Özel içerik:

Dünyaca ünlü piyanist Evgeny Grinko’dan Türkiye’ye özel jest: İzleyiciyi Türkçe selamladı, Türkçe parça çaldı

Minimalist piyano müziğinin sevilen isimlerinden Evgeny Grinko, uzun süredir...

Adıyamanlılar Vakfı 30’uncu iftar organizasyonunu gerçekleştirdi

Adıyamanlılar Vakfı tarafından bu yıl 30’uncusu düzenlenen Geleneksel İftar...

Feriköy’ün 100. yıl hedefi: Yeniden profesyonel ligler

MEHMET KALFA Türk spor tarihinde önemli bir yere sahip olan...
Ana Sayfa Blog Sayfa 84

Rıza Türmen, Perinçek Davasını Değerlendirdi

0

Türmen: Düşünce özgürlüğünün inkârı

CHP İzmir Milletvekili ve AİHM eski yargıcı Rıza Türmen 28 Ocak’ta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nde görüşülecek Perinçek davasını değerlendirdi. İsviçre’de Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan yasal düzenlemenin ifade özgürlüğü ile bağdaşmadığını belirten Türmen, “Bu düşünce özgürlüğünün inkârı” dedi.

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek İsviçre Ceza Kanunu’nda kabul edilen ve tartışılan “Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan” maddesi gerekçe gösterilerek mahkûm edildi. Bu dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gündemine taşındı. AİHM’de ikinci daire İsviçre mahkemesinin kararını ‘düşünce özgürlüğünün ihlali’ olarak değerlendirdi. İsviçre’nin itirazı üzerine dava 28 Ocak’ta AİHM’de Büyük Daire’de görüşülecek.

28 Ocak’ta yapılacak duruşma öncesinde CHP İzmir Milletvekili ve AİHM eski yargıcı Rıza Türmen bu davayı Al Jazeera‘ye değerlendirdi. Sorularımızı yanıtlayan Rıza Türmen İsviçre’nin kabul ettiği yasayı düşünce özgürlüğünün inkârı olarak niteledi. Türmen’e göre bu yasa Avrupa’nın temel değerleriyle çelişiyor. Büyük Daire’de görüşülecek davaya ilişkin süreci de anlatan Türmen Büyük Daire’den çıkacak kararın bağlayıcı olacağını da belirtti. Türmen kararın açıklanmasının 2015 yılının ikinci yarısını bulabileceğini söyledi.

İsviçre’nin “Ermeni soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan” yasası ifade ve düşünce özgürüğü ile bağdaşıyor mu?  AİHM Büyük Daire’de görüşülecek olan Perinçek davasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu davaya bundan önce AİHM İkinci Dairesi baktı ve tamamen düşünce özgürlüğü açısından ele alındı. Sorun ifade özgürlüğü sorunu. Doğu Perinçek İsviçre’de “1915 olaylarının soykırım teşkil etmediğini” söylemişti. Bu söylemi İsviçre Ceza Kanunu’nda yer alan soykırımı inkârı suç olarak gören maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm oldu. Sonra Federal Mahkeme’ye gitti, Federal Mahkeme bu kararı doğruladı. Bunun üzerine AİHM’e gitti. AİHM İkinci Dairesi böyle tarihi gerçeklerin araştırılmasını engelleyen kanunu ve Perinçek’in cezalandırılmasının düşünce özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardı. AİHM İkinci Dairesi bu kararında Fransa Anayasa Mahkemesi’nin kararını göz önünde bulundurdu. Fransa Meclisi’nin de kabul ettiği benzer bir düzenleme vardı ama suç olarak görülmemişti. Fransa Anayasa Mahkemesi’nin söylediği şey tarihi gerçeklerin araştırılmasını engelleyen bir kanunun, ifade özgürlüğü ile bağdaşmadığı yolundaydı. İkinci Daire ayrıca şu hususlar üzerinde de durdu: soykırım olduğu konusunda konsensüs yok, öyle söyleyen de var, böyle söyleyenler de var.

Ayrıca Yahudi soykırımının inkârı ve bunun suç olarak cezalandırılmasını AİHM ihlal olarak görmemişti. Ama burada Yahudi soykırımından farklı olarak üzerinde konsensüs yok ve üzerinde bir mahkeme kararı yok. Yahudi soykırımı ile ilgili mahkeme kararı var savaş sonrasında. Bu nedenle bunu farklı bir yere koydu. İspanya Anayasa Mahkemesi’nin kararını da göz önünde bulundurdu ve ifade özgürlüğü ihlaline karar verdi.

Sizin görüşünüz nedir? İfade özgürlünün ihlali olarak görülen bu düzenlemeler Avrupa’nın temel değerleriyle çelişmiyor mu?

Evet bence de böyle. Tabii ki çelişiyor. Böyle bir tartışma imkânını ortadan kaldırıyor. Böyle bir yasanın bulunması ve bunun suç olarak kabul edilmesi tartışmanın yapılmasını engelliyor. Oysa kamuyu ilgilendiren konularda serbestçe fikirlerin ileri sürülebilmesi lazım. Bunlar rahatsız edici düşünceler de olabilir, toplumun beğenmediği düşünceler de olabilir. Bunların serbestçe dile getirilmesi ifade özgürlüğünün temeli. Ceza Kanunu’na böyle bir madde koyarsanız tartışmayı engellemiş oluyorsunuz, bu ifade özgürlüğünün açık bir inkârı. AİHM İkinci Dairesi kararında şunu da söyledi, “Tarihi konular üzerinde değerlendirme yapma yetkisi yargı organında değildir elbette, bu konuda kararı verecek olanlar tarihçiler olmalıdır” dedi.

Büyük Daire’de süreç nasıl işleyecek?

İsviçre hükümeti bunu Büyük Daire’ye götürme talebinde bulundu ve 5 kişilik bir komite var, Büyük Daire’ye gitme taleplerini inceleyen. Her “Büyük Daire’ye gitmek istiyorum” diyen gitmiyor. 5 kişilik komite Büyük Daire’ye gitme talebini yerinde gördü. Dava şimdi burada yeniden görülecek. İfade özgürlüğü davası olarak taraflar sunuş yapacak. Doğu Perinçek ve İsviçre hükümetinin avukatları… Bir de müdahil olanlar var; Türkiye , Ermenistan ve sivil toplum örgütleri gibi. Onlara da söz hakkı verilebilir. Ondan sonra yargıçlar taraflara soru sorarlar. Ondan sonra Büyük Daire’nin 17 yargıcı bir müzakereye çekilir, müzakereye çekildikten sonra istişari oylama yapılıyor. Bunun sonucuna göre karar yazılır. Yani istişari oylama ifade özgürlüğü ihlali yönünde çıkmışsa ona göre karar yazılır, aksi yönde çıkmışsa ona göre yazılır. Karar yazımı için komite kurulur, o komitede İsviçre yargıcı da olacaktır. Bu birkaç ay tutar.

Yani 28 Ocak günü karar belli olmaz mı? Açıklanmaz mı?

Karanın ne olacağı bellidir, ne yönde gideceği. Ama bunu kimse bilmez, gizli tutulur. Karar yazıldıktan sonra Büyük Daire tekrar toplanır ve nihai oylama yapılır. Azınlıkta kalanlar muhalefet görüşünü yazarlar, onlara bir süre daha verilir. Ondan sonra karar açıklanır. Büyük Daire’nin duruşmayı yapması ile kararın açıklanması arasındaki süre tamamen gizlidir. Bizdeki Anayasa Mahkemesi kararında olduğu gibi gerekçesiz karar açıklanmaz. Gerekçesi yazıldıktan sonra karar açıklanır, bu da yılın ikinci yarısında olur.

Büyük Daire’nin vereceği karar bağlayıcı mıdır?

Evet. Büyük Daire’nin kararı bağlayıcıdır, orada biter.

Peki kararın etkileri ne olur? Mesala Perinçek lehine karar verilirse ve ‘bu düşünce özgürlüğünün ihlalidir’ denirse ne olur?  

O zaman İsviçre’nin Ceza Kanunu’ndaki maddeyi değiştirmesi lazım. İsviçre Ceza Kanunu’nda değişiklik yapma yükümlülüğü altına girer. AİHM kararlarının bütün taraf devletler için etkili yanı var. AİHM Avrupa’da 60 yıllık içtihatlarıyla ortak hukuk dairesi yarattı. Herkes uyumlu hale getirmeye çalışıyor kararlarla. Bunun etkisi şu olur: AİHM’e taraf hiçbir devlet ceza kanununa böyle bir madde koymaya cesaret edemez.

Aksi yönde bir karar alınırsa etkisi ne olur? Türkiye böyle bir kararı tanımıyorum derse..

Soykırım iddialarına ağırlık veren yasalar yaygınlaşabilir. Mahkeme kararı bağlayıcıdır ve taraflar uymak zorundadır. Tanıyıp tanımamak söz konusu değildir. Kararın tanınmaması anlamsız bir laftır.

Büyük Daire’nin alacağı kararda siyasi bir etki olabilir mi?

Hayır, tam tersine siyasi bir karar alınamaz. Bu daire siyasi argümanlardan hiç hoşlanmaz. Orada yapılabilecek en büyük yanlış, bunu düşünce ve ifade özgürlüğü dışına çıkarıp, siyasi bir tartışmaya girmek olabilir. Oradaki yargıçlar siyasi tartışmalardan hiç hoşlanmazlar. Onların duymak istediği siyasi tartışmalar değildir. Soykırım mıdır, değil midir?  Bu tartışmaların yapılması yanlış olur.

AİHM’de buna benzeyen davalar ve sonuçları ne oldu?

Holokostla ilgili davalar var. Yahudi soykırımını inkâr etmek ve bunun suç olarak kabul edilmesini AİHM kabul etti ve dedi ki, Yahudi soykırımı o kadar belirgindir ki, herkes bunu kabul etti. Başta Almanya kabul etmektedir. O nedenle holokostun inkârı başka bir şeydir. Her zaman 17’nci madde meselesi var. Holokost kararında AİHM bunu kullandı, “Düşünce özgürlüğü burada başka amaçlı kullanılmaktadır” dedi ve 17’nci maddeden ihlal buldu. Yani düşünce özgürlüğü hakkının kötüye kullanılması olarak gördü. Tabii burada böyle bir şey söz konusu değil. Davaya ilk bakan daire burada 17’nci maddeyi de inceledi ve 17’nci madde burada kullanılamaz dedi.

Sibel Demirci Erdem 27.01.2015

Kaynak: Al Jazeera 

İşkence, hukuk sistemine nasıl girdi?

Dr. Cemil Ozansü engizisyonu ve işkenceyi farklı bir boyutuyla ele alıyor. Hukuktaki ve modern hukuka geçişteki yerini inceliyor.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Kürsüsü’nden Dr. Cemil Ozansü’yle Ortaçağ hukukundan modern hukuka geçiş sürecinde engizisyonun rolünü ve hukuk yargılamasında bir usul olarak işkenceyi konuştuk.

- Engizisyon kelimesinin kökeni ile başlayalım.

Engizisyon,  Latincede “araştırmak, soruşturmak, incelemek” anlamlarına karşılık gelen “inquirere” fiilinden türetilmiş bir isim.

ENGİZİSYONUN İLK HEDEFİ: YOLSUZLUK

- Engizisyon nasıl bir ihtiyaca cevap vererek kuruldu?

Roma Katolik Kilisesi’ne tabi olan Hıristiyanlık 10. yüzyıldan sonra bir reformasyon sürecine giriyor. Güney Fransa’da Cluny Manastırı’nda ortaya çıkan bu keşiş hareketi Kilisenin ıslah edilmesi gerektiği propagandasını yapıyor. Bu hareket neredeyse Güney Fransa’da tüm manastırlara yayılıyor. Bir entelektüel keşişler zümresi ortaya çıkıyor. Bunlar Roma Katolik Kilisesi’nin yani Roma Patriği’nin kokuşmuş bir yönetime sahip olduğunu söyleyerek ısrarla ıslah propagandası yapıyor.

Engizisyonun ilk soruşturma konusu Kilise, ruhban mensupları. Ortaçağ Kilisesinde “simonia” dedikleri bir idarî yöntem var, bizim iltizama benziyor. Bedel karşılığı Kilise makamları alınıp satılabiliyor. Papa bununla mücadele ediyor. Ayrıca eş dost kayırması ve rüşvet, müesses usul haline gelmiş Kilisede. İşte Cluny reformatörleri bununla mücadele amacıyla hareket ediyor. Şu halde Engizisyonun bu hareketteki ilk saiki teşkilatı düzene sokmak.

– Kilisenin kendi içini düzene sokmaktan kamuya nasıl mal oluyor?

Bu, çatışmalı bir süreç. Çünkü özellikle Alplerin kuzeyindeki piskoposluklar, Papalığın bu hiyerarşizasyonuna yereldeki müttefikleriyle hareket ederek direnç gösteriyorlar. Bu dirençler çeşitli “heretik”, “zındık”, “sapkın” akımlarla da ittifak haline girebiliyor. Bataklığı kurutmak için oradaki yapıları besleyen halk kitlelerinin Roma Katolik Kilisesi’ne tabi olmamasının da bir şekilde önüne geçilmesi gerekiyor. Bu noktadan sonra Papalık ruhban olmayan kimseleri, halk kitlelerini de mercek altına alıyor.

İŞKENCE, GERÇEĞİ Mİ ARIYOR?

– İşkencenin usul hukukuna girmesi ne zaman?

1252 yılında ilan edilen “İmhaya doğru” (Ad exstirpanda) adlı Papalık fermanıyla zelil zındıklığın imhası için işkenceye de başvurulabileceği beyan ediliyor. Bu, resmi bir kurum haline geliyor. İşkenceye başvurulabilmesi için gerekli şartlar var ve bu bütün engizisyon sürecinde devam edecek: Sakatlama yaratmayacak, ölüme neden olmayacak, kan dökülmeyecek ve aynı zamanda dünyevi el üzerinden yapılacak işkence. “Kilise kana susamamıştır” ilkesi gereği bir rahibin işkence uşağı gibi faaliyette bulunması yasaktır. Aksi durumda o ruhban haysiyetini yitiren bir kimse durumuna düşer.

– Engizisyon işkenceyi meşrulaştırmak için bunun cezalandırma değil, bir konuşturma yolu olduğunu iddia edecek.

Batı Avrupa’daki işkencenin maksadını önce iyi tayin etmek gerekir. İşkence basit bir zorla sizi bir şeye ikna etme gayretiyle yapılmıyor.

– Gerçeği ortaya çıkarmak için mi oluyor?

Evet. Bugün hala ceza muhakemesi kitaplarında ilk sayfada “hukuk muhakemesiyle ceza muhakemesinin arasındaki temel fark: Hukuk muhakemesi şekli hakikati arar, tarafların sunduklarıyla yetinir. Ama ceza muhakemesi maddi hakikati arar” denir. İşte bu Engizisyonun esprisidir. Çünkü engizitörün gayesi karşısındakinin gerçekten neye iman ettiğini keşfetmektir. Onu zorlayarak iman ediyormuş gibi gözükmesine müsaade etmez. Yani zor kullanarak birilerini bir şeye icbar etmektense, kalben neye inanıyor onu tetkik etmek üzerinde durur. Bu damardan biz, aslında modern ceza hukukunun kusur ilkesine kadar geleceğiz. Çünkü kusur ve ceza ilkesi birbirine paralel bir şekilde inşa edilmiştir.

İŞKENCE RUHU MU ÖZGÜRLEŞTİRİYOR?

– Engizisyon hukukun dünyevileşmesi sürecinin bir parçası mı?

Engizisyon ve sonrasındaki sürecin içinde rasyonelleşme eğiliminden kaynaklanan bir çeşit dünyevileşme var: Örgütün rasyonelleşmesinden bahsettiğimiz için artık gayba ait olan hukuk terkediliyor ve düzenlemeci -yani tüzüklerle kendi örgütünün yapısını düzenleyebilen- bir Kiliseden söz ediyoruz. Başka biçimde söylersek aslında Kilise eliyle sekülerleşmeye ilk adım atılıyor.

Zihniyetteki şu değişimi de ihmal etmeyelim. Özgür irade sorunu hep gündemdeydi. Bir itirafın işkence vasıtasıyla alınmış olması vs. ile ilgili acaba kanonistler ne düşünüyordu? Şimdi şöyle bir algı var; Ortaçağ’dan çıkış dönemindeki zihniyete dair söyleyebileceğimiz şu: Bedenin günah kaynağı olduğuna dönük güçlü bir algı söz konusu. Beden ruhun bir hapishanesidir, kafesidir. Engizitörün uygulattığı işkenceyle bedenin direnci kırılır. Ruhun özgürce dile gelmesi sağlanır.

– Engizisyon tarafından baktığınızda işkence ruhun özgürleşmesini mi sağlıyor?

Bedenin hapishanesinin demirlerini kırıyor. Şeytanın yeryüzündeki aracı bedendir. Çünkü zevkin, iştahın kaynağıdır. Onun için aynı zamanda böyle bir meşrulaştırma da uygulanıyor. Tabii takip eden yüzyıllarda bu beden-ruh ikiliğindeki değişmeler ve özgür irade hakkındaki yeni spekülasyonlar işkencenin meşruiyet kaynağını da değiştirecektir.

İLK CEZA HUKUKU KİTABI

– Bu süreçte 1532 önemli bir yıl.

Dediğimiz gibi Engizisyon kural olarak sadece heretiklikle mücadele ediyor. Hâlbuki suçlar çok çeşitli, yani sadece küfür suçu mevcut değil. Bunların tetkik edilmesi için de engizisyon usulü dünyevi yargılamaya nakloluyor. 1532 yılı Avrupa hukuk tarihi bakımından engizisyon usulünün ciddi biçimde dünyevi yargılamada yer almaya başladığı bir dönemde hazırlanan, Mukaddes Roma Germen İmparatorluğu’nun emperyal kanunu Constitutio Criminalis Carolina’nın ısdar olduğu yıl.

– Meşhur Şarlken, V. Carlos, V. Karl. Kanuni’nin en büyük düşmanı, ezeli rakibi…

Şarlken döneminde çıkarılan bu kanunla dünyanın ilk müstakil ceza muhakemesi ve ceza hukuku kanun kitabıyla karşılaşmış oluyoruz. Ceza hukuku diğer dallardan ayrılıyor, spesifik bir alana dönüşüyor. Diyet usulleri, kan paraları vs. İslam hukuku ve Avrupa Ortaçağ hukukunda da vardı. Bunlar artık bir kenara itiliyor. Modern devlet intikamcının, kan güden kimsenin yerine geçerek ve hatta onları da kan gütmeleri halinde cezalandırarak kendi nizamını, kendi düzenini kurmak istiyor.

İŞKENCEYİ KALDIRAN HÜKÜMDAR

– Peki süreçte işkencenin kaldırılması, tam olarak aydınlanma süreci ve modern ceza hukukuna geçiş nasıl oldu?

Carolina döneminin sonlarına doğru, yani 18. yüzyıl sonuna ve 19. yüzyıla yaklaşırken ispat rejiminde bir gerilim ortaya çıkacak. Yani Carolina dönemi bakımından rasyonelleşmede bir adım atmıştı ve uygulamaya geçirmişti. Bir ara dönem gibi. Yani bir yandan şekli delil sınırlaması var (örneğin iki tanık tam ispat, bir tanık yarım ispat ve işkence gibi), diğer yandan maddi hakikati bu şekil şartı dâhilinde araştırma yönelimi. Bu sınırlamalar hâkimlerin muhakemeyi ilerletmesine ket vuruyor. Kanunların şekli delil sistemiyle bağlı görüyor hâkimler kendilerini. Zira kurallı işkencede ikrara ulaşmak meşakkatli bir süreç, hâkim ikrara kolay ulaşamıyor.

Her ikrarın bir de sonradan denetlenmesi gerekiyor. Dolayısıyla ceza muhakemesi tıkanıyor. Bunu işkencenin kaldırılmasında birincil sebep olarak gösterebiliriz. Modern devlet daha hızlı bir yargılama sürecini tercih ediyor.

1740’ ta Prusya Kralı II. Friedrich genç, aydınlanmacı monark ki Voltaire’in de mektup arkadaşıdır. Tabii Aydınlanmayı da ihmal etmeyelim. Aydınlanma yazarları devamlı işkence aleyhinde Avrupa’da propaganda halindeler. Muazzam bir kamuoyu var. İşte o aydın monark Friedrich, babasının ölümünden 3 gün sonra, yani saltanatının 3. gününde bir düzenlemeyle işkenceyi yasaklıyor.

TEŞHİR VE KUTSANMIŞ ÇUVAL

Teknik olarak ve bilhassa bazı hadd suçlularının cezalandırılması hususunda İslam hukukunda ‘setr evladır’ prensibi; yani cemaat içerisinde bir skandala meydan vermektense -örnek olarak zinanın tahkikinde-  bunun örtülmesi yeğ tutulmalıdır düşüncesi kabul edilir. Batı Avrupa’daki Engizisyon ise bunun tam tersidir. Skandalın faş edilmesi söz konusu, yani dolayısıyla mekanizma terse çevrilmiş oluyor.

- İspanyol Engizisyonunda halk içinde utandırma, teşhir geleneği çok önemli bir yer tutar. Mesela Sambenito (kutsanmış çuval) adında üzerinde haç işareti olan bir bütün pelerin giyiyorsunuz ve onu üzerinizde parça parça dökülene kadar ömrünüz boyunca taşıyorsunuz. Ya da o çuval/pelerin kilisenin bir yerine çivileniyor, üzerine isim yazılıyor ve herkes görüyor.

Aydınlanma sonrasının medeni cezalandırmasına, 19. yüzyıla kadar teşhir fonksiyonunu infazda gözlemleyeceğiz. Hatta basit usulde idam cezalarının alenen infaz edilmesi, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar görülüyor. Türkiye’de ise aleni infaz 1965’te son buldu.

EBEVEYNLERİNİ İHBAR EDEN ÇOCUKLAR

İhbar ulaşınca bölgeye bir engizitör gönderilir. Engizitör o bölgenin en büyük kilisesinde vaaz verir. Oradaki ruhban da dâhil herkesin bu vaazı dinlemesi mecburidir. Sonra af mühleti verilir. 14 gün içerisinde falanca yerde bulunacağını söyler. “Bana gelip tövbekâr olduğunu beyan edenler affedilecektir” der. Tabii tövbekâr olduğunu beyan eden aynı zamanda suç ortaklarını da ihbar etmek durumundadır. İhbar etmezse bu samimi bir itiraf değildir.

Engizitör bu sürede çeşitli bilgileri de toplar, çoğunlukla çocukları dinler, onların ailelerinin neler yaptığını, nasıl iman ettiğini vs. tetkik eder. Daha ziyade avamın takıldığı çeşitli yerlerden bilgi toplanır. Buna mahkemelerde de “genel engizisyon” (genel soruşturma) adı veriliyor. Sonraki safha “mahsus engizisyon”dur. Bu sefer şüpheliler basit bir şüphe de olsa çağrılarak teker teker sorgulanır.

Amaç, daha fazla suç ortağına ulaşmaktır. Muhbirlere müsadereden pay verilir. Dolayısıyla ebeveynlerini ihbar eden birçok çocuğa bile rastlanır. Bütün mameleki kaybetmektense aile birkaç kişiyi feda ederek bir kısmını kurtarma yoluna da gidiyor. Bu, bütün sosyal dayanışma ağlarını paramparça eden ve iktidarı engizitörün eline veren bir yöntem…

Doç. Dr. Özlem Kumrular / Dr. Mehmet Perinçek 25.01.2015

AYDINLIK

İşkence, hukuk sistemine nasıl girdi?

Dr. Cemil Ozansü engizisyonu ve işkenceyi farklı bir boyutuyla ele alıyor. Hukuktaki ve modern hukuka geçişteki yerini inceliyor.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Kürsüsü’nden Dr. Cemil Ozansü’yle Ortaçağ hukukundan modern hukuka geçiş sürecinde engizisyonun rolünü ve hukuk yargılamasında bir usul olarak işkenceyi konuştuk.

- Engizisyon kelimesinin kökeni ile başlayalım.

Engizisyon,  Latincede “araştırmak, soruşturmak, incelemek” anlamlarına karşılık gelen “inquirere” fiilinden türetilmiş bir isim.

ENGİZİSYONUN İLK HEDEFİ: YOLSUZLUK

- Engizisyon nasıl bir ihtiyaca cevap vererek kuruldu?

Roma Katolik Kilisesi’ne tabi olan Hıristiyanlık 10. yüzyıldan sonra bir reformasyon sürecine giriyor. Güney Fransa’da Cluny Manastırı’nda ortaya çıkan bu keşiş hareketi Kilisenin ıslah edilmesi gerektiği propagandasını yapıyor. Bu hareket neredeyse Güney Fransa’da tüm manastırlara yayılıyor. Bir entelektüel keşişler zümresi ortaya çıkıyor. Bunlar Roma Katolik Kilisesi’nin yani Roma Patriği’nin kokuşmuş bir yönetime sahip olduğunu söyleyerek ısrarla ıslah propagandası yapıyor.

Engizisyonun ilk soruşturma konusu Kilise, ruhban mensupları. Ortaçağ Kilisesinde “simonia” dedikleri bir idarî yöntem var, bizim iltizama benziyor. Bedel karşılığı Kilise makamları alınıp satılabiliyor. Papa bununla mücadele ediyor. Ayrıca eş dost kayırması ve rüşvet, müesses usul haline gelmiş Kilisede. İşte Cluny reformatörleri bununla mücadele amacıyla hareket ediyor. Şu halde Engizisyonun bu hareketteki ilk saiki teşkilatı düzene sokmak.

– Kilisenin kendi içini düzene sokmaktan kamuya nasıl mal oluyor?

Bu, çatışmalı bir süreç. Çünkü özellikle Alplerin kuzeyindeki piskoposluklar, Papalığın bu hiyerarşizasyonuna yereldeki müttefikleriyle hareket ederek direnç gösteriyorlar. Bu dirençler çeşitli “heretik”, “zındık”, “sapkın” akımlarla da ittifak haline girebiliyor. Bataklığı kurutmak için oradaki yapıları besleyen halk kitlelerinin Roma Katolik Kilisesi’ne tabi olmamasının da bir şekilde önüne geçilmesi gerekiyor. Bu noktadan sonra Papalık ruhban olmayan kimseleri, halk kitlelerini de mercek altına alıyor.

İŞKENCE, GERÇEĞİ Mİ ARIYOR?

– İşkencenin usul hukukuna girmesi ne zaman?

1252 yılında ilan edilen “İmhaya doğru” (Ad exstirpanda) adlı Papalık fermanıyla zelil zındıklığın imhası için işkenceye de başvurulabileceği beyan ediliyor. Bu, resmi bir kurum haline geliyor. İşkenceye başvurulabilmesi için gerekli şartlar var ve bu bütün engizisyon sürecinde devam edecek: Sakatlama yaratmayacak, ölüme neden olmayacak, kan dökülmeyecek ve aynı zamanda dünyevi el üzerinden yapılacak işkence. “Kilise kana susamamıştır” ilkesi gereği bir rahibin işkence uşağı gibi faaliyette bulunması yasaktır. Aksi durumda o ruhban haysiyetini yitiren bir kimse durumuna düşer.

– Engizisyon işkenceyi meşrulaştırmak için bunun cezalandırma değil, bir konuşturma yolu olduğunu iddia edecek.

Batı Avrupa’daki işkencenin maksadını önce iyi tayin etmek gerekir. İşkence basit bir zorla sizi bir şeye ikna etme gayretiyle yapılmıyor.

– Gerçeği ortaya çıkarmak için mi oluyor?

Evet. Bugün hala ceza muhakemesi kitaplarında ilk sayfada “hukuk muhakemesiyle ceza muhakemesinin arasındaki temel fark: Hukuk muhakemesi şekli hakikati arar, tarafların sunduklarıyla yetinir. Ama ceza muhakemesi maddi hakikati arar” denir. İşte bu Engizisyonun esprisidir. Çünkü engizitörün gayesi karşısındakinin gerçekten neye iman ettiğini keşfetmektir. Onu zorlayarak iman ediyormuş gibi gözükmesine müsaade etmez. Yani zor kullanarak birilerini bir şeye icbar etmektense, kalben neye inanıyor onu tetkik etmek üzerinde durur. Bu damardan biz, aslında modern ceza hukukunun kusur ilkesine kadar geleceğiz. Çünkü kusur ve ceza ilkesi birbirine paralel bir şekilde inşa edilmiştir.

İŞKENCE RUHU MU ÖZGÜRLEŞTİRİYOR?

– Engizisyon hukukun dünyevileşmesi sürecinin bir parçası mı?

Engizisyon ve sonrasındaki sürecin içinde rasyonelleşme eğiliminden kaynaklanan bir çeşit dünyevileşme var: Örgütün rasyonelleşmesinden bahsettiğimiz için artık gayba ait olan hukuk terkediliyor ve düzenlemeci -yani tüzüklerle kendi örgütünün yapısını düzenleyebilen- bir Kiliseden söz ediyoruz. Başka biçimde söylersek aslında Kilise eliyle sekülerleşmeye ilk adım atılıyor.

Zihniyetteki şu değişimi de ihmal etmeyelim. Özgür irade sorunu hep gündemdeydi. Bir itirafın işkence vasıtasıyla alınmış olması vs. ile ilgili acaba kanonistler ne düşünüyordu? Şimdi şöyle bir algı var; Ortaçağ’dan çıkış dönemindeki zihniyete dair söyleyebileceğimiz şu: Bedenin günah kaynağı olduğuna dönük güçlü bir algı söz konusu. Beden ruhun bir hapishanesidir, kafesidir. Engizitörün uygulattığı işkenceyle bedenin direnci kırılır. Ruhun özgürce dile gelmesi sağlanır.

– Engizisyon tarafından baktığınızda işkence ruhun özgürleşmesini mi sağlıyor?

Bedenin hapishanesinin demirlerini kırıyor. Şeytanın yeryüzündeki aracı bedendir. Çünkü zevkin, iştahın kaynağıdır. Onun için aynı zamanda böyle bir meşrulaştırma da uygulanıyor. Tabii takip eden yüzyıllarda bu beden-ruh ikiliğindeki değişmeler ve özgür irade hakkındaki yeni spekülasyonlar işkencenin meşruiyet kaynağını da değiştirecektir.

İLK CEZA HUKUKU KİTABI

– Bu süreçte 1532 önemli bir yıl.

Dediğimiz gibi Engizisyon kural olarak sadece heretiklikle mücadele ediyor. Hâlbuki suçlar çok çeşitli, yani sadece küfür suçu mevcut değil. Bunların tetkik edilmesi için de engizisyon usulü dünyevi yargılamaya nakloluyor. 1532 yılı Avrupa hukuk tarihi bakımından engizisyon usulünün ciddi biçimde dünyevi yargılamada yer almaya başladığı bir dönemde hazırlanan, Mukaddes Roma Germen İmparatorluğu’nun emperyal kanunu Constitutio Criminalis Carolina’nın ısdar olduğu yıl.

– Meşhur Şarlken, V. Carlos, V. Karl. Kanuni’nin en büyük düşmanı, ezeli rakibi…

Şarlken döneminde çıkarılan bu kanunla dünyanın ilk müstakil ceza muhakemesi ve ceza hukuku kanun kitabıyla karşılaşmış oluyoruz. Ceza hukuku diğer dallardan ayrılıyor, spesifik bir alana dönüşüyor. Diyet usulleri, kan paraları vs. İslam hukuku ve Avrupa Ortaçağ hukukunda da vardı. Bunlar artık bir kenara itiliyor. Modern devlet intikamcının, kan güden kimsenin yerine geçerek ve hatta onları da kan gütmeleri halinde cezalandırarak kendi nizamını, kendi düzenini kurmak istiyor.

İŞKENCEYİ KALDIRAN HÜKÜMDAR

– Peki süreçte işkencenin kaldırılması, tam olarak aydınlanma süreci ve modern ceza hukukuna geçiş nasıl oldu?

Carolina döneminin sonlarına doğru, yani 18. yüzyıl sonuna ve 19. yüzyıla yaklaşırken ispat rejiminde bir gerilim ortaya çıkacak. Yani Carolina dönemi bakımından rasyonelleşmede bir adım atmıştı ve uygulamaya geçirmişti. Bir ara dönem gibi. Yani bir yandan şekli delil sınırlaması var (örneğin iki tanık tam ispat, bir tanık yarım ispat ve işkence gibi), diğer yandan maddi hakikati bu şekil şartı dâhilinde araştırma yönelimi. Bu sınırlamalar hâkimlerin muhakemeyi ilerletmesine ket vuruyor. Kanunların şekli delil sistemiyle bağlı görüyor hâkimler kendilerini. Zira kurallı işkencede ikrara ulaşmak meşakkatli bir süreç, hâkim ikrara kolay ulaşamıyor.

Her ikrarın bir de sonradan denetlenmesi gerekiyor. Dolayısıyla ceza muhakemesi tıkanıyor. Bunu işkencenin kaldırılmasında birincil sebep olarak gösterebiliriz. Modern devlet daha hızlı bir yargılama sürecini tercih ediyor.

1740’ ta Prusya Kralı II. Friedrich genç, aydınlanmacı monark ki Voltaire’in de mektup arkadaşıdır. Tabii Aydınlanmayı da ihmal etmeyelim. Aydınlanma yazarları devamlı işkence aleyhinde Avrupa’da propaganda halindeler. Muazzam bir kamuoyu var. İşte o aydın monark Friedrich, babasının ölümünden 3 gün sonra, yani saltanatının 3. gününde bir düzenlemeyle işkenceyi yasaklıyor.

TEŞHİR VE KUTSANMIŞ ÇUVAL

Teknik olarak ve bilhassa bazı hadd suçlularının cezalandırılması hususunda İslam hukukunda ‘setr evladır’ prensibi; yani cemaat içerisinde bir skandala meydan vermektense -örnek olarak zinanın tahkikinde-  bunun örtülmesi yeğ tutulmalıdır düşüncesi kabul edilir. Batı Avrupa’daki Engizisyon ise bunun tam tersidir. Skandalın faş edilmesi söz konusu, yani dolayısıyla mekanizma terse çevrilmiş oluyor.

- İspanyol Engizisyonunda halk içinde utandırma, teşhir geleneği çok önemli bir yer tutar. Mesela Sambenito (kutsanmış çuval) adında üzerinde haç işareti olan bir bütün pelerin giyiyorsunuz ve onu üzerinizde parça parça dökülene kadar ömrünüz boyunca taşıyorsunuz. Ya da o çuval/pelerin kilisenin bir yerine çivileniyor, üzerine isim yazılıyor ve herkes görüyor.

Aydınlanma sonrasının medeni cezalandırmasına, 19. yüzyıla kadar teşhir fonksiyonunu infazda gözlemleyeceğiz. Hatta basit usulde idam cezalarının alenen infaz edilmesi, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar görülüyor. Türkiye’de ise aleni infaz 1965’te son buldu.

EBEVEYNLERİNİ İHBAR EDEN ÇOCUKLAR

İhbar ulaşınca bölgeye bir engizitör gönderilir. Engizitör o bölgenin en büyük kilisesinde vaaz verir. Oradaki ruhban da dâhil herkesin bu vaazı dinlemesi mecburidir. Sonra af mühleti verilir. 14 gün içerisinde falanca yerde bulunacağını söyler. “Bana gelip tövbekâr olduğunu beyan edenler affedilecektir” der. Tabii tövbekâr olduğunu beyan eden aynı zamanda suç ortaklarını da ihbar etmek durumundadır. İhbar etmezse bu samimi bir itiraf değildir.

Engizitör bu sürede çeşitli bilgileri de toplar, çoğunlukla çocukları dinler, onların ailelerinin neler yaptığını, nasıl iman ettiğini vs. tetkik eder. Daha ziyade avamın takıldığı çeşitli yerlerden bilgi toplanır. Buna mahkemelerde de “genel engizisyon” (genel soruşturma) adı veriliyor. Sonraki safha “mahsus engizisyon”dur. Bu sefer şüpheliler basit bir şüphe de olsa çağrılarak teker teker sorgulanır.

Amaç, daha fazla suç ortağına ulaşmaktır. Muhbirlere müsadereden pay verilir. Dolayısıyla ebeveynlerini ihbar eden birçok çocuğa bile rastlanır. Bütün mameleki kaybetmektense aile birkaç kişiyi feda ederek bir kısmını kurtarma yoluna da gidiyor. Bu, bütün sosyal dayanışma ağlarını paramparça eden ve iktidarı engizitörün eline veren bir yöntem…

Doç. Dr. Özlem Kumrular / Dr. Mehmet Perinçek 25.01.2015

AYDINLIK

Fikret Otyam Röportajları

Büyük Usta Fikret Otyam’ın verdiği röportajlar..

Kaynak: http://www.fikretotyam.com/roportaj

RESİM YAPAMADIĞIMDA HINCIMI FOTOĞRAFTAN ALDIM.”

Çocukluğu eczacı kalfası olarak geçti, damardan iğne yapmayı bile öğrendi, ortaokul yıllarında resim yapıyor ve gazetelere yazı gönderiyordu, Akademiye öğrenci olduğunda profesyonel gazeteciliğe de başladı. Gezi röportajları ile tanındı, gazetecilikte resme zaman ayıramadı ama fotoğrafları ile bu açığı  kapattı. Meslekteki iç çekişmelerden bıktı ve  resim yapmak için köye yerleşti.

Antalya Atatürk Hastanesinde diyalize  bağlandığı bir gün yanındaydık Fikret Otyam’ın ve anılarını dinledik.

