan medyaya bu halk gerekli cevabı veriyor veriyor da anlayan kim…
-Peki Sayın Başkan, başınızda bir de yeniden yargılama sorunu var ve doğal olarak bu dava nedeniyle oluşan gerginlikler var. Örneğin; yürüyüşler protestolar da yaşanıyor… Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
Öncelikle söylemeliyim ki yeniden yargılama Fenerbahçe’nin değil, Türkiye’nin sorunudur. Çünkü adaletsizlik, kumpas ve devlet içinde devlet olmaya kalkışanlarla mücadele etmek, sadece Fenerbahçe’nin sorunu değildir. Biz bu süreci çok iyi biliyoruz. Kimlerin nelerin altına imza attığının çok net farkındayız. Fenerbahçe olarak duruşumuzdan ve kararlılığımızdan asla ödün vermedik, vermeyeceğiz ve sabırla yargılamanın sonucunu bekliyoruz. Bu arada, “Bazı kulüplerle yaşanılan gerginlikler” diye bir tanımlamayı kabul etmiyorum. Bu süreçte Fenerbahçe’nin muhatabı Fenerbahçe’nin büyüklüğüne erişememiş kulüpler değil, hukuksuzluklar ve adaletsizliklerdir. Sadece birileri iki camia arasındaki gerginlikten nemalanmak uğruna bu gerginliği gündemde tutmaya çalışıyor. Bilirsiniz, silah tacirlerinin olduğu yerlerde savaşlar bitmez. Kaldı ki bu işler yürümekle de çözülmez. Zira yöntem bu olsaydı, bırakın yürümeyi, Fenerbahçe camiası oturduğu yerde ayağa kalksa futbolun tarihi yeniden yazılırdı.
– Son olarak, bir takım gruplar çeşitli müsabakalara sızıp olaylar çıkartıyorlar, bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu konuda çeşitli defalar aileleri uyardım, yine tekrarlıyorum: Bu genç çocukları uyarıyorum; bu başlarında olanlar, kendi çıkarları için her şeyi kullanıyorlar. Çocuklarınıza kötü alışkanlıklar edindiriyorlar. Daha fazla olmak için, karış karış ülkeyi dolaştığımız şu günlerde, tüm taraftar gruplarına bir kez daha sesleniyorum: Aslolan Fenerbahçe’dir! Fenerbahçe yönetiminden memnun değilseniz ya da yönetime talipseniz, gelin bu büyük kulübe üye olun. Kongrede söz sahibi olun. Yasal platformlarda hakkınızı arayın. Üyelik müracaat formlarınızı da bizzat ben imzalayacağım. Yeter ki 3-5 kişinin çıkarları uğruna Fenerbahçe’yi bölmeyin ve Fenerbahçe’ye zarar vermeyi aklınızdan dahi geçirmeyin. Çünkü bilin ki Aziz Yıldırım, yaşadığı müddetçe, böyle bir şeye izin vermemek konusunda her türlü inanca ve karara sahiptir.
-Peki Sayın Başkan son sözünüz nedir?“Darağacında olsak bile, son sözümüz FENERBAHÇE!”dir.

Röportaj: Orhan Zeki Ak
Fotoğraflar: Tolga Ovalı

Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi

0

Nilgün Belgün’ün hayat hikayesinden ve anılarından yola çıkarak sahnelediği “Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi” isimli gösterisi öncesi kuliste kendisiyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

İşte değerli tiyatro sanatçısı Nilgün Belgün’ün “Gazete Ekonomi”ye özel verdiği o keyifli röportaj:

Türkiye’de tiyatrolar ve tiyatro oyuncuları belli zorluklar yaşıyor. Sizce bunlar nasıl aşılabilir?

Bu daha çok kültürel faktörlerle ilgili, çocuklarını ne kadar küçükten tiyatroya alıştırırlarsa, çocuklar da büyüdükçe sanat ve tiyatro sevgisiyle dolarlar, tiyatroya giderler böylelikle izleyici sayısı giderek artar… Tiyatro çok önemli bir sanat dalı ve çocukların kişiliğini geliştiren, gelecek nesilleri şekillendiren bir sanat dalı. Tabi bu ailelerin de kültürel yapısıyla ilgili. Sonuçta konu eğitime geliyor.

Peki bu konu biraz da devletin sanata, tiyatroya bakış açısıyla da ilgili değil mi?

E tabi eskisi gibi tiyatro sevilmemeye başladı. Devletin de tiyatroya, tiyatrocuya bakışı çok sıcak değil. En azından verilen destek olması gerektiği gibi değil diyebiliriz.

Tiyatro ve dizi oyunculuğu arasındaki farkı kısaca özetleyebilir misiniz?

Zaten dizi oyuncularının büyük bir bölümünü tiyatro oyuncuları teşkil ediyor. Bir tiyatrocu dizide de oynar, sinemada da oynar. Çünkü aslolan oyunculuğunuzu sergileyebilmektir. Ama oyunculuğun er meydanı tiyatrodur.

Sizi neden sinemada görmüyoruz?

Ben sinemaya çok sıcak değilim, ben hayatımı tiyatroya verdim. Deli gibi tiyatro aşığı bir kadınım. Ben çok çok enteresan tiyatroyu yapmayı, sinemayı seyretmeyi seviyorum.

Hayatınız film olsaydı ne olmasını isterdiniz?

“Bu hayat benim”

Sanatçıların, oyuncuların siyasi görüşlerini dile getirmelerini nasıl yorumluyorsunuz?

Herkes siyasi görüşünü, hayata dair düşüncelerini, tuttuğu takımı söyleme özgürlüğüne sahip olmalı diye düşünüyorum.  Ben düşüncesini çok açık dile getiren biriyimdir. Muhalif olduğum konuları da dile getirmekten çekinmem. Ancak külliyen karşı da değilim. Yerine göre eleştirip, yerine göre de olumlu gördüklerimi de paylaşırım.  Özetle ben sosyal demokrat biriyim.

“Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi”  Oyununuzla ilgili bir şey söylemek ister misiniz?

Oyunum bir hayat oyunudur. Bu bir kadının hayatıdır. 50’li yıllardan 2000’li yıllarını da anlatan bir Türkiye durumudur. Yaşanılan hayattır, sanatçı bir kadının kıssadan aldığı hisseleridir bu oyun. Bu hayatı anlatan bir oyundur, aynı zamanda dans ediyorum, şarkı söylüyorum, insanları güldürüyorum ve tabi ki sonunda biraz da hüzünlendiriyorum. Çünkü hayatta sevinçle hüzün iç içedir. Son olarak Bu güzel söyleşi için Gazete Ekonomi’ye çok teşekkür ediyorum.

Ebru Özlem Özen 03.02.2015

gazeteekonomi.com

Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi

0

Nilgün Belgün’ün hayat hikayesinden ve anılarından yola çıkarak sahnelediği “Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi” isimli gösterisi öncesi kuliste kendisiyle keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

İşte değerli tiyatro sanatçısı Nilgün Belgün’ün “Gazete Ekonomi”ye özel verdiği o keyifli röportaj:

Türkiye’de tiyatrolar ve tiyatro oyuncuları belli zorluklar yaşıyor. Sizce bunlar nasıl aşılabilir?

Bu daha çok kültürel faktörlerle ilgili, çocuklarını ne kadar küçükten tiyatroya alıştırırlarsa, çocuklar da büyüdükçe sanat ve tiyatro sevgisiyle dolarlar, tiyatroya giderler böylelikle izleyici sayısı giderek artar… Tiyatro çok önemli bir sanat dalı ve çocukların kişiliğini geliştiren, gelecek nesilleri şekillendiren bir sanat dalı. Tabi bu ailelerin de kültürel yapısıyla ilgili. Sonuçta konu eğitime geliyor.