Mülazım evvel eczacı Vasıf Bey, Yemen cephesinde ve Kurtuluş Savaşında görev alır ve cumhuriyetin ilanından sonra o zaman da il olan Aksaray’ın tek eczanesini çalıştırmaktadır. Naciye Hanımla evliliğinden de altı çocukları olur. Çocukların altı yaşına girdiklerinde, beyaz önlük dikilerek eczanede kalfa olarak çalışmaları da aile geleneğidir. Üçüncü oğluna Fikret adını verir eczacı Vasıf Bey, bir de kaptanıderya Hacı Vesim Paşaya sevgisinden de göbek adını ‘Vesim’ koyar. Nüfusa ‘Vezin’ olarak kaydedilmesi, ileriki yıllarda başına çok dert açacak olan Fikret Otyam, 1926 yılında Aksarayda doğar. Altı yaşında başladığı eczane kalfalığında, etiket kesmekle eczane defteri yazmakla birlikte damardan iğne yapmayı bile öğrenir. 1933 yılında Aksaray’ın ilçeye dönüşmesinin de canlı tanığıdır.

Ortaokulda Tasvir-i Efkar Gazetesine yazı göndermektedir ve cebinde de ‘Aksaray Hususi Muhabiri ‘ yazılı kartı vardır. Babasının arkadaşı Toprak Mahsulleri Ofisi Müdürünün ‘ne gerek var’ demesi ile hedefi olan Galatasaray Lisesine gidemez. Ankara’ya ağabeyi, müzik adamı Nedim Otyam’ın yanına gelir. Fikret Otyam’ın Başkentle tanışmasının öyküsü şöyle.

“Ağabeyim Nedim Otyam Ankara’da, 1942 yıında onun yanına geldim. Müzik çalışmalarının yanı sıra, Radyoevinde Ayşe Abla ile Çocuk Kulübü kurmuşlardı, ben de üye oldum. Cebecide oturuyoruz, Sıhhıyedeki Atatürk Lisesine kaydodum, belediye otobüsüne asılarak gidip geliyorum!

Ankara günlerimde en önemli olay, okulda Can Yücel ile tanışmam oldu. Babası Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. Evlerine falan gidip geliyorum. Bir gün yine otobüse asılmış giderken beni görmüştü Hasan Ali Bey…

AKSARAY’A DÖNÜŞ

Okul ile müze gezmeye gittik bir gün. Orada bir olay oldu ve tarih öğretmeni benim yaptığıma karar verdi. Çok ağırıma gitti, aracılar koyduk, yapmadığımı anlatamadık bir türlü, bıraktım okumayı Aksaray’a, eczaneye döndüm. Bir sonraki yıl, Kayseri Lisesine yatılı gittim, savaş yılları, bitlenmişiz. Hastaneye götürdüler bizi, saçlarımızı kestiler. Beni burada bir hemşehrimiz görmüş ve babama ‘oğlun hastanede yatıyor’ demiş, Kayseri dönemi de bitti.

Aksaray Orta Okulunda çok değerli bir resim öğretmenimiz vardı. Çok yardımcı olmuştu, kontraplak üzerine kutu yağlıboya ile resim yapmayı öğretmişti bana.

Bir gün belediyenin önünde yabancı bir çocuk gördüm, yardım ettim. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenciymiş. Okul hakkında bigileri topladım ve babama durumu anlattığımda ‘tabelacı mı olacaksın’ dedi ama ben İstanbul’a gittim. İbrahim Çallı’nın atölyesinde bir yıl ‘misafir öğrenci’ oldum, ikinci yıl sınav vererek gerçek öğrenciliğe geçtim.

Çallı akademideki bütün hocaların hocası ama bir de Bedri Rahmi Eyüpoğlu var. Çallı’dan izin alarak, şaairliği, yazarlığı, ressamlığı ve üstüne üstlük türkü severliği ile bana çok yakın bulduğum ‘can adam’ Bedri Rahmi Atölyesine geçtim, buradan da 1953 yılında mezun oldum”.

Öğrencilik döneminde ailesinden ayda yirmi lira alan Fikret Otyam hem diğer hayallerini gerçekleştirmek hem de biraz daha fazla kazanmak amacıyla gazetelerde iş arar. Bedri Rahmi, Cumhuriyet Gazetesinde sanat yazıları yazmaktadır, o da aynı çizgide yürümek istemektedir ama mesleğe ‘kan kokusu’ ile başlar, öyküsü şöyle:

KAN KOKULU SANAT

“Ağabeyimin bir arkadaşı var, Selahattin ağabey, Son Saat gazetesinin istihbarat şefi, yanına gidip geliyorum. Gazetenin sahibi Cihat Baban’da bana ‘git resmini yap’ diyor. Bir gün ben de gazetede iken bir olay oldu. Polis Adliye muhabirine patron bir iş için gitmeyeceksin diyor, o gideceğim diyor. Cihat Baban, ‘git bir daha gelme’ dedi, bana da döndü ‘sen polis adliye muhabirisin’ dedi. O zaman ne sendika var ne yasa, işe giriş ve çıkış böyle oluyordu, yıl 1950.

Sabah erkenden adliyeye gidiyorum, duruşma listelerini inceliyorum, gerekenler daha sonra izlenecek, polise gidip bülten alıyorum, onları gazeteye bırakıp saat dokuzda okuldaki yoklamaya katılıyorum Akşam gazetesi olduğu için, ders durumuna göre veya öğle tatilinde gazeteye gelip yazıları tamamlıyorum. Bu iki buçuk yıl sürdü. Anılarını yazan bir savcının kitabında bu çalışma tempom yer alır.

Ali Karakurt diye bir arkadaşım ile askerlikten ayrılmış Doğan Tanyer var değişik gazetelerde aynı işi yapan, onlarla da paslaşıyoruz.

Gazeteci Mekki Sait milletvekili olunca Tanyer’in askerlik konusunu inceledi ve rürbelerini geri aldı. Tanyer bu dönemde Hukuğu bitirmişti, 27 Mayıs ihtlalinde Menderes’i ilk yargılayan askeri yargıç oldu. Daha sonra avukatlık yaptı ve zulüm görmüşlerin haklarını aradı”.

MEZUNİYET VE TRANSFER

Akademi öğrenciliği döneminde gazeteci olarak ismini duyuran Fikret Otyam, mezun olduktan sonra 1953 yılında da Dünya Gazetesine transfer olur. Falih Rıfkı ve Beddi Faik’in gazetesinde Yazıişleri müdürü Ali İhsan Göğüş’ün yardımcısı olarak işe başlar. Oktay Akbal, Yaşar Nabi Nayır, Orhan Kemal ile burada dosluk kurar.

Falih Rıfkı ‘kuzum Otyat’ diye hitap ettiği genç gazeteciyi o günlerde moda olan gemi ile Karadeniz gezisine göndermek istemektedir fakat Otyam doğuya, güneydoğuya gitmeyi kafasına koymuştur. Beddi Faik’in yine gezi konusu açıldığı bir gün ‘bırakın gitsin Falih Bey’ demesi düşleri gerçekleştirir.

Fikret Otyam ‘ın ilk gidişidir güneydoğuya, Fırat üzerindeki Birecik Köprüsü inşaa halindedir, sallarla karşıya geçerler ve ilk görüşünde Urfa’ya aşık olur. Yaşar Kemal de Cumhuriyet Gazetesinde aynı görev için gelmiştir yöreye. İki gazetede de aynı zamanda yazı dizileri başlayınca Fikret Otyam’ın fotoğraf üstünlüğü ilgiyi artırır. Otyam; “ Benim üstünlüğüm fotoğrafta. Oyuncak gibi bir kutu makinem var, eskiden ‘ön arka net’ denilen bir sistem.Bu makine hem röportajı kurtardı hem de adımı duyurdu” diyor.

Otyam artık fotoğraf makinası omzunda anadoluyu dolaşmaktadır fakat askerlik de gelir çatar.

Polatlı Topçu Okulundan 1956 yılında Asteğmen olarak mezun olan Fikret Otyam, hayatında önemli değişiklik yapan olayı da şöyle anlatıyor.

ANKARA’LI OLUYOR

“Okul bitti, kura öncesi beş altı kişiyi çağırdılar, biz korkuyoruz, ‘siyasi bir durum mu’ diye. Bir albay nutuk atıyor vatan millet, biz titriyoruz falan. Sonuç; öğretmen açığı varmış, bizi öğretmen yapacaklar… Ben, Ankara Bando Mızıka Hazırlama Orta Okuluna resim öğretmeni oldum.

Polatlı’da öğrenciyken zaten her hafta sonu İstanbul’a kaçıyordum!  Asteğmen olunca daha rahatladı bu gidişler. Yine bir hafta sonu kaçamağında gazeteye uğradım. Falih Bey  ‘Kuzum Otyam Bey, orada zamanınız oluyor mu’ dedi ben de dersler dışının boş olduğunu söyleyince ‘Bedii Bey, Kasım Bey gelince söyleyelim de Ulus’a yardım etsin’ dedi.

Dünya Gazetesi Ankara Tembilcisi de Oktay Ekşi, Sakarya Caddesindeki büroya da sık sık uğruyorum. Bir gün Oktay seni Bülent Ecevit arıyor, gazetede Nihat Subaşı’yı görsün diyor’ dedi. Anladım, gittim, Rüzgarlı sokakta kötü bir bina, bana ‘ustam, Kasım Bey söyledi, bize yardım edecekmişsin’ dedi Nihat Subaşı, başladım. Hergün okuldan gelip, üniformamı çıkartıp, fermuarlı kahverengi gömleğimi giyip çalışıyorum.Askerlik bitti, Ankarada kalmaya karar verdim ve Falih Rıfkı beyden izin istedim. O da ‘kuzum Otyat bey, odanız hazır ne zaman isterseniz dönebilirsiniz’ dedi vedalaştık. 1957 yılında Ulus Gazetesinde İstihbarat Şefi olarak işe başladım.

Nihat Subaşı Genel Yayın Müdür, Beyhan Cenkçi Yazı İşleri Müdürü, Doğan Kasaroğlu, Örsan -Altan Öymen, Cenap Çetiner, Arman Talay muhabir. Leyla Çambel de gelip gidiyor.

İSMET PAŞA ANILARI

Fikret Otyam çocukluğunda evlerine gelen, babasının Yemen cephesindeki silah arkadaşı ikinci Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ile daha yakındır artık. Babasının ‘bankadan borç almayacaksın, politikaya atılmayacaksın, İsmet Paşaya çatmayacaksın ‘ilkesi’ daima kulağındadır ama paşa şakalaşmaktan çok hoşlanmaktadır. Bir Pazar günü Turizm Bakanı Ali İhsan Göğüş ile birlikte Atatürk Orman Çiftliğini gezmektedirler, önden giden Paşa bir ağacın dalını gerer ve bırktığında Fikret Otyam yerdedir, paşa kahkahasını atar. Bir sonraki gezide aynı numaraya hazırlıklı olan Otyam için İsmet İnönü ‘ İhsan yemedi, yemedi’ diyecektir. Otyam sigara olayıda şöyle anlatıyor, ” Mecliste yanına çağırdı Paşa, yak bir sigara dedi, ‘aman paşam, ben babamın yanında bile’ diyordum ki, ‘sağır mısın, yak’ diye sertleşti, yaktım, ‘üfle’ dedi yüzüne doğru üfledim, derin bir oooh çekmişti… Bir gün Paşa’ya kaç yıldır şeker hastasısınız dediler, bana döndü, ‘Otyam’ın yaşı kadar’ dedi. Ben 46 yaşımdayım, paşa da 46 yıllık şeker hastası”.

ULUS GÜNLERİ

“Bizde politika yok ama Demokrat Parti zulmünden ister istemez taraf oluyorsunuz” diyen Fikret Otyam Ulus Gazetesinde, 27 Mayısa giden günleri şöyle anlatıyor.

“Gazeteler sık sık kapatılıyor, Ulus daha sık, gazeteciler tutuklanıyor, Ulus yöneticileri daha sık. Başbakan Adnan Menderes bir haberle ilgili olarak otuz gazeteciyi dava ediyor. Bir süre sonra da yirmi dokuzunu geri alıyor ve sadece Ulus Gazetesi ve Beyhan Cenkçi yargılanıyor. Duruşmasına gittim, Arnavut göçmeni babası üzgün bana ‘A be Fikret bu çocuğa sahip çık sen’ diyor. Duruşma başladı, Beyhan önce ‘ hakim uyuyor zapta geçilsin’ dedi. Hakim hayır uyumuyorum falan diyerek yerinden doğruldu. Ardından ‘ otuz davayı, bire indirmesinin sağlıklı bir davranış olmadığını bu nedenle Başbakan’ın akli muayenesinin yapılması için adli tıbba sevkini’ istedi, ortalık karıştı. Avukatı Burhan Apaydı, ‘hakim bey müvekkilim uzun zamandır tutuklu, morali bozuk, onu mazur görünüz’ diyince ‘sen susu seni de reddediyorum, çık dışarı’ dedi. Ben arkasında oturuyorum ve susturabilmek için ceketini çekiyorum, bana parafımdan dolayı ‘Fiot’ derdi, sen de çekip durma Fiot dedi, duruşma ertelendi. Beyhanı ancak ihtilalde çıkartabildik”.

SÖZ DERGİSİ

İhtilalden sonra, onu destekleyen bir yayın oluşturmak amacıyla dört arkadaş bir dergi çıkartırlar. Fikret Otyam’ın sadece ben 23 milyon lira geri ödedim dediği başarısız ticaretin öyküsü de şöyle.

Beyhan Cenkçi, Doğan Kasaroğlu, Leyla Çambel ve ben, işlerimizi bırakmadan bir dergi çıkartacağız, adı Söz, rahmetli eşim sahip, ben de sorumlu müdür görünüyoruz. İşletme sermayesi için de, Hukuk mezunu olan Doğan Kasaroğlu’na avukat yazıhanesi açacağız diye 6 bin lira banka kredisi kullandık.

Ajans Türk Matbaası basacak, altı ay para istemeyecek. Kağıdı, Ulus’tan taksitle alıyoruz, haber kaynağımız da Milli Birlik Komitesi üyeleri. Bizim telefonlarımızı hiç aksatmıyorlar, haber desteği veriyorlar. Bir gün Alpaslan Türkeş, gayrimüslimlerin yurt dışına çıkartılması için yapılan bir hazırlıktan söz etti, yazalım mı? dedik, ‘yazın diye söylüyorum’ dedi. Gece Postasında çalışan bir arkadaşımız var onunla da paslaşıyoruz, bu haberi ona da verdik, iki yerde birden çıktı.

Öğle haberlerini dinliyorum radyoda, bölücü yayınlarından dolayı Söz Dergisi ve Gece Postası’nın toplatıldığı, yapanların vatan haini olduğu… Yıkıldım tabii, odasında izzet ikram gördüğümüz üyelere bu sefer ulaşamıyoruz, telefonlara çıkmıyor, Cemal Gürsel Cemiyette basın toplantısı düzenliyor, iki sandalye boş, Gece Postası ve Söz, ‘nerde bu asılsız haber yazanlar’ falan diyor. Sonradan öğrendik ki; gizli yürütülen bir plan, duyan gayri müslimler, bankalara saldırmış, mallarını satıp savmış, senetler protesto olmuş ve gitmişler, planı bozmuşuz…

Atlattık ama eski tat da kalmadı, dergiyi kapattık. O altı bin için ben, 23 milyon lira geri ödeme yaptım. Hangi işe girsek bir ay sonra haciz gelirdi. Doğan TRT Genel Müdür olduğunda beni aradı, ‘yine maaşa haciz geldi’ demişti.

ÜÇ GÜN GEÇİKEN YASA

Söz dergisi macerasından sonra Fikret Otyam, Ulus Gazetesindeki görevini yürütmektedir fakat büroya bağlı çalışmak onun istemediği bir iştir. Otyam İstihbarat Şefliğini Seyfettin Turan’a bırakır ve röportajlarına döner. CHP ile Ulus Gazetesi arasındaki ilişkiyi sağlayan Bülent Ecevit ile çok iyi diyaloğu vardır. Gazetede çıkan bazı olaylara kızan Fikret Otyam istifa eder. Dilekçeyi alan Ecevit, gazeteye gelir ve ‘Sayın Otyam sizsiz Ulus’u düşünemiyorum’ diyerek istifayı ‘sözle’ geri aldırır. Otyam’ın dilekçesi, bir kaç ay sonra yürülüğe konur, 1961 yılbaşı tatilinde istifasının ‘kabul edildiği’ evine gelen bir görevli tarafından bildirilir. Basın çalışanların haklarını güvenceye alan 212 Sayılı Yasa, bu tebligattan üç gün sonra da Mecliste kabul edilir.

Fikret Otyam bundan sonrasını ‘vurdum kendimi yollara’ diyerek şöyle anlatıyor:

“Kar kış çıktım önce Doğuanadolu Gezi Notları, yazdım tekrar çıktım Balıkçılar çeşitli gazetelere veriyorum tefrika oluyor. Bu arada Milli Birlik Komitesi Köylü diye bir gazete çıkartıyor, onlara da yardım ediyorum. Gazetenin sorumlusu da bir emekli albay. Birgün elimizde bir şiir var ‘ağzımızdaki dil gibi kırmızı bayrağımız…’ albay da kara kalem bir portre çizdi, sayfaya koyduk, ben düştüm yollara. Dönüşümde yine ortalık karışmış. Gazete 400 bin basıyor, yarı baskıda klışe değişmesi gerek, değiştirmemişler o da mürekkep dolunca aynı Stalin olmuş!

Nadir Nadi beni istiyor fakat kadro yok Ankara’da. Bana bayilerin teftişi diye bir kadro verdiler, 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesinde işe başladım. 1979 yılına kadar südü, iç hesaplaşmalardan sıkıldığımda zaten aklımdan çıkmayanı yaptım. Gazetecilik tüm zamanımı alıyordu, saatlerce resim yapmak mümkün olamıyordu ama hıncımı da fotoğraftan alıyordum.

Beyhan Cenkçi bizi ev sahibi yapmıştı Kaş’da, onu sattım Gazipaşa’ya yerleştim, resim yapmaya başladım. Bazı gazetelere yazı da gönderdim. Yılların özlemi, yedi sekiz saat yetmiyor şimdi kimi zaman yapay ışıkla sabahlıyorum tuval karşısında.

Fikret Otyam, Gazipaşa’ya bazı dini grupların gelmesi ile taşınır, güneşin rakı burcuna girdiği saatlerde şimdi Antalya’nın Geyikbayırında içkisini yudumluyor. Fikret Otyam evli; Elvan, Döne ve İrep adında üç kızı, Ali, Murat ve Can adında da üç torunu var.

Ankara Gazeteciler Cemiyeti

 

 

 

Fikret Otyam’la İnsanı Konuştuk!

Yıllarca yaptığı röportajlarla Anadolu’nun yazgısını, Alevinin, Kürdün, Bektaşinin, yoksul köylünün derdini, sesini Türkiye’ye duyuran gazeteci-yazar ve usta ressam-heykeltıraş Fikret Otyam, Metro Gazetesi’nden Banu Kibar’a konuştu. Kibar, üstatla önyargıları aşan, ülkesine fayda sağlamaya çalışan bir insan olma üzerine konuştu.

Antalya’da 4 Şubat’ta Fikret Otyam ile gerçekleştirdiğimiz söyleşimizi geçtiğimiz günlerde geçirdiği rahatsızlığı sebebiyle bugün yayınlıyor, iyi olduğu ve tedavi gördüğü hastaneden taburcu edildiği haberini de sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Söyleşi için Antalya’daki evinde ziyaret ettiğimiz Fikret Otyam, gittiğimizde resim yaptığı odasında, Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanacak yeni yazısı ile uğraşıyordu. 88 yaşında bitmeyen ve bitmemesini dilediğimiz enerjisiyle bizi karşıladı.

Eski dostu ve eniştesi gazeteci Şinasi Nahit Berker’in ‘Bu memleket uzun laftan battı’ alıntısı aklımızda, söyleşimizi kısa tutma niyetindeydik. Fakat 1950’de resim eğitimi sırasında başlayan gazetecilik, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu röportajları ve fotoğrafçılıktan gelen zengin birikimiyle Fikret Otyam’ın yanından iki saati geçen bir süreden sonra ayrıldık.

Gazetecilik yaptığı dönemde Alevi, Bektaşi, Kürt gibi uzun yıllar bastırılmaya çalışılan kimlikleri meydana çıkararak, haklarında konuşulmasını sağladı. Üretkenliğin yaşı olmadığını geçtiğimiz ay eşi Filiz Otyam ile Eskişehir’de açtığı sergisiyle ispatladı. Her Cumartesi yayımlanan yazıları ile ülkede olup biten üzerine düşünmeye, düşündürtmeye devam ediyor. Vatandaşın ve devlete hizmet eden yöneticilerin görevlerini sorguladığımız bu dönemde Fikret Otyam ile önyargıları aşan, ülkesine fayda sağlamaya çalışan bir insan olma üzerine konuştuk.

“Bedri Rahmi çok güzel bir adamdı” 

Bir Sait Faik anınızla başlamak istiyorum. Öykü anlatışınıza kulak veren Faik, yanınıza gelip “Anlattığın gibi yaz” demiş. Resim eğitiminize ise hocaların hocası İbrahim Çallı’nın ardından Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nde devam ettiniz. Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan sizde kalanlar neler?

– Sevgi, sevgi, sevgi. ‘Reisler’ derdi, Karadenizli o. “Bakın reisler kim var burada, Orhan Kemal” falan diye tanıtırdı. Hocam hem şair hem yazar hem öykücü hem de türkücüydü. Atölyede bazen türkü söylerdi. Bazen hoca ile birlikte ben de içerdim. Bir gün dolabı açtım, şarap şişesi düştü. Şöyle bir baktı yüzüme. İçtiğime pek memnun değil ama bir şey de söylemedi.

Bir başka gün para aldım postaneden. Erkenden Karaköy’e gittim. Boya, resim malzemesi aldım. Zar zor tramvayın birinci mevkiine bindim. Etraf tıkış tıkış. Böyle giderken paket düştü elimden. Bir el daha topluyor benimle. Baktım hocanın elleri. “İşte seni bu yüzden seviyorum ben” dedi. Bir gece evvel ise Cahit Irgat, Saik Faik’in gittiği bir meyhaneye gitmiştim. Şarap içip balık yiyeceğim onlarla, yazarlar arasına giriyorum artık. Hoca geldi. Suratı bir tuhaf. “Ne arıyorsun burada ulan?” dedi. Yemek yiyeceğim dememe fırsat vermeden “Burası yemek yenecek yer mi? Defol git” diye beni azarlamıştı. Yani bir gece önce azarladığı çocuk, ertesi sabah boya malzemesi alıp okula gidiyordu. Hocamızdan dostluk gördük. Çok güzel bir adamdı.

1950 yılında resim öğrencisiyken bir akşam gazetesinde sanat yazıları yazmak için Babıali’ye gidiyorsunuz.

– Son Saat Gazetesi. Cihad Baban var. “Git evladım resmini yap” diyor bana. Ben oturuyorum orada. Bir gün adliye polis muhabiriyle kavga ettiler. Muhabir “Gidiyorum” dedi, o da “Defol” dedi. O zaman sözleşme falan yok. Bana döndü, “Adliye polis muhabirisin” dedi. Düşünebiliyor musun? 2,5 yıl burnuma kan koktu. Ama 2,5 yıl İstanbul’un görülmeyecek yerlerini gördüm. Olunmayacak şeylere tanık oldum. Sonra Dünya Gazetesi’ne girdim. Falik Rıfkı Atay’ın. Atatürk’ün en yakını yazar. Orada yazı işleri müdürü İhsan Göğüş’ün yardımcısı oldum. Hem okudum hem geceleri Dünya Gazetesi’nde çalıştım.

Faik Bey bana ‘Otyat Bey’ veya ‘kuzum’ derdi. “Kuzum Otyat Bey dedi, hem okudunuz hem çalıştınız size bir bilet alalım Hopa’ya kadar gidin gelin” dedi. Dedim “Faik Bey, ben kara çocuğum en büyük dağ Hasan Dağ, en büyük su Uluırmak, bir de Tuz Gölü. Ben doğuya gideyim” dedim. Doğu şöyledir böyle dediyse de Bedii Faik Bey işaret etti, bana izin çıktı. 45 gün sonra döndüm gazeteye.

Ağalar zulüm ediyormuş, onları yazacağım diyerek gittim. Sonra bu benim içime işledi. O zamandan beri Doğu’nun acısı, kan davası, hastalığı, ne kadar derdi varsa benim derdim oldu. Duyunca gazeteden izin almadan atlar giderdim.

“Bunlar Alevi, bunlar Kızılbaş. Bunların kestiği yenmez, mekruhtur”

Ezilenleri, haksızlığa uğrayanları, toplum tarafından farklı görülenleri düşünmeye başlamanız çok daha eskiye gidiyor. 7 yaşınızda yaşadığınız bir olayla Alevi kimliği üzerine düşünmeye başlıyorsunuz.

– Çocukluğumda Aksaray’da pazar çarşamba günleri kurulurdu. Eczanemizin önünde. Bir meydan var. Meydana köylüler gelir. Ne satıyorsa; yağdı, yumurtaydı, peynirdi falan… Biz tereyağı çocuğuyuz. Sahtekarlık yoktu o zaman. Mis gibi tereyağlar.

Babam “Git bir cingil yağ al” dedi. Cingil şöyle bir bakır kap. Gittim bir adam orada, pos bıyıklı, sigaradan yanmış bıyığı. Üstü başı yırtık ama önündeki yağın üzerindeki bez koladan çıkmış gibi. Tam parayı verirken 60 kuruş mu, 55 kuruş mu, oradan bir kol yapıştı “Yürü git” dedi. Bir baktım müezzin İbrahim Efendi Amca, nur içinde yatsın. “Ulan dedi bunlar Alevi, bunlar Kızılbaş. Bunların kestiği yenmez, mekruhtur” dedi. Hiç kulağımdan gitmiyor. Bugün 88 yaşındayım, bu anlattığım hikaye 7 yaşındayken.

Gittik başka yerden yağ aldık, eczaneye geldik. Babama da şikayet etti “Kızılbaşlardan yağ alıyordu, önledim” dedi. Şurama işledi bu benim. Ne demek mekruh, ne demek Kızılbaş? Ne demek Alevi? Neden yenmez? Zamanla öğrendim ki bunlar Yavuz Sultan Selim’in kılıcından kaçan, Hasan Dağı’na sığınan Aleviler. Bunlara merak saldım ben. 1953’te mezun olunca dedim ya gazete için gittim diye, işte kendimi Alevi köylerinde buldum. 20 yıl sonra peşine düştüm yani. Zaten o arada da Alevilikle ilgilendim, hep kitap okudum.

Cumhuriyet Gazetesi’ne geçtiğinizde de bu konu üzerine gidiyorsunuz.

– 62’de Cumhuriyet’e girdiğimde “Yav size bir röportaj önereceğim; Aleviler, Bektaşiler hakkında” dedim. Başta Cumhuriyet gibi gazetede böyle röportaj olur mu dediler. Sonra İstanbul yapsın deyince Allah’ını seven tutmasın diyerek yola çıktım, 1,5 ay sonra döndüm. Kitabı da var “Hû Dost”. Bu röportajlardan sonra nasıl mektuplar geldi biliyor musun? “Biz bunların böyle olduğunu bilmiyorduk” diye. Benim yapmak istediğim de buydu. Postacı isyan etti, yeter artık diye.

“Sünniyim ama Alevilerden, Bektaşilerden aldığım birçok ödül var”

Boynunuzdaki kolye, yazılarınızda sıklıkla geçen “can” deyimi Alevi kültürüne özgü değil mi?

– Ben Alevileri, Bektaşileri çok sevdim. Bu kolye 60 yıldır benim boynumda. Anlamı 12 imam veya da 12 Ay. Bütün Alevi, Bektaşilerin boynunda bu vardır. Can kelimesi de türkülerinde var. Bey yerine can derler, ben de alıştım. Çünkü bir yakınlığım oldu onlarla. 3. Hacı Bektaş Veli ödülünü verdiler bana. Ben sünniyim ama Alevilerden, Bektaşilerden aldığım birçok ödül var.

Aldığınız birçok ödülün dışında, kendilerini dünyaya sizin tanıttığınızı söyleyen Kayseri’nin Karaözü beldesinde bahçesinde heykeliniz bulunan, adınızı taşıyan bir kültür evi ve sokağınız var. Yine Adıyaman’un Tut ilçesinde bir alana Fikret Otyam Meydanı denmiş.

– Evet, o meydan Atatürk’ün anası Zübeyde Hanım’ın caddesine bakıyor. Böyle güzel tören yapıldı orada. Geldik Filiz ile düşünüyoruz, ne hediye edelim Tut’a diye? Orada Atatürk’ün büstü vardı. Dedik bir heykelini dikelim buraya. Eli kitaplı bir Atatürk heykeli armağan ettik, öyle kılıçlı, atın üzerinde değil. O meydana karşı Atatürk’ün de heykelini yapınca ana oğulu birleştirdik.

“Ulan be adam, seni adam zannettik. Sen de namussuzun biriymişsin”

Tüm bu güzel dostlukların yanında röportajlarınızda yanlış anlaşıldığınız oldu mu?

– Isparta’nın Baladız köyünde Bektaşiler var. Pamukla, gülle uğraşırlar. Ağaları zulmederlermiş. Benim de asker arkadaşım o köydendi. Ona da gittim röportajları yaparken. Çok iyi karşıladılar beni. Baladız’da cem yaptılar. Çalgılar var, bağlama… Ben haberi verirken fotoğraflarda olan kişilerin gözlerini kapattım. Çünkü 61 Anayasası’na göre, Alevilik mezhep fakat Bektaşilik tarikat olduğu için yasak. Ben de Bektaşiler arasındayım.

Bir mektup bana; “Ulan be adam, seni adam zannettik. Sen de namussuzun biriymişsin. Neden bunların gözlerini kapattın? Bunlar ırz düşmanı mı?” Ben de ‘ey okurum diye başladım, vaziyet bu yoksa onların gözlerini kapatmaya kimsenin gücü yetmez’ diye açıklayan bir mektup yazıp Cumhuriyet’te yayımladım. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı yazıyı yasakladı. 3 ay sonra Son Havadis Gazetesi’nde, Adalet Partisi’ne yakın, Bektaşiler hakkında röportaj başladı. Çok ağır bir mektup yazdım İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na. İzin çıktı. Kaptığım gibi daha önce çıkan ilanla radyoya gittim. Almadılar. İçinde Alevi, Bektaşi geçiyormuş. İlan şu şekilde çıktı: Fikret Otyam’ın yarım kalan röportajı şu gün Cumhuriyet’te başlıyor.

“Şu, bu hükümete kızıp yalan yazmak yok”

Can Pazarı röportajınız için pamuk işçilerinin arasına işçi olarak karışmışsınız. Kimi röportajlarınız için ifade vermeye çağrılmışsınız. Kimi röportajlarınızdan sonra devlet görevlileri gazeteyi arayıp daha fazla bilgi için yardımcı olmanızı istemiş. Bazı röportajlarınız sayesinde devlet görevlileri sorguya çekilmiş. Gazetecilik yaptığınız dönemdeki prensibiniz neydi?

– Bütün derdim hiçbir zaman yalan yazmamak. Doğruya doğru, eğriye eğri. Şu, bu hükümete kızıp yalan yazmak yok. Halkın mutluluğu, çıkarı, daha iyi bir yaşama kavuşması için ne varsa olanaklar, onları sağlamak için gereken yazıları yazmak lazım. Uyarman lazım. Ukalalık etmeden. ‘Şöyle şöyle olsa daha iyi olur kanısındayım’ demek lazım. ‘Şöyle şöyle daha iyi olur’ demek yok. Kanısındayım demek gerek.

Sevgi ve vefayı insan, yüreğinden çıkarmayacak. Toplumda, insanda vefa olmazsa bırak gitsin. İlla vefa, illa sevgi.

Vefa nedir sizce?

– Vefa, insanlara sevgiyle bağlı kalmaktır. Bakma herkes İstanbul’da semt zanneder Vefa’yı, bozası meşhur. Değildir. Ben de bunu hep anlatırım. Sevgidir. Bazı şeyleri unutmamaktır. Kaç yıl sonra Urfa’dan bir otobüs dolusu çocuk ziyaretime geldiler. Bu vefadır.

İçinizdeki bitmeyen enerjiyle yeni bir projeniz olduğuna eminim.

– Nisan ayında Ankara’da Merhaba Ankara Kalesi isminde sergimiz olacak. İsmini Doğu Perinçek gönderdi hapishaneden. Burada, Antalya’da galeri yok. Güzel Sanatlar Galerisi var, millet sıraya girmiş, bize sıra gelmiyor. Yine resim yapmaya devam edeceğim, sergi açmak şart değil. Eşime, çoluk çocuğuma miras kalır.

Gazete Metro’da bir bölümümüz var. Bu dönemde ne okunmalı? ne izlemeli? diye soruyoruz. Sizce ne okunmalı?

– Şimdi herkes maval okuyor. Yeni kitaplar çıkıyor. Çok kitap çıkıyor, demek ki okuyanı da var. Ama geniş halk kitlelerinin okuduğunu sanmıyorum. Ben her şeyi okurum.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

– Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Banu Kibar 6.03.2014 

GAZETEMETRO

 

 

 

Fikret Otyam’la Söyleşi

Leyla Akgül – “Gazetecilik, resim ve fotoğraftan oluşan bir yaratık” diye tanımladığınız Fikret Otyam’ı biraz tanıtır mısınız?

Fikret Otyam – Yazı bittiği zaman fotoğrafa fotoğraf bittiği zaman fırçama ulaştım. Hepsi gerçeği anlatmak için. Fotoğraf gazetecilik ressamlık eşittir Fikret Otyam.

Leyla Akgül – İlk işinize daha altı yaşında iken babanızın eczanesinde başlamışsınız O günlerden bugüne elbette çok zaman geçti. Kendi çocukluğunuz ile bugünün çocuklarını kıyaslıyor musunuz? Eksik ya da fazla ne var?

Fikret Otyam – Babam bütün kardeşleri gibi altı yedi yaşlarında beni de soktu eczaneye. O çocukluğumu bu günkü çocuklarla yani torunlarımla karşılaştırdığımda mutluluk ve mutsuzluk üstünlük ve geri kalmışlık bir biriyle cenk ediyor. 81 yaşında bilgisayar da yazmaya başladım İlkokul 4-5’e giden torunuma telefon ediyorum. “Ne yapayım?” diye. Bana komut veriyor. Dede şurayı şöyle burayı böyle yap diye. Ama o hiçbir zaman eşeğe binip bağlara, bahçelere gidemedi. Uçurtma uçurtamadı. Ulu Irmak’a girip çimemedi.

Leyla Akgül – Eczaneye gelen köylülerden dinlediğiniz hikâyeleri günü birlik not edip daha sonra bunları gazetede yayımladınız. O hikâyeleri not almaya başladığınızda gazeteci olacağınızı düşünüyor muydunuz?

Fikret Otyam – Ha hiçbir zaman aklıma gelmedi. O yaşadıklarımı not etmek hoşuma gidiyordu.

Leyla Akgül – İlk resimlerinizi eczaneyi boyamaya gelen tabelacının verdiği boyalarla yapmıştınız. Bu günlerden o günlere baktığınızda geçip giden 60 yıl size neler söylüyor?

Fikret Otyam – Neler söylemiyor. Kutu yağlı boya ile kontrplak üstüne hiçbir resim kültürü olmadan yaptığım resimleri anımsıyorum. Bir deniz resmi yapmışım. Masmavi gökyüzü, masmavi bir su! Adını da koymuşum; “Denize Hasret.” Ne hasreti? Gördüğüm su Ulu ırmak ve Tuz Gölü. Ama görmeden denize hasret çekmişim.

Leyla Akgül – Üstad Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun atölyesinde, Sebahattin Ali, Orhan Veli, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Irgat Balıkçı, Ferdi Tayfur, Adalet Cimcoz, Mehmet Ali Aybar, A. Kadir, Mehmet Ali Cimcoz, Hüsamettin Bozok, Yaşar Nabi Nayır ve Aşık Veysel gibi ustalarla tanışıp arkadaşlık ettiniz. Siyasi kimliğinizin oluşmasında bu tanışıklıkların etkisi var mıdır?

Fikret Otyam – En büyük dostumu unutmuşum Leyla, ölene dek akıl almaz bir dostluk yaşadığımız Raşit Kemal’i yani Orhan Kemal’i yitirdikten sonra hakkında beş yüz sayfalık kitap yazdığım arkadaşım, dostum ustam Orhan Kemal”i. Elbette hepsinin etkisi oldu. Ne yi kimden saklayacağım.

Leyla Akgül – Karış karış Anadolu’yu gezip Anadolu halkıyla yaptığınız röportajları Topraksızlar, Gide Gide, Ha Bu Diyar, Harran ve Irıp, Ey Samandağ Samandağ isimleriyle ölümsüzleştirdiniz. Anadolu size ne fısıldadı.?

Fikret Otyam – İlk kez Dünya Gazetesi Yazı İşleri Müdür Yardımcısı ve Yazarı olarak işverenim saygı ile andığım Faik Rıfkı Atay’ın ve Bedii Faik’in izinleriyle ilk kez gittim Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya bir Orta Anadolu çocuğu olarak, gidiş o gidiş. Anadolu bana o insanlara o topraklara, o dağlara, o göllere, o ağaçlara o börtü böceklere, o tarifsiz geçmişe sahip çıkmayı gerektiğini fısıldadı. O fısıltıyı yerine getirdiğimi umuyorum

Leyla Akgül – Hocam sizin Güneydoğu Anadolu projesine özel bir ilgi ve bağlılığınız var? Bu aşkın sebebi nedir? Nasıl başladı?

Fikret Otyam – Urfa’da daha o zaman şan eklenmemişti Hanel El Bağrur köyünde çipten indim. Mataram da su bitmişti. Bir kupa “may” istedim. Ortalıkta bir telaş, neden sonra buzlu cam gibi bir bardakta o sıvı geldi. Bir yudum yuttum, içilir gibi değil, sonra suyu döktüm. Bir dakikaya kalmadan o sarı sıcakta buhar olup gitti. Evdeki köpeğim bile içmezdi o suyu. Yirmi otuz çift göz bir hoş baktılardı. Kadınlar bizim kadınlarımız sırtlarında tuluklar altı yedi saat ödeten taşırlarmış bu içilmez suyu Aşağılara baktım “o azgın Fırat gürül gürül akıyor” dedim. “Akhuylar” yani Arapça Kardeşler, “Ey Kekolar” yani Kürtçe Kardeşler, “Ey kardeşler sabredin gün gelecek şu deli Fırat’a gem vurulacak, sizde o sudan nasibinizi alacaksınız, yıkanıp yunacaksınız, buz gibi sular içeceksiniz. Dayanın Kekolar, Dayanın Akhuylar, dayanın sabredin.”

Bu sözler Dünya gazetesinde yayınlanan “Doğudan Gezi Notları”nda çıktı 1953”ün Ağustos”unda. O gün bu gündür bu umudun peşindeyim. Gün geldi Devlet su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel, bu candan iki yıl sonra ilk kez o topraklara ayağını bastı, basış o basış. Susuzluğa kuraklığa bir savaş açıldı. İlk temel Keban’da atıldı. O günü hiç unutamam. Toz toprak içerisinde bir fotoğrafım var, Hayat Dergisi’nin kapağında, Demirel kürsüde TRT”den Jülide Gülizar’ın başı bağlı arkadan, o da tozdan nasibini almış solda da ben, ellerimizde Uher teyplerinin mikrofonları. O ilk heyecana bakın. Bir ara ortalıktan kaybolan Başbakan Demirel, bir kulübe de ağlıyordu. Gün geldi yıllarca Cumhuriyet Gazetesi”nde en ağır yazılarımı yazdığım karikatür gibi fotoğraflarını çektiğim Demirel ile, bir kadına aşık iki can gibi olduk. Bu sevdamızın adı aşkımızın adı; ünlü Güneydoğu Anadolu Projesi GAP”tı. Atatürk Barajı”nın temel atma töreninde emekli bir gazeteci olarak Gazipaşa”da yaşarken ona bir telgraf çekip, bir kürek harçta benim için atmasını dilemiştim. Atmış. Sonraları yine başbakan, Cumhurbaşkanı olarak temel atma, açılışlara eşim Filiz Otyam”la bizi “Onur Konuğu” olarak çağırdı.

Leyla Akgül – Dört büyüklerin GAP’ı teftişini merak ediyorum, hocam, bahseder misiniz? (Başbakan Yılmaz, Meclis Başkanı Çetin, Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, bir de Otyam)

Fikret Otyam – Yukarıda anlattım. Yine bir temel atma töreni vardı. Biz Filiz ile uzaktan seyretmeyi yeğliyorduk. Adım anons edildi; Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz, TBMM Başkanı Hikmet Çetin maket başındalar, yanlarına gittim. Cumhurbaşkanı “Ne diyorsun?” dedi. “Ne diyeceğim Allah bana bu günleri de gösterdi” dedi. “Göstersin ölsem de gam yemem.” Demirel, “Neden gardaşım? Açılışını da beraber yapacağız” dedi. Tanrı o günleri de gösterdi

Leyla Akgül – Sayın Demirel onun için çok ağır yazılar yazmanıza rağmen sizi her açılışa götürdü. Hatta bazen zorladı. Ancak sonra aranız açıldı. Sebep neydi?

Fikret Otyam – Cumhurbaşkanlığı Büyük Seçici Kurulu Görsel Sanatlarda beni, tiyatroda çocukluk arkadaşım Yıldız Kenter’i Vakıflar da da dostum Şakir Eczacıbaşı’nı ki çok değerli, çok usta bir fotoğraf çekendir kendisi. Ara Güler kızmasın, foto muhabiri değil fotoğraf sanatçısı. Çankaya Köşkünde büyük bir törenle ödüllerimizi aldık. Bir ay sonra eski gazetem Cumhuriyet’te yeni Devlet Sanatçılarının isimlerini hayretle okuyordum. Birde baktım ki Görsel Sanatlarda da Devlet Sanatçısı yapılmışım. Öyle isimler vardı i bu onuru hak etmeyen, isyan ettim. Ukalalık değil, kabullenmek zordu. Demeç verip bu ödülü reddettiğimi açıkladım. Kültür Bakanı İstemihan Talay bu kabullenmemeyi olgun karşıladı. Biz nasıl veriyorsak, onun da kabul etmeme hakkı var dedi. İş büyüdü. Bu konu dillere kalemlere düştü. İstanbul”dan da bu işe karşı çıkıldı. Uzatmayayım şimdi böyle bir unvan yok. Son imza mercii cumhurbaşkanı olduğu için bu reddime üzüldüğünü duydum. Ama bakın işe TEMA Vakfı GAP”la ilgili büyük bir belgesel hazırlıyordu. Yaşadığımız köye de geldiler, iki gün çekimlere yapıldı. Ne bildiysem, ne yaşadıysam hepsini anlattım. Belgeciler iki GAP sevdalısını yan yana getirmeyi istediler. Sayın Demirel”in bana biraz kırgın olduğunu söyledim. Sonra bir haber geldi “ Onları çok özledim. Sevinirim” demiş. Güniz Sokak”taki evindeydik. Kameralar, ses alma aygıtları büyük bir çaba içinde bu işin emekçileri. O eski çalışma odası yani çok dağınık oda yeniden düzenlenmiş pırıl pırıl. Merdivenden iniyordu, bizi gördü “Uy Babo” deyip boynuma sarıldı. Bu bir kitabımın adıydı. ‘Vah Babam’ demek Kürtçe. Üç buçuk saat tam üç buçuk saat ben sordum o anlattı. Bire be adam bir kere tökezle yanlış söylesene, söylemedi. Bana ve Filiz’e kitaplar imzaladı. Antalya içinde sorular yönelttim; Turistlik bölgeleri bekleyen büyük sorunları tek tek sıraladım Yazdığım Turizm Word??? Dergisin de bunları yayınladım. Ne ki o koca belgeselde ben deniz iki yerde şöyle böyle konuşuyorum, üç buçuk saat konuşan Demirel”e de iltimas yapılmış onun ki benden biraz daha uzun. Bu çirkin kazığı unutmuyorum. Hem çirkin hem ayıp! Neyse olan oldu.

Leyla Akgül – Bildiğim kadarı ile ezanın Arapça okunmasında sizin de payınız var, nasıl oldu? Şimdilerde yükselen dinci ırkçılık karşısında düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum. Aydınlık Türkiye’nin temellerinin atıldığı günlerden bugüne nasıl gelindi?

Fikret Otyam – Her aydın gibi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü”ye bende kızıyordum. Sol düşünceye yapılan zulmler dolayısıyla. Etki altındaydık elbette ve ilk oyumu kullandım İstanbul Fener Yolu”nda. Babamın yemenden silah arkadaşı çok sevdiği İsmet Paşa”ya oy vermedim, Demokrat Partiye attım ilk oyumu. Gece babam yüzüme baktı, aileden CHP”ye sadece benim oy vermediğimi elbette anlamıştı. “Yavrum verdiğin ilk oy memlekete uğurlu ve hayırlı olsun” dedi anlamlı bir şekilde. Bir gün savaşlardan sonra yorgun bir savaşçı olarak Konya İkinci Ordu”dan emekli olan Eczacı binbaşı babam, Aksaraylıların isteği üzerine uzun yıllar orada kaldıktan sonra doğduğu yer İstanbul”a gelmiş ve Feneryolu’ndaki küçük eczaneyi almıştı. Tam, ünlü Mashar Osman Köşkü”nün karşısında, tren yolunun eteğinde. Şirin mi şirin, minik bir camiinin yanında oturuyoruz. Ezan başladı. İlk defa “Tanrı uludur, Tanrı Uludur. Tanrıdan başka yoktur tapacak! Diyen müezzin hiç anlamadığım şeyler söylüyordu. Hayretler içerisinde aldım” baba dedim. “Bu ne?” Gözlerimin içerisine baktı yanıtladı: “Sayende yavrum. O güzelim Türkçe Ezan Arapça okunmaya başlanmıştı. 1953 yılında Atatürk”ün en yakını, her zaman saygıyla andığım Faik Rıfkı Atay”ın Dünya Gazetesi”nde yazılarımız yan yana çıkınca babam, “ Bir gün doğru yolu bulacağını biliyordum” demişti. O doğru yolda devam ediyorum.

Leyla Akgül – Bütün insanları sevdiğinizi biliyorum ama yine bildiğim kadarıyla siz bir alevi dostusunuz, hatta bildiğim kadarı ile kendinizi alevi olarak tanımlıyorsunuz. Hatta bir gülbenk (duazimam) yazdınız. Sizi Alevi – Bektaşi geleneğine yaklaştıran sebep neydi? Aynı ölçüde aleviler de sizi sevip benimsedi mi?

Fikret Otyam – Bak Leyla; bin kere yazdım on bin kere anlattım. Kısaca sana da anlatayım. Aksaray”da eczanemizin önünde Salı ve Çarşamba günleri Pazar kurulurdu. Babam bir cingil yağ almamı istedi. Biz tereyağı çocuklarıydık hilesiz hurdasız. Kasketli, pos bıyıklı, bıyıklarının uçları sigaradan sararmış, üstü başı yırtık ama tertemiz, hele hele cingili örten beyaz bez kolacıdan çıkmış gibiydi. Parmağımın ucuyla yağı aldım miskler gibiydi. 40-50 kuruş kilosu. Tam bu sırada bir el omzumdan yapıştı. Baktım müezzin İbrahim Efendi Amca. Çekti, “Nörüyon lan” dedi, kızgınlıkla. “İbrahim Amca” dedi. “Babam yağ almamı söyledi”. “Lan bunlar Kızılbaş, bunların kestiği yenmez, mekruhtur yörü”. O yağı aldı eczaneye geldik birde babama şikâyet etti Kızılbaşlardan yağ almak isteğimi. O çocuk aklımla Kızılbaş, mekruh, kestiği yenmez sözleri kafamdan çıkmadı. Nasıl bir yer etti anlatamam. Müezzin Amca”nın Kızılbaş dediği bu insanlar koca Hasan Dağımızın doruklarında yaşarlar, sadece ürünlerini satmaya, gereksinimlerini almaya Aksaray”a inerler. Bu Kızılbaş köylüleri, jandarma da adliye de poliste asla göremezdik. Sessizce gelir, sessice giderlerdi. Zaman geçti Bunlarında Yavuz Sultan selim”in komutanı Kuyucu murat Paşa”nın zulüm ve ölüm kılıcından kaçıp hasan Dağı”na sığındıklarını öğrendim. İlk kez Güneydoğu ve Doğu Anadolu”ya çıktığımda da özellikle bu alevi yani müezzin İbrahim Amca”nın değimiyle Kızılbaşların köylerine uğramak, onlarla beraber olmak bir mutluluk oluyordu benim için. 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesine girdiğimde ilk işim yöneticilere Alevilerle, Bektaşilerle ilgili bir yazı dizisi önermek oldu. Genel Yayın Müdürü Ankara Temsilcimiz Ecvet Güresin Ağabey, “Ulan sen deli misin? Cumhuriyet gibi bir gazetede din mezhep yazı dizisi olacak şey mi?”. Direndim. Saygıyla sevgiyle andığım Genel Yayın Müdürümüz Cevat Fehmi Başkurt”tan izin geldi; “Yazı dizisini git hazırla” Allahını seven tutmasın. 34 gün sonramı ne tomar tomar fotoğraf ve ses kayıtlarıyla döndüm İstanbul”a. Yazı dizimin adı “Hü dost”. Ankara radyosuna da ilanlar verildi. Yazım başladı. Isparta-Burdur yol kavşağında Baladız köyü tümden Bektaşi’dir. Onlar mihman eylediler, yani konuk. Cemler yaptılar. Rahat rahat fotoğraflar çektim. Ve fotoğraflarda gözleri siyah bantla kapattım. Çünkü 1961 Anayasası”na göre mezhepler serbest, tarikatlar yasaktı. Bektaşilik tarikattı, beni bağırlarına basan o canlara bir kötülük gelmesin diye yapmıştım bu göz kapatmayı. Bir okurumdan çetrefilli bir yazıyla mektup geliverdi. “Ey Dost” diyordu. “Biz seni adam belledik. Bunlar hırkız mı, dolandırıcı mı, cinsi sapık mı, katil mi gözlerini kapatmışın? Yuh sana” falan diyordu. Ertesi gün yazımın altına bir not koydum. Bunun yasa gereği olduğunu yoksa Alevilerin, Bektaşilerin gözlerini kapatmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini vurguladım. Ertesi günü İstanbul Sıkı Yönetim Komutanlığı “Hü Dost” adlı yazı dizimi yasakladı. Üç ay sonra dayanamadım Sıkıyönetim komutanına inanın çok ağır ama çok ağır bir yazı yazdım kararlarından şekvacı oldum. O sıralar Ecvet Güresin Genel yayın Müdürü olmuştu. Telefon etti, “Ulan” dedi. “Yine ne haltlar yemişsin. Cipler geliyor ananı belleyecekler”. Gereken yanıtı verdim. Gülerek, “Hadi hadi izin çıktı. Yazın devam edecek. Hemen git Ankara radyosuna duyuruları ver”. Hemen gittim duyuruları verdim ne ki yöneticiler içinde Alevi, Bektaşi sözcükleri geçtiği için radyo duyurusunu kabul etmediler. Duyurular şöyle çıktı: “Fikret Otyam’ın yarıda kalan röportajları yarın Cumhuriyet”te başlıyor” güler misin ağlar mısın? Sonra bu yazılar kitap oldu, ardı ardına hiç reklâmsız çabasız altı baskı yaptı. Bunların gelirinden bir ufak şişe rakı bile almadım, tüm kuruluşlara bağışladık helali hoş olsun.

Leyla Akgül – “Yezit’leri dışarıda aramayın, Yezit’ler sizin içinizde” demiştiniz. Bu, Mahzuni Baba’nın, “Çok Ali’ler gördüm Osman çıktılar” dizeleriyle de uyuşuyor. İki anlamlı söz iki usta sanatçı ne söylemek istersiniz?

Fikret Otyam – Bu konuda çok yazı yazdım. Bu açılımın adı kimse darılmasın alınmasın bir soytarılık. Alevi reha çamuroğlu, nasıl oldu da bu işlere bulaştı anlamak zor. Şu Alevi, Bektaşi milleti bu cana 1996 yılında “Üçüncü Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü”nü vermişlerdi. Bir iki yıl önce de aynı ödülü reha Çamuroğlu aldı. Geçenlerde sergime Hacı Bektaş eski belediye başkanı sevgili dostum Mustafa Özcivan’la aynı soyadı taşıyan akrabası geldi. O akraba illaki bine Hacı Bektaş’a götürmek istedi, bir yer gösterip fikrimi alacakmış. O yer ne yeri biliyor musun? Hakka yürüdüğünde gömüleceğim yer. Dedim yahu orası yakınlarıma biraz uzak. Yoksa Hünkârın toprağında yataklanmak iyi bir şey. İyi de reha Çamuroğlu’nu da sırası gelende yanıma gömerseniz ben ne halt edeceğim. Durdular. Haklısın” dediler.

Türban en nihayet açıklandığına göre dini bir simge. Bir metrekare diyelim çoğunluğu ipek bir bez parçası. Aslında laik Türkiye cumhuriyetinin Atatürk devrim ve ilkelerinin temeline konulan bezden bombalar. İnanıyorum ki bu bombalar onların kafasında patlayacak. Bu ulus Cumhuriyeti yeni caminin duvarlarının önünde bulmadı.

-Leyla, anlamadım sanma. Sen çok sevdiğim Alevilerdensin. Bak dediklerin doğru. Ben de manevi oğlum Mahsuni gibi Çok Ali Gördüm Osman çıktı, çok Osman gördüm Ali çıktı. Sana acı bir örnek vereyim. 1960 yılında Âşık mahsuni ve Âşık Maksudi diye iki halk ozanı geldi yanıma, Perçenek köyünden ikisi de. Maksudi’nin has adı Osman. Yani ünlü halk ozanı Osman Dağlı! Şu rastlantıya bak o çok sevdiğim Osman Dağlı geçenlerde Almanya”da hakka yürüdü. Serçeşme dergisi’ne ardı ardına kaybettiğim dostlarımı yazdım. Hamza Tanal, Osman Dağlı, Kamber Çakır, ardı ardına hakka yürüdüler. Sivas Ellerinde niceleri gibi diri diri yakılan şair dostum Metin Altınok’un şiirinden bir dize:

“Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar

Ne zaman bir dosta gitsem

Evde yoklar”

Serçeşme dergisi’ndeki yazımın başlığı buydu. Türkiye’den ayrıldıktan sonra Osman Dağlı yı 20 yıl sonra bir Alevi toplantısında gördüm. Bir kez daha havaalanında bizi karşılamıştı. Biz konuşmacılar kürsüdeydik Osman sağ kapıdan girdi o geçerken Alevi Bektaşi canlar ayağa kalkıp selamlıyorlardı. Mikrofon açıktı, katılıyordum gülmekten. “Ey canlar” dedim. “Şu gelene bakın hele, şuna bakın adam sanki Hazreti Ali”nin ta kendisi. Adı da Osman iyimi” alkışlandık. İşte Müezzin İbrahim Amca”nın “Bunlar Kızılbaş” dediği toplumun hoşgörüsü, tarifsiz insan sevgisi, illa insan, ilahla insan ilahla insan sevgisi.

Leyla Akgül – “Dosttan Gelen Selamsın” kitabı ile bir nevi geçmişe yolculuk yaptınız. Yeniden yaşamak neler hissettirdi?

Fikret Otyam – İşleyen demir ışıldar. Seksen iki yaşındayım. Sanıyorum ki ışıldıyorum. Eskileri yeniden yaşamak kimi hüzün verir kimi kıvanç. Bunu bir birinden ayıramayız.

Leyla Akgül – Sizin resimlerinizde kadınlar ve keçiler önemli bir yer tutuyor. Neredeyse resimlerinizin olmazsa olmazı! Kadın ve keçinin sizdeki önemi nedir?

Fikret Otyam – O tablolarımdaki kadınlar kara gözlü kadınlar Nazım”ında dediği gibi; bizim kadınlarımız. Çileli, yorgun, adam yerine konmayan, hele şimdi şimdi türbana, çarşafa boğulan. Bak yıllar evvel büyük kızım Elvan”ı Doğu ve Güney Doğu Anadolu”ya götürdük. Mardin deydik. Valiliğin altı cezaeviydi. Silah sesleri duyduk, gencecik bir çocuk üç dört yaşındaki bir çocuğu vurmuştu, kan davası. Hastaneye gittik, ne ki bebecik can vermişti. Anası kadın cezaevinde yatan kocasını görmeye gelmişti çocuğuyla, elimde renkli süper sekiz film kamerası ve bir teyp vardı açık. Ana ağıta durmuştu, yarı Türkçe, yarı Arapça yarı Kürtçe. Öldürülün çocuğunun minicik mavi ayakkabısı elindeydi. Etraf kadın doluydu. Bunları çekiyordum. Ne vardı çektiklerimde bilir misin? Sütlü memelerini çocuklarının ağzına dayamış kadınlar, bizim kadınlarımız ve onlara başka gözle bakmayan erkekler bizim erkeklerimiz. Şu türban soytarılığının rezilliğini gün gün yaşadıkça çektiğim bu film aklıma düşer.

Leyla Akgül – Hocam, Yaşar Kemal’le aynı anda Doğuya gitmiştiniz. O zaman ki röportajlarınız yabancı ajanslar tarafından da bölüm bölüm yayınlandı. O zamanlar siz Yaşar Kemal’in üstün olduğunu düşünmüştünüz yarış hala sürüyor mu? 

Fikret Otyam – Yaşar Kemal ile 1950 de tanış olduk. Ömrümüz darılıp barışmakla geçti. Birgün İstanbul”da Cağaloğlu’nda bir arkadaşımın işyerine tablolarımızı indirirken baktım karşıda Yaşar kemal, bize doğru geliyor. Durdum göz göze geldik. Gülerek, “Lan bir sövde barışak” isteğini bir güzel yerine getirdim. Sarıldık bir birimize. Dükkana koştum Filiz”e müjdeledim. Sonra Yaşar geldi Filizden bir yanıt, “Kocaman kocaman adamlarsınız. Yetti artık bu darılıp darılıp barışmak. Ya tümden darılın ya tümden barışın” Gerisini anlatmayayım. Yine küsüştük. “Ulan barışmıştık ya” dedim. Acımdır barıştığımızı unutmuş yine dargınız.

Leyla Akgül – Sergilerinizi dokuma ustası eşiniz Filiz Otyam’la birlikte açıyorsunuz. Sürekli yan yana olmak, beraber olmak işinize, sanatınıza, ilişkinize zarar veriyor mu?

Fikret Otyam – Evet otuz üç yıldır dokuma ve fotoğraf sanatçısı eşim Filiz Otyam’la açıyoruz, açıyoruz sergileri yurt içi ve dışında. Ortak açıyoruz sergilerimizi. Sürekli yan yana olmak öyle pek kolay bir şey değil. Hele hele Filiz den yana. Biz birbirimizin eleştirmeniyiz. Yaptığımız işleri zaman zaman kıyasıya çekişiriz. Bura da galip gelme diye bir şey yok. Hep akıl üstün gelir. İlişkiye zarar mı neden olmasın yahu. Biz de insanız. Bizim de canımız var. Fazla sürmez barış güvercini gelip konuverir omuzlarımıza bakalım ne kadar sürecek.

Leyla Akgül – Kitaplar, resim sergileri, fotoğraf sergileri, geziler, söyleşiler, ödüller, bir  çok başarılara imza attınız. Birçok kişi tarafından örnek alındınız. Kısaca yürüyen bir tarih sizin hayatınız. Eksik kalan bir şey var mı ya da şunu da mutlaka yapmam gerekir dediğiniz bir şey?

Fikret Otyam – Kardeşim, kocaman ama kocaman bir resim yapmayı düşlüyorum yıllardır. Köydeki evimizin, evimizdeki atölyede gerilmiş tuali hazır. Bu ne mi cennetin resmi! Ne kadar güzel adam varsa, başta Mustafa Kemal, hepsi orada. Gâvuru Türkü ayrım yok. Edison var, Madam Kürü var, Orhan Kemal var, ressam Orhan Peker dostum var, Sait Faik var yani yüz aklarımız hepsi orada. Çakır Bakışıyla Nazım Hikmet bir kenarda. “Şol Cennetin Irmakları” markası derecesini rengini bilmediğiniz Kevser şarabı akıyor gürül gürül. Kimi dini kitaplara göre kaç yaşında olursa olsun erkek milletine her cinsten her milletten her yaştan huriler. Peygamber efendimizin yüzü kapalı! O da orada tepede. Zümrüt’ü Anka kuşları bin bir çeşit çiçek, masmavi gökyüzü, adı üstünde yahu cennet. Bu resmi yapamadığıma yanarım. Nedenini sen bayan olduğun için açıklayamayacağım. Bunun içinden çıkamadım. Normal resim yapsam, erkekleri normal yapsam o kitapta anlatılanlara ters düşecek. Erkekleri öyle yapsam seyredenlere ayıp olacak velhasıl yapamadım.

Leyla Akgül – Dostlarınızın ölüm haberlerini veren mektupları alınca ya da öğrenince hep, “Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar / Ne zaman bir dosta gitsem / Evde yoklar.” Diyerek duygularınızı dile getirdiniz. Sizi en çok acıtan hangisiydi? 

Fikret Otyam – Serçeşme dergisi”ndeki son yazımdan söz ettim yukarıda. Ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli dirhem fazla gelmiş ayrılık. Ayrılıkta bir umut var, tekrar buluşmak umudu. Ölüm denilen öylemi? Ama şarkılar hep ayrılık üzerine. Çaresini buldum; Ölüm ile ayrılığı tartmışlar ikisi de aynı gelmiş aynı dirhem gelmiş. Acıtmak mı hangi birini sayayım.

Leyla Akgül –Gazeteci Celal Başlangıç, “Kabe’si İnsan olan Usta” isimli yazısında “12 Eylül’e giden yollara döşenen kanlı taşların da tanığıdır Fikret Otyam. Kahramanmaraş katliamını önceden görüp uyaran bir gazetecidir. Ancak ne dönemin İçişleri Bakanı’na, ne de Ulus gazetesinde birlikte çalıştığı Başbakan’a anlatamamıştır gelen tehlikeyi. Sonunda İçişleri Bakanı’nı istifaya çağırmış, birkaç gün sonra da kent kan gölüne dönmüştür; 103 ölü. “ diyor. Bugün Türkiye’de yükselen dinci fanatizm sizi korkutuyor mu?

Fikret Otyam – Yahu korkutmaz olur mu? İşin kan dökmeye dayanacağından korkuyorum. Bu “Maraş”tan da beter olur. “Sivas”tan da beter olur. Tanrı korusun demek neye yarar. Bu yurdu sevenler, Atatürk devrim ve ilkelerine inananlar, kurtaracaktır elbette. Keşke bu iş kolay olsa!

Leyla Akgül – Cumhuriyet Yunus Nadi öykü yarışmasında “Saman Yüklü Kağnı” öykünüzü dinleyen Sabahattin Ali gibi bir ustayı ağlamıştınız. Bugün siz ustasınız. Fotoğrafın, resmin ve öykünün usta bölümünden bakınca çıraklara ne öneriyorsunuz?

Fikret Otyam – Sevgiyle bakmayı öneriyorum. Sevgili Sait Faik “Sevmekle başlar her şey” diyordu. Bir milyon kez katılıyorum buna. Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Hele insan sevgisi

Leyla Akgül – Hayalinizdeki resim nedir?

Fikret Otyam – Yukarıda anlattım o cennet resmini

Leyla Akgül – Benim bildiğim Can baba çok küfredermiş. Sizin için de çok küfürbaz diyorlar, neden bu kadar çok küfür ediyorsunuz? Küfür etmek sizin kuşağın olmazsa olmazı mı?

Fikret Otyam – Can, 1941 yılında benim Ankara Atatürk Lisesi”nden arkadaşım. Dostluğum ölene dek sürdü. Güler ile evlenmişti. Baba hasan Ali Yücel”in evine geldik nikahtan sonra. Elimde fotoğraf makinesi sözüm ona düğün resmi çekeceğim. “Hadi lan Can nikâh fotoğrafınızı çekeceğim.. “Gel ulan” dedi. Salondaki tuvaletin kapısını açtı, klozetin üzerine oturdu, kulağı çınlasın taze gelin Güler”i de kucağına oturttu fotoğraf çekiyorum. Sağ yanda kulağımda bir ses “AllAllah”. Döndüm baktım o güzel o eşsiz insan baba Hasan Ali yücel. Fotoğraf çekimine şaşıyordu. Yerinde kullanırsan küfür insanoğluna şifadır. Bu şifayı bol bol alıyorum.

Leyla Akgül – Ülkemizde röportajlarıyla ünlenen değerli bir gazeteci-yazar olarak Fikret Otyam’la röportaj yapsaydınız ne sormak isterdiniz? Soruları beğendiniz mi?

Fikret Otyam – Vallahi sana bir şey söyleyeyim mi Leyla. Dersine iyi çalışmışın! İyi sorular hazırlamışın. Biraz da fazla sormuşun! Bazıların isteyerek atladım. Niye mi? Gazeteci dostum rahmetli Şinasi Berker dostum, “Memleket uzun laftan battı” derdi. Memleketi batırmamak için atladım o soruları. Muharrem ayına rastladı sergimiz. Sende öteki canlar gibi tencerelerle getirdiğin pekmezli aşureleri de pek güzel yapmışsın. Tencerelerle aşure. Tencerelerle yaprak sarması! Kutular dolusu boğaca, börek, kurabiye. Sonuç üç kilo almışım. Yani belamı buldum. Şimdi uğraş dur sergide kazanılan üç kiloyu eritmek için. Yinede ellerine sağlık sen çok yaşa.

Akdeniz Edebiyat Edebiyat ve Sanat Dergisi, Mart – Nisan 2008, Sayı 4

 

 

 

 

Fikret Otyam: Yetenek en önemli unsurdur hayatta..

RESSAM, YAZAR, GAZETECİ, FOTOĞRAF SANATÇISI

“Yetenek en önemli unsurdur sanatta…”

Fikret Otyam, 1926 Aksaray doğumlu. Öğrenimini İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü’nde tamamladı ve burada ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi oldu. Küçük yaşlarında babasının eczanesinde babasına yardım ederken köylülerle arasında geçen diyalogları, onların hal ve hareketlerini, kafasına yazıp, eve gidince mürekkepli kalemi ile defterine zihnindekileri öyküleştirerek aktardığını belirten Otyam’ın bunlar ilk öyküleri arasında yer alır…

Fikret Otyam 1953 yılında “Son Saat” gazetesinde gazeteciliğe başlar ve sonrasında ise Dünya, Ulus, Cumhuriyet gazetelerinde çalışır; emekli olur. Emekli olduktan sonra Gazipaşa’ya yerleşir ve Aydınlık Gazetesi’nde yazmaya başlar. (Halen de Aydınlık Gazetesi’nde yazmaktadır.) Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili yaptığı röportajları ile daha çok tanınan sanatçı, bu röportajları kitap haline getirir.  Akdeniz Gazetecilik Vakfı ve Altın Portakal Kültür Sanat Vakfı’nın kurucu üyelerindendir. 30’un üzerinde resim sergisi açan Otyam’ın resimlerinin birçoğu yurt dışında birçok müzede özel koleksiyonlar içerinde yer almakta. Dokuma ve fotoğraf sanatçısı eşi Filiz Otyam ile beraber de birçok sergi açmıştır sanatçı. Fikret Otyam, Gazeteciler Cemiyeti Basın Şeref Belgesi’nden  UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Onur Belgesi’ne kadar uzanan geniş bir ödül listesine sahip.
Çok başarılı bir sanatçısınız… Bu başarılı özgeçmişin oluşması için ne yaptınız? Başka bir deyişle bu başarının sırrı nedir?
Öncelikle yaptığınız işin eğitimini almak yeterli değildir. “Alaylı” da olabilirsiniz, fark etmez. Yetenek en önemli unsurdur sanatta. Bende yeteneğimi fark ettikten sonra yılmadan araştırdım, çalıştım. Kimin için yazdığımı, kimin için o fotoğrafı çektiğimi çok iyi biliyordum. İğneyle kuyu kazar gibi konuların, kaba tabirle, “cıcığını” çıkartırdım. 50’ye yakın kitabım bunun kanıtıdır.
Aybel Avcı 05.08.2011
ANTALYA YEREL HABER
Gözde Gürer’le Haftanın Sohbeti

Birçok tanınmış gazeteci ve yazara, öğrencilik yıllarında sağlam temeller atan, toplumla doğrudan ilişkiler kurmasını sağlayan, empati yapmasında ısrarcı olan, çıkardığı kitaplarını bugün keyifle okuduğunuz “Ustaların Ustası” Fikret Otyam, bu haftaki söyleşimin şeref konuğu benim için…

Fikret Usta’yla röportaj öncesi yaşadığım heyecanımı ve mahcubiyetimi sizlere anlatacak kelimeleri inanın bulamıyorum. Usta bir röportajcı ile söyleşi yapmanın kendi adıma ne kadar zor ve titiz bir çalışma gerektirdiğini söylememe gerek yok.

Sürekli onu izledim oturduğu o koltuktan… Onu tanıyanların kendisi için söylediği her sözü mahcubiyetle karşılayan, yüzü kızaran, hata bulduğunda ise düzeltmekten çekinmeyen, sözünü esirgemeyen bir sanat ustasıydı karşımda duran…

Yılların yorgunluğu, yüzünün çizgilerinde gizli… Ama gözleri hala 16 yaşında bir delikanlının çevikliği ve kurnazlığıyla bakıyor. Yüreği hala 18 yaş heyecanıyla çarpıyor. Yüzüne yerleşen yıllar, yüreğini ele geçiremediği için ilk günlerdeki hevesle sanata devam ediyor.

Zor bir yaşam… Bir yanda duygu yükünden uzak, kariyerinin getirdiği yükümlülüğü taşıdığını kanıtlamak, bir yandan sevdiğinin güvenilir kucağına sığınıp, herkesten uzak bir yerlerde doğayla iç içe yaşamak… Yılların yorgunluğunu ve yaşadığı bu zorlu dönemin getirdiği bütün sıkıntıları yüzünde ustaca saklayan, maharetli elleriyle hiç durmadan çalışan bu kocaman yürekli insanın, fikirlerinden uzaklaştıkça çok yoksullaşacağız, diye düşündüm elimde olmadan…

Bugün 84 yaşında olan Fikret Otyam, emekli olunca yerleştiği Antalya Gazipaşa’da, devrimciler örgütlü diye herkesin işkenceden geçirildiğini anlatıyor anılarla olan yolculuğumuzda. Yazı yetmediği zaman fotoğraf, fotoğraf yetmediği zaman resim olan hayatında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kadınları konu alan çalışmaları ilgiyle takip edilen sanatçı, özellikle de ezilmiş insanlar, yüzünde ifadesi olan insanlar, kadın portreleri, yılların yorgunluğunu ve acısını yüzünde okuduğu insanların portreleriyle tanınıyor.

“Gazeteci olarak tüm Türkiye’yi gezip görmüştüm. Ama Antalya benim Türkiye’de gördüğüm son il olmuştu. İşte o anda Tanrı’dan, ‘Eğer ben sevgili kulunsam Beydağları’nda yaşamayı nasip et bana’ diye diledim. İşte dileklerim gerçekleşti” derken yaşadığı mutluluk yüzünden okunuyor.

Otyam çifti, Geyikbayırı’nda, Keklikbeleni mevkiindeki çok sevdikleri Beydağları’yla iç içe olan yeni evlerinde mutlu. İç mimar Filiz Otyam, inşaat halinde aldıkları evi sekiz ayda yaşanır bir hale getirmiş. Resimlerini yapıp fotoğraflarını çektikleri Beydağları’nın tam içinde yeni yaşamlarına başlayan sanatçılar, Geyikbayırı’nı anlatırken, “Burada hava bedava, su bedava. Nem Antalya’daki gibi rahatsız etmiyor. Beydağları’yla koyun koyuna yaşayacağız geri kalan ömrümüzde” diyerek mutluluklarını dile getirdi.

Resim çalışmalarını Cumhuriyet gazetesinden emekli olduktan sonra yoğun biçimde sürdüren Otyam’ın, resimlerinin konusu 1950’li yıllardan itibaren Anadolu’nun doğası, halkı ve yaşantısını yansıtmaktadır. Akademik bir eğitim görmüş olmasına karşın, akademicilikten uzak, geleneksel çizgileri temel alan bir tarz resimlerine yansımaktadır. İlk resim sergisini 1952’de açan sanatçı günümüze kadar yurt içi ve yurt dışında otuzun üzerinde sergi açmıştır ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır.

Eşi Filiz Otyam ile 1977 yılında evlenmiş. Birlikte 1979’da Antalya’nın Gazipaşa ilçesine yerleşmişler. Amerika’da iç mimarlık eğitimi alan Filiz Otyam sanatını dokumalar yaparak sürdürmektedir. Otyam’ların ortak sergileri yurtdışında Kuveyt, Kopenhag, Münih, Köln, Esslingen, Leverkusen, Bercsichgladbach gibi birçok şehirde açıldı.

Hayata karşı duruşu ve doğa sevgisiyle tanınan Otyam, geçtiğimiz haftalarda “Ben yaştaki sedir, çam ve nice ağaçların acımasızca kıyıma uğratıldığını acıyla izlerken ve bu kıyımı kıyasıya eleştirirken, aynı amaçlı bir ödülün de Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’na da verilmesi, doğa sevgime ve bu konulardaki yazılarıma ters düşeceği; aldığım takdirde yaşanan orman katliamına ortak sayılacağımdan dolayı ödülü almayacağımdiyerek bilinen ‘Fikret Otyam’ cevabını verdi.

Kendine has üslubuyla doktorlarından bile “canabakan” diye bahseden Fikret Otyam’ın, tedavi gördüğü hastanede, kendisini tanıyıp sırasını veren hastalardan bahsederken gözleri doluyor, sesi titriyor. Benden önce gelen bir hasta beni görünce sırasını verdi ve eşine ‘O Fikret Otyam’ diyerek bize döndü ve ‘buyurun siz geçin’ dedi. Biz kabul etmedik ama bu duyguyu yaşamak tarif edilemez” diyen Usta’nın, mavi gözlerindeki kendine has ışığı görmek için, gözlerine bir kez bakmanız yeterli…

1950’de başladığı gazeteciliği 30. yılında bırakan Fikret Otyam, eski denizlerine, fırçasına ve tuvaline yelken açmak üzere gider Antalya’nın Gazipaşa’sına yerleşir. Nedeni mi?
“Yapamadığı resmi yapabilmek için, yazamadığı kitabı yazabilmek için, içemediği rakıları içebilmek için, giremediği denize girebilmek için, soluyamadığı temiz havaları soluyabilmek için.”