Peki bu konu biraz da devletin sanata, tiyatroya bakış açısıyla da ilgili değil mi?

E tabi eskisi gibi tiyatro sevilmemeye başladı. Devletin de tiyatroya, tiyatrocuya bakışı çok sıcak değil. En azından verilen destek olması gerektiği gibi değil diyebiliriz.

Tiyatro ve dizi oyunculuğu arasındaki farkı kısaca özetleyebilir misiniz?

Zaten dizi oyuncularının büyük bir bölümünü tiyatro oyuncuları teşkil ediyor. Bir tiyatrocu dizide de oynar, sinemada da oynar. Çünkü aslolan oyunculuğunuzu sergileyebilmektir. Ama oyunculuğun er meydanı tiyatrodur.

Sizi neden sinemada görmüyoruz?

Ben sinemaya çok sıcak değilim, ben hayatımı tiyatroya verdim. Deli gibi tiyatro aşığı bir kadınım. Ben çok çok enteresan tiyatroyu yapmayı, sinemayı seyretmeyi seviyorum.

Hayatınız film olsaydı ne olmasını isterdiniz?

“Bu hayat benim”

Sanatçıların, oyuncuların siyasi görüşlerini dile getirmelerini nasıl yorumluyorsunuz?

Herkes siyasi görüşünü, hayata dair düşüncelerini, tuttuğu takımı söyleme özgürlüğüne sahip olmalı diye düşünüyorum.  Ben düşüncesini çok açık dile getiren biriyimdir. Muhalif olduğum konuları da dile getirmekten çekinmem. Ancak külliyen karşı da değilim. Yerine göre eleştirip, yerine göre de olumlu gördüklerimi de paylaşırım.  Özetle ben sosyal demokrat biriyim.

“Nilgün Belgün’le Aşk ve Komedi”  Oyununuzla ilgili bir şey söylemek ister misiniz?

Oyunum bir hayat oyunudur. Bu bir kadının hayatıdır. 50’li yıllardan 2000’li yıllarını da anlatan bir Türkiye durumudur. Yaşanılan hayattır, sanatçı bir kadının kıssadan aldığı hisseleridir bu oyun. Bu hayatı anlatan bir oyundur, aynı zamanda dans ediyorum, şarkı söylüyorum, insanları güldürüyorum ve tabi ki sonunda biraz da hüzünlendiriyorum. Çünkü hayatta sevinçle hüzün iç içedir. Son olarak Bu güzel söyleşi için Gazete Ekonomi’ye çok teşekkür ediyorum.

Ebru Özlem Özen 03.02.2015

gazeteekonomi.com

Pınar Selek: “Masalını kaybeden insan, hayallerini de kaybeder”

0

“Ben hayallerime tutunmak için masallarımı suladım hep. Çocukluğumdan beri zaten sürekli masal uyduruyordum, önce kızkardeşime, sonra tanıdığım herkese anlatmak için… Fırsatını bulup bir kısmını yazmak çok mutlu etti beni. Bir yandan da edebiyatla küçük de olsa bağımı sürdürmemi sağladı. Bilimsel analiz dilinin havasız bıraktığı edebiyat aşkım bu sayede nefes alabildi biraz. Yol Geçen Hanı’nı bu yüzden pek çok insan büyüklere masal olarak okumuş. Hoşuma gitti…  Masal güzel şey.”

Sosyolog ve yazar Pınar Selek, bugüne kadar azınlıklar, transseksüeller, sokak çocukları ve seks işçileri gibi ayrımcılığa uğrayan gruplar hakkında çok sayıda çalışma yaptı. Ancak 1998 yılında PKK üzerine yürüttüğü araştırması nedeniyle, terör suçu şüphesiyle göz altına alındı ve söz konusu dönemde propaganda yapmak iddiasıyla tutuklandı. Pek çokları bilmez bu süreçte filistin askısı, elektroşok ve kafatasına elektrik verilmek suretiyle ağır işkencelere maruz kaldı. Hatta 2010 yılında Berlin’deki Überleben İşkence Kurbanları İçin Tedavi Merkezi tarafından gördüğü işkencenin etkilerini doğrulayan bir rapor bile hazırlandı.

16 yıldır yargılanıyor

Selek, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birincilikle bitirdi. Ardından aynı üniversitede sosyoloji üzerine yüksek lisans yaptı. Fransa’da bulunan Sophiantipolis UDEL Üniversitesi’nde ekonomi-politik dersleri gördü. 2013’te, Fransa’nın en prestijli eğitim kurumlarından biri olan Lyon’daki Ecole Normale Supérieure tarafından fahri doktora unvanına layık görüldü. Çok değil, bir yıl sonra da ‘Türkiye’deki Muhalif Hareketlerin Birbirleriyle Etkileşimi’ başlıklı teziyle, Strasbourg Üniversitesi’nden siyaset bilimi doktoru unvanını aldı. Feminist ve anti-militarist olan Selek, yetişkinler için kaleme aldığı Barışamadık, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, Maskeler Süvariler Gacılar, Yolgeçen Hanı‘nın yanı sıra çocuklar için Yeşil Kız ve Su Damlası isimli iki kitap çıkardı. Belge Yayınları tarafından yayına hazırlanan Ya Basta!-Artık Yeter! isimli kitabın çevirisini yaptı. Bunca güzel işte imzası bulunsa da Türkiye onu, 9 Temmuz 1998’de Mısır Çarşısı’nda meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin yaralandığı patlamayla tanıdı.

Mısır Çarşısı’na bomba koyduğu iddiasıyla 2.5 yıl tutuklu kalan ve bilirkişinin verdiği ‘patlamaya tüp gazının yol açtığı’ raporu üzerine tahliye edilen Selek, Bakırköy Kadın Tutukevi’nden çıkarken gazetecilere ‘‘Bana iyi misiniz diye soracaksanız, iyiyim diyemem. Çünkü çok acı çekiyorum” demişti. Selek’e şimdilerde nasıl olduğunu sorduk, bakın bize neler neler anlattı.

Bakırköy Kadın Tutukevi’nden çıkarken sokak çocukları ve translar seni büyük bir coşkuyla karşıladılar. Sence, Türkiye’de “hırçınlıkları” ile basına yansıyan bu kesimlerin sana bu kadar yakın durmalarının sebebi ne olabilir?

Ortak yaşanmışlıklar. Dostluk. Sokağın insanı sürekli sınayan dehşeti içinde filizlenince bir dostluk, onu kimse koparamıyor galiba. Bir de, o dönem polisin tuzla buz ettiği sanat atölyemizin içinden geçtik hep birlikte. Bir düşün içinden geçmek gibi. Sanatın mucizevi enerjisinin yarattığı, bizim parmaklarımız, sesimiz, bedenimiz aracılığıyla yarattığı bir düşü paylaştık biz sokakta. Bu düş, zaten kurulmuş bağları aşk kadar güçlendirdi. Dostluk, sevgi, kalbimizde güp güp kımıldayan bir kuşa dönüştü.

O gün gazetecilere ‘‘Bana iyi misiniz diye soracaksanız, iyiyim diyemem. Kendim için seviniyorum diyemem. Çünkü, içeride şu anda yaşanan şeyler, çok acı şeyler. Çok acı çekiyorum. Hem içerisi için hem de şu anda Türkiye’de bulunan ve şiddete yönelen her şey için” demiştin. Şimdi iyi misin peki?