Sanatçı kişiliğiyle bizlere örnek olan, topluma ışık yayan, karamsarlığı unutturan, resmi, fotoğrafı sevdiren Anadolu’yla, dostlukla, aşkla, emekle örülü bir hayatın emekçisi değerli sanatçının, saygıyla ellerinden öperim.

Fotoğraf sanatındaki ilerleyen teknoloji çekilen resimleri de etkiliyor mu?

Kendi fotoğraflarımızı çekerdik, yıkardık. Şimdi dijital makineler var artık… Fotoğrafla ilgisi yok. Kapağı açacaksın, filmi koyacaksın, saracaksın. Açacaksın, çekeceksin, bekleyeceksin. Şimdi çekiyorsun, görüyorsun, bilgisayarda her türlü değişimi yapıyorsun. İşin içine sahtekarlık girmediği sürece işimiz daha kolay.. Dijital makineyle istediğiniz kadar fotoğraf çekebiliyorsunuz. Beğenmediklerinizi siliyorsunuz. Film bitti, baskı gerekli derdi yok. Tek önemli olan sergilerde kullanılan fotoğrafların ham haliyle sergilenmesi. Üzerinde oynanmış fotoğraf sergilenemez.

-Resim sanatına olan ilgi nasıl Türkiye’de?

Geçen gün resim malzemesi satın aldığım dükkanın vitrininde şöyle bir yazı gördüm. ‘Hızlandırılmış resim kursları…’ Hızlandırılmış tren kazası 30 kişiyi öldürdü, hızlandırılmış kurslar da resim sanatını öldürüyor. Resim yapmanın hızlandırılmış kursla öğrenilerek yapılabilecek bir sanat olduğuna inanmıyorum.

-Neden keçi ve kadınları resmediyorsunuz?

Güneydoğu`daki kadınların gözleri doğadan, doğuştan sürmeli. Doğulu kadının gözleri zaten sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, Doğulu kadın… İmzam olmasa da ‘Bu Otyam’ derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince… Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa`ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı`ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var hatta beyaz keçim bize torun verdi. Aslında satmadığım resimlerimde var. Antalya’yla ilgili birçok resmim var ama benim resimlerim çok büyük olduğu için sergilenmesi zor oluyor. Aksu’daki balıkçıları resmetmiştim geçtiğimiz yıllarda, şimdi orayı dağıtıyorlar. Aksu’daki balıkçılar bile resimlerde kalacak bundan sonrasında…

-Kadın portreleri denilince asla vazgeçemeyeceğiniz nedir?

Ben, bütün yüzlerdeki acıyı ve dehşeti olduğu gibi veririm. Benim resim anlayışım oydu. Pamukta çalışan kadınlar, pancarda çalışan kadınlar, buğday ve arpada çalışan kadınların yüzleri. Yorgun, hepsi acılar içinde. Çökmüş avurtlar, gözlerinin altı mor. Portrelerimde çoğunluk bunlar vardı. Bir Ankara sergimde, iç hastalıkları profesörü bir hanım dostum var, benden hep resim alır. Sergimize geldi. Hep çiçek getirir. Ben de, ‘Yaa hocam, bir şişe rakı getirsene, daha makbule geçer’ diye ona takılırım. Ondan sonra, bütün sergilerimize rakı şişesiyle geldi. Ve her sergiden muhakkak ufak ya da büyük bir portre alır. O gün sergiye geldiğinde almadı. Cumhuriyet Gazetesinde yazıyorum o zamanlar. Bana ‘Sen, bugün kendi gazeteni okudun mu?’ diye sordu. ‘Okudum’ dedim. O günkü Cumhuriyetin manşeti, ‘Bugün 19 Ölü’. Gençler vuruşmuş, 19 genç hayatını kaybetmiş. ‘Yaaa. Ben, bu gençlere onların acılarına yanarken, düşünebiliyor musun 19 genç can gitmiş, bir de para vereceğim, bu acı suratları alacağım, bu acıları duvarıma asacağım. Ne hakkın var buna’ dedi. Onun bu söyledikleri beni çok düşündürdü. Ve ben kadınlarımı güzelleştirdim. Ama o yüzdeki hüznü getirdim, gözlerine koydum. Hala o minval üzerinden devam ediyorum.

– Uzun yıllar oldu gazeteciliği bıraktığınızdan beri, günleriniz nasıl geçiyor?

Antalya Geyikbayırı’nda şehre 7 kilometre ötede bir yer aldık. Orada projeyi, eşim Filiz Otyam’ın da yardımıyla yaşama geçirdik. Filiz iç mimardır. İlk işim, orayı ağaçlandırmak oldu. Yıllardır keçileri gözlemlerim. Çiçekler, ağaçlar filan. Her yıl, on, on beş keçi sürüsü gelir. İlkbahar’da gelir, sonbaharda giderler. Orada otlanırlar. Ben de bahçeyi sulamaya çıkarım. Hani, keçiler zararlı bilinir ya. Çaydan su içerken bir günden bir güne çiçeklerimi yediklerini görmedim. Ben bahçeyi sularken onlar bana bakar, ben onlara bakarım. Bahçemde rengarenk çiçekler, değişik yapraklar var ama keçiler oralı olmaz çayın kenarından geçer giderler. O zaman anladım, bu keçilerin, zavallıların adı çıkmış. Bir gün bir tanesi öyle mahzun bakıyordu ki, dayanamadım resmini yapayım dedim. Bir kaç desen çizdim. Baktım, hakikaten çok grafik bir hayvan. Öyle kocaman keçiler yapıyorum. Bir gün çaydan geçip şehre ineceğim. Yolun ortasında keçi sürüsünün tam ortasında kaldım. Önüm, arkam, sağım, solum keçi. Korna çalıyorum. Oralı değiller. Mecburen orada durup keçi sürüsünün geçmesini bekliyorum. Onları izlerken birden fark ettim. Hayvanın sakalı çenesinde değil, çenesinin altında boğazına doğru. Ben resimlerde sakalı hayvanın çenesine oturtuyorum. Şehre gitmekten vazgeçtim. Gerisin geriye hemen eve döndüm. Bütün resimlerdeki sakalın yerini düzelttim. Keçiye zararlı derler. Siz hiç elinde çakmak orman yakan bir keçi gördünüz mü? Ya da elinde balta ağaç kesen bir keçi? Keçi sevgimi bilenler beni geçen yıl Ege Üniversitesi’nin düzenlediği bir sempozyuma davet ettiler. Orada keçiler üzerine bir konuşma yaptım ve yaptığım keçi resimlerinden oluşan bir sergi de açıldı. Beni baş çoban ilan edip bana küçük bir keçi ile özel dokunmuş bir kepenek hediye ettiler.

– Gazipaşa’ya yerleşmenizin üzerinden 30 yıl geçti. Gazipaşa’daki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eylül 1980 askeri darbesiyle, Antalya, Gazipaşa`da çok sayıda insan topluca gözaltına alınarak Burdur Cezaevi`nde işkenceye tabi tutuldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği üyesi olduğumuz için, devrimci veya Halk Partili olduğumuz için o dönem en ağır zulümlerle karşılaştık. Emniyet birinci şubede pardösülü, kır saçlı bir siyasi polis, Gazipaşalı çocuklara işkence yapıyor. Onlara `bizi Fikret Otyam bizi örgütledi, bize şunları şunları söyledi` dedirtmeye çalışıyor. Bir öğretmen, ‘Fikret Otyam seni bilmem ne yapsın` diyor, yine cevap yok. İşin komik tarafı Gazipaşalı 20-25 tane gence bunu söyletemeyince Alanyalı genç bir çocuğa, ‘Sen tanıyor musun Fikret Otyam’ı’ diye soruyorlar. ‘Tanırım, ak donla gezen ak saçlı sakallı bir adam’ demiş. Ben o zamanlar Manisa Tarzanı gibi şortla gezerdim, sakalım da vardı. Sen bize yalan söylüyorsun, diye çocuğa nasıl işkence yapmışlar. ‘Ne yalanı doğru söylüyorum efendim’ demesi fayda

etmemiş. Arkadaşlar diyorlardı ki, ‘Hem ağlıyoruz, hem gülüyoruz’. Bu konuyu gündeme getirmek istedim, görüşmeler yaptım. Ben gidip geliyorum; bir keresinde Gazipaşa`ya döndüğümüzde polis bana, `Sizi Antalya Sıkıyönetim Komutanı istiyor` deyince anladım, haber yerine ulaşmıştı bile… Ertesi sabah görüştüğümüz Paşa, işkence şikayetlerimizden rahatsızdı. Bir sürü cinayetler oldu. Böyle başlayan Gazipaşa maceramızda aradan yıllar geçti. Doğayla ve hayvanlarla iç içe bir hayatımız oldu. Evimizde keçilerimiz, ceylanlarımız, köpeğimiz, kedilerimiz ve tavus kuşumuzla hayatımızın en güzel yıllarını Gazipaşa’da geçirdik.

-Antalya’da sizinle ilgili başka sergilerde gezebilecek miyiz?

”Gazetecinin Objektifinden” sergileri Antalya’ya en çok yakışan kültür sanat etkinliklerinden biridir. İlk kez bir sergide kendi çabalarımız dışında fotoğraflarımız basılarak sergilendi. O kadar kalabalıktı ki ben sergiyi doğru düzgün gezemedim bile… Uzun yıllardan beri kapalı galerileri kullanıyorduk, açık hava sergisi daha ferah daha güzel olmuş. Sokaktan geçen insanların ilgisi o kadar yoğundu ki, çok mutlu olduğumuz bir çalışma oldu. Benim tuvallerim çok büyük olduğu için henüz bu ölçülerde bir galeri Antalya’da yok, Filiz’in eserleri de büyük mekanlara göre oluyor ama şartlar sağlanırsa elbette isterim.

Gözde Gürer 07.09.2010

 

 

 

Fikret Otyam İle Renkli Sohbetler – TAMAMI

Öncelikle sevgili Fikret Otyam’a değerli vaktini ayırdığı için güzel anılarını paylaştığın için sonsuz teşekkürlerim sunarım. Ayrıca sevgili Alp abi, Pınar ve Gökçe’ye sevgiler… Ayrıca ilgi ve alakası olan tüm dostlarıma teşekkürü borç bilirim. İyi ki varsınız…

Ressam, Gazeteci, Fotoğrafçı, Yazar Fikret OTYAM…

Hayata gazetecilikle başlayan, gazeteciliğe ilk babasından istediği ‘baba ver bir çekeyim’ diyerek aldığı fotoğraf makinesiyle adım atan Fikret Otyam, ‘bak kırarsan ben de senin kafanı kırarım’ cevabına aldırmadı. İlk fotoğrafını İsmet Paşa ile babasının yemek yediği sırada çekti. Bu O’nun gerek fotoğraflara gerekse gazeteciliğe adım atmasının ilk safhası oldu.

Ressamlığını, gazetecilikle pekiştiren Fikret Otyam,  gazeteciliğe 1950 yılında ‘Son Saat’ te başladı. Otyam, şu sıralarda turizmin başkenti Antalya’da yaşamını sürdürüyor ve her hafta Aydınlık Dergisi’nde yazılarına devam ediyor.

İşte Fikret Otyam ile bir anıya yolculuk başlıyor.

‘Herkese selam ederim’ diyerek sözlerine  başlayan Fikret Otyam’ın babası eczacı  mülazım-ı evvel asteğmendir. ‘Yemen bizim  topraklarımızmış o zaman. Babam da vatan  toprağına gider, Yemen’de kalır yıllarca’ diyen  Otyam, babasının İsmet Paşa’yı anlattığını ve bundan da büyük onur duyduğunu ifade etti.

Fikret Otyam o yıllarda, babası Koca Vasıf’ın anlattığı “Yemen’e İsmet Paşa geldi, hastalandı, iğnelerini ben yaptım, ilaçlarını ben içirdim. Çadırda tedavi ettim” sözlerine bir türlü inanmak istememiş ve ‘Atatürk’ün silah arkadaşı babamı nerden tanıyor’  diye hep düşünmüştü.

Ta ki, İsmet Paşa 1942 yılında Aksaray’dan geçene kadar… İsmet Paşa 1942 yılının ekim ayında Ankara’ya giderken, Aksaray’a uğruyor. Bu sırada Kaymakamlıkta büyük bir hazırlık yapılıyor, bu hazırlıklar aynı anda Fikret Otyam’ın babası Koca Vasıf’ın da evinde başlıyor. Evde su börekleri açılıyor, evin hizmetçisi olan Nuran Hanım ise son hazırlıklarını gözden geçiriyordu. Otyam ise bu hazırlıkların ne için yapıldığını bir türlü çözememişti. Ta ki, İsmet Paşayı karşısında görene dek. İsmet Paşa’yı karşısında gören Otyam’ın kulağında babasının geçmişte anlattığı “Yemen’e İsmet Paşa geldi, hastalandı, iğnelerini ben yaptım, ilaçlarını ben içirdim. Çadırda tedavi ettim” sözleri çınlamaya başlamış ancak yine de buna inanmakta güçlük çekmişti. Ancak İsmet Paşa ile Koca Vasıf sofraya oturmuş yemeğe başlamak üzeredirler. Ve Fikret Otyam, bu sırada sevdiği su böreklerinden aşırırken, bir taraftan da bu inanılması kendisince güç olan buluşmayı ölümsüzleştirmek istiyor ve babasının fotoğraf makinesine gözünü dikiyordu.

 

İşte bir ara “altıma kaçırdığım’”dediği ve babasının fotoğraf makinesine gözünü diktiği anlara ait dakikalar Otyam’ın ağzından şu şekilde gelişiyor.

“Baba ver, Paşa’yla sizi bir çekeyim…” dedim. Babam  “Bak kırarsan bende senin kafanı kırarım” dedi. Bende  fotoğraflarını çektim. Işık arkadan geliyor, Paşa’nın beyaz  saçları görünüyordu.

İsmet Paşa geldi yemek başladı. Bende su böreğini çok  severim. Bizim evde pişti börekler Hatça hanım teyze vardı. Nur içinde yatsın, oradan bir, iki börek yürüttüm. Babamda geldi. “Paşam börekten buyurmaz mısınız” dedi. İsmet Paşa ise, “Yiyeyim de senin gibi göbekli mi olayım?” dedi. Babam göbekli “Ne yapayım Paşam sivil hayat böyledir…” diyerek başladı bir geyik muhabbeti. Paşa, babama ‘Nerede yaptın askerliğini’ dedi. Babamda Yemen’i kastederek “Çadıra geldiniz…” diye anlatırken İsmet Paşa babama “Sen tığ gibi delikanlıydın” derken ben heyecandan orada azıcık donuma kaçırdım.

Çünkü babam yalan söylememiş o güne kadar dalga geçerken “Oh dedim, ya şimdi gazetecilik döneminde İsmet Paşanın bir evladı gibiydim. Beni çok severdi. Ben ilk defa Paşa’nın fotoğraflarını çektim ama ne bileyim ben Paşa’nın o kadar fotoğraflarını çekip yan yana fotoğraflarımız olacağını…

Gülçin Ertunç 10.01.2010

RENKLİ DERGİ

 

 

 

Haftanın Sohbeti; Otyam Bin Talip

Fikret Otyam’ı gördüğümde şaşırdım. Bir parmağı sarılı, sol gözü hafif yumuk, kirpikleri yoktu…

Onunla, kışları yaşadığı Antalya’yı, yazları mekan tuttuğu Gazipaşa’yı konuşacaktık güya…

‘‘Hayrola baba’’ dedim, başladı anlatmaya… Yıllarca, vizörden bakan, fotoğraf çektiği sol gözünde katarakt varmış, ameliyatla onu aldırmış. Dolayısıyla sol gözün kiprikleri de ameliyat kurbanı olmuş. Sağ el parmağının ameliyatla ilgisi yok. O da, acemi bir marangoz ustasının eseri…

Neyse, başladık sohbete… Deyim yerindeyse havadan, sudan bir sohbet oldu bizim ki… Çünkü, Antalya’nın kirli havasından girdik söze, Gazipaşa’nın zehirli suyundan çıktık… Bir de ameliyatını konuştuk bol bol… Doktorların, üzerine yeşil ameliyat giysilerini kat kat örttükten sonra, kendisini, ‘‘Lahana’’ya benzetmesine ise kahkahalarla güldük.

İşte, size bir röportaj ustası ile yapılan röportaj…

Beğenmezse yandık…

Fikret Otyam, havasına, suyunu kirletenlere kızıyor ama Antalya’da

yaşamaktan yine de çok mutlu… ‘‘Antalya’da yaşamasaydım çoktan

ölmüştüm’’ sözü, bu sohbetin en büyük itirafı…

Gazipaşa’da bir cadde ve sokağa adının verilmesinin hoşuna gideceğini

söylüyor Otyam… Fakat, bir belediye başkanı çıkıp Fikret Otyam adını,

Abdürrezzak Bin Talip olarak değiştirirse diye düşünmüyor da değil..

Antalyalı Otyam, hayatından memmun mu?.. Değilse neden?

Mesela sizin gazetenizde okuyucu şikayetleri var. Ben onları çok okuyorum. Yollar bozuk, asfalt yok diyorlar. Hemen Muratpaşa cevap veriyor; ‘İlgililere emir verilmiştir. İlk fırsatta ilgilenilecek’ gibi. Sizden rica ediyorum. Bu şikayetlerin kaçta kaçı yerine getirilmiş, bunu tespit edin. Belediye başkanlığı yapmak çok kolay. Şikayet köşesinde yer alan sorunları çözseler herşey güzel olacak. Yeni icat yapmaya lüzum yok. Şimdi, Antalya narenciye merkezi. Herkes diyor ki; ‘Mis gibi kokar’. Herkes zannediyor ki, Antalya’da mis gibi portakal kokuları içinde yaşıyoruz. Oysa, hayır kardeşim. Antalya’da kışları linyit kömürü kokuyor. Ankara, Kütahya, Afyon linyit kokar. Polatlı da öyle… Hiç bunlardan farkı yok Antalya’nın…

Yetkililer, hava temiz diyor

ÖLSEM NE YAZAR

Yahu ölmemiz mi lazım. Şimdi, ben de tuzak kurdum. Dr. Bekir Kumbul benim 24 senelik dostumdur. Onu, Konyaaltı, Muratpaşa belediye başkanlarını çağırıp balkonuma oturtacağım. Rakıyı da koyacağım. Ben salonda oturacağım, onlar balkonda. 45 dakika. Hadi, ben 75 yaşındayım. Ölsem ne yazar. Ama gelecek kuşak çocuklara acıyorum. Ben burada oturduğum yerde kimlerin hangi apartmanın, o adi aşağılık kömürü yaktığını, bu güzel havayı kirlettiğini görüyorum.

Sizin evin önünü kazmışlar

25 gün oldu. Niye yapmıyorlar bilmiyorum. Kime söyleyeceğimi de bilmiyorum. Eskiden, yapımcı müteahhit şu, firma şu falan vardı. Şimdi Bekir Kumbul’a mı soracağız, Muratpaşa Belediye Başkanı’na mı?.. Tamam, güzel, ileriye dönük güzel bir çalışma ama 25 gündür bu yarım bekliyor. Sonra gelmişler arabanı kaldır diyorlar. Bir gün, belediyeden bir hanım bağırıyor; ‘Araba sahipleri arabanızı çekiniz’ diye. Zabıta memuru kadın, hiç lafını bilmiyor. Neden çekmem gerektiğini de söylemiyor. Baktım aşağıda çekiciler var. Amir de orada dolaşıyor. Dedim, ‘Hayrola ne oluyor.’ Palmiyeler budanacakmış. Dedim ki, ‘Al, bu benim anahtarım, işte arabam, lütfen, bu aracı benim arkadaki park yerime koyun.’ ‘Niye ben koyuyorum’ dedi. ‘Sizden rica ediyorum’ dedim. Yahu kardeşim, ben bu arabayı nereye kaldırayım. Ufak birşey değil ki, kolumun altına alıp götüreyim. Bağırdılar, çağırdılar.

Siz neye kızdınız?

‘Lütfen arabalarını alınız’ deseler tamam… ‘Araba sahipleri kaldır’ diyor, yani emrediyor. Bir de gudubet sesli. Şimdi, bu halka karşı bir saygısızlık. Bu kentte yaşayan yeni bir Antalyalıyım. Benim ağırıma gidiyor. Bu kadar uygar olması gereken bir kentte, incir çekirdeğini doldurmayacak işlerle kenti rezil ediyorlar. Şimdi, Havalimanı yolundaki Koçtaş’a gidiyorum. Alacağımı alıyorum. Koçtaş’tan çıkıyorum. Neredeyse Alanya’ya gidip oradan döneceğim. Oraya bir göbek yapsalar. İlk göbeğe 3 kilometre var, 3’de dönüş 6 kilometre. Binlerce insanın zamanı, harcadığı benzini düşünün. Ben bunun acısını bir yurttaş olarak duyuyorum. Ne Karayolları bu duyguyu taşıyor, ne büyük şehir, ne küçük şehir. Yani olacak şey değil. Yazık değil mi?..

Belediye başkanı olsanız ilk ne yaparsınız?

Belediye başkanı olmaya hiç niyetim yok. Ama, ilk emrim, bu açtıkları yerleri kapatmaları olurdu. Gazetelerin eklerindeki şikayetleri yerine getirsinler o kadar. Ondan sonra fantazi yapmasınlar.

Seçmen tabanınız var mı?

Tabandı, tavandı ben anlamam. Ben bir gözlemciyim. İşaret ediyorum. Tamam, fukara halk kömür yakıyor. Ama, Konyaaltı Caddesi’nde yaşayan fukara halk yok. Büyük apartmanları görüyorum kardeşim, Yavuz’un zurnası gibi… Bunu ben görüyorum da bunu görmesi gerekenler nasıl görmüyor?.. Demek ki, görmek istemiyorlar.

Bu olumsuzlukları gözündeki kataraktı aldırdıktan sonra mı görmeye başladınız?

Hayır, ben her zaman olumsuz değilim. Halka zarar veren herşeyi görürüm. Bir çöp tanesi bile olsa görürüm. Güzelliği de görürüm. Şimdi gelelim katarakt meselesine. İlk defa sol gözüme katarakt indi. Sol gözümde görme özürlülüğü başladı. En nihayetinde bu gözü değiştirmeye karar verdim. Niye sağ gözüm değil de, sol gözüm. 1940 yılından beri ben fotoğraf çekerim, kamera kullanırım. 2001 yılına kadar 61 sene geçmiş. 61 sene bu sol gözümü tepe tepe kullandım. Muayene oldum. Sonra, komşuya çay içmeye gidiyormuş gibi gittim ameliyat oldum. Kendimi lahana gibi hissettim.

Niye elma değil de, lahana?

KAT KAT YEŞİL ÖRTÜ

Bir kat yeşil örtüldü, bir kat daha, bir kat daha… Bir görünen yerim gözüm kaldı. Mümkün mertebe kımıldama dediler. Kımıldama deyince insan kımıldar. Mesela, İstiklal Marşı çalınırken gülünür mü?.. Mete Akyol ile ikimiz biraraya gelmeyelim. Cenazede bile birbirimize bakar gülmeye başlarız. Ameliyat masasında bunlar aklıma geliyor. Bir de, o gün Hürriyet’te okudum. Biri gösteri için baltayla traş yapmış. Doktor, ‘Bu katarakt çok kalın’ deyince, baltayla kesmeye kalkmasınlar diye düşünüp başladım gülmeye… Nihayet bitti. Gözüm açıldı. Dünya varmış.

Görüyorum, görüyorum diye ayağa fırladınız mı?

Yok. O Türk filmlerinde olur.

Antalya’da mı, yoksa Gazipaşa’da mı yaşamak daha keyifli?

Her ikisinin de kendine göre keyifleri var. Gazipaşa’da linyit yok. Temiz hava var. Geçen gün sizde bir haber. Efendim, Gazipaşa Belediye Başkanı Bekir Akyol, içmesularının içilmeyecek derecede zehirli olduğunu açıkladı. Tarım bölgesi ya burası, seralardaki ilaçlar yeraltı sularına karışıyor. En zehirli suyu biz Gazipaşa’da içiyormuşuz. Kadere bak.

Herşeye rağmen Antalya’da yaşamak keyifli değil mi?

Yaşama kıvancı veriyor. Ben çoktan ölmüştüm şimdiye kadar, başka bir yerde yaşasaydım. Gazipaşa’yı kastediyorum.

Denizle aranız nasılsınız?

Ben kara çocuğuyum. Denizi, rakı içerken seyretmesini, fotoğrafını çekmesini seviyorum.

Yoksa yüzme mi bilmiyorsunuz?

Yok biliyorum.

Gazipaşa Havalimanı hala açılmadı, açılmayacağı söyleniyor

Bundan daha güzel bir alan olmaz. Bütün alet, edevat herşeyi var. Bir hafta sonra açılacak dendi. Sonra bir karar; ‘Buraya uçak inemez.’ Bu kara mizah dünyanın hiçbir yerinde olmaz. Peki be adamlar, siz bu kadar meydanı yaptınız, niye bilemediniz uçak inemez diye?.. Dağ varmış… Yaparken görmediniz mi koca dağı?.. Alet edevat geldi, sonra Siirt’e gönderdiler. Ne dümen döndü anlayamadım. Kurcaladım. Turist uçakla Gazipaşa’ya indikten sonra 20 dakika sonra Alanya’da olacak. Bir sürü insana iş imkanı sağlanacak. Ama, çok uçak inecek Gazipaşa’ya… Antalya ne olacak?.. Yap-işlet-devret oldu. Antalya’da ayak bastı parası 15 dolar alıyorlar.

Uçak iner ama dağ bahane öyle mi?

JAPONLAR DENİZE YAPTI

Belki jumbo jet inmez. E be kardeşim, yaparken neden düşünmüyorsunuz? Japonya’da adamlar havalimanını denize yaptı. Sen de getir, madem o kadar turist meraklısısınız, denize doğru uzatırsın bir kilometre daha. Hayır, peki o zaman ufak uçaklar insin. RC 70’ler. O zaman da turist Almanya’dan gelemez ki o uçakla… Böyle birşey oldu gitti. Bunun hesabını soran yok. Nasıl olur ya. Bu kadar Antalya milletvekili var. Nerede bu adamlar, niye bunun hesabını sormazlar. Bu tam kara mizah. Bir gün balıkçının biri bana diyor ki; ‘Ya baba devletin parasına yazık değil mi?’

Havalimanı için mi diyor?

Hayır, yeni yapılan balıkçı barınağı için… Niye ulan dedim balıkçıya, ‘Ya, burası bilmem ne rüzgarı alır, burası olmaz, arka deniz daha iyi’ dedi. Bu adamlar geldiler, rüzgarı ölçtüler, denizi ölçtüler, sen bunlardan iyi mi bileceksin dedim. ‘Görüşürüz’ dedi. Balıkçı haklı çıktı. Geçen sene, fırtına korunağın içindeki 4 balıkçı teknesini batırdı. Devletin itibarını zedeliyorlar.

Adıyaman Tut’ta adınızını meydana verdiler, yıllarca yaşadığınız Gazipaşa’da isminizi taşıyan, cadde, sokak var mı?

Yok.

Neden yok?

Bilmem. ANAP Belediye Başkanı yeni yapılan kültür tiyatro salonu gibi bir yere benim adımı vermeyi önermişti. Sonra ayrıldı o… Öyle kaldı. Adıyaman’ın Tut İlçesi’nde tek meydanda 400 yıllık çınar ağacı var. Tek meydanlarına Fikret Otyam Meydanı adını verdiler. Geçen gün telefon ettim. Tabelam duruyor mu diye… ‘Ya baba, biz yaşadığımız sürece, buranın adını değiştiremezler’ dediler.

Gazipaşa’da isminizin verilmesi sizi sevindirir mi?

Niye sevindirmesin. Sevindirir tabi ki. Gazipaşa’ya yerleşmemden beri radyolarda, televizyonlarda, yurtiçinde dışında Gazipaşa’yı anlatıyorum. Buranın suyunu içen, ekmeğini yiyen bir insan olarak ben görevimi yaptım Gazipaşa’ya karşı. Ama, eskiden beri, yaşarken isim verilmesine karşıyım. Sonra candan olmalı. Diyelim ki adım verildi. Yarın bir adam gelir, ‘Kim lan bu’ der, Abdürrezzak Bin Talip olarak değiştirir. Bu ülkeyi kurtarmış, bu ülkeye namuslu, onurlu bir Cumhuriyet armağan etmiş Atatürk’ün adının değiştiği yerde, Fikret Otyam’ın adını vermişler, vermemişler ben bunu ciddiye almıyorum. Sevinirim o başka…

YENİ GÖZLE İLK YAZI

Bakışım ‘SOL’ dandır

Anadolu insanın deyimidir, ‘‘gözünü sevdiğim..’’, ‘‘gözünün yağını yiyeyim..’’, ‘‘gözüne kurban olam..’’ Ve niceleri. Aşağı yukarı 1940 yılından bu yana fotoğraf çekerim, bakışım ‘‘sol’’dandır, sağımı yumarım.. Zamanla süper 8 mm. film makinesi, daha sonraları video kameraları, ama fotoğraf her zaman.. Dile kolay 58-60 yıl !.

Sonra gece gündüz demeden okumak ve yazmak.. Son yirmi yıldır ortalama sekiz on saat resim (her ikisiyle) ve sol bir yıldır teklemeye başladı, görme yüzde seksen noksanlaştı. Severim gözleri/gözlerimi.. İnce eleyip, sık dokurken bir resim alıcım, Antalya’da Opt. Dr. Ege Altay’ı önerdi ve randevu da almış, gittik. Öylesine güven vericiydi ki, lazerine razı oldum ve ertesi gün hemen iki yüz metre ötemizdeki kliniğe gittik. Tabelayı okudum çok uzaklardan Vizyon.. Sağı kapattım, evet sol’um, ‘‘n’olur beni artık zorlama baba’’ diyordu ve kendimi Opt. Dr. Ege Altay, Opt. Dr. Ali Erhan Ateşçi, hemşireler Fatmagül Tapan ve Pervan Doğan’dan oluşan ekibe bırakıverdim.

Kımıldamadan yattığım yerde geçmişe dönüyorum. Can adlı çocuk Ankara’da teyzesinin yanında okuyor, aile dostumuz diş doktorunun iştahı açık bu yeğenine ara sıra yemekler yapıyorum. Can okuyor/okuyor ve şimdi Antalya SSK Bölge Hastanesi’nin ünlü bir cerrahı.. Bana yeni bir göz takmaya uğraşan Dr. Ege, bizim Can’ın eşi! Baba Kadri Altay, taaa 1964’den yani kurmay yarbayken tanıdığım bir kişi, sonraları general ve daha sonraları Antalya Milletvekili.

Ne mi oldu sonunda? Olan şu, her iş dahil iki saat sonra yeni gözümle, komşudan kahve içip dönermiş gibi yürüyerek geldik evimize ve yeni solumla ilk yazıyı, yani bu yazıyı yazıyorum. Emeği geçenlere binlerce teşekkürler ederek sık sık.

Dursun GÜNDOĞDU, 11.02.2001

HÜRRİYET

Fikret Otyam Röportajları

Büyük Usta Fikret Otyam’ın verdiği röportajlar..

Kaynak: http://www.fikretotyam.com/roportaj

RESİM YAPAMADIĞIMDA HINCIMI FOTOĞRAFTAN ALDIM.”

Çocukluğu eczacı kalfası olarak geçti, damardan iğne yapmayı bile öğrendi, ortaokul yıllarında resim yapıyor ve gazetelere yazı gönderiyordu, Akademiye öğrenci olduğunda profesyonel gazeteciliğe de başladı. Gezi röportajları ile tanındı, gazetecilikte resme zaman ayıramadı ama fotoğrafları ile bu açığı  kapattı. Meslekteki iç çekişmelerden bıktı ve  resim yapmak için köye yerleşti.

Antalya Atatürk Hastanesinde diyalize  bağlandığı bir gün yanındaydık Fikret Otyam’ın ve anılarını dinledik.

Mülazım evvel eczacı Vasıf Bey, Yemen cephesinde ve Kurtuluş Savaşında görev alır ve cumhuriyetin ilanından sonra o zaman da il olan Aksaray’ın tek eczanesini çalıştırmaktadır. Naciye Hanımla evliliğinden de altı çocukları olur. Çocukların altı yaşına girdiklerinde, beyaz önlük dikilerek eczanede kalfa olarak çalışmaları da aile geleneğidir. Üçüncü oğluna Fikret adını verir eczacı Vasıf Bey, bir de kaptanıderya Hacı Vesim Paşaya sevgisinden de göbek adını ‘Vesim’ koyar. Nüfusa ‘Vezin’ olarak kaydedilmesi, ileriki yıllarda başına çok dert açacak olan Fikret Otyam, 1926 yılında Aksarayda doğar. Altı yaşında başladığı eczane kalfalığında, etiket kesmekle eczane defteri yazmakla birlikte damardan iğne yapmayı bile öğrenir. 1933 yılında Aksaray’ın ilçeye dönüşmesinin de canlı tanığıdır.

Ortaokulda Tasvir-i Efkar Gazetesine yazı göndermektedir ve cebinde de ‘Aksaray Hususi Muhabiri ‘ yazılı kartı vardır. Babasının arkadaşı Toprak Mahsulleri Ofisi Müdürünün ‘ne gerek var’ demesi ile hedefi olan Galatasaray Lisesine gidemez. Ankara’ya ağabeyi, müzik adamı Nedim Otyam’ın yanına gelir. Fikret Otyam’ın Başkentle tanışmasının öyküsü şöyle.

“Ağabeyim Nedim Otyam Ankara’da, 1942 yıında onun yanına geldim. Müzik çalışmalarının yanı sıra, Radyoevinde Ayşe Abla ile Çocuk Kulübü kurmuşlardı, ben de üye oldum. Cebecide oturuyoruz, Sıhhıyedeki Atatürk Lisesine kaydodum, belediye otobüsüne asılarak gidip geliyorum!

Ankara günlerimde en önemli olay, okulda Can Yücel ile tanışmam oldu. Babası Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. Evlerine falan gidip geliyorum. Bir gün yine otobüse asılmış giderken beni görmüştü Hasan Ali Bey…

AKSARAY’A DÖNÜŞ

Okul ile müze gezmeye gittik bir gün. Orada bir olay oldu ve tarih öğretmeni benim yaptığıma karar verdi. Çok ağırıma gitti, aracılar koyduk, yapmadığımı anlatamadık bir türlü, bıraktım okumayı Aksaray’a, eczaneye döndüm. Bir sonraki yıl, Kayseri Lisesine yatılı gittim, savaş yılları, bitlenmişiz. Hastaneye götürdüler bizi, saçlarımızı kestiler. Beni burada bir hemşehrimiz görmüş ve babama ‘oğlun hastanede yatıyor’ demiş, Kayseri dönemi de bitti.

Aksaray Orta Okulunda çok değerli bir resim öğretmenimiz vardı. Çok yardımcı olmuştu, kontraplak üzerine kutu yağlıboya ile resim yapmayı öğretmişti bana.

Bir gün belediyenin önünde yabancı bir çocuk gördüm, yardım ettim. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenciymiş. Okul hakkında bigileri topladım ve babama durumu anlattığımda ‘tabelacı mı olacaksın’ dedi ama ben İstanbul’a gittim. İbrahim Çallı’nın atölyesinde bir yıl ‘misafir öğrenci’ oldum, ikinci yıl sınav vererek gerçek öğrenciliğe geçtim.

Çallı akademideki bütün hocaların hocası ama bir de Bedri Rahmi Eyüpoğlu var. Çallı’dan izin alarak, şaairliği, yazarlığı, ressamlığı ve üstüne üstlük türkü severliği ile bana çok yakın bulduğum ‘can adam’ Bedri Rahmi Atölyesine geçtim, buradan da 1953 yılında mezun oldum”.

Öğrencilik döneminde ailesinden ayda yirmi lira alan Fikret Otyam hem diğer hayallerini gerçekleştirmek hem de biraz daha fazla kazanmak amacıyla gazetelerde iş arar. Bedri Rahmi, Cumhuriyet Gazetesinde sanat yazıları yazmaktadır, o da aynı çizgide yürümek istemektedir ama mesleğe ‘kan kokusu’ ile başlar, öyküsü şöyle:

KAN KOKULU SANAT

“Ağabeyimin bir arkadaşı var, Selahattin ağabey, Son Saat gazetesinin istihbarat şefi, yanına gidip geliyorum. Gazetenin sahibi Cihat Baban’da bana ‘git resmini yap’ diyor. Bir gün ben de gazetede iken bir olay oldu. Polis Adliye muhabirine patron bir iş için gitmeyeceksin diyor, o gideceğim diyor. Cihat Baban, ‘git bir daha gelme’ dedi, bana da döndü ‘sen polis adliye muhabirisin’ dedi. O zaman ne sendika var ne yasa, işe giriş ve çıkış böyle oluyordu, yıl 1950.

Sabah erkenden adliyeye gidiyorum, duruşma listelerini inceliyorum, gerekenler daha sonra izlenecek, polise gidip bülten alıyorum, onları gazeteye bırakıp saat dokuzda okuldaki yoklamaya katılıyorum Akşam gazetesi olduğu için, ders durumuna göre veya öğle tatilinde gazeteye gelip yazıları tamamlıyorum. Bu iki buçuk yıl sürdü. Anılarını yazan bir savcının kitabında bu çalışma tempom yer alır.