İyiyim. Daha güçlüyüm çünkü. Geçen süre içinde acı çekmenin mutsuz olmak anlamına gelmediğini öğrendim. Sevginin eridiği yerde çoğalıyor mutsuzluk. Ben içimdeki sevgi sayesinde mutluyum. Tabii bu insanı duyarlı kılıyor, üzülüyorsun, acı çekiyorsun. Dünyamız acı makinesi. Şiddet her geçen gün daha da meşrulaşıyor. Buna rağmen şiddete karşı mücadele etmek için daha çok araçla, yöntemle, deneyimle tanıştım. Yani, direnmeye, yeni yollar açmaya, düşünmeye, soru sormaya çalışıyorum. Bu beni ayakta tutuyor.

Araştırmacılara, akademisyenlere, aydınlara gözdağı vermenin sembolü haline geldin, hayatından önemli bir bölüm çalındı, hedef gösterildin ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmedin. Koşulların değişmesine rağmen çalışmalarına devam ettin. Bu gücü nereden alıyorsun?

Bilmiyorum. Pek çok insan gibi ben de gücü bir yerlerden devşirip zorluklarla başa çıkmayı öğreniyorum. Kendimi kocaman tablonun bir parçası olarak gördüğüm için, bana vuran şiddet aygıtının diğer tahakküm aygıtlarıyla bağını kuruyorum ve isyanımı örgütlüyorum. Bu şiddetin beni belirlemesine, dilimi acılaştırmasına, mağdur psikolojisinin içinde boğmasına izin vermiyorum. Çocukken Diderot’nun “Kötülerle değil, kötülükle mücadele etmeliyiz” sözünü defterlerime karalardım. Hala bana yön veriyor. İsyanını kötülere, insanlara karşı değil, kötülüklere karşı yönelttiğinde iyilikten besleniyor, mücadelende mutsuz olmuyorsun. Önceki gün Charlie Hebdo’ya olan saldırıdan sonra şunu yazdım: “Arkadaşlarımızı öldürdüler ama cesaretimizi ve sevme kapasitemizi değil”.

Hiç yalnız hissetin mi kendini?

Tam da bu yüzden, daha ilk günden beri hiç yalnız hissetmedim kendimi. Şu ya da bu şekilde değdiğim herkes 16 yıl boyunca taşımak zorunda olduğum ağırlığı benimle fazlasıyla paylaştılar. Mücadelemde, çalışmalarım, araştırmalarım sürecinde birbirinden çok farklı kesimlerle buluştuğum için, hiç yan yana gelemeyecek insanlar bu dayanışma etrafında buluştular. Bu buluşma zamanla çok büyülü bir süreç yarattı. Hele yurtdışında olduğumdan beri enternasyonal bir nitelik kazanan dayanışma halkaları, muhalefet alanında yeni bir dinamik yaratıyor. Pek çok insan, sürekli bana teşekkür ediyor. Çünkü dayanışma başlı başına bir yol: hiç akla gelmeyecek buluşmalara, yeni projelere yol açıyor, insanların hayatını değiştiriyor.

Başarılarla dolu bir biyografiye sahipsin. Neden büyük ölçekli şirketlerde çalışıp, büyük paralar kazanmak yerine ayrımcılığa uğrayan gruplarla uğraşmayı tercih ettin?

Ben mutlu olmak istiyorum. Hep öyle istedim. Mutlu bir dünyada, güzel şeyler yaşamak. Dolayısıyla seçtiğim bölüm, okuduğum okul, yaptığım çalışmalar hep buna yönelik. Başarı değil mutluluk. Yani sosyolojiyi para kazanmak, rütbe kazanmak, bir şey olmak için değil, kendimi, dünyayı anlamak için seçtim. Biraz düşünmeye başlayınca gördüm ki mutluluğun önündeki en büyük engellerden biri tahakküm ilişkileri. Dolayısıyla bunların işleyişini anlamak için okula gittim, bunları değiştirmek için sokaklara çıktım. Aslında normal olan bu, öyle değil mi?

Elbette öyle… Peki, bir dönem sokaklarda, evi olmayanlarla birlikte sabahladın. Bu bir tercihti, şimdi başka bir ülkede zorunlu olarak yaşıyorsun. Hiç kendini yersiz yurtsuz hissettiğin oldu mu?

Evet. Ve hayır. Ama arada bir oturacağım, kendime geleceğim, Lévinas’ın tabiriyle, bir mültecinin topraklarındaymış gibi, evime geri çekildiğim bir yer yok daha. Hiç bir şehirde gizli kahvehanelerini, özel mekanlarını, çıkmaz sokaklarını, sır köşelerini adım adım bilecek kadar kalmadım maalesef. Bu beni çok dağıtıyor. Bu deneyim bana gösterdi ki yersiz yurtsuzluğun da bir yeri var. Göçebelerin, geçtikleri yollara ayak izlerini, dallara bağladıkları küçük bezlerini bıraktıkları gibi, ben de mekanlar arası göç ederken, kendi ritmimi yaratmaya ihtiyaç duyuyorum. Mesele yaşanan mekanları fiziksel olarak bilmek değil sadece, kendi varlığını o mekandaki dinamiklere yabancı hissetmemek, ev hissi. Hangi tahtaya basacağını, hangi sokağın çıkmaz olduğunu bilmek direniş gücünü arttırıyor. Ama zaman bağları kuruyor. Daha önce tanımadığın hayatların içinde söz söylüyor, eğleniyor, ağlıyor, sevişiyor, bağlar kuruyorum. Sanırım zamanla, hangi rüzgarları arkama alacağımı yavaş yavaş öğreniyorum. Hatta diyebilirim ki, bu dünyada, misafirmiş gibi değil, kendi evindeymiş gibi, sere-serpe yayılıyorum artık. Bir farkla: Kendini güvende hissetme duygusunu kaybedince, sana şimdiye kadar güvenlik sağlayan sembollerden, bağlardan, kalıplardan, alışkanlıklardan da uzaklaşıyorsun. Ve bu uzaklık, seni boşlukta bırakıyor ama düşüncenin ufukları, görmenin sınırları da genişliyor.

Mısır Çarşısı patlamasıyla ilgili davadan 16 yıldır yargılanıyorsun. Üç kez beraat ettin, bir kez de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldın. 5 Aralık’ta görülen duruşmada beraatine karar verildi. Bizlere bile “artık yeter” dedirten bir süreç yaşadın. Bundan sonrasında nasıl bir hukuki süreç seni bekliyor?

Üç kez değil, dört kez beraat ettim son duruşmayla birlikte. Sonra, her zamanki gibi savcı itiraz etti ve dosya Yargıtay Genel Kurulu’na gönderildi. Şimdi onların kararını bekleyeceğiz.

Geçen yıl hükümete karşı, tarihe geçen bir direniş yaşadık. Gezi Direnişi feminist bir eylem değildi ama feminist kadınların etkin olduğu bir süreçti. Bu kadar çok kadının geceleri, sokakları, meydanları, parkı, barikatları erkeklere bırakmamasının nedenleri sence neydi?

Gezi direnişi, Türkiye’de otuz yıldır doğup gelişen yeni toplumsal hareketlerin açtığı yoldan ilerledi. Yani gökyüzünden düşmedi. Bu da otuz yıldır sosyal mücadeleler sahnesinde, eylem, örgütlenme repertuarındaki ve düşünsel alandaki yenilenmeye dayanıyor. Feminist hareket bu yeni repertuarın ortaya çıkmasında belirleyici bir rolü var. 80’li yıllarda eski muhalefet repertuarını alt üst eden, diğer hareketlere yol açan feminist harekettir. Bu temelde gelişen yeni hareketler bugün ortaya çıkan daha esnek yapılara yol açtılar. Kadınlar uzun süredir bu yapılarda çok belirleyici bir yere sahipler. Bu da, bütün sıkıntılarına rağmen feminist hareketin gücüyle ilgili.

Sence yeni Gezi direnişlerinin olmasını beklemek mi, yoksa bu dinamik kitlenin muhalefeti farklı alanlarda daha örgütlü bir yapı ile yürüterek ilerletmesini beklemek mi daha doğru olur?

Hükümet gücünü uluslararası kurduğu ekonomik, askeri ilişkilerden alıyor. Ama buna karşı daha örgütlü bir yapı derken neyi anliyoruz? Bu örgütlü yapıların, özgürlük alanı yaratama konusundaki sınırlarını gördü insanlar. Türkiye sosyal mücadeleler alanında ciddi bir arayış gözlemliyorum bu konuda. Dediğim gibi bu arayış geçmiş deneyimlerin bir sonucu. Tabii katı yapılar kadar hızlı ilerlenmiyor bu durumda ama daha sahici adımlar atılıyor. Unutmayın, 68 hareketinden sonra De Gaulles referanduma gidip yüksek bir başarı kazanmıştı ve bu başarı hareketi hızla söndürmüştü. Yine de 68 etkilerini bugün de hissettiğimiz gerçek bir sosyal devrim olarak kaldı. Hızlı sonuçlar beklememeliyiz, mücadelenin pek çok kanalı ve gündemi var. Varolan haksızlıkları durdurmak için başka araçlar lazım, başka bir dünya kurmak için daha başka…

2015’in daha ilk saatlerinde AKP iktidarından cinsiyetçi açıklamalar gelmeye başladı. AKP’nin kadın, LGBTİ ve azınlıklarla ilgili politikalarını nasıl buluyorsun? Ülkemizde azınlık ve kimlik odaklı hareketlerin bu noktada Avrupa’dan farklılaşan tarafları neler?

Çok farklı bulmuyorum. Farklı olan toplumsal hareketlerin kazanımları sayesinde yaratılan alanların genişliği sadece. Yoksa Avrupa’da da, Amerika’da da yeni muhafazakarlık çok tehlikeli boyutlar alıyor. Mesela Fransa’da yaşıyorum, ırkçı, kadın düşmanı, homofobik, aşırı sağcı parti ülkenin üç büyük partisinden biri haline geldi. Liselerdeki toplumsal cinsiyet derslerine karşı elli bin kişilik yürüyüşler yaptılar. Hangi ülkeye mercek tutsan benzer sahnelerle karşılaşıyorsun. Çünkü ekonomiyi, siyaseti yeniden yapılandıran neo liberalizm, toplumsal ölçekte yeni muhafazakarlığa dayandığı için, bu alanda çok ciddi bir gerileme var. İşte bu yüzden uluslararası dayanışma her zamankinden daha çok önemli.

Yetişkinlerin yanı sıra çocuklar için de kitaplar yazdın. Tahakküm ilişkilerine ve özgürlük arayışlarına kafa yorarken çocuk kitabı yazmaya nasıl karar verdin?

Masalını kaybeden insan hayallerini de kaybeder… Ben hayallerime tutunmak için masallarımı suladım hep. Çocukluğumdan beri zaten sürekli masal uyduruyordum, önce kızkardeşime, sonra tanıdığım herkese anlatmak için… Fırsatını bulup bir kısmını yazmak çok mutlu etti beni. Bir yandan da edebiyatla küçük de olsa bağımı sürdürmemi sağladı. Bilimsel analiz dilinin havasız bıraktığı edebiyat aşkım bu sayede nefes alabildi biraz. Yol Geçen Hanı’nı bu yüzden pek çok insan büyüklere masal olarak okumuş. Hoşuma gitti… Masal güzel şey.

Şu sıralar neler yapıyorsun? Vaktini nasıl geçiriyorsun?

Vakitle başım dertte. Yazıyorum, araştırıyorum, haksızlıklara karşı çıkıyorum. Dünyayı seven, çevresine karşı duyarlı olan insanlar için, dünyanın her yerinde yapılacak çok şey var. Yoksulluk, ırkçılık, ataerkillik her yerde, farklı biçimlerde kötülük üretiyor. Bu kötülüklere karşı mücadele etmek ise her geçen gün daha zorlaşıyor. Bir yandan üniversitede, Ecole Normale Superieur’de araştırmacı olarak çalışıyorum, ders veriyorum, bir yandan da elimden geldiğince özgürlük çabalarına güç vermeye çalışıyorum. Tabii ki öncelikle feminist hareket içindeyim. İki ayrı feminist örgütün yönetim kurulundayım. Biri şiddet mağduru göçmen kadınlara hukuki destek veriyor diğeri feminist ve eşcinsel hareket içinde çok yönlü kampanyalar örgütlüyor.

Ayrıca sosyal ekolojist bir dergide ve kolektifte çalışıyorum. Fransa, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, en doğal yaşam alanlarının satışa sunulduğu bir ülke haline geldi. Pek çok bölgede insanlar toprakları, yaşam alanları için mücadele ediyorlar. Yakında nefes almak için bile para vermek zorunda kalacağız. Ekoloji gittikçe vahşi yüzünü gösteren kapitalizm karşısında gerçek bir tehlike olarak görülüyor bu yüzden. Doğal dengeyi bozacak baraj yapımına karşı çıkan köylülere destek olan gençlerden biri polisin gaz bombasıyla öldü geçenlerde. Ardından valilik protestocuları “yeşil cihadistler” ilan etti. Ve bu söylem sağcı basın aracılığıyla yayıldı. Yapılacak çok iş var yani. Ayrıca ırkçılık tehlikeli boyutlar alıyor bu ülkede. Eşcinsellere, Müslümanlara, yabancılara karşı nefret gittikçe meşrulaşıyor. Bu nedenle her türlü nefret söylemine karşı mahalle mahalle buluşmalar örgütlüyoruz. Çocuklarla olan çalışmalarıma devam etmeye çalışıyorum. Önceki ay, özelikle yoksul mahallelerdeki tam 17 okulda öğrencilerle atölyeler yaptım. Çok zorlu geçti ama sonunda çocuklar bana güzel sürprizler yaptılar. Geçenlerde de sınır dışı edilmek istenen 5 çingene çocuğu korumak için öğretmenlerin onlarla birlikte işgal ettiği bir ilkokulda şarkılar söyledik… Birlikte yemek hazırlayıp yedik. İşte böyle… Yaptığım şeyleri burada hızlıca anlatmak zor. Ama şu kadarını söyleyeyim, mücadelesini, dertlerini, sevinçlerini paylaştığım insanlarla büyük dostluklar kurduk. Çok bağlandık birbirimize… Yüzyıllardır tanıyormuş gibi hissettiğim insanlarla birlikteyim. Türkiye’ye dönsem de asla kurumayacak deniz gibiler…

Elinde olan ya da yeni bitirdiğin bir kitap var mı?

J.M. Gustave Le Clezio’nun Mondo adlı hikaye kitabını yeni bitirdim. Beni aldı götürdü ve yaşadığım ana, mekana taşıdı. Bu kitabı çevrilmemiş Clezio’nun. Zamanım olsa ben yapardım, hala üzerimde hissettiğim sihri paylaşmak için.

Peki kimleri dinliyorsun şu sıralar?