Ali Karakurt diye bir arkadaşım ile askerlikten ayrılmış Doğan Tanyer var değişik gazetelerde aynı işi yapan, onlarla da paslaşıyoruz.

Gazeteci Mekki Sait milletvekili olunca Tanyer’in askerlik konusunu inceledi ve rürbelerini geri aldı. Tanyer bu dönemde Hukuğu bitirmişti, 27 Mayıs ihtlalinde Menderes’i ilk yargılayan askeri yargıç oldu. Daha sonra avukatlık yaptı ve zulüm görmüşlerin haklarını aradı”.

MEZUNİYET VE TRANSFER

Akademi öğrenciliği döneminde gazeteci olarak ismini duyuran Fikret Otyam, mezun olduktan sonra 1953 yılında da Dünya Gazetesine transfer olur. Falih Rıfkı ve Beddi Faik’in gazetesinde Yazıişleri müdürü Ali İhsan Göğüş’ün yardımcısı olarak işe başlar. Oktay Akbal, Yaşar Nabi Nayır, Orhan Kemal ile burada dosluk kurar.

Falih Rıfkı ‘kuzum Otyat’ diye hitap ettiği genç gazeteciyi o günlerde moda olan gemi ile Karadeniz gezisine göndermek istemektedir fakat Otyam doğuya, güneydoğuya gitmeyi kafasına koymuştur. Beddi Faik’in yine gezi konusu açıldığı bir gün ‘bırakın gitsin Falih Bey’ demesi düşleri gerçekleştirir.

Fikret Otyam ‘ın ilk gidişidir güneydoğuya, Fırat üzerindeki Birecik Köprüsü inşaa halindedir, sallarla karşıya geçerler ve ilk görüşünde Urfa’ya aşık olur. Yaşar Kemal de Cumhuriyet Gazetesinde aynı görev için gelmiştir yöreye. İki gazetede de aynı zamanda yazı dizileri başlayınca Fikret Otyam’ın fotoğraf üstünlüğü ilgiyi artırır. Otyam; “ Benim üstünlüğüm fotoğrafta. Oyuncak gibi bir kutu makinem var, eskiden ‘ön arka net’ denilen bir sistem.Bu makine hem röportajı kurtardı hem de adımı duyurdu” diyor.

Otyam artık fotoğraf makinası omzunda anadoluyu dolaşmaktadır fakat askerlik de gelir çatar.

Polatlı Topçu Okulundan 1956 yılında Asteğmen olarak mezun olan Fikret Otyam, hayatında önemli değişiklik yapan olayı da şöyle anlatıyor.

ANKARA’LI OLUYOR

“Okul bitti, kura öncesi beş altı kişiyi çağırdılar, biz korkuyoruz, ‘siyasi bir durum mu’ diye. Bir albay nutuk atıyor vatan millet, biz titriyoruz falan. Sonuç; öğretmen açığı varmış, bizi öğretmen yapacaklar… Ben, Ankara Bando Mızıka Hazırlama Orta Okuluna resim öğretmeni oldum.

Polatlı’da öğrenciyken zaten her hafta sonu İstanbul’a kaçıyordum!  Asteğmen olunca daha rahatladı bu gidişler. Yine bir hafta sonu kaçamağında gazeteye uğradım. Falih Bey  ‘Kuzum Otyam Bey, orada zamanınız oluyor mu’ dedi ben de dersler dışının boş olduğunu söyleyince ‘Bedii Bey, Kasım Bey gelince söyleyelim de Ulus’a yardım etsin’ dedi.

Dünya Gazetesi Ankara Tembilcisi de Oktay Ekşi, Sakarya Caddesindeki büroya da sık sık uğruyorum. Bir gün Oktay seni Bülent Ecevit arıyor, gazetede Nihat Subaşı’yı görsün diyor’ dedi. Anladım, gittim, Rüzgarlı sokakta kötü bir bina, bana ‘ustam, Kasım Bey söyledi, bize yardım edecekmişsin’ dedi Nihat Subaşı, başladım. Hergün okuldan gelip, üniformamı çıkartıp, fermuarlı kahverengi gömleğimi giyip çalışıyorum.Askerlik bitti, Ankarada kalmaya karar verdim ve Falih Rıfkı beyden izin istedim. O da ‘kuzum Otyat bey, odanız hazır ne zaman isterseniz dönebilirsiniz’ dedi vedalaştık. 1957 yılında Ulus Gazetesinde İstihbarat Şefi olarak işe başladım.

Nihat Subaşı Genel Yayın Müdür, Beyhan Cenkçi Yazı İşleri Müdürü, Doğan Kasaroğlu, Örsan -Altan Öymen, Cenap Çetiner, Arman Talay muhabir. Leyla Çambel de gelip gidiyor.

İSMET PAŞA ANILARI

Fikret Otyam çocukluğunda evlerine gelen, babasının Yemen cephesindeki silah arkadaşı ikinci Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ile daha yakındır artık. Babasının ‘bankadan borç almayacaksın, politikaya atılmayacaksın, İsmet Paşaya çatmayacaksın ‘ilkesi’ daima kulağındadır ama paşa şakalaşmaktan çok hoşlanmaktadır. Bir Pazar günü Turizm Bakanı Ali İhsan Göğüş ile birlikte Atatürk Orman Çiftliğini gezmektedirler, önden giden Paşa bir ağacın dalını gerer ve bırktığında Fikret Otyam yerdedir, paşa kahkahasını atar. Bir sonraki gezide aynı numaraya hazırlıklı olan Otyam için İsmet İnönü ‘ İhsan yemedi, yemedi’ diyecektir. Otyam sigara olayıda şöyle anlatıyor, ” Mecliste yanına çağırdı Paşa, yak bir sigara dedi, ‘aman paşam, ben babamın yanında bile’ diyordum ki, ‘sağır mısın, yak’ diye sertleşti, yaktım, ‘üfle’ dedi yüzüne doğru üfledim, derin bir oooh çekmişti… Bir gün Paşa’ya kaç yıldır şeker hastasısınız dediler, bana döndü, ‘Otyam’ın yaşı kadar’ dedi. Ben 46 yaşımdayım, paşa da 46 yıllık şeker hastası”.

ULUS GÜNLERİ

“Bizde politika yok ama Demokrat Parti zulmünden ister istemez taraf oluyorsunuz” diyen Fikret Otyam Ulus Gazetesinde, 27 Mayısa giden günleri şöyle anlatıyor.

“Gazeteler sık sık kapatılıyor, Ulus daha sık, gazeteciler tutuklanıyor, Ulus yöneticileri daha sık. Başbakan Adnan Menderes bir haberle ilgili olarak otuz gazeteciyi dava ediyor. Bir süre sonra da yirmi dokuzunu geri alıyor ve sadece Ulus Gazetesi ve Beyhan Cenkçi yargılanıyor. Duruşmasına gittim, Arnavut göçmeni babası üzgün bana ‘A be Fikret bu çocuğa sahip çık sen’ diyor. Duruşma başladı, Beyhan önce ‘ hakim uyuyor zapta geçilsin’ dedi. Hakim hayır uyumuyorum falan diyerek yerinden doğruldu. Ardından ‘ otuz davayı, bire indirmesinin sağlıklı bir davranış olmadığını bu nedenle Başbakan’ın akli muayenesinin yapılması için adli tıbba sevkini’ istedi, ortalık karıştı. Avukatı Burhan Apaydı, ‘hakim bey müvekkilim uzun zamandır tutuklu, morali bozuk, onu mazur görünüz’ diyince ‘sen susu seni de reddediyorum, çık dışarı’ dedi. Ben arkasında oturuyorum ve susturabilmek için ceketini çekiyorum, bana parafımdan dolayı ‘Fiot’ derdi, sen de çekip durma Fiot dedi, duruşma ertelendi. Beyhanı ancak ihtilalde çıkartabildik”.

SÖZ DERGİSİ

İhtilalden sonra, onu destekleyen bir yayın oluşturmak amacıyla dört arkadaş bir dergi çıkartırlar. Fikret Otyam’ın sadece ben 23 milyon lira geri ödedim dediği başarısız ticaretin öyküsü de şöyle.

Beyhan Cenkçi, Doğan Kasaroğlu, Leyla Çambel ve ben, işlerimizi bırakmadan bir dergi çıkartacağız, adı Söz, rahmetli eşim sahip, ben de sorumlu müdür görünüyoruz. İşletme sermayesi için de, Hukuk mezunu olan Doğan Kasaroğlu’na avukat yazıhanesi açacağız diye 6 bin lira banka kredisi kullandık.

Ajans Türk Matbaası basacak, altı ay para istemeyecek. Kağıdı, Ulus’tan taksitle alıyoruz, haber kaynağımız da Milli Birlik Komitesi üyeleri. Bizim telefonlarımızı hiç aksatmıyorlar, haber desteği veriyorlar. Bir gün Alpaslan Türkeş, gayrimüslimlerin yurt dışına çıkartılması için yapılan bir hazırlıktan söz etti, yazalım mı? dedik, ‘yazın diye söylüyorum’ dedi. Gece Postasında çalışan bir arkadaşımız var onunla da paslaşıyoruz, bu haberi ona da verdik, iki yerde birden çıktı.

Öğle haberlerini dinliyorum radyoda, bölücü yayınlarından dolayı Söz Dergisi ve Gece Postası’nın toplatıldığı, yapanların vatan haini olduğu… Yıkıldım tabii, odasında izzet ikram gördüğümüz üyelere bu sefer ulaşamıyoruz, telefonlara çıkmıyor, Cemal Gürsel Cemiyette basın toplantısı düzenliyor, iki sandalye boş, Gece Postası ve Söz, ‘nerde bu asılsız haber yazanlar’ falan diyor. Sonradan öğrendik ki; gizli yürütülen bir plan, duyan gayri müslimler, bankalara saldırmış, mallarını satıp savmış, senetler protesto olmuş ve gitmişler, planı bozmuşuz…

Atlattık ama eski tat da kalmadı, dergiyi kapattık. O altı bin için ben, 23 milyon lira geri ödeme yaptım. Hangi işe girsek bir ay sonra haciz gelirdi. Doğan TRT Genel Müdür olduğunda beni aradı, ‘yine maaşa haciz geldi’ demişti.

ÜÇ GÜN GEÇİKEN YASA

Söz dergisi macerasından sonra Fikret Otyam, Ulus Gazetesindeki görevini yürütmektedir fakat büroya bağlı çalışmak onun istemediği bir iştir. Otyam İstihbarat Şefliğini Seyfettin Turan’a bırakır ve röportajlarına döner. CHP ile Ulus Gazetesi arasındaki ilişkiyi sağlayan Bülent Ecevit ile çok iyi diyaloğu vardır. Gazetede çıkan bazı olaylara kızan Fikret Otyam istifa eder. Dilekçeyi alan Ecevit, gazeteye gelir ve ‘Sayın Otyam sizsiz Ulus’u düşünemiyorum’ diyerek istifayı ‘sözle’ geri aldırır. Otyam’ın dilekçesi, bir kaç ay sonra yürülüğe konur, 1961 yılbaşı tatilinde istifasının ‘kabul edildiği’ evine gelen bir görevli tarafından bildirilir. Basın çalışanların haklarını güvenceye alan 212 Sayılı Yasa, bu tebligattan üç gün sonra da Mecliste kabul edilir.

Fikret Otyam bundan sonrasını ‘vurdum kendimi yollara’ diyerek şöyle anlatıyor:

“Kar kış çıktım önce Doğuanadolu Gezi Notları, yazdım tekrar çıktım Balıkçılar çeşitli gazetelere veriyorum tefrika oluyor. Bu arada Milli Birlik Komitesi Köylü diye bir gazete çıkartıyor, onlara da yardım ediyorum. Gazetenin sorumlusu da bir emekli albay. Birgün elimizde bir şiir var ‘ağzımızdaki dil gibi kırmızı bayrağımız…’ albay da kara kalem bir portre çizdi, sayfaya koyduk, ben düştüm yollara. Dönüşümde yine ortalık karışmış. Gazete 400 bin basıyor, yarı baskıda klışe değişmesi gerek, değiştirmemişler o da mürekkep dolunca aynı Stalin olmuş!

Nadir Nadi beni istiyor fakat kadro yok Ankara’da. Bana bayilerin teftişi diye bir kadro verdiler, 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesinde işe başladım. 1979 yılına kadar südü, iç hesaplaşmalardan sıkıldığımda zaten aklımdan çıkmayanı yaptım. Gazetecilik tüm zamanımı alıyordu, saatlerce resim yapmak mümkün olamıyordu ama hıncımı da fotoğraftan alıyordum.

Beyhan Cenkçi bizi ev sahibi yapmıştı Kaş’da, onu sattım Gazipaşa’ya yerleştim, resim yapmaya başladım. Bazı gazetelere yazı da gönderdim. Yılların özlemi, yedi sekiz saat yetmiyor şimdi kimi zaman yapay ışıkla sabahlıyorum tuval karşısında.

Fikret Otyam, Gazipaşa’ya bazı dini grupların gelmesi ile taşınır, güneşin rakı burcuna girdiği saatlerde şimdi Antalya’nın Geyikbayırında içkisini yudumluyor. Fikret Otyam evli; Elvan, Döne ve İrep adında üç kızı, Ali, Murat ve Can adında da üç torunu var.

Ankara Gazeteciler Cemiyeti

 

 

 

Fikret Otyam’la İnsanı Konuştuk!

Yıllarca yaptığı röportajlarla Anadolu’nun yazgısını, Alevinin, Kürdün, Bektaşinin, yoksul köylünün derdini, sesini Türkiye’ye duyuran gazeteci-yazar ve usta ressam-heykeltıraş Fikret Otyam, Metro Gazetesi’nden Banu Kibar’a konuştu. Kibar, üstatla önyargıları aşan, ülkesine fayda sağlamaya çalışan bir insan olma üzerine konuştu.

Antalya’da 4 Şubat’ta Fikret Otyam ile gerçekleştirdiğimiz söyleşimizi geçtiğimiz günlerde geçirdiği rahatsızlığı sebebiyle bugün yayınlıyor, iyi olduğu ve tedavi gördüğü hastaneden taburcu edildiği haberini de sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Söyleşi için Antalya’daki evinde ziyaret ettiğimiz Fikret Otyam, gittiğimizde resim yaptığı odasında, Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanacak yeni yazısı ile uğraşıyordu. 88 yaşında bitmeyen ve bitmemesini dilediğimiz enerjisiyle bizi karşıladı.

Eski dostu ve eniştesi gazeteci Şinasi Nahit Berker’in ‘Bu memleket uzun laftan battı’ alıntısı aklımızda, söyleşimizi kısa tutma niyetindeydik. Fakat 1950’de resim eğitimi sırasında başlayan gazetecilik, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu röportajları ve fotoğrafçılıktan gelen zengin birikimiyle Fikret Otyam’ın yanından iki saati geçen bir süreden sonra ayrıldık.

Gazetecilik yaptığı dönemde Alevi, Bektaşi, Kürt gibi uzun yıllar bastırılmaya çalışılan kimlikleri meydana çıkararak, haklarında konuşulmasını sağladı. Üretkenliğin yaşı olmadığını geçtiğimiz ay eşi Filiz Otyam ile Eskişehir’de açtığı sergisiyle ispatladı. Her Cumartesi yayımlanan yazıları ile ülkede olup biten üzerine düşünmeye, düşündürtmeye devam ediyor. Vatandaşın ve devlete hizmet eden yöneticilerin görevlerini sorguladığımız bu dönemde Fikret Otyam ile önyargıları aşan, ülkesine fayda sağlamaya çalışan bir insan olma üzerine konuştuk.

“Bedri Rahmi çok güzel bir adamdı” 

Bir Sait Faik anınızla başlamak istiyorum. Öykü anlatışınıza kulak veren Faik, yanınıza gelip “Anlattığın gibi yaz” demiş. Resim eğitiminize ise hocaların hocası İbrahim Çallı’nın ardından Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nde devam ettiniz. Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan sizde kalanlar neler?

– Sevgi, sevgi, sevgi. ‘Reisler’ derdi, Karadenizli o. “Bakın reisler kim var burada, Orhan Kemal” falan diye tanıtırdı. Hocam hem şair hem yazar hem öykücü hem de türkücüydü. Atölyede bazen türkü söylerdi. Bazen hoca ile birlikte ben de içerdim. Bir gün dolabı açtım, şarap şişesi düştü. Şöyle bir baktı yüzüme. İçtiğime pek memnun değil ama bir şey de söylemedi.

Bir başka gün para aldım postaneden. Erkenden Karaköy’e gittim. Boya, resim malzemesi aldım. Zar zor tramvayın birinci mevkiine bindim. Etraf tıkış tıkış. Böyle giderken paket düştü elimden. Bir el daha topluyor benimle. Baktım hocanın elleri. “İşte seni bu yüzden seviyorum ben” dedi. Bir gece evvel ise Cahit Irgat, Saik Faik’in gittiği bir meyhaneye gitmiştim. Şarap içip balık yiyeceğim onlarla, yazarlar arasına giriyorum artık. Hoca geldi. Suratı bir tuhaf. “Ne arıyorsun burada ulan?” dedi. Yemek yiyeceğim dememe fırsat vermeden “Burası yemek yenecek yer mi? Defol git” diye beni azarlamıştı. Yani bir gece önce azarladığı çocuk, ertesi sabah boya malzemesi alıp okula gidiyordu. Hocamızdan dostluk gördük. Çok güzel bir adamdı.

1950 yılında resim öğrencisiyken bir akşam gazetesinde sanat yazıları yazmak için Babıali’ye gidiyorsunuz.

– Son Saat Gazetesi. Cihad Baban var. “Git evladım resmini yap” diyor bana. Ben oturuyorum orada. Bir gün adliye polis muhabiriyle kavga ettiler. Muhabir “Gidiyorum” dedi, o da “Defol” dedi. O zaman sözleşme falan yok. Bana döndü, “Adliye polis muhabirisin” dedi. Düşünebiliyor musun? 2,5 yıl burnuma kan koktu. Ama 2,5 yıl İstanbul’un görülmeyecek yerlerini gördüm. Olunmayacak şeylere tanık oldum. Sonra Dünya Gazetesi’ne girdim. Falik Rıfkı Atay’ın. Atatürk’ün en yakını yazar. Orada yazı işleri müdürü İhsan Göğüş’ün yardımcısı oldum. Hem okudum hem geceleri Dünya Gazetesi’nde çalıştım.

Faik Bey bana ‘Otyat Bey’ veya ‘kuzum’ derdi. “Kuzum Otyat Bey dedi, hem okudunuz hem çalıştınız size bir bilet alalım Hopa’ya kadar gidin gelin” dedi. Dedim “Faik Bey, ben kara çocuğum en büyük dağ Hasan Dağ, en büyük su Uluırmak, bir de Tuz Gölü. Ben doğuya gideyim” dedim. Doğu şöyledir böyle dediyse de Bedii Faik Bey işaret etti, bana izin çıktı. 45 gün sonra döndüm gazeteye.

Ağalar zulüm ediyormuş, onları yazacağım diyerek gittim. Sonra bu benim içime işledi. O zamandan beri Doğu’nun acısı, kan davası, hastalığı, ne kadar derdi varsa benim derdim oldu. Duyunca gazeteden izin almadan atlar giderdim.

“Bunlar Alevi, bunlar Kızılbaş. Bunların kestiği yenmez, mekruhtur”

Ezilenleri, haksızlığa uğrayanları, toplum tarafından farklı görülenleri düşünmeye başlamanız çok daha eskiye gidiyor. 7 yaşınızda yaşadığınız bir olayla Alevi kimliği üzerine düşünmeye başlıyorsunuz.

– Çocukluğumda Aksaray’da pazar çarşamba günleri kurulurdu. Eczanemizin önünde. Bir meydan var. Meydana köylüler gelir. Ne satıyorsa; yağdı, yumurtaydı, peynirdi falan… Biz tereyağı çocuğuyuz. Sahtekarlık yoktu o zaman. Mis gibi tereyağlar.

Babam “Git bir cingil yağ al” dedi. Cingil şöyle bir bakır kap. Gittim bir adam orada, pos bıyıklı, sigaradan yanmış bıyığı. Üstü başı yırtık ama önündeki yağın üzerindeki bez koladan çıkmış gibi. Tam parayı verirken 60 kuruş mu, 55 kuruş mu, oradan bir kol yapıştı “Yürü git” dedi. Bir baktım müezzin İbrahim Efendi Amca, nur içinde yatsın. “Ulan dedi bunlar Alevi, bunlar Kızılbaş. Bunların kestiği yenmez, mekruhtur” dedi. Hiç kulağımdan gitmiyor. Bugün 88 yaşındayım, bu anlattığım hikaye 7 yaşındayken.

Gittik başka yerden yağ aldık, eczaneye geldik. Babama da şikayet etti “Kızılbaşlardan yağ alıyordu, önledim” dedi. Şurama işledi bu benim. Ne demek mekruh, ne demek Kızılbaş? Ne demek Alevi? Neden yenmez? Zamanla öğrendim ki bunlar Yavuz Sultan Selim’in kılıcından kaçan, Hasan Dağı’na sığınan Aleviler. Bunlara merak saldım ben. 1953’te mezun olunca dedim ya gazete için gittim diye, işte kendimi Alevi köylerinde buldum. 20 yıl sonra peşine düştüm yani. Zaten o arada da Alevilikle ilgilendim, hep kitap okudum.

Cumhuriyet Gazetesi’ne geçtiğinizde de bu konu üzerine gidiyorsunuz.

– 62’de Cumhuriyet’e girdiğimde “Yav size bir röportaj önereceğim; Aleviler, Bektaşiler hakkında” dedim. Başta Cumhuriyet gibi gazetede böyle röportaj olur mu dediler. Sonra İstanbul yapsın deyince Allah’ını seven tutmasın diyerek yola çıktım, 1,5 ay sonra döndüm. Kitabı da var “Hû Dost”. Bu röportajlardan sonra nasıl mektuplar geldi biliyor musun? “Biz bunların böyle olduğunu bilmiyorduk” diye. Benim yapmak istediğim de buydu. Postacı isyan etti, yeter artık diye.

“Sünniyim ama Alevilerden, Bektaşilerden aldığım birçok ödül var”

Boynunuzdaki kolye, yazılarınızda sıklıkla geçen “can” deyimi Alevi kültürüne özgü değil mi?

– Ben Alevileri, Bektaşileri çok sevdim. Bu kolye 60 yıldır benim boynumda. Anlamı 12 imam veya da 12 Ay. Bütün Alevi, Bektaşilerin boynunda bu vardır. Can kelimesi de türkülerinde var. Bey yerine can derler, ben de alıştım. Çünkü bir yakınlığım oldu onlarla. 3. Hacı Bektaş Veli ödülünü verdiler bana. Ben sünniyim ama Alevilerden, Bektaşilerden aldığım birçok ödül var.

Aldığınız birçok ödülün dışında, kendilerini dünyaya sizin tanıttığınızı söyleyen Kayseri’nin Karaözü beldesinde bahçesinde heykeliniz bulunan, adınızı taşıyan bir kültür evi ve sokağınız var. Yine Adıyaman’un Tut ilçesinde bir alana Fikret Otyam Meydanı denmiş.

– Evet, o meydan Atatürk’ün anası Zübeyde Hanım’ın caddesine bakıyor. Böyle güzel tören yapıldı orada. Geldik Filiz ile düşünüyoruz, ne hediye edelim Tut’a diye? Orada Atatürk’ün büstü vardı. Dedik bir heykelini dikelim buraya. Eli kitaplı bir Atatürk heykeli armağan ettik, öyle kılıçlı, atın üzerinde değil. O meydana karşı Atatürk’ün de heykelini yapınca ana oğulu birleştirdik.

“Ulan be adam, seni adam zannettik. Sen de namussuzun biriymişsin”

Tüm bu güzel dostlukların yanında röportajlarınızda yanlış anlaşıldığınız oldu mu?

– Isparta’nın Baladız köyünde Bektaşiler var. Pamukla, gülle uğraşırlar. Ağaları zulmederlermiş. Benim de asker arkadaşım o köydendi. Ona da gittim röportajları yaparken. Çok iyi karşıladılar beni. Baladız’da cem yaptılar. Çalgılar var, bağlama… Ben haberi verirken fotoğraflarda olan kişilerin gözlerini kapattım. Çünkü 61 Anayasası’na göre, Alevilik mezhep fakat Bektaşilik tarikat olduğu için yasak. Ben de Bektaşiler arasındayım.

Bir mektup bana; “Ulan be adam, seni adam zannettik. Sen de namussuzun biriymişsin. Neden bunların gözlerini kapattın? Bunlar ırz düşmanı mı?” Ben de ‘ey okurum diye başladım, vaziyet bu yoksa onların gözlerini kapatmaya kimsenin gücü yetmez’ diye açıklayan bir mektup yazıp Cumhuriyet’te yayımladım. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı yazıyı yasakladı. 3 ay sonra Son Havadis Gazetesi’nde, Adalet Partisi’ne yakın, Bektaşiler hakkında röportaj başladı. Çok ağır bir mektup yazdım İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na. İzin çıktı. Kaptığım gibi daha önce çıkan ilanla radyoya gittim. Almadılar. İçinde Alevi, Bektaşi geçiyormuş. İlan şu şekilde çıktı: Fikret Otyam’ın yarım kalan röportajı şu gün Cumhuriyet’te başlıyor.

“Şu, bu hükümete kızıp yalan yazmak yok”

Can Pazarı röportajınız için pamuk işçilerinin arasına işçi olarak karışmışsınız. Kimi röportajlarınız için ifade vermeye çağrılmışsınız. Kimi röportajlarınızdan sonra devlet görevlileri gazeteyi arayıp daha fazla bilgi için yardımcı olmanızı istemiş. Bazı röportajlarınız sayesinde devlet görevlileri sorguya çekilmiş. Gazetecilik yaptığınız dönemdeki prensibiniz neydi?

– Bütün derdim hiçbir zaman yalan yazmamak. Doğruya doğru, eğriye eğri. Şu, bu hükümete kızıp yalan yazmak yok. Halkın mutluluğu, çıkarı, daha iyi bir yaşama kavuşması için ne varsa olanaklar, onları sağlamak için gereken yazıları yazmak lazım. Uyarman lazım. Ukalalık etmeden. ‘Şöyle şöyle olsa daha iyi olur kanısındayım’ demek lazım. ‘Şöyle şöyle daha iyi olur’ demek yok. Kanısındayım demek gerek.

Sevgi ve vefayı insan, yüreğinden çıkarmayacak. Toplumda, insanda vefa olmazsa bırak gitsin. İlla vefa, illa sevgi.

Vefa nedir sizce?

– Vefa, insanlara sevgiyle bağlı kalmaktır. Bakma herkes İstanbul’da semt zanneder Vefa’yı, bozası meşhur. Değildir. Ben de bunu hep anlatırım. Sevgidir. Bazı şeyleri unutmamaktır. Kaç yıl sonra Urfa’dan bir otobüs dolusu çocuk ziyaretime geldiler. Bu vefadır.

İçinizdeki bitmeyen enerjiyle yeni bir projeniz olduğuna eminim.

– Nisan ayında Ankara’da Merhaba Ankara Kalesi isminde sergimiz olacak. İsmini Doğu Perinçek gönderdi hapishaneden. Burada, Antalya’da galeri yok. Güzel Sanatlar Galerisi var, millet sıraya girmiş, bize sıra gelmiyor. Yine resim yapmaya devam edeceğim, sergi açmak şart değil. Eşime, çoluk çocuğuma miras kalır.

Gazete Metro’da bir bölümümüz var. Bu dönemde ne okunmalı? ne izlemeli? diye soruyoruz. Sizce ne okunmalı?

– Şimdi herkes maval okuyor. Yeni kitaplar çıkıyor. Çok kitap çıkıyor, demek ki okuyanı da var. Ama geniş halk kitlelerinin okuduğunu sanmıyorum. Ben her şeyi okurum.

Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

– Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Banu Kibar 6.03.2014 

GAZETEMETRO

 

 

 

Fikret Otyam’la Söyleşi

Leyla Akgül – “Gazetecilik, resim ve fotoğraftan oluşan bir yaratık” diye tanımladığınız Fikret Otyam’ı biraz tanıtır mısınız?

Fikret Otyam – Yazı bittiği zaman fotoğrafa fotoğraf bittiği zaman fırçama ulaştım. Hepsi gerçeği anlatmak için. Fotoğraf gazetecilik ressamlık eşittir Fikret Otyam.

Leyla Akgül – İlk işinize daha altı yaşında iken babanızın eczanesinde başlamışsınız O günlerden bugüne elbette çok zaman geçti. Kendi çocukluğunuz ile bugünün çocuklarını kıyaslıyor musunuz? Eksik ya da fazla ne var?

Fikret Otyam – Babam bütün kardeşleri gibi altı yedi yaşlarında beni de soktu eczaneye. O çocukluğumu bu günkü çocuklarla yani torunlarımla karşılaştırdığımda mutluluk ve mutsuzluk üstünlük ve geri kalmışlık bir biriyle cenk ediyor. 81 yaşında bilgisayar da yazmaya başladım İlkokul 4-5’e giden torunuma telefon ediyorum. “Ne yapayım?” diye. Bana komut veriyor. Dede şurayı şöyle burayı böyle yap diye. Ama o hiçbir zaman eşeğe binip bağlara, bahçelere gidemedi. Uçurtma uçurtamadı. Ulu Irmak’a girip çimemedi.

Leyla Akgül – Eczaneye gelen köylülerden dinlediğiniz hikâyeleri günü birlik not edip daha sonra bunları gazetede yayımladınız. O hikâyeleri not almaya başladığınızda gazeteci olacağınızı düşünüyor muydunuz?

Fikret Otyam – Ha hiçbir zaman aklıma gelmedi. O yaşadıklarımı not etmek hoşuma gidiyordu.

Leyla Akgül – İlk resimlerinizi eczaneyi boyamaya gelen tabelacının verdiği boyalarla yapmıştınız. Bu günlerden o günlere baktığınızda geçip giden 60 yıl size neler söylüyor?

Fikret Otyam – Neler söylemiyor. Kutu yağlı boya ile kontrplak üstüne hiçbir resim kültürü olmadan yaptığım resimleri anımsıyorum. Bir deniz resmi yapmışım. Masmavi gökyüzü, masmavi bir su! Adını da koymuşum; “Denize Hasret.” Ne hasreti? Gördüğüm su Ulu ırmak ve Tuz Gölü. Ama görmeden denize hasret çekmişim.

Leyla Akgül – Üstad Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun atölyesinde, Sebahattin Ali, Orhan Veli, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Irgat Balıkçı, Ferdi Tayfur, Adalet Cimcoz, Mehmet Ali Aybar, A. Kadir, Mehmet Ali Cimcoz, Hüsamettin Bozok, Yaşar Nabi Nayır ve Aşık Veysel gibi ustalarla tanışıp arkadaşlık ettiniz. Siyasi kimliğinizin oluşmasında bu tanışıklıkların etkisi var mıdır?

Fikret Otyam – En büyük dostumu unutmuşum Leyla, ölene dek akıl almaz bir dostluk yaşadığımız Raşit Kemal’i yani Orhan Kemal’i yitirdikten sonra hakkında beş yüz sayfalık kitap yazdığım arkadaşım, dostum ustam Orhan Kemal”i. Elbette hepsinin etkisi oldu. Ne yi kimden saklayacağım.

Leyla Akgül – Karış karış Anadolu’yu gezip Anadolu halkıyla yaptığınız röportajları Topraksızlar, Gide Gide, Ha Bu Diyar, Harran ve Irıp, Ey Samandağ Samandağ isimleriyle ölümsüzleştirdiniz. Anadolu size ne fısıldadı.?

Fikret Otyam – İlk kez Dünya Gazetesi Yazı İşleri Müdür Yardımcısı ve Yazarı olarak işverenim saygı ile andığım Faik Rıfkı Atay’ın ve Bedii Faik’in izinleriyle ilk kez gittim Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya bir Orta Anadolu çocuğu olarak, gidiş o gidiş. Anadolu bana o insanlara o topraklara, o dağlara, o göllere, o ağaçlara o börtü böceklere, o tarifsiz geçmişe sahip çıkmayı gerektiğini fısıldadı. O fısıltıyı yerine getirdiğimi umuyorum

Leyla Akgül – Hocam sizin Güneydoğu Anadolu projesine özel bir ilgi ve bağlılığınız var? Bu aşkın sebebi nedir? Nasıl başladı?

Fikret Otyam – Urfa’da daha o zaman şan eklenmemişti Hanel El Bağrur köyünde çipten indim. Mataram da su bitmişti. Bir kupa “may” istedim. Ortalıkta bir telaş, neden sonra buzlu cam gibi bir bardakta o sıvı geldi. Bir yudum yuttum, içilir gibi değil, sonra suyu döktüm. Bir dakikaya kalmadan o sarı sıcakta buhar olup gitti. Evdeki köpeğim bile içmezdi o suyu. Yirmi otuz çift göz bir hoş baktılardı. Kadınlar bizim kadınlarımız sırtlarında tuluklar altı yedi saat ödeten taşırlarmış bu içilmez suyu Aşağılara baktım “o azgın Fırat gürül gürül akıyor” dedim. “Akhuylar” yani Arapça Kardeşler, “Ey Kekolar” yani Kürtçe Kardeşler, “Ey kardeşler sabredin gün gelecek şu deli Fırat’a gem vurulacak, sizde o sudan nasibinizi alacaksınız, yıkanıp yunacaksınız, buz gibi sular içeceksiniz. Dayanın Kekolar, Dayanın Akhuylar, dayanın sabredin.”

Bu sözler Dünya gazetesinde yayınlanan “Doğudan Gezi Notları”nda çıktı 1953”ün Ağustos”unda. O gün bu gündür bu umudun peşindeyim. Gün geldi Devlet su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel, bu candan iki yıl sonra ilk kez o topraklara ayağını bastı, basış o basış. Susuzluğa kuraklığa bir savaş açıldı. İlk temel Keban’da atıldı. O günü hiç unutamam. Toz toprak içerisinde bir fotoğrafım var, Hayat Dergisi’nin kapağında, Demirel kürsüde TRT”den Jülide Gülizar’ın başı bağlı arkadan, o da tozdan nasibini almış solda da ben, ellerimizde Uher teyplerinin mikrofonları. O ilk heyecana bakın. Bir ara ortalıktan kaybolan Başbakan Demirel, bir kulübe de ağlıyordu. Gün geldi yıllarca Cumhuriyet Gazetesi”nde en ağır yazılarımı yazdığım karikatür gibi fotoğraflarını çektiğim Demirel ile, bir kadına aşık iki can gibi olduk. Bu sevdamızın adı aşkımızın adı; ünlü Güneydoğu Anadolu Projesi GAP”tı. Atatürk Barajı”nın temel atma töreninde emekli bir gazeteci olarak Gazipaşa”da yaşarken ona bir telgraf çekip, bir kürek harçta benim için atmasını dilemiştim. Atmış. Sonraları yine başbakan, Cumhurbaşkanı olarak temel atma, açılışlara eşim Filiz Otyam”la bizi “Onur Konuğu” olarak çağırdı.

Leyla Akgül – Dört büyüklerin GAP’ı teftişini merak ediyorum, hocam, bahseder misiniz? (Başbakan Yılmaz, Meclis Başkanı Çetin, Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, bir de Otyam)

Fikret Otyam – Yukarıda anlattım. Yine bir temel atma töreni vardı. Biz Filiz ile uzaktan seyretmeyi yeğliyorduk. Adım anons edildi; Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz, TBMM Başkanı Hikmet Çetin maket başındalar, yanlarına gittim. Cumhurbaşkanı “Ne diyorsun?” dedi. “Ne diyeceğim Allah bana bu günleri de gösterdi” dedi. “Göstersin ölsem de gam yemem.” Demirel, “Neden gardaşım? Açılışını da beraber yapacağız” dedi. Tanrı o günleri de gösterdi

Leyla Akgül – Sayın Demirel onun için çok ağır yazılar yazmanıza rağmen sizi her açılışa götürdü. Hatta bazen zorladı. Ancak sonra aranız açıldı. Sebep neydi?