Bugünlerde Billy Holiday ve Leonard Cohen çok dinliyorum. Bir de klasik müzik.. Ama önümüzdeki ay değişebilir.

Mehtap Doğan 24.01.2015

SANATFİLAN

Pınar Selek: “Masalını kaybeden insan, hayallerini de kaybeder”

0

“Ben hayallerime tutunmak için masallarımı suladım hep. Çocukluğumdan beri zaten sürekli masal uyduruyordum, önce kızkardeşime, sonra tanıdığım herkese anlatmak için… Fırsatını bulup bir kısmını yazmak çok mutlu etti beni. Bir yandan da edebiyatla küçük de olsa bağımı sürdürmemi sağladı. Bilimsel analiz dilinin havasız bıraktığı edebiyat aşkım bu sayede nefes alabildi biraz. Yol Geçen Hanı’nı bu yüzden pek çok insan büyüklere masal olarak okumuş. Hoşuma gitti…  Masal güzel şey.”

Sosyolog ve yazar Pınar Selek, bugüne kadar azınlıklar, transseksüeller, sokak çocukları ve seks işçileri gibi ayrımcılığa uğrayan gruplar hakkında çok sayıda çalışma yaptı. Ancak 1998 yılında PKK üzerine yürüttüğü araştırması nedeniyle, terör suçu şüphesiyle göz altına alındı ve söz konusu dönemde propaganda yapmak iddiasıyla tutuklandı. Pek çokları bilmez bu süreçte filistin askısı, elektroşok ve kafatasına elektrik verilmek suretiyle ağır işkencelere maruz kaldı. Hatta 2010 yılında Berlin’deki Überleben İşkence Kurbanları İçin Tedavi Merkezi tarafından gördüğü işkencenin etkilerini doğrulayan bir rapor bile hazırlandı.

16 yıldır yargılanıyor

Selek, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünü birincilikle bitirdi. Ardından aynı üniversitede sosyoloji üzerine yüksek lisans yaptı. Fransa’da bulunan Sophiantipolis UDEL Üniversitesi’nde ekonomi-politik dersleri gördü. 2013’te, Fransa’nın en prestijli eğitim kurumlarından biri olan Lyon’daki Ecole Normale Supérieure tarafından fahri doktora unvanına layık görüldü. Çok değil, bir yıl sonra da ‘Türkiye’deki Muhalif Hareketlerin Birbirleriyle Etkileşimi’ başlıklı teziyle, Strasbourg Üniversitesi’nden siyaset bilimi doktoru unvanını aldı. Feminist ve anti-militarist olan Selek, yetişkinler için kaleme aldığı Barışamadık, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, Maskeler Süvariler Gacılar, Yolgeçen Hanı‘nın yanı sıra çocuklar için Yeşil Kız ve Su Damlası isimli iki kitap çıkardı. Belge Yayınları tarafından yayına hazırlanan Ya Basta!-Artık Yeter! isimli kitabın çevirisini yaptı. Bunca güzel işte imzası bulunsa da Türkiye onu, 9 Temmuz 1998’de Mısır Çarşısı’nda meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin yaralandığı patlamayla tanıdı.

Mısır Çarşısı’na bomba koyduğu iddiasıyla 2.5 yıl tutuklu kalan ve bilirkişinin verdiği ‘patlamaya tüp gazının yol açtığı’ raporu üzerine tahliye edilen Selek, Bakırköy Kadın Tutukevi’nden çıkarken gazetecilere ‘‘Bana iyi misiniz diye soracaksanız, iyiyim diyemem. Çünkü çok acı çekiyorum” demişti. Selek’e şimdilerde nasıl olduğunu sorduk, bakın bize neler neler anlattı.

Bakırköy Kadın Tutukevi’nden çıkarken sokak çocukları ve translar seni büyük bir coşkuyla karşıladılar. Sence, Türkiye’de “hırçınlıkları” ile basına yansıyan bu kesimlerin sana bu kadar yakın durmalarının sebebi ne olabilir?

Ortak yaşanmışlıklar. Dostluk. Sokağın insanı sürekli sınayan dehşeti içinde filizlenince bir dostluk, onu kimse koparamıyor galiba. Bir de, o dönem polisin tuzla buz ettiği sanat atölyemizin içinden geçtik hep birlikte. Bir düşün içinden geçmek gibi. Sanatın mucizevi enerjisinin yarattığı, bizim parmaklarımız, sesimiz, bedenimiz aracılığıyla yarattığı bir düşü paylaştık biz sokakta. Bu düş, zaten kurulmuş bağları aşk kadar güçlendirdi. Dostluk, sevgi, kalbimizde güp güp kımıldayan bir kuşa dönüştü.

O gün gazetecilere ‘‘Bana iyi misiniz diye soracaksanız, iyiyim diyemem. Kendim için seviniyorum diyemem. Çünkü, içeride şu anda yaşanan şeyler, çok acı şeyler. Çok acı çekiyorum. Hem içerisi için hem de şu anda Türkiye’de bulunan ve şiddete yönelen her şey için” demiştin. Şimdi iyi misin peki?

İyiyim. Daha güçlüyüm çünkü. Geçen süre içinde acı çekmenin mutsuz olmak anlamına gelmediğini öğrendim. Sevginin eridiği yerde çoğalıyor mutsuzluk. Ben içimdeki sevgi sayesinde mutluyum. Tabii bu insanı duyarlı kılıyor, üzülüyorsun, acı çekiyorsun. Dünyamız acı makinesi. Şiddet her geçen gün daha da meşrulaşıyor. Buna rağmen şiddete karşı mücadele etmek için daha çok araçla, yöntemle, deneyimle tanıştım. Yani, direnmeye, yeni yollar açmaya, düşünmeye, soru sormaya çalışıyorum. Bu beni ayakta tutuyor.

Araştırmacılara, akademisyenlere, aydınlara gözdağı vermenin sembolü haline geldin, hayatından önemli bir bölüm çalındı, hedef gösterildin ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmedin. Koşulların değişmesine rağmen çalışmalarına devam ettin. Bu gücü nereden alıyorsun?

Bilmiyorum. Pek çok insan gibi ben de gücü bir yerlerden devşirip zorluklarla başa çıkmayı öğreniyorum. Kendimi kocaman tablonun bir parçası olarak gördüğüm için, bana vuran şiddet aygıtının diğer tahakküm aygıtlarıyla bağını kuruyorum ve isyanımı örgütlüyorum. Bu şiddetin beni belirlemesine, dilimi acılaştırmasına, mağdur psikolojisinin içinde boğmasına izin vermiyorum. Çocukken Diderot’nun “Kötülerle değil, kötülükle mücadele etmeliyiz” sözünü defterlerime karalardım. Hala bana yön veriyor. İsyanını kötülere, insanlara karşı değil, kötülüklere karşı yönelttiğinde iyilikten besleniyor, mücadelende mutsuz olmuyorsun. Önceki gün Charlie Hebdo’ya olan saldırıdan sonra şunu yazdım: “Arkadaşlarımızı öldürdüler ama cesaretimizi ve sevme kapasitemizi değil”.

Hiç yalnız hissetin mi kendini?

Tam da bu yüzden, daha ilk günden beri hiç yalnız hissetmedim kendimi. Şu ya da bu şekilde değdiğim herkes 16 yıl boyunca taşımak zorunda olduğum ağırlığı benimle fazlasıyla paylaştılar. Mücadelemde, çalışmalarım, araştırmalarım sürecinde birbirinden çok farklı kesimlerle buluştuğum için, hiç yan yana gelemeyecek insanlar bu dayanışma etrafında buluştular. Bu buluşma zamanla çok büyülü bir süreç yarattı. Hele yurtdışında olduğumdan beri enternasyonal bir nitelik kazanan dayanışma halkaları, muhalefet alanında yeni bir dinamik yaratıyor. Pek çok insan, sürekli bana teşekkür ediyor. Çünkü dayanışma başlı başına bir yol: hiç akla gelmeyecek buluşmalara, yeni projelere yol açıyor, insanların hayatını değiştiriyor.

Başarılarla dolu bir biyografiye sahipsin. Neden büyük ölçekli şirketlerde çalışıp, büyük paralar kazanmak yerine ayrımcılığa uğrayan gruplarla uğraşmayı tercih ettin?

Ben mutlu olmak istiyorum. Hep öyle istedim. Mutlu bir dünyada, güzel şeyler yaşamak. Dolayısıyla seçtiğim bölüm, okuduğum okul, yaptığım çalışmalar hep buna yönelik. Başarı değil mutluluk. Yani sosyolojiyi para kazanmak, rütbe kazanmak, bir şey olmak için değil, kendimi, dünyayı anlamak için seçtim. Biraz düşünmeye başlayınca gördüm ki mutluluğun önündeki en büyük engellerden biri tahakküm ilişkileri. Dolayısıyla bunların işleyişini anlamak için okula gittim, bunları değiştirmek için sokaklara çıktım. Aslında normal olan bu, öyle değil mi?

Elbette öyle… Peki, bir dönem sokaklarda, evi olmayanlarla birlikte sabahladın. Bu bir tercihti, şimdi başka bir ülkede zorunlu olarak yaşıyorsun. Hiç kendini yersiz yurtsuz hissettiğin oldu mu?

Evet. Ve hayır. Ama arada bir oturacağım, kendime geleceğim, Lévinas’ın tabiriyle, bir mültecinin topraklarındaymış gibi, evime geri çekildiğim bir yer yok daha. Hiç bir şehirde gizli kahvehanelerini, özel mekanlarını, çıkmaz sokaklarını, sır köşelerini adım adım bilecek kadar kalmadım maalesef. Bu beni çok dağıtıyor. Bu deneyim bana gösterdi ki yersiz yurtsuzluğun da bir yeri var. Göçebelerin, geçtikleri yollara ayak izlerini, dallara bağladıkları küçük bezlerini bıraktıkları gibi, ben de mekanlar arası göç ederken, kendi ritmimi yaratmaya ihtiyaç duyuyorum. Mesele yaşanan mekanları fiziksel olarak bilmek değil sadece, kendi varlığını o mekandaki dinamiklere yabancı hissetmemek, ev hissi. Hangi tahtaya basacağını, hangi sokağın çıkmaz olduğunu bilmek direniş gücünü arttırıyor. Ama zaman bağları kuruyor. Daha önce tanımadığın hayatların içinde söz söylüyor, eğleniyor, ağlıyor, sevişiyor, bağlar kuruyorum. Sanırım zamanla, hangi rüzgarları arkama alacağımı yavaş yavaş öğreniyorum. Hatta diyebilirim ki, bu dünyada, misafirmiş gibi değil, kendi evindeymiş gibi, sere-serpe yayılıyorum artık. Bir farkla: Kendini güvende hissetme duygusunu kaybedince, sana şimdiye kadar güvenlik sağlayan sembollerden, bağlardan, kalıplardan, alışkanlıklardan da uzaklaşıyorsun. Ve bu uzaklık, seni boşlukta bırakıyor ama düşüncenin ufukları, görmenin sınırları da genişliyor.

Mısır Çarşısı patlamasıyla ilgili davadan 16 yıldır yargılanıyorsun. Üç kez beraat ettin, bir kez de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldın. 5 Aralık’ta görülen duruşmada beraatine karar verildi. Bizlere bile “artık yeter” dedirten bir süreç yaşadın. Bundan sonrasında nasıl bir hukuki süreç seni bekliyor?

Üç kez değil, dört kez beraat ettim son duruşmayla birlikte. Sonra, her zamanki gibi savcı itiraz etti ve dosya Yargıtay Genel Kurulu’na gönderildi. Şimdi onların kararını bekleyeceğiz.

Geçen yıl hükümete karşı, tarihe geçen bir direniş yaşadık. Gezi Direnişi feminist bir eylem değildi ama feminist kadınların etkin olduğu bir süreçti. Bu kadar çok kadının geceleri, sokakları, meydanları, parkı, barikatları erkeklere bırakmamasının nedenleri sence neydi?

Gezi direnişi, Türkiye’de otuz yıldır doğup gelişen yeni toplumsal hareketlerin açtığı yoldan ilerledi. Yani gökyüzünden düşmedi. Bu da otuz yıldır sosyal mücadeleler sahnesinde, eylem, örgütlenme repertuarındaki ve düşünsel alandaki yenilenmeye dayanıyor. Feminist hareket bu yeni repertuarın ortaya çıkmasında belirleyici bir rolü var. 80’li yıllarda eski muhalefet repertuarını alt üst eden, diğer hareketlere yol açan feminist harekettir. Bu temelde gelişen yeni hareketler bugün ortaya çıkan daha esnek yapılara yol açtılar. Kadınlar uzun süredir bu yapılarda çok belirleyici bir yere sahipler. Bu da, bütün sıkıntılarına rağmen feminist hareketin gücüyle ilgili.

Sence yeni Gezi direnişlerinin olmasını beklemek mi, yoksa bu dinamik kitlenin muhalefeti farklı alanlarda daha örgütlü bir yapı ile yürüterek ilerletmesini beklemek mi daha doğru olur?

Hükümet gücünü uluslararası kurduğu ekonomik, askeri ilişkilerden alıyor. Ama buna karşı daha örgütlü bir yapı derken neyi anliyoruz? Bu örgütlü yapıların, özgürlük alanı yaratama konusundaki sınırlarını gördü insanlar. Türkiye sosyal mücadeleler alanında ciddi bir arayış gözlemliyorum bu konuda. Dediğim gibi bu arayış geçmiş deneyimlerin bir sonucu. Tabii katı yapılar kadar hızlı ilerlenmiyor bu durumda ama daha sahici adımlar atılıyor. Unutmayın, 68 hareketinden sonra De Gaulles referanduma gidip yüksek bir başarı kazanmıştı ve bu başarı hareketi hızla söndürmüştü. Yine de 68 etkilerini bugün de hissettiğimiz gerçek bir sosyal devrim olarak kaldı. Hızlı sonuçlar beklememeliyiz, mücadelenin pek çok kanalı ve gündemi var. Varolan haksızlıkları durdurmak için başka araçlar lazım, başka bir dünya kurmak için daha başka…

2015’in daha ilk saatlerinde AKP iktidarından cinsiyetçi açıklamalar gelmeye başladı. AKP’nin kadın, LGBTİ ve azınlıklarla ilgili politikalarını nasıl buluyorsun? Ülkemizde azınlık ve kimlik odaklı hareketlerin bu noktada Avrupa’dan farklılaşan tarafları neler?