Fikret Otyam – Cumhurbaşkanlığı Büyük Seçici Kurulu Görsel Sanatlarda beni, tiyatroda çocukluk arkadaşım Yıldız Kenter’i Vakıflar da da dostum Şakir Eczacıbaşı’nı ki çok değerli, çok usta bir fotoğraf çekendir kendisi. Ara Güler kızmasın, foto muhabiri değil fotoğraf sanatçısı. Çankaya Köşkünde büyük bir törenle ödüllerimizi aldık. Bir ay sonra eski gazetem Cumhuriyet’te yeni Devlet Sanatçılarının isimlerini hayretle okuyordum. Birde baktım ki Görsel Sanatlarda da Devlet Sanatçısı yapılmışım. Öyle isimler vardı i bu onuru hak etmeyen, isyan ettim. Ukalalık değil, kabullenmek zordu. Demeç verip bu ödülü reddettiğimi açıkladım. Kültür Bakanı İstemihan Talay bu kabullenmemeyi olgun karşıladı. Biz nasıl veriyorsak, onun da kabul etmeme hakkı var dedi. İş büyüdü. Bu konu dillere kalemlere düştü. İstanbul”dan da bu işe karşı çıkıldı. Uzatmayayım şimdi böyle bir unvan yok. Son imza mercii cumhurbaşkanı olduğu için bu reddime üzüldüğünü duydum. Ama bakın işe TEMA Vakfı GAP”la ilgili büyük bir belgesel hazırlıyordu. Yaşadığımız köye de geldiler, iki gün çekimlere yapıldı. Ne bildiysem, ne yaşadıysam hepsini anlattım. Belgeciler iki GAP sevdalısını yan yana getirmeyi istediler. Sayın Demirel”in bana biraz kırgın olduğunu söyledim. Sonra bir haber geldi “ Onları çok özledim. Sevinirim” demiş. Güniz Sokak”taki evindeydik. Kameralar, ses alma aygıtları büyük bir çaba içinde bu işin emekçileri. O eski çalışma odası yani çok dağınık oda yeniden düzenlenmiş pırıl pırıl. Merdivenden iniyordu, bizi gördü “Uy Babo” deyip boynuma sarıldı. Bu bir kitabımın adıydı. ‘Vah Babam’ demek Kürtçe. Üç buçuk saat tam üç buçuk saat ben sordum o anlattı. Bire be adam bir kere tökezle yanlış söylesene, söylemedi. Bana ve Filiz’e kitaplar imzaladı. Antalya içinde sorular yönelttim; Turistlik bölgeleri bekleyen büyük sorunları tek tek sıraladım Yazdığım Turizm Word??? Dergisin de bunları yayınladım. Ne ki o koca belgeselde ben deniz iki yerde şöyle böyle konuşuyorum, üç buçuk saat konuşan Demirel”e de iltimas yapılmış onun ki benden biraz daha uzun. Bu çirkin kazığı unutmuyorum. Hem çirkin hem ayıp! Neyse olan oldu.

Leyla Akgül – Bildiğim kadarı ile ezanın Arapça okunmasında sizin de payınız var, nasıl oldu? Şimdilerde yükselen dinci ırkçılık karşısında düşüncelerinizi öğrenmek istiyorum. Aydınlık Türkiye’nin temellerinin atıldığı günlerden bugüne nasıl gelindi?

Fikret Otyam – Her aydın gibi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü”ye bende kızıyordum. Sol düşünceye yapılan zulmler dolayısıyla. Etki altındaydık elbette ve ilk oyumu kullandım İstanbul Fener Yolu”nda. Babamın yemenden silah arkadaşı çok sevdiği İsmet Paşa”ya oy vermedim, Demokrat Partiye attım ilk oyumu. Gece babam yüzüme baktı, aileden CHP”ye sadece benim oy vermediğimi elbette anlamıştı. “Yavrum verdiğin ilk oy memlekete uğurlu ve hayırlı olsun” dedi anlamlı bir şekilde. Bir gün savaşlardan sonra yorgun bir savaşçı olarak Konya İkinci Ordu”dan emekli olan Eczacı binbaşı babam, Aksaraylıların isteği üzerine uzun yıllar orada kaldıktan sonra doğduğu yer İstanbul”a gelmiş ve Feneryolu’ndaki küçük eczaneyi almıştı. Tam, ünlü Mashar Osman Köşkü”nün karşısında, tren yolunun eteğinde. Şirin mi şirin, minik bir camiinin yanında oturuyoruz. Ezan başladı. İlk defa “Tanrı uludur, Tanrı Uludur. Tanrıdan başka yoktur tapacak! Diyen müezzin hiç anlamadığım şeyler söylüyordu. Hayretler içerisinde aldım” baba dedim. “Bu ne?” Gözlerimin içerisine baktı yanıtladı: “Sayende yavrum. O güzelim Türkçe Ezan Arapça okunmaya başlanmıştı. 1953 yılında Atatürk”ün en yakını, her zaman saygıyla andığım Faik Rıfkı Atay”ın Dünya Gazetesi”nde yazılarımız yan yana çıkınca babam, “ Bir gün doğru yolu bulacağını biliyordum” demişti. O doğru yolda devam ediyorum.

Leyla Akgül – Bütün insanları sevdiğinizi biliyorum ama yine bildiğim kadarıyla siz bir alevi dostusunuz, hatta bildiğim kadarı ile kendinizi alevi olarak tanımlıyorsunuz. Hatta bir gülbenk (duazimam) yazdınız. Sizi Alevi – Bektaşi geleneğine yaklaştıran sebep neydi? Aynı ölçüde aleviler de sizi sevip benimsedi mi?

Fikret Otyam – Bak Leyla; bin kere yazdım on bin kere anlattım. Kısaca sana da anlatayım. Aksaray”da eczanemizin önünde Salı ve Çarşamba günleri Pazar kurulurdu. Babam bir cingil yağ almamı istedi. Biz tereyağı çocuklarıydık hilesiz hurdasız. Kasketli, pos bıyıklı, bıyıklarının uçları sigaradan sararmış, üstü başı yırtık ama tertemiz, hele hele cingili örten beyaz bez kolacıdan çıkmış gibiydi. Parmağımın ucuyla yağı aldım miskler gibiydi. 40-50 kuruş kilosu. Tam bu sırada bir el omzumdan yapıştı. Baktım müezzin İbrahim Efendi Amca. Çekti, “Nörüyon lan” dedi, kızgınlıkla. “İbrahim Amca” dedi. “Babam yağ almamı söyledi”. “Lan bunlar Kızılbaş, bunların kestiği yenmez, mekruhtur yörü”. O yağı aldı eczaneye geldik birde babama şikâyet etti Kızılbaşlardan yağ almak isteğimi. O çocuk aklımla Kızılbaş, mekruh, kestiği yenmez sözleri kafamdan çıkmadı. Nasıl bir yer etti anlatamam. Müezzin Amca”nın Kızılbaş dediği bu insanlar koca Hasan Dağımızın doruklarında yaşarlar, sadece ürünlerini satmaya, gereksinimlerini almaya Aksaray”a inerler. Bu Kızılbaş köylüleri, jandarma da adliye de poliste asla göremezdik. Sessizce gelir, sessice giderlerdi. Zaman geçti Bunlarında Yavuz Sultan selim”in komutanı Kuyucu murat Paşa”nın zulüm ve ölüm kılıcından kaçıp hasan Dağı”na sığındıklarını öğrendim. İlk kez Güneydoğu ve Doğu Anadolu”ya çıktığımda da özellikle bu alevi yani müezzin İbrahim Amca”nın değimiyle Kızılbaşların köylerine uğramak, onlarla beraber olmak bir mutluluk oluyordu benim için. 1962 yılında Cumhuriyet Gazetesine girdiğimde ilk işim yöneticilere Alevilerle, Bektaşilerle ilgili bir yazı dizisi önermek oldu. Genel Yayın Müdürü Ankara Temsilcimiz Ecvet Güresin Ağabey, “Ulan sen deli misin? Cumhuriyet gibi bir gazetede din mezhep yazı dizisi olacak şey mi?”. Direndim. Saygıyla sevgiyle andığım Genel Yayın Müdürümüz Cevat Fehmi Başkurt”tan izin geldi; “Yazı dizisini git hazırla” Allahını seven tutmasın. 34 gün sonramı ne tomar tomar fotoğraf ve ses kayıtlarıyla döndüm İstanbul”a. Yazı dizimin adı “Hü dost”. Ankara radyosuna da ilanlar verildi. Yazım başladı. Isparta-Burdur yol kavşağında Baladız köyü tümden Bektaşi’dir. Onlar mihman eylediler, yani konuk. Cemler yaptılar. Rahat rahat fotoğraflar çektim. Ve fotoğraflarda gözleri siyah bantla kapattım. Çünkü 1961 Anayasası”na göre mezhepler serbest, tarikatlar yasaktı. Bektaşilik tarikattı, beni bağırlarına basan o canlara bir kötülük gelmesin diye yapmıştım bu göz kapatmayı. Bir okurumdan çetrefilli bir yazıyla mektup geliverdi. “Ey Dost” diyordu. “Biz seni adam belledik. Bunlar hırkız mı, dolandırıcı mı, cinsi sapık mı, katil mi gözlerini kapatmışın? Yuh sana” falan diyordu. Ertesi gün yazımın altına bir not koydum. Bunun yasa gereği olduğunu yoksa Alevilerin, Bektaşilerin gözlerini kapatmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini vurguladım. Ertesi günü İstanbul Sıkı Yönetim Komutanlığı “Hü Dost” adlı yazı dizimi yasakladı. Üç ay sonra dayanamadım Sıkıyönetim komutanına inanın çok ağır ama çok ağır bir yazı yazdım kararlarından şekvacı oldum. O sıralar Ecvet Güresin Genel yayın Müdürü olmuştu. Telefon etti, “Ulan” dedi. “Yine ne haltlar yemişsin. Cipler geliyor ananı belleyecekler”. Gereken yanıtı verdim. Gülerek, “Hadi hadi izin çıktı. Yazın devam edecek. Hemen git Ankara radyosuna duyuruları ver”. Hemen gittim duyuruları verdim ne ki yöneticiler içinde Alevi, Bektaşi sözcükleri geçtiği için radyo duyurusunu kabul etmediler. Duyurular şöyle çıktı: “Fikret Otyam’ın yarıda kalan röportajları yarın Cumhuriyet”te başlıyor” güler misin ağlar mısın? Sonra bu yazılar kitap oldu, ardı ardına hiç reklâmsız çabasız altı baskı yaptı. Bunların gelirinden bir ufak şişe rakı bile almadım, tüm kuruluşlara bağışladık helali hoş olsun.

Leyla Akgül – “Yezit’leri dışarıda aramayın, Yezit’ler sizin içinizde” demiştiniz. Bu, Mahzuni Baba’nın, “Çok Ali’ler gördüm Osman çıktılar” dizeleriyle de uyuşuyor. İki anlamlı söz iki usta sanatçı ne söylemek istersiniz?

Fikret Otyam – Bu konuda çok yazı yazdım. Bu açılımın adı kimse darılmasın alınmasın bir soytarılık. Alevi reha çamuroğlu, nasıl oldu da bu işlere bulaştı anlamak zor. Şu Alevi, Bektaşi milleti bu cana 1996 yılında “Üçüncü Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü”nü vermişlerdi. Bir iki yıl önce de aynı ödülü reha Çamuroğlu aldı. Geçenlerde sergime Hacı Bektaş eski belediye başkanı sevgili dostum Mustafa Özcivan’la aynı soyadı taşıyan akrabası geldi. O akraba illaki bine Hacı Bektaş’a götürmek istedi, bir yer gösterip fikrimi alacakmış. O yer ne yeri biliyor musun? Hakka yürüdüğünde gömüleceğim yer. Dedim yahu orası yakınlarıma biraz uzak. Yoksa Hünkârın toprağında yataklanmak iyi bir şey. İyi de reha Çamuroğlu’nu da sırası gelende yanıma gömerseniz ben ne halt edeceğim. Durdular. Haklısın” dediler.

Türban en nihayet açıklandığına göre dini bir simge. Bir metrekare diyelim çoğunluğu ipek bir bez parçası. Aslında laik Türkiye cumhuriyetinin Atatürk devrim ve ilkelerinin temeline konulan bezden bombalar. İnanıyorum ki bu bombalar onların kafasında patlayacak. Bu ulus Cumhuriyeti yeni caminin duvarlarının önünde bulmadı.

-Leyla, anlamadım sanma. Sen çok sevdiğim Alevilerdensin. Bak dediklerin doğru. Ben de manevi oğlum Mahsuni gibi Çok Ali Gördüm Osman çıktı, çok Osman gördüm Ali çıktı. Sana acı bir örnek vereyim. 1960 yılında Âşık mahsuni ve Âşık Maksudi diye iki halk ozanı geldi yanıma, Perçenek köyünden ikisi de. Maksudi’nin has adı Osman. Yani ünlü halk ozanı Osman Dağlı! Şu rastlantıya bak o çok sevdiğim Osman Dağlı geçenlerde Almanya”da hakka yürüdü. Serçeşme dergisi’ne ardı ardına kaybettiğim dostlarımı yazdım. Hamza Tanal, Osman Dağlı, Kamber Çakır, ardı ardına hakka yürüdüler. Sivas Ellerinde niceleri gibi diri diri yakılan şair dostum Metin Altınok’un şiirinden bir dize:

“Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar

Ne zaman bir dosta gitsem

Evde yoklar”

Serçeşme dergisi’ndeki yazımın başlığı buydu. Türkiye’den ayrıldıktan sonra Osman Dağlı yı 20 yıl sonra bir Alevi toplantısında gördüm. Bir kez daha havaalanında bizi karşılamıştı. Biz konuşmacılar kürsüdeydik Osman sağ kapıdan girdi o geçerken Alevi Bektaşi canlar ayağa kalkıp selamlıyorlardı. Mikrofon açıktı, katılıyordum gülmekten. “Ey canlar” dedim. “Şu gelene bakın hele, şuna bakın adam sanki Hazreti Ali”nin ta kendisi. Adı da Osman iyimi” alkışlandık. İşte Müezzin İbrahim Amca”nın “Bunlar Kızılbaş” dediği toplumun hoşgörüsü, tarifsiz insan sevgisi, illa insan, ilahla insan ilahla insan sevgisi.

Leyla Akgül – “Dosttan Gelen Selamsın” kitabı ile bir nevi geçmişe yolculuk yaptınız. Yeniden yaşamak neler hissettirdi?

Fikret Otyam – İşleyen demir ışıldar. Seksen iki yaşındayım. Sanıyorum ki ışıldıyorum. Eskileri yeniden yaşamak kimi hüzün verir kimi kıvanç. Bunu bir birinden ayıramayız.

Leyla Akgül – Sizin resimlerinizde kadınlar ve keçiler önemli bir yer tutuyor. Neredeyse resimlerinizin olmazsa olmazı! Kadın ve keçinin sizdeki önemi nedir?

Fikret Otyam – O tablolarımdaki kadınlar kara gözlü kadınlar Nazım”ında dediği gibi; bizim kadınlarımız. Çileli, yorgun, adam yerine konmayan, hele şimdi şimdi türbana, çarşafa boğulan. Bak yıllar evvel büyük kızım Elvan”ı Doğu ve Güney Doğu Anadolu”ya götürdük. Mardin deydik. Valiliğin altı cezaeviydi. Silah sesleri duyduk, gencecik bir çocuk üç dört yaşındaki bir çocuğu vurmuştu, kan davası. Hastaneye gittik, ne ki bebecik can vermişti. Anası kadın cezaevinde yatan kocasını görmeye gelmişti çocuğuyla, elimde renkli süper sekiz film kamerası ve bir teyp vardı açık. Ana ağıta durmuştu, yarı Türkçe, yarı Arapça yarı Kürtçe. Öldürülün çocuğunun minicik mavi ayakkabısı elindeydi. Etraf kadın doluydu. Bunları çekiyordum. Ne vardı çektiklerimde bilir misin? Sütlü memelerini çocuklarının ağzına dayamış kadınlar, bizim kadınlarımız ve onlara başka gözle bakmayan erkekler bizim erkeklerimiz. Şu türban soytarılığının rezilliğini gün gün yaşadıkça çektiğim bu film aklıma düşer.

Leyla Akgül – Hocam, Yaşar Kemal’le aynı anda Doğuya gitmiştiniz. O zaman ki röportajlarınız yabancı ajanslar tarafından da bölüm bölüm yayınlandı. O zamanlar siz Yaşar Kemal’in üstün olduğunu düşünmüştünüz yarış hala sürüyor mu? 

Fikret Otyam – Yaşar Kemal ile 1950 de tanış olduk. Ömrümüz darılıp barışmakla geçti. Birgün İstanbul”da Cağaloğlu’nda bir arkadaşımın işyerine tablolarımızı indirirken baktım karşıda Yaşar kemal, bize doğru geliyor. Durdum göz göze geldik. Gülerek, “Lan bir sövde barışak” isteğini bir güzel yerine getirdim. Sarıldık bir birimize. Dükkana koştum Filiz”e müjdeledim. Sonra Yaşar geldi Filizden bir yanıt, “Kocaman kocaman adamlarsınız. Yetti artık bu darılıp darılıp barışmak. Ya tümden darılın ya tümden barışın” Gerisini anlatmayayım. Yine küsüştük. “Ulan barışmıştık ya” dedim. Acımdır barıştığımızı unutmuş yine dargınız.

Leyla Akgül – Sergilerinizi dokuma ustası eşiniz Filiz Otyam’la birlikte açıyorsunuz. Sürekli yan yana olmak, beraber olmak işinize, sanatınıza, ilişkinize zarar veriyor mu?

Fikret Otyam – Evet otuz üç yıldır dokuma ve fotoğraf sanatçısı eşim Filiz Otyam’la açıyoruz, açıyoruz sergileri yurt içi ve dışında. Ortak açıyoruz sergilerimizi. Sürekli yan yana olmak öyle pek kolay bir şey değil. Hele hele Filiz den yana. Biz birbirimizin eleştirmeniyiz. Yaptığımız işleri zaman zaman kıyasıya çekişiriz. Bura da galip gelme diye bir şey yok. Hep akıl üstün gelir. İlişkiye zarar mı neden olmasın yahu. Biz de insanız. Bizim de canımız var. Fazla sürmez barış güvercini gelip konuverir omuzlarımıza bakalım ne kadar sürecek.

Leyla Akgül – Kitaplar, resim sergileri, fotoğraf sergileri, geziler, söyleşiler, ödüller, bir  çok başarılara imza attınız. Birçok kişi tarafından örnek alındınız. Kısaca yürüyen bir tarih sizin hayatınız. Eksik kalan bir şey var mı ya da şunu da mutlaka yapmam gerekir dediğiniz bir şey?

Fikret Otyam – Kardeşim, kocaman ama kocaman bir resim yapmayı düşlüyorum yıllardır. Köydeki evimizin, evimizdeki atölyede gerilmiş tuali hazır. Bu ne mi cennetin resmi! Ne kadar güzel adam varsa, başta Mustafa Kemal, hepsi orada. Gâvuru Türkü ayrım yok. Edison var, Madam Kürü var, Orhan Kemal var, ressam Orhan Peker dostum var, Sait Faik var yani yüz aklarımız hepsi orada. Çakır Bakışıyla Nazım Hikmet bir kenarda. “Şol Cennetin Irmakları” markası derecesini rengini bilmediğiniz Kevser şarabı akıyor gürül gürül. Kimi dini kitaplara göre kaç yaşında olursa olsun erkek milletine her cinsten her milletten her yaştan huriler. Peygamber efendimizin yüzü kapalı! O da orada tepede. Zümrüt’ü Anka kuşları bin bir çeşit çiçek, masmavi gökyüzü, adı üstünde yahu cennet. Bu resmi yapamadığıma yanarım. Nedenini sen bayan olduğun için açıklayamayacağım. Bunun içinden çıkamadım. Normal resim yapsam, erkekleri normal yapsam o kitapta anlatılanlara ters düşecek. Erkekleri öyle yapsam seyredenlere ayıp olacak velhasıl yapamadım.

Leyla Akgül – Dostlarınızın ölüm haberlerini veren mektupları alınca ya da öğrenince hep, “Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar / Ne zaman bir dosta gitsem / Evde yoklar.” Diyerek duygularınızı dile getirdiniz. Sizi en çok acıtan hangisiydi? 

Fikret Otyam – Serçeşme dergisi”ndeki son yazımdan söz ettim yukarıda. Ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli dirhem fazla gelmiş ayrılık. Ayrılıkta bir umut var, tekrar buluşmak umudu. Ölüm denilen öylemi? Ama şarkılar hep ayrılık üzerine. Çaresini buldum; Ölüm ile ayrılığı tartmışlar ikisi de aynı gelmiş aynı dirhem gelmiş. Acıtmak mı hangi birini sayayım.

Leyla Akgül –Gazeteci Celal Başlangıç, “Kabe’si İnsan olan Usta” isimli yazısında “12 Eylül’e giden yollara döşenen kanlı taşların da tanığıdır Fikret Otyam. Kahramanmaraş katliamını önceden görüp uyaran bir gazetecidir. Ancak ne dönemin İçişleri Bakanı’na, ne de Ulus gazetesinde birlikte çalıştığı Başbakan’a anlatamamıştır gelen tehlikeyi. Sonunda İçişleri Bakanı’nı istifaya çağırmış, birkaç gün sonra da kent kan gölüne dönmüştür; 103 ölü. “ diyor. Bugün Türkiye’de yükselen dinci fanatizm sizi korkutuyor mu?

Fikret Otyam – Yahu korkutmaz olur mu? İşin kan dökmeye dayanacağından korkuyorum. Bu “Maraş”tan da beter olur. “Sivas”tan da beter olur. Tanrı korusun demek neye yarar. Bu yurdu sevenler, Atatürk devrim ve ilkelerine inananlar, kurtaracaktır elbette. Keşke bu iş kolay olsa!

Leyla Akgül – Cumhuriyet Yunus Nadi öykü yarışmasında “Saman Yüklü Kağnı” öykünüzü dinleyen Sabahattin Ali gibi bir ustayı ağlamıştınız. Bugün siz ustasınız. Fotoğrafın, resmin ve öykünün usta bölümünden bakınca çıraklara ne öneriyorsunuz?

Fikret Otyam – Sevgiyle bakmayı öneriyorum. Sevgili Sait Faik “Sevmekle başlar her şey” diyordu. Bir milyon kez katılıyorum buna. Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Hele insan sevgisi

Leyla Akgül – Hayalinizdeki resim nedir?

Fikret Otyam – Yukarıda anlattım o cennet resmini

Leyla Akgül – Benim bildiğim Can baba çok küfredermiş. Sizin için de çok küfürbaz diyorlar, neden bu kadar çok küfür ediyorsunuz? Küfür etmek sizin kuşağın olmazsa olmazı mı?

Fikret Otyam – Can, 1941 yılında benim Ankara Atatürk Lisesi”nden arkadaşım. Dostluğum ölene dek sürdü. Güler ile evlenmişti. Baba hasan Ali Yücel”in evine geldik nikahtan sonra. Elimde fotoğraf makinesi sözüm ona düğün resmi çekeceğim. “Hadi lan Can nikâh fotoğrafınızı çekeceğim.. “Gel ulan” dedi. Salondaki tuvaletin kapısını açtı, klozetin üzerine oturdu, kulağı çınlasın taze gelin Güler”i de kucağına oturttu fotoğraf çekiyorum. Sağ yanda kulağımda bir ses “AllAllah”. Döndüm baktım o güzel o eşsiz insan baba Hasan Ali yücel. Fotoğraf çekimine şaşıyordu. Yerinde kullanırsan küfür insanoğluna şifadır. Bu şifayı bol bol alıyorum.

Leyla Akgül – Ülkemizde röportajlarıyla ünlenen değerli bir gazeteci-yazar olarak Fikret Otyam’la röportaj yapsaydınız ne sormak isterdiniz? Soruları beğendiniz mi?

Fikret Otyam – Vallahi sana bir şey söyleyeyim mi Leyla. Dersine iyi çalışmışın! İyi sorular hazırlamışın. Biraz da fazla sormuşun! Bazıların isteyerek atladım. Niye mi? Gazeteci dostum rahmetli Şinasi Berker dostum, “Memleket uzun laftan battı” derdi. Memleketi batırmamak için atladım o soruları. Muharrem ayına rastladı sergimiz. Sende öteki canlar gibi tencerelerle getirdiğin pekmezli aşureleri de pek güzel yapmışsın. Tencerelerle aşure. Tencerelerle yaprak sarması! Kutular dolusu boğaca, börek, kurabiye. Sonuç üç kilo almışım. Yani belamı buldum. Şimdi uğraş dur sergide kazanılan üç kiloyu eritmek için. Yinede ellerine sağlık sen çok yaşa.

Akdeniz Edebiyat Edebiyat ve Sanat Dergisi, Mart – Nisan 2008, Sayı 4

 

 

 

 

Fikret Otyam: Yetenek en önemli unsurdur hayatta..

RESSAM, YAZAR, GAZETECİ, FOTOĞRAF SANATÇISI

“Yetenek en önemli unsurdur sanatta…”

Fikret Otyam, 1926 Aksaray doğumlu. Öğrenimini İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü’nde tamamladı ve burada ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencisi oldu. Küçük yaşlarında babasının eczanesinde babasına yardım ederken köylülerle arasında geçen diyalogları, onların hal ve hareketlerini, kafasına yazıp, eve gidince mürekkepli kalemi ile defterine zihnindekileri öyküleştirerek aktardığını belirten Otyam’ın bunlar ilk öyküleri arasında yer alır…

Fikret Otyam 1953 yılında “Son Saat” gazetesinde gazeteciliğe başlar ve sonrasında ise Dünya, Ulus, Cumhuriyet gazetelerinde çalışır; emekli olur. Emekli olduktan sonra Gazipaşa’ya yerleşir ve Aydınlık Gazetesi’nde yazmaya başlar. (Halen de Aydınlık Gazetesi’nde yazmaktadır.) Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili yaptığı röportajları ile daha çok tanınan sanatçı, bu röportajları kitap haline getirir.  Akdeniz Gazetecilik Vakfı ve Altın Portakal Kültür Sanat Vakfı’nın kurucu üyelerindendir. 30’un üzerinde resim sergisi açan Otyam’ın resimlerinin birçoğu yurt dışında birçok müzede özel koleksiyonlar içerinde yer almakta. Dokuma ve fotoğraf sanatçısı eşi Filiz Otyam ile beraber de birçok sergi açmıştır sanatçı. Fikret Otyam, Gazeteciler Cemiyeti Basın Şeref Belgesi’nden  UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Onur Belgesi’ne kadar uzanan geniş bir ödül listesine sahip.
Çok başarılı bir sanatçısınız… Bu başarılı özgeçmişin oluşması için ne yaptınız? Başka bir deyişle bu başarının sırrı nedir?
Öncelikle yaptığınız işin eğitimini almak yeterli değildir. “Alaylı” da olabilirsiniz, fark etmez. Yetenek en önemli unsurdur sanatta. Bende yeteneğimi fark ettikten sonra yılmadan araştırdım, çalıştım. Kimin için yazdığımı, kimin için o fotoğrafı çektiğimi çok iyi biliyordum. İğneyle kuyu kazar gibi konuların, kaba tabirle, “cıcığını” çıkartırdım. 50’ye yakın kitabım bunun kanıtıdır.
Aybel Avcı 05.08.2011
ANTALYA YEREL HABER
Gözde Gürer’le Haftanın Sohbeti

Birçok tanınmış gazeteci ve yazara, öğrencilik yıllarında sağlam temeller atan, toplumla doğrudan ilişkiler kurmasını sağlayan, empati yapmasında ısrarcı olan, çıkardığı kitaplarını bugün keyifle okuduğunuz “Ustaların Ustası” Fikret Otyam, bu haftaki söyleşimin şeref konuğu benim için…

Fikret Usta’yla röportaj öncesi yaşadığım heyecanımı ve mahcubiyetimi sizlere anlatacak kelimeleri inanın bulamıyorum. Usta bir röportajcı ile söyleşi yapmanın kendi adıma ne kadar zor ve titiz bir çalışma gerektirdiğini söylememe gerek yok.

Sürekli onu izledim oturduğu o koltuktan… Onu tanıyanların kendisi için söylediği her sözü mahcubiyetle karşılayan, yüzü kızaran, hata bulduğunda ise düzeltmekten çekinmeyen, sözünü esirgemeyen bir sanat ustasıydı karşımda duran…

Yılların yorgunluğu, yüzünün çizgilerinde gizli… Ama gözleri hala 16 yaşında bir delikanlının çevikliği ve kurnazlığıyla bakıyor. Yüreği hala 18 yaş heyecanıyla çarpıyor. Yüzüne yerleşen yıllar, yüreğini ele geçiremediği için ilk günlerdeki hevesle sanata devam ediyor.

Zor bir yaşam… Bir yanda duygu yükünden uzak, kariyerinin getirdiği yükümlülüğü taşıdığını kanıtlamak, bir yandan sevdiğinin güvenilir kucağına sığınıp, herkesten uzak bir yerlerde doğayla iç içe yaşamak… Yılların yorgunluğunu ve yaşadığı bu zorlu dönemin getirdiği bütün sıkıntıları yüzünde ustaca saklayan, maharetli elleriyle hiç durmadan çalışan bu kocaman yürekli insanın, fikirlerinden uzaklaştıkça çok yoksullaşacağız, diye düşündüm elimde olmadan…

Bugün 84 yaşında olan Fikret Otyam, emekli olunca yerleştiği Antalya Gazipaşa’da, devrimciler örgütlü diye herkesin işkenceden geçirildiğini anlatıyor anılarla olan yolculuğumuzda. Yazı yetmediği zaman fotoğraf, fotoğraf yetmediği zaman resim olan hayatında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kadınları konu alan çalışmaları ilgiyle takip edilen sanatçı, özellikle de ezilmiş insanlar, yüzünde ifadesi olan insanlar, kadın portreleri, yılların yorgunluğunu ve acısını yüzünde okuduğu insanların portreleriyle tanınıyor.

“Gazeteci olarak tüm Türkiye’yi gezip görmüştüm. Ama Antalya benim Türkiye’de gördüğüm son il olmuştu. İşte o anda Tanrı’dan, ‘Eğer ben sevgili kulunsam Beydağları’nda yaşamayı nasip et bana’ diye diledim. İşte dileklerim gerçekleşti” derken yaşadığı mutluluk yüzünden okunuyor.

Otyam çifti, Geyikbayırı’nda, Keklikbeleni mevkiindeki çok sevdikleri Beydağları’yla iç içe olan yeni evlerinde mutlu. İç mimar Filiz Otyam, inşaat halinde aldıkları evi sekiz ayda yaşanır bir hale getirmiş. Resimlerini yapıp fotoğraflarını çektikleri Beydağları’nın tam içinde yeni yaşamlarına başlayan sanatçılar, Geyikbayırı’nı anlatırken, “Burada hava bedava, su bedava. Nem Antalya’daki gibi rahatsız etmiyor. Beydağları’yla koyun koyuna yaşayacağız geri kalan ömrümüzde” diyerek mutluluklarını dile getirdi.

Resim çalışmalarını Cumhuriyet gazetesinden emekli olduktan sonra yoğun biçimde sürdüren Otyam’ın, resimlerinin konusu 1950’li yıllardan itibaren Anadolu’nun doğası, halkı ve yaşantısını yansıtmaktadır. Akademik bir eğitim görmüş olmasına karşın, akademicilikten uzak, geleneksel çizgileri temel alan bir tarz resimlerine yansımaktadır. İlk resim sergisini 1952’de açan sanatçı günümüze kadar yurt içi ve yurt dışında otuzun üzerinde sergi açmıştır ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır.

Eşi Filiz Otyam ile 1977 yılında evlenmiş. Birlikte 1979’da Antalya’nın Gazipaşa ilçesine yerleşmişler. Amerika’da iç mimarlık eğitimi alan Filiz Otyam sanatını dokumalar yaparak sürdürmektedir. Otyam’ların ortak sergileri yurtdışında Kuveyt, Kopenhag, Münih, Köln, Esslingen, Leverkusen, Bercsichgladbach gibi birçok şehirde açıldı.

Hayata karşı duruşu ve doğa sevgisiyle tanınan Otyam, geçtiğimiz haftalarda “Ben yaştaki sedir, çam ve nice ağaçların acımasızca kıyıma uğratıldığını acıyla izlerken ve bu kıyımı kıyasıya eleştirirken, aynı amaçlı bir ödülün de Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu’na da verilmesi, doğa sevgime ve bu konulardaki yazılarıma ters düşeceği; aldığım takdirde yaşanan orman katliamına ortak sayılacağımdan dolayı ödülü almayacağımdiyerek bilinen ‘Fikret Otyam’ cevabını verdi.

Kendine has üslubuyla doktorlarından bile “canabakan” diye bahseden Fikret Otyam’ın, tedavi gördüğü hastanede, kendisini tanıyıp sırasını veren hastalardan bahsederken gözleri doluyor, sesi titriyor. Benden önce gelen bir hasta beni görünce sırasını verdi ve eşine ‘O Fikret Otyam’ diyerek bize döndü ve ‘buyurun siz geçin’ dedi. Biz kabul etmedik ama bu duyguyu yaşamak tarif edilemez” diyen Usta’nın, mavi gözlerindeki kendine has ışığı görmek için, gözlerine bir kez bakmanız yeterli…

1950’de başladığı gazeteciliği 30. yılında bırakan Fikret Otyam, eski denizlerine, fırçasına ve tuvaline yelken açmak üzere gider Antalya’nın Gazipaşa’sına yerleşir. Nedeni mi?
“Yapamadığı resmi yapabilmek için, yazamadığı kitabı yazabilmek için, içemediği rakıları içebilmek için, giremediği denize girebilmek için, soluyamadığı temiz havaları soluyabilmek için.”

Sanatçı kişiliğiyle bizlere örnek olan, topluma ışık yayan, karamsarlığı unutturan, resmi, fotoğrafı sevdiren Anadolu’yla, dostlukla, aşkla, emekle örülü bir hayatın emekçisi değerli sanatçının, saygıyla ellerinden öperim.

Fotoğraf sanatındaki ilerleyen teknoloji çekilen resimleri de etkiliyor mu?

Kendi fotoğraflarımızı çekerdik, yıkardık. Şimdi dijital makineler var artık… Fotoğrafla ilgisi yok. Kapağı açacaksın, filmi koyacaksın, saracaksın. Açacaksın, çekeceksin, bekleyeceksin. Şimdi çekiyorsun, görüyorsun, bilgisayarda her türlü değişimi yapıyorsun. İşin içine sahtekarlık girmediği sürece işimiz daha kolay.. Dijital makineyle istediğiniz kadar fotoğraf çekebiliyorsunuz. Beğenmediklerinizi siliyorsunuz. Film bitti, baskı gerekli derdi yok. Tek önemli olan sergilerde kullanılan fotoğrafların ham haliyle sergilenmesi. Üzerinde oynanmış fotoğraf sergilenemez.

-Resim sanatına olan ilgi nasıl Türkiye’de?

Geçen gün resim malzemesi satın aldığım dükkanın vitrininde şöyle bir yazı gördüm. ‘Hızlandırılmış resim kursları…’ Hızlandırılmış tren kazası 30 kişiyi öldürdü, hızlandırılmış kurslar da resim sanatını öldürüyor. Resim yapmanın hızlandırılmış kursla öğrenilerek yapılabilecek bir sanat olduğuna inanmıyorum.

-Neden keçi ve kadınları resmediyorsunuz?

Güneydoğu`daki kadınların gözleri doğadan, doğuştan sürmeli. Doğulu kadının gözleri zaten sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, Doğulu kadın… İmzam olmasa da ‘Bu Otyam’ derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince… Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa`ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı`ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var hatta beyaz keçim bize torun verdi. Aslında satmadığım resimlerimde var. Antalya’yla ilgili birçok resmim var ama benim resimlerim çok büyük olduğu için sergilenmesi zor oluyor. Aksu’daki balıkçıları resmetmiştim geçtiğimiz yıllarda, şimdi orayı dağıtıyorlar. Aksu’daki balıkçılar bile resimlerde kalacak bundan sonrasında…

-Kadın portreleri denilince asla vazgeçemeyeceğiniz nedir?

Ben, bütün yüzlerdeki acıyı ve dehşeti olduğu gibi veririm. Benim resim anlayışım oydu. Pamukta çalışan kadınlar, pancarda çalışan kadınlar, buğday ve arpada çalışan kadınların yüzleri. Yorgun, hepsi acılar içinde. Çökmüş avurtlar, gözlerinin altı mor. Portrelerimde çoğunluk bunlar vardı. Bir Ankara sergimde, iç hastalıkları profesörü bir hanım dostum var, benden hep resim alır. Sergimize geldi. Hep çiçek getirir. Ben de, ‘Yaa hocam, bir şişe rakı getirsene, daha makbule geçer’ diye ona takılırım. Ondan sonra, bütün sergilerimize rakı şişesiyle geldi. Ve her sergiden muhakkak ufak ya da büyük bir portre alır. O gün sergiye geldiğinde almadı. Cumhuriyet Gazetesinde yazıyorum o zamanlar. Bana ‘Sen, bugün kendi gazeteni okudun mu?’ diye sordu. ‘Okudum’ dedim. O günkü Cumhuriyetin manşeti, ‘Bugün 19 Ölü’. Gençler vuruşmuş, 19 genç hayatını kaybetmiş. ‘Yaaa. Ben, bu gençlere onların acılarına yanarken, düşünebiliyor musun 19 genç can gitmiş, bir de para vereceğim, bu acı suratları alacağım, bu acıları duvarıma asacağım. Ne hakkın var buna’ dedi. Onun bu söyledikleri beni çok düşündürdü. Ve ben kadınlarımı güzelleştirdim. Ama o yüzdeki hüznü getirdim, gözlerine koydum. Hala o minval üzerinden devam ediyorum.

– Uzun yıllar oldu gazeteciliği bıraktığınızdan beri, günleriniz nasıl geçiyor?

Antalya Geyikbayırı’nda şehre 7 kilometre ötede bir yer aldık. Orada projeyi, eşim Filiz Otyam’ın da yardımıyla yaşama geçirdik. Filiz iç mimardır. İlk işim, orayı ağaçlandırmak oldu. Yıllardır keçileri gözlemlerim. Çiçekler, ağaçlar filan. Her yıl, on, on beş keçi sürüsü gelir. İlkbahar’da gelir, sonbaharda giderler. Orada otlanırlar. Ben de bahçeyi sulamaya çıkarım. Hani, keçiler zararlı bilinir ya. Çaydan su içerken bir günden bir güne çiçeklerimi yediklerini görmedim. Ben bahçeyi sularken onlar bana bakar, ben onlara bakarım. Bahçemde rengarenk çiçekler, değişik yapraklar var ama keçiler oralı olmaz çayın kenarından geçer giderler. O zaman anladım, bu keçilerin, zavallıların adı çıkmış. Bir gün bir tanesi öyle mahzun bakıyordu ki, dayanamadım resmini yapayım dedim. Bir kaç desen çizdim. Baktım, hakikaten çok grafik bir hayvan. Öyle kocaman keçiler yapıyorum. Bir gün çaydan geçip şehre ineceğim. Yolun ortasında keçi sürüsünün tam ortasında kaldım. Önüm, arkam, sağım, solum keçi. Korna çalıyorum. Oralı değiller. Mecburen orada durup keçi sürüsünün geçmesini bekliyorum. Onları izlerken birden fark ettim. Hayvanın sakalı çenesinde değil, çenesinin altında boğazına doğru. Ben resimlerde sakalı hayvanın çenesine oturtuyorum. Şehre gitmekten vazgeçtim. Gerisin geriye hemen eve döndüm. Bütün resimlerdeki sakalın yerini düzelttim. Keçiye zararlı derler. Siz hiç elinde çakmak orman yakan bir keçi gördünüz mü? Ya da elinde balta ağaç kesen bir keçi? Keçi sevgimi bilenler beni geçen yıl Ege Üniversitesi’nin düzenlediği bir sempozyuma davet ettiler. Orada keçiler üzerine bir konuşma yaptım ve yaptığım keçi resimlerinden oluşan bir sergi de açıldı. Beni baş çoban ilan edip bana küçük bir keçi ile özel dokunmuş bir kepenek hediye ettiler.

– Gazipaşa’ya yerleşmenizin üzerinden 30 yıl geçti. Gazipaşa’daki değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eylül 1980 askeri darbesiyle, Antalya, Gazipaşa`da çok sayıda insan topluca gözaltına alınarak Burdur Cezaevi`nde işkenceye tabi tutuldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği üyesi olduğumuz için, devrimci veya Halk Partili olduğumuz için o dönem en ağır zulümlerle karşılaştık. Emniyet birinci şubede pardösülü, kır saçlı bir siyasi polis, Gazipaşalı çocuklara işkence yapıyor. Onlara `bizi Fikret Otyam bizi örgütledi, bize şunları şunları söyledi` dedirtmeye çalışıyor. Bir öğretmen, ‘Fikret Otyam seni bilmem ne yapsın` diyor, yine cevap yok. İşin komik tarafı Gazipaşalı 20-25 tane gence bunu söyletemeyince Alanyalı genç bir çocuğa, ‘Sen tanıyor musun Fikret Otyam’ı’ diye soruyorlar. ‘Tanırım, ak donla gezen ak saçlı sakallı bir adam’ demiş. Ben o zamanlar Manisa Tarzanı gibi şortla gezerdim, sakalım da vardı. Sen bize yalan söylüyorsun, diye çocuğa nasıl işkence yapmışlar. ‘Ne yalanı doğru söylüyorum efendim’ demesi fayda

etmemiş. Arkadaşlar diyorlardı ki, ‘Hem ağlıyoruz, hem gülüyoruz’. Bu konuyu gündeme getirmek istedim, görüşmeler yaptım. Ben gidip geliyorum; bir keresinde Gazipaşa`ya döndüğümüzde polis bana, `Sizi Antalya Sıkıyönetim Komutanı istiyor` deyince anladım, haber yerine ulaşmıştı bile… Ertesi sabah görüştüğümüz Paşa, işkence şikayetlerimizden rahatsızdı. Bir sürü cinayetler oldu. Böyle başlayan Gazipaşa maceramızda aradan yıllar geçti. Doğayla ve hayvanlarla iç içe bir hayatımız oldu. Evimizde keçilerimiz, ceylanlarımız, köpeğimiz, kedilerimiz ve tavus kuşumuzla hayatımızın en güzel yıllarını Gazipaşa’da geçirdik.

-Antalya’da sizinle ilgili başka sergilerde gezebilecek miyiz?

”Gazetecinin Objektifinden” sergileri Antalya’ya en çok yakışan kültür sanat etkinliklerinden biridir. İlk kez bir sergide kendi çabalarımız dışında fotoğraflarımız basılarak sergilendi. O kadar kalabalıktı ki ben sergiyi doğru düzgün gezemedim bile… Uzun yıllardan beri kapalı galerileri kullanıyorduk, açık hava sergisi daha ferah daha güzel olmuş. Sokaktan geçen insanların ilgisi o kadar yoğundu ki, çok mutlu olduğumuz bir çalışma oldu. Benim tuvallerim çok büyük olduğu için henüz bu ölçülerde bir galeri Antalya’da yok, Filiz’in eserleri de büyük mekanlara göre oluyor ama şartlar sağlanırsa elbette isterim.

Gözde Gürer 07.09.2010

 

 

 

Fikret Otyam İle Renkli Sohbetler – TAMAMI

Öncelikle sevgili Fikret Otyam’a değerli vaktini ayırdığı için güzel anılarını paylaştığın için sonsuz teşekkürlerim sunarım. Ayrıca sevgili Alp abi, Pınar ve Gökçe’ye sevgiler… Ayrıca ilgi ve alakası olan tüm dostlarıma teşekkürü borç bilirim. İyi ki varsınız…

Ressam, Gazeteci, Fotoğrafçı, Yazar Fikret OTYAM…

Hayata gazetecilikle başlayan, gazeteciliğe ilk babasından istediği ‘baba ver bir çekeyim’ diyerek aldığı fotoğraf makinesiyle adım atan Fikret Otyam, ‘bak kırarsan ben de senin kafanı kırarım’ cevabına aldırmadı. İlk fotoğrafını İsmet Paşa ile babasının yemek yediği sırada çekti. Bu O’nun gerek fotoğraflara gerekse gazeteciliğe adım atmasının ilk safhası oldu.

Ressamlığını, gazetecilikle pekiştiren Fikret Otyam,  gazeteciliğe 1950 yılında ‘Son Saat’ te başladı. Otyam, şu sıralarda turizmin başkenti Antalya’da yaşamını sürdürüyor ve her hafta Aydınlık Dergisi’nde yazılarına devam ediyor.

İşte Fikret Otyam ile bir anıya yolculuk başlıyor.

‘Herkese selam ederim’ diyerek sözlerine  başlayan Fikret Otyam’ın babası eczacı  mülazım-ı evvel asteğmendir. ‘Yemen bizim  topraklarımızmış o zaman. Babam da vatan  toprağına gider, Yemen’de kalır yıllarca’ diyen  Otyam, babasının İsmet Paşa’yı anlattığını ve bundan da büyük onur duyduğunu ifade etti.

Fikret Otyam o yıllarda, babası Koca Vasıf’ın anlattığı “Yemen’e İsmet Paşa geldi, hastalandı, iğnelerini ben yaptım, ilaçlarını ben içirdim. Çadırda tedavi ettim” sözlerine bir türlü inanmak istememiş ve ‘Atatürk’ün silah arkadaşı babamı nerden tanıyor’  diye hep düşünmüştü.

Ta ki, İsmet Paşa 1942 yılında Aksaray’dan geçene kadar… İsmet Paşa 1942 yılının ekim ayında Ankara’ya giderken, Aksaray’a uğruyor. Bu sırada Kaymakamlıkta büyük bir hazırlık yapılıyor, bu hazırlıklar aynı anda Fikret Otyam’ın babası Koca Vasıf’ın da evinde başlıyor. Evde su börekleri açılıyor, evin hizmetçisi olan Nuran Hanım ise son hazırlıklarını gözden geçiriyordu. Otyam ise bu hazırlıkların ne için yapıldığını bir türlü çözememişti. Ta ki, İsmet Paşayı karşısında görene dek. İsmet Paşa’yı karşısında gören Otyam’ın kulağında babasının geçmişte anlattığı “Yemen’e İsmet Paşa geldi, hastalandı, iğnelerini ben yaptım, ilaçlarını ben içirdim. Çadırda tedavi ettim” sözleri çınlamaya başlamış ancak yine de buna inanmakta güçlük çekmişti. Ancak İsmet Paşa ile Koca Vasıf sofraya oturmuş yemeğe başlamak üzeredirler. Ve Fikret Otyam, bu sırada sevdiği su böreklerinden aşırırken, bir taraftan da bu inanılması kendisince güç olan buluşmayı ölümsüzleştirmek istiyor ve babasının fotoğraf makinesine gözünü dikiyordu.

 

İşte bir ara “altıma kaçırdığım’”dediği ve babasının fotoğraf makinesine gözünü diktiği anlara ait dakikalar Otyam’ın ağzından şu şekilde gelişiyor.

“Baba ver, Paşa’yla sizi bir çekeyim…” dedim. Babam  “Bak kırarsan bende senin kafanı kırarım” dedi. Bende  fotoğraflarını çektim. Işık arkadan geliyor, Paşa’nın beyaz  saçları görünüyordu.

İsmet Paşa geldi yemek başladı. Bende su böreğini çok  severim. Bizim evde pişti börekler Hatça hanım teyze vardı. Nur içinde yatsın, oradan bir, iki börek yürüttüm. Babamda geldi. “Paşam börekten buyurmaz mısınız” dedi. İsmet Paşa ise, “Yiyeyim de senin gibi göbekli mi olayım?” dedi. Babam göbekli “Ne yapayım Paşam sivil hayat böyledir…” diyerek başladı bir geyik muhabbeti. Paşa, babama ‘Nerede yaptın askerliğini’ dedi. Babamda Yemen’i kastederek “Çadıra geldiniz…” diye anlatırken İsmet Paşa babama “Sen tığ gibi delikanlıydın” derken ben heyecandan orada azıcık donuma kaçırdım.

Çünkü babam yalan söylememiş o güne kadar dalga geçerken “Oh dedim, ya şimdi gazetecilik döneminde İsmet Paşanın bir evladı gibiydim. Beni çok severdi. Ben ilk defa Paşa’nın fotoğraflarını çektim ama ne bileyim ben Paşa’nın o kadar fotoğraflarını çekip yan yana fotoğraflarımız olacağını…

Gülçin Ertunç 10.01.2010

RENKLİ DERGİ

 

 

 

Haftanın Sohbeti; Otyam Bin Talip

Fikret Otyam’ı gördüğümde şaşırdım. Bir parmağı sarılı, sol gözü hafif yumuk, kirpikleri yoktu…

Onunla, kışları yaşadığı Antalya’yı, yazları mekan tuttuğu Gazipaşa’yı konuşacaktık güya…

‘‘Hayrola baba’’ dedim, başladı anlatmaya… Yıllarca, vizörden bakan, fotoğraf çektiği sol gözünde katarakt varmış, ameliyatla onu aldırmış. Dolayısıyla sol gözün kiprikleri de ameliyat kurbanı olmuş. Sağ el parmağının ameliyatla ilgisi yok. O da, acemi bir marangoz ustasının eseri…

Neyse, başladık sohbete… Deyim yerindeyse havadan, sudan bir sohbet oldu bizim ki… Çünkü, Antalya’nın kirli havasından girdik söze, Gazipaşa’nın zehirli suyundan çıktık… Bir de ameliyatını konuştuk bol bol… Doktorların, üzerine yeşil ameliyat giysilerini kat kat örttükten sonra, kendisini, ‘‘Lahana’’ya benzetmesine ise kahkahalarla güldük.

İşte, size bir röportaj ustası ile yapılan röportaj…

Beğenmezse yandık…

Fikret Otyam, havasına, suyunu kirletenlere kızıyor ama Antalya’da

yaşamaktan yine de çok mutlu… ‘‘Antalya’da yaşamasaydım çoktan

ölmüştüm’’ sözü, bu sohbetin en büyük itirafı…

Gazipaşa’da bir cadde ve sokağa adının verilmesinin hoşuna gideceğini

söylüyor Otyam… Fakat, bir belediye başkanı çıkıp Fikret Otyam adını,

Abdürrezzak Bin Talip olarak değiştirirse diye düşünmüyor da değil..

Antalyalı Otyam, hayatından memmun mu?.. Değilse neden?

Mesela sizin gazetenizde okuyucu şikayetleri var. Ben onları çok okuyorum. Yollar bozuk, asfalt yok diyorlar. Hemen Muratpaşa cevap veriyor; ‘İlgililere emir verilmiştir. İlk fırsatta ilgilenilecek’ gibi. Sizden rica ediyorum. Bu şikayetlerin kaçta kaçı yerine getirilmiş, bunu tespit edin. Belediye başkanlığı yapmak çok kolay. Şikayet köşesinde yer alan sorunları çözseler herşey güzel olacak. Yeni icat yapmaya lüzum yok. Şimdi, Antalya narenciye merkezi. Herkes diyor ki; ‘Mis gibi kokar’. Herkes zannediyor ki, Antalya’da mis gibi portakal kokuları içinde yaşıyoruz. Oysa, hayır kardeşim. Antalya’da kışları linyit kömürü kokuyor. Ankara, Kütahya, Afyon linyit kokar. Polatlı da öyle… Hiç bunlardan farkı yok Antalya’nın…

Yetkililer, hava temiz diyor

ÖLSEM NE YAZAR

Yahu ölmemiz mi lazım. Şimdi, ben de tuzak kurdum. Dr. Bekir Kumbul benim 24 senelik dostumdur. Onu, Konyaaltı, Muratpaşa belediye başkanlarını çağırıp balkonuma oturtacağım. Rakıyı da koyacağım. Ben salonda oturacağım, onlar balkonda. 45 dakika. Hadi, ben 75 yaşındayım. Ölsem ne yazar. Ama gelecek kuşak çocuklara acıyorum. Ben burada oturduğum yerde kimlerin hangi apartmanın, o adi aşağılık kömürü yaktığını, bu güzel havayı kirlettiğini görüyorum.

Sizin evin önünü kazmışlar

25 gün oldu. Niye yapmıyorlar bilmiyorum. Kime söyleyeceğimi de bilmiyorum. Eskiden, yapımcı müteahhit şu, firma şu falan vardı. Şimdi Bekir Kumbul’a mı soracağız, Muratpaşa Belediye Başkanı’na mı?.. Tamam, güzel, ileriye dönük güzel bir çalışma ama 25 gündür bu yarım bekliyor. Sonra gelmişler arabanı kaldır diyorlar. Bir gün, belediyeden bir hanım bağırıyor; ‘Araba sahipleri arabanızı çekiniz’ diye. Zabıta memuru kadın, hiç lafını bilmiyor. Neden çekmem gerektiğini de söylemiyor. Baktım aşağıda çekiciler var. Amir de orada dolaşıyor. Dedim, ‘Hayrola ne oluyor.’ Palmiyeler budanacakmış. Dedim ki, ‘Al, bu benim anahtarım, işte arabam, lütfen, bu aracı benim arkadaki park yerime koyun.’ ‘Niye ben koyuyorum’ dedi. ‘Sizden rica ediyorum’ dedim. Yahu kardeşim, ben bu arabayı nereye kaldırayım. Ufak birşey değil ki, kolumun altına alıp götüreyim. Bağırdılar, çağırdılar.

Siz neye kızdınız?

‘Lütfen arabalarını alınız’ deseler tamam… ‘Araba sahipleri kaldır’ diyor, yani emrediyor. Bir de gudubet sesli. Şimdi, bu halka karşı bir saygısızlık. Bu kentte yaşayan yeni bir Antalyalıyım. Benim ağırıma gidiyor. Bu kadar uygar olması gereken bir kentte, incir çekirdeğini doldurmayacak işlerle kenti rezil ediyorlar. Şimdi, Havalimanı yolundaki Koçtaş’a gidiyorum. Alacağımı alıyorum. Koçtaş’tan çıkıyorum. Neredeyse Alanya’ya gidip oradan döneceğim. Oraya bir göbek yapsalar. İlk göbeğe 3 kilometre var, 3’de dönüş 6 kilometre. Binlerce insanın zamanı, harcadığı benzini düşünün. Ben bunun acısını bir yurttaş olarak duyuyorum. Ne Karayolları bu duyguyu taşıyor, ne büyük şehir, ne küçük şehir. Yani olacak şey değil. Yazık değil mi?..

Belediye başkanı olsanız ilk ne yaparsınız?

Belediye başkanı olmaya hiç niyetim yok. Ama, ilk emrim, bu açtıkları yerleri kapatmaları olurdu. Gazetelerin eklerindeki şikayetleri yerine getirsinler o kadar. Ondan sonra fantazi yapmasınlar.

Seçmen tabanınız var mı?

Tabandı, tavandı ben anlamam. Ben bir gözlemciyim. İşaret ediyorum. Tamam, fukara halk kömür yakıyor. Ama, Konyaaltı Caddesi’nde yaşayan fukara halk yok. Büyük apartmanları görüyorum kardeşim, Yavuz’un zurnası gibi… Bunu ben görüyorum da bunu görmesi gerekenler nasıl görmüyor?.. Demek ki, görmek istemiyorlar.

Bu olumsuzlukları gözündeki kataraktı aldırdıktan sonra mı görmeye başladınız?

Hayır, ben her zaman olumsuz değilim. Halka zarar veren herşeyi görürüm. Bir çöp tanesi bile olsa görürüm. Güzelliği de görürüm. Şimdi gelelim katarakt meselesine. İlk defa sol gözüme katarakt indi. Sol gözümde görme özürlülüğü başladı. En nihayetinde bu gözü değiştirmeye karar verdim. Niye sağ gözüm değil de, sol gözüm. 1940 yılından beri ben fotoğraf çekerim, kamera kullanırım. 2001 yılına kadar 61 sene geçmiş. 61 sene bu sol gözümü tepe tepe kullandım. Muayene oldum. Sonra, komşuya çay içmeye gidiyormuş gibi gittim ameliyat oldum. Kendimi lahana gibi hissettim.

Niye elma değil de, lahana?

KAT KAT YEŞİL ÖRTÜ

Bir kat yeşil örtüldü, bir kat daha, bir kat daha… Bir görünen yerim gözüm kaldı. Mümkün mertebe kımıldama dediler. Kımıldama deyince insan kımıldar. Mesela, İstiklal Marşı çalınırken gülünür mü?.. Mete Akyol ile ikimiz biraraya gelmeyelim. Cenazede bile birbirimize bakar gülmeye başlarız. Ameliyat masasında bunlar aklıma geliyor. Bir de, o gün Hürriyet’te okudum. Biri gösteri için baltayla traş yapmış. Doktor, ‘Bu katarakt çok kalın’ deyince, baltayla kesmeye kalkmasınlar diye düşünüp başladım gülmeye… Nihayet bitti. Gözüm açıldı. Dünya varmış.

Görüyorum, görüyorum diye ayağa fırladınız mı?

Yok. O Türk filmlerinde olur.

Antalya’da mı, yoksa Gazipaşa’da mı yaşamak daha keyifli?

Her ikisinin de kendine göre keyifleri var. Gazipaşa’da linyit yok. Temiz hava var. Geçen gün sizde bir haber. Efendim, Gazipaşa Belediye Başkanı Bekir Akyol, içmesularının içilmeyecek derecede zehirli olduğunu açıkladı. Tarım bölgesi ya burası, seralardaki ilaçlar yeraltı sularına karışıyor. En zehirli suyu biz Gazipaşa’da içiyormuşuz. Kadere bak.

Herşeye rağmen Antalya’da yaşamak keyifli değil mi?

Yaşama kıvancı veriyor. Ben çoktan ölmüştüm şimdiye kadar, başka bir yerde yaşasaydım. Gazipaşa’yı kastediyorum.

Denizle aranız nasılsınız?

Ben kara çocuğuyum. Denizi, rakı içerken seyretmesini, fotoğrafını çekmesini seviyorum.

Yoksa yüzme mi bilmiyorsunuz?

Yok biliyorum.

Gazipaşa Havalimanı hala açılmadı, açılmayacağı söyleniyor

Bundan daha güzel bir alan olmaz. Bütün alet, edevat herşeyi var. Bir hafta sonra açılacak dendi. Sonra bir karar; ‘Buraya uçak inemez.’ Bu kara mizah dünyanın hiçbir yerinde olmaz. Peki be adamlar, siz bu kadar meydanı yaptınız, niye bilemediniz uçak inemez diye?.. Dağ varmış… Yaparken görmediniz mi koca dağı?.. Alet edevat geldi, sonra Siirt’e gönderdiler. Ne dümen döndü anlayamadım. Kurcaladım. Turist uçakla Gazipaşa’ya indikten sonra 20 dakika sonra Alanya’da olacak. Bir sürü insana iş imkanı sağlanacak. Ama, çok uçak inecek Gazipaşa’ya… Antalya ne olacak?.. Yap-işlet-devret oldu. Antalya’da ayak bastı parası 15 dolar alıyorlar.

Uçak iner ama dağ bahane öyle mi?

JAPONLAR DENİZE YAPTI

Belki jumbo jet inmez. E be kardeşim, yaparken neden düşünmüyorsunuz? Japonya’da adamlar havalimanını denize yaptı. Sen de getir, madem o kadar turist meraklısısınız, denize doğru uzatırsın bir kilometre daha. Hayır, peki o zaman ufak uçaklar insin. RC 70’ler. O zaman da turist Almanya’dan gelemez ki o uçakla… Böyle birşey oldu gitti. Bunun hesabını soran yok. Nasıl olur ya. Bu kadar Antalya milletvekili var. Nerede bu adamlar, niye bunun hesabını sormazlar. Bu tam kara mizah. Bir gün balıkçının biri bana diyor ki; ‘Ya baba devletin parasına yazık değil mi?’

Havalimanı için mi diyor?

Hayır, yeni yapılan balıkçı barınağı için… Niye ulan dedim balıkçıya, ‘Ya, burası bilmem ne rüzgarı alır, burası olmaz, arka deniz daha iyi’ dedi. Bu adamlar geldiler, rüzgarı ölçtüler, denizi ölçtüler, sen bunlardan iyi mi bileceksin dedim. ‘Görüşürüz’ dedi. Balıkçı haklı çıktı. Geçen sene, fırtına korunağın içindeki 4 balıkçı teknesini batırdı. Devletin itibarını zedeliyorlar.

Adıyaman Tut’ta adınızını meydana verdiler, yıllarca yaşadığınız Gazipaşa’da isminizi taşıyan, cadde, sokak var mı?

Yok.

Neden yok?

Bilmem. ANAP Belediye Başkanı yeni yapılan kültür tiyatro salonu gibi bir yere benim adımı vermeyi önermişti. Sonra ayrıldı o… Öyle kaldı. Adıyaman’ın Tut İlçesi’nde tek meydanda 400 yıllık çınar ağacı var. Tek meydanlarına Fikret Otyam Meydanı adını verdiler. Geçen gün telefon ettim. Tabelam duruyor mu diye… ‘Ya baba, biz yaşadığımız sürece, buranın adını değiştiremezler’ dediler.

Gazipaşa’da isminizin verilmesi sizi sevindirir mi?

Niye sevindirmesin. Sevindirir tabi ki. Gazipaşa’ya yerleşmemden beri radyolarda, televizyonlarda, yurtiçinde dışında Gazipaşa’yı anlatıyorum. Buranın suyunu içen, ekmeğini yiyen bir insan olarak ben görevimi yaptım Gazipaşa’ya karşı. Ama, eskiden beri, yaşarken isim verilmesine karşıyım. Sonra candan olmalı. Diyelim ki adım verildi. Yarın bir adam gelir, ‘Kim lan bu’ der, Abdürrezzak Bin Talip olarak değiştirir. Bu ülkeyi kurtarmış, bu ülkeye namuslu, onurlu bir Cumhuriyet armağan etmiş Atatürk’ün adının değiştiği yerde, Fikret Otyam’ın adını vermişler, vermemişler ben bunu ciddiye almıyorum. Sevinirim o başka…

YENİ GÖZLE İLK YAZI

Bakışım ‘SOL’ dandır

Anadolu insanın deyimidir, ‘‘gözünü sevdiğim..’’, ‘‘gözünün yağını yiyeyim..’’, ‘‘gözüne kurban olam..’’ Ve niceleri. Aşağı yukarı 1940 yılından bu yana fotoğraf çekerim, bakışım ‘‘sol’’dandır, sağımı yumarım.. Zamanla süper 8 mm. film makinesi, daha sonraları video kameraları, ama fotoğraf her zaman.. Dile kolay 58-60 yıl !.

Sonra gece gündüz demeden okumak ve yazmak.. Son yirmi yıldır ortalama sekiz on saat resim (her ikisiyle) ve sol bir yıldır teklemeye başladı, görme yüzde seksen noksanlaştı. Severim gözleri/gözlerimi.. İnce eleyip, sık dokurken bir resim alıcım, Antalya’da Opt. Dr. Ege Altay’ı önerdi ve randevu da almış, gittik. Öylesine güven vericiydi ki, lazerine razı oldum ve ertesi gün hemen iki yüz metre ötemizdeki kliniğe gittik. Tabelayı okudum çok uzaklardan Vizyon.. Sağı kapattım, evet sol’um, ‘‘n’olur beni artık zorlama baba’’ diyordu ve kendimi Opt. Dr. Ege Altay, Opt. Dr. Ali Erhan Ateşçi, hemşireler Fatmagül Tapan ve Pervan Doğan’dan oluşan ekibe bırakıverdim.

Kımıldamadan yattığım yerde geçmişe dönüyorum. Can adlı çocuk Ankara’da teyzesinin yanında okuyor, aile dostumuz diş doktorunun iştahı açık bu yeğenine ara sıra yemekler yapıyorum. Can okuyor/okuyor ve şimdi Antalya SSK Bölge Hastanesi’nin ünlü bir cerrahı.. Bana yeni bir göz takmaya uğraşan Dr. Ege, bizim Can’ın eşi! Baba Kadri Altay, taaa 1964’den yani kurmay yarbayken tanıdığım bir kişi, sonraları general ve daha sonraları Antalya Milletvekili.

Ne mi oldu sonunda? Olan şu, her iş dahil iki saat sonra yeni gözümle, komşudan kahve içip dönermiş gibi yürüyerek geldik evimize ve yeni solumla ilk yazıyı, yani bu yazıyı yazıyorum. Emeği geçenlere binlerce teşekkürler ederek sık sık.

Dursun GÜNDOĞDU, 11.02.2001

HÜRRİYET

Dizi müziklerinin ustasından yıllar sonra yeni albüm

0

“Sheep” ve “Bandare” gibi başarılı şarkılara imza atan Rebel Moves grubunu kurdunuz. Sonra neler oldu?
Sonra çok eğlendik, konserler verdik ancak müzik gruplarının çoğunda başa gelen durum bu; müzikal yaklaşım farklılıkları veya belki müziğe yaklaşım farklılıklarından dolayı yollarımızı ayırmaya karar verdik. Daha doğrusu ben gruptan ayrılmaya karar verdim.

“Dön Bana”nın ardından uzun süre yeni albümünüz beklendi. Bu arada single’lar çıkardınız ancak ikinci albüm için neden bu kadar uzun süre beklediniz?

Aslında bu istemli bir bekleme olmadı. 2006’nın sonunda ilk albüm çıktıktan sonra hakikaten “Dön Bana” ile ciddi bir başarı yakaladı albüm ve dolayısıyla ben… Sonra 2008 yılında yeni şarkıları kayıt atına almaya başladım ama o süreç bende biraz uzun sürüyor, ‘Terzi kendi söküğünü dikemez’ misali… Şarkıları yapıp içinize sinene kadar çalışmayı sürdürüyorsunuz, o yüzden uzun sürüyor. Aslında şarkılarımı paylaşmak konusunda hevesliyim ama albüm yapmak konusunda o kadar hevesli olamayabilirim. Dolayısıyla, bu kadar zaman geçti, bir albüm kadar single çıkartmışım bu süreç içerisinde. Albümde yeni şarkılar da var tabii. Yapımcım Mustafa Karahan’la, “Hadi çıkaralım artık!” deyip, bir anda karar verdik. Belli bir sebebi yok, galiba zamanı gelmiş… Albüme giremeyen çok sayıda şarkım oldu. Onları da bu kadar ara vermeden yeni bir albümle dinleyicilerimle paylaşmak istiyorum.

Yeni albümde kimlerle çalıştınız?
Başta davulda Okay Aydın, Bülent Akbay olmak üzere, bas gitar ben, Murat Tükenmez, gitarlar Volkan Başaran, Berk Atav hatta Bora Uzer bir şarkıda gitar çalıyor… Klavyede Alper Zengintaş, Tevfik Kulak, Okay Aynur. Vokallerde Deniz Bayrak, Gökhan Tümkaya, Cihangir Aslan. Albümün miksi Volkan Başaran, Hasan Umut Önder, Efe Demiryoğuran, Alper Zengintaş ve mastering’i Çağlar Türkmen tarafından yapıldı. Ben dahil olmak üzere dört aranjör çalıştık; Bora Uzer, Tevfik Kulak, Hüseyin Çebişçi.

İlk albümünüzden sonra sizi daha çok dizi müzikleriyle takip eder olduk. Nasıl başladınız dizi müzikleri yapmaya?
Cem Özkan olarak dizi müziği yapmaya başlamam, kendi kendine gelişti aslında… Timur Savcı’nın “Melekler Korusun” dizisine, “Ben Böyleyim” şarkımı jenerik yapması ve dizi iç müziklerinde de katkım olmasını istemesiyle başladı her şey. Sonrasında “Es-Es”, “Şen Yuva”, “Yerden Yüksek”, “5’er Beşer”, “Bizim Yenge”, “Karakol”, “Koyu Kırmızı”, “İbret-i Alem”, “Tatar Ramazan”, “Not Defteri”, “Kaçak Gelinler”, “Kocamın Ailesi”nin müziğini yaptım. Görüntü üzerine müzik yapmayı ve yapılan müziği görüntü ile eşlemeyi çok seviyorum gerçekten. Film müziği de yapmayı çok istiyorum. Uzun süredir bu konuda teklifler gelmesine rağmen, ilk film müziğimin benim içime sinmesini çok istiyorum. Sanırım henüz o projeyle karşılaşamadım.

Dizi için yaptığınız müzikler, bölümü izleyerek mi yoksa senaryoyu okuyarak mı kafanızda şekilleniyor?Her ikisi de olabiliyor, duruma göre değişebiliyor. Dizilerin özellikle hazırlık aşamasında, dizi müziklerinin ilk yapım aşamasında tabii ki her şey senaryo ve karakterler üzerine oluyor. Bana gelen senaryo ve karakter tanımlarında, o karakterin öne çıkan özellikleri, bölümdeki olaylar ve 13 bölümlük treatmandaki olayların gideceği noktayı hesaplayıp, ona göre bir müzik dokusu yaratıyoruz dizi için… Mesela “Koş Koş Koş Koş” şarkısı, “Kaçak Gelinler”in ilk bölümünü seyrederken ortaya çıktı. Koşarak kaçan üç gelin görüyorsunuz; ilk bölümün tam 18 dakikasında biz bu gelinlerin koş koşa kaçtığını ve uçağa binip İstanbul’a geldiğini seyrettik.

“Kaçak Gelinler” ve “Kocamın Ailesi” dizileri sezonun en çok rating getiren işlerinden… Müziğin de payı olduğunu düşünüyor musunuz?
Hikaye, oyunculuk, görüntü ve müziğin bir bütün olduğunu düşünüyorum. Sonuçta harcanan bir emek, müthiş oyunculuklar, bir hikaye var ve ben de kendi hissettiğimce bunların üzerine müziklerimi koyuyorum. Dizilerin seyircide bıraktığı etkinin, bunların toplam gücü olduğunu düşünüyorum. Herkes üzerine düşen işi iyi yaptığında, o zaman gerçekten istenen etkinin insanlarda oluştuğunu düşünüyorum. Dizi hayranları, müzik altı bir sahne veya bir sahneyi şarkıyla duyduğu zaman, klip gibi, bir paylaşma materyali gibi oluyor ve sosyal medyada bunu yoğun olarak dile getiriyorlar. “Kaçak Gelinler”in ilk bölümü yayınlandığında, “Acaba sen de beni düşündüğüm kadar düşünüyor musun? Acaba sen de benim seni özlediğim kadar özlüyor musun?” gibi bir cümle bile paylaşım rekorları kırabiliyor. Dolayısıyla, müzik, var olan iyi şeyin daha da ortaya çıkmasında vesile oluyor diye düşünüyorum.

Dizi müzikleri yapmaya başlamanızın müzikal kariyerinize nasıl bir etkisi oldu? Örneğin daha çok albüm yapar mıydınız bu sürede?
Dizi müzikleri yapmanız, yaptığınız şarkıların daha büyük kitlelere ulaşmasına vesile oluyor. Sonuçta, bir şarkıya klip çekiyoruz, müzik kanallarında yayınlanıyor ama dizide o şarkıyı kullandığınız zaman, belki müzik kanallarından sizi takip etmeyen başka ve çok büyük bir kitlenin evlerine misafir olarak şarkınızı dinletiyorsunuz. Bu anlamda yaptığınız şarkının duyulması ve tanınması anlamında faydası oluyor. Dizi müziği yapmak bir müzisyenin albüm yapmasını engellemiyor ama ben o konuda 10 tane albümüm olsun hevesi gütmediğim için yaşadığım bir şey. Dizi müziği yapmak, bir müzisyenin kariyerini pozitif etkileyen bir şey…

Son dönemde etkilendiğimiz şarkı hangisi?

Flört’ün “Rasta Baba”sı… Dinleyip de “Ya benim niye böyle bir şarkım yok” dediğim şarkılardan bir tanesi ve aslında Flört’ün “Hücum Kayıtlar” albümü, herkese de tavsiye ederim.
İnsan nasıl Unutabilir ki?/ Cem Özkan/ TMC

26.01.2015

RADİKAL

 

Dizi müziklerinin ustasından yıllar sonra yeni albüm

0

“Sheep” ve “Bandare” gibi başarılı şarkılara imza atan Rebel Moves grubunu kurdunuz. Sonra neler oldu?
Sonra çok eğlendik, konserler verdik ancak müzik gruplarının çoğunda başa gelen durum bu; müzikal yaklaşım farklılıkları veya belki müziğe yaklaşım farklılıklarından dolayı yollarımızı ayırmaya karar verdik. Daha doğrusu ben gruptan ayrılmaya karar verdim.

“Dön Bana”nın ardından uzun süre yeni albümünüz beklendi. Bu arada single’lar çıkardınız ancak ikinci albüm için neden bu kadar uzun süre beklediniz?

Aslında bu istemli bir bekleme olmadı. 2006’nın sonunda ilk albüm çıktıktan sonra hakikaten “Dön Bana” ile ciddi bir başarı yakaladı albüm ve dolayısıyla ben… Sonra 2008 yılında yeni şarkıları kayıt atına almaya başladım ama o süreç bende biraz uzun sürüyor, ‘Terzi kendi söküğünü dikemez’ misali… Şarkıları yapıp içinize sinene kadar çalışmayı sürdürüyorsunuz, o yüzden uzun sürüyor. Aslında şarkılarımı paylaşmak konusunda hevesliyim ama albüm yapmak konusunda o kadar hevesli olamayabilirim. Dolayısıyla, bu kadar zaman geçti, bir albüm kadar single çıkartmışım bu süreç içerisinde. Albümde yeni şarkılar da var tabii. Yapımcım Mustafa Karahan’la, “Hadi çıkaralım artık!” deyip, bir anda karar verdik. Belli bir sebebi yok, galiba zamanı gelmiş… Albüme giremeyen çok sayıda şarkım oldu. Onları da bu kadar ara vermeden yeni bir albümle dinleyicilerimle paylaşmak istiyorum.

Yeni albümde kimlerle çalıştınız?
Başta davulda Okay Aydın, Bülent Akbay olmak üzere, bas gitar ben, Murat Tükenmez, gitarlar Volkan Başaran, Berk Atav hatta Bora Uzer bir şarkıda gitar çalıyor… Klavyede Alper Zengintaş, Tevfik Kulak, Okay Aynur. Vokallerde Deniz Bayrak, Gökhan Tümkaya, Cihangir Aslan. Albümün miksi Volkan Başaran, Hasan Umut Önder, Efe Demiryoğuran, Alper Zengintaş ve mastering’i Çağlar Türkmen tarafından yapıldı. Ben dahil olmak üzere dört aranjör çalıştık; Bora Uzer, Tevfik Kulak, Hüseyin Çebişçi.

İlk albümünüzden sonra sizi daha çok dizi müzikleriyle takip eder olduk. Nasıl başladınız dizi müzikleri yapmaya?
Cem Özkan olarak dizi müziği yapmaya başlamam, kendi kendine gelişti aslında… Timur Savcı’nın “Melekler Korusun” dizisine, “Ben Böyleyim” şarkımı jenerik yapması ve dizi iç müziklerinde de katkım olmasını istemesiyle başladı her şey. Sonrasında “Es-Es”, “Şen Yuva”, “Yerden Yüksek”, “5’er Beşer”, “Bizim Yenge”, “Karakol”, “Koyu Kırmızı”, “İbret-i Alem”, “Tatar Ramazan”, “Not Defteri”, “Kaçak Gelinler”, “Kocamın Ailesi”nin müziğini yaptım. Görüntü üzerine müzik yapmayı ve yapılan müziği görüntü ile eşlemeyi çok seviyorum gerçekten. Film müziği de yapmayı çok istiyorum. Uzun süredir bu konuda teklifler gelmesine rağmen, ilk film müziğimin benim içime sinmesini çok istiyorum. Sanırım henüz o projeyle karşılaşamadım.