Çok farklı bulmuyorum. Farklı olan toplumsal hareketlerin kazanımları sayesinde yaratılan alanların genişliği sadece. Yoksa Avrupa’da da, Amerika’da da yeni muhafazakarlık çok tehlikeli boyutlar alıyor. Mesela Fransa’da yaşıyorum, ırkçı, kadın düşmanı, homofobik, aşırı sağcı parti ülkenin üç büyük partisinden biri haline geldi. Liselerdeki toplumsal cinsiyet derslerine karşı elli bin kişilik yürüyüşler yaptılar. Hangi ülkeye mercek tutsan benzer sahnelerle karşılaşıyorsun. Çünkü ekonomiyi, siyaseti yeniden yapılandıran neo liberalizm, toplumsal ölçekte yeni muhafazakarlığa dayandığı için, bu alanda çok ciddi bir gerileme var. İşte bu yüzden uluslararası dayanışma her zamankinden daha çok önemli.

Yetişkinlerin yanı sıra çocuklar için de kitaplar yazdın. Tahakküm ilişkilerine ve özgürlük arayışlarına kafa yorarken çocuk kitabı yazmaya nasıl karar verdin?

Masalını kaybeden insan hayallerini de kaybeder… Ben hayallerime tutunmak için masallarımı suladım hep. Çocukluğumdan beri zaten sürekli masal uyduruyordum, önce kızkardeşime, sonra tanıdığım herkese anlatmak için… Fırsatını bulup bir kısmını yazmak çok mutlu etti beni. Bir yandan da edebiyatla küçük de olsa bağımı sürdürmemi sağladı. Bilimsel analiz dilinin havasız bıraktığı edebiyat aşkım bu sayede nefes alabildi biraz. Yol Geçen Hanı’nı bu yüzden pek çok insan büyüklere masal olarak okumuş. Hoşuma gitti… Masal güzel şey.

Şu sıralar neler yapıyorsun? Vaktini nasıl geçiriyorsun?

Vakitle başım dertte. Yazıyorum, araştırıyorum, haksızlıklara karşı çıkıyorum. Dünyayı seven, çevresine karşı duyarlı olan insanlar için, dünyanın her yerinde yapılacak çok şey var. Yoksulluk, ırkçılık, ataerkillik her yerde, farklı biçimlerde kötülük üretiyor. Bu kötülüklere karşı mücadele etmek ise her geçen gün daha zorlaşıyor. Bir yandan üniversitede, Ecole Normale Superieur’de araştırmacı olarak çalışıyorum, ders veriyorum, bir yandan da elimden geldiğince özgürlük çabalarına güç vermeye çalışıyorum. Tabii ki öncelikle feminist hareket içindeyim. İki ayrı feminist örgütün yönetim kurulundayım. Biri şiddet mağduru göçmen kadınlara hukuki destek veriyor diğeri feminist ve eşcinsel hareket içinde çok yönlü kampanyalar örgütlüyor.

Ayrıca sosyal ekolojist bir dergide ve kolektifte çalışıyorum. Fransa, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, en doğal yaşam alanlarının satışa sunulduğu bir ülke haline geldi. Pek çok bölgede insanlar toprakları, yaşam alanları için mücadele ediyorlar. Yakında nefes almak için bile para vermek zorunda kalacağız. Ekoloji gittikçe vahşi yüzünü gösteren kapitalizm karşısında gerçek bir tehlike olarak görülüyor bu yüzden. Doğal dengeyi bozacak baraj yapımına karşı çıkan köylülere destek olan gençlerden biri polisin gaz bombasıyla öldü geçenlerde. Ardından valilik protestocuları “yeşil cihadistler” ilan etti. Ve bu söylem sağcı basın aracılığıyla yayıldı. Yapılacak çok iş var yani. Ayrıca ırkçılık tehlikeli boyutlar alıyor bu ülkede. Eşcinsellere, Müslümanlara, yabancılara karşı nefret gittikçe meşrulaşıyor. Bu nedenle her türlü nefret söylemine karşı mahalle mahalle buluşmalar örgütlüyoruz. Çocuklarla olan çalışmalarıma devam etmeye çalışıyorum. Önceki ay, özelikle yoksul mahallelerdeki tam 17 okulda öğrencilerle atölyeler yaptım. Çok zorlu geçti ama sonunda çocuklar bana güzel sürprizler yaptılar. Geçenlerde de sınır dışı edilmek istenen 5 çingene çocuğu korumak için öğretmenlerin onlarla birlikte işgal ettiği bir ilkokulda şarkılar söyledik… Birlikte yemek hazırlayıp yedik. İşte böyle… Yaptığım şeyleri burada hızlıca anlatmak zor. Ama şu kadarını söyleyeyim, mücadelesini, dertlerini, sevinçlerini paylaştığım insanlarla büyük dostluklar kurduk. Çok bağlandık birbirimize… Yüzyıllardır tanıyormuş gibi hissettiğim insanlarla birlikteyim. Türkiye’ye dönsem de asla kurumayacak deniz gibiler…

Elinde olan ya da yeni bitirdiğin bir kitap var mı?

J.M. Gustave Le Clezio’nun Mondo adlı hikaye kitabını yeni bitirdim. Beni aldı götürdü ve yaşadığım ana, mekana taşıdı. Bu kitabı çevrilmemiş Clezio’nun. Zamanım olsa ben yapardım, hala üzerimde hissettiğim sihri paylaşmak için.

Peki kimleri dinliyorsun şu sıralar?

Bugünlerde Billy Holiday ve Leonard Cohen çok dinliyorum. Bir de klasik müzik.. Ama önümüzdeki ay değişebilir.

Mehtap Doğan 24.01.2015

SANATFİLAN

Rıza Türmen, Perinçek Davasını Değerlendirdi

0

Türmen: Düşünce özgürlüğünün inkârı

CHP İzmir Milletvekili ve AİHM eski yargıcı Rıza Türmen 28 Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nde görüşülecek Perinçek davasını değerlendirdi. İsviçre’de Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan yasal düzenlemenin ifade özgürlüğü ile bağdaşmadığını belirten Türmen, “Bu düşünce özgürlüğünün inkârı” dedi.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek İsviçre Ceza Kanunu’nda kabul edilen ve tartışılan “Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan” maddesi gerekçe gösterilerek mahkûm edildi. Bu dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gündemine taşındı. AİHM’de ikinci daire İsviçre mahkemesinin kararını ‘düşünce özgürlüğünün ihlali’ olarak değerlendirdi. İsviçre’nin itirazı üzerine dava 28 Ocak’ta AİHM’de Büyük Daire’de görüşülecek.

28 Ocak’ta yapılacak duruşma öncesinde CHP İzmir Milletvekili ve AİHM eski yargıcı Rıza Türmen bu davayı Al Jazeera‘ye değerlendirdi. Sorularımızı yanıtlayan Rıza Türmen İsviçre’nin kabul ettiği yasayı düşünce özgürlüğünün inkârı olarak niteledi. Türmen’e göre bu yasa Avrupa’nın temel değerleriyle çelişiyor. Büyük Daire’de görüşülecek davaya ilişkin süreci de anlatan Türmen Büyük Daire’den çıkacak kararın bağlayıcı olacağını da belirtti. Türmen kararın açıklanmasının 2015 yılının ikinci yarısını bulabileceğini söyledi.

İsviçre’nin “Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan” yasası ifade ve düşünce özgürüğü ile bağdaşıyor mu?  AİHM Büyük Daire’de görüşülecek olan Perinçek davasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu davaya bundan önce AİHM İkinci Dairesi baktı ve tamamen düşünce özgürlüğü açısından ele alındı. Sorun ifade özgürlüğü sorunu. Doğu Perinçek İsviçre’de “1915 olaylarının soykırım teşkil etmediğini” söylemişti. Bu söylemi İsviçre Ceza Kanunu’nda yer alan soykırımı inkârı suç olarak gören maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm oldu. Sonra Federal Mahkeme’ye gitti, Federal Mahkeme bu kararı doğruladı. Bunun üzerine AİHM’e gitti. AİHM İkinci Dairesi böyle tarihi gerçeklerin araştırılmasını engelleyen kanunu ve Perinçek’in cezalandırılmasının düşünce özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardı. AİHM İkinci Dairesi bu kararında Fransa Anayasa Mahkemesi’nin kararını göz önünde bulundurdu. Fransa Meclisi’nin de kabul ettiği benzer bir düzenleme vardı ama suç olarak görülmemişti. Fransa Anayasa Mahkemesi’nin söylediği şey tarihi gerçeklerin araştırılmasını engelleyen bir kanunun, ifade özgürlüğü ile bağdaşmadığı yolundaydı. İkinci Daire ayrıca şu hususlar üzerinde de durdu: soykırım olduğu konusunda konsensüs yok, öyle söyleyen de var, böyle söyleyenler de var.

Ayrıca Yahudi soykırımının inkârı ve bunun suç olarak cezalandırılmasını AİHM ihlal olarak görmemişti. Ama burada Yahudi soykırımından farklı olarak üzerinde konsensüs yok ve üzerinde bir mahkeme kararı yok. Yahudi soykırımı ile ilgili mahkeme kararı var savaş sonrasında. Bu nedenle bunu farklı bir yere koydu. İspanya Anayasa Mahkemesi’nin kararını da göz önünde bulundurdu ve ifade özgürlüğü ihlaline karar verdi.

Sizin görüşünüz nedir? İfade özgürlünün ihlali olarak görülen bu düzenlemeler Avrupa’nın temel değerleriyle çelişmiyor mu?

Evet bence de böyle. Tabii ki çelişiyor. Böyle bir tartışma imkânını ortadan kaldırıyor. Böyle bir yasanın bulunması ve bunun suç olarak kabul edilmesi tartışmanın yapılmasını engelliyor. Oysa kamuyu ilgilendiren konularda serbestçe fikirlerin ileri sürülebilmesi lazım. Bunlar rahatsız edici düşünceler de olabilir, toplumun beğenmediği düşünceler de olabilir. Bunların serbestçe dile getirilmesi ifade özgürlüğünün temeli. Ceza Kanunu’na böyle bir madde koyarsanız tartışmayı engellemiş oluyorsunuz, bu ifade özgürlüğünün açık bir inkârı. AİHM İkinci Dairesi kararında şunu da söyledi, “Tarihi konular üzerinde değerlendirme yapma yetkisi yargı organında değildir elbette, bu konuda kararı verecek olanlar tarihçiler olmalıdır” dedi.

Büyük Daire’de süreç nasıl işleyecek?

İsviçre hükümeti bunu Büyük Daire’ye götürme talebinde bulundu ve 5 kişilik bir komite var, Büyük Daire’ye gitme taleplerini inceleyen. Her “Büyük Daire’ye gitmek istiyorum” diyen gitmiyor. 5 kişilik komite Büyük Daire’ye gitme talebini yerinde gördü. Dava şimdi burada yeniden görülecek. İfade özgürlüğü davası olarak taraflar sunuş yapacak. Doğu Perinçek ve İsviçre hükümetinin avukatları… Bir de müdahil olanlar var; Türkiye , Ermenistan ve sivil toplum örgütleri gibi. Onlara da söz hakkı verilebilir. Ondan sonra yargıçlar taraflara soru sorarlar. Ondan sonra Büyük Daire’nin 17 yargıcı bir müzakereye çekilir, müzakereye çekildikten sonra istişari oylama yapılıyor. Bunun sonucuna göre karar yazılır. Yani istişari oylama ifade özgürlüğü ihlali yönünde çıkmışsa ona göre karar yazılır, aksi yönde çıkmışsa ona göre yazılır. Karar yazımı için komite kurulur, o komitede İsviçre yargıcı da olacaktır. Bu birkaç ay tutar.

Yani 28 Ocak günü karar belli olmaz mı? Açıklanmaz mı?

Karanın ne olacağı bellidir, ne yönde gideceği. Ama bunu kimse bilmez, gizli tutulur. Karar yazıldıktan sonra Büyük Daire tekrar toplanır ve nihai oylama yapılır. Azınlıkta kalanlar muhalefet görüşünü yazarlar, onlara bir süre daha verilir. Ondan sonra karar açıklanır. Büyük Daire’nin duruşmayı yapması ile kararın açıklanması arasındaki süre tamamen gizlidir. Bizdeki Anayasa Mahkemesi kararında olduğu gibi gerekçesiz karar açıklanmaz. Gerekçesi yazıldıktan sonra karar açıklanır, bu da yılın ikinci yarısında olur.

Büyük Daire’nin vereceği karar bağlayıcı mıdır?

Evet. Büyük Daire’nin kararı bağlayıcıdır, orada biter.

Peki kararın etkileri ne olur? Mesala Perinçek lehine karar verilirse ve ‘bu düşünce özgürlüğünün ihlalidir’ denirse ne olur?  

O zaman İsviçre’nin Ceza Kanunu’ndaki maddeyi değiştirmesi lazım. İsviçre Ceza Kanunu’nda değişiklik yapma yükümlülüğü altına girer. AİHM kararlarının bütün taraf devletler için etkili yanı var. AİHM Avrupa’da 60 yıllık içtihatlarıyla ortak hukuk dairesi yarattı. Herkes uyumlu hale getirmeye çalışıyor kararlarla. Bunun etkisi şu olur: AİHM’e taraf hiçbir devlet ceza kanununa böyle bir madde koymaya cesaret edemez.

Aksi yönde bir karar alınırsa etkisi ne olur? Türkiye böyle bir kararı tanımıyorum derse..

Soykırım iddialarına ağırlık veren yasalar yaygınlaşabilir. Mahkeme kararı bağlayıcıdır ve taraflar uymak zorundadır. Tanıyıp tanımamak söz konusu değildir. Kararın tanınmaması anlamsız bir laftır.

Büyük Daire’nin alacağı kararda siyasi bir etki olabilir mi?

Hayır, tam tersine siyasi bir karar alınamaz. Bu daire siyasi argümanlardan hiç hoşlanmaz. Orada yapılabilecek en büyük yanlış, bunu düşünce ve ifade özgürlüğü dışına çıkarıp, siyasi bir tartışmaya girmek olabilir. Oradaki yargıçlar siyasi tartışmalardan hiç hoşlanmazlar. Onların duymak istediği siyasi tartışmalar değildir. Soykırım mıdır, değil midir?  Bu tartışmaların yapılması yanlış olur.

AİHM’de buna benzeyen davalar ve sonuçları ne oldu?

Holokostla ilgili davalar var. Yahudi soykırımını inkâr etmek ve bunun suç olarak kabul edilmesini AİHM kabul etti ve dedi ki, Yahudi soykırımı o kadar belirgindir ki, herkes bunu kabul etti. Başta Almanya kabul etmektedir. O nedenle holokostun inkârı başka bir şeydir. Her zaman 17’nci madde meselesi var. Holokost kararında AİHM bunu kullandı, “Düşünce özgürlüğü burada başka amaçlı kullanılmaktadır” dedi ve 17’nci maddeden ihlal buldu. Yani düşünce özgürlüğü hakkının kötüye kullanılması olarak gördü. Tabii burada böyle bir şey söz konusu değil. Davaya ilk bakan daire burada 17’nci maddeyi de inceledi ve 17’nci madde burada kullanılamaz dedi.

Sibel Demirci Erdem 27.01.2015

Kaynak: Al Jazeera