Dizi için yaptığınız müzikler, bölümü izleyerek mi yoksa senaryoyu okuyarak mı kafanızda şekilleniyor?Her ikisi de olabiliyor, duruma göre değişebiliyor. Dizilerin özellikle hazırlık aşamasında, dizi müziklerinin ilk yapım aşamasında tabii ki her şey senaryo ve karakterler üzerine oluyor. Bana gelen senaryo ve karakter tanımlarında, o karakterin öne çıkan özellikleri, bölümdeki olaylar ve 13 bölümlük treatmandaki olayların gideceği noktayı hesaplayıp, ona göre bir müzik dokusu yaratıyoruz dizi için… Mesela “Koş Koş Koş Koş” şarkısı, “Kaçak Gelinler”in ilk bölümünü seyrederken ortaya çıktı. Koşarak kaçan üç gelin görüyorsunuz; ilk bölümün tam 18 dakikasında biz bu gelinlerin koş koşa kaçtığını ve uçağa binip İstanbul’a geldiğini seyrettik.

“Kaçak Gelinler” ve “Kocamın Ailesi” dizileri sezonun en çok rating getiren işlerinden… Müziğin de payı olduğunu düşünüyor musunuz?
Hikaye, oyunculuk, görüntü ve müziğin bir bütün olduğunu düşünüyorum. Sonuçta harcanan bir emek, müthiş oyunculuklar, bir hikaye var ve ben de kendi hissettiğimce bunların üzerine müziklerimi koyuyorum. Dizilerin seyircide bıraktığı etkinin, bunların toplam gücü olduğunu düşünüyorum. Herkes üzerine düşen işi iyi yaptığında, o zaman gerçekten istenen etkinin insanlarda oluştuğunu düşünüyorum. Dizi hayranları, müzik altı bir sahne veya bir sahneyi şarkıyla duyduğu zaman, klip gibi, bir paylaşma materyali gibi oluyor ve sosyal medyada bunu yoğun olarak dile getiriyorlar. “Kaçak Gelinler”in ilk bölümü yayınlandığında, “Acaba sen de beni düşündüğüm kadar düşünüyor musun? Acaba sen de benim seni özlediğim kadar özlüyor musun?” gibi bir cümle bile paylaşım rekorları kırabiliyor. Dolayısıyla, müzik, var olan iyi şeyin daha da ortaya çıkmasında vesile oluyor diye düşünüyorum.

Dizi müzikleri yapmaya başlamanızın müzikal kariyerinize nasıl bir etkisi oldu? Örneğin daha çok albüm yapar mıydınız bu sürede?
Dizi müzikleri yapmanız, yaptığınız şarkıların daha büyük kitlelere ulaşmasına vesile oluyor. Sonuçta, bir şarkıya klip çekiyoruz, müzik kanallarında yayınlanıyor ama dizide o şarkıyı kullandığınız zaman, belki müzik kanallarından sizi takip etmeyen başka ve çok büyük bir kitlenin evlerine misafir olarak şarkınızı dinletiyorsunuz. Bu anlamda yaptığınız şarkının duyulması ve tanınması anlamında faydası oluyor. Dizi müziği yapmak bir müzisyenin albüm yapmasını engellemiyor ama ben o konuda 10 tane albümüm olsun hevesi gütmediğim için yaşadığım bir şey. Dizi müziği yapmak, bir müzisyenin kariyerini pozitif etkileyen bir şey…

Son dönemde etkilendiğimiz şarkı hangisi?

Flört’ün “Rasta Baba”sı… Dinleyip de “Ya benim niye böyle bir şarkım yok” dediğim şarkılardan bir tanesi ve aslında Flört’ün “Hücum Kayıtlar” albümü, herkese de tavsiye ederim.
İnsan nasıl Unutabilir ki?/ Cem Özkan/ TMC

26.01.2015

RADİKAL

 

Peyk Grubu Röportajı

“Piç şarkılar” yapmakta Peyk’in üstüne yok

  1. Yüzyıl’ın Türkiyesi’nde modern dünyanın ozanı (ozan olmayı pek kabul etmeseler de) olma vasfını, hakkıyla taşımakla kalmayıp bu geleneği Reggie ve Blues tınılarına Rock’n Roll tavrıyla taşıyan Peyk, 2014 yılının son aylarında Kalan Müzik etiketli “Teslim Olma” albümünü geçtiğimiz eylemceli yılların ve ayların özeti olarak ortaya koydu. Peyk’in solisti sevgili İrfan Alış ve klavyecisi sevgili Özgür Ulusoy KalemKahveKlavye’nin paragrafça geniş sorularını yanıtladı.

Adınız Peyk. Adınızla (Peyk’in her iki anlamı da, sanki bir şeye bağlı hatta bağımlı gibi) söylediklerinizin çeliştiğini düşündüğünüz oluyor mu hiç? (Son derece klişe olan “Neden Peyk?” sorusunun başka türlüsü)

İrfan: Peyk isminin anlamı yok. Varsa da buna takılmadık. Ertan (Çalışkan, davul) koydu ismi. Ama mesaj taşıyan asker anlamını seviyor gibiyim.

Şarkılarınızın çoğu bir hikaye anlatıyor. Hepsinin bir derdi var sanki. Şehirli ozanlar diyebiliriz sizin için. Peki, şarkıların oluşum süreçlerini (hepsinin farklıdır diye düşünüyoruz ama genelleme yapacak olursak) anlatabilir misiniz?

İrfan: Şarkılar genelde yaşadığım olayların yarattığı kafa bozukluklarının yansıması oluyor. Şehirli ozan biraz anlamsız oluyor. Otobüse bilet atan, sigortasını ödeyen, rutin hayatlarını yaşayan ve bir gelenekten gelmeyen şarkı yapıcılarız. Piç şarkılar yapıyoruz.

“Dağılmadık, çünkü hiçbir zaman tam bir grup olmadık.”

“Teslim olma” albümünde, geçen 2014 yılında ülkede yaşadıklarımızı özetlemiş gibisiniz. Şarkılarda söylemediklerinizi söyleyecek olsaydınız neler derdiniz?

İrfan: Şarkılarda söylemediğimiz şeyler, zaten söylenmemesi gereken şeyler. Yani ne gerek var?

Bir röportajınızda şarkıların bazıları için özeleştiri demişsiniz. “Teslim Olma” albümünde de benzeri bir özeleştiriden bahsetmek mümkün mü?

İrfan: Biraz sinirliyiz bu albümde, özeleştiri yapacak vakit olmadı. Orada faşist bir devlet baskısı varken buna affedersiniz “siktirgit” çekmeden olmazdı. Hoş, bu kaba bir cevap ama “Teslim Olma” tam olarak bu.

Evliliklerin bile çok uzun sürmediği Türkiye’de grup olmak daha doğrusu grup olarak yola devam etmek oldukça zor. Siz (biyografinizden okuduğumuz kadarıyla) 1991 yılından beri birlikte müzik yapıyor, Peyk olarak yola devam ediyorsunuz. Bir sırrınız var mı?

İrfan: Neden dağılmadık, çünkü hiçbir zaman tam bir grup olmadık. Birbirimizi özlemeye fırsat bulduk. Kavgalar edildi. Ama birbirimizi sevdiğimi için ayrılmadık. Çünkü biliyoruz ki bir daha, derin bir dostluk kuracak vaktimiz olmayabilir.

Özgür: Bizim sırrımız yok ama, birkaç müzisyenin bir araya gelerek adına da “proje” diyerek kurdukları grupların uzun soluklu olma şansı pek yok, bunu söyleyebilirim.

Zaman zaman içinizde popüler olma isteği oluyor mu?

Özgür: Pek olmuyor.

Müzikten para kazanmanın müzisyen için neredeyse imkansız olduğu bir dönemde müzik yapıyorsunuz. Farklı işlerle uğraşıyor musunuz? Ayrıca müzik sayesinde geçiminizi sağlayacak olsaydınız da yine bu işleri yapmayı sürdürür müydünüz?

Özgür: Hepimiz başka işlerde çalışıyoruz. Bu bir seçim olduğu için müzikten çok para kazanmak gibi bir isteğimiz ve şansımız yok.

Bu sefer albümünüzü Kalan Müzik’ten çıkardınız. Ancak bazı parçalarınız hemen paylaşıldı. Sizce internet ortamından müzik dağıtımı nereye doğru gidecek? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? İnternetin bir araç olarak size ve müziğinize etkisi oldu mu? Nasıl oldu? (Aynı zamanda benim tez konum da. Bu vesileyle sizden de görüş almış olayım 🙂 )

Özgür: İnternet konusu çok uzun ama, internetin yalandan bir özgürlük hissi veren, aslında son derece kapalı devre bir kullanım aracı haline geldiğini düşünüyorum. Serin bir yaklaşımla, üç beş (ya da üç beş bin) kişi daha dinler dersin, bu da çok bir şey değiştirmez bana göre. Bunun ötesinde müzisyenlere sunduğu ayrıcalık, bu üç beş kişiye ulaşmak için aracılara (plak şirketi vs.) daha az ihtiyaç duymaları olabilir. Dolayısı ile kendini plak şirketine beğendirme kaygısı taşımadan müzik yapan insanlar türemiştir herhalde. Ancak, tanınır olma anlamında asıl yükü hala ana akım medya üstleniyor bana göre.

“Rock muhalif olacak ama şahsi şarkılar yapmayacak dersek müzik tarihinin en güzel şarkılarını açıklayamayız.”

Farklı türlerden beslense de tavır itibariyle “Rock” sayılabilecek bir müziğiniz var ve Rock da esasen “muhalif” kimliği olan bir tür. Toplumsal tavrı olan bir grup olarak sizce tamamen bireysel meseleler içeren ürünlerle Rock müzik yapılabilir mi? Bunu, bugünün Rock piyasası açısından da değerlendirebilirsiniz.

İrfan: Rock muhalif olacak evet, ama şahsi şarkılar yapmayacak dersek, müzik tarihinin en güzel şarkılarını açıklayamayız. Ama samimiyet önemli, isim vermiyorum. Ülke tarihinin en çalkantılı döneminde “beni niye boynuzladın” temalı veya yataktan bir türlü çıkmayan şarkılar yaparsan en hafifinden kör ya da korkak ya da ticari müzik yapan şarlatandan öte bir şey değilsindir. Ha, satarsın para da kazanırsın. “Rock tavrı” dersen buna “hadi len” derim (:

Özgür: Yüzdesi çok düşük olmak koşuluyla olabilir, bizdeki gibi arada bir muhalefet yapan, genelde goygoy yapan tarza Rock demek istemem. Gerçi bu sadece bizde değil her yerde böyle ya.

Müzikalitenin yanı sıra sözlerde dikkat çeken güçlü bir edebiyat var. Bir edebiyat sitesi olarak sözlerinizdeki edebi üslubun ve içeriğin nelerden yahut kimlerden beslendiğini sormak durumundayız?

İrfan: Sözler ve edebiyat. Sözleri yazan olarak bunun genetik olduğunu düşünüyorum. Bu babamdan geçen bir şey… Çok okudum zamanında ama okumakla olsa… Grubun en az okuyanıyım. Babam şairdi. Bunu kendinde keşfedemeden öldü. Etkilendiğim şairler, Metin Eloğlu, Özdemir Asaf ve Cemal Süreya.

Buna bağlı olarak en son kuşak olarak değerlendirebileceğimiz “Adamlar, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Yüzyüzeyken Konuşuruz” gibi isimlerde sözlerin baskınlığı, edebi kaygısı dikkat çekiyor. O kadar çekiyor ki belki de bir süre sonra müziğin biraz geriye çekildiğini hissetmiyor değiliz. Müzik açısından bu değişimi nasıl değerlendirir Peyk?

İrfan: Bence bu gruplar birbirine benzemiyor. Yüzyüzeyken bana Bob Dylan tadı verirken Adamlar biraz Lou Reed tınlıyor. Yok ise Beirut. Onlara benzemiyorlar ama tarz olarak. Ortak noktaları ise takılma havasında olmaları. Ve bu işin özü, ölç biç bir müzik yok ortada, özgürler. Enstrümanlarını daha iyi çalacaklar zamanla. O zaman işte tadından yenmez albümler yapacaklar. Ama belki şimdiki kadar samimi olamayacak. Güzel gençler var kısaca ve doğru yoldalar.

Özgür: Belki geçtiğimiz yıllarda tiyatro kökenli insanların müziğe daha çok girmesi yüzünden olmuştur. Ancak bu tarz, söz uğruna müziği tamamen boşlamıyor. Her halükarda sözlerin bomboş olmasından iyidir, zamanla müzik alanında bir evrilme sağlayabilir diye düşünüyorum.

“Nisan’da bizim kafada müzisyenler ile bir festival yapıyoruz.”

Sosyal medyadan takip etmek mümkün tabii ama yakın süreçte kesinleşen konserler yahut projeler neler olacak?

İrfan: 6 Şubat Mojo ve sonra full ekipmanlı özel görselli 11 Mart Çarşamba Babylon sahnesindeyiz. Bunun da dışında İKSV Salon konser videolarını yayınlayacağız yakında. Sanal aleme fırlatacağız.

Yine bir edebiyat sitesi olarak sizlerden güncel ya da geriye dönük olarak “sağlam kitap” önerisi almamız mümkün mü?

Özgür: Marquez-Yüzyıllık Yalnızlık, Yaşar Kemal- Bir Ada Hikayesi (ilk 3 cilt), Stefan Zweig- Satranç, Jack London- Cinayet Şirketi, Paul Auster- Ay Sarayı, artı Rus ve Fransız klasiklerinin bir çoğu.

İrfan: Kitap önerisi zor iş ama İhsan Oktay Anar ilk üç kitabı, özellikle de “Puslu Kıtalar Atlası”. Bunun dışında Nisan ayında bizim kafada müzisyenlerle bir festival yapıyoruz galiba. Baktık çağıran yok, “Biz yapalım”a geldik. Çok güzel olabilir. Herkese “sağlıcakla kalın” derim ayrıca.

Özge Ç. Denizci 27.01.2015

KALEMKAHVEKLAVYE

Peyk Grubu Röportajı

“Piç şarkılar” yapmakta Peyk’in üstüne yok

  1. Yüzyıl’ın Türkiyesi’nde modern dünyanın ozanı (ozan olmayı pek kabul etmeseler de) olma vasfını, hakkıyla taşımakla kalmayıp bu geleneği Reggie ve Blues tınılarına Rock’n Roll tavrıyla taşıyan Peyk, 2014 yılının son aylarında Kalan Müzik etiketli “Teslim Olma” albümünü geçtiğimiz eylemceli yılların ve ayların özeti olarak ortaya koydu. Peyk’in solisti sevgili İrfan Alış ve klavyecisi sevgili Özgür Ulusoy KalemKahveKlavye’nin paragrafça geniş sorularını yanıtladı.

Adınız Peyk. Adınızla (Peyk’in her iki anlamı da, sanki bir şeye bağlı hatta bağımlı gibi) söylediklerinizin çeliştiğini düşündüğünüz oluyor mu hiç? (Son derece klişe olan “Neden Peyk?” sorusunun başka türlüsü)

İrfan: Peyk isminin anlamı yok. Varsa da buna takılmadık. Ertan (Çalışkan, davul) koydu ismi. Ama mesaj taşıyan asker anlamını seviyor gibiyim.

Şarkılarınızın çoğu bir hikaye anlatıyor. Hepsinin bir derdi var sanki. Şehirli ozanlar diyebiliriz sizin için. Peki, şarkıların oluşum süreçlerini (hepsinin farklıdır diye düşünüyoruz ama genelleme yapacak olursak) anlatabilir misiniz?

İrfan: Şarkılar genelde yaşadığım olayların yarattığı kafa bozukluklarının yansıması oluyor. Şehirli ozan biraz anlamsız oluyor. Otobüse bilet atan, sigortasını ödeyen, rutin hayatlarını yaşayan ve bir gelenekten gelmeyen şarkı yapıcılarız. Piç şarkılar yapıyoruz.

“Dağılmadık, çünkü hiçbir zaman tam bir grup olmadık.”

“Teslim olma” albümünde, geçen 2014 yılında ülkede yaşadıklarımızı özetlemiş gibisiniz. Şarkılarda söylemediklerinizi söyleyecek olsaydınız neler derdiniz?

İrfan: Şarkılarda söylemediğimiz şeyler, zaten söylenmemesi gereken şeyler. Yani ne gerek var?

Bir röportajınızda şarkıların bazıları için özeleştiri demişsiniz. “Teslim Olma” albümünde de benzeri bir özeleştiriden bahsetmek mümkün mü?

İrfan: Biraz sinirliyiz bu albümde, özeleştiri yapacak vakit olmadı. Orada faşist bir devlet baskısı varken buna affedersiniz “siktirgit” çekmeden olmazdı. Hoş, bu kaba bir cevap ama “Teslim Olma” tam olarak bu.

Evliliklerin bile çok uzun sürmediği Türkiye’de grup olmak daha doğrusu grup olarak yola devam etmek oldukça zor. Siz (biyografinizden okuduğumuz kadarıyla) 1991 yılından beri birlikte müzik yapıyor, Peyk olarak yola devam ediyorsunuz. Bir sırrınız var mı?

İrfan: Neden dağılmadık, çünkü hiçbir zaman tam bir grup olmadık. Birbirimizi özlemeye fırsat bulduk. Kavgalar edildi. Ama birbirimizi sevdiğimi için ayrılmadık. Çünkü biliyoruz ki bir daha, derin bir dostluk kuracak vaktimiz olmayabilir.

Özgür: Bizim sırrımız yok ama, birkaç müzisyenin bir araya gelerek adına da “proje” diyerek kurdukları grupların uzun soluklu olma şansı pek yok, bunu söyleyebilirim.

Zaman zaman içinizde popüler olma isteği oluyor mu?

Özgür: Pek olmuyor.

Müzikten para kazanmanın müzisyen için neredeyse imkansız olduğu bir dönemde müzik yapıyorsunuz. Farklı işlerle uğraşıyor musunuz? Ayrıca müzik sayesinde geçiminizi sağlayacak olsaydınız da yine bu işleri yapmayı sürdürür müydünüz?

Özgür: Hepimiz başka işlerde çalışıyoruz. Bu bir seçim olduğu için müzikten çok para kazanmak gibi bir isteğimiz ve şansımız yok.

Bu sefer albümünüzü Kalan Müzik’ten çıkardınız. Ancak bazı parçalarınız hemen paylaşıldı. Sizce internet ortamından müzik dağıtımı nereye doğru gidecek? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? İnternetin bir araç olarak size ve müziğinize etkisi oldu mu? Nasıl oldu? (Aynı zamanda benim tez konum da. Bu vesileyle sizden de görüş almış olayım 🙂 )

Özgür: İnternet konusu çok uzun ama, internetin yalandan bir özgürlük hissi veren, aslında son derece kapalı devre bir kullanım aracı haline geldiğini düşünüyorum. Serin bir yaklaşımla, üç beş (ya da üç beş bin) kişi daha dinler dersin, bu da çok bir şey değiştirmez bana göre. Bunun ötesinde müzisyenlere sunduğu ayrıcalık, bu üç beş kişiye ulaşmak için aracılara (plak şirketi vs.) daha az ihtiyaç duymaları olabilir. Dolayısı ile kendini plak şirketine beğendirme kaygısı taşımadan müzik yapan insanlar türemiştir herhalde. Ancak, tanınır olma anlamında asıl yükü hala ana akım medya üstleniyor bana göre.

“Rock muhalif olacak ama şahsi şarkılar yapmayacak dersek müzik tarihinin en güzel şarkılarını açıklayamayız.”

Farklı türlerden beslense de tavır itibariyle “Rock” sayılabilecek bir müziğiniz var ve Rock da esasen “muhalif” kimliği olan bir tür. Toplumsal tavrı olan bir grup olarak sizce tamamen bireysel meseleler içeren ürünlerle Rock müzik yapılabilir mi? Bunu, bugünün Rock piyasası açısından da değerlendirebilirsiniz.

İrfan: Rock muhalif olacak evet, ama şahsi şarkılar yapmayacak dersek, müzik tarihinin en güzel şarkılarını açıklayamayız. Ama samimiyet önemli, isim vermiyorum. Ülke tarihinin en çalkantılı döneminde “beni niye boynuzladın” temalı veya yataktan bir türlü çıkmayan şarkılar yaparsan en hafifinden kör ya da korkak ya da ticari müzik yapan şarlatandan öte bir şey değilsindir. Ha, satarsın para da kazanırsın. “Rock tavrı” dersen buna “hadi len” derim (:

Özgür: Yüzdesi çok düşük olmak koşuluyla olabilir, bizdeki gibi arada bir muhalefet yapan, genelde goygoy yapan tarza Rock demek istemem. Gerçi bu sadece bizde değil her yerde böyle ya.

Müzikalitenin yanı sıra sözlerde dikkat çeken güçlü bir edebiyat var. Bir edebiyat sitesi olarak sözlerinizdeki edebi üslubun ve içeriğin nelerden yahut kimlerden beslendiğini sormak durumundayız?

İrfan: Sözler ve edebiyat. Sözleri yazan olarak bunun genetik olduğunu düşünüyorum. Bu babamdan geçen bir şey… Çok okudum zamanında ama okumakla olsa… Grubun en az okuyanıyım. Babam şairdi. Bunu kendinde keşfedemeden öldü. Etkilendiğim şairler, Metin Eloğlu, Özdemir Asaf ve Cemal Süreya.

Buna bağlı olarak en son kuşak olarak değerlendirebileceğimiz “Adamlar, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Yüzyüzeyken Konuşuruz” gibi isimlerde sözlerin baskınlığı, edebi kaygısı dikkat çekiyor. O kadar çekiyor ki belki de bir süre sonra müziğin biraz geriye çekildiğini hissetmiyor değiliz. Müzik açısından bu değişimi nasıl değerlendirir Peyk?

İrfan: Bence bu gruplar birbirine benzemiyor. Yüzyüzeyken bana Bob Dylan tadı verirken Adamlar biraz Lou Reed tınlıyor. Yok ise Beirut. Onlara benzemiyorlar ama tarz olarak. Ortak noktaları ise takılma havasında olmaları. Ve bu işin özü, ölç biç bir müzik yok ortada, özgürler. Enstrümanlarını daha iyi çalacaklar zamanla. O zaman işte tadından yenmez albümler yapacaklar. Ama belki şimdiki kadar samimi olamayacak. Güzel gençler var kısaca ve doğru yoldalar.

Özgür: Belki geçtiğimiz yıllarda tiyatro kökenli insanların müziğe daha çok girmesi yüzünden olmuştur. Ancak bu tarz, söz uğruna müziği tamamen boşlamıyor. Her halükarda sözlerin bomboş olmasından iyidir, zamanla müzik alanında bir evrilme sağlayabilir diye düşünüyorum.

“Nisan’da bizim kafada müzisyenler ile bir festival yapıyoruz.”

Sosyal medyadan takip etmek mümkün tabii ama yakın süreçte kesinleşen konserler yahut projeler neler olacak?

İrfan: 6 Şubat Mojo ve sonra full ekipmanlı özel görselli 11 Mart Çarşamba Babylon sahnesindeyiz. Bunun da dışında İKSV Salon konser videolarını yayınlayacağız yakında. Sanal aleme fırlatacağız.

Yine bir edebiyat sitesi olarak sizlerden güncel ya da geriye dönük olarak “sağlam kitap” önerisi almamız mümkün mü?

Özgür: Marquez-Yüzyıllık Yalnızlık, Yaşar Kemal- Bir Ada Hikayesi (ilk 3 cilt), Stefan Zweig- Satranç, Jack London- Cinayet Şirketi, Paul Auster- Ay Sarayı, artı Rus ve Fransız klasiklerinin bir çoğu.

İrfan: Kitap önerisi zor iş ama İhsan Oktay Anar ilk üç kitabı, özellikle de “Puslu Kıtalar Atlası”. Bunun dışında Nisan ayında bizim kafada müzisyenlerle bir festival yapıyoruz galiba. Baktık çağıran yok, “Biz yapalım”a geldik. Çok güzel olabilir. Herkese “sağlıcakla kalın” derim ayrıca.

Özge Ç. Denizci 27.01.2015

KALEMKAHVEKLAVYE

SYRIZA Türkiye’yi nasıl etkiler?

0

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Komünist Parti (KP) Merkez Komite üyesi Kemal Okuyan Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) Merkez Komite üyesi Kurtuluş Kılçer ve sosyalist gazeteci Merdan Yanardağ’a sorduk.

Yunanistan’da Aleksis Tsipras liderliğindeki  sosyalist blok SYRIZA’nın seçim zaferi tüm dünyada yankı buldu. Tek başına hükümet kurabilme fırsatını iki sandalyeyle kaçıran SYRIZA, sağcı Bağımsız Yunanlar (ANEL) Partisi ile koalisyon hükümeti kurmak için anlaştı. Yeni hükümetin Başbakanı, Tsipras olacak.

SYRIZA’nın bu başarısının sebepleri, sol hareketin seyrinde nasıl bir basamak olacağı, dünyada ve Türkiye’de yaratabileceği siyasi etkiler, seçim sonuçları açıklandığından beri tartışılıyor, birçok yorum yapılıyor. Biz de seçim sonuçlarını ve gelecekteki olası etkilerini ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Komünist Parti (KP) Merkez Komite üyesi Kemal Okuyan Halkın Türkiye Komünist Partisi (HTKP) Merkez Komite üyesi Kurtuluş Kılçer ve sosyalist gazeteci Merdan Yanardağ’a sorduk.

ALPER TAŞ:TEPEDEN İNME BİR BAŞARI DEĞİL

“SYRIZA’nın bu başarısı tepeden inme bir başarı değil. Avrupa’da ve özellikle Yunanistan’da ortaya çıkan bir krizin sonucu. Krize emekten yana yanıtlar üretmesinin ve krize karşı sokağa çıkan toplumsal muhalefetin taleplerinin siyasi sözcülüğünü gerçekleştirme becerisini göstermesinin Yunan halkına gerçekçi ve gerçekleştirilebilir bir çıkış yolu önermesinin ve Yunanistan’ın diğer siyasi yapılarının kriz karşısında iflasının bir sonucu… Hem sokak muhalefetinin içinde yer alarak hem de sokak muhalefetinin taleplerini ona bir nefes aldırabilecek bir seçeneği sunması açısından ısrarlı, sabırlı, sürekli bir çalışmanın ürünü olarak böyle bir başarı yakaladılar. Bu kriz, Avrupa’da özellikle Yunanistan’da ya aşırı sağa ya da radikal sola yarayabilecek bir krizdi. Radikal sol koalisyonu olan SYRIZA, bu krizi sol politikalar lehine yorumlama, değerlendirme ve inandırıcı bir seçenek sunma açısından başarılı bir grafik izledi ve bugünkü tabloya ulaştı.

TÜRKİYE’Yİ PSİKOLOJİK OLARAK ETKİLER

Birleşik Haziran Hareketi(BHH) yeni bir hareket, yeni bir süreç ama önemli bir süreç. Daha yeni yeni ayağa kalkıyor. Tabii bir parti değil bir hareket. O yüzden bir parti olan SYRIZA ile yan yana koymak şuan için doğru değil. Ama BHH’nin özü de, siyasi ekseni de aslında Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte Türkiye halkının yaşadığı sıkıntılara ve sorunlara acil yanıtlar üreterek sokakta bir toplumsal muhalefeti büyütme, geliştirme özellikle toplumsal açıdan sol ve devrimci hareketleri büyütme anlamında kendi yolunu açmaya çalışan bir hareket. Elbette ki özellikle Yunanistan’da ortaya çıkan bu siyasi tablo Avrupa’yı da etkileyecek. Yani Avrupa’yı şekillendiren sermaye politikaları karşısında emek eksenli bir Avrupa’nın inşası konusunda tartışmalara yol açacak gibi gözüküyor. Sol bir rüzgar estirmesi konusunda da Türkiye’yi psikolojik olarak elbette etkiler. Bir duygu olarak da etkiler. Buradan baktığımızda gerek Avrupa’da, gerek dünyanın değişik bölgelerinde ortaya çıkacak bu sol iklim, bir hayat alanı yaratma ve insanların sola bakması konusunda bir bakış açısı sağlar. Bunu değerlendirmek lazım. Bunu değerlendirmek için birleşik, çoğulcu, gerçekleşebilir ve inandırıcı yanıtlar verebilecek birleşik bir seçeneğin büyütülebilmesiyle mümkün olduğunu düşünüyorum.”

KEMAL OKUYAN: ‘TÜRKİYE’DE DE SİSTEM PATLAMA NOKTASINDA

“Şimdi öncelikle şunu belirtmek gerek: Aslında Dünya’da da kapitalizm çok ciddi bir kriz yaşıyor. Biz hep ekonomik krize odaklanıyoruz ama onunla bağlantılı olarak siyasi alanda da alternatif üretmekte çok zorlanılıyor. Ve gerçekten de bazı ülkelerde bu iş patlama noktasına geldi. Aslında Türkiye’de de öyle… 2013 Haziranından da anladığımız üzere Türkiye’de de toplumda-belki farklı saiklerle- bir siyasi arayış var. Yunanistan seçimleri bu siyasi arayışı aslında sistem içerisinde tutmaya dönük bir alternatifin yaratılmasıyla ilgili. Bakın Yunanistan’ın en büyük güçlerinden birisi PASOK, yani Sosyal Demokrat Parti çöktü ve onun yerine daha önce oldukça küçük bir parti olan SYRIZA çok hızlı bir yükseliş gösterdi son üç yıl içerisinde ve bugün neredeyse tek başına iktidar olma olanağını yakalıyordu, olmadı, şimdi bir sağ partiyle koalisyon gerçekleştiriyor.

‘AŞIRI İYİMSERLİĞİ BENİMSEMİYORUM’

Bunu şöyle değerlendirelim: Bir yönü doğru, geniş kitleler bir arayış içerisinde, sağ söylem yetmiyor. Dolayısıyla solun yükselmesi için bir olanak var. Ama burada kesinlikle ve kesinlikle “hangi sol?” diye sormamız gerekiyor. SYRIZA içinde çok farklı unsurları barındırsa da yönelim olarak ne yazık ki bir düzen partisi olma yolunda ilerliyor ve bir sürü güvence verdiler. İktidar olmak için bir sağ partiyle koalisyon yapmak için anlaşma yaptılar, bunu göze alıyorlar. Benim görüşüm şu: Yunanistan’da SYRIZA’ya bel bağlayan milyonlarca yoksul insan önümüzdeki dönemde bir hayal kırıklığıyla karşılaşacaklar. Çünkü artık Yunanistan’da bu sistemin herhangi bir çözüm getirme şansı yok, kalmadı ve SYRIZA’nın programı Yunanistan’da radikal, köklü bir düzen değişikliği programı değil, bir ıslahat programı. Bunun tutma şansı yok. Yunanistan’da başka sol güçler de var, başta Yunanistan Komünist Partisi olmak üzere. Bu kadar zor bir seçimde yüzde beşin üzerinde oy alan bir parti. Ben önümüzdeki aylarda Yunanistan’da krizin derinleşeceğini düşünüyorum, yani daha yeni başlıyor. Bir arayış var insanlarda, evet ama unutmayalım ki gerçekten de insanların karşısına sahte çözümler çıkarma yeteneği olan bir sistem kapitalizm. Bu yüzden aşırı iyimserliği benimsemiyorum. Dolayısıyla çok yakından izlemek lazım Yunanistan’ı. Türkiye’de bunun üzerinden modeller kurmamak lazım. Yunanistan’da farklı bir gelenek var, orada son 30-40 yıldır sol parlamentoda önemli bir güç. Türkiye’de parlamento hesapları yapmak,’Herkes birleşsin, ne güzel sol dünyada iktidar oluyor’ demek temeli olmayan, çok kolaycı ve erken değerlendirmeler diye düşünüyorum.”

 

KURTULUŞ KILÇER: ‘TÜRKİYE’NİN ÇELİŞKİLERİ ÇOK DAHA FAZLA’

“Bir Avrupa Birliği ülkesinde böyle bir solun iktidara gelmesi başlı başına bir anlam kazanır, başlı başına önemlidir. Neden? Çünkü bugüne kadar Avrupa Birliği Türkiye’ye istikrar, ekonomik refah ve yeni bir model olarak anlatıldı. Ama bir Avrupa Birliği ülkesinde bile ekonomik kriz sonucunda solun iktidara gelmesi önemli, bu birinci nokta. Aynı şekilde İtalya ve İspanya’da da bir kriz ve bu krizle beraber solun yükselişini görüyoruz. Bunun mutlaka değerlendirilmesi lazım.

Yunanistan gibi bir ülkede böyle bir tablo ortaya çıkınca Türkiye’de de sol hareketin önünün çok açık olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Kaldı ki Türkiye, Yunanistan’a göre çelişkileri daha fazla olan, toplumsal sorunları daha yoğun yaşayan, Yunanistan’a göre ekonomik açıdan daha kırılgan bir ülke. Bu yüzden Türkiye’de de solun, sosyalizmin biz önümüzdeki dönem önünün çok açık olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz. İkinci olarak da SYRIZA’nın bu başarısı tabii ki önemsenmeli ama asıl mesele SYRIZA’nın bundan sonra ne yapacağıdır. Bu açıdan sermaye karşıtı, emperyalizm karşıtı bir konum alıp almayacağı bundan sonraki süreçte göreceğimiz bir mesele. Bu açıdan SYRIZA’nın bir sol iktidar açısından kapı mı olacağı yoksa sermaye sınıfıyla ve başta Avrupa Birliği olmak üzere emperyalizmle uzlaşan bir çizgi mi izleyeceği tereddütlü noktalarımız bizim. SYRIZA’nın programına baktığımızda bu açıdan bir devrimci kopuşu değil, sol bir iktidar anlamında uzlaşmayı da görüyoruz. Bütün bunlarla beraber değerlendirmek gerekir.

MERDAN YANARDAĞ: ONURU ÇİĞNEN BİR HALKIN ZAFERİ

“Öncelikle belirtmek gerekir ki, SYRIZA radikal sol bir hareket değil. İçinde daha radikal olan sol partilerin de bulunduğu geniş bir koalisyon, bir ittifak aslında. Fakat daha çok sol reformist diyebileceğimiz bir programa sahip. Elde ettiği başarı çok önemlidir. Yunanistan açısından değil sadece, bütün bölge ve Avrupa açısından da çok önemli. Çünkü bugüne kadar Yunanistan’ı yıkan neo-liberal politikaların iflas ettiğinin tescil edilmesi anlamına geliyor. Halk uzunca süredir gerek sağ gerek sol partiler, gerek sosyal demokrat partiler eliyle uygulanan neoliberal ekonomi politikalarına ve bunu tamamlayan liberal siyasetlere karşı büyük bir tepkiyi, büyük bir isyanı ortaya koydu. Bu isyanın, bu başkaldırının bir ifadesi olarak SYRIZA’nın seçimlerden büyük bir başarıyla çıktığını söylemek mümkün.

Bu, sadece SYRIZA’nın oylarıyla değerlendirilebilecek bir başarı değil. Aynı zamanda Yunanistan Komünist Partisi’nin ve diğer sol örgütlerin de aldığı oylara bakarsak yüzde 50’nin çok üstünde bir oy potansiyeline ulaştığını görüyoruz toplumsal muhalefetin. O bakımdan Yunanistan’daki bu gelişmenin ben Türkiye dahil bütün bölgeyi etkileyeceğini, genel olarak dünyanın ilerici ve sol güçlerine, işçi sınıfı hareketine büyük bir moral katkı sağlayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla Yunanistan’daki SYRIZA’nın zaferi, onuru çiğnenen bir halkın yeniden onurunu ayağa kaldırması anlamına da gelir. Çünkü hakikaten halkın aşağılandığı, onurunun kırıldığı bir dönem yaşandı. Ekonomik krizin, yağma düzeninin sorumluluğunun halkın üzerine yıkılmaya çalışıldığı, Yunanistan halkının tembel olduğu, kendisine yapılan yardımları yiyip bitirdiği, eğlenceye düşkün olduğu, öğleden sonra çalışmadığı gibi aptalca diyebileceğimiz, hiçbir veriye dayanmayan, tarihsel, toplumsal gerçekliği olmayan son derece yüzeysel değerlendirmelerin yapıldığını biliyoruz. Bu yüzeysel değerlendirmelerin ne kadar saçma olduğu da ortaya çıktı. Doğrusu şunu söyleyebilirim, Yunanistan halkının, emekçilerinin ayağa kalktığı, çiğnenen onurunu geri aldığı bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz. Türkiye’de de Birleşik Haziran Hareketi’nin benzer özellikler taşıdığı kuşkusuz ama aynı şey değil. Türkiye’de de Gezi’nin yani haziran direnişinin yarattığı mirasın siyasal olarak ifade edilmesidir diyebiliriz Birleşik Haziran Hareketi’ne. Evet, biz de Türkiye’de gericiliğe ve faşizme karşı, Türkiye’nin hızla dinci bir diktatörlüğe doğru sürüklenmesine karşı bir direniş hattı örmeye, geliştirmeye çalışıyoruz Birleşik Haziran Hareketi olarak. Benzer yanları var kuşkusuz ama en önemli yanı şu: Eğer Türkiye’nin Yunanistan’da olduğu gibi bütün ilerici, devrimci, cumhuriyetçi güçlerini birleştirebilirsek eğer, Türkiye’nin İslamcı faşist bir diktatörlüğe doğru sürüklenmesini önleyebileceğimiz gibi AKP iktidarının alaşağı edilmesine ve yerine halkçı, toplumcu bir iktidarın kurulmasını sağlayabiliriz diye düşünüyorum. Yunanistan’daki gelişme bize böyle bir moral destek sağlıyor.”

YÖN Haber